Ana Sayfa Blog Sayfa 12

BAŞ SORUMLULAR, SUÇLULARI KUTSAYANLARDIR!

0

Okullarda giderek artan şiddeti bireysel patolojilere bağlamak yanlıştır. Türkiye’de toplum, vatandaşların içine sokulduğu ekonomik, sosyal ve siyasi baskı yüzünden patlama noktasına gelmiştir.
Gençlerin suça eğilimli hale gelmesinde kuşkusuz çeteleri, aşiretleri, mafyayı, şiddeti olumlayan TV dizilerinin, filmlerin, bilgisayar oyunlarının ve sosyal medyanın etkisi vardır. Ancak bu etkiye katkıda bulunanlar, yalnızca kurgusal dünyada değil, gerçek dünyada da var.
Mafya babalarını Meclis’te ve MHP Genel Merkezi’nde ağırlayıp fotoğraf çektiren, on binlerce insanın öldürülmesinden sorumlu teröristi “barış elçisi” gibi gösterip kilim hediyesini alan Bahçeli sorumludur.
Çünkü bu davranışlarla topluma verilen mesaj, “Siz de silahlı bir mafya ya da terör örgütü kurup bir gün saygı görebilirsiniz”demekten başka bir şey değildir. Şiddetin sonuçta bir güç kaynağına dönüştüğü izlenimi doğmaktadır.
“Kininin peşinde bir gençlik” yaratmak istediklerini yıllardır tekrarlayarak toplumsal kutuplaşmayı artıran Erdoğan…


Tarikatlarla protokol yapmakla, ulusal eğitimden Atatürk’ü ve laikliği çıkarmakla uğraşırken eğitim politikasını iflas ettiren ve okulları güvensiz alanlara çeviren Yusuf Tekin sorumludur.
Tecavüzcülerin, kadın katillerinin, dolandırıcıların, hayvan katledenlerin salınıp gazetecilerin hapse tıkıldığı bir toplumda ne adaleti sağlayabilirsiniz ne de masum insanları koruyabilirsiniz. Önce şiddeti kutsamaya son vereceksiniz ki büyükleri örnek alan çocuklara doğru yol gösterilsin!
Türkiye’de toplumsal ahlak çökmüş, adam kayırmacılık, hırsızlık, yolsuzluk ve en kötüsü de adaletsizlik tavan yapmış; sosyal çürüme en ince kılcal damarlara kadar yayılmış, gençlerin gelecekten umudu yok edilmiş, kimsenin can güvenliği kalmamıştır. Bütün bunlar siyasetle yakından ilgilidir ve çözümü de siyasi mekanizmalar işletilerek bulunmak zorundadır!
O nedenle diyorum ki HÜKÜMET İSTİFA!

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/zulal-kalkandelen/bas-sorumlular-suclulari-kutsayanlardir-2495831?fbclid=IwY2xjawROvnhleHRuA2FlbQIxMABzcnRjBmFwcF9pZBAyMjIwMzkxNzg4MjAwODkyAAEeuRV-WhfU2rg8T9nUc2ss1mLqOJF9WgPlfuDiiAL-GvBo7_Pf3j6mQJy2Sgg_aem_ZyWdqvm-b5PQL00Ypi8pNA

Hiçlik deryasına düştüm düşeli

0

Hiçlik deryasına düştüm düşeli
Sırrı Hakikatı yazar eyledim
Vahdeti Mevcudda piştim pişeli
Hakk’ın birliğine nazar eyledim

Günah ne bilmeden sevabım saçtım
İkilik kininden uzağa kaçtım
Nice can dostlarla dükkanlar açtım
Hesapsız, kitapsız pazar eyledim

Körler “kâfir” dedi, yıktım kaşımı
“Hakk Eyvallah” dedim, eğdim başımı
Kimseler görmeden gözüm yaşını
Döktüm yüreğime bizar eyledim

Manada parlayıp, zahirde söndüm
Bulup Deruni’yi özüme döndüm
Kin, kibir, benliği toprağa gömdüm
Göçmeden nefsimi mezar eyledim…

Bî-mekânım bu cihanda

0

Bî-mekânım bu cihanda
Menzil-ü durağım orda
Sultanım ki taht-u tacım
Hulle vü Burağ’ım orda

Bülbülüm, uş öte geldim
Dilde menşûr tuta geldim
Burda miskim sata geldim
Geyiğim, otlağım orda

Kim ne bile ne kuşum ben
Şol ay yüze tutaşım ben
Ezelîden sarhoşum ben
İçmişim, ayağım orda

Deliyim, pendi tutmazam
Değme yere de gitmezem
İşbu sözü işitmezem
Velâkin kulağım orda

Sır sözü aşkâre denmez
Orda su oda göyünmez
Dün-ü gün yanar söyünmez
Bu benim çerağım orda

Ben bu mülke kıldım cevlân
Yedi kere vurdum seyrân
Muhammed nurunu gördüm
Benim de mekânım orda

Mansûr’um uş dâra geldim
Yûsuf’um pazara geldim
Arslanım, şikâra geldim
Velâkin yatağım orda

YUNUS çün bu fikre daldı
Cihanı ardına saldı
Vallahi hoş lezzet aldı
Dolmuştur damağım orda

Kaynak: Öztelli CAHİT (1984), YUNUS EMRE, S.78-79, Özgür Yayın Dağıtım

o sana yeter

0

Yol dervişe Hâk’tır ikrâr namustur
Özüne sahip çık o sana yeter
Kalbini konuştur dilini sustur
Sözüne sahip çık o sana yeter

İnsan-i kâmil bul ârı’dan arın
Batın bir ummandır derinden derin
Sevginin saygının bastığı yerin
İzine sahip çık o sana yeter

Gidişli-gelişli her demde şen ol
Ayırma kendinden ben ile ben ol
Gönlünü cennet yap bağbanı sen ol
Razına sahip çık o sana yeter

Aç kurdu gözlemle iti haylatma
Yolunu taşlatma eli söyletme
Âşkına âşık ol nefse meyletme
Gözüne sahip çık o sana yeter

Hep yânâ yakıla gezdim divana
Perdeli PERDESİZ girdim kovana
Üryan gel dediler ulu divana
Közüne sahip çık o sana yeter
Âşk ile
16-Nisan-2026-Perşembe

ŞAMANİZİM’DEN GÜNÜMÜZE GELEN 17 ADET GELENEK!

0

  1. Kurşun dökme adeti
    Kurşun dökme adeti de Şamanizm geleneklerindendir. Şamanizm’de buna kut dökme denir.
    Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutuyu talih, saadet unsurunu geri döndürmek için yapılan bir sihri ayindir.
  2. Gelinliğin üzerine bağlanan kırmızı kurdele
    Gelinliğin üzerine bağlanan kırmızı kurdeleler, nişan törenlerinde yüzüklere bağlanan kırmızı kurdeleler, okumaya yeni geçmiş çocukların yakasına takılan kırmızı kurdeleler; hep uğuru ve kısmeti temsil eder.
    Ayrıca kötü ruhların şerrinden korunma sağladığına inanılır.
  3. Mezar Taşlarımız
    Günümüzde toplumda ulu kabul edilen kimselerin ölümlerinden sonra ruhlarından medet ummak ve mezarlarının kutsanışı şaman geleneğin devamıdır.
    Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın sanat eseri haline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir.
  4. Dilek tutmak
    Dilek tutmak da Şamanizm kökenli bir davranış şeklidir. Tabiat ruhlarının dileklerin gerçekleşmesine aracılık ettiğine inanılır.
  5. Köpek Ulumasının Uğursuz Sayılması
    Şamanizm’de köpek bir ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir. Sıradan bir kişinin bu ruhu görmesi, onun pek yakında öleceğine işaret sayılır.
    Anadolu’nun kimi yerlerinde köpek uluması uğursuz sayılmaktadır.
    Köpeklerin bazı olayları önceden algıladıklarına ve bunu uluyarak anlattıklarına inanılır.
  6. Nazar İnancımız
    Anadolu’da halk arasında nazar olgusu çok yaygın bir inanıştır.
    Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük getirdiğine inanılır.
    Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu deve boncuğu” “göz boncuğu” vb. takılır.
    Bu inanış da Şamanizm’den kalmadır.
  7. Kullandığımız Kilim Motifleri
    Eski Türklerde bir Şamanın giysisine yılan, akrep, çıyan, kunduz gibi yabani hayvan şekilleri çizmesinin, bu hayvanları topluluğun yaşam alanlarından uzak tutmaya yardımcı olduğuna inanılır.
    Günümüzde Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim, örtü ve perdelere işlenen desenler, giysiler üzerinde kullanılan motifler bu inanıştan kaynaklanır.
  8. Mevlit ve İlahiler
    Şamanlar ayinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müzik hayatın ve ayinlerin değişilmez bir parçasıdır.
    Oysa İslam dininde Kur’an’ın müzikle okunması kesinlikle günahtır.
    Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz. Muhammed’in Hz. Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır. Mevlit ve İlahiler sadece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır.
    İslam dininde ölünün ardından mevlit merasimi diye bir uygulama yoktur.
    Osmanlı tarihinde ilk Mevlit, 1409-10 yıllarında Bursalı bir fırıncı ustası olan Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır.
  9. Su İçerken Kafanın Elle Desteklenmesi
    Bu da bir Şaman geleneği kalıntısıdır.
    Şöyle ki, su içerken insan akli başından kaçabilir diye kafa elle tutulurmuş.
  10. Mezarlardaki Küçük Suluklar
    Mezarların ayak ucunda bulunan küçük suluklar; ruhların susadıkları zaman kalkıp oradan su içmeleri inancına dayanır.
    Ayrıca kuşların, böceklerin o suluklardan su içmesinin, ölmüş kişinin ruhuna fayda edeceğine inanılır.
    Not: Şaman kültüründe, ayinlerde kullanılan yardımcı ruhlar, kuş biçiminde tasvir edilmişlerdir.
    Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şamanlara, gökyüzüne yapacakları yolculukta yardımcı olmaktadır.
  11. Yukarıda Allah Var
    Tengrizm inancından kalmıştır. Bu anlayıştan dolayı dua ya da işaret ederken eller gökyüzüne açılır.
  12. Sağ Ayak
    Kapıdan çıkarken sağ ayağın önde olması da Şaman kültüründen kalma bir ritüeldir.
    Sol ayakla geçmenin kişiye uğursuzluk getireceğine inanılır.
  13. Su Dökerek Uğurlama
    Şaman kültüründeki suyun kutsallığı olgusunun doğurduğu adettir.
    Su berekettir, kutsaldır.
    Su gibi çabuk dön, ak geri gel, ak çabuk, kazasız belasız git demek için su dökülür gidenin arkasından.
  14. Türbelere,
    Ağaçları, Çalılara Bez ve Çaput Bağlamak
    Şamanizm inancında dilek dileme şekli.
    Küçük kumaş parçaları genel olarak ağaçlara çok önem verildiğinden ve yaşamın sembolü kabul edildiğinden ve yaşam üzerinde muazzam etkileri olduğu düşünüldüğünden, bunların dallarına bağlanır ve dileğin gerçekleşmesi beklenir.
    Günümüz Türkiye’sinde bu eski gelenek halen devam etmektedir.
    Temelinde ise doğadaki her varlığın bir ruhu olduğu inancı yatmaktadır.
  15. Tahtaya Vurmak
    Eski Türkler göçebe oldukları için, daha önce girmedikleri ormanlara girerken, ormandaki kötü ruhları kovmak için ağaçlara vurup bağırarak gürültü çıkarırlarmış.
    Bu davranış aynı zamanda doğa ruhlarına kötü olayları haber verip, onlardan korunma dilemek amaçlıdır.
    Tahtaya vurma adeti, sadece Türk kültüründe değil bir çok Avrupa kültüründe de vardır.
  16. Ölünün Ardından Belirli Aralıklarla Toplanmak
    Birisi öldükten sonra evinde toplanıp dua okumak, bu toplanma işini 7, 21, 40 günde bir tekrarlamak gibi eylemler de Şaman kültüründen kalmadır.
    Eski Türk inanışına göre ruh fiziki bedenini 40 gün sonra terk etmektedir. Vefat edenin 40’ın çıkması deyimi vardır.
    Şamanizm’de ölen kişinin ruhu evi terk etsin, göğe yolculuğuna başlasın, öteki ruhlar doluşmasın diye insanlar ölen kişinin evinde toplanıp ayin yapar, yas tutarlar.
  17. Çocuklara Doğadan Esinlenen İsimler Koymak
    Orta Asya Toplulukları Eski Türkler doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır.
    Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur.
    Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur.
    Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin birçoğu da bu derin bağlardan kaynaklanmaktadır.

“Efendiler.! Memleketteki cehalet mutlaka giderilmelidir.

0

“Efendiler.! Memleketteki cehalet mutlaka giderilmelidir.

Bunu yapmaya mecburuz..Hepimizin esenliği için bunu yapacağız.

Yazık ki, memlekette bilenler azınlığı teşkil ediyor..

Hepimizin şahsi saadeti, çoğunluğun hayat ve saadetiyle mümkündür.

Eğer çoğunluk, yani memleket ve millet, mesut ve mamur olmazsa beş-on kişinin saadetinden ne çıkar.?

Bir memleketteki azınlık, eğer menfaatini çoğunluğun cehaletinde ararsa umumi felaket muhakkaktır..

Şimdiye kadar izlenen yöntem, maalesef azınlığın refahının,sağlanmasına yönelikti..

Bu millet ve memleket beş-on kişinin saadet ve selameti için, beş-on kişinin sefahati,yüzünden bu hâle gelmiştir.!

“(Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK,1923)

Kart eşek kervanı terk etip gitti

0

Kart eşek kervanı terk etip gitti
Bir sonu belirsiz yola düştüler
Sattı cümlesini çark edip gitti
Bir uçsuz bucaksız çöle düştüler

Eşeğin her yalanına kandılar
Yolda o kervanı dizdik sandılar
Çölün ortasında susuz yandılar
Suları kurumuş göle düştüler

Eşeğin inadı inat olmadı
Bu inadın sonu murat olmadı
Yolunu şaşıran abat olmadı
Şimdi çok acaip hale düştüler

Eşeğin peşinde on yıl gezenler
On yılda onlarca hile düzenler
Aşır’ın katline ferman yazanlar
Şimdi farş oldular dile düştüler

Gel aldanma bu dünyaya sonu boş

0

Gel aldanma bu dünyaya sonu boş
Dosta doğru bakan yüz daha güzel
Elinden geldikçe gerçeği konuş
Topluma yararlı söz daha güzel

Sen seni bilmezsen ne gelir elden
Zelzele dokunur yıkar temelden
Vefasız evlattan hayırsız maldan
Fazlası zararlı az daha güzel

Benim arkadaşım elimdeki saz
Aşığım âşıktan anlarım biraz
Kimse tek başına iş başaramaz
Bizi biz edenler siz daha güzel

Sonbahar dumanlı başındanısa
Yorgun durgun gözün yaşındanısa
Hayatın dört mevsim kışındanısa
İlkbahar hoş amma yaz daha güzel

Her gün ayrı moda her gün ayrı tip
Kapalı dolaşmak on için ayıp
Anne baba rızasını kazanıp
Gururla yaşayan kız daha güzel

Nihayet fiziki yapın bozulur
İlikten damardan kanın süzülür
Kefenin biçilir kabrin kazılır
Üzerini örten bez daha güzel

Der Toruni bir gün gelir sonumuz
Can çıkınca toprak olur tenimiz
Temiz vicdanımız İslam dinimiz
Mevla’ya eğilen yüz daha güzel

Aşık Nusret Toruni

Benden selam olsun Koç Köroğlu’na

0

Benden selam olsun Koç Köroğlu’na
Şimdi devir başka, zaman değişti.
Karga konar kır atların beline
Arpa bulunmuyor, saman değişti.

Gayri ne Kenan var, ne Demircioğlu…
Tarihe karıştı Ayvaz’la Hoylu,
Herkes Bolu Beyi, her taraf Bolu
Yiğitlik kalmadı, insan değişti.

Sır tutmuyor suya giden testiler
Kılınçları müzelere astılar.
Çamlıbel’in çamlarını kestiler
Dağlar çıplak kaldı, orman değişti.

Kale yoktur, ok atılmaz burçlardan
İnsanoğlu yüksek uçar kuşlardan.
Boz tavşanlar haraç alır kurtlardan
Erlik başkalaştı, meydan değişti.

Ninnocu’lar çadır kurdu düzlere
“Avare mu” sedef oldu sazlara.
Benzerimiz hiç kalmadı sizlere
Caz müziği çıktı, makam değişti.

Kervan geçmez, uçurdular hanları
Hile satar asrın bezirgânları.
Banka kurup biriktirdik kanları
Dertler yenilendi, derman değişti.

Günden güne küçülüyor Arz’ımız,
Şimdi ise Ay’a gitmek arzumuz.
Feza elbisesi diker terzimiz
Gökleri fethettik, mekân değişti.

Tad bozuldu, küp kokutur turşular
Haydutlara yatak oldu çarşılar.
Şişkin cüzdan bin belâyı karşılar
Boynuzlar gürz oldu, kalkan değişti.

Osmanlı Kadın Satış Pazarının Kuralları

0

” Bakirelik muaynesi istenebilir”

Bu ticareti yapanların “lonca satış beratı” denilen bir belgeye sahip olmaları gerekiyor.

Loncanın yöneticisi olan Esirciler Şeyhi ve yardımcısı devlet memurudur. Avrat Pazarı’nın diğer çalışanları hancı, odabaşı, vergi tahsildarı vs. bordrolu olup maaşa bağlanmışlardır. Örnek olsun; Buhur-u zade Itri Efendi, Sultan Avcı Mehmet zamanında yaşayan ünlü müzisyen ki biz “Itri” olarak biliriz, bir dönem esirciler şeyhi olarak Avrat Pazarı’nı başına tayin edilmiştir. Bol paralı bir makamdır.

Çığırtkanları ver, Tellal diyoruz. Müşteri çekmek için dükkânların önlerinde bağıra çağıra satılmayı bekleyen ürünleri boy, bos, kilo tanıtıyorlar. Lonca yönetmeliğine göre yanıltıcı bilgi vermemeleri ve dürüst olmaları gerekiyor:

“Bedircihan kırk iki buçuk kesedir. Bunun bir miktar öksürüğü varsa da nevazildir. Zararı yoktur!”

Evet, bu tanıtım biçiminin yönetmeliğe göre dürüstçe olduğu söylenebilir ancak hileli satışlarında olduğunu belirtmek durumundayım. Hakikaten bu tacir kısmının hilelerine akıl sır ermez. Ömer Şen’in “Osmanlı’da Köle Olmak” adını taşıyan nefis çalışmasında rast geldim. Aktarmak isterim:

“Gerek yasadışı satış yapan, gerek fuhuş için aracılık edenlerin yanında bir de, kölelerini yüksek fiyatlarla satabilmek için, ‘taze esir oğlanların yüzüne kadın gibi düzgün boya’ sürenler vardı. Bundan şikâyetçi olan ruhsatlı esir esnafları III. Mehmet zamanında bu durumun ortadan kaldırılmasına yönelik bir ferman yayınlatmayı başarırlar.”

Bu türden hilelerin çokça yapıldığını, namuslu esirci esnafının şikâyeti sultan katına kadar taşımasından anlıyoruz. Ancak Padişah fermanının pek işlemediği bu defa aynı şikâyetin Sultan I. Ahmet’e de yapılmış olmasından anlaşılıyor. Dönemin kadılarına yapılan müşteri şikayetlerinde satıcının yanında yer alan Lonca temsilcisinin “O da gözünü açsaydı canım, ruhsatsız, dolayısıyla yasal olmayan ‘merdiven altı’ satışlardan kendini sakınsaydı” diyerek tacirin yanında saf tuttuğu da okuduklarımız arasında.

Müşteri velinimettir. Alacağı ürünü aşırıya kaçmamak kaydıyla belli sınırlar içinde inceleme hakkına sahiptir. Yönetmelik buna izin veriyor. Ancak tetkikler İslâmik olmak zorundadır. Cariye mahrem yerleri hariç ağzı, dişleri, saçları, kolları, bacakları, düz taban olup olmadığı ki bu çok önemli “uğursuzluk” getirir tetkik edilebiliyor ve satış açık arttırma usulü yapılıyor. Yani şeffaf!

Çeşitli kaynaklarda var, Avrat Pazarı örgütlenme şemasında bir de “ebe hanım” istihdam edildiğini okuyoruz. Daha doğrusu kayıtlarda tecrübeli yaşlı bir kadın olarak geçiyor ama ben her nedense buna “ebeliği” yakıştırdım. Bu da Osmanlı’nın alıcıyı cingöz satıcının muhtemel hilelerinden korumak için almış olduğu tedbirlerden biri olmalı.

Zira sıkça başvurulan hilelerden biri “Halayık” (kadın) cinsinden olan bir cariyenin, “Duhter” (bakire) diye satılıyor olması esirciler şeyhine yapılan şikâyetlerin başında yer alıyor. Böylesi bir durumda alıcının “duhter”liğinden kuşkulandığı cariyeyi ebe kadına muayene ettirme hakkına sahip.

Bakar mısınız, ceddimiz Osmanlı’nın ticarete hile karıştırılmaması, dürüst davranılması yönündeki titizliği hakikaten övgüye layık olmalı.

Avrat Pazarı’nda istikrarlı bir fiyat politikasının uygulanmadığını fiyatların sürekli dalgalanmasından anlıyoruz. İn. Çık… Piyasa fiyatlarının belirlenmesinde piyasaya arz edilen cariyenin sayısı, cariyenin boyu, posu, teninin rengi, yaşı, bakire olup olmadığı gibi hususlar rol oynuyor. Fiyatlar değişkenlik gösteriyor.

Ancak bir fikir vermesi açısından şu söylenebilir. 1846 yılında, bu I. Abdülmecit demektir, on dört ila on sekiz yaşındaki bir Çerkes kızına, sağlıklı olması koşuluyla biçilen fiyat 50 bin ila 60 bin kuruş arasındadır ki bu Çerkes kızlarının piyasa değerinin yüksekliğine işaret etmesi açısından önemlidir.

Bu fiyatlar Avrat Pazarı’na dairdir. Söylemiştim Avrat pazarları bir nevi AVM’dir. Bunların dışında seçkin cariyelerin özel evlerde “butik” satışlarının yapıldığını da okuyoruz kaynaklarda. Bu türden “butik” satışlarda fiyatların piyasaya göre çok daha yüksek olduğu, fiyatların 100 bin kuruşa kadar yükseldiği notlarımızın arasında.

Müşterilerin sosyal statülerine gelince, gerek Avrat Pazarları gerekse pazar dışı “Butik” satışların en birinciye gelen müşterisinin Saray olduğu anlaşılıyor. Özellikle I. Ahmet’in, Fatih Mehmet’in kardeş katline cevaz veren kanunnamesini ilga etmesi sonrasında şehzadelerin öldürülmeyerek kafese tıkılması Saray bütçesinin cariye harcamalarını bir hayli yükseltirken pazara da hatırı sayılır bir canlılık kazandırmıştır. Kafese tıkılan şehzade özellikle ergen yaşa gelince neyle oyalanacak sorusunun cevabı burada yatmaktadır!

Müşteri profilinde Saray’ın yanı sıra sadrazamlar, vezirler, yüksek rütbeli asker- sivil paşalar ve konak sahibi zengin takımı da önemli bir yer tutmaktadır. Kısaca “Parası olan borazancıbaşılar” Pazar’ın en gözde müşterileri olmaktadır.

Osmanlı’da Avrat Pazarı da denilen Esir Pazarı Abdülmecit’in fermanıyla 28 Aralık 1846’da “ şer’i ve insani ilkelerle bağdaşmadığı” ileri sürülerek kapatıldı. Ancak bu köle satışını yasaklamak anlamına elbette gelmiyordu.

Çünkü Kuran’da var olanı fermanla da olsa yasaklanamayacağını bilecek seviyede İslam ilmine vakıf olan Sultan, yayınladığı fermana, bundan böyle ticaretin şer’i kurallara göre yapılmasında titizlik gösterilmesi yönündeki buyruğunu eklemek gereğini duydu.

Y. Hakan Erdem’in, “Osmanlı’da Köleliği Sonu (1800-1900)” adlı çalışmasında Pazar’ın kapatılmasından sonra “ siyah köle tüccarlarının Fatih mahallesi ve çevresindeki bazı hanlarda iş kurarken, çoğunluğunu Çerkeslerin oluşturduğu beyaz kölelerin de Tophane’de Karabaş Sokağı’na götürülmüş olduğunu ve kendileri gibi Çerkes olan satıcıların evlerinde satışa çıkarıldığını” okuyoruz.

Avrat Pazarı’nın kapatılmasının esirciler loncası üzerinde olumsuz bir etki yarattığı da okuduklarımız arasında. Ayrıca Esir Pazarı’nın kapatılması cariye satışlarını engellemek şöyle dursun alışverişin zaten var olan özel evlere taşınmasına neden olmuş, denetim de imkânsız hale gelmiştir.

Avrat Pazarı’nın kapatılmasını sağlayan Abdülmecit’in 12 kadınefendisi, sayısı bilinemeyecek çoklukta ikbali ve yine sayısı rekor seviyede cariyesi vardı.

Padişahların sondan bir öncesi Abdülhamit’in ise cariye kökenli 8 kadınefendisi, 5 ikbalinin ve sayısı bilinmeyen bir miktar cariyesinin olduğunu okuyoruz. Bu kısa not gereksiz bulunabilir ama ne yapayım, hoş görün, yasaklayanların saraylarından cariyeler fışkırdığını okuyunca yazayım dedim.

Bitirirken şunu da ilave etmeliyim:

1850’lerin ortalarından başlayan Çerkes göçü, 1860’larda sürgün ve kıyıma dönüşmüş ve büyük kütleler halinde Osmanlı’nın Karadeniz sahillerine dökülmelerine neden olmuştur. Bu defa Karadeniz boydan boya Çerkes cariyelerin satıldığı Avrat Pazarı’na dönüşecektir.

Ve bu ticaret Cumhuriyete kadar devam etmiştir.

1925 yılında,15 Şubat, İçişler Bakanlığı’nın bütçesi görüşülürken Erzurum Milletvekili Ziyaettin Efendi (Gözübüyük) “Florya’da çıplak erkek ve kadınların birlikte deniz hamamlarında icrayı ahenk ettiklerini” haykırarak milletvekillerinin o günlerin protesto tarzı olan ayak patırtıları ve sözlü sataşmaları arasında kürsüden inerken “ Eski/Yeni” kavgasının fitilini ateşlemiş oldu!

Bu konuşmanın ardından İstanbul Milletvekili Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) kürsüye çıkar ve “Yeni”yi savunurken Ziyaettin Efendi’ye bakarak “Eski” olandan bir de örnek verir:

“Arkadaşlar! Biri Beşiktaş’ta diğeri Çarşamba’da olmak üzere İstanbul’un maruf ve meşhur iki avrat pazarı vardı. Gürcistan’dan getirirler, Çerkez memleketlerinden getirirler. Bir ucu Kafkasya’da, bir ucu Habeşistan’da bir esir ticareti vardı.(…) Eski ailelerin haremi kadın ve erkek kervansarayı idi. Efendiler! Hassas ve zahit ruhuyla kuvvetli ahlak isteyenlere soruyorum. Bu kervansarayların içinde özlediğiniz aile hayatı mümkün mü idi? Odalıklar, müstefreşler, asıl ve ismini söylemekten haya ettiğim cins köleler bir evin harimine yığılırsa orada esas olan etlerin iştihası mıdır, yoksa aile fazileti, aile endişesi midir?”

Hamdullah Bey’in aşağılayarak sözünü ettiği Avrat Pazarı, Osmanlı’da resmi olarak kabul edilmiş tıpkı bakırcılık, Keçecilik, kalaycılık vs. gibi mesleklerden biri olan esircilik mesleğinin icra edildiği dükkanların bulunduğu mekanlara verilen addır.

Kaynaklar:

Çağatay Uluçay, Harem II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara,

Ömer Şen, Osmanlı’da Köle Olmak, Kapı Yayınları, 1.Baskı, İstanbul, .

Y. Hakan Erdem, Osmanlı’da Köleliğin Sonu, Kitap Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul,.

13 NİSAN 1920 – 1. Düzce Ayaklanması başladı.

0

13 NİSAN 1920 – 1. Düzce Ayaklanması başladı.
Birinci Düzce – Bolu – Hendek İsyanı (13 Nisan – 31 Mayıs 1920)
Millî Mücadele döneminde isyanların bir kısmı özellikle İstanbul – Ankara istikameti üzerinde meydana gelmiştir. Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya gelmesi ve Ankara’da bir güç unsuru olarak ortaya çıkması özellikle İstanbul Hükümeti ve İngilizler’i son derece rahatsız etmiştir. Bu sebeple İstanbul Hükümeti ve İngilizler tarafından desteklenen isyanlar Düzce, Adapazarı, Hendek, Bolu gibi İstanbul – Ankara güzergâhı üzerinde yoğunlaşmıştır. Hem İstanbul hem de Ankara yönetimi bu bölge üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesi vermişlerdir.
Düzce’de 1919 yılının son aylarında bir asayişsizlik problemi göze çarpmaktaydı. Sürgün cezasına çarptırılan 4 suçlunun yolda kaçırılması, Düzce’deki yargıcın ve bölük komutanının eşkıyalar tarafından öldürülmesi Düzce’deki güvensizlik ortamının belirtileridir. Düzce’de Mahmut Nedim Bey’in komutası altında kurulan birlik bu probleme bir nebze çare oldu. Ancak Mahmut Nedim Bey’in hem Ankara hem İstanbul ile iyi geçinmeye çalışması ve özellikle İstanbul’dan gelen gazetelerin Düzce’de yayılma alanı bulması, zaten padişaha eğilimli halkı iyice İstanbul’a meylediyordu. Düzce ve civarında gelişen bu isyanlar meclisin açıldığı günlere de tesadüf etmişti. Ali Fuat Paşa’ya göre Hendek ve Düzce isyanları milli egemenliğe karşı olan ayaklanmalar içinde en önemlisidir. Düzce, işte bu şartlar altında Millî Mücadele döneminde önemli ve etkili sayılan bir ayaklanma hareketine ev sahipliği yapmıştır.
Düzce’de Ömerefendi adlı köyde toplanan isyancılar Süvari Yüzbaşı Avni’yi bulundukları bölgeye çağırdılar ancak Yüzbaşı gitmeyince isyancılar karargâhı basarak müfreze komutanını esir aldılar. Sayıları artan isyancılar Düzce’ye girip, idari ve askeri binalara hâkim oldular ve bu görevleri kendi üzerlerine aldılar. Bu avantajlarını kullanarak Bolu Mutasarrıfını Düzce’ye çağırarak, halka telkinlerde bulunması isteğinde bulundular. Mutasarrıfın Düzce’ye gelmesi üzerine onu aldatmak suretiyle Bolu mutasarrıfını da ele geçirdiler. 14 Nisan 1920’de Beypazarı’nda da bir ayaklanma baş gösterdi. İsyancılar, Ankara’yı tanımayacaklarını ve Padişah’a sadık olduklarını ve “Halk ve Padişah nerede ise, biz de oradayız.” diyerek cephanelikleri yağmalayıp ilçede yönetimi ele geçirdiler. 18 Nisan’da Bolu, 20 Nisan’da Gerede isyancılar tarafından ele geçirildi. Mustafa Kemal de 18-19 Nisan’da bu olaylar ile ilgili şu yorumu yapmıştır:
“Düşmanlarımızın memleketimizde iç savaş çıkarma girişimi, başarıya ulaşmak üzeredir. Anzavur, Düzce olayları, İstanbul’un ve İngilizlerin pek ciddi ve kapsamlı bir biçimde bu işe sarıldıklarını göstermekte ve İzmit ve Adapazarı yönlerinde de el altından önemli girişimlerde bulundukları anlaşılmaktadır, İstanbul’a yakın Türk ve Çerkez bölgeleri teşvik ve aldatmaya pek elverişlidir. Bu akımın önüne geçilmezse, bu fenalığın Sivas Çerkez bölgesine bulaşmasını da düşünmek gerekir. İngilizler, Hilafet makamının gücünü de pek etkin bir biçimde kullanmakta ve paraca önemli özverilerde bulunmaktadırlar.”
Mustafa Kemal, meclisteki konuşmasında da Düzceli Safer Bey, Vehap Bey, Kamil Bey ve Rifat Bey isimli kişilerin isyan ettiğini ancak bu kişilerin İstanbul’dan para alarak harekete geçtiklerini ifade etmiştir.
Düzce ve Bolu’da olan biten karşısında Ankara yönetimi, Bolu’daki dağ geçitlerini tutmak, Geyve’den, Adapazarı’ndan, İstanbul’dan, Kastamonu, Aydın ve Çorum’dan isyan mahalline asker sevk etmek yoluna başvurdu. Ayrıca Çerkes Ethem’e de bu bölgeye intikal etmesi emredildi. Neticede Salihli ve Balıkesir Kuva-yı Milliye’sinin oluşturduğu Çerkes Ethem ve müfrezesi, iki tabur düzenli ordu birliğinden müteşekkil Binbaşı Nazım Bey müfrezesi, iki tabur piyadeden müteşekkil Yarbay Arif müfrezesi, üç yüz kişiden müteşekkil Binbaşı Çolak İbrahim müfrezesi isyan mıntıkasına gönderilmişlerdir. Bu kararlarda bir görüş ayrılığı yaşanmıştır. Zira Ali Fuat Paşa, ordu birliklerinin isyanlar karşısında kullanılmamasını, onun yerine milli müfrezelerin bu isyan hareketlerini bastırma hususunda görev yapması fikrini savunmuştur. İsmet Bey ise düzenli birliklerin kullanılması fikrini savunmuştur.
Askeri birliklerin sevk edilmesine ilaveten Hüsrev (Gerede) Bey’in başkanlığında bir nasihat heyeti de bölgeye gönderildi. İsyancılar tarafından tutsak edilen Hüsrev Bey, anılarında isyancıların kendilerine olan davranışlarını aktarmaktadır. Öyle ki isyancılar ile karşılaştıklarında Hüsrev Bey, hiçbir şey yapmamasına rağmen onu taş yağmuruna tutmuşlar ve yaralandığı için tedavi edilmesine izin vermemişlerdir. Yolda bir süre mola verildiğinde “Bu kâfirlere su vermeyin.” şeklinde ifadeler kullanan isyancıların milli harekete nasıl baktıkları net bir şekilde görülebilir. Hüsrev Bey ve heyetinin esir tutulduğu hapishane önünde her gün milli kuvvetlerin mağlup olması adına dua edilmesi de ilginçtir. Ayrıca, Hüsrev Bey heyetinden başka Adapazarı’ndan da Sait ve Kazım Beylerden oluşan bir nasihat kurulu isyan bölgesine gönderilmişti. Sait ve Kazım Bey isyancılar tarafından öldürülmüşlerdir. Bu olaylar durumun vahametini göstermekteydi.
Artık isyana nihayet vermek için Yarbay Mahmut, Mustafa Kemal’in emriyle bölgeye gelmişti. Bir aldatmaca neticesinde barış yapmak istiyormuş gibi görünen isyancılara inanan Yarbay Mahmut, kan dökülmesini de istemediği için onlarla uzlaşmaya çalıştı. Ancak isyancılar bu hareketleriyle erlerin silah ve cephanelerine el koydular ve Yarbay Mahmut da şehit edildi. Bu ayaklanmalar devam ederken demiryolu hattı üzerinde bulunan ve “Anadolu’nun kapısı” sayılan Geyve civarında hâkimiyet kurmak mühim bir mesele oldu. Çünkü Geyve kaybedilseydi isyanın Bilecik ve Eskişehir’e sıçrama ihtimali doğacaktı. İsyanı bastırmak adına Binbaşı Çolak İbrahim 19 Nisan’da Geyve’ye geldi. Taraklı’da isyancıları mağlup etti. Oradan Mudurnu’ya geçti ve burada kuvvetinin sayısını artırdı. Mudurnu’da isyancılar karşısında zor duruma düşmesine rağmen destek kuvvetlerin gelmesi sayesinde bir kez daha isyancıları mağlup etti. Çolak İbrahim, Mudurnu’dan hareket ederek 28 Mayıs’ta Düzce’ye ulaştı.
Bu sıralarda Beypazarı’nda isyan devam etmekteydi. 25 Nisan’da Yarbay Arif, Beypazarı’nı isyancılardan kurtardı. 1 gün sonra Nallıhan’a doğru yürüdü ancak isyancıların oradan kaçtıklarını duyunca Çarşamba köyünde bulunan isyancıları etkisiz hale getirdi. Böylece Nallıhan civarındaki isyan hareketini de bastırmış olan Yarbay Arif, Bolu istikametine yürüdü. Bölgenin önde gelen isimlerinin af dilemesi ve Yarbay Arif’in müfrezesinin yetersiz olması sebebiyle milli kuvvetler Bolu’ya girmediler. Bu kararda Düzce’deki isyancıların Bolu’ya doğru harekete geçecekleri haberinin alınmış olması da etkili oldu. Nitekim 2-3 Mayıs’ta bu hareket gerçekleşti. Bolu’yu savunmakla görevli birliği mağlup eden isyancılar şehre hâkim oldular. 4 Mayıs’ta isyancılar şehrin dışındaki Yarbay Arif müfrezesine saldırdılar ve sayıca üstün olmaları sayesinde müfrezeyi geri çekilmeye zorladılar. Yarbay Arif ve müfrezesi Kızılcahamam’a çekildiler. Bu sırada Mustafa Kemal, Ali Fuat Paşa’yı ve Konya Ereğli’deki tümeni de Ankara’ya çağırdı. 11-12 Mayıs gecesi ise Yarbay Arif, bir suikast sonucunda şehit oldu. Bu suikast, Yarbay Arif çadırında uyurken, gecenin karanlığından faydalanan birisi tarafından gerçekleştirildi. Yarbay Arif’in şehit olmasıyla birlikte müfrezesini teşkil eden Karakeçililer köylerine dönmek için müsaade istemişler, uzun uğraşlar sonucu kalmaları için ikna edilmişlerdir.

Pir Sultan Abdal Gerçek Hz. Ali’yi Bilmiyor muydu?

0

Alevilerdeki Hz. Ali algısı, bütünleşmesi, sevgisi, duyarlılığı geriletilirse, buradan bir gedik açılırsa, gerisinin geleceğini düşünen, sanan kimseler, Alevilere yönelik planlarını en çok Hz. Ali üzerinden yürütüyorlar.
Birileri Hz. Ali’ye dördüncü halife olmasının dışında bir anlam yüklemezken, onu sıradanlaştırarak ve diğerleri ile bir tutarak Alevilere yaklaşıyor -ki bu asırlardır böyle, yeni bir şey yok bunda-.
Fakat diğer yeni bir tez -ve üstelik bu tez Alevi bir anne-babadan dünyaya gelenlerce dile getiriliyor- Alevilere “Hz. Ali ile bir alakalarının olmadığını, aslında Hz. Ali’nin Alevilerin inandıkları ve bildikleri gibi olmadığını” söylüyorlar.
Üstelik bunu “bilimsel çalışma diye, kaynaklar şurada” diyerek yapıyorlar.
Bu çalışmalar bilimsel olmadığı gibi gösterdikleri kaynaklar Emevi kaynaklarıdır ve biz Ali sevdalısı Alevilerce zerre kadar kıymeti yani doğruluğu yoktur.
Alevilerin aklıyla, zekasıyla alay edercesine inançlarına ve değerlerine hakaret eden bu kimseler, “dedeler gerçek Hz. Ali’yi anlatmadılar, gerçek Ali sizin bildiğiniz gibi değildir” diye başlayarak Hz. Ali’ye yönelik ne kadar aşağılayıcı, küçük düşürücü hakaret ve küfür varsa sıralıyorlar.
Üstelik bunu bilim insanıyız -ki ortada bilimsel bir şey yok, her söylemlerinde olduğu gibi bu da yalan- diye yapıyorlar.
Evet, ne yazık ki birileri ısrarla, kararlı bir şekilde bıkmadan Alevilerdeki Hz. Ali sevgisini yer ile bir etmek için olmadık çalışmalar yapıyor.
Bunu neden yapıyorlar?
1400 küsur sene önce yaşamış bir şahsiyet hakkında neden bu denli çalışma yapılıyor?
Bunun arkasında ne yatıyor?
Neden yüzlerce yılın süzgecinden geçip rafine hale gelen bu güzelim inancın temelleri ile oynanıyor?
Neden Alevilere “dedeleriniz, inanç önderleriniz, bunca ulu ozanınız bir şey bilmiyordu, gerçek Ali’yi bilmiyordu, biz biliyoruz” gibi insan aklı ve zekasıyla uyuşmayacak şekilde söylemler ortaya çıkıyor?
Aleviler aptal ve ahmak mı?
Bunca Alevi ozanı, inanç önderi Hz. Ali sevgisini ve bağlılığını yüz binlerce şiirde, beyitte dile getirmişken, nasıl olur da gerçek Ali’yi bilmiyorlardı?
Misal Pir Sultan Abdal, Nesimi, Virani ve daha sayısız ozan, inanç önderi Hz. Ali’ye sevgisini dile getirmemiş midir?
Onlar gerçek Hz. Ali’yi bilmiyor ama birileri şimdi çıkmış Pir Sultanın ve diğerlerinin Hz. Ali’yi tanımadıklarını dile getiriyorlar ve Alevilere Hz. Ali gerçeği diye en aşağılık yalanları sıralayabiliyor.
Siz acaba Pir Sultanın binde biri olabilir misiniz?
Pir Sultan ve diğer ulu ozanlarımız aptal mıydı?
Misal Yemini yedi binden fazla beyitten oluşan ve sadece Hz. Ali’ye bağlılığını, sevgisini dile getiren Faziletname’yi yazacak ve siz Yemini’ye diyeceksiniz ki “sen gerçek Ali’yi bilmiyordun,” öyle mi?
Gerçek Ali, “kaynaklar böyle diyor, Hz. Ali sizin inandığınız ve bildiğiniz gibi değil” dediğiniz bir Ali yok ve o gösterdiğiniz kaynakların nazarımızda bir değeri yok.
Bizlerin kaynakları Pir Sultandır, Yemini’dir ve onlar gibi niceleridir.
Ali bizim şahımızdır, Merdan’ımızdır, yolumuzun önderdir.
Sizin her türlü yalan ve hilelerinizden, kir ve nefretinizden uzaktır.
Kendi yalanlarınıza birilerini inandırsanız bile Hz. Ali’nin ve bu yolu sürmüş olan Pir Sultan gibi nicelerinin laneti daima üzerinizdedir.
Kimse bize bilgiçlik taslamasın.
Aleviler bunların sandığı gibi ahmak ve aptal bir toplum değildir.
Biz Hz. Ali’ye bağlıyız, yolundayız ve bu böylede kalmaya devam edecektir.
Evet, bu bilimsel çalışma, kaynaklar böyle diyen kimselerin alayı sahtekardır, yalancıdır.
Bunlar sinsi planların uygulayıcılardır ve gün gelecek Ali sevdalıları bunların hepsinden teker teker hesap soracaktır.
Sözlerimizi Pir Sultanın şu dörtlüğü ile bitirelim.


Muhammet Ali’nin kurduğu yoldur
Ak üstünde kara seçebilirsen
Gönülden itikat söyleyen dildir
Ali’nin sırrına erebilirsen


Remzi Kaptan

Hü diyelim gerçeklerin demine

0

Hü diyelim gerçeklerin demine
Gerçeklerin demi nurdan sayılır
On iki’mam katarına uyanlar
Muhammed Ali’ye yardan sayılır

Üç gün olur şu dünyanın safası
Safasından artık imiş cafası
Gerçek erenlerin nutku nefesi
Biri kırktır kırkı birden sayılır

İhlas ile gelen bu yoldan dönmez
Dost olan dostuna ikilik sanmaz
Eri Hak görmiyen Hakk’ı da görmez
Gözü bakar amma körden sayılır

Gerçek aşık menzilinde durursa
Çerağ gibi yanıp yağı erirse
Eksikliği kend’özünde görürse
O da erdir yine erden sayılır

Şah Hatayi’m eyder Bağdad’dır vatan
İkilikten geçip birliğe yeten
Erenler yoluna kıyl ü kal katan
Yolun dikenidir hardan sayılır

Bild- Resim

Shah Ismail I (r. 1501-1524), founder of the Safavid Dynasty of Iran, portrait by Cristofano dell’Altissimo.

Uffizi Gallery, Florence.

Elest-i bezminde ikrâr

0

Elest-i bezminde ikrâr
Verenlerin demine Hü.
Gönül gözü ile didâr
Görenlerin demine Hü.

Yar bilip Ali oğlunu
İncitmeyip hak kulunu
Ehlibeyt’in bu yolunu
Sürenlerin demine Hü.

Erenlerden gelir bu iz
Bu ize talip olduk biz
Dost bağında gül-ü nergiz
Derenlerin demine Hü.

Bülbül aşık olur güle
Gül cefa eyler bülbüle
Emek verip bir gönüle
Girenlerin demine Hü.

Yıkıp bencillik köşkünü
İrşad eyleyip şaşkını
Gönüllere hak aşkını
Örenlerin demine Hü.

İşte sözüm budur usta
Tamah eylemeyip posta
Gönül sofrasını dosta
Serenlerin demine Hü.

Aşık olunca didâra
Nazar eyledim Haydar’a
Velayet’te bu esrâra
Erenlerin demine Hü.

Velayet Aytan… Aşk ile Hüü

ÇANAKKALE ŞEHİTLİKLERİ ZİYARETİ

0

“Çanakkale Geçilmez” diyerek bu vatanı bizlere emanet eden aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve dualarla anmak için Çanakkale Şehitlikleri ziyaretine gidiyoruz…
Tarihimizin yazıldığı, destanların yaşandığı kutsal topraklarda şehitlerimizi ziyaret ederek manevi bir yolculuğa çıkıyoruz.
🗓 2 Mayıs Cumartesi Gecesi
🕚 Saat: 23:45
📍 Hareket Noktası: İstanbul Cemevi
🗓 Dönüş: Pazar Akşamı 22:00
📞 İletişim: 0532 170 92 70
🍽 Programa Dahildir:
✅ Gidiş – dönüş ulaşım
✅ Profesyonel rehber eşliğinde gezi
✅ Sabah kahvaltısı
✅ Öğle yemeği
✅ Akşam yemeği
Gazi Arslan
İstanbul Cemevi Eğitim ve Kültür Vakfı
Genel Başkanı