Görenler şu fakîre, bak buna bir der-be-der derler
Gezer âlemde beyhûde, cihândan bî-haber derler
Ne tesbîh, ne ibâdeti, ne savm, ne selâtı var
Gâhî deli, gâhî uslu, gâhî sekran gezer derler
Kazârâ meclis-i nâdâna varsam rağbet etmezler
Bu nereden geldi buraya, bunu görmek zarâr derler
Eger keyfsiz olup yatsam, gelip yanıma münkirler
Sorarlar hâtırım, güyâ velî, gizli geber derler
Eğer bir dâvete gidip bulunsam sofrada nâgâh
Edibâne yesem ol lokmadan, riyâ eder derler
Eğer serbestçe ekletsem o lokmadan riyâsızca
Bu bir aç göz, nezâketsiz, hemen misli bakar derler
Tasavvufdan, hakîkatten eger meclisde bahsetsem
Bu farmason veya zındık, vücûdu, aynı şer derler
Sükûtu ihtiyar etsem eger ki açmasan ağzını
Ne ilimden, ne irfândan ki bunda yok eser derler
Egerçi Âl-i Evlâd-ı Resûl’ün medhini etsem
Be Bektaşî, Kızılbaştır ki yani surh-ı ser derler
Maîşetim için bir kaç kuruş cemine sây etsem
Bu bir hâris, tamâ kimse, îmânı sîm ü zer derler
Maâzzallâh eğer nan pâreye muhtâc fakîr kalsam
Bu tenbel bir hâyırsız, meyvesiz kuru şecer derler
Geceler subhâ dek evrâd u ezkârla günüm geçse
Bu gaflet ehli bir câhil, yatar vakt-i seher derler
Eger âriflere sorsam Penâhî işbu hâlimden
Sâbır eden nihâyette bulur elbet zafer derler
Dârendeli Penâhî, Mustafa Müslim Ocak (1847-1942)
Günümüz Türkçesi
Hâlimizi arz edelim:
Beni görenler, “Şu zavallıya bak, başıboş ve perişan biridir” derler.
Dünyada boşu boşuna dolaşır, bu âlemden habersizdir derler.
Ne tesbihi vardır, ne ibadeti; ne orucu vardır ne de namazı.
Bazen deli, bazen aklı başında, bazen de sarhoş gezer derler.
Tesadüfen cahillerin meclisine gitsem, bana ilgi göstermezler.
“Bu buraya nereden geldi? Bunu görmek bile zarardır” derler.
Keyifsiz olup bir kenara yatacak olsam, yanıma gelip inkârcılar sorarlar:
“Hâlin nasıl?” derler; sanki velîymişim gibi, “Gizlice ölüyor” derler.
Bir davete gidip ansızın sofraya otursam,
Yemeğimi edeple yesem, “O lokmayı gösteriş için yiyor” derler.
O lokmadan rahatça, gösteriş yapmadan yesem,
“Bu açgözlü ve nezaketsiz biridir” derler;
hemen onun gibisine bakarlar.
Mecliste tasavvuftan ve hakikatten söz edecek olsam,
“Bu ya farmasondur ya da zındıktır; özü de sözü de şerdir” derler.
Eğer susmayı tercih etsem, ağzımı hiç açmasam,
“Ne ilminden ne de irfanından bir eser var; bunda hiçbir şey yok” derler.
Resûl’ün Evlâdı’nın, övgüsünü yapacak olsam,
“Bu Bektaşîdir, Kızılbaş’tır; derler.
Geçimimi sağlamak için birkaç kuruş biriktirmeye çalışsam,
“Bu hırslı ve tamahkâr biridir; imanı gümüşe ve altına bağlıdır” derler.
Allah korusun, bir parça ekmeğe muhtaç bir fakir olarak kalsam,
“Bu tembel ve işe yaramaz biridir; meyvesiz, kuru bir ağaçtır” derler.
Geceleri sabaha kadar zikir ve virdlerle geçirsem,
“Bu gaflet içinde yaşayan cahilin biridir; seher vaktinde yatıyor” derler.
Eğer bu hâlimi ariflere sorsam, Penâhî, onlar şöyle derler:
“Sabreden kimse, sonunda mutlaka zafer bulur.”
Asıl adı Mustafa Müslim Ocak olan şair, Malatya’nın Darende ilçesi Şeyhli mahallesinde 1847’de doğmuştur (Ulu 1990: 66). Bir yazma divanı, basılmış bir mevlidi ve çok sayıda şiiri olan şair Salih Nihânî’nin oğludur. Dinî bilgiler ve tasavvufi eğitim konusunda ilk hocası olan babası, şairlik konusunda da oğlunun ilk ustası olur (Yılmaz 1995: 37).
Âşık, medrese eğitimi görmüş olup, 1884’e kadar Darende’de yaşar, bu tarihlerde çocuklarından birinin kendisinin rızası dışında bir evlilik yapmasına dayanamayarak memleketini terk eder ve İstanbul’a yerleşir. Bir daha da geri dönmez. Burada münzevi bir hayat yaşar. 1942’de İstanbul’da vefat eder (Yılmaz 1995: 38).
Şiirlerinde Penâhi mahlasını kullanan şairin basılı bir eseri bulunmaz. Şiirlerinin birçoğunun da zaman içinde kaybolduğu belirtilir. Kalan eserleri incelendiğinde şiirlerinde sevgi ve özlem konularını işleyip, insanların çelişkili davranışlarına, tutarsızlıklarına taşlamalar yönelttiği görülür. Penâhi’nin koşmalarının yanı sıra aruzla yazılmış şiirleri de bulunur.
Âşık; bir güzele meftun olduğu, onun aşkıyla dertlendiği, mehtaplı gecelerde tabiata, sessizliğe, yalnızlığa sığınıp inlediği bir gençlik dönemi yaşar. Bu aşk onun dilini çözer, içindeki his coşkunluğu kelimeye ve mısraya dönüşür (Yılmaz 1995: 38).
Penâhi aynı zamanda iyi bir sosyal gözlemcidir. Toplumu, insanları, insanların birbirleriyle ilişkilerini, övgü ve yergilerini, bunların kaynaklarını da bazı şiirlerinde dile getirir. Şairin hece ile yazdığı koşmalarında ve aruzla yazdığı diğer şiirlerinde çok sade, samimi ve içten bir halk söyleyişinin yanında, halk şiirinde pek kullanılmayan birçok Arapça, Farsça kelime ve tamlamalar da yer alır. Bu şairin aldığı medrese eğitiminin bir sonucu olduğu kadar 18. yüzyılda başlayan ve 19. yüzyılda iyice etkisini gösteren divan ve halk şiiri yakınlaşmasının da bir sonucudur (Yılmaz 1995: 39).
Kaynakça
Ulu, Şükrü Erdoğan (1990). Darende Şairleri Antolojisi. Ankara: Güney Matbaacılık.
Yılmaz, Mehmet (1995). “Darendeli Şairlerden Penahî”. Somuncu Baba Kültür Edebiyat ve Araştırma Dergisi. 6: 37-4

