Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Hakk seni nurundan övmüş yaratmış

0

Hak kendi nûrundan övmüş yaratmış
Pâdişâh eylemiş ilin üstüne
Gördüm cemâlini salâvat virdim
Sokulmuş cefâlar serin üstüne

Vallahî Kurândır senin yüzlerin
Yasîn-i şerîfdir iki gözlerin
İnnâ fetahnâdır senin sözlerin
Vedduhâ inmişdir dilin üstüne

Kirpiklerin üste benler dizilir
İkrârından dönen hakdan üzülür
Ak göğsün üstüne niyet yazılır
Veş-şems inmişdir kavlin üstüne

Alnıma yazıldı böylece yazı
Gelin hep idelim hakka niyâzı
Ayetü’l-Kürsî ile güzel İhlâs’ı
Okuyub gelmişim yolun üstüne

Seyyid Nesîmî’dir şem’in çırâsı
Er-rahmandır iki kaşın arası
Güzel besmele ile Elham sûresi
Elif-lâm inmişdir kaddin üstüne

”İnsan Kainatın Kalbidir”

Hey Yarenler gelin görün

0

Hey yârenler gelin görün
Ben yine oldum divâne
Ne dünüm dün, ne günüm gün
Bir oddurur düştü cana

Bu dünya dönmüş zindana
Koydular bizi zindana
Zindanda gülmek mi olur
Yürüyeyim yana yana

Dünyada dertsiz baş olmaz
Derd’olanın âhı dinmez
Yanar yüreğim söyünmez
Yaram erişmiştir cana

Ben bir garipçe bülbülüm
Gülistana güle geldim
Dilerdim avunam gülem
İnlemem doldu cihana

YUNUS EMREM bu dünyada
Kim güldü ki sen gülesin
Külli hep ağlayı geçti
Kim geldi ise cihana

ÖZTELLİ Cahit, Yunus Emre Yaşamı ve Bütün Şiirleri, Reha Yayıncılık İstanbul 1984

Tanrıyla Sohbet

0

Ey benim İlahım! hürmet eylerim,
Hikmetine karşı durulmaz derim!
Bir-kac yobaz için sual sorarım,
Sorduran mı yanar? Soran mı yanar ?

Ben garip bir kulum meraktır ancak,
Çulsuz ekmeğini neye banacak?
Bu millet şaşırmış kime kanacak,
Kandıran mı yanar? Kulun mu yanar?

Minbere çıkarak fetva okuyor,
Dini söylemlerle fitne sokuyor,
Milleti yoldular yoksul kokuyor!
Yolduran mı yanar? Yolan mı yanar?

Nifak tohumunda kahin oldular,
Vatan-ı sömürüp safi yoldular
Yoksul vatandaşı küffar kıldılar,
Kıldıran mı yanar? Kılan mı yanar?

Sanki ellerine senet verdiler,
Cennet’te şarab’a helal dediler!
Gılman’a huri’yi bir bir serdiler,
Daldıran mı yanar? Dalan mı yanar?

Sevap mı reva mı? takke serinde!
Vebali örtemez kemer belinde,
Ahlakı devşirmez nefsi seflinde,
Olduran mı yanar? Olan mı yanar?

Haşa ilâha’da rüşvet geçer mi?
Yasayı çiğnemiş kulu seçer mi?
Haksız bir kazanca, kapı açar mı?
Çaldıran mı? Yanar, Çalan mı yanar?

Her türlü haramın ağına banan
Günah aklamayı tövbeyle sanan
O halde ben değil onlardır yanan
Solduran mı yanar ? Solan mı yanar ?

Ben canlı nesnel’im evrende olan
Nesneler göçecek hakikat kalan
Hakikat yutarak kul hakkı alan
Aldıran mı yanar? Alan mı yanar?

Turgay Parlakyıldız

Hoştur eğer yürür isem aşk oduna yana yana

0

Hoştur eğer yürür isem aşk oduna yana yana,
Pes yanmadan nice olam, çün aşk odu düştü cana.

Canım aşkın külhanıdır, tartınmadan vur odunu,
Kamış suyu şeker olur, od bırakacak külhana.

Her nesne ki çiğ olacak, od olmayınca pişmez o,
Benim dirliğim çiğ idi, aşk odu oldu bahane.

Bu işler tamam olacak, halvet olur maşuk ile,
Maşuk yüzün gören kişi gerek yana ve tükene.

Devlet olur o kişiye yanar ise aşk oduna,
Acı tütünü çıkacak aydın olursa bu hane.

O dost ile pazarımız filan vaktden beri değil,
Sever idik maşukayı henüz gelmeden cihana.

Razıyım o aşk oduna, günde bin kez yanar isem,
Gör nice can feda kılar şemi önünde pervane.

Aşka nice yanar isem dahi şirin gelir bana,
Canım feda olsun beni bu aşk oduna atana.

Aşk sultanı Taptuk durur, Yunus geda bu kapıda,
Gedalara lütfeylemek hem kaidedir sultana.

Yunus Emre

(Şiirin aslı)

Hoşdur eger yürürisem ‘ışk odına yana yana
Pes yanmadın nite olam çün ‘ışk odı düşdi câna

Cânum ‘ışkun külhânıdur tartınmadın ur odını
Kamış suyı şeker olur od bıragıcak külhâna

Her nesne ki çig olıcak od olmayınca bişmez ol
Benüm dirligüm çigidi ‘ışk odı oldı bahâne

Bu işler tamâm olıcak halvet olur ma‘şûkıla
Ma‘şûk yüzin gören kişi gerek yana vü dükene

Devlet durur ol kişiye yanarısa ‘ışk odına
Acı tütüni çıkıcak aydın olısar bu hâne

Ol dostıla bâzârumuz fülân vaktdan berü degül
Severidük ma‘şûkayı henüz gelmedin cihâna

Râzîyam ol oda ben günde bin kez yanarısam
Gör niçe cân fidâ kılur şem‘i öninde pervâne

‘Işka neçe yanarısam dahı şîrîn gelür bana
Cânum fidî olsun beni bu ‘ışk odına atana

‘Işk sultânı Tapduk durur Yûnus gedâ bu kapuda
Gedâlara lutf eylemek hem kâ’idedür sultâna

Yunus Emre

Ben dost ile dost olmuşum

0

Ben dost ile dost olmuşum
Kimseler dost olmaz bana
Münkirler bakıp gülüşür
Selâm dahi vermez bana

Ben dost ile dost olayım
Canımı fedâ kılayım
Ölmezden evvel öleyim
Dünya baki kalmaz bana

Terk eyledim cümle işi
Hak yoluna kodum başı
Dost yüzünü göreliden
Sabr-ü karar olmaz bana

Ben âşık-ı biçâreyim
Baştan ayağa yareyim
Ben bir deli dîvâneyim
Akıl da yâr olmaz bana

Aşk odu yaktı canımı
Kimseler bilmez halimi
Seçemem soldan sağımı
Gayret-ü ar olmaz bana

Sanmanız beni deliyim
Dost bahçesi bülbülüyüm
Mevlâ’nın kemter kuluyum
Kimse bahâ vermez bana

Ey bîçâre âşık, kimden
Korkar senin canın acep
Korktuğun da dost olıcak
Havf ile kâr olmaz bana

Bülbül oluban öterim
Dâyim oturup ağlarım
Dahi kime yalvarayım
Hemen derman sensin bana

Bülbül oluban öterim
Dost bahçesinde biterim
Gül alırım, gül satarım
Bağ-u bağban olmaz bana

Miskin YUNUS nice diyem
Fânî cihanı terk idem
Yana yana Hakka gidem
Perde hicab olmaz bana

ÖZTELLİ Cahit, Yunus Emre, Reha Yayıncılık, İstanbul 1984

Alevilik, Malya’da başı kesilen Türkmen’dir.

0

Alevilik bu toprakların gerçek ve birincil kimliğidir. Bu gerçeği kabul etmek istemeyen kişi ya kördür ya da nankördür. Alevilik bir mezhep, tarikat yahut din olmanın ötesinde büyük bir kimliktir, benliktir, özdür.

Alevilik, Malya’da başı kesilen Türkmen’dir.

Alevilik, Kuyucu Murat’ın boğduğu üç yaşındaki masumdur.

Alevilik, sehpada Bedrettin, darağacında Pir Sultan’dır.

Alevilik, Hacı Bektaş’ta bilgelik, Şeyh Celal’de başkaldırıdır.

Alevilik, Amasya Kalesinde Baba İlyas, şeriat mahkemesinde Hamdullah Çelebi’dir.

Alevilik, Muharrem’de acı, Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da dinmeyen sancıdır.

Alevilik, Hakk’a söylenen deyiş ve halkı birleyiştir.

Alevilik, kara kışta ak düş, sıcak yazda başkaldıran sazdır.

Alevilik, çekilen gülbenk, Hak aşkına niyazdır.

Ve Alevilik…

Kıldan ince, kılıçtan keskince bir yoldur.

Unutmayın, sel gider, kum kalır!

Bir gün dağılır kasvet,

Çerağ uyanır, mum kalır.

Aleviliğim giderse,

Bilmem, geriye nem kalır?

CEMİL KILIÇ

Yazın sonu kıştır gönül

0

Her taşın altında çıkma
Bu ne biçim hırstır gönül
Nefse uyup hatır yıkma
Yazın sonu kıştır gönül

Cümle canı dengin eyle
Yerin, yurdun engin eyle
Yüreğini zengin eyle
Ötesi boş düştür gönül

Niyaz eyle Hakk aşkına
Uzak kal yoldan düşküne
Aldanma saray, köşküne
Gördüklerin süstür gönül

Yazmıyorsa aşkı şayet
Bir masaldır onca ayet
Ne sitem et ne şikâyet
Hama pişmek hoştur gönül

Hürmet eyle, söze eğil
Deruni çok sırra ehil
Sitemleri sana değil
Kendisine küstür gönül

YOL (Enel Hakk)

Hıdır Çam (Deruni)

CUMHURİYET GAZETESİ VE ALEVİLER

0


BAŞYAZI – 29 NİSAN 2026


Cumhuriyet gazetesinin temel ilkeleri ;7 Mayıs 1924 tarihinde yayımlanan ilk sayısında, kurucumuz Yunus Nadi tarafından belirlenmiştir.


Cumhuriyet; ırk, dil, din, mezhep ve inançlara saygılı ve eşit mesafededir.


Türkiye’de Alevi toplumu bir gerçektir ve Türk toplumsal ve siyasal yaşamında çok önemli bir konumu vardır.


Cumhuriyet gazetesi, yayın yaşamı boyunca Alevilerin görünür olmalarına, sorunlarını dile getirmelerine sayfalarını açmıştır. Türkiye’deki ilk Alevi dizisi “HÜ DOST”, 1963 yılında, Fikret Otyam’ın kaleminden, yazı dizisi olarak Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı.


Gazetemiz; 1961’deki İbrahim Elmalı, 1966 Ortaca, 1969 Elbistan olayları ile 1969 Tunceli’de Pir Sultan Abdal oyununun iptali nedeniyle çıkan olaylardan Maraş, Çorum, Malatya katliamlarına değin tüm gelişmeleri, yalnızca muhabirlerle değil, en kıdemli yazarları ile izlemiş, zaman zaman Alevi-Bektaşilerle ilgili dizilere yer vermiştir.


1990’larda; önce Sivas, ardından Gazi katliamları ve Tunceli’de yakılan köyleri yine gazetemiz günlerce dizi şeklinde yayımlayarak kamuoyunu aydınlatmıştır.
Olaylarla ilgili davalarda kanıt olarak sunulan fotoğraf ve belgeler de gazetemizin yayımlarından alınmıştır.


Bu yayın çizgisi nedeniyle; Alevilerin en saygın ödülü olan Hacıbektaş Dostluk ve Barış Ödülü’ne Cumhuriyet gazetesinin dört yazarı uygun görülmüştür.


Gazetemizde haber ve yorumlarda, Alevilere ya da herhangi bir din, ırk, mezhep grubuna yönelik ayrımcı, ötekileştirici dil kullanmak, ilkelerimizle kesinlikle bağdaşmaz.


Son günlerde kurumsal olmayan, tümüyle bireysel bir hata ve yanlışlıktan ötürü Cumhuriyet gazetesinin Alevilere dönük tarihsel içtenliğinin yok sayılması adil değildir ve bizi derinden üzmüştür. Yapılan bireysel bir hatanın yön değiştirerek kurumsal kimliğimizi hedef alan bir kampanyaya dönüştürülmesi asla kabul edilemez.


Bu konudaki yargıyı; “İNCİNSEN DE İNCİTME” diyen Alevilerin ve değerli okurlarımızın engin vicdanına emanet ediyoruz.


Cumhuriyet gazetesi; 102 yıllık tarihinde olduğu gibi Cummhuriyet değerlerine ve laiklik ilkesine bağlı kalarak, din ve mezhep ayrımı gözetmeden, çağdaş toplumun ve çoğulcu demokrasinin sesi olmayı sürdürecektir.


Cumhuriyet son kaledir ve Aydınlanma Devrimlerini, savunma görevini boyun eğmeden yerine getirmeye devam edecektir.

Ey aşıklar ey aşıklar

0

Ey âşıklar, ey âşıklar
Aşk mezheb-ü dindir bana
Gördü gözüm dost yüzünü
Yas kamu düğündür bana

Ey padişah, ey padişah
Uş ben beni verdim sana
Genc-ü hazinem kamusu
Sensin benim önden sona

Evvel dahi bu akıl-u can
Senin ile asl-ı mekân
Ahir yine sensin mekân
Uş varuram senden yana

Senden sana varır yolum
Senden seni söyler dilim
İlle sana ermez elim
Bu hikmete kaldım tana

Artık bana ben demeyem
Kimseneye sen demeyem
Bu kul, o sultan demeyem
Varurem senden yana

Dost aşka ulaşalıdan
Dünya ahıret bir oldu
Ezel-ü ebed sorarsan
Dün ile bu gündür bana

Artık bize yas olmaya
Hiç gönlümüz pas olmaya
Zira Hak’tan gelen âvâz
Savulmaz düğündür bana

Ben aşkından ayrılmayam
Dergâhından ırılmayam
Eğer benden gider isem
Senin ile varam bana

Ol dost beni viribidi
Var dünyayı bir gör dedi
Geldim, gördüm hoş ârayiş
Seni seven kalmaz ana

Kullarına vâdeyledi
Yarın uçmak verem dedi
Ol dostların sevindiği
Yarınım bu gündür bana

Bu âhile, bu zârile
Bu hikmeti kim ne bile
Bilse dahi gelmez dile
Tuttum yüzüm senden yana

Sensin bana can-u cihan
Sensin bana genc-i nihan
Sendendürür assı ziyan
Ne işe gele benden bana

YUNUS sana tuttu yüzün
Unuttu cümle kendözün
Cümle sana söyler sözün
Söz söyleten sensin bana

Benim ol aşk bahrisi

0

Benem ol aşk bahrisi
Denizler hayran bana
Derya benim katremdir
Zerreler umman bana

Kaf Dağı zerrem değil
Ay-u güneş bana kul
Hak’tır aslım şek değil
Mürşittir Kur’an bana

Çün dosta gider yolum
Mülk-i ezeldir ilim
Aşktan söyler bu dilim
Aşk oldu seyran bana

Yok iken yol barigâh
Varidi ol padişah
Ah bu aşk elinden ah
Dert oldu derman bana

Adem yaratılmadan
Can kalıba girmeden
Şeytan lânet olmadan
Arş idi seyran bana

Yaratıldı Mustafâ
Yüzü gül, gönlü safâ
Ol kıldı bize vefâ
Ondandır ihsan bana

Şeriat ehli ırak
Eremez bu menzile
Ben kuş dilin bilirim
Söyler Süleyman bana

YUNUS bu halk içinde
Eksiklidir, Hak bilir
Divâne olmuş çağrır
Dervişlik bühtan bana

Gizli kalmış bir kahraman Behiç Erkin

0

Miralay Behiç ERKİN

Behiç Erkin, bir İstihkam subayıdır…

Ankara Malıköy müzesi, Kurtuluş savaşının lojistik merkezidir ve Behiç Erkin yönetmiştir.

Görmenizi tavsiye ederim.
“1933. Cumhuriyet on yaşına gelmişti.
Onuncu Yıl Marşı için yarışma açıldı.

Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar’ın yazdığı sözler seçildi, Cemal Reşit Rey besteleyecekti.
Mustafa Kemal güfteyi görmek istedi. Getirdiler.

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan,
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan,
Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan,
Bir baca yükseliyor, durmadan her yamaçtan…

Okudu.

Son dizenin üstünü çizdi.
“Demir ağlarla ördük, anayurdu dört baştan” yazdı.
Sonra da Behiç Erkin’e döndü.
Çanakkale’den beri arkadaşıydı.

İstiklal Madalyalı milli mücadele kahramanıydı.
Devlet demiryollarının kurucusu ve ilk genel müdürüydü.
“Sizlerin bu on senedeki emeğiniz iyi ifade edilmiyordu, o nedenle o mısrayı değiştirdim” dedi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin on yıllık mucizevi kalkınma hamlesine imzasını atan Mustafa Kemal…

Zihinlere mıh gibi çakılan “demir ağ” metaforuyla, Onuncu Yıl Marşı’na da imzasını atmıştı.

Behiç Erkin…

İstanbul doğumluydu.
Mustafa Kemal’den beş yaş büyüktü. Kurmay subaydı.
Lojistik dehasıydı.
Çanakkale’ye asker ve mühimmat sevkiyatında inanılmaz işler yapmıştı.

Memleket işgal edilince saniye tereddüt etmeden Anadolu’ya geçti, milli mücadeleye katıldı.
Anadolu’ya geçtiği gün, Mustafa Kemal çağırdı.
“Ben cephede ne yapılması gerektiğini biliyorum, sen cepheye askerin mühimmatın erzağın nasıl getirilmesi gerektiğini biliyorsun, demiryolları işin ehli biri tarafından yönetilmezse bu işi yapamayız, demiryolları sana emanet” dedi.
Behiç Erkin, Mustafa Kemal’i yanıltmadı.

“Türkler demiryolu işletemez” önyargısını tarihe gömdü.
Savaştan sonra demiryolu okulu açtırdı, uzman personel yetiştirdi.

Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın kurucusu ve ilk genel müdürü oldu.
O yokluk döneminde memleketin demirağlarla örülmesinde birinci derecede katkısı oldu.
İşletme dilini Fransızca’dan Türkçe’ye çevirdi.

Demiryolları müzesi kurdu.
Sonradan İstanbul Teknik Üniversitesi adını alacak olan Mühendis Mektebi’ne özerklik kazandırdı.

Milletvekilliği yaptı, bakanlık yaptı, büyükelçilik yaptı.
Kurtuluş Savaşı’nın en kritik günlerinde, Mustafa Kemal acil ibaresiyle bir telgraf göndermişti.

“Sevkiyatı hızlandırın, trenleri son sürate çıkarın, geciktiren idamla cezalandırılır” diyordu.
Behiç Erkin derhal cevap telgrafı gönderdi.

“Bu hat 40 kilometreden süratli gitmeye müsait değildir, hızlandıralım derken tek bir sevkiyat bile yapamayabiliriz, emrinizi aldım, bu nedenle uygulamadım, ikinci emrinizi bekliyorum” dedi!
Mustafa Kemal’den tekrar telgraf geldi:

“Sen nasıl uygun görürsen Behiç…”
İşte bu diyalog ve bu omurgalı karakter nedeniyle, Mustafa Kemal tarafından Behiç’e Erkin soyadı verildi.

Mustafa Kemal kendi el yazısıyla Behiç’e gönderdiği mektupta, Erkin’in anlamını şöyle yazmıştı:
“Her şart altında kendi doğrularını dile getirme cesaretini gösteren, bağımsız kişi.”

Behiç Erkin gerçekten her şart altında kendi doğrularını gerçekleştiren, bağımsız kişiydi.
İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa nazi işgali altındayken, Paris Büyükelçimiz’di.

Müthiş bir insanlık örneğine imza attı, 20 bine yakın Yahudi’ye Türk pasaportu vererek, Türk vatandaşı gibi göstererek, ölümden kurtardı.

“Türk ulusu adına konuşuyorum, Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde din, dil, ırk ayrımı yoktur, vatandaşlarımıza dokunamazsınız” dedi.

20 bin insanı kurtardı.
1961’de rahmetli oldu.
Vasiyet etmişti…
“Beni, ilk demiryolu genel müdürlüğü görevini üstlendiğim Eskişehir’e, İzmir-İstanbul-Ankara hatlarının birleştiği yerde toprağa verin” dedi.
Orada yatıyor.

Albay rütbesiyle emekli olan Behiç Erkin, ömrü boyunca not tutmuştu, yaşadıklarını gün gün kaydetmişti.
900 defterden oluşan notlarını 29 Ekim 1958’de Türk Tarih Kurumu’na teslim etti.

Devlete millete tek kuruş yük olmamak amacıyla, yayın masrafları için 10 bin lira bağış yaptı, o günün parasıyla çok ciddi paraydı.
Pür dikkat okumanızı rica ederim…

Kelimenin tam manasıyla “yurtsever devrimci” olan Behiç Erkin, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan “Hatırat” isimli kitabının son paragrafında kelimesi kelimesine şunları söylüyor…

“Yukarılarda beyan ettiğim veçhile ben, 1920-1928 seneleri arasında demiryollarını idare ederken, ihmale hiç tahammül edemezdim.
Aldığım ve aldırdığım tertibat sayesinde bu sekiz sene içerisinde hiçbir yolcu telef olmamış ve yaralanmamıştır.

Sonuç olarak, 1922 büyük taarruzu sırasında Yunanlıların tahrip ettikleri demiryollarının ilk tamiri, iki metre boyunda ray parçalarıyla yapılmış ve demir köprüler gelinceye kadar ahşap köprülerle hat işletmeye açılmış iken, bu sırada dahi bir kaza kaydolunmamıştır.”
Kurtuluş Savaşı…
Büyük Taarruz…
Kaza bile yok!
“Liyakat aşığıyım” diyen Mustafa Kemal’in, devlete yönetici seçerken ne kadar isabetli tercihlerde bulunduğunun kanıtlarından biriydi. Alıntıdır.
(Yazık ki bu güzel yazıyı yazan kişinin adı yazmıyordu.)
Kürşat Karacabey

İstanbul Cemevi Semah

0

Muhammed Ali’nin kıldığı da’vâ
Yok meydanı değil var meydanıdır
Muhammed kırklara niyâz eyledi
Ar meydanı değil er meydanıdır

Kırklar özün bir araya kodılar
Anlar cenâzesin susuz yudular
Deveyi gördün mü gördüm dediler
Ört elin eteğin sır meydanıdır

Vardığın yerlerde ara bulasın
Gezdiğin yerlerde makbûl olasın
Sakla sırrını kim settâr olasın
Çek çevir kendini kâr meydanıdır

Ne diyeyim şu erkânı kurana
Yuf çekerler bu meydanda yalana
Üçyüz altmış merdiveni bilene
Kör meydanı değil gör meydanıdır

Abdal Mûsa Sultan gerçek er ise
Ali’yi sevenler muhib yâr ise
Hak’kın maksûduna erem der ise
Urganı boynunda dar meydanıdır

Muhammed Ali’nin kıldığı dava
Yok meydanı değil var meydanıdır
Bunda zarar verir nefs ile heva
Kırkların durduğu dar meydanıdır

Kırklar özün bir raya koydular
Anlar cenazesin susuz yudular
Gördüğün görmeyesin dediler
Örte gel eteğin sır meydanıdır

Gittiğin yerlerde ara bulasın
Vardığın yerlerde makbul olasın
Sakla Hak sırrını sadık kalasın
Çek çevir kendini er meydanıdır

Hiç demezler şu dünyada filanı
Yok ederler bu meydanda yalanı
Üç yüz altmış altı rütbe bulanı
Bunda can isterler sır meydanıdır

Pir Sultan’ım eydür gerçek er isen
Ali’yi seversen muhip yar isen
Hakk’ın maksuduna ereyim dersen
Rehberini al gel dar meydanıdır

İnsanca Yaşamak İçin.

0

Sınırlara vura vura başını
Sevda kıyısına çarpıyor yürek
Yaşanılır kılmak için dünyayı
Sevgiyle aşk ile örmemiz gerek

Madem yaratıldı dünyada ilkler
Öyleyse ki nedir şu özel mülkler
Unutulmamalı kardeştir halklar
Tüm dünya el ele vermemiz gerek

Boşa sayıldıkça âlimin sözü
Üşütür ısıtmaz ölünün gözü
Tapınağa değil şu güzel yüzü
İnsan birliğine sürmemiz gerek

Hakkı kendimizde bulamıyorsak
Gönül yapıp sevgi alamıyorsak
Varıp aşk sazını çalamıyorsak
İnsan sırrımıza ermemiz gerek

İnsan ol ki önce kendini tanı
Hurafenin olmaz dini imanı
Kim dedi Sivas’ta ölüm zamanı
İkiliği içten kırmamız gerek

Derler ki yazgıymış ve tanrıdandır
Özü çürüklerin mayası hamdır
İnsanın şeytanı yine insandır
Kör şeytanı yere vurmamız gerek

Aşalım dağları zulmü kırarak
İçteki kötüyü dışa vurarak
Kardeşçe el ele halay kurarak
Kanayan yarayı sarmamız gerek

Önce varlığı bil doğayla özleş
İnsan ol ki bir kez kendinle yüzleş
Vurguni değil mi tüm dünya kardeş
Biraz kendimizi yormamız gerek

Abdudullah Oral…