Pazartesi, Mart 30, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Yüreğim kanıyor altı mayısta

0

Yüreğim kanıyor altı mayısta
Özlemim de kaldın Kara Deniz’im
Ayın karanlıkta güneşin yasta
Bende ki kanayan yara Deniz’im

Üç tomurcuk gülüm soldu Erenler
Dayanır mı bu acıyı görenler
Nerdesiniz ser verecek yârenler
Bağrını koymuşlar nara Deniz’in
Yüreğim kanıyor altı mayısta

Arslan’ım yem oldun hain tilkiye
Kaplâni’yim dönüyorum deliye
Arz eylesek Hünkâr Bektaş Veliye
Özünü çekmişler dara Deniz’in

SALİH BOZOK ANLATIYOR; “DÜŞMANIN İŞİ BİTTİ”

0

Başkomutanlık Meydan Savaşı’na on beş yirmi gün vardı. Ankara’dan, otomobille usulca çıkmış, Konya’ya, oradan Akşehir’e gelmiştik. Bakıyordum, Mustafa Kemal Paşa birbirine eklemecesine durmadan sigara içiyor; gülen gözleri bir noktaya dikili susuyordu.
Ne konuştu, ne bir şey istedi ve hatta bir aralık lastiklerin kontrolü için arabanın durduğunun bile farkına vardı… Evde miydi, otomobilde miydi, seccadede mi uçuyordu, bunların farkında bile değildi…
Akşehir’e gittiğimiz zaman birden silkindi. Elindeki sigarayı otomobilden fırlatıp attı ve bana sordu:

  • Saat kaç?..
    Oysa saat bileğindeydi… Söyledim.
  • İyi, dedi. Demek üç buçuk saatten beri kuruyormuşum…
  • Kurduğunuz nedir Paşam?.. Anlayamadım!., dedim.
    Gülümseyerek, başını bana çevirdi:
  • Hiç, mühim değil!..
  • Paşam yol boyu konuşmadınız. Hasta falan olmayasınız?..
    Gülümseyen yüzünü yine bana çevirdi. Mustafa Kemal Paşa’da seyrek rastlanır bir mutlu ışıltı yüzünü doldurmuştu… Sağ elle, sağ dizimi tuttu:
  • Göreceksin, çok büyük şeyler olacak!.. İnanılmaz bir savaş vereceğiz bu topraklarda… Her zaman söylerim: Ben, askerliğimin yalnız sanat yönünü severim, yaratıcılığa açık
    yanını!.. Askerlik sanatının ustaları, yeni bir savaş mimarisi karşısında hem düşünecekler, hem mest olacaklardır!.. Son üç saat içinde yepyeni bir tablo meydana getirdim. Onu seyredenlerin alacakları çok dersler olduğuna inanıyorum. Ve işte Salih, şimdi düşmanın işi bitti!..

PKK TARAFINDAN ÖLDÜRÜLEN DEVRİMCİ.

0

Kürşat Timuroğlu
1953 doğumludur. Yazar, şair, araştırmacı ve öğretmen Vecihi Timuroğlu’nun oğludur.
Sol görüşlü, mücadeleci bir ailenin çocuğu olarak daha küçük yaşlardan itibaren devrimci fikirlere tanıklık etti. Henüz iki yaşındayken öğretmen babasının tutuklanmasına ve evlerine yapılan polis baskınına şahit oldu; böylece yaşamın çok erken bir döneminde baskıyla tanıştı.
Ailesinden miras aldığı bu direnişçi ruh, onun gençlik yıllarına damga vurdu. Daha lisedeyken derslerinde özellikle matematikte çok başarılıydı ve ileride mimar olma hayali kuruyordu. Sola ilgisi onu erken yaşta devrimci literatürle buluşturdu. 17-18 yaşlarına geldiğinde Karl Marx, Friedrich Engels ve Vladimir Lenin’in eserlerini özgün dilinden okuyacak kadar kendini geliştirmiş, aynı anda İngilizce öğrenip Marksist klasikleri İngilizce kaynaklardan özümsemeye çalışacak denli azimli bir öğrenci olmuştu.
1970’lerin çalkantılı siyasi atmosferinde Kürşat Timuroğlu, genç bir üniversite öğrencisi olarak mücadeleye katıldı. İTÜ’ye mimarlık okumak üzere girmişti; fakat 12 Mart 1971 askerî darbesinin sert siyasi ikliminde okulda barınmasına izin verilmedi. Başarılı bir öğrenci olmasına rağmen hakkında disiplin soruşturmaları açıldı ve üniversiteden uzaklaştırıldı.
Ne var ki bu aktif siyasi faaliyet, onu hızla devletin ve faşistlerin hedefi haline getirdi. 1975 yılında henüz 22 yaşındayken İstanbul’da silahlı bir saldırıya uğradı. Kürşat vuruldu ve ağır yaralandı. Saldırganın kaçmasına rağmen Kürşat mucizevi şekilde hayatta kaldı. Bu olay sonrası tutuklanarak Sağmalcılar Cezaevi’ne gönderildi ve yaklaşık yedi ay hapiste kaldı.
Dönemin tanınmış avukatı Orhan Apaydın, Kürşat’ın hukuki mücadelesini üstlendi. Yapılan duruşmalarda, Kürşat’ı vuran kişinin aslında bir sivil polis olduğu ortaya çıktı: Mustafa Şen adlı bu şahıs, önce kendini üniversite öğrencisi olarak tanıtmış ancak mahkemede sıkışınca polis kimliğini göstererek “Dur dedim, durmayınca vurmak zorunda kaldım” diyerek kendini savunmuştu. Böylece olayın bir provokasyon olduğu anlaşıldı ve Kürşat Timuroğlu haksız yere tutuklu bulunduğu cezaevinden tahliye edildi.


Bu suikast girişimi ve devlet içindeki karanlık güçlerin kumpası, Kürşat’ın ne denli tehlikede olduğunu gözler önüne serdi. Avukatı, duruşmalarda edindiği izlenimlerle Timuroğlu’na “Kürşat’ı kesinlikle vuracaklar, kurtuluşu yok” diyerek ciddi bir uyarıda bulundu.
Bu uyarı üzerine, henüz 23 yaşındaki Kürşat için sürgün yılları başladı.
1976’da Kürşat Timuroğlu, can güvenliği kalmadığı için sahte pasaportla yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Rotasını birçok başka politik mülteci gibi Avrupa’ya, Almanya’ya çevirdi. Hamburg kentine yerleşen Timuroğlu, burada kısa sürede dil öğrendi ve eğitimine devam etti.
PKK TARAFINDAN HAMBURG’TA ÖLDÜRÜLDÜ
O dönem içinde PKK hem kendi içinde hem de sola yönelik bir şiddet politikasına yönelerek, Avrupa’daki sol gruplara yönelik saldırılara girişti. 1984-1987 yılları arasında PKK, Avrupa’da kendine muhalif gördüğü birçok devrimciye suikastler düzenledi. Bu tutum Avrupa’daki Devrimci Yolcular tarafından ciddi bir eleştiri konusu oldu. Bu tartışmalar içinde Kürşat da PKK’nin hedefi haline geldi.
Kürşat Timuroğlu 39 yıl önce bugün, Hamburg’da PKK tarafından evinin önünde kurulan pusuda açılan ateş sonucu ağır yaralandı;
ODTÜ’lü bir Devrimci Yol’cuydu.
Yaralı halde bir dükkana sığındı ama katil geri dönüp kafasına bir el ateş etti.
Emri veren kişi ise Abdullah Öcalan’dı.
PKK’lı katil Ferit Aycan, Timuroğlu’nu öldürdükten sonra Şam’a uçmuş, havaalanında Öcalan’ın koruması Nusret Aslan tarafından karşılanmış, Helvi kampına götürülmüş, eyleminden dolayı terfi ettirilmiş ve Türkiye’ye gönderilmişti.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden kendi adına pasaport almış, İstanbul Ticaret Odası’na başvurup üzerinde kendi fotoğrafı bulunan ikametgâh senediyle, Fer – Tur adında bir şirket kurmuş. Fatih’te Stüdyo Serhat adlı bir fotoğraf stüdyosu açmış.
Hırvatistan’da yakalanan katil Ferit Aycan’ın, adını bile gizlemeye gerek duymadan tam 8 yıl boyunca pek çok kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı, Florya’da ev satın aldığı ortaya çıkmıştı.
Cinayet, sadece bir kişinin hayatını sona erdirmez; aynı zamanda, onu kollayan güçlerin gizli ittifaklarının izlerini de taşır.
25 Şubat1986 tarihinde katledilen Devrimci hareketin onurlu ve hüzünlü bir parçası Kürşat Timuroğlu’nu saygı ve hüzünle anıyor ve selamlıyorum.
Kaynak : Birgün Gazetesi

Çıkınında çökelek Eşkiya Hasan Hüseyin Korkmazgil

0

Çıkınında çökelek
Gözlerinde güneş tuzu
Ayrı düşmüş sürüsünden ilinden
Dağ başında bir kuzu

Sen kendini ne sanırsın bu çapraz fişeklikle
Sen bu dağları dağ mı sanırsın
Bu dağlarda dolaşmakla
A benim yalın ayağım
A benim bulgursuzum
Tenceresi kalaysızım
Dilekçesi parmaklım

Sen kendini bu dünyada eşkıya mı sanırsın
A benim ayakaltım
A benim kerpiç damım
Geri kalmış kuzum benim eşkıyam

Kerpicini yık da gel
Gel bu yana bu yana
Çarığından çık da gel
Gel bu yana bu yana

Şimdi dağlar bu yana
Şimdi dağlar bulvarda
Şimdi dağlar yol kesiyor eşkıyam
Şimdi dağlar yol kesiyor bulvarda

Eşkıyalık aşka benzer eşkıyam
Al aşkını çık dağlara eşkıyam
Bas bağrına mavzerini
Namlusu ıslanmasın
Çek tetiği eşkıyam
Ağızda dil, yürekte kan
Kanda nakış paslanmasın eşkıyam

Sen o dağda ben bu kentte eşkıyam
Sen yürürsün korka korka karanlıklara
Ben yürürüm grev grev parti parti aydınlıklara
Tuz bassak da yaramıza kınalı türkülerde
Yaşasak da aynı aşkı ayrı ayrı dağlarda
Aramızda yüzyıllarlık yollar var
A benim gecikmiş köroğlu’luğum
Eşkıyam

Atatürk her şeyi milletine açık ve net olarak yazmış, anlatmıştır.

0

Bu kitapları onların kafalarına vurmak istiyorum!
Peki kimlerin? Şimdi anlatıyorum…
Atatürk her şeyi milletine açık ve net olarak yazmış, anlatmıştır.
Buna rağmen 100 yıl sonra hâlâ herkesin kendisine göre bir Atatürk modeli çıkarması, bir Atatürk “yaratması” cehalet değilse nedir?
Atatürk’e bundan daha büyük bir kötülük yapılabilir mi?
Atatürk Ne Diyor?
(HAYATIN KÖKENİ)
“Çizdiğimiz hayat zincirinin ilk halkasını sularda bulduk. Hayat; sıcak, güneşli, sığ bataklık suda, çamur veya kum üzerinde başladı. […] Her halde şunu kabul etmek lazımdır ki; hayat tabiatın dışından gelmiş değildir ve tabiatın üstünde bir nedenin eseri de değildir. Hayat; tıpkı suyun buhar olması gibi zorunlu bir tabiat hadisesidir ve ortaya çıkması için gereken tabiî sebepler mevcut olduğu zaman kendiliğinden oluşmuştur.”
(ZEKÂ):
“Şunu söyleyelim ki, insanların bütün bilgileri ve inanışları, insanın zekâsı eseridir. Zekâ, tabiî olan beyinden çıkar. Bundan, tabiatı anlamakta zekânın en büyük cevher ve etken olduğu anlaşıldığı gibi, tabiatın üstünde ve dışındaki bütün kavramların, insan beyni için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmayacağı meydana çıkar.”
(DÜNYA VE HAYAT):
“Bundan 200 sene evveline kadar Dünya’nın 5-6 bin sene önce yaratıldığı ve insanın ‘cennet’te yaratıldığı sanılmaktaydı. Bu kanaatler hep din kitaplarındaki hikâyelerin, olduğu gibi gerçek sanılmasından doğuyordu.”
Analiz: Atatürk Aslında Ne Diyor?
Atatürk, Türk gençliğinin dünyayı ve tarihini dogmalarla (sorgulanmayan inançlarla) değil, bilimsel gerçeklerle tanımasını istemiştir. Kısacası Atatürk diyor ki:
“Dinler, insanların zekâsı tarafından uydurulmuştur.”
“Doğaüstü kavramlar insan beyninin uydurmasıdır.”
Atatürk, “İmamlar, Cumhuriyet sizden fikri kıt, vicdanı kör, irfanı köle nesiller ister” dememiştir!
Aksine öğretmenlere seslenerek: “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” demiştir.
“Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım bilim ve akıldır” diyerek sınırları çizmiştir.
Şimdi Soruyorum: Atatürk’ün Gerçek Mirasçıları Kimlerdir?
Onu anlayan; dogmadan kopmuş, tanrıdan kopmuş, bilimin ve aklın yolunda yürüyenler midir?
Yoksa onu ilahlaştıranlar, Müslümanlaştıranlar, kutsallaştıranlar mı?
Utanmadan peygamber diyenler mi, evliya diyenler mi?
Bu aklın Atatürk’e “ilahi bir güç” tarafından verildiğine inanan cahiller mi?
Atatürk nasıl başarmıştır? Kendi cevabıyla:
“Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım.”_Atatürk

laikliğe sahip çıkmadık

0

Çok sesi yükseldi başı feslinin,
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.
Oyuncağı ettik kara seslinin,
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

Arapça okuttuk ezanımızı,
Düşman saydık doğru yazanımızı.
Şeriatçı yaktı ozanımızı,
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

“Din Kültürü” vardı, oldu “Din Dersi”
Körpe beyinlerin yıkandı hepsi.
Yüz seksen derece döndük tam tersi,
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

Anayasa yaptık şeriatçıya,
Okullar yaptırdık tarikatçıya.
Değer verdik hain, işbirlikçiye;
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

Kara çarşaf giydi gelinler, kızlar
Kapamış yüzünü, görünmez gözler.
Meclis’e seçildi nice yobazlar;
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

Atatürkçü olmak suç oldu artık,
Yobazla konuşmak güç oldu artık.
Sosyal demokrasi hiç oldu artık;
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

Karanlığa girdik günün ortası,
Bindebir’im söyle kimin hatâsı?
Demokrasimizin tek sigortası;
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

09.02.2001 – Ozan Bindebir

Berlin de Hızır Cemi ve Lokması

0

Yoğun bir katılım ile Hızır Cemimizi yaptık, lokmalarımızı paylaştık. Cem esnasında hem alevilik hakkında, hem Hızır hakkında kısa kısa bilgiler sunduk. Ülkemizin çeşitli yerlerinden gelen vatandaşlarımızın ve Türkiye Cumhuriyeti Berlin Başkonsolosu sayın İlker Okan Şanlı ve Ataşe Ebru Çölgeçen’inde katıldığı Hızır Cemi barış, sevgi bereket dilekleri ile sürdürüldü.

Birçok sivil toplum kurumlarının başkanlık düzeyinde katıldığı Cemde alevi inançlı vatandaşlarımızın yanında alevilik hakkında bilgi edinmek isteyen diğer inançlara ait canlarda katıldı, kurban ve lokma paylaşımınında bulundular.

Alevi inancını anlatmak bazen çok basit, bazen de çok zordur. Bu nedenle Alevilerde cem yürütme biçimleri farklılık gösterebilir. Aleviler buna “Yol bir, sürek binbir” derler.

Berlin’de yaşayan Aleviler de ibadetlerini farklı şekillerde sürdürmektedir. Bir bölümü cemevi bünyesinde, bir bölümü ise kendi imkânlarıyla kiraladıkları salonlarda ve dernek lokallerinde cemlerini yürütmektedir.

Alevilik inancında cemevleri ibadethane olarak kabul edilir. Ancak cemevlerinde farklı siyasi görüşlere sahip yöneticiler bulunabilmekte ve bu durum yönetim anlayışlarına da yansıyabilmektedir.

100 bini aşkın Alevi nüfusunun bulunduğu Berlin’de farklılıkların olması doğaldır. Berlin Alevileri bir değil, her semtte bir cemevine sahip olmalıdır.

Gayrıdır her milletten, bu bizim milletimiz,

0

Gayrıdır her milletten, bu bizim milletimiz,
Hiç dinde bulunmadı, din ve diyanetimiz.

Bu dinde diyanette, dünya ve ahirette,
Yetmiş iki millette, ayrıdır ayatımız.

Zahir suya banmadan, el ayak deprenmeden,
Baş sücuda ermeden, kılınır taatımız.

Ne Kabe, ne de mescit, ne rüku, ne de sücut,
Hakk ile daim becit olur münacatımız.

Ne Kabe’ye varalım, ger mescide girelim,
Gerek suya yunalım, biledir illetimiz.

Su ne kadar arıta, kötüyse huyun bile,
Meğer bizi pak ede Hakk’tan inayetimiz

Kimin sırrın kim bile, akıl ermez bu hale,
Yarın orda bell’ola, müslüman mürtedimiz.

Yunus canın yenile ki dostluğun anıla
Aşk ile dinler isen bilesin kudretimiz.

49 Sayfada Bir Kez Anılmak, Hiç Konuşulmamak – “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu”nda Aleviler:

0

49 Sayfada Bir Kez Anılmak, Hiç Konuşulmamak – “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu”nda Aleviler:

18 Şubat 2026 tarihli “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu”, ekleri hariç 49, ekleriyle birlikte 107 sayfa.

Başlığındaki iddia büyük:

Millî dayanışma, kardeşlik ve demokrasi!

Metnin satır aralarına bakıldığındaysa, bu iddialı çerçevenin Türkiye’nin inançsal ve kültürel çoğulluğunu ne ölçüde kapsadığı ciddi bir soru işareti olarak karşımıza çıkıyor.

Raporda “Alevi” sözcüğü, ekler hariç bölümde yalnızca bir kez geçiyor. O da “Türk-Kürt Kardeşliğinin Tarihi Kökleri ve Kardeşlik Hukuku” başlığı altında, 28. sayfada:

“Bu coğrafyanın Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni ve diğer tüm kesimleri, on yıllar boyunca süregelen acıların ve çatışmaların tekrarına rıza göstermemektedir.”

Bu ifade, Alevileri bir özne olarak değil; Türk, Kürt, Arap gibi etnik kimliklerle aynı düzlemde, fakat inanç kimliği olarak anmakla birlikte, Alevilerin tarihsel deneyimlerine, taleplerine, hak arayışlarına ya da kamusal alandaki yapısal sorunlarına dair tek değerlendirme içermiyor.

49 sayfalık ana metinde Alevilik, bir toplumsal-siyasal başlık olarak ele alınmıyor.

Ekler bölümünde de durum farklı değil.

Emek Partisi milletvekili İskender Bayhan’ın konuşmasında; “Türk’üyle Kürt’üyle, Alevi’siyle Sünni’siyle…” [s. 100] ifadesi geçiyor. Bu atıf, toplumsal eğilimleri tarif ederken Alevileri de anan kapsayıcı bir dil içeriyor. Fakat bu, komisyonun kendi tespitinden ziyade, bir muhalefet temsilcisinin değerlendirmesi olarak eklerde yer alıyor.

Benzer şekilde, Demokratik Sol Parti Başkanı Önder Aksakal’ın konuşmasında “Dersim” vurgusu dikkat çekiyor : “İngiliz tertibi ispatlanmış olan Dersim isyanları” [s. 92] ifadesiyle yapılan, Alevi toplumsal hafızasına dair bir tartışmayı içermeyen, tartışmalı tarihsel çerçeve içinde.

“Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” raporunda Alevilerin yalnızca bir kez, o da genel bir sıralama içinde anılması; eklerde ise dolaylı biçimde geçmesi, dikkat çekici bir eksiklik.

Türkiye’de milyonlarca yurttaşı ilgilendiren bir inanç topluluğunun, ne tarihsel mağduriyetleriyle ne kurumsal talepleriyle ilgili beklentileriyle ele alınmaması, “kardeşlik hukuku” söylemiyle çelişen ve fakat siyasal bir tercih olarak görünen bir tablo ortaya koyuyor. | @ismailenginhd

Kerbela

0

Kerbela

Mübarek soyunu hiçe saydılar
Kızgın çölde suya hasret koydular
Can Hüseyin sana nasıl kıydılar
Akıla izana sığmaz Kerbela

Canların yandığı yerdir orası
Asırlar geçse de kanar yarası
Ne evveli vardır ne de sonrası
Olduğu zamana sığmaz Kerbela

Çağrılan davete icabet etti
Mızraklar göğsüne isabet etti
Münafık zümreler ihanet etti
İnanca imana sığmaz kerbela

Göz önünde katlettiler neslini
Dinmedi Zalimin nefreti kini
Kan revan ettiler can Hüseyini
Vallahi vicdana sığmaz Kerbela

Semayı titretti dökülen kanlar
Resulü zişan’ın gülüydü onlar
Acısı o kadar büyük ki Canlar
Koskoca cihana sığmaz Kerbela

Çok çetin görülür bunun hesabı
Nasıl verecekler Hakka cevabı
Mahşer günü sizler tadın azabı
Ölçüye mizana sığmaz Kerbela

Coşkun Arslan

Basın Açıklamamız

0

İstanbul Cemevi Eğitim ve Kültür Vakfı olarak laiklik, eşitlik ve bilimsel eğitim ilkelerinin korunmasının toplumsal birlik ve barış için hayati olduğuna inanıyoruz.

Bu konuda vakfımızın görüşünü içeren basın açıklamamızı kamuoyunun dikkatine sunarız.

Ne Olmuştu?
Milli Eğitim Bakanlığının 12 Şubat’ta 81 ile gönderdiği ve ramazan ayı boyunca “Maarifin Kalbinde Ramazan” temalı etkinlikler düzenlenmesini öngören yazısı toplumun birçok kesimi tarafından eleştirildi.

Gazi Arslan

Hayırlı Cumalardan çıkıp insan yaktılar

0

Cumamı hayırlı cumartesimi
Pazarmı hayırlı pazartesimi
Nesini ayırın günün nesini
Allahını her günü aynı değilmi

Ayrımcılık sizde sünnetmi farzmı
Hangisini seven oğulmu kızmı
Birinin aklı çok birinin azmı
İkiside evlat yavru değilmi

Çözemedim bu nasıl bir bilmece
Kim kimden üstündür kim kimden yüce
Uzundan ayrımı kısa ve cüce
Hepsini yaratan Tanrı değilmi

Ayrımcık bizi böler bitiri
Yokmu sende Yaradanın hatırı
Yunus sevmiş Yaradandan ötürü
Ne dersin sözleri doğru değilmi

Alaattin Ercan

Üşür kelimeler / dilim buz tutar

0

Üşür kelimeler / dilim buz tutar
Yalanlar üstüne konuşurken
Ve gerçeği savunurken / yanar yüreğim / karanlık bir çağın örümcek ağlarında
Kelimeler / tümceler / defterler kucak açar bana
Adını ve hayat kavgamı andığımda
Sakin bir limanda dalgalar kumsalı okşar
Ay ışığı durgun sularda saçlarını tarar
Güneş önce benim içimde doğar / aşk için / adalet kavgası için
Emek ve insan sevgisi için konuştuğumda
Doğruya doğru
Selam olsun yoksulumu / üretenimi insan yerine koymuş
Dinine / diline bakmadan
Toprağını kullanana beytülmal kılmış Kayı Boyu gâzilere
Yazıklar olsun
İktidar için devşirmelerle / haremlerle bir olup
Kendi kurucu boyuna kılıç çekmiş saltanat ve hilafete
Selam olsun
Köylü bu milletin efendisidir demiş / kadınımı baş tacı etmiş Cumhuriyet’e
Selam olsun doğruyu kıble / kardeşliği / paylaşmayı / dayanışmayı hak bilenlere
Selam olsun dişle tırnakla onur ve özgürlük için savaşmış atalara / dedelere
Selam olsun / yoksuldan / mazlumdan yana cefa çekmiş devrimcilere
Gün aydın olsun doğru bildiği yoldan dönmeyenlere…
20 Şubat, Alper Akçam