Pazartesi, Mart 23, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 145

Atatürk için Yas

0


Ankara’da cenaze töreni
Ankara, 21 Kasım 1938
Atatürk’ün cenazesi onun son zaferi oldu. Cenaze töreninde tüm tezatlar susmuştu. Türk ve Alman askerleri naaşının arkasında yürüyorlardı. Stalin ve Hitler’in temsilcileri aynı sıradaydı. Valencia ve Franco çelenk göndermişlerdi. Naaşının önünde faşistler, demokratlar ve komünistler eğildiler. Türk halkının her kesimi ağlıyordu . Fakir ve zengin, alt ve üst arasında hiç bir fark yoktu. Ankara bugün dünyanın şimdiye kadar gördüğü en etkileyici cenaze törenine tanıklık ediyordu.
Tören, bir süvari bölüğü tarafından açıldı. Onların arkasından bir topçu bölüğü ile ellerinde bayraklarla ve bando ile cumhuriyet muhafızları geliyordu. Sonra askeri okulların öğrencileri ve alfabetik sırayla önce Almanlar olmak üzere Bulgarlar, İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, Romenler, Ruslar ve nihayet Yugoslavlar’dan oluşan birlikler yer alıyordu. Her dilde komutlar yükseliyordu. Almanca komutu Farsça komut, Yunanca komutu Rusça komut takip ediyordu. Ruslar Karadeniz filosunun bir müfrezesini göndermişlerdi. Çelik miğferli ve SS üniforması içindeki Baron v. Neurath, kolu yukarıda, Prusya merasim yürüyüşüyle geçen Alman bahriye birliğini selamlıyordu. Yabancı birlikleri Türk denizcileri takip etti. Bando, Chopin’in cenaze marşını çalıyordu. Onların arkasından büyük ölünün naaşını taşıyan top arabası geliyordu. Top arabasının her iki tarafında kılıçlarını çekmiş oniki general yürüyordu. Mütevazi giyimli yaşlı bir kadın, tek aile üyesi olarak Atatürk’ün kızkardeşi, eşinin kolundaydı. Onları, kanunun öngördüğü şekilde yalnız olarak cumhuriyetin yeni başkanı İsmet İnönü takip ediyordu. Onun arkasında tek sıra halinde millet meclisi başkanı, başbakan ve Türk ordusunun genel kurmay başkanı geliyordu. Yabancı özel misyonların renkli üniformaları harika bir görüntü teşkil ediyordu. Dünyanın tüm ülkeleri temsil ediliyordu. İtalyan heyetine eski Milletler Cemiyeti delegesi Baron Aloisi, Fransız heyetine içişleri bakanı Sarraut, Yunanistan heyetine ise başbakan Metaksas başkanlık ediyordu. Onların arkasından Türk hükümeti üyeleri, milletvekilleri, devlet memurları ve subaylar geliyordu. Bir bölük piyade ile görkemli cenaze alayı son buluyordu.
Cenaze alayı saat onikide, Atatürk’ün şanına layık bir anıtkabir yapılıncaya kadar geçici istirahatgahı olan etnografya müzesine ulaştı. Yaşamında imkansızı mümkün kılmış olan Mustafa Kemal Atatürk ölümünde de aynı şeyi yaptı. Onun naaşının arkasında ilk defa birbirleri ile savaşan İspanyol cumhuriyet hükümetinin temsilcileri ile Franco’nun resmi olmayan askeri idaresinin temsilcileri yürüyorlardı.
Müzenin önüne gelindiğinde tabut generaller tarafından top arabasından alınarak salona taşındı. Orada, cumhurbaşkanı ve Atatürk’ün kızkardeşinin yanı sıra yüksek yetkililer toplanmıştı. Üç dakikalık saygı duruşunda salona sessizlik hakimdi. Hiç konuşulmadı ve hiç bir dini tören düzenlenmedi. Cumhurbaşkanının müzeyi terk etmesiyle resmi cenaze töreni tamamlandı. Dünyanın her yanından çelenkler gönderilmişti. Türk gazetelerinin tahminlerine göre bunların sayısı yirmi bini buluyordu. Bunları Ankara’ya getirmek için sekiz vagon gerekmişti. Müze içinde naaşın her iki tarafına sadece devlet başkanlarının gönderdikleri çelenkler konuldu. Diğer çelenkler, yaşamı sırasında kendisi için yapılan anıtlarda yerlerini aldılar.
Tören sırasında bazı ufak hadiseler de yaşandı. Yunanistan başbakanı General Metaksas bayıldı ve subayları tarafından cenaze alayından çıkarılmak zorunda kaldı.
Türkiye’de, 10 Aralık’a kadar ulusal yas tutulacak. Tüm okullar sekiz gün daha kapalı. Anıtların önünde meşaleler yanıyor ve halk önderinin heykellerini seyrediyor. Yas sadece devlet başkanı için değil, aynı zamanda cumhuriyetin kurucusu ve şekil vereni için de. Atatürk’ün naaşını taşıyan top arabası geçerken askerler gözyaşlarını tutamadılar; aynı imparatorluk muhafızlarının Napolyon’la vedalaşırken ağladıkları gibi.


yaş yetmişi geçti…

0

Yaş yetmişi geçti…

Beyazlar baskın çıktı siyahlara saçlarımda.
Gözler de seçemiyor eskisi gibi güzeli çirkini.
Yani kısacası cancağızım,
Yolculuğa çıkma vaktidir şimdi…
Eski dostları, eski aşkları ziyaret etme vakti…
Atlayıp gideceksin şimdi mesela Agora Meyhanesine…
Ya da ne bileyim Yedikule’deki Safa’nın yerine…
Açtıracaksın bir Kulüp rakısı.
İlla ki vardır haydarisi, barbunyası, salatası…

Kalmadıysa da söylersin Ruhi bey’e…
Yaptırır Mezeci Ekrem’e bir İzmir fava’sı…
Eee, dedim ya yaş yetmişi geçti artık.
Vedalaşma vaktidir şimdi,
Ufak ufak toplanma vakti…

Ne diyeyim;
selam olsun sevenlere sevilenlere…
Helâl olsun kalanlara, gelenlere…
Hatta, aşkolsun bırakıp da gidenlere…
Yapmadıklarını yapacaksın bu saatten sonra…
Bir kedi alacaksın damdan meselâ,
Ya da ne bileyim, sokaktan çelimsiz bir köpek…
Mutlu olacaksın işte onlarla…
Birinin adını Limon koyarsın…
Diğerininkini Tutku…
Ha, en önemlisi ne biliyormusun ihtiyar?
Olacak o gönlün hem şen, hem bahtiyar…
Hatta açacaksın her gece bir şişe şarap…
Kalmayacak kalbinde zerre gam zerre keder…

Dedim ya,
yaş yetmişi geçti artık,
At vitesi boşa, sal arabayı yokuşa…
Bak bir nasihatım var hem sana, hem bana…
Dinler misin, artık bu senin bileceğin mesele…
Ama kulak ver şu serseri abine…
Hayat hoş gerisi boş, hiç bir şeyi atma içine…
Gömüldü o yaşananlar kavak ağacının dibine…
Sakın kahretme!..
Nerde sevdiklerim, hani sevenler deme kendi kendine…

Yaş yetmişi geçti,
Yolculuğa çıkma vaktidir şimdi…
Yapamadıklarını yapma vakti…
Hadi koy çantana pişmanlıklarını, hatalarını…
Yap yeniden aynı aptallıklarını…
Dert değil, benzemesin hiç biri birbirine…

Ama öyle bir yaşa ki…
İnadına yaşa ki…
Vazgeç meselâ paradan puldan…
Vazgeç, şöhretten şandan…
Yani kimse demesin giderayak arkandan…
Yahu bu ne kibirli, bu ne mal bir adam…

Adnan Sökmen

RIZA ŞEHRİ

0

Bir şehir dediler duydum adını,
Kapıdan baş eğip girilen şehir,
Rızalık Şehridir, sordum yönünü,
Canların gönlünde kurulan şehir

Yapısı tüydenmiş, harcı köpükten,
Dedim, nasıl durur bu kadar yükten,
Dendi, canlar ölür burda göçükten,
En küçük kusurda kırılan şehir

Nasıl varıp girem ben güzel şehre,
Ya kırıp döker de uğrarsam kahra,
Hak Muhammet Ali Fatıma Zehra,
Cümle can adına darılan şehir

Rahman Rahim Mevlam saklasın beni,
Affedip suçumdan aklasın beni,
Bir musahip ile yoklasın beni,
Anda yüzbin dara durulan şehir

Ne yapıp ettiysen, varın önünde,
Tir tir titreyi ben pirin önünde,
Huzuru mahşerde, yarin önünde,
El ele el Hakka varılan şehir

Cehenneme haram, zerresin almaz,
Hak Rahman kuşatmış, hiç zarar gelmez
Burda nasip alan bir daha ölmez,
Hayyül Kayyüm Dost’ta dirilen şehir

Peyikler seslendi, kapı açıldı,
Açıldı içinden inci saçıldı,
Rızalık soruldu, aşka geçildi,
Rahman’ın hatemi vurulan şehir

Rızalık alanlar şehre doluşur,
Dergah-ı Ali’de lokma bölüşür,
Canların içinde canan dolaşır,
Meyledip canana sarılan şehir

Bir zamanlar bir sûfi dünyayı seyahate çıkar. Bir gün yolu bir kente düşer. Bu kent, şimdiye değin gördüğü kentlere benzememektedir. Sabah zamanı herkes işine gücüne gitmekte, sessizlik içinde yaşam sürmektedir.Kentin alışmamış bir düzeni vardır. Sûfi kentin bu düzenini görünce şaşar kalır. Öyle ki yaklaşıp birine bir şey sormaya cesaret edemez. Karnı acıkmıştır. Kenti gezerken bir fırın görür. Ekmek almak için içeri girer. Fırıncıya para uzatarak ekmek ister. Ama fırıncı hayretle paraya bakar.“-Nedir bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen Rıza Şehri’nden değilsin, dünyalı olmalısın” der.Sûfi;“-Evet, ben bu kentten değilim” diye karşılık verir.Fırıncı;“-Belli oluyor. Dur, öyleyse seni görevlilere teslim edeyim. Onlar seninle ilgilenirler. Bizim kentimizde para pul geçmez” der. Ve sûfiyi görevlilere teslim eder. Görevliler kendi aralarında tartışırlar, içlerinden biri;“- Meclise götürelim, ulular karar versin” der. Diğerleri de bu görüşe katılırlar. Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tutar. Yol boyu sûfi düşünür. İçinden;“- Paranın geçmediği bir kent, görevliler, ulular meclisi. Ne büyük, ne görkemli bir yerdir ulular meclisi” diye kurar.Bir süre yürüdükten sonra divana vardılar. Ama sûfi bu kez de şaşırır. Çünkü divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve göz kamaştırıcı değildi. Düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük bir yapı idi. Yerlere basit kilimler serilmişti. Aksakallı ulular bağdaş kurmuş kentin sorunlarını görüşüyorlardı.Görevliler uluları selamladıktan sonra:“Bu dünyalı şehrimize girmiş. Acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti. Ne yapalım?” diye sordular.Ulular;“Bunu neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz. Onu konakta bir odaya yerleştirin, aşevine götürün, gerekeni yapın” diye buyurdular.Bunun üzerine görevliler sûfi ile birlikte geri döndüler. Önce bir aşevine götürdüler. Karnını doyurdular. Sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürdüler. Bir odaya yerleştirdiler:“Burada para pul geçmez. Burası Rıza şehridir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın” diye uyardılar.Sûfi konağa yerleşti, gezip dolaştı. Rahatı yerindeydi. İstediğini alıp her istediği yerde yiyip içiyordu. Hiç kimse “Ne arıyorsun?” diye sormuyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını topladı. Şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi. Ama görevlileri karşısında buldu.Görevliler: “Gidemezsin!” dediler.“Bu şehir Rıza Şehri’dir, adı üstünde. Sen buraya rızan ile geldin. Biz de sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık. Bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?”Sûfi; “kuşkusuz razı kaldım, sağ olun!” diye karşılık verdi.Görevliler: “Şimdi bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip, içip yattığın günler için çalışmalısın.”Sûfi; “O ki töreniz böyle çalışayım” diye kabul etti.Görevliler sûfiye yapabileceği bir iş verdiler. Konakladığı odadan alıp daha büyük bir eve yerleştirdiler. Artık o da Rıza şehrinden bir adam olmuştu. Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girişti. Ama her kiminle konuşmaya başlasa ilk sorulan “sen dünyalı mısın?” oluyordu.Bu şehrin insanları kavga, çekememezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmışlardı. Böylece gün geçti ay geçti. Sûfi şehri iyiden iyiye sever oldu. Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçti. Bu şehirde kalmaya karar verdi. Ama hâlâ yalnızdı.Bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açıldı: “Sizin bu şehirde nasıl evlenilir, ne yapılır?” diye sordu.Arkadaşı: “Şehrin ortasındaki bahçe var ya, işte orada her cuma günü tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler. Herkes orada beğendiği anlaştığı biri ile evlenme yolunu arar. Orda tanışırlar. Anlaşırlarsa evlenirler” dedi.Sûfi cuma günü söylenilen bahçeye gitti. Kocaman bahçe tıklım tıklım doluydu. Türlü giysiler içinde genç kızlar kelebek gibi dolaşıyorlardı. Genç kızlar, oğlanlar sohbet ediyorlardı. Birbirini beğenip anlaşanlar uzaklaşıyorlardı. Anlaşmayanlar ayrılıp başkasına yaklaşıyorlardı. Sûfi olup bitenleri bir süre hayranlıkla izledi. Sonra kanının kaynadığı bir kıza yaklaştı.Bacının ilk sorusu: “Sen dünyalı mısın?” oldu. Sûfi aylardan beri hep bu sözü duymaktan iyiden iyiye bıkmıştı.“Evet, dünyalıyım ne olacak?” diye karşılık verdi.Bacı:“Davranışlarından hemen belli oluyor. Ama alınma, zararı yok. O ki beni kendine eş seçmek istiyorsun, bu konuda bende sana yardımcı olurum, davranışlarını düzeltirsin” dedi.Bacı ile sûfi anlaşmaya niyet ettiler. İşten artan boş zamanlarında buluşup konuşuyorlardı. Sûfi bir keresinde bacı ile buluşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi gördü. Bahçenin ne duvarı, ne bekçisi ne koruyucusu vardı. Hemen bahçeye daldı. Kimse görmeden bahçeden bir kaç nar kopardı. Yakalanırım korkusu ile acele davranıp ağacın birkaç dalını kırdı. Ama ne kimse geldi, ne de sordu. Sûfi narları toplayıp bacı ile buluşacakları yere gitti. Henüz bacı gelmemişti. Narları bir tabağa koydu. Masanın üzerine yerleştirdi. Bacının gelmesini bekledi. Nitekim bir süre sonra bacı geldi. Ne var ki narları görmesine karşın hiç ilgilenmedi. Oysa sûfi bacının narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekliyordu.Bacı her zamanki gibi yerine oturdu. O zaman sûfi dayanamadı. Bacıya narları gösterdi.Bacı; “bunları nerden aldın?” diye sordu. Sûfi narları nerden kopardığını söyledi.Bunun üzerine bacı:“Beni düşündüğün için sağol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi, gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek. Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Gelirken öğrendim. Narları koparırken bahçeye zarar vermeye bilirdin. Burada kimse senden bir şey kaçırmıyor ki, Bunca süredir Rıza şehrinde yaşıyorsun. Bu şehirde rızalıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin. Şimdi anlıyorum, sen bu şehre layık değilsin.”Bunları söyledikten sonra bacı sûfiyi bırakıp gitti. Görevlilere söylemiş olacak ki, görevliler sûfinin yaptıklarını divana bildirdiler.Divan sûfinin durumunu tartıştı. Sonunda sûfinin Rıza Şehri’ne uyamayacağına karar verdi. Bunun üzerine görevliler dünyalı sûfiyi rıza şehrinden attılar.Kaynak: İmam Cafer Buyruğu – Esat Korkmaz

Biz buradayız ama

0

Erenler şahtan gelirler

0

Erenler şahtan gelirler
Ali derler pirimize
On İki İmam kullarıyız
Münkir ermez sırrımıza


Ateş yanıp kazan coşar
Dalga gelir boydan aşar
Şulesi aleme düşer
Bakın bizim nurumuza


Pirimiz kırklar yediler
Bu yolu onlar kodular
Bize böylece dediler
Kanarsan ikrarımıza


Baktık aslımız Ademdir
Kısmetim veren hüdamdır
Halifeler piş kademdir
Taç urdular serimize


Mürit mürşidine uydu
Erenler manisin duydu
Münafıklar nice kıydı
Tiğ çektiler pirimize


Nesimi sözünü pişir
Özüne muhabbet düşür
Bin bezirgan metah taşır
Günden güne şarımıza
Kul Nesimi

Narin Cinayeti Araştıralma önerisi

0

Akp ve Mhp oylarıyla reddeildi

A. Rıza Aydın KAYMAKTA DERLEDİĞİM ŞİİRLER ÜZERİNE KISA NOTLAR

0
        Bu yıl (2003 yılı) yaz aylarını köyde geçirdim. Buradaki günlerimi değerlendirmek içinde başta annem- Navruz olmak üze köylülerimizin bildiği deyişleri Düvâz İmamları (Düvâzdeh[1] imâmları) yazmaya çalıştım. Navruz [2] yazdırmaya çalıştığı bir deyişi çıkaramayınca “bunu şu da bilirdi, ona da bir sor” diye beni yönlendirerek çalışmamı genişletti; bu şiirlerle ilgili bazı notlar yazmak istiyorum:

Seyit Sultan Celal dünyadan göçtü şiirinin annem için özel bir önemi var. Dedesi Acırlıoğlu – okur-yazar olmadığından – bu şiiri unuturum diye korkarmış. Bundan dolayı da “Navruz’um bunu unuturum diye korkuyorum gel de şunu bir daha işletek (söyleyek)[3]” diye gelir çeşitli zamanlarda birlikte söylerlermiş. Bence ise bir başka önemi daha var, şiir özel bir olayı, Hacı Bektaş Çelebilerinden Ali Celâlettin Çelebi’nin dünyadan göçüşünü; o zamanların hüzünlü, bulanık atmosferini, bu şahsiyetinin gönüllerdeki algılanış halini, ona yapılan cenaze törenini aktarması açısından da tarihi bir önemi var gibi.
Tarihte “Vakayı Hayriye” yada Bektaşilerin tabirle Vakayı Şerriye diye anılan Yeniçeri ordusunu büyük bir katliamla dağıtılmasıyla başlayan dönemde Hacıbektaş Pôstnişini Hamdullah Celebi (1767-1846) ile kardeşi Veleyettin Çelebi (1772-1828) Hacıbektaş’ta yaşarlarmış. Bu olaydan sonra Hamdullah Çelebi Amasya’ya sürgüne gönderilmiş, hayatının geri kalanını Amasya’da sürgünde geçirmiş; ne demekse annemle ebem “Amasya’ya Mafiliğe (Mahfil) gönderildi” derlerdi. İyide bir şair olan Hamdullah Çelebi sürgüne gönderilmeden önceki şiirlerinde “Hamdullah” yada “Hamdi” Mahlasını kullanırken sürgüne gittikten sonraki şiirlerinde “HASRETİ” mahlasını kullanmış. Hamdullah Çelebinin biri oğlan biri kız, iki evladı olmuş, ikisi de Amasya’da öldüğünden Hacı Bektaş Postnişinliği kardeşinin çocuklarına geçmiş.
Hamdullah Çelebinin Hacıbektaş’ta kalan kardeşi Velayettin Çelebi’nin Ali Celalettin Çelebi ile Feyzullah Çelebi adlarında iki oğlu varmış; “Seyit Sultan Celal dünyadan göçtü” diye başlayan bu şiirde dönemin atmosferi içinde anlatılan işte bu Celalettin Celebi olsa gerek .
Hammdullah Çelebinin Amasya’ya sürgün edilmesi genel olarak bu yöre Alevîlerini özel olarak ta bizim aileyi çok etkilemiş olmalı ki küçüklüğümüzde bu konularla ilgili öyküleri dinleyerek büyüdük.
İğdecik’li Aşik Veliyle Kale’li aşık Kemter hem bir birleriyle usta çırak ilişkisi içerisinde iyi dostlarmış, hem de Pir kabul ettikleri Hamdullah Çelebiye –annem gilin tabiriyle söylersem Hamdullah efendime – çok bağlılarmış. İki aşık zaman zaman pirlerini ziyarete giderlermiş; günümüzde hala söylemekte olan, aşık Veli’nin Amasya’ya gitme özlemini anlatan deyişleri meşhurdur; Aşık Velinin bu yolculuklarıyla ilgili bir doluda öykü anlatılır[4].
Hamdullah Çelebinin biri oğlan biri kız, iki çocuğu varmış; oğlu ölmüş yada öldürmüşler kızını da kaçırıp kaybetmişler. Aşık Veli’nin de bir oğlu varmış, her nedense Aşık Velinin oğlu ölmüş. Aşık Velinin oğlu ölünce, iç sıkıntısına bir çare bulmak için doğruca Amasya’ya pirinin yanına gitmiş. Varmış ki ne varsın, Hamdullah Çelebi’nin de oğlu ölmüş, Hamdullah Çelebi “Dağlar, taşlar bile kara giyip kara kuşansın” demiş. Herkes yasta, kimsenin ağzını bıçak bile açmıyor; öyle bir kasavetli hava var ki dal kıpırdamıyor. Aşık Veli derdini bile söyleyemeden bir iki gün orada kaldıktan sonra aş evine çekilmiş kendi kendine söylenerek “ Derde tabi oldum tabibe vardım./ Vardım ki tabibin derdi benden çok. Tabipler tabibi dertli olursa / besbelli ki bu dünyada dertsiz yok .” diye başlaya şiirini söyleyip, şiirin sonunda “Eğer bu sözümde hilaf var ise, Kerbela da İmam Hüseyin’e baksana” demiş. Her nasıl olmuşsa, bu sözler Hamdullah Çelebi’ye malum olmuş; gelmiş “Aşık beni bağladın, gayrı sazlar çalınsın, kudümler vurulsun” deyi aşığın önünü açmış.
Aşık Velinin bir ziyaretinde, Hamdullah Çelebi “Aşık kızımı bir medetsen, nasıl anlatırdın bakalım”deyince Aşık Veli “Zeynolmuş kakülün enver misali / boyun erguvandan güzelsin güzel” diye başlayan türküsünü söylemiş.
Hamdullah Çelebi sürgün edilince, Hacıbektaş’ta kalanlarla gurbete gidenler birbirleriyle şiirler yazarak haberleşirlermiş. Ebemin tabiriyle “şiirlere döktükleri duygularını rüzgara verip bir birlerine gönderirlermiş”; bu şiirler çok dokunaklıdır:

“Badı sabah benden yare selam et
sorarsa hallerim perişan de var
alıp bu nameyi köyü yare git
Hasretinden Çaki giryan dede var

Dokun zülfün yare aheste sen es
Hoş bir reyha gelsin bir dahi nefes
Fevzi’nin gürbetten şikayeti pes
Gahi şadan gahi perişan de var”

“Senden ayrılalı Şahı revânım
Arttı ahû-zârım ne alemdesin
Adaletli Şahım selvi civanın ( selvi revanım)
Kaşları kemanım ne alemdesin

Hasretlik çekmeye kalmadı tâkat
Ne dilde tahammül ne can irehat
Sen bilin halimden sormak ne hacet
Gülüm, gül fidanım ne alemdesin”

Yazdığım şiirlerden Derviş Alinin Duaz İmamı bir başka açıdan dikkatimi çekti. Bizim Bektaşi edebiyatı hece ölçülü, dörtlük düzeniyle yazılıp söylenilen şiirlerdir. Serbest vezin çok çok sonraları başladı diye bilinir. Derviş Alinin “Selavattan indi nişan/ Muhammet ehli dindir/ Deyverin ey sofular evvelki imamınız kimdir” diye başlayan şiiri serbest vezinle yazılmış bir şiir. Bu alanda uzman değilim, bundan dolayı da fazla söz söylemekten korkarım ama bu şiir serbest vezinle yazılmış bir şiir. Edebiyat tarihçileri bunu dikkate almalı diye düşünüyorum. Gerçi “Bir çiçekle bahar gelmez” derler ama, açan bir gül de bir güldür, daha bahar gelmedi diye erken açan bir gül görülmezlikten gelinemez. Bu şekilde imamların anıldığı başka şiirlerde var. Geçen gün Navruz duvazı imamlar ( İmamları anan dualar) söylerken dikkatimi çekti yazmaya çalışacağım.

Burada üzerinde durup incelemek istediğim bir başka deyiş “Kudret kandilinde balkıyıp duran Muhammet-Alinin nurudur vallah” duvazının söylenişindeki hatalı söyleyiş hakkında. Bu deyişi Sabahat Akkiraz “Yiğit İnsanların Türküleri” kasetinde söylüyor; ağzına, diline sağlık pekte güzel söylüyor. Ancak her kıtada bizim bildiğimizden, yani Navruz’dan yazdığımdan çok farklı söylüyor; biz bu farkların önemli olduğunu düşünüyoruz. Ben incelemelerimde Navruz’un yazdırdığı halin doğru olduğuna karar verdim, bunları yazıp konuya ilgi duyacaklarla paylaşmak istiyorum.
Bu şiirleri, hatta bu yazıyı köyde yazdığımdan buyana bu konu hiç aklımdan çıkmadı. Adana’ya gelince de ilk işim kitaplığıma dalıp bu deyişi aramak oldu. Önce İsmail ÖZMEN’in değerli eseri “Alevi – Bektaşi Şiirleri Antolojisi”nin Noksanı bölümüne baktım, bu şiir orada yoktu; sonra Noksani’nin kitabına baktım bu şiir orada da yoktu. Sonra M. Hâlid BAYRİ’nin 1969 yılında yayınlanan “Aşık Virani Divanı” ile Adil Ali Atalay VAKTİDOLU’nun “Virâni ve Risalesi (Buyruğu)” kitaplarına baktım; bu şiir her iki kitapta da var. İsmail Özmen de “Alevi – Bektaşi Şiirleri Antolojisi’nin Virani bölümüne bu şiiri almış. Bu deyiş, M. Tevfik OKTAN’ın 1945’de yazdığından buyana Alevilerin –Bektaşilerin bir nevi baş vuru kitabı niteliğinde olan “Bektaşiliğin İç Yüzü” adlı kitabında (bakınız 84-85. sayfalarda) da var. Araştırılsa pek çok kaynakta daha olacağını sanıyorum, çünkü şiir cemlerde söylenen, Alevilerin düşüncelerini özlü bir ifadeyle, çok iyi anlatan bir şiir.
Kitaplarda Kudret Kandili şiirinde bazı farklılıklar var ama öz olak, Navruz’dan yazdığım gibi. Örneğin Bektaşiliğin İç Yüzünde şiir 6 kıta diğer kitaplarda 7 kıta vs.
M. Tevfik OKTAN Bektaşiliğin İç Yüzünde bu şiiri Genç Abdal’ın “Kudret Kandili” ile ilgili şiirini açıklayıp bu konuyu şiirlerinde işlemiş ozanlardan söz ederken anıyor. Bu şiirin anılmasına neden olan Genç Abdalın ilk dörtlüğü şöyle:
Kandilde nûr iken sevmişem seni
Güzel Pirim, Sultan Pirim, Şah pirim
Her güzelden güzel görmüşem seni
Güzel Pirim, Sultan Pirim Şah Pirim.

M. Halil BAYRİ’nin “Aşık Virani Divanı” adlı kitabında ise şiirle ilgili şöyle bir açıklama var: “Virani’nin elimizde bulunan büyük Divanındaki üç yüz manzûmenin hemen hepsi arûz vezni ile yazılmıştır. Arûz veznini kullanırken şair hiç güçlük çekmediği halde, ara sıra da hece vezni ile şiirler yazmıştır ki, aşağıda görünen üç manzume bunlardır:” dedikten sonra sıraladığı bu üç manzumeden biride bu “Kudret Kandilinde Parlayıp Duran” şiiri. Bu yüzden şiir kitapta iki defa yer almış. İsmail Özmen “Alevi-Bektaşi Şiirler Antolojisine” M. Halil Bayri’nin kitabındakinin aynısını almış.
Ancak “Kudret Kandilinde Parlayıp Duran” şiiri andığım bu dört kitapta da, Navruz’dan yazıldığı şekilde görünüyor diye doğru olan bu şekildir demek kolaylığına gidemeyiz. Kudret Kandili şiiri Virani adıyla bir çok kitapta yer almasına rağmen aynı şiiri A. Celalettin ULUSOY “ Alevi Bektaşi YOLU” adlı kitabında Hatayi mahlasıyla yazmış (Bakınız sayfa 243). A. Celalettin ULUSOY’un özellikle “Bektaşiliğin İç Yüzü’nü okuduğu, hem de çok iyi incelediği kitabından anlaşıldığına göre bunu niye böyle yapmış bilemiyorum. Ama mahlas dışında öz olarak bir değişiklik yok. Bunda şaşılacak bir durum yok, aynı şiir bir başka yerde bir başka ozanın adıyla da karşımıza çıkabilir; halkın sevdiği bir şiiri (sevdiği bir deyişi) sevdiği bir ozana mal edip öyle söylediği bilinen bir gerçektir. Ancak genel olarak halk, özel olarak da Aleviler – Bektaşiler, sevdikleri bir ozanın söylemeyeceği bir sözü, asla o ozana söyletmezler, buda bir başka gerçek.[5]
Peki öyleyse, böylesi durumlarda ne yapacağız? Tutulacak yol gayet açıktır; Anadolu Aleviliğine – Bektaşiliğe bağlı ozanlar yüzyıllardır süren yürüyüşleri içerisinde tıpkı bir akademinin önündeki konuları çeşitli açılardan incelediği gibi, onlarda bütün bu konuları inceleyip şiirlerinde -oya işler gibi- işlemişlerdir. Bizde bir şiiri incelerken, o söyleyişin doğru olup olamadığını anlamak için, o konuyu başka ozanların şiirlerinde nasıl işlendiğine, Bektaşilerin genel anlayışlarında konun nasıl değerlendirildiğine bakıp ona göre bir karara varmalıyız. Bizde şimdi bu yolu izleyerek Kudret Kandili şiirini kıta kıta (dörtlük dörtlük) inceleyelim.
Yunus Emre’nin “Ölürse tenler ölür, canlara ölesi değil” diye belirttiği gibi Bektaşiler canın( İnsan ruhunun ) öleceğine inanmazlar; canı Allah verir ten ölünce can geldiği yere geri gider; bundan dolayı ölen bir kişi için “Hakka Yürüdü” “Kalıp Değiştirdi” derler. “Hakka Yürüdü” demenin felsefi derinliği şudur: Allah evreni yoktan, yokluktan değil kendi varlığından yaratmıştır. “Bu yaratılış, başka bir şey yaratma değil, meydana çıkma, bir şeyin başka bir şeye değişmesi, zuhur halidir. Kişinin maddi varlığının ölmesi, Allah’ın varlığı içinde bir baka biçimde dirilmesidir. İnsan yaşamında bir amacın bitmesi diğer bir amacın başlamasıdır.” Evren yokken, “zaman var edilmeden önce – Allah- ‘Hüsnü – Mutlak’ (sonsuz Güzellik) halinde bir ‘Kunt-ü Kenz’ (Gizli Güzellik) – olarak var- idi. Sonu olmayan bu yokluğun içinde kendine bakacak göz, ve vecde gelecek bir gönül istedi.” Bunun soncuda kainatı kendinden yarattı. Bundan sonra “ Durgun bir göle akseden güneş gibi, Kainatta var olan her cisim Allah’ın sıfatlarından birini yansıtır oldu”[6] Allah evreni, evrendeki her şeyi kendi varlığından yarattığı için evrendeki canlı cansız her şey Tanrının bir görünümüdür, bu yüzden evrendeki canlı cansız her şeye yaklaşırken Tanrıya yaklaşır gibi, sevgiyle muhabbetle yaklaşmalıyız[7]; Tanrının evreni, evrendeki yaratıkları bu çeşitlilik içerisinde yaratmasında bir hikmeti olduğunu bilip, bundan dolayı da bunu olduğu gibi kabul edip sevmeliyiz; bu çeşitliği kabul etmeyip bir türü yok etmeye çalışmak Allah’ın iradesine karşı gelmektir; bunun için biz 72 milleti, börkü böceği olduğu gibi kabul edip sevmeliyiz, demişlerdir. Yunus Emre’nin “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü” sözü bu bütünlüğü ifade eder.
Bu anlayışa uygun olarak, insan yaratılmadan önce Tanrının bir parçası olduğu için Ölünce de “Kalıp Değiştirir” geldiği yere geri döner “Hakka Yürür” derler. Bektaşi ozanlarının bu devriyeyi anlatan şiirleri çoktur; Bu şiirle içinde Şirinin, Hatayi’nin, Edip Harabi’nin devriyeleri çok ünlüdürler, çok bilinirler.
Kudret Kandili gerek Alevi söylencelerinde gerekse de Alevi Bektaşi ozanlarının dizelerinde çokça gecen bir kavramdır. Bu kavram evren yaratılmadan evvel Ali İle Muhammet’in Kandilde yanan bir nur gibi bulunduklarını, “Kandili-Kudrette birlikte” olan bu nurun dünyada sürekli olacağını, bunların birbirlerinden ayrılamayacağını anlatır. Kudret kandilindeki bu nur, bin bir dondan baş gösterir, imamların görünümünde dünyaya gelip gider en sonunda da Hacı Bektaşi Veli olarak gelir. “Onlar için Hacı Bektaş Veli çağ ve ad değiştirmiş Ali’dir. Serçeşme’dir.”[8] Kudret kandilini anlatan şiirler imamları andıktan sonra bunu getirip Pirlerine Hacı Bektaş Veliye getirip bağlarlar. Virâni’de bu şiirinde bunu yapıyor. Virâni’nin şiirine geçmeden Kul Himmet’in iki şiirinden konuyu anlatan birer dörtlüğü buraya almanın uygun olacağını düşünüyorum.
“Yerde insan gökte melek yok iken / Kudretten bir nur idi süzüldü
Cümle mahluk kandildeki nur iken / Ayn Ali mim Muhammet yazıldı”
Nice yüz bin kandilde durdun / Ata’nın belinden mâder’e geldin
Anın için halkı gûman’a saldın / Bin bir dondan baş gösterdin ya Ali”

Şimdi kudret kandili şiirini kıta kıta yazarak kasette bize yanlış gelen yerleri belirtip nedenleri üzerinde duralım.

Kudret kandilinde balkıyıp (parlayıp) duran
Muhammet Ali’nin nurudur vallah
Zuhur edip kafir (kuffar) leşkerin kıran
Elinde Zülfikar Ali’dir billah

Kasette leşkerin kıran yerine “meskenin yıkan” deniyor. Kudret Kandilinde parlayan nur iken, bu defa yeryüzüne Ali olarak gelen zat, kendileriyle savaşan düşmanın askerini –din aşkına- kırar ama, düşmanın evini yıkar mı? Anadolu halkı Ali’yi bir hayli Anadolulaştırmış onu, olgunluğun, adilliğin, insaflılığın, merhametliliğin vb. olumlu bütün değerlerin kendi üzerinde birleşip, cisimleştiği, insanı kamilliğe örnek kişi haline getirmiştir. Bu kişiye din uğruna, düşünceleri için, kendiyle savaşan askeri kırdıra bilirsiniz ama ona kuffarın evini (meskenini) yıktıramazsınız. Leşker savaş alanına çıkıp seninle savaşan askerdir bundan dolayı da doğal olarak askeri bir hedeftir; ama mesken askeri bir hedef değildir. Meskende suçlu, suçsuz, savaşamayacak kadar yaşlı, çocuk, kadın hatta hatta gönlünden gizliden gizliye seni seven bir taraftarda olabilir; askeri bir hedef olmayan böyle bir yeri -meskeni yıkmak insafla, merhametle, adaletle bağdaşmaz, bunu yapmak bir zulümdür, böyle bir şeyi Anadolu halkının gönlünde yücelerden yüce bir mevkide taht kurmuş olan birine yaptıramazsınız; böyle bir şeyi ne Noksani nede Virani aklına bile getirmez. Anadolu halkının gönlündeki Ali savaştığı asker yüzüne tükürünce onu öldürmekten vazgeçer; düşman askeri “ beni niye bağışladın” diye sorunca da “sen bize karşı savaştığın için seni din aşkına öldürecektim ama yüzüme tükürünce buna kendi hislerimde karıştı, günaha girerim diye korktum onun içinde seni öldürmekten vazgeçtim” der. Kendini yaralayıp, ölümüne neden olan kafire karşı son derece merhametli, son derece iyi davranır, ona eziyet edilmesini önler, ölümü halinde bunun ailesine, işbirlikçisi olan arkadaşlarına karı bir kin güdülmesini düşmanlık yapılmasını, kan davasını yasaklar. Ya Ali “Canına kast eden kafire niye böyle davranıyorsun o düşman bunu hak ediyor mu diye soranlara da “ben, ona yakışanı değil, kendime yakışanı yapıyorum” der. Askeri bir hedef olmayan, masum insanlarında içinde yaşadığı bir meskeni yıkmak, böylesi bir kişiye hiç yakışır mı? yada yakıştırılır mı?

Zuhûr etti imam Hasan Hüseyin
Onların nurundan ziyalandı din
Kırk pare bölündü Zeynel Abidin
Çekelim yasını hasbet-en-lillah

Bu dörtlüğün birinci mısrasına kaset de, “Fatma anadan geldi Hasan, Hüseyin” deniyor; Annemse “ Fatime anamdan zuhroldu Hasan hüseyin” diye yazdırmıştı; yukarda andığım kitaplardaysa “Zuhur etti imam Hasan Hüseyin” deniyor. Şiirin ölçüsüne uyduğu için kitaplardakinin daha uygun olduğunu düşünüyorum ama diğer söyleniş biçimlerinin de öz olarak yanlış olmadığını, şiirin anlamını bozmadığından, söylenirken bu tür esnekliklerin yapılabileceğini biliyorum.
Bu kıtada asıl üzerinde duracağım yer üçüncü mısradaki farklı söyleniş. Sabahat Akkiraz kasetinde “Kırklara karıştı Zeynel Abidin” diyor. Hiç kuşkusuz Zeynel Abidin kırklara karışmıştır ama, kırklara karışana, kırklara karıştı diye yas tutulmaz, yas tutulması için başka bir durumun yaşanması gerekir. Bu çelişkiyi aydınlatmak için Zeynel Abidin’in diğer düvâz- imamlarda nasıl tasvir edildiğine bakalım:

Muhabbet serisinin beşinci kasetinde ( yani “Muhabbet-5”te) Arif SAĞ’ın söylediği “Her sabah her seher ötüşür kuşlar / Allah bir Muhammet Ali diyerek” diye başlayan Kul Himmet’in şiirinde İmam Zeynel anılırken şöyle tasvir ediliyor: “ İmam Zeynel parelendi bölündü / ol imam Bakıra yüzler sürüdü / Cafer-i Sadık’a erkân verildi /Allah bir Muhammet Ali diyerek”. Aşık Veli (Kul Veli mahlasını kullandığı) bir şiirinde: “Aşık oldum imam Hasanı sevdim / Mazlum Hüseyin’in darına durdum / İmam Zeynel ile zindana girdim / kendimi kırk pare böleyim diye” anıyor; Şah Hatayi’de bazı şiirlerinde “Zeynelin canına kıldılar ceza / Muhammet Bakırdır sırrı Murtaza” yada” Zeynel Abidin’in akıyor kanı/ bakır kazanında kaynıyor donu” diye anıyor[9]. İmam Zeynel’in şiirlerde böyle anılmasının nedeni Aleviler arasında yaygın olarak anlatılan bir destana, bir efsaneye dayanır; bu destanda İmam Zeynel’in katledildikten sonra pare pare bölündüğü anlatılır. Bundan dolayı Kudret Kandili şiirinin yazarı da bu geleneğe uyarak “Zeynel Abidin Kırk pareye bölündü, Allah rızası için –hiç bir şey beklemeden – onun yasını çekelim”demiştir. Sözünü ettiğim “Alevilik Destanı’nın” bir kısmını, şiirlerde de anlatılan birçok konuyu, tabiri, tasviri anlamamızı sağlayacağını düşündüğüm için, konunun bütünlüğünü bozulmasın diye, bu yazının sonuna ekleyeceğim. Örneğim Kul HİMMET’in “Bugün bize Pir geldi” deyişinde geçen “Keşiş kurbân eyledi yedi oğlunun başını” sözleriyle anlatılan efsane bu destana dayanır.

Muhammet Bakırdan Cafer-i Sadık
Musayı Kazıma İriza dedik
Tarîkat âbıyla cismimiz yuduk
Hak dedi mü’min’in kalbi beytullah

Bu dörtlüğün ikinci ile üçüncü mısralarında farklı söyleyişler var. İkinci mısrada andığım kitaplar “Şah Mûsâ Kâzım’la hem Rıza dedik” diyor; Sabahat Akkiraz’sa “Musa Kazım İriza’dan bin yatıp durduk” diyor. Hem kitaptaki söyleniş biçimi hem de Navruz’dan yazdığım biçimin ikisi de, şiirdeki ölçüye uyuyor; bu yüzden her ikisi de olabilir ancak, eskiden halk dilinde Rıza’ya İriza[10] denildiğini düşünürsek, Navruz’un yazdırdığı biçim daha akla yatkın. Ama sonuç olarak ikinci kıtadaki bu üç söyleyiş biçimi de anlamı bozmuyor, sözlü kültürde bu üç biçimde olabilir. Ancak üçüncü kıtada durum değişiyor Sabahat Akkiraz kasetinde “Tarîkat âbıyle cesedi yuduk” diyor. Bunu babama dinlettiğimde ilk tepkisi “Alevilikte ölüye bir şey yok ne varsa diriye” demişti. Ceset bütün sözlüklerde “ölü vücudu” olarak geçiyor. Ölü vücudunun tarikat suyuyla yunacağı (Târikat ehlince ölünün yüceltileceği) gibi bir kavram ne duyulmuş nede Alevilikte akıl edilmiş bir şeydir[11]. Aslında burada üçüncü mısra ile dördüncü mısra bir birlerini tamamlayarak Alevilikteki bir olguyu anlatırlar. Oda şudur: Tanrı evreni yarattıktan sonra insanın kalbinin içine, gönül Kabesine girmiştir ama, orada saf olarak tek başına bulunmaz, tanrı insanın gönlünde bir insanlık cevheri olarak vardır ama orada şeytanda vardır; kişi çalışıp kendi yücelterek, târikatın ilkeleri doğrultusunda yürüyerek kendini kötülüklerden arındırır, böylece gönlündeki tanrıyı (insanlık cevherini) çoğaltarak onun içinde kaybolursa (onunla hemhal olursa) onunla aradaki ikiliği kaldırıp tekleşir, işte o zaman gönlünü tanrının evi yapar; tarîkat âbıyla cismini yıkayıp kalbini beytullah eden mü’minlerden olmak deyişiyle anlatılmak istenen budur. Bu anlayış kişiye sağlığında bir sorumluluk verir, Şeyh Bedrettin “Sen, melekle şeytanla dolusun. Vücudunda hangisi güçlüyse onun kulusun[12]” diyor, kişi içindeki hangi öğeyi besler güçlendirirse onunla olur; buda kişinin kendi sağlığında kazandığı amelidir. Eğer kişi tarikatın kurallarına uyarak kendini temizlerse işte o zaman gönlü Tanrının evi olacaktır.

Virani’yem niyazım var üstâza
Elinde Zülfikâr ol ehli gazâ
Bin bir dondan baş gösterdi Murtaza
Bir bilmişim mürşidimdir eyvallah
Bin bir dondan baş gösterdi Murtaza
Biz bir bildik, dedik, Allah, eyvallah
Şair son kıtada sözü bir noktaya getirip bağlıyor. Kudret Kandilinde parlayan nurun evrendeki serüvenini anlattıktan sonra yaşanılan döneme geliyor; üstâzına niyaz ettikten sonra elinde Zülfikârı olan gazâ ehli, bin bir dondan baş gösteren Murtaza’yı ben bir bildim oda mürşidimdir, eyvallah deyip sözü bağlıyor. Zakirler, aşıklar bu şiiri cemde, demde söylerken son beyiti, (sondaki iki mısra) nakarat olarak tekrarlarken “bin bir dondan baş gösterdi Murtaza / Biz bir bildik, dedik Allah, eyvallah” diye pekiştirirler. M. Tevfik OYTAN “Bektaşiliğin İçyüzü”ne böyle almış.
Şiirde “biz bir bildik mürşidimdir” diye kastedilen zat Hacı Bektaş Veli’dir. Aleviler – Bektaşiler Hacı Bektaş’ı o çağda yaşayan Ali olarak görürler; “Ali’yken Veli oldu” derler. Bunu anlatan şiir çoktur; Abdal Musa : “Güvercin donuyla Urûma uçan / Erenler evinin kapısın açan / Cümle evliyanın üstünden geçen / Var mıdır hiçbir er Ali’den gayri” derken Kul HASAN bunu daha açık söylüyor : “Hayali gönlümde yadigar kalan / Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir / Darı çeç üstünde namazın kılan / Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir. Aslan olup yer üstüne oturan / Selman idi ona nergis getiren / Kendi cenazesin kendin götüren / Hünkar Hacı Bektaş Velî kendidir” diyor.[13] Aşık Veysel: “Kul olanın elbet olur kusuru / Nesli peygambersin cihanın nuru / Ali’sin, Veli’sin Pirlerin Piri / Kalma kusurlara Pir Hacı Bektaş”
“Bir bilmişim” yada “Biz bir bildik, dedik Allah eyvallah” betimlemesinin bu şiirde ikili, hatta üçlü, bir anlamı var: Şair hem, bin bir dondan baş gösteren zatın, önce Ali iken sonra Veli olduğunu söylüyor; hem de mürşit-i kamil olarak görüp ser Çeşme kabul ettikleri bu cism-i canın Allah ile aynı nesne, onun Allah’ın cisimleşmiş hali olduğunu söylüyor; yani başka bir anlatımla elinde zülfikâr’ı olan gazâ ehlinin, bin bir dondan baş gösteren Ali ile Hacı Bektaş Veli’yi kendilerinin bir nesne olarak gördüklerini; bunu Allah bildikleri söyleyip, buna eyvallah diyor. Virani’nin şiirleri incelendiğinde, buna benzer betimlemelerin çokça olduğu görülecektir.
Şiirin son dörtlüğünde Sabahat akkiraz’ın, bizce yanlış olan söyleyişlerine gelince; şiirin kime ait olduğu ile ilgili farklılığımızı yukarda yazmıştım. İkinci mısrada Sabahat Akkiraz “Elinde Zülfikâr hem ehli kande” diyor. Kande sözünün Türkçe anlamı –tamı tamına – nerede demek. Sabahat Akkirazın söyleyişindeki kande sözcüğünün yerine Türkçe karşılığını koyarak düşünürsek buradaki anlamsızlık apaçık görülür; bu mısra ya “Gaza: Din aşkına savaşan” sözcüğü ile “ Kande: Nerede” sözcüğünü koyarak verdikleri anlamı düşününce, durum apaçık anlaşılıyor[14]. Ancak kasetteki asıl yanlışlık son mısrada, burada Sabak Akkiraz “Mürşüdümüz bülbülümüz eyvallah” diyor. Elbette mürşidimiz bülbülümüz ama buraya bu mısra ne alam veriyor, yukarı da ki mısra ile beraber düşünülünce anlamsızlığı görülüyor; şiirin başından buyana anlatılan, Kudret Kandilindeki bir ışıkken görülüp “bin bir dondan baş gösteren” diye çeşitli serüvenlerini anılan, bu nurun çağımızdaki görüntüsünü söylenip, sözün bağlaması lazım, bu gerçekleşmiyor. Halbuki gerek Navruz’un gerekse diğer kitapların söylediği şekilde bu gayet acık, gayet net; bin bir dondan baş gösteren Ali’yel Murtazayı biz bir olarak, Mürşidimiz olarak görüyoruz, Alah eyvallah diyor.

İlerde tümünü, bağımsız bir yazı olarak kağıda dökmeyi düşündüğüm, Navruz’dan teybe kaydettiğimiz bir destan var; bu destana ne ad verilmeli, bu destanı kim yazmış, yazılı bir yerde var mı bilmiyorum; bildiğim bir şey var oda şu, bu destanda anlatılanlar Alevi ozanlarınca biliniyormuş, deyişlerinde burada anlatılanları işlemişler, deyişlerde anlatılanlar bu destandakine uygun; özcesi, bu destan hem deyişleri daha iyi anlayıp yorumlamamıza, hem de Alevilerin insanlık tarihini nasıl algıladıklarını anlamamıza ışık tutuyor. Eğer bu destan, hiçbir yazılı kaynakta yoksa, henüz yazıya geçirilmemişse, kültürümüz adına birilerinin elini çabuk tutup bu kaynakla ilgilenmesi, gerekiyor,diye düşünüyorum.

Destan Musa Peygamberin bir ağaya çoban durmasıyla başlıyor. “ Davarlarını yaydıracak çoban arayan bir ağa varmış . Genç biri gelip bu işe talip olmuş. Ağa kızına “kızım değneklikten bir değnek getir, çobana ver de bu çobanı bir deneyelim”demiş. Kız gidip değneklikten bir değnek getirmiş, ağa “ kızım o değneğin sahibi var, onu götür başka bir değnek getir “demiş. Kız gitmiş yine aynı değnekle gelmiş. Ağa değneği değiştirmesi için kızını tekrar salmış kız elinde aynı değnekle tekrar gelmiş. Kız böyle üç defa gidip aynı değnekle gelince ağa “kızım benim kırk tane değneğim (deyneğim) var bunu götür başkasını getir diyorum sen her defasında aynı değneği getiriyorsun” diye kızmış; bunun üzerine kız “baba ben ne yapayım bunu götürüp değnekliğin en dibine atıyorum yeniden değnek alırken yine hoplayıp aynı değnek elime geliyor” demiş. Bunun üzerine “Peki öyleyse” demiş babası “değneği ver de bir deneyelim bakalım, bakalım ne olacak”.
Musa davarları yaymaya başladıktan bir müddet sora, ağa bir gün çobanı yanına çağırıp “oğlum bu değneğin bir kerametini (bir yararını) görüyor musun” diye sormuş; -Musa biraz saf, birazda tembelmiş- “Yok ağam demiş –çoban-, yalnız karanlık olunca değneğimi yukarı kaldırırsam değneğin başından bir ışık çıkıyor önümü aydınlatıyor. Susayınca değneği ardıma dayıyorum değneği toprağa dayadığım yerden bir su çıkıyor, oradan suyumuzu içiyoruz. Bir de geçenlerde uyumuşum, uyandım ki davar sizin ejderha var diye yasakladığınız bölgeye gitmiş, oraya korka korka vardığım ki ne varıyım ejderha ikiye bölünmüştü, deynekte oracıkta oturuyordu, değneğin ucunda da aciycik (azıcık) kan vardı”. “İyi” demiş ağa “sen davarları yaymaya devam et”
Bir gün sürünün yanına dört kurt gelip “ ya Musa biz payımızı, kısmetimizi almaya geldik, bırak bizi hakkımızı alalım” demişler. “Yok” demiş Musa, davarlar benim değil ağanın davarları, ona danışmadan size bir şey veremem” . Kurtlar “İyi ya öyleyse” demişler, “sende git ağana danış gel, sen gelene kadarda davarlarını biz yayalım”. “Yok” demiş Musa “ya ben gidince siz bütün sürüyü parçalarsanız, o zaman ben ağama ne diyeceğim, o zaman ne olacak, size nasıl güveneyim”. Kurtlar “Yemin edelim” demişler, “Peki” demiş Musa, O zaman kurtlar şu yemini etmişler: “goğ gaybet söyleyip, cahil azdıran, eyalini yalın ayak gezdiren, büyük kız saklayıp sınır bozduranların günahları boynumuza olsun ki, sen gelene kadar sürünü yayarız ,sürüyün kılına bile zarar getirmeyiz”.
Bunun üzerine Musa ağasının yanına gelmiş. Ağa Musa’yı görünce “oğlum hayrola davaları ne ettin de geldin” demiş. Musa da “ ağam dört kurt geldi, nasiplerini istiyorlar onlara nasiplerini vereyim mi vermeyeyim mi diye size danışmaya geldim” demiş. Peki demiş ağası “Davarları ne yaptın”, Musa “ Davarları kurtlara emanet ettim”demiş. “Oğlum hiç koyun kurda emanet edilir mi” deye sorunca da Musa, “büyük yemin ettiler ağam” demiş, “ peki ne dediler” “dediler ki ‘ büyük kız saklayıp sınır bozduran, eyelini yalın ayak gezdiren, goğ gaybet söyleyip cahil azdıran insanların günahları boynumuza olsun ki, sen gelene kadar biz davarlarına hiç dokunmadan onları yayarız” dediler demiş. Ağa bunun üzerine “peki” demiş, “öyleyse sende git onlar deki, ‘ağam dedi ki de, dördü de dört yerden dıhılsın dedi, alsın lokmasın çekilsin dedi aldığı lokmada pâk olsun dedi de, yarın gündüz de sürüyü yatağa getir, sürüyü bir çiftleyip tekleyelim bakalı ne almışlar”.
Musa sürünün yanına gelmiş, gelmiş ki ne gelsin Kurtlar sürünün dört başına oturmuşlar sürü gereğine ( keyfince) yayılıyor.
–Anemin söyleyişiyle- Kurtlar Musa peygamber efendimi görünce, “ağan ne dedi ya Musa” diye sormuşlar; oda “ Ağam dedi ki, ‘dördü de dört yerden dıhılsın’ dedi, ‘alsın lokmasını, çekilsin’ dedi, ‘aldığı lokmada pâk olsun’ dedi” demiş. Bunun üzerine dört kurdun dördü birden sürüye dalmışlar.
Sabah olunca Musa sürüyü yatağa getirmiş. Ağanın kızları sürüye girip bakmışlar, sürüyü tekleyip çiftlemişler ki, Koçluk kuzulayan koyunun karnındaki kuzusu yok. Kızlar babasına gelip demişler ki “ baba bütün sürü tamam, yalnız koçluk kuzulayan koyunun karnındaki kuzu yok, kurtlar sadece koçluk kuzulayan koyunun karnındaki kuzuyu almışlar”
Bu koç, sonradan Halil İbrahim peygambere, İsmail Peygamberin yerine kurban olarak, gökyüzünden sağılıp inen koç muş.
Bundan sonra İbrahim Peygamberle İsmail peygamberin öyküsü kurtların Musa’nın sürüsünden aldığı koçun gökyüzünden sağılıp inerek İsmail’i kurtarışı anlatılıyor.

Bu destanın bölümleri içerisinde benim gibi, dinleyen her insanı etkileyeceğini sandığım Kerbela bölümü var; bu bölümün bir kısmını buraya alıyorum:
Kerbela da, Hüseyin’in ailesinden, şehit düşenler, oradaki aile hayatı tek tek anlatıldıktan sonra sıra On Muharreme ( Âşûrâ gününe) geliyor.
O gün, On Muharrem günü Periler düğün yapacaklarmış. Periler anaların hayır duasını alıp düğünlerine davet etmek için analarının yanına gelmişler, analarını düğünlerine davet edip izin istemişler. Bunu duyunca Anaları perilere: “Âh yavrularım ah, bu gün ne gün biliyor musunuz,” demiş “bu gün Hazreti Muhammet’in sevgili torunu İmam Hüseyin şehit edilecek, bu gün kuşlar bile ötmüyor, böylesi bir günde düğün yapılı mı” demiş. Çocukları “ ana bunu sen bize niye önceden söylemedin, biz bunları bilmiyorduk ki, biz onu şehit ettirir miyiz, biz gider onu şehit edecekleri vururuz, kırarız tarumar ederiz” demişler.
Sabah olunca perilerin şahı, ordusunu çekip Hüseyin’in yanına gelmiş, “ya Hüseyin bize izin ver düşmanlarını yıkıp yemirelim” demiş. Hüseyin “yok”demiş, “izin veremem” ; “niye” demişler, demiş ki “ sizin gözünüz açık, siz her şeyi görüyorsunuz, onların gözleri perdeli, siz onları vuracaksınız, kıracaksınız, öldüreceksiniz, onlar size bir şey yapamayacaklar. Bu adil, mertçe bir davranış olmaz, bunu kabul edemem. Sonra Allah böyle buyurmuş, bu Allah’ın karşısında beni cüda düşürür, siz varın işinize gidin, düğününüzü dergahınızı yapın, ben kaderime razıyım” deyip perileri salmış[15].
Hüseyin cenk alanına çıkmış, yorulmuş, kendi kendine artık yeter buraya kadarmış deyip attan inmek istemiş. Bu defa “ Yok demiş” Zülcanah “ ben seni asla bu yezitlere bırakmam alır seni kaçarım”demiş. Hüseyin, Zülcanağa “ben çok yara aldım, beni bırak beni haktan cüda düşürme”demiş. Biraz direndikten sonra Zülcanah, Hüseyin’e “ eğer bana bir daha binmeyi vaat edersen seni o zaman bırakırım” demiş. Hüseyin de “vadim olsun ki sana bir daha bineceğim” demiş. O zaman, Hüseyin’den bu sözü alınca, Zülcanah dizlerini eğip usulca Hüseyini sağ tarafından bırakmış.
Zülcanah, Hüseyin’i bırakınca oradan kaçmış, atı tutamamışlar. Zülcanah gündüzleri dağda, taşta gezer akşam olunca da gelip ağzını Hüseyin’in margabına verip öyle yatarmış. Hüseyin, Müsayip Gazi donunda geldiğinde Zülcanah onu karşılayıp, Müsayip Gaziyi sırtına alıp, öyle gelmişler; Böylece Hüseyin sözünü tutup vaat ettiği gibi Zülcanağa bir daha binmiş.
Hüseyin attan inince ( düşünce), Hüseyin’i şehit etmek için kopup gelmişler. Hüseyin gelenlere demiş ki “ beni şehit edecek olan kişi, kazma dişli, kuzgun dişli, goğ gözlü biri olacak”. Hüseyin’i şehit eden kafir böyle biriymiş.
Hüseyin’in başını gövdesinden ayırıp, kellesini alıp götürmüşler, vücudu orada kalmış. O yörede bir çoban varmış, gelir şehitlerin üstünü başını soyarmış. Hüseyin şehit düşünce, onunda üstünü başını soymaya gelmiş. Hüseyin, üzerini soymaya gelen çoban elini uzatınca elini tutmuş. Çoban o elini kesmiş, bu defa öteki eliyle tutmuş o elini de kesmiş, sonunda Hüseyin’i soyup, çırıl çıplak orada bırakmış.
Bu duruma Allah’ın gönlü razı olmamış, Cebrail’i yanına çağırıp demiş ki. “Bu çoban kafiri Hüseynin de üstünü başını soydu, güneşin arnacında öyle, çırılçıplak, bıraktı gitti, git kanatlarını Hüseynin üzerine ger de öyle açıkta kalmasın” demiş.
Cebrail Hüseynin yanına gelip kanatlarını üzerine germek isteyince, Hüseyin Cebrail’e ne yaptığını sormuş oda böyle böyle diye durumu anlatmış, bunu üzerine Hüseyin “ giiitt” demiş “Allah beni şimdimi düşündü, ehli ayalim, bütün ailem böyle Per perişan olup, şehit edildikten sonramı beni kayırmış, var ona Hüseyin bunu kabul etmedi de” diyerek Cebrail’i geri göndermiş. Allah Cebrail’i tekrar göndermiş, Hüseyin yine kabul etmemiş. Allah bu defa, üçüncü kez, Cebraili gönderirken demiş ki “Git Hüseyin’e söyle, Hüseyinliğin mertebesi benim nazarımda o kadar büyük ki, eğer O bunu kabul etmiyorsa, eğer O bu yükü taşıyamıyorsa, O, Hüseyinliğini bana versin bende Allahlığımı ona veriyim de” demiş[16]. Hüseyin bunun üzerine “peki öyleyse” deyip Cebrail’in üzerine kanatlarını germesine izin vermiş.
Hüseyin’in gövdesini orada koyup başını alıp gitmişler, başıyla top oynarlarmış. Hüseyn’in başıyla top oynayanlar ( top gibi oynayanlar) akşam olunca Hüseyin’in başını bir Keşişin evine koymuşlar; sabah olunca geri alıp top oynayacaklar. Keşiş yattığı yerden Hüseyin’in başını gözlemeye başlamış. Ortalık iyice kararınca, kapı gııç diye açılmış, içeri Muhammet Mustafa gelmiş, Muhammet içeri girince Hüseyin’in başı şöyle biraz yukarı kalkıp Muhammedi selamlamış. Az sonra kapı açılmış, Aliyel Murtaza gelmiş, onun peşinden Fatime gelmiş, ardından da Veysel Karani gelmiş. Muhammet Hüseynin başını dizinin üstüne alıp sevmiş; beşi birlikte sabahaca birbirleriyle konuşmuşlar(Hasbi hal etmişler); Keşiş gönül gözü açık olgun bir kişiymiş, bu olup bitenleri görmüş, seyretmiş.
Sabah olunca kafirler yine Hüseynin başını almaya gelmişler; keşişin yedi oğlu varmış, Keşiş, Hüseynin başını onlara vermemek için oğullarından birin başını kafirlere vermiş. Kafirler biraz sonra gelip demişler ki “ bu baş o baş değil, biz Hüseynin başına ayağımızla vurunca ortalığa sanki bir ışık saçılırdı, bu başa vurunca dağılıp kararıyor, bize o başı ver” demişler. Keşiş bu defa diğer oğlunun kellesini vermiş, gitmiş tekrar gelmişler, tekrar derken Keşiş yedi oğlunun yedisinin de, başını kesip kafirlere vermiş Hüseynin başını vermemiş.
Kul Himmet Üstadın dillere destan olan “Bu gün bize pir geldi” deyişinde geçen “Keşiş kurban eyledi / Yedi oğlunun başını / Keşişler kurban eyledi / kafirler kan eyledi / gökten indi melekler yerde figan eyledi” dizelerinde anlatılan öykü budur.[17]
Zeynel Abidin’i Kerbela katliamından kurtulmuş ama onu hemen zindana atmışlar; Zindanı kapısında bekleyen kırk tane bekçisi varmış. Bu bekçilerden birinin kızı bir gün babasına demiş ki: “baba yarın bütün bekçileri evine Sal, bu gün zindanı tek başıma ben bekleyeceğim de, ben Zeynel Abidini görmek istiyorum, bir yemek kayıtlayayım gidip Zeynel Abidini görelim”. Zindancı kızının ısrarına dayanamayıp “ yavrum bir deneyim ama bu iş zor iş, zindancılar gitseler bile, zindanın kapısının ardında bir taş var ki kırk kişi ancak yerinden oynatıyor, sen o taşı kaldırıp kapıyı açıp ta içeri giremezsin” demiş. Kız “Baba sen diğer arkadaşlarını yolla gerisini ben hallederim”deyip babasını ikna etmiş. Sonunda kızın dediği olmuş, babası diğer zindancıları göndermiş, kız yemekleri yapmış, kırk kişinin bile yerinden oynatmakta güçlük çektiği taşı tek başına bir kenara çekip, babası ile birlikte İmam Zeynelin yanına girmişler. Muhabbetler edilip, yemekler yenilip içildikten sonra İmam Zeynel kıza bir lokma verip, “Kızım şu lokmamı al, bu emanete iyice sahip ol” demiş, zindandan çıkıp evlerine dönmüşler. Kız o lokmayı yiyince hamile kalmış.
O gün iktidarda olan kafir kimse, kötü bir rüya görerek uykusundan uyanmış. Kafirin rüyasında, bir şey göğe ağmış, başka bir şey yere çakılmış, bir devenin boynu incelmiş, uzamış, incelmiş, incelmiş ip gibi olmuş ama bir türlü kopmamış, sonunda bu devenin karnından bir varlık çıkıp kafirin tacını tahtını başına yıkmış, başına da on ikiler aşkına on iki tane mıh çakmış. Kafir kan ter içerisinde uyanıp bütün rüya tabircilerini, halayıklarını, hizmetçilerini toplamış, “bu rüyamı yoyun, bu rüyam ne anlama geliyor” demiş, hiç biri bu rüyayı yoyamamış (Anlatamamış). Bütün bunlar demişler ki “bunu biz bunu yo yamak bunu yoyarsa yoyarsa –anlatırsa- ancak imam Zeynel yoyar (anlatır)”. Bunun üzerin, Kafir “getirin İmam Zeynelli” demiş. İmam Zeynel huzura gelip kafirin rüyasını dinledikten sonra demiş ki: “ bak kafir” demiş, “bu rüyanı anlatınca sen beni öldürtürsün ama bizde yalan olmaz[18] (biz yalan söyleyemeyiz). O göğe çekilen ud, yere gömülen hicap, senin baskından, şerrinden, kötülüklerinden dolayı utanma, arlanma , sıkılma diye bir şey kalmayacak. O deve biziz, biz imamlar sülalesiyiz, o devenin boynu gibi bizler de inceliriz, ufalırız, azalırız ama asla bitip tükenmeyiz, sonunda içimizden biri çıkıp tacını tahtını başına yıkacak, başına da on ikiler aşkına on iki tane mıh çakacak, rüyanda gördüklerinin anlamı bunlar”.
Kafir bunları duyunca deliye dönüp, hemen “Zeynel’i paralayın” demiş. İmam Zeynel’i öldürmüşler; İmam Zeynel öldürülünce gün tutulmuş, üç gün boyunca, göz gözü görmez olmuş; gündüzleri de tıpkı gece gibi zifiri karanlık olmuş .O üç gün boyunca, gelir İmam Zeynel’in teninden bir parça kesip onu bir ağacın ucuna takıp yakarlar, onun verdiği ışıkla dolaşırlarmış.
Bu öyküden dolayı, İmam Zeynel deyişlerde kırk pare bölündü diye anılıyor. Kudret Kandili şiirde de böyle kullanılmış olması gerekir.
Bundan sonra İmamların avına çıkılmış; Falcılarca falına bakılan kadınlardan hangi kadın imamlara hamile denirse yada imamlar soyundan birini doğurabilir diye şüphelenilirse, o şüphelendikleri kadınları bile öldürmeye başlamışlar. Destanın bundan sonraki kısmı uzayıp bir türeyiş efsanesine dönüşüyor.

Destan anlatmayı burada bırakıp araya girmek istiyorum. Bunları anlattığım, bu destanı dinleyen bir çok dostum, bunlar gerçek mi diyorlar, bende evet gerçekler ama nasıl gerçekler derim; Hz. Muhammet’in Burak adında bir ata binip yedi kat semaya ( Arşı alaya) çıkıp, orada Allah la konuşması nasıl gerçekse buda öyle gerçek, Ayın ikiye bölünmesi yada Hz. Musa’nın önünde Kızıl Denizin yarılması nasıl gerçeklerse bunlarda öyle gerçek; Hz. Muhammet’in Allah la konuşup gelirken cem yapılan eve misafir olmasında ki öykü nasıl gerçekse buda öyle gerçek. Bunlar ezilen halkın içinde yarattığı, ezilmeye karşı direnişi, savunma araçları, ezene karşı direnişini yaptığı kaleleri, zaman içinde dönüşe dönüşe dinin mistik söylemleri haline gelmişler. Sonuç olarak, bu dini bir anlatım, dinin anlatımı böyle olur, önemli olan bunla verilmek istenen mesajı alabilmektir. Katibi “ Bu kafadan bakan göz ile değil” derya işte öyle; bu Anadolu Alevi’sinin üç bin yıllık, beş bin yıllık insanlık tarihini “gönül gözüyle” görüp, inceledikten sonra, bunun bir değerlendirmesini yaparak, insanlığın başından geçenleri gönlündeki özlemleriyle bezeyerek, yeniden yoğurup şekillendirerek geri bizlere anlattığı gerçeklerdir. Anadolu Aleviliğinin özgünlüğü diğer coğrafyalarda ki Şiilikten, Sünnilikten farkı da buralardadır. Bu farkları görmeden Anadolu Aleviliğinin özgünlüğünü anlayamayız. Önemli olan insanlığın başına gelenlerden Anadolu insanının, (Anadolu Alevi’sinin) neler yarattığıdır. Yada başka türlü söylersek burada önemli olan Alevilerin başına gelenler değil, Anadolu insanının bunlardan neler yarattığıdır.
Şimdi gelelim, bu şiirlerin anlaşılması bahsinde bu destandan bu kadar uzunca niye söz ettiğimize. Bu güzel deyişlerin, duaların, türkülerin, şiirlerin hiç birisi tesadüf üzere yazılmamıştır; bunların hepsi bir çabanın, bir güzel emeğin, bir üstâddan el alıp, yani bu işi bir ustadan öğrenip, rehberinin yardımıyla bir mürşide bağlanarak bu uğurda, bu yolda olgunlaşarak ulaşılan bir birikimin sonucudur. Bu deyişlerin altında, bu gemiyi yüzdüren kocaman bir kültürel birikim yatmaktadır. Deyişlerin (Şiirlerin) tümünde, sanırsınız bir kalemden çıkmış gibi ideolojik bir birlik vardır. Bir olguyu, bir motifi değişik şekillerde işlemişlerdir ama özünde anlatılan “birdir”. Nasıl Taptuğun kapısında “Yunus miskin çiğ idik biştik elham dülüllah” denmişse bu ozanların tümüde böyle bir emeğin sonucu bu olgunluğa erişerek bu güzel şeyleri üretebilmişlerdir. Yoksa bu kadar büyük başarılar, yüzlerce yılı geride bırakarak günümüze gelen, her çağda güncelliğini kaybetmeyen yapılar tesadüfler sonucu olamazdı. Ozanlarımız bu uğurdaki çabalarında Alevi tarihinin yarattığı bu değerleri biliyorlarmış ki bunları yeniden yeniden üretmişler, oya gibi boncuk boncuk işleyip bu günlere ulaştırmışlar. Bu gün bunların anlaşılıp özüne layık bir biçimde yorumlanması içinde, bu kültürün bilinmesi gerekiyor. Örneğin aşık Hüseyin bir deyişinde “Fargeyledik be altında noktayı” der; aşık böylece, Hz. Alinin Muaviyeye karşı yürüttüğü kampanya sırasında yaptığı bir konuşmasına atıfta bulunur. Bugün bununu eserine alacak sanatçıda bunun ne anlama geldiğini, burada ne kast edildiğini [19]öğrenmişse, bunu hem düzgün okur, hem de düzgün yorumlar; yoksa bozuk bir saatin bazı anlar doğruyu gösterdiği gibi iş tesadüfe kalır.
Bunları bu gün anlamak isteyende, anlayarak söylemek isteyende bu deyişlerin ruhunu hissetmek için bunları bilmelidir. Bu deyişler, bu şiirler aslında bir birlerini tamamlarlar. Bunları söylerken, okurken tümünü söyleye bilsek, birinden öğrendiğimiz bir bilgi diğer bir deyişi anlamamıza yol açar. Bu yüzden bu günlerde bu deyişlerimizi kasetine okuyan sanatçılarımıza eserin tümünü okuyamasa da, deyişin tümünü eserinizin kapağında yazınız diye önermeli, bunları yapmaya teşvik edip, bunu yapanları taktir edip, övmeliyiz. “Marifet taltife tabidir” derler, bizde iyi olanları övüp herkese göstererek, örneğin gücüyle herkesi bu yola zorlamalıyız. Bu konuda Ruhi Su’nun kasetlerindeki, özen, titizlik iyi bir örnektir, bu günlerde ise Kalan Müziğin çıkardığı “Arşiv Serisi” her türlü taktiri hak eden çığır açıcı güzel bir örnek. Aslında, bu kültürü işleyen ortalama bir kaset böyle bir emeğin ürünü olarak ortaya çıkmalıdır, ortalamamız böyle olmalı ki, bununda üzerinde de yükselecek dağlarımız tepelerimiz olabilsin.
Deyişleri yazarken şunu fark ettim; bu deyişleri yazdıran insanlar deyişleri; aşık malı, Mürşit malı diye ikiye ayırıyor. Aşık malı deyişle içindede yedi ulularınkine ayrı bir yer veriyorlar[20]. Mürşit malı diye; Katibi, Fevzi Şiri, Hasreti, Cemali gibi Hacıbektaş soyundan gelen Çelebileri kastediyorlar. Cemlerde aşıklar atışırken bir aşık mürşit malı deyişler söylemeye başlarsa, diğer aşıkta mürşit malı söylermiş; sonra mürşit mali deyişleri az bilen söyleyecek deyiş bulamadığından susar, kimin bildiği çoksa o bildiklerini peş peşe söyleyerek sözü bağlarmış.
Bende “gerçeğe hü” diyerek sözü bağlıyorum; gerçeğe hü
A. Rıza Aydın
Kaymak Köyü – 2 Ağustos 2003 ; 16.Mayıs 2004

ŞİİR EKLERİ:
Ek- 1

Seyit Sultan Celal dünyadan göçtü

Seyit sultan Celal dünyadan göçtü
İbtiyi tanımı lokman ağladı
Erenler sağına soluna geçti
Hazreti Pir Balım Sultan ağladı

Sabah namazında koptu bir figan
Hatice Fatime eyledi evkar
İşitti bu hali Feyzullah sultan
Ah etti ciğerim büryan ağladı

Saatler tutuldu çanlar çalınmaz
Ademden Hateme dengi bulunmaz
Dahi selevatsız ismi anılmaz
Onun için ehli iman ağladı

Kıble tarafına döndü yönünü
Dört meleyke geldi okşar tenini
Giyittiler şahı Merdan donunu
Şetti baki şahı Merdan ağladı

Teneşir üstüne koydu yudular
Orda muradına aldı adiler
Sultan Feyzullahı yalınız koydular
Gökte melek yerde insan ağladı

Muhammet sağında Ali solunda
İmam Hasan İmam Hüseyin kendi halinde
Dedeler Dervişler tabut kolunda
Gökte melek yerde insan ağladı

Hafızlar yanında illa fetane
Okurlar kuranı azimi mevla
Zeynel Abidin’de ta şuptan şupa
İmam Bakır ile zindan ağladı.

Üçler kapısından içeri girdi
Musalla taşında namazın kıldı
Hazreti Hünkara yüzünü sürdü
İmam Cafer Ali imran ağladı

Musayı kazımın indi belinden
İmam İrizanın koktu gülünden
Has bahçenin seher bülbüllerinden
Kan akardı çeşmi giryan ağladı

İmam bilmeyenin kalbi kör oldu
Muhammet Tağı ile Nağı nur oldu
Kırklar meydanına girdi sır oldu
Bir nur doğdu şemsi çihan ağladı

Onur doğdu Feyzullahın başına
Gadem bastı Muhammedin yaşına
Ol Hasan askeri Mekdi coşuna
Haykırı ben sahip zaman ağladı

Kelemi cevadende oldu hesabı
Ebdebi kabirde buldu hesabı
Bin ikiyüz yetmiş dörtte Şahabı
Kerbelada ulu divan ağladı

Kaynak : Kaymaklı Navruz Aydın

Ek- 2

Zeynolmuş kâkülün enver misali
Boyun erguvandan güzelsin güzel
Çatılmış kaşların gonca-yı âla
Ay mâh-i tabandan güzelsin güzel

Hüsnünde yeşil hat aşikar olmuş
Çatılmış kaşların zülfikâr olmuş
Gözlerin aleme hükümdar olmuş
Mührü Süleyman’dan güzelsin güzel

Velim aydur suretin hatmi secdegâh
Sensin bütün güzellere pişigâh
Bir nebi neslisin adil padişah
Hasılı cihandan güzelsin güzel

19 temmuz 2003 – Kaymak Köyü

Ek 3.

Selevattan indi nişan
Muhammet ehli dindir
Deyverin ey sofular
Evvelki imamınız kimdir:

Birincisi İmam Ali
İkincisi İmam Hasan
Üçüncüsü İmam Hüseyin
Dördüncüsü İmam Zeynel
Beşincisi İmam Bakır
Altıncısı İmam Cafer
Yedincisi Musa’yı Kazım
Sekizincisi İrizayı Haldır
Dokuzuncusu Muhammet Tağı
Onuncusu Ali’yel (Ali gel) Nağı
On birincisi Hasan Ali Askeri
On ikincisi Mehtiyi sahip zaman

Derviş Alim bakışına
Böylece girdim düşüne
İki cihan güneşine
Oda din ile imandır

Kaynak kişi : Navruz Aydın Kaymak Köyü

Ek4

KUDRET KANDİLİ -1

Gudret gandilinde balkıyıp duran
Muhammet Alinin nurudur vallah
Zuhûr edip kafirin leşkerin kıran
Elinde Zülfikar Ali’dir billah

Elinde Zülfikar altında düldül
Önünde Kanber’in dilleri bülbül
Hatice’yi Fatime anam cennette bir gül
Ona sırrım dedi Hak Habibullah

Fatime anamdan doğdu Hasan Hüseyin
Onların nuruyla ziyalandı din
Kırk pare bölündü Zeynel Abidin
Çekelim yasını hasbetenlillah

Muhammer Bakırdan Caferi Sadık
Musayı Kazıma İriza dedik
Târikat abıyla cismimiz yuduk
Hak buyurdu müminin kalbi beytullah

Tağı Nagı müminlerin civanı
Ol Hasan Askeri cismim sultanı
Elinde höçceti Mehdi zamanı
Vakit tamam oldu gönder ya Allah

Ta ezel ezelden böyle buyruldu
Hariciler bu dergahtan sürüldü
Kün deyince yedi kat yer dürüldü
Bir harfinen bina kurdu arşullah

Virani’yem niyazım var üstaza
Elinde Zilfikar ol ehli gaza
Bin bir dondan baş gösterdi Murtaza
Bir bilmişim mürşüdümdür eyvallah.

19 temmuz 2003
Kaynak: Navruz Aydın -Kaymak Köyü

KUDRET KANDİLİ -2

Aynı deyiş Sabahat Akkiraz’ın
“Yiğit insanların türküleri” kasetinde şöyle:

Kudret kandilinde balkıyıp duran
Muhammet Ali’ninnurudur billah
Zuhur edip küffarın meskenin yıkan
Elinde Zülfikar Ali’dir billah

Elinde Zülfikar altında Düldül
Önünde Kanber’in dilleri bülbül
Hz Fatime anam cennette bir gül
Ona sırrım dedi hak Resuullah

Fatma anadan geldi Hasan Hüseyin
Onların nuruyla ziyalandı din
Kırklara erişti Zeynel Abidin
Çekeriz yasını hasbetenlillah

Muhammet Bakırdan Caferi Sadık
Musa-i Kazıma İriza’dan bin yatıp durduk
Tarikat abıyla cesedin yuduk
Hak buyurdu müminin kalbi beytullah

Taki Naki imamların şivanı
Hasan-ül Askeri cismim sultanı
Elinde Zülfikar Sahip zamanı
Vakit tamam oldu göndere Allah

Naksaniyem niyazım var üstada
Elinde zülfikar hem ehli kande
Binbir dondan baş gösterdi Aliyel Murtaza
Mürşüdümüz bülbülümüz eyvallah


[1] Düvâzdeh: Farsça, on iki sözcüğü imâm sözcüğüyle birleşip “Düvâzdeh imam” diye söylenirmiş ama bizim yörede bu bir kısaltmaya uğramış “Düvâz İmam” biçiminde söylenir.
[2] Anemi köyde herkes adıyla-Navruz diye çağırır, biz çocukları, torunları, gelinleri de onu Navruz diye çağırırlar; bundan dolayı yazı boyunca da çoğunlukla annem yerine Navruz diyeceğim.
[3] Alevilerin – Bektaşilerin kovuşturmalara uğrayıp kitaplarının yasaklandığı o dönemlerden bu günlere, bu şiirler gele bilmişse, bunlara meraklı, bu deyişlerin değerini hisseden, böylesi bir avuç Bektaşi aydınının gayretleri, büyük çabaları sonucu gelebilmiştir.
[4] Bu öykülerden birini burada analım:
Aşık Veli sazı omuzun da Amasya’ya giderken bir köyde çocuklar Aşık veliyi taşa tutmuşlar, aşık Veli buna seyirci olup çocuklara hiçbir şey demiyen köy ahalisine “ayıp değil mi şu çocuklarınıza bir şey deyinsene” diye çıkışınca orada bulunanlardan da aşığa taş atmaya başlayanlar olmuş, aşıkta bunun üzerine “Allah bunu görüyor inşallah oda sizi taşlar” demiş. Aşık Veli bunu demiş dememiş dağdan köyün üzerine taşlar yuvarlanmaya başlamış, adeta köyün üzerine yağmur yağar gibi taş yağıyormuş. Bu defa köylüler Aşık Velinin ayaklarına kapanıp “ aman baba biz ettik sen eyleme, şu taşları durdur” diye yalvarmaya başlamışlar. Aşık Veli köylülere “ eğer bana on iki tana koyun vermeyi vaat ederseniz taşların durması için Pirime yalvarırım” demiş. Köylüler kabul etmişler. … Aşık Veli on iki koyunu alıp Amasya’ya gelmiş; Amasya’da pirin kapısına doğru gelirken bakmış ki evdekiler kendini seyrediyor, o neşeyle “ yav ne seyrediyorsunuz, gelinde bari şu koyunları içeri tıkalım, yoruldum iflahım kesildi” diye sertçe kızmaya başlamış bunun üzerine içeridekilerden biri “ne kızıyorsun bire aşık, sen yoruldun da biz boş mu durduk, taş ata ata bizimde kollarımızda derman kalmadı, bizimde iflahımız gevredi ” demiş.

[5] Bu olguyu Sabahattin EYÜBOĞLU, Ruhi Su’nun “Pir Sultan Abdal” kasetine yazdığı sunuş yazısında şöyle dile getiriyor: “Halk beğendiği bir şaire onun söylemeyeceği, söyleyemeyeceği sözleri kolay kolay söyletmez, söyletemez, orası doğru: ama benimsediği şair susturulmuş, sesini duyuramaz olmuşsa onun ağzından, onun gönlünce ve söyleyiş biçimiyle sözler yarattığı da su götürmez bir gerçektir.” Yaşar KEMAL “Kitab-ı Dede Korkut Üstüne Birkaç Söz” başlıklı yazısında konuyla ilgili şöyle diyor: “Gene folklor çalışmalarımdan biliyorum ki, Çukurovaya inen her türkü kimin olursa olmuş hemen Karacaoğlanın olmuş. Ben Çukurovada, Toroslarda, Karacaoğlanındır diye çok Pir Sultan Abdal şiiri topladım”. (Kitap-lık. 72. sayı)
[6] Tırnak içindeki sözler A. Celalettin ULUSOY’un “Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi – Bekteşı Yolu” adlı kitabından alınmıştır, bakınız sayfa 240 – 242 – Tasavvuf bölümü.
[7] Bu evren anlayışının modern “Büyük –Patlama ( Big Bang) teorisinin benzerlikleri üzerine muhabbet etmeyi değer. Şirazlı Baba Kûhi : “ Gözümü açtım, beni kuşatan yüzünün nuru ile / Gözün gördüğü her şeyde yalnız Allah’ı gördüm” (Kaygusuz Abdal – İ. Z. Eyuboğlu); Harabi “Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır / Doğan, ölen, yapan, bozan hep Hak’tır / Her nereye baksan Hakk’ı mutlaktır / Ahvâl-i Vahdeti beyan eyledik”, Şeyh Bedrettin : “Yeri, göğü, havayı, suyu, ateşi (öğeleri) yönetmekle görevlendirilmiş melekler, bu varlıkların kendilerinde bulunan kuvvetlerden başka bir şey değildir, Hakk’ın iradesini onlar yürütürler.
[8] A. Celalettin Ulusoy “Alevi- Bektaşi Yolu” Sayfa 256
[9] Burada içimden geçen bir sıkıntımı belirtmek istiyorum; gönlüm istiyor ki andığım her şiirin tümünü burada yazayım. Çünkü bir şiirin bir dizesi başka bir şiiri anlamamızı sağlıyor. Ama konu dağılıp, okuyan sıkılacak diye yazamıyorum. Sanatçılarımız da benzer kaygılardan okudukları şiirlerin tümünü söyleyemiyorlar. Buda bilincimizi köreltiyor. Çok beğendiğim, olumlu bir öneriyi burada anmak istiyorum: Ruhi SU Pir Sultan Abdal Dc sinde- kasetinde güzel bir geleneğimizden söz edip bir yol gösteriyor: “Bir açıklama : Halk arsında; bir ilahi, bir nefes yada bir ozanın bir türküsü söylenirken, eksik söylenmemesine dikkat edilir. Eksik söylemek, bir ayeti eksik okumak kadar saygısızlık, bilgisizlik sayılır. Söyleyenin hüneri ve bilgisi bunlarla ölçülür. Bu, okumanın, yazmanın bilinmediği zamanlardan gelen bir kuraldır sanırım. Zamanla ve halkın katkısıyla sözler, ezgiler değişse bile kişiliklerin sürüp gelebilmesi; geleneğin bu yasaları sayesinde olmuştur. Bu böyle olmakla beraber bugün; bir konserde ya da bir büyük plakta şehirli dinleyicinin ilgisini uzun süre diri tutmak, sanatçının bir sorunudur. Bu nedenle, çeşitli türküler söylemek ve bunu belli bir süreye sığdırmak için, türkünün sözlerinde ister istemez bazan kısaltmalar yapmak gereğini duyarım. Bir nefesin ya da bir türkünün bütün dörtlüklerini söylesem, bir büyük plağa ancak dört, beş tanesini sığdırabilirim. Plakta bir metnin bütününü kapağa almakla, bu eksikliği tamamlama olanağını bulabiliyorum.Ruhi Su”
Alevi deyişlerini söyleyen sanatçıların tümü, kendilerini böyle bir sorumluluk içinde hissedip, böyle yapsalar hem işlerini çok da ha iyi yapmış olurlar, hem de bu kültürün gelecek kuşaklara taşınıp, deyişlerin birbirlerini tamamlayarak, birbirlerinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmasının yolunu açarlar.
[10] Aşık Veysel’in bir şiirinde “İriza mı senin adın / Nettin baltayı baltayı” dediğini göz önüne alırsak bu şiirde de “Rıza” yerine “İRİZA” dendiğini düşüne biliriz.
[11] Ama Cismimizi yudurup temizlettik anlamında deyişler çoktur Yavuz Top’un Deyişler-1 kasetinde söylediği şu deyiş bir örnek: “Ya ilahi aşk oduna yandığım mıdır suçum / İsm-i şerifini her dem andığım mıdır suçum
Yana yana döne döne döndüğüm / Pirim haktır mürşidime yunduğum mudur suçum”

[12] Şeyh Bedrettin Varidat, sayfa 74. Vecihi Timuroğlu çevirisi
[13] Bakınız A. Celâlettin ULUSOY “Alevi-Bektaşi Yolu” sayfa: 196-197
[14] Günümüzde, Alevi ozanların deyişleri çok söyleniyor ama bunu söyleyenlerin bu deyilerin ağırlığını düşünmeden, sorumsuzca davranıyorlar: Efkan Şeşen, Pir Sultan’ın “Çok nimetin yedik helâllaşalım / Geçti dost kervanı eyleme beni” dizelerini söylerken “Çok mihnetin yedik helâllaalım” diyor. Pir Sultan’ın deyişini söylerken Pir Sultan’ın bir kitabına yada herhangi bir sözlüğe baksa, yada bir Pir Sultan Derneğinin Şubesine uğrayıp dinletse, bu basit hatayı yamayacak; ama buncağız zahmete bile katlanılmıyor.
[15] Dikkat edilirse düşmana pusular, tuzaklar kurulan kalleşliğin kol gezdiği bu orta doğu kültüründen farklı bir yaklaşım var burada. Düello mantığı gibi, mertçe bir tutum var; böyle oluşturulan bu kültürün sonucu türkülerimiz deyişlerimizde mertliği öğütlüyor; Bu kültürün içinede yetişen ünlü sanatçımız Neşet ERTAŞ söylediği bir türküde “Gafil varmak biz düşmanın üstüne / Hazır ol vaktine diyenlerdeniz” diyor ,burada her şeyiyle farklı iki kültür yok mu. Kör oğlunun tutumunu da bu bağlamda düşünmek gerekir.
[16] Annem bu öyküyü çok anlatır. Benim Sünni kökenli arkadaşlarım eve geldiğinde onlara da anlatır(mış). Bu sene eve gelen bir arkadaşımın yanında koyu Sünni biri de varmış, annem bu öyküyü anlatınca adam birden kızıp “ yahu bu ne kepazelik, hiç Allah Hüseyin’e böyle der mi, hiç Hüseyin Allah’tan büyük olurmu”deyip evi terk etmiş.
[17] Bu şeriatın iktidarda olup ezdiği, küçük görüldüğü ezilenlerin Alevilerce nasıl yüceltildiğine,güzel bir örnek; yetmiş iki milleti bir görmenin sonucu olan bu anlayış Hacıbektaş’ın Vilayet namesinde de var.
[18] Bu öykü Pir Sultan’a “Şah demeden türkü söyle seni asmayacağız” diye şart koşulup onunda “sizde şah diyeni öldürürlerse acılın kapılar Şaha gidelim” dizesiyle başlayan deyişler yazması, öyküsüyle aynı tema. Bu gelenekte takiyenin zerresi yok, takiyenin tam tersi bir tutum. Sorbon Üniversitesinde Öğretim elemanı olduğu söylenen El Tiycani “Ehlibeyit yolu” diye bir kitap yazmış. Şii yolunu anlatan bu kitapta Takkiye ile Muta nikahına “Dinimizin temelidir” diyor. Buna göre “eline diline beline sadık olan Alevinin” bunlardan hiç birine sadakati kalmıyor; ne ikrara bağlılığı kalıyor, ne dilline bağlılığ nede beline bağlılığı kalıyor. Bu öyküyü anlattığım Yahudi arkadaşım O. D:”bizim cemaatın önderi Sabatay Sevi tam bunun zıttını yapar, İslamiyet’i kabul ederek önce canını kurtarır” demişti.
[19] Hz. Alinin konuşmalarından yada –J. Birgenin- Bektaşilik Tarihinden konuya bakıla bilinir
[20] Burada Celalettin ULUSOY’un hazırladığı bir gül deste olan “Yedi ulular” kitabini saygıya la analım

Şarkışla ve özellikle Emlek Yöresi ahalisince yakınen bilinir…
Çook ortalama, klasik bir Emlek Köyüdür. Kızılırmağın bir karış üstünde 40-50 haneli, gençlerin hızla terkettiği, ‘yaşlı’ların gençlere inat yaşamaya direndiği, aile tarımcılığının ortalama teknoloji ve emek ağırlıklı olarak yürütüldüğü, iyi bir alevi köyüdür.
Kaymak’da aşağı yukarı her şey bu şiirde yazıldığı gibi; yani yirmi sene öncesindeki gibidir.
Şiiri, Sevgili Rıza Abi (Aydın) pc ortamına, oradanda nete aktardığından beri saklar, sık sık okur, gülerim… Hoş, bu şiir aşağı yukarı tüm Kaymaklıların belleğinde her daim çok canlıdır, Tıpkı Kamber Amca gibi…
Sevgili Kamber Amcayı yakın zamanda kaybettik; bütün köyün neşe ve moral kaynağıydı, saz çalar, türkü söyler, hikaye anlatır, elinden her iş gelir, bunu da kimseden esirgemezdi, veee çok güzelde şiir okurdu…
O’nun anısına şiiri, kendi deyişiyle destanı, sizlerle bir kez daha paylaşmak istedim.
KAYMAK KÖYÜNÜN DESTANI
Köyün destanını size söylesem
Kimi bana güler kimi yuh çalar
Yaman kağıt oynar köyün muhtarı
Beşli atar üçlü çeker koz çalar
Gelir isen Kılıççı’nın yolundan
Kurtulaman Topçu oğlunun dilinden
Her iş gelir kör Hasanın elinden
Bina yapar zurna çalar saz çalar

Veli emmimin uşağı kendi halinde
Durmuş kanın yine camız dilinde
Hamza emmimin sargı bezi elinde
Kırıklara sargı sarar el çalar
Fido emmim gayet yukardan atar
Gülü halamın uşağı sözünü tutar
Kamber gil ne olsa gaz gibi yutar
Bekteş emmim vara yoğa hah çalar

Hemi kuzusu vardı hemi koyunu
İki metre ölçtüm Abdurahman boyunu
Hiç sevmedim Nebi emminin huyunu
Eşeklerden sicim çalar ip çalar

Salim ıslık çalar Döne darılır
Navruz hanım cıngan gibi bağırır
Kanber haca halka nasihat verir (eder)
Memmet emmim Medetsizden yer çalar

Ahmet oğlu Ahmet Ankara’ya gitti
Evini Cemale emanet etti
Biyam mesleğini çocuklarına tek etti
Eski muhtar Adana’da mıh çalar

Geçitten geçerken acele savuş
Karanlık basmadan evine savuş
Çok iyi çalışır İbrahim çavuş
İnşaattan mikap çalar kum çalar

Deliehmette haksızlığınan uğraşır
Ellez emmim Kayseri’de dolaşır
Bayram emmim çiftçilerle uğraşır
Tarlalardan demir çalar çift çalar

Tek oğlunun Hasan, Celal Aliyle Aşır
Bunlar işlerine tutkun çalışır
Cümüye de ilaveli konuşur
Makinasına gres sürüp yağ çalar

Halil Acırlı çok severdi silahı
Onun için kırk yedi gün direndi
Telli anada koyun gibi meledi
Acırlı oğlu taliplere hu çalar

Kazım gilin Ali hiç akıllı durmazdı
Ahıllı dursa pezik onu vurmazdı
Zeynele Satoye hiç dat vermezdi
Döne halam durup durup ah çalar

Büllücün yine aklı başından çıktı
Kardeşi Cemalın televizyon direğini yıktı
Kamber Hocayada av tüfeği sıktı
Seferin çitine durmadan taş çalar

Altınla Fidalı birbirine uymuşlar
Bankanın faizi çok verdiğini duymuşlar
Hemen kendileri yola koymuşlar
Eşşeklere sıkı sıkı çü çalar

Kızılırmak yazın fırgatlı akar
İnsanlar yüzüne bakmaya korkar
Sanki Abdurrahman bulaşık yıkar
Sabun çalar tursil çalar fay çalar

Doğru iş yapmazlar her işte hile
Çok nasihat etsende gelmezler yola
Bir kavga çıkınca bacılar bile
Bir birine deynek vurup taş çalar

Eskiden – bu köyde- komşular iyi yaşardı
Birbirinin yardımına koşardı
Muhabbetler olur sazlar coşardı
Şimdi gençler boş boşuna saz çalar
(Şimdi gençler muhabbetsiz saz çalar)

Bu köyden gidenler kendin kurtardı
Kimi apartman kimi ev aldı
Kimi doktor kimi mühendis oldu
Köyde kalan hala eşeklere çü çalar

Kamber Hacadan ( Kanber Aydın) aldım

ALEVİLİK EĞİTİMİ VE ALMAN OKULLARINDA ALEVİLİK DERSLERİ İsmail Kaygusuz

0


Devletin Aleviliğe Hor Bakışı Sürüyor

Türkiye Cumhuriyeti devletinin Alevi-Bektaşi inanç toplumuna tam 74 yıllık borcu vardır. 1926’da Sünni-Hanifi ictihadı üzerine kurulan Diyanet, devlet içinde devlet gücüne erişmiştir. Yan kuruluşları ve vakıflarıyla büyüye büyüye 7-8 bakanlığın bütçesine eşit bütçeye sahip olmuştur ve bugün devletin tam 300 trilyonunu harcamaktadır. Aynı devlet, 25 milyona yakın koca Alevi toplumuna ise hiç bir hizmet vermemiştir, vermez de. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti devleti ta baştan Alevilerin farklılığını yadsımış. Alevi toplumunu inançsal değil, ama maddesel varlığıyla benimsemiş ve yararlanmıştır. Bu yararlanmadan, İslam dininde hiç yeri olmayan Diyanet kurumu da payını alıp sayısı yüzbini aşan imamlar ordusuna yedirmiş ve yedirmektedir. Bu imamlar Alevilerin kestiğini murdar kabul edip yemezler, ama vergilerini çatır çatır yiyorlar.
Devlet, tüm kültür, sanat ve eğitim kurumlarıyla, Alevi tapınma ritüellerini (semahlar-nefesler musahib ikrarı, Dâr çekme vb.) halk oyunu, halk türküleri, köy seyirlikleri, yani zengin folklorik ve teatral ögeler olarak değerlendirerek inançsal içerikten uzaklaştırmayı amaç edinmiştir. Üniversitelerin Halk Dansları, Müzik ve Tiyatro bölümlerinde okutulan, TRT kurumunda gösterimlere giren bu eşsiz kültür ve sanat ögeleri, kaynağına (Alevi inancına) giderek yabancılaştırılmaktadır.
Biz Alevi semahının, Alevi müziğinin çağdaşlaşmasına karşı değiliz; sahnelerde bir Turnalar veya bir Tokat Semahı Balesi hayallerimizi süsler. Adı geçen kurumlarda halk oyunu ve halk türküleri olarak kullanıp bol bol yararlanacaklar, ama bu güzelliklerin kaynağını yani Alevi inanç ve felsefesini anlatmayacaklar, bizim kabullenmediğimiz budur. İlahiyat Fakültelerinde Ortodoks İslam (Sünnilik) dışında bir Heterodoks İslam (Alevilik) bulunduğuna dair tek söz etmiyorlarsa, felsefe bölümlerinde İslam felsefesi olarak, İslamın en gerici filozofu Gazali’nin yorumlarından başkasına yer vermiyorlarsa; o zaman Aleviliği yadsıyor ve İslam tarihi içerisindeki Heterodoksizmi (yani aykırı inanç ve düşünce akımını, yani Aleviliği) yok sayıyorlardır. [1] Alevi-Bektaşi kültürünün inanç ögelerini işlerine geldiği gibi kullanmaktan çekinmiyorlar; radyolarda televizyonlarda Alevi semahlarına “halk oyunu”, düvazimamlara, Ali övgülerine (na’at-ı Ali) ve nefeslere, “Erzincan’dan, Sivas’tan… türküler”(?) diyorlar. Aynı anlayış hiçbir zaman Mevlevi semahına “oyun” ya da “raks”, Mevlevi ilahisine de “Konya’dan bir şarkı” demedi; tersine Mevleviliğin kutsallığını, inanç yanını vb. sık sık vurguladı. Basit bir soruyu kendi kendimize sorlaım: Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i okunacağı zaman sunucular, neden “şimdi filan kişi için ağıt okunacaktır” demiyor? 14.yüzyılın başlarında Sünni İslama girmiş ve ibadet niteliğine bürünmüş “Mevlid okutmanın” Sünni İslam ile gerçekte hiçbir ilgisi yoktur.
Yinelersek amaç ortadadır: Bu devlet, Alevi inanç ve tapınma ögelerini “halk oyunları”, “halk türküleri” biçiminde sürekli vurgulayarak özü olan inanca yabancılaştırmak, inanç ve kutsallıklarından uzaklaştırıp halk kültürü özelliklerini “korumaya” alarak kaynağından kopartmak istiyor. Bu ögelerini yitiren Alevilik, o zaman kendine özgü bir Heterodoks inanç olmaktan çıkar, Alevi kimliğini kaybeder; devletin istediği Türkmen Sünniliğine (Türk İslamlığına) dönüşme yoluna girer.
Bu sürece, kimi çevrelerin de alkışlarıyla ne yazık ki girilmiş olduğunu düşünüyoruz. Biz Aleviliğimize, Kızılbaşlığımıza yani heterodoks inanç kimliğimize sahip çıkmadıkça süreç hızla ilerleyecektir. Bunun içindir ki devletin Diyanet Kurumu, Aleviliği İslamı farklı yorumlayan bir inanç sistemi olarak benimsemediği gibi, onun kitlesel tapınması olan Cem’ini ibadet olarak da kabul etmiyor, onu yenilip içilen “çalgılı-çengili şölen” görüyor. Doğaldır ki, Cemevi’ni de tapınma yeri değil, “eğlence evi” olarak değerlendiriyor.
21.yüzyılın başındayız. Diyanet ortaçağ zihniyetinden daha ileriye gitmiş değil. Aleviliğin özde ve biçimde Sünniliğe aykırı olduğunu kabul ediyor, bu nedenle de Alevi inancına saygı göstermiyor. Devlet kuruluşları, Sünni din bilginleri, yazar ve tarihçileri Osmanlı ulemasından farksızlar. Onlar, Alevi inancının (Sünniliğe) aykırılığını eksiklik ve daha önemlisi “sapkınlık” olarak görmeyi sürdürüyor.
Alevi insanı geleneksel bilgi kırıntılarıyla; çoğu okuma-yazmasız ve birkaç nefes iki semah bilen, saz çalan Dede’lerden, gizlice korku içinde yapılan Cem’lerde Aleviliği öğrenmeye çalıştı. Aleviler hiçbir zaman ne gerçek Alevilik tarihini ne Alevilik felsefesini öğrenebildiler. Türkiye Cumhuriyeti yoksayma-yadsıma siyasetinde öylesine başarılı olmuştur ki, bugün yol düşkünü / çıkarcı pek çok Alevi, Aleviliğin Sünnilikten bir farkı olmadığını “namaz da oruç da bizim”, “gerçek müslüman biziz” gibi söylemlerle savunur olmuş; devletin yukarıda açıkladığımız siyasetinin çeşitli yönleriyle özdeşleşmiştir. Bunla, adeta salhaneye onurla giden koyunlar gibi kendi inançlarını yadsımaktan geri durmamaktadırlar.

Alevilik Eğitimi Önemli Bir Mücadele Odağıdır

Yukarıda devletin Aleviliğe bakışından bir ayrıntı geçtik. Türkiye Cumhuriyeti devleti, Diyanet içinden ve dışından Sünni din bilginleri ve İslam tarihçileri vb. aracılığıyla Aleviliği özgün inancından ve tarihsel devrimci, ilerici özünden koparıp Sünni reformculuğu çerçevesinde (“Halk İslamı”, “Türkmen Sünniliği” vb.) biçimlendirme girişimi içindedir. Az önce sözünü ettiğimiz kültürel ayrıntı önemli bir araçtır ve iyi kullanılmaktadır. Bazı Alevi-Bektaşi dernekleri ve vakıfları bu girişime maşa olmaktadırlar. Bunların bu tutumlarında bilinçsiz oldukları söylenemez. [2]

Devletin bu tutumu demokrasi-dışı, hatta faşizan bir dayatmadır. Ülke nüfusunun 1/3’ünü oluşturan bir toplumun bin yıllık inancını yoketmeğe yönelik bir asimilasyon (eritme) çabasıdır. Devlet bugün Alevilere rağmen, yani Alevi insanını dışlayarak Alevilik tanımlaması yapmakta ve ona kimlik olarak kendi kafasındaki yaftayı yapıştırmaktadır. Dünyanın hiçbir ülkesinde böylesine büyük bir inanç toplumu böylesi bir yok sayılma utancını yaşamıyor. Devletin ve işbirlikçi yol düşkünü odakların Aleviliği özünden koparma girişimlerinin önünü kesmek için her olanaktan yararlanarak demokratik mücadele vermenin zamanı çoktan gelmiş, geçmektedir. Devletin Alevi inanç kimliğini olduğu gibi kabul etmesi ve demokrasinin gereği olan tüm inançsal hak ve özgürlüklerimizi tanıması için hukuksal savaşımı aralıksız sürdürmeliyiz. Bu mücadelenin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, Birleşmiş Milletler Adalet Komisyonu’na ve öteki yetkili uluslararası organlara ulaştırılması artık kaçınılmaz olmuştur.

Alman okullarında Aleviliğin öğretilmesi, Alevilik derslerinin okutulması hakkının ortaya çıkması, bu bağlamda büyük önem taşımaktadır. Tahminlerimize göre 850-900 bin Alevi-Bektaşi inançlı topluluğun yaşadığı Almanya’da bu hakkın arzu ettiğimiz çerçevede gerçekleşmesi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ne büyük bir insanlık ayıbını sürdürdüğünü sergilemede bir tür mihenk taşı olacaktır.

Almanya devletinin çeşitli uygulamalarını yetersiz, kasıtlı vb. bulabilir, beğenmeyebiliriz. Ancak, çok açıktır ki, pek azı Alman vatandaşı olan bu topluluğun kimliğine saygı gösterilip, inanç ve düşüncesini özgürce ifade etmesinin, inancının eğitimini görmesinin ortamının yaratılması, Alevi toplumunun demokratik hak ve özgürlüklerinin tanınması ve geliştirilmesi açısından çok önemli bir durumdur.

Alevilik Eğitimi Nasıl Olmalıdır?

Bizce bu eğitimin Alevi toplumu içinden yetişmiş eğitmenler tarafından verilmesi en gerçekçi ve en yararlı uygulama olacaktır. Eğer Almanya eyaletlerinin bazılarında bu eğitimin “Alman eğitmenler” ya da Türkiye Cumhuriyeti devletinin kabul edeceği kimselerce (örneğin Diyanetin göndereceği Alevi uzmanlarca, vb.) verilmesi yönünde bir “öneri” gelirse, buna kararlılıkla karşı çıkılmalıdır. (Türkiye Cumhuriyeti, Alman devletine gizli ya da açık böyle bir talep götürecek, böylece “Alevilik” adı altında kendi ılımlı ve laik Sünni reformculuğunu öğretmek isteyecektir.)

Bize göre genel Alevilik eğitim ve öğretimi üç temelde yapılmalıdır:

1) Yığın eğitimi
2) Bireysel (çocuk-gençlik-yetişkin) öğrenim ve eğitim
3) Yüksek öğrenim-eğitim.

Yığın eğitimi kitleleri muhatap alır: Alevi-Bektaşi inancı ve kutsallık anlayışının, kurumları, felsefesi, yaşam düzeninin, Aleviliğin İslam tarihindeki, Anadolu tarihindeki yerine, çeşitli adlar altındaki toplumsal devinimlerine ilişkin tüm bilgilerin, değişik inançlara sahip kitlelere taşınmasına süreklilik kazandırılarak gerçekleşir. Aleviliği anlatan tüm görsel / basılı yayınlar, bu yığın eğitiminin genel çerçevesi içine girer ve daha çok bilgilendirme, aydınlatmadır.

Ancak kitlesel eğitim asıl karakterini özelde, yani bir plan-program çerçevesinde ve belirli amaca yönelik, çağdaş eğitim-öğretim yöntemlerini kullanarak (aynı araçlarla) yapılmasında gösterir. Alevilik yığın eğitimi, Hacı Bektaş Veli Dergahı merkezli, tüm Alevi-Bektaşi kitle demokratik kuruluşlarının anlayış birliğine (consensus) dayalı bir “Alevi-Bektaşi Yüksek Eğitim Kurulu” tarafından hazırlanacak bir eğitim-öğretim programı çevresinde, bu programın süreli yayınlar / radyo-TV / internet aracılığıyla uygulaması biçiminde gerçekleştirilir. Ancak bu ciddi programı adım adım harekete geçirebilmek için bile büyük maddi olanakların yaratılması, destekler bulunması zorunluluktur.

Aleviliğin yüksek öğrenimi/eğitimi Alevi-Bektaşi toplumunun yine yukarıdaki anlayış çerçevesi içinde kendisinin örgütleyip kuracağı “Alevi-Bektaşi Akademisi”nde veya “Yüksek Eğitim Enstitüsü”nde ve ayrıca Alman üniversitelerinde yapılmalıdır. Adım adım geliştirilecek olan bu programın bir parçası olarak üniversitelerde ilgili fakülte ve bölümlerde “Alevilik Felsefesi, Alevilik Sosyolojisi, Alevilik Tarihi ve Alevi-Bektaşi Edebiyatı” kürsülerinin kurulup, bu derslerin okutulması hedeflenmelidir. Ayrıca Aleviliğin tasavvufi inanç özellikleri, tapınma ve kurumları İlahiyat Fakültelerinde oluşturulabilecek “Heterodoks İslam (Alevilik)” kürsülerinde okutulabilir. Ancak, Alevi toplumu Türkiye Cumhuriyeti devletinin Alevi-Bektaşi kimliğini Sünni reformculuğu içinde eritme siyasetini uygulamakta olduğunu bir an bile unutmamalı, bu öğrenim ve eğitimin denetimini kendi elinden bırakmamalıdır.

Ama asıl Aleviliğin kendine özgü inançsal, tarihsel ve kurumsal yüksek öğrenim ve eğitimi, özelde yapılacak olandır ve bu, “Hacı Bektaş Veli Eğitim Enstitüsü veya Akademisi”nde sağlanmalıdır. Aldığı eğitimi, öğrendiği inançsal bilgileri kendi toplumuna taşıyacak, onlara yolu-yordamı tekrar tekrar öğretecek; talipleri görüp sorgulayacak, Cem’leri yönetecek eğitmen Dede’lerin yetiştirilmesi bu kaynakta gerçekleşecektir.

Görüldüğü gibi, Alman okullarında uygulanması gereken eğitim-öğretim, bizim sunduğumuz çerçevede ikinci sırayı almaktadır. Yinelersek, bu eğitimin Alevi toplumu içinden yetişmiş eğitmenler tarafından verilmesi en gerçekçi ve en yararlı uygulama olacaktır. Bu konuda Almanya’daki Türk ve Kürt Alevi kuruluşlarının ve onların üst organlarının ortaklaşa çalışmalara başlaması memnuniyet vericidir. Açıktır ki burada konu bir inanç sisteminin kuşaklardan kuşaklara iletilmesi amacıyla öğrenim/eğitim programının hazırlanmasıdır. Dolayısıyla, Alevi inançlı farklı etnik toplulukların demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri, kendi siyasi duruşlarını öne çıkararak değil; Alevi-Bektaşi inancı, düşüncesi, felsefe ve tarihi konularındaki yetkinliklerini ortaya koyarak Alevilik eğitimine yaklaşmalıdırlar. Bu çerçevede, ilk önemli girişim olarak kurulmuş ve sorumluluk almış bulunan Alevi Kuruluşları Eğitim Kurulu’na (AKEK) iletişim, araştırma-soruşturma-buluşturma gibi büyük koordinasyon görevleri düşmektedir. Yoğun koordinasyon çalışmalarıyla kısa bir zaman içerisinde bir “Alman Okullarında Alevilik Eğitimi Programı Hazırlama Komisyonu” oluşturulabilir.

Herhangi bir alanda eğitim vermek, öğretimi gerçekleştirmek plan, program, müfredat işidir. Eğitim Programı hazırlamak AKEK’in işi değildir, olmamalıdır. Ancak dayandığı kuruluşların moral desteğine dayanarak yoğun çaba gösterip, Alevi kuruluşları içinde ve dışında ilişkiye geçebildikleri Alevi Dedeleri, bilim adamları, yazarları, araştırmacı ve eğitimcileri arasında ilk planda en az 6 en fazla 10 kişiden oluşturulabilecek bir hazırlama komisyonu bunu genel çerçevede yapabilir. Böyle bir komisyon Alevilik derslerinin müfredatını (derslerin adı, günlük, haftalık, aylık ve bir ders yılı içindeki dağılım planı) ve Alevilik ders programını (okutulacak ders konularının özeti, yani içeriği, yöntem ve amaçlarını) genel hatlarıyla belirleyip bir küçük kitap ya da genişçe broşür halinde yayınlayabilir. Bu program içinde ders kitapları da belirlenmiştir; sözgelimi “Alevilik İnancı ve İnanç Kurumları”, “Heterodoks İslam (Alevilik) Tarihi” veya “İslam Tarihinde Alevilik ve Alevi Hareketleri” vb. Bu kitapların, programda belirlenen içerik, yöntem ve amaca uygun ve 150-200 sayfayı aşmayacak biçimde hazırlanması yönünde uygun süreli (5-6 aylık) yarışma(lar) açılabilir. Yarışma herkese açık olmalıdır. Yarışmaya katılan (yazarları saklı) ders kitapları bir alt komisyonda elendikten sonra “Alman Okullarında Okutulacak Alevilik Dersleri Programa Hazırlama Komisyonu” tarafından seçimine karar verilmelidir.

Bizce bu komisyonun toplanma ve çalışma yeri, diğer tüm Alevi-Bektaşi kuruluşlarının onayı ile Alevi Akademisi olabilir. Akademi Başkanı Mustafa Düzgün Zülfikar’daki (Sayı:38) söyleşisinde “…Akademi olarak, özellikle de Alevi Federasyonları ve örgütlerinin kurduğu Akademi olarak yalnız bizden sorulsun değil, Federasyonlarımızdan da sorulsun ama, Federasyonlarımız bu konuda politikalarını belirlerken, Akademininki bilimsel çalışma olacak, neticede yazılı çalışma olacak (Biraz karışık bir cümle, ama anlaşılıyor-İ.K.). Bu konuda sorumlu tutulması gereken yer Akademidir” diye yerinde bir saptama yapıyor. Aynen katılıyor ve bu arada bu sorumluluk çerçevesinde yıllardır çeşitli düzeylerde yaptıkları dergi, k,tap vb. yazılı bilimsel çalışmaları örneklemelerini bekliyoruz. Sözünü ettiğimiz komisyonun çalışmalarının burada gerçekleşmesi,aynı zamanda Alevi Akademisi’ne de adına yakışır bir işlerlik kazandıracak, onu gerçek işlevine yönlendirecektir. Alman okullarında Alevilik öğretimini başlatmak ve eğitici-öğreticileri bulmak bir sonraki aşamayı oluşturur. Bu ayrı bir yazının konusudur. [3]


23.02.2001

Molla Demirel Alevilik Konusunda Kaş Yapalım Derken Göz Çıkarıyoruz

0

Gerek siyasi Literaturda gerekse günlük yaşamda sık sık kulanılır “Böl, ez ve yut” deyimi. Yüz yıllardır Alevi toplumu hep karşıtları tarafında rahatlıkla birbirine döşürülmüş, bölünerek, ezilmiş ve sonuçta büyük bir kısmı zaman içinde asimile edilerek yutulduğunu hepimiz biliyoruz
Son günlerde yürütülen tartışmalara baktığımızda bu andığımız deyimi ister istemez anımsıyoruz ve yüregimizin derinliklerinde bir kuvetli acı, sızı duyumsuyoruz.
Gerçekten yüz yıllardır insanı öne çıkaran bu yaşam biçimi özellikle baskısı altında yaşadığı bugün hakim olan İslami (Suni, Şafi, Hambali) inancının bir ikiz kardeşi midir? Öyle ise onların temel aldığı Hac, Zekat, Namaz, Şadet ve Oruç (Ramazan Orucu) nu yüz yıllardır Alevilik neden red etmiştir ve neden onların karşısına “Aklına, eline, diline ve beline sahip ol” ilkelerini koymuştur?
Bu soruların yanıtını geçen yüzyıllarda yaşamış Alevilik yaşam biçimine öncülük eden tüm hareket önderlerin konuşma ve yazılarında bulabiliriz.
Kaldı ki Alevilik hakkında yaşam biçimi ve temel ilkelerinin felsefesinin özünü geçen yüzyıllarda
söyleyen ve yazanlardan oranla çok daha modern ve daha derinlemesine, daha farklı farklı açılardan ele almamız olanaklıdır. Geçmişten günümüze kadar gelen bu birikimleri doğru ve yalnış yönlerini bulanık kalan yanlarını ayıklayarak hepsini sağlam bilimsel temeller üzerine oturtmak geçen yüz yıllara oranla daha kolaydır, daha olanaklıdır.
Elbette bin yılı aşkın bir zaman içinde gelişen bir anlayışın gelişimi, günümüze kadar gelmesi bir ağacın kabuk değiştirerek gelişmesi gibidir. Bugün başta Ortadoğu ve Balkanlar olmak üzere hemen hemen insanlığın bulunduğu tüm kıtalara dağılan bu anlayış ve yaşam biçiminin farklı farklı gelişmesi gayet doğaldır. Çünkü o İnsanın refahını toplumsal gelişmesinde arar. Önemli olan bu farklılıkları bu gün toplayabilmek ve onu çağdaş ortak bir yaşam felsefesine oturtabilmektir. Bu çalışma laf kalabalığı içinde yapmak mümkün değildir. Bu anlayışa bilimsel açıdan bakmak da yeterli değildir. Bilimsel araştırmamının temel kuramlarına çalışmayı oturtmak gerekiyor. Böylesine bir düşünce aşamasının süzgecini kullanmadıkça değil ki diğer inançların ağır hırçın ve gadar suçlamaların karşısında hık mık etmekten öte de bir şeyler bulunup söylensede inandırıcı olamaz. Ayrıca bu durum Aleviliği Arbaistanda 5.yy yıllardaki yaşam biçimine çekerek kendisine ekmek kapısı edinenlerin ve edinme işini sürdürmeye çalışanlara yarar. Böylece Aleviliği bölmek ve ezmek isteyenlerin önüne geçilemez.
Bu olur olamaz tartışmalardan vaz geçmeliyiz. Yeni uygarlığın getirdiklerini iyice özümseyerek insana daha yararşır, daha refah haline getirecek bir biçimde elle almalıyız. Bilimselliği Alevilik yaşam biçimiyle birleştirerek onun teorik olarak da sürekli gelişen ve kendisini yenileyen felsefesini yartmak zorundayız. Çağdaş bilimi Aleviliğin rehberi olarak almaz ve kabul etmezsek, istesekde istemesek de özelikle genç kuşaklarımız sürekli kendisini yenileyen Batı Kiliseleriyle ve sürekli kendisini beşinci yüz yılla doğru çeken İslam Fondementalizmi arasında erir. Özellikle büyük kentlerde ve Avrupa ülkelerinde her geçen gün binlerce gencimizin kilise ve camiler içinde eridiklerini görüyoruz. Bunu yazar Metin Gür güzel bir araştırma ile ortaya koydu ve daha sonrada kitap halinde yayınladı. Günlük gazete ve haberleri takip eden her kesin bu araştırmalardan haberi olması gerekir.
Bugün Aleviliği sadece Türklerin İnacı olarak dayatmak isteyenler, Aleviliği diğer inançların karşısına Dinler arasında hoşgörü olmalıdır düşüncesiyle yaklaşanlar, Aleviliğin Hazreti Muhamed’in soyundan gelen dedelerin şemsiyesi altında olması gerekir diyenler iyi niyetle,
bireysel duygularıyla işe yaklaşıyorlar. Ancak bilimsel bir dayanakları ve araştırmaları yok. Okudukları bir elin beş parmağı kadar eserle veya duyduklarıyla yorumlar yapıyorlar.
Gereksiz tartışmalara neden oluyorlar ve gelecekte bu mevcut kötü sistemlere altarnatif olabilecek Alevilik Felsefesine zarar veriyorlar.
Çünkü Alevilik herşeyden önce bilme, akla, mantık sağlamlığına dayanır. İnsanlar aklıyla, yüreğiyle inanırlar korkudan değil. “Aklına, eline, diline ve beline sahip ol” ilkesinin ana temeli elbette insanlar arasında diyalog ve dostluk yaratmaktır. Farklı dil, milliyet ve kültürlere, düşüncelere, yaşam biçimlerine insanca yaklaşır. Onlarla olumlu ilişkiler kurmaya çalışır.Çünkü bu Felsefe yer yüzünde ayrımcılığı kaldırmayı, insanlığı tehdit eden, bireysel egoyu, ahlaki yozlaşmayı ve addaletsizliği gidermeyi içerir. Bu anlayış “Tanrı İnsandadır” cümlesiyle insanın en kutsal varlık olduğunu ortaya koymuş olur. Bir tek insana yapılan haksızlık ve kötü davranış tüm insanlığa yapılmış gibi kabul edilir.
Aleviliğin bu yüce değerini ne Allahın oğlu (Isa ve İncil) adına hareket eden geçmişte insan yakmaktan bugün başka ülkeleri işgale kadar uzanan güçleri destekleyen Kiliseler, ne de Hz. Muhamed’ten sonra Halife Osman tarafından yazılı hale getirilen Kuran’ı kulanarak erkeğe birden fazla evlenme, kadını dövme ve kadınının seyahat hakkını kısma hakkı veren İslamla yani ( Suni, Şafi ve Hambalilik) adına hareket Camiler ile din adamları’nın inancıyla bağdaştırabiliriz.
Çünkü onlar tamamen toplumun dışından, topluma hükm etmeyi amaçlarken, Alevilik her zaman bilimsel temellere dayanmış “Bilim Çinde bile olsa alın” ilkesini, anlayışını alıp geliştirerek çağdaşlaştırarak yaşamına uygulamıştır. Geçmişteki Tekeler, özellikle Horasan yöresinde oluşturulan Tekeler, anadoludaki Babaevleri bugünün Universitelereine parelel okullardı. Buralarda “Lokman Hekim” dediğimiz Tıp Bilimcilerinden tutun Gökbilimcilerine kadar bilim adamları teknik adamlar yetişmiştir. “Atalarımızda kalma Beratname var” dedikleri şey bugün ki dille bu okullarda okuyanlara verilen diplomalardı.
Bütün bunları özetlersek “Aklına, eline, diline, beline sahip ol”ilkesine bağlı bir Alevilik kimseden hoşgörü beklemez. O nasıl başkaların varlığını kabulleniyorsa Aleviliğin kendininde kabul görülmesini ister. Kendi dışındaki tüm insanlara ve inanç mensuplarına Aleviliği incelemelerini, öğrenmelerini, tanımalarını ve olduğu gibi kabul etmelerini önerir. Biliyor ki bu yaşam biçimini inceleyen ve tanıyanlar diğer inaçlardaki var olan tüm güzellikleri bilmin ışığında çağdaşlaştırılmış olarak, yozlaştırılmalardan uzak tutulmuş olarak bir potadan birleştirilmiş olduğunu saptıyacaklardır. Çünkü Alevilik inanci gerçeğe dayanmayan, rivayetlere, hurefalara, afsun, cin şeytan, büyü gibi insan aklıyla, bilgiye dayanmayan idealara karşı bilimsel veriler sunarak onları toptan red etmiştir. Bugün halen başta Işlamlık (Suni, Şafi, Hambali Mezhepleri), Hiristiyanlik, Yahudilik inançlarında Tıp bilminin yerini almaya çalışan büyücülerin, falcıların ve üfürükçülerin olduğunu hergün yazılı ve görsel basında görüyor, okuyor ve dinliyoruz. Çeşitli bitki ve sebzelerden su alan, melhem yapan sahte bu insanlar sadece insanları umutla aldatmak ve ekonomik olarak faydalanmakla kalmıyor insaların yaşamına mal olacak hastalıklar ve sakatlıklara neden oluyorlar. Bunları tamamen soyguna ve bireysel çıkarlara, batıl inaçlara dayanarak kurulmuş ssisitemlerin basını ve ekonomik güçleri de destekliyor. Böylece mevcut sıradan büyük kitleleri kolayca yönetebiliyorlar ve sömürüyorlar.
İnsanı öne çıkaran, yozlaşmayı red eden, bilimselliği savunan Alevilik yasaklanınca bu kez Alevilik bu insanı değerleri Semah ve Türkülerle İnsan ruhundaki inceliği ve sanatın toplumsal birliğini sağlamadaki önemini ortaya koyarak varlığını sürüp günümüze kadar gelmiştir.
Sonuç olarak bölünmenin, ezilip yutulmanın karşısında birlik olmak gerek. Gereksiz tartışmaları bırakıp bilimsel ilkelerde birleşmek gerek.. Toplumsal gelişmeler alanında çok okumak, bilim adamların seminerlerine katılmak, dinlemek ve sonra da düşünmek, birikim ve çevremizdeki yaşantılardan izlemlerimizi aktararak Ancak ortak paydaları birlikte daha insanca yaşanacak bir felsefeyi geliştirmede belki katkımız olur. Yoksa kaş yapalım derken göz çıkarıyoruz…

Kalktık Horasan’dan sökün eyledik.

0

Yaşar Kemal
Kalktık Horasan’dan sökün eyledik

Kalktık Horasan’dan sökün eyledik.
Harran Ovası’nda binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük.
Ulu şahinler gibi. Şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük…
Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu.
Anadolu’da karşımıza çıktı Kayseri Dağı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo Dağı…
Vardık, Anadolu’da da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan, Ceyhan Suyu…
Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk.
Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan.
Düşürdüler bizi haldan hallere…
Anadolu’nun taşıyla toprağıyla, akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış, kervansarayları, sarayları, tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık.
Etle kemik gibi… Yağmurla toprak gibi…
Birdenbire değil, binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik…
Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık.
Geldik Anadolu’da da karşımıza çıktı Kayseri Dağı.
Ulu, temiz, alımlı, yakışıklı, ışığa batmış.
Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız…
Harran Ovası’nda, Mezopotamya’da yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız.
Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece-kırk gün kırk gece…

KALENDER ÇELEBİ GÜLAĞ ÖZ

0

Zulmün karşısında bir Hacı Bektaş Çelebisi
KALENDER ÇELEBİ
GÜLAĞ ÖZ

Alevi ve Bektaşiliğin şanlı sayfalarından bir tanesi de hiç kuşkusuz 1526 yılı başkaldırısıdır. Bir toplum bir felsefe düşünün ki,onca baskıya,onca asimilasyona,onca katliama ve dahası onca yok etmeye karşın beşyüz yıldır yok olmadan bu günlere gelebilmiştir. Dünya tarihinde onca topluluk,onca dini ve sosyal inanç aynı koşullar içinde yaşamıştır. Ancak bir zaman sonra sadece tarih kitaplarının arasında bir ad olarak kalabilmiştir. Yalnız Alevi felsefesinin gücü,inancı ve direnci bu toplumu bugünlere getirmiştir.
Tarihimizdeki güzellikleri geçmişin izlerinde yaşıyor,görüyoruz.Her yıl 15-16-17 Ağustos günlerinde Hacı Bektaş’tan buruk ayrılırım.Bunun tek nedeni Hacı Bektaşlıların en büyük bir pirden söz etmemeleri ve adeta tanımamalarıdır.
Hacı Bektaş’da Pirin türbesinin sağ tarafında yaklaşık 50 m.uzaklıkta tarihi bir dut ağacı vardır.Bu dut ağacının yaşının kaç asırlık olduğu ağacın gövdesinden anlaşılmaktadır.O gövde arkasında sakladığı Balım Sultan türbesiyle birlikte yetiştirildiği anlaşılıyor. Balım Sultan Hacı Bektaş’tan sonra Bektaşiliğin kuramcısı olarak tanıtılır.Geniş bir avludan sonra küçük bir ikinci avlu sonrası türbeye girilir. Balım Sultan türbesinin görkemi ve çevresindeki tarihi kalıntılar ve şamdanlar buranuın önemini gözler önüne getirmektedir.Bu güzel,gösterişli türbenin sol köşesinde karanlık köşede ikinci bir mezar göze çarpar.Kimse bunu merak edip sormadan,Balım sultan çevresinden birisi olduğunu anımsar.Ancak görevliler de pek bilemezler.Ancak müze çevresinden sorunca burada yatan zatın Kalender Çelebinin adını ortaya çıkartır.İşte bu kısa yazımızın konusunu bu Kalender Çelebi oluşturmaktadır.Bu büyük zatın ne kişiliği ne ortaya koyduğu değerler ne de gösterdiği kahramanlık bu makaleye sığdırılabilir.Dostum Ulaş Dinçer’in bana verdiği sayfada Kalender Çelebi’yi özetlemeye çaşlışacağım.

Osmanlı tarihçileri onu her ne kadar eşkiyabaşı gibi göstermiş olsalar da 1526 yılında Osmanlı padişahı muhteşem Süleyman saltanatına karşı baş kaldırmış ve rahat ve ihtişamlı yaşamı yerine kellesini vermekten çekinmemiştir.Balım Sultan sorası Hacı Bektaş tekke postnişinliğine gelen ve burada toplumun önderi olma yerine neden Osmanlı saltanatına karşı başkaldırmıştır?
Osmanlı devleti bu sıralarda en güçlü dönemini yaşamaktadır.Kanuni Sultan Sülayman sürekli fetih peşinde olup ayaklanma sırasında Macaristan seferinde bulunmaktadır.Kalender’in durup dururken derdi neydi,neden onca insanı peşine takıp kocaman sultana karşı ayaklanmıştı.
Çeşitli kaynaklarda Balım Sultan dönemi en güçlü yapılanmanın yapıldığını söylemesine karşın Süreyya Faruki tam tersi bir tesbit yaparak”Kalender Çelebi zamanına kadar durgun bir yapısı olan Hacı Bektaş Tekkesi Kelenderle birlikte durgun yapısından sıyrılarak atak,etkileyici,yönlendirici bir tutum izlemeye başladı” [1] demektedir.
Bu ataklık,bu duyarlılık Anadolu insanının sesine kulak vermeyi ve halkı ciddiye almayı öne çıkarttı.Osmanlı devlet yapısı büyüdükçe,sarayın ve devşirme paşaların ihtişamlı yaşamı ve sürekli savaşlar,Fransayla imzalanan imtiyazlı kapütülasyonlar halkı yoksulluğa,sefalete iterken vergi yükünün köylüler üzerinde uygulanan etkileri köylü ve zanatkarlar üzerinde korkunç bir tahribat yapmaktaydı.Bunun yanında Türkmen kökenli timarlı sıpahilerin tımarlarının ellerinden alınmaları, [2]Yine sancak beylerinin soygunculuğ,kadıların adaletsizliği,yargı sistemini alt üst edip adam kayırmalar,haksız idam ve sürgünler [3] Selim sorası aleviler üzerinde uygulanan asimilasyon politikaları,buna göre tüm aleviler sünnileştirilecek,alevi köylerine cami yapılıp kerkes ehli sünnete göre yetişecek [4] Buna göre uygulamaları en şiddetli ve en sert şekilde yapılması direnenleri dağlara kaçırdı,direnmeyen boyun eğenler ise zaman içerisinde sünnileşip gitti.
Çaresiz kalan Anadolu halkı alevisi,sünnisi,yahudi,Ermenisi,hatta ordudan bazı paşalar,yöre beylerinin önemli bir kısmı Osmanlı’da bu gidişe dur demenin zamanı geldiğine karar vermişti.Osmanlı yöneticilerine bir ders vermek gerekiyordu.Yoksullaşan,çaresizlik içerisindeki Anadolu köylüsü Hacı Bektaş Tekke merkezinden medet umuyordu.Kalender Çelebi’nin dergahı gelen gidenden geçilmiyor ve Hacı Bektaş kapısı bir umut kapısı olmuştu.Kensisini ziyaret edip birliktelik öneren aşiret beyleri ve paşaların önerileri Kelender Şah’ı ilgisiz bırakmadı.Artık isyan bayrağı açılıyordu.Bu bir ya ölüm ya kurtuluş olacaktı.
Kalender Çelebi Kimdir?
Çeşitli kaynaklar Kalender Çelebi’yı Balım Sultan’ın kardeşi olarak gösterirler.1516 tarihinde Balım Sultan’ın ölmesiyle yerine kardeşi Kalender Çelebi Hacı Bektaş tekkesinin başına geçer.Yani Anadolu alevilerinin öncüsü konumundadır.Osmanlı sultanlarında ilgi ve itibar görürler.Balım Sultan Istanbul’a’giderek bizzat 2.Bayazıt’tan kuşak kuşandığı kaynaklarda kayıtlıdır.
Nasıl ki Bayazıt’tan sonra Yavuzla birlikte laik aleviler Osmanlı’dan kopuyor.Osmanlı yönetimiyle yakın ilişki içerisinde bulunan Balım Sultan sonrası Hacı Bektaş postnişini olan Kalender Çelebi ile de Osmanlı yönetimi arasında ipler kopuyor.
Osmanlı vakanuvisti Solakzade’nin verdiği bilgiler ışığında Kalender Çelebi Hacı Bektaş postmürşitliğinin 6.sırasında yer almaktadır.Buna göre Kadıncın Ana’nın oğlu Habip Efendi,Habip Efendi’nin oğlu Resul Çelebi,Resul Çelebi’nin oğlu Balım Sultan,Balım Sultan oğlu İskender Çelebi,İskender Çelebi’nin oğlu Kalender Çelebi [5]Günümüz Çelebileri’nden Celalettin Ulusoy’un sıralaması da şöyledir.Seyyit Ali Sultan,Resul Balı,Mürsel Bali,Balım Sultan,Kalender Çelebi” [6]Kaynakların kimi kardeşi,kimi,torunu göstermiş olsa da sonuç peş peşe posnişin olmaları ve akrabalık ilişkileridir.
Kalender Çelebi çok kültürlü,etkili ve çevresinde çok sevilen,sözü dinlenir bir kişiliğe sahiptir.Aynı zamanda ozan yönüyle de öne çıkmaktadır.Şiirlerinden de anlaşılacağı gibi Kalender Sultan gözü pek toplum için canını fede edecek bir mizaca sahipti. Bir şiirinin girişine şöyle başlıyor;
Her cana kalan serseriye er demesinler
Ser vermeyenin ismine server demesinler
Bir kimesnede olmasa ol aşk_ı Ali’den
Pes nice ona Kafir-i Hayber demesinler [7]

Böylesine bir kişi neden,hangi koşullarda rahatlığını,saltanatını bırakıp,”cihan padişahı”na karşı isyan önderliği yapmıştır.Biz yine bunların yanıtını Osmanlı kaynaklarından aktaralım.”Kalender Çelebi,Hacı Bektaş soyundandır.Gerek yoksul halkı gözeten sözleri,gerekse kişiliği nedeniyle halk arasında büyük bir etkinliği bulunan Kalender Çelebi,isyan bayrağını açar açmaz çevresine kısa sürede 30.000 kişi topladı Kalender Çelebi ayaklanması o zamana kadar Osmanlı’ya karşı girişlilen en büyük eylemdi.Türkmenler’in hemen hemen tümü Kalender Çelebi’nin yanında yer almıştı” [8]Kalender Sultan’ın kişiliğini ve gücünü anlatması bakımından Osmanlı tarihçilerinin sözleri dönemin yorumunu da en güzel şekilde yapmaktadır.Zamanın iktidarının zalimliği öylesine korkunç boyutlara varmıştı ki çoğu beylikler başlarındaki beylerle birilkte Osmanlı’yı terk edip bu başkaldırıya katılıyordu Osmanlı sultanını bu kadar telaşa düşüren neden bütün Anadolu halkının Kalendere katılacağı kuşkusuydu.Padişha bu kuşkusunda da haklıydı.Çünki bu bir alevi ya da başka bir mezhep başkaldırısı değil,yoksulluğun başkaldırısıydı.Tarihçi Faruk Sümer’in şu yargısı bu görüşü pekiştiriyor. “Bu ayaklanma mezhebi mahiyette görünüyorsa da,hadiselerden anlaşılacağı gibi,gerçekte iktisadi sebeplerle ilgilidir.” [9]
Bu yargıdan da anlaşıldığına göre Kalender Çelebi’yi bu harekete sürükleyen olay halkın yoğun ilgisi ve tüm Anadolu halkının bu işe katılmasıdır.Döneminin en güçlü beylerinden olan Dulkadiroğulları beyliği tümüyle bu harekete katılmış olup,Veli Bey sonuna kadar Kalender Sultanı terk etmemiş onunla ölüme gitmiştir.Yine Osmanlı tarihçisi Peçevi’nin görüşlerini başvuralım”Bu mertebeden sonra Dulkadir taifesinin şerileri ve eşkiyası da bunlara karışmakla,askerlerin sayısı hesaba gelmez oldu.Her bir aşık kendi zannınca,başlı başına sultan oldu” [10]
Kalender Çelebi olayı öylesine büyümüş,öylesine güçlenmiştir ki tüm Osmanlı yönetimini büyük bir korku almıştır.Korkudan ziyade Kalender güçlerine karşı savaşacak asker bulmada bile zorlanan Kanuni yönetimi aciz duruma düşmüştü.Konuyu Müneccim Paşa tarihi yazarı şu sözlerele anlatmaktadır.”Kalenderin çevresinde toplananların sayısı gün geçtikçe arttı.Bir ara otuz bini buldu.İbrahim Paşa Elbistana doğru yürüdü.Yanında yalnızca on bin askeri vardı”
Kanuni’ye ulaşan haberler sultanı mutsuzluğa sürüklüyordu. Kurmaylarını toplayıp bunun çarelerini araştırıyordu.Çaresiz kalan padişah Macaristan seferini yarıda kesip Istanbul’a dönüyordu.Kalender’in üzerine gönderilen güçler birer birer yanilgiye uğratılıyor,padişah çevresinde aylar süren toplantılar bir karara ortaya koymuştu. sonuç;Kalender’in çevresindeki güçleri bölmek ve böylece asi güçleri yalnız bırakmaktı.Öncelikle dirlikleri elinden alınanların dirlikleri iade edilecek.Ordu ve saray çevresinden uzaklştırılan kimseleri yeniden kazanmak ilk hedefti.Bu konuda padişah kazançlı çıktı.Menfaat güçleri bir paşalık.bir beylik ve birkaç akçe için padişahın yanını seçtiler.
Anadolu Beyler Beyi Behram Paşa’nın Sıvas-Banaz yakınlarında Karaçayır denilen yerde güçlü ordusunun Kalender Çelebi tarafından yenilmesi bu işin Osmanlı ‘nın itibarını iyice sarsmıştı.Bu olayı yine Peçevi’den okuyalım.”İsyanı bastırmakla Sadrazam İbrahim Paşa görevlendirildi.Anadolu Beylerbeyi ile Aksaray Beyler Beyi de İbrahim Paşa’ya katıldılar.Ancak Kazova’daki çarpışmada Kalender’e yenildiler.Bu çarpışmada eşkıya hep üstün geldi.Karaman Beylerbeyi Mahmut Paşa,Alai Beyi Sinan Paşa,Amasya Beyi Koçi Bey,Birecik Beyi Mustafa Bey,Anadolu ve Karaman Defterdarları şehit düştüler” [11]Bu karşılaşmada Osmanlının aldığı yenilgi büyüktü. Bütün erzak ve mühümat Kalender ordusunun eline geçti Osmanlı yazarları bunu “ Kalender Abdal ve Torlakları üryan püryan iken giyinip kuşandılar”sözleriyle ifade etmektedir.
Ne olursa olsun sonuç imparatorluğun lehine bitmeliydi. Padişah divanı toplayıp ne pahasına olursa olsun bu sonun hemen getirilmesini istiyordu.Taşova yenilgisi çok büyüktü.Bu kez bütün güçler birleştirilmeli,Taşova yenilgisine katılanlar bile bu savaşa alınmamalıydı.İbrahim Paşa bu işin üstesinden geleceğini padişaha iletiyordu.Kalender ordusunda bulunan eski paşalarla,eski beylerle,önde gelen bazı kişilerle gizli görüşmeler yapılıyor ve bunlara yüksek mevkiler,yüklü paralar,topraklar vaadediliyordu. Bu görüşmelerin sonuçları ortaya çıktıkça sarayda bir umut ve bir sevinç doğuyordu.Kalender asisinin sonunun geldiği ışığını görmeye başlamışlardı bile.Bu ışığın belirmesi Osmanlı ordusunu harekete geçirmeye başlamıştı. Çünki menfaat güçleri bölük bölük Kalenderi terk ediyordu.Bu hareket Kalender ordusunda morel çöküntüsü yaratıyordu.Bu morelle Kalender Nurhak taraflarına doğru yönelmişti.Nurhak’ın çetin dağlarında yapılan çarpışmalar Kalender’in aleyhine gelişti.Üç aylık bir çarpışma Kalender’i yenilgiye götürüyordu.Sonuna kadar kendisini terk etmeyen Dulkadiroğlu Veli Bey’le birlikte 22 Haziran 1527 tarihinde kellelerini Osmanlı’ya teslim ediyorlardı.Kalender’in başını gövdesinden ayıran İbrahim Paşa gövdeyi Nurhak’ta bırakarak Kalender’in kesik başını Kanuni Sultan Süleyman’a götürmüştü.
Kaynaklar Kalenderin kesik başı konusunda bilgi vermezken.Gövdesinin Hacı Bektaş Tekke binasında bulunan Balım Sultan türbesinin içine ıssız bir köşeye,bugün bile ne olduğu,kim olduğu bilinmeyen bir şekilde defnediyordu.

Kalender Çelebi’nin Osmanlı’ya karşı giriştiği bu haklı kavgasının sonuçları gerek Anadolu insanı,gerekse Alevi-Bektaşileri açısından bir dönemin de sonunu getiriyordu.Zaten Yavuz’la başlayan Kanuni,2.Selim’le devam eden alevi kırım,yoketme,düşünce değiştirme politikaları zaman zaman etkili olsa bile bu düşünceyi değiştirmeye hiçbir zaman başarı sağlayamamıştır.
Kalender’in yenilgisinin ardından Osmanlı devletinin kuruluş sürecinde büyük katkıları olan Hacı Bektaş Pir Ocağı’nın söndürülmesini Kanuni bile uzun süre karar verememişti.Ancak buranın düşüncesini,gelenek,görenek ve adetlerini değiştirmek ve şeri kurallara göre biçimlemek istemiştir.O nedenle de 1527 yılından 1551 yılına kadar bu ocağı unutturmaya yönelik olarak başsız bırakıp kapatmıştır.1551 yılına kadar bacası tütmeyen bu ocağa 1551 yılında kendi eniştesi Ali Paşa’yı Hacı Bektaş postnişinliğine tayin ederek ilk defa Dedebaba’lık ünvanını getirmiştir.Ali paşa her ne kadar şeri kurallara göre biçimlemek için Hacı Bektaş’a tayin edilmiş olsa da oradaki Alevi-Bektaşi mistizmi karşısında büğülenmiştir.Ve bu felsefenin geçmişini inceleme fırsatı bulmuş,deyişleri okumuş,gelenekleri incelemiş ve bunun karşısında kendisi de Bektaşi olmuş ve bundan sonra gelecekle ilgili kurallar koyarak Dedebabalığın kurumlaşmasını sağlamıştır.Sersem Ali Baba ile devam eden Babağan kolunun iktidarı 1925 yılına kadar devam etmiştir.Son Dedebaba Salih Niyazi,Çelebi Cemalettin Efendi ile birlikte Hacı Bektaş’ta kurtuluş öncesi Mustafa Kemal’i ağırlamış ve kurtuluş savaşına tüm alevi bektaşilerin destek vermelerini sağlamışlardır.
Her yıl yapılan Hacı Bektaş şenliklerinde çeşitli kültürel proğramlar yapılmaktadır.Bunca seminer-kongre-panel toplantılarının hiç birisinde Kalender Çelebi’den söz edilmemiştir.Hiçbir Belediye Baişkanı,hiçbir komite üyesi,hiçbir dernek başkanı Kalender Çelebi konusunda bir panel yapmayı aklına getirmemiştir.Dileğimiz değerli Belediye Başkanı Sayın Mustafa Özcivan bu konuda duyarlı davranarak Kalender Çelebi’y, önce Hacı Bektaşlılara,sonra da Türkiye halkına tanıştırma görevini yerine getirir.

Kalender Çelebi’den bir şiir

Dün gece seyrimde batın yüzünde
Aslı imam nesli Ali’yi gördüm
Elif tac başında nikap yüzünde
Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi gördüm

Geçti seccadeye oturdu kendi
Cemali nurundan çerağlar yandı
İşaret eyledi sakiler sundu
Bize haktan gelen doluyu gördüm

İçtim ol doluyu aklım yitirdim
Menzil gösterdiler geçtim oturdum
İndirdim kisveti ikrar getirdim
Kemend ile bağlı belimi gördüm

Mürşit eteğinden tutmuşum destim
Bu idi muradım erişdi kastım
Ben beni yitirdim sarhoş mestim
İsmini vird eden dilimi gördüm

Kalender yoluna koymuştur seri
Şükür kurban olup gördüm didarı
Erenler serveri Horasan piri
Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi gördüm [12]

24.01.2001

Hüseyin Demirtaş Alevi Kimliğinin Tanımında Kafalar Karışık

0

Son yıllarda Alevi toplumu büyük bir uyanış içinde. Ancak gerek Aleviler gerekse Alevi olmayanlar arasında kafa karışıklığı ve kavram kargaşası giderek artıyor. Aleviliğin inanç ve felsefesine tam olarak vakıf olmayanlar zaman zaman ortaya çıkıp, Türkiye’de yaşayan 20 milyona yakın Alevinin okullarda İslam dini öğretilerek, Müslümanlaştırıldığını iddia ediyor. “Aleviler acaba zaten Müslüman değiller mi de Müslümanlaştırılıyorlar?”
Bu tür görüş sahiplerine şu söylenebilir: Evet, Aleviler Müslümandırlar. Ancak bunun bir “ama”sı vardır. Aleviler okulda, camide, radyoda, televizyonda öğretildiği biçimde ve Sünni-Hanefi bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) anladığı, anlattığı Müslüman değildirler. Herkesin bildiği gibi İslamın şartı beştir. Bunları inceleyerek bir karar verelim:

  1. Şahadet Kelimesi Getirmek: Aleviler Şahadet kelimesi getirirler. Ama bunun sonuna “Aliyyül veliyullah” yani Hz. Ali Allah’ın velisidir, şeklinde bir eklemede bulunurlar.
  2. Namaz Kılmak: Alevilerin büyük çoğunluğu namaz kılmaz ve yerIeşim yerlerinde camii yoktur. Olanlar da ya sonradan yapılmış veya zorla yaptırılmıştır. Alevilikte Sünnilikteki anlamıyla namaz yoktur. Cemler, niyaz ve yüz yüze kılınan halka namazı vardır. Sünnilikteki gibi namaz kılan ve camiye giden bazı Aleviler varsa da, bunlar ya Sünnileşmiş veya elma ile armudu karıştıran kişilerdir.
  3. Oruç Tutmak: Burada oruçtan kasıt Ramazan orucudur ve farzdır. Halbuki Alevilerde bu oruç yoktur ve tutulmaz. Biçim ve içerik olarak farklı olan Muharrem ve Hızır oruçları tutulur. Hz. Hüseyin’in şehit edilmesini anmak ve matem amacıyla tutulan Muharrem Orucu boyunca kesinlikle gece ve gündüz su içilmez.
  4. Zekat Vermek: Aleviler bir çeşit dinsel vergi olarak tanımlanabilecek zekatı vermezler. Kendi fakirlerini koruyup kollasalar da, bunu zekat veriyorum ve İslamın bir şartını yerine getiriyorum saikiyle değil; bir yardımlaşma anlayışı çerçevesinde, kendilerinin belirlediği zaman ve ölçütlere göre yaparlar.
  5. Hacca Gitmek: Aleviler, hali vakti yerinde olan her Müslümanın ömründe bir kez de olsa yapması farz kılınan hac ödevini de yerine getirmezler. Ancak bazıları Mekke ve Medine yerine ya Hacı Bektaş’taki Hacı Bektaş Veli türbesini veya Kerbelâ’da Hz. Hüseyin, Necef’te ise Hz. Ali’nin mezarlarını ziyaret etmekte ise de, Aleviler arasında bu bile pek yaygın değildir.
    Alevilerin İslamın şartlarına ilişkin tutumları bu şekilde. Yaygın olan bir diğer yanlış iddia ve önyargı da: “Aleviler Hz. Ali yolunda yürümektedir. O ise bizim peygamberimiz olan Hz. Muhammed’in damadıdır ve ikisi de tabiiki Müslümandır. Hz. Ali namaz kıldı, oruç tuttu ise, Aleviler de onun yolundan gittiklerini iddia ettiklerine göre bu ibadetleri yapmalıdırlar.”
    Bu teze kendisi de bir Sünni olan, ancak Türkiye’de Alevi gerçeğini en iyi anlayan ve yorumlayan ender insanlardan biri olan; geçen yıllarda İletişim Yayınları arasında “Türk Sûfiğine Bakışlar” adlı bu konu ile ilgili çok faydalı bir kitabı yayımlanan değerli tarihçi Ahmet Yaşar Ocak’ın cümleleri ile karşılık vermek istiyorum:
    “Alevilik yalnız ve basit olarak Hz. Ali’yi sevmek ve onun gibi yaşamaktır, spekülasyonundan çok farklı bir şeydir. Alevilerin Hz. Ali’yi Sünniler gibi anlamadıkları ve değerlendirmedikleri gerçeğini görmezlikten gelen bir ifadedir. Alevilikte Hz. Ali, Sünnilikteki Hz. Ali’den çok daha başka bir anlam ifade eder. O bir ‚kült’ konusudur. İlk bakışta Sünnilik açısından doğru olan bu tezin, Aleviler için hiç bir anlamı yoktur. Ayrıca Aleviliği basit bir şekilde halifelik sorununda, ‘Hz. Ali taraftarlığı’ şeklinde anlamak, bununla bağlantılı olarak da Aleviliğin başlangıcını o döneme götürmek; eğer belli bir amaca yönelik spekülatif bir gaye taşımıyorsa, tamamen tarih dışı (ahistorik) ve zamandışı (anokronik), dolayısıyla gerçek dışı bir anlayıştır ve yanlıştır. Sünni kesimin Aleviği bir türlü anlayamamasının altında bu yanlış tezler yatıyor.”
    Hocam Ahmet Yaşar Ocak’ın da belirttiği gibi sorun sırf, Hz. AIi taraftarlığı yahut da Hz. Ali’yi sevmek ve onun gibi yaşayıp yaşamamak değildir. Nitekim AIeviler bu isim ve kavramları çok farklı anlar ve yorumlarlar. Tıpkı Alevilerin Kuranıkerim’i de Sünniler gibi anlamadıkları gibi. Hatta Aleviler Kuranıkerim’i Sünniler gibi Kuranıkerim değil de Kuran-ı Hakim diye adlandırırlar. Kuranıkerim’e bakış da Sünnilerden çok farklıdır. Aleviler şu anda elimizde bulunan Kuranıkerim metninin gerçek metin olduğuna pek dillendirmeseler de inanmazlar. Kuranıkerim’den üçüncü Halife Osman’ın eklemeler ve çıkarmalar yaptığını savunurlar. Sünnilikte ise tam aksine Kuranıkerim metninin bir tek harfinin bile değiştirilmediğine ve eksiksizliğinin bir Hadis-i Kudsi ile bizzat Tanrı tarafından garanti edildiğine inanç tamdır.
    Aleviler Müslüman mıdır? sorusuna bu açıklamalardan sonra; evet Müslümandırlar, diye cevap verebiliriz. Ama heteredoks (Ehl-i Sünnet dışı) Müslümandırlar. Sünni-Müslüman (ortodoks) değildirler. Alevilik, eski Türk ve Kürt dinleri (Şamanizm ve Zerdüştlük), Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Manicilik ve Anadolu’nun antik çağdaki pagan geleneklerinin hepsinden etkilenmiş; bunları harmanlayarak bir sentez oluşturmuş, kendine özgü ve özgün bir yapıdır.
    Nasıl ki su, hidrojen ve oksijen atomlarının bileşiminden oluşmuş; orijinal bir yapı sergileyen oksijen ve hidrojeni artık göremediğimiz bir madde ise, Alevilik de tıpkı böyledir. Onda yukarıda saydığımız etki kaynaklarının her birini tek tek görmemiz mümkün değildir. Olsa olsa su gibi kendini oluşturan elementlerin artık seçilemediği, ayrıştırılamadığı özgün bir yapı çıkar karşımıza. Bu nedenle Aleviliği tanımlamak için tek başına Müslüman sözcüğü yetersiz kalır. Alevilik tek başına İslam içine hapsedilemeyeceği gibi sadece İslam elbisesi Aleviliğe çok dar gelir. Alevilik eşittir İslam dersek, Aleviliği kısırlaştırmış ve dar bir çerçeveye hapsetmiş oluruz. Müslüman diyelim ama yukarıdaki türden açılımları da yapalım. Yoksa bugün yaşanan sorunları ve kafa karışıklığını aşamayız. Kısaca Alevilere, kavramlandırmanın yetersizliğinin farkında olarak, Alevi-Müslüman denilebilir.
    Bazıları da kavram kargaşasını o kadar ileri götürüyor ki, “Türkiye’de yaşayan Alevilerin İslam dinini okullarda zorla din dersi olarak okuduklarına inanmıyorum. Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir. Din ve mezhep özgürlüğü vardır” gibi kendi içinde çelişkili görüşler öne sürebiliyor. Doğal olarak bu tür çelişkili görüşlerin ele alınır bir yanı yok. Halbuki böyle düşünenler, Alevi çocuklarına Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi kapsamında tamamen Sünni içerikli zorunlu din dersi okutulduğunu unutuyor. Çünkü bu ders seçmeli değil zorunlu. Derslerde ve ders kitaplarında tek kelime ile Alevilikten söz edilmiyor. Kendim bir Alevi çocuğu olarak, ilkokuldan üniversiteye kadar din dersini zorunlu olarak okudum. Bunun adına İslamlaştırma değil, Sünnileştirme denir. Çünkü zorunlu din dersleri Alevi köylerinin zaman içinde Sünnileşmesine katkıda bulunuyor. Örneğin Kütahya ve çevresinde öyle Alevi köy ve kasabaları var ki, Alevi kimliğinden her geçen gün uzaklaşıyorlar. Yüzde yüz Alevi olan bu yerleşimlerin birinde çevresindeki Sünni köylerde bile olmayan, iki şerefeli minaresi bulunan, kubbeli iki camii ve bakımsızlıktan harap olmaya başlayan iki tane de cemevi binası var. Türkiye’deki okullardaki zorunlu din dersleri, imam-hatip okulları ve Diyanet İşleri kanalıyla yapılan Sünni-İslam propagandasının etkisiyle, burası ve çevresindeki Alevi köyleri artık asimile olmaya yüz tutmuş durumda. Söz konusu Alevi yerleşiminde namaz, oruç ve hac gibi bundan 50 sene önce pek yapılmayan ibadetler yapılır olmuş; bunlar zamanla bir Alevinin de yerine getirmesi icap eden dini görevler olarak algılanmaya başlanmıştır. Hatta bu ibadetleri yapmayan Alevilere kötü gözle bakılır olmuştur. Bu çevrenin Alevileri son 50 yıl içinde Alevi kimliğinden fersah fersah uzaklaştıkları halde bugün bile kendilerini çok iyi Alevi sanmaktadırlar. Otantik Alevi kimliğini sürdüren Orta ve Doğu Anadolu Alevilerini de kendilerinden saymamakta; onları namaz kılmadıkları ve köylerinde cami olmadığı için ayıplamaktadırlar. Bunlar da gösteriyor ki, Sünnileştirme çalışmaları batı bölgelerinde oldukça başarılı olmuşa benziyor.
    Aslında öyle sanıldığı gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti laik değildir. Laiklik cilası altında yapılan, ülkeyi tamamen Sünnileştirme operasyonudur. Nitekim Şeyhülislamlık gitmiş, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) gelmiş; medreselerin yerini de sayıları 20 civarında olan ilahiyat fakülteleri, binlerle ifade edilebilecek imam-hatip okulları, Kuran kursları ve zorunlu din dersleri gibi Osmanlı’dakinden daha katmerlileri almıştır. Alevilerin vergileriyle bu devlet, hem kendi temellerinin hem de Aleviler dahil Türkiye’de yaşayan farklı inançtan olan her insan ve topluluğunun inancını yaşama garantisinin altını oyacak, bu hakkı dinamitleyecek oluşumlara çanak tutmuştur. Kendini paramparça edecek bombayı bizzat kendisi hazırlamıştır. Devletimiz bu haliyle kendi kendini yiyen dev örneği bir konumdadır. Laiklik karşıtı ve radikal İslamcı akımlar bizzat devlet desteği ile zamanla o kadar gelişmiş ve büyümüştür ki, iktidara bile gelmeyi başarmışlardır. Türkiye’nin kuruluş felsefesine aykırı akımların bizzat devlet eliyle palazlandırılması ve beslenmesi dönemine noktayı koyma zamanı gelmiştir. Bunun için de, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalı, vergi verenlerin sırtına beş bakanlığın bütçesinden daha fazla bir yük getiren Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalı ve din işleri cemaatlere bırakılmalıdır. Yani dini hizmet talep eden her topluluk, bu hizmetlerin karşılığını bizzat kendisi ödemelidir. Bu konuda belki devlet Avrupa ülkelerinde olduğu gibi çalışanlardan din hizmetleri vergisi kesilmesinde ve toplanan kaynağın ilgili dini topluluklara ulaştırılmasında aracı olabilir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilen devasa kaynak ise zaten krizlerle boğuşan ülkemizde yatırımlara ve yeni iş sahalarının açılmasına ayrılmalıdır.
    Özetle söylersek, Türkiye Cumhuriyeti bugünkü haliyle laik olmadığı gibi, mevcut laiklik anlayışı da toplumu daha fazla bölmeye zemin hazırlar bir yapı sergiliyor. Hali hazırdaki laiklik anlayışından Sünnilerin büyük çoğunluğu da memnun değil. Onlar da, devletin dinin kendi işlerine karışmasına şiddetle engel olmasına rağmen dine devletin aşırı müdahaleciliğinden şikayetçi. Bu keşmekeş devletin din işlerinden tamamen elini çekmesiyle aşılır. İlk başta kargaşa yaşansa da kısa zaman içinde herşey yerine oturur.
    Biz Alevilerin de bir yanlışı var. Ne zaman ağzımızı açsak, “Türkiye laiktir. Laik kalacaktır. Laik devletin bekçileriyiz“ şeklindeki anlamsız sloganları tekrarlıyoruz. Bilen biri varsa çıkıp söylesin, bu devletin neresi laik? Keşke Türkiye’de laik ve sekular bir sistem mevcut olsa da gönüllü olarak korusak. Aleviler statükocu ve şu andaki çarpık laiklik anlayışı ve uygulamalarının bekçisi, garatörü olamaz. Bizler Alevilerin, Sünnilerin, diğer din ve inançların her yönden eşit olduğu laik bir sistemin kurulması çabası içinde olmalıyız. Aksine davranmak var olan eşitsiz yapının daha da güçlenmesine katkıda bulunmaktan öteye gitmez…
    Aleviyol, 25.1.2003

Kursla Alevi Dedesi olmaz tartışması’ başladı

0

Öte yandan yeni bir polemik de başladı. Dedeliğin ancak babadan oğula geçtiğini ve sonradan alınacak bir eğitimle Alevi Dedesi olunamayacağını savunanlarla, bunun önemli olmadığını savunanlar karşı karşıya geldi. Alevi-Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Kurucu Başkanı Lütfi Kaleli, üniversitelerde yetişen gençlere ve yaşanan bilim çağına karşı dedelerin bilgili olması, bunun da eğitimle olabileceğini söyledi. Kursun var olan ihtiyaca öncülük ettiğini belirten Lütfi Kaleli, Alevi Dedeliği’nin bir kurum olduğunu, çağın koşullarına uyarak ayakta kalabilmesi ve çevresine ışık tutabilmesi için eğitimin esas olduğuna dikkat çekti. İsmini vermek istemeyen bir gazeteci ise şöyle konuştu: “Dedenin soydan olması önemli ancak artık Dede kalmadı. Bu kısır döngüyü kırmak zorunda olduğumuz için bu kurslara ihtiyaç duyuluyor. Dede çocuğu diye, Dede olabilecek diye bir şey yok.” Dört ay önce de bünyelerinde bir Dedelik kursuna başlayan ve sadece ‘Dede’ soyundan gelenlere ders verilen Cem Vakfı Alevi İslam Din İşleri Başkanı Ali Rıza Uğurlu ise Dedeliğin soydan, mezhepten olduğunu belirterek, “Dedenin ‘Dede’ çocuğu olması gerek. Bu donanım da Dede çocuğuna verilerek, eğitilmesi gerekir. Günümüz şartlarını bunu etkilemez, değiştirmez” dedi. Göztepe Şahkulu Dergâhı’nın Veli Dedesi 67 yaşındaki Veli Akkol da dedeliğinin soyundan geldiğini belirterek, tartışmaya şu sözlerle katıldı: “Dedelik; insanı eğitip, kemale erişmesi için dürüstlük, güzellik, sevgi, barış ve insana saygı, diğer bir deyişle hümanizmi öğretir. Dedelik yaşla değil akıl, zeka ve toplum kabulüyle ilgilidir. Sıradan dedelik olmaz. Dedeliğini ölçüsü bilgidir.”
Kadın dedeler geliyor

Göztepe’deki Şahkulu Dergâhı’nda verilen ‘Dedelik Kursu’, Alevi camiasında 2 ilke birden imza attı. Kadın dede adaylarının katıldığı kursun kapıları, dede soyundan gelmeyen Aleviler’e de açıldı.

‘ÖNEMLİ OLAN BİLGİDİR’
Alevilikte manevi değeri yüksek, toplumu yönlendiren, ibadeti yürüten ve aydınlatan önder olarak görülen ‘dedelik’ öğretisinin eğitimine başlandı. Babadan oğula geçerek işleyen dedelik bilgilerini vermek için 4 ay önce Cem Vakfı’nda açılan kursun ardından, Göztepe’deki Şahkulu Dergâhı’nda da ‘Alevilik Temel Eğitim Kursu’ başlatıldı. Bir ay önce açılan ve ilk kez kadın öğrencilerin de katıldığı kursun eğitmenleri, kadınların da dede olabileceğini belirterek “Alevilikte kadın erkek ayırımı yoktur. Cemlerde de kadın erkek bir aradadır. Önemli olan bilgi ve aydınlatmadır” dedi.

EĞİTİM İKİ YIL SÜRECEK
Toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek bilgili dedeler yetiştirmek amacıyla açılan kursa Alevi gençler yoğun ilgi gösterdi. Kursun verildiği Şahkulu Dergâhı’nın Eğitim ve Araştırma Müdürü Esat Korkmaz, adayların dedelik soyundan gelmesinin tercih nedeni olabileceğini ancak bunun şart olmadığını söyledi. Korkmaz, “Dedeliğin soydan geçmesi yaygındır ancak, önemli olan herkesin bu bilgilerle güçlenmesidir. İsteyen Alevi bu kurslara katılabilir” dedi. Öğrenciler, 2 yıl sürecek ücretsiz eğitimin ardından “Dedelik yeterlilik belgesi” alacak ve cem törenlerine önderlik edebilecek.

AMAÇ, ÇAĞI YAKALAMAK
Dede soyundan gelmeyen Aleviler’in de katıldığı Şahkulu Dergahı’ndaki kursta ‘Alevi-Bektaşi Felsefesi’ dersi veren Esat Korkmaz, kursun amacının çağın bilgisine, gereklerine cevap verecek eğitimli dedeler yetiştirmek olduğunu vurguladı. Kurs eğitmenlerinden Veli Akkol ise “Dedeliğin ölçüsü bilgidir” diyerek şunları söyledi:”İnternet çağında yaşayan bir dede, bilgiyle birlikte temiz ahlaka da sahip olmalı. Bilgisini cemaatine aktarmalı. Halkın onayından geçmeli.”
Ünlü araştırmacılardan ders alıyorlar

Göztepe Şahkulu Dergâhı’nda açılan ‘Dedelik kursu’ ile Aleviler’e Dedelik bilgileri öğretiliyor. Bayan kursiyerlerin sayısının fazla olduğu 20 kişilik kursta Alevi camiasının en önemli isimleri dersler veriyor.

Göztepe Şahkulu Dergâhı’nda yaklaşık bir ay önce başlayan ‘Alevi Dedeliği’ kursları ile yaklaşık 20 kişi; ‘babadan oğula’ geçtiği bilinen dedelik sıfatını, aldıkları eğitimle kazanabilecek. Böylelikle toplumu yönlendiren ve ibadeti yürüten kurs bitirmiş ‘Dedeler’ kazanılmış olacak. Bu kursla aynı zamanda bayan dedelik dönemi de başlamış olacak çünkü çok sayıda bayan kursiyer var. Bayanların da ‘Dede’ olabileceğini belirten kurs eğitmenleri, “Alevilik’te kadın erkek ayırımı yoktur. Önemli olan bilgi ve aydınlatmadır, toplumun kabullenmesidir” diyor.

SORULARA YANIT VERMELİ
Şahkulu Dergâhı’nın Eğitim- Araştırma Müdürü Esat Korkmaz, amaçlarının çağın bilgisi ve gereklerine cevap verecek eğitimli dedeler yetiştirmek olduğunu söylüyor: “Gelenekte ‘Dede’ soyundan olması yaygın ancak önemli olan isteyen kişinin bu bilgi ve donanımlarla güçlendirilmesi. Gençlerin sorularına, toplum taleplerine günümüz şartlarına uyan cevaplar verebilmesi.” Korkmaz, kursiyerlerin yaşlarının 25 ile 70 arasında değiştiğini belirterek, “Önemli olan yaş değil, bilgi ve bilgeliktir. Yaşamıyla, bilgisiyle, davranışıyla topluma kendini kabul ettirmesidir. 25-30 yaşlarında çok sayıda ‘Dede’ var” diye konuşuyor. Ücretsiz verilen ‘Dedelik’ kursu 2 yıl sürecek ve kurs sonunda ‘Dedelik yeterlilik belgesi’ verilecek. Kursiyerlerden İstanbul Üniversitesi Biyoloji mezunu Pınar Akdemir, “Kültürümü öğrenmek ve öğretmek amacıyla geliyorum. Bu kültüre aşığım” diyor. 27 yaşındaki Songül Ada ise şöyle konuşuyor: “Ben özümü öğrenmek için geliyorum. Hatta benden sonrakilere de bunları aktarmak istiyorum.”

HAFTADA İKİ GÜN
Kursta kadın ve erkek öğrenciler birlikte ders görüyor. Cumartesi ve pazar günleri saat 11.00 ile 18.00 arasında düzenlenen kurstaki dersler ve hocalarının isimleri şöyle:

  • Alevilik-Bektaşilik Felsefesi, Araştırmacı-Yazar Esat Korkmaz.
  • Alevilik-Bektaşilik Edebiyatı, Gazeteci-Yazar Rıza Zelyut.
  • Bektaşi Nefesleri, Yazar Dursun Gümüşoğlu.
  • Tasavvuf, Araştırmacı-Yazar Şakir Keçeli.
  • Alevi-Bektaşi Tarihi, Burhan Kocadağ.
  • Semâh, Yazar-Çevirmen Nasuf Barın.
  • Yaşayan Alevilik, Araştırmacı- Yazar Lütfi Kaleli.
  • İnan Erkânı, Ozan-Dede Dertli Divani ile Dergâhın Dedesi Veli Akkol.
  • Bağlama, Mehmet Polattaş.
    NEBAHAT KOÇ
    14.08.2004

Akçaeniş Tahtacılarında Yerleşik Düzene Geçiş ve Günlük Yaşamdaki Dinî Davranış Kalıpları*

0

Dr. İsmail Engin

Akçaeniş, genel olarak Tahtacı köyü olmasına karşın, kısmen Bektaşîlerin de bulunduğu; bu niteliğiyle, Alevîlerin ve Bektaşîlerin birlikte “yan yana” yaşadığı, nüfusu yaklaşık 1500 kişiden ibaret bir yerleşim birimidir. Bu makale, Akçaeniş Tahtacılarının yerleşik düzene geçişlerine kısaca değinmek; günlük yaşamdaki dinî davranış kalıplarını betimlemek ve Tahtacılar üzerine çalışacak araştırmacılara, bu davranış kalıplarının içerdiği sembolik anlamları sergilemek amacıyla kaleme alınmış bir derlemedir.

Köy Üzerine Genel Bilgiler (Köyün Coğrafyası)

Akçaeniş, Akdeniz Bölgesi’nde Antalya’nın güneybatısında kalan ve ona 129 km. uzaklıkta olan Elmalı ilçesinin Akçay bucağına bağlı bir köydür. Elmalı’ya 18 km. uzaklıkta ve onun güneybatısında, Akçay’ın da 9 km. kuzeydoğusundadır. Denizden yüksekliği 1050 m. olan Elmalı Ovası’nın güneyinde ve onun bir bölümünü oluşturan Zümrüt Ovada kurulmuş ova köyü ve toplu bir yerleşim birimidir. Yerleşim yerinin etrafında, tarım alanları ile elma bahçeleri vardır. Güneybatısında, Muğla il sınırına paralel olarak uzanan sivri ve keskin sırtlı tepelerin yer aldığı Akdağ; güneydoğusunda Bey Dağları ve Avlan Gölü bulunmaktadır.

Yerleşik Düzene Geçiş (Köyün Tarihi)

Köy, 1929 yılında kurulmuş. Ondan önce, köyün bulunduğu yer, 7-8 haneden ibaret olan Bektaşîlerin yaşadığı ve tarımla uğraştıkları “çiftlik”miş. Bektaşîlerin burada bulunmasının nedeni, “Abdal Musa Tekkesi ve Türbesi”nin Tekke Köyü’nde -ki köy Tekke Köyü’ne 3 km. dir- olmasıymış.
1929 yılında Fethiye yöresinde yaşayan Tahtacı oymaklarından kimi haneler, yerleşik düzene geçip, tarımla uğraşmak istemişler. Kara çadırla konup-göçen bu oymaklar, hem hayvancılık yapıyorlarmış, hem de ormanda çalışıyorlarmış. Cumhuriyetin ilânından sonra, ormanlarda tüccarların işletmecilik yapmaya başlamaları, Tahtacı oymaklarının hareket yeteneklerini ve iş alanlarını kısıtlamış. Buna, tarımla geçinen köylerin, göçebelik yapan ve hayvancılık ekonomisine sahip oymaklardan, tarım alanlarına zarar vermeleri nedeniyle artan bir şekilde, şikâyetçi olmaları ve merkezi hükümetin baskısı eklenince, oymaklardan bir kısım haneler, toprağa dayalı yerleşmeler kurmak istemişler. Böylece, Fethiye yöresindeki Tahtacılardan “Gökçeli Oymağı”na bağlı 7 hane, bu “çiftliği” satın almış ve buraya yerleşmişler. “Kazan kazan, ver katıra; artırırsan ve bakıra, bakır da bir kıymettir” anlayışındaki katır ve bakır yerini toprağa bırakmış. Zamanla, ilk yerleşen hanelerin toprak sahibi olmak ve tarımla uğraşmak isteyen akrabaları, onların yanına yerleşmiş, köy oluşmuş. “Çiftlik” adı da kullanılmaz olmuş. Köy yolunun, biraz eğimli bir yerde bulunan yıkık bir değirmenden geçmesi ve toprağın da beyaz gibi gözükmesi nedeniyle adına “Akçainiş” denmiş. Köyün adı, daha sonra “Akçaeniş” olarak kullanılmaya başlanmış.

Günlük Yaşamla İlgili Dinî Davranış Kalıpları

Akçaeniş Tahtacılarında günlük yaşamla ilgili belirleyebildiğimiz dinî davranış kalıplarını, aşağıda yer alan sekiz genel başlık altında toplayabiliriz.

a) Suyla İlgili: Su içilmesi belirli kurallara bağlanmıştır. Buna göre, su, kutsal kabul edilmektedir ve sol elle ayakta içilmemektedir. Suyun, sağ elle oturarak içilmesi, genel kuraldır. Aynı zamanda, su içmeden önce, kişinin “Yezit’e lanet, Hüseyin’e rahmet” demesi gerekmektedir. “Hz. Hüseyin” taraftarlarının Kerbelâ’da susuzluktan “kırılırken”, “Yezitlerin sol elleriyle ve ayakta” su içtiğine inanılmaktadır.

b) “Eşik”le İlgili: “Eşik”, kutsallık taşımaktadır. Eşik, evi kötü ruhlardan korumaktadır. Bu nedenle, eşiğe basmamak gerekmektedir. Eşiğe basan kişi, o haneye kötülük etmiş sayılır. Eşiğin üzerinden geçen kişi, kötülüklerden arınarak eve girmiştir. Türbe ve yatır ziyaretlerinde eşik, kutsallığını daha da artmış bir şekilde korumaktadır. Bu durumda eşik, yere diz çökerek üç kez öpülür ya da ona niyaz edilir. Eşik, ilk öpülen yerin sağı ve solu sırasıyla üç kez öpülürken ya da ona niyaz edilirken, “ya Allah, ya Muhammed, ya Ali” denilir. Burada Allah eşikte ilk öpülen yerdir; Muhammed ilk öpülen yerin sağ tarafı, Ali ise sol tarafıdır. Ali sol tarafta olarak kalbe daha yakındır. Türbe ve yatır ziyaretlerinden çıkarken de eşik yine üç kez öpülmektedir ya da eşiğe niyaz edilmektedir.

c) El Öpmeyle İlgili: El öpme, son derece önemli bir davranış kalıbıdır. Dedenin sağ eli, kaç yaşında olursa olsun, kendisinden küçük ve büyük herkes tarafından öpülmektedir. Öte yandan büyüklerin eli öpülürken, sadece elin dudakla öpülmesine dikkat edilmektedir. Eli öptükten sonra alna götürmek söz konusu değildir. Bu davranış kalıbı, bir “Alevî el öpme biçimi” olarak değerlendirilmektedir. Akçaeniş Tahtacıları için, karşılaşılan kişinin Sünnî olup olmadığı, el öpme tarzıyla da ölçülebilmektedir. Onlara göre, Sünnî bir kişi, eli dudakla öpmeden onu önce çenesine koymakta ve sonra alna götürmektedir. Sünnî ile Alevi arasındaki farklı davranış kalıpları, bu şekilde de ortaya çıkmaktadır. Köyde elin öpülürken alna götürülmesi, ikiyüzlülük olarak kabul edilmektedir.

ç) Üçleme (Yanakla İlgili): Büyüklerin elleri, Alevî el öpme biçimine göre, öpüldükten sonra, yanak yanağa değecek şekilde mutlaka yanaklardan da öpülmesi gerekmektedir. Bu davranış kalıbı, aynı yaştaki kişiler için, tokalaştıktan sonra geçerlidir. Yanaklardan öpülürken, önce sol, sonra sağ yanaktan, bir kez daha sol yanaktan öpülmelidir. Burada bir “üçleme” söz konusudur. Yanaktan öperken, kişi içinden önce Allah, sonra Muhammed ve Ali demektedir. Allah ve Ali sol yanağı öperken anılmakta, Muhammed ise, sağ yanağı öperken söylenmektedir. Bu durum, eşik örneğindeki üçlemeye benzemektedir.

d) Yemek Yemekle İlgili: Her öğün yemekten sonra, yemek duası yapılmakta ve başparmaklar sofranın üzerine konarak herkes “Bismi Şah” demektedir. Sofradan kalkarken dua etmek ve başparmakları sofranın üzerine koymak, bereketi artıran bir davranış olarak kabul edilmektedir. Yemekte sofranın üzerine kaşık ve çatal sürekli olarak açık olarak konulmaktadır. Kaşığın ve çatalın kapalı konulması, bereketi sınırlayan bir davranış biçiminde değerlendirilmektedir.

e) Hayvanlarla İlgili: Tavşan, uğursuz bir hayvandır ve eti asla yenmemektedir. Yolda bir kimsenin önünden tavşan geçmesi, onun için uğursuzluktur.

f) Adlarla İlgili: Doğan çocuğa Osman, Ömer ve Bekir adları konulmamaktadır. Akçaeniş Tahtacılarında, söz konusu adlara sahip hiç kimse bulunmamaktadır. Bunun nedeni olarak da İslâmiyetteki “Dört Halifeler Dönemi”nde, bu adlardaki üç halifenin Ali’nin hakkını aldığı söylenmektedir. Köyde, Ali, Hasan, Hüseyin, Hamza ve İsmail gibi erkek adları ve Elif, Fatma, Gül gibi kadın adları çoğunluktadır.

g) Hastalıkla İlgili: Kişi hastalandığında, yatırdan yardım ummaktadır. İlk olarak, köyde bulunan “Keramettin Yatırı”na başvurulmakta ve dilek tutulmaktadır. Dilek, hastalığın iyileşmesi içindir ve hastalığın iyi olma durumunda yatıra adak adanmaktadır. Yatırın kutsal kişi olarak hastaya yardım edeceği düşüncesi vardır. Yatır adağı, genellikle kurban tığlatmadır. “Keramettin Yatırı”ndan çare istenmiş, ancak, hastalık herşeye karşın iyileşmemişse, bu kez “Abdal Musa Yatırı” ziyaret edilerek ondan yardım istenmektedir.

AABF:İslamı reddetmiyoruz

0

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) yöneticileri, CHP Mılletvekılı Gülcicek’in ‘ İslamı reddediyorlar’ sözlerine yanıt verdi
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) yöneticileri Milliyet’e yaptıkları açıklamada, islami reddetmediklerini belirttiler. AABF yöneticileri, CHP İstanbul milletvekili Ali Rıza Gülçicekin “Alevilik İslam’ın dışında diyenler, nasıl din dersi verecekler merak ediyorum. Bence Aleviliği islam dışı görenler din dersi veremez” sözlerine yanit getirdiler. AABF programda belirtilen Alevilik tanımınin kendilerini bağladığını ve İslam’ı reddetmediklerini belirterek şöyle konuştular:
Turgut Öker (AABF Başkanı): Sayın Ali Riza Gülcicek in bir gazetede cikan açıklamayı AABF’ nu kast ederek ifade verdiğine inanmiyorum.Programımizda belirtildigi gibi, Aleviligi Sünni inancin dışında islam’ı kendimize göre yorumluyoruz. Runun dışındaki görüşler kişisel görüşlerdir.Ayrıca biz islam dersi vermiyoruz.Alevilik dersi veriyoruz.
Hasan Öğütçü (AABF Genel Sekreteri AABF ın 1998’deki programında yazılanların örgütümüz için AABF için geçerlidir. Alevilik İslam çerçevesi içinde görülen, Sünniliğin ve Şiili ğin dışında Allah – Muhammet – Ali yolunda yürü yen bir inançtır. İslam’ı reddetmemiz mümkün değil. İslam’ı reddetme diye bir sorunumuz yok. AABF’nin görüşü Aleviliğin İslam içinde olduğu dur. Programda ifade ettiğimiz İslam’ı reddetmiyoruz. Alevilik İslam içerisinde, Sünnilikten farklı yorumlayan bir inançtır. Aleviliği İslam dışı görmüyo ruz. AABF yönetimini söylediği de benim görüşle rimle özdeştir.”
Şeydi Koparan (AABF 2. Başkanı): Aleviliğin İs lam içi dışı spekülasyonları dışardan olan yakış tırmalardır. AABF’nin 1998 yılındaki genel kuru lunda yapılan Alevilik tanımlaması vardır. Bu ta nımlama AABF’ye bağlı olan kurum ve kuruluşlar için geçerlidir. Alevilik İslam dünyasının içerisinde varolmuştur. Böyle bakıldığında bile Aleviliği İsla miyet’in dışına taşımak mümkün değildir.
Şeriatm olmadığı yerde Alevilik var olamaz, Ale vilik şeriatla zıtlaşması karşısında durması ile zıtlıkla varolmuştur. Alevilik İslam bahçesi içerisin de görülmektedir ve tasavvuf boyutuyla da İslam bahçesinden çıkarmak mümkün değildir.
Bu arada AABF Genel Başkanı Turgut Öker’in imzasıyla dün AABF’ye bağlı Alevi Kültür Merkezlerine, Alevi Kadınlar Birliği ve Alevi Gençler Birliği’ne gönderilen yazı da, Aleviliğin İslam dinini kendine göre yorumladığı belirtildi. Yazıda, AABF Yönetim Kurulu’nun 18.12.2004 tarihinde toplandığı, bu toplantıda gerek AABF içinde gerekse AABF dışmda Aleviliğin tanımı ile ilgili tartışmaların ele alındığı, AABF’nin 1998 tarihli programında Alevilik tanımının geçerli olduğu vurgulandı ve tüm organlarının, herhangi bir spekülasyon olmaksızın Alevilikle ilgili bu tarifi ölçü almalarının ve bunun dışında belirtilen görüşlerin, inanç ve düşünce özgürlüğü bağlamında kişisel görüş olarak değerlendirileceğini belirtildi.
(RECAİAKSU Köln) Milliyet 23.12.2004