Bahar seli gibi dağlar başında
Gör nice torlandım nice bulandım
Bir dâr-ı şifâdan boşanmış gibi
Sürüyüp zenciri hayli dolandım
Ömrüm helâk ettim dehrin peşinde
Yüzbin çile vardır her bir işinde
Hicran ocağında aşk ateşinde
Ciğer-kebab oldum gör nice yandım
Gâhi sâil gibi düştüm yollarda
Gâh Mecnûn kıyafet gezdim çöllerde
Bir kısmet cem’ine gurbet ellerde
Çok meşakkat çektim çok yuvarlandım
Bıktım o sofunun ibadetinden
Geçtim o tekkenin kerâmetinden
Usandım mürşidin icâzetinden
Çille-i felekten bezdim usandım
Himmeti bu imiş bize pîrlerin
Hizmetini ettim nice mîrlerin
Hayli müsellimin çok vezirlerin
Sâyesinde bir Dertli’lik kazandım
DERTLİ
- Nice: nasıl. Torlanmak: derlenmek, durulmak, ağa düşmek, avlanmak. Dar-ı şifa: hastahane, timarhane. Dolan-mak: serserice gezmek.
- Dehr: zaman, dünya, cihan. Hicran: ayrılık.
- Gâhi: kâh, kimi vakit. Säil: dilenci. Mecnun kıyafet: Leyla ile Mecnun masalının kahramanı Mecnun’un giyinişi gibi perişan, deli giyinişi gibi. Cem’ine: bulmağa, toplamağa. Meşakkat: sıkıntı, eziyet.
- Sofu: dinin buyruk ve yasaklarına tastamam uyan kim-Be. Kerâmet: Bâzı ermiş insanların gösterdiklerine inanılan olağanüstü birtakım yeteneklere sahip olma hali. Mürşit: reh-ber, yol gösteren, seyh, İcâzet: müsaade. Çille-i felek: feleğin, talihin gilesi, derdi.

