Koca Çınar Neden Alevilik niye çıkmazda! Pîr Sultan’ın ışığından Günümüz Alevilik Yoluna Bir Bakış: Pîr Sultan Abdal’ın şiirlerini her okuduğumda, aslında sadece 16. yüzyılın değil, bugünün de acısını duyarım. Onun darağacındaki “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” haykırışı, aslında bugün Alevilik yolunun yaşadığı kimlik bunalımının, iç çekişmelerin ve dağılmanın tam ortasında bir uyarı gibi yankılanıyor. Zira ne yazık ki, Pîr Sultan’ın yaşadığı trajedinin ruhu hâlâ aramızda dolaşıyor. Ama bu kez idam sehpaları değil, tartışmalar, siyasetin gölgesi, özünü kaybetme korkusu ve asimilasyon tehdidi var. (Not: Lütfen unutmayalım ki Alevilik, bir kültür değildir; kültür onun sadece bir kabuğudur. Alevilik, bir yol, bir inanç, bir hal ve bir durüş biçimidir. Onu bir folklor malzemesine indirgemek, en büyük saygısızlıktır.
HÜKÜMETİN DAYATMALARINA UYMA! ) Alili Alevilik mi, Alisiz mi? Bu Soru Bile Sorunun Ta Kendisi Günümüz Alevilerinin en çok kan kaybettiği iki noktadan biri, maalesef “Hz. Ali” üzerinden yürütülen anlamsız tartışmadır. Kimi diyor ki: “Alevilik, Hz. Ali’siz olmaz.” Kimi diyor ki: “Alevilik çok eski bir inançtır, Ali sonradan eklemlenmiştir.” Ben ise şunu düşünüyorum: Hz. Ali, bu yolun sembolüdür, adaletin kılıcıdır, ilmin kapısıdır. Ama Alevilik, sadece Hz. Ali’den ibaret değildir. Onun özündeki insan sevgisi, emeğe saygı, hakkı gözetmek, mazlumun yanında olmak… İşte asıl olan budur. Ve İnsani kamil :gerçeğin bir biçimidir. Pîr Sultan bu üçlüyü o kadar içselleştirmiştir ki, şiirlerinde adeta nefes nefese söyler:
“Allah birdir, Hak Muhammed Ali’dir Anın ismi cümle âlem doludur Bu yol, Hak Muhammed Ali yoludur Gel Muhammed Ali dergâhına gel”
Bir başka nefesinde ise bu üçlünün sırrını şöyle döker:
“Ben gayrı nesne bilmezem Allah bir, Muhammed Ali Özümü gayrı salmazam Allah bir, Muhammed Ali”
Görüldüğü gibi Pîr Sultan için bu üç isim, ayrı ayrı tanrılar değil; aynı hakikatin farklı tecellileridir. O, Ali’siz bir yol tanımaz. Ama Ali’yi de sadece bir isim olarak değil, bir ahlak ve adalet önderi olarak anar. Ali’siz bir Alevilik, gövdesiz bir gövde gibidir. Ama sadece Ali’yi putlaştıran bir Alevilik de ruhsuz bir kabuk. Asıl mesele, Ali’nin temsil ettiği değerleri yaşamaktır. Hakk ve Hüda Gerçeği: Pîr Sultan’ın Dilinde Tanrı Anlayışı Pîr Sultan’ın şiirlerinde Allah, çoğunlukla “Hakk” ve “Hüda” isimleriyle anılır. Bu, onun vahdet-i vücut (varlığın birliği) anlayışının bir yansımasıdır. Hakk, sadece gökyüzünde değil; her taşta, her toprakta, her insanın yüreğindedir. Bunu en güzel şöyle haykırır:
“Pîr Sultan Abdal’ım, can göğe ağmaz Hak’tan emr olmazsa rahmet yağmaz Şu illerin taşı hiç bana değmez İlle dostun gülü yaralar beni”
Bu dizelerdeki “Hak’tan emr olmazsa” ifadesi, onun kaderci bir teslimiyetini değil, her şeyin ilahi bir düzen ve izinle olduğunu bilen bir erdemini gösterir. O, Hakk’ın rızasını her şeyin üstünde tutar. “Hüda” ise onun dilinde hem bir yakarış hem de bir sığınaktır. En dokunaklı şiirlerinden birinde şöyle seslenir:
“Gam elinden benim zülfü siyahım Peykân değdi sinem yaralandı gel Hüdâ hakkı için ağlatma beni * Bugün sevda candan aralandı gel”
“Hüda hakkı için” demek, en büyük yemin, en derin yakarıştır. Çünkü Hüda, onun için adaletin en yüce merciidir. Dünya zulmünde Hüda’ya sığınır, çünkü bilir ki gerçek adalet oradadır. Bir başka nefesinde ise Hakk aşkını şöyle tarif eder:
“Aşk ile yürüdük sen pire geldik Muhammed cemalin seyrana geldik Muhabbet narına yanmaya geldik *Zatını görmeye meydana geldik” *
İşte bu, Pîr Sultan’ın Hakk inancının özetidir: Bu dünyaya geliş amacı, Hakk’ın zatını görmek, O’nun cemalini müşahede etmektir. Ve bu uğurda yanmaya, muhabbet ateşinde kavrulmaya razıdır. Anadolu Alevilik Yolu: İki Devlet Arasında Sıkışıp Telef Olan Kadim Bir Çınar Bence şudur: Anadolu Alevilik yolu, ne tamamen Şii’dir ne de sunni : DİNİ : O, bu toprakların binlerce yıllık kadim inançlarıyla yoğrulmuş, Hacı Bektaş-ı Veli’nin “eline, diline beline sahip ol” düsturuyla şekillenmiş, özgün ve bağımsız bir yoldur. Ama tarih bize acı bir gerçeği gösteriyor: Osmanlı’nın kılıcı ile Safevi’nin propagandası arasında kalan bu yol, asıl özgünlüğünü kaybetti.uzun dönem erezyona uğradı, hayat ise budadı! Osmanlı, Alevileri “Kızılbaş” diye katlederken, Safevi de onları kendi siyasi emellerine alet etti. Sonuç mu? Ortada kalan, hem kan kaybeden hem de özünü unutmaya başlayan bir inanç. Pîr Sultan işte tam da bu girdabın içinde, bir ozan olarak hem sevdi hem de bedel ödedi. Onun şiirlerindeki “Şah” sevgisi, aslında bir iktidar sevgisi değil, Hakk’ın yeryüzündeki bir tecellisine duyulan aşktı. Ama siyaset, bu aşkı bile zehirledi. Bugün Ne Oluyor? Dağılan Çınarın Parçaları Bugün Alevilik yoluna baktığımda, koca bir çınarın dallarının birbirine sürtündüğünü, köklerinin ise kurumaya yüz tuttuğunu görüyorum. İşte yaşadığımız sorunlar: · Siyasete İtilmişlik: Alevilik, bir inanç yolu olmaktan çıkmış, zaman zaman bir siyasi lobiye, zaman zaman bir popülizm malzemesine dönüşmüştür. · İnancın Bölünmesi: Cemevi üstündeki cami gölgesi, içerden asimilasyon dedelerin yetkisi, siyasetin etkisi,ocakların statüsü derken, inanç pratikleri bile parçalanmıştır. · Devletin Tek Tiplilik Asimilasyonu: Ne yazık ki devletin resmî ideolojisi, uzun yıllar “herkesi aynı kalıpta eritme” politikası güttü. Bu, Alevilerin kendine özgü kimliğini korumasını neredeyse imkânsız hale getirdi. · Kurumların Dağınıklığı ve İç Tartışmalar: Onlarca dernek, vakıf, kültür merkezi… Her biri farklı bir ses, farklı bir yorum. Ortak bir akıl yürütemeyince, iç çekişmeler inancın kendisini yıpratıyor.bir şey de gün yüzüne çıkmıyor sağlıklı. Pîr Sultan’ın yaşadığı dönemde Aleviler “iki ateş arasında” kalmıştı. Şimdi ise “binlerce ateşin” ortasındalar. Ama ne yazık ki yangını söndürecek ortak bir su damlası bile yok. İç iletişim ve koordinasyon da eksik , ortak bağ yok. Bir direniş mirası ise hala umut yaratıyor: Pîr Sultan’ın Direniş Mirası: Bugünün Alevilik Yoluna Yansıyan Dev Dalga Pîr Sultan Abdal’ı yalnızca bir şair, bir derviş olarak görmek, onun bize bıraktığı en büyük hazineyi göz ardı etmek olur. Çünkü Pîr Sultan, aynı zamanda bir direniş abidesidir. Onun idam sehpasında sergilediği duruş, yüzyıllar boyunca Alevilik yolunun en temel taşlarından biri haline gelmiştir. Bugün Alevi topluluklarının “Hakikatçi” olarak anılmasının, zulüm karşısında susmamasının, boyun eğmek yerine “dönmezem” diyebilmesinin arkasında, Pîr Sultan’ın o yanık nefesi vardır. Onun en bilinen direniş şiirinde şöyle haykırır:
“Kadılar müftüler fetva yazarsa İşte kemend, işte boynum asarsa İşte hançer, işte kellem keserse Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan”
Bu dört dize, sadece bir şiir değil; aynı zamanda bir yol haritasıdır. Pîr Sultan burada, tüm baskılara, tehditlere, hatta ölüme rağmen inandığı yoldan vazgeçmeyeceğini ilan eder. Bu, Alevilik yolunun temelindeki “mertlik” ve “duruluk” anlayışının en saf halidir. Bir başka nefesinde ise direnişini daha da keskinleştirir:
“Eğer benim canım od’a yanarsa Külüm göğe savrulup uçarsa Kanım yerde yüzük gibi saçılsa Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan”
Pîr Sultan burada adeta şöyle der: “Yaksalar da, savursalar da, kanımı yere saçsalar da, asla dönmeyeceğim.” İşte bu ruh, onun Alevilik yoluna bıraktığı en büyük mirastır. Bu miras, nesiller boyunca dedelerin dilinde, âşıkların sazında, ocakların sohbetinde yaşatılmıştır. Pîr Sultan’ın direniş mirasının günümüze etkisi nedir?
Kimlik ve Özgüven: Onun direnişi, Alevilere “Kimliğimden utanmama, inancımı gizlememe “cesaretini vermiştir. Asırlarca süren baskılara rağmen Alevilik yolunun bugün hâlâ dimdik ayakta olmasının en büyük sebeplerinden biri, Pîr Sultan gibi şehitlerin açtığı yoldur.
Hakikat Arayışı: Onun “Hak’tan emr olmazsa rahmet yağmaz” anlayışı, günümüz Aleviliğinde “Hakikatçi” çizginin temelini oluşturur. Aleviler, kimden gelirse gelsin haksızlığa karşı çıkmayı, Pîr Sultan’ın bu duruşundan öğrenmiştir.
Toplumsal Hafıza ve Dirençlilik: Her yıl anma törenlerinde, cemlerde, deyişlerde Pîr Sultan’ın adı anıldıkça, topluluk kendi direniş hikâyesini yeniden hatırlar. Bu, kolektif hafızayı canlı tutar ve topluluğu dış baskılara karşı daha dirençli kılar.
Siyaset ve İnanç Ayrımı: Pîr Sultan’ın trajedisi, siyasetin inanç üzerinden nasıl tuzak kurabileceğini gösteren en acı örnektir. Bugün Aleviler, onun yaşadıklarından ders çıkararak, inançlarını siyasetin malzemesi ve kurbanı yapmamaya daha özenli davranırlar. Ne yazık ki bu ders her zaman kalıcı olmasa da, Pîr Sultan’ın adı her hatırlandığında bu uyarı yeniden canlanır. Pîr Sultan’ın bu mirası, bir kızının ağzından dökülen şu sözlerde daha da derinleşir: “Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da Kanlı yaş akıttım baharda güzde Koç babam astılar kanlı Sivas’ta Darağacı ağlar Pir Sultan deyi” “Darağacı ağlar” ifadesi, ne kadar büyük bir direnişin simgesidir. Darağacının bile ağladığı bir yerde, Alevilik yolunun bugün hâlâ yaşıyor olması, Pîr Sultan’ın mirasının ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Çözüm: Farklılık İçinde Gönül ve Sevgi Birliği, Esnek ve Özgür İnanç Pîr Sultan’ın yaşadığı gibi bir trajedinin bir daha yaşanmaması için, çok net adımlar atmamız gerektiğine inanıyorum. Bunlar, ne Sünni ne de Şii etkisinde bir bağımsızlık, ne tamamen geçmişte kalmış bir gelenekçilik ne de özünü unutan bir modernizm olmalı. İşte benim önerilerim:
Ne Sünni, Ne Şii(DİNİ) ; Bağımsız ve Özgün Anadolu Alevilik Yolu Alevilik, kendini tanımlarken dışarıdaki hiçbir merkeze (Ne Kerbela’ya ne Medine’ye ne de Tahran’a) endeksli olmamalıdır. Onun referansı, Hacı Bektaş’ın özgün yoludur; Yunus’un dilidir; Pîr Sultan’ın nefesidir. Bu yolda “Hakikatçi” bir çizgi şarttır. Yani doğru neyse, insan için faydalı neyse, adalet neyi gerektiriyorsa, odur Alevilik.
Farklılık İçinde Gönül ve Sevgi Birliği Alevilik, tek tipçi bir inanç değildir. Farklı yorumlar, farklı pratikler olabilir. Önemli olan, bu farklılıkların bir kavga sebebi değil, zenginlik kaynağı olduğunu bilmektir. Pîr Sultan’ın dediği gibi: “Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım Sevelim sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz” Farklılık içinde gönül birliği, işte budur. Kimse kimsenin inancını yargılamaz, kimse kimseyi dışlamaz. Çünkü sevgi, bütün farklılıkları kucaklayan tek şeydir.
Esnek, Özgün, Özgür Düşünüp İnanmanın Faydası Alevilik, baskıcı bir dogma değildir. Aksine, sorgulayan, düşünen, özgür iradesiyle yoluna devam eden bir inançtır. Esneklik, onun en büyük gücüdür. Çünkü hayat değişir, koşullar değişir, ama özdeki sevgi, adalet ve rızalık hep aynı kalır. Özgür düşünüp inanmak demek, bir dedenin sözünü eleştirmeden kabul etmemek, kendi aklını ve kalbini kullanmak demektir. Pîr Sultan’ın “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır” dediği gibi, asıl ilim, insanın kendini bilmesidir. Ve kendini bilen, özgürce inanır. Bu esnek ve özgür yapı, Aleviliği diğer katı inanç sistemlerinden ayırır. Kimse “şöyle inanacaksın, böyle yapacaksın” dayatması altında ezilmez. Herkes, Hacı Bektaş’ın “Neyi ararsan kendinde ara” çağrısıyla, kendi yolunu bulur.
Rızalık Şehri ve Kolektif Rızalık Aleviliğin temel kavramı “rızalık”tır. Bu sadece bireysel bir hal değil, toplumsal bir sözleşmedir. “Rızalık şehri” dediğim şey, herkesin birbirine karşı sorumlu olduğu, kimsenin ötekileştirilmediği, kararların ortak akıl ve gönül birliğiyle alındığı bir yerdir. Kolektif rızalık, dedelerin, ocakların, toplulukların yeniden işlevsel ama çağdaş bir işleyişle buluşmasıdır.
Ocak Sistemi Yeniden Ama Hayatın İçinde Ocak sistemi, Aleviliğin hafızasıdır. Bugün bu ocakların çoğu işlevsiz hale geldi. Oysa ocaklar, sadece soy bağı değil; aynı zamanda bir irfan, bir terbiye, bir dayanışma ağıdır. Bu sistem, modern ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenmeli; dedeler sadece ritüel yöneten değil, aynı zamanda rehberlik eden, arabuluculuk yapan, toplumsal sorunlara çözüm üreten kişiler olmalıdır.
Devlete Düşen: Tek Tiplilik Değil, Çoğulculuk Devlet, artık asimile eden tek tiplilikten vazgeçmelidir. Cemevleri resmi ibadethane olarak tanınmalı, Alevi dedeleri Diyanet karşısında eşit haklara sahip olmalı, okullarda Alevi kültürü ve inancı seçmeli ders olarak okutulmalıdır, din dersi de seçmeli olmalıdır.. Bu, bir lütuf değil, anayasal bir haktır. Pîr Sultan’ın Ruhu Bize Ne Fısıldıyor? Pîr Sultan, aslında bize şunu söylüyor: “Yolunuzu kaybetmeyin. Ne korku sizi sustursun, ne siyaset sizi bölsün, ne de geçmişin acıları sizi felç etsin.” Onun “Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım Sevelim sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz” çağrısı, bugün her zamankinden daha hayati. Çünkü sevgi ve rızalık olmadan, bu yol yürünmez. Pîr Sultan’ın Ardından Bir Kızının Ağıdı Bu topraklarda acı, nesilden nesile devredilir. Pîr Sultan’ın bedeni asıldıktan sonra, geriye bir de kızı Sanem kalmıştır. Rivayet odur ki o da babasının sazını eline almış, yanmış ve ağıt yakmıştır. Onun dilinden dökülen bu sözler, aslında bir babanın değil, bütün bir yolun feryadıdır: Dün gece dün gece seyrim içinde Seyrim ağlar ağlar Pir Sultan deyi Gündüz hayalimde, gece düşümde Düş de ağlar, ağlar Pir Sultan deyi Uzundu, usuldu dedemin boyu Yıldız’dır yaylası, Banaz’dır köyü Yaz bahar ayında bulanır suyu Sular da ağlaşır Pir Sultan deyi Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da Kanlı yaş akıttım baharda güzde Koç babam astılar kanlı Sivas’ta Darağacı ağlar Pir Sultan deyi Kemendimi attım dara dolaştı Kafirlerin eli kana bulaştı Koyun geldi, kuzuları meleşti Koçlar da ağlaşır Pir Sultan deyi Pir Sultan Abdal’ım ey yüce Gani Daim yediğimiz kudretin hanı Hakka teslim etti ol şirin canı Dostlar da ağlaşır Pir Sultan deyi Bu ağıt, Pîr Sultan’ın sadece bir baba değil, aynı zamanda bir “koç” ve bir “pir” olarak toplumsal hafızadaki yerini gözler önüne serer; kızının “Koç babam astılar” diye haykırışı, onun bir lider, bir rehber olarak kaybedilişinin yarattığı derin yankıyı duyurur. Aynı ağıtta “Darağacı ağlar” ve “Koçlar da ağlaşır” mısralarıyla doğanın ve topluluğun bu acıya ortak edilmesi, Alevi yolundaki kolektif hafızanın ve rızalık temelli dayanışmanın en güçlü göstergelerinden biridir. Son Söz Alevilik yolu, koca bir çınardır. Dalları farklı rüzgarlarda sallansa da kökleri Hacı Bektaş’ın “Olgun insan” idealindedir. Pîr Sultan’ın direniş mirası, bu çınarın en sağlam dallarından biridir. Onu kurtaracak olan, ne geçmişe özlemle bakmak ne de gelecekten korkmaktır. Onu kurtaracak olan, özüne sahip çıkarak, çağın dilini konuşmak; bağımsız, hakikatçi, rızalık temelli, esnek ve özgür bir yol inşa etmektir. Pîr Sultan, bedeniyle asıldı belki ama ruhuyla asla. Onun “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyen sesi, bugün de aynı yolda yürüyenlerin yüreğinde yankılanıyor. Onun kızı Sanem’in ağıdında akan yaşlar, bugün de aynı yolda yürüyenlerin gözlerinde parıldıyor. Biz de onun gibi dimdik durabiliriz. Yeter ki bölünmeyelim, yeter ki sevgiyi ve rızalığı elden bırakmayalım. Bu yol, insan-ı kamil yoludur. Ve bu yol, hâlâ yürünmeyi bekliyor. 💕🙂🙏🏻 Sevgi, sağlık ve rızalık ile Geçmişten günümüze yansıyan ışık daim olsun! Pir sultan direnişi , ışığı ve HAKK DOĞA İNSAN VE ŞAH sevgisi daim olsun! Özkan Ataç : YOL TALİBİ
Alevilik’teki Rızalığın, bir mafya lideriyle (Mehmet Kaplankıran-Kürt Mehmet) vedalaşma törenine dönüştürülerek kurban edildiğine tanıklık ediyoruz. Oysa Rızalık toplumsal adaletin, vicdanın ve ikrarın sarsılmaz orta direğidir. O direk kırıldığında Yol sahipsiz kalır. Berlin Alevi Toplumu Cemevi’nde (BAT) gerçekleşen ve yeraltı dünyasının normlarını inanç merkezine taşıyan o tören, sadece bir ‘hizmet hatası’ olamaz. Bu, bin yıldır ilmek ilmek örülen bir inanç dokusunu, Anadolu irfanını korumakla görevli kurumsal irade eliyle tahrip edilmesidir.
Berlin Alevi Toplumu’nun inançsal rehberliği, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Kuzey Bölge İnanç Kurulu’na emanet edilmiştir. Ancak “Yol”un belkemiği olan Rızalık ilkesi, toplumun gözü önünde bu yapının eğip bükmesi, o makamın meşruiyetinin sorgulanmasına neden olmuştur.
Bu Mevlid’e izin verenlere sormak istiyorum: Alevi İnanç Kurulları Yol’un koruyucusu mu, yoksa mevcut bozuk düzeni onaylama kurulu mu?
İnanç Kurulu, Berlin Cemevi’nde yürütülen bu “mevlit görünümlü” ‘erkan’ın Yol’a uygunluğuna dair bir onay vermiş midir? Eğer verildiyse, Rızalık terazisi neye göre kurulmuştur? Ayrıca açılama yapmak yerine neden sessizliği tercih etmiştir?
Derviş İsmail Canbaz ve ekibi, bu sessizliği “temkin” olarak nitelendiremez. Alevilik’te hakikat, ertelenemez bir borçtur. Bir inanç kurulu, erkanın özü zedelendiğinde konuşmayacaksa, hangi “hizmet” için oradadır?
Almanya Kuzey Bölge İnanç Kurulu, en temel görevi olan “Yol ve Erkan Denetçiliği” özelliğini yitirmiş görünmektedir. Bir Cemevi’nde verilecek hayır lokmasının, birinin cenazesinin, erkanla kaldırılıp kaldırılamayacağı inanç kurulunun bilgisinden bağımsız olamaz. Eğer kurulun bilgisi varsa, bu bir “itikat kırılmasıdır.” Eğer bilgisi yoksa bu da bir “yönetim zafiyettir.”
Rızalık ilkesinin ihlali, Aleviliğe yapılacak en büyük kötülüktür. Berlin’deki uygulama, Cemevi yöneticilerinin ve inanç önderlerinin eliyle bir inanç sistemine “yeraltı dünyası” normlarının sızdırılmasıdır.
Yazar EA Kızıldeli’nin Rızalık ihlali konusunda sosyal medyadaki “Rızalık Yoksa Yol Yoktur” başlıklı paylaşımında tepkisini şöyle dile getirmiştir:
"Değerli Canlar,
Günlerdir susmayı tercih ettim. ‘Belki bir açıklama gelir, belki Yol’un sorumluluğunu taşıyanlar çıkar konuşur’ dedim. Ama gördüm ki suskunluk büyüyor, konu örtülmeye çalışılıyor, kavramlar bilinçli şekilde yer değiştiriyor. Bu yüzden artık açık ve net konuşuyorum:
Bu mesele bir cenaze meselesi değildir; bu mesele doğrudan Alevi Yolu’nun Rızalık ilkesinin çiğnenmesidir.
Rızalık nedir diye yeniden hatırlatmak zorunda kalmak bile başlı başına bir kırılmadır. Çünkü Rızalık, bu Yol’un süsü değil, özüdür. Rızalık, bir insanın yaşamına kefil olmaktır. Rızalık, “ben buna şahidim” demektir. Rızalık, vicdanın mühür vurmasıdır.
Şimdi ben soruyorum:
Topluma zarar verdiği bilinen, zulümle, haksızlıkla, suçla anılan birine nasıl Rızalık verilir?
Kim adına verilir bu Rızalık?
Toplum adına mı? Vicdan adına mı? Yoksa sadece “yapılmış olsun” diye mi?
Bunun adı Rızalık değildir.
Bunun adı, Alevi Yolu’nun en temel ilkesini yok saymaktır.
Bazı çevreler meseleyi “ölenin arkasından konuşulmaz” diyerek geçiştirmeye çalışıyor. Bu söz ne Aleviliğin ilkesidir, ne de hakikatin ölçüsüdür. Alevilik’te esas olan hakikattir. Hakikat ise ölümle ortadan kalkmaz. Kul hakkı mezara girmez.
Eğer bir insanın yaşamı ortadaysa, yaptıkları biliniyorsa ve buna rağmen “helal olsun, razıyım” deniyorsa, bu sadece bir söz değildir.
Bu, mazluma sırt çevirmektir. Bu, hakikati inkâr etmektir.
Bir diğer vahim durum ise şudur:
Mevlid ile 40 Erkanı’nın bilinçli şekilde yer değiştirilmesi ve bunun toplumun önüne farklı bir gerçeklik gibi sunulmasıdır.
Herkes biliyor ki mesele başta bir mevlid tartışmasıydı. Ama ne oldu? Bir anda konu “40 Erkanı yapıldı” denilerek başka bir yere çekildi. Gerçek değiştirilemeyince adı değiştirildi.
Bu, basit bir hata değildir.
Bu, iç asimilasyonun en sinsi biçimidir.
Aleviliğe ait olmayan bir ritüeli, Aleviliğin içindenmiş gibi göstermek; kavramları eğip bükmek; toplumu buna alıştırmak… İşte asimilasyon tam olarak budur. Dışarıdan gelen baskıdan daha tehlikelidir. Çünkü içeriden, fark ettirmeden, alıştıra alıştıra yapılır.
Ve asıl meseleye geliyorum:
İnanç Kurulu’nun bu süreçteki sessizliği gine tesadüf değildir. Bu sessizlik, tam anlamıyla “Suçüstü yakalanmışlıktır” bir suskunluktur.
Ortada bu kadar büyük bir tartışma varken, rızalık ilkesi bu kadar açık ihlal edilmişken, erkânın özü bu kadar tartışılır hale gelmişken hâlâ tek bir net açıklama yok.
Ben buradan açıkça söylüyorum:
Bu sessizlik ne tarafsızlıktır ne de temkin.
Bu sessizlik, yapılanların üzerini örtme çabasıdır.
Bu sessizlik, iç asimilasyonun sinsice devam ettirilmesidir.
Eğer İnanç Kurulu bu uygulamalardan haberdarsa ve susuyorsa, bu Yol’a karşı sorumluluğunu yerine getirmiyordur.
Eğer haberi varsa, var. Berlin Cemevi’nde erkanı yürüten Dede aynı zamanda AABF KB İnanç Kolu Başkanı’dır. Şimdiye kadar sesini çıkartmayan yönetim kurulundaki Ana ve Dedeler?
Ama hangi ihtimal doğru olursa olsun değişmeyen bir gerçek var:
Bu suskunluk, bu ihlalin ortağıdır.
Alevilik’te erkan sadece bir ritüel değildir. Erkan, bir yaşamın Yol ile olan ilişkisinin ilanıdır. Erkan, bir onaydır. Erkan, bir duruştur. Eğer bu duruş yoksa yapılan şey erkan değildir.
Bugün en tehlikeli nokta şudur:
Rızalık, içi boşaltılmış bir kelimeye dönüştürülmek isteniyor.
Erkan, şekle indirgenmek isteniyor.
Yol ise sadece adı kalan bir yapıya dönüştürülüyor.
Ben bunu kabul etmiyorum.
Bu Yol böyle ucuzlatılamaz.
Alevilik herkesi aklayan bir yol değildir. Alevilik, her yapılanı görmezden gelen bir anlayış hiç değildir. Alevilik, hakikat karşısında net duruştur.
Ve ben bir Alevi Kızılbaş olarak şunu açıkça söylüyorum:
Rızalık yoksa o erkan yoktur.
Hakikat yoksa o Yol yoktur.
Ve suskunluk varsa, orada sorun vardır.
Artık bu saatten sonra kimsenin kelimelerin arkasına saklanma lüksü yoktur.
Ya çıkıp açıkça konuşulacak, ya da bu suskunluğun altında kalınacaktır.
Çünkü bu Yol’da vicdanına ve topluma ikrar veren susamaz.
Hakikati bilen gizleyemez.
Ve hiç kimse, toplum adına keyfi Rızalık dağıtamaz."
O zaman “Rızalık” kimin emrine amade edildi? diye sormak gerekir.
Zulümle, haksızlıkla ve toplumsal yaralarla anılan şahsiyetlere Cemevi’nin kapısını aralamak, Rızalık terazisinin kefelerini “güce” teslim etmektir. İnanç Kurulu Başkanı’nın o töreni yürüttüğü yerde, Yol’un nefesinin kesilmesi demektir.
Bu sorunu yerel bir hatadan çıkarıp tüm Avrupa’da yaşayan Aleviler için bir kriz haline dönüştüren asıl nokta, ‘erkanı’ yürüten kişinin aynı zamanda AABF (Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu) Kuzey Bölge İnanç Kurulu Başkanı sıfatını taşımasıdır.
Federasyonun en üst kademesinde görev yapan bir ismin, Alevilik’le hiçbir alakası olmayan “Mevlid” gibi Sünni-gelenekçi törenleri Cemevi’nde gerçekleştirmesi, federasyonun “asimilasyona karşı direnç” söylemiyle taban tabana zıttır. Bu durum, kurumsal hiyerarşinin Yol’un kurallarının önüne geçtiğinin en belirgin kanıtıdır.
Alevi kamuoyunda oluşan “bağış karşılığı Rızalık” algısı, kurumların şeffaflık sınavında sınıfta kaldığını göstermektedir.
Sedat Peker, Mehmet Kaplankıran için Berlin Alevi Toplumu Cemevi’nde düzenlenen mevlide başsağlığı mesajı gönderdi.
Artık asimilasyon sadece devlet eliyle yapılmıyor. Asimilasyon bizzat federasyon ve Cemevi yönetimlerinin “seküler körlüğü” ve “kurumsal elitizmi” eliyle içeriden inşa ediliyor. Mevlid okutarak Aleviliği “folklorik bir cami altı kültürüne” indirgemek, bin yıllık sırrı yok saymaktır.
Eğer Rızalık makamı, kişinin toplumsal geçmişine değil de nüfuzuna bakarak kapı aralanıyorsa, orada “Yol” bitmiş, “Piyasa Aleviliği” başlamıştır. Berlin Cemevi yönetimi ve İnanç Kurulu yeraltı dünyasının şahsiyetlerine kapı açarak, aslında o kapıdan içeriye “korku ve yozlaşma” normlarını buyur etmiştir.
Yol’un Rızalık ilkesini koruyamayanların, o makamlarda oturarak toplumun vicdanıyla oynamaya hakkı yoktur. Rızalık verilmemiş bir erkan, yalnızca kadük bir törendir ve Yol’a ihanettir, bu bilinmelidir. Bugün Berlin Alevi Toplumu’ndaki yöneticiler, attıkları her imzanın inançsal bir bedeli olduğunu unutmuş görünmektedir.
Cemevi yönetmek, bir spor kulübü yönetmek değildir. Attığınız her idari adım, bir Talibin gönlünde ya bir çerağ uyandırır ya da o çerağı söndürür.
Hakikat karşısında bükülmeyenlerin yolu ve bu kadim yolun yolcuları bu sessizliği “iç asimilasyon ortaklığı” olarak kaydedecektir.
Güce teslim edilen Rızalık terazisi, iç asimilasyonun en önemli dayanak noktasıdır.
CİMER DUYURDU ! (Okuyun ve yanın ya da bana ne diyin) ne diyim
3. 000.000.000.000 $
( ÜÇ TRİLYON DOLAR)
CİMER, bir vatandaşın sorusunu yanıtlayarak 18 yılda satılan kurumlar, yerler ve fabrikaların listesini açığa çıkardı…
*SATILAN TERMİK SANTRALLER
Seyitömer Termik Santrali
Kangal Termik Santrali
Yatağan Termik Santrali
Çatalağzı Termik Santrali
Yeniköy Termik Santrali
Orhaneli Termik Santrali
Tunçbilek Termik Santrali
Soma Termik Santrali
*SATILAN HİDROELEKTRİK SANTRALLERİ
Ataköy Hidroelektrik
Beyköy Hidroelektrik
Çıldır Hidroelektrik
İkizdere Hidroelektrik
Kuzgun Hidroelektrik
Mercan Hidroelektrik
Tercan Hidroelektrik
Murgul Hidroelektrik
Denizli Jeotermal Santrali
*SATILAN ŞEKER FABRİKALARI
Kırşehir Şeker Fabrikası
Turhal Şeker Fabrikası
Çorum Şeker Fabrikası
Elbistan Şeker Fabrikası
Muş Şeker Fabrikası
Erzincan Şeker Fabrikası
Erzurum Şeker Fabrikası
Afyon Şeker Fabrikası
Bor Şeker Fabrikası
Alpullu Şeker
*SATILAN TEKEL BİNALARI
Adana
Ballıca
Bitlis
İstanbul Sigara
Malatya. 6.Tokat 7.Yavşan Tuzlası
Ayvalık Tuzlası
Çamaltı Tuzlası
Çankırı K Tuzlası
Tuzluca Tuzlası
Sekili Tuzlası
Kağızman Tuzlası
Kaldırım Tuzlası
Kayacık Tuzlası
SÜMER HOLDİNG’E BAĞLI ŞİRKETLER
Mazıdağ Fosfat Tesisleri
Adıyaman İşletmesi
Malatya İşletmesi
TÜMOSAN İşletmesi 5.Bakırköy Konfeksiyon San.
Çanakkale Sentetik Deri İşletmesi
Diyarbakır İşletmesi
Beykoz Deri Kundura İşletmesi
Sarıkamış Ayakkabı İşletmesi
*SATILAN LİMANLAR
Mersin Limanı
İskenderun Limanı
Samsun Limanı
Bandırma Limanı
Derince Limanı
Salıpazarı Limanı (Galataport)
Tekirdağ Limanı
Çeşme Limanı
Kuşadası Limanı
Dikili Limanı
Trabzon Limanı
*DİĞER SATILAN ŞİRKETLER
Seyitömer Linyitleri
Güney Ege Linyitleri
Murgul Bakır İşletmesi
Samsun Bakır İşletmesi
Yeniköy Linyitleri İşletmesi
Bursa Linyitleri İşletmesi
Sakarya Traktör Sanayi
Ereğli Demir ve Çelik
Eti Alüminyum
Eti Bakır
Eti Elektrometalurji
Eti Gümüş
Eti Krom
Gübre Fabrikaları
PETKİM
TÜRK TELEKOM
TÜPRAŞ
SEKA Kâğıt Fabrikası
AKP iktidara geldiğinden bugüne dek toplanan toplam vergi tutarı 2 trilyon 700 milyar $’dır. Yurt dışından alınan kredi 454 milyar $’dır. Özelleştirmeden elde edilen gelir 71 milyar $’dır. Hazine ise 60 milyar $ eksi bakiyededir..! Bu demektir AKP döneminde toplam 3 trilyon 285 milyar $ para harcanmıştır. Bu parayı 20 yıla bölersek yılda 164 milyar 250 milyon $ harcanmış demektir. Bu rakamla yılda 96 Osman Gazi köprüsü yapılır, 41 Keban barajı yapılır, 23 adet şehir hastanesi yapılır, 320 adet Tokat havalimanı yapılır..! Hükümetin hizmet diye dayattığı tüm yatırımlar hazineden beş kuruş çıkmadan, vatandaşı 10-20 yıl arası borçlandırarak üstelikte fahiş fiyatlarla yapılan rant yatırımlarıdır. Öyleyse kasada olması gereken 3 trilyon 285 milyar $ nerededir ?. Şimdi anladınız mı 2002’den bu güne %120 artmış hiper enflasyonun, 12 kat artmış dövizin, %100-200 arası zamlanmış zorunlu tüketim malzemelerinin, %66’sı yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşayan toplumsal çöküntünün nedenini.. Bir öğretim üyesi olarak “TÜRKİYE EKONOMİSİ NASIL BATIRILIR” başlıklı bir kitap yazmam gerekseydi, Hiç endişe etmeden AKP’nin 20 yıllık iktidarını kaleme alırdım ve kitabın son cümlesini de; “Aldıkça al, çaldıkça çal, istersen ver yüz arzuhal, ne sorgu var, ne sual” olarak bağlardım..! Şu asla unutulmasın ki; AKP BU üLKENİN BÖĞRÜNE SAPLANMIŞ PASLI BİR BIÇAKTIR..!!!
Prof.Dr.RONA TURANLI Not:Bilgi için; Liste el altında bulunsun diyerek kaydedin .. Keser döner sap döner gün gelir hesap döner
ALEVİLİKTE “ALİ” KAVRAMI ÜZERİNE KISA BİR DEĞERLENDİRME
Son dönemlerde Aleviler arasında Ali’ye bakış açısı üzerine farklı değerlendirmeler ve tartışmalar yürütülmektedir. Bu tartışmalara katkı sunma niyetiyle, kendi düşüncelerimi ve gördüğüm anlam katmanlarını paylaşmak istiyorum.
Alevilikte “Ali kimdir?” sorusu tek katmanlı değildir. Çünkü Ali hem tarihsel bir şahsiyet olarak anlatılır hem de hakikat, adalet ve insan-ı kâmil anlayışının sembolü olarak yorumlanır.
İslam tarihinin anlattığı bir Ali vardır:
yüzyılda yaşamış, İslam toplumunun kuruluş sürecinde yer almış, mücadelelere katılmış ve halifelik yapmış tarihsel bir şahsiyettir. Bu Ali, tarihsel kaynakların anlattığı Ali’dir ve kendi döneminin şartları içinde değerlendirilmelidir.
Bir de Alevi inancının anlattığı Ali vardır. Bu Ali yalnızca tarihsel bir kişi değildir. Alevi geleneğinde Ali;
– adaletin sembolüdür – hakikatin kapısıdır – insan-ı kâmilin temsilidir – vicdanın sesi olarak görülür – ilahi nurun taşıyıcısı kabul edilir – iyiliğin, doğruluğun ve erdemli insan olmanın örneği olarak anlatılır
Bu nedenle Alevi nefeslerinde Ali için:
“Evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır”
denilir. Bu sözler tarih değil; irfan ve hakikat dilidir.
Alevilikte sıkça dile getirilen “Hak–Muhammed–Ali” anlayışı üç ayrı varlık değil; hakikatin farklı görünüm ve anlatım biçimlerini ifade eden bir bütünlük olarak yorumlanır.
Anadolu Alevi geleneğinde zor zamanlarda söylenen:
“Ya Hızır” “Ya Muhammed” “Ya Ali”
ifadeleri bir kişiyi çağırmaktan çok; hakikate, vicdana, merhamete ve adalete yönelmeyi ifade eder.
Alevi ozanları da Ali’yi yalnızca tarihsel bir şahsiyet olarak değil, bir hakikat makamı olarak anlatırlar.
Pir Sultan Abdal Ali sevgisini yol bağlılığı ve rehberlik üzerinden şöyle ifade eder:
Seyyid Nesimi Ali’yi hakikat ile insanın birliği üzerinden anlatır:
“Gerçek erenler demine hu Ali’dir hak, hak Ali’dir hu”
Kul Himmet Ali sevgisini yolun özü olarak dile getirir:
“Sevdiğim Ali’dir yolum Ali’dir Hak Muhammed Ali’dir dilim Ali’dir”
Hünkâr Hacı Bektaş Veli ise Alevi-Bektaşi öğretisinin evrensel insan anlayışını şöyle özetler:
“Yetmiş iki millete bir nazarla bakmayan Halka müderris olsa da hakikatte asidir.”
Bu anlayışta Ali; ayrım yapmayan adaletin, eşitliğin ve insanlık bilincinin temsilidir.
Bugün tartışılan “Alisiz Alevilik” meselesi de bu farklı bakış açılarından doğmaktadır. Ali’yi yalnızca tarihsel bir şahsiyet olarak değerlendirenlerle, onu hakikat ve adaletin sembolü olarak görenler aynı yerden konuşmamaktadır.
Alevi geleneğinde Ali:
hem tarihin içindedir hem insanın vicdanındadır hem hakikat arayışının merkezindedir hem de insanın kendini olgunlaştırma yolunun adıdır
Bu nedenle Alevilikte Ali yalnızca bir şahsiyet değil; aynı zamanda bir anlamdır, bir duruştur ve bir yol bilincidir.
Son söz: Bu yazı benim kişisel düşüncemi yansıtır, aşk ile.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bilim ve eğitim politikası, Gazi Mustafa Kemal’in 27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere söylediği nutukta ve 22 Eylül 1924’de Samsun’da gene öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmasında özetlenmiştir Atatürk, bizzat kendisi, 1933’de söylediği Onuncu Yıl Nutku’nda Türkiye’nin bilim ve eğitim politikasının hedefini de saptamıştır : Çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak. Bu hedefe varış, hem bilimde hem de sanatta yücelmeyi gerektirirken, aynı zamanda halk kitlelerinin de bilgilendirilmesi, eleştirel düşünceyle tanıştırılması ve bağımsız bireyler olmalarının sağlanmasını zorunlu kılıyordu. 7 yıl, 7 ay ve 7 gün süren Milli Eğitim Bakanlığı döneminde Hasan Ali Yücel bu hedeflere varabilmek için, okulların müfredat programlarının ıslah edilmesini, yeni tür okulların açılmasını, halka dönük tercüme ve ansiklopedi yayını gibi işlerle halkın bilgi ve görgü düzeyinin yükseltilmesini hedeflemiştir. Büyük bir fikir ve icraat adamı olan Hasan Ali Yücel bu amaçlarına varamadan hem sağ hem de sol görüşlü kişiler ve politikacılar tarafından, bilerek veya bilmeyerek sabote edilmiş, onun bakanlıktan ayrılmasından sonra Türkiye’nin Atatürk ile başlayan aydınlanma hamlesi durmuştur. Türkiye 1946 yılından beri adım adım uygar dünyanın dışına yürümüştür ve yürümeye devam etmektedir.. Hasan Ali Yücel, üniversite öğrenimine önce Hukuk Mektebinde başlamış, oradaki hocalardan Celalettin Arif Bey’in hocaya öğrencinin soru sormasını saygısızlık addetmesi üzerine, hukuku terk ederek felsefeye geçmiş ve burayı bitirmiştir. Hasan Ali Yücel’in felsefe bölümündeki bitirme tezi, aynı zamanda Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nin de bir numaralı tezidir.. Hasan Ali Yücel 1939 yılında bakan olduğu zaman, Atatürk’ün döneminde bilimsel eğitimi tüm ulusumuza ulaştırmak konusunda düşünsel çatı kurulmuş, pek çok önlemin de alınmasına başlanmıştı.
Ancak Atatürk’ün düşüncelerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi olanaklarıyla çok da zorlanmadan gerçekleştirilebileceği realist bir proje olduğunun kanıtlanması, Hasan Ali Yücel’in eseri olmuştur. Bakanlığı, hiç tartışmasız Türk entelektüel tarihinin altın doruğu olmuştur. Onun akılcı, bilgili ve coşkun yönetiminde tüm yurt bir okula dönüşmüş, bir yandan okul binaları yapılırken diğer yandan dünya klasikleri dilimize kazandırılarak hem o okullarda çalışan ülke çocuklarının, hem de onların öğretmenlerinin, ebeveynlerinin, ailedeki diğer büyüklerinin, kısaca çocuğun içinde büyümekte olduğu ortamdakilerin ufku giderek genişletilmiş ; bir yanan yeni üniversiteler açılır. Eskileri modernleştirilirken, diğer yandan o üniversitelere gidenlerin ve orada eğitim yaptıranların ruhsal ihtiyaçlarına cevap verecek konservatuvar açılmış, sergiler düzenlenmiştir. Bir yandan art arda bilimsel kongreler düzenlenerek bilim adamlarının bir araya toplanıp sorun ve önerilerini tartışacakları bir ortam yaratılmış, buradan bilim dernekleri doğmuş, diğer yandan ansiklopedi yayınları başlatılarak hem bilimcilerin bilgi ve buluşlarını halka sergileyebilecekleri bir platform oluşturulmuş. Hem de yüzyıllardır akla ve bilgiye hasret kalmış ulusun ihtiyacına cevap verecek kaynaklar yaratılmaya çalışılmıştır.
Türkiye’nin ne mutlu bir şansıdır ki genç ve dinamik bakan, o zaman dikkat ve müdahalesine muhtaç hemen her konuda belli bir uzmanlık düzeyine ulaşmış bir bilgindi. Onun engin bilgisi ve üstün zekası belki o zamanlar tam anlaşılamadı. Ancak bugün tarih onu bir dahi olarak selamlamaktadır.. Hasan Ali Yücel adeta milli eğitim ve kültür bakanı olmak için doğmuş, bilmeden kendini bu yönde hazırlamıştı. Bu bakanlıkların gerektirdiği bilgi dallarının hepsinde yayın yapmış bir uzmandı. Fakat kanımca en önemlisi, Hasan Ali profesyonel bir felsefeci olarak bilimin ve uygarlığın niteliği hakkında söylenenleri öğrenmiş, bir filozof olarak da zamanının felsefesinin bilgi bilimi dalında bilimin özellikleri konusunda ortada dolaşan fikirleri doyurucu bulmayarak, bilimde son otoritenin bulunmadığına ve bulunamayacağına karar vermiş olmasıdır. Bu şekilde Hasan Ali Yücel, popülist değil, ama gerçek bir demokrat olmuştur. Bir demokratik yönetimin başıboşluk olmadığını, özgürlüğün de sınır ve kuralları olduğunu anlamıştır. Bu çerçeve içinde eğitim programlarına el atmış ve gençleri her şeyden evvel bilimsel düşünce tarzını gerçekten özümlemiş bireyler olarak yetiştirmemiz gerektiğini görmüştür. Atatürk’ün hayalleri Onun da hayalleriydi. Her konuşmasında Türk milletinin büyüklüğünden, o millete olan görevlerimizden bahsetmek adetiydi. Her dahideki o önüne geçilemez aşk ve tutku Onda da vardı. Okuyarak, öğrenerek, deneyerek, tartışarak dünyanın en ileri ulusu olacağımızdan hiç kuşkusu yoktu. O yücelikle O, Atatürk’ün yalnız zirvesine belki de en çok yaklaşan insan oldu.. Kaynak: Prof. Dr. A. M. Celal Şengör’ün “Bilgiyle Sohbet” adlı kitabından derlenmiştir.
Malatya Katliamı veya Malatya Olayları, 17-20 Nisan 1978’de Türkiye’nin Malatya ilinde meydana gelen Alevilere dönük şiddet olayları ve cinayetler. Dönemin Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesi üzerine ülkücü ve İslamcı grupların şehrin Alevi ve solcu mahallelerine girmeleri ve şiddet kullanmaları ile gelişmiş olaylarda 3’ü çocuk olmak üzere 8 kişi öldürülmüş, 20’si ağır olmak üzere 100 kişi yaralanmış ve yaklaşık 1000 iş yeri ve ev tahrip edilmiştir.[1]
Arka plan 1973 genel seçimlerine göre Malatya’da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Millî Selamet Partisi (MSP) en büyük partileri oluşturmaktaydı. İslamcı olarak tanımlanmış MSP Sünni ve sağcı kesimlerin desteğini alırken, CHP genellikle Alevi ve solcu gruplar tarafından desteklenmekteydi. Bu bağlamda kentte sağ ve sol ayrımı artmaya, Komünizmle Mücadele Derneği, Ülkü Ocakları, Akıncılar Derneği gibi sağ derneklerin yanı sıra sol örgütlenmeler de kurulmaya ve yaygınlaşmaya başlamıştır. 1977 genel seçimlerinde de bu kutuplaşma gözlemlenmiş, bu seçimlerde MSP ile Milliyetçi Hareket Partisi önemli derecede oy artışı yaşamıştır.[2]
1968’den katliama geçen süre içerisinde Malatya’da Kemal Abbas Altunkaş’ın darp edilmesi (1968), Hekimhan Olayı (1968), 2 Şubat Mitingi (1975), 15-16 Şubat Olayları (1975) ve Akçadağ Öğretmen Okulu Olayı (1975) gibi huzursuzluk ve şiddet olayları yaşanmıştır.[3]
Olaylar Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesi Olaylar Hamido lakaplı belediye başkanı Hamit Fendoğlu’nun evine gönderilen paketteki bombanın patlaması ve kendisi, gelini ve 2 torununun bu patlamada ölmesi üzerine başlamıştır. Paketin 7 Nisan 1978’de Ankara’dan gönderildiği tespit edilmiştir. Aynı tarihte postaya verilmiş ve benzer yapıya sahip 3 tane daha bombalı paket, Fendoğlu’nun dışında Pazarcık CHP İlçe Başkanı Memiş Özdal’a, devrin Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısı Abdülkadir Oltu’ya ve Adanalı iş insanı Ahmet Akalın’a gönderilmiştir.
Bombanın kim veya hangi kuruluş tarafından gönderildiği hakkında görüş birliği olmamakla birlikte, ilerleyen günlerde gazetelerin yayınladığı haberlere göre araştırmacılar bombaların ancak Ankara Nükleer Araştırma Merkezinde üretilebileceğini açıklamış ve bu kurumda arama yapılmıştır. Tesiste çalışan Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Muharrem Şemsek ve birkaç kişi gözaltına alınmış, Nükleer Araştırma Merkezi bir süre için kapatılmıştır. Şemsek ve diğer tutuklular daha sonra serbest bırakılmıştır.[4] MHP’li yetkililer bombanın sağcı gruplar tarafından gönderildiği iddiasını yalanlamış ve bombanın komünist gruplar tarafından yollandığını iddia etmiştir.[5] Ortadoğu gazetesi suikastin “solcuların ve onlarla işbirliği halindeki bölücülerin eseri olduğuna dair” bir bant ele geçirdiklerini iddia etmiştir.[6]
Saldırılar ve tahrip olayları Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesinden kısa bir süre sonra, Fendoğlu’nun evinin önünde yaklaşık 100 kişilik bir grup birikmiştir. Hastaneye götürüldükten sonra hastane önünde toplanan yaklaşık 1000 kişilik bir grubun sloganlar atarak şehre yürüdüğü ve saldırı eylemlerinde bulunmaya başladığı rapor edilmiştir.[2]
Suikastten bir gün sonra, 18 Nisan 1978’de Fendoğlu’nun bağlı olduğu Bulgurlu/İzollu Aşireti’nden ve çevre köylerden on bini aşkın kişi şehre gelmiştir. Çoğunluğu genç insanlardan oluşan grup “Kahrolsun Komünizm, Katil Ecevit, Müslüman Türkiye, Dan Dan Dan Hamido’ya intikam” sloganları ile Alevi ve solcu kesimin yaşadığı mahallelerine doğru yürümüştür. Maskeli kişilerin de yer aldığı grup, CHP, TÖB-DER, TÜM-DER ve Tütüncüler Derneği gibi siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin il binalarıyla, Gayret, Görüş, Ekspres, Baydağı, Güneş gazetelerinin matbaa ve idarehanelerini, tekel ve gazete bayilerini tahrip etmiş veya ateşe vermiştir. Solcu ve Alevilere ait önceden işaretlenmiş iş yerleri de tahrip edilmiştir.[2]
Aynı gün saldırganlar arasında bulunan İnönü Üniversitesi öğrencisi Tahir Kökçü, nereden geldiği belli olmayan bir kurşun nedeniyle öldürülmüştür. Malatya Cumhuriyet Savcısı Necati Sezener ile Adıyaman’dan gelen Jandarma Komando Birliği komutanı Yüzbaşı Arif Doğan saldırıya uğramış, her ikisi de bıçak ve kurşunla yaralanmıştır. Devlet Hastanesi Başhekimi Yüksel Fenercioğlu da saldırganlar tarafından ateşli silahlar vasıtasıyla yaralanmıştır. Milliyet, belediye hoparlörlerinden “Din elden gidiyor, camilere bomba konuluyor” anonsları yapıldığını bildirmiştir. Takip eden zamanda saldırgan gruplar 14 ile 15 yaşlarındaki Naci Erguvanlı, Özcan Türksever ve Sait Hazar adlı lise öğrencilerini kafalarına ateş etmek suretiyle öldürmüştür.[2]
İlerleyen günlerde saldırılar Malatya’nın mahallelerine yayılmış ve pek çok kişi yaralanmıştır. Bu sırada şehrin ana su deposuna çok miktarda zehir atıldığı iddiası kısa süre içinde tüm kente yayılmıştır. Bunun üzerine Valilik, kent suyunun içilmemesini istemiş ve tahlil sonuçların gelmesinin beklenmesini bildirmiştir. Bazı kişiler zehirlendikleri şüphesiyle hastanelere başvurmuştur. Doğu Özel Hastanesine zehirlenme şikayetiyle 200’e yakın kişinin başvurduğu rapor edilmiştir. Buna karşın tahliller suda zehir olmadığını ortaya koymuştur.[2]
Saldırı ve tahrip olayları 17 Nisan akşamından 20 Nisan’a kadar sürmüş ve 3 gün sonra kontrol altına alınmıştır. Katliam esnasında büyük çoğunluğu solcu ve Alevilere ait olan 1000’e yakın iş yeri tahrip edilmiş ve yakılmıştır.[2]
Sonuç Katliam sonucunda oluşan tahribat dolayısıyla katliamdan etkilenen kesimler zamanla Malatya’dan göç etmiştir. İlerleyen yıllarda ekonomik açıdan iyi olan kesimler Mersin, Adana, İstanbul ve İzmir illerine göç etmişken, geri kalanlar köylerine dönmüştür. Göçler, Malatya’nın kültürel, etnik, dini ve siyasi yapısında önemli değişimler meydana gelmesine neden olmuştur.[3]
Tepkiler Bülent Ecevit (Başbakan): “Malatya olayının rastlantı olmadığı, ülkede kutuplaşmayı körüklemek isteyen güçlerin, örgütlerin payının olduğu söylenmektedir. Muhalefet partileri Malatya’daki olaylara tam olarak temas etmemişlerdir, çünkü taraf tutmaktadırlar… Barışa razı olmayanlar vardır…”[7]
Yaşar Okuyan (MHP Genel Başkan Yardımcısı): “Komünist alçaklar tarafından hunharca öldürülen Malatya Belediye Başkanı, değerli dava insanı merhum Fendoğlu’nun gerçek katillerini CHP iktidarı himayesine almaktadır. Ve milliyetçilere iftira savurmaktadır…”[5]
Süleyman Demirel (AP Genel Başkanı): “Hadiselerin altında komünizm, yıkıcılık ve bölücülüğün bulunduğunu henüz hükûmet hiç dillerine almıyor. Türkiye’yi rahatsız eden gerçek sebep budur… Bu olayların gerçek sebebini anlamaktan aciz bulunan hükûmetin gaflet uykusundan uyanması için daha kaç vatandaşımız can verecektir? Bu hükûmet gaflet uykusundadır…[8]
Alpaslan Türkeş (MHP Genel Başkanı): “Ecevit ve İçişleri Bakanını, bizim hakkımızda ima yolu ile de olsa öne sürdükleri iddialarını ispata davet ediyorum. Bu iddialarını ispat edemedikleri takdirde dünyanın en alçak ve en şerefsiz insanları olacaklardır…”[9]
Şiddetin “toplumsal kaynaklarını” şöyle özetleyebilirim:
1) KİNDAR EĞİTİM: Rüzgâr eken fırtına biçer!
Kindar nesil yetiştirirseniz sonuçta, ortada birbirini öldüren insanlardan başka kimse kalmaz!
Milli Eğitim, insan, doğa, yurt sevgisi, barış içinde birlikte yaşamak kültürü, yurttaşlık bilinci öğretmek yerine kin ve nefret üzerine kurulu ise evlatlarımız “İyi insan iyi yurttaş” olarak değil, potansiyel katiller olarak yetişir.
2) ADALETSİZLİK, HAKSIZLIK, HUKUKSUZLUK: Adaletsizlik, haksızlık, hukuksuzluk, şiddetin en önemli kaynaklarından biridir.
Der große Abnehm-Shake Vergleich 2026: Das hier ist der Testsieger Lebebewusster
İnsanlar başka kişiler veya devlet tarafından kendilerine haksızlık edildiğini düşündüklerinde, bunu meşru olarak düzeltme yollarının bulunmadığını görürlerse şiddete yönelirler.
Hukuk devleti işlemiyorsa, belli kişiler veya gruplar ya da belli suçlar için “kayırmacılık”, “cezasızlık” hatta “borsa/ rüşvet” sendromları devreye girmişse insanlar şiddete yönlendirilir.
3) AHLAKSIZLIK: Bireye aileden, okuldan, medyadan, sosyal medyadan, toplumdan aktarılan iyi-kötü, doğruyanlış, güzel-çirkin kavramları, öldürmeye değil, yaşatmaya; kavgaya değil, uzlaşmaya; savaşa değil, barışa, birlikte yaşamaya yönelik olmalıdır.
Din, mezhep, ırk, coğrafya gibi kültürel kimlikler insanları ayrıştırmamalı, düşmanlaştırmamalı; tam tersine, kurallı ve birbirlerine saygılı bir yurttaşlık ahlakı, herkesi barış içinde birlikte yaşamaya yönlendirmelidir.
Aile, okul, arkadaş grubu, medya, sosyal medya, şiddeti özendirmemelidir.
4) UMUTSUZLUK: Umut, insanın en önemli yaşam kaynağıdır!
İnsan kendisi ve ailesi için iyi hayat koşullarını sağlayacak meşru ve geleneksel yolların olmadığını, fırsat eşitliği bulunmadığını, ne kadar namuslu, ahlaklı, çalışkan ve uzman olursa olsun başarılı olamayacağını gördüğü zaman, isyana ve şiddete yönelir.
5) YÜKSEK SÖMÜRÜ VE EŞİTSİZLİK: Toplumda, hem yüksek sömürü hem fırsat eşitsizliği hem de büyük gelir adaletsizliği varsa o toplumda şiddete uygun bir ortam oluşur.
6) KORKU VE GÜVENSİZLİK: İnsanlar güvenlikleri için devlete güvenemiyorlarsa o toplumda şiddet yaygınlaşır.
7) ŞİDDETE YÖNELİK ÖRGÜTLER: Din, mezhep, ırk üzerine kurulu olan örgütler şiddete yönelik eylem ve söylemler açılarından dikkatle denetlenmelidirler.
8) SİYASET: Siyasal iktidarlar, güçlerini pekiştirmek ve sürdürebilmek için yurttaşları, ayrıştırıcı, dışlayıcı, düşmanlaştırıcı politikalar izliyorlarsa o toplumda şiddetin filizlenmesi ve egemen olması kaçınılmaz olur!
Son söz olarak, bir toplumda şiddetin yaygınlaşmasının doğrudan doğruya bir toplumsal kültür, eğitim ve siyasal iktidar sorunu olduğunu vurgulamalıyım!
Şah İsmail hükümdar çocuğu değil. Şah İsmail gerçeğini anlamamız için Şah İsmail’i var eden tarihsel süreci gözden geçirip, bilince çıkarmamız gerekir. Bu da Alevilerin Anadolu’daki tarih içindeki yürüyüşlerini kısaca gözden geçirmekle olur. Anadoluda ki Alevilerin tarih sahnesine çıkışı, 1239 yılında, Baba İsak ile Baba İlyas önderliğinde “huruç” etmeleriyle başlıyor; huruç etmek, başkaldırmak, dışarı çıkmak anlamlarına geliyor. Genellikle “Babalılar İsyanı” diye bilinen bu hareket bir yıl sonra, 1240 yılında bastırılır. Daha çok “Babalılar isyanı” diye anıldığı için benim de öyle diyeceğim Babalıların hurucunu bastıran Selçuklu Devleti, isyana katılan Babai Dervişleri ile isyana destek olan Türkmen oymaklarını kovuşturup, ele geçirdiklerine akıl almaz eza ceza vermeye başlarlar; bu dönem aranan Babai dervişlerinin saklanarak yaşadığı dönendir; o dönen de Hacı Bektaş’ın da, şimdilerde “Delikli taş” denen mağara da yaşadığını varsayıyorum. Babai isyanın bastırılmasından 3 yıl sonra, 1243 yılında Moğollar Anadolu’ya akın ederek, Sivas’ın Kösedağ bölgesinde yapılan savaşta Selçuklu Devletini yenerek Selçuklu Devletini paramparça ediyorlar; Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in de Sivas’ta öldüğü bilinir. Babai isyanından yaklaşık olarak iki buçuk ya da 3 yıl sonra gelip, Kösedağ Savaşını kazanan Moğollar, Selçuklu Devletini param parça ederek, fiilen Babaileri Selçuklu zulmünden kurtarırlar. Böylece Babai dervişleri yeraltından yer üstüne çıkıp, tekrardan örgütlenmeye başlar. Hacı Bektaş Velayetnamesi bir anlamda bu dönemi anlatır. Babai isyanından arta kalan dervişler, o dönem “Ihtırıcı” diye anılan Hacı Bektaş’ın etrafında birleşerek yollarına devam ederler. (İhtırımcı adı için bakınız: Abdülbaki Gölpınarlı’nın yayımladığı Veleyat – Name’de, “Rum erenleri, Hünkar’a müritlerinden onar mürid verdiler. Hünkar’ın adını Ihtırımcı koydular” der. Abdülbaki Gölpınarlı, Velayet Name, İnkılap kitapevi, İstanbul 1995, sayfa 20 İşinin ehli diplomatlar ile aydınlar savaş gibi, isyan gibi sosyal bir olguyu incelerken, öncelikle bu sosyal olgunun kimlerin yararına olduğuna bakarlar. Moğolların, Selçuklu Devletini yenmesi de Babai ayaklanmasından kalıp, aranan dervişlerin yararına olmuştur. Hacıbektaş Postnişini Hamdullah Çelebi, 1827 yılında yargılanırken yaptığı savunmasında bu konu da şöyle diyor: “ … hükümet idaresi Selçukluların eline geçince Türklere düşmanlığa devam etti. Selçuklu Devleti … yüzyıl(larca) Türk Katliamı yapmıştır. (…) kılınçtan geçirmişlerdir. Babalılar, Barak Baba ve arkadaşları İlhanlı Devleti’ne Moğollar’a dert yandılar. Moğol orduları Anadolu’ya girdiler, Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu orduları yenildi. Anadolu’yu küçük devlet, beylikler haline getirdiler. Hacı Bektaş Veli ile olan Türkmenler zarar görmediler bu guruplar devleti ele geçirmişlerdir” diyor. (Kaynak: Serçeşmenin Savunması, Pir Hamdullah Çelebi, Dorlion Yayınları, Ankara 2021, sayfa 69) Ufkunuzu açan Hamdullah Çelebi’nin bu sözlerinden de anlaşılıyor ki, İsyanda yenilen Babai dervişlerini, Selçuklu Devletinin zulmünden, baskısından Moğollar kurtarıyor; bence Babai dervişleri Kösedağ Savaşında Selçuklu Devletini desteklemiyorlar – desteklemezler, Moğolları desteklerler. Sürecin mantığı bunu demeyi gerektirir. Hamdüllah Çelebi’nin yukarda andığım sözlerinden de bu anlaşılıyor. Babai İsyanı sırasında önderleri öldürülen Babai Dervişleri, o dönem “ıhtırıcı” diye anılan Hacı Bektaşı Şerçeşme kabul edip, onun rehberliğinde yeniden bir araya gelip, örgütlenmeye başlayarak dergahlar, Tekkeler, Dede Ocakları oluşturmaya başlıyorlar. Önce Hacıbektaş da Şerçeşme diye anılan Dergahlarını kuruyorlar, bundan sora da sırayla Kızıl Deli Dergahını, ABDAL Musa Dergahını, sonra olarak da Mısır’ın Kahire şehrinde Kasrul Ayin Dergahı ile Yüzlerce Tekke kurup, dede Ocaklarını oluşturuyorlar. İşte bu süreçten yüz yıl sonra Hacı Bektaş Dergahından bağımsız olarak Hazar Denizinin kenarında küçük bir şehir olan Erdebil kentinde de Şeyh Safi (1252-1334) Sefevi Dergahını kuruyor. Bu muhabbetimizin asıl konusu, Safevi Dergahının gelişim süreci olacak . Moğolların, kendilerine vergi verecek küçük devletler halinde kurdurduğu Beylikler zamanla gelişip, birbirleri ile mücadeleler etmeye başlıyorlar. 1389 yılında Osmanlı tahtına padişah olan Yıldırım Beyazıd (1354 – 1403), Venedikliler ile ticari anlaşmalar yapıp, Sırplar ile Bizans’la da ittifak kurarak Anadoldaki Beylikleri işgal edip, ülkesine katmaya yani ilhak etmeye başlıyor. Karaman Oğulları beyliğini işgal edince Karamanoğlu Beylerinin başlarını kesip, mızraklara takarak günlerce eğlence tertipliyorlar. Elleri – Ülkeleri işgal edilen beyler, Karamanoğlu Mehmet beyin yazdığı bir mektubu ellerine alıp, kurtarıcı olarak gördükleri Timur’a gidip, dert yanıp, yardım istiyorlar. Timur kendine hallerini anlatan Beyleri dinleyince, “bu sadece sizin anlatmamızla olmaz, elçi gönderip, bir de Beyazıd hana soralım, bakalım deyip, Beyazıd’a elçilerle mektup göndermeye kararveriyorlar. Bu durumu bütün tarihçiler, Dukas’tan Şikari’ye, Solakzadeden, Peçeviye bütün tarihçiler aynen böyle anlatıyorlar. * Mesela Dukas şöyle diyor: “Bayezid, yukarda yazdığım gibi, Bursa’da günlerini geçirmekte iken bir gün İran’dan elçiler gelip, kendisini görmek istediler. Bayezid bunların nereden ve kim tarafından geldiklerini sordu. Bunlar da “İran ve Irak sultanı Timur han tarafından gönderildiklerini” söylediler. Bunun üzerine bu elçilerin istirahatlarını temin etmelerini emretti.” “Birkaç gün geçtikten sonra, bunları davet ederek, ne vazife ile geldiklerini öğrenmek istedi. Bu elçiler huzura çıkarak dediler ki: “Büyük Timur Han, kulları olan bizler vasıtasıyla, size şu haberi yolluyor: Başkalarına ait olan yerleri kaparak, bu yerler ile kendini büyük göstermek doğru değildir. Allah’ın inayetiyle dinsizlerden zapt ettiğin yerler ile iktifa et, diğer beylerden hırsızca aldığın eyaletleri hemen kendilerine iade et ki Cenap-ı Hak seni affetsin ve bu beylerin şükran ve minnettarlığına mazhar olasın. Bunlar olmazsa, beylerin intikamını ben alacağım” dediler ve daha birçok şey söylediler.” “Bayezid, bu sözleri duyduktan sonra, bu elçilerin sakallarının tıraş edilmesini ve böylece şerefsiz olarak kovulmalarını emrederek, bunlara dedi ki: “Gidin, bir an evvel gelmesini efendinize söyleyin. Kendisini bekliyorum. Şayet gelmeyecek olursa, meşru karısından boş olsun.” Daha bazı ağır sözler söyleyerek, bunları – şerefsiz bir vaziyette – kovdu.” Dukas, Bizans Tarihi, İstanbul, sayfa 34 * Şikâri ise, “Karamannâme” adlı kitabında buna daha geniş bir yer ayırarak, konuyu farlı bir açıdan şöyle anlatıyor: “Râvi eydur: Timur, Osmanoğlu ile cenk edeceğin mükerrer bildiler. Karamanoğlu yazub Aydınoğlu’n, Hamidoğlu’n ve Menteşoğlu’n ve İbn Eşref ve Saruhan’ı Timur’a gönderdi. Sivas’tan bir konak çıktuğu gün bu beş beg gelüb Timur’a Karamanoğlu’nun mektubun sundular. Timur açıp okudu. Demiş ki: Osman’a tabl ‘âlem biz verdük’ ‘Âkibet yine dönüp bize düşmân. Ve Hâkipâye varan beş begin kılıcıyla feth eylidikleri vilâyeti ellerinden alup muhkem zulm eylemiştir. Zulumü cihanı tutmuştur dedi.” Şikari, Karamanname , sayfa, 227 Sözün kısası bu beş bey, mektubu verip Kapıcıbaşına hallerini arz eyleyerek Timur’un huzuruna çıkıyorlar. “Bunlar dediler ki: -Kılıcımız ile feth eylediğimiz diyarı zulüm edüb elimizden aldı. Timur dahi ahd eyledi ki: -Sizi diyarunuza beğ eylemeyince diyâr-ı Acem’e dönmeyeyim, dedi .” Şikari, Karamanname sayfa, 227 – 228. * Hadidi ise şöyle anlatıyor: “Hemen cem ‘etdi leşkerler fırâvan Gelibolu’yu geçdi Yıldırım Han İşidüp Menteşeoğlu bildi hâli Buluşmağa bu hasma yok mecali Binüp tenhâ başın aldı vü gitti Horasan’a Temur tahtına yetdi.” Hadidi Tarihi, İstanbul 2015, sayfa, 105- 106. * Aşıkpaşaoğlu ise, sual edip cevap verme tarzıyla yazdığı kitabında bu konuyu şöyle anlatıyor: Sual: Ya o Anadolu illerinden, Bayezid Han’dan kaçıp gidenlerin halleri ne oldu? Cevap: Bazıları Temur’e gittiler. Tahratan, Germiyanoğlu, Düzme Aydınoğlu, Menteşeoğlu ve İsfendiyar’ın elçisi beraber gitti. Bunların her biri başka türlü gitti. Germiyanoğlu, İspili hapsinden veziri ile kaçtı. Ayıcılara, maymunculara uydu. Temur’e vardı. Menteşeoğlu sacını, sakalını yoldurdu. Işık olup gitti. Aydın beğ oğlu çerçicilik ederek gitti. İsfendiyer elçisi ile Tahratan nöker olup birlikte kaçtı. Bunlar Temur’e varınca hallerini arzettiler. Yalvardılar. Dediler ki: “Ey sâhib-kıran Bize merhamet et ki gayet mazlumlarız.” Asıl kışkırtan Tahratan ve Germiyanlıoğludur. Zira biri hapisten çıkıp gitti. Biri de oğlundan, kızından, karısından ayrılmıştı. Böylece bunların sözleri tesirli oldu. Temur’ü kendilerine uydurdular. Temür, beğlere dedi ki: ‘Ey beğler! Şimdi bu Yıldırım Han gazi handır. Siz dersiniz ki bizim günahımız yoktur. Hanlar sebepsiz yere kimseyi incitmezler. Bunun türlü sebepleri varır. Biri budur ki sizden para istedi. Biri de gelin bana itaat edin dedi. Biri de gazaya vardığımda bana çeri verin dedi. Şimdi siz bunların hiçbirini yapmazsanız töredir ki incite. Sizin bu sözleriniz yalan veya gerçek olabilir. Doğru söylüyorsanız hanlara bunun gibi iş lâyık değildir. Eğer siz yalan söylüyorsanız size lâyık değil ki hanlara suç yükleyesiniz. Hele elçi göndereyim. Göreyim han dahi ne söyler.’ Germiyanoğlu dedi ki: ‘Hanımız! Bizim halimiz iki türlüden başka türlü değildir. Ya gerçektir, ya yalandır. Eğer gerçekse iyilik ve yiğitlik senden. Yalansa padişahlara memleket zapt etmek âdettir.’ Bunun üzerine Germiyanoğlu’nun sözüne uyarak elçi gerektir dediler. … Elçi geldi. Kağıdını ve armağanını verdi. Bayazıd Han ne kağıdına, ne de armağanına hiç iltifat etmedi. Kendisi sert bir kâğıt yazdı. Elçinin eline verdi, gönderdi. Elçi gidince Bayazıd Han vezirlerine : ‘Tez hazırlık görün ki Temür’ün üzerine giderim. Onu, memleketinden çıkartmam.’ dedi. Ali Paşa dedi ki: ‘Devletli sultanım! Ne hacet ki askerimize zahmet çektirelim. Bırakalım, gelsin. Memlekete girsin. Onları öyle kıralım ki kendi memleketlerine haberlerini yine biz gönderelim’ dedi. Beğler bu düşünceyi ve tedbiri uygun görüp beğendiler. Lâyık buldular ve cümlesi kabul eylediler. Bayazıd Han’ı kendi düşüncesine bırakmadılar. Asker toplamakla uğraştılar. Temür oradan yürüdü. Bayazıd Han, Vılakoğlu’na “gel” dedi ve kendi askerini Anadolu’da topladı. Hazır oldular. Temür Sivas’a geldi. Aşıkpaşaoğlu Tarihi, yayına hazırlayan Atsız. Ötüken yayınları 1970, sayfa, 81-82
Beyazıd’ın, Timur’un elçilerine çok kötü davranması üzerine, ipler kopuyor, elçilerle gönderilen mektuplaşanlardan bir sonuç alınamayınca, Timur Anadolu’ya sefer düzenleye karar veriyor. Timur’un Anadolu Seferine Tahratan ile Akkoyunlu federasyonun önderi Kara Yülük Osman Bey rehberlik ediyor. Franz Babinger, Şeyh Bedreddin kitabında, Timur’un Anadolu’ya seferi sırasında Safevi Dergahından Sadredin’i de rehber olarak yanına aldığını söylüyor (bakınız sayfa 103, LA yayınları). Böylece Timur’un yanyana getirdiği bu iki güçün, Safevi Dergahı ile Akkoyunluların birlikteliğin Anadolu tarihin de çok önemli etkileri oluyor. Bu muhabbette bu birlikteliğin etkilerini bilince çıkarmaya çalışacağım. Timur, Anadolu’ya sefer düzenlediğinde, önce -1400 yılında- Şam’a kadarki Anadolu bölgesine hakim oluyor. Bu bölgeye hakim olunca, bu bölgede başşehri Tiğran (bu günkü Diyarbakır) olan “Diyarbekriyye ülkesini” Karakoyunlulardan alıp, Akkoyunlu konfederasyonu başkanı Kara Yülük Osman Beye (1356 – 1435) vererek, burada asıl adı “Devleti Türkmeniye” olan Akkoyunlu Devletini kurduruyor. Karakoyunlularca kurulan Diyarbekriyye Devletinin, o zamana gelene kadarki tarihi sürecini ayrıca incelemek gerekir ama bu yazının konusu bu değil. Timur, 1400 yılında Dımışkı denen Şam bölgesini aldıktan 2 yıl sonra da Ankara Savaşı’nda Osmanlı Devletini yenip, padişahını esir alıyor. Timur, İzmir’i de, Rodos Şövalyelerinden alıp, Aydınoğlu Beyliğine vererek, Anadoludan, ülkesi olan Semerkant’a doğru giderken yol güzergahında olan Erdebil Şehrine uğrayıp, orada Safevi Şeyhi Ali ile görüşüyor. Timur, ele geçirdiği ülkelerde elinden iş gelen, bir becerisi, ustalığı olan bilgeleri, sanatkârları, yazarları toplar, onları başkentine götürüp, Semerkant’i bir kültür merkezine dönüştürmeye çalışırmış. Timur, Anadolu seferi sırasında da, Walter Hınz’ın dediğine göre 30 bin, Oktay Efendiyev’in dediğine görene de 40 bin kişiyi toplamış yanında götürüyormuş. Timur, Erdemli’de Safevi Şeyhi Ali ile görüşürken ona, “senin müridin mi çok, benim askerim mi çok” diye sormuş. Şeyh Ali’de, “senin askeriyin de çoğu beni müridim” cevabını alınca, benden bir isteğin var mi demiş. Safevi Şeyhi Ali’de, “Senden isteğim, Rum seferinde topladığın esirleri, dergahıma bağışlaman” demiş. Bunun üzerine Timur, Rum seferinde topladığı bu kişileri Safevi Dergahına bağışlamış yani o esirleri Safevi Dergahına vermiş. Timur’un, Safevi Dergahına verdiği bu kişileri, Safeviler Erdebil şehrininde bundan sonra “Rumlu” diye anılacak olan bir bölgesine yerleştirip, onları eğiterek, geri geldikleri bölgelere göndermişler. Safevi Dergahında eğitilip, Anadolu’ya gönderilen bu kişiler, çocuklarını, torunlarını da EDEB Erkan öğrenmeleri için Safevi Dergahına göndermeye başlamışlar; böylece de Anadolu da Safevilere bağlı aktif bir nüfus oluşmuş, böylece Safevilerin etkisi Anadoluda artmış. Timur’un bu etkisi olmasaydı, Hazar Denizin kenarında küçük bir şehir olan Erdebil kentinde ki Safevi Dergahının etkisi Anadolu’ya bu kadar yayılabilir miydi bilmiyorum? Şimdi buradan tekrar Timur’un kurdurduğu Akkoyunlu Devletine gelelim. Kara Yülük Osman 1435 yılında ölünce, yerine oğlu Yar Ali sultan olmuş ama taht kavgası çıkmış. Yar Ali’nin oğlu Uzun Hasan, 1453 yılında Akkoyunlu Devletinin başşehri olan Tiğrani ( bu günlü Diyarbakır’ı) ele geçirerek, bu taht kavgasına son vermiş. 1453 Fatih İstanbul’u , Uzun Hasan da Diyarbakır’ı aldığı için, birine “Büyük Fatih” ya da “Büyük Türk”, diğerine de “Küçük Fatih” ya da “Küçük Türk” denmiş. Büyük Fatih ya da büyük Türk diye anılan Fatih Sultan Mehmet, Küçük Fatih ya da Küçük Türk diye anılan Uzun Hasan’ın ülkesine 1473 yılında saldırıyor. Osmanlı Devleti ile Akkoyunlu Devleti Erzincan’ın Otlukbeli bölgesinde savaşıyorlar. Silah ile teçhizat bakımından çok güçlü olan Fatih’in Osmanlı Devleti, vatanını, yurdunu savunan Akkoyunlu Devletinin ordusunun kahramanca Savunması karşında boşarızlığa uğrayıp gerisin geri gelir. Otlukbeli Savaşında, Şah İsmailin babası Şeyh Haydar da, dayısı Uzun Hasan ile beraber Akkoyunlu Ülkesini savunuyor. Bu konu için, Otlukbeli savaşında, Osmanlı Ordusunda subay olan, Ciovanni Mara Angiolello’nın “Seyyahların gözü ile Sultanlar ve Savaşları” adıyla Türkçeye çevrilen kitabını okumanızı öneririm. Bu kitabın anlattığına göre, Otlukbeli Savaşından sonra, Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmet babasına karşı isyan edip, Şiraz’ı ele geçiriyor. Uzun Hasan, Ordusunu çekip Şiraz’a yürüyünce de Uğurlu Mehmet kaçıp Osmanlıya sığınıyor. Uğurlu Mehmet, Osmanlı sarayına gelince, Fatih ona büyük ilgi gösteriyor, durum dönemin tanığı olan “Sultanlar ve Savaşları” kitabında şöyle anlatılıyor: at üzerinde “ikinci saraya gelmesine izin verilir. Sultandan başka birinin oraya atlı gelmemesi adettendir. Şeyhzade (yani Uğurlu Mehmet) attan inince belinde kılıncı ile sultanın karşısına çıkmasına müsade edilir. Çünkü ister ileri gelenler olsun hiç kimsenin, hatta bizzat Türk şehzadelerin bile bellerinde kılınçla Sulta’nın huzuruna çıkmaya hakları yoktur. Uğurlu Mehmet gelince Büyük Türk (Fatih’e böyle diyor) yerinden kalktı ve sevgiyle onu selamlayıp yanına oturttu. Bir saat kadar onunla sohbet etti. Fatih Sultan Mehmet ona “oğul” diye hitap edip, pek çok konuda önerilerde bulundu. … Büyük Türk, ona, düşmanı olan babası Uzun Hasan’ın sarayında padişahlık tahtına oturtacağı sözü verdi. Uğurlu Mehmet’e mücadelesini başlatması için asker ve sefer malzemeleri verip, Büyük Türk ile Uzun Hasan arasında sınır bölgesinde yer akan Sivas şehrine gönderdi.” … Bu arada Uzun Hasan’ın hasta olup, yatağa düştüğü haberleri yayıldı. Daha sonra Uzun Hasan’ın öldüğü söylenip, ona cenaze töreni düzenlenerek, el altından Uğurlu Mehmet’e gelip, tahta oturması isteniyor. Bunun üzerine Tebriz’e gelen Uğurlu Mehmet, Akkoyunlu Devletinin görevlilerince babası Uzun Hasan’ın sapasağlam oturduğu bir yere götürülüyor. Uzun Hasan, Uğurlu Mehmet’in zindana atılmasını emrediyor.” Konu için bakınız, Ciovanni Mara Angiolello, Seyyahların Gözüyle, Sultanlar ve Savaşları, Yeditepe yayınları, İstanbul 2012, sayfa 63-64. * Bence Türk tarihinin en ilginç kişisi olan Uzun Hasan, adı gibi uzak görüşlü de bir sultanmış (padişahmış). Uzun Hasan, Anadoldaki Safevi taraftarlarının gücünü yanına almak için, Safevilerin önderi Şeyh Cüneyd’i (1429 – 1460) Diyarbakır’a davet ederek, onu Bacısı Hatice Beğüm ile evlendirmiş. Bu evlilikten Şeyh Haydar dünyaya gelmiş. Böylece Timur’un bir araya getirdiği Safeviler ile Akkoyunluların güç birliği tekrar başlamış. Şeyh Cüneyd öldükten 2 ay sonra dünyaya gelen, Şeyh Haydar, Uzun Hasan’ın sarayında doğup, Uzun Hasan’ın himayesi altında yetiştirilerek büyümüş. Şeyh Haydar taraftarlarına, Alevilerin yol diliyle söylersem taliplerine “Tacı Haydar” ya da “Haydar’i Taç” denilen 12 dilimli kırmızı başlık (Kırmızı börk) giydirdiği için, bundan sonra Safevi Dergahının taliplerine (taraftarlarına) “Kızılbaşlar” denmeye başlanıyor. Tarihte Mazdekler ile Türklerin bir gurubu, mesela Babek – Hürremi taraftarları da Kırmızı börk giyiyorlar ama Şey Haydar taraftarlarına kendilerine has, 12 İmamları temsilen, 12 dilimli kırmızı börk giydirdiği için bunlara Kızılbaşlar deniyor. Uzun Hasan’ın iki eş varmış. İlk eşi Trabzon Rum İmparatoru Calo Johannes kızı Despina Hatun. Uzun Hasan’ın Despina Hatundan bir oğlu üç kızı oluyor. Uzun Hasan, himayesinde büyüttüğü bacısının oğlu Şeyh Haydar’ı Despına Hatundan olan, bir adı Marta bir adı da Alem Şah Beğüm olan kızı ile everiyor; bu evlilikten de üç erkek, üç de kız çocuk dünyaya geliyor; şey Haydarın en küçük çocuğu 1487 yılında doğan İsmail. 1478 yılında, Uzun Hasan ölünce, oğlu Yakup iktidara gelmiş ama Uzun Hasan’ın çocukları arasında da taht kavgası başlamış. Şah İsmail doğduktan bir yıl sonra, Akkoyunlu Sultanı Yakup bey, tahta varis olmasından korktuğu, Şeyh Haydarı öldürtüp, Şey Haydar’ın cenazesini Tebriz’e getirtip, teşhir ettikten sonra, Şeyh Haydarın cenazesini köpeklere yedirip Şeyh Haydarın çocukları ile bacısını da kimi kaynaklara göre, mesela Hasan’ı Rumlu’nun Ahsenüt Tevarih kitabına göre “İstahr“ diye bir kaleye hapsettirmiş, kimi kaynaklara göre de, mesela o dönemde yaşayan kişilerin yazdığı “Seyyahların gözü ile Sultanlar ve Savaşları” adıyla Türkçeye çevrilen, Ciovanni Mara Angiolello’nın kitabında verilen bilgiye göre de Şeyh Haydar’ın eşi ile çocuklarını Hristiyan Ermenilerin yaşadığı, Van gölündeki Akdamar adasında göz hapisinde bulundurulmaya başkamış. Bu bilgiye göre Şah İsmail, 3 yaşına kadar yani dayısı Sultan Yakup bey 1490 yılında ölene kadar Akdamar adasında göz hapsinde tutulmuş, bu sürede de Hristiyan keşişlerden eğitim almış. Akkoyunlu Sultani Yakup Bey 1490 yılında, hamam sefası sırasında zehirlenip öldürülünce, Şeyh Haydarın çocukları ile eşi tutsaklıklıktan kurtulmuşlar ama bu serbest hayatları uzun sürmemiş. Akkoyunlu taktına geçen Rüstem, Şeyh Haydarın oğulları etrafında Kızılbaşların birleşip, etkin bir güç olmasından korkup Şey Haydarın çocuklarına saldırıyor. Şeyh Haydarın büyük oğlu Yar Al’yi 1494 yılında öldürülüyor. Tarih kitaplarında Sultan Ali diye geçen Şeyh Haydarın büyük oğlu Yar Ali, ölürken kendi yerine küçük kardeşi İsmaili görevlendirdiği için Şeyh Haydarın yardımcıları İsmaili anası ile kardeşi İbrahim’den ayırıp, bir yandan koruyup kollamaya bir yandan da onu eğitmeye başlamışlar. * Vurgulama babında tekrar edeyim ki, Akkoyunlu sultanı Rüstem Bey, Kardeşini öldürüp tasfiye edince, Şah İsmailin kardeşi Ali’nin etrafında birlik olan Kızılbaşların güçlenmesinden de korkup, 1494’de Şah İsmailin abisi Yar Ali’yi öldürtüp, İsmaili de aratmaya başlıyor. Yar Ali ölmeden evvel tacını küçük kardeşi İsmaile vererek onu Kızılbaşlara Şeyh olarak atıyor. Böylece abisi Yar Ali’nin öldürülmesinden Sonra, yol ehli kişiler tarafından Şah İsmail’in kaçırılıp, korunduğu; bir yandan saklanarak, gizlenerek yaşadığı bir yandan da eğitildiği ilginç bir dönem başlıyor. 1487 doğumlu olan Şah İsmail, dayısı olan Akkoyunlu sultanı Rüstem tarafından aranmaya başladığı için gizlenerek yaşamaya başlandığı 1494’de kaç yaşında olur; 7 ya da 8 yaşlarında. Bundan sonra Şah İsmail’i, Safevi Dergahının uluları yetişmesi için eğitmeye başlıyorlar. özellikle Lalası Şamlu Hüseyin Dedenin bu süreçte büyük Emeği geçiyor; Lalası Şamlı Hüseyin dede ile beraber, Şeyh Haydarın yardımcıları olan Safevi geleneğinin – Dergahının 7 ulusu, İsmail’in hem korunması ile hem de eğitilmesi ile ilgileniyorlar. Bu kişileri burada anmak gerek diye düşündüm: Şah İsmai’i Lahican bölgesine götürüp onu saklayıp, gizledikleri dönemde eğiten Kızılbaş uluları şunlar: 1- Şamlu Hüseyin Bey. Şah İsmail’in lalası olan Şamlu Hüseyin ona savaş sanatını öğretiyor. 2- Hadım Bey, Şeyh Cüneyd ile Şeyh Haydarın en seçkin yardımcısı (Halife’si) 3- Kara Piri Kacar- Savaşçı Kızılbaşların ünlü komutanı. 4- Rüstem Bey Karamanlı 5- Bayram Bey Karamanlı 6- Abdal Bey Dede. Şeyh Haydar’ı yetiştiren, özel öğretmemi Lalası. 7- İlyas Bey, Aykut oğlu. Konu Rumlu Hasan’ın Ahsenüt Tevarih kitabında da var ama ben bu bilgileri Cengiz Yıldırım’ın Şah İsmail Safevi Kızılbaş Devleti (sayfa 85) ile Azerbaycanlı yazar Güntay Gençalp’in, SAFEVİLER adlı kitabından aldım; bakınız sayfa 120- 121. Yazar Şah İsmaili yermek için çok çaba sarf etmiş ama kitapta alınacak böylesi bilgiler de var. “Uzmanlık ehli” diye anılan bu heyet, Şah İsmailin eğitimi için, gerektiğin de başka öğretmenlerde bulup getiriyorlar. Bu sayede Şah İsmail Arapçayı, Farsçayı, Kürtçeyi, Türkçeyi, savaş sanatını, Alevi EDEB’ini, bir mecliste oturup kalmayı, destur alıp konuşmayı, hitabet sanatını, şiir yazmayı vs vs öğreniyor. Şah İsmail’in Lehicanda kaldığı öğrenen dayısı Akkoyunlu Sultani Rüstem Bey, yörenin beyine İsmaili sormak için ant (yemin) içirmeye çağırdığında. Yöre beyi İsmaili, ağaçlarının üzerine yaptığı, yere koyduğu için, “benim toprağımda İsmail yok diye ant içiyor ya, o dönem, bu dönem işte. Şah İsmail’i, Şah İsmail eden işte bu eğitim dönemidir. Nesimi bir şiirinde hocası olan Fazlullah Hurifi’den söz ederken şöyle ederya: “Sen Nesimi mantığında dinle Fazlullah’ı gör” bizde şah İsmail Hatayi’nin şiirlerini incelerken bu eğitimin izlerini görebilmeliyiz. * Asıl adı “Devleti Türkmeniye” olan Akkoyunlu Devletinde, Uzun Hasan öldükten sonra başlayan taht kavgası yüzünden Koca Akkoyunlu Devleti dağıtma aşamasına geldiği için, Akkoyunlu Devletinde etkin olan Kızılbaş oymaklar 1500 yılında Erzincan’ın Höbek Dağında ki “Saru Yayla” beldesinde bir Kurultay topluyorlar; adı gerçekten kurultay. Şah İsmail Höbek Dağındaki bu kurultaya etrafındaki 7 bin kişilik Kızılbaş taraftarı ile beraber katılıyor. Bu kurultayda Uzun Hasan’ın oğullarından umudunu kesen Akkoyunlu Devletinde etkin olan Kızılbaş oymakları başlarına Uzun Hasan’ın kızının oğlu olan İsmail’i başlarına getiriyor; böylece de İsmail, Şah İsmail oluyor. Şah İsmail 1501 yılında Akkoyunlu Devletinin başkenti olan Tebriz’i de ele geçirerek böylece Akkoyunlu Devletine sultan oluyor. Yani şunu özel olarak belirteyim ki, Safevi devleti Akkoyun Devletinin bir devamı, bunun için de doğru anlatım Akkoyun devletinde Safeviler dönemi başlıyor denmesi gerekir; yani, yeni bir devlet kurulmuyor, iç savaşla boğuşan Akkoyunlu Devletinin başına Şah İsmail geçiyor. Şah İsmail’in, 1501 yılında Tebriz’i alınca, Dayısı Akkoyunlu Sultanı Yakup Beyin kızı Taçlı Hatun ile evlendiğini hem Walter Hınz’da okumuştum, hem de bu bilgi, “Seyyahların gözü ile Sultanlar ve Savaşları” adıyla Türkçeye çevrilen, Ciovanni Mara Angiolello’nın kitabında var. Bakınız, Yeditepe yayınları 2012, sayfa 82. Safevi Devletinin kuruluş tarihi olarak çoğunlukla Erzincan’ın Saru Yayla beldesinde 1500 yılında toplanılan Kurultayda İsmailin Akkoyunlu başına geçirildiği tarih değil de 1501 yılında Tebriz’i alıp, Akkoyunlu tahtına geçtiği tarih kabul edilir; bence Erzincan Kurultayı tarih olarak kabul edilmelidir. Şah İsmail Akkoyunlu Devletinin başına geçip, zaferden zafere koşarken 1512 yılında Osmanlı Devletinde de Yavuz Sultan babasına darbe yapıp, iktidara geçerek hem babasını hem de kardeşleri ile kardeşlerinin çocuklarını öldürterek Padişah oluyor. * Yavuz, İktidarı alıp, padişah olunca, Ali bin Abdülkerim Halife diye bir şahsa, ülkenin sorunlarını anlatan bir araştırma yaptırıyor. Ali bin Abdülkerim Halife’nin çok kapsamlı olan bu raporunda, ülkenin önemli bir sorunu da ülkede yaşayan Kızılbaşlar, bu Kızılbaşları öldürmekten başka çare yoktur deniyormuş. Yavuz padişah olunca, bu raporun gereğini yaparak, gizli bir çalışma yaptırarak, ülkedeki bütün Kızılbaşları gizlice defterlere kaydettiriyor yani fişletiyor, sonra da defterlere kaydedilen kızılbaşları gizli bir operasyonla öldürtüyor; bu tam bir soykırım yani evrensel dille “jenosit”. Selahattin Tansel, Türk Tarih Kurumundan çıkan, “Yavuz Sultan Selim” adlı kitabında, Ali bin Abdülkerim Halife’nin raporuna bağlı kalınarak öldürülen Kızılbaşların sayınınn 40 binden fazla olduğunu tarihi belgelere dayanarak yazmış: bakınız Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara 2016, sayfa 46 (ayrıca 32-33-34 sayfalara da bakınız) . Yavuz Sultan Selim bütün bunları Çaldıran seferine çıkmadan evvel yaptırıyor. * 1512 yılında babasına karşı darbe yapıp, Osmanlı tahtını ele geçiren Yavuz Sutan Selim, yaklaşık olarak 100 yıl önce Timur’un Türkmenlerle anlaşıp, Osmanlı’nın Üzerine yürüdüğü gibi, Yavuz’da Kürt Beyleri ile anlaşıp, 1514 yılında Şah İsmailin başında bulunduğu Kızılbaş Safevi devletinin Üzerine yürüyor. Yavuz’un Safevi Devletine sefer eylediğin haber alan Şah İsmail de komuta heyetini toplayıp, ne yapacaklarını görüşüyorlar. Safevi cephesinde olan Rumlu Hasan, Şah İsmail’in savaş kabinesindeki bir muhabbeti şöyle anlatıyor: “Rumluların yönetimini bilen Han Muhammed Ustaclu, Halife Nur Ali ve bazıları, muhalifler kendilerini korumaya almadan, Çaldıran’da onlara saldıralım ve işlerini bitirelim dediler. (Fakat) Şamlu Durmuş Han bunu reddetti ve Han Muhammed’e hitaben “Senin borun Diyarbakır’da öter” dedi. Onlar kendilerini korumak için ellerinden geleni yapıncaya kadar bekleriz. Daha sonra savaş meydanına gider ve onların askerlerini yok ederiz” dedi. Hakan İskender şân (yazar Şah İsmailden böyle söz ediyor- Rıza), Durmuş Hân’ın söylediğini kabul etti.” Rumlu Hasan, (Ahsenü’t Tevârih) Şah İsmail Tarihi, Ardıç yayınları, Ankara 2004, sayfa 178- 179. Neşet Ertaş bir türküsünde, “Gafil varmak biz düşmanın üstüne / Hazır ol vaktine diyenlerdeniz” der. Şah İsmail böyle mertçe davranmasa Neşet Ertaş bu türküyü söyleyemezdi; bu inançla bu tür türküler söyleyebilmek meydan muhaberesi kazanmak kadar önemlidir. 23 Ağustos 1514’de yaşanan Çaldıran Savaşı sabahtan akşama kadar bir gün sürüyor. Akşam olunca, Şah İsmail Kızılbaş Ordusunu sahadan çekiyor, Yavuz da “bu bir tuzaktır diye endişe ettiği için peşlerinden gitmiyor, (bakınız Rumlu Hasan sayfa 183). Şah İsmail Ordusunu Dergüzen şehrine, Yavuzda Tebriz’e götürüyor, ( Bakınız Rumlu Hasan sayfa 184). Bence Çaldıran Savaşı da Tıpkı Otlukbeli Savaşı gibi bir din iman Savaşı değil, hükümdarların egemenlik savaşıdır. Çaldıran savaşından sonra Şah İsmail başka bir sefere çıkmıyor 17 Temmuz 1524 yılında vadesiyle ölüyor. Aragon, Picasso ile Kafkanın anlatıldığı “Kıyısız gerçeklik üzerine” adıyla Türkçeye çevrilen kitaba yazdığı önsözde: Kişilerin başından ne geçtiği değil, kişilerin bu hayatta ne ürettiği önemlidir” der. Bu bağlamda bir yaşında babası öldürülüp, vücudu köpeklere yedirilerek 3 yaşına kadar gözaltında tutulan, 7 yaşından 14 yaşına kadar aranarak gizli saklı yaşayan şah İsmail, 14 yaşında Akkoyunlu Devletine sultan olup hem Türk edebiyatının hem de Alevi edebiyatın en güzel şiirlerini yazmıştır. Bu bilgiler eşliğinde Şah İsmail Hatay’ın yazdığı şiirlerini inceleyip değerlendirmek gerekir. Şah İsmail bu dünyadan göçeli beşyüz yıl oluş. Onu dünyadan göçüşünün beş yüzüncü yıl dönümünde bu bilgiler eşliğinde deyişlerini (şiirlerini) anıp inceleyelim istiyorum. Aşk ile Rıza Aydın Eylül – Ekim 2024
Değişmeyen Yol: Geçmişten Günümüze Yaşayan Alevilik ve Onu Gerçeğe Dönüştürmenin Yolu Alevilik, tarih boyunca birçok inanç gibi donup taşlaşmak yerine, özünü koruyarak akmayı başarmış nadir bir “yaşayan hakikat”tir. Kökenleri Anadolu’nun kadim kültürlerinden Ana tanrıca ,, batıni İslam yorumlarına ve heterodoks (KIZILBAŞLIK) geleneklere uzanan bu yol, asırlardır değişmeden gelen temel ilkeleriyle günümüzün ekolojik, toplumsal ve ruhsal krizlerine karşı hâlâ güçlü bir alternatif sunmaktadır.
Aleviliğin değişmeyen çekirdeği, Hakk anlayışında yatar. Hakk insanın dışında uzak bir varlık değil; insanın içinde, doğada ve tüm varlıkta tecelli eden mutlak gerçektir. Bu anlayışın pratik ifadesi olan “eline, diline, beline sahip ol” ilkesi, ahlaki bir kural olmanın ötesinde, nefis terbiyesinin ve insan-ı kâmil olma yolculuğunun temel taşıdır. Eline sahip olmak zulüm ve hırsızlıktan uzak durmak, diline sahip olmak yalan ve gıybetten sakınmak, beline sahip olmak ise içgüdüsel arzulara gem vurmak anlamına gelir. Bu üçlü disiplin, bin yıldır değişmeden Aleviliğin etik omurgasını oluşturur.
İkinci değişmez damar EŞİTLİKTİR. Cem meydanında kadın ve erkek “CAN” olarak yan yana durur; cinsiyet, statü veya sınıf ayrımı yapılmaz. Semah dönerken, lokma paylaşırken ve rızalık alırken bu eşitlik somutlaşır. “72 milleti bir görmek” ilkesi, Aleviliğin hümanist felsefesinin en net yansımasıdır. Cem ve rızalık kültürü ise toplumsal vicdanın en güçlü mekanizmasıdır. Cem, sadece ibadet değil; kolektif arınma, yüzleşme ve yeniden doğuştur. Rızalık, hukukun ötesinde vicdani bir sözleşmedir: Kimse birbirine hakkını helal etmeden yola devam edemez. Düşkünlük kurumu da bu sistemin ayrılmaz parçasıdır. Kolektif ocak sistemi, Aleviliğin bilgi ve erkân aktarımındaki en önemli yapısal unsurdur. Geleneksel pir-talip ilişkisi, mürşit-pir-rehber-talip silsilesiyle bilgiyi kuşaktan kuşağa taşırken, günümüzde bu yapı kolektif bir senteze evrilmelidir. Tek tek ocakların bağımsızlığı korunurken, cemevi, dernek ve komünal meclislerde ocaklar ortak karar alır, rızalık meclisleri oluşturur ve yol bilgisini paylaşıma açar. Böylece pir-talip ilişkisi hiyerarşiden ziyade eşitlikçi ve dayanışmacı bir ağa dönüşür; tam da ekolojik komünal hak yolunun ruhuyla uyumludur. DOĞA ile kurulan bağ da Aleviliğin değişmez unsurlarındandır. SEMAH, evrenin dönüşünü simgelerken, dağ, su, ağaç ve hayvanlar kutsalın tezahürü olarak görülür. Alevilik, insan-merkezci değil, yaşam-merkezci bir ontolojiye sahiptir.
Günümüzde bu kadim ilkeler, Ekolojik Komünal Hakk Yolunda yeniden hayat bulabilir.. Varlığın birliği, hakikat arayışı, eline-diline-beline sahip olma ahlakı, rızalık toplumu, kadın-erkek eşitliği, doğa ile uyum ve kolektif üretim gibi ilkeler, permakültür bahçeleri, güneş enerjisiyle çalışan kooperatifler, kadın kooperatifleri, halk üniversiteleri ve rızalık meclisleri aracılığıyla somut bir yaşam modeline dönüşür. Kolektif ocak sistemi burada ortak akıl ve vicdan olarak işlev görür.
Aleviliğin yaşayan ruhu, asırlardır ozanların deyişlerinde en güçlü ifadesini bulur. Bu sözler, sadece tarihsel bir miras değil; bugünün gönüllerinde hâlâ nabız gibi atan bir sevgi ve hakikat çağrısıdır. Yunus Emre şöyle seslenir:
İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsen Ya nice okumaktır
Pir Sultan Abdal, doğa ile bütünleşmeyi ve Hakk’a çağrıyı şöyle dile getirir: Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlam seni Sular ile seller ile çağırayım Mevlam seni
Nesimi, vahdet-i vücudun derinliğini cesurca ifade eder: Benim canım senin canın içinde Senin canın benim canım içinde İkimiz bir can olduk Birlikte Hakk’ı bulduk
Hace Bektaş Veli’nin öğretisi ise ozanların dilinde yaşar: Eline, diline, beline sahip ol
Bu kadim deyişler, çağdaş düşünürlerin sözleriyle de anlam kazanır. Sosyal ekoloji kuramının öncüsü sosyolog Murray Bookchin şöyle der: “Toplumsal ekoloji, doğayla uyumlu bir toplumu ancak komünal demokrasi ve özgür bir rızalık kültürüyle kurabilir.”
Psikolog Erich Fromm sevgiyi bir eylem olarak tanımlar: “Sevgi, bir sanat değil; bir varoluş biçimidir. Kendini ve ötekini özgürleştirmekle başlar.” Ekopsikolog ve yazar Joanna Macy ise doğa ile bağı şu sözlerle vurgular: “Biz doğadan ayrı değiliz; doğanın kendisiyle şifalanırız. Kolektif yas ve kolektif sevinç, ancak birlikte yaşanır.” Peki, bu değişmeyen öz ile yaşayan Alevilik arasında nasıl bir bağ kurabiliriz? Cevap, özü bugünün şartlarına taşımakta yatar. Cem, sadece belli mekânlarda değil, adaletin ve yüzleşmenin yaşandığı her ortamda canlandırılabilir. Rızalık, ritüelden öte, gündelik hayatta hakkı gözetmek ve vicdanla davranmak haline gelebilir. Kolektif ocak sistemi ve ekolojik komünal pratikler –ortak bahçeler, kadın kooperatifleri, mahalle cem meclisleri– bu dönüşümün somut araçlarıdır.
Bunu gerçekleştirmek için:
Aleviliği sadece anlatılan değil, yaşanan bir değer haline getirmeliyiz. “Eline, diline, beline sahip ol” ilkesi ailede, okulda, iş yerinde ve doğayla ilişkide pratiğe dökülmelidir.
Cem ve rızalık kültürünü güncelleyerek, kırgınlıkları çözmeye odaklı modern meclisler oluşturmalıyız.
Kadın-erkek eşitliğini cem meydanından çıkarıp evde, işte ve karar mekanizmalarında yaşatmalıyız.
Doğa ile bağı yeniden kurarak, tüketim yerine uyum odaklı bir yaşamı benimsemeliyiz. Bugün Aleviliğin en büyük sınavı, özünü kaybetmeden kendini yenileyebilmesidir. Ne geçmişe kapanmak ne de köklerinden kopmak… Asıl mesele, yolun ruhunu koruyarak ekolojik, komünal ve vicdan temelli bir gelecek örmektir.
Çünkü Alevilik bir sonuç değil, bir süreçtir; bir kimlik değil, bir arayıştır; öğrenilen değil, yaşanan bir hakikattir. Ozanların deyişleri ve çağdaş düşünürlerin ışığı, bu hakikati gönülden gönüle taşımaya devam eder. Son söz yine yolun dilinden gelsin: Yol bir, sürek bin bir derler Yol’a giren eğri Durmaz Hak’tan gayrı söz söyleyen Kendi özün doğru bulmaz
Mesele, bu sözü tekrar etmek değil; onu hayatın kendisine, doğayla uyumlu, eşit ve rızalık temelli bir yaşama dönüştürebilmektir. Hak erenler demine, hu! Nice Muhabet ve tefekkürlere! Aşk ile Özkan Ataç : yol talibi