Ana Sayfa Blog Sayfa 39

YUNAN ORDUSUNDAKİ KÜRTLER

0

Gökçe FIRAT

Kurtuluş Savaşı’nda Kürt-Yunan İşbirliği

Kürt açılımının gündeme gelmesiyle birlikte çok değişik bir tartışma daha başladı. 30 Ağustos’ta Genel Kurmay Başkanı Başbuğ “Bu ülke için hep birlikte şehit olduk” diyerek şehitlikteki mezar taşlarını gösteriyordu gazetecilere.

Benzeri ifadeleri Tayyip Erdoğan’ın ağzından duymaya zaten alışkındık. Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünde o da Çanakkale’de “Türk ve Kürtlerin birlikte savaştığını” söylemişti.

Açıkçası, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bu ülke için kim savaştı, kim savaşmadı tartışması hiç yapılmamıştı. Yapılmamıştı çünkü bu ülkeyi bölmeye çalışanlar yoktu. Olmadığı için de geçmiş defterleri kimse açmamıştı.

Ancak artık ortada bölücü ve Türk düşmanı bir Kürt hareketi var, bu hareketin teröristleri var, bu hareketin milletvekilleri var ve bu hareketin destekçileri var.

Bu bölücüler her fırsatta tarih yalanlarıyla piyasaya çıkıyorlar ve diyorlar ki bu ülkeyi Kürtler ve Türkler birlikte kurdu ama Mustafa Kemal onlara ihanet etti, Kürtlerin hakkını vermedi.

Kürtlerin hakkı neydi, verildi mi verilmedi mi tartışması sürerken aslında çok daha başka bir şey daha tartışmaya açılmıştı; hakikaten Kürtler bu ülkeyi kurarken Türklerle birlikte miydi?

Geçtiğimiz haftalarda Habertürk televizyonunda Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu konuk oldu ve orada Kurtuluş Savaşı’nda ve Çanakkale’de Kürtlerin Türklerle birlikte savaşmadığını söyledi. Bu, bir televizyondan ilk kez dile getiriliyordu. Pamukoğlu, daha önce bizim TÜRKSOLU’nda yayınladığımız rakam ve haritaları göstererek tarihi gerçeği açıklıyordu.

Türkiye’de tabuları yıkmaktan bahsedenlerden, resmi tarih anlayışına karşı çıkanlardan, özgürlükçülerden tepki gecikmedi; hemen Türk ırkçılığı, Türk bölücülüğü yaftası yapıştırıldı. Ardından Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’nda olduğu, hatta PKK’ya karşı en fazla şehidi Kürtlerin verdiği gibi komik ve zavallı açıklamalara kadar düştü düzey.

Ama artık tartışma açılmıştır, tarihi tabular tartışılacaktır ve gerçekler kazanacaktır.

O nedenle kimse etnik kimliğinden gocunmasın, tarihiyle yüzleşsin, barışsın: Evet Kürtler Kurtuluş Savaşı’na katıldı ama Türk Ordusu’nda değil Yunan Ordusu’nda savaştılar!

Bir şey daha ekleyelim, yıllardır Araplar Osmanlı’yı arkadan vurdu diyenler aynı şeyi Kürtler için de söylemeliler; Kürtler Kurtuluş Savaşı’nı arkadan vurmuştur.

Şehit haritası yayınlamanın bölücülük olduğunu, Türk bölücülüğünün Kürt bölücülüğünden daha tehlikeli olduğunun propagandasını yapıyorlar sürekli. Ama diğer yandan da kendileri bir şehit haritası yayınlayarak, Şırnak ve Hakkari’nin PKK’ya karşı savaşta İstanbul’dan ve diğer Türk illerinden daha fazla şehit verdiğini iddia ediyorlar. Tabii bu büyük bir yalan. Köy korucularını da şehit asker rakamlarına ekleyerek akıllarınca gerçekleri değiştirebileceklerini sanıyorlar. Hürriyet’teki köşesinde Özdemir İnce ise Kurtuluş Savaşı’ndaki şehitlerimizin illere göre dağılımını doğru bir şekilde yayınladı.

Osmanlı-Rus Harbi’nde

Osmanlı’yı arkadan vuran Kürtler

Osmanlı’da Kürt meselesinin ortaya çıkışı bir Doğu Cephesi sorunu olarak başlamıştır. 17. yüzyıldan itibaren yükselişe geçen Rus emperyalizmi, 1800’lerin başından itibaren Osmanlı’yı hem Doğu cephesinde Kafkaslar’dan, hem de Batı cephesinde Balkanlar’dan sıkıştırmaya başlar.

Batı cephesinde Slav kökenli Bulgarları ve Ortodoks Yunanları kışkırtan Ruslar Doğu’da ise Ermeni ve Kürtlere el atar. 1800’lerden hemen sonra ilk Kürdoloji çalışmaları yine Ruslar tarafından başlatılır. Kürtçülerin bugün bile en temel başvuru kaynakları olan kitaplar da bu dönemde Ruslar tarafından yazılır.

Rusların bu çabaları karşısında Osmanlı’da da uyanma başlar. Rus destekli Kürt aşiretleri ile Osmanlı arasında çatışmalar başlar. 1830-1855 tarihleri arasında 8 Kürt isyanı gerçekleşir.

Fakat asıl büyük Kürtçü hareket tam da 1877 yılında gerçekleşir. Bu tarih 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nin tarihidir. Hem Balkanlar’da hem de Kafkaslar’da Ruslarla savaşan Osmanlı’ya karşı bir cephe de Kürt aşiretleri açar. Bedirhanlar ve Şeyh Ubeydullah isyanları tam dört yıl sürer.

Rus General Korganof, Erzurum’a saldırıya geçmeden önce Zeylani ve Sepki aşireti reisleriyle buluşur ve yüklü miktarda ödeme yapar. Sonuç olumludur, Kürtler Rusya’ya karşı Osmanlı’yı desteklemezler.

Kürt isyanlarının genel karakteri burada şekillenir: Türk devleti ne zaman ki bir düşmanla savaşsa mutlaka bir Kürt isyanı başlar.

Rusların Kürtlere desteği sonrasında da devam eder. Ama 93 Harbi’nden sonra hem Ermeni hem de Kürt meselesi bir arada ortaya çıkacaktır. Doğu illerimiz Rus işgaline girdiğinde hem Ermenilerin hem de Kürtlerin isyanları aralıksız devam edecektir.

Hamidiye Alayları neydi?

Bu dönemde 1890 tarihinde Hamidiye Alayları kurulur. Alayların hedefi Türk halkına yönelik Ermeni katliamlarını önlemektir. Abdülhamit tarafından kurulan bu birlikler için şimdi kimi yazarlar çarpıtmalara girişmektedir.

Bu alaylarda Kürt aşiretleri yer almıştır elbette ama bu aşiretler Osmanlı silahlarını ele geçirip daha sonra Ermenilerden boşaltılan arazilere el koymaya başlamıştır. Kürtlerin bu alaylara giriş sebebi Türklere destek olmak değil Ermeni topraklarını ele geçirmektir yani.

Zaten bu alaylar daha sonra lağvedilecektir. Fakat Hamidiye Alayları’nın lağvedilmesinden sonra da silahları bırakmayacak ve Osmanlı’ya karşı savaşacaklardır.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte Kürtler de Doğu bölgelerinde Ruslarla birlikte hareket edecektir. O dönem bölgede etkili olan Rus Elçiliği Kürtleri ele geçirmiştir. Nitekim hemen 1914 yılında Kürt isyanları başlar. Rus Orduları Doğu Anadolu’yu işgal ederken Kürtler de bağımsızlık hayaliyle Ruslara yardım ederler.

Ünlü Sykes-Picot Antlaşması’na göre Doğu’da Ermenistan ve Kürdistan kurulacak ve Rusya’ya bağlanacaktır. Kürtlerin Çanakkale’de savaşmamalarının nedeni de budur. 1916 yılında Antlaşmaya dökülen plan, Rusların 1830’dan beri uyguladığı plandır zaten.

Fakat Birinci Dünya Savaşı tüm dengeleri alt üst eder. Kürtler de bu dönemde hem Ruslarla hem İngilizlerle hem Fransızlarla hem de Amerikalılarla işbirliği yapar. Kürtlerin bağımsızlığına Sevr Antlaşması ile karar verilir.

Yani Birinci Dünya Savaşı’ndan Kurtuluş Savaşı’na giden dönemde Kürtler hep Türkiye’yi işgal eden kuvvetlerle birlikte hareket eder.

Bu durum, yani Kürtlerin Birinci Dünya Savaşı’nda Türklerle birlikte savaşmaması o dönemin raporlarında açıkça geçmektedir. Rus Gordlevski aynen şu satırları yazar:

“Türkler vatan savunmasına katılmadıkları için Kürtlere çok kızmaya başladılar.”

Fakat Rusya’da Bolşevik İhtilali gerçekleşince işler değişir. Çünkü Lenin Kürtleri değil Mustafa Kemal’i destekler. Sykes-Picot Antlaşması’nı fesheder. Bunun üzerine Türk-Sovyet Antlaşması gelir ve Kürtler yalnız kalır.

Bu tarihten itibaren Kürtlerin esas hamisi Ruslar değil İngilizler olacaktır. Türkiye’deki komünistler ve Sovyetler de Kürt isyanlarını değil Mustafa Kemal’i destekleyecektir.

Kürtler Sarıkamış’ta var mıydı?

Tüm bu anlatılanlardan sonra Kürtlerin neden Çanakkale Savaşı’na katılmadığını anlamak kolaylaşır. Daha 1830’lu yıllarda başlayan Kürt ihaneti çoktan kökleşmişti, Birinci Dünya Savaşı sırasında da Kürtler Türkiye için değil Ruslar için savaşıyordu.

Böyle olduğu için de Çanakkale Savaşı sırasında Kürtlerin şehit listesinde olmamasına şaşırmamak gerekir: Çanakkale uzak olduğu için değil Türklere uzak oldukları için katılmadılar savaşa.

Kimileri bu gerçeği daha fazla gizleyemeyeceklerini biliyor. O nedenle de Kürtlerin diğer cephelerde, Sarıkamış’ta çarpıştığını söylüyorlar.

Elbette bu da büyük bir yalan. Genelkurmay arşivlerinde Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı şehitlerinin listesi, askerlik şubesi kayıtlarına göre tutulmuştur. Dolayısıyla Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı rakamları gerçektir, kimse bunlara itiraz edemez.

Ama Kürtlerin Sarıkamış’ta savaştığını iddia edenler varsa, buyursunlar rakamları açıklasınlar. Yani bizim yaptığımızı yapsınlar, belgeye karşı belgeyle ortaya çıksınlar.

Ama Sarıkamış’ta Kürtlerin Ruslara karşı savaşma ihtimali bile yoktur ortada çünkü Kürt aşiretlerini o dönemde zaten Rus Elçiliği kontrol ediyor ve yönlendiriyordu.

Hain bir Kürt aşiret reisi Mutkili Hacı Musa

Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı 19 Mayıs 1919’dur. 24 Ağustos 1919’da Kurtuluş Savaşı’nı idare etmek üzereHeyet-i Temsiliye oluşturulmuştur. 9 kişilik kurulda bir de Kürt vardır. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey.

Ancak bu Kürt ağası içeri sokulan bir haindir

Nitekim Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır.

Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra ise İran’a kaçarlar.

Daha sonra Mustafa Kemal bu hain Kürt aşiret reisi hakkında Nutuk’ta açıklama yapacaktır.

İlk Meclisteki hain Kürt milletvekilleri

Ankara’da Millet Meclisi’nin kuruluşu 23 Nisan 1920’dir. Bu tarihten itibaren TBMM Ordusu da kurulmuş ve Kurtuluş Savaşı’nı vermiştir.

O dönemki mecliste de bugünkü Mecliste olduğu gibi bölücü Kürt milletvekilleri vardır. İşte bu Kürt milletvekilleri Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’na yardım etmemiş, tam tersine bu Kurtuluş Savaşı’na karşı bir ayaklanma örgütlemişlerdir.

Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.

İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler!

Görüldüğü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz.

Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.

Mustafa Kemal’e idam kararını da bir Kürt verdi

Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur?

Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!.

Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesi ise Kürt İzzet Bey’dir ve İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzzet Bey’in bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir.

İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizler’in Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir. Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.

Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır

Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.

Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e karşıdır.

İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır.

28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır:

“Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.”

9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curzon’a raporunda ise şunlar yazılıdır:

“Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”

Yunan ordusundaki Kürtler

Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir.

Amasya’da Yunan temsilcisi ile görüşen Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.

Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler Sivas’a doğru yürümeye başlar.

Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:

“… Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”

Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır.

Kürtler Sevr’i istiyor

Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar:

“İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.”

Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:

“1-İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması

2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi

3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi

4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi

5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.”

Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur:

“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”

Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a saldırıyor

Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir.

Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır.

Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresi’nin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır.

Genelkurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir:

“Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekât dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.”

Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlendirmektedir:

“Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşı’nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”

Demek ki Türk İstiklal Savaşı için değil Kürt İstiklal Savaşı için savaşmışlar.

***

Tarihi gerçek budur, bunu ne Türk Genelkurmay Başkanı, ne Türk Başbakanı, ne gazeteciler, ne de Kürtler değiştirebilir.

Kürtler tarihleriyle yüzleşeceklerdir…

Selim Sarısoy

MİLLİ UYANIŞ VE BİRLİK PLATFORMU

Benim ile bir gün davan

0

Benim ile bir gün davan
Bitecektir deli gönül
Fırtınalı dağın ovan
Yitecektir deli gönül

Yaşın olsa da doksan beş
İçin dışın yirmiyle eş
Son gününde açan Güneş
Batacaktır deli gönül

Kaybolacak yolun izin
Susacaktır cura sazın
Son bir defa yürek közün
Tütecektir deli gönül

Dağı yaran Ferhat ile
Kerem gibi vurup çöle
O çektiğin dert gam çile
Yetecektir deli gönül

Çoğu zarar azı kârın
Bir cepsiz bez bütün varın
İkrâri’yi ahu zarın
Yutacaktır deli gönül

(Ozanca lll kitabımızdan)

Ölü değil diriyim

0

Ölü değil diriyim
Ben de sizden biriyim
Çıktım hayat yoluna
Ne önde ne geriyim

Yaşayana tek erek
İnsana dostlar gerek
Her gönülde yer buldu
Sevgi tattı bu yürek

Nehir oldum çağladım
Yürekleri dağladım
Sonuçta bir insanım
Bazen ben de ağladım

Şair oldum bu elde
Nağme buldum her telde
Ferhadi’yim taht kurdum
Dilde değil gönülde

Ferhat GÜNAYDIN (Ferhadi)
Eğitimci Yazar / Halk Şairi – Giresun

Dost bildiğin bir gün el olur sonra

0

Haksızlığı görüp bana ne deme
Yetime yardım et hakkını yeme
Sen sen ol kimseye sırrını deme
Dost bildiğin bir gün el olur sonra

Elin yaptığıyla kendin övünme
Akıp gider zaman sonra dövünme
Malım var diyerek öyle sevinme
Bir kıvılcım ile kül olur sonra

Boş yere olmayan hayaller kurma
Mert ol hiç kimseyi sırtından vurma
Sırma saçlarına güvenip durma
Dökülür başından kel olur sonra

İnsan bir kerecik düşmesin derde
Gözüne çekilir sanki bir perde
Duyduğun söyleme sakın her yerde
Başı derde sokan dil olur sonra

Arı balı arar çiçek özünde
Yiğit durmalıdır her an sözünde
Sevdiği tüterse seven gözünde
Hasret nağme nağme tel olur sonra

Dünya bir bulmaca yaşamak soru
İnsan göz görerek seçer mi zoru
Doğayı kirletme, ağacı koru
Bir bir yok olur da çöl olur sonra

Kulağına küpe et söylenen sözü
Yükseklere dikme sakın ha gözü
İnsanın bir kere bozulsa özü
Şu fani dünyadan yel olur sonra

Yollar uzakları etse de yakın
Ananın, babanın haline bakın
Oğlum var diyerek güvenme sakın
El koynuna girer el olur sonra

Ferhat GÜNAYDIN (Ferhadi)
Eğitimci Yazar / Halk Şairi – Giresun

Doğasında nâz var onun

0

Doğasında nâz var onun
Darılma sen güle bülbül.
Başına dön, gönlünü al
Çeksen dahi çile bülbül.

Gam deryasın boylama sen
Feryad figan eyleme sen
Başka bir söz söyleme sen
Aşkı getir dile bülbül.

Düş olsa da derde serin
Aşk ile öt, şirin şirin
Gülün yanı olsun yerin
Düşme çölden çöle bülbül.

Derde düşüp, gamlı ötme
Velayet’siz yola gitme.
Sen bu güle sitem etme
Dönse bağrın küle bülbül.

Velayet Aytan

ATATÜRK’ÜN YAŞAMINDAN: ALMANYA SEYAHATİ

0

Süveyş Kanalı’nın İngiliz kontrolüne girmesinden sonra Hindistan’a ulaşmak için Berlin-Bağdat mihverine büyük önem veren Alman İmparatoru II. Wilhelm, 1889 ve 1898 yıllarında İstanbul’a gelmiş, Osmanlı Padişahını başkentinde ziyaret etmişti.
Birinci Dünya Harbi içinde, 1917 yılı Ekim ayında, İmparator üçüncü kez İstanbul’a geldi ve Padişahı Genel Karargâhına davet etti. Artık, bu davetin kabulü ve ziyaretin iadesinin kaçınılmaz hale geldiğini düşünen Osmanlı Hükümeti, Padişah Sultan Reşat seyahat edecek durumda olmadığından Veliaht Vahdettin Efendi’nin Almanya’ya gönderilmesine karar verdi.
Ayrıca, Yıldırım Ordular Grubu emrinde 7 nci Ordu Komutanı iken Filistin Cephesinde uygulanması gereken strateji ve taktik konusunda Grup Komutanı Mareşal Falkenhayn ile anlaşamadığından istifa ederek İstanbul’a gelen ve Başkomutanlık emrinde bulunan Mustafa Kemal Paşa’nın bu seyahatte Veliaht’a eşlik etmesi kararlaştırıldı; kabul edip, etmeyeceği kendisine soruldu. Bu seyahati kendi açısından çok ilginç gören Atatürk, derhal kabul ettiğini bildirdi. Çok iyi Almanca bilen ve Atatürk’ün Harp Okulunda öğretmeni olan Naci Paşa (o tarihte rütbesi albaydı) da Veliaht ile beraber gidecek, ona tercümanlık edecekti.
Seyahate çıkmadan önce Veliaht’1 ziyaret etmesi ve tanışması Atatürk’e tavsiye edildi. Bir gün Naci Paşa ile birlikte Vahdettin’i ziyarete gittiler. Atatürk, anılarında bu ziyareti şöyle anlatır:
“Bizi sarayın içinde Arap hasırlarıyla örtülmüş bir salona açılan kapıdan bir odaya soktular. Redingotlu adamlarla dolu olan odanın eşyası bir kanepe ve kanepenin iki tarafında birer koltuktan ibaretti. Henüz girdiğimiz bu odada ayakta dururken çok laubali görünen redingotlu adamların içinde diğer redingotlu bir adam peyda oldu. Bu yeni gelenin kim olduğunu, ne olduğunu ve ne olmak lâzım geldiğini ne ben, ne de arkadaşım fark etmedik. İçeri girdi; bizim bulunduğumuz tarafa teveccüh etti (yöneldi). Kanepenin sağ köşesine oturdu. Ben karşısındaki koltuğa oturdum; mütenazır koltuğu Naci Paşa işgal etti. Bu zat bir defa gözlerini kapadı; derin bir vecde daldı, neden sonra tekrar gözlerini açtı,bize lütfen iltifat etti:
— Sizinle müşerref oldum; memnunum!
Tekrar gözlerini kapadı. Bu nazikâne sözlere cevap vermeye hazırlanırken, bihuş (şaşkın) bir şahsiyetin huzurunda bulunduğumu fark ettim; cevap vermek mi, yoksa vermemek mi lâzım geldiğinde tereddüt ettim. Naci Paşa’nın yüzüne baktım; o da çok durgundu. Onda bir defa daha tekellüm kudreti (konuşma gücü) mevcut olup olmadığını anlamak için beklemeyi tercih ettim. Biraz sonra gözlerini açtı: — Seyahat edeceğiz değil mi?
Ben çok sıkılmış, çok muazzep (azap içinde) bir halde:
— Evet seyahat edeceğiz, dedim.
İtiraf edeyim ki, bir mecnun (deli) ile karşı karşıya bulunduğumu derakap (hemen) hissetmiş, fakat mantıkî mükâlemeye (görüşmeye) girişmekten kendimi menetmiştim. Hemen ayağa kalkıp dedim ki:
— Efendi Hazretleri, beraber seyahat edeceğiz; seyahat iki gün sonra başlayacaktır. Perşembe akşamı garda hazır bulunacaksınız; oradan hareket edeceğiz.”11
Veliaht’a veda edip odadan çıkarlar; süslü bir saray arabasıyla geri dönerken aralarında aşağı yukarı şöyle bir konuşma geçer:
“Atatürk: — Zavallı, bedbaht, şayanı merhamet… Bunlarla ne olabilir?
Naci Paşa: — Öyledir,
Atatürk: — Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendisinden ne beklenebilir?
Naci Paşa: — Hiç…
Atatürk: — Biz ki, aklımız, mantığımız vardır; biz ki. memleketin mukadderatını halini ve âtisini (geleceğini) anlamış insanlarız, ne yapabiliriz?
Naci Paşa: — Güç!..”
Atatürk, bu seyahatin bir bakıma askeri bir gezi olduğunu düşünerek Veliaht’ın askeri üniforma giymesi için kendisine adamlarıyla haber göndermişti. 20 Aralık 1917 Perşembe günü Sirkeci Garına geldiklerinde Veliaht’ın sivil giymiş olduğunu gören Atatürk, Veliaht’ın teşrifatçısı İhsan Bey’e : “Ben Veliaht Hazretlerinin üniforma giymesi için haber yollamıştım. Söylediniz mi?” der.
İhsan Bey, söylendiği, ama Veliaht’ın dinlemediği şeklinde cevap verdikten sonra nedenini şöyle açıklar:
Veliaht’a Feriklik (Korgenerallik) rütbesi verilmiş, sonradan Mirlivalığa (Tuğg.—Tümg.) indirilmiş, buna üzülen Veliaht, ben bu rütbeye tenezzül etmem demiş ve bir daha üniforma giymemiş. Bu seyahatte de aynı nedenle sivil giyinmeyi tercih etmiş.
Sirkeci Garında yapılan uğurlama törenini Atatürk anılarında şöyle anlatıyor:
“Bineceğimiz tren hazırdı. Bir askeri müfreze saffıharp nizamında (merasim düzeninde) Veliaht’ı teşiye muntazırdı (uğurlamak için bekliyordu). Veliaht’ın yanına yaklaştım. Başkumandan Vekili Enver Paşa da orada idi.
— Bu asker sizi teşyi için hazırdır. Kendilerini selâmlayınız dedim.
Vahdettin yüzüme baktı. Bu bakışıyla:
— Nasıl?
Demek istiyordu. İşaret ettim:
— Siz yürüyünüz, arkanızdan biz geleceğiz.
Vahdettin askerin önünden geçerken iki eli de yukarıda, gayrı tabii ve gayrı şuurî selâm vererek yürüdü. Geriye dönüp trene bindik; içine girdiğimiz salonun pencerelerini açtırarak tren hareket edeceği sırada Vahdettin’e:
— Bu pencereden askeri ve ahaliyi selâmlayınız dedim.
— Niçin, lâzım mıdır? dedi.
— Evet lâzımdır!”2
Vahdettin, Atatürk’ün çekinmeden yaptığı ihtarlara boyun eğmiş gibi görünerek dediklerini eksiksiz yapar. Tren İstanbul’dan ayrıldıktan sonra kendisi için hazırlanmış olan kompartımana çekilir. Bir süre sonra, tren Trakya topraklarında ilerlerken Vahdettin, Atatürk’ü salona davet eder. Atatürk, anılarında bu buluşmayı şöyle anlatıyor:
“Doğrusu bu davet beni memnun etti. Yarınki padişahı yakından tetkik etmek fırsatlarından birincisi bahşediliyor demekti. Vahdettin’in salonuna girdiğim vakit kendisini ayakta, bana muntazır (beni bekler) buldum. Oturdu. Bana da oturmak için yer gösterdi. Bu dakikada sarayında ekseriya gözleri kapalı konuşan zatı büsbütün başka bir vaziyette buldum. Bilâkis (tersine) gözlerini çok kuvvetle açmış ve dikkatle bana bakıyordu. Bir nutuk irad eder gibi, şu tarzda beyanatta bulundu:
— Afedersiniz Paşa Hazretleri, birkaç dakika evveline kadar kiminle seyahat etmekte olduğumu bana izah etmemişlerdi. Ancak trenin hareketinden sonra aldığım malumat üzerine gıyaben (yüzünü görmeden) çok tanıdığım ve takdir ettiğim bir kumandanla beraber olduğumu anladım. Ben sizi çok iyi bilirim. Arıburnu’nda ve Anafartalar’da yaptığınız bütün icraat, kazandığınız muvaffakiyetler tamamen malumumdur. Siz İstanbul’u ve her şeyi kurtarmış bir kumandansınız, beraber seyahat etmekte olduğum için çok memnun ve müftehirim (seviniyor ve iftihar ediyorum).
Vahdettin bu sözleri çok ağır, fakat muntazam (düzgün) söylüyordu. Hayret ettim, icap ettiği gibi cevaplar verdim; aramızda mükemmel, ciddi ve samimi musahabeler (sohbetler) oldu.
O gece için görüştüklerimizi kâfi addederek kendisini fazla rahatsız etmek istemediğimi söyleyip müsaade aldım. Salona avdet ettiğim (döndüğüm) zaman inşirah (gönül ferahlığı) hissediyordum. Düşündüm ki, bu zat akıllı olmalıdır. İstanbul’da ilk buluştuğumuz vakit, o devri bilenlerce anlaşılması kolay olan sebep ve şeraitin (sebep ve koşulların) tesiri altında garip bir hal gösteren Veliaht, İstanbul’u terk ettikten, kendisini tamamen serbest gördükten ve bilhassa muhataplarının şayanı emniyet adamlar olduğunu anladıktan sonra şahsiyetini olduğu gibi göstermekte artık beis (sakınca) görmüyor. Buna göre ben de kendisine bütün ahvali ve zaruretleri anlatabilirim, hatta kendisince yapılacak bazı zeminler üzerinde faaliyete geçebilirim ümidine kapıldım.”3
Seyahat günleri birbirini izler. Atatürk, Veliaht ile her gün uzun veya kısa görüşmeler yapar; kendisini aydınlatmak, yakın ve samimi yardımlarla desteklemek suretiyle Vahdettin ile bazı şeyler yapılabileceği kanısına varır. Bu düşüncesini Naci Paşa’ya ve diğer yol arkadaşlarına da söyler; Veliaht’ı bu şekilde hazırlamanın bir görev olduğuna işaret eder. Atatürk ve yol arkadaşları seyahat boyunca bu tür temaslara devam ederler.
Nihayet Alman Genel Karargâhının bulunduğu küçük bir kasabaya varırlar. Karargâhın giriş kapısı karşısında yer almış olan çok gösterişli bir Alman birliği Veliaht’ı selâmlar. İmparator, Türk heyetini giriş kapısında karşılar; büyük bir hole geçerler; Hindenburg, Ludendorf ve diğer karargâh erkânı oradadır. Veliaht, beraberinde bulunanları burada İmparatora takdim eder. Mustafa Kemal Paşa’nın takdimi sırasında İmparator, yüksek sesle:
— “16 ncı Kolordu… Anafartalar!” der.
İmparatorun bu sözleri üzerine orada hazır bulunan Alman subaylarının hepsi Atatürk’e bakarlar. Atatürk, mahcup ve mütevazi bir tavırla önüne bakar… Atatürk’ün bu utangaç davranışı üzerine belki de bir hata yapmış olabileceğini düşünen İmparator:
— “Siz 16 ncı Kolordu Komutanlığını ve Anafartaları yapmış olan Mustafa Kemal değil misiniz?” der.
Atatürk, İmparatorun bu sorusuna olumlu cevap verir.
Ertesi günü Hindenburg ve Ludendorf u ziyaret ederler. Bu ziyaretleri Atatürk, anılarında şöyle anlatır:
“Hindenburg’un ufacık bürosunda idik. Mareşal, masasının başında ve sol ilerisindeki koltukta Vahdettin, onun yanında dili mesabesinde (derecesinde) olan Naci Paşa oturuyordu. Ben Hindenburg’un sağına tesadüf eden sandalyede idim. Veliaht ve Hindenburg birbiriyle görüşüyorlardı. Kısa ve merasim kabilinden olan böyle bir mülakatta çok mühim şeyler konuşulmak mutad olmamakla beraber Hindenburg, Veliaht’a bittabi onun delaletiyle bütün Türk milletine çok tesellibahş sözler söylüyor, Veliaht bu tesellibahş beyanata teşekkür ediyordu.
Ben Hindenburg’un ağzından işittiğim sözlerin en nihayet kibar ve misafirperver olduğu için nezaketen sarf edilmekte olduğuna kani olmak istiyordum. Yoksa beyanatın medlulü (sözlerden anlaşılan), beni meyus edecek mahiyette idi. Mükâlemeye iştiraki münasip görmedim; bilâkis mülakatın kısa kesilmesine intizar ediyordum; öyle oldu.
Vahdettin’i Ludendorf da büyük nezaket ve itina ile kabul etti. Denebilir ki, o da Mareşal’in temas ettiği mevzular üzerinde tesellibahş izahatta bulundu. Bilhassa o günlerde şimali garbi (kuzeybatı) cephesi üzerinde itilâf orduları aleyhine başladıkları parlak taarruzdan bahsetti. Bu taarruzu esasen biliyorduk. Fakat taarruzun vasıl olabileceği neticeyi Ludendorf un lisanından (ağzından) işitmek için sabırsızlanıyordum.
Gördüm ki, mükâlemenin hedefi bu değil. Alman ordusunun taarruz etmekte olduğunu söylemek de Alman millet ve ordusunun ve bütün müttefiklerin kuvvei maneviyelerini yükseltebilecek teminat vermekten ibaretti. Şüphelerimi halletmek için olmalı, Generale kısa bir sual sordum:
— En nihayet taarruz kuvvetleri hangi hatta kadar gidebileceklerdir?
Böyle, Veliaht refakatinde bulunan bir zabitin damdan düşer gibi sorduğu suale muhatap olan Ludendorf, nezaket içinde devam eden beyanatını tevkif etti (sözlerini kesti); biraz düşündü, biraz da yüzüme baktı ve dedi ki:
— Biz taarruz ediyoruz, neticesini hadisat gösterecektir.
Cevap verdim:
— Yapılmakta olan taarruz neticesinin ne olabileceğini anlamak için hadisat ve talihin tecellisine intizar etmeye lüzum olmadığını zannediyorum; çünkü yapılan taarruz, en nihayet “parsiyal” (mahdut hedefli) bir taarruzdur.
Ludendorf, tekrar yüzüme baktı. Ne demek istediğimi pek iyi anlamıştı. Müspet, menfi cevap vermeyerek sustu.
Mükâleme burada kaldı ve ziyarete hitam (son) verildi.”
Ziyaretin ertesi günü kaldıkları otelde Atatürk, Veliaht’a Ludendorf un taarruzun akıbetini Allaha bırakan tevekkülü karşısında Türk Başkomutanlığı’nın memleketin geleceğini Alman zaferine bağlamasının mantıksızlığını anlatmaya çalışırken dışardan “Kayzer.. Kayzer..” sesleri duyulur. İmparator, Veliaht’ı ziyarete gelmektedir.
Atatürk, bu ziyareti şöyle anlatıyor:
“İmparatorun istikbaline şitap ettik (karşılanmasına koştuk). Kayzer salona dahil oldu. Hep beraber oturduk. İmparator hakikaten centilmence konuşuyor, sadık ve vefakâr Osmanlı Devleti’nin çok kıymetli bir Alman müttefiki olduğundan ve bilhassa Başkumandan Vekili Enver Paşa Hazretlerinin bu dostluğun kıymet ve yüksekliğini anlayarak çalıştığından, Alman Başkumandanlık ve Erkânıharbiyesinin bu güzide zata fevkalade emniyet ve itimat beslemekte olduğundan bahsediyordu.
Ben Veliaht’m sağındayım. Naci Paşa tam karşımızda bulunuyordu, İmparator solundaydı. Takriben şu sual Naci Paşa lisanıyla Vahdettin tarafından İmparator’a soruldu:
— Türkiye’nin Almanya’ya karşı sadakat ve vefasından, yakın âtide Alman müttefiklerinin saadete kavuşacaklarından bahseden beyanatı şaha neleri Osmanlı Devleti’nin yarınını düşünmek vaziyetinde bulunan âcizle rinde büyük bir inşirah ve teselli uyandırdı. Ancak vaziyeti umumiyeyi mütalâa ve tetkikten sarfınazar ederek, bir noktayı daha vuzuhla anlatmak ihtiyacındayım. Türkiye’nin kalpgâhına tevcih olunan darbeler tevkif olunmaksızın ilerlemektedir. Eğer bu darbeler muvaffak olursa Türkiye mahvolacaktır. Bu darbeleri tevkif için kâfi teminat ifade eden beyanatınızı dinleyemedim. Lütfen bu hususta beni biraz tenvir ve tatmin buyurur musunuz?
Bu sual üzerine İmparator, oturduğu sandalyeden derhal ayağa kalktı. Şöyle bir hitapta bulundu:
— Türkiye’nin muhterem Veliaht’ı, anlıyorum ki, sizin zihninizi teşvik edenler (karıştıranlar) vardır. Ben Almanya İmparatoru size âtiden, muvaffakiyeti âtiyeden bahsettikten sonra şüpheniz kalır mı, kalmaz mı?
Yanında bulunduğum Veliaht, müspet cevap vermekle beraber endişesinin zail olmadığını da ilâve etti.
İmparator kalktığı sandalyeye artık oturmadı… Ve bizi terk edeceğini nezaketle ima etti. Salonun kapısına doğru yürüdü. Vahdettin ve arkasından bizler, Kayzer’i salonun kapısından dışarı çıkardık. Kayzer sola doğru giden bir koridordan yürüyecekti. Ben Kayzer’in hoşuna gitmediğimi anladığım için makûs (ters) koridora doğru ve biraz uzakta durdum. İmparator, Veliaht’ın ve müteakiben ona yakın bulunan Naci Paşa’nın ellerini sıkarak, uzağında bulunan bana baktı ve müteveccih olduğu koridor istikametinde yürümeye başladı.
Benim elimi sıkmamıştı. İmparator’un hakkı vardı. Veliaht’ın refakatinde bulunan herhangi bir generalin elini sıkmak için onun ayağına mı gidecekti? Lâzım değil midir ki, bu general, İmparator tarafından eli sıkılmak şerefini ihraz için biraz istical etsin (kazanmak için biraz acele etsin).
Bu kusurumu itiraf ederim. Bilmem neden durgun, harekete iktidarsız, sabit ve dalgın bir vaziyet almıştım. İmparator, iki üç yürüdükten sonra tekrar geri döndü. Bana yaklaştı:
— Affedersiniz sizin elinizi sıkmamıştım.
Elimi uzattım, çok nazik ve âlicenapane iltifatlarına mazhar oldum.”4
Bu ziyaretlerden sonra İmparator Türk heyetini sofrasına akşam yemeğine davet eder. Atatürk’ün bu davete ilişkin anıları şöyledir:
“Kayzer’in karşısında bir prens, sağında Vahdettin, solunda Berlin Sefiri Hakkı Paşa merhum ve prensin solunda da ben bulunuyorduk. Benim solumda Ludendorf vardı. Ludendorf, Fransızcasıyla benimle görüşüyordu. İmparator, Ludendorf a Almanca:
— Sağındaki adamla konuş! dedi.
Ludendorf:
— Onu yapıyorum. Cevabını verdi.
Bittabi bu mükâlemeleri anlayacak kadar Almanca bildiğim için İmparator’un ihtarına ve Ludendorf un cevabına intikal etmiştim. Dimağı çok büyük harekâtın idaresinden mütevellit yorgunlukla meşbu bulunan Ludendorf, yemek esnasında hatırımda yer tutacak kadar ciddi bir mükâleme mevzuu bulamadı.
Yemek bitti; bu salona bitişik, âdeta onun büyük parçasına benzeyen diğer bir salon vardı. Sofrada hazır bulunanlardan bir kısmımız oraya geçtik. İmparator, Hindenburg, Ludendorf, Alman Başvekili olduğunu zannettiğimiz bir zat, bizim tarafımızda da Veliaht, Hakkı Paşa merhum ve bizler…
İmparator bir köşede ayakta Veliaht ile tatlı tatlı konuşuyor. Ben, arkasını, iki salonun faslı müştereki olan kavsin duvarına dayamış, çok heybetli ve canlı, asil nazarlarında hakayiki (gerçekleri) anladığı görülen, fakat anladıklarını her muhataba söylemekten muhteriz (çekinen) yüksek bir şahsiyet karşısındayım : Hindenburg!
Hindenburg ile görüşmek istiyor, kendisini bilhassa Veliaht ile beraber ziyarete gittiğimiz vakit temas etmiş olduğu tatlı musahabe (sohbet) zeminine sevk etmeye çalışıyordum.
Mareşal, ziyaretimiz esnasında Suriye vaziyetinin ıslah olduğunu, son günlerde yeni ve taze bir süvari fırkasının muharebe meydanına ithal edildiğini söylemişti. Halbuki bu büyük adamın bahsettiği bittabii oradaki kumandanların verdiği rapor muhteviyatıydı. Hakikati halde mevzubahis olan bu süvari fırkası, ben henüz 2 nci Ordu Kumandanı iken, Yıldırım Grubu’nu takviye için bu gruba gönderilmesi talep olunan fırka idi. Ben, 7 nci Ordu Kumandanı olmadan evvel, bu süvari fırkasının teşkil ve teminine çok çalışılmıştı. Ancak toplanılabilen bu seyyar kuvvet o kadar bimecal (güçsüz) idi ki, evvelâ lagar hayvanlarını Resülayn civarındaki otlaklarda beslemek ve ondan sonra kabili istifade bir hale gelip gelmediğini yeniden tetkik etmek lâzımdı. Ben aylarca sonra 7 nci Ordu Kumandanı olduğum zaman bu fırkadan istifade edip edemeyeceğimi tahkik ettim. Aldığım ciddi bir rapor, fırkanın bir kuvvet olmadığı mahiyetindeydi. Alman büyük karargâhında Hindenburg’un ağzından işittiğim şu idi ki, bu fırka muharebe meydanına dahil olmuş ve vaziyet ıslah edilmiştir. Mareşal’e bu macerayı hikâye ettim ve dedim ki:
— Benim söyleyeceğim sözler sizin aldığınız raporlar muhteviyatına uymayabilir. Fakat emniyet edebilirsiniz ki, hakikattir. Bunu kabul ediniz.
Sonra Mareşal, siz mühim bir taarruz yapıyorsunuz ve zannetmem ki, buna çok bel bağlamış olasınız; yalnız bana söyler misiniz,emniyetle ümit ettiğiniz hedef ve maksat nedir?
Büyük ve ihtiyatlı asker benim bu sualime cevap verebilir mi idi? Zaten kendisinden bunu beklememeli idim. Bu, belki de biraz laubali vaziyetim, ihtimal İmparator Hazretlerinin sofrasında bize ikram edilen nefis şampanyaların tesiriyle olmuştu.
Mareşal, söylediklerimi dikkatle dinler gibi göründü; fakat çok basit ve şirin bir cevap verdi: (Salonun ortasında duran ve üzerinde muhtelif sigaralar bulunan ufak bir masa vardı.)
— Ekselans, size sigara takdim edebilir miyim?
Hindenburg her şeye cevap vermişti. Ortada masaya gittik; kendi eliyle bana bir sigara verdi. Meğer Vahdettin ile konuşan İmparator, bizim temas ve mukâlememiz ile alakadar oluyormuş. Almanca olarak Mareşal’e sordu:
— Ne diyor?
Mareşal cevap verdi:
— Bir şeyler!
Ben sigaramı yaktıktan sonra Hindenburg’u bıraktım, İmparator ile konuşan Vahdettin’in yanına gittim:
— Hakikati anlıyor musunuz? diye sordum. Muhatabınız Almanya İmparatorudur. Benim size arz ettiğim endişeleri izah edecek bir tek kelime söyledi mi?
— Hayır! dedi.
— Konuşmaya devam ediniz, dedim ve ciddi konuşunuz; bütün endişeleri İmparator’a söylemekte tereddüt etmeyiniz; ben eminim ki, o sizden memnun olmayacaktır. Fakat hiç olmazsa Türkiye’de hakikati görmüş olanların mevcudiyetine inanacaktır.
Veliaht, masum bir tavır takınarak:
— Öyle yapıyorum dedi.”5
Veliaht ve beraberindekilere cephedeki birlikleri gezdirerek Alman ordusuna güvenlerini artırmak için bir program hazırlanmıştır. Büyük bir karargâha gidilir, burada Alman Komutanı, Veliaht’a, gayet güzel hazırlanmış, renkli haritalar üzerinden birliğinin durumunu parlak sözlerle açıklar. Bu güzel açıklamayı dinleyen Veliaht, Mustafa Kemal Paşa’ya usulca: “Ya buna ne dersin?” der.
Atatürk : “Durumu yerinde, arazide, görmek istediğinizi” söyleyiniz cevabını verir.
Cepheye giderler. Orada da kendileri için önceden hazırlanmış bir gezi planı ile karşılaşırlar.
Atatürk: “Bu planı bırakalım ve benim göstereceğim yere gidelim” der. Bunun üzerine olayların gelişimini Atatürk, anılarında şöyle anlatıyor:
“O anda bir kargaşalık oldu. Vahdettin, hazır krokiye tâbi, sevk olunduğu istikamette yürüdü. Bende bir asker inadı uyandı. Onları takip etmedim. Edinmiş olduğumuz haritanın delâletine güvenerek ateş hattının bir noktasına yürüdüm ve ateş hattı gerisinde bir ağacın dibine geldim. Orada genç bir zabit ağaç üzerinde tarassut (gözetleme) yapıyordu. Bana refakat eden Alman zabitleri de vardı. Tarassut yapan zabit aşağı indi. Meşhudatını (şahit olduklarını, yani gördüklerini) anlattı.
— Müsaade eder misiniz, ben de bu ağaca çıkayım dedim.
— Hay, hay!
Cevabını verdiler; çıktım, zabitin söylediklerini aynen gördüm. Fakat asıl mevzubahis olmak lâzım gelen nokta, bu müşahede olunan vaziyete karşı olan vaziyetti; onun için sordum:
— Bu düşman vaziyeti karşısında kuvvetiniz, tertibatınız, ihtiyatlarınız nedir, lütfen bana söyler misiniz?
Ateş hattının saf olan zabitleri ve kumandanları, Türk müttefiklerinin bir kumandanına hakikati söylediler. Hakikat şu idi: Piyade kuvvetler hemen hemen gayrı kâfi dereceye gelmişti. Süvari iken piyade gibi istimale mecbur oldukları bir kuvvetten bahsettiler; o da birinci hattın istinatlarından sonra ihtiyat denecek keyfiyet ve kemiyetten (nitelik ve nicelikten) çıkmıştı. Bu malumatı aldıktan sonra, çok mütehayyir olarak (hayrete düşerek) kendilerine biperva (çekinmeden) dedim ki:
— O halde tehlikedesiniz!
— Öyle… dediler.”
Bu gezinin yapıldığı gün Atatürk ile bir Alman Kolordu Komutanı arasında geçen konuşma ilginçtir. Alman Kolordu Komutanı Atatürk’e sorar:
— Siz Veliaht’ın yaveri misiniz?
— Hayır!..
— Ne münasebetle refakatte bulunuyorsunuz?
— Böyle bir vazife aldığım için.
— Askeri vaziyetlerden çok iyi anlıyorsunuz. Türkiye’de herhangi bir kuvvete kumanda ettiniz mi?
Atatürk’ün Türkiye’de tümen, kolordu ve ordu komutanlıklarında bulunduğunu öğrenen Alman Generali hayretler içinde:
— Affedersiniz, biz şimdiye kadar size yanlış hitap ediyormuşuz. Demek siz “Ekselans” siniz; der.
Alsas’ta bir gece Vali’nin evine davet edilirler. Vahdettin ile Vali bir masada oturup konuşurlarken Vali, Vahdettin’e Ermeniler ile ilgili bir sual sorar. Vahdettin bazı cevaplar verdikten sonra Atatürk’ü yanına çağırarak Valiye:
“— Cephelerde bulunmuş, memleketi tanıyan bir kumandan yanımdadır; isterseniz onu da dinleyiniz!” der.
Valinin, Almanya’nın misafiri olan dost ve müttefik bir devletin yarın padişah olacak Veliaht’ına Türklerin Ermenilere yaptığı feci tecavüzlerden söz etmesine çok şaşan ve kızan Atatürk:
“— Türkiye’nin Veliaht’ı ile Almanya’nın mutena bir mıntıkasında kıymetli olduğuna şüphe etmediğim bir valisinin bulabildiği mükâleme zemini beni mütehayyir etti (hayrete düşürdü). Evvela sizden şunu anlamak istiyorum: Müttefikiniz olan ve bu ittifak uğrunda maddi ve manevi tekmil mevcudiyetini mahveden Türkiye’ye karşı, tarihin bilmem hangi devrinde mevcut olduğunu iddia eden ve bu mevcudiyeti ihya etmek için dünyayı iğfale çalışan Ermeniler lehine konuşmak fikri size nereden geliyor?
Vali Hazretleri, biz, cephelerde dolaşan bir heyetiz; buraya Ermeni meselesini konuşmak için değil, fakat müttefikimiz olan ve kendisine itimat etmekte olduğumuz Alman ordusunun hakiki vaziyetini anlamaya geldik; onu anladık; kâfi bir vukuf ile memleketimize avdet ediyoruz (dönüyoruz).” diyerek Valiyi susturur.
Sonra Krup Fabrikası’nı gezerler; fabrika sahibinin muhteşem şatosunda akşam yemeğine davet edilirler. Nihayet Berlin’e dönülür ve İmparator’ un misafiri olarak Adlon Otelinde ağırlanırlar. Burada Vahdettin, basın toplantıları düzenler. Atatürk’ün gezi boyunca kendisine telkin ettiği fikirlerden ilham alarak konuşur. Bu, Atatürk’ü sevindirir. Bir toplantı sonunda yalnız kaldıklarında Vahdettin’e der ki:
“ — Osmanlı tarihini bilirsiniz; bu tarihin bir takım safhaları vardır ki, sizi korku ve endişeye sevkeder ve bunda haklısınız. Ben size bir şey söyleyeceğim, o nispette hayatımı size teşrik edeceğim (sizin hayatınızla birleştireceğim); memnun olur musunuz?” der.
Vahdettin’in : “Söyleyiniz !..” demesi üzerine aralarında şu konuşma geçer:
“Atatürk: — Henüz padişah değilsiniz, fakat Almanya’da gördünüz ki, imparator, veliaht ve prensler hep bir iş üzerindedir. Neden siz bütün işlerden uzak kalasınız?
Vahdettin: — Ne yapabilirim?
Atatürk: — İstanbul’a gider gitmez bir ordu kumandanlığı isteyiniz. Ben sizin erkânıharbiye reisiniz (kurmaybaşkanınız) olurum.
Vahdettin: — Hangi ordunun kumandanlığını?
Atatürk: — Beşinci ordunun** kumandanlığını…
Vahdettin: — Bu kumandanlığı bana vermezler.
Atatürk: — Siz isteyiniz.
Vahdettin: — İstanbul’a gittiğim zaman düşünürüm.”
Almanya seyahati, Osmanlı Hanedanı ile ilk yakın teması olduğu için Atatürk’ün yaşamında önemli bir yer tutar. Seyahat 1917 yılının son günleriyle 1918 Ocak ayının ilk günlerini kapsar. O günlerde artık ABD de Almanya aleyhine harbe girmiştir. Rusya’nın harpten çekilmesine rağmen Alman zaferi artık bir hayaldir. Atatürk, bunun idraki içindedir. Bağdat, Kudüs düşmüştür. İngilizler Filistin’de taarruz hazırlığındadırlar. Bu durumda Atatürk’e göre uygulanacak strateji, elde kalan kuvvetleri süratle Toroslara doğru çekerek son gücümüzle Anadolu topraklarını savunmaktır. Yol boyunca bu fikri Veliaht’a işlemeye çalışmıştır. Vahdettin’in padişah olur olmaz yapabildiği şey, Başkomutanlık Vekâletini lâğvederek Enver Paşa’yı Erkânıharbiye Reisi durumuna indirmesi olmuştur. Ama bu, pratikte hiçbir şeyi değiştirmemiştir.
Atatürk’ün 9 ncu Ordu Müfetişliğine atanmasında Almanya seyahati sırasında Vahdettin üzerinde bıraktığı olumlu etkinin de bir ölçüde payı olduğu düşünülebilir.
1 Falih Rıfkı Atay. Atatürk’ün Bana Anlattıkları, Hisar Matbaası. İstanbul. 1955. s. 26 ve devamı.
2 a.g.e.; s. 26-44.
3 a.g.e.; s. 26-44.
4 a.g.e.; s. 26-44.
5 a.g.e.; s. 26-44.
** 5 nci Ordu Liman Von Sanders’in komutasında bulunan ve Boğazları savunmakla görevli ordu idi.
Emekli Tuğgeneral Fahri Çeliker
Kaynak: ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 12, Cilt IV, Temmuz 1988..

Bir oruc tutarız ne günü belli

0

Bir oruc tutarız ne günü belli
Bir namaz kılarız ne yönü belli
Kuranımız vardır insan cemalli
Şol kurani natık bir Ali’miz var

Lisani Aliyle muhabbet eden
Eksikliği daim kendinde gören
Dar ı – Mansur olup hakkla hakk olan
Enel hak cağıran pirlerimiz var

Damla olur Ummanlarda yüzeriz
Gahi bulut olur gahi eseriz
Heyecanlıda haktan varlık sezeriz
Ölmeden ölürüz hallerimiz var

İn cin ile gezip şeytan taşlamam
altısında kıza nikah kıymam
Bu fikri Hayvana ben hic uyamam
Zülfikar kuşanan ellerimiz var

Hallacı can buldu dolu iceli
Ikrar verip benliğinden geceli
Muhammed Ali’nin yolun seçeli
Viran bahçelerde güllerimiz var

Beyler

0

Bir koltukta iki karpuz taşınmaz,
Er geç biri düşer, kırılır beyler.
Kim demiş ki yürümekle aşınmaz?
Yol aşınmaz, yolcu yorulur beyler.

​Atın da dizginler, ağzında yular,
Derya buharlaşır, nehirle dolar.
Göze hor görünür bulanık sular,
Taşa vura vura durulur beyler.

​Çark bir gün bozulur, böyle de gitmez.
Kâinat durdukça insanlık bitmez.
Falan oğlu filan oğlu fark etmez,
Herkese bir sela verilir beyler.

​Söner elbet bu ateşte yananlar,
Son yolcudur o âleme dönenler.
Kaldığı dünyayı baki sananlar,
En son musallada görülür beyler.

​Kul Cemâl Divani bundan ar etmez,
Doğrunun yerini Mevla dar etmez.
Rüşvet, torpil, parti, adam kâr etmez,
Bir gün Hak mahkeme kurulur beyler.


​Cemâl Divani
2.11.2025

Osmanlıda Türk Düşmanlığı

0

➖️Osmanlı özellikle 15.yüzyıldan sonra Türk devleti olma niteliğini tümüyle yitirmekle kalmamış, Türklüğe açıkça hakaret eder, söver duruma gelmiştir. Bu durumda Enderun mektepleri, harem ve devşirme uygulamaları son derece etkin rol oynamıştır.
Devşirmelerin ele geçirdiği devlet, sistemli bir Türk düşmanlığı yapmıştır. Padişahlar da bunu teşvik ederek düşmanlık yapanları “ihsaniye” ile ödüllendirmiştir.


OSMANLI DİVAN EDEBİYATI’NDA TÜRKLER

  • İbn-i Bibi, Türklerden “cahil Türkler”, “müfsid – – Türkmenler”, “çarıklı Türkmenler” diye söz eder.
  • Kerimüddin Mahmud Aksaraylı Türkleri “Gözün karalığından daha kara olan Türk…”, “Türklerin… o dinsiz zümrenin…”, “mel’un Türkler” ifadeleriyle anar.
  • Amasyalı Hüseyin b. Ali Fatih, “Tariku’l Edep” adlı çalışmasında “Türk” ve “Türkmen”i iki ayrı etnik grupmuş gibi gösterip bölmeye çalışır.
  • Şair Baki, “Türk ehlinin ey hace biraz başı kabadır.” diye hakaret eder.
  • Nef’i, “Türk’e Hak, çeşm-i irfanı haram etmiştir.” diye aşağılar.
  • Türkleri “çoban köpeği”ne benzeten tarihçi Mustafa Naima Efendi, ayrıca “nadan Türk, idraksiz Türk, çirkin suratlı Türk, mel’un Türk” olarak niteler.
  • Gelibolululu Mustafa Ali, Mevaidü’n Nefais’te “Anadolu, Karaman ve Rum ülkesi adlarını alan pasaklılar halkı elbette kır adamıdırlar. Bunlar, aralarında güzel ve sevimli olanı az görünen, çeşit biçimde çirkin kimselerdir.” der.
  • “Etrak-ı Bî-idrak” lafının mucidi Hoca Sadettin, “hilebaz Türk”, “akılsız Türk”, “aptal Türk”, “kudurmuş kurt”, “aşağılık türediler”, “sırtlan”, “anlayışsız kaltaban” diye nefret kusar.
  • “Baban da olsa Türk’ü öldür.” diyen Kadimi mahlaslı Hafız Hamdi Çelebi, Hz. Muhammed’in “Türk’ü öldürün kanı helaldir.” dediği iftirasını yayar.
  • İzvornikli Arnavut Taşlıcalı Yahya karakteri, “Soyu kuruyasıca Türk” diye mısralar düzer.
  • 1797-1802 yılları arasında Paris’te daimi elçiliğimizi yapan Moralı Seyyid Ali Efendi Çuhadır Ahmet’e “Türk-ü sutür” yani “Hayvan Türk” yakıştırması yapar.
  • Tokatlı Aşık Nuri, Türk’ü hayvana benzeterek şöyle der:
    “Türk’ün dilberidir gayetle inat
    Şehir dili bilmez lisanı kubat
    Kelamında eder Türklüğün isbat
    Hayvan gibi gözün diker samana”
  • 1912’de Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda “Türk” kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılır.
  • 1913 tarihli “Mecmua-i Ebuzziya” dergisinin 94. sayısında, “Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir… Türk falan değil sadece Müslümanız.” deniliir.
  • Bugün “Milli Eğitim Sistemi”ni milliyetçilikten arındıranlar, dindar fakat “milli bilinç yoksunu” nesiller yetiştirmeye girişenler gibi Prof. Ahmed Naim 1913 yılında yazdığı “İslamda Dava-i Kavmiye” adlı kitabında Türk’e karşı savaş açıp “Türk’ün geçmişini bilmesine, öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok, gerekli olan şeriatı öğrenmektir.” der.
  • 1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık yapan ve AKP iktidarında adına vakıf kurulan Mustafa Sabri Efendi, Türk’e Türklük benliğini vermek isteyenlere “soysuzlar” yakıştırmasında bulunur. Dahası, tiksintiyle söz ettiği Türklüğünden şöyle istifa eder:
    “Yalnız Müslüman ve insan
    Olarak kalmak üzere, Türklükten,
    Şeref ve izzetimle istifa
    Ediyorum Allah’ın huzurunda

    (…)
    Tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme
    Beni Türk Milletinden addetme!”
  • Vahdettin El Ahsam gazetesinin 16 Nisan 1923 günlü baskısında şöyle denir:
    ” Türkler, dini, soyu sopu, vatanı şüpheli ve belirsiz, 5-6 milyonluk bir cahil sürüsüdür.”
    Bu şiir ve yazıları yazanlar ödüllendirilirken Türklüğü savunan halk ozanları ise Padişah, sadrazam ve diğer devlet idarecileri tarafından şiddetle cezalandırılmıştır.

  • TÜRK HALK EDEBİYATINDA OSMANLI

  • Şalvarı şaltak Osmanlı,
    Eğeri kaltak Osmanlı,
    Ekende yok biçende yok,
    Yiyende ortak Osmanlı!

    dörtlüğü anonimdir ve Türklerin Osmanlı yönetimine nasıl baktığını en çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
    Bir Türk beyliği olan Osmanlı, 16. yüzyıldan itibaren imparatorluğa dönüştükçe ırk çorbası haremlerin meyvesi padişahların, devşirmelerin, gayr-ı Türklerin yönetimine girmiştir. Bu süreçten itibaren de ne yazık ki Türk düşmanlığına soyunan bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk sözcüğüne bile hakaretler yağdıran divan edebiyatı şairleri Padişahlarca desteklenmiş, korunmuş ve ödüllendirilmiştir.
    Bu süreç, Osmanlının Türk tebaası arasında şiddetle eleştirilmiştir. Türk halk ozanları da kelleleri pahasına bu saldırılara yanıt vermiştir.
    İşte bu şiirler:
    1828’deki Ahıska Savaşı’na katılan Âşık Gülalî’nin Ahıska Destanı’nda yer alan:

  • Azgur boğazında kavga kuruldu
    Hain paşalara altın verildi
    Şehir talan oldu evler yarıldı
    Vah ki harap oldu güzel Ahıska

  • biçimindeki dizelerden Köse Mehmet Paşa ve yanındakilerin Ruslardan altın almak suretiyle savaşmadan şehri düşmana teslim ettikleri gerçeği belgelenmektedir.

  • Alemi yaratan yetiş imdada
    Kati çok bunda kaldı fukara
    Günden güne oldu zulüm ziyade
    Bir acayip halde kaldı fukara

  • Haneye dokuz yüz düştü salyana
    Şüphe yok eriştik ahir zamana
    Niceler muhtaç oldu aziz anana
    Elleri koynunda kaldı fukara

  • biçimindeki ifadelerle Karacaoğlan, yoksul köylülerin durumlarını yansıtıp Osmanlı döneminde yöneticilerin baskılarını da açıkça dile getirmektedir.
    Karacaoğlan bir başka şiirinde de şöyle söylemektedir:
    Çaresiz kalan bir âşığın:

  • Çıksam dağa ayısı var kurdu var
    Düze insem sıtması var derdi var
    Köye gitsem tahsildarda vergi var
    Şaştım ağam bu salgının elinden

  • Türkler, yalnızca savaşlarda şehit olmayı göze alacak asker gerektiğinde Osmanlının aklına gelirdi.

  • Bura Yemendir
    Gülü çemendir
    Giden gelmiyor
    Acep nedendir

  • Ağır vergiler altında inletilen ve ezilen halk bu nankörlüğü böylece âşığın sazına ses verip türkü yakıp dinlemiştir.
  1. yüzyılda başlayan bu tür olaylar daha sonraki dönemlerde de artarak sürmüştür. İşte bu durum halk şiirinde yoksul halkın dili olan âşıklara:
    Bütün malım aldın ey kanlı zalim
    Şikayet ederim Hüda’ya seni
    Garip mecnun gibi perişan halim
    Şu fani dünyada ağlattın beni

    ve
    Demirden kuşluk öşürcüler geldiler
    Zahirem samanım bütün aldılar
    Bir tek yaba ile beni saldılar

    biçimindeki söyleyişleri yanı sıra:

  2. Ki beyler başladı zulme
    Ve rağbet kalmadı ilme
    Gözün ağla hiç gülme
    Zaman ahir zaman oldu
    Alırlar kadılar rüşvet
    Edip müminlere himmet
    Fakire yoktur şefkat
    Zaman ahir zaman oldu

    gibi zulüm, rüşvet ve yolsuzluğu konu alan destanlar söyletmiştir.
  3. yüzyılın önemli âşıklarından Kabasakal Mehmet’in:

  4. Yiyiciler akça ister cereme
    Verilen malımız gelmez kaleme
    Perişanlık sayi oldu aleme
    Kullarına imdat kılın efendim

  5. Akşam olur yiyiciler derilir
    Fukara kulların kusurun bulur
    Haftada hem üç yüz kuruşun alır
    Keyfiyet halimiz bilin efendim

  6. söylediği bu tür şiirlerin yorumuyla ortaya çıkan tablo, sonuçta yoksulların, mazlumların insanca yaşama istemidir.
    Osmanlılar döneminde uzun süren savaşlarda yıllarca asker olarak görev yapan halk, şehzadelerin, vezirlerin taht ve çıkar kavgalarında da düşman dışında birbirleriyle savaşmak zorunda bırakılmalarından bıkmış, pek çok insan karın doyurma ve insanca yaşama uğruna canlarından olmuşlardır.
    Düzenin bozulması, yol ve erkânın hiçe sayılması üzerine:

  7. Hünkarım dünyaya gel eyle nazar
    Duacı kulların ağlayıp gezer
    Urumdan Acem’e ismini yazar
    Hani erkân hani yol padişahım

  8. Gelirse verme tuğ ile sancak
    Rüşvet almağı bilirler ancak
    Dünya elden gitti dahi n’olacak
    Dünyanın nizamın bul padişahım

  9. Ricalı kibarı devlete hayın
    Gizlice küffardan alırlar payın
    Fukara kullara vermezler tayın
    Sefil sergerdan oldu kul padişahım

  10. diyen Âşık Bahri gibi âşıklar durumu açıklıkla dile ve tele dökmüşlerdir.
    Osmanlı’nın Türk halkına zulmü ve baskısı karşısında yer yer direnmeler ve isyanlar baş göstermiş, 15. yüzyılda Bedrettin 16. yüzyıl ve sonrasında Şahkulu, Köroğlu, Bozoklu, Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal, Kozanoğlu, Elbeylioğlu vb. ya ezilen halkla ya da bireysel olarak baş kaldırmış, bu eylemlerin büyük bölümü âşıkların sazına ve sözüne yansımıştır.
    Âşıklar, yüzyıllar boyunca Osmanlı feodalizminin yarattığı gerilim sonucu dirlik ve düzen kavgası verip direnen halkın dili olmuşlardır.
    16.yüzyılın güçlü âşıklarından Nizamoğlu:
    Zulm ile doldu dünya yoktır huzura imkân
    Ma’mur olan yerleri zalimler etti viran

    biçiminde genel durumu dizelerine aktarırken Osmanlı baskısı sonucu ortaya çıkan haremlik-selamlık (kaç-göç) olayı da âşıkları:
    Kul Mustafa’m der ki müşkül halleri
    Seyreyleyin sefil olan kulları
    Has bahçeden öte ıssız çölleri
    Al Osmanlı geçtim m’ola ne dersin

    biçiminde söyletmiştir. Bu dönemde, halktan öşür, aşar ve cizye adları altında alınan ağır vergiler halkı inim inim inletmiş, perişan etmiştir.
    Vergi artırımı ve memurların vergi toplamayı bir soygunculuk olarak kullanmalarının kabarttığı ayaklanmalar ilk önce Alevi-Türkmen halkı arasında başlamış olsa bile, bunlar Sünni Türk çiftçi halka hatta şehirlere ve kasabalara da sıçramakta gecikmemiştir. Örneğin Halep’te Mal müfettişliği yapmakta olan Kara Kadı adındaki kadının rüşvet yolu ile yaptığı yolsuzluklar ve görevi sayesinde yaptığı soygunlar dayanılmaz bir zulüm haline ulaştığından camiden çıkanlar Kara Kadı ve dokuz arkadaşını öldürmüşlerdir.
    Olay, sonuçta Türklerin devşirme ve Türk düşmanı Osmanlı idaresine karşı hak ve özgürlük mücadelesidir.
  11. yüzyıla değin Osmanlı’ya karşı direniş şiirleri:
    Sayılmayız parmak ile
    Tükenmeyiz kırmak ile
    Başkasından sormak ile
    Kimse bilmez ahvalimiz

    dizelerinde olduğu gibi genel bir karşı koyma tavrını, halkı da katarak isyancı bir eda ile dile getirirken Türk halk hareketlerinin şiddetle bastırılması sonucu bireysel direnişleri dile getiren şiirler ortaya çıkmıştır. Bu asırdan itibaren âşıklarda:
    Herkes endamına verir ziyneti
    Baştan çıkardılar bütün milleti
    Batırdılar gitti din ü devleti
    Bozuldu Resul’ün yolu erkanı

    biçiminde ifadesini bulan düzen eleştirici şiirlerin ön plana çıktığı görünmektedir.
    Pir Sultan Abdal, vezir ve memurlarının kişiliğinde Osmanlı yönetimini eleştirmiş, Osmanlı valisi Hızır Paşa’ya meydan okurken mücadeleci, yılmaz, inançlı ve inatçı tavrından hiç ödün vermemiş:
    Yürü bre Hızır Paşa
    Senin de çarkın kırılır
    Güvendiğin padişahın
    O da bir gün devrilir

  12. Kadılar müftüler fetva yazarsa
    İşte kemend işte boynum asarsa
    İşte hançer işte kellem keserse
    Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

  13. biçimindeki söyleyişleriyle belli bir dönemde bozuk düzene karşı direnişin simgesi olmuştur ve düşünceleri uğruna kendini feda etmekten çekinmeyen bir destan kahramanı olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinde devlet düzeninin bozukluğu, yöneticilerin zulmü, kadıların bağnazlığı, haram yemesi ve yalan fetvalar vermeleri, konumlarıyla eylemlerinin birbirine uymaması:
    Fetva verir yalan yulan
    Domuz gibi dağı dolan
    Sırtına vururum palan
    Senin gibi hayvan var mı

    deyişinde görüldüğü gibi çarpıcı biçimde dile getirilmiştir.
    Pir Sultan’ın deyişlerinin temelini bozuk toplum yapısının eleştirisi oluşturur. Pir Sultan’ın deyişleri her türlü haksızlığa karşı toplumun ortak vicdanının sesidir. Eleştirilerden “Fetva vermiş koca başlı kör müftü” deyişiyle kadılar, “Pir Sultan Abdal’ım hey Hızır Paşa” deyişiyle paşalar payını alırken “Masumlar boğdurur padişahım var!” gibi deyişleriyle de padişahlar payını alır.
    Osmanlı döneminde haksızlıklara dayanamayıp başkaldıran, sazı-sözü ve eylemleriyle dikkatleri üzerine çeken bir âşık da Köroğlu’dur.

  14. Köroğlu’yum kayakarı yararım
    Halkın kılıcıyım hakkı ararım
    Sultan padişahtan hesap sorarım
    Uykudan uyanan katılır bana

    diye ünleyen âşık, geniş kitlelerin uzak-yakın umutlarını gerçekleştirmek için ortaya çıkan bir Türk yiğitlerinden biri daha olmuştur.
    Yüzyıllar boyu halkla ve köylü ile ilgilenmeyen saray adamlarından birinin Şarkışla’dan geçerken toplanan köylülerin hatırını sorması üzerine topluluğun arasında bulunan Serdari’nin:
    Nesini söyleyeyim canım efendim
    Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim
    Arzuhal eylesem deftere sığmaz
    Omuzdan kırılmış kolumuz bizim

  15. Sefil rençberin yüzü soğuktur
    Yıl perhizi tutmuş içi koğuktur
    İneği davarı iki tavuktur
    Burdan gayrı yoktur malımız bizim

  16. Benim bu gidişe aklı ermiyor
    Fukara halini kimse sormuyor
    Padişah sikkesi selam vermiyor
    Kefensiz kalacak ölümüz bizim

  17. Tahsildar da çıkmış köyleri gezer
    Elinde kamçısı fakiri ezer
    Yorganı döşeği mezatta gezer
    Hasırdan serili çulumuz bizim

  18. Serdari halimiz böyle n’olacak
    Kısa çöp uzundan hakkın alacak
    Memurlar yıkılıp viran olacak
    Akibet dağılır ilimiz bizim

    deyişi Osmanlı döneminde halkın genel durumunu ve âşıkların serzenişlerini dile getiren ilginç örneklerdendir.
    Dadaloğlu da Türk kırmayı çok seven Osmanlı Padişahlarına “Ferman Padişahınsa dağlar bizimdir!” diyerek kafa tutmaktadır.

Suçlu Cumhuriyet mi?

0

Suçlu Cumhuriyet mi?

Türkiye’de bazı dindarlar, geri kalmış olmamızın suçunu, ısrarla Cumhuriyet rejimine bağlıyorlar. İlk gençlik yıllarımızda bize de bunlar çok anlatıldı. Cumhuriyet kurulurken yapılan İnkılaplara atıf yaparak “Batı araba motoru üretirken biz kıyafet inkılaplarıyla uğraşıyorduk” gibi cümleler kurmayı çok seviyorlar.

Bu ve benzeri cümleler, özellikle Cumhuriyeti kötülemek isteyen bazı dindarların dilinde dolanıyor. Sosyal medyada bu tür videolar önüme düşünce, Batı’da bazı icatların tarihlerine baktım. İlk buharlı tren, ilk otomobil, ilk petrol şirketleri gibi 19 ve 20. Yüzyıl başlarında meydan gelen teknolojik gelişmelerin tarihini inceledim. Sadece bir kısmını buraya aldığım bu icatlar, Osmanlı döneminde yapıldı. Batı bu icatları yaparken Cumhuriyet rejimi yoktu. Bu esnada Osmanlı uleması neyle uğraşıyordu?

1769: James Watt, gelişmiş bir buhar motoru üretti.
1774: Georges Louis Lesage, elektrikli telgrafın patentini aldı.
1775: Jacques Perrier, buhar motorlu bir gemi (vapur) üretti.
1783: Benjamin Hanks, kendi kendini kuran kurmalı saati icat etti.
1783: Montgolfier kardeşler, sıcak hava balonunu icat etti.
1783 Henry Cort, çelik üretimi için çelik ruloyu üretti.
1784: Andrew Meikle, harman makinesini üretti.
1795: Francois Appert, gıda koruma amaçlı ilk kavanozu üretti.
1796: Edward Jenner, çiçek aşısı üretti.
1797: Henry Maudslay, hassas torna tezgahını üretti.
1814: Joseph Nicéphore Niépce, ilk fotoğraf çeken kişi oldu.
1819: René Laënnec, stetoskobu üretti.
1825: William Sturgeon, elektromıknatısı icat etti.
1830: Barthelemy Thimonnier, dikiş makinesini icat etti.
1831: Cyrus McCormick, ilk başarılı biçerdöveri icat etti.
1831: Michael Faraday, elektrikli dinamoyu icat etti.
1834: Henry Blair, bir mısır ekme makinesinin patentini aldı.
1835: Charles Babbage, mekanik bir hesap makinesi icat etti.
1839: Kirkpatrick Macmillan, bir bisiklet icat etti.
1851: Isaac Singer, kullanılabilen ilk dikiş makinesini icat etti.
1858: Jean Lenoir, içten yanmalı motoru icat etti.
1861: Elisha Otis, asansör emniyet frenlerini patentledi.
1862: Richard Gatling, makineli tüfeği patentledi.
1862: Alexander Parkes, ilk plastiği üretti.
1866: Alfred Nobel, dinamiti icat etti.
1876: Alexander Graham Bell, telefonun patentini aldı.
1876: Nicolaus August Otto, ilk dört zamanlı içten yanmalı motoru üretti.
1881: David Houston, kameralar için rulo filme patent aldı.
1884: Lewis Edson Waterman, ilk pratik dolma kalemi üretti.
1885: Karl Benz, içten yanmalı motorla desteklenen ilk otomobili üretti.
1887: Emile Berliner, gramofonu icat etti.
1888: Nikola Tesla, AC motor ve trafo icat etti.
1892: Rudolf Diesel, dizel yakıt kullanan içten yanmalı bir motor üretti.
1893: W.L. Judson, fermuarı icat etti.
1895: Lumiere Kardeşler, taşınabilir bir kamera üretti.
1895: John Thurman, motorlu süpürgenin patentini aldı.
1901: İlk radyo dalgası başarıyla nakledildi.
1902: Willis Carrier, klimayı icat etti.
1904: Benjamin Holt, bir traktör üretti.
1907: Auguste ve Louis Lumiere tarafından renkli fotoğraf icat edildi..
1907: İlk helikopter üretildi.
1911: Charles Franklin Kettering, motorlar için ilk elektrikli ateşleme sistemini üretti.
1914: Garrett A. Morgan, gaz maskesini üretti.
1916: Paslanmaz çelik Brearly Henry tarafından icat edildi.
1919: Kısa radyo dalgası ve flip-flop icat edildi.

Bu icat ve keşiflerin tamamı, Cumhuriyet kurulmadan önce yapıldı. Medrese eğitimi devam ediyor, harf inkılabı yapılmamış, kıyafet devrimi gündemde yok, Halife görevinin başında, Şeyhülislam fetva vermeye devam ediyor, Cumhuriyet ilan edilmemiş…

Bu incelemeyi yapınca “Batı araba motoru üretirken biz kıyafet inkılaplarıyla uğraşıyorduk” diyenlere şu cevapları verdim; “Batı lokomotif yaparken bizimkiler hatim indirip dua ederek orduların zafer kazanacağını sanıyordu. Batı sanayi ürünlerini geliştirirken Osmanlı alimleri salavat zinciri oluşturmak gibi hurafelerle uğraşıyordular. Batı otomobil üretimine geçerken bizimkiler tespih çekmekle vakit geçiriyordu. Batı traktör üretimi yaparken Osmanlı medrese uleması Buhari hatimleri yapmakla meşgul oluyordular”.

Geri kalmış olmamızın sebebi Cumhuriyet değil, çağın değişimine ayak uyduramamış olan yöneticiler, alimler ve eğitim sistemidir. Hurafeleri din gibi anlatan cahil mollalar, eğitim sisteminde yapılmak istenen her iyileştirmeye “Din elden gidiyor” diye karşı çıkmıştır. Savundukları eğitim sistemi “medrese eğitimi” modelidir. Medrese eğitimi ezber üzerine kurulu, gramer ve dilbilgisi kuralları ezberletmekten ibarettir. Bu medreselerde yıllarca okuyan gençler, meslek sahibi olamadıkları için, geçimini din ile sağlamak zorunda olan insanlara dönüşüyorlar. Bazıları hemen kendi medreselerini kurup, ezberlediklerini gençlere ezberleterek geçimlerini sürdürmeye çalışıyorlar.

Fatih’in Torunları Çalışmamış!

Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul surlarını yıkan topları herkesçe biliniyor. Bu toplar kendi döneminin en üstün teknolojisine sahip olduğu için fetih gerçekleşiyor. TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş. (TEİ) Genel Müdürü Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit, Türkiye’nin yerli Motor serüvenini anlattığı konferansında, Fatih Sultan Mehmet’in döktüğü topları ve bu topların savaş meydanındaki önemini anlatırken, çok önemli birkaç ayrıntıdan bahsediyor.

Konuşmasında Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u ‘Teknolojik üstünlük’ ile aldığını, Balkan fetihlerinin çoğunun bu teknolojik üstünlük sayesinde savaşılmadan gerçekleştiğini anlatıyor. Konuşmanın devamında, bu yazıma konu olan sözleri söylüyor;

Peki sonra ne olmuş? Çanakkale’ye giderseniz görürsünüz, kapalı müzede de açıkta da görürsünüz, savaşta kullanılan toplar falan var. Bu toplar Osmanlı topu… Aradan kaç yıl geçmiş? İstanbul’un fethi üzerine nerdeyse 470 yıl geçmiş. (İstanbul’un fethinden Çanakkale savaşına kadar geçen süre kastediliyor.) Dört asırdan fazla bir zaman geçmiş. Top teknolojisinde Osmanlı’da en ufak bir gelişme yok. Hala bronz top kullanılıyor ve topun içinde ‘yiv’ yok. Hala gülle atıyor, taş atıyor. Komik değil mi? 450 yıldan fazla zaman geçmiş. Hiçbir şey yok!

450 yılda Osmanlı ne yazık ki, genelde Müslümanlar özelde Osmanlı, teknoloji konusunda savunma teknolojisi konusunda hiçbir şey yapmamışlar. Kurtuluş savaşında dedelerimizin kullandığı toplar hep yabancı ülkelerden alınmış toplardır. Bir tane Osmanlı üretimi yok. Küçücük bir devlet olan Çekya’nın bile Skoda marka savaş topu var ama koca İmparatorluk Osmanlı’nın derde derman bir tane topu yok. Savaş esnasında düşmandan alabildiğimiz topları kullanmak zorunda kalmışlar. Bu kadar çok şehit vermiş olmamızın sebebinin bu geri kalmışlık olduğunu gençlerimize anlatılmıyor.

Almanlardan yüksek fiyatlar ödeyerek almak zorunda kaldığımız toplardan bahsettiği bölümde, bu savaş toplarını kullanmayı bilen Alman subayların komutası altında savaşmak zorunda olduğumuzu anlatıyor. Osmanlı komutanlarının bu savaş toplarını kullanmayı bilmediğini, mermer gülle atmak dışında top kullanma becerilerinin olmadığını da anlatıyor.

Bu gerçekleri öğrendikten sonra “Suçlu kim?” sorusuna hangi cevabı verirsiniz?

Sait ÇAMLICA
Eğitimci Yazar
28 Ekim 2024

Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca

0

Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca
Akar can özümde sel gizli gizli
Bir tenhada can cananı bulunca

Sinemi yaralar yar oy
Dil gizli gizli dil gizli gizli

Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızasız bahçenin gülü derilmez
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez

Gönülden gönüle gider yar oy
Yol gizli gizli yol gizli gizli

Seher vakti garip bülbül öterken
Kirpiklerin oku yar yar cana batarken
Cümle alem uykusunda yatarken

Kimseler duymadan yar oy
Gel gizli gizli gel gizli gizli


Gönül dağı yağmur boran olunca
Akar can özümde sel gizli gizli
Bir tenhada can cananı bulunca
Sinemi yaralar dil gizli gizli

Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızasız bahçenin gülü derilmez
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle (gider) yol gizli gizli

Dost yoluna can verilir ölünür
Uzak yoldan canan için gelinir
Göz göze gelince hemen bilinir
Gönül bir olunca hal gizli gizli

Seher vakti (garip) Garip Bülbül öterken
Kirpiklerin oku cana batarken
Cümle alem uykusunda (gafletinde) yatarken
Hoyratlar (Kimseler) görmeden gel gizli gizli
Neşet Ertaş
Kırşehir

Dostun bahçesine bir hoyrat girmiş

0
OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Dostun bahçesine bir hoyrat girmiş
Korudur da benli dilber korudur
Gülünü dererken dalını kırmış
Kurudur da benli dilber kurudur
neredesin de dudu dillim nerede
neredesinde kömür gözlüm nerede

Bu meydanda serilir postumuz
Çok şükür mevlaya gördük dostumuz
Bir gün kara toprak örter üstümüz
Çürüdür de benli dilber çürüdür
neredesin de dudu dillim nerede
neredesinde kömür gözlüm nerede

Pir Sultan Abdal’ım başımdan başlar
İyisini korda kemini taşlar
Bin çiçekten bir kovana bal işler
Arıdır da benli dilber arıdır
neredesin de dudu dillim nerede
neredesinde kömür gözlüm nerede