Ana Sayfa Blog Sayfa 7

ÜMİT KAFTANCIOĞLU

0

Ümit Kaftancıoğlu, politik yanıyla birlikte edebiyata da gönül verenlerdendi. Hanak’ın Saskara köyünden çıktığı zorlu yol İstanbul/Mecidiyeköy’de kurşunlarla sona erdiğinde daha 45 yaşındaydı. Onu okula götürmek istediği kızının yanında vurmuşlardı.Tarihler 11 nisan 1980’i gösteriyordu. Vurulduğunu haber alıp bir avuç gençle olay yerine geldiğimizde yere düşen kanı hala yolun üstünde duruyordu
Dayanılmaz bir acıyla sarsıldım. O an hayatımın en unutulmaz anı olarak hafızama yerleşti. Durup baktım. Hala özlem duyduğum topraklar geçti gözümün önünden. Orada yaşadıklarım.Dokuz yaşımda ayrıldığım memleketimin kokusu hala üzerimdeydi. Yüreğimde fırtınalar kopuyordu. Sesini, sözünü dinlediğim, hikayelerine gönül verdiğim bir ışık daha sönmüştü.Öylece kalıvermiştim onun kanınin damladığı yerde.
Zaman aktı gitti ama o an bir türlü silinmedi yüreğimden. Çocukluğumun hatıralarında kalan memleket yeniden depreşti içimde.Ona dair ne varsa bir bir belirdi gözümün önünde. Güvercin pınarı, evre kayası, çeşme başında toplananların gülen sesleri, Güllü’nün Güldene’nin yaşadıkları, Aşır’ın Yelatan’a yakarışları ve bir avuç insanın yaşamla mücadelesi bir filmin kareleri olarak geçip gitti önümden. Söz, sohbet ve deyişler düştü aklıma;
“Kayabaşı gürgenlik,
Ne hoş olur ergenlik,
Ergenlikte yar sevmek,
O da bir bezirgenlik…”

O hikayelerinde satırlarla oynamıştı. Halkın içinde yer eden deyişlere dil olmuştu.
“Eliyle etti, boynuyla çeksin.”
“Civciv girdi adamın kafasının içine.”
Ümit Kaftancıoğlu benim hikayelerimin geçtiği topraklarda yaşamıştı. Aşıkların dizi dibinde oturmuş, halkın dilindeki türküleri toplamak için diyar diyar dolaşmıştı.
“Gel dereye yukarı,
Derenin özündeyim,
Pişmanlık senden oldu,
Ben gene sözündeyim…”

Onun yaşadığı diyarlarda yokluk ve soğuk düşmezdi kimsenin yakasından. Yelatan’dan başlardı kış. Tıpkı Sahara’dan Ardahan ovasına indiği gibi. İner ve kara borana boğardı etrafı.Sonra Ulgar dağı tutulurdu fırtınaya. Başı dumanlı Cin dağı görünmez olurdu. Erdağ, Gezek dağı tipiye keser aman vermezdi. Yinede dağların altında soğuktan titreyen yaşamlar umut büyütürdü.
Ümit Kaftancıoğlu bu yaşamlara kalem çalmıştı.Zemherinin kasıp kavurduğu diyarlarda dolaşmıştı. Toprak damlı evlerde anlatılan masallara ortak olmuştu.Onlarla birlikte gülmüş, onlarla birlikte ağlamıştı. Türkülerde söylenen ağıtlara dil olmuştu.
“Oğul, oğul bu dağlar kömürdendir,
Geçen gün ömürdendir.
Oğul, oğul feleğin bir kuşu var,
Pençesi demirdendir.
Pençesi demirdendir…”

Yokluğun kol gezdiği diyarlarda söylenenleri yüreğine kazımış ve gün gelmiş topladığı hikayeleri, destanları gün ışığına çıkartmıştır.
“Oğul, oğul bu dağın gediğine,
Vuruldum ediğine…”
O yaşadığı topraklara vurgun olanlardandı. Yok olmaya yüz tutmuş masalları nenelerin, bibilerin dizi dibinde dinleyip bize ulaştırandı.
“Vardı yoktu Tanrının kulu çoktu.
Çok demenin yeri yoktu.
Bir yerde bir padişah vardı…”
Böyle başlardı bir çoğu bizi yeniden çocukluğumuza götürürdü. O toprak damlı evlerin kokusu sinerdi içimize.


“Biz anlattık dil ile,
Günler geçti yıl ile…”
Bu topraklar çok renkli hikayelerin yeşerdiği topraklardır. Biz şimdi masalların geldiği yerlerde, geçtiği bellerde ve konakladığı ellerde arıyoruz onu. Geçen 46 yıla rağmen hatırası hale taze yüreklerimizde. Dün başkaları anıyordu, bu gün biz anıyoruz. Yarın bizden sonrakiler anacak. Onu vuranlar çoktan unutuldu. Hikayelerimize, masalalarımıza ve destanlarımıza kalem çalan Ümit Kaftancıoğlu unutulmadı.Yelatan’da durur sesi soluğu.Şırıl, şırıl akan derelerde. Taze bir bahar kokusu gibi yayılır bize bıraktığı hatıralar.
“Akan ağlasın, yakan ağlasın,
Benim yengeme bakan ağlasın…”
Geçmiş yad edilerken ondan feyz alınmalı. Ümit Kaftancıoğlu topraklarında yaşayanların dili olmuştur. Onların yaşamlarından kesitler vererek unutulmaya yüz tutan sözleri ve deyişleri günümüze kadar taşımıştır.
İşte onlardan bazı örnekler;
“Kurtla yer, kuzuyla otlarmış.”
“Kaşıkla verip, sapıyla göz çıkarırmış.”
“Eli eğrilikte, gözü oynaştaymış.”
“Sofrası dizinde, ekmeği yüzünde.”
“kız dediğin bir delikli boncuk, yerde kalır mı?”
Onlar hayatın yaratıcıları. Sözü söz edenler. Dili, dil edenler.. Bakıp söylediklerine ders çıkartmak düşer bize. Uzayıp gider uzun ince bir yoldur bu. Ümit Kaftancıoğlu bunları toplamıştır. Aşıkların, bilgiçlerin dizi dibinde oturmuş, dağarcığını söz ile, türkü ile doldurmuştur. Köroğlu olup kötülerle savaşmıştır. Civan mert delikanlıların dili olmuştur. Çaresizlerin çaresi.
Ne demişler;
“Yemiş içmiş, yere geçmişler,
Kalan günleri de bize bağışlamışlar…”
Bizde bize bağışlanan bu günlerde, onların hikayelerini çoğaltmaya, onların masallarına kalem çalmaya devam edeceğiz..
“Aya doğma, ben doğam,
Güne çalma, ben çalam…” diyeceğiz.
Ve bir türkü tutturacağız;
“Sallanda gel sevdiğim,
Yel atan yamacından…”
O kalemiyle, yüreğiyle yürüdü karanlığın üstüne. Onu vuranlar, sıktıkları kurşunlarda, türküleri vurdular, deyişleri. Dağarcığına yüklediği destanları öldürdüler. Halkın canına can olan Köroğlu’na kıydılar…
ANISINA SAYGIYLA
KENAN KARABAĞ

Dillerim Lal

0

Dağların ardındayım
Yasaklar yurdundayim
Dostların derdindeyim
Dillerim lal
…….
İşkence aç burada
Konuşmak suç burada
Adalet geç burada
Dillerim lal
…..
Aydınlar susturulmuş
Yazarlar küsturülmüs
Özgürlük bastırılmıs
Dillerim lal
…..
Sevdalar kurutulmuş
Gelenek çürütülmüş
Fikirler eritilmiş
Dillerim lal
……
Çetesi yol kesiyor
Mafyası kol kesiyor
Mebusu bol esiyor
Dillerim lal
…..
Mahpus yatar şairi
Nerde Deniz’i Mahir’i
Tutsak olmuş şiiri
Dillerim lal
Söz Müzik :Mehmet Koç

Yüzün şemsü kamer gözlerin nurdur

0

Yüzün şemsü kamer gözlerin nurdur
Ayın hilaline benzer kaşların
On sekiz bin alem hüsnüne kuldur
Labin Kevser olmus dürdür dişlerin

Ak alnın sadeftir kirpiğin oklar
Münkir inkar olur mü’mini haklar
Gerçek aşık olan kapuyu bekler
Efendim kıyasa gelmez işlerin

Zülfün gül yüzüne eyler bin nikap
Münkirler gözüne görünür hicap
Yedi hat vech ile hem yüz dört kitap
Fitne salar dü cihana saçların

Celalinden münkirlere bakarsın
Yedi tamu içre nare yakarsın
Kalbini de vesveye sokarsın
Gözlerinden akar kanlı yaşların

Cemalinden bakarsan mü’min kullara
Geçer serden baştan düşer yollara
Marifet bağında gonca güllere
Gülistan bahçesinde öter kuşların

Seven sizi can içre cananısın
Aşıklar katredir sen umanısın
Gönül bir gemidir sen dümensin
Yelken açmak ister bu dervişlerin

Cemalin benzettim ümmü l- kitaba
Arifler zerredir sen afitaba
NOKSANI kusurum gelmez hisaba
Şah’ım aft kıl cümlemizin suçların

Havalanıp gönül çekme gel ceza

0

Havalanıp gönül çekme gel ceza
Kılavuzsuz gökte uçar kuş olmaz
Belaya sabır et kazaya rıza
Kişinin başına gelmez iş olmaz

Halına şükreyle sen sana bakın
Kendinden yukarı bakmadan sakın
Akıllı ol adın divane takın
Divaneler sırrı hergîz faş olmaz.

Kötülük edene sen eylik eyle
Arif ol herkesin halini söyle
Özün hâke indir alçağı boyla
Alçak yerde bahar olur kış olmaz

Konuş akranınla haddini tanı
Sadık kalb oluben gözlegil nânı
Hak yoluna kurban ver şirin canı
Sermaye gerektir eli boş olmaz

Yetiş bir mürşide aça can gözün
Sakın her ledüne harcetme sözün
Yürü Dımaşk’a da gösterme izin
Balı zehr edersin sonra nuş olmaz

Hak söze bak kimden gelürse haktır
Sözünü bilmeyen Hak’tan ıraktır
Ben mü’minim deyüp cihanda çoktur
Nişansız mü’minin sözü guş olmaz

Her yere uzatma Noksanî elin
Kalbinden bilmeze bildirme halin
Haramisi çok olursa bir belin
Uğrama ziyandır karı hoş olmaz

Kötü yuvarlanır düşer atından

0

Bu ki meydan almaz ondan zat olmaz
Beslemen beygiri arap at olmaz
Er olanlar düşmanına alt olmaz
Seri verir ser kurtarır meydanda

Koç yiğitler belli olur zatından
Kötü yuvarlanır düşer atından
Arap at hışmından er heybetinden
Yiğit ölür şanı kalır meydanda

Dolu verin koç yiğitler uyansın
İki hasım birbirine dayansın
Ak gövdeler kızıl kana boyansın
Kötülerin canı çıkar meydanda

Köroğlu der dünya ganidir gani
Koç yiğit uğruna koymuşum canı
Mert olan kazanır dünyada şanı
Yiğit olan nam kazanır meydanda

Fayda etmez kazandığın malların

0

Fayda etmez kazandığın malların
Bir gün ilişkini kesersin gönül
Hapis olur sonra şirin dillerin
Eller sus demeden susarsın gönül

Artık çıkamazsın hayat dağına
Yelpaze sallarsın solu sağına
Geri dönemezsin gençlik çağına
Kendi talihine küsersin gönül

Zalim nefsin ıslahına yetmedin
Aklın gösterdiği yola gitmedin
Doğmayı ölmeyi hesap etmedin
Hep kendi doğruna esersin gönül

Yapamazsın eda, cilve, nazını
Göremezsin baharını yazını
Yıllardır çaldığın sevda sazını
Gün gelir duvara asarsın gönül

Can cesetten çıkar kuru poz kalır
Sümmanoğlu belki üç beş söz kalır
Kazancından birkaç metre bez kalır
Elini bağrına basarsın gönül

Aşık Hüseyin Sümmanioğlu

Efendim almış züğürtlük

0

Efendim almış züğürtlük
Kaşa beni göze beni
Sürükler yıl cepte dörtlük
Yaz bahar kış güze beni

Dedim: Züğürtlük çelebi
Nedir ezdiğin sebebi
Ben değilim yoğurt gibi
Yağım çıkar öze beni

Ateş belli yakışından
Günlük belli kokuşundan
Müflüslüğün yokuşundan
Kurtar çıkar düze beni

Dedi: Dinlemem ben çene
Bakalım beş yüze bine
Al da nişangahı dene
Çeşmin süze süze beni

Değil şimdi sırayıla
Padişahlık parayıla
Sikke ile turayıla
Muhtaç sanma söze beni

Seyrani’ye şöyle böyle
Ne suçu var ise söyle
Şanına düşeni eyle
Ayna etme yüze beni

Aşık Seyrani

Bu Yıl Benim Yeşil Bağım Kurudu

0

Bu Yıl Benim Yeşil Bağım Kurudu
Dolu Vurdu Yaprakları Çürüdü
Benim De Saz Tutan Elim Var İdi
Şimdi Bir Köşede Yatar Ağlarım

Benim İle Lokma Yiyip İçenler
Gölgemin Altında Konup Göçenler
Sizi Zalim Dar Günümde Kaçanlar
Ben Kendi Kendime Çatar Ağlarım

Çırpına Çırpına Bir Yuva Kurdum
Bebeği Görmedim Kundağı Gördüm
Deryada Boğuldum Karaya Vurdum
Çileden Çileye Bakar Ağlarım

Mahzuni Şerif’im Budur Ahvalim
Zamane Bozulmuş İnsanlar Zalim
Kıyamete Kadar Gider Vebalim
Sabır Edip Matem Tutar Ağlarım

Sarmaşık Bülbülleri

0

sarmaşık bülbülleri de
(aman) yavrum yiyeyim o dilleri
açtı yeşil yapraklar da
aman tam muhabbet günleri

in aşağı sevdiceğim yollarım diken
bu ayrılık değil mi (anam) belimi büken

ata binmiş gidiyor da
aman ata neler ediyor
yeni yolun tozları da
(aman) zührem atı berbad ediyor

atma beni göllere de göller derindir
böyle giderse bu yıl mevla kerimdir

ne dedinde durdun yarim yollar üstüne
vur hançeri aksın kanım çöller üstüne

Karanlık Bir Gece Yol Görünmüyor

0

Karanlık Bir Gece Yol Görünmüyor
Yürüyorum Dikenlerin Üstünde
Kara Çalı Bana Aman Vermiyor
Yürüyorum Dikenlerin Üstünde

Güneş Erken Doğup Şafak Sökmüyor
Gökteki Dumanı Silip Atmıyor
Ay Karardı Yıldız Işık Tutmuyor
Yürüyorum Dikenlerin Üstünde

Sonlanmadı Menzil İle Durağım
Belki Çok Yakınım Belki Irağım
Yaralandı Parça Parça Ayağım
Yürüyorum Dikenlerin Üstünde

Yavaş Yavaş İlerlerken Kaplani
Benim İle Yola Çıkanlar Hani
Geri Dönsem Taşa Tutar Dost Beni
Yürüyorum Dikenlerin Üstünde

ALEVİ İNANCINDA DEDELİK KURUMU NEDİR.?

0

bir dedede bulunması gereken özellikler nelerdir.?

Alevi-Bektaşi geleneğinde
“Dede”lik kurumu, sadece bir liderlik makamı değil,
aynı zamanda manevi bir rehberlik, hakemlik ve eğitimcilik görevidir.

Bu gelenekte bir dedede bulunması gereken özellikler
hem soy (bel evladı) hem de edep ve erkan (yol evladı) ilkeleriyle şekillenir.

​Bir Alevi-Bektaşi dedesinde aranan temel nitelikleri şu başlıklar altında toplayabiliriz:

​1. Soy ve Yol İlişkisi (Silsile)
​Geleneksel yapıya göre bir dedenin, Ehl-i Beyt soyundan geldiğine inanılan bir “Ocak” sistemine bağlı olması gerekir.

Ancak sadece soy yeterli değildir; kişinin bu yolu sürmesi, yani “Yol evladı” vasfını da taşıması esastır.

​2. Elin, Dilin ve Belin Temizliği (Eline, Diline, Beline Sadık Olmak)

​Bu üç ilke, dedeliğin ahlaki temelidir:

​Eline sahip olmak:
Hırsızlık yapmamak, harama el uzatmamak ve kimseye zulmetmemek.

​Diline sahip olmak:
Yalan söylememek, gıybet etmemek, kimseyi incitmemek ve sır saklamayı bilmek.

​Beline sahip olmak:
Zina yapmamak, aile kurumuna ve sadakate sonsuz saygı duymak.

​3. Bilgelik ve İlim Sahibi Olmak
​Dede, toplumu aydınlatan bir rehberdir. Dolayısıyla:
​Kur’an-ı Kerim’in batıni (içsel) yorumuna hakim olmalıdır.
​Buyrukları, deyişleri, nefesleri ve erkannameyi iyi bilmelidir.

​Tarih, edebiyat ve toplumsal meselelerde genel bir kültüre sahip olmalıdır.

​4. Adalet ve Tarafsızlık
​Dede, toplumsal barışı sağlayan bir “hakem” pozisyonundadır.
Cem erkânında yürütülen Görgü Cemi ve Rızalık Alma süreçlerinde:
​Kimseyi kayırmadan, adaletle hüküm vermelidir.

​Toplum içindeki küskünleri barıştırmalı, “düşkün” olanın durumunu hakkaniyetle değerlendirmelidir.

​Kendi nefsinden arınmış olmalı, kararlarını kişisel çıkarları için değil, toplumun huzuru için vermelidir.

​5. Kamil İnsan Olmak (Mütevazılık)
​Dedelik, bir hükmetme makamı değil, bir hizmet makamıdır.
Bir dede:
​Kibir ve gururdan uzak, son derece mütevazı olmalıdır.

​”Talip”lerine karşı sevgi dolu, şefkatli ve sabırlı davranmalıdır.
​Yaşantısıyla örnek teşkil etmeli, özü ile sözü bir (sadık) olmalıdır.

​6. Rızalık Almak
​Bir dedenin posta oturabilmesi için taliplerinden rızalık alması gerekir.

Eğer toplum (talip) dededen razı değilse, o kişi o cemde dedelik yapamaz. Bu, halkın denetimine açık demokratik bir özelliktir.

​Bu nitelikler,
dedenin toplumu bir arada tutan manevi bir köprü olmasını sağlar.

Sürçü lisan etmiş isek affola
Aşk ile gerçege hü.

🌷 Hüseyin Dogan dede 🌷
🌷 Dört kapı kırk makam 🌷

Bir gecede cahil kaldık

0

Bir tek anamıza avradımıza sövmedikleri kaldı. Akp’ye oy veren Türklerin, bu vatana yaptıkları ihanetin bedelini ödüyoruz.
Bir gece yatıp kalktık…
Türk Ordusu yok…
Darbe yapacaklardı ama silahları tarlada gömdükleri yeri de unuttular demek…
Darbe olacak mıydı, olmayacak mıydı derken, ordu artık yoktu…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Yargı yok…
Yargıyı bölüşmüşler yarısı hocaya, yarısı imama…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Cumhuriyetçi aydınlar yok…
Hücrelerdeler…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Medya yok…
Yarısını almışlar parayı bastırıp, kalan yarısının da gırtlağına bastırıp…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Ben yokum…
Muhterem karıma “Ben yok muydum şu köşede yahu?” dedim…
“Yoksun, kovuldun” dedi…
Ağladı…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Laiklik yok…
Devlet tekbirle açılıyor…
*
Bir gece yatıp kalktık…
“Türk” yok
*
Bir gece yatıp kalktık…
Bayrak yok…
*Bir gece yatıp kalktık…
Yarısı gitmiş…
“Türkiye” de yok…
*
Bir gece yatıp kalktık, marşlar yok, andımız yok, bayramlar yok…
Bir gece yatıp kalktık,bu 4+4+4’tür dediler…
Çocuklar yok…
*
Bir gece yatıp kalktık…
Cumhuriyet yok…
*
Ve bir gece yatıp kalktık ki..
Biz yokuz…
*Yatma o zaman…
Kaldır başını artık…
Bir böcek gibi ezilip, bir dal gibi kırılıp, bir sürü gibi güdülüp, bir toz gibi üfürülüp, bir ot gibi sökülüp, bir kuş gibi vurulacağına…
Yatma…
BEKİR COŞKUN
(3 Ocak 2015)

Dini bütün Müslümanın gözleri

0

Dini bütün Müslümanın gözleri
Merhamet bahrine dalmada olur
Ârif söylemeden duyar sözleri
Kıssadan hisseyi almada olur

Bulunca ârifi can kurban verem
Ayağı altına yüzlerim sürem
Eyi gün dostuna eylesem kerem
Bir gözü kusura kalmada olur

Arif kalkan edip sabr ü hilmini
Onunla def’eder zâlim zulmünü
Anlayan avcı avın ilmini
Kuşunu dumana salmada olur

Tabiplerin ilmin ehl-i dert okur
Derdi Seyranî’ye derman mert okur
Ham sofular tesbih çeker vird okur
Gözü hayvan yemin çalmada olur

Aşık Seyrani

Ali Balkız Pir Sultan derneğinden neden ihraç edildi

0

BENİ PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİNDEN NİÇİN İHRAÇ ETTİLER?
GÜNLERDİR, YURDUN, DÜNYANIN HER YERİNDEN MERAK EDİP SORUYORSUNUZ.
ANLATMAYA ÇALIŞAYIM
Sevgili okuyucularım, öğrencilerim, öğretmen arkadaşlarım, akrabalarım, Yol’da beraber yürüdüğümüz Canlarım
Böyle bir yazıyı kaleme alacağımı hiç aklımdan geçirmezdim. Sizler denli şaşkınım.
Aynı gün iki ayrı ‘ifadeye çağrı’ yazısı aldım…. Biri; “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisine imza attığım için Ankara Savcısının Soruşturması, Kovuşturması ile ilgili, öbürü ise; aynı gün, bir kaç saat sonra, PTT görevlisinin imza karşılığı, evimin kapısında bana teslim ettiği; PSAKD Genel Merkezi’nden gelen, sıkı sıkı zımbalanmış, ‘ifadeni ver’ yazısı.
Kaderin cilvesi işte.
İki ayrı Makam, iki ayrı ifadeye çağrı. Tarih: 27.11.2025
Olay şöyle başlıyor: MYK Genel Sekreteri olan kişi, PSAKD GYK’sına benim hakkımda; “bir an önce adım atılması” istemiyle bir şikayet dilekçesi yazıyor. Bu yazıda, kısaca; “medya paylaşımında bulundu”, “kamuya açıklama yaptı”, “TV programlarında konuştu”, “… derneğin kurumsal yapısına… Genel Başkanımıza… Yönetim Kurulu üyelerine… Hakaret etti, mesnetsiz suçlamalarda, aşağılayıcı söylemlerde bulundu.”diyor. Tarih: 27. 10.2025
Ben bu kadar kötü işler yapmışım. İyi de; bir tane de “İŞTE ÖRNEĞİ” demez mi bir Genel Sekreter?…
Kendi mi yazdı, bir başkas mı dikte etti bunu bilmiyorum.
Üstelik örgütümüzdeki geçmişi de sadece on yıl öncesine dayanıyor. Yani Sivas Madımak Katliamından 23 yıl sonra.
Yaşı ise, Emekli Öğretmen.
Öbür şikayetçi ise; Mali Sekreter.
Bu kişi hem semah öğretmeni, hem de Semah Hizmetlisi. Büyük bir Aşure Hizmeti sırasında, 10 bin kişi izleyici iken, komşu camiden gelen Ezan Sesi an’ında Semahın durdurulmasına “gık”ı çıkmayan biri.
Bu durumun ne denli ACI olduğunu Genel Başkan’a söylediğimde ilginç bir savunma yaptı: “Başkanım ya… Dün Karşıyaka’da Sivas Şehitlerimizi ziyarete gittik, gördük ki; 24 saat Kuran okunuyor…’
Başkan böyle olunca?…
Anımsanacaktır; 2025 Eylül-Ekim aylarında; “Alevi’nin HAİNİ olur mu tartışması yaşanmıştı.
Merdan Yanardağ; “Her toplum kesimi gibi” vurgusunu özellikle belirtmesine karşın, bizimkiler ısrarla üstüne gidiyorlardı. Bu tartışmaya ben de o platform üzerinde katıldım. Yararı, zamanı olmayan, trollerin köpürttüğü bir tartışma dedim.
Konu güncelliğini yitirdi gitti. Ama bu Sayman arkadaş sürdürdü. Mikrofona geçip dedi ki: “Merdan Yanardağ Aleviler için ne yapmış ki”
Sonraki günlerde de Merdan Bey tutuklandı. Ben de bu kez; biraz şaka, biraz eleştiri, biraz laf atma kebilinden; “Küpeli sevinmiştir.” dedim.
” Vaay… sen nasıl bana ‘küpeli’ dersin diye, cinsiyet konusu yaparak şikayetçi oldu. O da, üyesi olduğu GYK’ya Dilekçe verdi.
Şaşı, kekeme, aksak değildi ki… Kulağına Pir Sultan Abdal simgesini küpe boyutunda taktığı için ‘küpeli’ dedim.
GYK bunu da İHRAÇ gerekçelerinden biri saydı.
ASIL NEDENE GELİNCE:
Bu arkadaşlar ne yazık ki; tarih bilincinden yoksunlar. Aleviliği bilmiyorlar. Derneğimizi tanımıyorlar. Kent koşullarında, sistemin onca saldırıları karşısında ne yapacaklarını bilmiyorlar. Aleviliğin inanç boyutunu, insan ve doğa yorumunu, doğuşunu, yüzyıllar boyunca yaşananları, kendine özgü bir dili olduğununu, felsefesini, amacını, yürüyüş hattını, dostlarını, özellikle bağımsızlığını, genç kuşaklara nasıl aktarılacağını bilmiyorlar.
Her kademesinde yıllarca mücadele etmiş bir (kabul ederlerse) abileri olarak; kongrelerde, danışma kurullarında, uygun her ortamda anlarttım, yazdım. Romanlarımda, öykülerimde konu yapım. Özellikle siyasi partilerle ilişkileri örnekleriyle sundum. O sıcak “muhabbetlerini” hep merak eder olduk.
Başaramadım, başaramadık.
Her eleştiriyi, her eleştireni “hain” sandılar.
Ülkemizde DEMOKRASİ ARARKEN, kendi örgütümüzdekini yaraladılar.
Son Genel Kurul, 17’ncisi olarak, 19-20 Nisan 2025 tarihinde yapıldı. Öncekı 16 sına da katıldım. Hepsinde iki liste oldu. Ne kavga oldu, ne gürültü. Bir liste öbüründen biraz daha fazla oy aldı, kardeşçe kucaklaşıldı. Pir Sultan Kazandı, denildi.
Ama bu 17’si böyle olmadı.
Olanları kısaca anlatayım. Divanda yaşanan bir olumsuzluk çözülemeyince; 652 delegeden 176’sı salonu terk etti. Terk edenleri zaman zaman posta oturan ANA’mız videoya çekti.
Başka bir DEDE’miz de Amigoluk yaptı.
BALIK BAŞTAN GÜZELLEŞİR ya…
Bunlar olacak şey mi Allah aşkına! Bu ne ya?…
Genel Başkan, kendi Genel Kurul’unda KORUMA bulundurur mu peşinde?
Kongre sonrası, bir genel değerlindirme yapıp, kırgınları, küskünleri davet edip, gelin şu işi bir konuşalım deyip
ortamı yumuşatmaz mı? Ali Balkız’ı disipline verip ihraç etmek varken…
Bunlar gelip geçer, su akar yatağını bulur. Sel gider, kum kalır. Evlatlarını, kardeşlerini, anne babalarını Sivas Cehenneminde bırakanlar unutmaz.
Alevilik içeriden dışarıdan onca engelleri aşıp nasıl bugüne geldiyse; Haydut Trump Dünyamızı ateşe atmazsa… Bir de; şu popülist yanımız, şişkin egomuz, narsist yapımız, medya merakımız, “beğeni” yanımız kangrene dönüşmezse… Medya tutkumuz bizi teslim almazsa…
Ney miş? “Görünür olmalı”ymışız.
Uzattım.
Bir de, Son Söz olsun:
ELİNE, DİLİNE, BELİNE SAHİP OLMAYI, içselleştirmiş, yaşam iksiri haline getirmiş olanları çoğaltmalıyız.
Bir Alevi Kurumunu, Alevi bir CAN gibi yönetmeliyiz.

Ali Balkız