Değişmeyen Yol: Geçmişten Günümüze Yaşayan Alevilik ve Onu Gerçeğe Dönüştürmenin Yolu
Alevilik, tarih boyunca birçok inanç gibi donup taşlaşmak yerine, özünü koruyarak akmayı başarmış nadir bir “yaşayan hakikat”tir. Kökenleri Anadolu’nun kadim kültürlerinden Ana tanrıca ,, batıni İslam yorumlarına ve heterodoks (KIZILBAŞLIK) geleneklere uzanan bu yol, asırlardır değişmeden gelen temel ilkeleriyle günümüzün ekolojik, toplumsal ve ruhsal krizlerine karşı hâlâ güçlü bir alternatif sunmaktadır.
Aleviliğin değişmeyen çekirdeği, Hakk anlayışında yatar. Hakk insanın dışında uzak bir varlık değil; insanın içinde, doğada ve tüm varlıkta tecelli eden mutlak gerçektir. Bu anlayışın pratik ifadesi olan “eline, diline, beline sahip ol” ilkesi, ahlaki bir kural olmanın ötesinde, nefis terbiyesinin ve insan-ı kâmil olma yolculuğunun temel taşıdır. Eline sahip olmak zulüm ve hırsızlıktan uzak durmak, diline sahip olmak yalan ve gıybetten sakınmak, beline sahip olmak ise içgüdüsel arzulara gem vurmak anlamına gelir. Bu üçlü disiplin, bin yıldır değişmeden Aleviliğin etik omurgasını oluşturur.
İkinci değişmez damar EŞİTLİKTİR. Cem meydanında kadın ve erkek “CAN” olarak yan yana durur; cinsiyet, statü veya sınıf ayrımı yapılmaz. Semah dönerken, lokma paylaşırken ve rızalık alırken bu eşitlik somutlaşır. “72 milleti bir görmek” ilkesi, Aleviliğin hümanist felsefesinin en net yansımasıdır.
Cem ve rızalık kültürü ise toplumsal vicdanın en güçlü mekanizmasıdır. Cem, sadece ibadet değil; kolektif arınma, yüzleşme ve yeniden doğuştur. Rızalık, hukukun ötesinde vicdani bir sözleşmedir: Kimse birbirine hakkını helal etmeden yola devam edemez. Düşkünlük kurumu da bu sistemin ayrılmaz parçasıdır.
Kolektif ocak sistemi, Aleviliğin bilgi ve erkân aktarımındaki en önemli yapısal unsurdur. Geleneksel pir-talip ilişkisi, mürşit-pir-rehber-talip silsilesiyle bilgiyi kuşaktan kuşağa taşırken, günümüzde bu yapı kolektif bir senteze evrilmelidir. Tek tek ocakların bağımsızlığı korunurken, cemevi, dernek ve komünal meclislerde ocaklar ortak karar alır, rızalık meclisleri oluşturur ve yol bilgisini paylaşıma açar. Böylece pir-talip ilişkisi hiyerarşiden ziyade eşitlikçi ve dayanışmacı bir ağa dönüşür; tam da ekolojik komünal hak yolunun ruhuyla uyumludur.
DOĞA ile kurulan bağ da Aleviliğin değişmez unsurlarındandır. SEMAH, evrenin dönüşünü simgelerken, dağ, su, ağaç ve hayvanlar kutsalın tezahürü olarak görülür. Alevilik, insan-merkezci değil, yaşam-merkezci bir ontolojiye sahiptir.
Günümüzde bu kadim ilkeler, Ekolojik Komünal Hakk Yolunda yeniden hayat bulabilir.. Varlığın birliği, hakikat arayışı, eline-diline-beline sahip olma ahlakı, rızalık toplumu, kadın-erkek eşitliği, doğa ile uyum ve kolektif üretim gibi ilkeler, permakültür bahçeleri, güneş enerjisiyle çalışan kooperatifler, kadın kooperatifleri, halk üniversiteleri ve rızalık meclisleri aracılığıyla somut bir yaşam modeline dönüşür. Kolektif ocak sistemi burada ortak akıl ve vicdan olarak işlev görür.
Aleviliğin yaşayan ruhu, asırlardır ozanların deyişlerinde en güçlü ifadesini bulur. Bu sözler, sadece tarihsel bir miras değil; bugünün gönüllerinde hâlâ nabız gibi atan bir sevgi ve hakikat çağrısıdır.
Yunus Emre şöyle seslenir:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır
Pir Sultan Abdal, doğa ile bütünleşmeyi ve Hakk’a çağrıyı şöyle dile getirir:
Dağlar ile taşlar ile
çağırayım Mevlam seni
Sular ile seller ile
çağırayım Mevlam seni
Nesimi, vahdet-i vücudun derinliğini cesurca ifade eder:
Benim canım senin canın içinde
Senin canın benim canım içinde
İkimiz bir can olduk
Birlikte Hakk’ı bulduk
Hace Bektaş Veli’nin öğretisi ise ozanların dilinde yaşar:
Eline, diline, beline sahip ol
Bu kadim deyişler, çağdaş düşünürlerin sözleriyle de anlam kazanır. Sosyal ekoloji kuramının öncüsü sosyolog Murray Bookchin şöyle der: “Toplumsal ekoloji, doğayla uyumlu bir toplumu ancak komünal demokrasi ve özgür bir rızalık kültürüyle kurabilir.”
Psikolog Erich Fromm sevgiyi bir eylem olarak tanımlar: “Sevgi, bir sanat değil; bir varoluş biçimidir. Kendini ve ötekini özgürleştirmekle başlar.” Ekopsikolog ve yazar Joanna Macy ise doğa ile bağı şu sözlerle vurgular: “Biz doğadan ayrı değiliz; doğanın kendisiyle şifalanırız. Kolektif yas ve kolektif sevinç, ancak birlikte yaşanır.”
Peki, bu değişmeyen öz ile yaşayan Alevilik arasında nasıl bir bağ kurabiliriz?
Cevap, özü bugünün şartlarına taşımakta yatar. Cem, sadece belli mekânlarda değil, adaletin ve yüzleşmenin yaşandığı her ortamda canlandırılabilir. Rızalık, ritüelden öte, gündelik hayatta hakkı gözetmek ve vicdanla davranmak haline gelebilir. Kolektif ocak sistemi ve ekolojik komünal pratikler –ortak bahçeler, kadın kooperatifleri, mahalle cem meclisleri– bu dönüşümün somut araçlarıdır.
Bunu gerçekleştirmek için:
- Aleviliği sadece anlatılan değil, yaşanan bir değer haline getirmeliyiz. “Eline, diline, beline sahip ol” ilkesi ailede, okulda, iş yerinde ve doğayla ilişkide pratiğe dökülmelidir.
- Cem ve rızalık kültürünü güncelleyerek, kırgınlıkları çözmeye odaklı modern meclisler oluşturmalıyız.
- Kadın-erkek eşitliğini cem meydanından çıkarıp evde, işte ve karar mekanizmalarında yaşatmalıyız.
- Doğa ile bağı yeniden kurarak, tüketim yerine uyum odaklı bir yaşamı benimsemeliyiz.
Bugün Aleviliğin en büyük sınavı, özünü kaybetmeden kendini yenileyebilmesidir. Ne geçmişe kapanmak ne de köklerinden kopmak… Asıl mesele, yolun ruhunu koruyarak ekolojik, komünal ve vicdan temelli bir gelecek örmektir.
Çünkü Alevilik bir sonuç değil, bir süreçtir; bir kimlik değil, bir arayıştır; öğrenilen değil, yaşanan bir hakikattir. Ozanların deyişleri ve çağdaş düşünürlerin ışığı, bu hakikati gönülden gönüle taşımaya devam eder.
Son söz yine yolun dilinden gelsin:
Yol bir, sürek bin bir derler
Yol’a giren eğri Durmaz
Hak’tan gayrı söz söyleyen
Kendi özün doğru bulmaz
Mesele, bu sözü tekrar etmek değil; onu hayatın kendisine, doğayla uyumlu, eşit ve rızalık temelli bir yaşama dönüştürebilmektir.
Hak erenler demine, hu!
Nice Muhabet ve tefekkürlere!
Aşk ile
Özkan Ataç : yol talibi

