Şah İsmail hükümdar çocuğu değil. Şah İsmail gerçeğini anlamamız için Şah İsmail’i var eden tarihsel süreci gözden geçirip, bilince çıkarmamız gerekir. Bu da Alevilerin
Anadolu’daki tarih içindeki yürüyüşlerini kısaca gözden geçirmekle olur.
Anadoluda ki Alevilerin tarih sahnesine çıkışı, 1239 yılında, Baba İsak ile Baba İlyas önderliğinde “huruç” etmeleriyle başlıyor; huruç etmek, başkaldırmak, dışarı çıkmak anlamlarına geliyor. Genellikle “Babalılar İsyanı” diye bilinen bu hareket bir yıl sonra, 1240 yılında bastırılır.
Daha çok “Babalılar isyanı” diye anıldığı için benim de öyle diyeceğim Babalıların hurucunu bastıran Selçuklu Devleti, isyana katılan Babai Dervişleri ile isyana destek olan Türkmen oymaklarını kovuşturup, ele geçirdiklerine akıl almaz eza ceza vermeye başlarlar; bu dönem aranan Babai dervişlerinin saklanarak yaşadığı dönendir; o dönen de Hacı Bektaş’ın da, şimdilerde “Delikli taş” denen mağara da yaşadığını varsayıyorum.
Babai isyanın bastırılmasından 3 yıl sonra, 1243 yılında Moğollar Anadolu’ya akın ederek, Sivas’ın Kösedağ bölgesinde yapılan savaşta Selçuklu Devletini yenerek Selçuklu Devletini paramparça ediyorlar; Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in de Sivas’ta öldüğü bilinir.
Babai isyanından yaklaşık olarak iki buçuk ya da 3 yıl sonra gelip, Kösedağ Savaşını kazanan Moğollar, Selçuklu Devletini param parça ederek, fiilen Babaileri Selçuklu zulmünden kurtarırlar. Böylece Babai dervişleri yeraltından yer üstüne çıkıp, tekrardan örgütlenmeye başlar. Hacı Bektaş Velayetnamesi bir anlamda bu dönemi anlatır. Babai isyanından arta kalan dervişler, o dönem “Ihtırıcı” diye anılan Hacı Bektaş’ın etrafında birleşerek yollarına devam ederler. (İhtırımcı adı için bakınız: Abdülbaki Gölpınarlı’nın yayımladığı Veleyat – Name’de, “Rum erenleri, Hünkar’a müritlerinden onar mürid verdiler. Hünkar’ın adını Ihtırımcı koydular” der. Abdülbaki Gölpınarlı, Velayet Name, İnkılap kitapevi, İstanbul 1995, sayfa 20
İşinin ehli diplomatlar ile aydınlar savaş gibi, isyan gibi sosyal bir olguyu incelerken, öncelikle bu sosyal olgunun kimlerin yararına olduğuna bakarlar. Moğolların, Selçuklu Devletini yenmesi de Babai ayaklanmasından kalıp, aranan dervişlerin yararına olmuştur.
Hacıbektaş Postnişini Hamdullah Çelebi, 1827 yılında yargılanırken yaptığı savunmasında bu konu da şöyle diyor:
“ … hükümet idaresi Selçukluların eline geçince Türklere düşmanlığa devam etti.
Selçuklu Devleti … yüzyıl(larca) Türk Katliamı yapmıştır. (…) kılınçtan geçirmişlerdir. Babalılar, Barak Baba ve arkadaşları İlhanlı Devleti’ne Moğollar’a dert yandılar. Moğol orduları Anadolu’ya girdiler, Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu orduları yenildi. Anadolu’yu küçük devlet, beylikler haline getirdiler. Hacı Bektaş Veli ile olan Türkmenler zarar görmediler bu guruplar devleti ele geçirmişlerdir” diyor. (Kaynak: Serçeşmenin Savunması, Pir Hamdullah Çelebi, Dorlion Yayınları, Ankara 2021, sayfa 69)
Ufkunuzu açan Hamdullah Çelebi’nin bu sözlerinden de anlaşılıyor ki, İsyanda yenilen Babai dervişlerini, Selçuklu Devletinin zulmünden, baskısından Moğollar kurtarıyor; bence Babai dervişleri Kösedağ Savaşında Selçuklu Devletini desteklemiyorlar – desteklemezler, Moğolları desteklerler. Sürecin mantığı bunu demeyi gerektirir. Hamdüllah Çelebi’nin yukarda andığım sözlerinden de bu anlaşılıyor.
Babai İsyanı sırasında önderleri öldürülen Babai Dervişleri, o dönem “ıhtırıcı” diye anılan Hacı Bektaşı Şerçeşme kabul edip, onun rehberliğinde yeniden bir araya gelip, örgütlenmeye başlayarak dergahlar, Tekkeler, Dede Ocakları oluşturmaya başlıyorlar. Önce Hacıbektaş da Şerçeşme diye anılan Dergahlarını kuruyorlar, bundan sora da sırayla Kızıl Deli Dergahını, ABDAL Musa Dergahını, sonra olarak da Mısır’ın Kahire şehrinde Kasrul Ayin Dergahı ile Yüzlerce Tekke kurup, dede Ocaklarını oluşturuyorlar.
İşte bu süreçten yüz yıl sonra Hacı Bektaş Dergahından bağımsız olarak Hazar Denizinin kenarında küçük bir şehir olan Erdebil kentinde de Şeyh Safi (1252-1334) Sefevi Dergahını kuruyor. Bu muhabbetimizin asıl konusu, Safevi Dergahının gelişim süreci olacak .
Moğolların, kendilerine vergi verecek küçük devletler halinde kurdurduğu Beylikler zamanla gelişip, birbirleri ile mücadeleler etmeye başlıyorlar.
1389 yılında Osmanlı tahtına padişah olan Yıldırım Beyazıd (1354 – 1403), Venedikliler ile ticari anlaşmalar yapıp, Sırplar ile Bizans’la da ittifak kurarak Anadoldaki Beylikleri işgal edip, ülkesine katmaya yani ilhak etmeye başlıyor.
Karaman Oğulları beyliğini işgal edince Karamanoğlu Beylerinin başlarını kesip, mızraklara takarak günlerce eğlence tertipliyorlar.
Elleri – Ülkeleri işgal edilen beyler, Karamanoğlu Mehmet beyin yazdığı bir mektubu ellerine alıp, kurtarıcı olarak gördükleri Timur’a gidip, dert yanıp, yardım istiyorlar. Timur kendine hallerini anlatan Beyleri dinleyince, “bu sadece sizin anlatmamızla olmaz, elçi gönderip, bir de Beyazıd hana soralım, bakalım deyip, Beyazıd’a elçilerle mektup göndermeye kararveriyorlar.
Bu durumu bütün tarihçiler, Dukas’tan Şikari’ye, Solakzadeden, Peçeviye bütün tarihçiler aynen böyle anlatıyorlar.
*
Mesela Dukas şöyle diyor:
“Bayezid, yukarda yazdığım gibi, Bursa’da günlerini geçirmekte iken bir gün İran’dan elçiler gelip, kendisini görmek istediler. Bayezid bunların nereden ve kim tarafından geldiklerini sordu. Bunlar da “İran ve Irak sultanı Timur han tarafından gönderildiklerini” söylediler. Bunun üzerine bu elçilerin istirahatlarını temin etmelerini emretti.”
“Birkaç gün geçtikten sonra, bunları davet ederek, ne vazife ile geldiklerini öğrenmek istedi. Bu elçiler huzura çıkarak dediler ki:
“Büyük Timur Han, kulları olan bizler vasıtasıyla, size şu haberi yolluyor: Başkalarına ait olan yerleri kaparak, bu yerler ile kendini büyük göstermek doğru değildir. Allah’ın inayetiyle dinsizlerden zapt ettiğin yerler ile iktifa et, diğer beylerden hırsızca aldığın eyaletleri hemen kendilerine iade et ki Cenap-ı Hak seni affetsin ve bu beylerin şükran ve minnettarlığına mazhar olasın. Bunlar olmazsa, beylerin intikamını ben alacağım” dediler ve daha birçok şey söylediler.”
“Bayezid, bu sözleri duyduktan sonra, bu elçilerin sakallarının tıraş edilmesini ve böylece şerefsiz olarak kovulmalarını emrederek, bunlara dedi ki: “Gidin, bir an evvel gelmesini efendinize söyleyin. Kendisini bekliyorum. Şayet gelmeyecek olursa, meşru karısından boş olsun.” Daha bazı ağır sözler söyleyerek, bunları – şerefsiz bir vaziyette – kovdu.” Dukas, Bizans Tarihi, İstanbul, sayfa 34
*
Şikâri ise, “Karamannâme” adlı kitabında buna daha geniş bir yer ayırarak, konuyu farlı bir açıdan şöyle anlatıyor:
“Râvi eydur: Timur, Osmanoğlu ile cenk edeceğin mükerrer bildiler. Karamanoğlu yazub Aydınoğlu’n, Hamidoğlu’n ve Menteşoğlu’n ve İbn Eşref ve Saruhan’ı Timur’a gönderdi. Sivas’tan bir konak çıktuğu gün bu beş beg gelüb Timur’a Karamanoğlu’nun mektubun sundular. Timur açıp okudu. Demiş ki: Osman’a tabl ‘âlem biz verdük’ ‘Âkibet yine dönüp bize düşmân. Ve Hâkipâye varan beş begin kılıcıyla feth eylidikleri vilâyeti ellerinden alup muhkem zulm eylemiştir. Zulumü cihanı tutmuştur dedi.” Şikari, Karamanname , sayfa, 227
Sözün kısası bu beş bey, mektubu verip Kapıcıbaşına hallerini arz eyleyerek Timur’un huzuruna çıkıyorlar.
“Bunlar dediler ki:
-Kılıcımız ile feth eylediğimiz diyarı zulüm edüb elimizden aldı.
Timur dahi ahd eyledi ki:
-Sizi diyarunuza beğ eylemeyince diyâr-ı Acem’e dönmeyeyim, dedi .” Şikari, Karamanname sayfa, 227 – 228.
*
Hadidi ise şöyle anlatıyor:
“Hemen cem ‘etdi leşkerler fırâvan Gelibolu’yu geçdi Yıldırım Han
İşidüp Menteşeoğlu bildi hâli Buluşmağa bu hasma yok mecali
Binüp tenhâ başın aldı vü gitti Horasan’a Temur tahtına yetdi.” Hadidi Tarihi, İstanbul 2015, sayfa, 105- 106.
*
Aşıkpaşaoğlu ise, sual edip cevap verme tarzıyla yazdığı kitabında bu konuyu şöyle anlatıyor:
Sual: Ya o Anadolu illerinden, Bayezid Han’dan kaçıp gidenlerin halleri ne oldu?
Cevap: Bazıları Temur’e gittiler. Tahratan, Germiyanoğlu, Düzme Aydınoğlu, Menteşeoğlu ve İsfendiyar’ın elçisi beraber gitti. Bunların her biri başka türlü gitti.
Germiyanoğlu, İspili hapsinden veziri ile kaçtı. Ayıcılara, maymunculara uydu. Temur’e vardı. Menteşeoğlu sacını, sakalını yoldurdu. Işık olup gitti. Aydın beğ oğlu çerçicilik ederek gitti. İsfendiyer elçisi ile Tahratan nöker olup birlikte kaçtı. Bunlar Temur’e varınca hallerini arzettiler. Yalvardılar. Dediler ki: “Ey sâhib-kıran Bize merhamet et ki gayet mazlumlarız.”
Asıl kışkırtan Tahratan ve Germiyanlıoğludur. Zira biri hapisten çıkıp gitti. Biri de oğlundan, kızından, karısından ayrılmıştı. Böylece bunların sözleri tesirli oldu. Temur’ü kendilerine uydurdular.
Temür, beğlere dedi ki: ‘Ey beğler! Şimdi bu Yıldırım Han gazi handır. Siz dersiniz ki bizim günahımız yoktur. Hanlar sebepsiz yere kimseyi incitmezler. Bunun türlü sebepleri varır. Biri budur ki sizden para istedi. Biri de gelin bana itaat edin dedi. Biri de gazaya vardığımda bana çeri verin dedi. Şimdi siz bunların hiçbirini yapmazsanız töredir ki incite. Sizin bu sözleriniz yalan veya gerçek olabilir. Doğru söylüyorsanız hanlara bunun gibi iş lâyık değildir. Eğer siz yalan söylüyorsanız size lâyık değil ki hanlara suç yükleyesiniz. Hele elçi göndereyim. Göreyim han dahi ne söyler.’
Germiyanoğlu dedi ki: ‘Hanımız! Bizim halimiz iki türlüden başka türlü değildir. Ya gerçektir, ya yalandır. Eğer gerçekse iyilik ve yiğitlik senden. Yalansa padişahlara memleket zapt etmek âdettir.’
Bunun üzerine Germiyanoğlu’nun sözüne uyarak elçi gerektir dediler.
… Elçi geldi. Kağıdını ve armağanını verdi. Bayazıd Han ne kağıdına, ne de armağanına hiç iltifat etmedi. Kendisi sert bir kâğıt yazdı. Elçinin eline verdi, gönderdi. Elçi gidince Bayazıd Han vezirlerine : ‘Tez hazırlık görün ki Temür’ün üzerine giderim. Onu, memleketinden çıkartmam.’ dedi.
Ali Paşa dedi ki:
‘Devletli sultanım! Ne hacet ki askerimize zahmet çektirelim. Bırakalım, gelsin. Memlekete girsin. Onları öyle kıralım ki kendi memleketlerine haberlerini yine biz gönderelim’ dedi.
Beğler bu düşünceyi ve tedbiri uygun görüp beğendiler. Lâyık buldular ve cümlesi kabul eylediler. Bayazıd Han’ı kendi düşüncesine bırakmadılar. Asker toplamakla uğraştılar.
Temür oradan yürüdü. Bayazıd Han, Vılakoğlu’na “gel” dedi ve kendi askerini Anadolu’da topladı. Hazır oldular. Temür Sivas’a geldi.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, yayına hazırlayan Atsız. Ötüken yayınları 1970, sayfa, 81-82
Beyazıd’ın, Timur’un elçilerine çok kötü davranması üzerine, ipler kopuyor, elçilerle gönderilen mektuplaşanlardan bir sonuç alınamayınca, Timur Anadolu’ya sefer düzenleye karar veriyor.
Timur’un Anadolu Seferine Tahratan ile Akkoyunlu federasyonun önderi Kara Yülük Osman Bey rehberlik ediyor.
Franz Babinger, Şeyh Bedreddin kitabında, Timur’un Anadolu’ya seferi sırasında Safevi Dergahından Sadredin’i de rehber olarak yanına aldığını söylüyor (bakınız sayfa 103, LA yayınları). Böylece Timur’un yanyana getirdiği bu iki güçün, Safevi Dergahı ile Akkoyunluların birlikteliğin Anadolu tarihin de çok önemli etkileri oluyor. Bu muhabbette bu birlikteliğin etkilerini bilince çıkarmaya çalışacağım.
Timur, Anadolu’ya sefer düzenlediğinde, önce -1400 yılında- Şam’a kadarki Anadolu bölgesine hakim oluyor. Bu bölgeye hakim olunca, bu bölgede başşehri Tiğran (bu günkü Diyarbakır) olan “Diyarbekriyye ülkesini” Karakoyunlulardan alıp, Akkoyunlu konfederasyonu başkanı Kara Yülük Osman Beye (1356 – 1435) vererek, burada asıl adı “Devleti Türkmeniye” olan Akkoyunlu Devletini kurduruyor.
Karakoyunlularca kurulan Diyarbekriyye Devletinin, o zamana gelene kadarki tarihi sürecini ayrıca incelemek gerekir ama bu yazının konusu bu değil.
Timur, 1400 yılında Dımışkı denen Şam bölgesini aldıktan 2 yıl sonra da Ankara Savaşı’nda Osmanlı Devletini yenip, padişahını esir alıyor. Timur, İzmir’i de, Rodos Şövalyelerinden alıp, Aydınoğlu Beyliğine vererek, Anadoludan, ülkesi olan Semerkant’a doğru giderken yol güzergahında olan Erdebil Şehrine uğrayıp, orada Safevi Şeyhi Ali ile görüşüyor.
Timur, ele geçirdiği ülkelerde elinden iş gelen, bir becerisi, ustalığı olan bilgeleri, sanatkârları, yazarları toplar, onları başkentine götürüp, Semerkant’i bir kültür merkezine dönüştürmeye çalışırmış.
Timur, Anadolu seferi sırasında da, Walter Hınz’ın dediğine göre 30 bin, Oktay Efendiyev’in dediğine görene de 40 bin kişiyi toplamış yanında götürüyormuş.
Timur, Erdemli’de Safevi Şeyhi Ali ile görüşürken ona, “senin müridin mi çok, benim askerim mi çok” diye sormuş. Şeyh Ali’de, “senin askeriyin de çoğu beni müridim” cevabını alınca, benden bir isteğin var mi demiş. Safevi Şeyhi Ali’de, “Senden isteğim, Rum seferinde topladığın esirleri, dergahıma bağışlaman” demiş. Bunun üzerine Timur, Rum seferinde topladığı bu kişileri Safevi Dergahına bağışlamış yani o esirleri Safevi Dergahına vermiş.
Timur’un, Safevi Dergahına verdiği bu kişileri, Safeviler Erdebil şehrininde bundan sonra “Rumlu” diye anılacak olan bir bölgesine yerleştirip, onları eğiterek, geri geldikleri bölgelere göndermişler. Safevi Dergahında eğitilip, Anadolu’ya gönderilen bu kişiler, çocuklarını, torunlarını da EDEB Erkan öğrenmeleri için Safevi Dergahına göndermeye başlamışlar; böylece de Anadolu da Safevilere bağlı aktif bir nüfus oluşmuş, böylece Safevilerin etkisi Anadoluda artmış. Timur’un bu etkisi olmasaydı, Hazar Denizin kenarında küçük bir şehir olan Erdebil kentinde ki Safevi Dergahının etkisi Anadolu’ya bu kadar yayılabilir miydi bilmiyorum?
Şimdi buradan tekrar Timur’un kurdurduğu Akkoyunlu Devletine gelelim. Kara Yülük Osman 1435 yılında ölünce, yerine oğlu Yar Ali sultan olmuş ama taht kavgası çıkmış. Yar Ali’nin oğlu Uzun Hasan, 1453 yılında Akkoyunlu Devletinin başşehri olan Tiğrani ( bu günlü Diyarbakır’ı) ele geçirerek, bu taht kavgasına son vermiş. 1453 Fatih İstanbul’u , Uzun Hasan da Diyarbakır’ı aldığı için, birine “Büyük Fatih” ya da “Büyük Türk”, diğerine de “Küçük Fatih” ya da “Küçük Türk” denmiş.
Büyük Fatih ya da büyük Türk diye anılan Fatih Sultan Mehmet, Küçük Fatih ya da Küçük Türk diye anılan Uzun Hasan’ın ülkesine 1473 yılında saldırıyor. Osmanlı Devleti ile Akkoyunlu Devleti Erzincan’ın Otlukbeli bölgesinde savaşıyorlar. Silah ile teçhizat bakımından çok güçlü olan Fatih’in Osmanlı Devleti, vatanını, yurdunu savunan Akkoyunlu Devletinin ordusunun kahramanca Savunması karşında boşarızlığa uğrayıp gerisin geri gelir. Otlukbeli Savaşında, Şah İsmailin babası Şeyh Haydar da, dayısı Uzun Hasan ile beraber Akkoyunlu Ülkesini savunuyor. Bu konu için, Otlukbeli savaşında, Osmanlı Ordusunda subay olan, Ciovanni Mara Angiolello’nın “Seyyahların gözü ile Sultanlar ve Savaşları” adıyla Türkçeye çevrilen kitabını okumanızı öneririm.
Bu kitabın anlattığına göre, Otlukbeli Savaşından sonra, Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmet babasına karşı isyan edip, Şiraz’ı ele geçiriyor. Uzun Hasan, Ordusunu çekip Şiraz’a yürüyünce de Uğurlu Mehmet kaçıp Osmanlıya sığınıyor.
Uğurlu Mehmet, Osmanlı sarayına gelince, Fatih ona büyük ilgi gösteriyor, durum dönemin tanığı olan “Sultanlar ve Savaşları” kitabında şöyle anlatılıyor: at üzerinde “ikinci saraya gelmesine izin verilir. Sultandan başka birinin oraya atlı gelmemesi adettendir. Şeyhzade (yani Uğurlu Mehmet) attan inince belinde kılıncı ile sultanın karşısına çıkmasına müsade edilir. Çünkü ister ileri gelenler olsun hiç kimsenin, hatta bizzat Türk şehzadelerin bile bellerinde kılınçla Sulta’nın huzuruna çıkmaya hakları yoktur. Uğurlu Mehmet gelince Büyük Türk (Fatih’e böyle diyor) yerinden kalktı ve sevgiyle onu selamlayıp yanına oturttu. Bir saat kadar onunla sohbet etti. Fatih Sultan Mehmet ona “oğul” diye hitap edip, pek çok konuda önerilerde bulundu. … Büyük Türk, ona, düşmanı olan babası Uzun Hasan’ın sarayında padişahlık tahtına oturtacağı sözü verdi. Uğurlu Mehmet’e mücadelesini başlatması için asker ve sefer malzemeleri verip, Büyük Türk ile Uzun Hasan arasında sınır bölgesinde yer akan Sivas şehrine gönderdi.” … Bu arada Uzun Hasan’ın hasta olup, yatağa düştüğü haberleri yayıldı. Daha sonra Uzun Hasan’ın öldüğü söylenip, ona cenaze töreni düzenlenerek, el altından Uğurlu Mehmet’e gelip, tahta oturması isteniyor. Bunun üzerine Tebriz’e gelen Uğurlu Mehmet, Akkoyunlu Devletinin görevlilerince babası Uzun Hasan’ın sapasağlam oturduğu bir yere götürülüyor. Uzun Hasan, Uğurlu Mehmet’in zindana atılmasını emrediyor.” Konu için bakınız, Ciovanni Mara Angiolello, Seyyahların Gözüyle, Sultanlar ve Savaşları, Yeditepe yayınları, İstanbul 2012, sayfa 63-64.
*
Bence Türk tarihinin en ilginç kişisi olan Uzun Hasan, adı gibi uzak görüşlü de bir sultanmış (padişahmış).
Uzun Hasan, Anadoldaki Safevi taraftarlarının gücünü yanına almak için, Safevilerin önderi Şeyh Cüneyd’i (1429 – 1460) Diyarbakır’a davet ederek, onu Bacısı Hatice Beğüm ile evlendirmiş. Bu evlilikten Şeyh Haydar dünyaya gelmiş. Böylece Timur’un bir araya getirdiği Safeviler ile Akkoyunluların güç birliği tekrar başlamış.
Şeyh Cüneyd öldükten 2 ay sonra dünyaya gelen, Şeyh Haydar, Uzun Hasan’ın sarayında doğup, Uzun Hasan’ın himayesi altında yetiştirilerek büyümüş.
Şeyh Haydar taraftarlarına, Alevilerin yol diliyle söylersem taliplerine “Tacı Haydar” ya da “Haydar’i Taç” denilen 12 dilimli kırmızı başlık (Kırmızı börk) giydirdiği için, bundan sonra Safevi Dergahının taliplerine (taraftarlarına) “Kızılbaşlar” denmeye başlanıyor.
Tarihte Mazdekler ile Türklerin bir gurubu, mesela Babek – Hürremi taraftarları da Kırmızı börk giyiyorlar ama Şey Haydar taraftarlarına kendilerine has, 12 İmamları temsilen, 12 dilimli kırmızı börk giydirdiği için bunlara Kızılbaşlar deniyor.
Uzun Hasan’ın iki eş varmış. İlk eşi Trabzon Rum İmparatoru Calo Johannes kızı Despina Hatun. Uzun Hasan’ın Despina Hatundan bir oğlu üç kızı oluyor.
Uzun Hasan, himayesinde büyüttüğü bacısının oğlu Şeyh Haydar’ı Despına Hatundan olan, bir adı Marta bir adı da Alem Şah Beğüm olan kızı ile everiyor; bu evlilikten de üç erkek, üç de kız çocuk dünyaya geliyor; şey Haydarın en küçük çocuğu 1487 yılında doğan İsmail.
1478 yılında, Uzun Hasan ölünce, oğlu Yakup iktidara gelmiş ama Uzun Hasan’ın çocukları arasında da taht kavgası başlamış.
Şah İsmail doğduktan bir yıl sonra, Akkoyunlu Sultanı Yakup bey, tahta varis olmasından korktuğu, Şeyh Haydarı öldürtüp, Şey Haydar’ın cenazesini Tebriz’e getirtip, teşhir ettikten sonra, Şeyh Haydarın cenazesini köpeklere yedirip Şeyh Haydarın çocukları ile bacısını da kimi kaynaklara göre, mesela Hasan’ı Rumlu’nun Ahsenüt Tevarih kitabına göre “İstahr“ diye bir kaleye hapsettirmiş, kimi kaynaklara göre de, mesela o dönemde yaşayan kişilerin yazdığı “Seyyahların gözü ile Sultanlar ve Savaşları” adıyla Türkçeye çevrilen, Ciovanni Mara Angiolello’nın kitabında verilen bilgiye göre de Şeyh Haydar’ın eşi ile çocuklarını Hristiyan Ermenilerin yaşadığı, Van gölündeki Akdamar adasında göz hapisinde bulundurulmaya başkamış. Bu bilgiye göre Şah İsmail, 3 yaşına kadar yani dayısı Sultan Yakup bey 1490 yılında ölene kadar Akdamar adasında göz hapsinde tutulmuş, bu sürede de Hristiyan keşişlerden eğitim almış.
Akkoyunlu Sultani Yakup Bey 1490 yılında, hamam sefası sırasında zehirlenip öldürülünce, Şeyh Haydarın çocukları ile eşi tutsaklıklıktan kurtulmuşlar ama bu serbest hayatları uzun sürmemiş.
Akkoyunlu taktına geçen Rüstem, Şeyh Haydarın oğulları etrafında Kızılbaşların birleşip, etkin bir güç olmasından korkup Şey Haydarın çocuklarına saldırıyor. Şeyh Haydarın büyük oğlu Yar Al’yi 1494 yılında öldürülüyor.
Tarih kitaplarında Sultan Ali diye geçen Şeyh Haydarın büyük oğlu Yar Ali, ölürken kendi yerine küçük kardeşi İsmaili görevlendirdiği için Şeyh Haydarın yardımcıları İsmaili anası ile kardeşi İbrahim’den ayırıp, bir yandan koruyup kollamaya bir yandan da onu eğitmeye başlamışlar.
*
Vurgulama babında tekrar edeyim ki, Akkoyunlu sultanı Rüstem Bey, Kardeşini öldürüp tasfiye edince, Şah İsmailin kardeşi Ali’nin etrafında birlik olan Kızılbaşların güçlenmesinden de korkup, 1494’de Şah İsmailin abisi Yar Ali’yi öldürtüp, İsmaili de aratmaya başlıyor. Yar Ali ölmeden evvel tacını küçük kardeşi İsmaile vererek onu Kızılbaşlara Şeyh olarak atıyor.
Böylece abisi Yar Ali’nin öldürülmesinden Sonra, yol ehli kişiler tarafından Şah İsmail’in kaçırılıp, korunduğu; bir yandan saklanarak, gizlenerek yaşadığı bir yandan da eğitildiği ilginç bir dönem başlıyor.
1487 doğumlu olan Şah İsmail, dayısı olan Akkoyunlu sultanı Rüstem tarafından aranmaya başladığı için gizlenerek yaşamaya başlandığı 1494’de kaç yaşında olur; 7 ya da 8 yaşlarında.
Bundan sonra Şah İsmail’i, Safevi Dergahının uluları yetişmesi için eğitmeye başlıyorlar. özellikle Lalası Şamlu Hüseyin Dedenin bu süreçte büyük Emeği geçiyor; Lalası Şamlı Hüseyin dede ile beraber, Şeyh Haydarın yardımcıları olan Safevi geleneğinin – Dergahının 7 ulusu, İsmail’in hem korunması ile hem de eğitilmesi ile ilgileniyorlar. Bu kişileri burada anmak gerek diye düşündüm:
Şah İsmai’i Lahican bölgesine götürüp onu saklayıp, gizledikleri dönemde eğiten Kızılbaş uluları şunlar:
1- Şamlu Hüseyin Bey. Şah İsmail’in lalası olan Şamlu Hüseyin ona savaş sanatını öğretiyor.
2- Hadım Bey, Şeyh Cüneyd ile Şeyh Haydarın en seçkin yardımcısı (Halife’si)
3- Kara Piri Kacar- Savaşçı Kızılbaşların ünlü komutanı.
4- Rüstem Bey Karamanlı
5- Bayram Bey Karamanlı
6- Abdal Bey Dede. Şeyh Haydar’ı yetiştiren, özel öğretmemi Lalası.
7- İlyas Bey, Aykut oğlu.
Konu Rumlu Hasan’ın Ahsenüt Tevarih kitabında da var ama ben bu bilgileri Cengiz Yıldırım’ın Şah İsmail Safevi Kızılbaş Devleti (sayfa 85) ile Azerbaycanlı yazar Güntay Gençalp’in, SAFEVİLER adlı kitabından aldım; bakınız sayfa 120- 121. Yazar Şah İsmaili yermek için çok çaba sarf etmiş ama kitapta alınacak böylesi bilgiler de var. “Uzmanlık ehli” diye anılan bu heyet, Şah İsmailin eğitimi için, gerektiğin de başka öğretmenlerde bulup getiriyorlar. Bu sayede Şah İsmail Arapçayı, Farsçayı, Kürtçeyi, Türkçeyi, savaş sanatını, Alevi EDEB’ini, bir mecliste oturup kalmayı, destur alıp konuşmayı, hitabet sanatını, şiir yazmayı vs vs öğreniyor. Şah İsmail’in Lehicanda kaldığı öğrenen dayısı Akkoyunlu Sultani Rüstem Bey, yörenin beyine İsmaili sormak için ant (yemin) içirmeye çağırdığında. Yöre beyi İsmaili, ağaçlarının üzerine yaptığı, yere koyduğu için, “benim toprağımda İsmail yok diye ant içiyor ya, o dönem, bu dönem işte.
Şah İsmail’i, Şah İsmail eden işte bu eğitim dönemidir. Nesimi bir şiirinde hocası olan Fazlullah Hurifi’den söz ederken şöyle ederya: “Sen Nesimi mantığında dinle Fazlullah’ı gör” bizde şah İsmail Hatayi’nin şiirlerini incelerken bu eğitimin izlerini görebilmeliyiz.
*
Asıl adı “Devleti Türkmeniye” olan Akkoyunlu Devletinde, Uzun Hasan öldükten sonra başlayan taht kavgası yüzünden Koca Akkoyunlu Devleti dağıtma aşamasına geldiği için, Akkoyunlu Devletinde etkin olan Kızılbaş oymaklar 1500 yılında Erzincan’ın Höbek Dağında ki “Saru Yayla” beldesinde bir Kurultay topluyorlar; adı gerçekten kurultay. Şah İsmail Höbek Dağındaki bu kurultaya etrafındaki 7 bin kişilik Kızılbaş taraftarı ile beraber katılıyor.
Bu kurultayda Uzun Hasan’ın oğullarından umudunu kesen Akkoyunlu Devletinde etkin olan Kızılbaş oymakları başlarına Uzun Hasan’ın kızının oğlu olan İsmail’i başlarına getiriyor; böylece de İsmail, Şah İsmail oluyor. Şah İsmail 1501 yılında Akkoyunlu Devletinin başkenti olan Tebriz’i de ele geçirerek böylece Akkoyunlu Devletine sultan oluyor.
Yani şunu özel olarak belirteyim ki, Safevi devleti Akkoyun Devletinin bir devamı, bunun için de doğru anlatım Akkoyun devletinde Safeviler dönemi başlıyor denmesi gerekir; yani, yeni bir devlet kurulmuyor, iç savaşla boğuşan Akkoyunlu Devletinin başına Şah İsmail geçiyor.
Şah İsmail’in, 1501 yılında Tebriz’i alınca, Dayısı Akkoyunlu Sultanı Yakup Beyin kızı Taçlı Hatun ile evlendiğini hem Walter Hınz’da okumuştum, hem de bu bilgi, “Seyyahların gözü ile Sultanlar ve Savaşları” adıyla Türkçeye çevrilen, Ciovanni Mara Angiolello’nın kitabında var. Bakınız, Yeditepe yayınları 2012, sayfa 82.
Safevi Devletinin kuruluş tarihi olarak çoğunlukla Erzincan’ın Saru Yayla beldesinde 1500 yılında toplanılan Kurultayda İsmailin Akkoyunlu başına geçirildiği tarih değil de 1501 yılında Tebriz’i alıp, Akkoyunlu tahtına geçtiği tarih kabul edilir; bence Erzincan Kurultayı tarih olarak kabul edilmelidir.
Şah İsmail Akkoyunlu Devletinin başına geçip, zaferden zafere koşarken 1512 yılında Osmanlı Devletinde de Yavuz Sultan babasına darbe yapıp, iktidara geçerek hem babasını hem de kardeşleri ile kardeşlerinin çocuklarını öldürterek Padişah oluyor.
*
Yavuz, İktidarı alıp, padişah olunca, Ali bin Abdülkerim Halife diye bir şahsa, ülkenin sorunlarını anlatan bir araştırma yaptırıyor.
Ali bin Abdülkerim Halife’nin çok kapsamlı olan bu raporunda, ülkenin önemli bir sorunu da ülkede yaşayan Kızılbaşlar, bu Kızılbaşları öldürmekten başka çare yoktur deniyormuş.
Yavuz padişah olunca, bu raporun gereğini yaparak, gizli bir çalışma yaptırarak, ülkedeki bütün Kızılbaşları gizlice defterlere kaydettiriyor yani fişletiyor, sonra da defterlere kaydedilen kızılbaşları gizli bir operasyonla öldürtüyor; bu tam bir soykırım yani evrensel dille “jenosit”.
Selahattin Tansel, Türk Tarih Kurumundan çıkan, “Yavuz Sultan Selim” adlı kitabında, Ali bin Abdülkerim Halife’nin raporuna bağlı kalınarak öldürülen Kızılbaşların sayınınn 40 binden fazla olduğunu tarihi belgelere dayanarak yazmış: bakınız Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara 2016, sayfa 46 (ayrıca 32-33-34 sayfalara da bakınız) . Yavuz Sultan Selim bütün bunları Çaldıran seferine çıkmadan evvel yaptırıyor.
*
1512 yılında babasına karşı darbe yapıp, Osmanlı tahtını ele geçiren Yavuz Sutan Selim, yaklaşık olarak 100 yıl önce Timur’un Türkmenlerle anlaşıp, Osmanlı’nın Üzerine yürüdüğü gibi, Yavuz’da Kürt Beyleri ile anlaşıp, 1514 yılında Şah İsmailin başında bulunduğu Kızılbaş Safevi devletinin Üzerine yürüyor.
Yavuz’un Safevi Devletine sefer eylediğin haber alan Şah İsmail de komuta heyetini toplayıp, ne yapacaklarını görüşüyorlar. Safevi cephesinde olan Rumlu Hasan, Şah İsmail’in savaş kabinesindeki bir muhabbeti şöyle anlatıyor:
“Rumluların yönetimini bilen Han Muhammed Ustaclu, Halife Nur Ali ve bazıları, muhalifler kendilerini korumaya almadan, Çaldıran’da onlara saldıralım ve işlerini bitirelim dediler. (Fakat) Şamlu Durmuş Han bunu reddetti ve Han Muhammed’e hitaben “Senin borun Diyarbakır’da öter” dedi. Onlar kendilerini korumak için ellerinden geleni yapıncaya kadar bekleriz. Daha sonra savaş meydanına gider ve onların askerlerini yok ederiz” dedi. Hakan İskender şân (yazar Şah İsmailden böyle söz ediyor- Rıza), Durmuş Hân’ın söylediğini kabul etti.” Rumlu Hasan, (Ahsenü’t Tevârih) Şah İsmail Tarihi, Ardıç yayınları, Ankara 2004, sayfa 178- 179. Neşet Ertaş bir türküsünde, “Gafil varmak biz düşmanın üstüne / Hazır ol vaktine diyenlerdeniz” der. Şah İsmail böyle mertçe davranmasa Neşet Ertaş bu türküyü söyleyemezdi; bu inançla bu tür türküler söyleyebilmek meydan muhaberesi kazanmak kadar önemlidir.
23 Ağustos 1514’de yaşanan Çaldıran Savaşı sabahtan akşama kadar bir gün sürüyor. Akşam olunca, Şah İsmail Kızılbaş Ordusunu sahadan çekiyor, Yavuz da “bu bir tuzaktır diye endişe ettiği için peşlerinden gitmiyor, (bakınız Rumlu Hasan sayfa 183). Şah İsmail Ordusunu Dergüzen şehrine, Yavuzda Tebriz’e götürüyor, ( Bakınız Rumlu Hasan sayfa 184).
Bence Çaldıran Savaşı da Tıpkı Otlukbeli Savaşı gibi bir din iman Savaşı değil, hükümdarların egemenlik savaşıdır.
Çaldıran savaşından sonra Şah İsmail başka bir sefere çıkmıyor 17 Temmuz 1524 yılında vadesiyle ölüyor.
Aragon, Picasso ile Kafkanın anlatıldığı “Kıyısız gerçeklik üzerine” adıyla Türkçeye çevrilen kitaba yazdığı önsözde: Kişilerin başından ne geçtiği değil, kişilerin bu hayatta ne ürettiği önemlidir” der.
Bu bağlamda bir yaşında babası öldürülüp, vücudu köpeklere yedirilerek 3 yaşına kadar gözaltında tutulan, 7 yaşından 14 yaşına kadar aranarak gizli saklı yaşayan şah İsmail, 14 yaşında Akkoyunlu Devletine sultan olup hem Türk edebiyatının hem de Alevi edebiyatın en güzel şiirlerini yazmıştır. Bu bilgiler eşliğinde Şah İsmail Hatay’ın yazdığı şiirlerini inceleyip değerlendirmek gerekir.
Şah İsmail bu dünyadan göçeli beşyüz yıl oluş. Onu dünyadan göçüşünün beş yüzüncü yıl dönümünde bu bilgiler eşliğinde deyişlerini (şiirlerini) anıp inceleyelim istiyorum.
Aşk ile
Rıza Aydın
Eylül – Ekim 2024

