Türkiye’de devlet, yaklaşık her on yılda bir Aleviler ve Alevilik konusundaki “kurumsal belleği”ni güncelleyen bir mekanizma işletiyor.
süreç, bazen açık biçimde, bazen de daha örtülü yöntemlerle; toplantılar, çalıştaylar, sempozyumlar ve çeşitli organizasyonlar aracılığıyla yürütülüyor.
söz konusu etkinliklerin finansal ve idari desteği çoğu zaman doğrudan devlet tarafından sağlanıyor; vakıf ya da dernek yapıları söz konusu olduğunda ise hem “denetim” hem de “yasaya uygunluk” çerçevesi devletin kontrolünde şekilleniyor.
diğer bir ifadeyle, Alevi örgütlenmeleri ve etkinlikleri düzenli biçimde hukuki açıdan gözden geçiriliyor.
aslında bunun kökleri çok daha eskiye, Osmanlı dönemine kadar uzanıyor :
Osmanlı’dan itibaren Alevi topluluklarına ilişkin bir denetim mekanizması ve kurumsallaşmış kayıt sistemi varlığını sürdürmüş durumda.
örneğin, Osmanlı’da şecereleri denetleyen yapılar bulunuyor; bu şecerelerin onaylanmasıyla birlikte bazı imtiyazlar tanımlanıyor – tanınıyor ve geliştiriliyordu.
tekke ve zaviyelerin toprak kullanımı, vergilendirilmesi ve vergi muafiyetleri de bu çerçevede düzenleniyordu.
daha açık söylemek gerekirse devlet, “kimin kim ve ne olduğunu” bilen ve bunu kayıt altında tutan – denetleyen bir sistem kurmuştu.
yakın dönemde belirtilen “kurumsal belleğin” en kapsamlı güncelleme girişimi, Alevi kurumlarının da katılımıyla gerçekleştirilen “Alevi Çalıştayları” oldu.
Kültür Bakanlığı bünyesinde oluşturulan resmî yapının altyapısı da büyük ölçüde bu süreçte şekillendi.
aynı dönemde, üniversitelerde çok sayıda araştırma ve uygulama merkezi kuruldu. böylece yeni bir model devreye sokuldu: Alevilik üzerine yapılan akademik çalışmaların devlet politikalarıyla entegrasyonu.
günümüzde devletin resmî yaklaşımı bir yandan dedeleri ve zakirleri merkeze alan anlayışı benimsiyor; diğer yandansa Alevilik üzerine çalışan bazı akademisyenleri kendi bünyesine dahil ederek toplumsal alanda daha derin ve yaygın bir etki kurmaya çalışıyor.
buna eğitim müfredatları ve medya araçları da eklendiğinde, devletin yalnızca kabul eden kesimlere değil, kendisini reddeden toplumsal alanlara da hane bazında nüfuz edebildiği görülüyor.
o nedenle, kurumsal yapılar ekonomik, hukuki, idari bakımdan zaten devlet mekanizmalarına bağlı durumda ve Alevilerin devletin geliştirdiği politikaya dayabilme şansı oldukça düşük.. | @ismailenginhd [07.05.2026]
Bugün 6 Mayıs. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamlarının yıldönümü.
Deniz’leri saygıyla anıyorum.
Deniz Gezmiş’in sansürlenen mektubunu bilmiyor muydunuz?
Gelin bu sansürü birlikte delelim…
Bu mektup sayesinde gerçek Deniz’le tanışacaksınız.
Önce mektubun öyküsü…
Yıl 1971… Aylardan Ocak…
12 Mart’a giden günler… 68’in liderlerinden Deniz Gezmiş, eylemleri nedeniyle tüm Türkiye’de aranmaktadır.
Deniz’in babası Cemil Gezmiş, oğlunun öldürüleceğinden endişe ederek Cumhuriyet gazetesinde bir açık mektup yayınlar. Ve Deniz’e teslim ol çağrısı yapar.
O sırada ODTÜ’de saklanmakta olan Deniz, bu çağrıyı elbette kabul etmez. Gazeteci Ergin Konuksever’e ulaşır ve babasına yanıtını iletir. Deniz’in babasına mektubu 29 Ocak 1971’de Cumhuriyet’te yayınlanır.
Mektup şöyle:
“Baba;
Sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.
Baba,
Biz Türkiye’nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da.Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşında olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları.
Düşün baba,
Bugünkü hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdalar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız.
Ya vatan ya ölüm!”
Deniz’i seviyor olabilirsiniz…
Ya da Deniz’i bir “terörist” olarak görüyor olabilirsiniz…
Hangi tarafta olursanız olun, eminim, çoğunuz bu mektubu hiç görmedi. Çünkü bu mektup Deniz’in, daha doğrusu Deniz’lerin, 68’in Atatürkçü kimliğinin bir kanıtıdır.
Bu, gizli bir mektup değil. Hatta Deniz’in en çok önem verdiği metinlerden. O kadar ki, aranıyor olmasına rağmen yakalanma riskine girip mektubu gazeteye ulaştırmış.
Bu, sansürlenmiş bir mektup…
İki kesim bu sansürde birleşmiş.
Bir kesim, kimi sözde Deniz Gezmiş taraftarları…. Sonradan Kürtçü olup ABD’nin kucağına oturanlar…
Diğeri ise 12 Mart’ta zaten Amerika’nın kucağında olanlar: Deniz’i idam edenler…
Deniz’in, Mahir’in ve genel olarak 68’in Atatürkçü kimliğini gizlemek, bir Amerikan projesidir.
Çünkü en çok korktukları şey, bu ülkede solculukla Atatürkçülüğün buluşmasıdır.
Çünkü bu topraklarda Atatürkçülük, aranılan sosyalizmin ta kendisidir.
Deniz’lerin bu kadar sevilmesinin sırrı da budur.
Gelin bu Amerikancı, Kürtçü, gerici sansürü birlikte kıralım. Bu mektubu yaygınlaştıralım. Ve Amerika’nın en büyük korkusunu gerçek kılalım: Atatürkçülükle solculuğu buluşturalım.
68’de olduğu gibi…
Deniz’lerin yaptığı gibi…
— Özgür Erdem’in yazısını Türk Solu internet sitesinde okuyabilirsiniz.
Her altı mayıs şafağında / buluşmasında Hızır ve İlyas’ı Uyanışında tam da baharın Vazgeçer mi bulutlar / Ulucanlar üstünden akmaktan Toprak / ateş / su / hava / birlikte ağlamaktan Vazgeçer mi güneş / doğudan / Hasan Dağı doruğundan Bütün yiğit / bütün mert zamanları kıpkırmızı yakarak doğmaktan
Uyan ey insanoğlu / uyan ey gâfil uykularda uyuyan Son seferi var / değil insana / karıncaya bile kıymayanların Onurlu bir yaşam / bağımsız bir vatan için adlarını adayanların Dünya durdukça susmasın vicdanlar / susmasın tarih Hesap sorsun / onlara kıyanlardan / o vicdansız parmaklardan Hesap sorsun / insan katli için hâlâ salyalar akıtanlardan Filistin’de / Gazze’de / Maraş’ta / Hatay’da Mazlumların cesetleri üzerinden ticaret yapanlardan Ve de geride bezirgânın / sömürgenin çarkına secde duranlardan Hesap sorsun tarih Adalete / demokrasiye / özgürlüklere / gencecik fidanlara kıyanlardan
Her altı mayıs şafağında yanar kavrulur vicdanlar Ne müthiş / ne onurlu / ne ulaşılmaz bir cesaretti o Ne servet istemişlerdi / ne iktidar Kendi darağacı iskemlesini tekmeleyen güç Coşkuyla tohumlanır Anadolu toprağından Özgürlüğün ve insan olmanın külleriyle bereketlenen o memleket bağlarından
Her altı mayıs şafağında / gülümseyerek selam veririm dostlarıma Umutlarım tazelenir / sabahın kuş sesleri / baharın kır çiçekleri coşar inadından Ak alınları / Deniz / Hüseyin / Yusuf adlarıyla Mert ve yiğit / bir rüzgâr kopup gelir Ankara’dan / bu taptaze seher zamanından…
Nice yüz bin yıllar kandilde durdun Atanın belinden mâdere geldin Anın içün halkı gümâne saldın Baş gösterdin bin bir dondan, yâ ‘Alî
Tarîkat içinde Şems ü Kamer’in Hakîkat içinde zât-ı kemâlin İstemem Cennet’i göster cemâlin Kul Himmet göçmezden bundan, yâ ‘Alî
Güfte: Kul Himmet Dede (XVI. ‘asr sonu – XVII. ‘asr başı) Kaynak: İbrahim Aslanoğlu, Kul Himmet, s. 76
Hâmîş: Sultân Sinemilli Ocağı tâliblerinden Haydar Bayrak ve âilesi, aslen Pazarcık’ın Gökçayır karyesinden olup XX. ‘asrın başlarında Sarız’a hicret etmişlerdir.