
Proleterim Ben.

Fabrikalarda köylerde
Sokaklarda alanlarda
Emektir var olan
En kutsal değerdir emek
Düşünceyle birleşir Sosyalizm doğar
Kim demiş sosyalizm Öldü diye
İşte biz ölmedik
Ölümler boy verdikçe
Yaşarız yüreklerde sevda sevda
Gün gelir apansız bir gecenin
Karanlığı çatlatan
Şafaklar gibi doğar düşüncelerim
Düşünüyor diye Öldürülüyoruz
Ama yılmıyoruz
Sosyalizm bir düşüncedir ölmez.
Ey ellerini yüreğimde
Kanayan yaraya basmış katiller
Sizin gücünüz yetmez
Öldürmeye sosyalizmi
Sömürüden alır gücünü
Kolay mı, sömürünün olduğu yerde
Sosyalizm ölsün.
Yürürüm başım dik boyun eğmem
Bir proleterim ben / ben kolay ölmem..
Kuşkusuz öldürebilirsiniz beni
Ama düşüncelerim
Her doğan bebekle
Yeniden yeşerecek
Ülkemin her bir yerinden
Zemheri sonrası kardelen gibi
Çatısız gecekondulardan
Sömürü çarkı gibi çalışan fabrikalardan
Düşer gelirim yollarına özgürlüğün
Yaşarım inat olsun diye
Bombalar parçalasa da yüreğim
Yaşar düşüncelerim
Ülkemin dört bir yanında
Ezilen sınıfımda yaşar
Gün gelir;
Kırsaldan Ağa ırgatından
Üç çocuklu Ayşe kadından.
Kestiğiniz filizler gibi boy verir düşünce
Sizler ister asın kesin beni
Bir nehir gibi akarım
Yolumdan dönmem
Bir proleterim ben/ben kolay ölmem
Öldürebilirmisiniz?
Selvi’yi kesseniz dibinden
Ölmez yanılmayın sakın
Bir selvi kesseniz
Binlerce filiz sürer
Kökünden söküp atmalısınız
Koparmalısınız topraktan.
Ama gücünüz yetmez buna
Milyonlarca selvi filizlendi
Umut umut bu ülkede
Bitirmeye çalışırken selvileri
Sizler ey kokuşmuş düzenin
Kirli yüzlüleri
Sizler tükeneceksiniz..
Kokuşmuş düzeniniz
Yıkacak sizleri
Baskılar sömürüler
Yaşatacak sosyalizmi
Yaşama sevdası saracak
Tüm benliğimizi
İşte o şafakla doğacağım yeniden
Bir proleterim ben / Ben kolay ölmem
Orakta çekiçte ben varım
Başakları toplarım orakla
Alın terim kokar çekicimin sapı
Mengene ağzında
İşkencede kalır sevdam
Kaynak makinesiyle puntalanmış
Yaşama direncim
Kolay kopmaz
Torna aynasına sıkışmış gözlerim.
Tavlanan çelik değil
Yüreğimdir ocaklarda
Tavlandıkça kızaran
Kızardıkça kızıllaşan
Meneviş rengi sevdalardayız
O gün geldiğinde pul pul dökülür
Nasırlı ellerden sevda
Aşktan ve sevgiden yana
Doğar sosyalizm Güneşim
Tanyeri ağartan
Kızıllığıyla doğar
O ışıkla doğacağım yeniden
O günü görecektir benden gelen
Bir proleterim ben/ Ben kolay ölmem
Uçaklarda ben varım
Uydularda ben
Bastığınız toprakta ben
Kara sapanın sapında ben varım
Buğdayların başaklarında ben..
Üreten benim
Yaratan ben
Nasırlı ellerim bilir
Lokomotiflerde teker
Gemilerde motorum ben
Maden ocağında
Katledilen emek
Tanklarda paletim ben
Makinelinin ateş kustuğu tetiğim
Potalarda eritilen maden
Kolay mı madeni çeliğe dönüştürmek
İşlemek boy boy
Panzerlerde bağlı cıvatayım ben.
Namluda mermiyi patlatan iğneyim
Çekilmeye hazır tetiğim ben
Bir proleterim ben / Ben kolay ölmem.
Yattığınız yatakta ben varım
İçtiğiniz çayda ben
Mısırda, buğdayda ben varım
Zeytinde, şekerde ben
Demlendiğiniz rakıda ben varım
Sigaranın tütünün de ben
Var olan benim…
Nasırlı ellerde sancı ben
Attığınız her adımda ben varım
Gecekonduların kuytularında ben
Doğuda katledilen yürek benim
Sanayide yok sayılan emek ben
Köyde ben
Şehirde ben
İşkencede ben
Ölümlerde ben
Namlunun ucunda
Kurşun benim
Polisin önünde hedef ben
Bir proleterim ben
BEN KOLAY ÖLMEM…
1 Mayıs 1987 Abdullah Oral..
Zamanım mı var?

Ölüm ne ki boyum eyeyim beye
Yele savrulacak harmanım mı var
Doğa tanrıdan başka hiç bir şeye
Hesap verilecek zamanım mı var.
Gönül dağları’mı ateşler sarsın
Deli Gönül yeter karara varsın
Varsın sular gidip bulanıp dursun
Bir gün durulacak zamanım mı var.
Yarına zamanı yok susmaların
Konuş ey yüreğim kirinden arın
Sessiz gidişlere kalır mı yarın
Güne sarılacak zamanım mı var.
Bakma bana öyle hep şaşkın şaşkın
Kime selam versem saldırır düşkün
Kendi işim bile başımdan aşkın
Soru sorulacak zamanım mı var.
Yel bir yandan vurur eller bir yandan
Kardeş değilmiyiz biz aynı kandan
Ozan Vurguni yim geçmişim candan
Benim kırılacak zamanım mı var…
Abdullah Oral.
Neden?

Dünya yalan deyip kandırma halkı
Parayla cepleri doldurmak neden?.
Söyle bana dünya kimlerin mülkü
Ölmeden namazım kıldırmak neden?
Ötelere giden geri gelmedi.!
Mabetlerden, yalan, taştı dolmadı!
Yarına bir damla umut kalmadı.!
Yoksula saçını yoldurmak neden?
Yalanla “Tanrıyı” kendine katıp
Dinsel telkinlerle halkı uyutup
Narin’lerin yaşam hakkını yutup
Çaresiz Çocuğu öldürmak neden?
Vicdan da yok ise yalanın yeri
Dünya neden yalan bi söyle bari
Aşk deyip sevgiyle öptüğün yari
Yalanla hayat’dan yıldırmak neden?.
İnsanca yaşamak ister iken biz
Vurgunu’yim neden orta yerde giz
Dünya yalan ise be hey vicdansız..
Yaşam haklarına saldırmek neden?…
Ozan Vurguni…
Abdullah Oral
Eylül……

İkindi sonrası güneş!
Yavaşca kendini bırakırken
Akşamın sisli kollarına
Usul usul sokuluyor aydınlık
Alaca sessizliğin koynunda
Sona varışdan başa dönüyor yine düşler..
Karanlıkta kaybolmak degil mesele,
Asıl tuvaf olan insanın
Kendi içinde,
Kendinde kayıp olması!
Üzerime karanlığı örtünmek için
Söndürdüm tüm ışıkları
Yarınsızlığa sustu imgeler
Başkaldırdı dilimde şiir!.
Güneş küsmüş gökyüzüne
Ay çok uzaklardan
Göz kırpmakta gündoğumu umuda!
Hiç bir karanlık!
Çalamasa da beni benden,
Yinede solgun bir sonbahar gibi
Eylülde yüreğime düşer mevsimler..
Çizim Sevgi Mülayim
Abdullah Oral..
Gülbank nedir?
“Alevi-Bektaşi inanç önderleri tarafından ritüel ve inanç pratiklerinde dilek ve temennilerin Allah’a ulaşması için edilen, bunun için hizmet piri ve bağlı bulunulan ocak pirinin vasıtasına başvurulan, ritüel ve inanç pratiklerine göre içeriği değişebilen; giriş, dua ve kapanış formellerinden oluşan; ikilemeler, üçlemeler, paralel yapılar, duraklar ve ses yinelemeleri ile sağlanan bir ahengi olan yakarış ve dua metinlerine verilen addır.” (2013: 55)
Çeşitli amatör yahut profesyonel araştırmacıların gülbangın neliğine ilişkin ortaya koydukları görüşler değerlendirildiğinde, hemen hepsindeki tutarsızlıklar göze çarpmaktadır. Adlandırma bahsinde dahi standartlaşmanın olmadığı gülbankların değerlendirilmesiyle ilgili sorunların bağlam kavramının gözardı edilmesiyle ilişkili olduğu muhakkaktır. Gülbankların dolaşımının sözlü kültür içerisinde devam etmesi ve sözlü şekilde kompoze edilmeleri dolayısıyla irtical kurgunun beraberinde getirdiği sıkıntılar, söz konusu örneklerin isimlendirilmesi ve tasnifi noktasında problemlere sebep olmaktadır. Gülbangın neliğinin tayini noktasında, ritüelik bir terim olma özelliğinin altı çizilerek parçası olduğu teolojik iletişim bağlamına vurgu yapılması, daha doğru bir tanım yapılmasını sağlayabilir. Bu doğrultuda, mevcut tanımları da göz önünde bulundurarak, gülbank tanımının şu şekilde yapılması mümkündür: Alevi- Bektaşi inanç önderleri tarafından ritüel bağlamlarında istek ve dileklerin Tanrı’ya ulaştırılması amacıyla icra edilen; genellikle doğrudan yahut dolaylı biçimde söz ya da eylemle iletilen bir talebe karşılık söylenen; iyi dilek sunma, kut kazandırma, hayır dileme gibi amaçlarla kurulan; ritüel yapılarına göre içeriği değişebilen; nazma yaklaşan sistemli bir yapı üzerine inşa edilen; ahenkli ve ritmik bir söyleyişe sahip hayır dua metinleridir.
DUA METNİ OLARAK GÜLBANK Didem Gülçin ERDEM KÜK
İnancı, mensupları nazarında anlamlı olan gösterge ve sembollerle şifreleme özelliği gösteren gülbanklar, istek ve dileklerin dil aracılığı ile iletilmesi esasına dayalı olarak kurulur. Bu gerekçeyle gülbanklar, öncelikle, belirli bağlamlarda özel işlevler üstlenen dua metinleri oldukları göz önünde bulundurularak “dua” üst başlığı altında değerlendirilmelidir. Buradan hareketle, bu bölümde, dua metni olarak gülbangın neliğini anlayabilme noktasında ilk olarak dua kavramı üzerinde durulacak, ardından araştırma evrenimizin sınırlarını doğru çizebilmek için Türk sosyo-kültürel yapısında dua geleneğine temas edilecektir. Daha sonra gülbank kavramının literatürde yer alan tanımlarına yer verilerek kavramsal analizi yapılacak ve gülbangın Türk tasavvuf geleneğinin farklı şubelerindeki görünümlerine temas edilecektir. Böylelikle çalışmanın kavramsal çerçevesi çizilerek sonraki bölümlerin inşasında yararlanılacak teorik zemin oluşturulmuş olacaktır
1.1. Dua Kavramı
Dua sözcüğünün anlamı, Türkçe Sözlük içerisinde “1. Yakarış. 2. Tanrı’ya yalvarma, yakarış için söylenen dini metin” şeklinde verilmiştir (2009: 573). Arapça kökenli bir sözcük olup çağırmak, seslenmek gibi sözcüklerle ilişkili olan “dua” sözcüğünün tanımına ilişkin Şemsettin Sami tarafından hazırlanan Kâmûs-ı Türkî içerisinde şu ifadeler yer alır: “1. Cenâb-ı Hakk’a yalvarma, niyaz 2. Birinin iyiliği için Cenab-ı Hakk’a yalvarma” (2014: 479). Dualar, iyi dilek bildirmenin bir yolu olarak sözlü anlatım türleri içerisinde yer alan ve inancı şifreleyen yapılardır. Dua etmek, insanlık tarihi kadar eski bir ihtiyaç olup tek Tanrılı dinlerden önce de insanın yaratıcıya ulaşma ve onunla iletişime geçebilme noktasında başvurduğu yöntemler arasında yer alır.
Bir tasavvufî terim olarak da dua, yakarma, niyaz, dilek dileme, halini arz etme gibi anlamlara gelmekte olup “kulun Hakk’a yakarışı” şeklinde tarif edilir. Süleyman Uludağ tarafından hazırlanan “Tasavvuf Terimleri Sözlüğü” içerisinde duanın tanımı yapıldıktan sonra halkın duasının lisanla, zahitlerinkinin fiille, ariflerinkinin ise hal diliyle olduğu ifade edilir (2012: 111). Teslimiyeti, inanmışlığı ve ümidi ifade eden dualar, kalıplaşmış sözlerle kutlamayı ve iyi dileklerde bulunmayı sağlar. Duaların kökeninde, belirli durumlara özgü söylenen kalıplaşmış ifadelerin sihirli bir gücü olduğu ve bu sözlerin tekrar edilmesinin kutsal güç/güçleri harekete geçireceği inancı yer alır (Çobanoğlu-Çobanoğlu, 2015: 2). Meramın dil aracılığı ile iletilmesi esasına dayanan dualar, kutsal alan ile teması mümkün kılacağına inanılan tılsımlı sözler ile kurulur. Günlük dilden farklı olarak dua metinlerinde kullanılan dil, genellikle sanatlı ve estetik özellikler barındıran bir dildir.
Dualar, “iyi dilekleri ihtiva eden kalıplaşmış sözlerdir.” En belirgin vasıfları teslimiyeti, inanmışlığı ve ümidi barındırmaları olan dualar genellikle görülen bir iyiliğe karşılık dillendirilir. Dua edilirken sarf edilen sözlerin yanısıra birtakım bedenî hareketlere de başvurulmaktadır. Genellikle diz çökerek elleri göğe açmak şeklinde olan bu hareketlere ek olarak kimi zaman gözler kapatılır, vücut ileri geri yahut sağa sola hareket ettirilir. Dua edilirken sergilenen jest ve davranışlar duayı eden kişinin konsatrasyon sağlama yöntemi ile ilişkili olmakla birlikte, dinlere göre de farklılıklar arz etmektedir (Kaya, 2001: 4, 5).
Max Weber, Tanrı’ya ibadetin karakteristik unsurları arasında saydığı duanın kökeninin büyüde aranması gerektiğini kaydeder. Weber’in ifadesi ile, “duada büyüsel formül ve yakarış arasındaki sınır akışkan kalır.” Teknik olarak rasyonelleşmiş duaların yakarıştan çok büyüye yakın olma özelliği gösterdiğini ifade eden Weber, gerçek yakarış olarak bireysel duanın yakarışın kazanımlarını Tanrı adına ortaya koyarak bunun için uygun karşılık talep eden rasyonelleşmiş bir forma sahip olduğuna işaret eder (2016: 116). Dualara ilkel devirlerde daha çok sihir yahut büyü esnasında başvurulmuştur. Örneğin şamanların ayin esnasında yaptıkları orijinal hareketleri dualarla bütünledikleri bilinmektedir (Kaya, 2001: 4). Levy-Bruhl, İlkel Toplumlarda Mistik Deneyim ve Simgeler adıyla Türkçeye kazandırılan çalışmasında, simgesel eylemlerin yalnızca belirli formül sözlerin kalıplaşarak söylenmesi durumunda arzulanan sonucun elde edilmesine yönelik olduğunu kaydeder. Söz konusu formül yapıların simgesel eylemi anlamamıza da yardımcı olduğuna dikkat çeken Levy-Bruhl, simgesel eylemin de formülü anlamamızı sağladığını; simgesel eylem ve formül arasında bir karşılıklılık ilişkisinin bulunduğunu ifade eder (2016: 257-259). “Büyülü dualar” olarak da adlandırılabilecek bu ifadelerin, mitik düzeneğin bir parçası iken evrilerek monoteist sistemlerde de kendine yer bulması ve kıymetinde yahut işlevselliğinde bir azalma olmamasının söz konusu ifadelerin simgesel anlamları ve sembolik yükleri ile ilişkili olması muhtemeldir.
Annemarie Schimmel, Tanrının Yeryüzündeki İşaretleri adlı eserinde, sözün kutsalla olan ilişkisi üzerinde durarak kutsal kelamın, kutsal olma özelliğini vurgulayan özel bir okuma tarzı sayesinde gündelik hayattan uzak tutulduğunu kaydeder. Schimmel’e göre kelamın gerçekleştirme gücü vardır. Yaratıcıdan gelmesi dolayısıyla zaten kutsalla ilişkilendirilen sözden, yine yaratıcıya yanıt verme noktasında faydalanılır. Dua ve beddua da kaynağını aynı kökten alır (2004: 152,181). Sözün sihirli gücünü fark eden insan, Tanrı kelamındaki şiirselliği de göz önünde bulundurarak, sanatsal söyleyiş içeren ifadelerin daha etkili olacağını ve yaratıcıyla irtibata geçmeyi kolaylaştıracağını görmüştür.
Sedat Veyis Örnek, 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane başlığını taşıyan çalışmasında, duayı ibadeti oluşturan ana fikrin çevresinde kümelenen asal öğeler arasında sayar. Örnek’in ibadetin en önemli öğeleri arasında saydığı dualar, yalın halleriyle yüce kudretlerin yardımını ve acımasını sağlamak, onları harekete geçirmek için, insanın içinde bulunduğu duruma göre o anki seslenişidir. Örnek, bu özelliği ile duaların bireysel bir karakter taşıdığına, ancak dini önderler tarafından yönetilen ibadetlerde birtakım kurallara bağlı olarak belirli bir düzen içerisinde söylenmeleri halinde toplumsal bir karakter kazandıklarına dikkat çeker (2014: 77, 81, 82).
Doğan Kaya tarafından yapılan tasnifte dualar olay ve durumlarına göre üç başlıkta toplanmış, 1. Tarihte ve edebî metinlerde dualar, 2. Tabiat olayları ile ilgili dualar, 3. Hayatla ilgili dualar şeklinde gruplandırılmıştır (2001: 6). Dua kavramı, bütün inanç sistemlerinde mevcuttur. İstek ve dileklerin, teolojik kaidelere uygun biçimde iletilmesini sağlayan bu metinler, ibadet pratiklerinin de malzemeleri niteliğindedir. Ritüel yapılarında olduğu gibi gündelik hayatta da profan olanın ilahî bir zemine taşınması noktasında dualara başvurulmaktadır.
Dua kavramı etrafında, çeşitli inanç sistemleri kaynaklı bir terim havuzu da oluşmuştur. “Dua değirmeni”, “dua musıkisi”, “dua saati”, “dua saldalyesi”, “dua şeridi” terimleri, bunlardan bazılarıdır. Dua değirmeni, Budizm’de, üzerinde dua cümleleri yazılı olan ve el, su yahut rüzgarla döndürülen tahta çarka verilen isimdir. Dua musikisi, ilahî dinlerde, dinî içerikli metinlerin özel bir beste ile seslendirilmesine karşılık gelir. Dua saati, genellikle Yahudilerde ve Hristiyanlarda, sabah, öğle ve akşam dualarının yapılacağı saati belirten özel çizelgenin isimlendirilmesidir. Dua sandalyesi, Hristiyanların üzerinde diz çökerek ibadet etmek için kullandıkları, uzun arkalıklı ve oturacak yeri alçak olan özel sandaleye verilen isimdir. Dua şeridi ise, Yahudilere özgü, deriden yapılmış, birbirine şeritlerle bağlı iki kareden oluşan kutudur ve muska olarak da kullanılan bir nesnedir (Cilacı, 2001: 102).
Akalın’a göre, ilkel duaların söz sanatı olarak gelişmiş türlerinin ilahiler olduğunu ifade etmek mümkündür. Tek Tanrılı dinlere geçilmesiyle birlikte duaların içeriğinde yer alan sihir ve büyü ögeleri azaldıysa da tamamen ortadan kalkmamıştır. Monoteist anlayışın yaygınlaşması ile birlikte Tanrı dışındaki otoritelerin öneminin azalması ile duaların amacının Tanrı’ya duyulan aşkı iletme, Tanrı ile bir olma yönünde değişim gösterdiği tespit edilmiştir. İlkel duaların merkezinde yer alan insan ve onun isteklerinin yerini Tanrı almış, Tanrı armağanı olduğuna inanılan duaların çekirdeğini Tanrı aşkı oluşturmaya başlamıştır. İlkel toplumlarda insanların duaya katılmaları zorunlu tutulmuş, şaman, büyücü, kral gibi dua törenlerine başkanlık eden kimselerin yerini zamanla bu görevin özel bir uzmanlık gerektirecek biçimde çeşitli ayrıntılarla zenginleşmesi ile din adamı almıştır (Akalın, 1990: 31-32).
İbadetin özünü oluşturan dualar herhangi bir toplumun dini anlayış ve yaşantısı ile kültür ve medeniyetinin tespitinde önemli rol oynar. Dua sözleri, bir toplumun dini ve kültürel hayatının, beklentilerinin, dünya ve ahiret anlayışının kilometre taşlarını oluşturan sözlerdir. Dini duygunun önemli bir tezahür şekli olan dua, bu yönüyle informal bir karakter sergiler (Polat, 2007: 428). Geleneksel toplumlarda dua vermek, bir tür hediyeleşme biçimidir. İlahi güçlere, tabiata ve insanlara yönelik karşılıklı olarak hediyeleşme, bir çeşit “kozmik borç-alacak” hesaplaşmasıdır. Herkesin kendi alan ve sorumluluğunu bilerek davranmasını gerektiren bu karşılıklı ilişki, tarafların evren ve toplum içerisindeki koordinatlarına ve üzerlerine düşen kozmik borç-alacak miktarına göre biçimlenir (Arslan, 2015: 108). Bu hediyeleşme, taraflardan biri olan insan tarafından sözün malzeme olarak kullanıldığı dualar aracılığıyla gerçekleştirilir.
Dualar, ürünü oldukları inanç grubunun kutsal alan kurgularını, dünya görüşlerini ve teolojik tasarımlarını şifreleyen yapılardır. Literatürde, her dinî bağlam içerisinde işlevsel yanıtlar barındıran, yaratıcıya yakarmaya ihtiyaç duyulan ilgili durumlar için tanzim edilmiş örneklere yer veren çalışmaların sayısı hayli fazladır. Bu da, insanlığın sözün varlığından güç alarak kendisinden daha kudretli bir varlığa sığınma ihtiyacı içerisinde olduğunun kanıtı niteliğindedir.
1.2. Türk Sosyo-Kültürel Yapısında Dua Geleneği
Dualar, iyi dilek bildirmenin bir yolu olarak sözlü anlatım türleri içerisinde yer alan ve sözel dokusal özellikleri ile kutsala ulaşmayı sağlayan yapılardır. Dua etmek, insanlık tarihi kadar eski bir ihtiyaç olup tek Tanrılı dinlerden önce de insanın yaratıcıya ulaşma ve onunla iletişime geçebilme noktasında başvurduğu yöntemler arasında yer alır. Meramın dil aracılığı ile iletilmesi esasına dayanan dualar, kutsal alan ile teması mümkün kılacağına inanılan tılsımlı sözler ile kurulur. Günlük dilden farklı olarak dua metinlerinde kullanılan dil, sanatlı ve şiirsel bir dildir.
Araştırmacılar tarafından, bütün milletlerin ilk devirlerinde olduğu gibi, eski Türklerde de dinî merasimlere ait temsiller bulunduğuna işaret edilmektedir. Dinî muhtevalarını uzun sure muhafaza ettiği bilinen bu temsiller, tertip edilme amaçlarına uygun olarak “şeylan”, “sığır” ve “yuğ” şeklinde isimlendirilmiştir. Eski Türklerde hayatın biçimlenmesinde son derece önemli ve etkili olan bu ayinlerde şiirin ve şairin yeri son derece büyüktür. Büyücülük dinînin hakim olduğu dönemde din adamı statüsü de bulunan şair, bu törenlerin yönetiminden sorumlu kişidir. Törecilik inancında dinî misyonunu kaybeden şair, yine de bu törenlerde yer almaya devam etmiş ancak “sihirbaz, büyücü, bakıcı” gibi isimlerle anılarak “sihirbazâne” şiirler tanzim etmiştir. Sonraki süreçte içtimaî işbölümüne gidilmesi neticesinde şair ruhanî gücünü tamamen yitirerek bu törenlerden çekilmiştir. Şiirin bu törenlerdeki misyonu de şair tipolojisindeki evrilme sürecine paralel olarak değişim göstermiştir. Şeylanlardaki kasideler, sığırlardaki destanlar ve yuğlardaki mersiyeler başlangıçta dinî bir mahiyeti olan ve ibadet edilen mabutlara özgü birer ilahî niteliğindedir. Daha sonra dinî- sihirbazâne mahiyete bürünen bu şiirler, zamanla tamamen din dışı kalmıştır (Köprülü, 2012: 128, 83, 88, 106).
Eski Türk inancında dua sözcüğünü karşılayan “alkış” , yalnızca kamın dualarını değil, çeşitli nimetlerin verilmesini tanrılardan isteyen sıradan kimselerin dualarını ifade etmek için de kullanılan bir sözcüktür. “Şaman duaları, tanrı ve ruhlar hakkında oluşmuş görüşler, onların kainatın hangi bölgesinde yaşadıkları, gök tanrısı veya dağ iyesinin kıyafeti ve yaşadığı ev ile ilgili inançlar çerçevesinde sözel doğaçlama şeklinde gerçekleşmekteydi. Doğal olarak kam, şaman dinî terminolojisini bilmeli, iletişim kurduğu ruh ve tanrıların sıradan şamanistlerin anlayamadığı dilini konuşabilmeliydi.” (Potapov, 2012: 277). Dolayısıyla, alkış sözlerinin en önemli amacı, kişinin olağanüstü olarak gördüğü ve hayatına tesir edebileceğine inandığı varlıklardan, yaratıcıdan yardım dilemesi ve ona halini bildirmesidir. Bu anlamda alkışın temel işlevi, insanın kendisini psikolojik olarak daha rahat hissetmesine zemin hazırlamaktır (Kapağan, 2014: 805).
“Alkış”, Divanü Lûgat-it Türk’te maddebaşı olarak yer almakta ve Kaşgarlı Mahmud tarafından anlamı şu şekilde verilmektedir: “Dua etme, öğme, birinin iyiliklerini sayma. “Ol begge alkış berdi=O beyi öğdü”, “Yalavaçka alkış bergil=Yalavaç Muhammede salavat getir”.” (DLT, 2013: 97). Önemli geçiş dönemi eserleri arasında yer alan Kutadgu Bilig’te alkış, “övme, alkışlama, dua” anlamlarında, dua ise Allah’a yalvarma, yakarma, niyaz gibi anlamlarda kullanılmış ve dua sözcüğü “dua kıl-”, “duaçı bol-”, “dua birle-”, “dua teg-” gibi biçimlerde çekimlenmiştir (Arat, 1979: 18, 135; Kıymaz, 2014: 1631).
Dua sözcüğüne karşılık, Türk lehçelerinde yer alan kelime kadrosu, Türkiye Türkçesinde: alkış, dua, dilek; Kırgız Türkçesinde: alkış, dua, dilek, bata; Kazak Türkçesinde: bata, dilek, dua, tilek; Azeri Türkçesinde: algış; Uygur Türkçesinde: alkiş; Özbek Türkçesinde: alkış; Karaçay Malkarlarda: alğaş (Ercilasun, 1991: 190, 191) şeklindedir. Türk kültür dairesi çevresinde özellikle sözlü kültür içerisinde dualar, önem taşıyan metinlerdir. Özellikle destan anlatıcıları, destan metninin içerisinde sık sık dualara yer verirler. Destana başlarken hakana, beye alkışta bulunan destancılar, destanı anlattığı süre içerisinde dinleyicilere yahut destan kahramanlarına dua etmek için arasöz olarak anlatıya dâhil ettikleri istek ve dilek içerikli ifadelere başvururlar (Güzel, 2008: 441).
Sami Akalın, ilkel duaların sihir ve büyü uygulaması olarak başladığını, iyi dileklerin bildirilmesinin “alkış”, kötü dileklerin sıralanmasının ise “kargış” sözcükleriyle karşılandığını ifade eder. İyi dileklerin Tanrı katında kabul görmesi için adak, kurban, oruç, tapınma yollarına gidilmiş, alkış-kargış-adak ve and arasında ilişkisellik meydana gelmiştir. İlkel insandan uygar insana ulaşılıncaya dek insanların kabul ettiği otoriteler: doğa güçleri, totem, şaman, ata ruhları, hükümdar, Tanrılar, tek Tanrı, kutsal kitap, eren-evliya-azizler şeklinde sıralanabilir. Dua esnasında geliştirilen tutum ve davranışlar ise: el açmak, el kavuşturmak, elleri çapraz tutmak, diz çökmek, yere kapanmak gibi biçimlenmiş olup bu tip tutum ve davranışlar zamanla kutsal otoriteye bağlılık ve uyum anlamları taşımaya başlamıştır (1990: 30).
Sözlü ve yazılı kaynaklarda halk ozanları tarafından tanzim edilen çok sayıda alkış ve duaya rastlanır. Bu duaların belirli bir form içerisinde söylendiğine dikkat çeken Bahaeddin Ögel, bunu Türk halk düşüncesinin belirli bir mantık sistemi içerisinde gelişmiş olmasıyla açıklar (2001: 732). Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları başlıklı eserinde, 10. yüzyıl ortalarında Oğuzlar’ı ziyaret eden İbn Fadlan’ın, Oğuzlar’ın zulme uğramaları yahut bir zorlukla karşılaşmaları durumunda başlarını yukarı kaldırıp: “Bir Tangrı” diye dua ettiği yönündeki tespitine yer verir (2001: 707).
Günümüze ulaşan en eski alkış, Asya Hunları’na (Hiunh) ait olup M.S. 328 tarihlidir. Çin eski hanedan yıllıklarında yer alan bu duada hükümdar Şan-yu terk edilmiş bir şehre girerken ellerini havaya kaldırıp başını eğer ve “Ey Gök! Bana onu verdiğin için teşekkür ederim!” şeklinde bağırır (Roux, 1994: 196). Gök ile kast edilenin Kök Tengri olduğu açıktır. Oğuzlar’da dini önderlerin şölenlerde toplanarak ellerini hep birlikte göğe kaldırıp dua ettikleri ve onlar tarafından sarf edilen alkış ve kargışların kabul olunacağına inanıldığı bilinmektedir (Gökalp, 1976: 63). Aynı zamanda siyasî lider statüsünde de olan bu önderlerin dışında törenlerde şair, kâhin, sihirbaz ve büyücü olma özelliklerini aynı anda barındırması ile bir din adamı olma özelliği gösteren kamlar, dilek ve duaların iletilmesi noktasında aracı konumundadır. Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm adlı eserinde kamların dinî törenlerde okudukları duaları tespit etmenin güçlüğüne dikkat çekmiş, bunun gerekçesini de kamların bu dua ve ilahileri vecd halinde iken irticalen söylemeleri, söyledikten sonra da unutmaları olarak verir. Kamın okuduğu dualar, ilahiler ve efsunlar ruhların ilhamına bağlıdır. Kamlar, selefleri tarafından daha önce okunan duaları da ezberlemek zorunda değildir. Şaman, koruyucu ruhlar tarafından kendisine takdim edilen ilham doğrultusunda töreni yönetir. Şaman, cezbeye kapılmış şekilde dua eder ve olaylar yahut durumlar karşısında edilen dua, törenin yöneticisi konumunda olan şamanın imzasını taşır (1986: 31, 120).
Eski Türk inancında, “hayır dua” vermek, kamın sorumluluk alanı içerisindedir. Kam yalnızca insanları değil, mekânları, nesneleri ve tabiat unsurlarını da dualamakta, kötü ve düzensiz olanın yerine iyi ve hayırlı olanı dilemekle kozmosun inşasına katkıda bulunmaktadır. Kam, tabiat olaylarından geçiş dönemlerine dek karşılaşılan her türlü durumda kutsalla iletişime geçmesi noktasında başvurulan kişi niteliğindedir. Bununla birlikte, kam alkışlarına, gündelik hayat içerisinde de kutsiyet atfedilen kimi unsurların korunması ve saklanması için başvurulur. Şamanizmde manevî unsurlar çok gelişmiştir ve şamana ayrılan rol yalnızca ritüelle sınırlı değildir. Şaman, nazım diline sahiptir ve bu yola dünyanın şeklini oluşturduğuna inanılır. Zira nazım metinlerinin yaratıcıları, dünyanın kelam yaratıcılarıdır. Şaman metinlerindeki yüksek nazım örneklerinde anlaşılmaz ifadeler ve ağdalı sözcükler de yer alabilir (Sagalayev-Oktyabrskaya, 2013: 122). Aşağıdaki alkış, bir geçiş dönemi olan evlilik karşısında yeni evlilere kam tarafından verilen hayır dua örneği olarak nakledilmiştir:
“Yanan ateş kömürlü olsun,
Yeniden kurulan ev zengin olsun!
Sahiplerinin çocukları olsun!
Hayvanları ve yiyecekleri olsun!
Evin yaşantısı refah içinde olsun,
Zengin saba dolu olsun!” (Lvova vd., 2013: 152)
Dualama işleminin yalnızca kam tarafından yapılabilmesi, meramı kutsala ulaştırma noktasında muktedir olan tek kişinin yine kam olması, kutsala aracıyla ulaşıldığının göstergesidir. Aracılık misyonu yüklenecek bu kişinin sıradan insanlarda rastlanmayan birtakım özelliklerle donatılmış olması elzemdir. Bir dinî sisteme değil daha ziyade bir yönteme tekabül eden Şamanizm’de Tanrı Ülgen’in yanında gündelik yahut daha küçük ölçekte taleplerin iletildiği ruhlar mevcuttur. Bu ruhlar, belirli gereksinimlerin muhatabı konumundadır. Örneğin Yakutlar, çocuk sahibi olmak için Ayısıt’a dua ederler. Ayısıt ile bereket ve refahın sağlayıcısı olan dişi ruhlar zümresinin tamamına işaret edilir (İnan, 1986: 37).
Kurban törenlerinde de kurbanın dualanması ve Bay Ülgen tarafından kabulü, yine kamın sorumluluğundadır. Davul çalıp çeşitli yırlar eşliğinde kurban töreninde yer alan ruhların tamamını selamlayan kam, bütün bedenini kullanarak teatral bir atmosfer yaratır. Dokuz kattan oluştuğuna inanılan göğün her bir katında çeşitli ruhları selamlayarak doruğa varan kam, davulunu bırakarak Bay Ülgen’e kurbanı kabul etmesi için şöyle dua eder:
“Üç merdivenle çıkılan,
Üç sürünün sahibi, Tanrı Bay Ülgen!
Önümde beliren mavi yokuş,
Kendini gösteren mavi gök,
Hızla yuvarlanan mavi bulut,
Ulaşılmaz mavi gök!
Erişilmez ak gök!
Sudan bir yıl uzaktaki yer!
Üç kez ululanan Ülgen Ata!
Ayın kenarları onun için parlar,
Atın toynağını o kullanır.
Sensin, Ülgen, çevremizde dolanan
Tüm insanları yaratan.
Sen, hepimize sürüler veren Ülgen,
Bizi sıkıntıda bırakma!
Kötü’ye direnmemizi sağla,
Bize Körmös’ü gösterme,
Bizi onun eline teslim etme!
Sen ki yıldızlı göğü döndürüyorsun,
Binlerce bin defa,
Benim günahlarımı cezalandırma!” (Eliade, 2006: 223-229)
Türklerin eski inanç sistemi içerisinde günlük yaşamda kutsalın desteğini almanın sağlayıcısı olan iyeler mevcuttur. Çeşitli görev ve sorumluluk alanları olduğuna inanılan bu iyeler de sorumluluk alanlarına giren durumlarda dua edilerek iletişime geçilen, güçlerine başvurulan kutsallar arasında yer alırlar. Av iyesi de çeşitli Türk boyları tarafından kutsallığına inanılan ve av hamisi olarak kabul edilen figürler arasındadır. “Kanım” adı verilen av iyesi, iki başlı ağaçtan, bir başından at tüyünden sakal taşıyan bir varlık olarak tasvir edilmiştir. Avcılar, ava giderken Kanım’ın tasvirini de yanlarında götürür ve her gün onu beslerler. Avcılar tarafından Kanım ile iletişime geçerken söylenilen şarkıda, av iyesi ile ağaç arasında özdeşim kurularak dileklerde bulunulduğu görülür (Potapov, 2012: 215). Yakarış ve iyi dilekler içermesi dolayısıyla dua mahiyetinde olduğu söylenebilecek metnin günümüz Türkçesine çevrilmiş şekli şöyledir:
“İnsanların sahibi Kayrakan!
Dağlık yere asa (destek) olsun,
Taşlı yerde dayanak olsun,
Dallı ağaç altında yoldaş olsun.
Köklü, dallı, ağaç güzel olsun,
Sağ elime asa olsun
Sol elime dayanak olsun,
Kutsal dağdan iste
Akar sudan dil (temas) iste
Dallı ağaç yoldaş olsun
Köklü ağaç güzel olsun.” (Potapov, 2012: 215)
Özel alkış türlerinden bir tanesi de yağmur duasıdır. Yağmur duaları, bereket toyları kapsamında değerlendirilen yağmur yağdırma törenlerinde okunur. Eski Türk kültüründen bu yana devam eden yağmur yağdırma törenlerinin ilk örnekleri “Yada Taşı” inancı çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Günümüzde de Türk kültür coğrafyasının birçok yerinde yağmur yağdırma törenleri düzenlenmeye devam etmektedir. Bu törenlerde atalardan devralınan çeşitli dinî-sihri uygulamalar İslamiyet ile birleştirilerek Tanrı’dan yağmur yağdırması dilenir. Yağmur yağdırma törenleri, yetişkinler tarafından düzenlenen ve eski Türk kültürü ile İslamiyet’in bir arada etkin oldukları törenler ile merkezinde çocukların yer aldığı ve kadim kültürün etkilerinin daha belirgin olduğu bir tür oyuna benzetilebilecek törenler olarak birbirinden ayrılabilir. Çocuklar tarafından edilen yağmur duaları genellikle tekerleme formundadır. Bazıları özel isimlerle anılan mani şeklindeki bu dualar, şu şekilde örneklendirilebilir:
“Yağ, yağ yağmur
Tarlada çamur
Teknede hamur
Ver Allah’ım sicim gibi yağmur” (Çelepi, 2017: 106-118)
Ölmüş iyi ve büyük kamların adları şaman dualarında çok geçer. Şaman dualarında büyük kamların ruhuna hitap edilirken “Altaylardan ün almış” denilir (İnan, 1986: 39, 51). Kamın dua ve ilahilerinde, bir ruh-tanrı sıfatı yüklenen Altay’a yakarılır ve ondan medet umulur. Kam, dualarında Altay’a şöyle seslenir:
“Bu kurbanım mukaddes ve ulu Altay’a ulaşsın, onun karar vereceği yere (yargı yerine) bağlansın. Güttüğümüz dâvayı halledecek mi? Bereket ve refah bize verecek mi? Bu kurbanım her engeli (büdak’ları) aşarak ulu ve mukaddes Altaya ulaşsın.”
“Ey mukaddes ve geniş Altayın yargı (hüküm) yeri! Durmadan kısmet veren Altay! Bizi yıpratmamak için hüküm veren Altay! Saçları ağarmış ihtiyarlarımıza istirahat sağlıyan Altay!… Yer ve denizler yaratıldığı zaman ata babalarımızın takdis ettiği ve taptığı Altay!”
“Temiz yurdumuz yıpranıyor, az ulusumuz sıkıntı çekiyor. Ey mukaddes Altayım, biz ne yapalım! Ak sakallı atalarımızın takdis ettiği ulu Altayım, geçim versen ne olur? Vücudumuz kirlenmese, gözlerimiz yaşarmasa ne olur? Bereketli sürülerimizin kut’larını yaradan mukaddes Altay’ım, yer-suyum!”
“Üzülmiyelim, tanrı var, tasalanmıyalım Altay var! “Altayım” diye tapınıyoruz…” (İnan, 1986: 51).
Şaman dualarında tespit edilen bir diğer unsur, dağı canlı olarak kabul edip her şeyi duyan, gören bir varlık olarak kabul etmiş olmalarıdır. Dağ ruhlarının varlığına inanmalarının yanında, doğrudan doğruya dağın kendisine ibadet edip yakardıkları örnekler de mevcuttur (İnan, 1986: 51). Dağın eski Türk inanç sistemindeki bir diğer fonksiyonu da bir ibadet yeri statüsünde olmasıdır. Eski Türkler, Gök-Tengri’ye daha yakın olabilmek için dağ tepelerinde dua ederler, dağların yükseklerinde insanlara yakınlaşmış olduğuna inandıkları Tanrı’yı ararlar (Melikoff, 2011: 117).
Anohin tarafından hazırlanan Altay Şamanlığına Ait Materyaller başlıklı çalışmada, Eski Türklerin ibadet yaşantısı hakkında bilgilendirme yapılarak ritüelik yapılarda kullanılan alkış örneklerine yer verilir. “Kurban Yerindeki Üstügü İçin Gelenlerin Arakı (Şarap) Sunmaları Sırasındaki Dua”, “Kâse Atma Sırasındaki Dua”, “Kurban Taşına El Atma Sırasındaki Dua”, “Gökyüzünde Üçüncü Sürgekteki Dua”, “Kurban Taşı Yanında Okunan Dua” gibi tür ve başlıkları olan bu alkışlar, icracıları olan şamanların isimleri ile birlikte verilmiştir. Kalabalık bir halk kitlesinin katıldığı ritüellerde kam/şaman tarafından söylenen bu alkışlarda Ülgen’e bağışladığı nimetler için teşekkür edilerek bolluk ve bereket dilenir; bütün halkın refah, sağlık ve mutluluk içerisinde yaşaması temenni edilir (2006). Bu alkışlar, çeşitli ritik aşamalar için tanzim edilmiş ve ritüelik akışa sözle yön vermeyi sağlayan metinler niteliğindedir. Ritüelin yöneticisi konumunda olan kam/şaman tarafından alkış verilmesiyle ritüel bağlamında yeri ve işlevi olan, kişiler ile şeyler kutsanarak gündelik anlam boyutlarını aşmaları sağlanır. Böylelikle zaman ve mekân dünyevî olmaktan çıkartılmış, birlikte tecrübe edilecek ilahî deneyime uygun hale getirilmiş olur. Şaman ayinlerinin ilk ritüelik aşaması olan “saçı” sırasında, körmöslerin tasvirlerine şarap serpilerek verilen alkışların şu şekilde örneklendirilmesi mümkündür:
“Asılan kazanın ürsü, çök!
Acı aşın parçası, çök!
Bir kaşık kadar su, çök!
Kayrakan! Kara rakı suvatlı, çök!
Ak İt bize yardım et, çök!
Ak manyakı dökülmüş
Altmış çıngırak yüklenmiş
Ülbürekli kuş börk,
Üç boğumlu ak manyak, çök!
Ak saçı denklensin.
Azılı kurban olsun,
Bundan alıp tadına bak!
Asılmış kazanın tatlısı!” (Anohin, 2006: 32)
Radloff tarafından derlenen aşağıdaki dua metni de, Şamanist döneme ait bir metindir. Duanın kurucu unsularından olan, kendini soylu yahut güçlü bir soyla ilişkilendirme, kutsal tarih inşası, ortak kutsalların varlığından faydalanma gibi unsurlar, görüleceği gibi salt o dönemde değil; tarih boyunca ilkel inanış formlarından semavi dinlere varana dek kutsala temas etme noktasında başvurulan büyülü kelamın bileşenleri değişmemiş, varlığını korumuştur:
“Kayra Kann, Kayra Kan!
Alas, Alas, Alas!
Avuç içi kadar açık ver!
Çuvaldız kadar deşik ver!
Asil kişinin torunuyum!
Sedir ağacının köküyüm,
Abu Tobu diye çağırdım,
Ongustay Kuldurak diye çağırdım,
Göğün göbeği yerde olsun!
Yerin göbeği gökte olsun!
Paştıgan dayımı çağırıyorum,
Göğün yolunu aç! Avuç içi kadar açık ver!
Çuvaldız kadar deşik ver!
Yüksek dağın arkasından geç!
Abakan dağının başından geç!
Kayra Kan, ey Kayra Kan!
Alas, Alas, Alas!” (1954: 9)
Eski Türklerin dua ederken mum yaktıkları bilinmektedir. Her ay bin mum yakarak ölmüş ruhların Yitiken burcuna varması için dua edildiği bilgisi, Emel Esin tarafından hazırlanan Türk Kozmolojisine Giriş başlıklı eserde yer almaktadır. (2001: 53). Kutsal alana müracaat ederken efsunlu sözler eşliğinde mum yakılmasını, Türk mitik tasavvurunun önemli unsurları arasında yer alan ateş kültü çerçevesinde değerlendirmek mümkündür.
Türklerin kabul ettiği dinler arasında Maniheizm de yer alır. Uygurların resmi dinleri olarak kabul ettikleri Mani Dini, ahlakî prensiplerin ön plana çıktığı bir din olma özelliği göstermektedir. Maniheizm’in kabulü ile Uygurlar Gök Tanrı yerine “Ezrua” adını taşıyan Mani dini Tanrısına dua etmeye başlamışlardır. Bu döneme tarihlenen duaları şu şekilde örneklendirmek mümkündür:
“Nur ile zulmet nasıl
Birbirine karışmış; yeri göğü kim
Yaratmış (diye) öğrendik;
Yine Arkon yer tanrı ne vasıta
İle yok olacak; nur ile
zulmet nasıl ayrılacak;
ondan sonra ne olacak (diye)
öğrendik; Ezrua tanrıya Güneş
Ay tanrıya, kudretli tanrıya
Bunlara inandık,
Dayandık. Nigoşak olduk.
Dört nurlu damgayı gönlümüz
Damgaladık. Birincisi sevmek (olup)
Ezrua tanrı damgası; ikincisi
İnanmak olup Güneş, Ay tanrı
Damgası; üçüncüsü (Allah’tan) korkmak (olup)
Beşiz tanrı damgası; dördüncüsü
İrfan olup Burkanlar
Damgasıdır. Tanrım zihnimizi
Kalbimizi bu dört
Türlü tanrılardan uzaklaştırdık
İse; onları yerinden oynattık
İse, şimdi tanrım günahtan
Fariğ olarak dua ederiz…
Manastar hirza (Bizi bağışla).” (Günay-Güngör, 2019: 173-174)
Türk kültür ve edebiyatının önemli eserlerinden olan Dede Korkut Hikâyeleri, dua olgusunun Türklerin İslamiyetle henüz tanıştığı süreçteki görünümlerini tespit etmemize olanak tanımaktadır. Söz konusu eserde, alkış sözcüğüne karşılık olarak “yom”/ “yöm” sözcüğü kullanılır. Muharrem Ergin tarafından “dua, hayır dua, uğur, fal” şeklinde (2009: 340), Orhan Şaik Gökyay tarafından ise “mutluluk, saadet, uğur” (1980: 29) sözcükleri ile açıklanan bu kelime, vermek fiili ile birlikte kullanılmıştır. Genellikle Dede Korkut tarafından Han için edilen bu dualarda Hak, Allah ya da Tanrı isimleri ile seslenilen yaratıcıdan Han’ın ve ailesinin sağlıklı ve iyi olması, her iki dünyada da huzurlu olması gibi temenniler sıralanır. “Yöm vereyim hanum” (2009: 115) şeklinde başlayan bu kısımlar, alkış verme geleneğinin en güçlü örneklerini barındırır. Bu örneklerde, “üç otuz on yaşınız tolsun.”, “azup gelen kazayı Tanrı savsun.”, “Allah saklasun.”, “yirlü kara tağların yıkılmasun”, “kölgelüçe kaba ağacun kesilmesün”, “ağ pürçeklü anan yiri behişt olsun”, “kadir Tanrı seni namerde muhtaç etmesin”, “âmin diyenler didar görsün” gibi kalıplaşan dilek yapılarına rastlanır. Genellikle boyların sonlarında, anlatının bittiğini haber vermek için kullanılan bu kalıplaşmış duaların finali ise, günahların “adı görklü Muhammed Mustafa yüzi suyu hürmetine” bağışlanması temennisi ile yapılır. Boylar içerisinde yer alan bu formel yapıların dışında, Oğuz yaşantısında dua etmenin ne denli önemli olduğuna işaret eden ifadeler de yer alır. Oğuzlar, sıkıntı ve zorluklar karşısında toplu halde dua ederler. Kam Pürenin Oğlu Bamsı Beyrek boyunda çocuksuzluktan muzdarip olan Kam Püre’nin çocuk sahibi olabilmesi için Kalın Oğuz Beyleri’nin hep birlikte dua etmesi, buna örnektir. Yine bu bilginin verildiği kısımda, “ol zamanda biglerün alkışı alkış karkısı karkış idi, du’aları müstecab olur idi.” (2009: 117) denilerek, alkış verme geleneği içerisinde, alkışta bulunan kişide maneviyat aranması gerektiği de hatırlatılmıştır. Tanrı’nın kendisine ulaşan dilek ve istekler noktasındaki cömertliği de, beylerin duasının kabul olduğunun belirtilerek “Allah Ta’ala Pay Püre Bige bir oğul, Pay Piçen bige bir kız virdi.” (2009: 117) ifadelerine yer verilmesi ile vurgulanmış olur. Oğuz toplumunda, dua etme ve dua alma geleneğine verilen değer, “Dirse Han Oğlı Boğaç Han” boyunda da karşımıza çıkar. Yine çocuksuzluk motifinin yer aldığı bu boyda, Dirse Han’ın hatununun çocuk sahibi olabilmek için Han’a önerisi toy eyleyip aç doyurmak, çıplak giydirmek, böylelikle ihtiyaç sahiplerinden dua almak yönünde olur. Toya gelen kişiler içerisinden hayır dua verenlerden birisinin mutlaka “ağzı dualı” olacağından, onun duası kabul olacak ve bu sayede oğul sahibi olacaklardır:
“El götürdüler hacet dilediler. Bir ağzı du’alının alkışı-y-ile Allah Ta’ala bir ‘ayal virdi: Hatunı hamile oldı, bir niçe müddetten sonra bir oğlan toğurdı.” (2009: 81)
İslâm edebiyatında ise dualar, Kur’an-ı Kerim’deki dualar, Hz. Muhammed’in duaları ve veliler ile şeyhlerin duaları olmak üzere üç kümede değerlendirilir. Mezhep ve tarikat kurmuş olan din ulularının duaları da o yol ve süreklerin takipçileri tarafından kutsal sayılmıştır. Türk-İslam inancına göre insanların Tanrı’ya olan yakınlık dereceleri birbirinden farklıdır. Tanrı’ya yakın olduğu düşünülen kimselerin duaları kabul olur (Akalın, 1990: 34, 36, 37). Müslüman olmadan önce de Tanrı ile iletişime geçme noktasında kamdan yardım alan Türklerin İslamiyet ile tanıştıktan sonra Tanrı’ya kendilerinden daha yakın olduğuna kanaat getirdikleri din ulularından, inanç önderlerinden yardım talep etmeleri rastlantı değildir.
Müslüman Türkler tarafından dualar isimlendirilirken, söz konusu duayı ilk kez eden kimsenin adından yahut duanın bağlı bulunduğu törene, zaman dilimine yahut davranışa karşılık gelen kelime kadrosundan faydalanılır. Buna örnek olarak: abdest duası, ateş yakma duası, nazar duası, Hamza duası, kurban duası, Âdem aleyhisselâmın duası isimlendirmeleri gösterilebilir (Akalın, 1990: 34).
Türklerin İslamiyeti kabulünden sonra da dualar yalnızca dinî ayinlerde değil; günlük hayat içerisinde de karşımıza çıkar. Ritüelistik olma özelliği gösteren kimi törenlerden geçiş dönemlerine dek dualar, kutsanmak istenen zaman, mekân yahut şahsiyetle karşılaşılması durumunda başvurulan temel metinlerdir. Güreş sporu da duanın karşımıza çıktığı alanlar arasındadır. Pehlivan geleneklerinde güreşe başlamadan hakemin hem dua hem nasihat yollu uzunca bir konuşması yer alır. Bu konuşmaya kimi yerlerde gülbank, kimi yerlerde salâvat adı verilir:
“Allah, Allah illallah!
Hayırlar gele inşallah!
Evvelden güreşmek, merd ü merdâne,
Pirlerden kalmış temeli.
İki yiğit çıktı meydana,
İkisi de birbirinden merdâne.
(…)
Meydana gelince hasmına bak,
Hasmın olursa karınca (…)
Biri büyük, biri hıra
İşimizi Cenab-ı Allah kayıra!
Haydi, “maşallah” demeyenin gözü çıksın!” (Boratav, 2013: 150-151)
Türk kültür evreninde, günlük hayat içerisindeki yapıp etmeler esnasında sözün sihirli gücüne başvurulan anlardan bir diğeri de çocuklara yeni elbiselerin giydirildiği zamanlardır. Mehmet Çeribaş’ın Cusupov’dan aktardığı bilgiye göre; Kırgızlar’da çocuklara yeni elbiseler giydirilirken çocuğun ömrü elbiselerinkinden uzun olsun diye çeşitli “bata”lar yani hayır dua sözleri söylenir. Dua örneklerinden bir tanesinin Türkiye Türkçesine aktarılmış şekli şöyledir:
“İte de bite de nasip olmasın,
Giyimin güze ulaşsın,
Ömrün yüze ulaşsın.” (Cusupov, 1995: 509’dan akt. Çeribaş, 2016: 188)
Günümüzde de İslamiyet ile yan yana varlığını sürdüren arbaklara (ervahlara) inanç sisteminin de etkisi ile Kızgız Türklerinde, her varlığın bir ruhu olduğuna inanılır ve olumsuz durumlar karşısında bu ruhlardan dua aracılığı ile yardım istenir. Geçiş dönemleri denilen kriz dönemlerini de sorunsuz atlatmak için yine çeşitli ruhlara dua edilerek bu ruhlardan gelebilecek olumsuzlukların önüne geçilmeye çalışılır. Saksağan kuşu öttüğünde duada bulunmak, uykuya dalmadan önce efsunlu sözler söylemek, mitik kökeni dolayısıyla akan suyun kötülükleri kovacağı inancı ile su iyesine yalvarmak, yağmuru dua ile karşılamak, gök gürlediğinde efsunlu sözler sarf etmek, yeni doğan bebeğin göbek kordonunu dualayarak kesmek, bebeğin kırkının çıktığını dualar eşliğinde ilan etmek, Nevruz’da dua etmek, atların bağlanacağı iplerin örülmesi esnasında dualar okumak, yolculuğa çıkarken özellikle Hızır’ın adını anarak ondan yardım talep etmek Kırgız Türklerinin günlük hayatlarında mistik güçlerden yardım isteme noktasında efsunlu sözün varlığından faydalandıkları örnekler arasındadır (Çeribaş, 2016: 180-207).
Akalın, Anadolu halkı arasında dileğin türüne göre farklı yatırların himmetinden medet umulduğunu ifade eder (1990: 32). Halk Müslümanlığı, bugün bile, dua ederken çeşitli uluların isimlerini anma eğilimi göstermektedir. Maddî ve manevî çeşitli gerekçelerle ziyaret edildiği gibi duâ metinlerinde de isimlerinin zikredilmesiyle varlıklarından güç alınmak istenen söz konusu kutsal şahsiyetlere sığınma gereksinimini, Türk kültüründeki “atalar kültü” ile açıklamak mümkündür. Yine mitik dönemdeki atalar kültü inancının uzantısı olarak Kırgızlarda medenileştirici kahraman olarak Kambar Ata, Çolpon Ata, Zengi Baba, Süleyman Ata, Umay Ana (Fatma Ana) gibi güçlerden dua aracılığıyla yardım istenir (Çeribaş, 2016: 180-207).
Boratav, Türk halkının Arapça duaların yanına kendi dilinde, çok sayıda söz sanatıyla donatılmış ve böylelikle etkili söyleyiş özellikleri gösteren yapıtlar ilave ettiğini kaydeder. Boratav’a göre Türkçe kurulan duaları oluşturan ifadelerin büyük çoğunluğu, halk kültürünü benimsemiş ve yaratıcı inanç önderlerinin eserleri olmalarının yanında, Türklerin Müslüman olmadan önceki inanç sistemlerinin etkilerini de barındırıyor olmaları dolayısı ile dikkat çeken unsurlardır (2013: 148). Türk kültüründe dua edilirken bugün hâlâ ellerin ve çenenin yukarı kaldırılması ve gözlerle göğün derinliklerine bakılarak dua edilmesi, Göktanrı inancının bakiyesi olarak yaşatılan bir davranış olarak değerlendirilebilir (Kaya, 2001: 5).
Çeşitli araştırmacıların Türk kültür evreninin farklı dinlerin etkisi altındaki dua geleneklerine ilişkin görüşleri birlikte değerlendirildiğinde, inanç dairelerindeki farklılaşmaya karşın alkış geleneğinin varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Üstün güç/güçlerden yardım talep etme, kutu paylaşma, profan bir anı kutsal kılma, iyi dilek bildirme gibi gerekçelerle, efsunlu sözlerden müteşekkil olan duaların varlığına başvurulmuş; baş edilemeyen olay ve durumların ortaya çıkardığı kaosun, uygun söz ve ifadelerle kozmosa dönüştürülmesinin mümkün kılınabileceği inancı her dönemde mevcut olmuştur. Farklı inanç öğretilerinin kaidelerine uygun olarak öncelenen kutsallarda ve kabullerde başkalaşmalar görülmekle birlikte; Türk kültüründe alkış, dua ve yakarış sözleri her dönemde sanatsal içerik barındıran, estetik yapılar olarak kurulmuştur. Günlük hayatta kullanılan dilin ancak profan dünya içerisindeki iletişimin kurulmasında kullanılabileceğinden hareket eden Türk halk muhayyilesi, kutsal alanla iletişime geçme noktasında sanatsal özellikler barındıran, şiirsel bir dil kullanmayı tercih etmiştir.
Türklerin teolojik alana ilişkin tasarımlarında, değişen inanç dairelerine karşın değişmeyen bir diğer unsur, “kut” inancı olmuştur. Dâhil olunan inanç dairelerinin değişmesiyle kutsal kabulleri ve ibadet şekilleri gibi dini yaşama biçimlerini belirleyen unsurların farklılaşması kaçınılmaz olmuştur. Ancak, büyük oranda “geleneksel dünya görüşü” tarafından tayin edilen teolojik kurgu, inanç sistemleri değişse de temelde insanı, evreni ve yaratıcıyı içine alan, karakteristik bir sistem önermesidir. Bu kurgu, mitik kavrayış kaynaklı olup yaradılış ve varoluşa ilişkin millet düzeyinde geçerli yanıtları olan bir toplama işaret eder. Dolayısıyla, dâhil olunan her inanç sistemi, kaçınılmaz biçimde geleneksel dünya görüşünün teolojik alana ilişkin kabul ve cevapları ile harmanlanarak yorumlanmıştır. Türklerde, yaratıcıya ait kutun belirli insanlar ve çeşitli tabiat unsurlarıyla paylaşılmasına ilişkin kabuller, değişen dinler karşısında muhafaza edilen teolojik tasarım öğeleri arasında yer almıştır. Türklerin sosyo-kültürel yaşantısında dualar her dönemde, Tanrı’nın sahip olduğu kuttan nasibini aldığına inanılan kişilerce icra edildiklerinde “hayır dua” niteliğine bürünmüş ve “hayır dua” alınmasıyla istek ve dileklerin kabulünün mümkün olabileceğine inanılmıştır.
Tarikat kutbunda tecdit olmayan
Tarikat kutbunda tecdit olmayan
Yediği haramdır yese ne fayda
Makbul dergah biatine girmeyen
İlahi şahım dese ne fayda
İsmi azam kaydına da düşmeyen
Dört kapıdan kırk makama geçmeyen
İşlediği yetmiş üçe seçmeyen
Beyhudeye özün yorsa ne fayda
Keştei nuh gemisine binmeyen
Narı baddan abı hake inmeyen
Kubbei alemde temyiz olmayan
İsmine evlatlık koysa ne fayda
Adem kubbe idi kubbe o idi
Cihan ne deryaydı nede su idi
Evvel ahir yine dünya bu idi
Ahmak buna özün yorsa ne fayda
FEDAİ tecellim noktai baye
Gahi hece okur gah verir saye
Özü çürük kiriş olsa bu yaya
Menzil aldıramaz kursa ne fayda
Eski Libas gibi aşıkın gönlü
Eski libas gibi aşıkın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş
Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş
Sevdiğim değildin böylece ezel
Aşkının bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik saydığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş
Seyrani’nin gözü gamla yaş imiş
Benim derdim her dertlere baş imiş
Ben bağrımı toprak sandım taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş
Seyrani
Dünya olur bir gün harab
Ne bülbül kalır ne gurab
Rızka sebep olan türab
Gözlerine dolar bir gün
Kudret koçunu koyuna
Katmış seyreder oyuna
Ecel kolların boynuna
Habersizce dolar bir gün
Acı tatlı yenmez olur
Yalan gerçek denmez olur
Taş çarhıla dönmez olur
Hep kesilir sular bir gün
Çal Seyranî durma sazın
Hakka eyle sen niyazın
Sana secdesiz namazın
Kısmet olan kılar bir gün
Seyrani
Mahkeme meclisi icat olduğu
Çeşme-i rüşvetin akmaklığından
Kaza bela ile alem dolduğu
Kazların kadıya uçmaklığından
Selefin rüşvetle hüccet yazması
Halefin anlayıp hükmün bozması
Yıkılan binanın birden tozması
Asıl sermayenin topraklığından
Asıl sermaye-i niyabetleri
Emval-i eytamdır ticaretleri
Davet-i rüşvete icabetleri
Sıdk ile gönlünün alçaklığından
Bülbülün aşkıdır dalda öttüğü
Çobanın südedir koyun güttüğü
Toprağın Habil’i kabul ettiği
Şüphesiz yüzünün yumşaklığından
Dünyadan ahrete gidip gelmemek
Olmasa iktiza eder ölmemek
Balık baştan kokar bunu bilmemek
Seyrani gafilin ahmaklığından
Muhabbet küpünün olsam şarabı
Yar beni doldurup içer mi bilmem
Mamur olmak için gönül harabı
Bir mimar eline geçer mi bilmem
Aşıkın olmaz mı çile çekmezi
Çilenin olmaz mı boyun bükmezi
Helal süde katan haram pekmezi
Seçmek murad etse seçer mi bilmem
Bübüle gül yarar deveye diken
Çiledir aşıkın boynunu büken
Tarlasına haram tohumu eken
Helal mahsulünü biçer mi bilmem
Kimi mevtasına kefen biçmiyor
Kimi helal rızık yiyip içmiyor
Yavrusundan köpek bile geçmiyor
Hak Seyrani’sinden geçer mi bilmem
Kul Fakir
Amasya’nın Merzifon ilçesine bağlı Kıreymir Köyünde 1873 de doğdu.1938 yılında Hakka yürüdü.Türbesi Merzifon’da evinin bahçesindedir. Asıl adı Ali’dir. Gönlüne aşkın,muhabbetin ateşleri doldu.Okur yazar değildi. Hacı Bektaş dergahına özellikle o sıralar Pir postunda oturan Ahmet Cemalettin Çelebi’ye büyük bir saygıyla,hayranlıkla bağlandı.Deyişleri yöresel aşıklar tarafından cemlerde söylenmektedir. Deyişleri A.İhsan Aktaş ve Sabri Yücel tarafından derlendi.”
Kul Fakır bir gün komşu köylerden Diphacıya gider. Akşam muhabbet sofrası kurulur. Aşıklık yapan Kul Fakır’a Haydar Hoca adındaki bir zat, Sefil Ali aşkına bir dolu verir. Kul Fakır kadehi alır, ocağın küllerine döker. Haydar Hoca bu sefer başka bir ermiş kişinin ismini anarak tekrar bir dolu daha verir. Kul Fakır yine aynısını yapar ve kadehi ocağın küllerine döker. Haydar Hoca üçüncü doluyu verirken “bu da Mustafa Kemâl’in aşkına olsun” der. Kul Fakır doluyu alır ve “ey erenler, o büyük zat aşkına zehir olsa içerim, ah mümkün olsa da ömrümüzden beşer onar yıl o cana verebilsek” diyerek kadehine niyaz edip demini içer.
AŞIKLIĞI
Âşıklığı ise, Kul Hüseyin tarafından uyarılması ile başlar.
Kul Fakır pehlivandır, güreşlere katılır. Düğünlerde, törenlerde güreş olurdu eskiden. Bir gün bir yerde davet olur; Kul Fakır’ı götürürler güreş için; pehlivanlığa çıkar. Gümüşhacıköy’e bağlı Keçiköy var, Keçiköy’ de yetişmiş bir evliya vardır Kul Hüseyin diye… Kul Hüseyin der ki, “ Gerçek pehlivan nefsini yenendir, nefsiyle güreşendir.” O zaman Kul Fakır nefsiyle güreşmeye başlar, nefsini yener. “Saddaksın pirim” der ve uyanır. O zaman güreşi bırakır, nefsiyle güreşmeye başlar. Ama zaten Kul Fakır’ın soyunda var, nefsinde var, bu yolun yolcusu o. Kul Hüseyin’ den de o kelimeyi kaptıktan sonra tamamen kendini yetiştiriyor.
KAYNAK : Vardan Yoğa İki Irmak Arasında Aleviliğin İzleri, Nurbanu Karataş- Evrim Can İflazoğlu,Ocak 2015, Çorum HBVAKV
1
Dostun gül cemali cennettir bana
Ne çare ayrılık zamanı geldi
İstemem ayrılmak senden sultanım
Ne çare ayrılık zamanı geldi
İstemem ayrılmak senden sultanım
Gül cemale aşkın ile nalanım
Çıkarma gönlünden dinim imanım
Ne çare ayrılık zamanı geldi
Kul FAKIR’im aşık aşka yanandır
Hak erenler birbirinden kanandır
Dosta doymak olmaz kanan yalandır
Ne çare ayrılık zamanı geldi
2
Seyrimde gezerken üç dilber gördüm
Biri aydır,biri ol güne benzer
Aşkın dolusunu sundu elime
Biri allar giymiş ahtere benzer
Üçler olup beşten haber alınca
Üç sünneti,yedi farzı kılınca
Sağıma soluma haber verince
Sağdaki sevdiğim Sultana benzer
Mümin olan arı gibi iniler
Bin çiçekten alır balı bir eyler
Güzeli görenler aynayı n’eyler
İçi ahret dışı dünyaya benzer
Aklımı başımdan aldı bakışı
Yaktı şu sinemi aşkın ataşı
Ölmeden evveli ölse bi kişi
Kur’an da okunan imlaya benzer
KUL FAKIR’im ezel ağladım, gülmem
Okumuşum aktan,karayı bilmem
Bin derman verseler bu derdi vermem
Her dem kalp evinde durana benzer
3
Aşkın cemalin çıkmaz serimden
Pare pare etseler ayrılmam senden
Ayırma sevdiğim bizi bu demden
Canım kurban olsun yoluna dilber
Ya nice sevmeyim böyle dilberi
Sıdk ile severim sevdiğim yari
Ay ile gün gibi hüsnü cemali
Ezelden hayranım nuruna dilber
Kaşların bismillah levhi kudret
Gözlerin velleyli nuru hidayet
Elheme esmasın vücudun ayet
Cihanda erilmez sırrına dilber
Dost bakışlı aslan pençeli
Yaralı kalbime vurdun hançeri
İlikten kemikten kandan içeri
Bari ihsan eyle kuluna dilber
KULFAKIR’ım sızlar yürek yaresi
Dostun dosta kavuşmanın sırası
Sultanım elinde derdim çaresi
Ezelden yanarım narına dilber
4
Gönül arzuladı düştük yollara
Sürdüğümüz Balım Sultan yoludur
Düşürdün sultanım bizi dillere
Durduğumuz Ali Mansur darıdır
Darına dururuz cem-i alada
Göster didarını bize seyramda
Sultan Cemal derler aslı pek-zade
Cemalin görmek de gözün karıdır
Şükür kavuşturdu Pir Balım Sultan
Gezindi bendimi ol Şah-ı Merdan
Kusurum çok imiş, yakamda noksan
Sıtkınan sevenin sadık yaridir
Dertliyim derdime dermana geldim
Ali’m veliyullah fermana geldim
Cömertsin sultanım ihsana geldim
Güzel nutkun kalp evini arıtır
Kul fakır’ım serim kurban yoluna
Sultan olan bakar kulun halına
Lahmike cismike indi şanına
Ruh be ruhumuzu veren velidir
5
Gel gönül gidelim dost illerine
Aşkınan gidende yol incinir mi
Sultanı bilirse kulun halini
Mushafın yazmaya el incinir mi
Mushafın Kübradır vucüd-ı insan
Allamet Esma’yı .uyurdu süphan
İlm-i müsemmayı zikreder lisan
Hal ile söyleyen dil incinir mi
Dilde ikrar gerek tekrar olmasın
Güllerimiz has bahçede solmasın
Kel ırakip andelibi görmesin
Bülbülün sesinden gül incinir mi
Güllük gülistanlık dostun cemali
Aslı pak olanlar bulur kemali
Su balığı sakın öldürmen anı
Balık oynayınca göl incinir mi
Kul Fakır’ım marifet burasında
Kulluk hatmolunda ba’yı isminde
Yüz on dört surede mevcut Yasinde
Hakikate eren hal incinir mi
6
Dertli gönlümü deftere
Yazım neyleyim neyleyim
Ben söyledim yar tutmadı
Sözüm neyleyim neyleyim
O yar merhamet etmiyor
Sevdası serden gitmiyor
Kırık kollarım tutmuyor
Dizim neyleyim neyleyim
Kul Fakır’ım dost yoluna
Dost düşman çıktı seyrine
Mezarımı dost köyüne
Kazım neyleyim neyleyim
7
Yüz yirmi dört bin nebinin sesi
Sesini duyanlar çeker yası
İsmi Azam ol Ali’nin duası
Okuyanlar mahrum kalmaz inşallah
Nice nebi veli göçtü bu handan
Sevenleri biz de serveriz candan
Alış veriş etmek biz her dükkandan
Erenler verdiğin almaz inşallah
Erenlerin kavli birdir iki olmaz
İkilikte kalan menzile eremez
Nara atsalar şu canım yanmaz
Ali’yi sevenler ölmez inşallah
“Muti kable ente mute” ermişiz
Ölmeden evvelin bir kez ölmüşüz
Biz bu hana üç beş defa gelmişiz
Baki ıkrar fani olmaz inşallah
Elüstü bezminde bir ıkrar verdik
Gahi akıllandık gâhi deli olduk
Sultan Veyis ile Yemen’den geldik
Sırrımıza kimse ermez inşallah
Aşığın çektiği aşk belasıdır
Hitabından gelen Hak nidasıdır
Kendini bilmeyen Hakk’a asıdır
Böyle güruhlara salmaz inşallah
KUL FAKIR’ım başa gelen ne haldır
Hakkında ferman var işin de zordur
Balım Sultan düşmüşleri sen kaldır
Bize bühtan eden onmaz inşallah
8
Şaha doğru giden kervan
Çok ağlattın güldür beni
Düşmüşem elden ayaktan
Tut elimden kaldır beni
Tut elimden ferman eyle
Gel bu derde derman eyle
Götür yare kurban eyle
Öldür derse öldür beni
Arıydım baldan ayrıldım
Ne şirin dilden ayrıldım
Bülbüldüm gülden ayrıldım
Gülistana kondur beni
Tut elimden düşmeyeyim
Doğru yoldan şaşmayayım
Derdim çoktur deşmeyeyim
Böyle şaha bildir beni
Yandı KULFAKIR’ ın bağrı
Derde tay olmuyor ağrı
Çek katarı şaha doğru
Eli süre indir beni
9
Her neyi ararsan vardır bu demde
Velâgat keremna ben-i ademde
Uzaktan arama, fark et sen sende
Bir pınardan bin deryayı süzen var
Cümlenin mabutu Hak sende hazır
Vezirlikten geçip olursun nazır
Her nereye baksan görünen hızır
Yer nazarda dü cihanı gezen var
Cümle aradığın vardır ademde
Arayıp bulanlar demezler bende
Görenlerde der ki, ne olur şunda
Dört Kitap’ı derceyleyip yazan var
Okuyup ilmine âmil olanlar
Seni fark etmez mi kendin görenler
Mümin müslim böyle mi olur erenler
Günde yüzbin, tarikinden azan var
Gerçek olan belli olur işinden
Dost dosta varamaz gönül kışından
Halım yaman oldu adu taşından
Ebu Cehil gibi kuyu kazan var
Erenler sevmezler yoldan azanı
Bu ceme almazlar ıkrar bozanı
Gerçek erler fark etmez mi düzeni
Sen demeden diyeceğini sezen var
KUL FAKIR’ ım taş atan kendine atar
Herkesin attığı kendini tutar
Sabreden kulların didara yeter
Kırklar meclisinde engür ezen var
10
Ceddi Piri Baba bir bab sultanım
Gönüller evinde aziz mihmanım
Fatiha suresi, ümm-ül Kuranım
Yüzüm dergahına sürmeye geldim
Girdim dergahına yeşil serili
Körler görebilmez perde gerili
Baytullah’ta gören var mı Halil’i
Onun ananesin sormaya geldim
Kalbi Beytullah’tır türbe-i celil
Piri Baba Sultan önümde delil
Sırrı Balım Sultan, Pir Bektaş Velim
Gönülde makamım görmeye geldim
Nerede çağırsam hazır yanımda
Söyleyen ben değil, Hızır yanımda
Muhammed Ali nin vezir yanında
Sahavet hüccetin almaya geldim
Muhabbet Muhammed Ali değil mi
Nasipler verici Veli değil mi
Cümle evliyadan ulu değil mi
Dar-ı Çeç’ de namaz kılmaya geldim
Müminin kıblesi dostun didârı
Muhabbet aşığı neylesin varı
Dilde zikrederim On İki İmamı
Ölmeden evveli ölmeye geldim
Sene bin üç yüz kırk birde geldi
Allah Muhammed’e Cebrail saldı
Cebrail Ali’yi Kandil ‘de buldu
Kubbenin üstüne konmaya geldim
Kubbe muallakta altı suyudu
Gelen geçti, gene dünya buyudu
Hasan -Hüseyin’ in nesli büyüdü
Zeynel’im zindana girmeye geldim
İmam Bâkır idi çöllerde gezen
İmam Cafer idi Buyruk’u yazan
Ebu Cehil idi kuyular kazan
Musa Kazım serim vermeye geldim
Şah Taki ba-Naki dest-i velayet
Hasan-ül Askeri göster sahavet
Mehdi yol içinde yapar adalet
Girip mağaraya kalmaya geldim
Mağarayı muallağa koydular
Orada bileydi üçler, yediler
İmamlar ismine erkân kurdular
Onun icraatın bilmeye geldim
KUL FAKIR ım yol Muhammed- Alinin
Settar eyle sır Muhammed Alinin
Hilaf katma din Muhammed Alinin
Gulâmım kapında durmaya geldim
11
Atatürk İle İlgili Bir Deyiş:
Kemâl’in var olsun Mustafa Paşa
Irakıplar ölsün hele sen çok yaşa
Ortayı mâl ettin hazır ol başa
Vakit tamam oldu meydan geliyor
Meydanda bell’olur er ile körler
Düzde menzil almaz dikine zorlar
Çoktan geçtiyidi hayır ü şerler
Islahat memuru sultan geliyor
Sultan olan kula bulmaz kusuru
Hicaz’ı Mekke’yi bekle Mısır’ı
Sıdkile tutarsan alun yesiri
İsmail’e Hak’tan kurban geliyor
Kurban olan Ehl-i Beyt yoluna
Kem bakmayın siyasinin haline
“Allah-ü Ekber”i getir diline
Binine yetecek bir can geliyor
Canını verenler cananın bulur
Canını sevenler geriye kalır
Acaba onların hali nic’olur
Zülfikar elinde aslan geliyor
Yedi kral olsun Hak muin ise
Esef çekme yetmiş dahi gelirse
Onların asleri topu var ise
Şükür bize Hak’tan bürhan geliyor
Hani padişahlık nerede kaldı
Zevk ü sefa ile aklını aldı
Yola kem bakanlar belasın buldu
Dünya başlarına zindan geliyor
Tanrı’nın aslanı Hazreti Ali
Ta ezel Kandil’de kurdu bu yolu
Sıdkile tutarsan yetürün eli
Nice bin dertliye derman geliyor
Bâ noktası gönüllerinden çıktı
Ecnebi kızları evini yıktı
Sekiz yüz cariye belini büktü
Sandılar ki hergün bayram geliyor
Bilemedi milletin halini
İtalyan kızına yaktı balonu
Başa geçirmişler elin körünü
Halbuki hakkında ferman geliyor
KUL FAKIR’ım fermanını okudu
Andelibim dost bağında şakıdı
Aklı selim gönül evi pak idi
Mümin müslümana seyran geliyor
12
Her sabah her sabah bülbülün sesi
Bülbül avazını güle getirir
Yiğit olan sırrın kimseye demez
Kötü kalbindekin dile getirir
Yiğit olan eşiğinden bellidir
Yiğit kamil olur yüzü yerdedir
Kurttan doğan yine kurt eniğidir
Akıbet başına bela getirir
Yalınız gidip yoldaş olma yolsuza
Komşu olma rehbersize pirsize
Selam verme namussuza arsıza
Birgün namusuna hile getirir
Erenler de der ki Selman-ı paktır
Kırklar da derler ki cümlesi haktır
Cehennem evinin ateşi yoktur
Herkes ateşini bile getirir
Kul Fakır’ım gezdim gurbet ellerde
Bülbül ötmez gülistansız güllerde
Çok keramet vardır tatlı dillerde
Dağdaki deliyi yola getirir
13
Zamane halkının yanına varma
Her cahil âdeme sırrını verme
O seni görmezse send’onu görme
Budur bu âlemde halın makbulu
Hal içinde hallar vardır görürsen
Eğer bu sözümden ibret alırsan
Hak kelâmı fark eyleyip bilirsen
Al-i İmran okur dilin makbulu
Dinimiz Muhammed, dilimiz Kur’an
Aliyyülazim’dir dersimiz veren
Elham suresinden süzülüp gelen
Birlik makamıdır yolun makbulu
Yolu kuran kurdu böyle aslından
Er olanlar belli olur zatından
Körler seçemedi Hakk’ı batıldan
Akrabadan hoştur elin makbulu
El mi olur biri birin bilenler
İkiliği atıp biri bulanlar
Cife-i dünyadan elin alanlar
İkilikten geçer birin makbulu
Birlik makamına sahip olmalı
Sabredip de selameti bulmalı
Kaf u Nun’un haberini almalı
Cennet-i Âlâ’da şarın makbulu
KUL FAKIR’ım bizde geldik o şardan
Getirip götüren ol Şah-ı Merdan
Evveli kulluktur ahiri sultan
Doğup dolunandır nurun makbulu
Kaynak:AŞIK KUL FAKIR- A. İhsan Aktaş- Sabri Yücel- 1991, İstanbul)
Kurban Erkanı
Allah Allah…
Darın divanın kabul ola,
İsteğini dileğini Allah, Muhammet, Ali vere
Gelmeniz hayırlı ola
Devahlar kabul ola
Secdeye inen başlar, dişler
Ağrı, acı görmeye.
Gerçeğe Hu.
Veya;
Allah Allah…
Durduğun dardan
Canım erenlere kurban
Serim meydanda meydanda
Bütün ikrar canım feda
Canım meydanda meydanda
Yanarım yoktur dumanım,
Gönlümde yoktur gümanım
Al malım bağışla canım,
Varım meydanda meydanda
Kellemi koltuğuma aldım
Kan ettim kapına geldim
Ettiğime pişman oldum
Serim meydanda meydanda
Yoktur çınarım, tımarım
Yoktur kalbimde gümanım
Al malım varlığa canım
Dilim meydanda meydanda
Müminlere hülle biçin
Ol kelp rakipten kaçın
Ben bülbülüm bir gül için
Zarım meydanda meydanda
Mümin olan olur Veli
Veli olan olur gani
Nesimi’yem yüzün beni
Derim meydanda meydanda
Veya;
Kudret ilminden bir delil yandı
Şan verdi âleme şanı Kırkların
Ol hakkın meyinden içenler kandı
Cevahir madeni kanı Kırkların
Meryem sırrın değmelere açmadı
Ese şu dünyada don değişmedi
Kırklar da bir ana rahmine düşmedi
Ya nerden verildi canı Kırkların
Selman sail oldu, Allah dost dedi
Bir zembil istedi bir de post dedi
Muhammed Kırklardan nişan istedi
Bir yaradan aktı kanı Kırkların
Fatma’yı ol Kırklarda gördüler
Engür şerbetini orda verdiler
Tambura bağlanıp çarka girdiler
Bir cümleden oldu şanı Kırkların
Şah Hatai’m bir acayip hal oldu
Kırklar erkân sürdü kadim yol oldu
Muhammed’in teri gonca gül oldu
Koktu burcu burcu cemi Kırkların
Âşıkların deyişlerinden sonra dede bir dua eder.
Allah Allah…
Vakitler hayır ola,
Hayırlar feth ola, şerler def ola
Hak, Muhammed, Ali didarından
Ehlibeyt meşrebinden
İmam Hüseyin’in katarından didarından ayırmaya.
Görünür, görünmez kazadan koruya
Hak saklaya, Hızır bekleye
Hubyar Sultan, yolundan izinden ayırmaya
Gerçeğe Hu.
Duadan sonra gözlekçi cem erenlerini marifete geçirmek için;
Marifete Hu. der.
Bunun üzerine ön sıradakiler dizleri üzerine dara geçerler; arka sıradakiler ise ayağa kalkar. Hubyar ceminde çoğunlukla ön sırada erkekler, arka sırada ise kadınlar bulunur.
Tüm canlar dara geçince süpürgeci, süpürgesini koltuğunun altına almış vaziyette meydana gelir ve dedenin elini öper. Cem meydanını süpürerek ileri geri gider. Sırtını hiçbir şekilde dede-ye dönmez. Süpürme işi bitince dedenin duasına durur.
Süpürgeci duası
Allah Allah…
Biz üç bacı idik,
Güruh-u Naci idik,
Kırklar Cemi’nde birimiz süpürgeci idik.
Haki pervane
Mürşidi divane
Kul hizmeti ile bağışlana
Seyyid-i Faraş’tan şefaat ola.
Gerçeğe Hu.
Veya;
Allah Allah…
Hizmetin kabul ola
Muradın hasıl ola
Seyyid Faraş efendimizin
Hizmeti üzerinize ola
Gerçek erenler demine Hu.
Dede bir duazimam ile cemi başlatır. Bunun bir diğer adı da “Cem Birleme Duası”dır. :
Cem birleme (akşam) duazimamı
Allah Allah….
La feta illa Ali illa Seyfe illa Zülfikar;
İlla Düldül illa Kamber illa Şah.
Muhammed Ali’yi candan sevenler
Yorulup yollarda kalmaz inşallah
İmam Hasan’ın yüzün görenler
Hüseyin’den mahrum olmaz inşallah
İmam Zeynel’den bir dolu içen
İmam Bakır’dan kaynayıp coşan
Sıdk ile İmam Cafer’e ulaşan
Bundan özge yola sapmaz inşallah.
İmamı Musa’dan gelen erenler
Can baş feda edip cemler görenler
İmam Rıza’ya zehir verenler
Divanda şefaat bulmaz inşallah.
Bir gün olur okuturlar defteri
Şah oğlunun elindedir teberi
Uyanırsa Taki, Naki, Askeri
Açılan gülümüz solmaz inşallah
Hatai der bu iş bir gün biter a
Özünü kata gör ulu katara
Mehdi şevki bu cihanı tutar a
Şah oğluna sitem olmaz inşallah.
Veya;
Bülbül oldum gül dalında şakırım
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali,
Şahı Merdan kitabını okurum
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali.
Muhammed Ali’dir dersimi veren,
Hasan, Hüseyin’dir okunan Kuran
Zeynel Abidin’dir kalbime giren
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali.
İmam Bakır nur gölünü akıttı,
İmam Cafer bizi sırdan okuttu,
Musa Kâzım gevher yükünü tuttu
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali.
İmam Rıza’nın yaslıdır günü
Taki’nin, Naki’nin akıyor kanı,
Hasan Askeri’ye ulaştır beni
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali.
Şah Hatai’m hayalinde gezdirir
Aşkı muhabbet deryasında yüzdürür
Muhammed Mehdi’ye böyle yazdırır
Medet Allah, ya Muhammed ya Ali.
Veya;
Niyazım var Muhammed’le Ali’ye
Cümle günahıma imamlar medet
Bağışla suçunu bu günahkârın
Cümle günahıma imamlar medet
Ağu kattılar Şah Hasan’ın payına
Lanet indi Muaviye soyuna
İmam’ı Hüseyin’in yüzü suyuna
Cümle günahıma imamlar medet
Zeynel Abidin’dir benim penahım
İmam Bakır kalp evinde mihmanım
Ol İmam Cafer’dir efendim benim
Cümle günahıma imamlar medet
On İki İmam’a niyaz eylerim
Hasan Askeri’ye halim söylerim
Muhammed Mehdi’ye tamam eylerim
Cümle günahıma imamlar medet
Miraçta oturan ol Fahri Ahmet
Yardım eyle bize çektirme zahmet
Muhammed, Ali’ye eylerim minnet
Cümle günahıma imamlar medet
Mehemmed’im zikreylerim erleri
Beyan eylediniz gizli sırları
Rum erleri, Horasan’ın pirleri
Cümle günahıma imamlar medet
Bu duazimamın ardından hiç ara vermeden dede şu duayı okur:
Hayırların kabulü, şerlerin defi
Kusurların affı için
Aliyen Aliyullah
Veliyen Veliyullah
Mürşidi kâmil
Kâmili mürşit
Duazda imam
Yetiş ya On İki İmam
Öz birliğine
Hacet kabullüğüne
İtikat keskinliğine
On İki İmamlar yoluna
Diyelim Allah Allah
Allah Allah…
Hayır hacetler kabul ola
İstekler kadim ola
Muratlar hasıl ola
Er’den bakım, Hak’tan nazar ola
Hazreti Pir şefaatinden, didarından ayırmaya
Hak saklaya, Hızır bekleye
Hubyar Sultan gözleye, kollaya
Gerçeğe Hu.
Bundan sonra kurban tığlamaya geçilir.
Kurban tığlama
Ve bundan sonra; kesilecek kurbanlar cem meydanına getirilir. Kurban sahipleri gelir, kurbanın sol tarafına geçip; sağ ayağını yukarı kaldırarak duaya durur: Dede önce bir duazimam okur:
Allah Allah …
La feta illa Ali illa Seyfe illa Zülfikar;
İlla Düldül, illa Kamber illa Şah. (3 defa)
Akıl ermez yaradanın sırrına
Muhammed Ali’ye indi bu kurban
Kurban olam kudretinin nuruna
Hasan, Hüseyin’e indi bu kurban
Ol İmam Zeynel’in destinde idim
Muhammed Bakır’ın dostunda idim
Cafer-i Sadık’ın postunda idim
Musa Kâzım, Rıza’ya indi bu kurban.
Muhammed Taki’nin nurunda idim
Aliyyül Naki’nin sırrında idim
Hasan-ül Askeri’nin darında idim
Muhammed Mehdi’ye indi bu kurban.
Tarikattan hakikate ereler
Cenneti alaya hülle sereler
Muhammed, Ali’nin yüzün göreler
Erenler aşkına indi bu kurban
Aslı Şahı Merdan, Güruh-u Naci
Gerçeğe bağlıdır bu yolun ucu
Senede bir kurban talibin borcu
Pir-i Tarikata indi bu kurban
Şah Hatai’m eder bilir mi her can
Kurbanın üstüne yürüdü erkân
Tırnağı tespihtir kanı da mercan
Oniki İmamlar’a indi bu kurban
Ardından kurbanları tekbirler. Buna “Arafat tekbiri” denir.
Arafat tekbiri
Allah Allah…
Kalbiyeti kurban
İmanı İbrahim
Delili Cebrail
Peyiki Sultan
Hak yoluna kurban
Edene kurban
Bismillahi tekbir Allahü ekber…
La ilahe illallahü vallahü ekber.
Veliyullah hak.
(3 kez tekrarlanır.)
Duadan sonra kurbanlar cem meydanında serbest bırakılır ve âşık (zakir) bir duazimam, üç kurban tekbiri okur:
Kurban tekbiri 1
İndim Koç Baba’yı devah eyledim
Bugün yaylımdadır, geliyor koçlar
Gördüm cemalini salâvat verdim
Bugün yaylımdadır geliyor koçlar
Biri beyaz amma bir kırmızı
Onlar da seçerdi baharı yazı
Sanki Zülfikar’a benzer boynuzu
Bugün yaylımdadır geliyor koçlar
Gördüm amma seçemiyom izleri
Elham suresine benzer yüzleri
Ay ile gün gibi parlar gözleri
Bugün yaylımdadır geliyor koçlar
Geri dönmüş aslan gibi gidiyor
Gören âşıkları hayran ediyor
Hızır Nebi çoban olmuş güdüyor
Bugün yaylımdadır geliyor koçlar
Alnında yazılı kırk ayet Kuran
Hiç mahrum kalır mı bu yola uyan
Yarın mahşer günü şefaat uman
Bugün yaylımdadır geliyor koçlar
Abdal Dedem biz çekeriz yasları
Evliya enbiya hub nefesleri
Dört kapıya beyan olur sesleri
Bugün yaylımdadır geliyor koçlar
Kurban tekbiri 2
Ali meydanına bir kurban geldi
İsmail’e inen koça benzettim
Anası meledi bağrımı deldi
İsmail’e inen koça benzettim
Kadir mevlam sürme çekmiş yüzüne
Yüz sürelim tırnağına dizine
Koç dergâha gitti düşün izine
İsmail’e inen koça benzettim
Koçu tekbirledi Kırklar birisi
Bir lokmadan kandı cümle varısı
Emir ayyar belindedir derisi
İsmail’e inen koça benzettim
Kadir Mevla’m kabul etsin koçunu
Bağlayalım ayağının ucunu
Ali meydanıdır sorman suçunu
İsmail’e inen koça benzettim
Ufacık doğrayın koyun kazana
Mahrum can koymayın çekin meydana
Kul olayım bu kalemi yazana
İsmail’e inen koça benzettim
İsmail’e inen koçun örneği
Yalan değil, gözümüzün görneği
İdris’e üsküf oldu tırnağı
İsmail’e inen koça benzettim
Kul Himmet Üstadım arzular canım
Kurbanla birlikte kaynıyor kanım
Hüseyin’im kabul olsun kurbanım
İsmail’e inen koça benzettim
Kurban tekbiri 3
Muhammed, Ali’yi candan sevenler
Kurbanınız kabul olsun erenler
El bağlayıp bir ikrarda duranlar
Kurbanınız kabul olsun erenler
Bu kurbanın aslı nergisden geldi
Dört melek geldi kısmetin böldü
Kırkların ceminde erkânı gördü
Kurbanınız kabul olsun erenler
Kaynar kaynar, kazanını taşırır
Ateş mürşit olmuş onu pişirir
Kurban tek değildir, eşin getirir
Kurbanınız kabul olsun erenler
İmam Ali hizmet eder kurbana
Hizmet eder Hıdır Abdal Sultan’a
İhlâs ile getirilsin meydana
Kurbanınız kabul olsun erenler
Hasan, Hüseyin’im, Zeynel’dir Şahım
Bakır, Cafer, Kâzım, Rıza’dır mahım
Taki, Naki, Askeri, Mehdi penahım
Kurbanınız kabul olsun erenler
Sefil Ali himmet aldı pirinden
Yazı yazsam kurbanının kanından
Muhammed Ali’nin alın nurundan
Kurbanınız kabul olsun erenler
Kurban tekbiri biter bitmez, sahipleri gelerek kurbanların soluna geçer ve duaya dururlar. Dede dualarını verir:
Kurban duası
Allah Allah…
Kurbanınız kabul ola,
İkrarınız kadim ola,
Dergâh-ı ilahiden yazılmış ola,
Yüzünüz ak ola,
Lokma sahipleri kurbanlarından şefaat bula.
Hak erenler utandırmaya, cehennem ateşine yandırmaya,
Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Oniki İmamlar’ın,
On Dört Masum-u Paklar’ın, onyedi kemerbestlerin,
Hazır, gaip, zahir, batın erenlerin hayır himmetleri
Dua ve şefaatleri üzerinizde hazır ola.
Ehlibeyt’in meşrebi;
İmam Hüseyin’in darından, didarından ayırmaya.
Lokma sahiplerinin lokması dünyada durak, ahrette Burak ola.
Nuru Nebi, Kerem-i Ali,
Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli
Cümlemizi katarından ayırmaya.
Gerçeğe Hu.
Duadan sonra kurbanlar kesim için kurbancıya teslim edilir. Dede; burada da, isterse bilgilendirici ve açıklayıcı bilgiler ver-mek için sohbete başlar. Arkasından Hubyar Semahı yapılır. Bunun bir diğer adı da “Baş Semahı”dır.
Hubyar Semahı 1
Evel erkân ile, evel yol ile
Gelsin hizmet ehli semah eylesin
Yaradanım yardım etsin kuluna
Gelsin hizmet ehli semah eylesin
Dolduğumuz evler bol olsun nurdan
Biz de böyle gördük uludan pirden
Yardımcımız olsun ol Şah-ı Merdan
Eylesin erenler semah eylesin
Yaylarsan, çık Şah’ın yaylasın yayla
Söylersen Muhammed, Ali’den söyle
Ali’m aşkına gel bir semah eyle
Eylesin erenler semah eylesin
Semah eyleyenler haslar hasıdır
Semah eylemeyen Hak’ın nesidir?
Abdal Pir Sultan’ım er nefesidir.
Eylesin erenler semah eylesin
Muhammed Mustafa Habibullah’tır
Şu dünyaya baki kalan Allah’tır.
Semahtan sonra duaya durulur.
Semah duası
Allah Allah
Semahlar saf ola,
Günahlar af ola,
Semahınız Kırklar Semahı ola,
Rehberimiz On İki İmamlar,
Yardımcımız Hak Muhammed Ali ola,
Nuru Nebi Kerimi Ali,
Pir’imiz Üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli,
Dil bizden, nefes İmam Hüseyin’den ola
Gerçek Erenler Demine Hu.
Kesilmiş kurbanlardan bir tanesi bütün olarak dua için tekrar meydana getirilir. Dede duasını verir ve pişmeye gider.
Kurban lokması duası 1
Allah Allah !
Kurban sahibinin kurbanı kabul ola
Tüyü başınca sevap yazıla
Gadasına belasına karşı gele
İsmail’e inen koç gediğine kayıt kabul edile
Lokmalar Hak’a ulaşa
Hak şefaatinden, didarından ayırmaya
Gerçeğe Hu.
Kurbanlar pişerken ceme katılan hemen hemen tüm canlar se-mah ederler. Semah aralarında dede muhabbet eder. Cemdeki canlar da muhabbete katılırlar.
Kurbanların hazır olduğu haberi alınınca son semah yapılır. Bu semah cem başında yapılan baş semahının aynısıdır. Semah bitince hizmetlerin yürütülmesi için marifete geçilir. Burada gözlekçi “Marifete Hu” der. Cemin başını bağlamak için dara geçilir. Âşık (zakir) bir duazimam okur:
Duazimam
İnayettir bize fazlı Huda’dan
Umarım kurtara cümle beladan
Her dem ki şefaat eyle Muhammed
Evvel himmet Ali – el Murteza’dan
Şah Hasan’dan bulduk meyli muhabbet
Şah Hüseyin şehidi deşti Kerbela’dan
İmam Zeynel, İmam Bakır’ı Cafer
Delil bize Kâzım, Musa, Rıza’dan
Şah Taki be Naki, Askeri billâh
Gelecektir Mehdi Şah-ı Evliyadan
Dediler Hatai’m ne meşrebdensin
Aşkı muhabbetten sıdkı safhadan
Duazimamın bitiminde dede dua eder:
Allah Allah…
Hayır hacetler kabul ola
İstekler kadim ola
Muratlar hasıl ola
Erden bakım ola
Hak’tan nazar ola
Hak saklaya, Hızır bekleye
Gördüğümüzden geri koymaya
Hubyar; yolundan, izinden ayırmaya
Dilde dileklerimizi, gönülde muratlarımızı vere
Hak Teâlâ dualarımızı kabul eyleye
Hu ya Ali.
Duadan sonra süpürgeci gelir; dedenin önünde “Ya Allah, ya Muham-med, ya Ali” diyerek üç defa meydanı süpürür ve duaya durur:
Süpürgeci duası
Allah Allah…
Hizmetin kabul ola
Muradın hasıl ola
Seyyid Faraş efendimizin
Hizmeti üzerinize ola
Gerçek erenler demine Hu.
Süpürgeciden sonra dua için, elinde bir tas su ile sucu gelir.
Sucu (saka) duası
Allah Allah…
Hayır hizmetin makbul ola,
Yüzün ak ola,
Özün saf ola,
Sadık-ı Şah’tan
Selman-ı Pak’tan şefaat ola.
Gerçeğe Hu.
Elindeki sudan dededen başlayarak üç kişiye birer yudum içirir. Su içirirken; cemdeki tüm canlarla beraber şunu söyler:
Derim saka İmam Hasan, Şah Hüseyin
Kelamullah İmam Hasan, Şah Hüseyin
Şefaatullah İmam Hasan, Şah Hüseyin
Sucudan sonra âşıklar dedenin duasına durmak için gelir. Sucu da âşıklarla beraber tekrar duaya durur.
Âşık (zakir) duası
Allah Allah..
Hizmetiniz kabul ola
Muradınız hasıl ola
Ağzınız ağrı, acı görmeye
Diliniz bülbül, kalbiniz gevher ola
Zikrettiğiniz erenlerin evliyaların himmetleri
Üzerinizde hazır ve nazır ola
Hizmetinizden şefaat göresiniz
İmam Zeynel postuna bel karar eyleye
Gerçeğe Hu.
Bu sırada süpürgeci aşığın sazından tutar ve tekrar dua alır:
Fadime ana, Fatma ana şefaat ede
Şefaatinden ayırmaya
Gerçeğe Hu.
Sonra; elinde yanan bir mum ile çerağcı gelir ve duasını alır:
Çerağcı duası:
Allah Allah…
Mum çırasın yandırdın
Yansın yansın yakılsın
Ol Huda’nın aşkına
Kâinatta yanan dem Hacı Bektaş aşkına
Delil ürüşan ola
Münkir perişan ola
Müminin ceddi yürüye
Münkirin soyu kuruya
Cebiri Ensar’dan cümlemize şefaat ola
Şefaatinden ayırmaya
Gerçeğe Hu.
Çerağcıdan sonra haberci (peyik) gelir ve duaya durur:
Haberci (peyik) duası
Allah Allah…
Durduğun dardan
Geldiğin yoldan
Gideceğin yerden
Hayır haber ve sağlık getiresin
Hizmetinden hayır hasenat göresin
Hizmetin Cebrail Aleyhiselam’ın hizmeti olsun
Erler, pirler yardımcın, Hızır kılavuzun olsun
Zorda kalmayasın, engelle karşılaşmayasın
Her işin düz olsun, gayretin bol olsun
Hizmetinden şefaat bulasın
Gerçeğe Hu.
Daha sonra dua için bekçi gelir ve dede duasını verir:
Bekçi duası:
Durduğun dardan
Yürüdüğün yoldan
Çağırdığın erden pirden şefaat bulasın
Deryalar bekçisi Boz Atlı Hızır şefaat ede.
Gerçeğe Hu.
En son olarak gözlekçi süpürgeci ile beraber cümlesine duaya durur.
Gözcü (gözlekçi) duası
Allah Allah…
Cümle hacetler kabul ola
Hizmetinizden şefaat bulasınız
Gözlekçi Karaca Ahmet
Katarından didarından ayırmaya
Gerçeğe Hu.
Duadan sonra dardaki canların rahata geçmesi için gözlekçi “Erenlerin sefasına Hu” der. Dede de şu duayı eder ve canlar ra-hata geçer:
Dar çeken didar göre,
Erenler sefasına vara
Dar-ı Fatıma Ana’dan şefaat ola.
Hu.
Lokmalar yenmeye başlamadan önce, cemdekilerin ellerini yıkamaları için el suyu gelir. Sucu ve yanında bir bayan sıradan tüm cem erenlerinin eline su döker ve havlu vererek kurulamalarını sağlarlar. Bundan sonra kurban yemek için hizmetçiler sofrayı hazırlamaya başlar. Lokmalar sofraya konur ve dedenin şu duasından sonra yenir.
Kurban lokması duası 2
Allah Allah…
Gelen lokma şahına
Şah devletine
Evliya kuvvetine
Lokmalar kabul ola
Niyetler yerini ala
Kurbanlar Hak’a ulaşa
Hak katarında makbulü kabul ola
Gerçeğe Hu.
Lokmalar yenmeye başlar. Dede, hizmetçilere hizmetleri için kendi payından lokmalar verir. Yanındaki canlara lokmalar verir. En son lokmayı da dualar ve canlardan birine verir:
Son lokma duası
Birlerin ikilerin ola
Üçlerin ola, beşlerin ola
Yedilerin ola, On İki İmam’ların ola
On Dört Masum-u Pak’ların ola
Kırkların ola
Kırklar şefaatinden ayırmaya.
Umanın ola, küsenin ola
Özü, gönlü burada olan canların ola
Dardaki bundakilerin ola
Hazreti pir yardımcı ola
Lokmalar Hak’a ulaşa
Hak katarında kabulü makbul ola
Hu.
Kurban lokması yendikten sonra kurbancı ve hizmetliler sofrayı toplarlar ve duaya dururlar:
Kurbancı duası
Allah Allah…
Sofra kucağından
Bereketi bucağından kesilmeye
Elin bereketli ola
Başın devletli ola
Lokma sahibinin lokması kabul ola
Gerçeğe Hu.
Kurbancı da duasını aldıktan sonra dede cemin bitiş duası olan giden-duran duasını okur:
Giden – duran (cem sonu) duası
Allah Allah…
Giden duran
Pirler, pir civanları
Boş gelen dolu gide
Evliya muradını vere
Kovsuz, gıybetsiz evine varana
Hızır, Hubyar yardım ede
Şefaatinden mahrum etmeye
Geldiğiniz haneler şen ola,
Şenlikleri kesilmeye
Gerçeğe Hu.












