Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Beni kafir sanma zahit

0

“Bu ne bir mezheptir, dinden içeri…”
Yunus Emre

GİZLİ

Beni kafir sanma zahit
Din içinde dinim gizli
Bizde olmaz belge, şahit
Mektebim yok, ilim gizli

Bizdeki baş Hakk’a bağlı
Yüreğimiz aşkla dağlı
Gerek yok beş vakit çağrı
Kulak duymaz, dilim gizli

Bize inmez ayet, kitap
Aşk eliyle düştük bitap
Yol nefesi her bir hitap
Dilde açar gülüm gizli

Gören olmaz namazımı
Duyan olmaz avazımı
Kimse bilmez niyazımı
Hakk’a kalkan kolum gizli

Deruni’yem özüm serdim
Ne ceme ne dara girdim
Ben ikrarı bana verdim
Vicdanımda yolum gizli…

   Hıdır Çam (Derunî)

Cehennemle korkutulan bizlere

0

Müslümanlar için , günahlarından dolayı ceza olarak cehennemde ateşte yanacaklar diye öğretilen şey tamamen uydurma olup, böyle bir şey yok.
Zira;
Her dinde “kötüler için cehennem” kavramı vardır.
Bu anlamda cehennem fikri evrenseldir.

Peki tasvirler /anlatımlar neden farklı?

Sıcak Arap coğrafyasında en büyük korku:

Susuzluk

Kavurucu sıcak

Çöl ve ateş

Bu nedenle cehennem ateş ve hararet üzerinden anlatılır.

Soğuk kuzey ülkelerinde ise korku:

Donmak

Aç kalmak

Sonsuz karanlık

İskandinav mitolojisindeki cehennem (Helheim) tasviri;
soğuk, sisli ve donmuş bir ölüm diyarıdır.

Yani cehennem anlatıları çoğu zaman toplumların:

En büyük doğal korkularını

Günlük tehdit algılarını

Ahlaki düzen anlayışlarını yansıtır.
Dinî yaptırım mekanizmaları tarih boyunca, hukukun zayıf olduğu dönemlerde güçlü bir toplumsal düzen aracı olmuştur.
Adeta görünmeyen bir “kozmik gözetim sistemi ve gizli polisi”gibi çalışmıştır.

Çünkü insan adalet ister.
Dünyada birçok kötülük cezasız kalır.
“Şimdi değilse bile bir gün adalet gerçekleşecek” inancı psikolojik bir denge sağlar.

Özetle:
Bütün dinlerin ortak amacı, ateşte yanacaksınız yada donmuş topraklar,sisli buzlar içinde cezalandırılırsınız diye korku üretmek değil; insanı Adaletli , vicdanlı, merhametli, dürüst, ahlaklı, hak yemeyen iyi bir yaşamaya yönlendirmektir .
Korkutulanlardan değil, eğitilmiş İyi ahlaklı insanlardan olalım.
•••

SAYIN BAKAN
SUÇ İŞLİYOR OLABİLİRSİNİZ…

Sayın Milli Eğitim Bakanı öğretmenlik veya pedagojik eğitim alanında doğrudan bir mesleki geçmişiniz yok.
Eğitim fakültesi mezunu bir öğretmen ya da pedagojik alanda formasyon almış biri değilsiniz; Kariyerinizi eğitimle zerre kadar ilgisi olmayan Kamu yönetimi ve Siyaset bilimleri dalında yaptınız.
Ama maalesef Milli Eğitim Bakanı olarak ülkemizde çocuklarımızın geleceğine yön veriyorsunuz.
En son genelgenizle Ramazan etkinlikeri adı altında Okullardan 4/6 yaşındaki çocuklardan lise öğrencileri dahil bütün öğrencilerin, ramazanda camilere götürülmesi, teneffüslerde maniler ,ilahiler dinletilmesi, iftahar , sahur fotoğraflarını çektirip okulda paylaşmalarını, etkinlikler düzenlenmesi ve raporlanmasını istediniz .
Sayın Bakan;
Özellikle 4–10 yaş arası çocuklar soyut kavramları (inanç özgürlüğü, mahremiyet, laiklik gibi) tam olarak kavrayamazlar; daha çok somut karşılaştırmalar yaparlar. “Kimin sofrası zengin?”, “Kim fotoğraf getirdi?”, “Kim getirmedi?”, “Kim oruç tutuyor?” gibi ayrımlar, çocuklar arasında sosyal hiyerarşi ve dışlanma üretme potansiyeline sahiptir.

Bu tür etkinliklerde oluşabilecek başlıca riskler:

  • Sosyal karşılaştırma: Çocuklar yemek çeşitliliği üzerinden ekonomik kıyas yapabilir.
  • Dini görünürlük baskısı: Oruç tutmayan ya da farklı inançtan ailelerin çocukları kendini açıklama zorunluluğu hissedebilir.
  • Fişlenme endişesi yaratır.
  • Mahremiyet ihlali: Ailenin dini pratiği kamusal alana taşınmış olur.
  • Akran baskısı: “Neden sen getirmedin?” gibi sorular küçük yaşta utanç ve aidiyet kaygısı yaratabilir.

Okul, tüm çocukların eşit ve güvenli hissettiği kamusal bir alandır. İnanç temelli uygulamaların kurumsal faaliyet haline getirilmesi; sadece çocuklar arasında kalmayıp aileleri arasında da ayrıştırıcı sorgulamalara ve dolaylı olarak ayrışmaya ve fişlemeye yol açar.

Yaratılan bu durum “kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlikedir ve dolayısıyla TCK 216/1 ve devam eden bölümlerinde açıkça ifade edilen “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu işlemiş olabilirsiniz.
Zira ,farkında olarak veya olmayarak halkın bir kesimini;

  • sosyal sınıf,
  • ırk,
  • din, mezhep,
  • cinsiyet
    veya bölge farklılığına dayanarak diğer bir kesime karşı kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kişi durumunda kalabilirsiniz.

Saygılarımla
Av.Seçkin Dabak

ÖLÜ İLE MUHABBET

0

Bir ölü dirildi binyıl önceden;
“Yolcular bozulmuş yol bozuk” dedi.
Tüterken gözünde zaman inceden,
“İnsanlar çıldırmış kul bozuk” dedi

İbrişimden kuşak sarmış beline,
Bağladı atını söğüt dalına,
Dal dipten kırıldı düştü eline,
“Söğütler görklü de dal bozuk” dedi.

Oturdu soframa karnı kursaksız!
Ekmeği ortadan kesti bıçaksız,
Daldırdı kâseye eli tırnaksız!
“Herşeyin âlâ da bal bozuk” dedi.

“Ey yolcu sen kimsin nerden gelirsin?
Sen bu hakikati nerden bilirsin?”
“Cevabı kendinde ara bulursun,
“Âsırlar muallak yıl bozuk” dedi.

Dedi, “yol üstünde bir hana girdim,
Manasız yazanlar çizenler gördüm”
“Kalem mi değişti, kim bunlar” sordum?
“Kalemler aynı da el bozuk” dedi.

“Mahluklar maddenin maliki olmuş,
Zayıflar çalışmış güçlüler çalmış,
Çok hesap divan-ı mahşere kalmış,
“Kanunlar yapmacık, hâl bozuk” dedi.

Sonunda ismimi sordu nitekim,
Şair “Narmânî’yim” şaştı “o da kim”?
Dedim “nağme ile devacı hekim”
“Makamın mahir de tel bozuk” dedi…

Nurullah Özdemir #NARMÂNÎ
6 Nisan 2022

Çıktım şu alemi seyran eyledim

0

Çıktım şu alemi seyran eyledim
Açılmış baharı gülü dağların
Sökülmüş bendleri cuşu yenilmez
Çağlayuban akar seli dağların

Yiğit atına binmese yakınır
Yüreğinde olan elbet çekinir
Kar yağar da dört köşesi yekinir
Yol vermez aşmaya yeli dağların

Aslanı kaplanı yanar yolunur
Şikar almış alçağına dolanır
Yel estikçe safasından salınır
Aheste aheste dalı dağların

Ben kamilim zerresine ermişim
Baharında gonca gülün dermişim
Mürvetsiz beylerden eyi görmüşüm
Yiğidi yaldırır ah dağların

Köroğlu eydür sende tasa olmaz
Yüreğinde aşkı olan yenilmez
Çok dövüşler olur kimseler bilmez
Söylemeye yoktur dili dağların

Köroğlu

Terk edeyim seni ey kaşı keman

0

Terk edeyim seni hey kaşı keman,
Vefası olmayan yârda nem kaldı?
Hiç mi yok sevdiğim göğsünde iman?
Beni Mecnun eden yârda nem kaldı?

Felek benden beter etsin hâlini,
Ben ölürsem yadlar sarsın belini.
Garip bülbül güle versin meylini,
Figanın arttıran yârda nem kaldı?

Akar gözüm yaşı, bir dem silinmez,
Koy başım sağ olsun, yâr mı bulunmaz?
O yârin yanında kadrim bilinmez,
Kadrimi bilmeyen yârda nem kaldı?

Karac’oğlan der ki: Severim candan,
Can esirgemezdim cananım senden.
İşittim, sevdiğim vazgeçmiş benden,
Giderim gurbete, daha nem kaldı?

KARACAOĞLAN

Maviye çalar gözlerin

0

Maviye,
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine.
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık…

İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N’olur gel,
Ay karanlık…

Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cigaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çiyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık…

Ahmed Arif

ATATÜRK

0

Selanik sokağı üstünde taşlar
Mazlumun gözünden dökülür yaşlar
İşte bu hikaye böylece başlar
Masmavi gözlerle doğdu Atatürk.

Babası ölünce işler karıştı
Dayısının çiftliğinde çalıştı
Elinde deynekle işe alıştı
Tarladan kargalar kovdu Atatürk.

Her yerde yabancı postallar vardı
Sokağa çıkmaya insan korkardı
Küçücük beynini düşünce sardı
Ezayı cefayı gördü Atatürk.

Yatılı askeri okul yuvası
Disiplin içinde dersin havası
İçinde memleket hali sorusu
Aklına bir şeyler koydu Atatürk.

Izdırap ve zulüm bitmez biçimde
Özgür bir vatan umut içinde
Padişah keyfinde saray içinde
Gidişat kötüydü gördü Atatürk.

Omuzunda yükseldikçe rütbeler
Toplandı hemen Kuvay-i Milliler
Belirlendi özgürlüğe fikirler
İstikbalde ışık gördü Atatürk.

On dokuz Mayıs’ta Samsun’a çıktı
Oradan memleket haline baktı
Bize ya istiklal ya ölüm haktı
Diyerek planlar kurdu Atatürk.

Amasya tamimi, Sivas, Erzurum
Konuşuldu kongrelerde her durum
Bu gidişle vatan sonu uçurum
Deyip kararını verdi Atatürk.

Bir meclis kurmaya karar verildi
Ankara en uygun yeri denildi
Bin dokuz yüz yirmi meclis kuruldu
Meclise ilk başkan oldu Atatürk.

Cepheden cepheye koştu tek başa
Yanında Mehmetçik, subaylar, paşa
Sakarya’da oldu mareşal paşa
İleride zafer gördü Atatürk.

Çanakkale Boğazı’nda gemiler
Birbirine girdi uçan mermiler
Seyit Onbaşıyı geçemediler
Zafere adını yazdı Atatürk.

Devrimleri ölmez, fikirler ölmez
Yaşayanlar ölür, ölenler ölmez
Esaret bir daha geriye gelmez
Cumhuriyet dedi kurdu Atatürk.

Amansız hastalık sarınca başı
Henüz elli yedi olmuştu yaşı
Peşinden yüz binler döktü gözyaşı
Hayata gözünü yumdu Atatürk.

Üstüne örtüldü ay yıldız bayrak
Kucağını açtı çağırdı toprak
Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkarak
Sevenler gönlüne doldu Atatürk.

Ünyeli Kulfani bu sevda bitmez
Dünyaya bir daha Atatürk gelmez
Öldüler demeyin ölüler ölmez
Ahrette yeniden doğdu Atatürk…

Bir şaha kul olmak gerek

0

Bir şaha kul olmak gerek
Hergiz ma’zûl olmaz ola
Bir eşik yaslanmak gerek
Kimse elden almaz ola

Bir kuş olup uçmak gerek
Bir kenara geçmek gerek
Bir şerbetten içmek gerek
İçenler ayılmaz ola

Çevik bahri olmak gerek
Bir denize dalmak gerek
Bir gevher çıkarmak gerek
Hiç sarraflar bilmez ola

Bir bahçeye girmek gerek
Hoş teferrüç kılmak gerek
Bir gülü koklamak gerek
Hergiz ol gül solmaz ola

Kişi âşık olmak gerek
Ma’şûkayı bulmak gerek
Aşk oduna yanmak gerek
Ayrık oda yanmaz ola

YUNUS imdi var dek otur
Yüzünü hazrete götür
Özün gibi bir er getür
Hiç cihana gelmez ola

ÖZTELLİ Cahit, Yunus Emre, Doğuş Matbaası,, İstanbul, 1984

Ozanlarımız

0

Ezelden böyledir çarkı devranı
Kaç yüz yıllık yolculuğun figanı
Kul Himmet Fuzuli Ozan Virani
Gerçeği sezdirdi Ozanlarımız

Sürmedi dünyanın sefa demini
Kırklar meydanında tuttu cemini
Nesimi Hatayi koca Yemini
Haini tezdirdi Ozanlarımız

Asırlardır böyle bu kara düzen
Türküler figanda türküler hazan
Pir Sultan’ım şaha derdini yazan
Zalimi kızdırdı Ozanlarımız

Kimisi gurbette ağladı durdu
Kimisi bir ağıt bozlak savurdu
Kimisi yok yere canını verdi
Gönülden süzdürdü Ozanlarımız

Bazen bir sevdanın düştü peşine
Bazen mendil oldu dinmez yaşına
Anadolu toprağına taşına
Adını kazdırdı Ozanlarımız

Elinde kalemi yürek yaralı
Nasıl anlatayım bahtı karalı
Elde sazı dilde türkü sıralı
Cihanı gezdirdi Ozanlarımız

Katline vaciptir verildi ferman
Âlimler çağırdı yetiş elaman
Haksızlık önünde kurdular divan
Düzeni bozdurdu Ozanlarımız

Türküler ağladı gözelerinde
Nağmeler inledi yazılarında
Anlattı Neriman dizelerinde
Ağıtlar yazdırdı Ozanlarımız

02/07/2015

Neriman Us

İki cihan zindan ise

0

İki cihan zindan ise
Gerek bana bostan ola
İmdi bana ne gam gussa
Çün inâyet dosttan ola

Varam o dosta kul olam
Hem açılıban gül olam
Hem ötüben bülbül olam
Durağım gülistan ola

O dost yüzün gördü gözüm
Erenlere toprak yüzüm
Söz bilene benim sözüm
Gerek şekeristan ola

Her dâvâdan geçen kişi
Hak’tan yana uçan kişi
Aşk şarabın içen kişi
Geh esrik geh mestân ola

Henüz iki cihan benim
Zindanda görür bu gözüm
Senin aşkınla bilişem
Gerek hâsül hasdan ola

Kördür münafığın gözü
Yarın kara kopar yüzü
Halkın bana acı sözü
Gerek şekeristan ola

Her dem yüzüm yere vuram
Allah’ıma şükür kılam
Ben benliğim dosta verem
Ne dâvâ-yi destan ola

Burda iken açgıl gözün
Der önüne kendi özün
YUNUS senin işbu sözün
Alemlere destan ola

Ben yiğidi bilmez miyim

0

Dağ başını mesken kılmış
Ben yiğidi bilmez miyim
Cidasını ele almış
Ben yiğidi bilmez miyim

Yiğitliğin tarzı budur
Mah cemali olmuş bedir
İner Çamlıbel’den gelir
Ben yiğidi bilmez miyim

Yiğitler nara atanda
Tozu dumana katanda
Han Ayvaz’ım gürz atanda
Ben yiğidi bilmez miyim

Boyu uzun kendi ince
Kuş olur ata binince
Hoylu’m kavgaya girince
Ben yiğidi bilmez miyim

Yolkesen’im yolda dursun
Kervanlardan hesap sorsun
Hanlar hanı seni görsün
Ben yiğidi bilmez miyim

Yiğit giyer kanlı gömlek
Ahdine dokunmaz felek
Acemoğlu gelsin görek
Ben yiğidi bilmez miyim

Uzaktan merhaba olmaz
Nerde kaldı kabre sığmaz
Güdümen’im az da kalmaz
Ben yiğidi bilmez miyim

Yine kalmış toz içinde
Cümle beden naz içinde
Söz söylenir söz içinde
Ben yiğidi bilmez miyim

Kış kaydını gördüm diyor
Sana haber verdim diyor
Dört kapıya erdim diyor
Ben yiğidi bilmez miyim

Gezer Çamlıbel yolunda
Şeşper takılmış belinde
Al atın gemi kolunda
Ben yiğidi bilmez miyim

Bulut olur göğe ağar
Yağmur olur yere yağar
Önünde devrilir dağlar
Ben yiğidi bilmez miyim

Köroğlu der ömür geçer
Pence vurur göğsün açar
Demircioğlu’m konar göçer
Ben yiğidi bilmez miyim

Köroğlu Bütün Şiirleri, Akvaryum Yayınları, 2007

Bolu beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf’u, güzel ve cins ‘at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbuldür, iyi cins at olur.

Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik gösterişi yoktur. Hatta, çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf’un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi’nden öc alacağını söyler.

Baba Qğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer. Tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf’un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur .O da her türlü şövalyelik oyunlarım öğrenmiş pir babayiğittir.

Bir gece Yusuf, düşünde Hızır’ı götür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır’ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf’ un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir.

Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan, da sevinir. Kendi yerine oğlu, öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.

Körün oğlu Ruşen Ali d:ağa çıkar .Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar .Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık adı Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel’de, bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel’de geçen kervanlardan bac alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır.

Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı’sının oğlu Ayvaz’ı kaçırır, Çamlıbel’e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi’nin bacısı Döne Hanım’ı kaçır’ır, evlenirler. Aradan yıllar geçer, Bolu’yu basar, yakar, yıkar. Bolu Beyi’nden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de Köroğlu’na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu’nu, başka bir seferde de Ayvaz’ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.

Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır-At da sır olmuştur. O Kır-At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu’na hizmet etmiştir.

Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka sôylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar, ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz. Denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Sonra beyleri de dağılırlar.

Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu’nun hikayesi sona erer.

Cahit Öztelli Üç Kahraman Şair Köroğlu Dadaloğlu Kuloğlu Milliyet yayınları-1974

Bizden selâm olsun Bolu Beyi’ne
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
Ok gıcırtısından, kalkan sesinden
Dağlar sada verip seslenmelidir

Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır.

Benden selam olsun Bolu Beyine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
At kişnemesinden kargı sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir

Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfek icad oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır

Köroğlu düşer mi eski şanından
Ayırır çoğunu er meydanından
Kırat köpüğünden düşman kanından
Çevre dolup şalvar ıslanmalıdır

Köroğlu

Atına Binmiş Elinde Dizgin

0

Atına Binmiş Elinde Dizgin
Girdiği Cephede Hiç Olmaz Bozgun
Çeteler İçinde Yılan Bey Azgın
Vurun Antepli’ler Namus Günüdür
Vurun Türk Uşağı Namus Günüdür

Sürerim Sürerim Gitmez Kadana
Düşmanın Kurşunu Değmez Adama
Kara Haberimi Verin Babama
Vurun Antepli’ler Namus Günüdür
Vurun Türk Uşağı Namus Günüdür

Kara Yılan derki harbe oturak
Kilis yollarından kelle getirek
Nerde düşman varsa orda bitirek
Vurun Antepli’ler Namus Günüdür
Vurun Türk Uşağı Namus Günüdür

Antep’in Harbine Onbir Ay Oldu
Kanımız Kurudu Benzimiz Soldu
Analar Bacılar Saçların Yoldu
Vurun Antepliler Namus Günüdür
Vurun Türk Uşağı Namus Günüdür

Divâneler, divâneler

0

Divâneler, divâneler
Durun durun, aşka salâ
Aşk esriği mestâneler
Durun durun, aşka salâ

Mest-i elestler kandaksız
Mestâne mestler kanatsız
Sâkî duruptur çanaksız
Durun durun, aşka salâ

Merdaneler merdaneler
Erlik demi bu gündürür
Baş verüben can terkini
Vurun vurun, aşka salâ

Ey nice hamle idelim
İşbu fenâdan gidelim
Binin binin şevk atına
Sürün sürün, aşka salâ

Muhabbet yoluna girip
Aşktan dâvâ kılan kişi
Tân eylemiş âşıklara
Görün görün, aşka salâ

Âkil ne bilir aşkı kim
Mağrur oluptur aklına
Aşkı bu gün bu YUNUS’a
Sorun sorun, aşka salâ

HAM MEYVAYI KOPARDILAR DALINDAN

0

5 yıl önce yazmıştım:
Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda nüfusun %80’i köylerde yaşıyordu. Okuma yazma oranı Türkiye genelinde %6-7 civarındaydı; ancak bu oran köylere varıldığında oldukça düşüyordu. 40 bin köy vardı; 37 bin köyde ökul ve öğretmen bulunmuyordu
Osmanlı döneminde köylü asker ve vergi alınırken hatırlanıyordu. Açlık ve sefalet diz boyuydu.
Mustafa Kemal Atatürk ‘Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür” diyor ve köylüyü hak ettiği yere kavuşturmak istiyordu. Bunun için köylünün aydınlanması gerekti.


1923 İzmir İktisat Kongresi’nde eğitimin üretimdeki önemini vurguluyor, çocuklarımıza vereceğimiz ilim ve irfanın ”ticaret, tarım ve zanaat alanlarında verimli, etkili” olması gerektiğini belirtiyordu.
Cumhuriyetimizin ilk Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati döneminde Harf Devrimi sonrasında okuma yazma oranını arttırmak için 1928 yılında Köy Öğretmen Okulları açılmaya başlandı, ancak yetiştirilen öğretmen sayısı ihtiyaca cevap vermiyordu.
1935 yılına gelindiğinde Saffet Arıkan Milli Eğitim Bakanlığı’na, İsmail Hakkı Tonguç da Atatürk’ün onayıyla İlköğretim Müdürlüğü’ne getirildi.
Tonguç görevine başlar başlamaz ilköğretimimizin durumunu belirten bir rapor hazırladı. Tonguç’un hazırladığı rapora göre 1933-1934 eğitim öğretim döneminde köylerde, çoğu 1-3 sınıflı 4999 köy ilkokulunda 6786 öğretmen, 313 bin 169 öğrenci vardı.
Saffet Arıkan 1936’da TBMM’de yaptığı konuşmada ”hâlâ 40 bin köyümüzden 35 bininde okul ve öğretmen yok” demişti.
Aynı yıl Atatürk’ün önerisiyle askerliğini çavuş ve onbaşı olarak yapanlardan seçilen gençlerin 6 aylık kurstan geçirilerek okulsuz köylere ”eğitmen” olarak gönderilmesine karar verildi.


1937’de 3238 sayılı ”Köy Eğitmenler Kanunu” çıkarıldı. İlk olarak Eskişehir Çifteler, İzmir Kızılçullu, Edirne Karaağaç’ta 3 eğitmen kursu açıldı. 1938’de Sakarya Arifiye, Kastamonu Gölköy ve Malatya Akpınar’da 3 eğitmen kursu daha açıldı. 1936-46 yıllarda bu kurslarda 8000 eğitmen yetiştirildi.
1938 yılı sonlarında Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanı yapılmıştı. 1939 yılında 3704 sayılı kanunla Köy Öğretmen Okulları açılması kararı alındı. Çifteler, Kızılçullu ve Gölköy’deki 3 eğitmen kursu Köy Öğretmen Okullarına dönüştürüldü. Bunlara başka okullar da eklendi ..
TONGUÇ’UN KAFASINDAKİ MODEL VE KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞU
İsmail Hakkı Tonguç 1933’te yayınladığı ”İş ve Meslek Terbiyesi” isimli kitabında ”Enstitü öğrencisi iş yaşamı içinde, iş aracılığıyla iş için eğitilir” diyordu. Üretim odaklı bir eğitim modeli tasarlıyordu. 17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı ”Köy Enstitüleri Kanunu” çıkarıldı. Köy Enstitüleri işe dayalı ve üretim odaklı bir eğitim-öğretim modeli olarak hayata geçirildi.
Amaç köyü aydınlatacak devrimci öğretmeni yetiştirmekti.
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel enstitüleri kurma amaçlarını şöyle açıklamıştı:
”Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü, ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin verene dek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hâkimidir. Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermeyi isteriz.”
İsmail Hakkı Tonguç ise hayata geçirmek istedikleri modeli şöyle anlatıyordu:
”Köylüye bir şey öğretebilmek için ondan birçok şey öğrenmek gerekir. Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu köyün sırlarını anlayamayız. Köylüyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği sudan içmek, yediği bulgurdan yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir.”
Köy Enstitülerinin en büyük amacı ulusal, laik, eleştiren, sorgulayabilen, kendine özgüveni olan bireyleri yetiştirmekti.
İkinci dünya savaşının zor koşullarında Türkiye’nin her bir yanına uzanan 21 enstitü açıldı.
Enstitülerde verilen eğitimin yarısı tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi, matematik, fen vb kültür dersleri, diğer yarısı da uygulamalı tarım, teknik, zanaat dersleri üzerineydi.
Enstitü öğrencileri hem üretiyor, hem de üretirken öğreniyorlardı. Kendi okullarını kendileri yaptı. Çamurdan tuğla, kiremit nasıl yapıldığını yaparak öğrendiler, duvar ördüler…ektiler, biçtiler, diktiler.. Dülgerlik, marangozluk, arıcılık, balıkçılık, sulama kanalları yaptılar. .Akan suyu ışığa dönüştürdüler…
…Ve çevrelerine ışık saçtılar.
Sanatla, müzikle, edebiyatla ilgilendiler.
Her öğrenci en az bir müzik aleti çalmasını biliyordu.
Her öğrencinin yılda 25 kitap okuma zorunluluğu vardı.
Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Dursun Akçam, Osman Şahin, Ümit Kaftancıoğlu, Mehmet Başaran, Ali Yüce gibi çok değerli yazarlarımız bu enstitülerde yetişti.
Mezun olup gittikleri yerlerde onların sözü geçmeye başlayınca yerel çıkar çevrelerini oldukça rahatsız etti tabii


NEDEN KAPATILDI?
1946’da yapılan çok partili seçimlerde Demokrat Parti 61 milletvekiliyle meclise girmesiyle Köy Enstitülerine yönelik kara propaganda iyice arttı.
‘Enstitüler komünist yuvası oldu… fuhuş yuvası oldu’ diye yaygara kopardılar.
Aynı yıl Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç görevlerinden alındı.
Yeni Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer’in ilk icraatı enstitülerde karma eğitime son vermek oldu.
1947’de Köy Enstitüleri’nin kalbi durumundaki Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı.
1946’dan itibaren kan kaybeden enstitüler, 27 Ocak 1954’te 6234 sayılı yasayla –geleneksel İlk Öğretmen Okulları ile birleştirilerek- kapatıldı. Köy Enstitüleri’nin kapanmasına neden olanlar, çoğu TBMM’deki toprak ağaları, aşiret reisleri ve onları destekleyen tutucu eğitimcilerdi. Çıkarlarının bozulacağından kaygı duyuyorlardı!
Köylünün aydınlanması bazı kesimleri rahatsız etmişti…
Köy Enstitüleri’nin neden kapatıldığı sorusuna dönemin CHP Van milletvekili Kinyas Kartal bir gazeteciye verdiği röportajda neden kapatıldığını çok açık bir dille anlatmıştı:
”…Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200’e yakın köyüm var. Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar. Evlenecek, boşanacak, askere gidecek, mahkemesi nesi varsa gelir bana danışırdı. Ama köy enstitüleri açıldıktan sonra 5 köyüme köy enstitüsü mezunu geldi ve bu köylerden artık kimse bana gelip danışmamaya başladı.
Ben düşündüm 200 köyümün hepsine köy enstitüsü mezunu gelirse benim ağalığım ne olur, sıfıra düşer!
Böyleyse benim harekete geçmem gerekir dedim ve doğudaki bütün ağalara telefon ettim onları topladım.
Bir de batıdan buldum. Eskişehir’den Emin Sazak. Sonra Menderes’le pazarlığa gittik.
(Yıl 1950 seçimlerin olacağı zaman)
Dedik ki köy enstitülerini kapatırsan şu gördüğün doğudaki tüm toprak ağaları ve batıdan Emin Sazak’ın oyları sana. Kapatmazsan oy yok!
… Ve Menderes de 1950’de iktidara gelir gelmez köy enstitülerinin temelini sarsmaya başladı.”
Bozkırda yeşeren fidanlar gibiydi Köy Enstitüleri.
Tam meyve vermeye başlamışken ham meyveyi kopardılar dalından.
Ama bıraktıkları eserlerle hâlâ yolumuzu aydınlatmaya devam ediyorlar.
Kuruluşunun 81. yılında başta Başöğretmenimiz Atatürk olmak üzere Köy Enstitüleri’nin kuruluşunda emeği geçen İsmet İnönü’yü, İsmail Hakkı Tonguç’u, Hasan Ali Yücel’i ve Köy Enstitülü öğretmenlerimizi saygı ve minnetle anıyorum…
Selahattin Yılmaz , 17.4.2021

Anma mısın sen şol günü

0

Anma mısın sen şol günü
Cümle âlem hayran ola
Nidesini bilmeyip
Bî-hôd-u ser-gerdân ola

İsrafil sûrunu vura
Hep mahlûkat yerden dura
Derilüben haşre vara
Kadı anda Subhân ola

Zebânîler çeke tuta
İlete tamuya ata
Deri yana, süngük tüte
Katı ulu figan ola

Mâlik çağıra tamuya
Çekip meydana getire
Tanrı korkusundan tamu
Zârı kılıp nâlân ola

Dağlar yerinden ayrıla
Gökler heybetten yarıla
Yıldızlar bağı kırıla
Düşe yere galtân ola

Yazıklarımız tartıla
Anca perdeler yırtıla
Bilmediğin günahların
Orda sana ayan ola

YUNUS eydür işbu sözü
Erenlere toprak yüzü
Diler Hakk’ı göre gözü
İnâyet hem ondan ola