Ana Sayfa Blog Sayfa 155

Ortaca Olayları

0

Ortaca Olayları, Muğla’nın Köyceğiz ilçesine bağlı Ortaca beldesinde 5-16 Haziran 1966 tarihleri arasında gerçekleşen Türkmen Alevilere yönelik tecavüz ve silahlı saldırı olayları.[3][4] Sanılanın aksine mezhep çatışması değil, arazi kavgası olduğuna dair yayınlar da vardır.[5]

Arka plan
II. Dünya Savaşı yıllarında vergisini ödemeyen azınlıkları çalıştırmak amacıyla çıkarılan Varlık Vergisi kapsamında Muğla’nın günümüz Dalaman ilçesi sınırları içerisindeki bir “azınlık kampı” kurulması planlandı ve inşasına başlandı. Bu bölge, yerleşik durumda olan 11. yüzyılda Anadolu’ya göç eden “Ağaçeri” soyundan gelen ve Osmanlı kayıtlarında “Cemat Tahtacıyan” olarak geçen bir topluluk olan[6] Tahtacıların (Türkmen Aleviler) elinde bulunmaktaydı. Göç zamanında bataklık olan bu bölge, Tahtacı Alevileri tarafından kurutulur ve yaşanabilir hale getirilir. Ardından 1960 yılında iktidar partisi, Alevi olan Fevziye Köyü’ne yakın olan bir bölgeyi, yani günümüzdeki adı Güzelyurt olan Kızılyurt Köyü’nü, Nur Cemaati’ne bağlı Sünnilere ve onların ağasına verir.[7][8][9]

1962 yılında Fevziye Köyü’nden bir adam ve eşi odun toplamak amacıyla Kızılyurt yakınlarındaki ormanlık araziye girer. İddiaya göre, bunu gören Kızılyurt Köyü’nden 5 Sünni, “Alevilerin namusu olmaz” diyerek bu iki kişinin arkalarından gitmiş, ardından adamı bir ağaca bağlayıp onun gözlerinin önünde eşine tecavüz etmişlerdir.[7] Adam ve eşi köye dönünce durumu anlatır. Bunun üzerine Fevziye halkı, Kızılyurt ağasının mekanını basar.

Olaylar
Bir müddet sonra olaylar büyür ve Kızılyurt’takiler Dalaman Çayı kenarında pamuk toplayan kadın ve çocukları öldürüp hasırlara sararak çaya atarlar ve etraftaki 16 Sünni köyü ile birleşerek sayıları 700-1000 arası olduğu ifade edilen silahlı erkek “yeşil bayrak” altında toplanır. (Kaynak yok.) “Bu topraklar bizimdir, Tahtacılar dağınıza gidin”, “Bir Tahtacı öldüren cennetliktir” sloganları ile Ortaca merkezine yürümeye başlarlar. Ardından bu topluluk içinde Alevilerin bulunduğu bir sinemayı basar ve burada 2 kadına tecavüz ederler. Kaçmayı başaran Aleviler kurtulur. Sinema, sahibi ile birlikte yakılır. Daha sonra bu kalabalık grup belediye binasını basarak Ortaca’nın ilk belediye başkanı ve bir Alevi olan Ziya Çavuş’u makamında yakalar ve uzun olan saç ve sakalını keserler. Çavuş, bir kağıda imza attırılarak makamından indirilir ve yerine kendi aralarından bir kişiyi yerleştirirler.[6][7][10]

Dönemi yaşayan bir Alevi olay gününü şu şekilde aktarmaktadır;[11]

“ “Uzakta yeşil bayrağı görünce durumun farkına vardım ve dayıma hadi gidelim dedim. Gitmeye vaktimiz olmadığı için bir dükkâna saklandık. Gelen dumanların ne olduğunu ancak olay bitince anladık.” „
Ardından 12 Haziran günü odun toplamaya çıkan Alevi aileye dört kişi saldırır, erkeği ağaca bağlayıp eşine tecavüz ederler. Ertesi gün olayı öğrenen Aleviler Ağanın köyünü basarlar, çatışmada bir Sünni ölür. 16 Haziran’a kadar devam eden çatışma ve baskılar sonucu birçok Alevi Türkmen bölgeyi terk etmek zorunda kalır. Kalanlar ise silahla nöbet tutarak çatışmaların bitmesini bekler.[6][11]

Alevi Sorunu ve Demokratik Çözümü

0

Alevi Akademisi Yönetim Kurulu

Alevi Sorunu ve Demokratik Çözümü

Alevi sorununun çözümüne ilişkin farklı görüş ve önerilerin bulunduğu herkesçe biliniyor. Bunlardan hangisinin toplumumuzun tarihsel, inançsal, kültürel çeşitli boyutlarını gözeterek düşünüldüğü konusunda kafaların yeterince net olduğunu söylemek güç.

Kimileri, Türkiye’nin gerçek anlamda laik, demokratik bir hukuk devletinin yapılandırılması yolunda aldığı mesafeyi, şu anda bulunduğu noktayı ve demokratikleşme sürecine uygun düşecek tutumu dikkate almadan; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın halihazırdaki anti-demokratik, hakça olmayan konumunu güçlendirici bir tutum sergilemekte. ״Devlet Diyanet’ten elini çekmek istemiyor״ bahanesinin arkasına sığınmayı adet haline getirenlerin, haklı görülebilecek hiçbir gerekçelerinin olmadığı da ortada. Ayrıca bu tutum; Alevilerin yıllardan beri savuna geldikleri demokratik istemlerine, ülkenin demokratikleşmesi yönünde çaba gösteren kişi, kurum ve toplum kesimlerinin gütmekte oldukları amaç ve hedeflere de uygun düşmüyor.

Kimileri de, bilerek ya da bilmeyerek, deyim yerindeyse, çözümsüzlüğü bir çözüm gibi sunmaya çalışmakta. Laik, demokratik bir hukuk devletinde, yurttaşların inanç özgürlüğünün güvence altına alınmış olmasına bağlı olarak, kendi inanç ve ibadet kurumlarını oluşturmak gibi bir hak ve ihtiyaçları yokmuşçasına hareket etmekte, dernekleri, inanç kurumları yerine koyma gafletini yaşamaya devam etmek istemektedirler.

Tam da bu koşullarda, bir ihtisas organı olarak Alevi Akademisi de, birkaç yıldan beri ve çeşitli vesilelerle suna geldiği görüş ve önerilerini, bir kez daha kamuoyuna açıklamayı başlıca görev saymaktadır.

Son yıllarda gözlemlenen olumlu bazı gelişmelere rağmen Alevilik, Türkiye’nin hala çözüm bekleyen başlıca sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Dahası Cumhuriyet’imizi koruyup güçlendirmek, gerçekten demokratik ve gerçekten laik bir toplumsal yapılanmayı sağlamak; insan hakları ve hukuk devleti kavramlarını yerli yerine oturtmak amaç ve çabası içinde olan tüm kişi, kurum ve yurttaşlarımızın ortak sorunudur bu.

Gerçek böyleyken bunun, Türkiye Cumhuriyeti’nin 80’inci yılını doldurmak üzere olduğu bu günlerde, gündemdeki yerini ve önemini hala koruyor olması, neresinden bakılırsa bakılsın üzücü olduğu kadar düşündürücüdür de. Çağdaş değerlere, ileri ve daha gelişkin yaşam anlayışına, hukuk devletine, demokratik ve laik Cumhuriyet’e bu denli içten bağlı 25 milyon Alevi’nin inanç ve ibadetinin gereklerini serbestçe yerine getirmekten mahrum bırakılmaya devam edilmesi kabul edilir bir durum değildir. Bunun bir an önce çözüme kavuşturulması her bakımdan artık kaçınılmaz bir hal almıştır.

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının üçte-birini oluşturan Alevi toplumunun ve de çağdaş değerlerin savunucusu kişi ve kesimlerin, Sünni Diyanet’e tanınmaya devam edilen maddi ve manevi imtiyazı, resmi konum ve işlevleri -hangi siyasal hesap ve gerekçeler öne sürülürse sürülsün -görmezlikten gelmeleri, bu haksızlığı sineye çekmeleri artık beklenmemelidir. Bu durum sadece biz Aleviler bakımından değil, çağa ayak uydurma, AB’ye girme çabaları tüm Türkiye için de önemli bir sorun oluşturmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; inancı ne olursa olsun ayırımsız tüm yurttaşlarının inanç ve ibadet özgürlüklerini Anayasal ve yasal güvence altına almalı, dini inançlar karşısında eşit mesafede durmayı, tarafsız davranmayı mutlaka başarmalıdır. Bu bağlamda Sünni Diyanet’le olan her türlü maddi ve manevi koruyuculuktan elini ve desteğini çekmelidir. Devletçe Diyanet’e sağlanmış olan mal ve akarı kamulaştırmalı, başta Aleviler olmak üzere isteyen her kesin kendi merkezi inanç kurumunu serbestçe oluşturmasına yasal ve yönetsel olanak sağlanmalı, çağdaş, laik ve demokratik bir yeniden yapılanmaya gitmelidir.

Bu; dinsel kurum ve kuruluşların mali, hukuksal ve yönetsel denetimini Devlet’in kendi inisiyatifinde tutmasına asla engel değildir. Diyanet İşleri Teşkilatı’nı idari bünye kapsamında tutmakta ısrar edenlerin makul ve geçerli herhangi bir nedenleri artık kalmamıştır. Bunun gerçekten çağdaş, gerçekten laik ve demokratik bir hukuk devleti olmanın ön koşulu haline geldiği artık görülmeli, gerekli yasal önlemler bir an önce alınmalıdır.

Bir demokratik ve laik hukuk devleti olmanın gerektirdiği tutum böyle olmakla birlikte; Diyanet İşleri Teşkilatı’nın daha bir süre devamında hala ısrar ediliyorsa, o zaman Aleviler’in kuracakları merkezi dini inisiyatife de Devlet Bütçesi’nden hakkaniyet ölçüleri içinde gerekli pay ayrılmalıdır. Bunun; gerçekten demokratik ve laik Cumhuriyet özlemiyle bağdaşmadığı inancını taşımakla birlikte, halihazırdaki resmi tutum ve politikaları gözeterek böyle bir öneride bulunmayı da, güncel ve gerçekçi bir tavır olarak değerlendirmekteyiz.

Bir kez daha vurgulamak gerekirse, söz konusu dini kurum ve kuruluşların adı, niteliği ve konumu ne olursa olsun; mali, idari ve hukuksal tasarrufları, mutlaka Devlet’in denetimine tabi olmalı; Devlet, yurttaşlarının, inanç ve ibadet özgürlüğünü yasal güvence altına almakla yetinmelidir.

Hak-Muhammed-Ali Yolu:

Alevilik; tarih boyunca Hak-Muhammed-Ali Yolu olarak bilinen, Ehl-i Beyt, Oniki İmam, Seyyid-i Saadet Ocakları ve Bektaşi Babaları öncülüğünde yoluna devam eden bir inancın adıdır. Bu temel üzerinde kurulup gelişen oldukça zengin bir edebiyatın, derin ve köklü bir tasavvuf ve felsefenin, insan merkezli bir yol ve erkânın, toleransı, gönüllü katılımı ve sevgiyi önde tutan, bir yaşam anlayışının sahibi ve savunucusudur.

İnsan’ı Hakk’ın tecelligâhı kabul etmiş, ancak kendini bilmekle Hakk’ın bilinebileceğini savunarak Dört Kapı-Kırk Makam dizgesini izlemiş; tüm varlığı Hakk’ın tezahürü olarak görmüş; İslam’ı Tanrı mesajlarının son halkası ve Peygamber’ini de son Peygamber olarak algılayıp velâyet kavramını benimseyerek hakikatın sürekliliğini sağlamıştır. Bunun doğal sonucu olarak insanlar arasında din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin, ilahi hakikatin ezel ve ebed arasındaki bitmez tükenmez ışığının yolcusu olmuştur. Bu anlayış onun, donup kalan değil, özünü koruyarak zamana ve çağa göre kendisini yenileyip zenginleştiren esas ve temel dinamiğin kaynağı olmaya devam etmektedir.

Alevilik; tarihi boyunca kendisini İslam’ın Özü olarak görmüş ve savunmuştur. Bunun aksini söylemiş tek bir Dede’yi, bir Bektaşi Baba’yı, bir şair ve mutasavvıfımızı kimse gösteremez. Ancak inanç ve düşünce önderlerimiz, Sünni İslam’ı onaylamamış, onu ölçü alarak Aleviliği tanımlamamış, tüm baskı ve zorlamalara karşın inanç ve yaklaşımlarını ısrarla sürdürmeyi yeğlemişlerdir. Bu yüzdendir ki Aleviliği kendi indi ve keyfi niyetlerine, siyasal ve ideolojik tercihlerine göre yorumlamaya, Hak-Muhammed-Ali Yolu’ndan uzaklaştırmaya çabalayanları hoş karşılamamakta, herkesi sağduyulu davranmaya davet etmekte yarar görmekteyiz.

Tarih boyunca Alevilik; hiçbir zaman kendisini Sünni İslam’dan saymamış, onun perspektifini benimsemediği gibi daima farklı ve ayrı yönde hareket etmiştir. Ne inançta, ne ibadette, ne kültürel alanda, ne de yaşam anlayışı ve felsefesinde, onunla aynı çığırda yürümüş değildir. Bazı ad ve kavramların müşterek kullanıldığı doğrudur; ancak bunlara verilen anlam ve içerik bakımından Sünnilik’le temelden farklı ve ayrı durduğumuz da bir gerçektir. Ne Hak anlayışında, ne din, Kitap ve Peygamber yorumunda, ne de ibadet ve erkân kurallarında bir ve aynıyız. Tüm bu ve benzeri nedenler yüzünden, Sünni kesimi, özellikle de uleması ve yönetimleri Aleviliği, kendi tekellerinde gördükleri İslam’dan saymamış ve düşmanca bir tutum izleye gelmiştir. Yüzyıllardan beri, tüm baskı ve zorlamalara rağmen yollarımız ayrı, ibadet yerleri ve ibadet şekillerimiz ayrı olmak üzere, aynı coğrafyada yaşaya gelmişiz. Kendi inanç ve düşüncemize özgü bir yaşam tarzı, kültür, sanat ve edebiyat geliştirmişiz ve bundan en içtenlikle ve büyük bir kıvançla söz etmekteyiz.

İster içerde ister dışarıda olsun, kimi kişi ve çevrelerin, Sünniliği İslam’la özdeşleştirerek, Aleviliği de buna göre tanımlayıp konumlandırma gayretleri boşunadır ve bu tutum sorunun çözümüne katkı yerine zarar vermektedir.

Bu nedenle Devlet ve Diyanet yöneticilerinin, kimi kişi ve çevrelerin, Alevileri; Sünniler’le aynı zeminde buluşturma, görme ve gösterme politikalarının boşuna ve anlamsız olduğu artık anlaşılmış olmalıdır. Aleviliği nasılsa öyle görmeye başlamaları, gerçeği çarpıtıcı hile ve oyunlara artık bir son vermeleri, samimi istek ve beklentimizdir.

Evet, yollarımız ayrı ve hepten ters yönlere uzanmaktadır. Hiç kimse Alevileri, Diyanet’in çatısı altına girmeye zorlamasın! Orası bize, biz oraya uygun değiliz! Meselenin hal çaresi Demokratik ve laik hukuk devletinde aranmalıdır ve çağdaş yaklaşım da bunu gerektirmektedir.

Gerçekçi ve kalıcı çözüm; Devlet’in din, mezhep ve inançlara eşit mesafede durarak bu mali, idari ve hukuksal denetimle yetinmesi; kim kime nasıl ve hangi perspektiften bakıyorsa baksın, isteyen herkesin inanç ve ibadetini serbestçe yapmasını güvence altına alarak, gerçekten laik ve gerçekten demokratik bir yapılanmanın gerçekleştirilmesinde aranmalıdır.

Hakça Çözüm Nedir?

Aleviler kendi merkezi ve bağımsız inanç kurumunu serbestçe, kendi güçleriyle ve bizzat oluşturmalıdır.

Yakın zamanda kurulmuş bulunan Alevi Dernek, Vakıf, Bilim ve Eğitim kuruluşları ile üst kurumlarının, her bakımdan önemli ve taktire değer hizmetlerde bulundukları bir gerçektir. Bununla birlikte, sorunun çözüm adresinin dernek ve benzeri kuruluşlar olmadığı, olamayacağı da diğer bir gerçektir. Toplumun dini hizmetleri, ancak inanç kurumları ve inanç önderleri aracılığıyla yerine getirilir.

Merkezi ve bağımsız inanç kurumunun kurulmasında, tüm bu kurum ve kuruluşlarımızın yapıcı ve aktif bir rol üstlenerek, ciddi katkı sağlamaları, istenen ve beklenen bir tutum olacaktır. Gerek oluşum aşamasında gerekse ondan sonra, uygun yapı, konum ve koşullara sahip olanlarının, kendilerini yeniden yapılandırarak merkezi ve bağımsız inanç kurumu bünyesinde yer almaları elbette olanaksız değildir.

Alevi toplumunun oyalanmaya, yanlış ve nafile yollara sürüklenmeye, çağdaşlık ve ilericilik kamuflajı altında, kendi inanç kurumlarını oluşturmaktan vazgeçirmeye hiç kimsenin hakkı olmasa gerekir.

Merkezi ve bağımsız inanç kurumumuzun bir inisiyatif olarak oluşturulmasında, başta bir inanç sistemi olarak Aleviliğin tarih boyunca yapısı ve işleyişi, sahip olduğu temel değer ve ögeler, halihazırda yaşanmakta olan gereksinim ve koşullar, toplumumuzun geleceğine ilişkin amaç ve beklentileri esas alınmalıdır.

Bu görüş ve düşüncelerden hareketle şöyle bir yolun izlenmesinde yarar görmekteyiz:

  1. Alevilik’te; soyları itibariyle Ehl-i Beyt ve Oniki İmamlar’a dayandığı kabul edilen, El ele-el Hakk’a ikrar bağına uygun olarak talip sahibi olan, Hak-Muhammed-Ali Yolu’nun zorunlu kıldığı özelliklere sahip olup Dedelik yapmakta olan belirli sayıda Ocak temsilcileri ile Bektaşi Babalar, Nusayri din önderleri ve uygun görülen diğer Alevi kollarının seçimle gelmiş temsilcileri;
  2. Halihazırdaki Alevi kurum ve kuruluşlarının Başkan düzeyindeki temsilcileri;
  3. Bilimsel alanda yaptıkları çalışmalarla Aleviliğe katkıda bulunmuş bilim adamı, yazar, araştırmacı, saygın kişiler;

Gerekli ön çalışmalar yapıldıktan sonra, bir defaya mahsus olarak toplanacak bir Kurultay’da bir araya gelmeli ve aşağıdaki şu işleri başarılmalıdır:

a) Uygun görülecek bir ad altında ve uygun sayıda inanç temsilcisinden oluşan bir Meclis seçilmeli ve bu Meclis kendi içinden bir Yürütme organı saptamalıdır.

b) Cemevi, Dergâh vb. Alevi inanç yerleri bu kuruma bağlanmalı ve bundan böyle din hizmetlerinin buradan yönetim ve yürütümü sağlanmalıdır.

c) Bu anlam ve kapsamda, merkezi inanç kurumunun yapısını, işleyiş ve görevlerini düzenleyen bir statü ya da tüzük hazırlamalıdır.

d) Bu kurumun yasal meşruiyetinin sağlanması amacıyla kararlı bir mücadele başlatılmalıdır.

Sonuç Olarak:

Besbelli ki böyle bir çözüm, ülkeyi ve tüm yurttaşları rahatlatacak, laik ve demokratik hukuk devleti çabalarını güçlendirecektir.

Diyanet İşleri Teşkilatı’nın, demokratik ve laik Cumhuriyet’in sırtında artık taşınması güç, ağır bir kambur oluşturduğu geniş toplum kesimlerince anlaşılmaya başlanmıştır. Sünni ya da Alevi, dindar ya da dinsiz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı tüm herkesin vergi birikimlerinden oluşan Devlet Bütçesi’nden hakkı olmayan payı alıp götürmeye devam etmektedir. Bu kendisine kanunla da verilmiş olsa, bir hukuk devletinde buna daha fazla seyirci kalmaya kimsenin hakkı olmasa gerekir.

Esasen iç ve dış koşullar da laik ya da seküler bir yapılanmanın sağlanması bakımından yeterince olgunlaşmış bulunuyor.

Aleviliğin tarihsel, inançsal ve kültürel gelişimini; onu zamana ve çağa uyarlayıcı temel ilke ve dinamikleri; insanın serbestçe düşünmesi ve sonsuz yaratıcılığı, bilime ve çağdaşlaşmaya açık yapı ve yönelimlerini asla unutmadan faaliyette bulunacak bir merkezi inanç kurumunun, ülkeye ve insanlarımıza sağlayacağı yararlar hiç kuşkusuz büyük olacaktır.

Bu sayede Aleviler, yüzyıllara dayalı bir haksızlıktan kurtulacak, kültürümüz ciddi bir atılım gerçekleştirecek, ülkemiz görkemli bir vizyona kavuşacak, en önemlisi de her türlü siyasal istismarın önü kapanmış olacaktır.

Barış Dedi Diye Vurdular

0

Gönül bahçemizde gonca gülleri
Biz barış dedikçe kırdılar canım
Çürüdü yanlarım tuz basa basa
Kirli tütün ile sardılar canım

Bak ne hale koydu barış babamı
Açlık ısıtmıyor kışta odamı
Özgürlük yolunda onca insanı
Barış dedi diye vurdular canım

Barış aranır,mı ırkçı Nazi de
Adı bende kaldı kendi mazide
Sivas madımakta Maraş gazide
Külümü rüzgara verdiler canım

Yıktıkça emekçi gönül dağını
Filizkıran vurdu dostluk bağını
Nasıl unuturuz utanç çağını
Gülleri dalında kırdılar canım

Alanda meydanda sokakta yolda
Barışa çağrıydı türkümüz dilde
Bir yanım ateşte bir yanım külde
Umudu çarmıha gerdiler canım

Asgari ücretle yarış olur mu
Dostun kapısına varış olur mu
Yoksul sofrasında barış olur mu
Hep soğuk savaşlar kurdular canım

Doğduğumuz yerde doyurmadılar
Yaşlı çocuk diye ayırtmadılar
Yönetenler halkı kayırmadılar
Bizi diyar diyar sürdüler canım

Yaşasaydı tanrı derdi ey insan
Onca zulümlere nerede isyan
Barış istiyorsan önce savaş sen
Onlar seni suskun gördüler kulum

Dokunmazsa insan sabuna suya
Kalırsın yirminci yüzyılda yaya
Ondandır yıllardır kapitalist dünya
Başımıza çorap ördüler canım

Yeni Dünya derler zulüm değişti
İki yüzlü dönek yoldan sıvıştı
Vurgun,i barış der onlar savaştı
Halkın defterini dürdüler canım….

10 Ekim Unutulmaz yaralar aldık.
Unutamıyoruz
Unutturamayacaklar. Abdullah Oral…

An gelir

0

An gelir
Paldır küldür yıkılır bulutlar
Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
O eski heyecan ölür
An gelir biter muhabbet
Çalgılar susar heves kalmaz
Şatârâbân ölür
Şarabın gazabından kork
Çünkü fena kırmızıdır
Kan tutar tutan ölür
Sokaklar kuşatılmış
Karakollar taranır
Yağmurda bir militan ölür
An gelir
Ömrünün hırsızıdır
Her ölen pişman ölür
Hep yanlış anlaşılmıştır
Hayalleri yasaklanmış
An gelir şimşek yalar
Masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
Direkler çatırdar yalnızlıktan
Sehpada Pir Sultan ölür
An gelir paldır küldür
Her ölen pişman ölür
An gelir susar heves
Kan tutar tutan ölür
Anlaşılmaz bir heybet
An gelir biter muhabbet
Ne selam ne bir sabah
Kim duysa korkudan ölür
Sokaklar kuşatılmış
Karakaollar taranır
An gelir susar heves
Ömrünün yarısını
Hayaller yasaklanmış
Son umut kırılmıştır
An gelir o heyecan
Yağmurda bir militan
Sehpada Pir Sultan
Lâ ilâhe illallah
Kanunî Süleyman ölür
An gelir o heyecan
Yağmurda bir militan
Sehpada Pir Sultan
Lâ ilâhe illallah
Kanunî Süleyman ölür
Son umut kırılmıştır
Kaf Dağı’nın ardındaki
Ne selam artık ne sabah
Kimseler bilmez nerdeler
Namlı masal sevdalıları
Evvel zaman içinde
Kalbur saman ölür
Kubbelerde uğuldar bâkî
Çeşmelerden akar sinan
An gelir
Lâ ilâhe illallah
Kanunî Süleyman ölür
Görünmez bir mezarlıktır zaman
Şairler dolaşır saf saf
Tenhalarında şiir söyleyerek
Kim duysa korkudan ölür
Tahrip gücü yüksek
Saatli bir bombadır patlar
An gelir
Attila İlhan ölür

Eğer bir kamilden kemal istersen

0

Eğer bir kamilden kemal istersen
Özünü bilene ala dediler
Ehl-i zatım derse inanma sakın
İtibar eyleme dile dediler

Sikke vursan altın olur mu tuca
Harçlık istenir mi küresiz saca
Hakk’ın buyruğunu söyleme pice
Buyruk haktır ama kula dediler

Bir kul kusurunu eğer görmezse
Özünün uğrusun ele vermezse
Hakk’ın buyruğuyla amil olmazsa
O çıkmaz götürmen yola dedilir

Ersen kamil ile konup göçersin
Yola gelmez doğru yoldan kaçarsın
Şerh eyleyip Hakk’ın sırrın açarsın
Onun yüzündendir bela dediler

Hakk’ın gizli sırrın söyleme yada
Dilinle yandırma başını od’a
Gülü bülbül için halketti Huda
Kargayı kondurma güle dediler

Gülün aslın bilip hare katarsan
Burda aldığını surda satarsan
Günde bin defa secdeye yatarsan
Yine onun işi hile dediler

Gerek artık eksik söyledim sözüm
Mürşit meydanında saf oldu özüm
Bir ulu dergahta açıldı gözüm
Yahşi yaman ayrı ola dediler

Ayırdılar yahşi ile yamanı
Denk etmezler cevahirle samanı
Dilden gidermezsen zan ü gümanı
Bir gün bu yol onu yola dediler

Veli’m eyder doğru yola gitmezse
Ar ile özüne sitem etmezse
Buyruk Şah-ı Merdan’ındır tutmazsa
Ahir yüzü kare ola dediler

BUNDAN İYİYDİ

0

Zaman tünelinden geri bakarsak
Yaylamız düzümüz bundan iyiydi
Toprak bereketti her ne ekersek
Bahar ve yazımız bundan iyiydi

Motor yoktu kapımızda at vardı
Para yoktu ağzımızda tat vardı
Koyun keçi evimizde süt vardı
Gönlümüz gözümüz bundan iyiydi

Köyümüzde hırsız yoktu kin yoktu
Hiç kimsede göstermelik bin yoktu
Sevgi vardı ondan başka din yoktu
Bir elif cüzümüz bundan iyiydi

Şampuanlar kildi saç dökülmezdi
Gam kasavet azdı bel bükülmezdi
Dosdoğru söylerdik can sıkılmazdı
Yufkamız pezimiz bundan iyiydi

Çakalın aslana sökmezdi pozu
Çobanı severdi ağanın kızı
Aşk ile biterdi aşığın sözü
Ateş ve közümüz bundan iyiydi

Senet sepet haciz icra bilmezdik
Şen yaşardık acımızdan ölmezdik
Düğünlerde üç gün eve gelmezdik
Çalgımız sazımız bundan iyiydi

Cinler doğmamıştı şeytanda azdı
İnsanda ar namus verilen sözdü
Avlanırdık kışın her yer beyazdı
Tavşanla tazımız bundan iyiydi

Yaşlı ninelerim yaprak sarardı
Gençler yarınlara hayal kurardı
Bir davar kaybolsa herkes arardı
Koyun ve kuzumuz bundan iyiydi

Kış günleri toplanırdık odaya
Renk giyerdik aldırmazdık modaya
Zam yoktu ayda bir şekere çaya
Sohbet ve sözümüz bundan iyiydi

Ekerdik biçerdik yatardık kışın
Ergen olanların bağlardık başın
Barış vardı hükmü yoktu savaşın
Güleçti yüzümüz bundan iyiydi

Dağımızda metre metre kar vardı
Bağımızda elma vardı nar vardı
Köyümüzde sevilecek yar vardı
Cilvemiz nazımız bundan iyiydi

Kalp ile kanserden kimse ölmezdi
Gonca güller erken açar solmazdı
Evlat babasına karşı gelmezdi
Oğlumuz kızımız bundan iyiydi

Biz küçükken büyükleri sayardık
Bir kazandan yedi kişi doyardık
Lehçemiz heriydi aynı ayardık
Azımız özümüz bundan iyiydi

YADİGA’RIM koyun kuzu yayardık
Gün aşırı teker teker sayardık
Haklının sesini haktan duyardık
Tadımız tuzumuz bundan iyiydi

OZAN GARİP yadigar 1996

Veysel susar, Davut Sulari söyler

0

Veysel susar, Davut Sulari söyler
Kırımdan gelirken serdarı söyler
Köylüsü-kentlisi, hünkarı söyler
Fermanda tuğradır bizim türküler.

Köroğlu dağlarda kalır mı naçar
Hızır himmet eder, kuş olur uçar.
Beyler unutursa Keloğlan açar
Sihirli sofradır bizim türküler.

Bin dereden su taşımış elekle,
Bin senedir kavgası var felekle
Tırmanır sırtında ağır şelekle
Ağrı’dır, Hîra’dır bizim türküler.

Bülbül gibi gül dalında dem çeker
Kara günde gam dağıtır, gam çeker
Türkülerin çektiğini kim çeker?
Kervanda buğradır bizim türküler.

Toplansın aşıklar çağrım üstüne,
Ağrı bulunur mu ağrım üstüne,
Kara saplı bıçak, bağrım üstüne,
Onulmaz yaradır bizim türküler.

Nağmeler delisi Sarısözen’i
Anmayınca tutmaz sazlar düzeni
Türküler peşinde gezmiş fizanı
Belhü Buhara’dır bizim türküler.

Bağlama dediğin üç tel bir tahta
Ne şaha baş eğmiş, ne taca tahta
Tüm dertleri özetlemiş bir ah’ta
Bozkırda naradır bizim türküler.

Şiir: Mehmet Ali Kalkan

Kim bu Mark Obrien?”

0

Bir roman yazdım. Üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.
Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.
“Biz telif roman neşretmiyoruz” dediler.
“Bir kere okuyun!”
“Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor.”
Bir kitapçıya götürdüm. Daha “Bir romanım var” der demez, “Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz” dedi.
Başka birine götürdüm. O da, “Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor” dedi.
Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikayeler aparıp Johnson’u Ahmet, Martha’yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım?
Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum. Elime bir yerden de New York’un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikanca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına; Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım.
“Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz” diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. “Size Mark Obrien’den çevirdiğim bir roman getirdim” dedim.
“Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?”
“Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi.”
Romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. Yalnız bana, “Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz” dediler.
Sarıldım kaleme:
“Mark Obrien’in son şaheseri: ‘Struggle for Life’
Amerika’yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet ‘Hayat Kavgası’ adıyla dilimize de çevrilmiştir.”
Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia’da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi. Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikaye. Derken 40 yaşında ilk hikayesini “Let Us Kiss” dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..
Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, “Aman şu Mark Obrien’den bir çeviri de bize yap!” diye peşime düştüler.
Mark Obrien’den tam 18 roman çevirdim. Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi Jack Lammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum.
Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak.
Aziz Nesin

oraya füze, ülkeme zam

0

Fethiye den güneş vergisi alan, sinekten yağ çıkaran adam

0

Fethiye den güneş vergisi alan, sinekten yağ çıkaran adam

Lokantanın birinde o yörenin en tanınmış pehlivanı çorba içiyormuş. Derken zayıf cüsseli, kel kafalı, ufak tefek bir müşteri daha girmiş içeriye. O da çorba istemiş. Garson çorbayı getirmiş, müşteri limon da istemiş. Garson “Beyefendi son limonu şu karşıdaki beye verdim maalesef limonumuz kalmadı” der. O sıska görünümlü müşteri de ” olsun o beyefendinin sıktığı limonu getir” der… Garson da ” aman beyefendi o buraların en namlı pehlivanı onun sıktığı limonda su mu kalır” der… Müşteri “olsun kardeşim sen getir” der. Pehlivan da olanları göz ucuyla seyretmektedir… Garson gider pehlivanın masasındaki sıkılmış limonu getirir ve masasına bırakır… Pehlivan sıkılmış limonun suyunun çıkmayacağını bildiği için bıyık altı gülmektedir…

Yeni gelen o sıska görünümlü kel müşteri, suyu sıkılmış limonu alır ve öyle bir sıkar ki çorbaya inen suyun şıkırtısı öbür masalardan duyulur. Hem Pehlivan hem de diğer müşteriler şaşkınlık içinde kalmıştır. Özellikle gururu da kırılan Pehlivan siska müşterinin yanına gider ve “Bu yörede gücü ile nam salmış en ünlü pehlivan benim. Sen kimsin ki bu limondan hala su çıkartabildin? Bana adını bahşeder misin yiğidim” diye sorar? –Tabii! İsmim

Mehmet Şimşek…

Evet sinek gibi yağını çıkardı milletin…

EHL-İ KÂMİL OLMAK GEREK

0

Cahaleti yenmek için
Ehl-i Kâmil olmak gerek
Hakklı sözle tenmek için
İlimlerden bulmak gerek

Dost melhemi iyi yara
Fazla uzamasın yara
Çekilirsen ulu dar-a
Hoş gönüle dolmak gerek

Aşk iline doğru koşsan
Muhabbetle akıp coşsan
Sevildiğin yerde hoşsan
Birgün mihman kalmak gerek

Gezip dolaşsan alemi
Yazarak tutsan kalemi
Her gelen dosttan selamı
Baş üstüne almak gerek

Er-sen kış etme yazını
Sakla gönülden nazını
KUL ÖKSÜZ, elden sazını
Himmet Pir’den, çalmak gerek

Âşık Mustafa Öksüz

anlatamam derdim dertsiz insana

0

Anlatamam derdim dertsiz insana
Derd çekmeyen dert kıymetin bilemez
Derdim bana derman imiş bilmedim
Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz

Gülü yetiştirir dikenli çalı
Arı her çiçekten yapıyor balı
Kişi sabır ile bulur kemali
Sabretmeyen maksudunu bulamaz

Ah çeker âşıklar ağlar zârınan
Yüce dağlar şöhret bulmuş karınan
Çağlar deli gönül ırmaklarınan
Ağlar ağlar göz yaşların silemez

Veysel günler geçti yaş altmış oldu
Döküldü yaprağım güllerim soldu
Gemi yükün aldı gam ilen doldu
Harekete kimse mâni olamaz

AŞIK VEYSEL

Uslu çocuk olmayacağım anne

0

Uslu çocuk olmayacağım anne
Daha dün öğle vakti dövdüler beni anne
Zorla çekip aldılar elimden uçurtmamı

Günlerce emek verip süslediğim rengarenk uçurtmamı
Bıraktılar gökyüzüne mavi deniz üzerinden ucup gitti
Adını bile bilmediğim yerlere
Artık uslu çocuk olmayacağım anne

Gitmeyeceğim bir daha kuran kursuna
Müftü murtazanın kızınada laf atacağım
Bakkal muhtarın camınıda kıracağım
Okulda mahhallede uslu durmayacağım anne

Çok sevdigim tarih dersinde parmakta kaldırmayacağım
Anlatmayacağım çaldıran savaşlarını
Topal Timurun Sivasa nasıl girdiğini
Patrona Halil isyanında şair Nedimin
Damdan dama hoplarken nasıl düşüp öldüğünü anlatmayacagim

Çalışmayacağım artık egsozcu Ekremin yanında
Çünkü o her aksam çırakların
Bahşiş kumbarasını kırıp şarap içiyor
Uslu çocuk olmayacağım anne

Kavgalarda birinci sırada duracağım
Zalimlerden hesap soracağım
Her akşam üst baş yırtık gece karanlığında geleceğim eve
Ben uslu çocuk olmayacağım anne

Taki uçurtmam geri gelene kadar
Taki özgürlüğü geri alana kadar
Uslu çocuk olmayacağım anne.

Cumhuriyet.

0

Kağnılar geçerken ayın altından
Bağımsızlık bildik biz Hürriyeti
Sömürgeler kalksın diye Yurdumdan
Bir ışıktır sezdik cumhuriyeti…

Sıyrıldı hancerler paslı kınından
Ayaklandık yurdun dört bir yanından
Özgürlüğü seven geçti canından
Kanımızla yazdık Cumhuriyeti…

Özgürlük düşüyle gönül avuttuk
Boş beşiklerde çok açlık uyuttuk
Ana diye yar diye sardık büyüttük
Sinemize bastık cumhuriyeti…

On beşinde çocukların avcuna
Vatan için yaktı, kanından kına
Anaların yıldızlaşan saçına
Taç yaptık da astık cumhuriyeti…

Yol gösterdi gökten binlerce yıldız,
Kanımızın rengi al bayrağımız
Yürüyorsak kadın erkek birlik biz
Acılardan kazdık cumhuriyeti

Hedef Akdeniz, asker diyerek
Kaldırdı başını dağı eyerek
Zafer muştusunu müjdeleyerek
Genimizde sezdik cumhuriyeti…

Zafer bahçesinde gül kelebeği
Başı dik büyütür anne bebegi
Eğitimde eşit kadın erkeği
Türk diliyle çözdük cumhuriyeti…

Dünya unutmaz bu büyük zaferi
Durmak yoktur ey halk daha ileri
Ata’ya söz verdik, dönülmez geri
Geldik gördük gezdik cumhuriyeti…

Vurguni’yim halklar onsuz gülemez
Bir ulu ışık ki cahil bilemez
Bedenler ölse de kimse silemez
Kalbimize yazdık Cumhuriyeti…

Abdullah Oral..

Pensilvanya daki yobaz terki diyar eylemiş

0

Münkir münafıkın huyu
Yıktı harap etti köyü
Ölüsüne bir tas suyu
Dökenin de avradını

Dağdan tahta indirenin
Iskatına oturanın
Mezarına götürenin
İmamın da avradını

Derince kazın kuyusun
İnim inim inilesin
Kefen dikmeye iğnesin
Verenin de avradını

Müfsidin bir de gammazın
Malı vardır da yemezin
İkisin meyit namazın
Kılanın da avradını

Kazak Abdal söz söyledi
Cümle halkı ta neyledi
Sorarlarsa kim söyledi
Soranın da avradını