Anadolu, Balkanlar, Kafkasya, Ön Asya, Ortadoğu, Mısır, İran, Hindistan… İnsanlığın, kültürlerin, uygarlıkların mayalandığı yerler. Ekim – dikimin, yazının, sanatın, aşkın, sevdanın yurtları… Ama yüzyıllar boyunca kavimler göçüne tanıklık ettiği gibi, yüzlerce savaşa, kayıma, katliama da tanıklık etmiş bu yaralı topraklar.
Acaba hiçbir zaman; inançlar, mezhepler, zorba otokrat yönetimlerin iktidarları için kıydıkları canların feryatları dinmeyecek mi? Bugün bile bu topraklarda halen kan ve gözyaşı akıyor…
Savaş tarihler boyunca ve bugün de bir egemenlik sürme mücadelesidir. Ama aslolan insanlık değil midir, insanı sevmek, yaşamı çoğaltmak, geleceğin umutla dolmasını sağlamak…
Bu coğrafyada bir de Osmanlı – Safavi mücadelesi yaşandı, bir de Yavuz Sultan Selim – Şah İsmail Hatayi çatışmasına tanıklık etti bu kanla yoğrulmuş dağlar, vadiler, ovalar.
Bir de hem savaşan, hem de inanç temelli de olsa ölümsüz şiirler yazan bir devlet adamını da gördü tarih, tarih durdukça yaşayacak Şah İsmail Hatayi Sultan…
İnsanın özüne dönüp kendisini keşfetmesi, onu “eşrefi mahlûk” olarak yaratmış olan Tanrı’ya korkuyla değil, sevgiyle varıp, en büyük kötülüğün insan kalbi kırmak olduğu düsturuyla varlık âlemine çıkan ve birçok inanç ve kültürden de beslenen Kalenderi – Kızılbaş – Alevi – Bektaşi yol ve öğretisinde insan kalbi bir Kâbe’dir, onu yıkan kâinatı yıkmış gibidir.

Hakk’ın bir tecelliği olan ve tüm âlemdeki yaratılmış her nesneye; sevgi, saygı ve özüyle bağlılığı betimleyen Alevi Bektaşi kültüründe Hakk – Muhammed – Ali bir nurdandır; Hakk yaratan ise, Peygamber Mürşid-i Âlem, Ali bolluk, bereket dağıtan, evrenin devamlı yanan, canlı üç çerağının saç ayağıdır. “Yaratmıştır on sekiz bin âlemi / ırızkları veren Ali değil mi” (Pir Sultan Abdal)
Alevi inancında Muhammed Mustafa bilge, Ali ise; bir Gök Tengri, zalimlere kılıç çalan, mazlumun hakkını alan, adalet dağıtan bir rehberdir. Seyyidlerin oturduğu post Ahmed-i Muhtar yani Muhammed Mustafa bilgelik ve adalet postudur. Onu yola getiren, Miraç’ta O Tanrı’yla görüşmeden yüzüğünü ona veren, her şeyi bilen bir Hermes olan Hz. Ali, “ilim şehrinin kapısıdır”. Atası Muhammed’i, Ali’yi bile dara kaldırıp hesap soran “Şehitler Serdarı” İmam Hüseyin ise; zalimin zulmüne direnip, haksızlığa / karanlığa fırsat vermemek için kendi canını en sevdiklerinin canıyla birlikte feda eden ve eski Mezopotamya mitolojisinde “haksız yere öldürülen Tanrı (Tammuz-Adonis) Figüro boyutunda sonsuz direnç, övünç, hak alma, mazlumluk timsalidir.
Şah İsmail Hatayi
17 Temmuz 1487’de Erdebil’de doğan Şah İsmail Hatayi’nin babası; Safavi devletinin önemli isimlerinden Şeyh Haydar, annesi ise Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu Uzun Hasan’ın kızı Begümşah Sultan’dır.
Babasının öldürülmesi üzerine çok zorlu bir çocuklukla baş başa kalan Şah İsmail Hatayi’yi, bu haneden ailesini, onlara gönülden bağlı bir halk kitlesi hem korumuş, hem büyütmüş, hem de her daim sevip kollamıştır.
Şah İsmail Hatayi’yi ve onun yaşamına yön veren mücadelesindeki temel yapıyı anlayabilmek için onun büyük dedesine bakmak gerekir. Safavi Devleti’nin ve Safavi Tarikatı’nın kurucusu olarak kabul edilen Şeyh Safiyeddün Erdebili (1252 – 1334) neredeyse Osmanlı Hanedanlığı’nın kuruluş döneminde sadece Erdebil’de değil, tüm Kafkasya’da, İran’da, Hindistan’a kadar uzanan büyük bir bölgede bir tarikat – devlet örgütlenmesi meydana getirerek insanlar arasında çok geniş, inanç temelli, çok etkili bir sosyal ağ kurmuştur.
Bu devlette bir şeyhlik kurumu, tarikat örgütlenmesi dikkat çeker. Buna göre şeyhine ölümüne bağlı müritler topluluğu aşiret aşiret, ocak ocak, yöre yöre, bölge bölge, şehir şehir o büyük tarikata, şeyhlerine bağlılık gösterirler.
Ölümüne sevdikleri, onların izinden gidip mistik bir şekilde bağlandıkları, bir mürşit olarak gördükleri şeyhleri için yapmayacakları olmayan, bu göçebe toplulukları; onların sözünden çıkmayarak, gerekirse seve seve kendi canlarını verirler.
Çok iyi bir eğitim alıp kendisini yetiştiren Şeyh Safiyeddün Erdebili’nin kurmuş olduğu o köklü yapı Safavi Devleti’ni ve Şah İsmail Hatayi’yi doğurmuştur.
Buna göre; kuş uçmaz kervan geçmez dağ başlarından, derin vadilere, yemyeşil ovalara kadar çok büyük bir coğrafyada, turna süreleri gibi kadını – erkeği, yaşlısı – genci binlerce insan, bazen tanrısallaştırdıkları şeyhlerinin izinden gitmek için yollara düşmüşlerdir. Bazen yurtlarını bile terk edip, onlara bağlılık göstermişler, gerekirse kuzusundan, koyununa, tahılına, kilimine, ellerinde ne varsa, onları “nezir” olarak o şeyhlere, o ocaklara vermişler, onlar için, her türlü fedakârlığı göze almışlardır.
Kökenleri hakkında çok farklı fikirler ileri sürülen Safavi hanedanlarının; Kürt, Fars, Türk olduğu, inançlarının Sünni, hatta temelde Şii olduğu zaman içinde Kızılbaşlık öğretisinin geliştiği ve bu topraklarla özdeş hale geldikleri söylenir.
Bu bir süreçtir; Şah İsmail (1487 – 1524) ve ondan sonra yaklaşık yüz – yüz elli yıllık dönemde Kızılbaş Öğretisi devlet yönetiminde, halk kesiminde, âlim sınıfında en zirvede iken zamanla her şey değişmiştir. Şiilik zamanla Kızılbaşlık öğretisini kendi içinde eritmiş, tarikatın bir zamanlar asli unsuru olan Kızılbaş öğretisi, inançları, kural ve ayinleri, erkânları yok sayılmış, dışlanmış, aynen Osmanlı’da olduğu gibi, din dışılığı, İslam dışılığı ifade eden, “Rafizi, Mülhit, Zındık” şeklinde dinden sapmış bir kimlik olarak algılanmıştır.
Osmanlı’da Aleviler
Osmanlı’nın ilk yüz, yüz elli yıllık kuruluş sürecinde Kalenderi, Alp – Eren, Baba, Dede, Işıklar, Torlaklar, Cavlakiler, “Anadolu ve Rumeli Abdalları, Erenleri” ve tüm farklı inanç ve konar – göçer halk toplulukları kısmen hoş görüşle karşılanıp Osmanlı topraklarında nefes almıştır. Bunda hem bu toplulukların, hem de Osmanlı’nın kendilerince yararları söz konusudur. Bu topluluklar kendilerine bir kimlik ve zamanla bu topraklarda yer yurt bulurken, Osmanlı ise bu geniş halk kesiminin hem manevi, hem insan popülâsyonundan yararlanmıştır.
Ama özellikle 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alıp devleti imparatorluğa geçirme sürecinde buradaki öykü değişmeye başlamıştır. Ocaklara, Tekke, Dergâh yapılarına, konar – göçer topluluklara gösterilen hoşgörü ortadan kalkmış, yerleşik yaşam ve vergi düzeni, Bizans’ı (Roma’yı) örnek alan merkezi idare, geniş halk kesimlerini bu arada Alevi olarak nitelendirilen geniş kitlelerin özgürlüklerini kısıtlamış, yaşamlarını zorlaştırmaya başlamıştır. Yani toplum üzerindeki devlet baskısı artmıştır.
Merkezi bir otoriteyi daha çok hissettirmek isteyen Osmanlı askeri sistemiyle, sarayın büyüyen giderleriyle, sözde askeri seferler yani yağmalardan elde edilen gelirlerden (ganimet) çok daha fazlasını aktardığı batıya yapılan yatırımların faturasını Anadolu halk kesiminden çıkarmaya başlamış, bu da toplumsal tepkiyi arttırmıştır.
Kerbela’dan beri devamlı bir kıyım, sürgün, baskı gören ve Alevi – Bektaşi / Kalenderi – Kızılbaş zümresinin tabanını oluşturan halk kesimi zaten 1240 tarihinde Anadolu’nun ve tüm Türk Tarihinin en büyük Halk Hareketi olarak kabul edilen Babailer İsyanı’nda eşi benzeri olmayan bir kalkışmayla Selçuklu devletine başkaldırmıştı.
Osmanlı’da ise Şeyh Bedreddin İsyanı (1420) ve diğer isyanlarla tepkisini gösteren halk kitlelerinin ekonomik, sosyal istekleri yanında inanç yönünden de baskıya uğramaya başladıklarını söyleyebiliriz. Bu tepkiler ise Yavuz Sultan Selim’le doruğa çıkmıştır.
Osmanlı Hanedanlığı Safaviler gibi bir tarikat örgütlenmesi içinde olmasalar da, devlet erki dini toplumu dizginlemek için kullanmaya yönelmiş, Şeyhülislamlık kurumunun memurları olan Kadılar devlet bürokrasisinde çok etkin olup tüm Osmanlı’da dini hükümlerin kalıcı olmasını sağlamışlardır. Sünni İslam inancını benimseyen Osmanlı Devlet Sistemi hızla İslamiyet’in farkı bir yorumu olarak bile görmeyi bıraktıkları Kızılbaş – Alevi topluluklarını baskı altına almaya başlamışlar, Anadolu ve Rumeli’de çok ciddi zulümlere girişmişlerdir.

Burada şunu söylemek gerekir; Osmanlı bir yandan zaten Sünni devlet yapılanması içinde eritmek istediği, zaman zaman ayaklanan, zorbalıklara tepki gösteren, kendi özgün kimliğini, inancını, kültürünü yaşatmak isteyen bir kitleyle karşı karşıyayken, aynı zamanda Safavi Devleti’nin topraklarının, ülkelerinin doğusunda yükselen bir güç olmasının da derin etkisiyle Alevi – Kızılbaş zümrelere kıyımlarını arttırmıştır.
Şah İsmail’in Anadolu’daki Etkileri
Dedelerinden aldığı mirası yaşatmak için müthiş bir istek duyan Şah İsmali Hatayi bir yandan bir devlet adamı iken, bir yandan da Türk Dili’nin en büyük ozanlarından birisi olarak tarihteki yerini almıştır. Zaman zaman safiyane bir şekilde her ikisi acaba ayrı insanlar mıdır? Dedirtecek şekilde iki ayrı dünyayı yansıtan Şah İsmail Hatayi, bir devlet adamı olarak ordusunun başında savaş alanındayken, bir yandan da özellikle inanç konularında benzersiz şiirler (deyişler) yazan bir bilge inanç önderi, şeyhi olarak ortaya çıkmaktadır.
Çaldıran’dan (23 Ağustos 1514) önce Şah İsmail, büyük dedesinin izinden giderek kendisine gönülden bağlı yüz binlerce seven kitlesini harekete geçirmek için ciddi gayretler içinde oldu.
Kendisi de Erzincan’a kadar gelen Şah İsmail’in aslında en büyük hedefi Osmanlı topraklarındaki Kızılbaş – Alevi / Konar – göçer halk kitleleriydi. Bunları kendisine bağlayıp, Osmanlı’yı zayıflatıp, onun topraklarını zapt etmek istiyordu. Osmanlı devlet sisteminden çok rahatsız olan Anadolu Türkmen boyları, mürşit, pir ocağı olarak bilinen Erdebil Ocağı / Dergâhı’nın başında olan Şah İsmail’i hem inanç önderleri olarak dede, hem bir adil büyük bir devlet adamı, hem kendilerine gelecek vaad eden bir şeyh olarak görüyorlardı.
Şah İsmail’le birlikte büyük dedesinden itibaren yoğun propaganda, taraftarlarının yürüttükleri irşat faaliyetleri, eğitimci, hatip, ozan, şair kimlikle aynen İsmaili Daileri gibi rehberler; dağlarda, yaylalarda, köylerde Safavi Devleti’nin etkisini yılmadan, usanmadan ölümcül bir görev gibi, buralara kadar taşımışlardı.
Anadolu Alevi – Kızılbaş halk zümrelerine göre; Yezit Osmanlı bir zalim yönetim, İmam Ali ve İmam Hüseyin’in yolundan giden aynı zamanda Aleviler için çok kutsal olan Musa-yı Kazım Soyundan olduğuna inanılan Safavi mürşitleri cennet bahçesinin gülleridir, bu dünyanın sultanlarıdır, onlara can feda edilmelidir…
Pir Sultan yazdığı bir şiirinde Şah’ın yani Safavi Şahlarının Anadolu’ya gelip, İstanbul’a oturmasını diliyor…
“Hak’tan inayet olursa
Şah Urum’a gele bir gün
Gazada bu Zülfikar’ı
Kafirlere çala bir gün
Hep devşire gele iller
Şah’a köle ola kullar
Urum’da ağlayan sefiller
Şad ola da güle bir gün
Çeke sancağı götüre
Şah İstanbul’a otura
Firenk’ten yesir getire
Horasan’a sala bir gün
….” (Pir Sultan Abdal)
Şah İsmail Hatayi çok yönlü bir siyaset izleyerek öğretisini, görüşlerini, fikirlerini Anadolu içlerine kadar hızlı bir şekilde yaymıştır. Zaten dedelerinden aldığı mirası devam ettirmiş, öz kendisiyle bir yakınlığı olan kitlelerle bağlantı kurmuş, Türkçe konuşup, yazdığı için de Anadolu içlerinde öyle derin kırılma hatları oluşturmuştur ki, 1512 yılında Antalya Teke Yöresinde ayaklanan Şahkulu; Şah İsmail, Safaviler aşkına on bin kişilik bir güce ulaşmış, Osmanlı ordularını dize getirmiş, binlerce insanı arkasından sürükleyebilmiştir.
En nihayetinde Çaldıran yenilgisinden (1514), kısa bir süre sonra (1524) çok genç yaşında (36) hayata veda eden Şah İsmail Hatayi aslında Alevi / Kızılbaş, hatta Bektaşi toplulukları için bir ütopyanın yaratıcısıdır.
Çaldıran’da Avşar boylarına kadar nice nice obalar, aşiretler, farklı kesimler onun yanında yer almasına rağmen Osmanlı batıdan da aldığı paralı askerlerin, kullandıkları silahların da etkisiyle Safavileri yenilgiye uğratmışlar, bozguna uğrayan sadece Safavi ordusu değil, Şah İsmail Hatayi’nin peşinden giden on binlerce kişinin hayalleri olmuştur.
Çaldıran’da Osmanlı ordusu içindeki Yeniçeri birliklerinin içinden, karşılarında kılıç salladıklarının, o güne kadar “Kızılbaş” olarak aşağılanan kitlenin aslında kendilerinin de çok sevdikleri Hacı Bektaş Veli gibi önderleri seven kitleler olduğunu görünce ikilemde kalıp hatta Şah İsmail tarafına geçen birlikler olduğunu tarihi kaynaklar kaydetmektedir.
Bu bir savaş; savaşı Safaviler kazanmış olsaydı belki tarih farklı yazılacaktı ama bu kanlı toprakların kaderi gerçekten kökten değişecek miydi?
Sonuçta; Safavilerin Çaldıran’da savaşı kaybetmeleri, Osmanlı’nın paralı Frenk askerleri sayesinde zafer kazanmalarının en korkutucu sonucu, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi yurtlarında yaşayan Kızılbaş topluklara zulümlerinin artması, baskının devletin tüm bürokrasisine sinen bir paranoyaya dönüşmesidir. Bugüne kadar halen ve halen “Kızılbaş” bu topraklarda düşman, ahlaksız, hain, rezil bir insan tipi olarak anılmaktadır. Bunun sebebi de, ülkesinin gerçeklerini görmek istemeyen, insanına insan gibi davranmayan, farklı inançları benimseyip tüm toplulukları, kendi yurdunun insanını tam kucaklayamayan ümmetçi gerici bir kafa yapısıdır.
Anadolu’da Osmanlı’nın baskı ve zulmü Şah İsmail Hatayi ve Safavilerin manevi desteğiyle halkın içinde isyancı ruhu canlı tuttu. Yine Anadolu tarihinin en büyük halk hareketlerinden birisine dönüşen ve Hacı Bektaş Veli’nin soyundan, hatta Pir Balım Sultan’ın evladı olduğuna inanılan bir Alevi – Bektaşi önderi Hacı Bektaş Çelebisi, Pir Kalender Çelebi, 1527 büyük bir ayaklanma çıkarmış, on binlerce kişiyi yanına toplamayı başarmıştır. Maraş’tan başlayıp geniş bir alana yayılan ayaklanmayı Osmanlı orduları zorlukla bastırabilmişlerdir. Maalesef pir Kalender Çelebi’nin boynu vurulmuştur. Başı bugün Hacı Bektaş Dergahı’nda, Hacı Bektaş Veli türbesi yanındaki Pir Balım Sultan Türbesi içindedir.
Şah İsmail Bir Toplum – İnanç Önderi Ama Bir Büyük Ozan
Şah İsmail özellikle Anadolu’da Alevi pirlerini yani ocak inanç önderlerini kendi tarafına çekmiş, onlara “Kızılbaş – Alevi” öğretisinin değerlerini tekrar hatırlatmış, benzersiz deyişlerinin de derin manevi etkisiyle sürekli bir şeyh, bir ocakzade, İmam Ali’nin tezahürü olduğu vurgusunu yapıp duygusal olarak onları etkisi altına almaya başarmıştır.
Burada çok ısrarla söylemek gerekirse; Safavilerin ve Şah İsmail’in buradaki en büyük başarısı çok köklü bir tarikat yapılanması, çok ciddi bir örgütlenme içinden gelmeleridir. Şeyh’e bağlılık düsturunu çok iyi kullanan Şah İsmail, kendileri için hayatlarından bile vaz geçecek insanları iyi keşfetmiş, yeri gelince insanları ödüllendirmiş, yeri gelince cezalandırmış, sadece kendi yol ve öğretisi ve devlet nizamında cesaretle, yılmadan çalışmıştır.
Anadolu yaylalarından binlerce kişi obalar halinde çadırlarıyla konar – göçer olarak Safavi Devleti sınırlarına doğru yönelmiş, bu hem insan gücü, maddi – manevi kaybı nedeniyle Osmanlı’yı sarsmış, buna karşı çok büyük tedbirlere başvuran Osmanlı Yönetimi Anadolu’dan doğuya, Safavi Devleti’ne akışı kesmek için zor kullanmaya başlamıştır. (Faruk Sümer, Safavi Devleti’nin Kuruluşunda Anadolu Türkmenlerinin Rolü isimli tarihi çalışmasında tüm bunları detaylarıyla ortaya koymuştur.)
Bir nevi Osmanlı’yı gafil avlayan Şah İsmail aynı zamanda yine sadece sözlü olarak değil yazılı olarak tarikatının ve inanç sisteminin öğretisini çok mahir bir şekilde Anadolu içlerine tekkelere, dergâhlara, ocaklara sokmayı başarmıştır. Belki gerçekten bir mucizevî olayı tam anlamıyla kavrayamayanlar bunu açıklıkla yorumlayamıyorlar. Çünkü Şah İsmail Hatayi kendi yaşadığı dönemde hemen bu etkiyi yaratabilmiştir. Büyük dedesi Şeyh Safiyüddün Erdebili’nin yazmış olduğu ve Alevi – Bektaşi / Kızılbaş toplulukları için çok önemli şeyler ifade eden, bir pir (dede) ile talip (muhip) insanlar arasındaki inanç ve sosyal davranışların neler olduğu, inanç yaptırımlarına, inancın gereklerine ilişkin “Buyruk” denilen kitapları halkın anlayacağı şekilde yeniden ele almıştır. Bu buyrukların yüzlerce, belki binlerce kopyayla Anadolu içlerine göndermiştir. Tarihçilerin ifadesine göre Bisati tarafından kaleme alınan ve yine Şah İsmail Hatayi’nin büyük dedesi Safavi Devleti’nin kurucusu Seyh Safiyeddin Erdebili’nin yazdığı ve çok hacimli olan temel buyruk kitabının (Menâḳıbü’l-esrâr behcetü’l-aḥrâr) bir özeti ve güncel hali olan bu buyruklar büyük bir maharetle (Şah İsmail’den sonra da) Anadolu Alevi dedelerine, ocaklarına, tekkelere, dergâhlara, ozanlara, köylere ulaştırılmıştır.
Bu eserlerde bir inançlı insanın uyması gereken yasaklar, dünya ve ahret yaşamını belirleyen kurallar bütünü vardır. En temel Alevi – Bektaşi / Kızılbaş yazılı metinlerinden birisi olan bu eserlerle de Şah İsmail sadece benzersiz şiirleri (Deyiş, düvez-i imamları, şathiyleri) kadar yazınsal olarak da Anadolu Kızılbaş zümrelerine hükmetmiştir.
Safavi Ocağı / Tarikatı / Dergâhı aynı zamanda Erdebil Ocağı olarak da söylenmektedir. Türkiye’de aynı zamanda manevi ve tarihsel olarak Erdebil Ocağı’na bağlı dedeler olduğu gibi somut olarak da çok önemli inanç merkezli ocaklarımızdan Şah İbrahim Veli Ocağı doğrudan Erdebil ve Şah İsmail’le kan bağı olan bir ocaktır.
Bir zamanlar doğu Anadolu’daki birçok ocağın Erdebil Ocağı / Dergâhına doğrudan bağlı olmasalar da, o ocağın çok derin etkisinde kaldıkları tarihi bir gerçektir.
Şah İsmail ordusundaki erlerin bir kısmına Kızıl Börkler giydirirmiş, Kızılbaş bu kızıl börklülerden gelmektedir. Zamanla Kızılbaş öğretisini benimseyen, uygulayan, yaşatanlara yani ocağa, dergâha, tarikata sıkı sıkıya bağlı olanlara bu isim verilmiş, bu kısa sürede her yere yayılmış, bir tamlama, bir isimlendirmenin ötesinde bugün Alevi denilen halk toplulukları için kullanılır olmuştur.
Safavi Devleti’ni kendisine düşman bilen ve böyle gösteren Osmanlı Hanedanlığı Kızılbaşlığı en aşağılık sıfatlarla bezeyerek bir küfür, hakaret, saldırı objesi olarak kullanmaya başlamıştır.
Anadolu’daki baskılardan, Safavi Devleti’nde yeni bir yaşam arayışı, mürşit bildikleri şeyhlerine akın akın giden Anadolu Türkmen Boyları “Kızılbaş” nitelendirmesiyle çok büyük bir saldırıya maruz kalmışlardır. Yani Osmanlı bilinçli olarak hem Safavi Hanedanlığını, onların şeyhlerini, ileri gelenlerini hedeflerindeki düşman olarak görürken, bir yandan da, onları destekleyen, onlarla beraber olan, oraya giden ve Anadolu ve Rumeli’de kalan bir kitleyi de psikolojik olarak ezmek için tüm yazışmalarında bu terimi kullanmıştır. Açık açık ana – bacı tanımayan, her türlü ahlaksızlığı, iffetsizliği yapan, dinsiz, imansız, mülhit, zındık bu güruhun katledilmesi fermanları Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde binlerce örneğiyle durmaktadır. Devletin bakışı bu şekildedir.
Şah İsmail Hatayi Alevi – Bektaşi kültür dünyasında o kadar derin bir yere sahiptir ki, bu dünyada yaşayıp ölmüş bir insanın etkisinin çok çok ötesinde bir etkidir.
Şah İsmail Hatayi’nin kendi zamanında basılmış birkaç nüshası da olan çok önemli bir divanı vardır, Hatayi Divanı. Ama gerek onun şiirleri ya da zamanla onun ismini kendi ismi yapan yani onun mahlasıyla deyişler yazan ozanların yüzlerce şiirini bizzat binlerce insan ezbere okur olmuştur.
Şah İsmail Hatayi’nin deyişlerinde Hakk sevgisi, Ehlibeyt, Ali aşkı, Kerbela ve tüm Alevi öğretisinin özünde olan temalar işlenmiştir. Ama burada Anadolu’dan Balkanlar’a kadar istisnasız hemen tüm Alevi topluluklarında Şah İsmail Hatayi kadar okunan, bilinen, deyişleri sazlar eşliğinde söylenen ikinci bir ozanın olmaması çok ilginçtir. Hatta Anadolu’da onun adına başka ocaklar bile kurulmuştur; Hatayi Sultan Ocağı, gibi. Hatta bir şiirin sonu olarak, yani ozanın mahlasını içeren kısma o şiirin “hatayisi” denir.
Şah İsmail Hatayi Alevilik’te, Alevi cemlerinde olmazsa olmaz zorunlu bazı hizmetlerin yerleşmesini, o hizmetler yerine getirilirken adeta bir dua olan deyişlerin sahibi olarak bir nevi de inançsal yapıyı belirleyen bir isim de olmuştur. Daha doğrusu aynen İmam Hüseyin’de olduğu gibi, Hz. Ali’de olduğu gibi, Şah İsmail Hatayi bir ozan, inanç önderi kimliğinde ölümünden sonra bir başka boyutta çok daha canlı ve ölümsüz bir şekilde Alevi –Bektaşi toplumu tarafından yaşatılmaya başlanmıştır.
Otuz yıllık Anadolu ve Balkanları kapsayan geniş araştırmalarımızda, yaptığımız binlerce söyleşide, girdiğimiz cemlerde gördüğümüz, kayıt altına aldığımız gibi; ne ilginçtir ki, bugün de kesinlikle hala, Alevi cemlerinde, sohbet ve muhabbetlerinde, türlü etkinliklerde ağırlıklı olarak Şah İsmail Hatayi’nin nefesleri sazlar eşliğinde çalınıp söylenmektedir. Hatta konserlerde ünlü sanatçılar da Şah İsmail Hatayi’den mutlaka deyişler söylerler. Bu başlı başına bir bilimsel çalışma konusudur.
Sonuç
Sonuçta; iki devlet çatışırken, iki toplum kesimi de birbirine düşman kılınmıştır. Osmanlı sürekli Kızılbaş (Alevi) düşmanlığı yaparak Sünni İslam inancındaki topluluklarda Alevilere karşı çok büyük ön yargıların oluşmasına bizzat devlet zemin oluşturmuştur.
Safavi Devleti’nde de Sünni ve Şii kesime bir baskının olduğu gerçektir. Hatta Şah İsmail Hatayi zaman zaman kendi kurallarına uymayan Kızılbaş topluluklarını, Anadolu’dan İran (Safavi) coğrafyasına giden konar – göçer toplulukları da cezalandırmıştır.
Tüm bunların sonucunda da Osmanlı’da devlet yapısı iyece Sünni merkezli bir inanç yapısına bürünürken, İran’daki bazı baskılardan sonra, zamanla Kızılbaş düşmanlığı büyümüş Şiilik bugünkü halini almıştır.
Şah İsmail Hatayi büyük bir devlet adamı ama ondan da önemlisi çok büyük bir ozandır. Dayandığı kökleri yaşatmak, atalarının çektiği acıların bir nevi öcünü almak için büyük bir mücadeleye girişmiş, kendisini inancın merkezine oturtmuş, belki de Baba İlyas ve Baba İshak’ın rolünü biraz alarak, kendisine bağlı halkı da ayaklandırıp, kendisine bağlayarak tüm Anadolu ve Ön Asya’da bir büyük önder olmak istemiştir.
Amacı hiç kuşkusuz bir dünya imparatoru olmak olan Şah İsmail Hatayi’nin karşısındaki Yavuz Sultan Selim ise; fırsat bu fırsat diyerek Anadolu’da ciddi bir Alevi – Kızılbaş katliamı yapmış, Kızılbaş düşmanlığını tüm ülkeye yaymıştır. Ama asıl büyük Sünnileştirme ve Kızılbaş düşmanlığını 46 yıl hükümdarlık yapan oğlu Kanuni Sultan Süleyman gerçekleştirmiştir. Kent merkezlerine büyük camiler yapan, halkı camiye gitmeye zorlayan Kanuni, devletin temeline sinen korkuyu yenmek, imparatorluğu sarsılmaz bir şekilde merkezileştirmek için bu sefer kılıçla birlikte kalemi kullanmış, Kızılbaş düşmanlığını binlerce fermanla tüm Anadolu ve Rumeli’ne taşımıştır. Askeri ve idari bürokraside resmen bir inanç temelli yapı yaratan Kanuni bugünkü iktidarların mezhepçi bakış açılarını kendi din adamlarıyla birlikte devletin temeline o zaman koymuştur.
Kızılbaşlar’ın defterlerinin dürülmesi, sürgün edilmesi, Sünnileştirilmesi, Kızılbaş merkezlerine cami – medreseler yapılması, Kalenderilerin cezalandırılmasına ilişkin binlerce belgenin, yüzlerce taraflı, mezhepçi, gerici kitabın yazılmasını sağlamıştır.
Son beş yüz yıllık tarihte Çaldıran bozgunundan bu yana bu topraklarda bedeli hep halk ödemektedir.
Halk zümrelerini mezhepçi bir şekilde ikiye bölen bizzat devletin kendisi olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde; cumhuriyete, laikliğe, çağdaşlığa rağmen hala devlet beş yüz yıllık hastalıkla bakışından kurtulamamış, kendi öz vatandaşları olan Alevi – Bektaşi (Kızılbaş) zümreleri yok saymaya, örselemeye, haklarını gasp etmeye devam etmektedir.
Aleviliğin / Bektaşiliğin – Kızılbaşlığın bir büyük erdemi de; toplumsal barışı – ahlaksal yaşamı hedeflemesidir. Kişi kendi özünü Kerbela’da katledilen İmam Hüseyin, zalimler elinden hayatını kaybeden Fatıma Ana, Bağdat’da katledilen Hallac-ı Mansur, Halep’te derisi yüzülen Seyyid Nesimi gibi dara çekip, öz eleştirisini yaparak dostluğa, kardeşliğe doğru yürürken, bir yandan da toplumun aydınlanması için çalışır.
Kendisi ve içinde olduğu kesiminin dışında da, tüm dünya insanlığı, evren ve tüm canlılarla barış dolu bir dünyada yaşamak isteyen Alevi – Bektaşi toplumu artık; bu çağda yüzyılların üzerlerine bindirdiği yüklerden, tortulardan, ön yargılardan kurtulmak, özgür bireyler ve özgür bir toplum olarak serbestçe hareket edip, kendi kültürünü, inancını, öğretisini baskı olmadan yaşamak istemektedir.
Aslında özlemi duyulan şey; gerçek bir demokrasi, insan hakları, laiklik, hakça üretip – hakça pay edilen eşitlikçi bir dünya düzenidir.
Muhabbet ehline aşk ile…
Ayhan Aydın
22 Aralık 2025
Sufi mezhebimin nesin sorarsın
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Gözlüye gizli yok ya sen ne dersin
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Eğnimize kırmızılar giyeriz
Halimizce her manadan duyarız
Katarda İmam Cafer’e uyarız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Her kimin ki çerağını Hak yakar
Mümin olanları katara çeker
Aslımız On İki İmama çıkar
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Biz tüccar değiliz alıp satmayız
Erkan gözetiriz yoldan sapmayız
Gönlümüz ganidir kibir tutmayız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Muhammed Ali’dir kırkların başı
Uralım Yezid’e laneti taşı
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir eşi
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Baharda açılır gonca gülümüz
Ol dergâha doğru gider yolumuz
On İki İmam ismin okur dilimiz
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Şah Hatayi’m eydür Muhammed Ali
Onlardan öğrendik erkânı olu
Ali Muhammed’dir Muhammed Ali
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Şah Hatayi
Berfin BAHAR Dergisi

