Ben ölürsem akşamüstü ölürüm Şehre simsiyah bir kar yağar Yollar kalbimle örtülür Parmaklarımın arasından Gecenin geldiğini görürümBen ölürsem akşamüstü ölürüm Çocuklar sinemaya gider Yüzümü bir çiçeğe gömüp Ağlamak gibi isterim Derinden bir tren geçer
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm Alıp başımı gitmek isterim Bir akşam bir kente girerim Kayısı ağaçları arasından Gidip denize bakarım Bir tiyatro seyrederim
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm Uzaktan bir bulut geçer Karanlık bir çocukluk bulutu Gerçeküstücü bir ressam Dünyayı değiştirmeye başlar Kuş sesleri, haykırışlar Denizin ve kırların Rengi birbirine karışır
Sana bir şiir getiririm Sözler rüyamdan fışkırır Dünya bölümlere ayrılır Birinde bir pazar sabahı Birinde bir gökyüzü Birinde sararmış yapraklar Birinde bir adam Her şeye yeniden başlar
Yüz yıllardır Alevi Dedelerinin Talibine giderek onların görgüsünü görüp sorunlarını çözdüğü, toplumun birliği için her yıl yapılan bu görgü Cemlerinde Dedelere verilen (Para, Erzak vs. ) Hakullaha Çıralık denir.
Çıralık Çıra kelimesinden türemiştir, Çıra ise genelikle Çam ağacından olur Yağlı olan bu ağaç çabuk tutuşur ve alev alır, ısı ve ışık verir, Cemlerde yakılan çıra aydınlığı temsil eder.
Kökeninde ışık aydınlanma yatar. Bu aydınlanmayıda Mürşitler, Pirler, Dedeler, Rehberler ve Halk Aşıkları yapar. Işık Alevi inancında kutsallardan biridir,
Ateş Su Hava Toprak olarak söylenir.
Ateş : Yolu ( Tarikat Kapısını) Su. : Marifet Kapısını Hava : Hukuk (Şeriat Kapısını) Toprak : Hakikat Kapısını Temsil eder.
Aydınlanma ise bilgi ile olur,senelik görgü cemlerini icra etmeye gelen Pirlerimiz farklı bir yerden geliyorsa ona Rehber; Köçek, Gürgür baba veya, bazı bölgelerde Köçük denen kişiler eşlik eder. Gürgür baba aynı zamanda Dergahların Cem yapılacak Meydan ve ocaktan sorumlu kişidir, cemler bazen haftalarca sürer bu zaman zarfında ocağın ve Çıranın sönmemesi gerekir. Şayet ocak veya Çerağı sönerse Gürgür Baba Toplum tarafından sorguya çekilir cezalandırılır.
Anadoluda yaşayan birçok toplulukların inançları birbirine yakın inançlar olduğundan Örnek. Nusrayiler, Haydariler, Kalenderiler, Kızılbaşlar, Bektaşiler, Rafizilerler vs.
Birbirlerine yakın olduklarından bu inançların hepsine 150-200 sene öncesinde Alevi topluluklar denmiştir.
Alevi inancı için çok önceleri Işık insanları, Luviler, Alavi , Kızılbaş Bektaşi gibi tabirler kulanılmasın Alevilerin Güneşi, Suyu, Havayı ve Toprağı kutsal saydığındandır ve Evreni bir bütün olarak görmelerindendir.
Çıra Çıralık bunun için çok önemlidir. Gaziantep/Yavuzeli/ Sarlar Köyündeki çıralık ne zaman ortaya çıkmıştır?
Daha önceleri Çıralık denen mekanın yerine Çelemi ziyaret edilirdi. Çelemi Tarihi fazla bilinmemekle beraber Çepnilerin önemli bir ziyaret yeriydi, buraya giden çepniler Fırat nehrinden biraz yüksekçe olan Çellemide , mağaranın içerisine taşlar yapıştırılı, dilekler tutulur, mumlar yakılır, çevre sosyal sorunlar konuşulur, sorunlar bir karara bağlanırmış. Köylü adak veya kurbanlarını adar, üç doru veya Hace Küreşte tığlarlarmış.
Ayıntap ( Rum Kale) civarının Pirleri olan
Deveçililerden Dedelik yapacak kimse kalmayınca, Bu Aileler (Sönmezler, Göksular, Göçmenler ve Güllerlerdir,)
Not: O dönem oluşan salgın bir hastalıktan dolayın Ailenin tüm büyükleri Hakka yürümüş sadece beşikte bir bebek kalmış ondan tekrar çoğalmışlar.) Sene 1814. Tahmin edilmektedir.
Dede Karkını Anadoluda çıkan ilk Mürşit Ocaklarından biridir, diğer bir ismi NUMAN Dede dir. Dede Karkının iki evladı vardır bunlardan biri Geyikli Dede Karkındır diğeride Deveci Dede Karkındır, Deveci demelerinin sebebi Selçuklu ve Osmanlı döneminde Ortadoğudan Balkanlara kadar develerle taşımacılık yapmışlardır. Türkmenlerin içerisinde hem Ocak hemde Boy beyleri olan tek oymaktır.
Deveçi Dede Karkının akrabaları olan
Adıyaman (Yusufellinden) gelen Dede Karkın Dedeleri Ali Dede, Mehdi Dede Mamo Dedenin Derviş Dedenin babaları, amcaları bu görevi üstlenmişlerdir. Yusuf elinden gelen Dedeler Çellemide karşılanır, Bahçelerden ugurlanırmış. Kasabalılara ait olan bahçelerdende ugurlanılan bu Dedelere ve Alevi toplumunun bahçelere zarar verdiğini düşünen Kasabalıların itirazı üzerine 1930 yılarında Sarılar Köyü Muhtarı İsmail Sönmez ve İhtiyar heyetinin aldığı bir kararla Şimdiki Çıralık dediğimiz yeri seçerekten karşılama ve ugurlamanın burda olması ve her bir aile içinde buraya bir Ağaç Birer DORU dikilmesi kararlaştırılmıştır. 1930 yılından beri her sene kutlanan Çıralık bir şenlik haline dönüşmüş ve son 13 yıldır Berlinde de kutlanmaya başlanmıştır.
Çepniler Kimdir?
ÇEPNİLER üç okların Oğuz Kağanın oğlu Gökhan soyundan gelen bir Türk aşiretidir. Trabzon ,Sinop, Girasun ,Sivas, Erzincan, Gaziantep, Balıkesir, Aydın, Halep, Kerkük Musul ve Rakka,
Balkanlarda (Gagavuzlar )çepni oldukları biliniyor. 1071 tarihinde Anadoluya gelen 30 bin çadır ve 1277 tarihlerinde Moğol istilasından bu coğrafyaya 100 bin çadır geldiği tahmin edilmektedir. Bu bölgelere yerleşen Çepniler farklı inançlara sahiptiler.Hacı Bektaşi Veli müridlerinden Kadıncık Ana Abdal Musa Çepni olduğu söylenir.
1515 yılına kadar Girasun ( Vilayeti Çepni )olarak anılıyor. İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte bir çoğu İran Safevi inancının etkisiyle Alevi Bektaşi olan bu bölgeler daha sonraları Sünnileştirilyor Gaziantep Balıkesir çepnileri hem Oğuzlardan gelen gelenekleri koruyup Alevi inanç ve felsefesini günümüzde hala devam ettiriyorlar.
Türkmenler çok farklı inançlara sahipler, Yahudi, Hristiyan, Budist, Müslüman ve Alevi olan birçok inanç sisteminde Türklere rastlamak mümkündür. Aydın ,Balıkesir Çepnileri Gaziantep çepnileriyle kılık kıyafet konuşma Şive birbirleriyle hemen hemen aynı gibidir.
Cumhuriyeti kuruluşunda Atatürkün yakın korumaları etrafındaki bir çok askerin şavaşçı ve gözü kara oluşundan Çepnilerden oluştuğu bilinmektedir.
Çepniler ayrıca; Ege bölgesinde Çanakkale, Manisa, İzmir; Marmara’da Balıkesir’de yaşarlar. Ayrıca Sivas, Gaziantep’te de Çepni köyleri vardır. Çanakkale Küçükkuyu’da bulunan Büyük Çetmi ve Küçük Çetmi köylerinin ve civar köylerin halkının önemli bir bölümü Çepni kökenlidir. Bolu Merkez ve Mudurnu ilçesinde de birer tane Çepni köyü bulunmaktadır. Bursa’nın Mudanya ilçesinde de bir Çepni köyü bulunmaktadır. Gaziantep Çepnilerinin ve diğer bölgelerdeki çepnilerin Bağlı bulunduğu Mürşit Ocağı Dede Karkın Ocağıdır. Dede Karkına bağlı
Pir Ocakları ise Şöyledir… Kazımoğluları, Abdal Musa,Arzuman, Gözü Kızıl, Beyaz-ı Bostan Köse Süleyman ocağı ( Balıkesir ) Celal Ali Abbas Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, Çalap Verdi, Ali Seydi, Şeyh İbrahim talip ocaklardır.
Görgü Cemleri için gelen Dedeleri karşılayıp ve uğurlama için yapılan bu Festival Bu gelenek günümüzde hala Gaziantep yöresinde devam etmektedir. 1961 Almanyaya göçle birlikte ağırlıklı Berlinde olan Gaziantep çepnileri çıralığı Berline taşıyıp bu yıl 13. çıralığı şenliğini kutlamaktadır. Emeği geçen tüm Canların dilekleri kabul ola. Hakk yolundan ayırmaya ,Pirimiz Dede Karkının himmeti üzerlerinde ola. Hızır yoldaşları yardımcıları ola, dil bizden nefes Dedemizden ola gerçekler demine Hü Hepinize Aşk ola
Oğuzlardan / Berline Ali Sönmez
Not Höso Dede Üçüncü dördüncü kuşak Deveçililer Rukiye Ana İsmail Sönmez Dede
Kaynaklar: Oğuzlar Türkmenler Boy Beyleri/ Prof Faruk Sümer, Prof Gülçin Çandarlı oğlu, Prof Yusuf Halaçoğlu, Hacı Bektaş Üniversitesi Rektörü Ahmet Taşkın, Prof Bülent Akın
Bunca yıl çığlıklar koşturulmuş bu yolda Deli taylar gibi ter içinde çığlıklar Savrulan bir yanlışa vurulmak için mi Yoksa dağları yırta yırta yürüyen Bir ırmak diliyle durulmak için mi
Gözler yangın şimdi – ufuklar duman Dünya değişiyor masalı koca bir yalan
Tam kırk yıl bulandırdılar suları Nilüferleri dağlara taşıdılar Kekikleri çaylara Uğrun uğrun – ince ince – gizlice Ve sinsice yürüdüler karanlıklara Pınarbaşlarında yarpuzlar utandı Ormanlarda köknarlar Sonra leylak düşmanı bir akşam vakti Dünyanın değiştiğini buyurdular İhanetin kanlı bir gelinlik içinde Yeryüzünün yatağında doyurdular Durduk düşündük sularla birlikte Dağlarla – ormanlarla – bulutlarla birlikte Durduk düşündük
Nergislerle – nevruzlarla – güllerle birlikte Yok olan hiçbir çiçek yoktu yeryüzünde Durduk düşündük turnalarla birlikte Martılarla – kumrularla güvercinlerle birlikte Yok olan hiçbir güzellik yoktu gökyüzünde Durduk düşündük
Nehirlerle – denizlerle – okyanuslarla birlikte Yok olan hiçbir dalga yoktu suyüzünde Yalnızca onların külleri vardı Ki çiçek çiçek öldüren yeryüzünü Yalnızca onların zehiri vardı Ki bulut bulut öldüren gökyüzünü Yalnızca onların pisliği vardı Ki lağım lağım kirleten suyüzünü Onlardan başka yoktu dünyaya düşman olan Tam da yunuslar sevişirken Arşipel’de Tam da gökkuşağı sevinçleşirken Özlenen renkler siliniyor dediler
Tam da insanın insanlığına çeyrek kala Yarım metrelik cam bir savaş alanıyla Çıktılar karşımıza teknoloji yalanıyla Gözler yangın şimdi ufuklar duman Dünya değişiyor masalı koca bir yalan Çocuklar ölürken bütün ülkelerde
Ey koca Nazım Ey ustamın ustam dediği Milyonlar içindeki vatansız yalnızım Çocuklar güldü demiştin o büyük ülkede Gel de gör şimdi O yüzlerde büyümüş yarınsız öfkeyi Gel de gör
Gece gelen telgraftaki o yüce değerin Nasıl bir körlüğe kurban edildiğini Yüreklerde yükselen son anıtın da Gel de gör nasıl yerlere serildiğini Sonrası vurgun – soygun ve talan Sonrası gözyaşı ve kan Çaykovsky Harlem’de bir tepinme Tolstoy sütyen boşluklarında pembe dizi Mayakovsky bir papaz duası belki Puşkin çarlık özleminin şiirsel gizi Gözler yangın şimdi ufuklar duman Dünya değişiyor masalı koca bir yalan
Ne olur tunçtandı – demirdendi demeseydin Bir tabuttan korkan o şaire gönül vermeseydin Alsaydın Neruda’nın Şili kasımpatılarını Hasan Hüseyin’in kırmızı gül dallarını Howard Fast’ın fırtına sonrası çığlıklarını Ölmeden önce mezarının başına koysaydın Burcu burcu – gürcü gürcü koksaydın Dünya değişiyor masalına kahkahalar atsaydın Son anda sokup ellerini hasta kalbine Çocuk yüzlü yepyeni bir şiir çıkartsaydın
Nasıl da severim seni Hiroşimalı bir kızın yaprak dudaklarında İşçi tulumuyla Taksim alanında Ve 1960 yazında Küba’da nasıl da severim Al şimdi ellerimi Yattığın o büyük ülkenin topraklarına uzat Yanar parmaklarım – yanar Ne Şolohovlar ne de Gorkiler var Yalnızca seni o topraklara tutsak edenler Ve Memed’in özlemiyle oraya gömenler var Yanardağ mı patlıyor bilemiyorum Denizlerle karalar yer mi değiştiriyor Dinozorlar mı göçüyor yoksa
Bir yanım tırpan yine – bir yanım gül bahçesi Bir yanım soygun yine – bir yanım ter ezgisi Söyler misin ey ustaların ustası Nedir bu değişmenin yarınsız sonrası Şimdi senin ceviz yaprağı kıvıl kıvıl ülkende Kimi dünya değişiyor masalanın hayalinde Ki Orta Asya’nın kımız tadı hala dilinde Kimi Zonguldak madenlerinde Paşabahçe’de ve Çukobirlik’te Yurtiçi kargoda ve Toros gübrede Direnen bütün yüreklerle birlikte Kimi dört bin yıllık bir güneş peşinde Adının özgürlüğü için dövüşmekte Değişen nedir söyler misin
Alınterinin nehirleştiği bu yaşam içinde Bir tren penceresinde saman sarısı saçlar Rüzgârın yelesinde nasıl ülkeden ülkeye Beyinden yüreğe nasıl fırtınalarla koşar O büyük coşkular O sonsuz duygular
Uzansam her teline şimdi ellerim yanar Her biri beş dolara bir masadan uçar Başka bir masaya konar Seninse bu körkütük gidiş içinde İnsanlık adına yüreğin bir başka kanar Dikersin gözlerini masmavi yarınlara İnsanlığın insanca yaşamını özlersin Ve söylenirsin kendi kendine Çağının tanığı her şair gibi sen de
Ne açlık Ne zulüm Ne de kan Ancak biz kazandığımız zaman Ve bütün insanlık insanca yaşadığı zaman Adnan Yücel
Hemşire Gudule, yıllar önce önce bir kız çocuğu dünyaya getirir. Çingeneler, bu çocuğu beşiğinden çalarlar ve yerine de bir başka bebek bırakırlar. Bıraktıkları bebek anlatılamayacak derecede çirkin ve kambur bir bebek olan Kuasimodo’dur. Hemşire Gudule, onu Notre Dame Kilisesi’nin kapısına bırakır. O günden sonra Kuasimodo’yu baş Rahip Frollo büyütür. Kuasimodo, Frollo’ya bir köpeğin sahibine sadık olduğu kadar sadıktır. Insandan çok bir maymunu andıran uzun kolları; eğri, girintili çıkıntılı burnu, kambur bir sırtı vardır. Ayrıca gözlerinden biri iri bir yumrunun altında kaybolmuş gibidir Kuasimodo.
1482 yılındaki Aptallar Festivali, Fransa Kralı II. Louis’in oğlunun düğün hazırlıklarıyla aynı zamana rastlar. Bu festivalde yılın en çirkin adamı seçilecektir. Kuasimodo, en çirkin adam seçilir. Görevi kilise çanlarını çalmak olan Kuasimodo’nun kulakları çanların gürültüsünden sağır olmuştur. Halk, yılın çirkin adamını omuzlarında taşımaya başlar. Paris sokaklarında dolaşırlarken geçimini dans ederek, eğittiği keçisiyle oyunlar yaparak sağlayan Esmeralda ile karşılaşır. Herkes Esmeralda’nın ince, kıvrak vücuduna, güzel dansına hayran olur.
Çirkin olduğu kadar ince hassas, duygusal bir insan olan Kuasimodo, Esmeralda’yı görünce ona aşık olur.
Esmeralda, hemşire Gudule’den çalınan kızdır. Esmeralda, geçmişi hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildir. Geçmişiyle olan tek bağı, boynuna astığı bir bebek patiğidir. Onun yardımıyla annesini bir gün bulabileceğini umut etmektedir.
O güne kadar dünya arzularından uzak, tam bir dini hayat yaşamış olan rahip Frollo, genç ve güzel bir bakire olan Esmeralda’yı görünce onu arzulamaya başlar. Ona şehvet dolu gözlerle bakar.
Çirkin adam Kuasimodo, aşık olduğu güzel Esmeralda’yı kaçırmayı planlar. Rahip Frollo ona yardım edeceğini söyler. Aslında rahibin fikri başkadır. Çünkü Esmeralda’yı o da arzulamaktadır. Niyeti kızı bir odaya kapatmak ve boş vakitlerinde onunla vakit geçirmektir.
Paris’in karanlık sokaklarından birinde Kuasimoda ve rahip Frollo, Esmeralda’yı kaçırmaya çalışır. Muhafız bölüğü yüzbaşısı gelir ve kızı kurtarır. Kuasimodo ve Frollo kaçar. Frollo’yu tanıyamazlar ama Kuasimodo’yu tanırlar. Kuasimodo ceza olarak çarmıha gerilir, kırbaçlanır. Sırtı kan içindedir. Susuz kalır, kendisini seyredenlerden yalvarırcasına su ister. Herkes güler ve onunla alay eder. Kuasimodo’ya güzel Esmeralda su verir. Kuasimodo göz yaşlarını tutamaz.
Rahip Frollo hâlâ Esmeralda’yı arzulamaktadır, Esmeralda ise kendisini kurtaran yüzbaşıya aşıktır. Rahip Frollo, yüzbaşıyla Esmeralda’nın buluşmalarını sağlar. Bu sırada yüzbaşıya saldırır, onu bıçaklar. Rakibini öldürdüğünü sanan rahip, oradan kaçar. Suç, Esmeralda’ya kalır. Yüzbaşıyı öldürmeye kalkışmaktan idama mahkum edilir.
İdam edilmek üzere kilise önüne getirilen Esmeralda’yı Kuasimodo, balkondan sarkıttığı bir iple kaçırır ve kilisedeki bir odaya saklar. O yıllardaki inanışa göre kiliseye saklanmış olan bir kişi azılı katil de olsa tevkif edilemez.
Rahip Frollo, çingeneleri Esmeralda’yı kaçırmaları için kışkırtır. Çingenelerin Esmeralda’yı kurtarmak için geldiğini bilmeyen Kuasimodo, tek başına onlarla çatışmaya girer. Bu kargaşayı fırsat bilen rahip Frollo, arkadan dolaşıp Esmeralda’yı kaçırır. Onu idam edileceği Palace de Gröve’e götürür. Kıza, kendisine teslim olursa onu ölümden kurtaracağını söyler ama kız kabul etmez. Rahip kızı cezalandırmak için, yıllar önce çingeneler tarafından kızı, kaçırılan hemşire Gudule’nin hücresine atıp, çingenelere kini olan Gudule’nin onu dövmesini sağlar. Hemşireyle Esmeralda boğuşurken hemşire kızın boynunda asılı patiği görür. Onun kendi kızı olduğunu anlar, onu kurtarmaya çalışır. Ne var ki iş işten geçmiştir. Esmeralda idam edilir.
Kuasimodo, öfkeyle rahip Frollo’yu kilisenin balkonundan aşağı atar. Rahip ölür. O günden sonra Kuasimodo’yu gören olmaz.
Kral 8. Charles döneminde, suçluların cesetlerinin atıldığı mahzen açılır. Mahzende bir kadına sarılmış halde kambur bir erkek cesedi vardır. Belli ki Kuasimodo, burada Esmeralda’nın ölü bedenine sarılmış ve ölümü beklemiştir.
İranlı (Güney Azerbaycanlı) bir Türk olan ve halen Ülkemizde yaşayan kimyacı ve felsefeci Dr. Anooshirvan Miandji’den (Anuşirvan Miyancı’dan) insana ve hayata dair ibretlik tespitler! 1-Beyin bir donanımdır, her insanda vardır! Akıl bir yazılımdır, her insanda yoktur. 2-Evrendeki en mükemmel laboratuvar insan beynidir! İstediğini düşünerek sentezler. 3-Bilim insanı olmanın birinci şartı, bilmediğini yüreklice söyleyebilmektir. 4-Bir toplumun okuyup geçenlere değil, okuyup düşünenlere ihtiyacı var! 5-Aptallaşmanın en kolay yolu merak etmeyi bırakmaktır. 6-Karın tokluğuna yaşanan bir yerde ilkeli düşünce üretmek mümkün değildir. 7-Çocuklar yetişkinlere göre daha iyi akıl yürütürler! Çünkü önyargıları yoktur. 8-İki yüz kelimeyle düşünen biri, iki bin kelimeyle düşünen birini asla anlayamaz. 9-Büyük bir güç mü istiyorsunuz? İşte o gücü size gösteriyorum! Hayal gücü. 10-İçinizdeki çocuk yaşıyorsa, yaşlanmıyorsunuz demektir. 11-Düşüncen fakir ise diğer zenginliklerin seni kurtarmaz. 12-Size bütün kapıları açan bir anahtar vereceğim! Bu anahtarın üzerinde iki şey yazılıdır! Biri sabır, ötekisi nezaket. 13-Sessiz çığlıklar sesli haykırışlardan daha etkilidir. 14-Dilinizi sökün, tamir edin ve yeniden yerine takın! Çünkü bütün sorunların temelinde o var! 15-İnsan, duymak istediklerinden vazgeçmedikçe uyanamaz. 16-Doğru sözler karşısında yapılacak en iyi hareket, bir kenara çekilip sessizce dinlemektir. 17-Uzmanı olmadığınız konularda kendinize yakışanı yapın ve bir kenara çekilip sessizce oturun! 18-Bir insanı ancak kendisi engelleyip, kendisi durdurabilir. 19-Önündeki seçeneklerden en zorunu seçen başarılı olur. 20-Vazgeçmezsen, doğru seni önünde, sonunda bulur. 21-İnsan, sorun yaşadığı oranda değil, sorun çözdüğü oranda gelişir ve olgunlaşır. 22-Kendi üzerinizde çalışmaktan vazgeçmeyin! Aksi halde gelişip olgunlaşamazsınız. 23-Kitaptan ve kütüphaneden uzaklaşıldıkça cehalet artar! Cehalet arttıkça da sefalet ve felaket artar. Sefaletin ve felaketin getirdiği ise acı ve göz yaşıdır. 24-Ahlaksızları ahlaklı gibi göstermek bir toplumun ahlakını bozar. 25-Bir toplumun çoğunluğu, olduğundan daha ahlaklı görünmek çaba ve gayreti içindeyse, bilin ki o toplumda ahlak sorunu vardır. 26-Herkesten ve her şeyden umudunuzu kestiğiniz anda belki de kurtarıcı sizsinizdir! Küsmekten ve kabullenip bir köşeye çekilmekten daha başka bir yol var! Mücadele etmek. 27-Ekonomik gelişmeyi kişisel ve zihinsel gelişmenin önünde tutan toplumlar, kesinlikle uygarlaşamazlar. 28-Gönlü güzel olanın niyeti de, söylemi de, eylemi de güzeldir. 29-Karnı doymayan değil, gözü doymayan insan fakirdir.
Dinlediğimiz türkü herkesce bilinen “Hey Onbeşli” türküsünün bir çeşitlemesidir. Türkünün ağıt mı yoksa oyun havası mı (oturak havası) olduğu; içerik anlamın da “Onbeşlililere” yazıldığı ya da hovadalık türküsü olup olmadığı tartışıla gelmektedir. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiler daha önce paylaştığımız Feryadı Hafız Hakkı’nın 1928 yılında selendirdiği düşünülen kaydın video açıklamalarından öğrenilebilinir. https://www.facebook.com/watch/?v=801481603207424 Dinlediğimiz kayıt bir Anadolu göçmeni olduğu düşünülen ermeni kadın sanatçı S.Sironian tarafından 1926 tarihinde Amerika’da seslendirilmiştir. Sözkonusu türkünün seslendirilmiş en eski kaydıdır. (Türkü ile ilgili daha eski bir kayıt yakın da paylaşılacaktır). Feryadi Hafız Hakkı’nın 1928 yılında seslendirdiği türkünün kayıt tarihi de tartışmalıdır. Feryadi Hafız Hakkı’nın seslendirdiği türkü AX 1358 – 1932 tarihli 5 nolu katalog da yer almaktadır. 4 nolu 1930 tarihli katalog da bulunmamaktadır. Dinlediğimiz türkünün sözleri anlayabildiğimiz kadarı ile şu şekildedir. (Türkü sözlerinin deşifresinde ki katkısından dolayı sevgili arkadaşımız Necdet Kurt’a teşekkür ederiz). Kara üzüm salkımı Kız sen aldın aklımı Bir sefalık vermezsen Helal etmem hakkımı Aslan yarim kız senin adın Hediye Şalvar gelmiş endazesi on yediye Kal güzelim saat de vurdu yediye Kara üzüm salkımı Kimse sevmez zalımı Bana meydancı derler …… ………. …… Aslan yarim kız senin adın Hediye Azmı da geldi gönderdiğim hediye Kal güzelim saat de vurdu yediye Türkü görüldüğü gibi sözel ve müzikal anlam da tam bir oturak türküsüdür. Özellikle Anadolu’da bilinen bir ezgidir. Ezgi üzerine zamanla çok sık görüldüğü gibi sözler eklendiği düşünülmektedir.
HEY ONBEŞLİ AĞLATMALI MI, OYNATMALI MI ? ( NECDET KURT 08.06.2020 )
GİRİŞ
Son zamanlarda üzerinde epeyce tartışma yapılan türkülerden biri de "Hey Onbeşli" türküsüdür. Yıllar boyu türkünün Çanakkale Cephesi'ne giden halk arasında "Onbeşliler" diye bilinen 1315 (1898-1899) doğumlu çocuklar için yazılmış ağıt olduğu söylendi. Hatta kamuoyunun yakından tanıdığı Erkan Oğur, Gülay Sezer ve daha birçok sanatçı da türküyü, ağıt havasına büründürmeye çalışarak normal metronom süresinden daha yavaş okudular. Bu konuda birçok da klip yayımlandı. Şahsım da dahil olmak üzere birçok araştırmacı tarafından da türkünün aslında ağıt olduğunu, ancak zamanla oyun havası şekline büründüğü yazıldı. Bütün bunların tek kaynağı 1970'li yıllarda Nida Tüfekçi'nin, babası Hamdi Tüfekçi'den derlediğini söyleyerek TRT Repertuarı'na 1616 numara ile kayıt ettirdiği türküdür. Bunun dışındaki kayıtlar arşivlerde olmasına rağmen dikkat çekmemiş veya üzerinde durulmamış ya da herhangi bir araştırmacının eline geçmemiş olmalı ki tüm yorumlar sadece TRT Kurumu tarafından yayınlanan türkü üzerinden yapılmıştı.
Türkü 1927 ve 1928 yıllarında Feryadi Hafız Hakkı tarafından taş plağa okunmuş, 1943 yılında da Muzaffer Sarısözen başkanlığındaki Ankara Devlet Konservatuarı derleme ekibi tarafından o zamanki Tokat Belediye Başkanı Mustafa Yolcu (Elçi; 1997) ve yerel müzisyen Emin Diker'den derlenmiştir. Ancak bu derlemeler de konservatuar arşivlerinde kalmış, gün yüzüne çıkmamıştır. Belki bu derleme ve taş plak kayıtları daha önceden ortaya çıkmış ve türkü etraflıca araştırılmış olsaydı belki de türkü üzerinde bu kadar tartışmalara gerek kalmayabilirdi.
Yukarıda bahsettiğimiz orijinal kayıtlara ulaştığımızda, türkünün söylendiği gibi ağıt olmadığı, hem de sözlerden hareketle bugüne kadar bu türkü ile söylenenlerin tekrardan araştırılması gerektiğini fark ettik. Türkünün 1927 Hafız Hakkı Bey, 1943 Muzaffer Sarısözen ve 1970'li yıllardaki Nida Tüfekçi kayıtlarındaki sözleri ve ezgi yapısını dikkatle inceleyip, Tokat'taki ve yakın yörelerdeki varyantlarını ile karşılaştırdığımızda ise türkünün apaçık bir oturak havası olduğunun kendiliğinden ortaya çıktığını gördük.
İlk kayıt olan Feryadi Hafız Hakkı Bey'in okuduğu ezgi ve sözler aşağıdaki şekildeydi;
Damdan attım kendimi Bulamadım rengimi Hovardalık pek kolay Öğrenmeli fendini
Aslında güzelim kız senin ismin Hediye Fındık fıstık aldım güzel yemiye Manto aldım güzel sana geymiye
Hey onbeşli onbeşli Bağdat yolları taşlı Onbeşliler giderse Kızların gözü yaşlı
Aslında güzelim kız senin ismin Hediye Kal efendim saat geldi yediye Fındık fıstık aldım gülüm yemiye
Irmağı geçti gelin Gediği aştı gelin Eğil biyol öpeyim Yüreğim geçti gelin
Aslında güzelim kız senin ismin Hediye Ben dolaştım sen de dolan gediğe Manto aldım güzel güzel geymeye Fındık fıstık aldım yemeye
Penceresi beş camdan Konyak içtim fincandan Al Martini vur beni Ben de bıktım bu candan
Aslında güzelim kız senin ismin Hediye Kal efendim saat geldi yediye Fındık fıstık aldım yemiye
sözler dikkatle incelendiğinde sevgilisi ile gizlice buluşmaya giden, ancak yakalanmak üzereyken canını zor kurtaran haylaz bir delikanlının öyküsünden başka hiçbir şey olmadığı ortaya çıkıyor. Ayrıca sözlerdeki en önemli iki vurgu da bizim bildiğimiz şekliyle olan “Tokat yolları taşlı” değil de “Bağdat yolları taşlı” ve “Aslan da yarim kız senin adın Hediye” sözlerinin yerine, “Aslında güzelim kız senin ismin Hediye” şeklinde okunmuş olmasıydı. Neden “aslan da” yerine “aslında” vurgusu ısrarla her nakaratta aynı şekilde vurgulanmıştı …? Öyle anlaşılıyordu ki gerçekte adı “Hediye” olan, ancak başka bir isimle bilinen bir kişiye hitap ediliyordu. Ayrıca “Tokat” değil de neden “Bağdat” yolları deniliyordu. Zaten Çanakkale Cephesi’ne giden askerler için ağıt olmadığına dair düğümün çözümü de bu kelimede odaklanmıştı. Çünkü Çanakkale Savaşı, 1915 yılında oldu ve bu plak 1927 yılında okundu aradan sadece 12 yıl geçmişti, eğer gerçekten 15’liler için yakılmış bir ağıt olsaydı 12 yılda bu kadar değişmesi mümkün olmazdı. O zaman plağa neden bu şekilde okunmuş olabilirdi ki ..? Ayrıca Anadolu’nun her yerinde askere uğurlanan gençler ağıtlarla değil, anlı şanlı bir şekilde türküler, halaylar eşliğinde davul zurna ile yolcu edilir. Bu Anadolu’da bir gelenektir. Oysa bu eser zaten bir oyun havasıydı, hatta yörede hafta sonları bağlarda yapılan eğlencelerdeki oturak havalarının başında geliyordu. Hatta ezgisel yapısını inceleyince gerek Tokat Bölgesi’nde, gerekse o dönemde gayrimüslim nüfusun bulunduğu ve oturak alemi diye bilinen eğlencelerin çokça yapıldığı Nevşehir, Konya, Kayseri, Yozgat gibi çevre illerde de çok sayıda varyant ezgiler olduğunu da görülüyordu ve bunlar tarafımızdan tespit edildi. Bu ezgilerin tamamı, söz kısımlarında farklılıklar olsa da ezginin ana omurgasını oluşturan nakarat kısımların neredeyse bire bir aynıydı ve hepsi de bağ kültürü olan yerlerdeki oturak havalarıydı. Yani “Hey onbeşli” türküsü de bu türkülerden farklı olmayan bir oturak havasıydı. Burada şu bilgiyi vermek, konunun daha iyi anlaşılması için yararlı olacaktır. Varyant türkülerin şan kısımlarındaki ezgiler, sözlerdeki hece yapılarına ve yöresel motiflere bağlı olarak değişkenlik gösterse de, en belirgin ortak paydaları özellikle bağlantı kısımlarının aynı ezgiler veya birbirine çok benzeyen ezgilerden oluşur. Tespit ettiğimiz varyant türkü sayısının epeyce fazla olması dikkat çekicidir. Burada sosyolojik ve demografik açıdan benzer, ancak coğrafi açıdan değişik bölgelere yayılmış birkaç ezgiye ait ana omurgaları oluşturan notaların vermek uygun olacaktır.
Türkünün Tokat'taki varyantları : Zileli Halil adıyla bilinen Halil Gürgöze tarafından 1930'lu yıllarda (Ünlü; 2016) taş plağa okunmuş olan "Cemile" türküsü ile yerel sanatçıların düğünlerde okuduğu "Şu Derenin Uzunu (Samanlıkta Serçeler)" adlı türküler (Günesen; 1968).
Dinlemek için Repertükül linki : https://www.repertukul.com/CAYIR-INCE-BICILIR-MI-Cemile-m-728
Kayseri varyantları : "Gesi Bağları, Verdiğin Yazmayı Bürüneyim mi ve Asmalarda kol uzatmış" adlı türküler.
Konya varyantları : Konya Kaşık Ekibi'nin oyun eşliğinde icra ettiği "Şu Bozkırdan Ayva Gelir Nar Gelir" ve Nevşehirli Cafer'in 1950'li yılların başında (Ünlü; 2016) taş plağa okuduğu "Fidayda Küçük Hanım" adlı türküler.
Dinlemek için Repertükül linki : https://www.repertukul.com/SU-BOZKIR-DAN-AYVA-GELDI-727
Kastamonu varyantı : "Şu Cide'nin Çeşmesi".
Nevşehir varyantı : “ÇARŞIDAN ALMA DUZU Hüdayda Fidayda”
Dinlemek için Repertükül linki : https://www.repertukul.com/CARSIDAN-ALMA-DUZU-Hudayda-Fidayda-725
Anadolu'nun birçok yöresinde yapılan oturak alemlerinin bir benzeri de Kerkük'te "Gade" adıyla yapılan sıra geceleridir. Bu gecelerde; aşk - sevda, hasret... vb. türkülerin yanında oturak havaları da çalıp söylenmektedir.
"Hey Onbeşli" türküsünün bir Kerkük çeşitlemesi olan ve bu gecelerde de okunan "Oğlanam Adım Abdül" adlı türkü, taşıma türkülerin yöre müzik ve edebiyat kültürüne nasıl kaynaştığının çok bariz bir örneğidir. Türküde "Hediye" adı yerine her kıtanın ilk dizesinde "Abdul, Nusret, Taha, Saleh" gibi farklı erkek adları ile başlaması, nakarat kısımlarında ise "Heyriye, Sabriye, Bedriye" gibi farklı kız adları dikkat çekicidir. Bunun nedeni türkünün doğduğu yerdeki yüklenmiş olan anlamın ve altındaki öykünün taşındığı yerlerde tamamen devre dışı kalması ve farklı anlamlar ile sadece sözel ve ezgisel yönünün yöredeki aktif müzikal ve sözel unsurlarla bezenmesinin bir sonucudur. Bu türkünün hece yapısı bile "Hey Onbeşli" türküsü ile aynı olup, icrasındaki Kerkük tavrı kendini önemli ölçüde hissettirmekle beraber, ezgi örgüsü ve işleyişi neredeyse bire bir aynıdır. Salih Turhan'ın 2013 tarihinde yayımladığı "Irak Türkmen Havaları" adlı kitaptaki notanın altına düştüğü notta; "bu türkünün Hey Onbeşli türküsünün bir çeşitlemesi olduğu" yazmaktadır. Notayı olduğu gibi buraya aktarıyoruz.
Kerkük varyantı : "Oğlanam Adım Abdül adlı türkü.
Dinlemek için Repertükül linki : https://www.repertukul.com/OGLANAM-ADIM-ABDUL-726
Türkü, diğer bir taraftan da Kırım'a kadar ulaşmış, ŞİMANAY (Yaylanın Çimeninde) adı ve yeni bir yaratımla, çeşitleme halini almıştır. Ana sözler değişmiş ve eklentiler yapılmış olsa da nakarat sözleri kalıp ezgisi ve ezgi örgüsü neredeyse hiç değişmeden Kırım halk türküsü olarak Kırım Radyosu'nda yıllarca çalınmış, icra şekli ile de adeta o coğrafyanın bir türküsü olmuştur.
Türkünün kayıt yılını tam öğrenememiş olsak da, türküyü okuyan 09 Mayıs 1918 doğumlu Zeynep Lümanova 1932 yılında 14 yaşındayken Kırım Radyosu'na davet edilmiş, 18 Mayıs 1944 tarihinde gece yarısı evlerinden alınıp diğer çok sayıda Kırım Tatarı ile birlikte Özbekistan'a sürgün edilene kadar burada ses sanatçısı olarak çalışmıştır. Dolayısıyla elimizdeki kayıtın da bu yıllar arasında okunmuş bir radyo kaydı olduğu kanaatindeyiz. Türkü, sürgün edildikleri Özbekistan'da kayıt edilmiş olsa bile, gerek ses rengindeki gençlikten, gerekse Özbekistan'daki aktif müzik yaşantısından anladığımız kadarıyla en geç 1960'lı yıllarda kayıt edilmiş olabilir.
Türkü yine Kırım'dan Romanya'ya göç eden Tatarlar ile birlikte yeni coğrafyalara taşınmış, orada da ikinci bir yaratımla daha farklı bir çeşitleme haline gelmiştir. Türküyü 21 Ağustos 1933 doğumlu Kırım Tatar kökenli Rumen şarkıcı Kadriye Nurmambet 1974 yılında "Muzica Populara Turceasca" adlı 4 türküden oluşan plağa "Ay Bostancı" adıyla okumuştur. Burada da gerek ana sözle değişse de nakarat kısmı ezgi kalıbı ve örgüsü açısından neredeyse hiç değişmemiştir denebilir. Hatta ezgi örgüsü Ankara Devlet Konservatuvarı tarafından 1943 yılında Mustafa Yolcu ve Emin Diker'den derlenen türkü ile neredeyse aynı seyre sahip olması da dikkat çekicidir.
Sonuçta bir kayıt 46 yıl önce diğeri ise en iyi ihtimalle ortalama 60 yıl önce yapılmıştır. Hem Kırım hem de Kerkük çeşitlemeleri, ezgiler ve sözler Anadolu icrası ile kıyaslandığında, türkünün uzak coğrafyalara göçüne ve sosyolojik, müzikolojik, etimolojik değişimlerini iyi birer örnek teşkil ettiği görülmektedir.
Kırım varyantları : “Hey Bostancı Bostancı ve Yaylanın Çimeninde Şimanay” isimli türküler..
Dinlemek için Repertükül linki : https://www.repertukul.com/HEY-BOSTANCI-BOSTANCI-766
Dinlemek için Repertükül linki : https://www.repertukul.com/YAYLANIN-CIMENINDE-Simanay-767
Kırım ve Romanya varyantları hariç bu türkülerin hepsinin ortak özelliği ise oturak havaları olmasıydı. Hey Onbeşli'nin 1927 ve 1943 kayıtlarındaki sözleri ve ezgi yapısını incelediğimizde ağıt olmadığı da ortadaydı. Ancak sözlerdeki "aslında" ve "Bağdat" vurgusu hala orta yerde duran cevaplanması gereken konulardı. Türküyü 1927'de plağa okuyan Feryadi Hafız Hakkı Bey neden "aslında" diye söyleme gereği duyuyordu..? Bu sorunun cevabını türkünün plağa okunduğu yıllarda olabileceği düşüncesi ile o dönemi araştırmaya başladık. Ancak uzunca bir süre neden sonuç ilişkisi kuramamıştık. Ta' ki birçok Ermeni Aile'nin tehcir adıyla bilinen zorunlu göçe tabi tutulunca, yolda çocuklarının başına bir iş gelir korkusuyla 3 - 5 yaşlarındaki kız çocuklarını güvendikleri Türk Aileler'e emanet ettiğini öğrendiğimiz zamana kadar.
27 Mayıs 1915 tarihinde hükümetteki İttihat ve Terakki partisi tarafından Tehcir Kanunu adıyla bilinen zorunlu göç yasasıyla, Ermeni Halkı'nın bir bölümü savaş bitene kadar, bulundukları bölgeden Suriye, Lübnan gibi farklı bölgelere göç ettirilecekti. Tehcir Kanununa göre zorunlu göçe tabi tutulanlar için her türlü tedbir alınarak göçün tamamlanması sağlanacak, savaş bitiminde ise isteyen Ermeniler yurtlarına geri dönebilecekti. Bu yasanın kapsadığı ülke genelinde 450 bin Ermeni'den 422 bini göçe tabi tutuldu. 1870 verilerine göre o dönem kaza merkezi olan ve tahmini nüfusu 18.575 kişi olan Tokat'ta, Müslim-gayrimüslim oranı % 55,31'e, % 44,69 dur. Yani bu bilgiye göre 8300 civarında gayrimüslim, yaklaşık 2400 haneyi teşkil etmektedir. İlerleyen zamanlarda Gayrimüslim oranı kaza merkezinde % 44.69 iken Müslüman göçmenler nedeniyle kaza genelinde % 21.26'ya gerilemiştir (Açıkel; 2003). Bu ailelerin neredeyse 3/4 'ü zorunlu göçe tabi tutulmuştu.
İşte bu zorunlu göçe tabi tutulan Ermeni Aileler'in bazıları, yollarda başlarına bir iş gelir korkusu ile özellikle çok küçük yaşlardaki kız çocuklarını savaş bitince geri döner alırız umuduyla veya eğer gelemezsek sizin evladınız olsun diyerek samimi oldukları Türk Aileler'e emanet etmişlerdi. O günkü koşullar ve o kadar uzaklıktaki yolun nasıl gidilebileceğini düşününce, bu ailelerin durumu da daha anlaşılır olmaktadır.
Zaten, gizlilik ve korku içerisinde yapılan bu emanet alma olaylarına konu olan çocukların, çevrede deşifre olmaması için yeni aileleri tarafından gerçek isimleriyle hitap edilmiyor, ancak çocuklar Müslüman olmadığı için ve günah olur gerekçesiyle Ayşe, Fatma, Emine vb. gibi Müslüman isimleriyle de hitap edilemiyordu. Bunların yerine bu çocuklara "Hatun veya Hediye" deniliyordu. Bu isimler daha sonraki yıllarda bu şekildeki birçok kız çocuğunun nüfustaki gerçek isimleri haline gelmiştir. Müslüman gençlerle evlenen veya Müslümanlığa geçen birçok kızın da adı tamamen değişmişti. Türkünün gerçek öyküsü ve kahramanları tamamen bambaşkaydı. Yani türküde sözü edilen "Hediye" de büyük ihtimalle bu şekilde isim almış birisi olmalıydı. Aksi takdirde her nakaratta ısrarla "Aslında yarim kız senin adın Hediye" denilmezdi. Ne ilginçtir ki bu konuda bilgisine başvurduğumuz ve 1925 doğumlu olan kaynak kişimizin de annesinin adı "Hediye" imiş.
Alan araştırmalarımız sırasında öğrendiğimiz bu hazin öykü bizi çok derinden etkilenmiş ve üzmüştür. Türküdeki "Aslında yarim kız senin ismin Hediye" sözleri de bu şekilde mantıklı bir yere oturmuştur.. Zira türkünün ilk çıkışında bizim bildiğimiz şekliyle "aslan da yarim " şeklinde bir övgü ifadesi değil, "aslında yarim" şeklinde bilinirlik içeren bir açıklama ifadesi vardır. Yörede, fısıltı gazetesi son 20-25 yıldır türkünün ağıt olduğuna dair bir propaganda yapsa da, aynı fısıltı gazetesi daha eski zamanlardan beri, bu türkünün bir Ermeni kızına yakıldığını da söylemektedir. "Aslında yarim" vurgusu ve yukarıdaki bilgiler de bunu desteklemektedir.
Anlaşılan o ki türküde konu edilen olaylar, öncesinde gayrimüslim olan ancak sonradan Müslüman adı alan bir genç kız ile 1315'li (1898-99) doğumlu bir genç arasında yaşanan bir sevda hikayesidir. Sözlere baktığımızda genç adam sevgilisi ile gizlice buluşmak üzereyken yakalanma tehlikesi geçirir ve damdan aşağı atlar. Akabinde korkudan beti benzi kül gibi sararır.. Ancak sevgilisini görmeden gitmemeye kararlı olduğunu hissettirerek bir gediğe saklanır. (Gedik; yörede "kuytu yer" anlamında da kullanılmaktadır.) Üstelik sevgilisine aldığı fındık, fıstık ve manto gibi armağanlar da elinde kalır. Sevgilisine "aslında yarim kız senin adın Hediye diye" seslenirken belki de kızın gerçek kimliğini bildiğinden dolayı şantaj yapıyor da olabilir.
İkinci kıtadaki "Bağdat yolları taşlı" sözleri ise tam bir muammaydı. Zira bu sözleri hepimiz "Tokat yolları taşlı" diye biliyorduk.
Hey onbeşli onbeşli
Bağdat yolları taşlı
Onbeşliler giderse
Kızların gözü yaşlı
Birinci Dünya Savaşında Türk Orduları, 1915'te Çanakkale, 1916'da Irak Cephesi'nde ve Kut'ül-Amare'de büyük zaferler kazandılar. Ancak Mart 1917'de Irak Cephesi'ndeki ve Ekim 1917'den başlayarak Filistin Cephesindeki başarısızlıklar sonucu 11 Mart 1917'de Bağdat ve Kudüs kaybedilmişti. (Küçükvatan; 2013). Bağdat'ın düşmesi, Çanakkale Zaferi'nden 2 yıl sonra olmuştu. Bu bilgiyle karşılaştırınca bu oturak havası ile Bağdat arasında bir bağ kuralamasa da, "acaba Bağdat Cephesi'ne giden askerler için yazılmış olabilir mi" diye düşünmekten de kendimizi alamamıştık.
Devam eden araştırmalarımız sırasında bu konuyla ilgili şaşırtıcı bir bilgiye ulaştık. Tokat'ta yerel bir tarihçi ve arşivci olan Hasan Erdem'in vesilesiyle ulaştığımız Osmanlı arşivinden bir belge ve 1968 yılında Tokat'ta yayımlanan "İlk Çaba" adlı dergi, türküdeki "Bağdat yolları" ifadesine ve türkü üzerindeki algının nasıl değiştiği hususuna büyük oranda açıklık getirmiştir.. Osmanlı arşivlerinde bulunan Hicri 1308, Miladi takvime göre 1892-93 yıllarına denk gelen bir belgede, Tokat'ta bugün adı Behzat olan caddenin, o yıllardaki adının Bağdat Caddesi olduğunu yazıyordu. Bu cadde, o zamanlar halk arasında Bağdat Yolu olarak biliniyordu. Bunun nedeni ise Osmanlı döneminde Bağdat'ın önemli bir ticaret merkezi, Tokat'ın ise büyük bir iç gümrük kapısı olmasıydı. (İhsanoğlu; 1999). Bağdat istikametinden ve İpek Yolu'ndan gelen kervanlar burada konaklar, malları gümrüklenerek buradan dağıtılırdı. Güneyden gelen ve Tokat'ı Ankara, İstanbul, Samsun, Erzincan, Erzurum istikametine bağlayan ve aynı zamanda asker uğurlamalarının davul zurna eşliğinde yapıldığı bu yolun adı, bu nedenle "Bağdat Yolu" olarak anılırdı. İşin daha da ilginç yanı ise Osmanlı arşivlerinden çıkan belge Bağdat Yolunun taş döşeme planı idi. Yani türküde sözü geçen "Bağdat yolları taşlı" ifadesinin adeta bire bir belgesiydi. Bağdat Caddesi'nin adı Cumhuriyetle birlikte günümüzde Tokat'ın en işlek bulvarlarından biri olan Behzat Caddesi olmuştur.
Resim 1: Bağdat Caddesi Taş döşeme ve kasis planı
Açıklama : Bağdat Caddesi üzerinde ve Tokat Sancağı hudutları meyanında ve 3 numaralı keşifnamede tafsilatı beyan olunan 10 mezur oluk kasisi resmidir. Tarih 1308 (Miladi takvime göre 1892-93 yıllarına denk gelmektedir)
Resim 2: 1900 yıllarının başında Bağdat Caddesi ve mimari planda görünen taş döşeme kaldırımlar..
Böylece türkünün sözlerindeki "aslında yarim" ve "Bağdat yolları" vurgusu ile neyin ifade edildiği açıklığa kavuşmuş, oturak havasının; sözlerdeki Tokat'a ait vurgulamalar, ezgi yapısı ve varyantları açısından da Tokat Yöresi'ne ait olduğu da belgelenmiş oldu.
Türküdeki üçüncü kıta ise birçok türküde eş metni olan mani tarzı sözlerden başka bir şey değildir. Dördüncü kıtada ise ihtimal dahilinde delikanlı sevgilisinin oturduğu evi tarif ediyor olabilir. Bütün bunları yan yana getirdiğimizde türkünün hafızalarımızdaki gibi bir ağıt olmadığı, sadece içinde "onbeşliler" ibaresi geçtiği için milli duyguların ön plana geçmesiyle şahsım da dahil birçok dinleyici ve araştırmacı tarafından yeni bir anlam yüklenerek, türkünün ağıt olduğu şeklinde kamuoyuna yanlış bir yönlendirilme yapılmış olduğu ortadadır. Türküdeki "Aslında yarim kız zenin ismin Hediye" vurgusu ile anlatıcıların birçoğunun popüler olmak uğruna "Şeyh uçmaz, ama müritleri uçurur" özdeyişinde olduğu gibi gerçek dışı yakıştırmalarla, söylenti şeklinde ve her hikayede farklı bir kimliğe büründürülen "Hediye" ile anlatılan tevatürler de boşa çıkmıştır.
Türkü 1943 yılında da Muzaffer Sarısözen başkanlığındaki Ankara Devlet Konservatuarı derleme ekibi tarafından, o zamanki Tokat Belediye Başkanı Mustafa Yolcu'dan ve yerel müzisyen Emin Diker'den derlenmiş, ancak Konservatuar arşivlerinde kalmış gün yüzüne çıkmamıştır. Bu derlemedeki ezgi yapısı ve sözler de oldukça ilginçtir.
Türkünün derleme fişlerindeki sözlere bakıldığında ;
Hey onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı
Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gediğe
Fistan aldım endazesi onyediye
Az mı geldi gönderdiğim hediye
şeklinde seyretmekte, ancak ikinci kıtaya ait sadece bir dize yer almaktadır. Çok bilinen ve birçok türküde eş metin olarak kullanılan mani türü bir söz olduğundan, ikinci kıta da aşağıdaki gibi olduğunu tahmin etmekteyiz.
Köprünün altı diken
Yaktın beni gül iken
Allah da seni yaksın
Üç yıllık gelin iken
türkünün kısa sürede ezgi ve söz açısından nasıl dönüştüğü ve birçok eklemenin yapıldığı ortadadır.
1937 derlemesinin ses kaydını dikkatlice dinlediğimizde iki kişi tarafından okunduğu görülmekte ancak derleme fişinde sadece Mustafa Yolcu adı geçmektedir. Eldeki diğer birçok kaydı incelediğimizde aynı tarihte kaynak kişi olarak birkaç kaydı birlikte yaptıkları ve diğer kişinin Emin Diker olduğu diğer derleme fişlerinden anlaşılmaktadır. Fişteki ilk kıtada yazan "Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı" kısmı, Tokat'ın yazı kışlı" şeklinde duyulmaktadır. Dikkat edildiğinde kaynak kişilerin metin birliği konusunda bir an çelişkiye düştükleri de hissedilmektedir. Bu da bölgenin oturak havalarının kalıp ezgilerine uyan mani tarzı sözlerin nasıl döşendiğinin ayrı bir göstergesi ve aynı zamanda oturak havalarının da diğer bir özelliğidir. Zira saatler süren bu tarz eğlenceler de icracı müzisyenler aynı ezgi üzerine değişik sözler döşemek suretiyle işlerini kolaylaştırırlar.
Muzaffer Sarısözen ve ekibinin yaptığı derlemelerde, derlenen esere ait normalin dışındaki özel bilgiler mutlaka yazılmaktaydı. Şayet bu eser bir ağıt olsaydı Muzaffer Sarısözen derleme fişindeki düşünceler kısmına ağıt ibaresi düşerdi.
Bu derleme kaydında türkü sadece sözel değil ezgisel açıdan da küçük değişimlere uğramıştır. Bu derlemede ezgi Karciğar arızalı Hüseyni olarak icra edilmiş ve ezgi işleyişinde adeta oturak havası olduğunu bağırırcasına nakarat kısmında benzerlerine sıklıkla oyun havalarında rastlanan La - Mi aralığında atlayan ezgi işleyişi ve aman aman şeklindeki katma sözler eklenmiştir. Kısacası yıllardır arşivlerde saklı kalmış olan bu kayıtta da ağıt olduğuna dair herhangi bir ibare olmadığı gibi tam tersi çok açık bir şekilde oturak havası olduğu bellidir.
Dinlemek için Repertükül linki : https://www.repertukul.com/HEY-ONBESLI-ONBESLI-723
Resim 3: Mustafa Yolcu'dan Yapılan Derlemenin Fişi
Her nedense bu kayıt TRT Repertuarı'na dahil edilmemiş ve yılarca arşivlerde saklı kalmıştır. Nida Tüfekçi'nin de böyle bir kayıttan haberdar olmaması büyük bir ihtimaldir.
Üçüncü ve son kayıt ise Nida Tüfekçi'nin, babası Hamdi Tüfekçi'den derleyip reperuara verdiği kayıttır. Ancak bu derlemeye ses kaydı ve derleme fişi mevcut değildir. Nota üzerinde derleme tarihi bulunmamakta, sadece 24.05.1977 repertuar kurulu inceleme tarihi bulunmaktadır. Buna göre türkü bu tarihten önce derlenmiş olmalıdır.. Bu derlemedeki icra şeklinde veya notanın üzerinde de türkünün ağıt olduğuna dair herhangi bir not bulunmamaktadır. Aksine hem Nida Tüfekçi kayıtları hem de notası son derece kıvrak ve oyun havası niteliğindedir. Yine bu derlemede de sözler değişime uğramış 1927 ve 1943 kayıtlarındaki ikinci ve üçüncü kıtalar birçok türküde kullanılan mani tarzı sözlerle değiştirilmiş durumda karşımıza çıkmaktadır.
Hey onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı
Giderim elinizden
Kurtulam dilinizden
Yeşilbaş ördek olsam
Su içmem gölünüzden
Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel gediye
Fistan aldım endazesi onyediye
Gidiyom gidemiyom
Sevdim terkedemiyom
Sevdiğim pek gönüllü
Gönlünü edemiyom
yine bu derlemede de mani şeklindeki farklı kıtalar mevcuttur.
Tüm bu bulguları ve türkünün ilk kayıttan itibaren 90 yıllık macerasını yan yana getirdiğimizde, yıllardır bağlarda veya diğer alemlerde oturak havası, düğünlerde oyun havası olarak icra edilen ve bu şekilde kabul görmüş olan bir türkünün, sadece sözlerindeki "Onbeşli" vurgusundan yola çıkarak ağıt olduğu iddia edilmiştir, hatta zaman zaman da dayatılmıştır.
Tokat'ta yerel olarak yayımlanan 1968 yılına ait İlk Çaba adlı derginin 14. Sayfasında "Hey Onbeşli" türküsüne ait nota ve kısa öyküsü mevcuttur. Nota incelendiğinde 1943 Sarısözen derlemesindeki karciğar arızaların burada da olduğu görülmektedir.
Resim 4 İlk Çaba Dergisinde ki Hey Onbeşli türküsünün kısa öykü ve notası
Dergideki öyküde Osmanlı İmparatorluğunun 5-6 cephede savaştığı ve çok şehit verildiği, bundan dolayı da 1315 doğumluların askere alındığını ve Tokat'ta yaşayan "Hediye" adlı bir kızın 1315 doğumlu olan nişanlısının da askere alındığını, bu heyecanla bu türkünün yakıldığını ve halk ağzında bestelenerek bugüne kadar söylene geldiğini yazıyordu. Bugüne kadar Hey Onbeşli türküsü ile ilgili bulabildiğimiz en eski tarihli nota ve öykü buydu. Ancak ağıt olduğuna dair bir ibare yoktur.
Bu dergi yayımlandığı yıllarda oldukça popüler ve yerel halk tarafından ilgiyle takip edilen bir dergiydi. Her sayısında "Tokat Folklorundan Örnekler" başlığı ile birkaç Tokat Türküsü'nün notası ve öyküsü yayımlanmaktaydı. Benzer öyküler aynı dönem de çıkan "Yeşilırmak" ve "Topçam" adlı yerel dergilerde de yayımlanıyordu. O dönem iletişimin araçlarını günümüzdeki gibi gelişmiş olmadığından ve kolay ulaşılabilirlik nedeniyle bu tür dergiler ve gazeteler halk arasında popüler birer bilgi kaynağıydı. Bu nedenle bölge halkı içerisindeki bazı kişi veya kişiler tarafından Çanakkale Cephesi'ne ve diğer cephelere giden 1315'lilerle, bu öykülerdeki 1315 doğumlu gencin askere alınması arasında zaman içerisinde doğrudan bir bağ kurulmuş olmalı ki, halk arasında türküyle ilgili birçok rivayet ve öyküler üretilmiştir. Birkaç kuşak sonra da doğal olarak sanki cepheye gidenler için söylenen bir ağıt algısı oluşmuştur.
Seksenli yıllardan itibaren "Hey Onbeşli" ile ilgili roman, öykü ve hikaye kitapları ve makaleler yazılmaya başlanmış, yazılan her makale veya kitapta ısrarla cepheye giden çocuk yaşta askerler için söylenmiş ağıt olduğu vurgulanmıştır. Hatta bu yazılardan başka birçok senaryo üretilerek başta İstanbul, Tokat, Çorum olmak üzere çok sayıda şehirde "Hey Onbeşli" adıyla tiyatrolar sahnelenmiş, Anadolu genelinde çok sayıda öğretim kurumunda müsamerelere konu edilmiştir. 2015 yılında ise Turhal Belediyesi tarafından yüzlerce genç 1915 yılına ait asker kıyafetleri ile giydirilip Hey Onbeşli türküsü eşliğinde Çanakkale gezisine götürülmüştür. Yine bizzat Belediye başkanının da içinde olduğu bir klip çekilmiş, birçok sanatçı türküyü ağır bir tempoda okumuş, belediye başkanı konuyla ilgili görsel medyada ve yörede düzenlediği gecelerde ısrarla "Hey Onbeşli'yi oyun havası olmaktan kurtaralım" şeklinde açıklamalar yapmıştır. Türkü, gerek kamuoyunda gerekse medya da birçok tartışmalara konu olmuş, konu kendi kendini tetikleyerek adeta domino taşı etkisi yapmıştır. Tartışmaya Prof. Dr. Bingür Sönmez, Songül Karlı, Ömür Gedik ve Bakanlık yaptığı dönemde Nabi Avcı ve daha çok sayıda ünlü dahil olmuş, çeşitli medya araçları ile türkünün ağıt olduğunu, saygısızlık edilmemesi gerektiğini ifade eden beyanatlarda bulunmuşlardır.
Türküyle ilgili yayınlar ve içerikleri kronolojik sıra ile şu şekildedir:
Ufuk Günesen : Hey Onbeşli- Kısa Öykü-Nota-1968
Mehmet Yardımcı : Hey Onbeşli Onbeşli-Öykü-1985
Hulusi Üstün : Hey Onbeşli Onbeşli-Hikaye-2003
Mustafa Arıkoğlu : Tevellüt 1315-Senaryo-2003
Ali Orhan Günaydın : Biri Bu Yanlışa Dur Demeli-Makale-Şiir-2007
Füruzan Sümer Utkan : Hey Onbeşli-Roman-2007
M. Emin Ulu : Onbeşliler Gidiyor-Roman-2008
İsmail Çolak : Mahşerin İrfan Ordusu Okuldan Çanakkale’ye-Roman2008
Halil Atılgan: Kızların Gözü Yaşlı, Adana Yolları da Tokat Yolları da Taşlı-Makale-2017
Halil Atılgan: Hey Onbeşli Türküsü ve Adanalı İboş Ali Ağa-Makale2016 Ufuk Günesen’e ait 1968 yılındaki yayın dışında yukarıdaki yayınlıların tamamı türkünün ağıt olduğunu işlemiştir. Aşağıdaki makaleler ise konuyu farklı bakış ile gündemine almış, ağırlıklı olarak türkünün yöresi üzerine tahliller yapmışlardır. Çok sayıda internet sitelerinde türkünün ağıt olduğuna dair öykü ve hikayeler yayımlanmış, konu sosyal medya üzerinde tartışılmış ve daha çok sayıda gazete, dergi haberleri veya köşe yazarları tarafından “Hey Onbeşli” ile ilgili yazılar kaleme alınmıştır. Hemen her yazıda milli değerler ön plana çıkarılarak türkünün bir ağıt olduğu yazılmış, oyun havası olarak oynayanlar ise ağır bir dille eleştirilmiştir. SONUÇ : Bu durum birçok sanatçı ve araştırmacıyı da yanıltmış, türkü zaman içerisinde birçok icracı tarafından çeşitli kalıplara sokulmuş, ancak türkünün bilinçaltındaki kodlarına uymadığı için çok fazla kabul de görmemiştir. Türkünün oturak havası olduğunu söyleyenler olsa da yanlış yönlendirmeler ve sonucunda oluşan algı ile halkın büyük kısmı bir türkü üzerinden bilinçsiz bir şekilde toplum mühendisliğine soyunmuştur. İlginç olan bir başka detay ise türkünün ağıt olduğunu iddia eden birçok kişinin de aslında buna kendilerinin de inanmadıklarıdır. Günümüzde zaman zaman bu tartışma alevlenmekte ve birçok kişi bu vesile ile medya ve kamuoyunda boy göstermektedir. Müzikologların boş bıraktığı alanların kimler tarafından ve ne şekilde doldurulduğu da ortadadır. Vatan söz konusu olduğunda millet olarak manevi değerler ve hassasiyet ön plana çıkmaktadır. Bu doğal olarak da olması gereken bir durumdur. Dolayısıyla milli ve manevi değerlere hiç kimsenin sözü olamaz, Ancak sadece içindeki bir iki kelimeden dolayı birkaç kişinin ortaya attığı ve dayattığı bir teze türküler alet edilmemeli, türküler kendi mecrasında yaşatılmalıdır. KAYNAKÇA :
Açıkel, Ali (2003) “Tanzimat Döneminde Tokat Kazası’nın İdari ve Nüfus Yapısındaki Değişiklikler (1839-1880)” , C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 27, No: 2 – Aralık, s. 253 – 265.
Elçi , Armağan (1997) Muzaffer Sarısözen (Hayatı, Eserleri Ve Çalışmaları), Ankara, s..241.
İhsanoğlu, Ekmeleddin (Ed). (1999) Osmanlı Devleti Tarihi, C.II, İstanbul, s. 583.
Küçükvatan, Mahir (2013) “İngiliz Basınında Osmanlının Kut’ül-Amare Zaferi, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi Journal Of Modern Turkish History Studies” XIII/26 (Bahar/Spring), s. 55-85.
Ünlü, Cemal (2016) Gel Zaman Git Zaman, İstanbul, s. 340, s.420.
TRT Thm Repertuvarı, 393, 631, 1616, 1814, 3998 Numaralı Notalar. Yararlanılan Arşivler :
Ankara Devlet Konservatuvarı Arşivi
Hasan Erdem Arşivi
Kubilay Dökmetaş Arşivi Kaynak Kişi :
Fehmi Okucu, doğum 1925-ölüm 17,10,2016 emekli tüccar ve okuryazar. Tehcir sırasında yaşananlar konusunda büyüklerinden ve annesinden öğrendiklerini anlattı. Annesinin adı Hediye. Araştırmacı-Yazar Necdet KURT
Karacaoğlan bir seyahatta bir şehrin kenarına vardığı zaman karşısına bir kadı ile karısı çıkıyor. Kadın kocasına: -Bu kim? diyor. Kadı da: -Bu bir abdaldır, diyor. Karacaoğlan’a bu hal malûm oluyor. Sazını çekip bunlara söylüyor : Her sabah her sabah vaaz edersin Edep nedir erkân nedir yol nedir Hocam sen de bir inceden bilirsin Ateş nedir duman nedir kül nedir. * İki kardaş bir gömlekte dururduk Gömlek durur birim birim yörürdük Günahımız nedir her dem bilirdik Abdest nedir namaz nedir din nedir. * Cennetin kapısında üç çocuk bekler İkisi yörür de biri imekler Gök yüzünde saf saf olmuş melekler Onların da şeriatı bil nedir. * Evveli Âdem de sonradır Ali Kıldan ince kılıçtan keskin islâmın yolu On iki selvinin üç yüz altmış altı dalı Bucağında biten iki gül nedir. * Karacaoğlan der de bu bize ardır Deryanın yüzünde bir balık vardır Balığın karnında üç kutu vardır İkisin biz bilirik birisini bil nedir. * Pertev Naili Boratav derlemesi
Yaşadığı ülkede bir tek Derneği olmasina rağmen, AABK’da ise 6 kurumda birden yönetici oldu…
Murtaza Demir ise Sivas’in günah keçisi oldu…
Bu olayi sorgulayan olmadi, soran olmadi, Alevilikteki Dar-Didar olmadan birileri Kahraman, birileri Devletten bile daha Günahkar oldu…
Kişinin Edebine göre…
Kimin borusu güçlü örterse…
Fakat Murtaza Demir, mahkemelere gidişini bile rekam etmiyecek kadar yalnızlığını içine gömen, parasini da Alevi hareketine harcayan Onurlu bir Aleviydi…
Şimdi ise “Diri”sinden uzak duranlar, “Ölü”sünü sahiplenmeye başladılar…
Hep böyle olmuyor mu..?
Ölüyü sahiplenmek, ölünün üzerinden pirim yapmak kolay…
Ama yaşayan Bilge insanla yol yürümek, kandirmak zor, cahili ikna etmek ise kolay…
Çünkü bilge insan, bilgisi ile konuşur, sorgular, yanlışı elestirir, yol gösterir…
Kurumunu dağıtıp, satin aldigi “Alevi Mezarligi” ile övünenleri bile gördük…
Alevileri bölüp, kurumlardan uzaklaştirip Almana, İngilize “Aleviliği öğrettim” diyerek övünenleri de gördük …
Yakinda Bütün Almanlar, İngilizler birbirine Musahip olusa, Pir-Talip olursa hiç şaşırmayın(!) derim…
Sözüm o ki; “Diri”mize zulüm eden, Sözümüze kiymet vermeyen, “Ölü”müze de gelmesin, sahiplenmesin…
Düşman hukuku ile yönettiğiniz Kurumlariniza da ihtiyacimiz yok…
Dişi Güman, içi Mervan Hoca-Ana-Baba-Dede’lerinizin Dua’lari da size olsun…
Toprak Ana’nin eşiğinde “Yol”un Rizaligini alabilmiş isek o da yeter bize…
Onat Kutlar’ın Deniz’ler için yazdığı şiir I. Ateş sardı kör yılanın gözünü İspinoz kuşu da ötmez oldu Kurudu evinizin önündeki asma Ananızın kurduğu salçalar Soğuyor kızgın güneşte ve örtüyor Gözyaşlarının dinmeyen buzları Sayısız köylerini yoksul doğunun Yüzünüzün denizinde yapraklanan kan Şimdi ölü suların dibine çöküyor
Kinin külrengi örümcekleri Seriyor suların ve şehirlerin Üstüne unutuşun kefenini Artık cellatlar sizi hatırlamıyor Yalnız sessizliğin çınladığı Avlunuzun taşlarından bir ses Soruyor belirsiz zamanlarda
“Öldün mü oğul?” Kim biliyor bu sorunun karşılığını Ananız kapıları kapatıyor Kapatıyor yollarını doğunun kan Kanın kepengini beş bezirgân kapatıyor Mermer sokaklarda tabutlar gibi Abanoz renginde bir arabanın Sıcak koltuğunda yüz ölü vizon Kayıtsız bir kahkahayı sarıyor
Berber koltuklarında taş orkideler Bana ne alıyor pazaryerinden Soyulmuş kabuklarıyla çürürmüş muzlar Kocaman hesap makinelerinden geçiyor Rotatifin el değmemiş topları Matbaa ananın yüksek kapıya Besleme girdiğinde peydahladığı Sürüyle pezevenk bağrışarak
Kirli kâğıtlarla kapatıyor Daracık bir avlunun gerçeğini Kanlı ve unutulmaz gerçeğini Sizin için değil artık gölgeli serin Bir ikindi masası konuşmaları Oralarda demirden çeneleriyle Zamanın kahvesini öğütüp içen Bir yudum kahveye bir yudum acı Bir yudum kahveye koca bir deniz II. Ölüleri öylesine gömdüler İyi ki mayıs ve sabah erken Keten çiçekleri getirmiş rüzgâr Başka da kimseler yoktu Şimdi bazen mayıs mı unutuyorum İlmeği arkadan vuran Kolu bir tane değil ki Hepsini gördüm hepsini Ah daracık avludan geçen ses Oğlumun boynuna dokunamıyorum Geri gelmeyecek olan Nasıl bilir ve oradan vururlar Denizin yüzü ürperiyor Kanlı bıçağını su temizlemez Nereye gidersen git seni tanıyorum III. Üzülme baba, nerdeyse çıkar Şimdi dağlardan Gelir serin bir esinti terini siler Okşar derisini kanı temizler Biz o rüzgârı biliriz Rüzgâra parmaklık konur mu? Kahırlanma baba demir kapılar Ardından iki türkü şimdi erişir Biri köpekler üstüne bir aslanlar Yüzünden sular gibi geçer ölü oğlunun Biz o türküleri tanırız Doldurur gökyüzünü, toprağa yeter Türküye kurşun sıkılır mı? Unutma baba onun arkadaşları var Çatlamış nar gibi mayıs ayında Yazları ürperen zeytin dalları Altın eylül ağaçları gibi genç kızlar Alnını çiçeklerle donatırlar Çiçeksiz düğüne gidilir mi? Unutma baba onun arkadaşları var Seyrek ağaçlı korularından yoksulluğun Ve uçsuz bozkırlardan koşarak Ölüme açılan yiğit çocuklar Yaşamanın savaşçısı çocuklar Tez ulaştırırlar onu güneşe Kentlerin kanalına dolar balçığı Güneş balçıkla sıvanır mı? Hatırlar mısın baba, ninem anlatırdı Serin yaz sabahlarında Sivas’ın Söğüt dallarında bir ak güvercin Açarmış eski kitabın sayfalarını Okuu okuuu… dermiş ağzında can dili Denizi geçen Yusuf’un sayfalarını Hüseyin’in Battal Gazi’nin sayfalarını Her birine Simav’dan bir zeytin dalı Koysak bir gün okuyan olur mu? IV. Baba Hıdır İlyas kıssadan hisse söylerdi Darağacına tahta veren çınar bir gün anlar Bayrağı taşıyan düşerse onu taşırlar Son yoksul çocuğun yüzü gülünceye kadar. (Onat Kutlar)
Sevgili Onat Kutlar’ın, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan katledildikten sonra yazdığı şiirin kısa öyküsü şöyle: 12 Mart faşizminin karanlık günlerinde idamlara karşı düzenlenen imza kampanyasının başını bilindiği üzere Onat Kutlar çekmişti. Ankara’da da Altan Öymen ve Erdal Öz’ün çabalan unutulmaz. Ben de o dönem İnşaat Mühendisleri Odası başkanı olarak karınca kararınca katkı koymaya çalıştım. Toplumda olumlu yankı bulan, adeta baskı günlerinin ölü toprağını silkeleyen bu imza kampanyası bilindiği üzere sonuç vermedi ve 6 Mayıs 1972’de üç fidanımız darağacına gönderildi. Umut çiçeklerinin sonuçsuz kalsa da açmasını sağlayan bu çabanın öncüsü Onat Kutlar’ın ne kadar etkilendiğini tahmin etmek zor değil. Bir gün Ataköy’e, çalıştığım şantiyeye geldi. Yazdığı şiiri verdi. Benim de bir kopya çıkartmamı istedi. O günler fotokopi yaygın değil. Elimle kopyasını çıkartıp geri verdim bu şiiri. Daha sonra tekrar temize çektim evde. Çok sonra şiir kitabının hazırlığını yaparken aradı Sevgili Onat. Yazdığı bu şiiri bulamıyordu. Bendeki kopyasını istedi. Ne kadar arasam boşuna.. Bulamadım nereye koyduğumu. Öyle kaldı bu adsız şiir bir kitap arasında.. Sevgili Onat Kutlar’m bombalı saldın sonucu öldürülmesinin üzerinden on beş yıl geçti. Ve ben geçenlerde kuytu köşede bekleyen bir kitabın içinde buldum bu şiiri. (METE AKALIN, 6 Mayıs 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi)