Ana Sayfa Blog Sayfa 156

Ya Rab sana yalvarırım

0

Ya Rab sana yalvarırım
Savaşlardan koru bizi.
Korkulardan, kaygılardan
Telaşlardan koru bizi.

Ömrümüz geçer gurbette
Gönlümüz gamda, mihnette.
Hem dünya hem ahirette
Ataşlardan koru bizi.

Uğramasın bize yalan
Ömrümüz olmasın talan
Dolu görünüp boş olan
Uğraşlardan koru bizi.

Nefsinin atına binen
Bir dem parlayıp da sönen
Yarı yoldan geri dönen
Yoldaşlardan koru bizi.

Ya Rab böyledir niyâzım
Sana geçer bir tek nâzım
Bize hekîm insan lâzım
Boş başlardan koru bizi.

Mihr-i muhabbet aşkına
Nur-u hidayet aşkına
Şah-ı Velayet aşkına
Kallaşlardan koru bizi.

Kimseye olduğundan daha fazla değer verme

0

Kimseye olduğundan fazla değer verme.
Çünkü verdiğin değerin senin ona saygından değilde kendi mükemmelliklerinden olduğunu sanırlar.
Meşhur piyanist Arthur Rubinstein konserlerinden birinde küçük bir kızın hatıra defterini imzalamakta tereddüt ediyormuş.
Ellerinin çok yorulmuş olduğunu ileri sürerek, küçük kızı başından savmaya çalışmış Kız, tereddüt etmeden şöyle demiş:
“Ellerinizin ne kadar yorgun olduğunu biliyorum ama inanın benim ellerimde, sizinkiler kadar yorgun…”Arthur Rubinstein anlayamamış ve nedenini sormuş küçük kıza; “Alkışlamaktan..” demiş küçük kız.
Karşınızdaki size değer veriyorsa eğer, siz de ona değer vermekten hiç korkmayın.
Ama onun değer sıralamasında alttaysanız boşa kürek çektiğinizi de unutmayın…

Sizin değer verdikleriniz size değer vermiyorsa onlardan uzak durun.
Yoksa 3 kuruşluk birisine 5 kuruşluk değer verirseniz; aradaki fark olan 2 kuruşa sizi satabilir…
Alinti

Hayli zaman oldu ne aradın sordun

0

Hayli zaman oldu ne aradın sordun
Hayli vakit doldu gelmedin durdun
Hasreti hançeri sineme vurdun
Demem o ki salım sen beni yordun

Dağlaramı yazdın
Sularamı yazdın
Rüzgara mı yazdın
Tez unuttun beni

Hayli yıllar oldu bekledim durdum
Hayli mevsim doldu gelmedin soldum
Yarim vicdanına kara sumu doldu
Duy sesimi salım hayat senle durdu

Dağlaramı yazdın
Sularamı yazdın
Rüzgara mı yazdın
Tez unuttun beni

Kendi özündeki hakkı bilmeyen

0

Kendi özündeki hakkı bilmeyen
Sevda ummanına dalsa ne çıkar
Kendiyle barışık olmayan insan
Barış diye dağlar delse ne çıkar

Şafak söker başlar yolculuk günde
Paslı bıçak saplı oynuyor tende
Ya sabır duası dökülen kanda
Derdine bir derman bulsa ne çıkar

Acır dost yarası iner derine
Yaşam, solar hazan değer yarına
Koskoca bir ömür dökük virane
Yar beni gözünden silse ne çıkar

Göç yolu dikenli acıtır canı
Sermaye katlime çalıyor çanı
Yıkılır emeğin şöhreti, şanı
Çeliği tırnakla yolsa ne çıkar

Halkın yüreğini yakıp kavurur
Gün gelir çınarlar bile devrilir
Toprağında yanar külü savurur!
Çocuklar bir günlük gülse ne çıkar

Yürekler körelir dil nasır tutar
Özgürlük düşleri usumda tüter
Hayat bizden öte demirler atar
Gönül bir güzelde kalsa ne çıkar

Zulme çaresizce eğilir başlar
Değişim rüzgârı yarım gülüşler
Sessizce dökülür gözlerden yaşlar
Alanlar güllerle dolsa ne çıkar

Artık bitsin cana verilen zarar
Kapitalist, savaşla hep çözüm arar
Barış için savaş olmalı ikrar
Bir vurguni ozan ölse ne çıkar…

Büyük Şef Seattle nin Mektubu

0

BÜYÜK ŞEF SEATTLE’IN
WASHINGTONDA Kİ BEYAZLARIN REİSİNE MEKTUBU

Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken
şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir.
Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir.
Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.
Şef Seattle her ne söylerse,Washington’daki büyük Şef ona,
güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.

Washington’daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte
bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş.

Onun,bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz.

Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz?

Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır.
Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.

Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır;
biz buna inanırız.

Beyazlar için durum böyle değildir.
Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman,
doğduğu toprakları unutur.

Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz.
Çünkü Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.

Washington’daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor.

Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur.
Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını,
bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor.

Bu önerinizi düşüneceğiz.
Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim.

Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır.
Nehirlerin ve ırmakların suyu,
bizim için sadece akıp giden su değildir;
atalarımızın kanıdır aynı zamanda.
Bu toprakları size satarsak,
bu suların ve toprakların kutsal olduğunu
çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek.

Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz.

Siz de aynı sevgiyi
gösterebilecek misiniz kardeşlerimize ?

Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez.

Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur.

Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder.

Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır.

Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır..

Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne,
alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar.

Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer.

Bu kentlerde huzur ve barış yoktur.
Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının
açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz.

Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için
önemli olan şeyler oldukça başka.

İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve
doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?

Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum.

Biz Kızılderililer,
bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz.

Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş
meltemleri severiz.

Hava önemlidir bizim için.

Ağaçlar,hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar.

Beyaz adam için bunun da önemi yoktur.

Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de
öğrenmeniz gerekir.

Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir.

Hem nasıl kutsal olmasın ki hava?

Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır.

Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz.
Eğer önerinizi kabul edecek olursak,bizim de bir koşulumuz var;
Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin.

Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum.

Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm.

Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları
sadece eğlenmek için.
Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna
aklım ermiyor.

Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffaloları.

Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz?

Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan
ölür gibi geliyor bize.

Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir.
Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.

Şu gerçeği iyi biliyoruz:
Toprak insana değil, insan toprağa aittir.

Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi,
ortaktır ve birbirine bağlıdır.

Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

Bildiğimiz bir gerçek daha var;
Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil.

Aynı Tanrının yaratıklarıyız.

Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir.

Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz.

Ama hepimizi yaratan Tanrı için
Kızılderili ile beyazın farkı yoktur.

Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir.

Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.

Beyaz adamı bu topraklara getiren ve Kızılderili’yi boyunduruk altına alma gücünü veren
Tanrının adaletini anlayamıyoruz.

Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini
anlamadığımız gibi.

Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar,dağları örten ormanlar yok olmuş,
yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş.

İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme
mücadelesinin başlangıcı olacak.

Gündüz ve gece bir arada olamaz.

Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin
güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır.

Bütün bunlara rağmen,teklifinizi tartışacağız.
Ve umuyorum ki,halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şefin vaat ettiği üzere
beraber barış içinde yaşayacağız.

Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek.
Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz,
daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış
insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar.

Ama,niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki ?
Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor.

Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez.

Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek;
Son Kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda,
bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.

Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde
yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar.

Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur

Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de,
aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven
ruhlarla dolu olacaktır.
Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır.
Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız,
çünkü; ölüler güçsüz değildir.

Ölüm mü dedim? !..
Ölüm diye bir şey yoktur ki,
sadece dünya değiştirir insan.

Şef Seattle, 1854


Şef Seattle;
“ Aynı Tanrının çocuklarıyız.
Doğadaki canlı ve cansız her şeyle kardeşiz.” diyor.

Bir başka konuşmasında da
“ Siz topraklarımızın derisini yüzüyorsunuz”
demiştir.

Halkının zulüm göreceğini ve yok edileceğini görmüştür.
50.000.000’nun üzerinde Kızılderili soykırıma uğratıldıktan sonra,
bugün Amerika’da ağır şartlar altında yaşayan tüm Kızılderililerin toplam sayısı
yaklaşık 2.500.000 kişidir.

Bartolomè de Las Casas tarafından

1542’de İspanya Prensi II. Philip’e ithaf edilerek yazılan
Kızılderili Katliamı, Amerika kıtasının nasıl ele geçirildiğini
eski dünyanın gözlerinin önüne sermiş ve birçok dile tercüme edilmiş
çarpıcı bir tarihi eserdir;

“ Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını
kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarladığını
kendi gözlerimle gördüm.
Bazen de insanların üzerine köpek saldıklarına, yerlilerin bu şekilde paramparça edildiğine,
çok sayıda evi ve yerleşim merkezini yaktıklarına şahit oldum.
Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak
onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar…”

Kamış, ses verince; NEY oldum sanır,

0

Kamış, ses verince; NEY oldum sanır,
Abdal, ata binince; BEY oldum sanır,
Kupa, sarhoş elinde MEY oldum sanır,
Cebir, zorba emrinde; REY oldum sanır.

İp, elde gerilince; YAY oldum sanır,
Sıpa, kısrak yanında; TAY oldum sanır,
Gasp, haydut üleşince; PAY oldum sanır,
Yolak, içinde su akınca; ÇAY oldum sanır.

Topuk, Kırata kalkınca; BAŞ oldum sanır,
Eğri, ahunun betinde; KAŞ oldum sanır,
Gazel, dalda kalınca; YAŞ oldum sanır,
Kum, harca girince; TAŞ oldum sanır.

Kütük, çaya düşünce; SAL oldum sanır,
Kök, yerden çıkınca; DAL oldum sanır,
Hal, çingene dilinde; FAL oldum sanır,
Yal, kaba konunca; BAL oldum sanır.

Tümsek, ovada yığılsa, DAĞ oldum sanır,
Gün, miskine sorunca; ÇAĞ oldum sanır,
Şalgam, aşa girince; YAĞ oldum sanır,
Vaha, çölün içinde; BAĞ oldum sanır.

Yablak, yüzüne gülünce; YAR oldum sanır,
Kırağı, şafağa erince; KAR oldum sanır,
Tef, çingene kolunda; TAR oldum sanır,
Kemik, itin ağzında; ZAR oldum sanır.

Yonga, yosun içinde; KAV oldum sanır,
Kumsal, dalga altında; TAV oldum sanır,
Kıvılcım, yanan tende; LAV oldum sanır,
Ses, çalgı telinde; SAV oldum sanır.

Tavuk, komşu gözünde; KAZ oldum sanır,
Kıymık, suyun içinde; SAZ oldum sanır,
Çile, derviş gönlünde; HAZ oldum sanır,
İnat, keçi huyunda; NAZ oldum sanır.

Mıcır, kopsa kayadan; TÖZ oldum sanır,
Değnek, körün elinde; GÖZ oldum sanır,
Yalan, çıkınca dilden; SÖZ oldum sanır,
Kül, sönen ocakta; KÖZ oldum sanır.

Kuytu, muhtaç anında; HAN oldum sanır,
Leş, sırtlan karnında; CAN oldum sanır,
Arka, köçek belinde; YAN oldum sanır
Ayıp, rezil dilinde ŞAN oldum sanır.

Diken, bülbül konunca; GÜL oldum sanır,
Gayret, namert işinde; ZÜL oldum sanır,
Kömür, ateş görünce; KÜL oldum sanır,
Aba, Yörük perinde; TÜL oldum sanır.

Parmak, tetik çekince; KOL oldum sanır,
Sağ, ayna önünde; SOL oldum sanır,
Dar, cılız belinde; BOL oldum sanır,
Kıl, sırat üstünde; YOL oldum sanır.

Kertek, çerçeve üstünde HAT oldum sanır,
Yama, fakir yeninde; KAT oldum sanır,
Yavan, tatsız ağzında; TAT oldum sanır.
Kişi eline davul alınca; KAM oldum sanır..

Şah, benim elimde; MAT oldum sanır..
ŞAH-MAT

Tokat Yöresi Ezgisi

0

Köy Enstitüsü…

0

İnsanlığı içden dağlarken derdi
Yarına bir yoldu Köyenstitüsü.
Kuru çalılara hayat can verdi
Halkı saran koldu Köy Enstitüsü…

Horlanmasın diye ezilen halklar
Eğitimle eşit paylanır mülkler
Yırtık mintanlarla geldi çocuklar
Umutlar’la doldu Köy Enstitüsü…

Eğitim üretim için geldiler
Kurumuş boz kıra hayat verdiler
Saltanatı yıkıp yere serdiler
Karanlığı sildi Köy Enstitüsü…

Eğitim ordusu girdi cepheye
Aksu’ya Gönen’e, Kepirtepe’ye.
Hasanoğlan sığmaz gayrı kefeye
Damlaydı sel oldu Köy Enstitüsü…

Mozart’ Bethoven’la aşkı dokuyup
Horon tepindiker Balzak okuyup
Eğitim içinden vermeden kayıp
İnsanı hak bildi Köy Enstitüsü…

Eşit yürüyerek erkek kadını
Salladılar mollaların tahtını
Yıktılar beylerin saltanatını
Hakkı bilen eldi Köy Enstitüsü…

İnsanlıktan yana kurdu toyunu
Bozuldu beylerin kirli oyunu
Akıttılar İdris dağın suyunu
Kızıl açan güldü Köy Enstitüsü…

Halaya durdular yıldız elinde
Efeler diz vurdu türkü dilinde
Horon tepindiker beylik düzünde
Aşkla çoşan seldi Köy Enstitüsü…

Nasırlı ellerde su durulmadan
Kazmalar sallandı hiç yorulmadan.
Kerpiç döktük yara’lar sarılmadan
Hiç susmaz bir dildi Köy Enstitüsü…

Toprak reformları geldikce dile
Hırlısı hırsız’ı saldırdı güle
Dönderdiler koca ülkeyi çöle
Puşt’a korku saldı Köy Enstitüsü…

Kalkındıkca ülke çıkarken düze
Kara peçe düştü keçeden yüze
Hıyanet içinde yobaz’a yoz’a
Bir kaç beden boldu Köy Enstitüsü…

Yüzsüzdüler san ki karanlık gece
Çıktı inlerinden hepsi sinsice
Vurdular sırtından günü haince
Güneş iken soldu Köy Enstitüsü…

Saklanmış paslı bir hançer kınına
Vurguni’ takıldık puştun ağına
Yenik düştük alçak karanlığına
Solan kızıl güldü Köy Enstitüsü…

Abdullah Oral…

Bu âlemi gören sensin

0

Bu âlemi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun burda senin

Kâinatı sen yarattın
Her şeyi yoktan var ettin
Beni çıplak dışar attın
Cömertliğin nerde senin

Evli misin ergen misin
Eşin yoktur bir sen misin
Çarkı sema nur sen misin
Bu balkıyan nur da senin

Kilisede despot keşiş
İsa Allah’ın oğlu demiş
Meryem Ana neyin imiş
Bu işin var bir de senin

Kimden korktun da gizlendin
Çok arandın çok izlendin
Göster yüzün çok nazlandın
Yüzün mahrem ferde senin

Binbir ismin bir cismin var
Oğlun kızın ne hısmın var
Her bir irenkte resmin var
Nerde baksam orda senin

Türlü türlü dillerin var
Ne acaip hallerin var
Ne karanlık yolların var
Sırat köprün nerde senin

Âdemi sürdün bakmadın
Cennette de bırakmadın
Şeytanı niçin yakmadın
Cehennemin var da senin

Veysel neden aklın ermez
Uzun kısa dilin durmaz
Eller tutmaz gözler görmez
Bu acaip sır da senin

Aşık Veysel Şatıroğlu

Seyredin sadece seyredin

0

Bir çiçeğin soluşunu
Bir insanın ölüşünü
Bır ülkenin yok oluşunu
Seyredin sadece seyredin

Sakın açmayın ağzınızı
Sıkarlar boğazınızı
Açın tefonlarınızı televizyonlarınızı bilgisayarlarınızı
Seyredin sadece seyredin

Göründe görmezden gelin
Ne haber ne ihbar edin
Aman ha bana ne deyin
Seyredin sadece seyredin

Size dokunmayan yılan
Yaşasın sizde dokunman
Sakın ha yazman okuman
Seyredin sadece seyredin

Alaattin Ercanwhat your brand is about.

Yerimiz mazlumun yanıdır bizim

0

Yerimiz mazlumun yanıdır bizim
Zalimle gidilen yol bizim değil.
İzzetli, şerefli Hüseynileriz
Zulme boyun eyen hâl bizim değil.

Aslımız Ali’den, özümüz haktır
Yolumuz hakikat, izimiz haktır
Doğruyu söyleriz, sözümüz haktır
Her ortama uyan dil bizim değil.

Salınıp dolaşır yâr bağımızda
Zerrece bulunmaz hâr bağımızda
Hakikat bülbülü var bağımızda
Kargaya nâz yapan gül bizim değil.

Velayet eriyiz, sanma biteriz
Derdi olanlara dâd’a yeteriz
Sevda ateşinde yanar tüteriz
Közü aşk olmayan kül bizim değil.

Velayet Aytan

TÜRK TÖRESİ KAM’LAR VE ŞAM’LAR DAN GELEN ALEVİLERİN YEDİ ULU OZANI TÜRK’TÜR.

0

TÜRK TÖRESİ KAM’LAR VE ŞAM’LAR DAN GELEN ALEVİLERİN YEDİ ULU OZANI TÜRK’TÜR.
Alevi-Bektaşi inancı içerisinde sayısız yol önderleri çıkmıştır. Bu kamil ve bilge insanlar dönemi içerisinde topluma rehberlik yapıp, yollarına ışık olmuşlardır. Aynı zamanda Türk Halk kültürüne ve edebiyatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Çeşitli.. zaman dilimleri arasında yaşayan ve Alevilikte yedi ulu ozan olarak anılan Seyyid Nesimi, Şah Hatayi, Fuzuli, Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet büyük Türk Ozan ve Şairleridir. Alevi Bektaşi Cem ibadetlerinde bu ozanların deyişleri, nefesleri söylenir.
1-SEYYİD NESİMİ: Bağdat’ın Nesim Kasabasında yetişmiş Diyarbakır yöresine yerleşen Azerbaycan Türküdür. Oğuzların Bayat Boyuna mensuptur. Azerbaycan kaynaklarına göre Azerbaycan’ın Şamahı kentinde doğmuştur. 14. yüzyılın en büyük Türk şairlerinden biri olan Seyyid Nesimi Alevi Bektaşi Cem ayinlerinin bir öğesi olan ”Nesimi Darı” ile kendisine olan sevgi, bağlılık ve özlem ifade edilmiştir. Şah Nesimi ve Can Nesimi diye de anılmaktadır.
2-ŞAH İSMAİL: Güney Azerbaycan Erdebil kentinde doğmuştur. Annesi Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm Sultandır. Şah İsmail Azerbaycan Türküdür. Safevi Kızılbaş Türkmen Devletinin kurucusudur. Türkmen liderliği, devlet kuruculuğu yanında büyük bir Türk Şairidir. Alevi Bektaşi Cem ibadetlerinde nefes ve deyişleri en çok okunan ozandır.
3-FUZULİ: Asıl adı Mehmettir. Kerkük’te Bayat Türkmen Boyunun Karyağdı soyundandır. Yaşadığı yüzyılda Türk Edebiyatın en büyük şairi olan Fuzuli aynı zamanda dünyanın en büyük lirik şairidir. Eserleri yüzyılar boyu bütün Türk Ülkelerinde okunmuş pek çok şair kendisini taklit etmiştir.
4-YEMİNİ: Tuna Irmağı Bölgesinde yaşamış Türkmen Ozanıdır. Faziletname isimli Türkçe eserin sahibidir. Bu eser 7300 beyitten oluşmaktadır.
5-VİRANİ: Eğriboz adasında doğmuştur. Balkanlarda Demir Baba’dan babalık icazeti almış Türkmen Bektaşi ozanıdır: Şah İsmail ve Pir Sultan Abdal’dan sonra nefesleri cemlerde ve dost meclislerinde en çok okunan şairlerdendir.
6-PİR SULTAN ABDAL: Sivas Yıldızeli ilçesi Banaz köyündendir. Asıl adı Haydar’dır. Devşirilen Osmanlıya karşı, devlet kadrolarından uzaklaştırılan, horlanan, aşağılanan, ezilen, adaletsizliğe uğratılan Türk/Türkmen Halkının isyan ve direnişinin Türkçe sesidir.
7-KUL HİMMET: Tokat ili Almus ilçesi Varsıl yeni ismi Görümlü köyü Türkmenidir. Oğuzların Bayat Boyuna mensuptur. İyi bir tekke eğitimi almıştır. Şah İsmail ve Pir Sultan’dan sonra üçüncü büyük ozandır.
Madem ki, Aleviler (Kızılbaş)’in tüm ulu ozanlar ve Dedeler (Pir)’i Türktür öyleyse Alevi Kürtler ne demek? Nereden geliyor bu Alevi Kürtler? Siz hiç Semah’ın Kürtçe dönenleri gördünüz mü? Tabi ki, görmediniz.
Çünkü Alevi Kürt diye bir topluluk yoktur. Tabi, ileride Kürtçe semah dönmenin de seneryosunu yazacakları muhakkaktır. Zira pudra şekeri parası ile satın alınamayacak soysuz yoktur.
TENGRI BIZ MENEN

NAZIM’I ANLATMAK 5 Kasım Ozanlar Haftasında.

0

Denizin dibindeki balığın
Yüzgeçlerine takılmak gibi,
Bir şey Nazım’ı anlatmak.


Özgürlüğe kulaç atmak,
Kara parçalarının gözükmediği
Denizin ortasından,
Umutlarını avuçlarına alıp,
Şafak sökmeden önce karaya ulaşmak
ve 1961 yazı ortalarındaki
Küba’nın resmini Çizmek gibi,
Bir şey Nazım’ı anlatmak.


Hiroşima’da önce saçları yanan
Kız çocuğunun sonra bedeni yanarken,
Şeker yemeyi düşlediği gibi,
Bir şey Nazım’ı anlatmak.
Sabahları aç susuz kalkıp,
Bitkinlikten dal gibi titreşen,
Çocukların gözlerine mutluluğu
Çizmek gibi bir şey, Nazım’ı anlatmak.


Emek katlolurken sokaklarda,
Bedenin dayanılmaz acılar
Sardığında,
Ölüm çığlıkları altında,
Haklılığını haykırmak gibi bir şey,
Nazım’ı anlatmak.


Nice fırtınalardan ölümlerden sonra,
Alanlara özgürlüğün adını,
İşçi tulumuyla yazmak gibi bir şey,
Nazım’ı anlatmak.


Sevdalını sararken dudaklarının,
Dudaklarında alevlendiği gibi,
Yüreğinde vatan hasretiyle yanmak,
Bursa mahpushanesinden,
Bir özgürlük güvercini uçurtmak
Gökyüzünün mavisine,
Ve martıların kanatlarından almak
Denizin kokusunu,
Kül rengi bulutların üstünden
Güneş toplamak gibi bir şey,
Nazım’ı anlatmak.


Zulüm boy verirken bedeninde
Gözlerindeki karanlığa Bir kibrit çakmak,
Ülkemi soyup soğana çeviren
Göbekleri yağ bağlamış
Tekelci sermayenin ipini çekmek,
Ve onların kapı köpekliğini
Yapanların yuvasına
Bir çomak sokmak,
Gibi bir şey, Nazım’ı anlatmak.


Kurtuluş savaşında destan yazmak,
Kağnı tekerleklerinin altında
Toprak olmak,
Gelecek güneşli günler için
Sevdaları rüzgara salmak,
Uçsuz bucaksız bir ovada
Özgürlüğe koşarcasına,
Rüzgarla yarışan
Başı boş atlara dizgin Vurmak gibi-
Bir şey Nazım’ı anlatmak


Ne kadar dizgin vurmaya çalışsanız da
Asla semer vuramazsınız sırtına,
Ne Amerika’nın yeşil dolarlarıyla
Kandırabilirsiniz,
Ne de hücre duvarlarıyla korkutabilirsiniz,
O sevda ve şiir koşusunun
En uzun kilometresini koştu ülkemde.
hala en önde Koşuyor.
özgürlük, hürriyet, sevda Yarışında
Karadeniz gibiydi onun sevdası
Bir sahilden diğer sahilleri
Kucaklıyor dalga dalga,
Sevda sevda
Yanarken vatan hasretiyle Yüreği.
Şiir şiir, türkü türkü
Sarıyor ta uzak yerlerden
Kayın ormanlarının rüzgarlarıyla
Kucaklayarak ülkemi.
Hürriyet aşkıyla.
Kaleminden dökülürken dizeleri
Gözyaşları gibi beyaz kağıtlar üstüne,
Bir yanda vatan,
bir yanda Mehmet’in hasretiyle,
Yanıp tutuşan bir yürek Gibi bir şey,
Nazım’ı anlatmak.


Memleketinden ve Mehmet’inden
Çok uzaklarda hürriyet
ve Özgürlük adına
ölmek gibi Bir şey
Nazım’ı anlatmak………………


Nazım hikmetin RAN ın 80 inci doğum günü
İzmir Foça 1982
Sair Abdullah Oral

Adam Olmak

0

1989 yılında, İstanbul’a ilk kez gelen #CarlosSANTANA, alanda karşılanıp konaklayacağı otele getiriliyor.
İlk gün serbest, akşama basın toplantısı yapılacak.
Dinlenmek yerine;

  • Çıkalım İstanbul’u dolaşalım! diyor.
    Yanına bir rehber veriliyor, kendisine bir de araç tahsis ediliyor.
    Kapalıçarşı, Sultanahmet, Ayasofya derken SANTANA güzel bir çay bahçesi görüyor.
  • Hem üstadı dinlendirelim hem de bir Türk kahvesi içsin! diye bahçede bir masaya oturuyorlar.
    O an’a kadar koca SANTANA’yı bir Allah’ın kulu tanımıyor.
    Fotoğraftı, imzaydı diye taciz eden de yok.
    Kendi de zaten bu durumdan şikâyetçi değil, çünkü adamın öyle kompleksleri yok..
    Rehberle beraber kahveleri höpürdeterek sohbet ediyorlar.
    Birden çay bahçesinin önünden geçmekte olan boyacı Roman çocuklar bağırmaya başlıyorlar;
  • Heeyy!.. Hello SANTANA!
    Welcome İstanbul!
    I love you Santana!..
    Çay bahçesinin garsonları çocukları tersliyor;
  • Kesin ulan, bağırmayın!
    İçeri falan da girmeyin!
    Dağılın buradan, müşteriyi rahatsız etmeyin!
    SANTANA rehberine;
  • O çocukları buraya çağır, ben içeri gelmelerini istiyorum! diyor.
    Rehber çocuk hemen garsonlara durumu izah ediyor,
  • Aman abilerim, adam dünya starı, herkese rezil oluruz! Boyacıları yanına istiyor, bırakın gelsinler!
    Çaresiz izin veriyorlar.
    Boyacı Roman çocuklar sandıklarıyla beraber dalıyorlar çay bahçesine. Rehber söylediklerine tercüman oluyor, başlıyorlar koca SANTANA’yla sohbete.. Diyorlar ki;
  • Sen Dünya’nın en büyük gitar ustalarındansın.
    Senin çizmelerini boyayalım, kıyağımız olsun, beş kuruş istemeyiz!
    SANTANA çok mutlu oluyor, hem de çok şaşırıyor. Çocuklara gazoz, kola ısmarlıyor.
    Sonra da soruyor;
  • Geldiğimden beri beni İstanbul’da kimse tanımadı. Peki bu çocuklar beni nasıl tanıdı?
    Çocuklar anlatıyorlar;
  • Biz boya yaparken bazı müşteriler gazete okur.
    Fırça sallarken arada gazetelere de bakıyoruz tabii.
    Resmini orada gördük.
    ‘DÜNYA YILDIZI SANTANA İSTANBUL’A GELİYOR!’ yazıyordu, oradan tanıdık seni..
    Çizmelere boya cila yapılıyor.
    Santana para vermek istiyor ama çocuklar almıyor.
  • Peki, diyor SANTANA, yarın akşam konserim var, beni dinlemek ister misiniz? Çocuklar deli oluyor.
  • Hem de çok isteriz SANTANA.
    Sen delikanlı adamsın!..
    Rehberden ikişer kişilik davetiyelerden alıyor, çocuklara veriyor.
  • Kardeşiniz varsa yanınızda getirebilirsiniz, diyor. Çocuklar çok mutlu, tabanları kıçlarına vurarak çıkıyorlar, çay bahçesinden caddeye doğru seğirtip kayboluyorlar..
    Ertesi akşam Açıkhava’da müthiş bir izdiham var. Roman çocuklar ellerinde davetiyelerle konsere geliyorlar.
    Ancak ana kapıdan giremiyorlar, çünkü SANTANA misafirlerine VIP davetiye vermiş.
    Çocuklar nereden bilsin, VIP kapısına gelince kıyamet kopuyor..
  • Kimden çaldınız lan bu davetiyeleri?
    Çocuklar;
  • Biz kimseden çalmadık abey. Biz SANTANA’nın misafirleriyiz.
    O verdi bunları bize, deyince;
  • Hadi ulan!’ diyerek ve sille tokat tartaklayarak çocukların ellerinden davetiyeleri alıp kapıdan kovuyorlar.
    Ama SANTANA’nın VIP misafirleri pes etmiyor..
    Sanatçıların arka giriş kapısını buluyorlar.
    Orada da aynı muamele tabii;
  • Hadi yürüyün lan!..
    Çocuklar asla pes etmiyor.
  • SANTANAAA! SANTANAAA!..
    Help!..
    Help!.. diye hep bir ağızdan basıyorlar feryadı. Bir şekilde rehbere haber gidiyor.
    O da gidip durumu Santana’ya anlatıyor.
    Sonra da rehber gidiyor, çocukları alıp kulise, SANTANA’nın yanına getiriyor.
    Salya sümük, gözyaşları içinde başlarına geleni anlatıyorlar.
    SANTANA çok üzülüyor ve sinirleniyor.
  • Misafirlerim alın ve yerlerine oturtun!
    Boyacı Roman çocuklar rehberle beraber sahne kenarından seyircinin arasına iniyorlar.
    Büyük sorun oluyor.. Çocukları yerlerine çoktaan birileri oturmuş bile.
    Vali yardımcısının kızı, damadı.
    Belediye’den falancanın bacanağı, filancanın eltisi, görümcesi..
  • Biz protokolüz kardeşim, kalkmıyoruz! diyorlar.
    Görevliler de durumun farkında ama korkudan bir şey yapamıyorlar..
    Dakikalar geçiyor ama sorun çözülemiyor.
    Sonunda merdiven basamaklarına birer minder koyulup SANTANA’nın VIP misafirlerini oraya oturtarak olayı bağlıyorlar.
    Rehber tekrar SANTANA’nın yanına gidiyor ve olanları anlatıyor. Sanatçı diyor ki;
  • Git onlara söyle, benim misafirlerime kimse saygısızlık yapamaz.
    Eğer sahneye çıktığımda çocukları en ön sırada, koltuklarda görmezsem tek bir nota çalmam.
    Sahneye çıkarım, olayı anlatır, veda eder giderim.
    Tazminat falan da umurumda değil, bedeli ne olursa olsun öderim!..
    Konserin başlaması lazım ama bir türlü başlamıyor.
    Alkışlar, ıslıklar başlıyor, işler karışıyor.
    VIP bölümünde bir kargaşa var..
    Bu defa görevliler durumun vahametinin farkında. Çocukların koltuklarına çöken baldız, bacanak, elti, görümce ve de enişte.. tek tek koltuklardan kaldırılıyorlar.
    En ön orta protokol koltuklarına SANTANA’nın VIP misafirleri olan Roman çocuklar oturuyorlar..
    Arkaya “tamam!” diye haber gidiyor, ışıklar açılıyor, sahne aydınlanıyor ve Carlos SANTANA sahneye çıkıyor.
    Yer yerinden oynuyor.
    İlk iş olarak ön tarafa bakıyor, misafirleri yerinde mi? diye..
    Çocukları görüyor, bakıyor ki herkes mutlu.
    Başparmağını yukarı doğru çevirip VIP misafirlerine bir “TAMAM” çekiyor.
    Sonrasında o sihirli parmaklar gitarının tellerine gömülüyor.
    Açıkhava’da sanki gitarından binlerce beyaz güvercin çıkıyor.
    Uçuyor, uçuyor, SANTANA’NIN misafirlerinin üstünde sortiler yapıyor..
    Onun içindir ki SANTANA gibi sanatçılara virtüöz, muhteşem, büyük star demeden önce ‘’ADAM’’ diyorlar.
    Gerçekten çok büyüksün..
    VİVA SANTANA!..
    Öğretmen,
    doktor,
    mühendis,
    avukat,
    işadamı
    veya şöhretli biri olunabilinir.
    Ama ADAM olmak her insanın olacağı bir zanaat değildir.
    Yürek ister,
    mertlik ister,
    mütevazılık ister,
    bilgi ister,
    görgü ister
    ve bir de,
    gönül ister!..
    Bu da burda kalsın, belki yeni adam adayları okumak ister.