15 Mart, 2001/ANKARA
Pir Sultan Abdal Kültür ve Eğitim Vakfı Başkanı olarak Alevi inançlı toplumumuzun bu kimliğinden kaynaklanan bazı sorunlarını yüce makamınıza arz edeceğim.
Sayın Cumhurbaşkanım;
T.C. sınırları içinde çok zengin inanç ve kültür renkleri bulunmaktadır. Bu kültür zenginliğini oluşturan insanlarımız binlerce yıldan beri yan yana, iç içe ve barış içinde yaşamaktadırlar. Çalışkan, üretken, çağdaş gelişmelere açık, barışsever ve hoşgörülüdürler. Osmanlı Hanedanlığı, toplumun kültürel özelliklerini geliştirip çağdaşlaştırmak yerine; ortaçağın dinsel öğretisini egemen kılmak adına, birlikteliği ayrıştırmaya ve insanları kullaştırmaya yönelmiştir. Bu gerici uygulamaların sonucudur ki, ülkemiz ekonomik, kültürel ve siyasal olarak, emperyalist ülkelerin pazar yeri durumuna getirilmiş, daha sonra da topraklarımızı paylaşmaya yönelmişlerdir.
Ulu Önder Atatürk’ün öncülüğünde emperyalist ve işgalciler kovulmuş, 600 yıllık Osmanlı Hanedanlığına son verilmiştir. Cumhuriyet kadrosu, henüz yurttaşlık bilincinden yoksun, dinsel koşullandırmayla ümmet toplumu haline getirilmiş; tarımı ilkel, sanayisi yok, devlet hazinesi tamtakır, altından kalkılması zor olan dış borç yüküyle karşı karşıya kalmıştır. Ulu Önder ve Cumhuriyet kadrosu, bu zor koşullar içerisinde ülkemizin demokratlaşması amacıyla yönelen bir savaşım başlatmış; bu savaşım 1946’ya kadar kararlılıkla sürdürülmüştür. Bu süreçte ülkenin bağımsızlığı korunmuş, orta çağ kurumları tasfiye edilmiş ve büyük başarılar sağlanmıştır.
1946’da çok partili sisteme geçilinceye değin suskunluğunu koruyan Osmanlı özlemcileri (Şeriat yanlıları), kurulan partilerde etkin olmaya ve toplumu istemleri doğrultusunda yönlendirme çabasına girdiler. Siyasi güçlerin politik ve ekonomik desteğiyle dinsel eğitim kurumlarının sayısı olağanüstü artarak, demokratik ve laik eğitimin önüne geçti. Resmi kaynaklara göre 90 bin cami, 610 İmam Hatip Okulu, 25 yüksek İslam Enstitüsü ve İlahiyat Fakültesi; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) denetiminde 5 bin Kuran Kursu, bir o kadar izinsiz açılan Kuran Kursu; siyasal İslamcıların (tarikat ve şirketlerin, özel şahısların), dinsel eğitim amacıyla kurulan; 756 dernek, 474 vakıf, 2285 öğrenci yurdu, 276 şirket, 416 dershane, 763 okul… Hükümet edenler, bunca dinsel oluşumla yetinmeyerek 1982 Anayasanın 24. Maddesiyle, devletin resmi okullarında din derslerini “zorunlu” hale getirmiştir.
‘Demokrat, laik, sosyal hukuk devlet’ sisteminde, devletin dini olmaz: Devlet, bütün inançlar (din, mezhep) karşısında eşit mesafededir: Hiçbir dine ve mezhebe ekonomik, politik destek vermez. 1924,1961 ve 1982 Anayasalarımızda devletimiz, “Cumhuriyetin temel ilkelerine dayalı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” olarak tanımlanmaktadır. Anayasanın bu hükümlerine karşın, DİB devlet birimleri içinde yer almakta, çalışmalarını, yalnızca Sünni mezhebinin öğretisi doğrultusunda sürdürmektedir.
DİB’nın kuruluş nedenleri arasında, “laik yurttaşlar yetiştirilmesine yardımcı olacağı” savı yer almaktadır. Oysa DİB, dini bir kuruluştur. Dini kişi ve kurumlardan “laik toplum oluşumuna ve laik ilkelere yardımcı olmasını” istemek, beklemek ve iddia etmek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Fukara bütçemize büyük bir yük getiren DİB, bırakın laikliğe bağlılığı, Hizbullah örgütünün camileri karargah haline getirmesini dahi önleyememiş; belki de önlemek istememiştir. Gerçek budur. Gerisi hem hayal hem de kendimizi kandırmaktır. DİB bugün, iştirakleri, vakıf ve şirketleriyle, Cumhuriyetle birlikte tasfiye edilen Hilafet Kurumundan daha güçlü ve yönetimde daha etkindir. DİB Yönetimi, elde ettiği büyük güç ve etkinliği nedeniyle, kendisini Hilafet Kurumunun Şeyhülislamlık özentisine kaptırmış olmalı ki, kimi konularda fetva” vererek, bilinçaltları açığa çıkmaktadır.
Sayın Cumhurbaşkanım, ülkemizde halen Cumhuriyetle birlikte elde ettiğimiz çağdaş kazanımlarımızı yok etmeyi amaç edinen siyasal İslamcılar desteklenirken, demokrasinin, laikliğin ve çağdaş hukuk düzeninin savunucuları olan Alevilerin inançsal kimliği reddedilmektedir. Bu tutum çağdışıdır; haksızlıktır. Yönetenlerin bu tutumu, ülkemizin dirliği ve birliğine sarsılmaz bağlılığı olan Alevileri üzmekte, itilmişlik duygusu Aleviler içinde giderek boyut kazanmaktadır. Bu bir sorundur ve bu sorun, bizi yönetenlerin niteliksiz ve çağdışı anlayışlarının bir sonucudur. Alevilerin Osmanlı Hilafet düzenine karşı oldukları ve o düzene isyan ettikleri tarihi bir gerçekliktir. Bu nedenle Osmanlı ve Hilafeti tasfiye çabasında olan Mustafa Kemal’in demokratik, laik devlet özlemine ve bağımsızlık hareketine tam bir bütünlük içinde destek vermişlerdir. Ulusal Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas Kongresinden sonra 23 Aralık 1919’da Hacı Bektaş Dergahı’na uğrar. O dönemde Mustafa Kemal, henüz Kurtuluş Savaşını başlatacak gücü oluşturamadığı gibi, boynunda da padişahın ve Şeyhülislâmın ölüm fermanı bulunmaktadır. Hacı Bektaş Postnişini Cemalettin Efendi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Hacıbektaş sınırlarında karşılar, iki gün konuk eder ve maddi destek verir. Ayrıca Alevi-Bektaşilerin, bağımsızlık hareketinin yanında yer alması ve destek vermelerini sağlamak amacıyla Anadolu ve Rumeli’ye haber gönderir. Dergahın bu desteğinin nedeni, demokrasiye, laikliğe ve hukuksal düzene olan özlemdir. Cumhuriyetin temelinde harcı; maddi-manevi desteği olan Alevilerin, Cumhuriyete ve onun ilkelerine karşı en ufak olumsuz bir davranışı olmamıştır, olmaz da.
Bu gerçeklere karşın, Cumhuriyetin temel ilkelerine, içtenlikle bağlı olan Aleviliğin reddi, aşağılanması, horlanması, Türk-İslâm Sentezi içinde eritilerek asimle edilme çabası vb. olumsuzluklar çok sık yaşanmaktadır. Örneğin Pars Tuğlacı’nın hazırladığı, Talim Terbiye Kurulu’nun orta okul ve liselere yardımcı ders kitabı olarak önerdiği “Büyük Türkçe Sözlük’ün” 501. sayfasında Kızılbaşlık (Alevilik); “günahkâr bir Müslüman mezhebinin üyesi, ahlaki değeri düşük olan” denilmiştir. Yine aynı nitelikte olan “Türkçe Büyük Lugat”ın” 575. sayfasında düşük ahlaklı kimse, hafif meşrep, cinsel yönden zayıf davranan” denilmektedir. Aynı görüşü paylaşan Ahmet Günay (Ankara Ayrancı Lisesi Din Kül. ve Ahlak Bil. öğretmenidir.): “Batıda Müslüman olmayan ailelerin kızları, aynı Aleviler de olduğu gibi babalarıyla erkek kardeşleriyle yatıyorlar” iddiasını ders notu olarak vermiştir. (Ankara, DGM 1989/87) İstanbul-GOP İlçesi’nin bir okulunda müd.yard. İbrahim Demirkan; “İstanbul’da yaşayan kadınların yarısı fahişedir. Alevi kızlarının %70’inin kızlık zarı yoktur.” Demiştir. (GOP 1. As. C. Mah. 1991/35)
Benzeri söylem, iddia ve uygulamalar, ülkemizin barış ortamını zedelediği gibi, milyonlarca Alevi yurttaşı da rencide etmektedir. Yetkililer, bu örneklere “münferit olaylar” diyerek geçiştirmekte, önlem almaya yanaşmamaktadır. Oysa aşağılama ve dışlamaya dönük olan bu olayların binlercesini belgelemek olasıdır.
Sayın Cumhurbaşkanım, bu tartışma ve ayrışmalardan bir çoğu zorunlu din derslerinin uygulaması sırasında ortaya çıkmaktadır. Bu dersin uygulayıcısı olan bir çok öğretmen, kimi zaman konuyu bölücülük noktasına kadar götürmektedir. Anayasanın 10. maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir …” hükmü yer alırken; aynı Anayasanın 24. maddesinin 4. fıkrasına ise: “Din Kültür ve Ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” Hükmü eklenmiştir. 24. maddenin bu hükmü, Anayasanın başlangıç ilkeleri, 2.10.14. maddeleriyle tamamen çelişmektedir. Zorunlu Din Derslerinin uygulamaya konulmasıyla, bunca gencin inanç seçme özgürlüğünü engellendiği gibi, dogma ve nakilcilikle bilimsel eğitim arasına sıkışıp kalan bu gençlerin araştırma, inceleme, değerlendirme, yaratma ve üretme gibi yetenekleri de körletilmektedir. Ayrıca, başta Alevi gençleri olmak üzere, milyonlarca genç, istemedikleri halde öğrenmeye zorlandıkları bir mezhebin kurallarından sınıf geçme notu almak için takiyeciliğe yönelmektedirler. Yaşamımızda takiyecilğin ve iki yüzlü kişiliklerin, demokrasiyi, laikliği ve hukuksal düzeni ne hale getirdiğini yaşayarak ve acısını çekerek tanık olmaktayız.
Demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini ilke edinen ülkemizin, “zorunlu” din dersleri uygulanmasına ivedilikle son vermesi, demokrasinin, hukukun, imzaladığımız ulusal ve uluslar arası sözleşmelerin kaçınılmaz gereklerindendir.
Alevilere yönelik ret ve asimilasyon uygulamaları bununla da sınırlı kalmamıştır. DİB’nda, 1,2 Şubat 2001’de müftülerle gizli bir toplantı düzenlenir. Önceden hazırlanarak müftülere dağıtılan, sonradan basına da yansıyan raporda; “İktisadî veya amelî bakımdan Hacı Bektaş Veli düşüncesi, Türkiye’deki Sünni olarak bilinen Müslümanlarla aynıdır ve aralarında bir mezhep ayrılığı yoktur. Horasan Ereni, Alevi-Bektaşi büyüğü olarak bilinen türbe ve tekkelerin yanı başında bulunan camilerle, Anadolu’daki binlerce Alevi köyündeki tarihi camiler Alevilerin dini durumları hakkındaki ret ve inkâr edilemez en önemli belgelerdir. Bunlar da gösteriyor ki, ülkemizdeki Alevi-Sünni herkesin ortak mabedi camidir.” Denilmektedir.
Devlet, DİB’nı aracı yaparak, nasıl ve neye inanmamız gerektiğini dikte etmekte ve hatta egemen (ortodoks) mezhebi bütün yurttaşlara dayatmaktadır. İnanç özgürlüğümüze saldırılmakta, inanma hakkımız kuşatılarak, farklı inanç biçimimiz “laik” devletin yetkililerince “sorun” yapılmakta, köylerimize daha birkaç yıl önce “zorla” yapılan camiler, yüzyıllar öncesinden kalan tarihi türbe ve dergahlar, farklılığımızın yok edilmesi amacıyla, örnek gösterilmektedir. Oysa DİB’nı yönetenler de çok iyi bilirler ki Aleviler, Osmanlı Devleti’nin baskı, yasak ve katliamlarına karşın, kültürlerini, inanç ve geleneklerini bin yıldan beri yaşatarak bugünlere taşımışlardır. Hiçbir Alevi köylüsü kendi isteğiyle (baskı görmeden) cami yapmadığı gibi, camiye de gitmemiştir. Bunun yüzlerce belgesel kanıtı, Osmanlı arşivlerinde bulunmaktadır.
II. Mahmut, 1826’da Alevi-Bektaşilere ait dergah ve tekkelerini kapatır. Alevi-Bektaşi öncülerinden yüzlercesi idam edilirken; on binlercesi de şeriat güçlerin çoğunlukta olduğu bölgelere sürülmüşlerdir. Dergah, tekke ve kiliselerin yanı başına minareler dikerek, Alevi-Bektaşiler ve gayrimüslimler namaz kılmaya zorlanmışlardır. DİB, bunca gerçeği, belgeyi göz ardı ederek, ‘Alevilerin, Sünni mezhebinin içinde olduğu’ iddiasında ısrar etmektedir.
Raporun başka bir yerinde de: ‘Devlet yardımları ile yapılan Cem evi binalarının, bir dinin mabedi imiş gibi, törenlerin yapıldığı bir mabet işlevi kazandığı ve devletin asker veya polisi ile çatışarak ölen bir takım kimselerin cenazelerinin de bu merkezlerde yapılan merasimlerle kaldırıldığı gözlenmektedir.’ Denilmektedir. (Yeni Düşünce Dergisi, Sayı : 2001/08) Raporun bu bölümünde, Aleviliğin reddi ile birlikte imalı bir tehdit görülmektedir. Ayrıca raporda, 90 bine yakın camiden büyük çoğunluğunun nasıl yapıldığı, ısı, ışıklandırma ve su gibi giderlerinin, müftü, imam ve diğer personel ücretlerinin hepimizin ödediği vergilerden karşılandığı “unutulmuştur!..”
Camilerde Sünni inançlı kardeşlerimiz, Cem evlerinde de, Aleviler kendi inançlarının gereğini yerine getirmektedir. Bu gelenek ve uygulamalar bin yıldan beri böyle devam etmektedir.
“Cem evlerinde devletin asker veya polisi ile çatışarak ölen bir takım kimselerin cenazelerinin de bu merkezlerde yapılan merasimlerle kaldırıldığı gözlenmektedir.” Tanımına gelince; cami, kilise ve cem evleri birer mabet yeridir. Dinsel kuralları yerine getirmek isteyenler cenazelerini elbette ki, bu tür yerlere getireceklerdir. Bundan daha doğalı ne olabilir? Nitekim asker ve polisle çatışarak ölen Hizbullahçıların, çete ve mafya elemanlarının, devlet bankalarını soyarak, tüyü bitmedik yetimlerin hakkını çalanların cenazeleri de camilerden kaldırılmaktadır. Bunları gerekçe göstererek camilere ibadet için gidenleri potansiyel suçlu göstermek ne kadar yanlışsa, Cem evlerini ve Alevileri potansiyel suçlu göstermek de o kadar yanlıştır, haksızlıktır.
Sayın Cumhurbaşkanım, İçişleri Bakanlığı’nın Valiliklere gönderdiği genelgelerde: ”tüzüğünde Alevilik ve Cem evi ibaresi bulunan Alevi kurumları hakkında yasal işlem yapılması” istenmektedir. Valilikler de bu doğrultuda uygulamalara yönelmişlerdir.
“Kayseri’de Kurulu bulunan Yunus Emre Kültür ve Dayanışma Derneği ile Hacı Bektaş Veli kültürünü Araştırma, Yaşatma ve Dayanışma Derneği’nin tüzüğünde ‘Cem evi, kültür evi açar’ tanımlarının yer alması nedeniyle, Kayseri Valiliği, İçişleri Bakanlığı’nın 05.07.1999 gün ve D.05.1.EMG.0.12.02.06/38.16.03.7/99-1562293 sayılı yazısı üzerine suç duyurusunda bulunmuştur. (Kayseri 2. As. Ceza Mah. E. No: 1999/788, K. No: 2000/92)
Ankara’da bulunan ve Tüzüğü İçişleri Bakanlığı’nca onaylanan, Ankara Cem ve Kültür evi Yaptırma Derneği 1992’de kurulmuştur. Yıllar sonra, Ankara Valiliği 22.01.2001 tarih ve B.05.1.EMG.a.0600.12.02 D(3).06.41.102/1304 sayılı yazıyla: ‘Dernek Tüzüğünün 2/c maddesinde yer alan Cem-Kültür evi yaptırır, Cem törenleri düzenler ibarelerinin tüzük metninden çıkarılmasını’ istemektedir. Basına yansıyan bilgilere göre siyasi iktidar, Alevilikle ilgili gizli bir toplantı düzenlemiştir. Toplantıya, devletin hassas birimlerinin temsilcileri ile DİB’nın temsilcisi çağrılarak, Alevi kimliği, inançsal sorunları, Cem evleri ve Alevi Kurumları konuları görüşülmüştür.
Alevilerin kimliklerinden kaynaklanan sorunlarının neler olduğu, doğrudan Alevilere sorulmalı ve çözüm önerileri yine Alevi toplumunun iradesiyle inanç önderlerinden alınmalıdır. Böylesine önemli görüşmeler ve ilişkiler, Alevi kurum temsilcilerinin, Alevi yazarlarının ve ozanlarının katılımıyla yapılmalıdır. Alevilere rağmen Aleviler dışında alınacak kararların inandırıcılığı ve kabul edilebilirliği yoktur.
DİB’na, yoksullaştırılan bütçemizden her yıl büyük pay ayrılmaktadır. (2001 bütçesinden 307 trilyon) Bu arada 15 milyonun temsilcisi olan Alevi kurumlarına da “sus payı” olarak 115 milyar TL. verilmektedir. Olağanüstü ölçülerde haksız, eşitliksiz ve hukuksuz olan bu uygulama gelenekselleşmiş ve bir içtihat haline gelmiştir. DİB, laikliği tehdit eden önemli unsurlardan biri, laik ve demokratik devlet özleminin en temel çelişkisidir. Devletimiz bir yandan ”fikri hür, vicdanı hür” çağdaş bireyler yetiştirmek gibi görüntü verirken, diğer yandan bir mezhep devleti gibi davranmakta, DİB’nı finanse etmekte, devlet memurluğu sınavlarında dini sorular sormakta, cami yapımını, kuran kurslarını ve Siyasal İslam yanlısı dincileri özendirmektedir.
Sayın Cumhurbaşkanım, taktir edersiniz ki, devlet denilen oluşumların temel ve değişmez bazı kavramları olmalıdır. Sormak gerekiyor: Bizim temel kavramlarımız nelerdir? Demokrasi mi, teokrasi mi, aşiret devlet modeli mi? Bunu bilmek ve öyle davranmak biz yurttaşların en temel hakkı olsa gerektir. Eğer, çağdaş demokratik devlet hedefi bizim temel kavramlarımızdan biriyse, DİB’nın devlet birimleri arasında ne işi var? Devlet, dinciliği (Alevi-Sünni) neden finanse ediyor? Din (mezhep) öğretimi neden zorunlu?…
Devletimiz, bir yandan “Kur-ani yaşayın” diyerek yüz binlerce imam okulu mezunu yetiştirmekte, bu okullarda kızlarımızın da öğrenim görmesini desteklemekte, sonra bu okullarda koşullanan ve kur-ani yaşamak isteyen çocuklarımız üniversite kapılarına dayanınca “başınızı açın” diyerek kendisiyle çelişmektedir. İnsan sormadan edemiyor: Devletimiz yurttaşlarına ve çocuklarına tuzak mı kuruyor? Bu nasıl bir sistemdir ki, sistemi, geleceğe ilişkin tasarısı ve öngörüsü yoktur?.. Şeriat (İslam) devleti mi, çağdaş demokratik devlet mi ikilemi, devletimizin en önemli çıkmazıdır. Dünyamızda biri birinin zıddı olan iki sistemi birlikte yaşatmak gibi bir “ucube” örnek daha yoktur. Şeriat yasalarının egemen olduğu devlet sisteminde; DİB da, kuran kursu da, imam okulu da, devletin bir inançtan (mezhep) yana tavırlı olması da, farklı inançlar üzerinde baskı kurarak onları asimle etme çabası da olağandır. Ancak demokratik, laik devletin böyle bir görevi asla yoktur:
Sayın Cumhurbaşkanım, Aleviler ve Alevi kurumları, demokrasi, laiklik ve hukuk kurallarına işlerlik kazandırıldığında, bugün tartışılan tüm sorunların çözüleceğine inanmaktadırlar. Tekrar etmekte yarar var: Devletin din yönetiminden/öğretiminden elini çekmesi, laik devlet projesinin olmazsa olmaz koşuludur. Din’i siyasallaştıran, eğitimi dinselleştiren ve Sünni-İslam öngörüsüyle, farklılık, çoğulculuk, ve hoşgörüye kapanan; kendini gericiliğe mahkum eden devletin geleceği, kargaşa ve sefilliktir!
Bu nedenle, Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ulaşmamız için; devletin dinden bağımsızlaşması; Sünni taraftarlığını, ayırımcılığını, finansörlüğünü bırakması; resmi okulların ve günlük yaşamın din-mezhep baskısından kurtarılması mutlak zorunluluktur.
Sn. Cumhurbaşkanım, bizler demokrasi, laiklik ve çağdaş hukuk kurallarının eksiksiz işletilmesini, devlet bürokrasisinde görev alacak yurttaşlarda, din ve mezhep değil, demokrat nitelik aranmasını, İmam Hatip Okullarının, Devlet tarafından açılan Kuran Kurslarının ve devlet dairelerinde açılan mescitlerin kapatılmasını, DİB ve Zorunlu Din Derslerinin kaldırılmasını, bilime dayalı demokratik eğitime işlerlik kazandırılmasını, devletin inançlara eşit davranmasını, hiçbir inanca ekonomik ve politik destek vermemesini, Alevi kimliğinin kabul edilmesini, Alevi örgütlerinin önündeki yasak ve baskıların kaldırılmasını, Alevileri asimle etmeye yönelik uygulamaların, küçük düşürücü, horlayıcı ve dışlayıcı yayınların son bulmasını diliyoruz.
Bu sorunlarımızın çözümü yönünde öncülüğünüzü, desteğinizi ve katkılarınızı esirgememenizi arz ediyoruz. Saygılarımızla,
Yönetim Kurulu Adına Başkan,
Murtaza DEMİR
Sn. A. NECDET SEZER T.C. CUMHURBAŞKANI
8 Mart Türkiye’de Yalakalık Günü…
İlhan Selçuk
8 Mart Türkiye’de Yalakalık Günü…
Hem erkek egemenliğinin bayrağı sayılan türbanı kadının başına dolamış..
Hem de sözüm ona kadın haklarını savunuyor..
‘Taife-i Nisa’nın efendisi karısını ‘tesettür’ e bağlarken diyor ki:
- 8 Mart kutlaması!..
- 8 Mart ne?..
- Dünya Kadınlar Günü!..
- Yok canım..
Erkeğin şeriatında, kadına ‘tesettür’ uygularken Kadın Hakları Günü ‘nü kutlamak…
Ancak bize özgü üçkâğıtçılık..
**
Neresinden bakarsan bak, 21’inci yüzyılın dördüncü senesinde yaşadığımız ikiyüzlü politikanın feriştahına kimse erişemez.
Şeriat hukukunda üç sınıf insan var:
Erkek..
Kadın..
Köle..
Bu gerçeği apaçık söyleyecek yerde yalancılığa siftinmek, bizim dinci tayfasının ve yalakalarının sözüm ona demokrasi siyasetini oluşturuyor…
‘8 Mart Kadın Hakları Günü’ imiş…
Bizim o biçim medyada, hem AKP’ye dalkavukluk, hem kadınlara yağ yakmak marifeti postmodern yalakalığın iki taraflı çarkını çeviriyor.
**
Ya tam şu günlerde ‘Güldünya’nın Öyküsü’ nü şişire şişire pazarlayanlara ne buyrulur?..
Güldünya’yı bir hısmı ”kirletmiş” . ”Kızlığı elden gidince” ne yapsın yavrucak?.. İstanbul’a kaçmış. Ama aile namusunu temizlemek için büyükler karar verince, iki erkek kardeş ‘töre’ yi yerine getirmişler; Güldünya’yı vurmuşlar!..
Kızcağız ölmemiş, hastaneye kaldırılmış, bu kez ‘erkekler’ hastaneyi basıp işi bitirmişler…
Çünkü töre yerine getirilmezse, aile konu komşunun yüzüne bakamaz; yöresinde barınamaz.
Töre nereden kaynaklanıyor?..
İslamda zina yapan kadın, recmedilerek (taşlanarak) öldürülmüyor mu!..
1923 Devrimi, laik devlet, kadın hakları, öğretim seferberliği…
Hem bunlara karşı çıkacaksın, hem imam eğitimini Cumhuriyetin temel öğretimi yerine geçirip devletin kilit noktalarına İslamcı kadroyu oturtmaya çalışacaksın, hem 80 yıl sonra kişi başına düşen eğitim süresi ortalama 3 yılda kalacak, hem eşinin başına türbanı sarıp ortalıkta dolaşacaksın, hem de ‘8 Mart Kadın Hakları Günü’ nü kutlayacaksın…
Fethullah ‘ın gazetesinde bile 8 Mart üzerine ”makale” yayımlanmış!.. Dünya Şampiyonu Süreyya Ayhan ‘ın -spor üniformasıyla ‘çıplak’ göründüğü için- fotoğraflarını ‘sansür’ eden dinci gazetelerde, ‘Dünya Kadın Hakları Günü’ ne ilişkin yazılar yayımlanmaz mı?..
**
Medya bir yandan AKP iktidarına yalakalık yapıyor; bir yandan 8 Mart’ı yazıyor…
Bu yıl 8 Mart Kadın Hakları Günü, türban üzerine hak arayışına döndü…
Medya medya olalı yalakalığın onursuzluk kâsesine başını böylesine daldırmamıştı.
Cumhuriyet, 09.03.2004’ten
Aleviyol, 10.03.2004
Ben Mehdi değilim amma erenler
Ben Mehdi değilim amma erenler
Bugün ölür yarın yine gelirim
Ya bir ceylan canda ya bir çiçekte
Değişerek başka sene yine gelirim
Bedenim toprağa girer devrilir
kemiklerim yuvarlanır sivrilir
Katı maddem toz toz olur çevrilir
Rüzgarlara bine bine gelirim
Böyle emreyledi beni yaradan
Hep ondayım bin yıl geçse aradan
Tüm canlı geçecek böyle sıradan
Geleceğe gider düne gelirim
Mahzuni elbette bu handa kalmam
Gelip gitmeklikten usanmam yılmam
Kimseye bilinen misafir olmam
Kalırsam bilimle fene gelirim
Yine bahar geldi nedir yaradan
Bilmem niye yaprak açmaz güller oy
Karlı dağlar kalkmadıkça aradan
Korkarım ki dosta ermez yollar oy
Ne dağı var ne ormanı çınarı
Ne bağı var ne bostanı pınarı
Kimse bilmez gizli gizli yananı
Ah derdini dökemeyen kullar oy
Kimi murat almıs, gezer salınır
Kimi yaralanmıs, bağrı delinir
Bir gün dünyadan adım silinir
Hani bizim Mahzuni’ miz derler oy
Güvenme dünyada malım var diye
Acap insanmıyım sorarlar beni
Halımdan anlamaz nadanlar niye
Her biri bir yandan yorarlar beni
Hoşlar meclisine girdim hoşlandım
Aşkın ataşına girdim haşlandım
Dallarımda meyva verdim taşlandım
Ya neden gövdemden kırarlar beni
Döndü gitti Hakk yolunu övenler
Bir lokmaya yüzbinkere sövenler
Pişman olup dizlerini dövenler
Nerdesin MAHZUNİ diye ararlar beni.
Anadolu Aleviliğinin Özünü Bozmadan Yaşatan Toplum: Tahtacılar
Zeynel Gül
Anadolu Aleviliğinin Özünü Bozmadan Yaşatan Toplum: Tahtacılar
Ege ve Akdeniz Bölgesindeki dağlık bölgelerde bir toplum yaşar. Güleç yüzleri, dostça yaklaşımları, değişik giysileri ile farklı bir toplum. Elinde, evinde ne varsa konuğu içindir. Kendisi kuru ekmek yese de misafiri için sofra donatır. Kendisi açık kalsa bile, dostunu giydirmeyi töre bilmiştir. Tahtacılar denir onlara. Dağ arkalarında yaşamak zorunda kaldıklarından dolayı orman işçiliği ile uğraşmışlardır asırlarca. Tahta biçip, meşe kömürü yaptıkları için, tarihe (Ağaçeri) olarak geçmişlerdir, Alevidirler ve geleneklerine çok bağlıdırlar.
Tahtacı sözlükte, ağaç kesen, tahta biçen anlamına gelmektedir.
Yapılan araştırmalara göre, bugün Maraş, Adana, içel, Antalya, Muğla, Denizli, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, Manisa, Balıkesir ve Çanakkale vilayetlerindeki geniş ormanlık bölgelerinde yaşarlar.
Eskiden göçebe olarak yaşıyorlardı. 1950’lerden sonra şehirlere de dağılarak yerleşik yaşama geçtiler. Eskiden hepsi orman işleri ile uğraşıyorlardı, bugün bu işçiliği bırakıyorlar. Yani kaçak orman işçiliğini bıraktılar ama, ormanlarda çalışanların çoğunluğunu yine Tahtacılar teşkil etmektedir.
Biz daha çocuk iken köyümüzde bu tahta biçme işi devam ediyordu. Orman kesmek yasak olduğu ve ormanlar korumaya alındığı için, bu işçiliği kaçak olarak yaparlardı. Ormana gidecek olanlar, sabaha yakın ağaç kesecekleri ormana varmış olurlardı. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte, kesilecek olan ağaca önce niyaz edilir (affı istenir) ve kesilip, yontulurdu. Ya da ormana gitmek için en kötü bir hava seçilirdi. Kış, yağmurlu havalar da orman bekçileri olmazdı genellikle.. Kesilen ağaçlar at ve eşeklere yüklenerek köye getirilir, “Gece ağacı” denilen bir tezgâh kurulur, el bıçkısı ile tahtalar biçilirdi.
Gece ağacı yapılacak günlerde, köyde hiçbir yabancının olmamasına dikkat edilir, tüm yollar gözetim altında tutulurdu. O gece tüm gençler yardım eder ve iş imece şeklinde bitirilirdi. Biçilen ağaçlar, yine aynı gizlilik içinde, önceden satışı için söz alınan yere at ve eşeklerle götürülür, satılırdı.
Orman bekçilerine, Jandarmaya ya da şehirdeki gece bekçilerine yakalandıkları da çok olurdu. Yükleri ile birlikte, hayvanlarının semerleri ellerinden alınarak mahkemeye çıkarılırlardı. Bu nedenle hapiste yatmayan Tahtacı bulmak oldukça zordur.
Kestikleri ağaca “Niyaz” ederler dedim. Sadece niyaz etmekle kalmaz, yaşlı kadınlar kesmek zorunda kalınan bu ağaçlar için ağıt yakarlar. Çünkü tahtası yapılacak olan ağacın bir kere çok düzgün, ikincisi, güçlü bir ağaç olması sonucu, ağaçları güçlü kuvvetli ve dürüst bir yiğide benzetirler, ağlarlardı…
Tahtacı ismine, yazılı kaynaklar da 16. yüzyıl da rastlanıyor ve bu topluluk günümüze kadar ciddi bir şekilde araştırılmamıştır. Cemaat-ı tahtacıyan adı Osmanlı arşiv ve vergi defterlerin de ilk defa 16. yüzyılda geçiyor. Bundan önce “Ağaçeri” olarak adı geçen Tahtacılar için bir kaç belge daha var. Hatta Faruk Sümer, Tahtacılarla, Ağaçerilerini Oğuz Boyundan gelen, aynı kavimden ama, ayrı topluluklar olduğunu iddia ediyor.
Babinger Tahtacıların Anadolu’nun yerli halkından ve “Dendrophoroi” tarikatının üyelerinden olduklarını ileri sürüyor.
Avusturya-Macaristan Konsolosu Tibor v. Pözl’ün Tahtacıların Osmanlıyı tanımadıklarını, bu nedenle bir çoğunun İran nüfusuna geçtiklerini iddia etmesini, Afyon -Sandıklıda o dönemler fahri konsolosluk yapan İran’lı Ali Rıza Bey’de doğrulamaktadır. Ali Rıza Bey, Silifke civarında oturan Çaylak aşiretinden 350 hanelik Tahtacıya İran pasaportu verildiğini kendisi söylüyor.
Yine Ali Rıza Bey’in bildirdiğine göre, 1884’de bir çok Tahtacı Osmanlı’ya askerlik yapmamak, Sünnilerle birarada yemek yememek için ya (Kıpti) Çingene tebasına geçmişler ya da İran pasaportu almışlardır…
Alevi örgütlenmesinin ortaya çıkması ile birlikte bazı yerel gözlemler, araştırmalar yapılmaya başlanmışsa da bunlar yeterli değildir. Yeterli değildir, çünkü böylesi bir araştırma yapabilmek için Tahtacıları çok iyi tanımak gerekir. Bir defa kendilerinden olmayan insanları cemlerine almamaları ya da almışlarsa, bunu muhabbet cemi şekline çevirmeleri, araştırmacıyı yanıltmaktadır… Tahtacı cemlerinde 12 erkân yapılır. Erkân, yaşanan bir olayın cemde tekrar anlatımıdır. Çok önemli bir konu olduğundan bunu da yabancılara gösteremezler. Sadece yabancılara değil, evli olmayanlara, çocuklara da göstermezler…
Tahtacılar, Alevi geleneklerine çok sıkı bağlıdırlar. Daha çocukları doğduğu zaman bu gelenekler yavaş yavaş uygulanmaya başlanır.
[Bebek]
· Kız çocuğu doğduğunda, helva yapılması,
· kırkını çıkardığında yapılan eğlence,
· altı aylık olunca “kına” eğlencesi,
· çocuğun dişleri çıkmaya başlayınca, dişin çıkışını ilk görenin çocuğa hediye almakla yükümlü olması,
· ardından “Diş hediği” yapılarak onun tüm köylüye dağıtılması (diş hediği; buğday, mısır, nohut vb. kuru tahıllar kaynatılarak yapılır)…
[Çocuk]
· Erkek çocuklar için de, kına hariç tüm bu gelenekler uygulanır, bir fark vardır; Erkek doğuran anne, çocuğunun kırkı çıkana kadar başına “Kreb” adını verdikleri, çeşitli renklerden oluşan bir bez bağlar.
· Erkek çocuk için yapılan “saç yülüme” adı altında, ilk traş oluşta yapılan bir gelenek daha vardır.
[Düğün]
· Düğünleri hepimizin bildiği şekilde yapılmasına rağmen, diğer Alevilerden ayrılan bazı farklılıkları vardır. Mesela: Düğün evine “Alemir” adını verdikleri kırmızı, san, yeşil, turuncu, mavi, beyaz renklerden oluşan bir bayrak asılır.
· Asılan bu “Alemir” adındaki bayrağın en üstüne bir ayna konur. Bir yansıma olarak, evlenen kişilerin ayna gibi açık ve net olacağına inanılır…
· Gerdek gecesi öncesi “Tura” dedikleri bir tören daha yapılır. Bu törende önce düğüne hizmet edenlere ve yakınlarına yemek verilir. Ardından semah dönülür, dede gelin ile damada nasihatte bulunur, onlara insan olabilmenin özelliklerini anlatır. Daha sonra orada bulunanlar, ellerine aldıkları bir başbağı bezinin bir ucunu düğümleyerek, topuz şekline getirir ve gelin bu topluluğun arasından geçerken, geline bunlarla vurulur. Şayet gelin çok pratik birisi ise, kendisine vurdurmadan aradan geçer gider. Bu adet damat için de aynı şekilde tekrarlanır… Bundan sonra evliler yalnız bırakılır.
· Gerdeğin ardından, damat tüfek atmak zorundadır. Bu tüfek sesi Tahtacılar için çok önemlidir. Bir kere gelin kızın kadınlığa geçtiğinin ilk anlatımıdır, ikincisi damadın da sağlıklı birisi olduğuna işarettir. Tüfeğin atılmaması, çok kötüye yorumlanır…
[Başbağı]
· Düğünden sonra geline “Başbağı” yapılır. Başbağı, geleneklerle dolu bir cem törenidir. Dede veya başbağını yapabilecek, yakından olan birinin önderliğinde yapılır. Böylelikle bir Alevi kapısı daha açılmış, canlara iki can daha katılmış olur.
· Bu tören cemleri, dediğimiz gibi, diğer cemlere benzemezler. Yeni evlilere bir öğreti olarak yapılır. Yeni evliler bundan sonra musahip olacakları emsallerinden başka bir aileyle musahiplik hazırlığına başlarlar. Onlara herkes, her konuda yardımcı olur.
[İkrar ve Cem]
· Tahtacılar Abdal Musa cemi tanımazlar. Cuma akşamı dedikleri, perşembe akşamı yapılan ve daha çok gençlerin öğretilmesine yönelik, başka bir cem yaparlar. Bu cemde kurban yoktur. Semah öğretilir, düvazimamlar öğretilir, yani bir cem için ne önemliyse bu “cuma akşamı” cemlerinde öğretilir…
· Yeni evli bir gelinin “ikrar”ının aldırılması zorunludur. Geline, bir Alevi kadınının nasıl olması gerektiği üzerine verilen bir eğitimdir bu. Ya da bir Alevi anası nasıl olur? Bu konuların ağır bastığı bir öğreti geleneğidir ve gelin ile damada eline, diline, beline sahip olacakları üzerine söz (ikrar) verdirilir…
· İkrar yemeğinde kurban kesilir. Fakat bu ailenin varlık durumuna bağlı olduğu için kurban, mutlaka kuzu olmaz, bir horoz da olabilir.
[Ölüm]
· Bir Tahtacı öldüğünde, herkes ölü evine gelerek, ölüden helallik diler. Kadınlar ağıtlar yakarlar, ölü olanın anılarını, onun yiğitliğini, dürüstlüğünü, dostluğunu anlatırlar. Zaten bu cenaze evine toplanış, aynı zamanda ölenin ne kadar topluma yakın olduğunun bir anlatımıdır da.
· Ağıtların ardından “ölü sazı” çalınır. Köydeki sazandar kim ise, yaşam ve ölüm üzerine deyişler söyler, ardından düvazimam okunur.
· Daha eskilerde ölüler saz eşliğinde mezara götürülürken, bugün [böyle değildir]…
· Saz çalındıktan sonra, orada çalınan saz, tam kırk gün bu ölü evini beklemek zorundadır… Kırk gün o sazı kimse oradan almaz ve kimse tellerine dokunmaz. Çünkü o saz, yas sazı olmuştur.
· Ayrıca yakını ölmüş birisi, dede köye geldiğinde mutlaka onun “Yas cemi”ni yaptırmak zorundadır. Buna yasını aldırma denir.
[Musahiplik]
· Musahip olacak olan gençler önce bir “Mürebbi babası ve anası” bularak, onları kendilerine önder yaparlar. Mürebbi, onları musahipliğe hazırlayacak olan öğretmendir aynı zamanda. Musahip olacakların herşeyi ile ilgilenir. Giyimleri, nasıl davranacakları, oturuş, duruş biçimlerine, konuşma üsluplarına kadar herşeyleriyle ilgilenerek, onları Aleviliğe hazırlar…
· Musahiplik ceminde bu mürebbi baba ile Ana yine en öndedir. Bir tek dede ile delilciye karışmıyorlar. Diğer tüm görevlilere karışma yetkileri var. Çünkü bu cemin, eksiksiz ve sağlıklı geçmesi, onların sorumluluğu altında sayılmış oluyor…
· Musahip cemi bittikten bir gün sonra, kesilen kurbanın kellesi ile bir cem daha yapılıyor ve musahiplik bitmiş oluyor. Yeni musahipler bundan böyle her ceme girmeye hak kazanmışlardır…
· Eğer musahipler isterlerse, aradan bir sene geçtikten sonra “Öz ayırma” cemi yaparak, özlerini ayırabiliyorlar. Bunun anlamı şu: Musahiplerden her hangi birisi bir suç işledi ve toplumdan düşkün oldu. Eğer öz ayrılmamışsa, iki tarafta düşkün olmaktadır, ama öz ayrılmış ise, suçsuz olan aile, musahiplerinin bu suçuna karşılık düşkün sayılmamaktadır…
[Dedelik]
· Tahtacıların dedeliği de oldukça zor. Şöyle: Kişilerin dede seçmesi serbest, herkes istediği dedeyi seçebilir. Diyelim iki çift musahip olacaklar ve dededen söz kesmişler. Eğer bu çiftler çok yoksullarsa bile dede, bunların masrafını üstelenerek onları musahip kılmak zorundadır.
· Dedeler para almazlar, görevlerini inançlarına bir bağlılık olarak yerine getirirler.
· Dede soyundan olan herkes dede olamaz, İmam Cafer’den ya da Hz. Ali’ den kaldığı söylenen hırka, değnek vb. nişanı taşımaya hak kazanmış olan kimse dedelik postuna oturma hakkına sahiptir. Bir örnek verelim: Dede soyundan geldiğini bildiğimiz beş kardeş var ve bunların da beşer tane erkek çocuğu olduğunu kabul edilim. Burada otuz kişilik bir dede soyu vardır. (Doğu kökenli dedeler bu gün bu durumda). Fakat bu otuz kişiden ancak bir kişi, yani o nişanı taşıyabilen dedelik yapabilir, diğerleri yapamaz…
[Ocak]
· Tahtacılar, Hacı Bektaş ocağını tanımazlar. Onlar İzmir Narlıdere’deki Yanyatır Ocağı ile Aydın Reşadiye’deki Şehepli ya da Emir-Oğulları ocaklarına bağlıdırlar.
· “İtikadımız İmam Cafer, Mezhebimiz Caferi”dir der Tahtacı dedeleri ve Ocaklarının İran Meşhed’deki İmam Rıza’ya bağlı olduğunu iddia ederler.
Buraya kadar saydıklarımız. Tahtacıların Alevi gelenekleri üzerine idi, bir de onların sosyal yanlarını inceliyelim:
Köyden şehre göç ve daha iyi bir yaşam beklentisi, bu insanları da oldukça etkiledi. Köyle şehir arasında yaşanan bir bölünme var bu gün. Birçok yakınımız, dostumuz, tanıdığımız şehirde yaşamasına rağmen, bir ölüm olayında, bir cem de, düğünde mutlaka köye gitmek zorunda. Bu ise, onlar için ikinci bir maddi külfet oluyor.
Çalıştıkları işyerlerin de çevrelerindeki insanlara karşı saygılı davranmaları nedeniyle, Sendika ve İşçi Temsilciliği gibi önemli yerlere geliyorlar ve demokrasi mücadelesi içinde yer alıyorlar.
Yeni yeni kurulmaya başlanan Alevi derneklerine pek fazla ilgi göstermiyorlar. Bunun nedenini sorduğumuzda ise:
“Gelişen örgütlenmeye kuşkuyla baktıklarını ve Aleviliğin bu dernekleşmelerden oldukça zarar göreceğini, Alevi inancına ters düşen bir çok insanın bu dernekler de yer aldığı için, uzak kalmanın daha sağlıklı olacağını”
dile getiriyorlar. Gelişmeleri çok yakından izledikleri konuşmalarından anlaşılıyor.
Yine de derneklere üye olan, bu dernekler içerisinde oldukça aktif olarak çalışan Tahtacı kökenli Alevi var. Oturup konuşuyoruz bunlarla,, hepsi dertleniyor bu derneklerden.
Alevilikle alay edildiğini iddia edenler var. Yurtdışındaki dedelere güvenmiyorlar. Görevlerini yerine getirmediklerini iddia ediyorlar.
Dernek ve örgüt yönetimlerindeki Alevilik inancına ters düşen kişilerden rahatsızlar. Kendilerine göre düşkün saydıkları insanlarla birlik olmak istemiyorlar. Bu olumsuz yaklaşım Türkiye’deki derneklerde de var.
Tahtacıların yerleşik hayata geçişleri henüz 120 seneyi geçmiyor. Köyümüzün yaşlıları, köyün kuruluşunu anlatırlardı. Çünkü hepsi biliyorlardı. Bu yerleşik köy yaşamına geçmiş olmalarına rağmen, Antalya, Burdur, Denizli yöresindeki birçok aşiret hala göçebe olarak ve orman işçiliği yaparak yaşamaktadır.
Hiçbir sosyal hakları olmadan, orman kesim bölgelerinde çadırlar içerisinde yaşayan bu toplumun sırtından birçok orman ağası türemiştir bugün.
Kesilen ağaç altında kalarak sakatlanan, ormandan yuvarlanan, kol ve bacakları kırılarak sakat kalan birçok insanla karşılaşırsınız. Devlete karşı oldukça öfkelidirler. “Bir vergi alırken, bir de sağlam kalan çocularımızı askere almak için vardır bizde devlet” diyeceklerdir daha ilk konuşmaya başladığınızda. (…)
[Nevruz]
Tahtacıların bazı gelenekleri de vardır. Örneğin Nevruz Bayramını her sene 21 Mart günü kutlarlar.
O gün tüm evler dolaşılarak, yemek için ne verilirse biraraya toplanır ve kazanlarla yemek vurulur. Ayrıca, yiyecek vermeyip de para verenlerin verdiği paralarla birkaç kurban alınır. Yiyecek toplama konusunda hiç bir zorlama yoktur, herkes gönlünden ne vermek isterse onu verir. Veremiyenler olduğu gibi hem yiyecek hem de para verenler de olur…
Güzel yemek yapan kadınlar yemeği hazırlarken, eğer kadınlar isterlerse, birkaç erkek de bu yemek işine yardım eder. Kazanlarla su taşıma, ağır yükleri kaldırma vs. konusunda..
Bunların dışında kalanlar köy mezarlığına giderek, taşları ve otları temizler, mezarlığın avlusu bozulmuşsa tamir edilir. Burada herkes birbirine yardımcı olur ve yemek vaktine kadar tüm işler bitirilir…
Köy meydanlığında kurulan sofralarda yemekler yenir. Tabi isteyen evine de götürebilir. Ayrıca yaşlı ve hasta olanlara, herhangi bir nedenle gelemiyenlere, öncelikle yemek gönderilir ve Nevruz Tahtacıların deyimiyle “Sultan Nevruz lokması” paylaşılmış olur. Artan yemekler de herkese taksim edilir…
Yemekten sonra gençler oyunlar oynar. Bu oyunlar, bir nevi sportif oyunlardır. Öyle düğün oyunu falan değil. Omuzlara basılarak, yükseklere çıkma denenir, arkadaşlarının sırtından aşarak takla, atılır, gruplar halinde ip çekilir vb..
Kızlar ise bazen kendi aralarında, bazen de köy meydanının bir köşesinde biraraya gelerek oyunlar oynar, türküler söyler. Bazı köylerde ateşler yakılarak, bu ateşin üzerinden atlanır.. Ayrıca o gün herkes yıkanmış ve en yeni elbisesini giymiştir…
Hıdırellez Bayramı
6 Mayıs günü köye en yakın olan (genellikle “dede” adı verdikleri, herhangi bir ulunun mezarı olarak bilinen) yerde tüm köylü toplanır, herkes kendi kurbanını keser ve önce ciğer ve böbrekler kavrularak yenir. Zaten bu toplantı yerinde her ailenin bir yurdu vardır. Genellikle yakın akrabalar birarada bulunur.
Yemekten önce dedenin mezarı ziyaret edilir ve kapısındaki sağ-sol taşlara, oradan geçerek içerideki köşe taşına niyaz edilir. “Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali” diyerek edilen niyazın yanında, içlerinden dilek dileyen bu dileğini ister.
Öğle vakti toplu olarak yemekler yenir. Bu yemeğin ardından at koşusu ya da güreş tutulur. Atkoşusu bittikten sonra, gençler isterlerse içki içerler, saz çalar deyiş söylerler, semah dönerler. Yakın zamanlarda Hıdırellez bayramına yakın olan Sünni köylerdeki tanıdıklar da gelmektedir. Bu nedenle yaşlılar misafirlerle ilgilenirken, pusu bir yerde toplanan gençler orada semah dönerler..
Örneğin bizim köyün kutlama yeri olan “Dedetaşı” yüksek bir yayla olduğundan her tarafı açıktır. Bu yüzden köylüler Hıdırellez’den bir gün sonra “Çakmak Dede”sinden toplanarak orada cem yaparlar. Burada küskün, dargın olmaz. Herkes semah döner. Bu semah dönüş geç vakitlere kadar devam eder. Çakmak Dede’ye kesinlikle yabancı alınmaz. Tahtacı olduğu bilinmeyen, yani köyde akrabası ve tanıdığı bulunmayanların bile Alevi olduğu bilinse dahi alınmaz. Çakmak Dede’ye giderken, yol üstündeki “Yeni Dede”ye de niyaz edilir, aynı Çakmak Dede’ye niyaz edildiği gibi..
Bir başka gelenek de nişan törenlerinde yaşanır. Oğlan evinden kız evine nişan hediyesi götürülmeden önce, tüfekle nişan atma geleneği vardır. Çok uzağa dikilen bir tahtaya nişan atılır. Bu tahtayı vuran kimseye, gelinlik kızın kendi eliyle işlediği en güzel mendil hediye olarak verilir. Bu nişan tahta vurulasıya kadar devam eder.
Nişana katılan gençlere ayrıca yemek ziyafeti verilir, isterlerse içki de içerler, saz çalarlar…
Bir de misafirlere dolu verme geleneği vardır. Alevi olan her misafire dolu ikram etmek bir töredir. Genellikle Burdur, Denizli yöresindeki Çaylak aşiretinde zorunlu bir gelenektir…
Sünni birisinin eli tutulduğunda, o el yıkanmak zorundadır. Kırklama dedikleri bu yıkama toprakla ya da su ile olur. Elime “Boz eli” değdi derler. Sünni Türklere “Boz” adını takarlar.
Fakat Sünni Yörüklerle çok iyi geçinirler, Yörükleri severler. Yörükler de Tahtacılar gibi kapalı değildir. Tabii bu dostluk ne kadar samimi olsa bile, asla kız alınmaz ve kız verilmez Sünni bir kimseye…
Balıkesir Türkali köyü folklor çalışması 40 senedir devam ediyor. Edremit Tahtakuşlar köyünde Müze var. İzmir Bademler köyünde 40 senelik tiyatro var. Bu çalışmalar, Tahtacıların kültüre verdiği değerin göstergesi değil mi?
Düvaz-İmam söylenince
Kulak verip dinlemeli
İki gönül bir olunca
Kılavuzu neylemeli
İki gönül bir oturur
Anlar yol erkân götürür
Kalmış kulların yetişir
Ana niyaz eylemeli
Geldi niyaz indi Hakk’dan
Kulların işleri pinhan
Kormaz mısın ol Allah’tan
Olmuşunu söylemeli
Olmuşunu söyler isen
Aşk deryasın boylar isen
Bir eylicik eyler isen
Kötülüğü neylemeli
Evlilik eyiden çıkar
Kötülük kötüden çıkar
Teslim Abdal delil yakar
Ana niyaz eylemeli
Yazarın bu makalesi aynı başlık altında Alevilik Araştırmaları 1 (1998) 1: 175-182’de yayınlanmış çalışmasının yeniden gözden geçirilmiş halidir.
Zile’de Yatırlar ve Ziyaret Yerleri ile İlgili İnanışlar
Mehmet Yardımcı*
Zile’de Yatırlar ve Ziyaret Yerleri ile İlgili İnanışlar Uygulamalar, Menkıbeler
Zile, Asur Krallığı’nın başkenti Ninova Melikesi Semiramis tarafından kurulmuş dörtbin yıllık bir tarihe sahip Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden biridir.
Çok eski devirlerde Hıristiyanlığın çıkışına kadar devam eden Anaitis mezhebi** mensuplarının ziyaret yeri olan Zile, üzerinde pek çok uygarlıkları barındırmış bir ilçe olup mistik kaynaklı düşüncenin yoğunluğunu her dönemde hissettirmiştir.
Erenler yurdu, evliyalar ocağı olan Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi Zile’de de pek çok sayıda evliya ve ziyaret yeri bulunmaktadır. Bunlarla ilgili birçok menkıbe anlatılmakta, bu yatırların her birinin bir derde deva olduğuna yöre halkınca yürekten inanılmaktadır.
Tespitlerimize göre halen 21 tanesi ilçe merkezinde, 67 tanesi köylerinde olmak üzere toplam 88 yatır ve ziyaret yeri bulunmaktadır.
- yüzyıl sonlarında Zileli Âşık Seyit Derviş tarafından söylenen edebiyatımızdaki tek yatırlar destanı, l5 tanesinin adı zikredilerek bu ilçedeki yatır ve ziyaret yerleri için söylenmiştir.

A. Zile’de Bulunan Yatırlar
1) Zile’de Bulunan Yatır ve Ziyaret Yerlerinin Adları ve Bulundukları Yerler
- Abdal Musa: Emirören Köyü
- Ağbaba: Zile Merkez
- Ahi Evran: Zile Merkez
- Ali Hoca: Ali Hoca Köyü
- Ali Pınarı: Karşıyaka Köyü
- Analı Kızlı: Elik Tekkesi Köyü
- Arap Dede: Alıçözü Köyü
- Arap Dede: Zile Merkez (Atalar Cad.)
- Arap Dede: Zile Merkez (Elbaşoğlu camii avlusu)
- Ardıçlı Dede: Yeni Dağıçi Köyü
- Aslan Dede: Zile Merkez
- Ay Kadın : Kızılca Köyü
- Ayan Dede: Zile Merkez
- Balıklı: Korucuk Köyü
- Beyazıt-ı Bestani: Zile Merkez
- Bircivan: İmirdolu Köyü
- Coştu Baba: İmirdolu Köyü
- Coşkun Dede: Zile Merkez
- Çal Dede: Alıçözü Köyü
- Çamlı Dede: Alıçözü Köyü
- Çamlık: Alayurt Köyü
- Çatalarmut: İmirdolu Köyü
- Çatalçeşme: Eliktekke Köyü
- Çeltek Baba: Çeltek Köyü
- Çırçır Baba: Sofular Köyü
- Davunlu Dede: Zile Merkez
- Deveci: Güzelbeyli Bucağı
- Dikmen : Yayla Yolu Köyü
- Dilek mağarası: Karakuzu Köyü
- Dol Dede: Kızılca Köyü
- Ellez Dede: Ayvalı Köyü
- Ellez Dede: Hacılar Köyü
- Elik Tekkesi: Eliktekke Köyü
- Fındıklı: Üçkaya Köyü
- Gürz Baba: Şıh Köyü
- Hamur Kesen: Akgüller Köyü
- Hıdır Dede: Kurşunlu Köyü
- Hoca Beden : Alibağı Köyü
- Hoca Beden: Çakırcalı Köyü
- Hû Dede: Karakuzu Köyü
- Huy Kesen: Zile Merkez
- Hüseyin Gazi: Zile Merkez
- İmam Melikiddin: Zile Merkez
- İsmail Dede: Zile Merkez
- Kaba Ardıç: Yücepınar Köyü
- Kaba Pelit: Güzelbeyli Bucağı
- Kabak Dede: Taşkıran Köyü
- Kambur Dede: Yalınyazı Köyü
- Karaşeyh: Şıh Köyü
- Karaşeyh: Karaşeyh Köyü
- Kaygusuz Abdal: Akgüllür Köyü
- Kemerkaya: Turgutalp Köyü
- Kırklar: Kuruçay Köyü
- Koca Kayser: Zile Merkez
- Kuduz Hoca: Emirören Köyü
- Küçük Çeltek: Büyük Karayün Köyü
- Küçük Çeltek: Yalınyazı Köyü
- Mahmut Dede: Güzelbeyli Bucağı
- Melik Gazi: Güzelbeyli Bucağı
- Örümcekli Dede: Zile Merkez
- Ömer Dede: Zile Merkez
- Pervane Baba: Yıldıztepe Bucağı
- Pevri Baba: Çapak Köyü
- Saka Dede: Yalınyazı Köyü
- Sarda: Üçkaya Köyü
- Sarıtaş: Zile Merkez
- Sarılık Suyu: Acıpınar Köyü
- Sarılık Suyu: Akkılıç Köyü
- Sarılık Suyu: Emirören
- Süt Ali Baba: Zile Merkez
- Şeyh Ahmet: Kepez Köyü
- Şeyh Ali Baba: Zile Merkez
- Şeyh Ali Baba: Akçakeçili Köyü
- Şeyh Ethem Çelebi : Zile Merkez
- Şeyh Helvalı Dede : Zile Merkez
- Şeyh Kâru Baba: Zile Merkez
- Şeyh Nusrettin: Şeyh Nusrettin Köyü
- Şeyh Sal Sal: Boldacı Köyü
- Şıh Ali Baba: Akçakeçili Köyü
- Şıheylik: Yeşilce Köyü
- Tekke: Boldacı Köyü
- Yağmur Dede: Karabalçık Köyü
- Yedi Mezar: Boldacı Köyü
- Yeşil Kanat: Ali Hoca Köyü
- Yılanlı Dede: Çapak Köyü
- Yukarı Pınar: Kireçli Köyü
- Zeynel Abidin: Elikketke Köyü
- Zeyve Dede: Alibağı Köyü
B. Ziyaret Nedenleri
- Çocuğu Olmayanların Ziyaret Ettikleri Yatır ve Ziyaret Yerleri
1.1 Abdal Musa
Emir veren köyünde olup yörede Emirören adı ile de anılan bu ziyaret yeri çeşitli dilekler için ziyaret edilir.
Bu ziyaret yeri aynı zamanda çocuğu olmayanların ziyaret ettikleri ve çeşmesindeki sudan çocuğu olmayan kadını yıkayıp dilek dilettikleri yerdir.
Burayı ziyaret edip çocuk sahibi olan çocuğu ile gelip adak kurbanını keser.
1.2 Hüseyin Gazi
Zile’nin güneybatısında yüksekçe bir tepenin üzerinde bulunmaktadır. Genellikle çocuğu olmayan kadınlar ve evlenemeyen kızlar ziyaret eder. Adakta bulunurlar. Ziyarete aralıksız yedi perşembe gidildiğinde dileklerin kabul olacağına inanılır.
Hüseyin Gazi ile ilgili anlatılan bir efsane şu şekildedir:
Hüseyin Gazi tepesinin altındaki köyde Güllü isimli güzel bir kız varmış. Babası öldüğünden anası köylük yerde yalnızlık zor olduğu için köyünden yoksul bir adamla evlenmiş. Güllü, anası, üvey babası yoksulluk içinde yaşayıp giderlerken komşu köyden Güllü’ye dünürcüler gelmiş. Güllü komşu köye gelin gitmiş. Güllü’nün bir yıl sonra bir bebeği dünyaya gelmiş. Fakat kocası ince hastalığa tutulup birden ölüvermiş. Çaresiz kalan Güllü bebeği ile anasının evine dönmüş.
Üvey baba geçim darlığı çeken, kötü kalpli bir kişiymiş. Güllü’yü eve almak istememiş.
Anası “Güllü’mü eve koymazsan ev benim değil mi, Güllü’mün yerine sen çekip gidersin” demiş. Üvey baba istemeye istemeye Güllü ve bebeğini eve almış. Birlikte yaşayıp giderken bebek hastalanmış.
Güllü bebeği bir hekime götürmesi için üvey babasına yalvarmış, ikna edememiş. Anasının da yalvarmaları fayda etmemiş. Bebeğin sancıdan kıvranışları ve sabahlara kadar ağlayışları, kadınların yalvarışları karşısında adam: “Ben sizin karnınızı doyuramıyorum. Hangi para ile bebeği doktora götüreceğim. Yalnız, Hüseyin Gazi tepesinde kıraç bir tarlam var. Yıllardır tepe olduğu için ekmiyordum. Git o tarlayı kaz. Mercimek ek. Çıkan mercimeği pazara götürüp sat. Parasına da bebeği doktora götür, ilaç al.” demiş.
Çaresiz kalan Güllü, sabah ezanında kalkıp, çocuğu sırtına sarıp, kazmayı eline alıp doğru Hüseyin Gazi tepesi’nin yolunu tutmuş.
Hüseyin Gazi yatırının başında bulunan ardıç ağacına bir salıncak kurup bebeği yatırmış. Günlerce o tepeye çıkıp yatırın yanındaki tarlayı kazmış. Devamlı Hüseyin Gazi türbesi önünde diz çöküp Tanrı’ya yalvarmış. “Tanrım bana güç ver” diye gözyaşı dökmüş.
Tarlayı kazıp mercimekleri ekmiş. İki ayda mercimekler olgunlaşıp yolunacak hale gelmiş. Hastalığı gittikçe ilerleyen bebeği ile yine tepeye çıkmış, bebeyi yatırıp duasını yaptıktan sonra mercimekleri yolmaya başlamış. Çalışırken göğsünde bir sızı hissetmiş hemen bebeğine koşmuş, bakmış ki bebek ölmüş. O an öyle bir ah edip ağlamış ki sanki yer gök inlemiş.
Bu sırada yatırdan bir ses duyulmuş. “Mercimeğin taş ola, mercimeğin taş ola!” diye. Tarladaki bütün mercimekler tıpkı yeşil mercimek şeklinde birer taşa dönüşmüş ve tarlanın üzerini mercimek taşı kaplamış.
Şimdi bu ziyarete gidenler o tarlayı mercimek büyüklüğünde taşlarla kaplı olarak görürler. Hüseyin Gazi’nin hemen yanı başında bulunan iki mezardan birinin Güllü’nün diğerinin de bebeğinin mezarları olduğu söylenir.
Ziyarete giden ve çocuk sahibi olmak isteyen kadınlarbu tarladan yedi tane mercimek taşı alıp yastığının altına bırakırlar. Yedi gün sonra bu taşları tarlaya serperek çocuk için dilek dilerler. Çocukları olunca da kurban keserler.
1.3 Hoca Beden
Alibağ Köyünde olup çocuğu olmayanlar ziyarete giderler. Kurban kesip, başındaki ağaca çaput bağlayıp dilekte bulunurlar. Çocuğu olunca da çocukla birlikte gelip kurban keserler. Başındaki yaşlı pelit ağacı saygı nedeniyle kesinlikle kesilmez.
1.4 Kemerkaya
Turgutalp köyünde bulunan Kemerkaya denilen ziyaret yeri yurdun çeşitli yörelerinden çocuğu olmayanların geldikleri bir yer olup burayı ziyaret eden kadının çocuğu olacağına inanılır.
1.5 Pevri Baba
Çapak köyündeki bu ziyaret yeri çevre köylerdeki çocuğu olmayan ailelerin ziyaret yeri olup dilekleri yerine gelip çocuk sahibi olanlar çocukla birlikte gelip kurban keserler.
1.6 Yılanlı
Çapak köyünde bilinan Yılanlı adındaki ziyaret yeri de çocuk sahibi olak
isteyenlerin gittikleri ziyaret yerlerindendir.
- Karamsarlığa ve Ruhi Bunalıma Düşünlerin Ziyaret Ettikleri Yatırlar ve Uygulamalar
2.1 Çeltek Baba
Ruhi bunalıma düşenlerin, akıl hastalarının götürüldüğü bir ve felç geçirenlerin ziyaret yeridir. 13. yüzyılda Ahmed Yesevî ocağından gelip buraları kendisine yurt tutan Şeyh Mahmut Emircidoğan buraya yerleşip Çeltek Baba adı ile yörede ün salmış, tekke ve zaviye kurmuştur. Köyün adı da bu zattan gelmektedir.
Ziyaret kapalı bir mekân olup Çilehane denilen binanın içinde bulunan üç metre boyunda ve 60 santim çapındaki korint başlıklı bir sütuna akli dengesini yitirenler sıkıca bağlanır ve sabaha kadar orada bırakılır. İplerinden kurtulan hastanın iyileşeceğine inanılır.
Anlatılan bir menkıbeye göre eskiden Çeltek köyünün olduğu yerde gayrimüslimler oturmakta imiş. Dini liderleri kendi dini inançlarına göre elindeki kitaba bakarak “Buraya birisi gelecek. Bizi buradan uzaklaştıracak” dermiş.
Bir gün bu dini lider köyün üstündeki tepeden etrafı seyrediyormuş. Birden gözüne tepenin etrafındaki düzlükte bir adam ilişmiş. Hemen bekçilerden birisini kim olduğunu ve ne yaptığını öğrenmesi için göndermiş.
Bekçi yanına yaklaştığında bu kişinin elindeki asasını yere vurup vurduğu yerden su çıkardığını görünce şaşırıp koşarak dini liderlerine varmış.
Gördüklerini anlatınca liderleri “Bize buralardan gitmek gözüküyor” deyip etrafındakilerle oradan göç etmiş.
Adı Şeyh Mahmut Emircidoğan olan bu kişinin geldiğinde yörede su çok azmış. Asasını vurduğunda suyun çıktığı yere Hacetpınarı denmiş. İnsanlar bu sudan şifa arar olmuşlar. Ruhi bunalıma girenlerle felç geçirenler burayı ziyaret edip hastalıklarından kurtulmak için adaklar adarlar.
Çeltek Baba ile ilgili anlatılan rivayetlerin biri de şu şekildedir:
Şeyh Mahmut Emirci Doğan elinde bir doğan kuşu ve bir keklik olduğu halde dolaşırken, devrin büyüklerinden birinin oğlunun ayağındaki rahatsızlığı tedavi ettirmek üzere geldiklerinde, kendilerine sormuşlar. Şeyh Mahmut Emirci Doğan da yine kendisinden bahisle “Evet köyde” demiş. Yolcular köye doğru yürümüşler, köyün içine geldiklerinde Şeyh Mahmut Emirci Doğan kendilerini karşılamış. Gerekli bakım ve tedavi yapılmış. Çocuk şifa bulunca mukabilinde de ne istersin diye sormuşlar. O da “Şu doğanımın uçup dolaştığı yerlerin öşürünü bana vakfedin.” demiş. ve kendisine 17 köyün öşürü vakfedilmiş.
Devrinin büyük bir tıp alimi olan Çeltek Baba’nın bugün Çilehane denilen çalışma yeri ile medresesi mevcuttur.
2.2 Abdal Musa
Emirören köyünde bulunan ve Emirveren adı ile de bilinen Abdal Musa türbesi karamsarlığa kapılan, ruhi bunalımlara düşen kimselerin şifa umdukları, ziyaret sonrası rahatlığa ve huzura kavuştukları ziyaret yerlerinden biridir.
Çocuğu olmayanların, ruhi bunalıma düşenlerin, çeşitli niyetlerin yerine gelmesi için gidilen çok amaçlı ziyaret yerlerinden biridir.
2.3 Pervane Baba
Yıldıztepe bucağında bulunan Pervane Baba türbesi karamsarlığa ve ruhi bunalıma düşen, özellikle korku hastalığına kapılanların ziyaret ettikleri yatırlardandır.
Rahatsızlıklarından kurtulanlar daha sonra tekrar gelip yatır başında kurban kesip adaklarını yerine getirirler.
2.4 Şıheylik
Zile’nin Yeşilce köyünde bulunmaktadır. Köyün resmi adı Yeşilce olmasına rağmen yörede köy Şıheylik adı ile anılır.
Malazgirt zaferinden sonra Oğuz boylarından 12 çadırlık bir Türkmen kafilesinin köye geldiği, Anadolu’nun manevi mimarlarından Horasan erlerinden yedi kardeşin en büyüğü olan Şeyh Mehmet Efendi’nin buraya gelerek yerleştiği rivayet edilmektedir.
Bu Şeyh Mehmet icazetini almak için Amasya’daki şeyhe gitmiş. İcazet veren şeyh “Gel bakalım Mehmet ne kerametin var göster” demiş.
Şeyh Mehmet binanın direğini tutup sallamış. Direkle beraber bütün bina sallanınca Amasya’daki şeyh Mehmet Efendi’ye “Tamam Şeyh’im tamam iyilik bulasın.” demiş.
Bugün, ruhi bunalıma düşenlerin, işlerinin daha iyi, rahat ve düzenli gitmesini isteyenlerin ziyaret yeri olan Şıheylik’e gidenlerin iyilik ve dertlerine şifa bulduklarına inanılır.
- Yağmur Duası Nedeniyle Ziyaret Edilen Yatırlar ve Ziyaret Yerleri
3.1 Ellez Dede
Hacılar köyünde bulunan bu ziyaret yerine kurak mevsimlerde yağmur duası için topluca gidilir.
Yağmur duası sırasında ziyaret yerinde bulunan taşın ıslatılması ile yağmur yağacağına inanılır.
3.2 Hû Dede
Karakuzu köyünde yüksek bir yerde bulunan Hû Dede’ye yağmur duası için topluca gidilir.
Evliyanın bir sancağı bulunmaktadır.
Bu sancak yağmur duasına çıkıldığında su içerisine bırakılır. Şayet sancak suda kendiliğinden açılırsa yağmur yağacağına inanılır.
3.3 Kırklar
Kuruçay köyünde bulunan Kırklar’a da yağmur duası için topluca gidilmektedir.
Kırklar çok iri ve yaşlı kavakların bulunduğu bir meydandır.
Menkıbeye göre bir gelin gece vakti karanlıkta bu alandan geçerken selvi kavakların Tanrı’ya secde ettiğini görür. Gördüklerini köylüye anlatır fakat inandıramaz.
Ertesi gece yine kavakları bekler, selvi kavaklar secde için eğildiğinde en uzun kavağın dalının ucuna yazmasını bağlar. Köylülere durumu anlatır. Köylüler gelinin yazmasının insanın bir türlü çıkamayacağı en uzun kavağın ucunda bağlı olduğunu görünce inanırlar.
O günden sonra bu yerin kutsallığına inanılıp kurak mevsimlerde yağmur duası için ziyaret yerine çevrilmiştir
3.4 Ardıçlı Dede
Yenidağıçi köyünde bulunup kurak mevsimlerde yağmur duası için gidilen ziyaret yerlerindendir.
3.5 Kaba Ardıç
Yücepınar köyünde bulunan Kaba Ardıç ziyareti yağmur duası için gidilen ziyaret yerlerinden olup burada bulunan iri ardıç ağacının kutsallığına inanılır.
Menkıbeye göre Hz. Ali buralara kadar gelip bu iri ardıç ağacının gölgesinde dinlenmiştir. Bu nedenle kutsal sayılıp çeşitli dilekler için de ziyaret edilmektedir.
3.6 Şeyh Ali Baba
Yağmur duası için topluca gidilen yerlerden biri de Akçekeçili köyünde bulunan Şeyh Ali Baba türbesidir.
- Sarılık Hastalığı İçin Gidilen ve Suyundan Yararlanılan Ziyaret Yerleri
4.1 Acıpınar Sarılık Suyu
Acıpınar köyünde bulunan ve sarılık suyu denilen çeşme suyunun sarılık hastalığına iyi geldiği söylenmekte olup hastalar suyun başında yıkanır. Daha sonra da buradan alınan su günlerce içirilir. Bu yolla hastaların şifa bulduklarına inanılır.
4.2 Akkılıç Sarılık Suyu
Akkılıç köyünün batısında çok eski çağlardan kaldığı sanılan kale harabeleri yakınında bulunan su kaynağının sarılık hastalığına iyi geldiği söylenmekte olup, birçok sarılık hastasının bu su kaynağından şifa bulduğu anlatılmaktadır.
4.3 Emir Veren Sarılık Suyu
Emir Veren köyünde bulunan bu sarılık suyu da Zile merkez ve çevre köylerinde sarılık hastalığına yakalananların sıkça gittikleri ziyaret yerlerindendir.
Eski bir kale kalıntısı dibindeki sarılık suyu çeşmesinin başında hastalar yıkanıp sonra da evlerine götürdükleri suyu içerek şifa bulduklarına inanılır.
- Çeşitli Dilekler İçin Gidilen Yatır ve Ziyaret Yerleri
5.1 Ay Kadın
Çeşitli dilekler için gidilen Kızılca köyündeki Ay Kadın türbesinin yanı başında bulunan çeşme suyunda yıkanan ve bu suyu götürüp bir süre içen kimselerin mide rahatsızlıklarından kurtulacaklarına inanılır.
5.2 Balıklı
Yörede çeşitli dilekler yanında özellikle askere giden gençlerin askere gitmeden ziyaret ettikleri ve asker dönüşü ziyaretlerini tazeledikleri bir ziyaret yeri olarak bilinir.
Anlatılan menkıbeye göre eskiden bu evliyanın yanında bir havuz varmış. Bu havuzda beyaz, gümüş renkli balıklar yaşarmış. Bu evliyaya da bu yüzden Balıklı denmiş.
Savaş yıllarında bu köye iki tabur asker gelmiş. Tabur komutanı askerlerine havuzdaki balıkları yakalamalarını ve kızartmalarını emretmiş. O zaman köyün büyükleri: “Yapma, etme. Orası bizim ulu evliyamızdır. Onlara bir şey yaparsan, kendine, çoluğuna-çocuğuna Allah öyle bir bela verir ki, bin pişman olursun.” demişler. Komutan da: “Balıktan evliya mı olurmuş” deyip kahkahalar atarak balıkları yakalatmış.
Akşam balıkları kızarttırınca o gün çocuğunun biri yüksek bir yerden düşüp ölmüş. Diğer çocuğu oynarken ortadan kaybolmuş. Karısı tavadaki balıkları kızartırken ocağın başında ölüvermiş. O anda da balıklar tavadan yok olmuşlar.
Herkes hayrette kalmış. O zaman komutan yaptığına bin pişman olup tövbe etmiş. O günden sonra komutanı bir daha hiç gören olmamış. Balıklar suda tekrar peydah olmuşlar fakat beyaz gümüş renginde değillermiş. Bir tarafları beyaz, bir taraflyarı siyahmış. Siyah olan yerler tavada iken kızaran yerlermiş. Balıklara kimse zarar vermesin diye köylüler havuzun üzerini kapatmışlar. Fakat daha sonra balıkların kayboldukları görülmüş. Balıkların hiçbir izine rastlanmamış.
5.3 Beyazıt-ı Bestami
Halk arasında Beyazıbesten adı ile bilinen ziyaret yeri Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi’nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir.
Çok eski devirlerde Zile Anaitis mezhebinin merkezi durumunda olduğundan, bu mezhebin inanışı gereği halk zevk ve eğlenceye fazla düştüğü için Ahmed Yesevî bu yöreye içinde Beyazıt-ı Bestami’nin de bulunduğu dört şeyh gönderir. Beyazıt-ı Bestami Zile’ye geldiğinde hiç öğrencisi ve müridi bulunmamaktadır. Halkı iyi yöne çekebilmek, İslâm kültürünü yayabilmek için hemen işe koyulur.
Pazar yerinden birtakım işçi alarak evine götürür. “Sabah namazını kılalım öyle işe başlarız.” der. Namazdan sonra bir zikir çekelim öyle işe başlarız.” der. Zikirden sonra “Ben biraz okuyayım öyle başlarız.” der. Kur’an-ı Kerim’i okuduktan sonra öğle olur. Yemeklerini yerler. Daha sonra “Namazımızı kılalım öyle işe başlarız.” der. Namazdan sonra sabahki gibi zikir ve Kur’an okuma derken akşam olur. “Bugün iş yapamadık, yarın gelin, yevmiyeniz çalışıyor.” der. Bir hafta böyle devam eder. Hafta sonunda işiniz bitti diye işçilerin parasını verip göndermek ister. Fakat işçiler parayı kabul etmeyerek kendilerinin mürid olarak kabulünü isteyip ilk müridleri ve ilk öğrencileri olarak kalırlar.
Beyazıt-ı Bestami için anlatılan bir menkıbe de şöyledir:
Beyazıt-ı Bestami devrinde Kör Kadı adı ile bilinen zalim bir kadı vardır. Kadı bir gün sokağa çıkma yasağı çıkarır. Çünkü hanımı ile birlikte kaleye çıkarak şehri izleyecek, muhabbet edecektir. Beyazıt-ı Bestami vakit namazını kılmak için evinin önündeki çeşmede aptest alır. Bu sırada başına dikilen askerler içeri girmesini sokağa çıkmanın yasak olduğunu söylerler. Beyazıt-ı Bestami evinin önü olduğunu, aptest alıp gireceğini söylese de askerler dinlemeyip kafasına bir dipçik vururlar.
Beyazıt-ı Bestami elini kanayan başına sürerek “Kabağın sahibi bilir.” der. Bu söz üzerine şiddetli bir rüzgâr eser. Bu rüzgâr kale surlarının üzerinden şehri izleyen Kör Kadı’nın eşini kaleden aşağı atar. Kör Kadı da olduğu yere düşerek bayılır. Rüzgâr kesilip kadı ayılınca karısının olmadığını görür, arattırır, kalenin eteğinde bulurlar. Kör Kadı’nın korkudan dili tutulmuştur, konuşamaz.
Kör kadı biraz sonra kendine gelip “Bugün ne oldu ise söyleyin, söyleyeni ödüllendireceğim” deyince, jandarmalar olanı anlatırlar.
Kör Kadı Beyazıt-ı Bestami’ye giderek halka karşı davranışlarının yanlış olduğunu anladığını, daha adil ve yumuşak olacağını bildirir. Beyazıt-ı Bestami’nin okuduğu bir dua sonucu dili tamamen açılıp eski sıhhatine kavuşur.
Halen Beyazıt-ı Bestami külliyesinde yatan yatırlardan biri Abdurrahman Çelebi’dir. Anlatılan bir menkıbeye göre Abdurrahman Çelebi’nin bir ağabeyi varmış. O da caminin imamı imiş. Abdurrahman Çelebi çok dindarmış. Abdest alırken dahi kendisinden geçermiş. O akşam abdestini alırken, suya bakmış, kendinden geçmiş. Allah tarafından ona suda bazı şeyler gösterilmiş.
Suda Karadeniz’i görmüş. Karadeniz’de bir balıkçı teknesi fırtınaya tutulmuş. Bir o yana, bir bu yana sanki ceviz kabuğu gibi sallanıyormuş. İçindeki balıkçılar ne yapacaklarını bilmeden Allah’tan yardım diliyorlarmış.
Bir dalga çok şiddetli teknenin üzerine geliyormuş. Abdurrahman Çelebi o zaman öyle bir hışımla sanki denizin yanındaymış gibi Allah tarafından öyle bir güç verilmiş ki Karadeniz’e atlamış. O anda balıkçı teknesini doğrultmuş.
O zamanlar üç peşli entari giyiyorlarmış. Abdurrahman Çelebi tekneyi doğrulturken peş olan yerlerinin arasına balıklar girmiş. Yine Tanrı’nın verdiği kuvvetle geri dönmüş.
Akşam namazına yetişmiş. Entarisinin peşini düzeltirken balıklar mescide dökülmeye başlamışlar. Balıklar orta yerde hopur hopur sıçramaya başlayınca kendinden büyük olan imam ağabeyisi seslenmiş.
“Bu balıklar neyin nesi?” demiş. Bunun üzerine Abdurrahman Çelebi: “Karadeniz’de bir balıkçı teknesi batıyordu. Onu düzeltmeye gittim. Balıklar ondan peşime girmişler.” demiş.
Bugün sıkıntı ve zorda kalanlar, işleri bozulanlar, çeşitli dert ve üzüntüleri olanlar da Beyazıbesten’e gidip işlerinin düzeltilmesi, sıkıntılarının gitmesi için dilek dilemektedirler.
5.4 Dilek Mağarası
Karakuzu köyünde çağlayan olarak bilinen şelale yakınındaki mağara olup mağaradaki bir çukura dilek tutularak para atılır.
Islatılarak duvara atılan bez parçası yapışırsa dileğin gerçekleşeceğine inanılır.
5.5 Hıdır Dede
Kurşunlu köyünde bulunan Hıdır Dede’ye ziyaret edildiğinde işlerin rast gidip bol kazanç elde edileceğine inanılmaktadır. Köy halkı tarafından o yıl bolluk ve bereket olması dileği ile Hıdırellez günü topluca gidilen ziyaret yeridir.
5.6 Karaşeyh Baba
Şıh köyünde bulunan Karaşeyh Baba çeşitli dilekler için ziyaret edilen yatırlardandır. Karaşeyh Baba için çevrede çeşitli menkıbeler anlatılmaktadır. Bunlardan biri şöyledir:
Şıh köyündeki bu yatırın yanından Çekerek ırmağı geçmektedir. Bu ırmak yağan kar ve yağmurlar nedeniyle ilkbaharda taşıp çevresini sular altında bırakarak zarar vermektedir. Yine bir ilkbahar günü yağan şiddetli yağmur sonucu ırmak kabarır, çevresini sular altında bırakıp Karaşeyh yatırına kadar ulaşır. Köy halkı evliyayı sudan kurtarmak için seferber olup yatırın önüne bent yapmağa koyulur.
Köylüler yoğun bir çalışma içinde iken kimsenin tanımadığı bir ihtiyar gelir. Selam verip ne yaptıklarını sorar. Köy halkı da: “Evliyayı selden kurtarmak için bent yapıyoruz.” der. İhtiyar ise: “Boşa çalışıyorsunuz. Sizde hiç akıl yok mu? Kendini kurtaramayan evliyayı varsın sel alsın.” deyip kaybolur.
Neye uğradığını şaşıran köylü işi bırakıp köye, evlerine döner. O gece yağmur yine yağmış, sabaha kadar devam etmiştir.
Acaba ne oldu diye meraklanan köylü sabah erkenden yatırın yanına gelince şaşırıp kalır. Irmak, yatağını değiştirmiş, yatırdan 500 metre kadar öteden akmaya başlamıştır.
Zile ve yöresinde “Kendini kurtaramayan evliyayı varsın sel götürsün.” sözü yaygın olarak söylenmektedir.
5.7 Kuduz Hoca
Kuduz hastalığının geçmesine etkili olduğuna inanılan bir ziyaret yeri olup bu tehlikeli hastalığa yakalananların getirildiği ziyaret yeridir.
5.8 Muallim Dede
Sivas’ta bulunan Şeyh Şemsettin Sivasî’nin kardeşi Muharrem Efendi’dir. İslâmın büyük alimlerinden Mehmet Arif Efendi’nin oğludur. 1505-1591 yılları arasında yaşamıştır.
Zile’de Muallim Dede adı ile bilinen Muharrem Efendi devrinin en büyük alimlerinden olup, şöhreti Osmanlı sınırları içinde yayılmış ve her tarafta büyük saygı görmüştür. Günümüze kadar gelen her medrese alimi mutlaka Muharrem Efendi’yi tanır ve saygı gösterir.
Muharrem Efendi kardeşi Şeyh Şemsettin Sivasî (Şemsettin Ahmet) ile birlikte babaları Mehmet Arif Efendi’den ilk eğitimlerini almış, babalarının vefatı ile Tokat’ta bulunan Arakiyecizade Şemsettin Efendi’den yıllarca öğrenimlerini görüp daha sonra iki kardeş İstanbul’a giderek eğitim ve öğretimlerini tamamlamışlardır.
İstanbul’dan döndükten sonra Cuma Pazarlı (Ezine Pazarı-Aydıncık) Muslihiddin Efendi’den feyz almış, daha sonra Tokat’ta Şeyh Şirvanî diye anılan Mecidüddin Abdülmecit Şirvanî’den feyzlerini tamamlayıp iki kardeş ayrılmışlar. Şeyh Şemsettin Sivas’a gitmiş, Muharrem Efendi de memleketi olan Zile’ye yerleşerek Ali Kadı Mahallesi’ndeki medresede ilim ve irfanını yaymaya çalışmıştır.
Sayısız eserleri bulunan Muharrem Efendinin kabri Zile Devlet Hastanesi bahçesinde babasının yatırı yanındadır. Yörede Muallim Dede adı ile bilinen evliyadır.
Muallim Dede’ye özellikle çocukları okula yeni başlayan aileler çocukları ile ziyarete giderler. Zihin açıklığı için dua edip adaklar adarlar. Aileden gelen telkinle öğrencilerin okul hayatları boyunca sınıflarını geçmeleri için gidip dua ettikleri ziyarettir.
Her türlü dilek ve istek için ziyaret edilen Muallim Dede’nin yatırının üzerinde sayısı ondan fazla olan fındık büyüklüğünde taşlar bulunmaktadır. Dilek dilenerek tek çift tutulan taşların istenen sayısı gelirse dileğin yerine geleceğine inanılmaktadır. Yine yatırın mermer sütunu üzerine bu küçük taşlardan biri muma batırılıp, dilek dilenerek yapıştırılmaya çalışılır. Yapışırsa dileğin yerine geleceğine inanılır.
Ayrıca evlenemeyen genç kızlar baht açılsın dileği ile perşembe günleri burayı ziyaret ederek mum yakıp adaklar adamaktadırlar.
5.9 Şeyh Ahmet
Kepez köyü yakınında gür çam ağaçları ile kaplı bir tepenin üzerindedir. Her türlü dilek ve istek için ziyaret edilip, adaklar adanıp kurbanlar kesilen bu ziyaret yerinin bir tek çöpünü bile götürenin büyük bir belaya uğrayacağına inanılır. Bu ziyaret yeri genellikle Hıdırellez’de o yıl bolluk ve bereket olsun diye de yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir.
Burayı ziyarete gelen ve kurban kesip yeyip içen halk buradan bir çöp almadan gider. Burada istediği kadar ağaç kesip yakar. Fakat kesinlikle bir çöp dışarı çıkmaz. İnanca göre burada yatan evliya orman ürünlerini götüren şahısları gece sabaha kadar rahatsız eder, götürülen bir tek çöp ya da bir kozalak bile olsa yerine geri bırakılmasını ister. Geri getirmeyenlerin bir felakete uğrayacaklarına inanılır.
Şeyh Ahmet’le ilgili çeşitli menkıbeler anlatılmaktadır. Bunlardan biri şöyledir:
Vaktiyle burada yaşayan Şeyh Ahmet adlı bir zat ormandan çeşitli ürünler elde eder, kepçe, kaşık, nalın, oklava vb. yapar bunları öküzünün boynuzuna asar ve bir ihtiyaç listesini ekleyerek öküzü şehre salarmış.
Öküz şehir esnaflarının dükkânları önünde tek tek durur dışarıdan dükkânlara bakarmış. Dükkân sahipleri de “Bizim Ahmet’in öküzü geldi.” der, ihtiyaç listesine ve alacaklara bakar, alacaklarını alır vereceklerini verirlermiş. Öküz bütün esnaflar önünde durduktan sonra tekrar yola koyulur Şeyh Ahmet’in yanına dönermiş.
Bugün Zile’de aptal aptal bakan insanlar için sık sık söylenen “Ahmet’in öküzü gibi ne bakıyorsun” deyimi buradan kaynaklanmaktadır.
Şeyh Ahmet’le ilgili bir menkıbe de şu şekilde anlatılmaktadır:
Eskiden Ahmet isminde şeyhlik yapan bir kişi varmış. Şeyh Ahmet konukseverliği ve kerametleri ile çevrede büyük ün yaptığından tüm konuklar onun evinde ağırlanırmış.
Bir gün padişahın savaşa giderken yolu Zile’ye düşmüş. Geceyi geçirmek için konaklayacak bir ev aramış. Zile halkı “Bu kadar askerle sizi ancak Şeyh Ahmet ağırlar”. demiş.
Padişah Şeyh Ahmet’i çağırttırarak kendilerini misafir edip edemeyeceğini sormuş. Şeyh Ahmet de kabul edip konukları evine götürmüş. Evde, içi oyuk büyükçe bir taşın içine birkaç teneke arpa koymuş. Askerlere, atlarınıza buradan sıra ile arpa verebilirsiniz” demiş. Padişah ve askerler şaşkın bir şekilde gülümseyerek “Bu arpa atlara yeter mi?” diye sormuşlar.
Şeyh Ahmet: “Eğer yetmezse bana bildirisiniz.” demiş. Askerler sıra ile arpayı atlara vermeye başlamışlar. Arpa atlara yettiği gibi üstelik de artmış. Sıra yemek yedirmeye gelmiş. Şeyh Ahmet önce ocağın üzerine üstü kapalı bir kazan koymuş. Kazanı kaynattıktan sonra askerlere tabaklarını alıp gelmelerini söylemiş. Gelen askerlere isteklerine göre tek kazandan birkaç çeşit yemek çıkarmasına ve üstelik yemeğin bitmeyişine şaşırıp kalmışlar.
5.10 Şeyh Nusrettin
Fuad Köprülü’nün İlk Mutasavvuflar adlı eserinde belirttiği, Horasan’dan gelen Hoca Ahmed Yesevî’nin öğrencilerinden Şeyh Nusrettin ve müritleri Zile’nin bugün Şeyh Nusrettin köyünün bulunduğu yere yerleşmişlerdir.
Şeyh Nusrettin Tekkesi ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Çeşitli dilekler için gidilen ziyaret yeri özellikle humma hastalığına yakalananların gittikleri ziyarettir.
Ayrıca küçük çocukların türbe etrafında yedi defa dolandırılması ile erken yürüyeceklerine inanılır.
5.11 Yedi Mezar
Çeşitli dilekler için ziyaret edilen Yedi Mezar adlı ziyaret yeri Boldacı köyünde bulunmakta olup, bu ziyaret yeri için şöyle bir menkıbe anlatılmaktadır:
Köyü basan eşkıyalar köylünün yiyecek, hayvan, para gibi kıymetli eşyalarını yağmalarlar.
Eşkıyalar köyden giderken şimdiki türbenin bulunduğu taraftan havada uçarak gelen kazma, kürek, keser gibi aletlerle eşkıyaya saldırır. Eşkıyalar ganimetleri bırakarak kaçarlar. Yardımı gelen ve görülmeyen bu kazma ve küreklerin türbedeki ermişler olduğuna inanılır.
5.12 Zeyve
Alibağı köyünde bulunan Zeyve adlı ziyaret yeri çevre halkının kaybettikleri para ve hayvanlarının bulunması dileği ile ziyaret ettikleri yatırdır. Herhangi bir şeyini kaybeden yöre halkı burayı ziyaret ederek bulunması için dua etmektedir.
Yörede bulunan her ziyaret yeri için halkımızın hafızasında yaşayan ve nesilden nesile ulaşan çeşitli menkıbeler bulunmaktadır.
Zile’de bulunan yatır ve ziyaret yerleri için Seyit Derviş’in meşhur Yatırlar Destanı şu şekildedir:
Yatırlar Destanı
Niçin beğenmezsin şehr-i Zile’yi
Şeyh Ethem Çelebi bunda yatmaz mı
Velilerin hocasının ulusu
Koca Kayser Sultan bunda yatmaz mı
Dünyaya bakuben alırdı ibret
Halktan kaçuben iderdi halvet
Ederdi dünyada aza kanaat
Coşkun Dede Sultan bunda yatmaz mı
Anı aziz kıldı dünyada Rahman
Gezerdi dünyada daima hayran
Ana munis idi vuhuş ve tayran
Ahi Evran Sultan bunda yatmaz mı
Asılzade icazet kadimi
Halveti tarikinin kadimi
Hızır İlyas değil miydi nedimi
Pürlü Dede Sultan bunda yatmaz mı
Eyleyen nefsiyle Şeytan’ı zebun
Olmuştu asrında kâmil-i fünun
Sahra-yı Hıdırlık’ta olur medfun
Ahmet Dede Sultan bunda yatmaz mı
Geçindi dünyada uryan ile aç
Bir ahede göstermedi ihtiyaç
Dertlilerin derdine eyleyen ilaç
Şeyh Karu Baba bunda yatmaz mı
Riyazetle geçirirdi eyyamı
Gice kaim gündüz siyam müdami
Evliyalar pirinin imamı
mam Meliküddin bunda yatmaz mı
Anda tekmildi ilim ile irfan
Hüda kıldı ana lütfünden ihsan
Dertlilerin derdine veren derman
Şeyh Helvalı Dede bunda yatmaz mı
Zahir batın ilimleri okuyan
Mürşid-i kâmilin eteğin dutan
Kutb ül aktab ile kalkıp oturan
Şeyh Muharrem Dede bunda yatmaz mı
Evliyalar zümresinin ulusu
Kırkların hem yedilerin reisi
Zile’de Dede Kargın halifesi
Şeyh İsmail Dede bunda yatmaz mı
Padişahzadedir hem Horasanî
Hüda ihsan etmiş ilmi irfanı
Evliyalar zümresinin sultanı
Şeyh Nusrettin Sultan bunda yatmaz mı
Yok idi ana asrında hiç akran
Anı aziz kıldı ol gani yezdan
Nefs-i emmareye basan pehlivan
Ahî Baba Sultan bunda yatmaz mı
Misli gelmemiştir anın asrında
Gece gündüz Hakk’ın zikri dilinde
Şehrin ulu bekçisi üst yanında
Arslan Dede Sultan bunda yatmaz mı
Ruz u şeb ederdi Hakk’a niyazı
Yanında bir idi dağ ile yazı
Veliler zümresinde hem dahi gazi
Hüseyin Gazi Sultan bunda yatmaz mı
Seyyah idi şarki ile mağribi
Elinden düşmez idi Hakk’ın kitabı
Evliyalar zümresinin mahbubu
Şeyh Ahmet Dede de bunda yatmaz mı
Din-i İslâm için gaza edenler
Ruz u şem durmayıp cevlan edenler
Kâfir elinde hep helak olanlar
Şehid-i şüheda bunda yatmaz mı
Seyit Derviş bütün kendin bilmişler
Herbirisi birlikte de gelmişler
Mezarıistanında medfun olmuşlar
Derviş-i dervişan bunda yatmaz mı
Bibliyografya
Mehmet Yardımcı özel arşivi.
Mehmet Yardımcı: Halkbilim ve Edebiyat Yazıları. Malatya 1993.
Mehmet Yardımcı: Yüzyıllar Boyu Zileli Halk Ozanları. Ankara 1983.
Semra Meral-Yusuf Meral: Her Yönüyle Zile. Zile 1982.
Semra Meral-Yusuf Meral: Zile’de Camiler, Türbeler, Veliler, Efsaneler. İstanbul 199l.
Tokat İl Yıllığı.
Zile Belediyesi: Zile 89. Zile 1989.
- Yrd. Doç. Dr. Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi Türkçe Bölümü.
** Anaitis: Anaitis, Anahita adı ile de bilinmekte olup tertemiz anlamına gelmektedir. Eski İran dininde Aşk ve Doğruluk Tanrıçası Anaitis’in birbirine karşıt iki kişiliği vardır. Bazen tertemiz bir bakire, bazen de azgın bir fahişe gibi görünürdü. Büyük tanrıçanın bu iki kişiliğinden birine eski doğu dinlerinin hepsinde rastlanır. Anaitis adına Susa, Akbatona, Babil ve Zile’de brçok tapınak yaptırılmıştır. Tanrıça Anaitis’e yapılan din törenleriyle Mithro’ya yapılan törenler birleştirilmiştir. Yunanlılar Anaitis’i Kybele ve Afrodit’le aynı saymaktadırlar.
Zile’de bulunan Anaitis tapınağı çevresinde her yıl sonbaharda yapılan geleneksel “Sokaia” şenlikleri düzenlenmiş, bu şenlikler “deri” adı ile yıllarca sürmüş, sdnra da “panayır” adı altında varlığını günümüze kadar korumuştur.
Üç sünnet yedi farz
Üç sünnet yedi farz
Alevilerin kutsal kitaplarından “Buyruk”larda yazıldığına göre Alevi yolunun temeli
üç sünnet yedi farza dayanır. Bu temel esaslara uymak zorunludur. Üç sünnet yedi farz
şunlardır:
Üç Sünnet
- Dilini tevhid kelimesinden ayırmaya
- Gönlünden düşmanlığı gidere, kimseye kin ve kibir tutmaya, kıskançlık etmeye, hırsına
uyup şeytana gönül vermeye. - Sözü Hakkın kudreti ola, kimseyle kavga etmeye, kimseye düşmanlık yapmaya
Yedi Farz - Çok sır saklaya
- Mürebbi hakkına itaat ede, emrine uya
- Talip binbir ise, bir otura ve bir dilden söyleye
- Kuşak kuşana, halifeden el alıp, tövbe eyleye
- Musahibini hakikatte Hak cemiyetine eriştire
- Halife’den tac ve kisvet kabul eyleye. Özünü şeyhlere ulaştıra
- Hakkın terazisine itaat ede, yaptığı bir günaha bin özür ve niyaz eyleye, kimsenin
gıybetini etmeye ve yalan yere and içmeye, yalan söylemeye
Bu yol üzere olmayana sofu diye inanmayasanız. Bir kişi bunca farzdan ve sünnetten
düşse, ona derman yoktur, sürgün olur, yüzü karadır.
Oniki Şart - Cömertlik
- Mutluluk
- İbret
- Gayret
- Sohbet
- Mürüvvet
- Şefkat
- Şefkat
- İkram
10.Tevella
11.Teberra
Oniki İşlek - Evvel kendi özünü hassas etmektir
- Marifet tohumunu ekmektir
- Şefkat beslemektir
- Rıza eteğini tutmaktır
- Hikmet sıfatını sem etmektir
- Özünü hizmet hürmetin saklamaktır
- Özünü mukarribiyle hudetmektir,
- Özünü sabır ehline vermektir
- Muhabbet kilesiyle ölçmektir
10.Takva değirmeninde özünü arındırmaktır
11.Su ile yuğurmaktır
12.İradet tennurunda pişmek ve ihlas sofrasına girmek, özünü dervişlere ve fukaralara
sarfetmektir.
Eline Diline Beline Hakim Olmak
Eline, diline, beline hakim olma kuralı Alevilerin yaşamları boyunca uymaları
zorunlu ahlak sisteminin adeta simgesidir. Eline bağlı olmak, elinle koymadığını almamak,
diline bağlı olmak gözünle görmediğini söylememek ve beline hakim olmak haram olan
cinsel ilişkiye girmemektir. Bu kural Alevi toplumunun çok güçlü ahlak sisteminin özetidir
ve Alevi Yolu Dedelerimizin deyimiyle “kıldan ince, kılıçtan keskindir”. Yolun bu
kurallarına uymayanlar düşkün sayılırlar. Düşkünler toplumdan soyutlanırlar, işledikleri
hatanın durumuna göre değişik şekillerde cezalandırılırlar. Alevi toplumunda kadın-erkek
yaşamın her alanında eşittir. Çalışırken de, ibadet ederken de kadın erkek birliktedir. Sünni
geleneğin aksine tek eşlilik esastır. Başlık parası gibi uygulamalar kabul edilmez. Kadın
olsun erkek olsun eşinden şikayetini Dedeye iletebilir, suçlu bulunursa düşkün edilir.
Alevilerde sosyal yaşamın her alanında kadının da erkekle birlikte ve eşit olarak yeralması
bunu çekemeyenlerce çeşitli iftiralara da konu olmuştur.
YOLUN HİZMETLERİ
Sual : Pirlik kimden kaldı? Cevap: Hazreti Şahı Merdan Ali’den kaldı. Zira Cebrail’in piridir.[29]
Sual : Sâkîlik kimden kaldı? Cevap: Hazreti İmam Hüseyin’den kaldı ki sâkîi kevserdir. Sakalık
onun elindedir.
Sual: Çırakcılık kimden kaldı? Cevap: Hazreti Selman Farisî’den kaldı. Zira heşt çerak onun
elindedir.
Sual: Hâdimlik kimden kaldı? Cevap: Hazreti Resul’den kaldı.
Sual : Tarikçilik kimden kaldı? Cevap: Mikail Aleyhisselâmdan kaldı.
Sual: Ferraşlık kimden kaldı? Cevap: İbrahim Halilullahtan kaldı.[30]
TARİKATIN ONİKİ İŞLEĞİ
Sual etseler ki, Tarikatın icabı kaçtır.
Cevap ver ki: On ikidir.
Birinci: Evvel kendi özün hassas etmektir.
İkinci: Maarifet tohumun ekmektir.
Üçüncü: Meşfuk beslemektir.
Dördüncü: Rıza eteğin tutmaktır.
Beşinci: Hikmet sıfatın sem etmektir.
Altıncı: Özünü hizmet hürmetin saklamaktır.
Yedinci: Özünü hizmet hürmetin saklamaktır.
Sekizinci: Özünü sabır eline vermektir.
Dokuzuncu: Muhabbet kilesiyle ölçmektir.
Onuncu: Takva değirmeninde özün arıtmaktır.
Onbirinci: Su ile yuğurmaktır.
Onikinci: İradet tennurunda pişmek ve ihlâs sofrasına girmek özün dervişlere ve fıkaralara
sarfetmektir.[31]
ÜÇ SÜNNET YEDİ FARZ
Talibin boynunda Sûfîliğin hakkında üç sünneti vardır.
Birinci: Gönlünde, kin-kibir olmaya.
İkinci: Kalbinde adâvet olmaya.
Üçüncü: Turab ola.
Ve dahi Sûfîliğin yedi farzı vardır:
Birinci budur ki: Mürebbisine düşe.
İkinci: Musahip ola.
Üçüncü: Tac uruna.
Dördüncü: Sırdar ola.
Beşinci: Yâre yâr ola ve özü ulu ola.
Altıncı: Beli berk ola.
Yedinci: Hakla sohbet kıla.
Ve dahi Sûfîliğin bir şartı vardır: Özünü meşayihe yetire.
ONİKİ ERKÂN
İmam Cafer Hazretlerine talip olana erkân budur.
Birinci: Kanaat ehli olmalı.
İkinci: Sabır ehli olmalı.
Üçüncü: Hülku mülâyim olmalı.
Dördüncü: Cömert olmalı.
Beşinci: Gördüğünü görmedim demeli.
Altıncı: Pirden rızasız iş istememeli.
Yedinci: Döğene ve söğene kul olmamalı.
Sekizinci: Küfrü iman saymamalı.
Dokuzuncu: Sağ mürebbi.
Onuncu: Sağ musahip.
Onbirinci: Sağ sohbet.
Onikinci: Sağ aşina.
Ondan sonra, selâmün aleyküm demek, şeriat ehline gelmiştir. Aşk olsun demek, tarikat
ehline gelmiştir. Kuvvet olsun demek, maarifet ehline gelmiştir. Hü demek hakikat ehline gelmiştir.
İmdi malûm oldu ki, sağ birdir. Müşkil kırktır. Mânâsı nedir diye sual olursa, bir sûfî sağ
musahibinden ayrı düşse ve dahi bir vilâyete varsa ol sûfî kırk köyde yahut kırk yerde sohbet görse
ol sohbet içinde birer müşkil musahibi tutmak erkânı kadimdir.
Âdemden son peygambere gelinceye değin yol erkân yok idi. Muhammed Mustafa ve
Aliyyel Murtaza cümleye rahmet geldiler, dini zahir eylediler. Erkân koydular. Şeriat zahir oldu.
Tarikat ve hakikat sırrı oldu. Şeriat Muhammed’in oldu. Tarikat ve hakikat Ali’nin şanına geldi.
Ol talipler ki mürebbiye ve musahibe kail olmadılar. Hakikate girmediler, yola ve erkâna
sığmadılar onlar sürgündür. Anı ceme koymayısınız.
ALACA NUSHASINDAN
ÜÇ SÜNNET YEDİ FARZ
Evvel farz budur ki; zahit dinini şeytandan nice sakınırsa ehli tarikat dahi yolunu dinini öyle
sakına.
İkinci farz budur ki; desti kudret makamına iletmiş ola. Yani candan geçe haktan dönmeye.
Üçüncü farz oldur ki; dünya kendine zerre kadar gelmeye.
Dördüncü farz oldur ki; halifeden tövbe ala.
Pes, evvel sünnetten düşen talibi kendi gönlüne salasız. Nice hizmet ederse kabul edesiz.
İkinci sünnetten düşen talipten bir akçe tercüman alasız. Üç akçe halifeye veresiz. Üçüncü
sünnetten düşen talibe bir tarik uralar.
Üçüncü farzdan düşen talibe; dokuz tarik uralar. Dokuz akçe tercüman alalar. Üç akçe
halifeye vereler. On altı akça nezir vereler.
3 Sünnet 7 Farz
Alevi yolunun dinsel yapısının anlaşılması için, kişinin sünnet ve farz kavramlarını bilip,
yaşamında uygulaması gerekir. Bu sünnet ve farzlar, kişinin “İnsan-ı Kamil” mertebesine
ulaşmasında birer yol göstericidirler.
Buyruk’ta üç sünnet ve yedi farz şöyle açıklanıyor:
Üç Sünnet:
Birincisi: Hakk kelamından uzak durmamak, her an Allah’ı zikretmektir ta ki, zikrin nuru
kalbine düşsün ve talibin gönlünü temizlesin. Gönül aynasını temiz tutan ve cilalayan bir
kimsenin gönlünde Hakk tecelli eder ve o kimsenin dilinden Hakk, konuşur, yapan, eden
hep Hakk, olur.
İkincisi: Kalbinden tüm kötülüğü çıkarıp, kin-kibir tutmamak ve hiç kimseye kötü gözle
bakmamak; kendine yapılmasını istemediğin her hangi bir şeyi, başkasına reva
görmemektir.
Üçüncüsü: Dilden Hakk kelamını eksik etmemek, insanlara daima hoş görü içerisinde
davranmaktır. Cenab-ı Allal Kur’an’da, “ben size şah damarınızdan daha yakınım” diyor.
Yine Kur’an’da, “ben size kendi öz cevherinden ruh verdim” diyor. Öyle ise O’ her an
bizimle beraberdir, öyle ise bizim de her an O’nu zikrederek, O’nunla beraber olmamız
gerekir.
Yedi Farz:
Birinci farz: Talip olan bir kimse, çok sabırlı olmalı ve sır saklamalıdır. Sır saklamaktan
maksat, dedi-kodu yapmamak, güvenerek size söylenen bir sırrı, başkalarına anlatarak,
insanları zor durumda bırakmamaktır.
İkinci farz: Hakk’ı ve adaleti elden bırakmamalı, her işte adaletli davranmalıdır. İşlediği bir
günah için bin özür niyaz ve tövbe etmeli, kimsenin gıybetinde bulunmamalı, yalan
söylememeli, yalan yere yemin etmemeli, yalandan, küfürden uzak durmalıdır.
Üçüncü farz: Tüm talipler, edeple oturup, edeple kalkmalı, cümlesi bir dilden söylemelidir.
Bunun da gerçek anlamı şudur: Bir Kâmil mürşide bağlanıp, edep erkân içerisinde
bulunmak, mürşidinden ilim öğrenip, gerçekler hakkında bilgi sahibi olmaktır. Her aklına
gelen sözü doğrudur diyerek insanların akıllarını karıştırmamaktır.
Dördüncü farz: Talip, pirin ve mürebbinin emrine uymalı, ona itaat etmelidir. Pirden ve
mürebbiden gelecek her türlü buyruğa rıza gösterip, olduğu gibi kabullenmelidir.
Beşinci farz: Bir mürşitten el alıp, ikrar verip tövbe etmelidir. İkrarı olmayan bir kimsenin,
gerçek tarikat ehli olamayacağı muhakkaktır. Gerçek Hakk, Muhammed, Ali yoluna ancak
ikrar vererek girilir, ikrarlı olmayan bir kimse, gerçek talip değildir.
Altıncı farz: Kendisine bir yol kardeşi bulup, musahip olmalı ve bu yol kardeşini de HakkMuhammed-Ali’nin hidayetine kavuşturmalıdır.
Yedinci farz: Mürşidinden “taç ve kisve” kuşanmalı ve Hakk-Muhammed-Ali yoluna ikrar
verip, tığ-ı bent bağlanmalıdır. Taç ve kisve, bir liyakat sembolüdür. Nasıl ki, bir talebe
üniversiteyi bitirdiğinde kep ve cübbe giyer, bir hakimin, bir avukatın, bir doktorun giydiği
özel kıyafetleri, o kimsenin liyakatını gösterir. Bir pirin,, mürşidin veya talibin kuşandığı
“Taç ve Kisve” de o kimsenin “Liyakat”ını gösterir. Tığ-ı bend; ikrar verip tarikata girecek
olan bir kimsenin, kestiği kurbanın yününden örülmüş bele bağlanacak uzunlukta bir iptir.
Buna tığ-ı bend denir ve yünden örülmüş olan bu ipe, mürşit tarafından: “Ya Allah, Ya
Muhammed, Ya Ali” diyerek üç düğüm atılır. Bunun anlamı, “elini, dilini ve belini”
bağlamaktır. Bu tığ-ı bendi takan talip, bunların bilincinde olmalıdır.
Kaynak: Hakkı SAYGI. “Soru ve Cevaplarla Alevi Bektaş-i İnancı.”
Öyle Bir Zamana Düştü
Öyle Bir Zamana Düştük
Küfrün Adı İman Oldu
Doğru Dürüst Gider İken
Hakkın Yolu Duman Oldu
Koyun Sesi Kurdun Sesi
Bir Çıkıyor Neyin Nesi
Adamın Adam Sevmesi
Geçti Hayli Zaman Oldu
Dost Rüzgarı Kesti Hızı
Okşadı Gitti Camızı
Daha Dünün Suratsızı
Şimdi Kaşı Keman Oldu
Irgat Koşar Ekmek Zalım
Ele Geçmez De Bakalım
Der Mahsuni Benim Halım
Korkarım Ki Yaman Olur
Aşık Mahsuni Şerif
Yüreğimi parça parça ayırdım
Yüreğimi parça parça ayırdım
Biri Kerbela´nın çölünde kaldı
Biri yola çıktı Şam diyarına
Biri Muaviye elinde kaldı
Biri gitti Hacı Bektaş yoluna
Takılıp ta erenlerin ardına
Biri Pir Sultan`ın düştü derdine
Biri Hızır Paşa elinde kaldı
Biri Börklüce yelen yanarken köze
Biri Bedredin’le vardı Sereze
Biri Nazım ile geldi göz göze
Biri ozanların dilinde kaldı
Biri dalgasında Karadenizin
Biri Nesim’in adına yüzün
Kan deryasında birini ezin
Biri Kızıldere yolunda kaldı
Biri sır vermeyip serinden oldu
Biri çiçek idi Munzur da soldu
Biri yıldız olup gözden kayboldu
Biri Nurhak`ların gölünde kaldı
Biri dedi sayılmayız parmakla
Biri dedi tükenmeyiz kırmakla
Biri dedi ölürmüyüz vurmakla
Biri dar aßacının dalında kaldı
Biri dedi unuttunmu Maraş`ı
Orda aktı mazlumların gözyaşı
Biri ileriye yürüttü başı
Biri bedenimin solunda kaldı
Biri karanlıktan çıkıp ağarır
Biri canlı aydınlığa seyirir
Biri Yunus ile Hakkı çağırır
Biri Kaplani‘nin telinde kaldı


Berlin de AAKM de Yol TV tanıtıldı
Berlin de AAKM de Yol TV tanıtıldı. Yol Tv Genel Müdürü Hıdır Temel önce sözlü olarak arkasından da 13 dakikalık tanıtım filmi ile izleyenlere Yol TV den kar amacı gütmeden ortaklık payı almalarını ve geriye maddi olarak birşey beklememlerini ama kültürlerinin tanıtımı olarak yansıyacağını anlattı. Bu arada kendisinin her gittiği yerde anlattığı bir öykü ile devam etti. Sayın Temel in anlattığı öykü bir kayanın dibine konmuş ve bu yüzden gün görmesi bu büyük kaya yüzünden engellenen köyün adıda Güngörmez miş. Bu Güngörmez sakinleri köyü gün gören bir yere taşımayı düşünemezler ve bu kayayı başka yere taşıyacak bir derviş ararlarmış. Günlerden birgün üstü başı fakirlik kokan zayıf çelimsiz birisi gelmiş köye .Etrafını çeviren Güngörmez köylüleri sormuşlar
- Sen Derviş misin?
- Evet dervişim demiş çelimsiz konuk
- Peki şu kayayı buradan götürebilirmisin ?
- Tabii demiş Konuk ama bayağı büyük bir kaya beni biraz besleyin yedirin içirin kuvvetleneyim sorun değil götürürüm.
Köylüleler 40 gün bu çelimsiz konuğu yedirmiş içirmiş bir eli balda bir eli yağda bir dediği iki edilmemiş. İyice semirmiş derviş diye köye gelen konuk. Bu kırk günün sonunda birde öküz kestirmiş onuda yemiş postunu sırtına vurmuş ve kayanın yanına gitmiş. Hafif eğilerek köylülere haydi kayayı sırtıma yükleyin demiş köylüler demiş biz nasıl yükleyelim sen götürecektin.
Derviş diye beslenen konuk demiş
-ben götüreceğimi söyledim ama yüklemek size ait siz yükleyin ben götüreyim
Bunu anlatan Hıdır Temel onu dinleyen canlara öykü ile olan bağlantısınıda söyle kurdu.
Evet değerli canlar siz yükleyin biz götürelim
Konuşmacıların çok olması dolayısıyla Yol TV için soracaklarımı orada sorma imkanım olmadı. Fakat sorularımı buradan sormak istiyorum
Sayın Temel,
- Yol TV nin bu ana kadar 5009 ortağı olduğunu söylediniz. Bu ortaklar birer hisse senedimi aldılar yoksa birçok hisse senedi de alanlar varmıdır?
- Daha ne kadar hisse senedi satmayı düşünüyorsunuz? Sayı bellimidir yoksa Sayın Haydar Küpeliye verdiğiniz cevaptan anladığımız hele para toplansın ona göre harcaması yapılır mantığı ile sınırsızmıdır ?
- YOL TV nin aylık en az masrafı ne olacaktır? Bu açık ve net bir şekilde ortaklara bir finanz raporu ile belirtme zorunluluğu yokmudur?
- Alevi inancına ait olmayanlar ve hatta ters düşenler de hisse senedi alabilirlermi?
- Hisse senedi alıp ortak olanlar şirketin zarar etmesi veya herhangi bir yayından ötürü maddi ve manevi sorumlulukları olacakmı?
Bu sorularımı şimdi sayın Temel in öyküsü ile bende bağlamak istiyorum. Sayın Temel biz taşı yüklemeye hazırız sadece şunu bilmek istiyoruz.
Biz kaç sahte dervişi kaç gün besleyeceğiz? Onu bilirsek belki köyü başka yere taşımak daha ekonomik ve kolay olur.
AAKM de 3 saat süren tartışmaların genel hatları yine aleviliğin islam dışı tanımlanamıyacağı önce AABF binasının borcunun ödenmesi diğer AKM rin de bu borca mal varlıklarıyla kefil olup olmadıkları AABF in yol TV ile ilgili bağının sadece yöneticilerin de orada ortak olmaları ve desteklemeleri dışında bir bağın olmadığı vurgulandı.
Aleviliğin islam içi ve ya dışı tartışmasına girmek istemediğini belirten Hıdır Temel kısa bir örnekle yeni bir tartışmayı başlattı. İnancın kul ile Tanrı arasında olduğu isteyenin kendisini islamın içinde isteyeninde dışında görebileceğini ifade etti. Sayın Temel bu görüşünü bir kahvede bir sohbette Hıdır Temel olarak yapmış olsaydı sorun o düsünce Hıdır Temel i ve onu dinleyenleri bağlardı. Ama AABF ikinci başkanı olarak böyle bir düşünceyi bir alevi kurumunda yapmamalıydı. Aleviler bir dede önünde ikrar vererek alevi olurlar. Kendini Ehli Beyt soyundan geldiğini ifade eden hiçbir dede benim islamityetle hiçbir ilgim yok diyen bir talibin ikrarını alamaz. Alamadığına göre de o insan alevi erkanına kabul edilmemiştir.
Toplantıyı büyük bir dikkat ve sessizlikle dinleyen dedeler Kurulu Başkanı Seyid Ali Dede kısa ve öz konuşmasıyla birçok soruna ve soruya son noktayı koydu.
Ben İslamın tam Özüyüm sünni ıslamın da dışındayım.
Ne kadar anlatsak da bazıları ancak anlayabildiği veya anlamak istediği kadar anlıyor. İnancımızı yaralayan sözlere karşı inancımızı savunmamız tepki ile karşılansada Kerbeladan bu zamana kadar her türlü baskı ve zulüme baş eğmeyen dedelerin canların hala var olduğunu görmek insana umud veriyor. Derviş Doğan Rıza Atac Hasan Eker ve dedeler Kurulu Başkanı Seyid Ali Çiçek dedeye inancımız için gösterdikleri duyarlılıktan ötürü Hakk bildiğim yolun aşkına niyazlarımı sunarım.
Kurumları temsil eden yöneticilerimizin sözlerini düğüncelerini ifade ederken aleviliğin ana temellerini kesmeden onlara zarar vermeden topluma yön vermeleri dileğiyle bu yola hizmet eden herkesi kutlar Hakk yanında kimsenin emeğinin zay olmamasını dilerim
PÎR SULTANIN YAŞAMI Ahmet Özdemir
Pîr Sultan, 1475-1480 yılları arasında Sivas ilinin Yıldızeli ilçesinin Çırçır bucağının Banaz köyünde doğdu. Asıl adı Haydar’dı. Soyu’nun, önce Hoy kasabasına, oradan İran’ın doğusundaki Türk yurdu Horasan¬’a, daha sonra Anadolu’ya göçerek Sivas’a yerleşen Türkmenlerden gel¬diği sanılmaktaydı.
Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir: Kızılbaşlık, Alevîlik içinde bir kol değildir. Alevîliğin kendisidir. Kızılbaş kavramı tarih boyunca ve günümüzde Alevîleri bir anlamda mecazen küçük düşürmek için kullanılmıştır. Ama Alevîler Kızılbaş kavramına sahip çıkmakta beis göstermemişlerdir. Kızılbaş kelimesi kızıl başlık takan anlamına geliyor. Tarihçesi Uhut savaşına kadar uzanır. Uhut savaşında Hz. Ali kendisini Hz. Peygambere siper ettiği sırada başından yaralanır. Bu savaştan sonra Hz. Ali’ye Kızılbaş denmiştir. Yine Sıffın savaşında Hz. Ali’nin taraftarları başlarına kırmızı başlık takmışlardır. Alevî devleti olan Safevi ordusunun askerleri de başlarına kızıl başlık takarlardı. Sonuç olarak Kızılbaşlar, Alevîlerdir.
Anadolu’da “Kızılbaş unsurlarını barındıran ilk oymaklar şunlardır: Ustacalı (Usta Hacılu), Rumlu, Tekeli, Zulkadir, Şamlu, Afşar, Kaçar. Bunlardan Ustacalular Sivas- Amasya bölgesinden gitmiştir. Rumlular’ın Tokat, Amasya, Çorum, Koyulhisar, Bayburt ve İsPîr köylerine yerleştikleri görülmüştür. Tekeli adını Teke sancağı denilen Antalya Bölgesi’nden almıştır. Tekeliler arasından Menteşe (Muğla Bölgesi) köylülerinden de bir bölük vardır. Zulkadır, Maraş, Elbistan, Yozgat bölgesindeki Dulkadırlı ulusuna bağlı bir boydur. Şamlu, yazın Sivas’ın güney batı taraflarında ve Uzun Yayla’da oturan, kışın Halep bölgesinde yaşayan Türkmenler’in Beğdili, Harbendelu, İnallu gibi oymakların kollarından meydana gelmiştir. Bu oymaklar, Devlet kuruluşunda ve ilk dönemlerde önemli roller oynamışlardır.
Müsahip şöyle olunur: İyi anlaşan iki arkadaş “Yol kardeşi” olmaya karar verdiklerinde önce ailelerinin ve eşlerinin bu konuda rızalarını almaları gerekir. Müsahiplik taraflardan biri ölmedikçe bir kere yapılır. Hayatta sadece bir kişi ile yapılır. Musahip olmak isteyenlere önce bir yıl deneme süresi verilir. Dede onlara özetle; “1- Birbirinize ölünceye kadar yardımcı olacaksınız. 2- Yalan söylemeyecek, haram yemeyeceksiniz. 3- Elinize dilinize belinize sahip çıkacaksınız. 4- Birinizin günahından hatasından diğeriniz sorumlu olursunuz. O nedenle birbirinizin suç işlemesine engel olacaksınız.” Diye öğüt verir.
Dedelerden yetki alan kimselerdir. Bunların Hz. Ali’nin soyundan olmaları şart değildir. Bunlar Pîr, rehber ve Mürşidin bağlı oldukları dergahlarda ve ocaklarda uzun süre hizmet ettikten sonra dedeleri tarafindan artık bilgi ve görgüleri yeterli görülerek irşad edilip kendilerine “Dikmelik” payesi verilen kişilerdir. Bunlarin içinde de dedeler kadar etkili olanlar olmuştur.
Pîr Sultan’ın “Benim aslım Horasan’dan Hoy’dandır” dediği bu yer, Ortaçağda önemli bir kültür merkezi olduğu gibi askeri seferler için de değerli bir üstü. Bugün İran Azerbaycan’ında Türklerin çoğunlukla bu¬lunduğu bir ticaret kenti olarak varlığını sürdürmekte.
Pîr Sultan’ın Alevî-Bektaşî yoluna girmesindeki yol arkadaşı yani musahibi, Ali Baba’ydı. Bağlandığı tekkenin Pîri ise, Şeyh Hasan’dı.
Pîr Sultan’ın nefeslerinden, Balım Sultan’dan nasib aldığını, Hacı Bektaş Dergâh’ında tutulan Cemler’de “Zâkir” olarak hizmet gördüğü¬nü, Hz. Ali ile soy bağı olanlara özgü olan Alevî-Bektaşî Dede’si olarak kabul edildiğini, bir anlamda “dikmeliğe” getirildiğini anlıyoruz. Doğu Anadolu’dan Balkanlar’a kadar Osmanlı topraklarında talipleri olmuştu. rehberlikten, pîrliğe, pîrlikten mürşitliğe kadar yükselmiş, gezdiği yer¬lerde bir yandan gizlenmiş, diğer yandan; “Muhammed-Ali Yolu”nu sürdürmüş, bu yolun yeni yolcularına yol-yordam öğreterek onları ay¬dınlatmıştı. Bir başka anlatımla, gezgincilik yaparak Alevîliğin yöntemi¬ni, kazandırdığı insanlık sanatını halka inerek, halka mal etmişti.
Okuma yazma bildiği anlaşılan Pîr Sultan’ın çocukluğu çobanlıkla geçmişti. Eğitimi tekke düzeyindeydi. Bu nedenle, tasavvuf felsefesinin yüksek konularına girmek yerine, Alevî-Bektaşî öğretisi bağlamında kalmıştı. Pîr Sultan Abdal’ın şiirlerinde Alevîlik ve Bektâşîliğin temel inanış ve ibadet şekillerine rastlamak mümkündü. Yine deyişlerinden, tarihi, evliya menkıbelerini, tarikat kurallarını, peygamber menkıbeleri¬ni çok iyi bildiği anlaşılıyor.
Tarihi kaynaklarda Pîr Sultan’na ilişkin bilgiler bulunmamaktadır. Çoğunlukla onunla ilgili söylencelerden ve şiirlerinden; yaşamını, çevre ilişkilerini, ailesini ve yaşadığı sıkıntıları yorumlamaktayız.
Örneğin, Kızının yaktığı ağıttan boyunun uzun ve biçimli olduğu an-laşılmakta. Kimi şirinden soyunun Yemenli, kimisinden Peygamber’in öz torunu olduğunu, kimisinden de İmam Zeynel-Abidin’den “Zeynel dedem” diye söz ettiğini görüyoruz. Tarikat ulularının, halk üzerindeki etkiyi artırmak için, Hz. Muhammed’in soyundan geldiklerini, yani “seyyid”liklerini öne sürmenin bir gelenek olduğunu bilmeyenler, bilgi fesadına uğrayabilmektedir.
Yaşadığı Dönem
Pîr Sultan’ın yaşadığı dönemde, Safevi Şahlarından Şah İsmail ve Şah Tahmasb’la, üç Osmanlı Sultanı hüküm sürmüştü. II. Beyazıt, 1483 yılın¬dan 1512 yılına kadar, I. Selim, 1512’den 1520’ye kadar, Kanunî Sultan Süleyman ise 1520’den 1566 yılına kadar saltanatta kalmışlar ve üçü de (kendilerince oluşan durum ya da saltanat gereği ) Anadolu Alevîleriyle problem yaşamışlar, yoğun şiddet uygulatmış, kırımı yaptırmışlardı. Kitabımızın önceki “Pîr Sultan’a Vücut Veren Ortam” adlı bölümünde ayrıntılarının verildiği gibi, Anadolu halkı bir çok kez başkaldırmıştı. Pîr Sultan bu yıllarda Sivas yöresinde ayaklanmaların, kargaşaların, kı¬rımların olduğu bir ortamda yaşamaktaydı.
1514 Çaldıran savaşı, Pîr Sultan için hayatının bir dönüm noktası ol¬muştur. Bu savaşta, Şah İsmail Hatayî’nin yenilgiye uğraması, Pîr Sultan ve çevresini oluşturan Alevî halk yığınlarının umutlarını suya düşür¬müştü. Nitekim Safeviler ve onlara umut bağlayanlar için bir felaket olan Çaldıran sonrasında, Pîr Sultan’ın bir zamanlar “Pîr Sultan Abdal¬’ım Hatayî şahım / Adem için ne halk etmiş Allahım / Güz gelince salar yaprağın daim / Vakti geldi mi sulanır ağaçlar” diyerek Şah kabul ettiği Şah İsmail için söylediği ve aşağıda yer alan şiirinde hem teselli, hem de bu felaketin eleştirisi vardı:
Erenlere eş olayım
Bu yola yoldaş olayım
İçeyim serhoş olayım
Aymak elinden gelir mi?
Alnına yazılmış yazıyı
Besili körpe kuzuyu
Hakkın yazdığı yazıyı
Bozmak elinden gelir mi?
Dere tepe dümdüz olur
Gece geçip gündüz olur
Gökte kaç bin yıldız olur
Saymak elinden gelir mi?
Pîr Sultan’ım ey Hatayi
Dilimiz söyler hatayı
Pişmedik çiğ yumurtayı
Soymak elinden gelir mi?
Şah İsmail’in ölümüyle, Anadolu Alevî-Bektaşîlerinin bağları Erdebil Tekkesi ile kopma noktasına gelmişti.
Erdebil Tekkesi ile Anadolu Alevîlerinin ilişkileri, Şeyh Cüneyt döneminde yaygınlık kazanmıştı. 1456 yılına kadar Anadolu-Suriye ara¬sında dolaşan Şeyh Cüneyt, Batıniliği ağırlıklı olan bir Şiilik politikası gütmüştü. Bu politika, Teke, Hamidoğulları ve Bedreddini Varsak Türkmenleriyle Samsun-Canik yöresinde Çepniler arasında etkili ol¬muştu. Şeyh Haydar’la birlikte 1400’lü yılların sonunda İran’a akın akın Türkmen oymakları, boyları gitmeye başlamıştı. Şah İsmail, 1500 yılında Erzincan’a gelmiş, Ustacalu, Şamlu, Rumlu, Dulkadir, Tekelü ve Kara- man-Turgutlu Türkmenleri ile Varsaklar’dan binlercesini etrafında top¬lanmıştı. İsmail, 1501’de Azerbaycan’ın tamamını ele geçirerek Tebriz’de kendini Şah ilan etmişti. Böylece dedesinin başlattığı girişim İsmail tara¬fından başarıyla sonuçlandırılmıştı, Artık Erdebil Safeviye Şeyhliği’nin yerini Safevi Şahlığı almıştı.
Pîr Sultan, 1514 Çaldıran’da Safevi’lerin yenilgisine kadar, Şah İsmail’i (Hatayî) bir kurtarıcı olarak görmüştü. Pîr Sultan’a vücut veren or¬tamda etkin olan inanışa göre, Vilâyet-i Rum’da inim inim inleyen halkı, ancak Şah İsmail kurtarıp sevindirebilecekti. Nitekim “Şah Urum’a gele birgün I Gazada bu Zülfikar’ı I Kâfirlere çala birgün II… I Pîr Sultan’ın işi ahtır I İntizarım güzel Şah’tır I Mülk iyesi padişahtır I Mülke sahip ola bir gün” dizelerinde olduğu gibi Şah’ın yollarını gözlemiştir. Ancak Çaldıran yenilgisi ve buna bağlı olarak Anadolu’da yaşanan kırımdan sonra, Pîr Sultan, Hacı Bektaş Dergâh’ına yönelmişti.
Nitekim 1516 – 1518 yılları arasında ölen Balım Sultan’dan sonra Mürşit postuna oturan Kalender Şah, Alevî halk yığınları arasında lider olmuştu. Pîr Sultan da Kalender Şah’ı kendine “Pîr” kabul edenlerdendi. Kalender Şah’tan önce Hacı Bektaş Postunda oturanları eleştiriyor, yeni kurtarıcı olarak Kalender Şah’ı görerek ondan imdat istiyordu:
“Zahir batın On’ki İmam aşkına
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Pîrim nazar eyle şu ben düşküne
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Bakmaz mısın cesedimin nârına
Elim ermez oldu cihan kârına
Yüzüm yerde geldim durdum dârına
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim …”
diyerek kendi öz eleştirisini yaparak af diliyordu. Bu yıllardan sonra Pîr Sultan’ın deyişlerinde, düvazlarında Kalender Şah da yer alıyor ve onun propagandasını yapıyordu. “Sazı elinde sözü dilinde dağlar aş¬makta, ülkeyi köy köy, oba oba dolaşmaktaydı.” Kalender Şah’ın kurta¬rıcı lider olarak gelmekte olduğunu bildiriyor, çekimser duranlara ve korkanlara toparlanmalarını, ayaklanmalarını öğütlüyordu.
Kalender Şah, “Engürü dağından” çok ötelerde değildi. Diyordu ki:
“Engürü dağından bir yol azıttım
Acap Şah’a giden yollar bu m’ola
Sarardı gül benzim döndü aynaya
Acap Şah’a giden yollar bu m’ola? …”
Pîr Sultan’a göre, gerçek Şah Ali, onun aynası Hacı Bektaş’tı. Hacı Bektaş, evliyalar evliyası, “Ser çeşme”ydi. Dolayısıyla torunu olan Ka¬lender Şah da ser çeşmeydi. İşte onun için:
“Kendini teslim et bu Serçeşme’ye
Er odur ki birisinden şaşmaya
Bin gaziye bir münafık düşmeye
Din aşkına kılıç çalınmalıdır.”
diyordu. Pîr Sultan geleneğinden gelenlerin düşünceleri daha da ileriye gidiyordu. Hazreti Ali’nin devrinin yürümesini, yeryüzünü kızıl taçların bürüyerek İstanbul şehrinin alınmasını arzu ediyordu:
“Pîr Su ltan Abdal’ım ey Dede Dehman
Kendini çevir de andan gel heman
İstanbul şehrinde o l sahib-zaman
Tac ü Devlet ile salınmalıdır”
Nitekim, Kalender Çelebi ayaklanması, maddi gücünü köylü-çiftçi sınıfından almaktaydı. Bunlar yoksuldu. Bazılarının elinden dirliği alın¬mış, yoksulluğa itilmişti. Dışlanmış, ezilmiş kesimlerdi.
Kalender Şah’ın kazandığı güç ve saygınlık, hiçbir başkaldırıcıya na¬sip olmamıştı. İsyancıların sayısı otuz bine ulaşmıştı. Kimi tarihçiler; şöyle yazmaktaydı: “Kalender adlı kötü yollu bir âşık… zamanın Mehdi’siyim diyerek (ortaya çıktı)… Abdallar, torlaklar, dinsiz meşrepliler ile mezhepsizler, pek çok kötülük severler ile onun havasına uyarak, yanına toplandılar. Bunların otuz bin kadar olduğu anlaşılmaktadır.”
Pîr Sultan’ın nefeslerinde, Ankara-Kırşehir yöresinde patlayan ayak-lanmanın aşamaları yer buluyordu:
“Yürüyüş eyledi Urum üstüne
Ali nesli güzel İmam geliyor
İnip temenna eyledim destine
Ali nesli güzel İmam geliyor
“..Kızılırmak gibi bendinden boşan
Hama’dan Mardin’den Sivas’a döşen
Düldül eyerlendi Zülfikar kuşan
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi..”
derken, isyancı kuvvetlerin Kızılırmak gibi yatağından boşanmasını, Hama, Mardin ve Sivas’takilerle birleşip, kendine göre iki yüzlü olan Osmanlı’nın başına taşlar yağdırarak sancaklarını Kazova’ya dikecekle¬rini umuyordu.
Pîr Sultan büyük bir olasılıkla ayaklanmaların içinde olmuş, sazını, sözünü silah olarak kullanmıştı. Halka, umut ve moral aşılamaya, isyan¬cıları yüreklendirmeye çaba göstermişti.
Sözü edilen ayaklanmalar, Ankara, Kırşehir, Yozgat, Tokat, Sivas, Er¬zincan, Maraş, Adana ve Tarsus, illerini kapsayan bir alan içinde gerçek¬leşmişti. Kalender ayaklanması, çok zor da olsa Damat İbrahim Paşa tarafından 1528 yılında bastırılabilmişti.
Kalender Çelebi ayaklanmaları sırasında Pîr Sultan ellili yaşlardaydı. İlk katıldığı ayaklanmaların ardından yirmi yıl geçmişti. Pîr Sultan Ka¬lender ayaklanmasının bastırılmasının ardından başlayan kıyımdan giz¬lenerek kurtulabilmişti. Bu arada Rumeli’ye gittiği ve buralarda Serezli Pîr Sultan olarak tanındığı bir olasılıktı.
Bu olasılığa göre, Pîr Sultan, uzun bir yolculuktan sonra Trakya’ya geçmiş, “İmamevleri” denilen yere sığınmıştı. Burası, Otman Baba’nın tekke ve türbesinin bulunduğu Tanrıdağı adı verilen Edirne kırından ve Akyazılı Sultan Dergâhı’ndan görülebilen bir yerleşme alanıydı. Pîr Sul¬tan, Trakya ve Balkan Bektaşîleri ve Bedreddinîler arasında kalmıştı.
Ancak, müsahibi Ali Baba’dan, Kalender isyanı sonu uygulanan baskı ve kırımın etkisinin geçtiği, tehlike kalmadığına ilişkin haber alınca, tek¬rar Sivas’a dönmüştü.
Ne Zaman Asıldı?
Önce bazı varsayımları, bu varsayımlara ilişkin ortaya konulan bilgi ve belgeleri sıralayalım:
Kimi araştırmacılara göre, Pîr Sultan’ın Sivas’a dönmesinden bir süre sonra, Kanuni Süleyman’ın Sivas Valisi Hızır Paşa tarafından 1548-50 yılları arasında asılmıştı. Bu görüşe göre, Pîr Sultan, 1475-1550 yılları arasında yaşamış ve aşağı yukarı yetmiş beş yıl ömür sürmüştü. Kanu- ni’nin 1548’de Tebriz Seferi’ne çıkması sırasında Amasya, Sivas, Tokat yöresinde yaşayan Kızılbaşlar’ın Osmanlı ordusunu arkadan vuracağı haberleri çıkınca, önlem amacıyla yörede olağanüstü kanlı şiddet ve bas¬kı uygulanmıştı. Bu bilgiler, Pîr Sultan’ın asılması yıllarıyla örtüşmek- teydi.
Oysa, Osmanlı kayıtlarında adı geçen Hızır Paşa, Bağdat Valisi’ydi. Bu kişi, 1551 (1552) ve 1567 arasında paşalık yapmış ve 1560-1567 yılları arasında Beylerbeyi ve Bağdat Valisi olmuştu. Sivas’tan geçtiği 1560 yı¬lında Pîr Sultan’ı astırmış olabilirdi. Çünkü, Osmanlı mühimme defter¬lerinde, 1560 yılında Rum (Sivas) Eyaleti Beylerbeyi’nin Hızır Paşa adını taşıdığı kayıtlıydı. Bu Paşa, Bağdat’tan Sivas’a gelmişti. Şöyle ki, 27 Şa¬ban 967 (23 Mayıs 1560) tarihinde doğrudan kendisine gönderilen bir hüküm ve 9 Zilkade 967 (1 Ağustos 1560) tarihinde Dulkadirli Beylerbe¬yine hitaben yazılan “Sancak Defterlerinin Rum Beylerbeyi Hızır Paşa’ya gönderilmesi” yönündeki emirname bu Hızır Paşa’nın Pîr Sultan’ı astıran Hızır Paşa olduğu fikrini güçlendirmekteydi.
Bir de 1588-1590 yıllarında “Deli Hızır Paşa” olarak bilinen Sivas Va¬lisi vardı. Bu Hızır Paşa’nın malını mülkünü halka dağıttığı söylenmek¬teydi. Bu valinin haram yiyicilerden olmaması ve Pîr Sultan’ın şiirlerde “Deli” lakabının geçmemesi nedeniyle Deli lakaplı bu Paşa’nın Pîr Sul¬tan’ı astıran Hızır Paşa olmadığı öne sürülebilir.
Ancak, Pîr Sultan’ın, 1577-78 yıllarında on binlerce kişiyi organize ederek Osmanlı’ya karşı büyük bir başkaldırıyı hazırlayan ve yönetimi endişelendiren “Düzmece Şah İsmail” ayaklanmasının içinde olduğuna ilişkin bilgiler bulunuyor Buna göre, eğer aynı adı kullanan bir şair
yoksa, Pîr Sultan bu Deli Hızır Paşa’nın 1588-90 yılları arasında Sivas’ta valiliği sırasında idam edilmiştir. Bir şiirinde;
“…Pîr Sultan Abdal’ım er nefesinde
Arzumanım kaldı Şah cilvesine
Altmış ile yetmiş üç arasına
Özümü irfana koşamam m’ola?”
demektedir. Bu rakamların hicri yıllarla ilgili olduğunu varsaydığı¬mızda, Hicri 960 (1552-53) yılını, Hicri 973 (1565-6) yıllarını karşılamak¬tadır ki, bu tarihlerinde “özünü irfana koşmak isteyen” Pîr Sultan’ın yaşadığını söyleyebiliriz. Bu şiirde sözünü ettiği Şah, olsa olsa 1577’da başkaldırı hazırlığı yapan “Düzmece Şah İsmail olsa gerekir.
Hemen şunu da belirtmeliyiz. Yukarıda anılan şiir “Pîr Sultan Abdal” diye tapşırılmaktadır. Pîr Sultan Abdal’ın Pîr Sultan’dan farklı olduğu ve hemen ölümünden sonraki yıllarda yaşadığı hususu da göz önünde bu-lundurulmalıdır. Ayrıca anılan rakamların Hicri tarih olmayıp Pîr Sul- tan’ın yaşı olduğunu söylemek de mantık dışı değildir. Elbette altmışla yetmiş üç yaşları arasında özünü irfana koşmuş olabilir. Bu yaşlar ara¬sında olgunlaşmasını sürdürdüğü ve şiirini yetmiş üç yaşındayken söy¬lediği öne sürülebilir. Bu zaman ömrünün son yılları ve Hızır Paşa zin¬danlarında geçen çileli yılları olabilir. Bu halde, 1550-1560 yılları arasın¬da asıldığı fikri güç kazanmaktadır. Asılma tarihiyle ilgili en zayıf görüş, Pîr Sultan’ın, Aziz Mahmud Hüdai’nin 1. Ahmed’e yazdığı mektupta adı geçen Hızır Paşa tarafından, 1603-1608 yılları arasında astırıldığı yolun¬dadır.
Osmanlı müftülerinden, Alevîlerin kafir, mülhit53, İslamlık dışı oldu¬ğu, öldürülmelerinin vacip ve farz olduğu, öldürülenlerin mallarının, kadınlarını, çocuklarını öldürenlere kalacağı konusunda fetvaları veren¬ler çıkmıştı. Yavuz Selim’in, Müftü Hamza’dan aldığı böyle bir fetva ile Kızılbaşların yediden yetmişe deftere yazılmasını istemesi, kırk bin cana mal olmuştu. Giderek Osmanlı yönetimiyle Alevîlerin arasını açmış, toplum ikiye bölünmüştü. Kızılbaşlık, Kızılbaş gibi sözler Alevî inancını benimseyenleri kötüleyen, onları dinsizlikle, ahlaksızlıkla suçlayan sıfat¬lar gibi kullanılması bu dönemden itibaren söylenmeye başlanmıştı.
Kemal Paşazade, Ebu Suud benzeri şeyhülislamlar, yalnız Alevîlerin değil, tüm Batınilerin katledilmelerini dinen gerekli (vacip) saymış, Yu¬nus Emre’nin ilahilerini okuyanların dahi hoş karşılanmayacağına karar vermişlerdi.
Asılma Gerekçeleri
Pîr Sultan’ın asılmasına bir çok gerekçe uydurmuşlardı. Bunlardan bazıları şunlardı: Pîr Sultan dinsiz, namaz kılmıyor ve oruç tutmuyor. Şeriata aykırı söz ve davranışlarda bulunuyor. Şarap içiyor ve Müslü- manlara “Yezit” diyor. Kur’an’a ve Peygamber’e uygun olmayan sözler söylüyor. Ali’nin dışındaki İslamiyet’in ilk üç halifesine hakaret ediyor. Peygamber hanımı Hz. Ayşe’yi aşağılıyor. Cem Ayini gibi gizli toplantı¬lar yapıyor. Safevi taraftarları ve Kızılbaş taifesi arasında bulunuyor. Devlete düşmanlık ediyor. Rafizi kitaplar bulunduruyor okuyor ve oku¬tuyor. Saz ve Çalgı çalıyor törenlerde semah dönerek oyun oynuyor.
Törenlerde ve dışarıda haremlik selamlık kuralına uymuyor. Mehdi-i Zaman (Zamanın Mehdisi) gelecek diye propaganda yapıyor…
Söylentiye göre, Pîr Sultan’ın üç oğlu, bir kızı vardı. Oğullarından Seyyit Ali, Banaz köyünün üst yanındaki çam korusunda; Pîr Muham- med, Tokat’ın Daduk Köyünde; Er Gaib de Dersim’de gömülüydüler. Adı Sanem olan kızının Pîr Sultan asıldığı zaman söylediği ağıt çok ün- lenmişti. Bazı uzmanlar bu ağıtı Sanem’in ağzından bir tarikat ozanının yazmış olabileceğini belirtmekteler. Pîr Muhammed ise babası gibi şair¬di. Delikanlı iken attan düşerek öldü. Pîr Sultan’ın “Allah verdiğini al¬maz dediler / Bana verdiğini aldı n’ey leyim” derken bu olaya değindiği söylenir. Şiirlerinden uzun yaşadığı, çok çocuğu bulunduğu açıkça anla¬şılan Pîr Sultan, yaşıyorken, iki oğul acısı görmüştü.
Pîr Sultan, Alevî Bektaşî öğretisi konusundaki engin bilgisi, kararlılı¬ğı, inancı ve haksızlığa karşı koyuşu ve bu uğurda can verişi gibi bir çok özelliğiyle, halk arasında bir destan kahramanı kabul edilmişti. Onunla ilgili söylenceler, gerçek yaşamını gölgede ve bilinmezlik zırhı içine koymuştu. Bu nedenle menkıbe lerde yaşayan Pîr Sultan, gerçek Pîr Sultan’ın yaşamını bastırmıştı. Pîr Sultan hakkındaki bilgiler ve belge¬ler sınırlı. Yetersiz bilgilerden yola çıkarak bir Pîr Sultan Biyografisi yazmak olanaklı değil. Kaldı ki, bu güne kadar hazırlanmış kitaplarda yer alan ve adına kayıtlı beş yüzü aşkın şiirin, hangisinin Pîr Sultan’a ait olduğunu söylemek de zor. Gerçek olan; Pîr Sultan’ın efsanevi bir halk kahramanı ve kendisinden sonra gelenlerin katılımıyla halk edebiya¬tımızda “Pîr Sultan Geleneği”nin oluştuğudur.
Pîr Sultan, Osmanlı’nın baskı ve uzaklaştırma politikalarına karşı ayaklanma hareketlerinin önde gelenlerinden biri olarak karşımıza çıkı¬yor. O kendini bu ülküye adamış, en sonunda bu uğurda can vermekten çekinmemişti. Bir başka anlatımla, Anadolu’da haksızlığa karşı direnişin sembolü olmuştu. Bu nedenle ölümünden sonra da üretilen efsanelerle yaşamını sürdürüyor.
Yaşayan Pîr Sultan
Pîr Sultan, yaşıyorken şiirlerini yazıya geçirdiğine ilişkin bir belge henüz bulunamadı. Bilinenler, Pîr Sultan dönemine yakın veya uzak zamanlarda başkaları tarafından belleklere nakledilmiş olanlarla, cönkle¬re geçmiş kayıtlardı. Bu nedenle kitabımızda yer alan ve almayan Pîr Sultan’a mal edilmiş şiirlerin hiçbirinin kendi ağzından çıktığı söylene¬mez. Ölümünden sonra ağızlardan derlenmiş şiirlerin hangilerinin ger¬çek Pîr Sultan’a ait olduğunu bilmek olanaksız. Çünkü gerçek Pîr Sul- tan’a ilişkin bilgiler, şiirlerinde kimlik tespiti yapmaya yetecek çokluk ve ayrıntıda değil. Tam tersi, biz Pîr Sultan hakkındaki bilgileri halkın ağzından derlenmiş şiirlerdeki ip uçlarından çıkarmaya çalışmaktayız. Gerçekle örtüşmesi mantıklı görünmeyen durumları menkıbelerin sırtına yüklemekte yalnızca verdikleri mesajlarla ilgilenmekteyiz. Kanımızca, halkımız benimsediği ozana, onun söyleyemeyeceği sözleri yakıştırmaz. O şair şöyle veya böyle susturulmuş veya unutturulmuşsa, buna razı olmaz ve onun yerine, onun söyleyebileceği sözleri söyletir, mesajlarını verir. Pîr Sultan olayında da olan budur. Şiirleri halk tarafından sevildi. Sözleri zamana, mekana ve koşullara göre değiştirildi. Kimi deyişleri, herhangi bir olayı protesto edenler tarafından bir marş gibi kullanıldı. Sözlerindeki gizli anlam, baskı altında kalan halkın öcünü alan bir kah¬ramanın mesajı gibi algılandı.
Prof. Dr. İlhan Başgöz “Pîr Sultan Geleneği” konulu çalışmasında ya¬şamakta olan Pîr Sultan geleneğinden söz etmekte: “Pîr Sultan Abdal şiiri bize gelecek güzel günler için umudun türküsü olmuştur. Bizde bu umudu diri tutmasıdır önemli olan. Bu umudun uğruna döğüşülür, baş verilir olduğunu göstermesidir. Bunun içindir ki, bozuk düzene karşı gelen genç kuşaklar yanla¬rında Pîr Sultan’ı bulmuşlar; şiirde, oyunda, düz yazıda O’nun türküsünü yeni bir özle doldurarak yeniden söylemeye durmuşlardır.” Çünkü, Pîr Sultan halkın birikimi, belleği, ortak ruhudur. O’nun adına söylenen deyişler bir kolektif söylemin ürünüdür. Pîr söyler, başka ozanlar söyler, halk söyler ve onun deyişleri, ona yakıştırılan deyişler; dilden dile çoğalır, dilden dile dolaşır.
Bu bağlamda Pîr Sultan’ın geleneğiyle günümüzde de yaşadığını ve özünü bozmadan kendini yenilediğini söylememiz mümkündür.
DİĞER PÎR SULTANLAR
XV. yüzyılda yaşamış bulunan Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır bu¬cağının Banaz köyünden olan Pîr Sultan’dan sonra bir çok halk ozanının “Pîr Sultan” veya bu ada ekler yaparak mahlaslar kullandıkları bilin¬mektedir. Bunların şiirleri birbirine karışmıştır. Adeta bir çok kol tek bir gövdede birleşmiştir. Bu gövde Pîr Sultan’dır. Günümüze kadar bir çok araştırmacı birden çok Pîr Sultan olduğunu belirtmiştir. Bunların içinde en kapsamlı araştırma yapan ve “Pîr Sultan Abdallar” adlı kitabı hazır¬layan İbrahim Aslanoğlu olmuştur.
Aslanoğlu’na göre Çorum veya Merzifon yöresinden olup bir süre Ankara’da Hasan Dede tekkesinde kalan Pîr Sultan’ım Haydar, Aruzla şiirler yazan Pîr Sultan, Divriği yöresinde yetişen ve asıl adı Halil İbra¬him olan Pîr Sultan Abdal, 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın ba¬şında yaşamış olan Abdal Pîr Sultan, 16. yüzyıl sonu ile 17. yüzyıl başın¬da yaşayan ve Pîr Sultan’ın asılmasıyla ilgili deyişleri söyleyen Pîr Sultan Abdal ve son olarak menkıbeleşmiş yaşamıyla tanınan ve Hızır Paşa’nın astırdığı kabul edilen 16. yüzyıl şairi Banazlı Pîr Sultan vardır. Halk ede¬biyatı araştırmacıları, asıl Pîr Sultan Abdal olarak Banazlıyı kabul etmek¬tedir.
Asım Bezirci’ye göre Pîr Sultan, Pîr Sultanım Haydar, Abdal Pîr Sul¬tan (Pîr Muhammed’in babası), Pîr Sultan Abdal (Divriğili), Pîr Sultan Abdal (Pîr Sultan’ın yani Hacı Bektaş Veli’nin Abdalı), Pîr Sultan Abdal (Sanem ya da Pîr Muhammed), Pîr Sultan Abdal (Aruz Şairi), Pîr Sultan (Abdal Musa’nın müridi) adlarında sekiz ayrı Pîr Sultan vardır.
İbrahim Aslanoğlu, Pîr Sultan adına kayıtlı 439 şiiri tasnif ederek, hangilerinin hangilerine ait olduğunu sıralamıştır. Tasniflemede “mah- las”lar, şiirlerde geçen kişi ve yer adları ve olayları esas almıştır. Âşıkla¬rın kimi zaman mahlaslarını ek sözcük ve sözcük ekleriyle kullandıkları göz önüne alındığında, çıkarılan sonucun kesin olduğunu söylemek mümkün değildir. Ama, Aslanoğlu’nun bilgisinden, titizliğinden ve iyi niyetinden kuşku yoktur.
Buna karşın, Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Sabahat tin Eyüboğlu, İlhan Başgöz, Nejat Birdoğan, Atilla Özkırımlı, Cahit Öztelli, Sadettin Nüzhet Ergun, Mehmet Bayrak, Ali Yıldırım, Tahir Alangu ör¬neği adlarını anamadığımız onlarca yazar ve araştırmacı; “Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu gibi Pır Sultan da halkın gönlünde beslenmiş, geliştirilmiş ve bir gelenek oluşturulmuştur” görüşünde birleşmektedir. Bu bağlamda, Pîr Sultan veya bazı araştırmacılara göre Pîr Sultan Abdal’a mal edilen bütün şiirler, Pîr Sultan Geleneği içinde değerlendirilmelidir.
Kuşku yok ki, Pîr Sultan’ın kızı Sanem’in babasına yaktığı sanılan ağıt, adı sanı bilinmeyen bir âşığındır. “Pîr Sultan kızıydım ben de Ba- naz’da” dizesinden bunu anlıyoruz. Bilinmeyen halk âşığı, ağıtını “Pîr Sultan’ım” seslenişiyle bitiriyor. Halk şairi ve halk şiiri halkın aynasıdır. Bu nedenle neyi halkın, neyi ozanın söylediğini ayırt etmek olanağı yok¬tur. Örneğin;
“Ben Musa’yım sen Firavun
İkrarsız şeytan-ı lâin
Üçüncü ölmem bu hain
Pîr Sultan ölür dirilir”
Ahmet ÖZDEMİR PÎR SULTAN’A VÜCUT VEREN ORTAM
Pîr Sultan’ın yaşamına ilişkin bilgiler vermeden önce, onun içerisinde vücut bulduğu ve adını taşıyan geleneği oluşturan ortamı satır başlarıyla anımsamakta yarar vardır.
Resmî tarihimiz XVI. yüzyılı “ön tevakkuf” devri olarak nitelendirir. Tevakkuf, “Durma, duraklama, eğleşme” demektir. Yüz yıl içinde dev bir imparatorluk haline gelen Osmanlı Devleti, 1500’lü yılların ortalarından itibaren niçin durma noktasına gelmiştir?
Yine resmi tarihimize göre, İmparatorluğun genişlemesi nedeniyle halkı arasında temelli bir manevi birlik oluşmamıştır. Devleti yükselten hanedan, imparatorluk yetkilileri, yeniçeriler, tımar ve zeamet mensupları Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren bozulmaya başlamıştır. Eskisi gibi savaş ganimeti olmadığından, imparatorluk ekonomik sıkıntıya düşmüş, bunun yükü halka bindirilmiştir.
Yeniçerilerin disipline edilememesi, tımar ve zeametlerin yeteneksiz, yetkisiz ve beceriksiz kimselere verilmeye başlamasından sonra, Anadolu’da düzen ve güven ortamı kalmamıştır. Yer yer halk ayaklanmaları başlamıştır. Ayaklanmalar, başlarda bastırılırken giderek dizginlenemez duruma gelmiştir. Bu başkaldırıların başlıcaları arasında Canbulatoğlu, Kalenderoğlu, Abaza Mehmet Paşa, Vardar Ali Paşa sayılabilir.
Osmanlılar ve Safeviler başlangıçta Türkmen aşiret gelenekleriyle devletler kurmuşlardı. Ancak, Osmanlı’da “Düzenli Ordu”nun ve yerleşik kurumların “merkez”de gelişmesiyle birlikte, konar göçer Türkmenler “dışta” kalmış, giderek devletle yabancılaşmıştı. Buna karşılık, Safevi devletinde göçer Türkmenler, aynı duyguları taşıyan bir öndere kavuşmuş, ilgi, sevgi saygınlık görmüş, çeşitli makamlara getirilmişlerdi. Ustacalu, Varsak, Rumlu, Tekeli, Şumlu, Kaçar, Afşar ve Kamanlı Türkmenleri, Safevi süvari ordusunu oluşturuyordu. Osmanlı’daysa, Medrese’den ya da Enderun okulundan geçmeden böyle makamların Türkmenlere verilmesi ancak ayrıcalıklı bir durumda olabilmekteydi.
Şah Tahmasp zamanında “han” ve “sultan” gibi unvanlarla anılan askeri vali ve komutan konumundaki “amir”lerin sayısı yüzü aşmıştı. Bunların hepsi “Kızılbaş”, yani Anadolu kökenli “Alevî” göçer Türkleriydi. Öyle ki,: Sultan Selim ve Şah İsmail arasında gidip gelen öfkeli mektuplarda; Sultan Selim İran şahına kentli kültürlü çelebilerin dili olan Farsça’yla yazarken, Şah İsmail, Sultan’ Selim’e gönderdiği mektuplarda, kendi aşiret ve kökeninin dili olan Türkçe’yi kullanmıştı.
Osmanlı’da devletin ve kent hayatının kurumlaşması, medreselerin gelişmesiyle, Türkmen yaşam biçiminden uzaklaşılıyordu. Türkmenler yerleşik hayata geçmeleri ve vergi vermeleri için zorlanıyorlardı. Osmanlı’nın kural ve kuramlarını tanımayan yarı göçebe Türkmenlerde tek saygın otorite, kendi içlerinden çıkmış “baba”, “dede” gibi unvanlarla anılan derviş ve şeyhlerdi. Eski Türk Şaman’larını anımsatan bu “baba” lakaplı Türkmen şeyhleri, köylülerin ve göçebelerin manevi hayatlarının vazgeçilmezleriydi. Osmanlı’nın bu zaafını, Türkmen Safevi Şah İsmail iyi yakalamıştı.
Osmanlı, Frenk ülkelerinden devşirip getirdiği yabancıyı kendi safına kazanmıştı ama Türkmen’i kaybetmişti. Türkmen’in, baş, bey, oba, ülke, şah arama çabasının nedeni buydu.
ŞAH İSMAİL FAKTÖRÜ
Şah İsmail, gönderdiği temsilcileri aracılığıyla Anadolu’da eski Türk inançlarının ağır bastığı Müslüman Türkmen kültüründe ‘Ehl-i Beyt’ ve “12 İmam” gibi bazı “Şii İslam” unsurlarının güçlenmesini sağlamıştı. Anadolu Türkmenliği artık Alevî kültürü olarak yeni bir senteze yönelmişti. Osmanlı’ya yabancılaşmış olan Anadolu’daki Türkmen aşiretleri, bekledikleri “mehdi”yi Şah İsmail’de bulduklarını sanmışlardı. Öte yandan, ‘baba’lar Şah’ın lehine, Padişah’ın aleyhine propagandaya başlatmışlardı.
Safevi-Şah İsmail Devletini kuran ikinci en büyük oymak olarak, Ustacalu Boyuydu. Bu boy aslında başlıca Sivas Amasya Tokat bölgesinde yaşayan ve bazı oymakları Kırşehir’e kadar yayılan Ulu Yörük adlı büyük topluluğa mensuptu.
İran’da Safevi soyundan gelen bir Türk’tü. Erdebil’de doğdu. Ana tarafından Uzun Hasan’m torunu Bilki Aka’nın oğludur. Babası Haydar’ın ölümünden (1488) sonra dayısı tarafından iki kardeşiyle birlikte düşmanlarından kaçırılarak Şiraz’a gönderildi. Şah İsmail ilk öğrenimini özel bir öğretmenden gördü. Şah İsmail Kendisine katılan Türk oymaklarıyla birlikte yeterince kuvvet topladığını görünce ilk olarak babasının ve Şiilere yapılan eziyetlerin öcünü alma yolunu tutar. Tebriz’e gelip taç giydiğinde (1502), babasının öcünü almış, Baku’yü zaptetmiş, Nehcivan’da Elvend Bey’i yenmiştir. Şah İsmail’in bundan sonraki yaşamı Şiiliği yaymak, Safevi devletinin sınırlarını genişletmek için yaptığı savaşlarda geçer. Devletin sınırları genişleyip Şiilik Anadolu’ya doğru hızla yayılınca Osmanlılarla çatışır. Sonunda Çaldıran’da Yavuz’a yenilir (1514) ve kaçar. Bu yenilgiden sonra Tebriz’e döndüyse de eski gücünü yitirdiği gibi uğradığı ruhsal çöküntüyle de kendisini şaraba verir. Oğlu Tahmasb’ı yerine atabey olarak bırakır, her yılını ayrı bir kentte geçirerek yaşamını tamamlar. Azerbaycan’da iken ölür. Cenazesi Erdebil’e götürülür.
Şah İsmail’in Safevi devleti, hem din anlayışı, hem askeri yapısı ile Türkmen aşiret devleti olarak kurulmuştu. İsmail, kendisinde, ilahi bir imajı yaratarak, mistik duyguları kuvvetli olan göçer Türkmenlerini etkilemiş, savaşçı bir ordu oluşturmuştu.
ANADOLU HALKININ ÇİLESİ VE BAŞKALDIRILAR
II. Bayezid zamanında Şah Kulu isyanı ile Anadolu’daki olaylar büyüyünce Şehzade (Yavuz) Selim, babasını devirip tahta geçmişti. İran seferine hazırlanan Yavuz, beylerbeyi ve sancakbeylerine emir vererek Şah İsmail’e taraftar olan ve ayaklanma ihtimalleri bulunan kişileri deftere yazdırarak yok ettirdi.
Pîr Sultan’ın doğduğu Banaz köyü ve çevresi, 1511 “Şahkulu” ve 1512 “Nur Ali Halife” isyanları sırasında, Osmanlıların şiddet ve baskılarıyla karşılaşmıştı. Yavuz Sultan Selim, 1514 Yazında Şah İsmail ordusuyla savaşmak üzere yola çıkmadan önce, defter ettirdiği Kızılbaş, Rafızî Türkmenlerin defterlerini dürmek ve burada Yavuz karşıtı olarak çıkması olası hareketleri ezmek üzere Sivas Rum Eyaletinde 40 bin kişilik Osmanlı askeri bırakmıştı. Bu askerler çevreyi yakmış, yıkmış, yağmalamıştı.
Nitekim 1514 Yazındaki Türkmenlere karşı yapılan haksızlıklar baskıların aşırıya kaçtığını ve “kurunun” yanında önemli ölçüde Osmanlı yanlısı “yaş”ların da yandığını öğrenen Yavuz Selim, daha büyük olayları önlemek adına bu güçlerin komutanı Dukanin Oğlu Ahmed Paşa ve daha birçoklarının başını vurdurmak durumunda kalmıştı.
İkinci cana kıymalar, şiddet ve baskılar dalgası Kanuni Süleyman zamanında yaşanmıştı. Mohaç seferi sırasında Anadolu’da isyanlar ve Safevi akınları yüzünden kan gövdeyi götürüyordu. Kanuni, Mohaç’tan sonra İran seferine çıkmış, Anadolu Alevîleri Yavuz zamanından daha sert baskılara uğramıştı. Türkmenlerin İran’a, Sünni Kürtlerin Osmanlıya yönelmesi bölgenin etnik yapısını da etkilemişti. Türkmen ‘baba’larla iç içe yaşayan, ordusunu Hacı Bektaş ruhaniyetiyle takdis eden Osmanlı, bir yandan şiddet uygulayarak, bir yandan Şeyhülislam fetvalarındaki aşağılayıcı ifadelerle Alevîlerin karşısındaydı. Bu fetvalarda Alevî Türkmenler “zındık” vs. gibi itikadî terimlerle aşağılanmışlar, “mum söndü” gibi iftiralara uğramışlardı. Alevî metinlerinde ise, Sünniler “yezit”, “münkir”, “münafık” gibi sözlerle aşağılanmaktaydı.
Ancak, Osmanlı’da isyanların nedeni yalnızca mezhep ayrılığı ve zıtlaşması değildi. Öyle olsaydı Karamanlı ve Akkoyunlu gibi ‘Sünni’ Müslüman Türkmen boyları yerleşik ve merkeziyetçi Osmanlı’yla sert çarpışmalara girmezlerdi. Türkmen, Yörük, Kızılbaş gibi adlarla anılan göçerler, XVI. yüzyıl başlarında Anadolu nüfusunun yüzde 15’ini oluşturmaktaydı. Oysa yalnız göçer Türkmenleri değil, daha geniş halk kitleleri ayaklanmaktaydı. Konuya mezhep kavgası, diye bakmak yanlıştı. Sünniliğe karşı bir Şiilik Kızılbaşlık ayaklanması olsa idi, çoğunlukta olan Sünni halk karşı koymaya kalkar, iki mezhep arasında kanlı çatışmalar çıkardı. İsyancılar Alevî Kızılbaş Türkmenler olsa bile, çıkardıkları isyan bir mezhep ayrılığı kavgası değildi.
Halk ağır vergilerden, devşirme kapıkulu vali ve sipahilerin baskılarından bunalmıştı. Bu nedenle ayaklanmalara Sünniler de açık veya gizli destek vermekteydi.
Örneğin ayaklanan Kalender Şah’a Maraş’ta 20 bin kişi katılmış, devletin gönderdiği ordular yenik düşmüştü. Kanuni’nin Sadrazamı İbrahim Paşa, ellerinden tımar toprakları alınanların da isyana katıldığını fark etmiş ve toprakların iade edileceğini açıklayınca, isyancıların sayısı 20 binden 3-4 bine düşmüştü.
Osmanlı, göçer Türkmenleri “uç”larda (serhadlerde) gaza’ya sevk ederek akıncılar ve gaziler olarak baba ve dervişlerin, şeyhlerin dinamizminden yararlanmış, onlara destek vermişti. Ama merkezileşme ve kurumlaşma süreci ve “Düzenli Ordu” geliştikçe bu bağımsız ve gezgin gruplara gereksinim kalmamıştı. Sosyal ve ekonomik koşullar, Osmanlı ile Anadolu’daki göçer Türkmenleri ve yoksul köylüleri karşı karşıya getirmişti.
XV.yüzyıldan itibaren, vergi vermek yükümlülüğü olan raiyet sahibi çiftçi köylüler, yeni bir sorun olan bu durum karşısında zor duruma düştüler. “İl yazıcıları,” ip çekerek dönüm fazlasını, rüşvet karşılığında, topraksızlara verince, “raiyet çiftçileri”, vergilerini ödeyememiş, tefecilerin eline düşmüşlerdi. Borçlarını ödeyemeyen bu köylüler, vergilerini ödememek için çift bozmuşlardı.
Verdiğimiz genel bilgilerin dışında, Pîr Sultan Abdal’ın yaşadığı ve tanık olduğu bu halk hareketlerinden bazılarını özetleyelim:
Şah Kulu Sultan ayaklanması, 1509 ve 1511 yılları arasında gelişti. Şah İsmail Safevi’yi dayanarak başlamıştı. Kısa zamanda bağımsız halk hareketi haline geldi. Anadolu ve Rumeli’ye yayıldı. Osmanlı kuvvetleri bir süre başarısız oldu. Ancak Vezir Hadım Ali Paşa’nın yönetiminde, Sivas Gedikhan’daki çarpışmada Şah Kulu öldürüldü.
Nur Ali Halife ayaklanması, 1512 yılında Tokat, Amasya, Yozgat ve Çorum yörelerindeki Alevîler başlattı. Nur Ali, Şah İsmail’in temsilcilerindendi. Tokat’ta Şah İsmail adına hutbe okuttu. Şehzade Ahmet’in (Yavuz Selim’in kardeşi) isyanı bastırmakla görevlendirdiği Sinan Paşa’yı iki bin askeriyle öldürüp, Sivas’ı kuşattı. Şehzade Ahmet’in oğlu Murat, Nur Ali Halife’yle işbirliğine girmişti. Nur Ali, emrinde 10 bin kişilik kuvvet bulunan Murat’la, Kazova’da birleşti. Aynı yılın yazında Erzincan yakınlarında Göksu’da yapılan savaşta Nur Ali Halife birlikleri, Osmanlı ordusuna yenildi. Bıyıklı Mehmet Paşa, Nur Ali’nin başıyla birlikte 600 isyancının kellesini Yavuz’a İstanbul’a gönderdi. Bir başka rivayete göre, Nur Ali Halife kurtulup Erzincan’a dönmüş, Çaldıran savaşında Şah İsmail’in kumandanlarından biri olarak görev yapmıştı.
Çaldıran öncesi ve sonrası iki yıl içerisinde Anadolu’da Alevî kırımları yapılmıştı. Osmanlı’yla Safevi devleti arasında 1514 yılında yapılan Çaldıran savaşı, bir dönüm noktasıydı. Bu savaş sonrasında Anadolu Alevîlerinin Şah İsmail’den umutları kesildi.
Çaldıran’da Türkmen aşiret süvarilerinden oluşan Şah’ın ordusu kılıç, mızrak, gürz, ok gibi ‘ateşsiz’ silahlar kullanmışlardı. Osmanlı’nın yeniçerilerden oluşan “ağır piyade”, tüfek kullanan “hafif piyade” tümenleri ve “topçu birlikleri” vardı. Askerleri donanımlı, eğitimli ve disiplinliydi. Yavuz ve komutanları savaş planı yapmışlardı. Şah İsmail, “keşif” dahi yaptırmadan hücum emri vermişti. Şah’ın Türkmenlerinin kahramanca savaşlarının karşısında, “teknoloji” ile “sevk ve idare” vardı. O güne göre modern askeri teknoloji ile modası geçmiş bozkır usulleri çarpışmıştı.
Çaldıran savaşı ile “Şah İsmail”in yenilmezliği inancı yok olunca, bölge halkı eski kabile bağlılıklarına dönmüştü. Prof. Dr. Faruk Sümer’in de belirttiği gibi, Sünni ve Alevîlerde kabile bağnazlığı, mezhep inançlarından ve hanedana sadakat duygusundan daha güçlüydü.
Bir başka isyan Bozoklu Ce la li isyanı olarak tarihimize geçti. Bozoklu Celal, 1517 yılı ortalarında, Yavuz Selim’in Mısır seferi sırasında ayaklandı. Amasya ve Tokat bölgelerinin Alevî Türkmenlerini ayaklandırmıştı. Başkaldırısının tabanının oluşturan 20 bini aşkın yoksul halk ve köylüler, iki yıla yakın süre Osmanlı’ya baş kaldırdı. Ferhad Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusunun üstlerine yürümesi karşısında, Bozoklu Celal ve yandaşları Turhal, Zile, Artova ve Sivas üzerinden İran’a yöneldi. Celal Erzincan’da yakalanıp kafası kesildi ve Yavuz’a gönderildi.
Yozgat’ta (Bozok) başlayan bir başka ayaklanmayı 1519’da Şah Ve li çıkarmıştı. Şah Veli, Çevresinde toplanan 4 binden fazla insanla Celal’ın öcünü aldı. Zile’de Sivas beylerbeyi Şadi Paşa’yı savaşa zorlayarak, birliklerini dağıttı. Çarpışmalarda Sivas defterdarı öldürüldü ve Şadi Paşa yaralandı. Bu olayla Şah Veli büyük ün kazandı.
Süklün ve Baba Zünnun ayaklanmaları da Alevî Türkmenlerin yoğun olduğu Bozok’da (Yozgat) çıkmıştı. Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel yörelerine kadar yayılmıştı. Osmanlı’nın ağır baskıya dayanan toprak-vergi-köylü siyaseti, Alevîler ve Alevîlik inancına hor bakışı, Alevîleri “mülhid-rafızi olarak nitelemesi ve hakaretin ötesinde Alevîliği “ağır suç” kapsamında görmesi, ayaklanmaların ana nedeniydi.
Baba Zünnuncu Alevî yığınlar, Kayseri yakınlarında Hurrem Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini perişan ettiler. Hurrem Paşa, İçel sancak beyi Ali bey, Kayseri valisi Behram bey ve daha birçok zeamet ve tımar sahibi beyler öldürüldü. Bu başarılarıyla taraftarları artan Baba Zünnun ise Artova ve Kazova’ya doğru ilerleyerek, Alevî köylü yığınlarını etrafında topladı. Osmanlı yönetimi bu kez Rumeli beylerbeyi Hüseyin Paşa’yı, Sivas beylerbeyi Hasan Paşa’yı ve Maraş beyi Mahmut’u isyanı bastırmakla görevlendirdi. Hüseyin Paşa tüm eyalet askerleriyle Zünnun’un üzerine yürüdü. Höyüklü’deki kanlı çarpışmalarda, Baba Zünnun’un kendisi ve yandaşlarından çok ölenler oldu, ama Alevîler
Osmanlı ordusuna pes etmediler. Dağlara çekilip toparlandılar. Vakit geçirmeden yeniden Osmanlı güçlerine saldırıp onları dağıttılar ve Hüseyin Paşa öldürüldü.
Baba Zünnuncu Alevî Türkmenler, daha sonra, güneyden gelen Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa’nın Kürt birlikleri tarafından dağıtıldılar.
Aynı yıllar içinde, Atmaca ayaklanması, babasının öldürülmesiyle oymağının başına geçen Zünnunoğ lu; Maraş, Adana, Tarsus-İçel hattında Tonuzoğ lu ve Yenice Bey, yine Adana’da Ve li Halife, Seydi Bey ve İnciryemez Alevî kökenli halk ayaklanmaları, aynı zincirin halkalarıydı ve resmi tarihin “Yükselme Devri” adını verdiği Kanuni Süleyman’ın “Cihan İmparatorluğu’nu” temelinden sarsıyorlardı.
KALENDER ŞAH AYAKLANMASI
Baba Zünnun ölmüş, fakat yandaşları dağılmamış, mücadeleyi sürdürüyorlardı. Çünkü Hacı Bektaş torunlarından Kalender Şah, AnkaraKırşehir yöresinde ayaklanmış, Kazova’ya doğru gelmekteydi. Baba Zünnun’un harekete geçmesinden az bir süre sonra Kalender Çelebi’nin başkaldırması, iki ayrı cephede aynı beyleri ve vezirleri şaşkına çevirmiş, yenilgiden yenilgiye sürüklemişti.
Hacı Bektaş Veli’nin torunlarından, Balım Sultan’ın (1426-1518) kardeşi ya da oğlu olan, “Kalender Abdal”, “Civan Kalender”, “Kalender Çelebi” adlarıyla da tanınan Kalender Şah (1476-1527/8) iyi bir ozandı. Balım Sultan’dan sonra Pîr postuna oturmuş ve Hacı Bektaş Dergâhı’nın başındaydı.
Balım Sultan’ın barışçıl yumuşaklığına karşın, Kalender bu yola baş koymuştu. Söylenceye göre, dedesi Hacı Bektaş Veli’den manevi buyruk almıştı.
Anadolu Alevî-Bektaşî önderleri Seyyidler, Dedeler toplanarak, bir anlaşmaya varmış ve karar vermişlerdi. Kalender, Şah’ın arkasında yürüyeceklerdi. Yukarıda sözü edildiği gibi, Alevîlerin büyük umudu Şah İsmail büyük yenilgiden sonra toparlanamamış ve 1524’de ölmüştü. Anadolu Alevîlerini Erdebil Tekkesi’ne bağlayan, Hoca Ali’den (13921429) bu yana en büyük halka da kırılmış bulunuyordu. Anadolu’daki
Alevî-Bektaşî inançlı halk kitleleri, kendi şahlarını yaratmalıydılar. Bunu Hacı Bektaş Dergâhı’nın başındaki Kalender’in kişiliğinde buldular.
İşte bu dönemde Pîr Sultan Abdal da nefeslerinde, deyişlerinde ve düvazimamlarda Hacı Bektaş Veli ve evlatlarını, Dergâhını işleyerek, onları Ehl-i beytle, Muhammed Mustafa ve Haydar-ı Kerrar (Ali) ile eş-leştirerek, Hacı Bektaş Dergâhı’nın propagandasını yapmıştı.
Ankara, Kırşehir, Bozok (Yozgat), Tokat, Sivas, Erzincan, Maraş, Adana ve Tarsus, Kalender Şah ayaklanmasının sınırları içindeydi. Kazova’ya sancak dikildiği takdirde bütün güçlerin birleşmesi sağlana-caktı.
Sadrazam İbrahim Paşa, ayaklanmayı bastırmakla görevlendirildi. Anadolu beylerbeyi Behram Paşa ile Karaman Beylerbeyi Mahmud Paşa eyalet askerleriyle ona katılmıştı. Her iki Paşa’nın askeri birlikleri, Kazova’ya yönelen Kalender Şah’ın ardına düştü. Kazova’daki korkunç savaşta Kalender’in yoksul köylü Alevî savaşçıları Osmanlı ordusunu iki kez bozmuştu. Osmanlı Mahmud Paşa, Alaiye beyi Sinan Bey, Amasya beyi Koçi Bey, Anadolu Tımar Defterdarı Rum ve Karaman Defterdarı Kethudası Şeyh Mehmed öldürüldüler. Bu yenilgilerle birlikte Osmanlı ordusunun tüm ağırlıkları Kalender Şah birliklerinin eline geçti. Tarihyazıcı Solakzade’nin söylemiyle:
“Bütün torlaklar ağırlıklı silah, hayme ve çadırlar edindiler. Çıplak ve perişan iken giyinip kuşandılar. Övünülecek giysilerle donandılar.”
Kalender’in bu başarılarından sonra, Dulkadırlı boylarının çoğu ayaklanmaya katıldı. Bunların büyük bir kısmı Alevî değildi, fakat dirlik ve tımarları elinden alınmış kimselerdi. Bunlarla birlikte Kalender Şah kuvvetlerinin sayısı 40 bine yükselmişti.
Ayaklanma, giderek önünde durulmaz hale geliyordu. Bu durum karşısında Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadıroğulları’ndan (Kalender tarafına geçen) Başatı, Karacalu ve Dokuzboy beylerine gizlice dirliklerinin derhal geri verileceğini bildirdi. Ayrıca yolsuzlukların düzeltileceğini duyurdu. Vali Ferhat Paşa ile bazı sancak beyleri de “halka yanlış davranıyorlar” gerekçesiyle, ama aslında ayaklanmacıları ezemedikleri için idam edildiler. Dulkadır beyleri devletçe doyurulunca başkalarını da yanlarına çekmeye başladılar. Böylece Kalender Şah ayaklanmasına katılanlarda büyük çözülmeler baş gösterdi.
Sonuçta Osmanlı, savaşta yenemediği Kalender güçlerini içten parçalama taktiğiyle güçten düşürdü. Özellikle geceleri birçok insan ayrılıp evine dönüyordu. Öyle ki, Kalender Şah’ın yanında “3-4 bin Kalenderci kalmıştı.
Pîr Sultan Abdal’ın “dostların muhabbeti kaldırıp, geriye kaçışını”, vefasızlığı ve ihaneti anlatan şiirinden birkaç dörtlük ve arkasından da her ne pahasına olursa olsun kendisinin Pîr’inden dönmeyeceğini korkusuzca vurgulayan nefesini verelim.
Çıktım yücesine seyran eyledim Gönül eğlencesi küstü bulunmaz Dostlar bizden muhabbeti kaldırmış Hiçbir ikrarından ahdi bulunmaz
Zülüfleri top top olmuş cığalı Rakiplerin Hak’tan olsun zevali Bir günahkâr kulum doğdum doğalı Günahkâr kulunun dostu bulunmaz
Kanı benim ile lokma yiyenler Başı canı dost yoluna verenler Sen ölmeden ben ölürüm diyenler Dostlar da geriye kaçtı bulunmaz
Yine kırcılandı dağların başı Durmuyor akıyor gözümün yaşı Vefasız ardından gitse bir kişi
Hakikat ceminde desti bulunmaz
Koyun beni Hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden
Pîr’imden dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden
Benim Pîr’im gayet ulu kişidir
Yediler ulusu Kırklar eşidir
On İki İmamın server başıdır
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden
Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kement işte boynum asarsa
İşte hançer işte kellem keserse
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden
Ulu mahşer olur divan kurulur
Suçlu suçsuz gelir anda derilir
Pîri olmayanlar anda dirilir
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden
Pîr Sultan’ım arşa çıkar ünümüz
O da bizim ulumuzdur Pîrimiz
Hakka teslim olsun garip canımız
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden
Kalender Çelebi, elinde kalan birkaç bin kişilik kuvvetle Kayseri Sarız üzerinden Nurhak Dağları’na çekildi. Adana ve Tarsus yöresindeki ayaklanmacılarla Bozok bölgesindeki Zünnunoğlu ve Atmaca kuvvetlerini birleştirmeyi amaçlıyordu. Nurhak Dağı, bu iki gücün ortasında bulunuyordu. Eğer İran’a gitmeyi amaçlamış olsaydı, güneye değil, Sivas-Erzincan hattı üzerine çekilirdi.
Kalender Şah’ın elindeki inançlı ama yetersiz kuvvet, Sadrazam İbrahim Paşa’nın “Mehmet Ağa ile Pervane adındaki iki eşkıya avcısı” tarafından tuzağa düşürüldü. Kalender Şah ve yardımcısı Veli Dündar öldürüldü.. Başları Padişah’a götürüldü. Kalender’in taraftarlarından pek azı kırımdan kurtulabildi.
Kalender Şah Ayaklanması’nın bastırılması üzerine, Kanuni Sultan Süleyman Sadrazam İbrahim Paşa’yı ödüllendirerek yıllık ödeneğini iki katına çıkardı. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, Kanuni döneminde (1520-1566), Sadrazam İbrahim Paşa, sonu gelmez seferlerin masraflarını karşılamak için, hazinenin tüm giderlerini köylülerin sırtına yüklemiş, bu yükü kaldıramayan köylü isyan etmeye başlamıştı. Kanuni, vergi toplama işini bugünkü deyimle, özelleştirmişti. Bu önlemler de yetersiz kalmıştı. Zorunlu olarak çiftçilik yapmayı bırakanlar köyleri boşaltmışlar, dağlara kaçmışlardı.
Pîr Sultan’ın köyü olan Banaz’da da bir çok ailenin durumu böyleydi.
Kızılbaş Türkmenleri kötü yönetim ve aşağılanmaya karşı, sürekli kırsalda yaşamak zorunda bırakılırken, kent merkezlerinde yaşamak, Sünni ve gayrimüslimlerin imtiyazı haline getirilmişti. Türkmen’in Osmanlı’ya karşı isyandan başka çaresi yoktu. İşin esası böyle olmasına karşın, çıkar ilişkisi içinde bulunan saray çevresi konuyu “Alevî, Rafızi, Kızılbaş’ların devlete başkaldırısı” olarak kayıt altına almaktaydı. Bazı aydınların İstanbul’da oturdukları yerde Anado lu’da görülen karışıklıkların nedenini araştırmadan, hepsine Alevî halkın ayaklanması deyip çıkmakta, padişahı bu insanlar aleyhine gazaba getirmekteydi. Bu karışıklıkları yalnız “Kızılbaş” ayaklanması olarak kaydeden Osmanlı tarihçileri, gerçekleri bildirmeye yanaşmamıştı.
Sivas Rum Eyaleti’nde ve Osmanlı egemenliğindeki Türkmenler, yönetici sınıfının kendilerine uygun gördüğü yaklaşımdan mutsuz olmuş umut kesmişlerdi. Yönetici sınıfı kendini Osmanlı, Memalik-i Ali Osman olarak tanımlamakta, ‘Türkmen’ sözcüğünü hakaret “idrak-i bi-Türk” (idraksiz, aptal Türk) anlamında kullanarak, Türkmenleri her fırsatta aşağılamaktaydı. Ekonomik ve siyasal bunalımlar hoşnutsuzluğun başlıcalarındandı. Buna dinsel hoşnutsuzluk da katılmaktaydı.
Görülmektedir ki, Pîr Sultan, Anadolu’nun yaşadığı sıkıntıların ortasında vücut bulmuştu. Kendisinin de Anadolu Kızılbaş siyasetinin öncüleri arasında olduğunu söylemek abartı olmasa gerek. Pîr Sultan idam edilinceye kadar en az on Alevî halk hareketini yaşadı. Büyük kırımlar ve kanla bastırılmış onca ayaklanmaya, Çaldıran savaşı (1514) öncesi ve sonrasında, yüz binlerin öldürüldüğü Kızılbaş kırımlarına tanık oldu.
Mustafa Kemal’in Kağnısı / (Fazıl Hüsnü DAĞLARCA)
Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar,
İnliyordu dağın ardı, yasla,
Her bir heceden heceden.
Mustafa Kemal’in kağnısı derdi, kağnısına
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik,
Nam salmıştı asker içinde.
Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola önceden önceden.
Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar,
Kocabaş, çok ihtiyardı, çok zayıftı,
Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanı sıra,
Gecenin ulu ağırlığına karşı,
Hafifletir, inceden inceden.
İriydi Elif, kuvvetliydi kağnı başında
Elma elmaydı yanakları üzüm üzümdü gözleri,
Kınalı ellerinden rüzgâr geçerdi, daim;
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına.
Alını yeşilini kapmıştı, geçirmişti,
Niceden, niceden.

Durdu birdenbire Kocabaş, ova bayır durdu,
Nazar mı değdi göklerden, ne?
Dah etti, yok. Dahha dedi, gitmez,
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gacır gucur
Nasıl dururdu Mustafa Kemal’in kağnısı.
Kahroldu Elifçik, düşünceden düşünceden
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,
Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni.
Geçer götürür ana, çocuk, mermisini askerciğin,
Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım.
Bak hele üzerinden ses seda uzaklaşır,
Düşerim gerilere, iyceden iyceden.
Kocabaş yığıldı çamura,
Büyüdü gözleri, büyüdü yürek kadar,
Örtüldü gözleri örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal’in kağnısı, bacım,
Kocabaşın yerine koştu kendini Elifçik,
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
Kağnılar geçerken ayın altından
Cumhuriyet.
Kağnılar geçerken ayın altından
Bağımsızlık bildik biz Hürriyeti
Sömürgeler kalksın diye Yurdumdan
Bir ışıktır sezdik cumhuriyeti…
Sıyrıldı hancerler paslı kınından
Ayaklandık yurdun dört bir yanından
Özgürlüğü seven geçti canından
Kanımızla yazdık Cumhuriyeti…
Özgürlük düşüyle gönül avuttuk
Boş beşiklerde çok açlık uyuttuk
Ana diye yar diye sardık büyüttük
Sinemize bastık cumhuriyeti…
On beşinde çocukların avcuna
Vatan için yaktı, kanından kına
Anaların yıldızlaşan saçına
Taç yaptık da astık cumhuriyeti…
Yol gösterdi gökten binlerce yıldız,
Kanımızın rengi al bayrağımız
Yürüyorsak kadın erkek birlik biz
Acılardan kazdık cumhuriyeti
Hedef Akdeniz, asker diyerek
Kaldırdı başını dağı eyerek
Zafer muştusunu müjdeleyerek
Genimizde sezdik cumhuriyeti…
Zafer bahçesinde gül kelebeği
Başı dik büyütür anne bebegi
Eğitimde eşit kadın erkeği
Türk diliyle çözdük cumhuriyeti…
Dünya unutmaz bu büyük zaferi
Durmak yoktur ey halk daha ileri
Ata’ya söz verdik, dönülmez geri
Geldik gördük gezdik cumhuriyeti…
Vurguni’yim halklar onsuz gülemez
Bir ulu ışık ki cahil bilemez
Bedenler ölse de kimse silemez
Kalbimize yazdık Cumhuriyeti…
Abdullah Oral..
Bizim, Harun Karadeniz adlı, eline hiç silah almamış devrimci bir gencimiz vardı.
Bizim, Harun Karadeniz adlı, eline hiç silah almamış devrimci bir gencimiz vardı.
• 1942’de Armutlu/Giresun’da doğdu.
• 1962’de İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) İnşaat Mühendisliği Fakültesi’ne girdi.
• İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı oldu.
• Anti-emperyalist, anti-faşist eylemlerin öncülerinden biriydi.
• Dönemin en büyük öğrenci yürüyüşü olan, halkımıza yansıyan “Özel Okullar Devletleştirilsin” eylemini örgütleyenlerden biriydi. 11 Kasım 1967’de Adapazarı’nda yapılan mitingde konuşup şunları söyledi:
“On bin üniversiteli derslere girmiyor, neden?
Yüz ellisi yollar düşmüş, neden?
Köylü çocuğunun okuduğu Köy Enstitülerini kapadılar, neden?
Dar gelirlilerin okuduğu askeri okulları, liseleri kapatıyorlar, neden?
Tekniker okurlarını kapadılar, neden?
Parasız yatılı öğrenci sayısını azalttılar, neden?
Şimdi de parası olanlar için özel okullar açıyorlar, neden?
Oysa her şeyi üreten, buğdayı biçen, fabrikayı, binayı, köprüyü yapan, sen!
Okuyamayan, yine sen!
Sen, niye okuyamadığını düşün!
Senin çocuğun da bu gidişle okuyamayacak!
Bu durumu düzeltebilecek tek kuvvet vardır, o da sizsiniz. Yani halktır!”
• 1968 ders yılında İTÜ’den İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. O dönemin İTÜ Arı 1967Yıllığı’na şunları yazdı:
“Öğrenciliği bitirip meslek hayatına atılacak olan biz mühendisler için iki yol vardır. Bu yollardan biri, kim için ve ne için üretim yaptığını düşünmeksizin bir ücret karşılığında üretim yapmak, yani robotlaşmak!
İkinci yol ise, kim için ve ne için çalıştığını bilerek, emekçi halkın yararına üretim yapma olanaklarını aramaktır. Bir başka deyişle, ikinci yol küçük bir azınlığın yararına robotlaşmak değil, büyük çoğunluğun, yani toplumun yararına çalışarak insanlaşmak yoludur!”
• ABD’nin Altıncı Filosunu Protesto olaylarında etkin yer aldı ve bu eylemde yakın arkadaşı Vedat Demircioğlu’nu kaybetti.
• 12 Mart 1971 Darbesi sonrası TKP ve Dev-Genç davalarından yargılandı. Dev-Genç davasında tutukluyken hapishanede kansere yakalandı. Doktorların yurt dışında tedavi görmesi gerektiğini bildiren raporlara rağmen hapishanede tutulma sürdürüldü. Kanser ilerledi. Ailesinin yanına çıkmasına bile izin verilmedi. Şubat 1975’de sağ kolu, omuz başından kesildi. 15 Ağustos 1975 günü hapishanede kanserden öldü.
• Şu kitapları yazdı: “Olaylı Yıllar ve Gençlik”, “Eğitim Üretim İçindir”, “Devrimcinin Sözlüğü”, “Yaşamımdan Acı Dilimler”, “Kapitalsiz Kapitalistler”. Bunlardan en çok bilinen ve okunanı, “68 Kuşağı’nı” ve deneyimlerini anlattığı “Olaylı Yıllar ve Gençlik” olanıdır.
Değerli Dostlar,
Harun Karadeniz çocuklarımızın nasıl eğitildiği konusuyla çok yakından ilgilendi. İlkokullarda okutulan Alfabe’yi inceledi; “Yat yat uyu” ile daha ilk kalem oynatışımızda uyutulmaya başlandığımızı vurguladı.
Yine Alfabe’den şöyle bir örnek verdi:
“Baba bana bal al.”, “Al Ali sana bal.” bugünün ekonomik yapısında;
“Hayır, Ali! Sana bal alamam. Çünkü onu alacak param yok!” olarak değişmesi gerektiğini anlattı.
Değerli Dostlar,
48 yıl önce Harun Karadeniz, babaların çocuklarına bal alamadığını yazmıştı!
Oysa 48 yıl sonra bugün, milyonlarca baba çocuklarına değil bal; peynir, zeytin, süt, yumurta alamıyor! Ekmek almada bile zorlanıyor!
Harun Karadeniz’i sevgi, saygı ve özlemle anıyorum…
Yılmaz Dikbaş
15 Eylül 2023,















