Başkomutanlık Meydan Savaşı’na on beş yirmi gün vardı. Ankara’dan, otomobille usulca çıkmış, Konya’ya, oradan Akşehir’e gelmiştik. Bakıyordum, Mustafa Kemal Paşa birbirine eklemecesine durmadan sigara içiyor; gülen gözleri bir noktaya dikili susuyordu. Ne konuştu, ne bir şey istedi ve hatta bir aralık lastiklerin kontrolü için arabanın durduğunun bile farkına vardı… Evde miydi, otomobilde miydi, seccadede mi uçuyordu, bunların farkında bile değildi… Akşehir’e gittiğimiz zaman birden silkindi. Elindeki sigarayı otomobilden fırlatıp attı ve bana sordu:
Saat kaç?.. Oysa saat bileğindeydi… Söyledim.
İyi, dedi. Demek üç buçuk saatten beri kuruyormuşum…
Kurduğunuz nedir Paşam?.. Anlayamadım!., dedim. Gülümseyerek, başını bana çevirdi:
Hiç, mühim değil!..
Paşam yol boyu konuşmadınız. Hasta falan olmayasınız?.. Gülümseyen yüzünü yine bana çevirdi. Mustafa Kemal Paşa’da seyrek rastlanır bir mutlu ışıltı yüzünü doldurmuştu… Sağ elle, sağ dizimi tuttu:
Göreceksin, çok büyük şeyler olacak!.. İnanılmaz bir savaş vereceğiz bu topraklarda… Her zaman söylerim: Ben, askerliğimin yalnız sanat yönünü severim, yaratıcılığa açık yanını!.. Askerlik sanatının ustaları, yeni bir savaş mimarisi karşısında hem düşünecekler, hem mest olacaklardır!.. Son üç saat içinde yepyeni bir tablo meydana getirdim. Onu seyredenlerin alacakları çok dersler olduğuna inanıyorum. Ve işte Salih, şimdi düşmanın işi bitti!..
Kürşat Timuroğlu 1953 doğumludur. Yazar, şair, araştırmacı ve öğretmen Vecihi Timuroğlu’nun oğludur. Sol görüşlü, mücadeleci bir ailenin çocuğu olarak daha küçük yaşlardan itibaren devrimci fikirlere tanıklık etti. Henüz iki yaşındayken öğretmen babasının tutuklanmasına ve evlerine yapılan polis baskınına şahit oldu; böylece yaşamın çok erken bir döneminde baskıyla tanıştı. Ailesinden miras aldığı bu direnişçi ruh, onun gençlik yıllarına damga vurdu. Daha lisedeyken derslerinde özellikle matematikte çok başarılıydı ve ileride mimar olma hayali kuruyordu. Sola ilgisi onu erken yaşta devrimci literatürle buluşturdu. 17-18 yaşlarına geldiğinde Karl Marx, Friedrich Engels ve Vladimir Lenin’in eserlerini özgün dilinden okuyacak kadar kendini geliştirmiş, aynı anda İngilizce öğrenip Marksist klasikleri İngilizce kaynaklardan özümsemeye çalışacak denli azimli bir öğrenci olmuştu. 1970’lerin çalkantılı siyasi atmosferinde Kürşat Timuroğlu, genç bir üniversite öğrencisi olarak mücadeleye katıldı. İTÜ’ye mimarlık okumak üzere girmişti; fakat 12 Mart 1971 askerî darbesinin sert siyasi ikliminde okulda barınmasına izin verilmedi. Başarılı bir öğrenci olmasına rağmen hakkında disiplin soruşturmaları açıldı ve üniversiteden uzaklaştırıldı. Ne var ki bu aktif siyasi faaliyet, onu hızla devletin ve faşistlerin hedefi haline getirdi. 1975 yılında henüz 22 yaşındayken İstanbul’da silahlı bir saldırıya uğradı. Kürşat vuruldu ve ağır yaralandı. Saldırganın kaçmasına rağmen Kürşat mucizevi şekilde hayatta kaldı. Bu olay sonrası tutuklanarak Sağmalcılar Cezaevi’ne gönderildi ve yaklaşık yedi ay hapiste kaldı. Dönemin tanınmış avukatı Orhan Apaydın, Kürşat’ın hukuki mücadelesini üstlendi. Yapılan duruşmalarda, Kürşat’ı vuran kişinin aslında bir sivil polis olduğu ortaya çıktı: Mustafa Şen adlı bu şahıs, önce kendini üniversite öğrencisi olarak tanıtmış ancak mahkemede sıkışınca polis kimliğini göstererek “Dur dedim, durmayınca vurmak zorunda kaldım” diyerek kendini savunmuştu. Böylece olayın bir provokasyon olduğu anlaşıldı ve Kürşat Timuroğlu haksız yere tutuklu bulunduğu cezaevinden tahliye edildi.
Bu suikast girişimi ve devlet içindeki karanlık güçlerin kumpası, Kürşat’ın ne denli tehlikede olduğunu gözler önüne serdi. Avukatı, duruşmalarda edindiği izlenimlerle Timuroğlu’na “Kürşat’ı kesinlikle vuracaklar, kurtuluşu yok” diyerek ciddi bir uyarıda bulundu. Bu uyarı üzerine, henüz 23 yaşındaki Kürşat için sürgün yılları başladı. 1976’da Kürşat Timuroğlu, can güvenliği kalmadığı için sahte pasaportla yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Rotasını birçok başka politik mülteci gibi Avrupa’ya, Almanya’ya çevirdi. Hamburg kentine yerleşen Timuroğlu, burada kısa sürede dil öğrendi ve eğitimine devam etti. PKK TARAFINDAN HAMBURG’TA ÖLDÜRÜLDÜ O dönem içinde PKK hem kendi içinde hem de sola yönelik bir şiddet politikasına yönelerek, Avrupa’daki sol gruplara yönelik saldırılara girişti. 1984-1987 yılları arasında PKK, Avrupa’da kendine muhalif gördüğü birçok devrimciye suikastler düzenledi. Bu tutum Avrupa’daki Devrimci Yolcular tarafından ciddi bir eleştiri konusu oldu. Bu tartışmalar içinde Kürşat da PKK’nin hedefi haline geldi. Kürşat Timuroğlu 39 yıl önce bugün, Hamburg’da PKK tarafından evinin önünde kurulan pusuda açılan ateş sonucu ağır yaralandı; ODTÜ’lü bir Devrimci Yol’cuydu. Yaralı halde bir dükkana sığındı ama katil geri dönüp kafasına bir el ateş etti. Emri veren kişi ise Abdullah Öcalan’dı. PKK’lı katil Ferit Aycan, Timuroğlu’nu öldürdükten sonra Şam’a uçmuş, havaalanında Öcalan’ın koruması Nusret Aslan tarafından karşılanmış, Helvi kampına götürülmüş, eyleminden dolayı terfi ettirilmiş ve Türkiye’ye gönderilmişti. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden kendi adına pasaport almış, İstanbul Ticaret Odası’na başvurup üzerinde kendi fotoğrafı bulunan ikametgâh senediyle, Fer – Tur adında bir şirket kurmuş. Fatih’te Stüdyo Serhat adlı bir fotoğraf stüdyosu açmış. Hırvatistan’da yakalanan katil Ferit Aycan’ın, adını bile gizlemeye gerek duymadan tam 8 yıl boyunca pek çok kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı, Florya’da ev satın aldığı ortaya çıkmıştı. Cinayet, sadece bir kişinin hayatını sona erdirmez; aynı zamanda, onu kollayan güçlerin gizli ittifaklarının izlerini de taşır. 25 Şubat1986 tarihinde katledilen Devrimci hareketin onurlu ve hüzünlü bir parçası Kürşat Timuroğlu’nu saygı ve hüzünle anıyor ve selamlıyorum. Kaynak : Birgün Gazetesi
Çıkınında çökelek Gözlerinde güneş tuzu Ayrı düşmüş sürüsünden ilinden Dağ başında bir kuzu
Sen kendini ne sanırsın bu çapraz fişeklikle Sen bu dağları dağ mı sanırsın Bu dağlarda dolaşmakla A benim yalın ayağım A benim bulgursuzum Tenceresi kalaysızım Dilekçesi parmaklım
Sen kendini bu dünyada eşkıya mı sanırsın A benim ayakaltım A benim kerpiç damım Geri kalmış kuzum benim eşkıyam
Kerpicini yık da gel Gel bu yana bu yana Çarığından çık da gel Gel bu yana bu yana
Şimdi dağlar bu yana Şimdi dağlar bulvarda Şimdi dağlar yol kesiyor eşkıyam Şimdi dağlar yol kesiyor bulvarda
Eşkıyalık aşka benzer eşkıyam Al aşkını çık dağlara eşkıyam Bas bağrına mavzerini Namlusu ıslanmasın Çek tetiği eşkıyam Ağızda dil, yürekte kan Kanda nakış paslanmasın eşkıyam
Sen o dağda ben bu kentte eşkıyam Sen yürürsün korka korka karanlıklara Ben yürürüm grev grev parti parti aydınlıklara Tuz bassak da yaramıza kınalı türkülerde Yaşasak da aynı aşkı ayrı ayrı dağlarda Aramızda yüzyıllarlık yollar var A benim gecikmiş köroğlu’luğum Eşkıyam
Bu kitapları onların kafalarına vurmak istiyorum! Peki kimlerin? Şimdi anlatıyorum… Atatürk her şeyi milletine açık ve net olarak yazmış, anlatmıştır. Buna rağmen 100 yıl sonra hâlâ herkesin kendisine göre bir Atatürk modeli çıkarması, bir Atatürk “yaratması” cehalet değilse nedir? Atatürk’e bundan daha büyük bir kötülük yapılabilir mi? Atatürk Ne Diyor? (HAYATIN KÖKENİ) “Çizdiğimiz hayat zincirinin ilk halkasını sularda bulduk. Hayat; sıcak, güneşli, sığ bataklık suda, çamur veya kum üzerinde başladı. […] Her halde şunu kabul etmek lazımdır ki; hayat tabiatın dışından gelmiş değildir ve tabiatın üstünde bir nedenin eseri de değildir. Hayat; tıpkı suyun buhar olması gibi zorunlu bir tabiat hadisesidir ve ortaya çıkması için gereken tabiî sebepler mevcut olduğu zaman kendiliğinden oluşmuştur.” (ZEKÂ): “Şunu söyleyelim ki, insanların bütün bilgileri ve inanışları, insanın zekâsı eseridir. Zekâ, tabiî olan beyinden çıkar. Bundan, tabiatı anlamakta zekânın en büyük cevher ve etken olduğu anlaşıldığı gibi, tabiatın üstünde ve dışındaki bütün kavramların, insan beyni için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmayacağı meydana çıkar.” (DÜNYA VE HAYAT): “Bundan 200 sene evveline kadar Dünya’nın 5-6 bin sene önce yaratıldığı ve insanın ‘cennet’te yaratıldığı sanılmaktaydı. Bu kanaatler hep din kitaplarındaki hikâyelerin, olduğu gibi gerçek sanılmasından doğuyordu.” Analiz: Atatürk Aslında Ne Diyor? Atatürk, Türk gençliğinin dünyayı ve tarihini dogmalarla (sorgulanmayan inançlarla) değil, bilimsel gerçeklerle tanımasını istemiştir. Kısacası Atatürk diyor ki: “Dinler, insanların zekâsı tarafından uydurulmuştur.” “Doğaüstü kavramlar insan beyninin uydurmasıdır.” Atatürk, “İmamlar, Cumhuriyet sizden fikri kıt, vicdanı kör, irfanı köle nesiller ister” dememiştir! Aksine öğretmenlere seslenerek: “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” demiştir. “Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım bilim ve akıldır” diyerek sınırları çizmiştir. Şimdi Soruyorum: Atatürk’ün Gerçek Mirasçıları Kimlerdir? Onu anlayan; dogmadan kopmuş, tanrıdan kopmuş, bilimin ve aklın yolunda yürüyenler midir? Yoksa onu ilahlaştıranlar, Müslümanlaştıranlar, kutsallaştıranlar mı? Utanmadan peygamber diyenler mi, evliya diyenler mi? Bu aklın Atatürk’e “ilahi bir güç” tarafından verildiğine inanan cahiller mi? Atatürk nasıl başarmıştır? Kendi cevabıyla: “Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım.”_Atatürk
Yoğun bir katılım ile Hızır Cemimizi yaptık, lokmalarımızı paylaştık. Cem esnasında hem alevilik hakkında, hem Hızır hakkında kısa kısa bilgiler sunduk. Ülkemizin çeşitli yerlerinden gelen vatandaşlarımızın ve Türkiye Cumhuriyeti Berlin Başkonsolosu sayın İlker Okan Şanlı ve Ataşe Ebru Çölgeçen’inde katıldığı Hızır Cemi barış, sevgi bereket dilekleri ile sürdürüldü.
Birçok sivil toplum kurumlarının başkanlık düzeyinde katıldığı Cemde alevi inançlı vatandaşlarımızın yanında alevilik hakkında bilgi edinmek isteyen diğer inançlara ait canlarda katıldı, kurban ve lokma paylaşımınında bulundular.
Alevi inancını anlatmak bazen çok basit, bazen de çok zordur. Bu nedenle Alevilerde cem yürütme biçimleri farklılık gösterebilir. Aleviler buna “Yol bir, sürek binbir” derler.
Berlin’de yaşayan Aleviler de ibadetlerini farklı şekillerde sürdürmektedir. Bir bölümü cemevi bünyesinde, bir bölümü ise kendi imkânlarıyla kiraladıkları salonlarda ve dernek lokallerinde cemlerini yürütmektedir.
Alevilik inancında cemevleri ibadethane olarak kabul edilir. Ancak cemevlerinde farklı siyasi görüşlere sahip yöneticiler bulunabilmekte ve bu durum yönetim anlayışlarına da yansıyabilmektedir.
100 bini aşkın Alevi nüfusunun bulunduğu Berlin’de farklılıkların olması doğaldır. Berlin Alevileri bir değil, her semtte bir cemevine sahip olmalıdır.
49 Sayfada Bir Kez Anılmak, Hiç Konuşulmamak – “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu”nda Aleviler:
18 Şubat 2026 tarihli “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu”, ekleri hariç 49, ekleriyle birlikte 107 sayfa.
Başlığındaki iddia büyük:
Millî dayanışma, kardeşlik ve demokrasi!
Metnin satır aralarına bakıldığındaysa, bu iddialı çerçevenin Türkiye’nin inançsal ve kültürel çoğulluğunu ne ölçüde kapsadığı ciddi bir soru işareti olarak karşımıza çıkıyor.
Raporda “Alevi” sözcüğü, ekler hariç bölümde yalnızca bir kez geçiyor. O da “Türk-Kürt Kardeşliğinin Tarihi Kökleri ve Kardeşlik Hukuku” başlığı altında, 28. sayfada:
“Bu coğrafyanın Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni ve diğer tüm kesimleri, on yıllar boyunca süregelen acıların ve çatışmaların tekrarına rıza göstermemektedir.”
Bu ifade, Alevileri bir özne olarak değil; Türk, Kürt, Arap gibi etnik kimliklerle aynı düzlemde, fakat inanç kimliği olarak anmakla birlikte, Alevilerin tarihsel deneyimlerine, taleplerine, hak arayışlarına ya da kamusal alandaki yapısal sorunlarına dair tek değerlendirme içermiyor.
49 sayfalık ana metinde Alevilik, bir toplumsal-siyasal başlık olarak ele alınmıyor.
Ekler bölümünde de durum farklı değil.
Emek Partisi milletvekili İskender Bayhan’ın konuşmasında; “Türk’üyle Kürt’üyle, Alevi’siyle Sünni’siyle…” [s. 100] ifadesi geçiyor. Bu atıf, toplumsal eğilimleri tarif ederken Alevileri de anan kapsayıcı bir dil içeriyor. Fakat bu, komisyonun kendi tespitinden ziyade, bir muhalefet temsilcisinin değerlendirmesi olarak eklerde yer alıyor.
Benzer şekilde, Demokratik Sol Parti Başkanı Önder Aksakal’ın konuşmasında “Dersim” vurgusu dikkat çekiyor : “İngiliz tertibi ispatlanmış olan Dersim isyanları” [s. 92] ifadesiyle yapılan, Alevi toplumsal hafızasına dair bir tartışmayı içermeyen, tartışmalı tarihsel çerçeve içinde.
“Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” raporunda Alevilerin yalnızca bir kez, o da genel bir sıralama içinde anılması; eklerde ise dolaylı biçimde geçmesi, dikkat çekici bir eksiklik.
Türkiye’de milyonlarca yurttaşı ilgilendiren bir inanç topluluğunun, ne tarihsel mağduriyetleriyle ne kurumsal talepleriyle ilgili beklentileriyle ele alınmaması, “kardeşlik hukuku” söylemiyle çelişen ve fakat siyasal bir tercih olarak görünen bir tablo ortaya koyuyor. | @ismailenginhd
İstanbul Cemevi Eğitim ve Kültür Vakfı olarak laiklik, eşitlik ve bilimsel eğitim ilkelerinin korunmasının toplumsal birlik ve barış için hayati olduğuna inanıyoruz.
Bu konuda vakfımızın görüşünü içeren basın açıklamamızı kamuoyunun dikkatine sunarız.
Ne Olmuştu? Milli Eğitim Bakanlığının 12 Şubat’ta 81 ile gönderdiği ve ramazan ayı boyunca “Maarifin Kalbinde Ramazan” temalı etkinlikler düzenlenmesini öngören yazısı toplumun birçok kesimi tarafından eleştirildi.
Üşür kelimeler / dilim buz tutar Yalanlar üstüne konuşurken Ve gerçeği savunurken / yanar yüreğim / karanlık bir çağın örümcek ağlarında Kelimeler / tümceler / defterler kucak açar bana Adını ve hayat kavgamı andığımda Sakin bir limanda dalgalar kumsalı okşar Ay ışığı durgun sularda saçlarını tarar Güneş önce benim içimde doğar / aşk için / adalet kavgası için Emek ve insan sevgisi için konuştuğumda Doğruya doğru Selam olsun yoksulumu / üretenimi insan yerine koymuş Dinine / diline bakmadan Toprağını kullanana beytülmal kılmış Kayı Boyu gâzilere Yazıklar olsun İktidar için devşirmelerle / haremlerle bir olup Kendi kurucu boyuna kılıç çekmiş saltanat ve hilafete Selam olsun Köylü bu milletin efendisidir demiş / kadınımı baş tacı etmiş Cumhuriyet’e Selam olsun doğruyu kıble / kardeşliği / paylaşmayı / dayanışmayı hak bilenlere Selam olsun dişle tırnakla onur ve özgürlük için savaşmış atalara / dedelere Selam olsun / yoksuldan / mazlumdan yana cefa çekmiş devrimcilere Gün aydın olsun doğru bildiği yoldan dönmeyenlere… 20 Şubat, Alper Akçam