Ana Sayfa Blog Sayfa 144

Musa tur dağında koyun güderken

0

Musa tur dağında koyun güderken
İki cihan serverine pir dedi
Allah için ibadetin ederken
Dört kurt geldi nasibimiz ver dedi

Hallacı Mansur’a inen yay idi
Okuduğumuz lam elifle be dedi
Musa dedi dileğiniz ney dedi
Can ürkütme gel yanıma dur dedi

Elesti Bezminde belibes idik
Muhammed’e sevgili Ali’ye dost idik
Musa senden lokmamızı istedik
Arif isen gönlümüzü gör dedi

Her yareye yeşil merhem sürülmez
Rızasız bahçenin gülü derilmez
Sahipsiz sürüden kurban alınmaz
Benden başka bir sahibi var dedi

Muhammed Ali’nin virdini deriz
Rızasız lokmayı yemeyiz deriz
Musa sen git biz koyunu güderiz
Var ağana böyle selam et dedi

Muhammed Ali’nin yolları ince
Ona talip olanın gülleri gonca
Kırarsınız sürüyü ben gidince
Bu hizmette bana biraz zor dedi

Muhammed’in dişi hak için
Hasan Hüseyin’in başı hak için
Veysel Karani’nin düşü hak için
Sürünün sayısın tamam bil dedi

Musa vedalaşıp yollara düştü
Önünde melekler sancağı açtı
Varıp gidip ağasına danıştı
Git kurtların dileğini ver dedi

Kuzulu koyuna pençe vuruldu
Dört yanına melakeler sarıldı
Kuzusunu alınca koyun dirildi
Koyun meler körpe kuzum ver diye

Musa ağasından izin alınca
Mor koyunun kuzusunu verince
Kurtların isteği yerine gelince
Allah senden razı olsun pir dedi

Sefil Şenlik muradına eresin
Cenneti alanın yüzün göresin
Koyun sen şimdi kuzun sorarsın
Cenneti alada kuzun gör dedi
İsmaile inen koçu gör dedi

Dostlar Sefa İlen Gönderin Bizi

0

Geldim gider oldum ellerinizden
Dostlar sefa ile gönderin bizi
Doyamadım tatlı dillerinize
Dostlar sefa ile gönderin bizi

Şöyle bir güzelden aht alamadım
Bir ahtına sadık yar bulamadım
Bir daha ya geldim ya gelemedim
Dostlar sefa ile gönderin bizi

Himmet eylen şu dağları aşalım
Pir âşkına kaynaşalım coşalım
Gelin birer birer helallaşalım
Dostlar sefa ile gönderin bizi

Çıkalım yaylaya inelim düze
Himmet eylen yaran ahbablar bize
Bir selâm göndersem gelirmi size
Dostlar sefa ile gönderin bizi

Pir Sultan Abdal’ım Hakk’a yakındır
Edep’i erkân’ı hemen takın dur
Ölüm ırak derler cokta yakındır
Dostlar sefa ile gönderin bizi

Dün gece üçlerin cemine girdim

0

Dün gece üçlerin cemine girdim
Gördümki oturmuş bir veliyullah
Niyaza bend oldum tecelli kıldım
Verdim niyazımı allah eyvallah

Bir dolu verdiler alda iç deyü
Su dünyanın lezzetinden geç deyü
Bir kitap açtılar oku seç deyü
Söylenmez manasın sırrı sırrulah

Balım Sultan bu meydanda Hak idi
Bülbül gibi muhabbette Sak idi
Tebbîr aldı yedullahı okudu
Açtım can gözümü Elhamdulilah

Bu Sefil Sıtkıma bir dolu sundu
Zahirda batında Ali dir Kendi
Ay iki şak oldu dizine indi
Böyle gördüm seni hem vallah billah

Doğum: 1281 (Miladi: 1865)
Gerçek adı Zeynel Abidin olan, Sıtkı Baba’nın soyu Oğuz Türkleri’nin Bozok koluna bağlı Dedekargın örelerine da aşiretinden gelir. Dedekargın aşireti Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılırken bir grup da Malatya’da Tohma çayı kenarında Çerme adında bir köye yerleşmişler, uzun yıllar bu köyde yaşayarak arazi ve mülk sahibi olmuşlardır. Bunların arasında Hacı Ahmetler diye tanınan bir aile vardır. Sıdkı Baba’nın dedesi bu Hacı Ahmetlerdendir.
Zeynel Abidin ‘in ilk adı Pervane’dir. Pervane on iki yaşına geldiğinde ününü duyduğu Hacıbektaş Dergâhına gitmeyi arzular, annesinden izin ister. Annesi çocukluğu bahane ederek izin vermez, “biraz daha büyü de sonra gidersin” der. Fakat Pervane aklına koyduğu için bir gün habersizce kaçar, farkına varan annesi arkasından atlı göndererek yoldan çevirtir. Pervane bir süre sonra tekrar kaçar ve bu sefer planını uygulamayı ve Hacıbektaş’ a ulaşmayı başarır.

“Hublar serçeşmesi nuru Feyzullah
Arz ettim cemalin seyrana geldim”

Pervâne 1293 yılında dergâha gittiğini ve o zaman on iki yaşında olduğunu deyişlerinde tekrarlamaktadır. Buna göre doğum yılı 1281 miladi 1865’tir.

Pervâne, Feyzullah Çelebi’ ye gösterdiği bağlılığı daha fazlasıyla oğlu Cemaleddin Çelebi’ ye de göstermiştir. Kendisine verilen görevleri yapmaktaki çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile dikkati çekmiştir.
Pervane, iki yıl sonra kısa bir süreliğine memleketine gider, dergaha döndüğünde Feyzullah Efendi ölmüş, yerine Cemalettin Çelebi geçmiştir. Bundan böyle ona hizmet edecektir. Ömrünün sonuna kadar kullandığı mahlassı da Cemalettin Efendi’ den alacaktır; On dört yıl sonra, Pervane hizmetine sadakatini gösteren Sıtkı adını alacak ve deyişlerinde buna değinecektir;

On dört yıl gezdim pervanelikte
Sıtkı ismin duydum divanelikte
İçtim şarabını mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum

Kırkların ceminde Haydar Haydar dara düş oldum

Güruh-u naciye özümü kattım
Âdem sıfatından çok geldim gittim
Bülbül oldum firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için zara düş oldum

Kırkların ceminde Haydar Haydar dara düş oldum
1
“Cemaleddin sultan dil-i şadıma
İrşad ile Sıdkı dedi adıma
Hasılı yetirdin her muradıma
Ya rabbena şükür elhamdülillah”
2
“On dört yıl dolandım Pervanelikte
SIDKÎ ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum”
3
“Mahlasım Pervane gezdim bir zaman
Sıdki mahlasını verdi bir üstad.
yedullah suresi okundu ilan
Hamdülillah beni eyledi irşad.”
4
“Er ceminde agah oldum bu sırra
Yüküm cevahirdir çözmem her yere
On dört sene hizmet ettim bir pire
Bu SIDKI mahlasın kazamdım yeter”

NOT: Bu dörtlükler farklı deyişlerden alınmıştır. Deyişlerin tam hali aşağıda mevcuttur.

DEYİŞLERİ
*18. deyiş hariç tüm deyişler SIDKÎ BABA Hayatı ve Divanından Örnekler- Muhsin Gül-1984 kitabından alınmıştır. Diğer kaynaklardan alınanlar ile karşılaştırılıp yazılmıştır.

1
Ne kaçarsın benden ey melek suret
Şema sakınır mı pervanesinden
Mansur gibi berdar olsam akıbet
Vazgeçmem zülfünün bir tanesinden

Kaldır seyredeyim hüsnü nikâbın
Ağlatıp akıtma çeşmin serabın
Bu yangın gönlüme aşkın şarabı
Doldur ver visalin peymanesinden

Sahibül adalet ey şahı huban
Lebinden bir buse eyle gel ihsan
Bezmi muhabbetten saki devran
Bâde esirger mi mestanesinden

Hançer vur sineme al kan et beni
Iydi vüslatından kurban et beni
Derim yüz istersen üryan et beni
Aşık can mı saklar cananesinden

SIDKI ya sıdkile eyledin karar
Kesseler kellemi edemem inkar
Hakikat babında sadakatli yar
Geçer mi aşığı divanesinden

2
Bir zaman efsane yeldim cihanda
Şimdi bir sultana eriştik şükür
Fehmettim eşyayı seb’ül mesan da
Nokta-i bürhana eriştik şükür

Yedi harften bir noktaya süzüldük
Esmaü’l Hüsna’ya anda yazıldık
Ehlibeyt’in katarına düzüldük
Menzil’i merdane eriştik şükür

Eliftir dersimiz be dir hecemiz
Feyz-i Hakka mazhar oldu nicemiz
Hakikat kitabın açtı hocamız
Sure-i İmrana eriştik şükür

Otuz altı babdan içeri girdik
Hamdülillah ne hub didara erdik
Kaldırdı nikabın cemalin gördük
Acaib seyrana eriştik şükür

SIDKI der dembedem zikrullahımız
Cana hayat verir Feyzullahımız
Sertac-i Muhammed eyvallahımız
Sırr-ı lamekana eriştik şükür

3
Aşk atına süvar olan aşıklar
Ölünceye kadar yorulmaz imiş
Hakkı can gözüyle gören sadıklar
Bu fani dünyaya sarılmaz imiş

Arifler mal için etmez teftişi
Cümlenin muradın veren bir kişi
Bir gerçeğe taktıranlar kirişi
Değme tokmak ile kırılmaz imiş

Kiraman katibi cümleyi yazan
Berhudar mı olur doğrudan azan
Fırsat elde iken sermaye kazan
Eli boş divana varılmaz imiş

Bahçesini serçeşmeden su varan
Muhabbet meyvesi biter firavan
Ehl-i Beytten çerağını uyaran
Kıyamete kadar kararmaz imiş

SIDKI der yar olma kavl-i yalana
Sakın emeğini verir talana
Burda Hünkar evladına mühib olana
O divanda sual sorulmaz imiş

4
Ayrılık dolusun aldım destime
Dostlar himmet eylen gidelim bugün
Hasret kaldım yaranıma dostuma
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Vücud yaralandı sağlanmak olmaz
Sair ateşlere dağlanmak olmaz
Gönül cüş eyledi eğlenmek olmaz
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Ayrılık firkatı düştü bu cana
Kavuşmak isterim kaşı kemana
Hasretteyim eşe dosta yarana
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Çekerim firkatı yanarım nara
Genç yaşımda çok hal geldi bu sere
Sekiz aydır hasret kaldım o yara
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Eşinden aynlan aşık del’olur
Akar gözlerimin yaşı sel olur
Böyle ayrılana bir gün gel olur
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Hasretim pek bu aylarda bu yılda
Nice bir gezeyim şu gurbet elde
Bizi unutmayın duada dilde
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Biçare PERVANE gurbette kaldı
Şu aşkın dertleri sinemi deldi
Aylar tamam oldu çileler doldu
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

5
Çatılmadan yerin göğün binası
Muallakta iki nur’a düş oldum
Birisi Muhammed, birisi Ali
Lahmike lahmi de bire düş oldum

Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
Birisi doldurdu biri nuş etti
İkisi bir derya olup cüş etti
La’l ü mercan inci dür’e düş oldum

O derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el’aman
Erişti car’ıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde yeşil ben göründü nişan
Kaf ü nun suresin ol(udum o an
Arş kürs binasında yare düş oldum

Ben Ademden evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağ’dım ot olup bittim
Bülbül olup firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için har’a düş oldum

Adem ile balçık olup ezildim
Bir noktada dört hurufa yazıldım
Ademe calı olup Şit’e süzüldüm
Muhabbet şehrinde kara düş oldum

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inanıp kandım
Gılmanlar elinden hulle donandım
Dostun visalinde nar’a düş oldum

On dört yıl dolandım Pervanelikte
SIDKÎ ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum

SIDKI’yam çok şükür didara erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek ariflere çok meta verdim
Şimdi Hacıbektaş Pire düş oldum

Bu dörtlük bazı yerlerde “On dört BİN yıl” şeklinde geçmektedir. Bu hali kesinlikle hatalıdır. Sıdkı Baba, mahlassını On dört sene boyunca ettiği hizmet ile, Cemallettin Çelebi’ nin ona Sıdkı demesiyle almıştır.

6
Bir selam göndermiş o nazlı yarım
Yüz sürüp payına gitmeyinc’olmaz
Artar bülbül gibi Ah ile zarım
Dostun bahçesinde ötmeyinc’olmaz

Cennet bahçesinde Huri kızları
Hayal oldu, gözlerime gözleri
Keman ebruları güneş yüzleri
Sükker leblerinden tatmayınc’olmaz

Abdal oldum hırka giydim şal gibi
Aceb gülermiyim ben de el gibi
Bahçede açılmış gonca gül gibi
Canımı canına katmayınc’olmaz

Daha ne gam yarı bulduktan sonra
Sinem sinesine sardıktan sonra
Dost yolunda abdal olduktan sonra
Ar namus hırkasın atmayınc’olmaz

Kul PERVANE’m gitmez oldu hayalin
Ne yaman yeğindir derd ü melalin
Hublar serfirazı Nur-i Cemalin
Ulaşıp destine yetmeyinc’olmaz

7
Lamekan elinden kan’a getirdin
Ya Rabbena şükür elhamdülillah.
Hayat verdin bu cihana getirdin
Ya Rabbana şükür elhamdülillah

On iki yaşımda aşka düşürdün
Biryan ettin bu sinemi pişirdin
Kanat verdin nice dağlar aşırdın
Ya Rabbena şükür elhamdülillah

Sürdüm yüzlerimi ulu dergaha
Dergahta oturan gül yüzlü şaha
Dönmüşem yönümü ol kıblegaha
Ya Rabbena şükür elhamdülillah

Sene bin iki yüz doksan üçünde
İçirdiler aşk badesin düşümde
Bir güzelin sevdası var başımda
Ya Rabbena şükür elhamdülillah

Ayal verdip, evlat verdin, zat verdin
Kılıç verdin, kalkan verdin, at verdin
Her bir dileğimi iki kat verdin
Ya Rabbena şükür elhamdülillah

Biri üç yüz kırk oldu tarihi hicret
Kırk yedi yıl kıldım mürşide hizmet
Şeyh Sultan Feyzullah eyledi himmet
Ya Rabbena şükür elhamdülillah

Cemaleddin hünkar dil-i şadıma.
İrşad ile SIDKİ dedi adıma
Hasılı yetirdin her muradıma
Ya Rabbena şükür elhamdülillah

8
Siyah perçemlerin hatem yüzlerin
Garip bülbül gibi zareler beni
Hilal ebruların ahu gözlerin
Tığ-i sevda ile yareler beni

Kaşların bismillah vechin Beytullah
Seni öz eliyle yaratmış Allah
Sevmişem ben seni terketmem billah
Aşkın hançeriyle vuralar beni

Elif kametine hayran olduğum
Gece gündüz hayaline yeldiğim
Hep senin içindir boyun eğdiğim
Yoksa zapt’edemez buralar beni

Hub cemalin gördüm ah-ü zar oldum
Aşkına düşeli sevdakar oldum
Kalmadı tahammül bi-karar oldum
Meğer tabutlara saralar beni

SIDKI ‘yam billahi ben terketmezem
Başka güzellere gönül katmazam
Dövsen de kovsan da burdan gitmezem
Meğer ferman gelip süreler beni

9
Mahlasım Pervane gezdim bir zaman
Sıdki mahlasını verdi bir üstad.
Yedullah suresi okundu ilan
Hamdülillah beni eyledi irşad

Hicab perdeleri kalktı gözümden
Türlü hikmet zahir oldu özümden
Kerem buldum kadd-i serfirazımdan
Anın içün böyle olmuşum dilşad

Erişti feyz-i Hak eseri cana
Açtım gözlerimi baktım cihana
Çok şükür kul oldum azim sultana
Harabe kalbimi eyledi bünyad

Erenler şahından dersimi aldım
Doksan bin kelamın künhünü buldum
Aslı bir noktadır zatını bildim
Her, cana söylenmez iş bu istidad

SIDKI sadık bu mahlası bulalı
Kalmadı gönülde dünya melali
Mabudum, maksudum nüri Cemali
Ol bana Şirin’dir, ben ona Ferhad

10
Sadakat rahına olmuşum salik
Şunda bir gerçeğe inandım yeter
İstemem etseler aleme malik
Hakikat rengine boyandım yeter

Erenler yoluna eyledim iman
Sıyrıldı gönlüme şek ile güman
Tecrid defterine yazıldım el-an
El çektim alemden cılbandım yeter

Bir mürşidi kamil erdi cûşüma
Saadet külahını vurdu başıma
Kudretten bir mengûç taktım gûşuma
Kemerbest ilahi kuşandım yeter

Yazıldı gönlüme sebul mesani
Sağlığımda seyran ettim cihanı
Hak yolunda teslim ettim bu canı
Marifet kavline uzandım yeter

Er ceminde agah oldum bu sırra
Yüküm cevahirdir çözmem her yere
On dört sene hizmet ettim bir pire
Bu SIDKI mahlasın kazamdım yeter

11
Gine azmeyledin gurbet elleri
Efendim sultanım eğlenme tez gel
Bunca muhibbanlar bekler yolları
Kaşları kemanım eğlenme tez gel

Dolaşma gurbeti ey şah-i huban
Yanıktır bağrımız çeşmimiz al kan
Düştü gönlümüze ah ile figan
Nevreste fidanım eğlenme tez gel

Bize cevreyledin nesl-i mevali
Saldın gönlümüze derd ü melali
Ağlatma SIDKI’nı Yakup misali
Yusuf-u Kenanım eylenme tez gel

12
Severim sultan Cemal’ i
Eller ne derse desinler
Gönlümden gitmez hayali
Eller ne derse desinler

Bağlanmışım bir Allaha
Nesli hünkar Hamdullah’a
Gönül verdim Feyzullah’a
Eller ne derse desinler

Ali Hadi secdegahım
Bülbül gibi artar ahım
Balım Sultan padişahım
Eller ne derse desinler

Gönlüm bir sultana bağlı
Aşk elinden ciğer dağlı
Lale sümbül bahar çağı
Eller ne derse desinler

Sırrım söylemem naş’a
Demem bu hali kallaşa
Kul oldum nesl-i bektaşa
Eller ne derse desinler

Gönlümü sevdaya saldım
Şükür bir ikrarda kaldım
Muhabbet bahrine daldım
Eller ne derse desinler

Bülbül gibi kılıp ahı
Şükür buldum doğru rahı
Severim bir şahinşahı
Eller ne derse desinler

Yıl bin üç yüz sekiz oldu
Vakit tamam çile doldu
Gönül maksudunu buldu
Eller ne derse desinler

SEFİL SIDKI düştüm zara
Gönül arzu çeker yara
Vasıl oldum bir didara
Eller ne derse desinler

13
Gel beri serseri gezme cihanda
Fark eyle mürşidi var kapısına
Terk eyle benliği kalma gümanda
Özünü teslim et pir kapısına

Teslim et özünü illallah eyle
Hakkı tesbih edip zikrullah eyle
Tecella temanna eyvallah eyle
Asıl Mansur gibi dar kapısına

Dar-ı Mansur olup kıl Hakka kıyam
Erenler ceminde bulasın makam
Dört kapı üzere mürşide selam
Biatını yetir pir kapısına

Kim ki fehmeyledi şahlar şahını
Bunca müminlerin kıblegahını
Cahiller göremez Hak dergahını
Kamiller dizildi er kapısına

İblis ar eyledi sücuttan kaçtı
Lanetin halkası boynuna geçti
Şeytana uyanlar dergahtan düştü
Onları sürdüler nar kapısına

SIDKI bu sözlerim alana öğüt
Gönül kervanını dergaha yürüt
Evladı Hünkardan var bir deman tut
Sakın hizmet etme kör kapısına

14
Gel beri sır verme nadana hara
Namert ile esrar söyleşilir mi
Muhabbet istersen sadık dost ara
Cinsi gayri ile huylaşılır mı

Cahil-ü gümrahın düşme izine
Bel bağlama muhanetin sözüne
Varma meclisine bakma yüzüne
Münkirin sohbeti dinleşilir mi

Münkir olan mal buldukça kudurur
Alemde adına ahmak dedirir
Cömert olan bir nan bulsa yedirir
Bahil ile altın paylaşılır mı

Er olanlar hali olmaz çilleden
Aşıklar Hak için geçti kelleden
Celale uğrarsın sakın silleden
Aslan ile oyun oynaşılır mı

Gel ey SIDKI mertler ile sürüşme
Haddini bil anka ile yarışma
Gerçeklerin cümbüşüne karışma
Deryanın dalgası anlaşılır mı

15
Bugün seyre çıkmış hublar sultanı
Teşrif etti bezmi alâya bakın,
Şevkiyle münevver kıldı cihanı
Alnında nücum-i Zehraya bakın

Manayı velfecri okur gözleri
Bahseder Sure-i Nur dan yüzleri
Aklımı yağmaya verdi sözleri
Kalbimde devreden sevdaya bakın

Sanki gökten yere indi bir melek,
Bezmi aşıkan’a girdi, gelerek
Bir elinde meze sunar gülerek
Bir elinde meyi sahba’ya bakın

Dökülmüş zülüfler gül gerdanına
Hadisler yazılmış hub divanına
Yüz süren hac olur asitanına
Cemal-i Kabe-i Ulyaya bakın

Budur bu alemde hub padişahım
Mescidim mihrabım hem kıblegahım
Alâ sure-i Rahman işte güvanım
Vechinde esma-ül hüsnaya bakın

Açıp gonca misali çeşmi meftunun
Şad etti bülbül-i dil-i mahzunun
Tezyin etmek için bezmi mecnunun
Kaldırdı nikabın Leylaya bakın

Gelmemiş cihana böyle mâhpare,
Bir bakışta aklım aldı ne çare,
SITKI’ yı bülbül gibi düşürdün zare
Şol yüzü gül lebi hamraya bakın

16
Arz eyleyip geldim haki payına
Kabul et efendim mihman senindir
Ta ezelden âşık oldum soyuna
Kapının kölesi Selman senindir

Çeker sancağını erler gaziler
Gelir kurbanlıklar koçlar kuzular
Kudümden çalınır naylar sızlar
Saz muhabbet sohbet seyran senindir

Adalet tahtının sultanı sensin
Gönüller evinin mihmanı sensin
Tabipsin cümlenin Lokman’ı sensin
Her türlü dertlere derman senindir

Dergahın cennettir bahçeli bağlı
Garip bülbül gibi yüreğim dağlı
On sekiz bin alem hükmüne bağlı
Sen kutbül aktansın devran senindir

Aşk yolunda terk eyledim canımı
Canımı, malımı, hünü manımı
Kes gerdanımı akıt kanımı
Geldi SIDKI kulun kurban senindir

17
Azimet ederek bizim ellere
Devletli sultanım sen sefa geldin
Çoktan beri bakar idim yollara
Kaşları kemanım sen sefa geldin

Mesturdur veçhinde yüz on dört sure
Konduğun haneler gark olur nura
Noksanımız çoktur kalma kusura
Sahibül ihsanım sen sefa geldin

Hüsnün gördüm ruşen oldu gözlerim
Bu sinemi nar-ı aşka közlerim
Haki paye turab olsun yüzlerim
Ey aziz mihmanım sen sefa geldin

Asl-ı pakinizdir güruh-u naci
Cemalin kabesin görenler hacı
Kelamındır her yaremin ilacı
Tabibi lokmanım sen sefa geldin

SIDKI fakir kapınızın kemteri
Cemalin göreli olduk serseri
Velilerin serfirazı serveri
Şah-ı horasanım sen sefa geldin
(KAYNAK: Muhsin Gül, Sıdkı Baba Hayatı ve Divanından Örnekler, 1984, sf.91)

18
Bizim biatımız nesli Hünkâr’a
Nasip veren yeşil eli gözleriz
Biz boyun eğmeyiz kalbi kalleşe
Haktan zikreyleyen dili gözleriz

Biz şahlar şahından aldık fermanı
Beyhude gezmeyiz dağı ormanı
Her poyraza savurmayız harmanı
Pir elinden esen yeli gözleriz

Sırrımızı her cahile demeyiz
Ehlibeyt rahından geri dönmeyiz
Karga gibi daldan dala konmayız
Bülbülün konduğu gülü gözleriz

SIDKI ehlibeyte doğru rahımız
Velayet burcundan doğar mahımız
Sırrı Balım Sultan kıblegâhımız
Sulbten sulbe gelen nuru gözleriz

19
Duaz-ı İmam
İlâhi Mustafa Mürteza hakkı
İnsan-ı Kâmilden ayırma bizi
Yüz-i yirmi dört bin Enbiya hakkı
İnsan-ı Kâmilden ayırma bizi

Desti girimizdir İmam-ı Hasan
Hüseyn-i kerbelâ şah-ı şehid’an
İmam Zeynel, İmam Bakır elaman
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

Caferi Sadık cümlemizin serveri
Musa Kâzım, Rıza yolun rehberi
Medet mürvet Taki, Naki, Askeri
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

Muhammed Mehdi’dir şah-ı velâyet
İşitir cihanı nuru hidayet
Niyazımız budur her dem her saat
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

SIDKI’ yam dünyaya eyleme heves
Ruh pervaz edep de kalır bu kafes
Ya ilâhi evvel ahir son nefes
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

20
Ey erenler bu meydanda müşkülüm
Seçilmedi gitti bilmem ne haldir
Dosta gidem dedim bağlandı yolum
Açılmadı gitti bilmem ne haldir

Can ah çeker arzu kılar cananı
Dem be dem artmakta zar ü efganı
Hazırlandı amma gönül kervanı
Göçülmedi gitti bilmem ne haldir

Beller duman kış çevirdi yolumu
Balım Sultan sen bilirsin halimi
Dost aşkına doldurdular dolumu
İçilmedi gitti bilmem ne haldir

Bir ziya bulmuşum aşk çerağından
Can bülbülü çıkmaz dostun bağından
Secer bellerinden Yıldız Dağından
Geçilmedi gitti bilmem ne haldir

Sefil SIDKI abdal oldu yürüdü
Açılmadı dağlar duman bürüdü
Aşk derdinden çeşmim yaşı kurudu
Saçılmadı gitti bilmem ne haldir

21
Pervaz vurup arş yüzünde dönünce
Dinlen tarif edem yolu turnalar
Hidayet Mevla’dan kalkın deyince
Gözetleyin sağı solu turnalar

Varıncağız Amasya’nın üstüne
Secde kılın Hamdullah’ın postuna
Damanına, dergâhına, destine
Ezelden demişiz beli turnalar

Hamdullahtır gerçeklerin şahbazı
Çağrışın Melâ’yı açın pervazı
Ali Pir Civan’a kılın niyazı
Temaşa eyleyin eri turnalar

Ol Niyaz Babaya bir niyaz eylen
Toprağı kimyadır yükleri Taylan
Çal Dede Sultan’a ahvali söylen
Hoş mızrak tutar eli turnalar

Durmayın Çetmi’de açın pervazı
Emirce Sultan’a kılın niyazı
Hacıköy’de şehitlerin şahbazı
Anında bir ismi Deli turnalar

Merzifon’dan seyreyleyin obayı
Kılavuz eyleyin bad-i sabayı
Hem ziyaret edin Pir-i babayı
Hoştur o sultanın hali turnalar

Giderken uğrayın Balım Sultan’a
Sıdkile yalvarın erler uyana
Özleri bağlayın âl-i İmran’a
Kudretten uzundur kolu turnalar

İn Harız köyüne seyret didara
Bizim için selam söylen o yara
Sürün yüzünüzü Çıkan Pınar’ a
Onun ab-i zemzem gölü turnalar

Orda zikreyleyin gani hüdayı
Doldurun zemzemi için badeyi
Görmeden geçmeyin Göğce Dede’yi
Bekler memleketi, ili turnalar

Nacaklı’da görün koca sultanı
Kudretten açılır gülü gülşanı
Akar çeşmeleri hoştur seyranı
Türlü meyve verir dalı turnalar

Muallâdan görün Kandil Baba’yı
Ziyaret eyleyin alın duayı
Pervaz vurun seyreyleyin Kovay’ı
Ora muhabbetin yeri turnalar

Kovay’dan geçinde doğru bir rahtır
Açılır gülleri yeri mübahtır
Hasan Dede derler hoş nazargâhtır
Kuşları var hoştur dili turnalar

Hamama varınca seyret gül-ab’ı
Başında bekliyor çifte arabı
Ağca Dede ile Elvan Çelebi
Estirir poyrazı yeli turnalar

Kuşsaray üstünden açınca heman
Uğraman Çorum’a ademi yaman
Ömert’ten geçince Garipçe Sultan
Garip garip söyler dili turnalar

Bir gececik yatın Kırklar dağında
Bülbül öter bahçesinde bağında
Açın kanatları seher çağında
Seyredin ülkeyi ili turnalar

Çıkın arş yüzünde yüceden dönün
Hüseyin Gazi’ye varınca konun
Zemzem ü Kevserdir gölünde yunun
Bağlan o sultana beli turnalar

Bundan öte gideceğin Bozok’tur
Baharın hasbahçesi hubları çoktur
Güzelli, mihmandar emsali yoktur
Onları tarif eder yolu turnalar

Eğer düşerseniz Malya çölüne
Niyaz kılın Otman Baba beline
Konun Çilehaneye, Seyfe gölüne
Kudretten akmakta balı turnalar

Yükseğinden seyreyleyin inişe
Dostun kahvecisi Ali Derviş’e
Muradım, maksudum, arzum hemişe
Hünkâr Hacı Bektaş Veli turnalar

Sürün yüzünüzü Hazret-i Pire
Şah Balım Sultan dertlere çare
Nuri Feyzullah’ tır bir kaşı kare
Irgalanır zülfün teli turnalar

Çeşmesinden abı hayat içilir
Üstümüze nur-i rahmet saçılır
Lale, sünbül, gül-ü reyhan açılır
Solmaz has bahçenin gülü turnalar

Bahçenizde garip garip öteyim
Matahımı müşteriye satayım
Hasta düştüm şu Harız’da yatayım
Sorun her ahvali, hali turnalar

Hamdülillah gören çeker mi yası
Pirim Bektaş Veli mülkün ihyası
Nur-i Cemalettin hubların hası
PERVANE ol yarin kulu turnalar

(1487 – 1524)

Sabah oldu kutlu günler doğuyor

0

Sabah oldu kutlu günler doğuyor
Hatâ ettim günâhımı bağışla
İhsân ettiğine nurlar yağıyor
Hatâ ettim günahımı bağışla.

Yağan yağmur içün esen yel içün
Dergâhına varan doğru yol içün
Urum’daki Hacı Bektaş Vel-içün
Hatâ ettim günâhımı bağışla.

Seksen bin Urum Erenleri içün
Doksan bin Horasan pirleri içün
Hasan Hüseyn’in nûrları içün
Hatâ ettim günâhımı bağışla.

Hüseyin Gazî’çün gerçek er içün
Nazar edüp yarattığın yer içün
Müşkilleri halleden rehber içün
Hatâ ettim günâhımı bağışla.

Tâlip olamaz irehbersiz babasız
Harman mı savrulur yelsiz yabasız
Kul hatâsız olmaz hatâ tevbesiz
Hatâ ettim günâhımı bağışla.

Eyyûb Peygamber’in gözü yaşıyçün
İnüb inüb deldiceği taş içün
Yusuf Peygamber’in aziz başıyçün
Hatâ ettim günâhımı bağışla.

Mûsâ’ya verdiğin Tûr’un hakkiçün
Îsa’ya verdiğin sûrun hakkiçün
Ol şems ü kamerin nûrun hakkiçün
Hatâ ettim günâhımı bağışla.

Cümle biten çiçeklerin hakkıçün
On iki Ma’sûm’i pâk’in hakkiçün
Sen ganî’sin senden gayrı kimsem yok
Hatâ ettim günâhımı bağışla.

Hatâyi çağırır aman Enelhak
Münkir kullarından uzaksın uzak
Sen ganî’sin gayrı kimsem yok
Hatâ ettim günâhımı bağışla.

Şah İsmail
“Hatâyi”

Turna gibi bir muamma

0

Turna gibi bir muamma
İner, “Ali Ali” diye
Adını sormadım amma
Konar, “Ali Ali” diye

Ak üstünde karaları
Salmış saçın turaları
Ah ettikçe yaraları
Sızlar, “Ali Ali” diye

Ak üstünde karaları
Salmış saçın turaları
Ah ettikçe yaraları
Sızlar, “Ali Ali” diye

Dersim ellerinden soyu
Selviye benziyor boyu
Sanki abıkevser soyu
Sunar, “Ali Ali” diye

Şahmerdana boyun büker
Bütün evren teker teker
Baktım, bir can semah döner
Hü der, “Ali Ali” diye

Şahmerdana boyun büker
Bütün evren teker teker
Baktım, bir can semah döner
Hü der, “Ali Ali” diye

Ak gerdanda Zülfikar′ı
Gönüldeki bütün varı
Kerbela’da zarı zarı
Yanar, “Ali Ali” diye

Zeynel der ki, “Doğan güneş
Huri meleklerine eş”
Alev alev düşen ateş
Söner, “Ali Ali” diye

Zeynel der ki, “Doğan güneş
Huri meleklerine eş”
Alev alev düşen ateş
Söner, “Ali Ali” diye

Şahmerdana boyun büker
Bütün evren teker teker
Baktım, bir can semah döner
Hü der, “Ali Ali” diye

Ak üstünde karaları
Salmış saçın turaları
Ah ettikçe yaraları
Sızlar, “Ali Ali” diye

Zeynel der ki, “Doğan güneş
Huri meleklerine eş”
Alev alev düşen ateş
Söner, “Ali Ali” di…

Ve Kadınlarımız

0

Ve kadınlar,

Bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri ince, küçük çeneleri
kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz.
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda,
ve pazardaki
ve karabasana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle
bizim olan kadınlar,
bizim kadınlarımız…

Nazım Hikmet

Ben sporcunun zeki cevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim”Mustafa Kemal Atatürk

0

Ivan Fernandez
Kenya’yı temsil eden atlet Abel Mutai, İspanyol atlet Ivan Fernandez’in hemen önündeydi ve bitiş çizgisine ulaşmasına sadece birkaç metre kalmıştı. Gel gelelim Mutai yarışı tamamladığını düşündü ve koşmayı bıraktı. Fernandez ise Mutai’nin hata yaptığını ve çizgiyi geçtiğini düşündüğünü fark etti. Normalde devam etse Mutai’yi kolaylıkla geçebilir ve yarışı birinci olarak bitirebilirdi. Ancak o koşmaya devam etmesi için Mutai’ye bağırmaya başladı. Tabii Mutai İspanyolca bilmiyordu.
Fernandez bununla da yetinmedi ve Kenyalı sporcuyu sırtından iterek yarışı birinci bitirmesini sağladı. Yarıştan sonra bir gazeteci Fernandez’e bunu neden yaptığını sordu. “Onu kolaylıkla geçebilir ve yarışı kazanabilirdin. Onun kazanmasına neden izin verdin?” Fernandez’in yanıtı ise bambaşkaydı. “Kazanmasına izin vermedim, o zaten kazanmıştı. Eğer bunu fırsat bilseydim zaferimin değeri ne olacaktı? Kazandığım madalyanın onuru ne olurdu? Ailem ve diğerleri bunun hakkında ne düşünürdü?”

İlk yardım öğrenmek, istek değil vazife olmalıdır

0

İlk Yardım yapacağınız kimse belki, en sevdiğiniz en yakınınız, olabilir.
Ücretsiz İLK YARDIM Semineri
İstanbul Cemevi’nde düzenlenecek olan İlk Yardım Semineri ile hayati bilgi ve beceriler edinin!
Katılım ücretsizdir.
📅 Tarih: 9 Şubat
🕝 Saat: 13:30
📍 Yer: İstanbul Cemevi Atatürk Kültür ve Sanat Salonu
👩‍⚕️ Eğitmen: Sevda Kayaoğlu Cora
Hayat kurtarmayı öğrenmek için bu fırsatı kaçırmayın!

Gezi, lokma ve etkinliklerimizden haber almak için bizi takip edin lütfen ⬇️
Web sitemiz: https://istanbulcemevi.com/
Youtube kanalımız: https://www.youtube.com/@istanbulcemevi
İnstagram sayfamız: https://www.instagram.com/istanbul_cemevi/
Twitter sayfamız: https://x.com/istanbulcemevi
Facebook sayfamız: https://www.facebook.com/istanbulcemeviegitimvekulturvakfi
YER: İstanbul Cemevi Eğitim ve Kültür Vakfı
ADRES: İstasyon Mah. 1. Yunus Emre Cad.
No.64-66 Halkalı, Küçükçekmece – İstanbul
TELEFON: 0532 170 92 70 – 0212 696 94 75

Türkü demek, Türk demektir hemşerim,

0

Türkü demek, Türk demektir hemşerim,
O sebepten bizde boldur türküler…
Ben onu bilirim onu söylerim,
Türklerdeki özel haldır türküler…

Öyle özel hal ki bilenler gelsin,
Türkü bilmiyorsan Türk de değilsin,
Türkü dinlemeyen Türk‘ü ne bilsin?
Türklerde töredir, ildir türküler…

Azerbaycan, Türkmeneli, Kırım var,
Var var ama dar geliyor hepsi dar!
Çin Seddi‘nden tut da Tunaya kadar,
Ortak duygu, ortak dildir türküler…

Bazen kuzu olur dağlarda meler,
Bazen Ferhat olur dağları deler,
Bazen Leyla için kumları eler,
Mecnun‘un düştüğü çöldür türküler…

Keremin adeta Aslı‘ya tapıp,
Ah çekip, ağzından alevler kapıp,
Aslı‘nın saçını süpürge yapıp,
Silip süpürdüğü küldür türküler…

Bazen aşık gönüllere aşiyan,
Bazen eski yaraları kaşıyan,
Bazen yarin kokusunu taşıyan,
Ilgıt ılgıt esen yeldir türküler…

Türkü vardır yardan medet dilenir,
Türkü vardır zalim yare ilenir,
Bazen höllük olur bebek belenir,
Bazen derelerde mildir türküler…

Bazen yarin yanağınca allanır,
Bazen mendil olur elde sallanır,
Bazen demet demet yare yollanır,
Laledir, sümbüldür, güldür türküler…

Sevdaların en delişmen çağında,
Neler gizli neler gönül dağında!
Bazen akar durur yar dudağında,
Şekerdir, kaymaktır, baldır türküler…

Görülmüş mü buna akıl erdiği,
Kıymetsiz bir çulun ilham verdiği,
Bazen loylu yarin dama serdiği,
Kıymeti belirsiz çuldur türküler…

Hiç bilmez mi nazlı yari yitiren!
Kızılırmak gelinleri götüren…
Bazen ise yardan mektup getiren,
Zarfın üstündeki puldur türküler…

Kara sevda erim erim eritir,
Yalın ayak dağda, taşta yürütür,
Yadellerde yiğitleri çürütür,
Gurbette bükülen beldir türküler

Canlar gidip yıkılınca yuvalar,
Bazen dertler birbirini kovalar…
Hele o ağıtlar, uzun havalar,
Bazen gözlerdeki seldir türküler…

Bazen baş sallayan ala geyiktir!
Bazen sarhoş olur bazen ayıktır,
Fırat kenarında yüzen kayıktır,
Bazen de deryada saldır türküler,

Yeşil Kurbağalar, Erzincan, Eğin!
Dinlesem doyamam ölene değin,
Bazen yeşil başlı göğel ördeğin,
Derine daldığı göldür türküler…

İstanbul‘da katip, kolalı gömlek,
Bünyan‘da halıya atılan ilmek,
Sivas‘ı bilmeyen bunu bilmez pek!
Kalem tutan ele kuldur türküler…

Kütahya‘da pınar, Erzurum da kar,
Iğdır‘da al elma, Kağızman‘da nar,
Bazen de üstüne hep kuşlar konar,
Telg(ı)raf taşıyan teldir türküler…

Mert olan zalime olur mu tabi?
Zulümdür isyanın seri sebebi,
Dadaloğlu gibi, Köroğlu gibi,
Bazen kılıç tutan eldir türküler…

Bazen şehirlidir, bazen dağlıdır!
Bazen “Kizir„ bazen “Hekimoğlu„dur,
Çarşamba‘da eli kolu bağlıdır!
Bazen kelepçeli koldur türküler…

Yani derdin deryasına dalınca,
Dinle de gör gam kasevet alınca,
Vallahi, billahi darda kalınca,
Bazen tutulacak daldır türküler…

Topraktır, havadır, sudur, ateş, kor…
Nasıl saysın Arif, sayılması zor,
Türküyü sevdalı yüreklere sor,
Gönülden gönüle yoldur türküler…

Ozan Arif
13.07.2017

23 Sentlik Asker

0

23 Sentlik Asker
Mister Dalles,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara’da 23 sente,
yahut iki kilo kuru soğan,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan.
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır,
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz
(her kaba uymak meselesi) ,
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dalles
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden
İstanbul’da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut
bir çift iskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister Dalles,
herhalde bunu sizden gizlediler:
Size tanesini 23 sente sattıkları asker
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak
mevcuttu, tuhafınıza gidecek,
mevcuttu hem de çoktan mı çoktan,
daha sizin devletinizin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela, Mister Dalles,
yeller eserken yerinde sizin New-York’un,
kurşun kubbeler kurdu o
gökkubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri,
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Mister Dalles,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz,
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,
ve yarin yanağından gayrı her yerde,
her şeyde,
hep beraber,
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedreddin’in
O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali’dir.
kaya gibi yumruğunun son ustalığı:
922 yılı 9 eylülüdür.
Dedim ya Mister Dalles, ,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size,
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.
Nazım Hikmet RAN
16.07.1953

Tahtacılar

0

Torosların Adana’dan başlayıp Muğla’ya kadar devam eden Akdeniz hattı ile Aydın, İzmir, Çanakkale Kaz Dağları hattındaki ormanlarda ağaç kesim işlerini yapan topluluklara Tahtacılar denir. Günümüzde geçimlerini sürdürmek için daha çok kasaba ve şehirlere yerleşmişlerdir.

Selçuklu beylikleri dönemine kadar uzanan Tahtacıların tarihi ve kimlikleri hakkında farklı görüş ve değerlendirmeler olsa da Osmanlı tersaneleri ve inşaatlar için ağaç kesip tahta biçtikleri ve bu ağaç işleri mesleğini Cumhuriyette de devam ettirdikleri açık bir kesinliğe sahip. Tahtacılar, yaptıkları işin gereği olarak ormanlık bölgelere yerleşmişler, neredeyse bin yıldır ormanın dünyasının bir parçası olarak çadırlarda yaşamış ve özellikle Osmanlı merkezi idaresinden uzak durmaya çalışmışlardır.

Tahtacıların gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet devletinden uzak durmalarının temel gerekçesi, Alevi ya da daha doğru bir terimle Kızılbaş olmalarındandır.

Süha Arın’ın belgeselinde konuşan orman işçisi Ali Şimşek “Bize genel olarak Tahtacı diyorlar. Tahtacı deyince bazı çevreler öcü görmüş gibi bunu başka bir tanımla değerlendiriyorlar” diyerek, bu tarihsel sorunun toplumdaki kökleşmiş algısını ifade ediyor.

Bir ağacı kesebilir mi insan?

Süha Arın öğrencisi Nesli Çölgeçen ile birlikte 1979’da Antalya Elmalı kazası bölgesindeki Tahtacılarla ilgili bir belgesel yapar. Belgeselin masrafını tamamen cebinden karşılayan Arın, filminin adını “Tahtacı Fatma” koyar.

“Benim adım Fatma Şimşek. İlkokulu bitirdim. 12 yaşındayım. Babam tahtacılık yapıyor…” diyen Fatma’ya yönelen kamera bize, Fatma’nın ve naylon çadırlarda yaşayan Tahtacıların ağır iş hayatını yalın, doğal diyaloglar yoluyla anlatır.

Bir orman işçisi “Var mı pulun, cümle alem kulun. Yok mu pulun, cehennemdir yolun” diyerek başladığı yokluk ve yoksunluk anlatısına “Ama işçi iki yerde göz önüne alınıyor. Birisi harpte, birisi seçimde, birisi de devlet angaryasında. Sigortamız yok, sendikamız yok, haklardan mahrumuz, bir ilk yardım çantası bile vermiyorlar… Çocuklarımızı okutmasını bilmiyor muyuz? Ama nasıl okutalım?” diye devam eder.

Harp, seçim, angarya…sade, doğrudan ve net bir tespit!

Belgeseli ilk izlediğimde dikkatimi en çok ormanda yaşayan o yoksul insanların düzgün konuşmaları, hayata dair farkındalıkları, sorunlarını ifade edişlerindeki neden sonuç ilişkisini kurmaları çekmişti.

Süha Arın, “Tahtacı Fatma” belgeseli üzerine yaptığı söyleşide şöyle diyor: “Beni ve ekibin diğer elemanlarını şaşırtan en önemli olgulardan biri de o kadar aydın fikirli, o kadar ileri görüşlü insanlardı ki, donup kaldık hepimiz. Açık fikirliler. Sorulara net cevaplar veriyorlar. Kendilerini çok iyi yetiştiriyorlardı. Sürekli okuyorlardı. Ve sürekli tartışıyorlardı. Türkiye gündemini takip ediyorlardı. Dünya gündemini izliyorlardı. Bu bizi çok etkiledi. Çekimlerdeki konuşmalar tamamen doğaçlamadır.”

Arın’ın ilk belgeselinden 35 yıl sonra “İki Ağaç İçin” adlı bir başka belgeselde Tahtacı Fatma evlenmiş, Elmalı’ya yerleşmiş, iki yetişkin çocuk sahibi olmuş halini izliyoruz.

“Büyüklerimiz semah döner, bizler oyun oynardık” diyen Fatma, ormanın güzel olduğunu, özgürlük olduğunu söylüyor. “Bir ağacı kesebilir misin? Kesemezsin! Biz orman işletmesinin bize gösterdiği yaşlı işaretli ağaçları keserdik.”

Bir tarafta “Orman yangınlarında bize yangın var diye söylenmesine lüzum yok. Bir menfaate dayanarak değil, içimizden ormana karşı gelen bir sevgiye dayanarak orman yangınlarına gideriz. Ben o ormandan çoluğumun çocuğumun nafakasını alırım. Orman benim için hazine” diyen Fatma’nın ormana, doğaya bakışı; diğer tarafta ormanları taş ocakları, mermer ocakları, madenler ve özellikle de otel inşaatları için kesenlerin, yakanların bakışı.

Bir ağacı kesebilir mi insan?

Bu denli kokuşmuş ve çürümüş bir dünyada Tahtacı Fatma’nın bu sözü müstehzi gülümsemelerle karşılanabilir, naif görülebilir. Öyle ya; lümpenleşmiş sermayenin ve politikacıların ahtapot dünyasında ne önemi var ki bu sözün?

Hayır!

Yaşamak zorundayız; doğamızı, havamızı, suyumuzu, ağacımızı, börtü böceğimizi korumak zorundayız. Onlarla varız biz.

Sermaye odaklı politikaların insana ve doğaya düşmanlığının ulaştığı merhametsizliğini, sevgisizliğini, sömürüsünü ve alabildiğine yıkıcılığını tüm çıplaklığıyla ortaya seren bu sözü savunmaktan gayrı gideceğimiz bir yer yok!

Yürek yakan bunca olayların yaşandığı ülkemizde ormanın bir dünya ve Tahtacıların da o dünyanın bir parçası olduğunu doğal haliyle anlatan “Tahtacı Fatma” belgeseli, kurumuş dudaklarımızı ıslatan bir su gibi ferahlık sağlıyor.

Sen ademi hakir görme

0

Sen ademi hakir görme
Adem sulbü nurdur hocam
Bu dünyaya gelen herkes
Hak indinde birdir hocam

Kimde ne var kimse bilmez
Evvel ölen ahir ölmez
Aşikar etmeye gelmez
Bu konumuz sırdır hocam

Şu alemde neler saklı
Cahillerin ermez aklı
Sen mi haklı ben mi haklı
Elbet bilen vardır hocam

Ele muska yazanların
Büyü yapıp bozanların
Hak yolundan yozanların
Akıbeti nardır hocam

Hergün aptes almaz isem
Camilere gelmez isem
Beş vaktimi kılmaz isem
Bir sebebi vardır hocam

Senin buna aklın ermez
Gözün bakar lakin görmez
Sözüm kulağına girmez
Çünkü kafan dardır hocam

Derviş Kemal der inanma
Adem denmez her adama
Müslümanlık kolay amma
İnsan olmak zordur hocam

Derviş Kemal

Ol sevda, böyledir çünkü Ahmet Arif

0

Vay kurban
Dağlarının, dağlarının ardı
Nazlıdır
Uçurum kıyısında incecik bir yol
Gider dolana – dolana
Bir hastan vardır, umutsuz
Belki Ayşe, belki Elif


Endamı kuytuda başak
Memesinin, memesinin altında
Bir sancı
Bir hayın bıçak
Ölüm bu,
Fukara ölümü

Geldim, geliyorum demez
Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü
Ya da seher, mahmurlukta
Bakarsın, olmuş olacak
Bir hastan vardı umutsuz
Hasreti uykularda
Hasreti soğuk sularda


Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri
İki mavi, kocaman korku çiçeği
Açar, derin kuyularda
Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur
Hiç akıl edip de düşünen var mı
Gün kimin hesabına tutar akşamı


Rahmetinden kim demlenir bulutun
Hayırlı evlat makina nasıl canavar kesilir
Kurdun, karıncanın rızkını veren
Toprak nasıl ayartılır
Yüz vermez topal öküze
Ve almaz koynuna kara sabanı


Sepetçioğlu’m kömür işçisidir
Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif
Mal, haraç – mezattır
Can, pazar – pazar
Kırmızı, ak ve esmer
Yumuşak ve sert buğdaları
Yaratan ellerin sahibidir bu


Kör boğaz, nafaka uğruna
Haldan düşmüş, tebdil gezer
Dağlarının, dağlarının ardı
Nasıl anlatsam
Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz
Çırılçıplak


Vay kurban
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda.”
Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile Fedayı kabul etmektir
Cennet yapabilmek için seni
Yoksul ve namuslu halka
Bu’dur ol hikayet
Ol kara sevda
Seni sevmek
Felsefedir kusursuz
İmandır, korkunç sabırlı
İp’in, kurşun’un rağmına
Yürür pervasız ve güzel
Sıradağları devirir
Akan suları çevirir
Alır yetimin hakkını
Buyurur, kitabınca


Gün ola, devran döne, umut yetişe
Dağlarının, dağlarının ardında
Değil öyle yoksulluklar, hasretler
Bir tek başak bile dargın kalmayacaktır
Bir tek zeytin dalı bile yalnız
Sıkıysa yağmasın yağmur
Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ
Bu yürek, ne güne vurur


Kaçar damarlarından karanlık
Kaçar, bir daha dönemez
Sunar koynunda yatandan
Hem de mutlulukla sunar
Beynimizin ışığında yeraltı
Her mevsim daha genç, daha verimli
Sunar, pırıl – pırıl, sebil
Ömrünün en güzel aşk hasadını
Elimizin hünerinde yeryüzü
Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar
Bir’e on, bir’e yüz’le akşama gebe
Şafakla doğan işgücü
Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür
Ol kitapta böylece yazılıdır
Ol sevda, böyledir çünkü
Ahmet Arif

Gazi Katliamı 1995

0

Gazi Mahallesi olayları ya da Gazi Katliamı[2] 12 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’nde bulunan Alevilerin çoğunlukta olduğu bir kahvehaneye, durdurdukları bir taksi şoförünü öldürerek aynı taksiyle kahvehanedeki sivillere yönelik kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirilen silahlı provokatif saldırı sonucu başlayan ve şehrin diğer bölgelerine yayılan olaylar. 15 Mart 1995’e dek kent geneline yayılan olaylar sonucunda 22 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştır.[1]
Olayın gelişimi

12 Mart 1995 günü akşam saatlerinde İstanbul’da Alevi vatandaşların çoğunlukta yaşadığı Gazi Mahallesi’ndeki dört kahvehane ve bir pastane aynı anda kimliği belirsiz kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı. Saldırılar sonucu Halil Kaya adlı bir vatandaş hayatını kaybederken, beşi ağır yirmi beş kişi yaralandı.[3] Saldırganların olay yerinden uzaklaştıktan sonra gasp ettikleri taksinin şoförünü öldürdükleri ve taksiyi ateşe vererek kaçtıkları anlaşıldı. Olayların ardından çok sayıda Alevi vatandaş, Gazi Mahallesi’nde toplandı, emniyet kuvvetlerinin olaya geç müdahale ettiklerini öne sürerek polis karakoluna yürüdü. Polis halkın üzerine ateş açtı. Açılan ateş sonucu Mehmet Gündüz adlı bir vatandaş öldü, çok sayıda kişi de yaralandı.
İzleyen olaylar

13 Mart günü olayı protesto etmek için İstanbul’un dört bir yanından gelen yaklaşık 15 bin kişi polis karakoluna tekrar yürüyüşe geçti, çevik kuvvet ve özel timlerle desteklenen polislere tekrar ateş açılınca çatışma başladı. Çatışmalar sonunda on beş kişi hayatını kaybederken, aralarında gazetecilerin de bulunduğu birçok kişi yaralandı. Aynı gün İstanbul valiliği Gazi Mahallesi ile iki mahallede (Zübeyde Hanım ile Esentepe) daha sokağa çıkma yasağı ilan etti. Gazi Mahallesi’ne giriş ve çıkışlar polis kontrolüne alındı.14 Mart günü Cemevi önünde toplanan kitlenin kendi arasından çıkardığı komite 4 maddelik bir istek listesi hazırladı ve istekleri yerine getirilmezse protestoların devam edeceğini belirtti. Yapılması istenen 4 madde: 1 – Cenazelerin verilmesi. 2 – Sokağa çıkma yasağının iptal edilmesi. 3 – Gözaltındakilerin geri verilmesi. 4 – Asker ve polisin bölgeden çekilmesi. şeklindeydi. Ancak bu istekler reddedildi ve aynı gün içinde 15 kişi öldü. 14 Mart günü, Gazi Mahallesi’nde konan sokağa çıkma yasağına rağmen olayların bir türlü yatıştırılamaması üzerine bölgeye askerî birlikler sevk edildi. Yine aynı gün Gazi Mahallesi’nde çıkan olaylar nedeniyle Ankara Kızılay Meydanı’nda çıkan olaylarda otuz altı kişi yaralandı. 15 Mart’ta olaylar Ümraniye’ye sıçradı; Ümraniye’nin Mustafa Kemal Mahallesi’nde çıkan olaylarda beş kişinin ölmesi ve yirmiden fazla kişinin yaralanması üzerine bu bölgede de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 16 Mart’ta dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu olayların yatıştırıldığını söyleyerek bölgedeki sokağa çıkma yasağının kaldırıldığını açıkladı.

Dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu’nun, Emniyet Amiri Necdet Menzir’in, Mehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin istifaları istendi. Ancak istifa yerine Kozakçıoğlu ve Menzir, bir sonraki dönemde DYP’den milletvekili oldu.
Yargılama

Olaylardan sonra yapılan otopsi sonucu ölen 17 kişiden yedisinin polis mermisiyle öldüğü belirlendi. Gaziosmanpaşa Savcılığının olayla ilgili fezlekesiyle Eyüpsultan Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 polis hakkında “müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” iddiasıyla dava açtı. İstanbul Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’ne açılan dava kamu güvenliğinin sağlanamayacağı gerekçesiyle Trabzon’a gönderildi. 11 Eylül 1995’te Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan yargılama süreci, beş yıl içinde otuz bir duruşma yapılarak 3 Mart 2000’de karara bağlandı.

Yargılanan yirmi polis memurundan Adem Albayrak dört kişiyi öldürmekten altı yıl sekiz ay, Mehmet Gündoğan iki kişiyi öldürmekten üç yıl dokuz ay hapse mahkûm edilirken, (cezalar ertelendi), diğer on sekiz sanık polisin ise beraatine karar verildi. Ancak Yargıtay, Albayrak ve Gündoğan hakkında verilen kararı “Haklarında adam öldürme ile ilgili net bir açıklığın olmadığı” gerekçesiyle bozdu. Yargıtay, sanıkların Türk Ceza Kanunu 49. maddesine göre yargılanmasını istedi. Bunun üzerine dava Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde tekrar görülmeye başladı. Ancak aileler ve avukatlar Yargıtay kararı ile devletin bir kere daha kendini aklayacağı gerekçesiyle davadan çekildiklerini bildirdiler. Tekrar görülmeye başlanan dava üçüncü celsede karara bağlandı. Mahkeme heyeti Albayrak ve Gündoğan’a toplam dört yıl otuz iki ay hapis cezası verdi.

Bunun yanında olaydan yıllar sonra çıkan Ergenekon iddianamelerinde olayın içinde emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün parmağı olduğu ileri sürüldü.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Kararın 11 Temmuz 2002’de Yargıtay tarafından onanması üzerine yakınlarını kaybeden 22 kişi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Yargılama sonucunda mahkeme 27 Temmuz 2005’te açıklanan kararda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinde düzenlenen, “yaşama hakkı” ve 13. maddesinde düzenlenen “millî makamlara başvuru yollarının kapatılması” hükümlerine aykırı davrandığı sonucuna vardı. Mahkeme Gazi Mahallesi’nde ölen on iki kişi ile Ümraniye’de ölen beş vatandaşın ailelerine tazminat ödenmesine karar verdi. Olaylarda ölen on yedi kişi için ayrı ayrı otuz bin avro tazminat verilmesine hükmeden mahkeme, böylece Türkiye’yi toplam 510 bin Euro tazminat ödemeye mahkûm etti.

Olaylarda hayatını kaybedenler

Halil Kaya
Mehmet Gündüz
Zeynep Poyraz
Fadime Bingöl
İsmihan Yüksel
Ali Yıldırım
Dilek Sevinç
Reis Kopal
Fevzi Tunç
Mümtaz Kaya
Genco Demir
İsmail Baltacı
Hasan Pugan
Hasan Sel
Sezgin Engin
Dinçer Yılmaz
Hasan Gürgen
Hakan Çabuk
Yaşar Aydın
Dilek Şimşek



90’lı yıllar, çoğu kesim tarafından Cumhuriyet tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olarak kabul edilir. 1980 darbesi sonrası sindirilen halk, 90’larda ise devlet içerisindeki illegal örgütlerin yaptığı faili meçhul olaylarla sindirilmeye çalışıldı. 1995 yılı ise Mehmet Ali Birand’ın deyimiyle ‘korkunun yılıydı’. 12 Mart 1995 günü ise Gazi Mahallesi’ne giren, kimlikleri hala belirlenemeyen bir taksiden 3 kahvehane ve bir pastahaneye açılan ateş sonucu üç gün sürecek kanlı olaylar başladı.
  1. Olayların başlangıcı
  2. Olayların başlangıcı
    12 Mart 1995 akşamı, saat 20:45 sularında kimliği belirlenemeyen kişiler, gasp ettikleri bir taksi ile Gazi Mahallesinde bulunan Öntaş, Yavuz ve Dostlar kahvehaneleri ile Sarıoğlu pastahanesini silahla taradı. Saldırı sonucu 76 yaşındaki Alevi dedesi Halil Kaya öldürüldü, 5’i ağır 25 kişi yaralandı. Sonrasında saldırganlar kaçırdıkları taksinin şoförünü de öldürerek kayıplara karıştı.
  3. Yılında Hâlâ Aralanamayan ‘Sır’ Perdesi: 12 Mart Gazi Katliamı Ahmet Şık’ın çektiği bir fotoğraf…
  4. Yılında Hâlâ Aralanamayan ‘Sır’ Perdesi: 12 Mart Gazi Katliamı
    Olayın duyulmasının ardından mahalleli ayaklanarak, bu saldırıya tepki gösterdi. Ancak bu duruma polisin tepkisi daha sert oldu. Aynı akşam Mehmet Gündüz adlı mahalleli, polis kurşunu sonucu hayatını kaybetti.
  5. 13 Mart ile beraber artan şiddet
  6. 13 Mart ile beraber artan şiddet
    13 Mart sabahı Gazi Mahallesi, olayları protesto etmek için tekrar sokaklara çıktı. Cemevi önünde toplanan yaklaşık 2000 kişilik kalabalık karakola yürümek isterken polis silah kullandı ve bir kişi daha hayatını kaybetti. İşte bu andan itibaren şiddet en sert halini aldı. Barikatlar oluşturuldu, sert çatışmalar yaşandı. Olayların ikinci gününde artan şiddet, özel timlerin bölgeye sevkedilmesi, daha sonradan kontrgerillanın aktörlerinden olduğu anlaşılan ağır silahlı sivillerin mahalleye girmesiyle sadece o gün 15 kişi hayatını kaybetti. ancak bir fotoğraf karesi Gazi olaylarının hafızasını oluşturdu.
  7. Özlem Tunç
  8. Özlem Tunç
    Gazi Mahallesi sakinlerinden Özlem Tunç, olaylar sırasında ortamı sakinleştirmek adına polis ve askerle pazarlık yapan komitede yer alanlardan biriydi. Yapılan görüşmelerden sonra kitleye seslenmek için bir panzerin üzerine çıkıp, konuşması bittikten sonra apar topar gözaltına alındı. Sonrasında işkenceye uğrayan Özlem, işkence seansından sonra aynı kişiler tarafından başına bir el ateş edildi. İki polis tarafından saçından ve bacağından sürüklenerek çöp konteynerine bırakıldığı an ise tüm Türkiye tarafından izlendi. Öldü denilerek çöpün yanına atılan Tunç’un ölmediği anlaşıldı, tedavi altına alındı ve hayata döndürüldü.
  9. Davanın kara kutusu: Hanefi Avcı
  10. Davanın kara kutusu: Hanefi Avcı
    Olayların çıktığı anda ilk hedef PKK gösterilmişti. Ancak bu iddiayı istihbaratın en deneyimli ismi Hanefi Avcı reddetti. O günlerde olayların devlet içerisindeki illegal yapılar tarafından ateşlendiğini söyleyen Avcı, olayların 20. yılında davanın avukatları tarafından bildiklerini anlatması yönünde mahkemeye çağrıldı.
  11. Askerin mahalleye girmesi
  12. Askerin mahalleye girmesi
    14 Mart günü mahallede sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine rağmen çatışmalar devam etti. Bunun üzerine bölgeye askeri birlikler sevkedildi. Mahalledeki olayların durmaması üzerine Ankara‘da yapılan protesto yürüyüşünde ise 36 kişi yaralandı. Bu sırada mahalleli tarafından kurulan bir komite, 4 maddeden oluşan isteklerini sıralamıştı. Bunlar; cenazelerin teslim edilmesi, sokağa çıkma yasağının kaldırılması, gözaltına alınanların serbest bırakılması, asker ve polisin mahalleden çekilmesiydi. Talepler reddedilince yine şiddetli çatışmalar yaşandı.
  13. Ümraniye’ye sıçrayan olaylar
  14. Ümraniye’ye sıçrayan olaylar
    Tansiyonu düşürmek yerine atılan yasaklayıcı hamleler sonucu olaylar 15 Mart’ta Ümraniye’ye de sıçradı ve burada da 5 kişi hayatını kaybetti. Ertesi gün, komitenin isteklerinin kabul edilmesi sonucu çatışmalar sona erdi.
  15. Dönemin siyasi aktörleri
  16. Dönemin siyasi aktörleri
    -İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, olayları kontrol altına alamamış ve bu katliamın baş sorumlularından biri olmuştur.-Dönemin emniyet müdürü Necdet Menzir de olayların büyümesini önleyememiş, sonrasında ise DYP’den milletvekilliği ve bakanlık yapmıştır.

-Dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ‘Polis ateş etmedi’ gibi bir ifade kullanarak çok büyük tepki çekmişti.

Ve yine dönemin emniyet müdürü Mehmet Ağar ve Başbakan Tansu Çiller hakkında suç duyurusunda bulunulmasına rağmen, hepsinde takipsizlik kararı çıktı.

  1. Sonuç
  2. Sonuç
    4 güne yakın süren olaylarda 22 kişi hayatını kaybetti. Bu 22 kişiden 7’sinin poliskurşunuyla öldüğü otopsi raporu sonucunda kesinleşti. O dönem olayın sorumlusu hiçbir üst düzey yetkili yargılanmadı. 20 polise dava açıldı. Dava ‘güvenlik sebebiyle’ üç şehir gezdirilip 2001 yılında karara bağlandı. Sadece iki polis ceza aldı. Daha sonrasında Yargıtay polisler hakkında ‘haklarında adam öldürmeye dair net deliller bulunmadığından’ dolayı kararı bozdu. Bunun üzerine aileler ve avukatlar davadan çekildiler. Tekrar görülmeye başlanan davada iki polis hakkında 4 yıl 32 ay hapis cezası verildi.Sonraki senelerde Ergenekon davasına da konu olan Gazi Olayları’nda, aradan 20 yıl geçmesine rağmen ‘sır’ perdesi aralanamadı. Belki de zaten ortada bir perde yoktur.

Kaynakça

Gazi Mahallesi olayları – Vikipedi

Gazi Olayları Katliamı 12 Mart 1995)

bianet : Gazi’de 18 Yıllık Adalet Özlemi

20 yıllık karanlık: Gazi katliamı

https://eksisozluk.com/ozlem-tunc–1617065

Aslı ne ise, nesli de o olur

0

Bir gün sultan saraydaki bahçıvanının yanına uğrayıp kendisine hediye edilen tayı sorar; “Bahçıvan efendi, nasıl bizim tay?”.

Bahçıvan cevap verir; “Asluhu nesluhu sultanım.”

“Nesi var ki ?” diye sorar sultan.

“Sultanım, asil bir tayın sırtına sinek böcek konduğunda bunları kuyruğu ile kovalar. Bizim tay adeta bir inek gibi kafasını çevirip ağzıyla sinekleri kovalıyor.”

Sultan bunun nedenini öğrenmek için tayı hediye eden adamı çağırtır. Tayın bu davranışının sebebi hakkında bilgi ister. Tayı hediye eden adam der ki; “ Sultanım, bizim tay doğduktan hemen sonra annesi öldüğü için onu ineğe emzirttik.” Böylece meselenin sırrı çözülmüş olur. Sultan adamlarına emreder;” Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek!”.

Başka bir zaman sultana güzel görünüşlü, iri bir hindi hediye edilir. Bir müddet sonra sultan bahçıvanın yanına varır ve hindiyi sorar.

“Asluhu nesluhu sultanım.” der bahçıvan.

”Bahçıvan efendi bunun neyi var?” diye sorar sultan. “ Sultanım asil olan bir hindi öteceği zaman kabarır, ibiği masmavi olunca ötmeye başlar. Bizim hindi iyice kabarıyor, ibiği masmavi olup tam öteceği zaman kafasını suya daldırıyor. Sultan işin aslını öğrenmek için hindiyi hediye eden kişiyi çağırtır. O kişi, hindinin yumurtasını ördeğin altına koyduklarını ve hindinin ördek yavruları ile birlikte büyüdüğünü anlatır. Bu meselenin sırrı da çözülmüş olur. Padişah emreder;” Verin bahçıvana fazladan bir kap yemek.”

Sultan güzel bir günün sabahında bahçede yalnız başına dolaşırken bahçıvan gözüne ilişir ve ona doğru yaklaşarak; “ Bahçıvan efendi, bende de bir sıkıntı var mı?” der. Bahçıvan “Asluhu nesluhu efendim” deyince, sultan

“ bende de mi?” diyerek son demlerini yaşayan annesine koşar. “Anacığım, inan sana kırılıp küsmem, kızmam da. Bende bir sıkıntı var mı?” diye sorar. Annesi durur, sıkıla sıkıla başlar anlatmaya; “Oğul babanla evlendiğimizde baban çok yaşlıydı, ben daha 15-16 yaşlarında genç, güzel bir kızdım. Gençliğimin duygularına kapılıp bir hata ettim. Sen bizim sarayın aşçısının oğlusun.”

Hakikati öğrenen sultan bahçıvana seslenir; “ Ey olayların perde arkasından bizlere sırlar sunan değerli insan; Tay ve hindinin durumlarına vakıf oldun. Anladık da, benim durumumu nasıl anladın? Bu nasıl bilgeliktir?

Söyle bakalım bana.” deyince; Bahçıvan;” Ey yüce sultan, Bunu anlamaktan daha kolay ne var? Benim bildiğim sultanlar ödül verirken “Verin bir kese altın” derler. Siz ise “Verin fazladan bir kap yemek” diyorsunuz.”