Ana Sayfa Blog

Benden selam olsun Koç Köroğlu’na

0

Benden selam olsun Koç Köroğlu’na
Şimdi devir başka, zaman değişti.
Karga konar kır atların beline
Arpa bulunmuyor, saman değişti.

Gayri ne Kenan var, ne Demircioğlu…
Tarihe karıştı Ayvaz’la Hoylu,
Herkes Bolu Beyi, her taraf Bolu
Yiğitlik kalmadı, insan değişti.

Sır tutmuyor suya giden testiler
Kılınçları müzelere astılar.
Çamlıbel’in çamlarını kestiler
Dağlar çıplak kaldı, orman değişti.

Kale yoktur, ok atılmaz burçlardan
İnsanoğlu yüksek uçar kuşlardan.
Boz tavşanlar haraç alır kurtlardan
Erlik başkalaştı, meydan değişti.

Ninnocu’lar çadır kurdu düzlere
“Avare mu” sedef oldu sazlara.
Benzerimiz hiç kalmadı sizlere
Caz müziği çıktı, makam değişti.

Kervan geçmez, uçurdular hanları
Hile satar asrın bezirgânları.
Banka kurup biriktirdik kanları
Dertler yenilendi, derman değişti.

Günden güne küçülüyor Arz’ımız,
Şimdi ise Ay’a gitmek arzumuz.
Feza elbisesi diker terzimiz
Gökleri fethettik, mekân değişti.

Tad bozuldu, küp kokutur turşular
Haydutlara yatak oldu çarşılar.
Şişkin cüzdan bin belâyı karşılar
Boynuzlar gürz oldu, kalkan değişti.

Osmanlı Kadın Satış Pazarının Kuralları

0

” Bakirelik muaynesi istenebilir”

Bu ticareti yapanların “lonca satış beratı” denilen bir belgeye sahip olmaları gerekiyor.

Loncanın yöneticisi olan Esirciler Şeyhi ve yardımcısı devlet memurudur. Avrat Pazarı’nın diğer çalışanları hancı, odabaşı, vergi tahsildarı vs. bordrolu olup maaşa bağlanmışlardır. Örnek olsun; Buhur-u zade Itri Efendi, Sultan Avcı Mehmet zamanında yaşayan ünlü müzisyen ki biz “Itri” olarak biliriz, bir dönem esirciler şeyhi olarak Avrat Pazarı’nı başına tayin edilmiştir. Bol paralı bir makamdır.

Çığırtkanları ver, Tellal diyoruz. Müşteri çekmek için dükkânların önlerinde bağıra çağıra satılmayı bekleyen ürünleri boy, bos, kilo tanıtıyorlar. Lonca yönetmeliğine göre yanıltıcı bilgi vermemeleri ve dürüst olmaları gerekiyor:

“Bedircihan kırk iki buçuk kesedir. Bunun bir miktar öksürüğü varsa da nevazildir. Zararı yoktur!”

Evet, bu tanıtım biçiminin yönetmeliğe göre dürüstçe olduğu söylenebilir ancak hileli satışlarında olduğunu belirtmek durumundayım. Hakikaten bu tacir kısmının hilelerine akıl sır ermez. Ömer Şen’in “Osmanlı’da Köle Olmak” adını taşıyan nefis çalışmasında rast geldim. Aktarmak isterim:

“Gerek yasadışı satış yapan, gerek fuhuş için aracılık edenlerin yanında bir de, kölelerini yüksek fiyatlarla satabilmek için, ‘taze esir oğlanların yüzüne kadın gibi düzgün boya’ sürenler vardı. Bundan şikâyetçi olan ruhsatlı esir esnafları III. Mehmet zamanında bu durumun ortadan kaldırılmasına yönelik bir ferman yayınlatmayı başarırlar.”

Bu türden hilelerin çokça yapıldığını, namuslu esirci esnafının şikâyeti sultan katına kadar taşımasından anlıyoruz. Ancak Padişah fermanının pek işlemediği bu defa aynı şikâyetin Sultan I. Ahmet’e de yapılmış olmasından anlaşılıyor. Dönemin kadılarına yapılan müşteri şikayetlerinde satıcının yanında yer alan Lonca temsilcisinin “O da gözünü açsaydı canım, ruhsatsız, dolayısıyla yasal olmayan ‘merdiven altı’ satışlardan kendini sakınsaydı” diyerek tacirin yanında saf tuttuğu da okuduklarımız arasında.

Müşteri velinimettir. Alacağı ürünü aşırıya kaçmamak kaydıyla belli sınırlar içinde inceleme hakkına sahiptir. Yönetmelik buna izin veriyor. Ancak tetkikler İslâmik olmak zorundadır. Cariye mahrem yerleri hariç ağzı, dişleri, saçları, kolları, bacakları, düz taban olup olmadığı ki bu çok önemli “uğursuzluk” getirir tetkik edilebiliyor ve satış açık arttırma usulü yapılıyor. Yani şeffaf!

Çeşitli kaynaklarda var, Avrat Pazarı örgütlenme şemasında bir de “ebe hanım” istihdam edildiğini okuyoruz. Daha doğrusu kayıtlarda tecrübeli yaşlı bir kadın olarak geçiyor ama ben her nedense buna “ebeliği” yakıştırdım. Bu da Osmanlı’nın alıcıyı cingöz satıcının muhtemel hilelerinden korumak için almış olduğu tedbirlerden biri olmalı.

Zira sıkça başvurulan hilelerden biri “Halayık” (kadın) cinsinden olan bir cariyenin, “Duhter” (bakire) diye satılıyor olması esirciler şeyhine yapılan şikâyetlerin başında yer alıyor. Böylesi bir durumda alıcının “duhter”liğinden kuşkulandığı cariyeyi ebe kadına muayene ettirme hakkına sahip.

Bakar mısınız, ceddimiz Osmanlı’nın ticarete hile karıştırılmaması, dürüst davranılması yönündeki titizliği hakikaten övgüye layık olmalı.

Avrat Pazarı’nda istikrarlı bir fiyat politikasının uygulanmadığını fiyatların sürekli dalgalanmasından anlıyoruz. İn. Çık… Piyasa fiyatlarının belirlenmesinde piyasaya arz edilen cariyenin sayısı, cariyenin boyu, posu, teninin rengi, yaşı, bakire olup olmadığı gibi hususlar rol oynuyor. Fiyatlar değişkenlik gösteriyor.

Ancak bir fikir vermesi açısından şu söylenebilir. 1846 yılında, bu I. Abdülmecit demektir, on dört ila on sekiz yaşındaki bir Çerkes kızına, sağlıklı olması koşuluyla biçilen fiyat 50 bin ila 60 bin kuruş arasındadır ki bu Çerkes kızlarının piyasa değerinin yüksekliğine işaret etmesi açısından önemlidir.

Bu fiyatlar Avrat Pazarı’na dairdir. Söylemiştim Avrat pazarları bir nevi AVM’dir. Bunların dışında seçkin cariyelerin özel evlerde “butik” satışlarının yapıldığını da okuyoruz kaynaklarda. Bu türden “butik” satışlarda fiyatların piyasaya göre çok daha yüksek olduğu, fiyatların 100 bin kuruşa kadar yükseldiği notlarımızın arasında.

Müşterilerin sosyal statülerine gelince, gerek Avrat Pazarları gerekse pazar dışı “Butik” satışların en birinciye gelen müşterisinin Saray olduğu anlaşılıyor. Özellikle I. Ahmet’in, Fatih Mehmet’in kardeş katline cevaz veren kanunnamesini ilga etmesi sonrasında şehzadelerin öldürülmeyerek kafese tıkılması Saray bütçesinin cariye harcamalarını bir hayli yükseltirken pazara da hatırı sayılır bir canlılık kazandırmıştır. Kafese tıkılan şehzade özellikle ergen yaşa gelince neyle oyalanacak sorusunun cevabı burada yatmaktadır!

Müşteri profilinde Saray’ın yanı sıra sadrazamlar, vezirler, yüksek rütbeli asker- sivil paşalar ve konak sahibi zengin takımı da önemli bir yer tutmaktadır. Kısaca “Parası olan borazancıbaşılar” Pazar’ın en gözde müşterileri olmaktadır.

Osmanlı’da Avrat Pazarı da denilen Esir Pazarı Abdülmecit’in fermanıyla 28 Aralık 1846’da “ şer’i ve insani ilkelerle bağdaşmadığı” ileri sürülerek kapatıldı. Ancak bu köle satışını yasaklamak anlamına elbette gelmiyordu.

Çünkü Kuran’da var olanı fermanla da olsa yasaklanamayacağını bilecek seviyede İslam ilmine vakıf olan Sultan, yayınladığı fermana, bundan böyle ticaretin şer’i kurallara göre yapılmasında titizlik gösterilmesi yönündeki buyruğunu eklemek gereğini duydu.

Y. Hakan Erdem’in, “Osmanlı’da Köleliği Sonu (1800-1900)” adlı çalışmasında Pazar’ın kapatılmasından sonra “ siyah köle tüccarlarının Fatih mahallesi ve çevresindeki bazı hanlarda iş kurarken, çoğunluğunu Çerkeslerin oluşturduğu beyaz kölelerin de Tophane’de Karabaş Sokağı’na götürülmüş olduğunu ve kendileri gibi Çerkes olan satıcıların evlerinde satışa çıkarıldığını” okuyoruz.

Avrat Pazarı’nın kapatılmasının esirciler loncası üzerinde olumsuz bir etki yarattığı da okuduklarımız arasında. Ayrıca Esir Pazarı’nın kapatılması cariye satışlarını engellemek şöyle dursun alışverişin zaten var olan özel evlere taşınmasına neden olmuş, denetim de imkânsız hale gelmiştir.

Avrat Pazarı’nın kapatılmasını sağlayan Abdülmecit’in 12 kadınefendisi, sayısı bilinemeyecek çoklukta ikbali ve yine sayısı rekor seviyede cariyesi vardı.

Padişahların sondan bir öncesi Abdülhamit’in ise cariye kökenli 8 kadınefendisi, 5 ikbalinin ve sayısı bilinmeyen bir miktar cariyesinin olduğunu okuyoruz. Bu kısa not gereksiz bulunabilir ama ne yapayım, hoş görün, yasaklayanların saraylarından cariyeler fışkırdığını okuyunca yazayım dedim.

Bitirirken şunu da ilave etmeliyim:

1850’lerin ortalarından başlayan Çerkes göçü, 1860’larda sürgün ve kıyıma dönüşmüş ve büyük kütleler halinde Osmanlı’nın Karadeniz sahillerine dökülmelerine neden olmuştur. Bu defa Karadeniz boydan boya Çerkes cariyelerin satıldığı Avrat Pazarı’na dönüşecektir.

Ve bu ticaret Cumhuriyete kadar devam etmiştir.

1925 yılında,15 Şubat, İçişler Bakanlığı’nın bütçesi görüşülürken Erzurum Milletvekili Ziyaettin Efendi (Gözübüyük) “Florya’da çıplak erkek ve kadınların birlikte deniz hamamlarında icrayı ahenk ettiklerini” haykırarak milletvekillerinin o günlerin protesto tarzı olan ayak patırtıları ve sözlü sataşmaları arasında kürsüden inerken “ Eski/Yeni” kavgasının fitilini ateşlemiş oldu!

Bu konuşmanın ardından İstanbul Milletvekili Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) kürsüye çıkar ve “Yeni”yi savunurken Ziyaettin Efendi’ye bakarak “Eski” olandan bir de örnek verir:

“Arkadaşlar! Biri Beşiktaş’ta diğeri Çarşamba’da olmak üzere İstanbul’un maruf ve meşhur iki avrat pazarı vardı. Gürcistan’dan getirirler, Çerkez memleketlerinden getirirler. Bir ucu Kafkasya’da, bir ucu Habeşistan’da bir esir ticareti vardı.(…) Eski ailelerin haremi kadın ve erkek kervansarayı idi. Efendiler! Hassas ve zahit ruhuyla kuvvetli ahlak isteyenlere soruyorum. Bu kervansarayların içinde özlediğiniz aile hayatı mümkün mü idi? Odalıklar, müstefreşler, asıl ve ismini söylemekten haya ettiğim cins köleler bir evin harimine yığılırsa orada esas olan etlerin iştihası mıdır, yoksa aile fazileti, aile endişesi midir?”

Hamdullah Bey’in aşağılayarak sözünü ettiği Avrat Pazarı, Osmanlı’da resmi olarak kabul edilmiş tıpkı bakırcılık, Keçecilik, kalaycılık vs. gibi mesleklerden biri olan esircilik mesleğinin icra edildiği dükkanların bulunduğu mekanlara verilen addır.

Kaynaklar:

Çağatay Uluçay, Harem II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara,

Ömer Şen, Osmanlı’da Köle Olmak, Kapı Yayınları, 1.Baskı, İstanbul, .

Y. Hakan Erdem, Osmanlı’da Köleliğin Sonu, Kitap Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul,.

13 NİSAN 1920 – 1. Düzce Ayaklanması başladı.

0

13 NİSAN 1920 – 1. Düzce Ayaklanması başladı.
Birinci Düzce – Bolu – Hendek İsyanı (13 Nisan – 31 Mayıs 1920)
Millî Mücadele döneminde isyanların bir kısmı özellikle İstanbul – Ankara istikameti üzerinde meydana gelmiştir. Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya gelmesi ve Ankara’da bir güç unsuru olarak ortaya çıkması özellikle İstanbul Hükümeti ve İngilizler’i son derece rahatsız etmiştir. Bu sebeple İstanbul Hükümeti ve İngilizler tarafından desteklenen isyanlar Düzce, Adapazarı, Hendek, Bolu gibi İstanbul – Ankara güzergâhı üzerinde yoğunlaşmıştır. Hem İstanbul hem de Ankara yönetimi bu bölge üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesi vermişlerdir.
Düzce’de 1919 yılının son aylarında bir asayişsizlik problemi göze çarpmaktaydı. Sürgün cezasına çarptırılan 4 suçlunun yolda kaçırılması, Düzce’deki yargıcın ve bölük komutanının eşkıyalar tarafından öldürülmesi Düzce’deki güvensizlik ortamının belirtileridir. Düzce’de Mahmut Nedim Bey’in komutası altında kurulan birlik bu probleme bir nebze çare oldu. Ancak Mahmut Nedim Bey’in hem Ankara hem İstanbul ile iyi geçinmeye çalışması ve özellikle İstanbul’dan gelen gazetelerin Düzce’de yayılma alanı bulması, zaten padişaha eğilimli halkı iyice İstanbul’a meylediyordu. Düzce ve civarında gelişen bu isyanlar meclisin açıldığı günlere de tesadüf etmişti. Ali Fuat Paşa’ya göre Hendek ve Düzce isyanları milli egemenliğe karşı olan ayaklanmalar içinde en önemlisidir. Düzce, işte bu şartlar altında Millî Mücadele döneminde önemli ve etkili sayılan bir ayaklanma hareketine ev sahipliği yapmıştır.
Düzce’de Ömerefendi adlı köyde toplanan isyancılar Süvari Yüzbaşı Avni’yi bulundukları bölgeye çağırdılar ancak Yüzbaşı gitmeyince isyancılar karargâhı basarak müfreze komutanını esir aldılar. Sayıları artan isyancılar Düzce’ye girip, idari ve askeri binalara hâkim oldular ve bu görevleri kendi üzerlerine aldılar. Bu avantajlarını kullanarak Bolu Mutasarrıfını Düzce’ye çağırarak, halka telkinlerde bulunması isteğinde bulundular. Mutasarrıfın Düzce’ye gelmesi üzerine onu aldatmak suretiyle Bolu mutasarrıfını da ele geçirdiler. 14 Nisan 1920’de Beypazarı’nda da bir ayaklanma baş gösterdi. İsyancılar, Ankara’yı tanımayacaklarını ve Padişah’a sadık olduklarını ve “Halk ve Padişah nerede ise, biz de oradayız.” diyerek cephanelikleri yağmalayıp ilçede yönetimi ele geçirdiler. 18 Nisan’da Bolu, 20 Nisan’da Gerede isyancılar tarafından ele geçirildi. Mustafa Kemal de 18-19 Nisan’da bu olaylar ile ilgili şu yorumu yapmıştır:
“Düşmanlarımızın memleketimizde iç savaş çıkarma girişimi, başarıya ulaşmak üzeredir. Anzavur, Düzce olayları, İstanbul’un ve İngilizlerin pek ciddi ve kapsamlı bir biçimde bu işe sarıldıklarını göstermekte ve İzmit ve Adapazarı yönlerinde de el altından önemli girişimlerde bulundukları anlaşılmaktadır, İstanbul’a yakın Türk ve Çerkez bölgeleri teşvik ve aldatmaya pek elverişlidir. Bu akımın önüne geçilmezse, bu fenalığın Sivas Çerkez bölgesine bulaşmasını da düşünmek gerekir. İngilizler, Hilafet makamının gücünü de pek etkin bir biçimde kullanmakta ve paraca önemli özverilerde bulunmaktadırlar.”
Mustafa Kemal, meclisteki konuşmasında da Düzceli Safer Bey, Vehap Bey, Kamil Bey ve Rifat Bey isimli kişilerin isyan ettiğini ancak bu kişilerin İstanbul’dan para alarak harekete geçtiklerini ifade etmiştir.
Düzce ve Bolu’da olan biten karşısında Ankara yönetimi, Bolu’daki dağ geçitlerini tutmak, Geyve’den, Adapazarı’ndan, İstanbul’dan, Kastamonu, Aydın ve Çorum’dan isyan mahalline asker sevk etmek yoluna başvurdu. Ayrıca Çerkes Ethem’e de bu bölgeye intikal etmesi emredildi. Neticede Salihli ve Balıkesir Kuva-yı Milliye’sinin oluşturduğu Çerkes Ethem ve müfrezesi, iki tabur düzenli ordu birliğinden müteşekkil Binbaşı Nazım Bey müfrezesi, iki tabur piyadeden müteşekkil Yarbay Arif müfrezesi, üç yüz kişiden müteşekkil Binbaşı Çolak İbrahim müfrezesi isyan mıntıkasına gönderilmişlerdir. Bu kararlarda bir görüş ayrılığı yaşanmıştır. Zira Ali Fuat Paşa, ordu birliklerinin isyanlar karşısında kullanılmamasını, onun yerine milli müfrezelerin bu isyan hareketlerini bastırma hususunda görev yapması fikrini savunmuştur. İsmet Bey ise düzenli birliklerin kullanılması fikrini savunmuştur.
Askeri birliklerin sevk edilmesine ilaveten Hüsrev (Gerede) Bey’in başkanlığında bir nasihat heyeti de bölgeye gönderildi. İsyancılar tarafından tutsak edilen Hüsrev Bey, anılarında isyancıların kendilerine olan davranışlarını aktarmaktadır. Öyle ki isyancılar ile karşılaştıklarında Hüsrev Bey, hiçbir şey yapmamasına rağmen onu taş yağmuruna tutmuşlar ve yaralandığı için tedavi edilmesine izin vermemişlerdir. Yolda bir süre mola verildiğinde “Bu kâfirlere su vermeyin.” şeklinde ifadeler kullanan isyancıların milli harekete nasıl baktıkları net bir şekilde görülebilir. Hüsrev Bey ve heyetinin esir tutulduğu hapishane önünde her gün milli kuvvetlerin mağlup olması adına dua edilmesi de ilginçtir. Ayrıca, Hüsrev Bey heyetinden başka Adapazarı’ndan da Sait ve Kazım Beylerden oluşan bir nasihat kurulu isyan bölgesine gönderilmişti. Sait ve Kazım Bey isyancılar tarafından öldürülmüşlerdir. Bu olaylar durumun vahametini göstermekteydi.
Artık isyana nihayet vermek için Yarbay Mahmut, Mustafa Kemal’in emriyle bölgeye gelmişti. Bir aldatmaca neticesinde barış yapmak istiyormuş gibi görünen isyancılara inanan Yarbay Mahmut, kan dökülmesini de istemediği için onlarla uzlaşmaya çalıştı. Ancak isyancılar bu hareketleriyle erlerin silah ve cephanelerine el koydular ve Yarbay Mahmut da şehit edildi. Bu ayaklanmalar devam ederken demiryolu hattı üzerinde bulunan ve “Anadolu’nun kapısı” sayılan Geyve civarında hâkimiyet kurmak mühim bir mesele oldu. Çünkü Geyve kaybedilseydi isyanın Bilecik ve Eskişehir’e sıçrama ihtimali doğacaktı. İsyanı bastırmak adına Binbaşı Çolak İbrahim 19 Nisan’da Geyve’ye geldi. Taraklı’da isyancıları mağlup etti. Oradan Mudurnu’ya geçti ve burada kuvvetinin sayısını artırdı. Mudurnu’da isyancılar karşısında zor duruma düşmesine rağmen destek kuvvetlerin gelmesi sayesinde bir kez daha isyancıları mağlup etti. Çolak İbrahim, Mudurnu’dan hareket ederek 28 Mayıs’ta Düzce’ye ulaştı.
Bu sıralarda Beypazarı’nda isyan devam etmekteydi. 25 Nisan’da Yarbay Arif, Beypazarı’nı isyancılardan kurtardı. 1 gün sonra Nallıhan’a doğru yürüdü ancak isyancıların oradan kaçtıklarını duyunca Çarşamba köyünde bulunan isyancıları etkisiz hale getirdi. Böylece Nallıhan civarındaki isyan hareketini de bastırmış olan Yarbay Arif, Bolu istikametine yürüdü. Bölgenin önde gelen isimlerinin af dilemesi ve Yarbay Arif’in müfrezesinin yetersiz olması sebebiyle milli kuvvetler Bolu’ya girmediler. Bu kararda Düzce’deki isyancıların Bolu’ya doğru harekete geçecekleri haberinin alınmış olması da etkili oldu. Nitekim 2-3 Mayıs’ta bu hareket gerçekleşti. Bolu’yu savunmakla görevli birliği mağlup eden isyancılar şehre hâkim oldular. 4 Mayıs’ta isyancılar şehrin dışındaki Yarbay Arif müfrezesine saldırdılar ve sayıca üstün olmaları sayesinde müfrezeyi geri çekilmeye zorladılar. Yarbay Arif ve müfrezesi Kızılcahamam’a çekildiler. Bu sırada Mustafa Kemal, Ali Fuat Paşa’yı ve Konya Ereğli’deki tümeni de Ankara’ya çağırdı. 11-12 Mayıs gecesi ise Yarbay Arif, bir suikast sonucunda şehit oldu. Bu suikast, Yarbay Arif çadırında uyurken, gecenin karanlığından faydalanan birisi tarafından gerçekleştirildi. Yarbay Arif’in şehit olmasıyla birlikte müfrezesini teşkil eden Karakeçililer köylerine dönmek için müsaade istemişler, uzun uğraşlar sonucu kalmaları için ikna edilmişlerdir.

Pir Sultan Abdal Gerçek Hz. Ali’yi Bilmiyor muydu?

0

Alevilerdeki Hz. Ali algısı, bütünleşmesi, sevgisi, duyarlılığı geriletilirse, buradan bir gedik açılırsa, gerisinin geleceğini düşünen, sanan kimseler, Alevilere yönelik planlarını en çok Hz. Ali üzerinden yürütüyorlar.
Birileri Hz. Ali’ye dördüncü halife olmasının dışında bir anlam yüklemezken, onu sıradanlaştırarak ve diğerleri ile bir tutarak Alevilere yaklaşıyor -ki bu asırlardır böyle, yeni bir şey yok bunda-.
Fakat diğer yeni bir tez -ve üstelik bu tez Alevi bir anne-babadan dünyaya gelenlerce dile getiriliyor- Alevilere “Hz. Ali ile bir alakalarının olmadığını, aslında Hz. Ali’nin Alevilerin inandıkları ve bildikleri gibi olmadığını” söylüyorlar.
Üstelik bunu “bilimsel çalışma diye, kaynaklar şurada” diyerek yapıyorlar.
Bu çalışmalar bilimsel olmadığı gibi gösterdikleri kaynaklar Emevi kaynaklarıdır ve biz Ali sevdalısı Alevilerce zerre kadar kıymeti yani doğruluğu yoktur.
Alevilerin aklıyla, zekasıyla alay edercesine inançlarına ve değerlerine hakaret eden bu kimseler, “dedeler gerçek Hz. Ali’yi anlatmadılar, gerçek Ali sizin bildiğiniz gibi değildir” diye başlayarak Hz. Ali’ye yönelik ne kadar aşağılayıcı, küçük düşürücü hakaret ve küfür varsa sıralıyorlar.
Üstelik bunu bilim insanıyız -ki ortada bilimsel bir şey yok, her söylemlerinde olduğu gibi bu da yalan- diye yapıyorlar.
Evet, ne yazık ki birileri ısrarla, kararlı bir şekilde bıkmadan Alevilerdeki Hz. Ali sevgisini yer ile bir etmek için olmadık çalışmalar yapıyor.
Bunu neden yapıyorlar?
1400 küsur sene önce yaşamış bir şahsiyet hakkında neden bu denli çalışma yapılıyor?
Bunun arkasında ne yatıyor?
Neden yüzlerce yılın süzgecinden geçip rafine hale gelen bu güzelim inancın temelleri ile oynanıyor?
Neden Alevilere “dedeleriniz, inanç önderleriniz, bunca ulu ozanınız bir şey bilmiyordu, gerçek Ali’yi bilmiyordu, biz biliyoruz” gibi insan aklı ve zekasıyla uyuşmayacak şekilde söylemler ortaya çıkıyor?
Aleviler aptal ve ahmak mı?
Bunca Alevi ozanı, inanç önderi Hz. Ali sevgisini ve bağlılığını yüz binlerce şiirde, beyitte dile getirmişken, nasıl olur da gerçek Ali’yi bilmiyorlardı?
Misal Pir Sultan Abdal, Nesimi, Virani ve daha sayısız ozan, inanç önderi Hz. Ali’ye sevgisini dile getirmemiş midir?
Onlar gerçek Hz. Ali’yi bilmiyor ama birileri şimdi çıkmış Pir Sultanın ve diğerlerinin Hz. Ali’yi tanımadıklarını dile getiriyorlar ve Alevilere Hz. Ali gerçeği diye en aşağılık yalanları sıralayabiliyor.
Siz acaba Pir Sultanın binde biri olabilir misiniz?
Pir Sultan ve diğer ulu ozanlarımız aptal mıydı?
Misal Yemini yedi binden fazla beyitten oluşan ve sadece Hz. Ali’ye bağlılığını, sevgisini dile getiren Faziletname’yi yazacak ve siz Yemini’ye diyeceksiniz ki “sen gerçek Ali’yi bilmiyordun,” öyle mi?
Gerçek Ali, “kaynaklar böyle diyor, Hz. Ali sizin inandığınız ve bildiğiniz gibi değil” dediğiniz bir Ali yok ve o gösterdiğiniz kaynakların nazarımızda bir değeri yok.
Bizlerin kaynakları Pir Sultandır, Yemini’dir ve onlar gibi niceleridir.
Ali bizim şahımızdır, Merdan’ımızdır, yolumuzun önderdir.
Sizin her türlü yalan ve hilelerinizden, kir ve nefretinizden uzaktır.
Kendi yalanlarınıza birilerini inandırsanız bile Hz. Ali’nin ve bu yolu sürmüş olan Pir Sultan gibi nicelerinin laneti daima üzerinizdedir.
Kimse bize bilgiçlik taslamasın.
Aleviler bunların sandığı gibi ahmak ve aptal bir toplum değildir.
Biz Hz. Ali’ye bağlıyız, yolundayız ve bu böylede kalmaya devam edecektir.
Evet, bu bilimsel çalışma, kaynaklar böyle diyen kimselerin alayı sahtekardır, yalancıdır.
Bunlar sinsi planların uygulayıcılardır ve gün gelecek Ali sevdalıları bunların hepsinden teker teker hesap soracaktır.
Sözlerimizi Pir Sultanın şu dörtlüğü ile bitirelim.


Muhammet Ali’nin kurduğu yoldur
Ak üstünde kara seçebilirsen
Gönülden itikat söyleyen dildir
Ali’nin sırrına erebilirsen


Remzi Kaptan

Hü diyelim gerçeklerin demine

0

Hü diyelim gerçeklerin demine
Gerçeklerin demi nurdan sayılır
On iki’mam katarına uyanlar
Muhammed Ali’ye yardan sayılır

Üç gün olur şu dünyanın safası
Safasından artık imiş cafası
Gerçek erenlerin nutku nefesi
Biri kırktır kırkı birden sayılır

İhlas ile gelen bu yoldan dönmez
Dost olan dostuna ikilik sanmaz
Eri Hak görmiyen Hakk’ı da görmez
Gözü bakar amma körden sayılır

Gerçek aşık menzilinde durursa
Çerağ gibi yanıp yağı erirse
Eksikliği kend’özünde görürse
O da erdir yine erden sayılır

Şah Hatayi’m eyder Bağdad’dır vatan
İkilikten geçip birliğe yeten
Erenler yoluna kıyl ü kal katan
Yolun dikenidir hardan sayılır

Elest-i bezminde ikrâr

0

Elest-i bezminde ikrâr
Verenlerin demine Hü.
Gönül gözü ile didâr
Görenlerin demine Hü.

Yar bilip Ali oğlunu
İncitmeyip hak kulunu
Ehlibeyt’in bu yolunu
Sürenlerin demine Hü.

Erenlerden gelir bu iz
Bu ize talip olduk biz
Dost bağında gül-ü nergiz
Derenlerin demine Hü.

Bülbül aşık olur güle
Gül cefa eyler bülbüle
Emek verip bir gönüle
Girenlerin demine Hü.

Yıkıp bencillik köşkünü
İrşad eyleyip şaşkını
Gönüllere hak aşkını
Örenlerin demine Hü.

İşte sözüm budur usta
Tamah eylemeyip posta
Gönül sofrasını dosta
Serenlerin demine Hü.

Aşık olunca didâra
Nazar eyledim Haydar’a
Velayet’te bu esrâra
Erenlerin demine Hü.

Velayet Aytan… Aşk ile Hüü

ÇANAKKALE ŞEHİTLİKLERİ ZİYARETİ

0

“Çanakkale Geçilmez” diyerek bu vatanı bizlere emanet eden aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve dualarla anmak için Çanakkale Şehitlikleri ziyaretine gidiyoruz…
Tarihimizin yazıldığı, destanların yaşandığı kutsal topraklarda şehitlerimizi ziyaret ederek manevi bir yolculuğa çıkıyoruz.
🗓 2 Mayıs Cumartesi Gecesi
🕚 Saat: 23:45
📍 Hareket Noktası: İstanbul Cemevi
🗓 Dönüş: Pazar Akşamı 22:00
📞 İletişim: 0532 170 92 70
🍽 Programa Dahildir:
✅ Gidiş – dönüş ulaşım
✅ Profesyonel rehber eşliğinde gezi
✅ Sabah kahvaltısı
✅ Öğle yemeği
✅ Akşam yemeği
Gazi Arslan
İstanbul Cemevi Eğitim ve Kültür Vakfı
Genel Başkanı

Aleviliğin Alevisi olmak

0

Kimin Alevisi?
Alevilerde yeni bir bakış açısı, yaklaşım, düşünüş, üslup, davranış ve mücadele yöntemi gerekiyor. Yüzlerce yıllık tarihten süzülüp geleni esas alan, Alevi inancını ve toplumunu merkeze koyan bir anlayış şart.
Günümüzde öyle bir Aleviyi bulmak güç. Alevilerin Alevisinden çok, başkalarının Alevi toplumu içerisindeki misyonerleri var. Aleviliği ve Alevileri esas alan, yaşamın merkezine koyan, dünyaya ve yaşama bu odağı merkeze alarak yaklaşan ve yaşayan Alevi neredeyse yok.
Peki, ne var?
Çeşitli devletler ve haliyle onların yerel piyonları, çıkar grupları, ideolojik yapılar, siyasi örgütler ve daha başka Alevi dışı oluşumlar var. Yani Alevilerin Alevisi yok; onun-bunun Alevisi var.
Peki; Alevilere ve Aleviliğe değil de başka yapılara hizmet eden birisinin, başkalarının çıkarını önde tutan birinin Aleviliğe ve Alevilere bir faydası olabilir mi? Misal, bir siyasi partinin militanı veya kadrosu, Alevi davasını ve Alevileri mi esas alır yoksa kendi partisinin çıkarını mı? Milliyetini ve etnik kimliğini esas alan birisi, milliyetini mi önceler yoksa Aleviliği ve Alevileri mi? Sınıfsal davayı savunan birisi haliyle Aleviliği ve Alevileri değil, kendine göre sınıfının çıkarını esas alır. Bu listeyi böylece uzatmak mümkün.
Onun için Alevilere gereken; Aleviliği ve Alevileri esas alan, Alevi kimliğini her şeyin üzerinde gören bir anlayışın ve bu anlayışın şekillendirdiği bir çalışma tarzının hâkim olmasıdır.
Bugün çeşitli yapıların Aleviler içerisindeki misyonerleriyle Alevi toplumu aldatılıyor, zaman kaybediyor ve geriletiliyor. Bu gerçeklik birçok kimse tarafından görülse dahi bir şeyler yapılmıyor, geriye çekiliniyor ve meydan tamamen bu “Alevi olmayan Alevilere” bırakılıyor.
Alevilerin gündem belirlemesi bir yana, Aleviler kendileri dışında oluşturulan gündemlerin peşinden sürükleniyor. Bu yapay gündemlerle temel inanç birliği parçalanıyor, enerjisi boş kanallara aktarılıyor. Bu da geleceksizlik demektir; tarih ve toplumlar sahnesinden çekilmek demektir. Tümden bir yok oluş olmasa bile; varlığı yokluğu belli olmayan, etkisiz bir toplumsal varlık haline gelmek demektir.
Alevilik var olmalıdır. İnsanlık ve inançlar yaşadığı sürece Alevilik inancı da varlığını sürdürmelidir. Alevilik insanlıkla buluşturulmalıdır. Aleviliğin en başta inançsal boyutu ve kültürel değerleri olmak üzere; Alevilik, birçok yönden daraltılmış, varoluşsal sorunlar yaşayan ve sorularına çözüm arayan insanlara ulaştırılmalıdır.
Aleviliği insanlıkla buluşturmak yerine yapılanlara bir bakın… Baktığınızda göreceksiniz ki Alevileri geliştirecek, Aleviliği tanıtacak, orta ve uzun vadede Aleviliği yaşatacak hiçbir şey yapılmıyor.
Neden peki?
Çünkü “Alevilerin Alevisi” yok. İşte bütün bu çemberleri kıracak olan, yapılan tüm hesapları altüst edecek olan Alevilerin Alevisine ihtiyaç vardır. O vakit Aleviler hayatın her alanında daha iyi bir konumda olur, Alevilik ise insanlıkla buluşur.
Korkmadan, çekinmeden diyebilmeliyiz ki: “Biz falanca ırkın, siyasetin, devletin, sınıfın veya partinin Alevisi değiliz; biz, Alevilerin Alevisiyiz.”
Remzi Kaptan

Rabbim seninle ettiğim ahdi

0

Rabbim seninle ettiğim ahdi
Bulayım kal’a-yi iman içinde
Ahır zaman olup geçince vakti
Kalmasın imanım güman içinde

Kimin ayağına gelse bir oyun
Cellât satırına uzata boyun
Kendi rızasiyle kurda bir koyun
Veren var mı göster çoban içinde

Beyazına çıkar onun yarısı
Yumurtanın iki olsa sarısı
Cahil adam misli yaban arısı
Geç yapsa bal yapmaz orman içinde

Aşkın çıkrığını eğirse iği
Seyranî ateşsiz pişirir çiği
Okkanın dirhemin artık eksiği
Belli olur mizân irfan içinde

Aşık Seyrânî

Güzel Dost

0

Erenler cemine serdim özümü
El ele, El Hakk’a erdik güzel dost
Eğilip eşiğine sürdüm yüzümü
Kırklar meydanına girdik güzel dost

Hak için ikrarım, sözümü derim
Bu yola kurbandır, bin defa serim
Bir lokmayı kırka pay etti Pir’im
Rızadan nasibi derdik güzel dost

Şah-ı Merdan Ali, başta neslimiz
Güruh-u Naci’den gelir aslımız
Kerbela’dan beri gönül yaslımız
Biz bize ikrarı verdik güzel dost

KUL ÖKSÜZ’üm engür, dolumuz oldu
Hacı Bektaş Veli ulumuz oldu
Dört kapı kırk makam, yolumuz oldu
Özümüz meydana serdik güzel dost

Aşık Mustafa Öksüz
11 Nisan 2021

Kuvayı milliyenin bilim adamları

0

Ankara Vilayet Konağı’nda tek bir oda. Bir bakan, birisi sağlık memuru iki personel. 1920 yılında kurulan ilk Sağlık Bakanlığı bu kadarcık. Sıtma, Kolera, Veba, Trahoma, verem, çiçek, daha pek çok salgın hastalık en az 1920’li yıllarda Mustafa Kemal ve arkadaşlarının savaştıkları mütareke güçleri kadar sinsi.

Sağlık Bakanlığı’nı kurmak Mustafa Kemal ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı ilk bir kaç işten biri. Meclis açıldıktan 10 gün sonra kuruluyor Sağlık Bakanlığı. Başına getirilen isim donanımlı ama bir o kadar çaresiz Adnan Adıvar.

Çaresiz çünkü. Personel yok, ilaç yok, imkansızlık bin bir çeşit. Adıvar’ın önceliği savaş yaralarını sarmak ve bir de bakanlık mevzuatını oluşturmak. Ama belli ki attığı tohumlar sağlam. Çünkü bir kaç yıl içinde bakanlığa bağlı yatak sayısı 6 binin üzerine çıkıyor. Hekim sayısı ise 500’den fazla. Kuduz ve veremle savaş için merkezler açılmış. Verem sanatoryumu Burgaz Ada’da.

Ve o savaş koşullarında İtalya’dan çiçek aşısı alıyor Ankara Hükümeti. Bir yandan da aşıhane ve bakteriyoloji bölümleri kuruluyor ki bu devasa sorunlara çözüm bulunabilsin. Yurtsever doktorlar gizlice Anadolu’ya geçip salgınla mücadeleye girişiyorlar.

Onlardan biri; Zekai Muammer…

Daha yeni evlenmiş. Tam da o günlerde Anadolu’dan bir haber alıyor Zekai Muammer, “Gel, Kuvvay-ı Milliye’ye katıl. 100 bin kişilik çiçek aşısına ihtiyacımız var” diyor Ankara ona…“Gidelim” diyor gencecik eşine Zekai Muammer. Fırtınalı bir gecede İstanbul’dan yola çıkıyorlar. Muammer’in yanında İstanbul Bakteriyolojihanesi’nden gizlice çıkarttığı kolera ve veba kültürleri, laboratuvardan aldığı çiçek aşısı ve birkaç deney hayvanı var. Zorlu bir deniz yolcuğundan sonra İnebolu’ya gelip Kuvvay-ı Milliye’ye katılıyor Zekai Muammer. Tam 4 yıl Kastamonu’da çiçek aşısı üretiyor.

Sadece o mu ?

Sıvas’ta kurulan Sivas Aşı Merkezi’nde Mustafa Hilmi Bey, Dr. Tevfik Sağlam, Dr. Server Kamil ve Asım Beyler’in canla başla çalışmaları sonucunda 1920-1921 yılları arasında üretilen çiçek aşısı miktarı 3 milyondan fazla.

Yetmiyor aynı yıl Anadolu’da üretilen çiçek aşısı Fransız, İngiliz ve Amerikalı’lara ihraç ediliyor. İşte bu bunun adı mucize…Yine savaş günlerinde frenginin ücretsiz tedavisi için kanun çıkartıyor Meclis.

1922’de yine bir sağlık neferi Kemal Muhtar’a “Anadolu’ya ne kadar çiçek aşısı hazırlayabileceği sorulunca. “’fazla dana verirseniz yılda 5 milyon kadar yaparım” der. Ve o yıl 3,5 milyon doz aşı üretiyor bir nişanla ödüllendiriliyor.

Mustafa Kemal Paşa 1 Mart 1923’te daha cumhuriyeti ilan etmeden önce Meclis’te yaptığı konuşmada, “Ülkenin sağlık durumu Allah’a şükür sevindirici” diyor ve uzun uzun anlatıyor Anadolu’daki sağlık tablosunu. Diyor ki; “1921 yılı içinde, üç milyon kişilik çiçek aşısı yapabilen Sivas Kurumu geçen yıl içinde beş milyon kişilik çiçek aşısı, 537 Kg. kolera, 477 Kg. tifo aşıları üretmiş ve bunlar halka yeterli bir şekilde yapılmıştır.

İstanbul kimyahanesinde üretilen devlet kinininin bin kiloya yakın mevcudu Ziraat Bankası eli ile bütün bölgelere dağıtılmak üzeredir. 250 kilo da parasız kinin dağıtılmıştır.” O yıl Bakanlığa bağlı hastahanelerde yirmi bini aşan hasta tedavi ediliyor ve bütün kurumların laboratuvarlarında 30 bin muayene yapılıyor

‘SIRMA SAÇLI VE BADEM GÖZLÜ’ YALÇIN KÜÇÜK

0

Aslında bugün “Haksızlık, Hukuksuzluk ve Adaletsizliğe Alışmayacağız; Tekrar Tekrar Karşı Çıkacağız” başlıklı bir yazı yazacaktım.

Fakat Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları için aşağıdaki satırları yazmış olan ve yakından tanıdığım Yalçın Küçük ölünce kendisine Allah’tan rahmet ve sevenlerine başsağlığı dileyerek hakkındaki gerçekleri yazmak gereğini hissettim.

“Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı’na sonradan katıldılar ve çöken düzene yakındılar.

Sonradan geldiler, kendilerinden önce gelenleri ve daha önemlisi, Kemal Paşa-İsmet Paşa-Fevzi Paşa triumvirası, başlamış olan kurtuluş ve bağımsızlık hareketine göre daha tutucu olduğu için daha radikal olanları tasviye etmek zorunluluğu duydular.”


Yalçın Küçük ve eski eşi Temren ile tanışıklığımız çok eskidir…

1960’lı, 70’li Ankara günlerine dayanır:

Eşlerimizin aynı işyerinde çalışmaları bir yana, biz de Prof. Mübeccel Kıray’ın 1960’lı yıllarda Ankara’daki evinde yaptığı, herkese açık Perşembe toplantılarında zaman zaman birlikte olurduk.

O sıralarda, 29 Nisan 1960 günü, Demokrat Parti iktidarının, 27 Nisan’da “Tahkikat Encümeni” Yasası ile yaptığı Anayasa Darbesi’ne karşı Siyasal Bilgiler Fakültesi bahçesinde gerçekleştirdiğimiz protesto eylemini ezmek için Menderes’in emriyle gelen polis ve askerlerin baskınında, süvariler okul bahçesine girmesin diye ben atların ayaklarının önüne yattığımda, o da o sırada bahçede olduğunu söylemiş, aramızda bir tür yakınlık doğmuştu.

O yıllar, Türkiye’nin Devrimci 1961 Anayasası’na göre yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı, grev hakkının tanındığı, bağımsız yargı ve bağımsız TRT’nin, Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulduğu yıllardır.

1961 Anayasası Devrimci Demokratik kimliği ile Atatürkçülük ile Sosyalizm arasında köprülerin inşa edilmesine de olanak tanımıştı.

AMA ne yazık ki o yıllarda Türkiye’de, yasaklardan dolayı, hâlâ emekleme aşamasında olan Sosyalizm, hem kendi içinde “Milli Demokratik Devrimciler” (Mihri Belli-biraz zorlamayla Doğan Avcıoğlu) ve “Sosyalist Devrimciler” olarak bölündü ve Moskova-Pekin-Ulusal (Aziz Nesin) Sosyalizm kavgasında yok olup gitti, hem de Atatürk’e ve “Cumhuriyet Devrimine” karşı tavır alarak filizleneceği bir toprağı reddetti.

Sonuç olarak yeni çiçeklenen özgürlük ortamında, sol hareketler, Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik (CHP), Sosyalistlik/Komünistlik (Aybar-Aren/Boran ayrılığı-Renkli ve Beyaz Aydınlık/Perinçek), Sivil-Asker öncülüğünde Devrimcilik (Yön-Devrim, Avcıoğlu), Resmi TKP-Gençlik Hareketleri (Goşistler, THKO-THKP-C, Deniz’ler-Mahir’ler) olarak birbirine yakın ama birbiriyle rekabet eden akımlar olarak belirdi.

Ben FKF’nin DevGenç’e dönüşmesini, DevGenç’in Dev-Yol ve Dev-Sol olarak bölünmesini, Sosyalizmin Moskova ve Pekin çizgisinde birbirine düşman partiler haline gelmesini, Türk işçi hareketinin Türk-İş ve DİSK olarak bölünmesini, içlerinde yaşayarak bütün kavgaları bir AntiFaşist ve bir AntiGoşist olarak AtatürkCumhuriyet-CHP-TKP çizgisinde izledim, bazılarına da aktif olarak katıldım.

Sonuç olarak, bölünmenin ve ayrışmanın bütün olumsuzlukları yaşandı ve sonuçta Türkiye önce 1971, sonra 1980 darbelerine ve bu darbeler yoluyla bugünlere taşındı.


Yalçın Küçük ile buralarda en baştaki CHP çizgisi hariç, hiçbir yerde uyumlu bir çizgide karşılaşmadık.

Bunun çok nedeni vardı:

1) Dengesiz ve çok kavgacıydı. DPT’den bu yüzden ayrılmış, TİP’ten de bu nedenle ihraç edilmişti.

2) Çok zeki ve çok çalışkandı ama hemen kavga çıkarıyor ve derhal eski dostlarına, yeni rakiplerine karşı saldırıya geçiyordu.

3) Tutarsızdı; bir süre ittifak ettiklerini çok kısa bir süre sonra suçluyor ve ayrılıyordu.

4) Her konumuna uygun değişik tezleri savunduğu için fikirleri tutarsızdı. Kendisi de “Yazdıklarımı dönüp okumam: Onlar, dolduğum zaman kustuğum düşüncelerimdir. Kusmuklarımı okumam” derdi. Türkiye Üzerine Tezler ve insanları adlarına göre etnik olarak etiketlediği kitaplar yanlış ve fantastik iddialarla doludur. Bunları alıntılamak ve düzeltmek için yeni bir kitap daha yazmak gerekir.

5) Atatürk’e, Cumhuriyet’e karşıydı; elbette olabilir ama bu nedenle tarihi tahrif ediyor ve kendisine İkinci Cumhuriyetçiler (Birikimciler, etnikçiler, dinciler) arasında yer arıyordu.

6) Fazla muhteristi; hem iktidara hemen ortak olmak istiyor ama bunun örgütünü de yolunu da bir türlü bulamıyordu, çünkü yaşadığı dönem istikrarsız bir değişme dönemiydi.

7) Bilmediği konularda, gerçeklere ve bilimsel yöntemlere uygun olmayan çıkarsamalar yapıyor ve ilişkilerini kullanarak bunları popülerleştiriyordu.

8) Çok sık değiştirdiği konumlarından birinde Paris’te, etnikçi Kürtçülük ile Sosyalizm arasında köprü ve ittifak kurmaya çalışmış ama onu da başaramamıştı.

9) Baskıcı ve darbeci iktidarlar tarafından büyük haksızlıklara uğramış ve beni de isyan ettiren biçimde haksız, hukuksuz ve adaletsiz olarak hapis yatmıştı; sanıyorum onunla ilgili yanlış yorumların bir kaynağı da buydu.


Galiba onun hakkındaki en gerçekçi yargıyı, şu satırlarıyla Zeki Sarıhan yapmıştır: YALÇIN KÜÇÜK: DİKKATLERİ ÜZERİNDE TOPLAMAK

Zeki Sarıhan


“Onun bazı doğruları kullanarak abuk sabuk şeyler söylediği kanısına vardım. Görüşlerini sükûnetle dile getirmesi, çağrılan her yere gitmesi ise iyi yanıydı.”


“Aydınlık’ta yayımlanan yazılarını ‘Aydınlık Zindan’ adlı bir kitapta toplamıştı. Savunduğu tezleri Aydınlık da doğru bulmamıştı ki kitabı okuyup bir yazı yazmamı istediler.

Kitabı okuyunca Yalçın Küçük’ün aykırı bir insan görüntüsü vererek ilgi çekmek için gerçekleri nasıl tersyüz ettiğini daha iyi gördüm.

Kitapta ele aldığı 11 konudan 10’u hakkında yanlış yazıyordu! 26 Mart 2000 tarihiyle Aydınlık’ta ‘Yalçın Küçük’ün Kitabında Tarihsel Yanlışlar’ yazısında bunları anlattım.”


Yalçın Küçük’ün saldırganlığını ve eleştirel tavrını sevenlerin onun arkasından yazdıklarını anlayışla karşılıyorum.

Ne demişler “Kel ölür, sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur!”.

Ama Yalçın Küçük ne “Atatürkçü ne de Cumhuriyetçi” idi…

Hatta, Marksistliği ya da Sosyalistliği de birçok Sosyalist/ Marksist örgüt ya da parti tarafından reddedilmiştir.

“Sosyalistlik etiketi” altında, güya “Marksist Çözümleme” yaparak pek çok teorik ve tarihsel gerçeği saptırmıştı.


1960’lı, 70’li yılları bilmeyenler, dinciliğin, etnikçiliğin, goşizmin, Marksizme, Sosyalizme, TKP’ye ve ülkeye ne biçim zarar verdiğini görmeyenler, ya bilmedikleri konularda popüler kültüre katılarak ahkâm kesmesinler ya da biraz okuyup o dönemlerin gerçek tarihini doğru kaynaklardan öğrensinler!

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/emre-kongar/sirma-sacli-ve-badem-gozlu-yalcin-kucuk-2493881

Emre Kongar, 10.04.2026,Cumhuriyet Gazetesi

Eşi bulunmaz bir Cimri

0

Aziz NESİN

Yunan ordusu 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmişti. Bu sırada Ayvalık’ta Türk ordusunun Yüzyetmişikinci Alay’ı vardı. Yüzyetmişikinci Alay’ın komutanı Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey’di. Bu alayın erlerinin çoğu, Büyük Dünya Savaşı’na katılmış gazilerdi. Bu erler, askerlik görevlerini bitirdiklerinden, bikaç gün sonra terhis olup köylerine döneceklerdi. Evlerine gidecekleri için sevinçliydiler.

O günlerde Ayvalık koyuna iki Yunan torpidosu gelip demirlemişti. Bu torpidolarda Yunan deniz erlerinden başka, Yunan piyade erleri de vardı. Gemilerde piyade erlerinin bulunması, Yunanlılar’in Ayvalık’a asker çıkaracaklarını gösteriyordu.

Yüzyetmişikinci Alay Komutanı Yarbay Ali Bey, işgalci Yunanlılar’a karşı koymaya, düşmana karşı direnmeye karar verdi. Ama İstanbul’daki Padişah hükümeti, Yunanlılar’a karşı direnilmesini istemiyordu.

Yarbay Ali Bey, Yüzyetmişikinci Alay’ın erlerini, erbaşlarını, assubay ve subaylarını toplayıp onlara şöyle dedi:

— Arkadaşlar! Biliyorum, Büyük Savaş’ın yorgunluğunu bile daha üzerinizden atmadınız. Büyük Savaş’ta silah arkadaşlarınızdan çoğu şehit düştü. Sizler de kanlarınızı döktünüz. Sizlerden artık hiçkimsenin bir görev istemeye hakkı yoktur. Bikaç gün sonra terhis olup köylerinize gidecek, evlerinize dönecek, ailelerinize kavuşacaksınız. Ama biliyorsunuz, İzmir’imizi düşman işgal etti. İşte görüyorsunuz, karşımızda da düşmanın iki savaş gemisi duruyor. Belki bugün, belki yarın, bu iki düşman gemisi Ayvalık’ı top ateşine tutacak. Yunan askerleri Ayvalık’ı da işgal edecek. Biz, yurdumuzun bu bölümünü düşmana bırakıp evlerimize gidemeyiz. Bu görevi sizden ben istemiyorum, anayurt istiyor. Yurdumuzu savunmak için benimle burda kalıp savaşmak isteyenler şu yana geçsinler. “Hayır, biz savaşmaktan çok yorulduk. Bundan sonra artık askerlik yapmayız” diyenler de haklıdırlar. Onlar da silahlarını bıraksınlar, gülegüle evlerine gitsinler!

Yarbay Ali Bey, yüzü gülmez, sert görünüşlü, duygularını dışa vurmaz bir askerdi. Ama erlerine bu sözleri söylerken o denli duygulanmıştı ki, gözleri buğulanmış, sesi titremişti. Dudaklarından bir hece daha çıksa, yıllarca savaş alanlarında vuruşmuş o yiğit yarbayın gözlerinden yaşlar boşanacaktı.

Komutanlarının bu sözü üzerine, Yüzyetmişikinci Alay’ın tek eri bile silahını bırakmadı. Hepsi birden, yurtlarını savunmak için, alay komutanlarının gösterdiği yana geçti. Hükümet, işgalci Yunanlılar’a karşı direnilmesini istemediğine göre, direnişe geçen Yüzyetmişikinci Alay, hükümete karşı geliyor demekti. Bu durumda hükümet Yüzyetmişikinci Alay’ın gereksinmelerini karşılamayacak, giderlerini sağlamayacaktı. Alaydaki subayların, assubayların, erlerin yiyecekleri, giyecekleri, yakacakları, yunacakları, sonra hayvanların yemleri kısacası bütün bu gereksinmeler nasıl, nerden sağlanacaktı?

1919 yılının 26 Mayıs günüydü. Yunan ordusu İzmir’i işgal edeli onbir gün olmuştu. İşte o

gün Yarbay Ali Bey atına atlayıp Ayvalık’tan Burhaniye’ye geldi. Burhaniye’deki tanıdıklarından zeytinyağı fabrikası sahibi Ali Osman Ağa’yla bu konuyu konuştu. Ali Osman Ağa, Burhaniye’nin ilerigelenlerini çağırdı. Tüccar Hacı Tali Bey’in yazıhanesinde gizli bir toplantı yaptılar. Yarbay Ali Bey, o toplantıda bulunanlara şöyle dedi:

— Burhaniyeliler, alayımın her türlü gereksinmesini sağlarsa, yiyeceğini, giyeceğini, hayvan yemini verirse, ben hükümete karşı gelip alayımla düşmana karşı direneceğim.

Burhaniye’nin ileri gelenleri, Ali Bey’in bu önerisini benimsediler. Bu iş için Burhaniye Haklan Savunma Derneği (Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) kuruldu. Müderris Şükrü Hocaefendi, bu derneğin başkanlığına seçildi. Tüccar Hacı Tali Bey de derneğin levazım işleri yönetmenliğine getirildi. İlk toplantıda, düşmana karşı direnmek için Yüzyetmişikinci Alay’dan başka, bir de sivillerden oluşacak bir milis alayının kurulmasına karar verildi.

Bundan sonra, Burhaniye’ye çok yakın olan Havran ve Edremit ilçelerinde de Hakları Savunma Dernekleri kuruldu.

Yoksul Burhaniye halkı Yüzyetmişikinci Alay’la milis alayını besleyemez, bu iki alayın tüm gereksinmelerini karşılayamazdı. Havranlılar’la Edremitliler de bu yurt görevine katıldılar. İki alayın giderlerinin yüzdekırkbeşini Edremitliler, yüzdeotuzunu Havranlılar, yüzdeyirmibeşini de Burhaniyeliler karşılıyordu. İlk ağızda o günün parasıyla yetmişdörtbin lira (Bugün için iki milyon lirayı aşkındır), onbin şinik buğday (Bir şinik onbeş kilo olduğuna göre yüzellibin kilo buğday), üçyüzyirmi koyun toplanarak bu iki alayın bir süre için gereksinmesi sağlandı.

Alayların giderlerini sağlamada zorluk çekiliyordu. Başkan Şükrü Hocaefendi, derneğin bir toplantısında şöyle dedi:

— Arkadaşlar! Varlıklı olanlara, zenginliklerine göre salma koyacağız. Başka umarımız yoktur. Parası olan para, malı olan mal verecek! Herkes olanını bağışlayacak…

Bunun üzerine,o toplantıda bulunan üyeler, kendilerinden yardım istenilecek varlıklıların adlarını saymaya başladılar. Üyeler bağış alınacakların adlarını söylüyor, derneğin yazmanı olan Hüseyin Hüsnü (Develi) de bu adları bir deftere yazıyordu. İşte böylece, para ve mal istenilecek kişilerin adlarıyla, her adın yanına da, o kişiden nice mal yada para alınacağı yazılarak bir salma listesi yapıldı. Bu listedeki adlar arasında bir de Çoruk Köyü’nden Çapkınoğlu Hasan Ağa adı vardı. Bu adın yanına 500 şinik buğday salma yazılmıştı.

Çoruk Köyü’nden Çapkınoğlu Hasan Ağa’nın adı söylenip listeye yazılırken, ordakiler alaylı alaylı gülümsemişlerdi. Çünkü bu Hasan Ağa, onların tanıdığı en cimri kimseydi; dünyada ondan daha pintisi olamazdı. Çok zengin olduğunu herkes biliyordu, ama kimseye bişey verdiğini, bir yoksula yardım ettiğini gören olmamıştı. Ondan para yada mal istemek, canından can koparmak demekti. Biriktirdiği altınları, tenekeye doldurup toprağa gömdüğü söylenirdi.

Salma listesine yazılanlara gidip, biçilen salmayı vermeleri istenecekti. Ama ordakilerden hiç kimse, salma istemek için Çoruk Köyü’nden Hasan Ağa’ya gitmek istemiyordu. Çünkü O’nun bişey vermeyeceği belliydi.

Bu Hasan Ağa çok yaşlıydı. Bu denli yaşlı ve zengin bir adamın bu denli eli sıkı olmasına herkes şaşar kalırdı. O’nun dillere söylence olmuş pintiliği üzerine pek çok olay anlatılırdı.

Pazara gitmek için köyünden Burhaniye’ye geleceği zaman, yolda yürürken aşınıp eskimesin diye, ayağından ayakkabısını çıkarıp koltuğuna sıkıştırırdı; Burhaniye’ye dek yalınayak gelirdi. Burhaniye’ye girerken ayakkabısını giyerdi. Akşam olup da köyüne dönerken, yine ayakkabısını ayağından çıkarıp koltuğunun altına kor, köyüne dek yalınayak giderdi. Eskimesin diye giymeye kıyamadığı ayakkabısı da o zaman, yirmiiki kuruştu.

Onca zengin, onca varlıklı olan Hasan Ağa para harcamaktan çok sakınıldı, parası gidecek diye ödü kopardı. Öyle elisıkı bir adamdı ki, Burhaniye’ye gelişlerinde, O’nun bir çayevine oturduğunu, bir bardak çay yada bir fincan kahve içtiğini gören olmamıştı. O kocamışlığıyla Burhaniye’ye dek yayan ve yalınayak yürümekten çok yorulduğu için, Burhaniye’ye gelince alandaki koca çınara sırtını dayar, orda bir süre soluklanıp dinlenirdi. Bu çınarın önündeki çayevinde oturanlardan O’nu tanıyanlardan biri,

— Hasan Ağa, gel, buyur, bir yorgunluk kahvesi iç! diye çağırsa, gitmezdi.
Para kendisinden çıkmasa da, alışkanlık olur korkusuyla, ısmarlanan çayı, kahveyi bile içmezdi. O’na çay, kahve ısmarlayanlara, günün birinde kendisinin de çay, kahve ısmarlaması gerekeceğini düşünürdü. O zamanın parasıyla bir fincan kahve on paraydı. Hasan Ağa on paraya bile kıyamazdı.
İşte bu denli cimri olduğu bilinen Hasan Ağa’ya salma almak için, ordakilerden hiçbiri gitmek istemeyince Hacı Tali Bey, derneğin yazmanı Hüseyin Hüsnü’ye,
— Senin dilin tatlıdır, ağzın laf yapar. Var sen git, iste! dedi.
Hüseyin Hüsnü Çoruk Köyü’ne gitti. Salma alacağından umutsuzdu. Köy kahvesine girdi. Kahvede gördüğü köyün korucusuna, Hasan Ağa’yı çağırmasını söyledi. Az sonra korucu, Hasan Ağa’yı köy kahvesine getirmişti. Hüseyin Hüsnü, köy kahvesinde oturanların da duyacağı bir sesle,
— Hasan Ağa amca, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti sana beşyüz şinik buğday salma yazdı… dedi.
Hasan Ağa,
— Bana çok salma koymuşsunuz yiğen… dedi.
Hüseyin Hüsnü de O’na,
— Allah daha da çok versin, sende de çok var Hasan Ağa amca… dedi.
Bunun üzerine Hasan Ağa,
— Öyleyse kalk yürü! dedi.
Hüseyin Hüsnü’nün bileğinden tuttu. Bileğini bırakmadan O’nunla yürüdü. Tahtadan yapılmış bir büyük ambar önüne geldiler. Ambarın uzunluğu yirmi metre vardı, belki de daha uzundu. Hasan Ağa anahtarıyla ambarın kapı kilidini açtı. Ambara girdiler.

İçeri girince Hüseyin Hüsnü şaşıp kalmıştı. Çünkü içerisi tahılla doluydu. Ambarda tahta perdelerle ayrılmış onbir bölüm vardı. Her bölüm, silme, tepeleme tahılla dopdoluydu. Hasan Ağa her bölümü Hüseyin Hüsnü’ye ayrı ayrı gösterip,
— İşte bu bölmede buğday var! Bu bölmede arpa dolu! Bu bölmeye de çavdar yığdık! İşte burası da yulaf bölmesi, dolu… diyordu.
Hüseyin Hüsnü şaşkınlıktan konuşamıyordu. Sanki düş görüyordu.
Hasan Ağa sözünü sürdürdü.
— Bana beşyüz şinik buğday mı saldınız? Neye bu kadar az salma koydunuz bana yiğen? İki alaya beşyüz şinik buğday yeter mi hiç! Bak yiğen, bu ambardaki salt buğday altıbinikiyüz şinik… Buğdaylar da, arpalar, yulaflar, çavdarlar da, hepsi hepsi, burda her ne varsa, hepsi Kuvvayimilliyye’nin, hepsi askerlerimizin… Alın, götürün! Taşıma için araba isterseniz, arabalarım da var. Arabalarımı da alın götürün, onlar da askerlerimizin… Yedirin tahıllarımı askerlerimize. Burdakiler yetmezse hiç kaygılanmayın, daha da bulur buluştururuz. Her ne isterseniz, her neyim varsa, varımı yoğumu vereceğim. Bende yoksa, olanlardan ödünç alıp, borç alıp vereceğim. Başka hiçbir umarımız kalmadı yiğen; yeter ki gavuru buralara sokmayın. Evimde, odamın duvarına asılı bir tüfeğim yar, salt bir onu veremem. Çünkü onu kendime ayırdım. Yaşlıyım diye tüfek kullanamam belleme. Düşman buralara dek girerse o tüfekle namusumuzu koruyup savunacağım ölene dek… Hadi şimdi var git güle güle! Bu dediklerimi böylece bir bir anlat! Güle güle! Benden selam söyle Hacı Tali’ye!

Hüseyin Hüsnü, Burhaniye’ye döndü. Burhaniye Hakları Savunma Derneği’nin dokuz üyesi yine Hacı Tali Bey’in yazıhanesinde toplanmıştı. Hüseyin Hüsnü içeri girince, ne haber getirdi diye, üyelerin hepsi merakla O’na baktılar. Dünyanın en cimri adamı olarak bildikleri Çoruk Köyü’nden Hasan Ağa’dan ne haber getirmişti?
Yazman Hüseyin Hüsnü olanları anlattı. Hasan Ağa’nın sözlerini onlara iletti. Bu sözleri duyunca ordakilerin başlan önlerine eğildi. Bir derin sessizlik oldu. Burhaniye’nin yaşlı ileri gelenlerinin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ençok üzülen de Hacı Tali Bey olmuştu. Ağladığı görülmesin diye yazıhaneden çıkmıştı. Koca adam kendini tutamamış, hüngür hüngür ağlıyor, biyandan da sesi titreyerek,
— Hiç kimse için kötü düşünmeyeceksin! diye söylenip duruyordu.

Attila Saran paylaşımı…

hiç bir makama liyakatsiz kimse gelmemeli

0

Adam uzun yıllar devesiyle taşımacılık yapmış.
Yaşlanan deve yolun sonuna gelmiş.
Artık öleceğini anlayınca:
— Sahibimi çağırın da helallik vereyim, demiş.
Devenin sahibi:
— Ne hakkı varmış ki bende? demiş.
Demiş ama yinede merak etmiş.
Dayanamayıp devesinin yanına gitmiş.
— Ne hakkın var ki bende? demiş.
Deve:
— Öyle deme!
İlk olarak; benim taşıma gücüm belliyken, sen bunun iki katı çuval yüklerdin bana.
Bu hakkımı helal ediyorum sana.
— İkinci olarak; benim günlük 10 kg yiyeceğe ihtiyacım varken, sen hep 8 kg verir kalanı vermezdin.
Bu hakkımı da helal ediyorum.
— Ayrıca ; Üç günlük yolu iki günde gitmem için sopayla döverdin beni.
Bu hakkımı da helal ediyorum.
— Dahası; bir de yavrum olmuştu.
Onu kesmiş, misafirlerinle bir güzel yemiştiniz.
Bu hakkımı da helal ediyorum.
— Amma bir hakkım var ki, onu sana asla helal etmeyeceğim.
Mahşerde bunu senden soracağım.
Sahibi merakla sormuş.
— Nedir o?
— Her seferinde her yolu en iyi ben bildiğim halde, tüm yükü ben taşıdığım halde, yularımı bir eşeğe verirdin.
Beni bir eşeğe mahkum ederdin ya, işte bu hakkımı asla helal etmeyeceğim!

Ezcümle;ehil olmayan, liyakatsız eşeklere hiç bir makamın, değerin ve emanetin teslim edilmemesi dileğiyle

Şah-ı Merdan cûşa geldi sırrın aşikâr eyledi

0

Şah-ı Merdan cûşa geldi sırrın aşikâr eyledi
Yağmuru yağdıran menim Ömer diye söyledi
Ol dem de şimşek balkıyıp yedi sema gürledi
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

Ömer vardı ol Muhammed katına dedi beyan
Ya Muhammed Ali midir arş yüzünde gürleyen
Çark-ı gerdün elindedir türlü hikmet eyleyen
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

Muhammed lisana geldi yektir Ali’m bir dedi
Hem evveli hem ahiri her şeye kadir dedi
Ali’ye şek getirenler mutlaka kâfir dedi
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

“Lahmike lahmi” buyurdu “cismim Ali demmike”
“Ali benim veçhim” dedi zülcelâl-ı rabbike
Hükmü baki adilham dir la ilahe gayruke
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

“Kün” deyince var eyledi on sekiz bin âlemi
Hem yazandır hem bozandır levh-i mahfuz kalemi
Cümle dertlerin dermanı yaraların merhemi
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

SEFİL ALİ’m akıl ermez hikmetine Ali’nin
Sarraf olan kıymet biçsin gevher ile lal’inin
Hem aşığa maşuk oldu aklın aldı delinin
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali