Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Malatya Katliamı veya Malatya Olayları, 17-20 Nisan 1978

0

Malatya Katliamı veya Malatya Olayları, 17-20 Nisan 1978’de Türkiye’nin Malatya ilinde meydana gelen Alevilere dönük şiddet olayları ve cinayetler. Dönemin Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesi üzerine ülkücü ve İslamcı grupların şehrin Alevi ve solcu mahallelerine girmeleri ve şiddet kullanmaları ile gelişmiş olaylarda 3’ü çocuk olmak üzere 8 kişi öldürülmüş, 20’si ağır olmak üzere 100 kişi yaralanmış ve yaklaşık 1000 iş yeri ve ev tahrip edilmiştir.[1]

Arka plan
1973 genel seçimlerine göre Malatya’da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Millî Selamet Partisi (MSP) en büyük partileri oluşturmaktaydı. İslamcı olarak tanımlanmış MSP Sünni ve sağcı kesimlerin desteğini alırken, CHP genellikle Alevi ve solcu gruplar tarafından desteklenmekteydi. Bu bağlamda kentte sağ ve sol ayrımı artmaya, Komünizmle Mücadele Derneği, Ülkü Ocakları, Akıncılar Derneği gibi sağ derneklerin yanı sıra sol örgütlenmeler de kurulmaya ve yaygınlaşmaya başlamıştır. 1977 genel seçimlerinde de bu kutuplaşma gözlemlenmiş, bu seçimlerde MSP ile Milliyetçi Hareket Partisi önemli derecede oy artışı yaşamıştır.[2]

1968’den katliama geçen süre içerisinde Malatya’da Kemal Abbas Altunkaş’ın darp edilmesi (1968), Hekimhan Olayı (1968), 2 Şubat Mitingi (1975), 15-16 Şubat Olayları (1975) ve Akçadağ Öğretmen Okulu Olayı (1975) gibi huzursuzluk ve şiddet olayları yaşanmıştır.[3]

Olaylar
Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesi
Olaylar Hamido lakaplı belediye başkanı Hamit Fendoğlu’nun evine gönderilen paketteki bombanın patlaması ve kendisi, gelini ve 2 torununun bu patlamada ölmesi üzerine başlamıştır. Paketin 7 Nisan 1978’de Ankara’dan gönderildiği tespit edilmiştir. Aynı tarihte postaya verilmiş ve benzer yapıya sahip 3 tane daha bombalı paket, Fendoğlu’nun dışında Pazarcık CHP İlçe Başkanı Memiş Özdal’a, devrin Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısı Abdülkadir Oltu’ya ve Adanalı iş insanı Ahmet Akalın’a gönderilmiştir.

Bombanın kim veya hangi kuruluş tarafından gönderildiği hakkında görüş birliği olmamakla birlikte, ilerleyen günlerde gazetelerin yayınladığı haberlere göre araştırmacılar bombaların ancak Ankara Nükleer Araştırma Merkezinde üretilebileceğini açıklamış ve bu kurumda arama yapılmıştır. Tesiste çalışan Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Muharrem Şemsek ve birkaç kişi gözaltına alınmış, Nükleer Araştırma Merkezi bir süre için kapatılmıştır. Şemsek ve diğer tutuklular daha sonra serbest bırakılmıştır.[4] MHP’li yetkililer bombanın sağcı gruplar tarafından gönderildiği iddiasını yalanlamış ve bombanın komünist gruplar tarafından yollandığını iddia etmiştir.[5] Ortadoğu gazetesi suikastin “solcuların ve onlarla işbirliği halindeki bölücülerin eseri olduğuna dair” bir bant ele geçirdiklerini iddia etmiştir.[6]

Saldırılar ve tahrip olayları
Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesinden kısa bir süre sonra, Fendoğlu’nun evinin önünde yaklaşık 100 kişilik bir grup birikmiştir. Hastaneye götürüldükten sonra hastane önünde toplanan yaklaşık 1000 kişilik bir grubun sloganlar atarak şehre yürüdüğü ve saldırı eylemlerinde bulunmaya başladığı rapor edilmiştir.[2]

Suikastten bir gün sonra, 18 Nisan 1978’de Fendoğlu’nun bağlı olduğu Bulgurlu/İzollu Aşireti’nden ve çevre köylerden on bini aşkın kişi şehre gelmiştir. Çoğunluğu genç insanlardan oluşan grup “Kahrolsun Komünizm, Katil Ecevit, Müslüman Türkiye, Dan Dan Dan Hamido’ya intikam” sloganları ile Alevi ve solcu kesimin yaşadığı mahallelerine doğru yürümüştür. Maskeli kişilerin de yer aldığı grup, CHP, TÖB-DER, TÜM-DER ve Tütüncüler Derneği gibi siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin il binalarıyla, Gayret, Görüş, Ekspres, Baydağı, Güneş gazetelerinin matbaa ve idarehanelerini, tekel ve gazete bayilerini tahrip etmiş veya ateşe vermiştir. Solcu ve Alevilere ait önceden işaretlenmiş iş yerleri de tahrip edilmiştir.[2]

Aynı gün saldırganlar arasında bulunan İnönü Üniversitesi öğrencisi Tahir Kökçü, nereden geldiği belli olmayan bir kurşun nedeniyle öldürülmüştür. Malatya Cumhuriyet Savcısı Necati Sezener ile Adıyaman’dan gelen Jandarma Komando Birliği komutanı Yüzbaşı Arif Doğan saldırıya uğramış, her ikisi de bıçak ve kurşunla yaralanmıştır. Devlet Hastanesi Başhekimi Yüksel Fenercioğlu da saldırganlar tarafından ateşli silahlar vasıtasıyla yaralanmıştır. Milliyet, belediye hoparlörlerinden “Din elden gidiyor, camilere bomba konuluyor” anonsları yapıldığını bildirmiştir. Takip eden zamanda saldırgan gruplar 14 ile 15 yaşlarındaki Naci Erguvanlı, Özcan Türksever ve Sait Hazar adlı lise öğrencilerini kafalarına ateş etmek suretiyle öldürmüştür.[2]

İlerleyen günlerde saldırılar Malatya’nın mahallelerine yayılmış ve pek çok kişi yaralanmıştır. Bu sırada şehrin ana su deposuna çok miktarda zehir atıldığı iddiası kısa süre içinde tüm kente yayılmıştır. Bunun üzerine Valilik, kent suyunun içilmemesini istemiş ve tahlil sonuçların gelmesinin beklenmesini bildirmiştir. Bazı kişiler zehirlendikleri şüphesiyle hastanelere başvurmuştur. Doğu Özel Hastanesine zehirlenme şikayetiyle 200’e yakın kişinin başvurduğu rapor edilmiştir. Buna karşın tahliller suda zehir olmadığını ortaya koymuştur.[2]

Saldırı ve tahrip olayları 17 Nisan akşamından 20 Nisan’a kadar sürmüş ve 3 gün sonra kontrol altına alınmıştır. Katliam esnasında büyük çoğunluğu solcu ve Alevilere ait olan 1000’e yakın iş yeri tahrip edilmiş ve yakılmıştır.[2]

Sonuç
Katliam sonucunda oluşan tahribat dolayısıyla katliamdan etkilenen kesimler zamanla Malatya’dan göç etmiştir. İlerleyen yıllarda ekonomik açıdan iyi olan kesimler Mersin, Adana, İstanbul ve İzmir illerine göç etmişken, geri kalanlar köylerine dönmüştür. Göçler, Malatya’nın kültürel, etnik, dini ve siyasi yapısında önemli değişimler meydana gelmesine neden olmuştur.[3]

Tepkiler
Bülent Ecevit (Başbakan): “Malatya olayının rastlantı olmadığı, ülkede kutuplaşmayı körüklemek isteyen güçlerin, örgütlerin payının olduğu söylenmektedir. Muhalefet partileri Malatya’daki olaylara tam olarak temas etmemişlerdir, çünkü taraf tutmaktadırlar… Barışa razı olmayanlar vardır…”[7]

Yaşar Okuyan (MHP Genel Başkan Yardımcısı): “Komünist alçaklar tarafından hunharca öldürülen Malatya Belediye Başkanı, değerli dava insanı merhum Fendoğlu’nun gerçek katillerini CHP iktidarı himayesine almaktadır. Ve milliyetçilere iftira savurmaktadır…”[5]

Süleyman Demirel (AP Genel Başkanı): “Hadiselerin altında komünizm, yıkıcılık ve bölücülüğün bulunduğunu henüz hükûmet hiç dillerine almıyor. Türkiye’yi rahatsız eden gerçek sebep budur… Bu olayların gerçek sebebini anlamaktan aciz bulunan hükûmetin gaflet uykusundan uyanması için daha kaç vatandaşımız can verecektir? Bu hükûmet gaflet uykusundadır…[8]

Alpaslan Türkeş (MHP Genel Başkanı): “Ecevit ve İçişleri Bakanını, bizim hakkımızda ima yolu ile de olsa öne sürdükleri iddialarını ispata davet ediyorum. Bu iddialarını ispat edemedikleri takdirde dünyanın en alçak ve en şerefsiz insanları olacaklardır…”[9]

kaynak Vikipedia

Kin eken cinayet biçer Emre Kongar

0

Şiddetin “toplumsal kaynaklarını” şöyle özetleyebilirim:

1) KİNDAR EĞİTİM:
Rüzgâr eken fırtına biçer!

Kindar nesil yetiştirirseniz sonuçta, ortada birbirini öldüren insanlardan başka kimse kalmaz!

Milli Eğitim, insan, doğa, yurt sevgisi, barış içinde birlikte yaşamak kültürü, yurttaşlık bilinci öğretmek yerine kin ve nefret üzerine kurulu ise evlatlarımız “İyi insan iyi yurttaş” olarak değil, potansiyel katiller olarak yetişir.

2) ADALETSİZLİK, HAKSIZLIK, HUKUKSUZLUK:
Adaletsizlik, haksızlık, hukuksuzluk, şiddetin en önemli kaynaklarından biridir.

Der große Abnehm-Shake Vergleich 2026: Das hier ist der Testsieger
Lebebewusster

İnsanlar başka kişiler veya devlet tarafından kendilerine haksızlık edildiğini düşündüklerinde, bunu meşru olarak düzeltme yollarının bulunmadığını görürlerse şiddete yönelirler.

Hukuk devleti işlemiyorsa, belli kişiler veya gruplar ya da belli suçlar için “kayırmacılık”, “cezasızlık” hatta “borsa/ rüşvet” sendromları devreye girmişse insanlar şiddete yönlendirilir.

3) AHLAKSIZLIK:
Bireye aileden, okuldan, medyadan, sosyal medyadan, toplumdan aktarılan iyi-kötü, doğruyanlış, güzel-çirkin kavramları, öldürmeye değil, yaşatmaya; kavgaya değil, uzlaşmaya; savaşa değil, barışa, birlikte yaşamaya yönelik olmalıdır.

Din, mezhep, ırk, coğrafya gibi kültürel kimlikler insanları ayrıştırmamalı, düşmanlaştırmamalı; tam tersine, kurallı ve birbirlerine saygılı bir yurttaşlık ahlakı, herkesi barış içinde birlikte yaşamaya yönlendirmelidir.

Aile, okul, arkadaş grubu, medya, sosyal medya, şiddeti özendirmemelidir.

4) UMUTSUZLUK:
Umut, insanın en önemli yaşam kaynağıdır!

İnsan kendisi ve ailesi için iyi hayat koşullarını sağlayacak meşru ve geleneksel yolların olmadığını, fırsat eşitliği bulunmadığını, ne kadar namuslu, ahlaklı, çalışkan ve uzman olursa olsun başarılı olamayacağını gördüğü zaman, isyana ve şiddete yönelir.

5) YÜKSEK SÖMÜRÜ VE EŞİTSİZLİK:
Toplumda, hem yüksek sömürü hem fırsat eşitsizliği hem de büyük gelir adaletsizliği varsa o toplumda şiddete uygun bir ortam oluşur.

6) KORKU VE GÜVENSİZLİK:
İnsanlar güvenlikleri için devlete güvenemiyorlarsa o toplumda şiddet yaygınlaşır.

7) ŞİDDETE YÖNELİK ÖRGÜTLER:
Din, mezhep, ırk üzerine kurulu olan örgütler şiddete yönelik eylem ve söylemler açılarından dikkatle denetlenmelidirler.

8) SİYASET:
Siyasal iktidarlar, güçlerini pekiştirmek ve sürdürebilmek için yurttaşları, ayrıştırıcı, dışlayıcı, düşmanlaştırıcı politikalar izliyorlarsa o toplumda şiddetin filizlenmesi ve egemen olması kaçınılmaz olur!


Son söz olarak, bir toplumda şiddetin yaygınlaşmasının doğrudan doğruya bir toplumsal kültür, eğitim ve siyasal iktidar sorunu olduğunu vurgulamalıyım!

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/emre-kongar/kin-eken-cinayet-bicer-2495822?fbclid=IwY2xjawROxtFleHRuA2FlbQIxMQBzcnRjBmFwcF9pZBAyMjIwMzkxNzg4MjAwODkyAAEeVo-uR2-8vqN18x1f1Jy5itsnDvNDzMgwf1ai_7WtiLixdVlgflRDlWm97c0_aem_K3uAFD0wO5do4mvwYmMndg

ŞAH İSMAİL’İ VAR EDEN SÜREÇ

0

Şah İsmail hükümdar çocuğu değil. Şah İsmail gerçeğini anlamamız için Şah İsmail’i var eden tarihsel süreci gözden geçirip, bilince çıkarmamız gerekir. Bu da Alevilerin
Anadolu’daki tarih içindeki yürüyüşlerini kısaca gözden geçirmekle olur.
Anadoluda ki Alevilerin tarih sahnesine çıkışı, 1239 yılında, Baba İsak ile Baba İlyas önderliğinde “huruç” etmeleriyle başlıyor; huruç etmek, başkaldırmak, dışarı çıkmak anlamlarına geliyor. Genellikle “Babalılar İsyanı” diye bilinen bu hareket bir yıl sonra, 1240 yılında bastırılır.
Daha çok “Babalılar isyanı” diye anıldığı için benim de öyle diyeceğim Babalıların hurucunu bastıran Selçuklu Devleti, isyana katılan Babai Dervişleri ile isyana destek olan Türkmen oymaklarını kovuşturup, ele geçirdiklerine akıl almaz eza ceza vermeye başlarlar; bu dönem aranan Babai dervişlerinin saklanarak yaşadığı dönendir; o dönen de Hacı Bektaş’ın da, şimdilerde “Delikli taş” denen mağara da yaşadığını varsayıyorum.
Babai isyanın bastırılmasından 3 yıl sonra, 1243 yılında Moğollar Anadolu’ya akın ederek, Sivas’ın Kösedağ bölgesinde yapılan savaşta Selçuklu Devletini yenerek Selçuklu Devletini paramparça ediyorlar; Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in de Sivas’ta öldüğü bilinir.
Babai isyanından yaklaşık olarak iki buçuk ya da 3 yıl sonra gelip, Kösedağ Savaşını kazanan Moğollar, Selçuklu Devletini param parça ederek, fiilen Babaileri Selçuklu zulmünden kurtarırlar. Böylece Babai dervişleri yeraltından yer üstüne çıkıp, tekrardan örgütlenmeye başlar. Hacı Bektaş Velayetnamesi bir anlamda bu dönemi anlatır. Babai isyanından arta kalan dervişler, o dönem “Ihtırıcı” diye anılan Hacı Bektaş’ın etrafında birleşerek yollarına devam ederler. (İhtırımcı adı için bakınız: Abdülbaki Gölpınarlı’nın yayımladığı Veleyat – Name’de, “Rum erenleri, Hünkar’a müritlerinden onar mürid verdiler. Hünkar’ın adını Ihtırımcı koydular” der. Abdülbaki Gölpınarlı, Velayet Name, İnkılap kitapevi, İstanbul 1995, sayfa 20
İşinin ehli diplomatlar ile aydınlar savaş gibi, isyan gibi sosyal bir olguyu incelerken, öncelikle bu sosyal olgunun kimlerin yararına olduğuna bakarlar. Moğolların, Selçuklu Devletini yenmesi de Babai ayaklanmasından kalıp, aranan dervişlerin yararına olmuştur.
Hacıbektaş Postnişini Hamdullah Çelebi, 1827 yılında yargılanırken yaptığı savunmasında bu konu da şöyle diyor:
“ … hükümet idaresi Selçukluların eline geçince Türklere düşmanlığa devam etti.
Selçuklu Devleti … yüzyıl(larca) Türk Katliamı yapmıştır. (…) kılınçtan geçirmişlerdir. Babalılar, Barak Baba ve arkadaşları İlhanlı Devleti’ne Moğollar’a dert yandılar. Moğol orduları Anadolu’ya girdiler, Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu orduları yenildi. Anadolu’yu küçük devlet, beylikler haline getirdiler. Hacı Bektaş Veli ile olan Türkmenler zarar görmediler bu guruplar devleti ele geçirmişlerdir” diyor. (Kaynak: Serçeşmenin Savunması, Pir Hamdullah Çelebi, Dorlion Yayınları, Ankara 2021, sayfa 69)
Ufkunuzu açan Hamdullah Çelebi’nin bu sözlerinden de anlaşılıyor ki, İsyanda yenilen Babai dervişlerini, Selçuklu Devletinin zulmünden, baskısından Moğollar kurtarıyor; bence Babai dervişleri Kösedağ Savaşında Selçuklu Devletini desteklemiyorlar – desteklemezler, Moğolları desteklerler. Sürecin mantığı bunu demeyi gerektirir. Hamdüllah Çelebi’nin yukarda andığım sözlerinden de bu anlaşılıyor.
Babai İsyanı sırasında önderleri öldürülen Babai Dervişleri, o dönem “ıhtırıcı” diye anılan Hacı Bektaşı Şerçeşme kabul edip, onun rehberliğinde yeniden bir araya gelip, örgütlenmeye başlayarak dergahlar, Tekkeler, Dede Ocakları oluşturmaya başlıyorlar. Önce Hacıbektaş da Şerçeşme diye anılan Dergahlarını kuruyorlar, bundan sora da sırayla Kızıl Deli Dergahını, ABDAL Musa Dergahını, sonra olarak da Mısır’ın Kahire şehrinde Kasrul Ayin Dergahı ile Yüzlerce Tekke kurup, dede Ocaklarını oluşturuyorlar.
İşte bu süreçten yüz yıl sonra Hacı Bektaş Dergahından bağımsız olarak Hazar Denizinin kenarında küçük bir şehir olan Erdebil kentinde de Şeyh Safi (1252-1334) Sefevi Dergahını kuruyor. Bu muhabbetimizin asıl konusu, Safevi Dergahının gelişim süreci olacak .
Moğolların, kendilerine vergi verecek küçük devletler halinde kurdurduğu Beylikler zamanla gelişip, birbirleri ile mücadeleler etmeye başlıyorlar.
1389 yılında Osmanlı tahtına padişah olan Yıldırım Beyazıd (1354 – 1403), Venedikliler ile ticari anlaşmalar yapıp, Sırplar ile Bizans’la da ittifak kurarak Anadoldaki Beylikleri işgal edip, ülkesine katmaya yani ilhak etmeye başlıyor.
Karaman Oğulları beyliğini işgal edince Karamanoğlu Beylerinin başlarını kesip, mızraklara takarak günlerce eğlence tertipliyorlar.
Elleri – Ülkeleri işgal edilen beyler, Karamanoğlu Mehmet beyin yazdığı bir mektubu ellerine alıp, kurtarıcı olarak gördükleri Timur’a gidip, dert yanıp, yardım istiyorlar. Timur kendine hallerini anlatan Beyleri dinleyince, “bu sadece sizin anlatmamızla olmaz, elçi gönderip, bir de Beyazıd hana soralım, bakalım deyip, Beyazıd’a elçilerle mektup göndermeye kararveriyorlar.
Bu durumu bütün tarihçiler, Dukas’tan Şikari’ye, Solakzadeden, Peçeviye bütün tarihçiler aynen böyle anlatıyorlar.
*
Mesela Dukas şöyle diyor:
“Bayezid, yukarda yazdığım gibi, Bursa’da günlerini geçirmekte iken bir gün İran’dan elçiler gelip, kendisini görmek istediler. Bayezid bunların nereden ve kim tarafından geldiklerini sordu. Bunlar da “İran ve Irak sultanı Timur han tarafından gönderildiklerini” söylediler. Bunun üzerine bu elçilerin istirahatlarını temin etmelerini emretti.”
“Birkaç gün geçtikten sonra, bunları davet ederek, ne vazife ile geldiklerini öğrenmek istedi. Bu elçiler huzura çıkarak dediler ki:
“Büyük Timur Han, kulları olan bizler vasıtasıyla, size şu haberi yolluyor: Başkalarına ait olan yerleri kaparak, bu yerler ile kendini büyük göstermek doğru değildir. Allah’ın inayetiyle dinsizlerden zapt ettiğin yerler ile iktifa et, diğer beylerden hırsızca aldığın eyaletleri hemen kendilerine iade et ki Cenap-ı Hak seni affetsin ve bu beylerin şükran ve minnettarlığına mazhar olasın. Bunlar olmazsa, beylerin intikamını ben alacağım” dediler ve daha birçok şey söylediler.”
“Bayezid, bu sözleri duyduktan sonra, bu elçilerin sakallarının tıraş edilmesini ve böylece şerefsiz olarak kovulmalarını emrederek, bunlara dedi ki: “Gidin, bir an evvel gelmesini efendinize söyleyin. Kendisini bekliyorum. Şayet gelmeyecek olursa, meşru karısından boş olsun.” Daha bazı ağır sözler söyleyerek, bunları – şerefsiz bir vaziyette – kovdu.” Dukas, Bizans Tarihi, İstanbul, sayfa 34
*
Şikâri ise, “Karamannâme” adlı kitabında buna daha geniş bir yer ayırarak, konuyu farlı bir açıdan şöyle anlatıyor:
“Râvi eydur: Timur, Osmanoğlu ile cenk edeceğin mükerrer bildiler. Karamanoğlu yazub Aydınoğlu’n, Hamidoğlu’n ve Menteşoğlu’n ve İbn Eşref ve Saruhan’ı Timur’a gönderdi. Sivas’tan bir konak çıktuğu gün bu beş beg gelüb Timur’a Karamanoğlu’nun mektubun sundular. Timur açıp okudu. Demiş ki: Osman’a tabl ‘âlem biz verdük’ ‘Âkibet yine dönüp bize düşmân. Ve Hâkipâye varan beş begin kılıcıyla feth eylidikleri vilâyeti ellerinden alup muhkem zulm eylemiştir. Zulumü cihanı tutmuştur dedi.” Şikari, Karamanname , sayfa, 227
Sözün kısası bu beş bey, mektubu verip Kapıcıbaşına hallerini arz eyleyerek Timur’un huzuruna çıkıyorlar.
“Bunlar dediler ki:
-Kılıcımız ile feth eylediğimiz diyarı zulüm edüb elimizden aldı.
Timur dahi ahd eyledi ki:
-Sizi diyarunuza beğ eylemeyince diyâr-ı Acem’e dönmeyeyim, dedi .” Şikari, Karamanname sayfa, 227 – 228.
*
Hadidi ise şöyle anlatıyor:
“Hemen cem ‘etdi leşkerler fırâvan Gelibolu’yu geçdi Yıldırım Han
İşidüp Menteşeoğlu bildi hâli Buluşmağa bu hasma yok mecali
Binüp tenhâ başın aldı vü gitti Horasan’a Temur tahtına yetdi.” Hadidi Tarihi, İstanbul 2015, sayfa, 105- 106.
*
Aşıkpaşaoğlu ise, sual edip cevap verme tarzıyla yazdığı kitabında bu konuyu şöyle anlatıyor:
Sual: Ya o Anadolu illerinden, Bayezid Han’dan kaçıp gidenlerin halleri ne oldu?
Cevap: Bazıları Temur’e gittiler. Tahratan, Germiyanoğlu, Düzme Aydınoğlu, Menteşeoğlu ve İsfendiyar’ın elçisi beraber gitti. Bunların her biri başka türlü gitti.
Germiyanoğlu, İspili hapsinden veziri ile kaçtı. Ayıcılara, maymunculara uydu. Temur’e vardı. Menteşeoğlu sacını, sakalını yoldurdu. Işık olup gitti. Aydın beğ oğlu çerçicilik ederek gitti. İsfendiyer elçisi ile Tahratan nöker olup birlikte kaçtı. Bunlar Temur’e varınca hallerini arzettiler. Yalvardılar. Dediler ki: “Ey sâhib-kıran Bize merhamet et ki gayet mazlumlarız.”
Asıl kışkırtan Tahratan ve Germiyanlıoğludur. Zira biri hapisten çıkıp gitti. Biri de oğlundan, kızından, karısından ayrılmıştı. Böylece bunların sözleri tesirli oldu. Temur’ü kendilerine uydurdular.
Temür, beğlere dedi ki: ‘Ey beğler! Şimdi bu Yıldırım Han gazi handır. Siz dersiniz ki bizim günahımız yoktur. Hanlar sebepsiz yere kimseyi incitmezler. Bunun türlü sebepleri varır. Biri budur ki sizden para istedi. Biri de gelin bana itaat edin dedi. Biri de gazaya vardığımda bana çeri verin dedi. Şimdi siz bunların hiçbirini yapmazsanız töredir ki incite. Sizin bu sözleriniz yalan veya gerçek olabilir. Doğru söylüyorsanız hanlara bunun gibi iş lâyık değildir. Eğer siz yalan söylüyorsanız size lâyık değil ki hanlara suç yükleyesiniz. Hele elçi göndereyim. Göreyim han dahi ne söyler.’
Germiyanoğlu dedi ki: ‘Hanımız! Bizim halimiz iki türlüden başka türlü değildir. Ya gerçektir, ya yalandır. Eğer gerçekse iyilik ve yiğitlik senden. Yalansa padişahlara memleket zapt etmek âdettir.’
Bunun üzerine Germiyanoğlu’nun sözüne uyarak elçi gerektir dediler.
… Elçi geldi. Kağıdını ve armağanını verdi. Bayazıd Han ne kağıdına, ne de armağanına hiç iltifat etmedi. Kendisi sert bir kâğıt yazdı. Elçinin eline verdi, gönderdi. Elçi gidince Bayazıd Han vezirlerine : ‘Tez hazırlık görün ki Temür’ün üzerine giderim. Onu, memleketinden çıkartmam.’ dedi.
Ali Paşa dedi ki:
‘Devletli sultanım! Ne hacet ki askerimize zahmet çektirelim. Bırakalım, gelsin. Memlekete girsin. Onları öyle kıralım ki kendi memleketlerine haberlerini yine biz gönderelim’ dedi.
Beğler bu düşünceyi ve tedbiri uygun görüp beğendiler. Lâyık buldular ve cümlesi kabul eylediler. Bayazıd Han’ı kendi düşüncesine bırakmadılar. Asker toplamakla uğraştılar.
Temür oradan yürüdü. Bayazıd Han, Vılakoğlu’na “gel” dedi ve kendi askerini Anadolu’da topladı. Hazır oldular. Temür Sivas’a geldi.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, yayına hazırlayan Atsız. Ötüken yayınları 1970, sayfa, 81-82


  • Beyazıd’ın, Timur’un elçilerine çok kötü davranması üzerine, ipler kopuyor, elçilerle gönderilen mektuplaşanlardan bir sonuç alınamayınca, Timur Anadolu’ya sefer düzenleye karar veriyor.
    Timur’un Anadolu Seferine Tahratan ile Akkoyunlu federasyonun önderi Kara Yülük Osman Bey rehberlik ediyor.
    Franz Babinger, Şeyh Bedreddin kitabında, Timur’un Anadolu’ya seferi sırasında Safevi Dergahından Sadredin’i de rehber olarak yanına aldığını söylüyor (bakınız sayfa 103, LA yayınları). Böylece Timur’un yanyana getirdiği bu iki güçün, Safevi Dergahı ile Akkoyunluların birlikteliğin Anadolu tarihin de çok önemli etkileri oluyor. Bu muhabbette bu birlikteliğin etkilerini bilince çıkarmaya çalışacağım.
    Timur, Anadolu’ya sefer düzenlediğinde, önce -1400 yılında- Şam’a kadarki Anadolu bölgesine hakim oluyor. Bu bölgeye hakim olunca, bu bölgede başşehri Tiğran (bu günkü Diyarbakır) olan “Diyarbekriyye ülkesini” Karakoyunlulardan alıp, Akkoyunlu konfederasyonu başkanı Kara Yülük Osman Beye (1356 – 1435) vererek, burada asıl adı “Devleti Türkmeniye” olan Akkoyunlu Devletini kurduruyor.
    Karakoyunlularca kurulan Diyarbekriyye Devletinin, o zamana gelene kadarki tarihi sürecini ayrıca incelemek gerekir ama bu yazının konusu bu değil.
    Timur, 1400 yılında Dımışkı denen Şam bölgesini aldıktan 2 yıl sonra da Ankara Savaşı’nda Osmanlı Devletini yenip, padişahını esir alıyor. Timur, İzmir’i de, Rodos Şövalyelerinden alıp, Aydınoğlu Beyliğine vererek, Anadoludan, ülkesi olan Semerkant’a doğru giderken yol güzergahında olan Erdebil Şehrine uğrayıp, orada Safevi Şeyhi Ali ile görüşüyor.
    Timur, ele geçirdiği ülkelerde elinden iş gelen, bir becerisi, ustalığı olan bilgeleri, sanatkârları, yazarları toplar, onları başkentine götürüp, Semerkant’i bir kültür merkezine dönüştürmeye çalışırmış.
    Timur, Anadolu seferi sırasında da, Walter Hınz’ın dediğine göre 30 bin, Oktay Efendiyev’in dediğine görene de 40 bin kişiyi toplamış yanında götürüyormuş.
    Timur, Erdemli’de Safevi Şeyhi Ali ile görüşürken ona, “senin müridin mi çok, benim askerim mi çok” diye sormuş. Şeyh Ali’de, “senin askeriyin de çoğu beni müridim” cevabını alınca, benden bir isteğin var mi demiş. Safevi Şeyhi Ali’de, “Senden isteğim, Rum seferinde topladığın esirleri, dergahıma bağışlaman” demiş. Bunun üzerine Timur, Rum seferinde topladığı bu kişileri Safevi Dergahına bağışlamış yani o esirleri Safevi Dergahına vermiş.
    Timur’un, Safevi Dergahına verdiği bu kişileri, Safeviler Erdebil şehrininde bundan sonra “Rumlu” diye anılacak olan bir bölgesine yerleştirip, onları eğiterek, geri geldikleri bölgelere göndermişler. Safevi Dergahında eğitilip, Anadolu’ya gönderilen bu kişiler, çocuklarını, torunlarını da EDEB Erkan öğrenmeleri için Safevi Dergahına göndermeye başlamışlar; böylece de Anadolu da Safevilere bağlı aktif bir nüfus oluşmuş, böylece Safevilerin etkisi Anadoluda artmış. Timur’un bu etkisi olmasaydı, Hazar Denizin kenarında küçük bir şehir olan Erdebil kentinde ki Safevi Dergahının etkisi Anadolu’ya bu kadar yayılabilir miydi bilmiyorum?
    Şimdi buradan tekrar Timur’un kurdurduğu Akkoyunlu Devletine gelelim. Kara Yülük Osman 1435 yılında ölünce, yerine oğlu Yar Ali sultan olmuş ama taht kavgası çıkmış. Yar Ali’nin oğlu Uzun Hasan, 1453 yılında Akkoyunlu Devletinin başşehri olan Tiğrani ( bu günlü Diyarbakır’ı) ele geçirerek, bu taht kavgasına son vermiş. 1453 Fatih İstanbul’u , Uzun Hasan da Diyarbakır’ı aldığı için, birine “Büyük Fatih” ya da “Büyük Türk”, diğerine de “Küçük Fatih” ya da “Küçük Türk” denmiş.
    Büyük Fatih ya da büyük Türk diye anılan Fatih Sultan Mehmet, Küçük Fatih ya da Küçük Türk diye anılan Uzun Hasan’ın ülkesine 1473 yılında saldırıyor. Osmanlı Devleti ile Akkoyunlu Devleti Erzincan’ın Otlukbeli bölgesinde savaşıyorlar. Silah ile teçhizat bakımından çok güçlü olan Fatih’in Osmanlı Devleti, vatanını, yurdunu savunan Akkoyunlu Devletinin ordusunun kahramanca Savunması karşında boşarızlığa uğrayıp gerisin geri gelir. Otlukbeli Savaşında, Şah İsmailin babası Şeyh Haydar da, dayısı Uzun Hasan ile beraber Akkoyunlu Ülkesini savunuyor. Bu konu için, Otlukbeli savaşında, Osmanlı Ordusunda subay olan, Ciovanni Mara Angiolello’nın “Seyyahların gözü ile Sultanlar ve Savaşları” adıyla Türkçeye çevrilen kitabını okumanızı öneririm.
    Bu kitabın anlattığına göre, Otlukbeli Savaşından sonra, Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmet babasına karşı isyan edip, Şiraz’ı ele geçiriyor. Uzun Hasan, Ordusunu çekip Şiraz’a yürüyünce de Uğurlu Mehmet kaçıp Osmanlıya sığınıyor.
    Uğurlu Mehmet, Osmanlı sarayına gelince, Fatih ona büyük ilgi gösteriyor, durum dönemin tanığı olan “Sultanlar ve Savaşları” kitabında şöyle anlatılıyor: at üzerinde “ikinci saraya gelmesine izin verilir. Sultandan başka birinin oraya atlı gelmemesi adettendir. Şeyhzade (yani Uğurlu Mehmet) attan inince belinde kılıncı ile sultanın karşısına çıkmasına müsade edilir. Çünkü ister ileri gelenler olsun hiç kimsenin, hatta bizzat Türk şehzadelerin bile bellerinde kılınçla Sulta’nın huzuruna çıkmaya hakları yoktur. Uğurlu Mehmet gelince Büyük Türk (Fatih’e böyle diyor) yerinden kalktı ve sevgiyle onu selamlayıp yanına oturttu. Bir saat kadar onunla sohbet etti. Fatih Sultan Mehmet ona “oğul” diye hitap edip, pek çok konuda önerilerde bulundu. … Büyük Türk, ona, düşmanı olan babası Uzun Hasan’ın sarayında padişahlık tahtına oturtacağı sözü verdi. Uğurlu Mehmet’e mücadelesini başlatması için asker ve sefer malzemeleri verip, Büyük Türk ile Uzun Hasan arasında sınır bölgesinde yer akan Sivas şehrine gönderdi.” … Bu arada Uzun Hasan’ın hasta olup, yatağa düştüğü haberleri yayıldı. Daha sonra Uzun Hasan’ın öldüğü söylenip, ona cenaze töreni düzenlenerek, el altından Uğurlu Mehmet’e gelip, tahta oturması isteniyor. Bunun üzerine Tebriz’e gelen Uğurlu Mehmet, Akkoyunlu Devletinin görevlilerince babası Uzun Hasan’ın sapasağlam oturduğu bir yere götürülüyor. Uzun Hasan, Uğurlu Mehmet’in zindana atılmasını emrediyor.” Konu için bakınız, Ciovanni Mara Angiolello, Seyyahların Gözüyle, Sultanlar ve Savaşları, Yeditepe yayınları, İstanbul 2012, sayfa 63-64.
    *
    Bence Türk tarihinin en ilginç kişisi olan Uzun Hasan, adı gibi uzak görüşlü de bir sultanmış (padişahmış).
    Uzun Hasan, Anadoldaki Safevi taraftarlarının gücünü yanına almak için, Safevilerin önderi Şeyh Cüneyd’i (1429 – 1460) Diyarbakır’a davet ederek, onu Bacısı Hatice Beğüm ile evlendirmiş. Bu evlilikten Şeyh Haydar dünyaya gelmiş. Böylece Timur’un bir araya getirdiği Safeviler ile Akkoyunluların güç birliği tekrar başlamış.
    Şeyh Cüneyd öldükten 2 ay sonra dünyaya gelen, Şeyh Haydar, Uzun Hasan’ın sarayında doğup, Uzun Hasan’ın himayesi altında yetiştirilerek büyümüş.
    Şeyh Haydar taraftarlarına, Alevilerin yol diliyle söylersem taliplerine “Tacı Haydar” ya da “Haydar’i Taç” denilen 12 dilimli kırmızı başlık (Kırmızı börk) giydirdiği için, bundan sonra Safevi Dergahının taliplerine (taraftarlarına) “Kızılbaşlar” denmeye başlanıyor.
    Tarihte Mazdekler ile Türklerin bir gurubu, mesela Babek – Hürremi taraftarları da Kırmızı börk giyiyorlar ama Şey Haydar taraftarlarına kendilerine has, 12 İmamları temsilen, 12 dilimli kırmızı börk giydirdiği için bunlara Kızılbaşlar deniyor.
    Uzun Hasan’ın iki eş varmış. İlk eşi Trabzon Rum İmparatoru Calo Johannes kızı Despina Hatun. Uzun Hasan’ın Despina Hatundan bir oğlu üç kızı oluyor.
    Uzun Hasan, himayesinde büyüttüğü bacısının oğlu Şeyh Haydar’ı Despına Hatundan olan, bir adı Marta bir adı da Alem Şah Beğüm olan kızı ile everiyor; bu evlilikten de üç erkek, üç de kız çocuk dünyaya geliyor; şey Haydarın en küçük çocuğu 1487 yılında doğan İsmail.
    1478 yılında, Uzun Hasan ölünce, oğlu Yakup iktidara gelmiş ama Uzun Hasan’ın çocukları arasında da taht kavgası başlamış.
    Şah İsmail doğduktan bir yıl sonra, Akkoyunlu Sultanı Yakup bey, tahta varis olmasından korktuğu, Şeyh Haydarı öldürtüp, Şey Haydar’ın cenazesini Tebriz’e getirtip, teşhir ettikten sonra, Şeyh Haydarın cenazesini köpeklere yedirip Şeyh Haydarın çocukları ile bacısını da kimi kaynaklara göre, mesela Hasan’ı Rumlu’nun Ahsenüt Tevarih kitabına göre “İstahr“ diye bir kaleye hapsettirmiş, kimi kaynaklara göre de, mesela o dönemde yaşayan kişilerin yazdığı “Seyyahların gözü ile Sultanlar ve Savaşları” adıyla Türkçeye çevrilen, Ciovanni Mara Angiolello’nın kitabında verilen bilgiye göre de Şeyh Haydar’ın eşi ile çocuklarını Hristiyan Ermenilerin yaşadığı, Van gölündeki Akdamar adasında göz hapisinde bulundurulmaya başkamış. Bu bilgiye göre Şah İsmail, 3 yaşına kadar yani dayısı Sultan Yakup bey 1490 yılında ölene kadar Akdamar adasında göz hapsinde tutulmuş, bu sürede de Hristiyan keşişlerden eğitim almış.
    Akkoyunlu Sultani Yakup Bey 1490 yılında, hamam sefası sırasında zehirlenip öldürülünce, Şeyh Haydarın çocukları ile eşi tutsaklıklıktan kurtulmuşlar ama bu serbest hayatları uzun sürmemiş.
    Akkoyunlu taktına geçen Rüstem, Şeyh Haydarın oğulları etrafında Kızılbaşların birleşip, etkin bir güç olmasından korkup Şey Haydarın çocuklarına saldırıyor. Şeyh Haydarın büyük oğlu Yar Al’yi 1494 yılında öldürülüyor.
    Tarih kitaplarında Sultan Ali diye geçen Şeyh Haydarın büyük oğlu Yar Ali, ölürken kendi yerine küçük kardeşi İsmaili görevlendirdiği için Şeyh Haydarın yardımcıları İsmaili anası ile kardeşi İbrahim’den ayırıp, bir yandan koruyup kollamaya bir yandan da onu eğitmeye başlamışlar.
    *
    Vurgulama babında tekrar edeyim ki, Akkoyunlu sultanı Rüstem Bey, Kardeşini öldürüp tasfiye edince, Şah İsmailin kardeşi Ali’nin etrafında birlik olan Kızılbaşların güçlenmesinden de korkup, 1494’de Şah İsmailin abisi Yar Ali’yi öldürtüp, İsmaili de aratmaya başlıyor. Yar Ali ölmeden evvel tacını küçük kardeşi İsmaile vererek onu Kızılbaşlara Şeyh olarak atıyor.
    Böylece abisi Yar Ali’nin öldürülmesinden Sonra, yol ehli kişiler tarafından Şah İsmail’in kaçırılıp, korunduğu; bir yandan saklanarak, gizlenerek yaşadığı bir yandan da eğitildiği ilginç bir dönem başlıyor.
    1487 doğumlu olan Şah İsmail, dayısı olan Akkoyunlu sultanı Rüstem tarafından aranmaya başladığı için gizlenerek yaşamaya başlandığı 1494’de kaç yaşında olur; 7 ya da 8 yaşlarında.
    Bundan sonra Şah İsmail’i, Safevi Dergahının uluları yetişmesi için eğitmeye başlıyorlar. özellikle Lalası Şamlu Hüseyin Dedenin bu süreçte büyük Emeği geçiyor; Lalası Şamlı Hüseyin dede ile beraber, Şeyh Haydarın yardımcıları olan Safevi geleneğinin – Dergahının 7 ulusu, İsmail’in hem korunması ile hem de eğitilmesi ile ilgileniyorlar. Bu kişileri burada anmak gerek diye düşündüm:
    Şah İsmai’i Lahican bölgesine götürüp onu saklayıp, gizledikleri dönemde eğiten Kızılbaş uluları şunlar:
    1- Şamlu Hüseyin Bey. Şah İsmail’in lalası olan Şamlu Hüseyin ona savaş sanatını öğretiyor.
    2- Hadım Bey, Şeyh Cüneyd ile Şeyh Haydarın en seçkin yardımcısı (Halife’si)
    3- Kara Piri Kacar- Savaşçı Kızılbaşların ünlü komutanı.
    4- Rüstem Bey Karamanlı
    5- Bayram Bey Karamanlı
    6- Abdal Bey Dede. Şeyh Haydar’ı yetiştiren, özel öğretmemi Lalası.
    7- İlyas Bey, Aykut oğlu.
    Konu Rumlu Hasan’ın Ahsenüt Tevarih kitabında da var ama ben bu bilgileri Cengiz Yıldırım’ın Şah İsmail Safevi Kızılbaş Devleti (sayfa 85) ile Azerbaycanlı yazar Güntay Gençalp’in, SAFEVİLER adlı kitabından aldım; bakınız sayfa 120- 121. Yazar Şah İsmaili yermek için çok çaba sarf etmiş ama kitapta alınacak böylesi bilgiler de var. “Uzmanlık ehli” diye anılan bu heyet, Şah İsmailin eğitimi için, gerektiğin de başka öğretmenlerde bulup getiriyorlar. Bu sayede Şah İsmail Arapçayı, Farsçayı, Kürtçeyi, Türkçeyi, savaş sanatını, Alevi EDEB’ini, bir mecliste oturup kalmayı, destur alıp konuşmayı, hitabet sanatını, şiir yazmayı vs vs öğreniyor. Şah İsmail’in Lehicanda kaldığı öğrenen dayısı Akkoyunlu Sultani Rüstem Bey, yörenin beyine İsmaili sormak için ant (yemin) içirmeye çağırdığında. Yöre beyi İsmaili, ağaçlarının üzerine yaptığı, yere koyduğu için, “benim toprağımda İsmail yok diye ant içiyor ya, o dönem, bu dönem işte.
    Şah İsmail’i, Şah İsmail eden işte bu eğitim dönemidir. Nesimi bir şiirinde hocası olan Fazlullah Hurifi’den söz ederken şöyle ederya: “Sen Nesimi mantığında dinle Fazlullah’ı gör” bizde şah İsmail Hatayi’nin şiirlerini incelerken bu eğitimin izlerini görebilmeliyiz.
    *
    Asıl adı “Devleti Türkmeniye” olan Akkoyunlu Devletinde, Uzun Hasan öldükten sonra başlayan taht kavgası yüzünden Koca Akkoyunlu Devleti dağıtma aşamasına geldiği için, Akkoyunlu Devletinde etkin olan Kızılbaş oymaklar 1500 yılında Erzincan’ın Höbek Dağında ki “Saru Yayla” beldesinde bir Kurultay topluyorlar; adı gerçekten kurultay. Şah İsmail Höbek Dağındaki bu kurultaya etrafındaki 7 bin kişilik Kızılbaş taraftarı ile beraber katılıyor.
    Bu kurultayda Uzun Hasan’ın oğullarından umudunu kesen Akkoyunlu Devletinde etkin olan Kızılbaş oymakları başlarına Uzun Hasan’ın kızının oğlu olan İsmail’i başlarına getiriyor; böylece de İsmail, Şah İsmail oluyor. Şah İsmail 1501 yılında Akkoyunlu Devletinin başkenti olan Tebriz’i de ele geçirerek böylece Akkoyunlu Devletine sultan oluyor.
    Yani şunu özel olarak belirteyim ki, Safevi devleti Akkoyun Devletinin bir devamı, bunun için de doğru anlatım Akkoyun devletinde Safeviler dönemi başlıyor denmesi gerekir; yani, yeni bir devlet kurulmuyor, iç savaşla boğuşan Akkoyunlu Devletinin başına Şah İsmail geçiyor.
    Şah İsmail’in, 1501 yılında Tebriz’i alınca, Dayısı Akkoyunlu Sultanı Yakup Beyin kızı Taçlı Hatun ile evlendiğini hem Walter Hınz’da okumuştum, hem de bu bilgi, “Seyyahların gözü ile Sultanlar ve Savaşları” adıyla Türkçeye çevrilen, Ciovanni Mara Angiolello’nın kitabında var. Bakınız, Yeditepe yayınları 2012, sayfa 82.
    Safevi Devletinin kuruluş tarihi olarak çoğunlukla Erzincan’ın Saru Yayla beldesinde 1500 yılında toplanılan Kurultayda İsmailin Akkoyunlu başına geçirildiği tarih değil de 1501 yılında Tebriz’i alıp, Akkoyunlu tahtına geçtiği tarih kabul edilir; bence Erzincan Kurultayı tarih olarak kabul edilmelidir.
    Şah İsmail Akkoyunlu Devletinin başına geçip, zaferden zafere koşarken 1512 yılında Osmanlı Devletinde de Yavuz Sultan babasına darbe yapıp, iktidara geçerek hem babasını hem de kardeşleri ile kardeşlerinin çocuklarını öldürterek Padişah oluyor.
    *
    Yavuz, İktidarı alıp, padişah olunca, Ali bin Abdülkerim Halife diye bir şahsa, ülkenin sorunlarını anlatan bir araştırma yaptırıyor.
    Ali bin Abdülkerim Halife’nin çok kapsamlı olan bu raporunda, ülkenin önemli bir sorunu da ülkede yaşayan Kızılbaşlar, bu Kızılbaşları öldürmekten başka çare yoktur deniyormuş.
    Yavuz padişah olunca, bu raporun gereğini yaparak, gizli bir çalışma yaptırarak, ülkedeki bütün Kızılbaşları gizlice defterlere kaydettiriyor yani fişletiyor, sonra da defterlere kaydedilen kızılbaşları gizli bir operasyonla öldürtüyor; bu tam bir soykırım yani evrensel dille “jenosit”.
    Selahattin Tansel, Türk Tarih Kurumundan çıkan, “Yavuz Sultan Selim” adlı kitabında, Ali bin Abdülkerim Halife’nin raporuna bağlı kalınarak öldürülen Kızılbaşların sayınınn 40 binden fazla olduğunu tarihi belgelere dayanarak yazmış: bakınız Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara 2016, sayfa 46 (ayrıca 32-33-34 sayfalara da bakınız) . Yavuz Sultan Selim bütün bunları Çaldıran seferine çıkmadan evvel yaptırıyor.
    *
    1512 yılında babasına karşı darbe yapıp, Osmanlı tahtını ele geçiren Yavuz Sutan Selim, yaklaşık olarak 100 yıl önce Timur’un Türkmenlerle anlaşıp, Osmanlı’nın Üzerine yürüdüğü gibi, Yavuz’da Kürt Beyleri ile anlaşıp, 1514 yılında Şah İsmailin başında bulunduğu Kızılbaş Safevi devletinin Üzerine yürüyor.
    Yavuz’un Safevi Devletine sefer eylediğin haber alan Şah İsmail de komuta heyetini toplayıp, ne yapacaklarını görüşüyorlar. Safevi cephesinde olan Rumlu Hasan, Şah İsmail’in savaş kabinesindeki bir muhabbeti şöyle anlatıyor:
    “Rumluların yönetimini bilen Han Muhammed Ustaclu, Halife Nur Ali ve bazıları, muhalifler kendilerini korumaya almadan, Çaldıran’da onlara saldıralım ve işlerini bitirelim dediler. (Fakat) Şamlu Durmuş Han bunu reddetti ve Han Muhammed’e hitaben “Senin borun Diyarbakır’da öter” dedi. Onlar kendilerini korumak için ellerinden geleni yapıncaya kadar bekleriz. Daha sonra savaş meydanına gider ve onların askerlerini yok ederiz” dedi. Hakan İskender şân (yazar Şah İsmailden böyle söz ediyor- Rıza), Durmuş Hân’ın söylediğini kabul etti.” Rumlu Hasan, (Ahsenü’t Tevârih) Şah İsmail Tarihi, Ardıç yayınları, Ankara 2004, sayfa 178- 179. Neşet Ertaş bir türküsünde, “Gafil varmak biz düşmanın üstüne / Hazır ol vaktine diyenlerdeniz” der. Şah İsmail böyle mertçe davranmasa Neşet Ertaş bu türküyü söyleyemezdi; bu inançla bu tür türküler söyleyebilmek meydan muhaberesi kazanmak kadar önemlidir.
    23 Ağustos 1514’de yaşanan Çaldıran Savaşı sabahtan akşama kadar bir gün sürüyor. Akşam olunca, Şah İsmail Kızılbaş Ordusunu sahadan çekiyor, Yavuz da “bu bir tuzaktır diye endişe ettiği için peşlerinden gitmiyor, (bakınız Rumlu Hasan sayfa 183). Şah İsmail Ordusunu Dergüzen şehrine, Yavuzda Tebriz’e götürüyor, ( Bakınız Rumlu Hasan sayfa 184).
    Bence Çaldıran Savaşı da Tıpkı Otlukbeli Savaşı gibi bir din iman Savaşı değil, hükümdarların egemenlik savaşıdır.
    Çaldıran savaşından sonra Şah İsmail başka bir sefere çıkmıyor 17 Temmuz 1524 yılında vadesiyle ölüyor.
    Aragon, Picasso ile Kafkanın anlatıldığı “Kıyısız gerçeklik üzerine” adıyla Türkçeye çevrilen kitaba yazdığı önsözde: Kişilerin başından ne geçtiği değil, kişilerin bu hayatta ne ürettiği önemlidir” der.
    Bu bağlamda bir yaşında babası öldürülüp, vücudu köpeklere yedirilerek 3 yaşına kadar gözaltında tutulan, 7 yaşından 14 yaşına kadar aranarak gizli saklı yaşayan şah İsmail, 14 yaşında Akkoyunlu Devletine sultan olup hem Türk edebiyatının hem de Alevi edebiyatın en güzel şiirlerini yazmıştır. Bu bilgiler eşliğinde Şah İsmail Hatay’ın yazdığı şiirlerini inceleyip değerlendirmek gerekir.
    Şah İsmail bu dünyadan göçeli beşyüz yıl oluş. Onu dünyadan göçüşünün beş yüzüncü yıl dönümünde bu bilgiler eşliğinde deyişlerini (şiirlerini) anıp inceleyelim istiyorum.
    Aşk ile
    Rıza Aydın
    Eylül – Ekim 2024

Kur’an yazılırken arş-ı Rahman’da

0

Kur’an yazılırken arş-ı Rahman’da
Kudret katibinin elinde idim
Güller açılırken kevn ü mekânda
Bülbül idim gonca gülünde idim

Evvel Cebrail’in ilk kelamında
Kırklar meclisinde aşk meydanında
Muhammed Ali’nin sır kelamında
Nihan söyleşirken dilinde idim

Kırklar arş üstünde kurdular cemi
Muhabbet halk olup sürdüler demi
Balçıktan yarattı Allah Ademi
Ben ol vakit anın belinde idim

Yunus’un deryaya daldığı zaman
Kırk gündüz kırk gece kaldığı zaman
Ali zülfikarı çaldığı zaman
Hayber kalesinde kolunda idim

Pir Sultan’ım içtim aşkın dolusun
Makadir bilmeze vermem yarısın
Bir kuşa seksen bin şehrin kapısın
Tayin verilirken yanında idim

Pir Sultan Abdal

Yaşayan inanç; ALEVİLİK

0

Değişmeyen Yol: Geçmişten Günümüze Yaşayan Alevilik ve Onu Gerçeğe Dönüştürmenin Yolu
Alevilik, tarih boyunca birçok inanç gibi donup taşlaşmak yerine, özünü koruyarak akmayı başarmış nadir bir “yaşayan hakikat”tir. Kökenleri Anadolu’nun kadim kültürlerinden Ana tanrıca ,, batıni İslam yorumlarına ve heterodoks (KIZILBAŞLIK) geleneklere uzanan bu yol, asırlardır değişmeden gelen temel ilkeleriyle günümüzün ekolojik, toplumsal ve ruhsal krizlerine karşı hâlâ güçlü bir alternatif sunmaktadır.

Aleviliğin değişmeyen çekirdeği, Hakk anlayışında yatar. Hakk insanın dışında uzak bir varlık değil; insanın içinde, doğada ve tüm varlıkta tecelli eden mutlak gerçektir. Bu anlayışın pratik ifadesi olan “eline, diline, beline sahip ol” ilkesi, ahlaki bir kural olmanın ötesinde, nefis terbiyesinin ve insan-ı kâmil olma yolculuğunun temel taşıdır. Eline sahip olmak zulüm ve hırsızlıktan uzak durmak, diline sahip olmak yalan ve gıybetten sakınmak, beline sahip olmak ise içgüdüsel arzulara gem vurmak anlamına gelir. Bu üçlü disiplin, bin yıldır değişmeden Aleviliğin etik omurgasını oluşturur.

İkinci değişmez damar EŞİTLİKTİR. Cem meydanında kadın ve erkek “CAN” olarak yan yana durur; cinsiyet, statü veya sınıf ayrımı yapılmaz. Semah dönerken, lokma paylaşırken ve rızalık alırken bu eşitlik somutlaşır. “72 milleti bir görmek” ilkesi, Aleviliğin hümanist felsefesinin en net yansımasıdır.
Cem ve rızalık kültürü ise toplumsal vicdanın en güçlü mekanizmasıdır. Cem, sadece ibadet değil; kolektif arınma, yüzleşme ve yeniden doğuştur. Rızalık, hukukun ötesinde vicdani bir sözleşmedir: Kimse birbirine hakkını helal etmeden yola devam edemez. Düşkünlük kurumu da bu sistemin ayrılmaz parçasıdır.
Kolektif ocak sistemi, Aleviliğin bilgi ve erkân aktarımındaki en önemli yapısal unsurdur. Geleneksel pir-talip ilişkisi, mürşit-pir-rehber-talip silsilesiyle bilgiyi kuşaktan kuşağa taşırken, günümüzde bu yapı kolektif bir senteze evrilmelidir. Tek tek ocakların bağımsızlığı korunurken, cemevi, dernek ve komünal meclislerde ocaklar ortak karar alır, rızalık meclisleri oluşturur ve yol bilgisini paylaşıma açar. Böylece pir-talip ilişkisi hiyerarşiden ziyade eşitlikçi ve dayanışmacı bir ağa dönüşür; tam da ekolojik komünal hak yolunun ruhuyla uyumludur.
DOĞA ile kurulan bağ da Aleviliğin değişmez unsurlarındandır. SEMAH, evrenin dönüşünü simgelerken, dağ, su, ağaç ve hayvanlar kutsalın tezahürü olarak görülür. Alevilik, insan-merkezci değil, yaşam-merkezci bir ontolojiye sahiptir.

Günümüzde bu kadim ilkeler, Ekolojik Komünal Hakk Yolunda yeniden hayat bulabilir.. Varlığın birliği, hakikat arayışı, eline-diline-beline sahip olma ahlakı, rızalık toplumu, kadın-erkek eşitliği, doğa ile uyum ve kolektif üretim gibi ilkeler, permakültür bahçeleri, güneş enerjisiyle çalışan kooperatifler, kadın kooperatifleri, halk üniversiteleri ve rızalık meclisleri aracılığıyla somut bir yaşam modeline dönüşür. Kolektif ocak sistemi burada ortak akıl ve vicdan olarak işlev görür.

Aleviliğin yaşayan ruhu, asırlardır ozanların deyişlerinde en güçlü ifadesini bulur. Bu sözler, sadece tarihsel bir miras değil; bugünün gönüllerinde hâlâ nabız gibi atan bir sevgi ve hakikat çağrısıdır.
Yunus Emre şöyle seslenir:

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır

Pir Sultan Abdal, doğa ile bütünleşmeyi ve Hakk’a çağrıyı şöyle dile getirir:
Dağlar ile taşlar ile
çağırayım Mevlam seni
Sular ile seller ile
çağırayım Mevlam seni

Nesimi, vahdet-i vücudun derinliğini cesurca ifade eder:
Benim canım senin canın içinde
Senin canın benim canım içinde
İkimiz bir can olduk
Birlikte Hakk’ı bulduk

Hace Bektaş Veli’nin öğretisi ise ozanların dilinde yaşar:
Eline, diline, beline sahip ol

Bu kadim deyişler, çağdaş düşünürlerin sözleriyle de anlam kazanır. Sosyal ekoloji kuramının öncüsü sosyolog Murray Bookchin şöyle der: “Toplumsal ekoloji, doğayla uyumlu bir toplumu ancak komünal demokrasi ve özgür bir rızalık kültürüyle kurabilir.”

Psikolog Erich Fromm sevgiyi bir eylem olarak tanımlar: “Sevgi, bir sanat değil; bir varoluş biçimidir. Kendini ve ötekini özgürleştirmekle başlar.” Ekopsikolog ve yazar Joanna Macy ise doğa ile bağı şu sözlerle vurgular: “Biz doğadan ayrı değiliz; doğanın kendisiyle şifalanırız. Kolektif yas ve kolektif sevinç, ancak birlikte yaşanır.”
Peki, bu değişmeyen öz ile yaşayan Alevilik arasında nasıl bir bağ kurabiliriz?
Cevap, özü bugünün şartlarına taşımakta yatar. Cem, sadece belli mekânlarda değil, adaletin ve yüzleşmenin yaşandığı her ortamda canlandırılabilir. Rızalık, ritüelden öte, gündelik hayatta hakkı gözetmek ve vicdanla davranmak haline gelebilir. Kolektif ocak sistemi ve ekolojik komünal pratikler –ortak bahçeler, kadın kooperatifleri, mahalle cem meclisleri– bu dönüşümün somut araçlarıdır.

Bunu gerçekleştirmek için:

  • Aleviliği sadece anlatılan değil, yaşanan bir değer haline getirmeliyiz. “Eline, diline, beline sahip ol” ilkesi ailede, okulda, iş yerinde ve doğayla ilişkide pratiğe dökülmelidir.
  • Cem ve rızalık kültürünü güncelleyerek, kırgınlıkları çözmeye odaklı modern meclisler oluşturmalıyız.
  • Kadın-erkek eşitliğini cem meydanından çıkarıp evde, işte ve karar mekanizmalarında yaşatmalıyız.
  • Doğa ile bağı yeniden kurarak, tüketim yerine uyum odaklı bir yaşamı benimsemeliyiz.
    Bugün Aleviliğin en büyük sınavı, özünü kaybetmeden kendini yenileyebilmesidir. Ne geçmişe kapanmak ne de köklerinden kopmak… Asıl mesele, yolun ruhunu koruyarak ekolojik, komünal ve vicdan temelli bir gelecek örmektir.

Çünkü Alevilik bir sonuç değil, bir süreçtir; bir kimlik değil, bir arayıştır; öğrenilen değil, yaşanan bir hakikattir. Ozanların deyişleri ve çağdaş düşünürlerin ışığı, bu hakikati gönülden gönüle taşımaya devam eder.
Son söz yine yolun dilinden gelsin:
Yol bir, sürek bin bir derler
Yol’a giren eğri Durmaz
Hak’tan gayrı söz söyleyen
Kendi özün doğru bulmaz

Mesele, bu sözü tekrar etmek değil; onu hayatın kendisine, doğayla uyumlu, eşit ve rızalık temelli bir yaşama dönüştürebilmektir.
Hak erenler demine, hu!
Nice Muhabet ve tefekkürlere!
Aşk ile
Özkan Ataç : yol talibi

BAŞ SORUMLULAR, SUÇLULARI KUTSAYANLARDIR!

0

Okullarda giderek artan şiddeti bireysel patolojilere bağlamak yanlıştır. Türkiye’de toplum, vatandaşların içine sokulduğu ekonomik, sosyal ve siyasi baskı yüzünden patlama noktasına gelmiştir.
Gençlerin suça eğilimli hale gelmesinde kuşkusuz çeteleri, aşiretleri, mafyayı, şiddeti olumlayan TV dizilerinin, filmlerin, bilgisayar oyunlarının ve sosyal medyanın etkisi vardır. Ancak bu etkiye katkıda bulunanlar, yalnızca kurgusal dünyada değil, gerçek dünyada da var.
Mafya babalarını Meclis’te ve MHP Genel Merkezi’nde ağırlayıp fotoğraf çektiren, on binlerce insanın öldürülmesinden sorumlu teröristi “barış elçisi” gibi gösterip kilim hediyesini alan Bahçeli sorumludur.
Çünkü bu davranışlarla topluma verilen mesaj, “Siz de silahlı bir mafya ya da terör örgütü kurup bir gün saygı görebilirsiniz”demekten başka bir şey değildir. Şiddetin sonuçta bir güç kaynağına dönüştüğü izlenimi doğmaktadır.
“Kininin peşinde bir gençlik” yaratmak istediklerini yıllardır tekrarlayarak toplumsal kutuplaşmayı artıran Erdoğan…


Tarikatlarla protokol yapmakla, ulusal eğitimden Atatürk’ü ve laikliği çıkarmakla uğraşırken eğitim politikasını iflas ettiren ve okulları güvensiz alanlara çeviren Yusuf Tekin sorumludur.
Tecavüzcülerin, kadın katillerinin, dolandırıcıların, hayvan katledenlerin salınıp gazetecilerin hapse tıkıldığı bir toplumda ne adaleti sağlayabilirsiniz ne de masum insanları koruyabilirsiniz. Önce şiddeti kutsamaya son vereceksiniz ki büyükleri örnek alan çocuklara doğru yol gösterilsin!
Türkiye’de toplumsal ahlak çökmüş, adam kayırmacılık, hırsızlık, yolsuzluk ve en kötüsü de adaletsizlik tavan yapmış; sosyal çürüme en ince kılcal damarlara kadar yayılmış, gençlerin gelecekten umudu yok edilmiş, kimsenin can güvenliği kalmamıştır. Bütün bunlar siyasetle yakından ilgilidir ve çözümü de siyasi mekanizmalar işletilerek bulunmak zorundadır!
O nedenle diyorum ki HÜKÜMET İSTİFA!

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/zulal-kalkandelen/bas-sorumlular-suclulari-kutsayanlardir-2495831?fbclid=IwY2xjawROvnhleHRuA2FlbQIxMABzcnRjBmFwcF9pZBAyMjIwMzkxNzg4MjAwODkyAAEeuRV-WhfU2rg8T9nUc2ss1mLqOJF9WgPlfuDiiAL-GvBo7_Pf3j6mQJy2Sgg_aem_ZyWdqvm-b5PQL00Ypi8pNA

Hiçlik deryasına düştüm düşeli

0

Hiçlik deryasına düştüm düşeli
Sırrı Hakikatı yazar eyledim
Vahdeti Mevcudda piştim pişeli
Hakk’ın birliğine nazar eyledim

Günah ne bilmeden sevabım saçtım
İkilik kininden uzağa kaçtım
Nice can dostlarla dükkanlar açtım
Hesapsız, kitapsız pazar eyledim

Körler “kâfir” dedi, yıktım kaşımı
“Hakk Eyvallah” dedim, eğdim başımı
Kimseler görmeden gözüm yaşını
Döktüm yüreğime bizar eyledim

Manada parlayıp, zahirde söndüm
Bulup Deruni’yi özüme döndüm
Kin, kibir, benliği toprağa gömdüm
Göçmeden nefsimi mezar eyledim…

Bî-mekânım bu cihanda

0

Bî-mekânım bu cihanda
Menzil-ü durağım orda
Sultanım ki taht-u tacım
Hulle vü Burağ’ım orda

Bülbülüm, uş öte geldim
Dilde menşûr tuta geldim
Burda miskim sata geldim
Geyiğim, otlağım orda

Kim ne bile ne kuşum ben
Şol ay yüze tutaşım ben
Ezelîden sarhoşum ben
İçmişim, ayağım orda

Deliyim, pendi tutmazam
Değme yere de gitmezem
İşbu sözü işitmezem
Velâkin kulağım orda

Sır sözü aşkâre denmez
Orda su oda göyünmez
Dün-ü gün yanar söyünmez
Bu benim çerağım orda

Ben bu mülke kıldım cevlân
Yedi kere vurdum seyrân
Muhammed nurunu gördüm
Benim de mekânım orda

Mansûr’um uş dâra geldim
Yûsuf’um pazara geldim
Arslanım, şikâra geldim
Velâkin yatağım orda

YUNUS çün bu fikre daldı
Cihanı ardına saldı
Vallahi hoş lezzet aldı
Dolmuştur damağım orda

Kaynak: Öztelli CAHİT (1984), YUNUS EMRE, S.78-79, Özgür Yayın Dağıtım

o sana yeter

0

Yol dervişe Hâk’tır ikrâr namustur
Özüne sahip çık o sana yeter
Kalbini konuştur dilini sustur
Sözüne sahip çık o sana yeter

İnsan-i kâmil bul ârı’dan arın
Batın bir ummandır derinden derin
Sevginin saygının bastığı yerin
İzine sahip çık o sana yeter

Gidişli-gelişli her demde şen ol
Ayırma kendinden ben ile ben ol
Gönlünü cennet yap bağbanı sen ol
Razına sahip çık o sana yeter

Aç kurdu gözlemle iti haylatma
Yolunu taşlatma eli söyletme
Âşkına âşık ol nefse meyletme
Gözüne sahip çık o sana yeter

Hep yânâ yakıla gezdim divana
Perdeli PERDESİZ girdim kovana
Üryan gel dediler ulu divana
Közüne sahip çık o sana yeter
Âşk ile
16-Nisan-2026-Perşembe

ŞAMANİZİM’DEN GÜNÜMÜZE GELEN 17 ADET GELENEK!

0

  1. Kurşun dökme adeti
    Kurşun dökme adeti de Şamanizm geleneklerindendir. Şamanizm’de buna kut dökme denir.
    Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutuyu talih, saadet unsurunu geri döndürmek için yapılan bir sihri ayindir.
  2. Gelinliğin üzerine bağlanan kırmızı kurdele
    Gelinliğin üzerine bağlanan kırmızı kurdeleler, nişan törenlerinde yüzüklere bağlanan kırmızı kurdeleler, okumaya yeni geçmiş çocukların yakasına takılan kırmızı kurdeleler; hep uğuru ve kısmeti temsil eder.
    Ayrıca kötü ruhların şerrinden korunma sağladığına inanılır.
  3. Mezar Taşlarımız
    Günümüzde toplumda ulu kabul edilen kimselerin ölümlerinden sonra ruhlarından medet ummak ve mezarlarının kutsanışı şaman geleneğin devamıdır.
    Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın sanat eseri haline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir.
  4. Dilek tutmak
    Dilek tutmak da Şamanizm kökenli bir davranış şeklidir. Tabiat ruhlarının dileklerin gerçekleşmesine aracılık ettiğine inanılır.
  5. Köpek Ulumasının Uğursuz Sayılması
    Şamanizm’de köpek bir ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir. Sıradan bir kişinin bu ruhu görmesi, onun pek yakında öleceğine işaret sayılır.
    Anadolu’nun kimi yerlerinde köpek uluması uğursuz sayılmaktadır.
    Köpeklerin bazı olayları önceden algıladıklarına ve bunu uluyarak anlattıklarına inanılır.
  6. Nazar İnancımız
    Anadolu’da halk arasında nazar olgusu çok yaygın bir inanıştır.
    Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük getirdiğine inanılır.
    Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu deve boncuğu” “göz boncuğu” vb. takılır.
    Bu inanış da Şamanizm’den kalmadır.
  7. Kullandığımız Kilim Motifleri
    Eski Türklerde bir Şamanın giysisine yılan, akrep, çıyan, kunduz gibi yabani hayvan şekilleri çizmesinin, bu hayvanları topluluğun yaşam alanlarından uzak tutmaya yardımcı olduğuna inanılır.
    Günümüzde Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim, örtü ve perdelere işlenen desenler, giysiler üzerinde kullanılan motifler bu inanıştan kaynaklanır.
  8. Mevlit ve İlahiler
    Şamanlar ayinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müzik hayatın ve ayinlerin değişilmez bir parçasıdır.
    Oysa İslam dininde Kur’an’ın müzikle okunması kesinlikle günahtır.
    Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz. Muhammed’in Hz. Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır. Mevlit ve İlahiler sadece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır.
    İslam dininde ölünün ardından mevlit merasimi diye bir uygulama yoktur.
    Osmanlı tarihinde ilk Mevlit, 1409-10 yıllarında Bursalı bir fırıncı ustası olan Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır.
  9. Su İçerken Kafanın Elle Desteklenmesi
    Bu da bir Şaman geleneği kalıntısıdır.
    Şöyle ki, su içerken insan akli başından kaçabilir diye kafa elle tutulurmuş.
  10. Mezarlardaki Küçük Suluklar
    Mezarların ayak ucunda bulunan küçük suluklar; ruhların susadıkları zaman kalkıp oradan su içmeleri inancına dayanır.
    Ayrıca kuşların, böceklerin o suluklardan su içmesinin, ölmüş kişinin ruhuna fayda edeceğine inanılır.
    Not: Şaman kültüründe, ayinlerde kullanılan yardımcı ruhlar, kuş biçiminde tasvir edilmişlerdir.
    Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şamanlara, gökyüzüne yapacakları yolculukta yardımcı olmaktadır.
  11. Yukarıda Allah Var
    Tengrizm inancından kalmıştır. Bu anlayıştan dolayı dua ya da işaret ederken eller gökyüzüne açılır.
  12. Sağ Ayak
    Kapıdan çıkarken sağ ayağın önde olması da Şaman kültüründen kalma bir ritüeldir.
    Sol ayakla geçmenin kişiye uğursuzluk getireceğine inanılır.
  13. Su Dökerek Uğurlama
    Şaman kültüründeki suyun kutsallığı olgusunun doğurduğu adettir.
    Su berekettir, kutsaldır.
    Su gibi çabuk dön, ak geri gel, ak çabuk, kazasız belasız git demek için su dökülür gidenin arkasından.
  14. Türbelere,
    Ağaçları, Çalılara Bez ve Çaput Bağlamak
    Şamanizm inancında dilek dileme şekli.
    Küçük kumaş parçaları genel olarak ağaçlara çok önem verildiğinden ve yaşamın sembolü kabul edildiğinden ve yaşam üzerinde muazzam etkileri olduğu düşünüldüğünden, bunların dallarına bağlanır ve dileğin gerçekleşmesi beklenir.
    Günümüz Türkiye’sinde bu eski gelenek halen devam etmektedir.
    Temelinde ise doğadaki her varlığın bir ruhu olduğu inancı yatmaktadır.
  15. Tahtaya Vurmak
    Eski Türkler göçebe oldukları için, daha önce girmedikleri ormanlara girerken, ormandaki kötü ruhları kovmak için ağaçlara vurup bağırarak gürültü çıkarırlarmış.
    Bu davranış aynı zamanda doğa ruhlarına kötü olayları haber verip, onlardan korunma dilemek amaçlıdır.
    Tahtaya vurma adeti, sadece Türk kültüründe değil bir çok Avrupa kültüründe de vardır.
  16. Ölünün Ardından Belirli Aralıklarla Toplanmak
    Birisi öldükten sonra evinde toplanıp dua okumak, bu toplanma işini 7, 21, 40 günde bir tekrarlamak gibi eylemler de Şaman kültüründen kalmadır.
    Eski Türk inanışına göre ruh fiziki bedenini 40 gün sonra terk etmektedir. Vefat edenin 40’ın çıkması deyimi vardır.
    Şamanizm’de ölen kişinin ruhu evi terk etsin, göğe yolculuğuna başlasın, öteki ruhlar doluşmasın diye insanlar ölen kişinin evinde toplanıp ayin yapar, yas tutarlar.
  17. Çocuklara Doğadan Esinlenen İsimler Koymak
    Orta Asya Toplulukları Eski Türkler doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır.
    Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur.
    Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur.
    Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin birçoğu da bu derin bağlardan kaynaklanmaktadır.

“Efendiler.! Memleketteki cehalet mutlaka giderilmelidir.

0

“Efendiler.! Memleketteki cehalet mutlaka giderilmelidir.

Bunu yapmaya mecburuz..Hepimizin esenliği için bunu yapacağız.

Yazık ki, memlekette bilenler azınlığı teşkil ediyor..

Hepimizin şahsi saadeti, çoğunluğun hayat ve saadetiyle mümkündür.

Eğer çoğunluk, yani memleket ve millet, mesut ve mamur olmazsa beş-on kişinin saadetinden ne çıkar.?

Bir memleketteki azınlık, eğer menfaatini çoğunluğun cehaletinde ararsa umumi felaket muhakkaktır..

Şimdiye kadar izlenen yöntem, maalesef azınlığın refahının,sağlanmasına yönelikti..

Bu millet ve memleket beş-on kişinin saadet ve selameti için, beş-on kişinin sefahati,yüzünden bu hâle gelmiştir.!

“(Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK,1923)

Kart eşek kervanı terk etip gitti

0

Kart eşek kervanı terk etip gitti
Bir sonu belirsiz yola düştüler
Sattı cümlesini çark edip gitti
Bir uçsuz bucaksız çöle düştüler

Eşeğin her yalanına kandılar
Yolda o kervanı dizdik sandılar
Çölün ortasında susuz yandılar
Suları kurumuş göle düştüler

Eşeğin inadı inat olmadı
Bu inadın sonu murat olmadı
Yolunu şaşıran abat olmadı
Şimdi çok acaip hale düştüler

Eşeğin peşinde on yıl gezenler
On yılda onlarca hile düzenler
Aşır’ın katline ferman yazanlar
Şimdi farş oldular dile düştüler

Gel aldanma bu dünyaya sonu boş

0

Gel aldanma bu dünyaya sonu boş
Dosta doğru bakan yüz daha güzel
Elinden geldikçe gerçeği konuş
Topluma yararlı söz daha güzel

Sen seni bilmezsen ne gelir elden
Zelzele dokunur yıkar temelden
Vefasız evlattan hayırsız maldan
Fazlası zararlı az daha güzel

Benim arkadaşım elimdeki saz
Aşığım âşıktan anlarım biraz
Kimse tek başına iş başaramaz
Bizi biz edenler siz daha güzel

Sonbahar dumanlı başındanısa
Yorgun durgun gözün yaşındanısa
Hayatın dört mevsim kışındanısa
İlkbahar hoş amma yaz daha güzel

Her gün ayrı moda her gün ayrı tip
Kapalı dolaşmak on için ayıp
Anne baba rızasını kazanıp
Gururla yaşayan kız daha güzel

Nihayet fiziki yapın bozulur
İlikten damardan kanın süzülür
Kefenin biçilir kabrin kazılır
Üzerini örten bez daha güzel

Der Toruni bir gün gelir sonumuz
Can çıkınca toprak olur tenimiz
Temiz vicdanımız İslam dinimiz
Mevla’ya eğilen yüz daha güzel

Aşık Nusret Toruni

Benden selam olsun Koç Köroğlu’na

0

Benden selam olsun Koç Köroğlu’na
Şimdi devir başka, zaman değişti.
Karga konar kır atların beline
Arpa bulunmuyor, saman değişti.

Gayri ne Kenan var, ne Demircioğlu…
Tarihe karıştı Ayvaz’la Hoylu,
Herkes Bolu Beyi, her taraf Bolu
Yiğitlik kalmadı, insan değişti.

Sır tutmuyor suya giden testiler
Kılınçları müzelere astılar.
Çamlıbel’in çamlarını kestiler
Dağlar çıplak kaldı, orman değişti.

Kale yoktur, ok atılmaz burçlardan
İnsanoğlu yüksek uçar kuşlardan.
Boz tavşanlar haraç alır kurtlardan
Erlik başkalaştı, meydan değişti.

Ninnocu’lar çadır kurdu düzlere
“Avare mu” sedef oldu sazlara.
Benzerimiz hiç kalmadı sizlere
Caz müziği çıktı, makam değişti.

Kervan geçmez, uçurdular hanları
Hile satar asrın bezirgânları.
Banka kurup biriktirdik kanları
Dertler yenilendi, derman değişti.

Günden güne küçülüyor Arz’ımız,
Şimdi ise Ay’a gitmek arzumuz.
Feza elbisesi diker terzimiz
Gökleri fethettik, mekân değişti.

Tad bozuldu, küp kokutur turşular
Haydutlara yatak oldu çarşılar.
Şişkin cüzdan bin belâyı karşılar
Boynuzlar gürz oldu, kalkan değişti.

Osmanlı Kadın Satış Pazarının Kuralları

0

” Bakirelik muaynesi istenebilir”

Bu ticareti yapanların “lonca satış beratı” denilen bir belgeye sahip olmaları gerekiyor.

Loncanın yöneticisi olan Esirciler Şeyhi ve yardımcısı devlet memurudur. Avrat Pazarı’nın diğer çalışanları hancı, odabaşı, vergi tahsildarı vs. bordrolu olup maaşa bağlanmışlardır. Örnek olsun; Buhur-u zade Itri Efendi, Sultan Avcı Mehmet zamanında yaşayan ünlü müzisyen ki biz “Itri” olarak biliriz, bir dönem esirciler şeyhi olarak Avrat Pazarı’nı başına tayin edilmiştir. Bol paralı bir makamdır.

Çığırtkanları ver, Tellal diyoruz. Müşteri çekmek için dükkânların önlerinde bağıra çağıra satılmayı bekleyen ürünleri boy, bos, kilo tanıtıyorlar. Lonca yönetmeliğine göre yanıltıcı bilgi vermemeleri ve dürüst olmaları gerekiyor:

“Bedircihan kırk iki buçuk kesedir. Bunun bir miktar öksürüğü varsa da nevazildir. Zararı yoktur!”

Evet, bu tanıtım biçiminin yönetmeliğe göre dürüstçe olduğu söylenebilir ancak hileli satışlarında olduğunu belirtmek durumundayım. Hakikaten bu tacir kısmının hilelerine akıl sır ermez. Ömer Şen’in “Osmanlı’da Köle Olmak” adını taşıyan nefis çalışmasında rast geldim. Aktarmak isterim:

“Gerek yasadışı satış yapan, gerek fuhuş için aracılık edenlerin yanında bir de, kölelerini yüksek fiyatlarla satabilmek için, ‘taze esir oğlanların yüzüne kadın gibi düzgün boya’ sürenler vardı. Bundan şikâyetçi olan ruhsatlı esir esnafları III. Mehmet zamanında bu durumun ortadan kaldırılmasına yönelik bir ferman yayınlatmayı başarırlar.”

Bu türden hilelerin çokça yapıldığını, namuslu esirci esnafının şikâyeti sultan katına kadar taşımasından anlıyoruz. Ancak Padişah fermanının pek işlemediği bu defa aynı şikâyetin Sultan I. Ahmet’e de yapılmış olmasından anlaşılıyor. Dönemin kadılarına yapılan müşteri şikayetlerinde satıcının yanında yer alan Lonca temsilcisinin “O da gözünü açsaydı canım, ruhsatsız, dolayısıyla yasal olmayan ‘merdiven altı’ satışlardan kendini sakınsaydı” diyerek tacirin yanında saf tuttuğu da okuduklarımız arasında.

Müşteri velinimettir. Alacağı ürünü aşırıya kaçmamak kaydıyla belli sınırlar içinde inceleme hakkına sahiptir. Yönetmelik buna izin veriyor. Ancak tetkikler İslâmik olmak zorundadır. Cariye mahrem yerleri hariç ağzı, dişleri, saçları, kolları, bacakları, düz taban olup olmadığı ki bu çok önemli “uğursuzluk” getirir tetkik edilebiliyor ve satış açık arttırma usulü yapılıyor. Yani şeffaf!

Çeşitli kaynaklarda var, Avrat Pazarı örgütlenme şemasında bir de “ebe hanım” istihdam edildiğini okuyoruz. Daha doğrusu kayıtlarda tecrübeli yaşlı bir kadın olarak geçiyor ama ben her nedense buna “ebeliği” yakıştırdım. Bu da Osmanlı’nın alıcıyı cingöz satıcının muhtemel hilelerinden korumak için almış olduğu tedbirlerden biri olmalı.

Zira sıkça başvurulan hilelerden biri “Halayık” (kadın) cinsinden olan bir cariyenin, “Duhter” (bakire) diye satılıyor olması esirciler şeyhine yapılan şikâyetlerin başında yer alıyor. Böylesi bir durumda alıcının “duhter”liğinden kuşkulandığı cariyeyi ebe kadına muayene ettirme hakkına sahip.

Bakar mısınız, ceddimiz Osmanlı’nın ticarete hile karıştırılmaması, dürüst davranılması yönündeki titizliği hakikaten övgüye layık olmalı.

Avrat Pazarı’nda istikrarlı bir fiyat politikasının uygulanmadığını fiyatların sürekli dalgalanmasından anlıyoruz. İn. Çık… Piyasa fiyatlarının belirlenmesinde piyasaya arz edilen cariyenin sayısı, cariyenin boyu, posu, teninin rengi, yaşı, bakire olup olmadığı gibi hususlar rol oynuyor. Fiyatlar değişkenlik gösteriyor.

Ancak bir fikir vermesi açısından şu söylenebilir. 1846 yılında, bu I. Abdülmecit demektir, on dört ila on sekiz yaşındaki bir Çerkes kızına, sağlıklı olması koşuluyla biçilen fiyat 50 bin ila 60 bin kuruş arasındadır ki bu Çerkes kızlarının piyasa değerinin yüksekliğine işaret etmesi açısından önemlidir.

Bu fiyatlar Avrat Pazarı’na dairdir. Söylemiştim Avrat pazarları bir nevi AVM’dir. Bunların dışında seçkin cariyelerin özel evlerde “butik” satışlarının yapıldığını da okuyoruz kaynaklarda. Bu türden “butik” satışlarda fiyatların piyasaya göre çok daha yüksek olduğu, fiyatların 100 bin kuruşa kadar yükseldiği notlarımızın arasında.

Müşterilerin sosyal statülerine gelince, gerek Avrat Pazarları gerekse pazar dışı “Butik” satışların en birinciye gelen müşterisinin Saray olduğu anlaşılıyor. Özellikle I. Ahmet’in, Fatih Mehmet’in kardeş katline cevaz veren kanunnamesini ilga etmesi sonrasında şehzadelerin öldürülmeyerek kafese tıkılması Saray bütçesinin cariye harcamalarını bir hayli yükseltirken pazara da hatırı sayılır bir canlılık kazandırmıştır. Kafese tıkılan şehzade özellikle ergen yaşa gelince neyle oyalanacak sorusunun cevabı burada yatmaktadır!

Müşteri profilinde Saray’ın yanı sıra sadrazamlar, vezirler, yüksek rütbeli asker- sivil paşalar ve konak sahibi zengin takımı da önemli bir yer tutmaktadır. Kısaca “Parası olan borazancıbaşılar” Pazar’ın en gözde müşterileri olmaktadır.

Osmanlı’da Avrat Pazarı da denilen Esir Pazarı Abdülmecit’in fermanıyla 28 Aralık 1846’da “ şer’i ve insani ilkelerle bağdaşmadığı” ileri sürülerek kapatıldı. Ancak bu köle satışını yasaklamak anlamına elbette gelmiyordu.

Çünkü Kuran’da var olanı fermanla da olsa yasaklanamayacağını bilecek seviyede İslam ilmine vakıf olan Sultan, yayınladığı fermana, bundan böyle ticaretin şer’i kurallara göre yapılmasında titizlik gösterilmesi yönündeki buyruğunu eklemek gereğini duydu.

Y. Hakan Erdem’in, “Osmanlı’da Köleliği Sonu (1800-1900)” adlı çalışmasında Pazar’ın kapatılmasından sonra “ siyah köle tüccarlarının Fatih mahallesi ve çevresindeki bazı hanlarda iş kurarken, çoğunluğunu Çerkeslerin oluşturduğu beyaz kölelerin de Tophane’de Karabaş Sokağı’na götürülmüş olduğunu ve kendileri gibi Çerkes olan satıcıların evlerinde satışa çıkarıldığını” okuyoruz.

Avrat Pazarı’nın kapatılmasının esirciler loncası üzerinde olumsuz bir etki yarattığı da okuduklarımız arasında. Ayrıca Esir Pazarı’nın kapatılması cariye satışlarını engellemek şöyle dursun alışverişin zaten var olan özel evlere taşınmasına neden olmuş, denetim de imkânsız hale gelmiştir.

Avrat Pazarı’nın kapatılmasını sağlayan Abdülmecit’in 12 kadınefendisi, sayısı bilinemeyecek çoklukta ikbali ve yine sayısı rekor seviyede cariyesi vardı.

Padişahların sondan bir öncesi Abdülhamit’in ise cariye kökenli 8 kadınefendisi, 5 ikbalinin ve sayısı bilinmeyen bir miktar cariyesinin olduğunu okuyoruz. Bu kısa not gereksiz bulunabilir ama ne yapayım, hoş görün, yasaklayanların saraylarından cariyeler fışkırdığını okuyunca yazayım dedim.

Bitirirken şunu da ilave etmeliyim:

1850’lerin ortalarından başlayan Çerkes göçü, 1860’larda sürgün ve kıyıma dönüşmüş ve büyük kütleler halinde Osmanlı’nın Karadeniz sahillerine dökülmelerine neden olmuştur. Bu defa Karadeniz boydan boya Çerkes cariyelerin satıldığı Avrat Pazarı’na dönüşecektir.

Ve bu ticaret Cumhuriyete kadar devam etmiştir.

1925 yılında,15 Şubat, İçişler Bakanlığı’nın bütçesi görüşülürken Erzurum Milletvekili Ziyaettin Efendi (Gözübüyük) “Florya’da çıplak erkek ve kadınların birlikte deniz hamamlarında icrayı ahenk ettiklerini” haykırarak milletvekillerinin o günlerin protesto tarzı olan ayak patırtıları ve sözlü sataşmaları arasında kürsüden inerken “ Eski/Yeni” kavgasının fitilini ateşlemiş oldu!

Bu konuşmanın ardından İstanbul Milletvekili Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) kürsüye çıkar ve “Yeni”yi savunurken Ziyaettin Efendi’ye bakarak “Eski” olandan bir de örnek verir:

“Arkadaşlar! Biri Beşiktaş’ta diğeri Çarşamba’da olmak üzere İstanbul’un maruf ve meşhur iki avrat pazarı vardı. Gürcistan’dan getirirler, Çerkez memleketlerinden getirirler. Bir ucu Kafkasya’da, bir ucu Habeşistan’da bir esir ticareti vardı.(…) Eski ailelerin haremi kadın ve erkek kervansarayı idi. Efendiler! Hassas ve zahit ruhuyla kuvvetli ahlak isteyenlere soruyorum. Bu kervansarayların içinde özlediğiniz aile hayatı mümkün mü idi? Odalıklar, müstefreşler, asıl ve ismini söylemekten haya ettiğim cins köleler bir evin harimine yığılırsa orada esas olan etlerin iştihası mıdır, yoksa aile fazileti, aile endişesi midir?”

Hamdullah Bey’in aşağılayarak sözünü ettiği Avrat Pazarı, Osmanlı’da resmi olarak kabul edilmiş tıpkı bakırcılık, Keçecilik, kalaycılık vs. gibi mesleklerden biri olan esircilik mesleğinin icra edildiği dükkanların bulunduğu mekanlara verilen addır.

Kaynaklar:

Çağatay Uluçay, Harem II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara,

Ömer Şen, Osmanlı’da Köle Olmak, Kapı Yayınları, 1.Baskı, İstanbul, .

Y. Hakan Erdem, Osmanlı’da Köleliğin Sonu, Kitap Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul,.