Ümit Kaftancıoğlu, politik yanıyla birlikte edebiyata da gönül verenlerdendi. Hanak’ın Saskara köyünden çıktığı zorlu yol İstanbul/Mecidiyeköy’de kurşunlarla sona erdiğinde daha 45 yaşındaydı. Onu okula götürmek istediği kızının yanında vurmuşlardı.Tarihler 11 nisan 1980’i gösteriyordu. Vurulduğunu haber alıp bir avuç gençle olay yerine geldiğimizde yere düşen kanı hala yolun üstünde duruyordu
Dayanılmaz bir acıyla sarsıldım. O an hayatımın en unutulmaz anı olarak hafızama yerleşti. Durup baktım. Hala özlem duyduğum topraklar geçti gözümün önünden. Orada yaşadıklarım.Dokuz yaşımda ayrıldığım memleketimin kokusu hala üzerimdeydi. Yüreğimde fırtınalar kopuyordu. Sesini, sözünü dinlediğim, hikayelerine gönül verdiğim bir ışık daha sönmüştü.Öylece kalıvermiştim onun kanınin damladığı yerde.
Zaman aktı gitti ama o an bir türlü silinmedi yüreğimden. Çocukluğumun hatıralarında kalan memleket yeniden depreşti içimde.Ona dair ne varsa bir bir belirdi gözümün önünde. Güvercin pınarı, evre kayası, çeşme başında toplananların gülen sesleri, Güllü’nün Güldene’nin yaşadıkları, Aşır’ın Yelatan’a yakarışları ve bir avuç insanın yaşamla mücadelesi bir filmin kareleri olarak geçip gitti önümden. Söz, sohbet ve deyişler düştü aklıma;
“Kayabaşı gürgenlik,
Ne hoş olur ergenlik,
Ergenlikte yar sevmek,
O da bir bezirgenlik…”
O hikayelerinde satırlarla oynamıştı. Halkın içinde yer eden deyişlere dil olmuştu.
“Eliyle etti, boynuyla çeksin.”
“Civciv girdi adamın kafasının içine.”
Ümit Kaftancıoğlu benim hikayelerimin geçtiği topraklarda yaşamıştı. Aşıkların dizi dibinde oturmuş, halkın dilindeki türküleri toplamak için diyar diyar dolaşmıştı.
“Gel dereye yukarı,
Derenin özündeyim,
Pişmanlık senden oldu,
Ben gene sözündeyim…”
Onun yaşadığı diyarlarda yokluk ve soğuk düşmezdi kimsenin yakasından. Yelatan’dan başlardı kış. Tıpkı Sahara’dan Ardahan ovasına indiği gibi. İner ve kara borana boğardı etrafı.Sonra Ulgar dağı tutulurdu fırtınaya. Başı dumanlı Cin dağı görünmez olurdu. Erdağ, Gezek dağı tipiye keser aman vermezdi. Yinede dağların altında soğuktan titreyen yaşamlar umut büyütürdü.
Ümit Kaftancıoğlu bu yaşamlara kalem çalmıştı.Zemherinin kasıp kavurduğu diyarlarda dolaşmıştı. Toprak damlı evlerde anlatılan masallara ortak olmuştu.Onlarla birlikte gülmüş, onlarla birlikte ağlamıştı. Türkülerde söylenen ağıtlara dil olmuştu.
“Oğul, oğul bu dağlar kömürdendir,
Geçen gün ömürdendir.
Oğul, oğul feleğin bir kuşu var,
Pençesi demirdendir.
Pençesi demirdendir…”
Yokluğun kol gezdiği diyarlarda söylenenleri yüreğine kazımış ve gün gelmiş topladığı hikayeleri, destanları gün ışığına çıkartmıştır.
“Oğul, oğul bu dağın gediğine,
Vuruldum ediğine…”
O yaşadığı topraklara vurgun olanlardandı. Yok olmaya yüz tutmuş masalları nenelerin, bibilerin dizi dibinde dinleyip bize ulaştırandı.
“Vardı yoktu Tanrının kulu çoktu.
Çok demenin yeri yoktu.
Bir yerde bir padişah vardı…”
Böyle başlardı bir çoğu bizi yeniden çocukluğumuza götürürdü. O toprak damlı evlerin kokusu sinerdi içimize.

“Biz anlattık dil ile,
Günler geçti yıl ile…”
Bu topraklar çok renkli hikayelerin yeşerdiği topraklardır. Biz şimdi masalların geldiği yerlerde, geçtiği bellerde ve konakladığı ellerde arıyoruz onu. Geçen 46 yıla rağmen hatırası hale taze yüreklerimizde. Dün başkaları anıyordu, bu gün biz anıyoruz. Yarın bizden sonrakiler anacak. Onu vuranlar çoktan unutuldu. Hikayelerimize, masalalarımıza ve destanlarımıza kalem çalan Ümit Kaftancıoğlu unutulmadı.Yelatan’da durur sesi soluğu.Şırıl, şırıl akan derelerde. Taze bir bahar kokusu gibi yayılır bize bıraktığı hatıralar.
“Akan ağlasın, yakan ağlasın,
Benim yengeme bakan ağlasın…”
Geçmiş yad edilerken ondan feyz alınmalı. Ümit Kaftancıoğlu topraklarında yaşayanların dili olmuştur. Onların yaşamlarından kesitler vererek unutulmaya yüz tutan sözleri ve deyişleri günümüze kadar taşımıştır.
İşte onlardan bazı örnekler;
“Kurtla yer, kuzuyla otlarmış.”
“Kaşıkla verip, sapıyla göz çıkarırmış.”
“Eli eğrilikte, gözü oynaştaymış.”
“Sofrası dizinde, ekmeği yüzünde.”
“kız dediğin bir delikli boncuk, yerde kalır mı?”
Onlar hayatın yaratıcıları. Sözü söz edenler. Dili, dil edenler.. Bakıp söylediklerine ders çıkartmak düşer bize. Uzayıp gider uzun ince bir yoldur bu. Ümit Kaftancıoğlu bunları toplamıştır. Aşıkların, bilgiçlerin dizi dibinde oturmuş, dağarcığını söz ile, türkü ile doldurmuştur. Köroğlu olup kötülerle savaşmıştır. Civan mert delikanlıların dili olmuştur. Çaresizlerin çaresi.
Ne demişler;
“Yemiş içmiş, yere geçmişler,
Kalan günleri de bize bağışlamışlar…”
Bizde bize bağışlanan bu günlerde, onların hikayelerini çoğaltmaya, onların masallarına kalem çalmaya devam edeceğiz..
“Aya doğma, ben doğam,
Güne çalma, ben çalam…” diyeceğiz.
Ve bir türkü tutturacağız;
“Sallanda gel sevdiğim,
Yel atan yamacından…”
O kalemiyle, yüreğiyle yürüdü karanlığın üstüne. Onu vuranlar, sıktıkları kurşunlarda, türküleri vurdular, deyişleri. Dağarcığına yüklediği destanları öldürdüler. Halkın canına can olan Köroğlu’na kıydılar…
ANISINA SAYGIYLA
KENAN KARABAĞ

