Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Ben dost içün ağlar isem gözüm yaşını kim sile

0

Ben dost içün ağlar isem gözüm yaşını kim sile
Ya bunca ah-u zâr ile bu göz yaşı becit gele

Ey yârenler, ey kardaşlar kime diyem ahvâlimi
Ya şu benim bu derdimin dermanını kim ne bile

Ålem derman olur ise sensiz derman olmayısar
Sensiz derman nice ola çün gönülde dost sevile

Ölüp sine girer isem etim tenim çürümeye
Ayrılmayam sevdiğimden çün giderim sevgi ile

Ahd-ı sabık denilmeden, henüz elest buyrulmadan
Ol ben idim, ben ol idi, şimdi nicesi kesile

Yârenlerim eydür bana, seni niçün göremedim
Firkata düştü süretim bir menzilden bir menzile

Ol dost ile benim işim, ölüp dahi bitmeyiser
Ben nice ola kim bite çün gönülde dost sevile

Yarın mahşer kopacağız kamu kul nefsim deyiser
Ben YUNUS’u hiç anmayan Taptuğ’u getirem dile

Garip Bektaş Şiirlerinden seçmeler

0

Ufacık bir harkın dalgası olmaz
Varıp ummanlara karışmadıkça
Bu dertli gönlüme çare bulunmaz
Gerçek bir dost ile buluşmadıkça

Virane bağların gülleri bitmez
Bahar gelmeyince bülbüller ötmez
Bu aşkın sevdası serimden gitmez
O yar benim ile konuşmadıkça

Kurumuş ağacın gölgesi olmaz
Dökülür yaprağı dalından kalmaz
Tembel olan insan hiç menzil almaz
Arı gibi konup çalışmadıkça

Garip Bektaş gönül derdim bitmiyor
Zalim ayrılığa gücüm yetmiyor
Cahile nasihat versem tutmuyor
Varıp bir kamile danışmadıkça

Ne Güzel

Hakikat bağından derdiğim çiçek
Kokusu ne güzel gülü ne güzel
Kırkların ceminde gördüğüm gerçek
Sakisi ne güzel hali ne güzel

Gördüm cümle canlar semah dönüyor
Gök yüzünden nurlar yere iniyor
Bütün gönüllerde kandil yanıyor
Erkanı ne güzel yolu ne güzel

Pirler oturmuşlar kendi postuna
Hakka niyaz ettim niyaz üstüne
Herkes yalvarıyor gönül dostuna
Lisanı ne güzel dili ne güzel

Sevgi oldu bu gönlümün gıdası
Her güzelin çekilir mi edası
Beni hoş eyledi aşkın badesi
Şerbeti ne güzel balı ne güzel

Garip Bektaş gonca gülü derince
Muhabbet sevgisi kalbe girince
Hakkın cemalini kulda görünce
Yaradan ne güzel kulu ne güzel

Biçersin Gönül

Bu dünya dediğin çepersiz bostan
Sen de ektiğini biçersin gönül
Acılar çeksen de düşmandan dosttan
Bir gün şu alemden göçersin gönül

Kayıp olur gider şöhretin şanın
Kesilir yarandan akan hicranın
Senden ayrı kalır canın cananın
Kanatsız kuş olur uçarsın gönül

Vakit saat gelip tamam olunca
Mevla’nın verdiği süre dolunca
Can alıcı melek sana gelince
Bu gerçekten nasıl kaçarsın gönül

Hayal olur gider gördüğün düşün
Kesilir dünyada ekmeğin aşın
Mezar merteğine değince başın
Gafletten gözünü açarsın gönül

Garip Bektaş der ki var oldum yoktan
Bütün kerameti bilirim Hakk’tan
Belki akşam gelir belki şafaktan
Ecel şerbetini içersin gönül

Bir Daha İçem

Şarabın çok güzel beni mest etti
Doldur meyhaneci bir daha içem
Bu gönlümü kainata dost etti
Doldur meyhaneci bir daha içem

Gerçek pir eliyle ellenmiş olsun
Muhabbet demiyle demlenmiş olsun
Aşkın mayasıyla yıllanmış olsun
Doldur meyhaneci bir daha içem

Bu dertli gönlümün bulunmaz eşi
Zaten ben olmuşum aşkın sarhoşu
Getir dolusunu götür şu boşu
Doldur meyhaneci bir daha içem

İçip kendi alemime dalayım
Kendi vicdanımda Hakk’ı bulayım
Sen bana darılma kurban olayım
Doldur meyhaneci bir daha içem

Ettiğin hizmetin başımın tacı
Muhabbettir şu gönlümün ilacı
Bu Garip Bektaş’ı görme yabancı
Doldur meyhaneci bir daha içem

İstemem

Günah defterinden sildim ismimi
Bir daha günaha girmek istemem
Yaradan aşkına yaktım cismimi
Kimsenin gönlünü kırmak istemem

Ne tekke isterim ne de Mekke’yi
Yüce yaradana döndüm kıbleyi
İnsanı Hak bildim ettim secdeyi
Boşuna kendimi yormak istemem

Ben gönlümü sevgi ile süsledim
Bütün canlılara sevgi besledim
Gece gündüz Yaradanı sesledim
Başka gönüllere girmek istemem

Ne gavur ayırdım ne de Müslüman
İnsanlık içinde din ile iman
İkilik yapmaya bulamam zaman
İnsanları ayni görmek isterim

Yaradan yaratmış cümle insanı
Her birine vermiş başka lisanı
İnsanlar bulmuşlar ilmi irfanı
Başkasına hesap vermek isterim

Garip Bektaş gerçekleri söylerim
Ben de bu dünyadan gönül eylerim
Bu dünyada malı mülkü neylerim
Boşuna menzile varmak isterim

Ayrılalı

Hasretin çıkmaz içimden
Veysel senden ayrılalı
Beyazlar çıktı saçımdan
Veysel senden ayrılalı

Yaram derdinden kanıyor
Gerçekten içim yanıyor
Günbegün ferim sönüyor
Veysel senden ayrılalı

Belli değil bahar yazım
Hep ağlarım gülmez yüzüm
Pas tuttu mızrabım sazım
Veysel senden ayrılalı

Garip Bektaş dertli oldum
Hem sarardım hem soldum
Keder ile elem doldum
Veysel senden ayrılalı

Gidemem

Yağan yağmur akan seller
Nazlı yare ben gidemem
Serin serin esen yeller
Nazlı yare ben gidemem

Çok hasretlik var serimden
Ayrı kaldım vatanımdan
Uzak düştüm öz yarimden
Dağlar engel ben gidemem

Kaldım zalim gurbet elde
Sıla ismi düşmez dilde
Gece gündüz hayalimde
Gönül ister ben gidemem

Bu hasretlik gitmez serde
Kaldım uzak bir diyarda
Yar sılada ben gurbette
Çöller engel ben gidemem

Garip Bektaş hasret kaldım
Elim keder ile doldum
Şu beylere esir oldum
Geçti zaman ben gidemem
Kızarım

Şu yalan dünyada üzgünüm dostlar
Tilkinin yaptığı poza kızarım
Aslanın yurduna çakallar dolmuş
Çakala verilen koza kızarım

Aslanı vurmuşlar yarası derin
Tilki çakallardan almış aferin
Zamane kimlere kalmıştır görün
Tilkiye yem olan kaza kızarım

Kargalar kendini bülbül sanıyor
Has bahçe içinde güle konuyor
Böyle haksızlığa içim yanıyor
Vakitsiz bahara yaza kızarım

Aşkı bilmeyenden aşık mı olur
Sanma Garip Bektaş bu böyle kalır
Elbet bir gün sıra bize de gelir
Çirkinin yaptığı naza kızarım

Kim Var Ederdi – (Sitem)

Fazla gururlanma yüce Allah’ım
Ben olmasam seni kim var ederdi
Sen beni yarattın çıkarın için
Seni kim gönlüne dost yar ederdi

Dünya kainatın tadı olmazdı
Nimetinden kimse gıda almazdı
Canlıların ismi dilde kalmazdı
Senin pazarında kim kar ederdi

Ben senin ismini eyledim hece
Ne fark eder idi gündüzle gece
Ben seni severim canımdan yüce
Kim utanç duyardı kim ar ederdi

Kim şükür ederdi nimetlerine
On sekiz bin alem devletlerine
Kim vakıf olurdu kıymetlerine
Kim ağlardı sana kim zar ederdi

Garip Bektaş canım senin canındır
Beni ozan yapan yüce şanındır
Damarımda kanım senin kanındır
Kim kalpte saklardı kim sır ederdi
Eder Seni

Gönül düşer isen vefasız yare
Halinden anlamaz çark eder seni
Her gördüğün güzel sana yar olmaz
Gider uzaklardan fark eder seni

Boşuna düşersin dilden dillere
Bir gün gazel düşer gonca güllere
Akar göz yaşların döner sellere
Gider derelerden har eder seni

Artık çiçek açmaz olur bağında
Hiç kar eksik olmaz senin dağında
Kahrolup gidersin gençlik çağında
Çileden çileye gark eder seni

Başından eksilmez aşkın belası
Çekilir mi zalimlerin çilesi
Belli olmaz insanların hilesi
Ayaklar altında berk eder seni

Şu Garip Bektaş’ı boşa yorarsın
Bilmem ne yitirdin sen ne ararsın
Her seher yelinden haber sorarsın
Gider yadellere terk eder seni

Zalim İkiliği Kaldıramadım (Madencinin Türküsü)

Yıllarca uğraştım devri alemde
Zalim ikiliği kaldıramadım
Hedef aldım bir domuzu vurmaya
Tutmadı nişanım öldüremedim

Harap etmiş bizim güzel bahçeyi
Zimmete geçirmiş bütün akçayı
Sırtımızda döndü beyler köşeyi
Derdimi kimseye bildiremedim

Dağların altından maden çıkardım
Metresiz arşınsız kuyuya vardım
Grizu patladı canımdan oldum
Yetim yavruları güldüremedim

İsmim ameledir kendim madenci
Yıllarca olmuşum vatana bekçi
Benden evvel babam dedem nöbetçi
Arada engeli kaldıramadım

Garip Bektaş dert çekmeye alıştım
Hep dertliler kervanına karıştım
Yıllar yılı ağalara çalıştım
Akan gözyaşımı dindiremedim
GARİP BEKTAŞ’IN
“GİDİYORUM” KİTABINDAN ŞİİRLER

HOŞÇA KAL DÜNYA

Yordu beni iniş yokuş yolların
İşte gidiyorum hoşça kal dünya
Derdime dert kattı dertli kulların
İşte gidiyorum hoşça kal dünya

Tükendi dört mevsim yaşamak fani
Yüzüme gülerek aldattın beni
Şurda görünüyor bak yolun sonu
İşte gidiyorum hoşça kal dünya

Helal eyle tuzun ekmeğin yedim
Bazen sinirlendim kahpesin dedim
Seni kırmak değil asıl muradım
İşte gidiyorum hoşça kal dünya

Çile defterini dertle doldurdum
Aradaki engelleri kaldırdım
Son arzumu nazlı yare bildirdim
İşte gidiyorum hoşça kal dünya

Daha durduraman Garip Bektaş’ı
Ben sana bıraktım doluyu boşu
Son gediğe indi ömür güneşi
İşte gidiyorum hoşça kal dünya

UNUTTUM

Gaflet uykusundan uyandı gönlüm
Bundan önce hallarımı unuttum
Yanardağ misali yandı bu gönlüm
Ateş söndü küllerimi unuttum

Dünya parsellenmiş ırklar ayrılmış
Parça parça kıtalara bölünmüş
İnsanoğlu diye bir adem gelmiş
Konuştuğum dillerimi unuttum

Varlık dağlarını çoktan delmişim
Bazen yaşamışım bazen ölmüşüm
Bu faniye nice gidip gelmişim
Yürüdüğüm yollarımı unuttum

Aşk meyinden içip sarhoş olmuşum
Garip Bektaş Ummanlara dalmışım
Ben benden habersiz çoktan ölmüşüm
Umanımı göllerimi unuttum

TAŞIRDIN BENİ

Şikâyettim Hakk’a kula değil ki
Bir zalim sevdaya düşürdü beni
Can dostum dururken ele değil ki
Aşılmaz dağlardan aşırdı beni

Mecbur etti beni vefasız yara
Yaktı bu sinemi ateşe nara
Hallaç Mansur gibi düşürdü dara
Sevda kazanında pişirdi beni

Çok hayaller kurdum gerçek olmadı
Artık bu gönlümde umut kalmadı
Gönlüm sevdi ama murat almadı
Gerçek hedefimden şaşırttı beni

Doğmaz bu gönlümün sevda güneşli
Yıllardır dinmedi gözümün yaşı
Bak ne hale koydun Garip Bektaş’ı
Deryadan deryaya taşırdın beni

OTURDUM

Dünya bir bahçedir bende bahçıvan
Suladım yeşerdi güller bitirdim
Emrime verildi bu koca cihan
Bunca mahlûkata kısmet yetirdim

Vicdan terazimle hep doğru tarttım
Hakk’ı Hakk eyledim birlik yarattım
Bütün kainata bir tohum attım
Bir uçtan bir uca aldım götürdüm

Çırak oldum usta oldum çalıştım
Tabiatın sırlarına alıştım
Allah ile bu mekânda buluştum
Arş-ı Kürş-ü bir araya getirdim

Sakladım sırrımı etmedim beyan
Hiçbir mahlukata vermedim ziyan
İşte bu sevdaya olmuşum giryan
Bu bedeni çok gaflete yatırdın

Nice sırlar işva ettim dilimde
Hayrı şerri ben işledim elimde
Garip Bektaş oldum kendi halimde
Şimdi çıktım seyrangaha oturdum

GÜL OLSUN

Bülbüle hoş gelir kendi yuvası
İster diken olsun iste gül olsun
Hür yaşamak onun gerçek davası
İster sahra olsun ister çöl

Tutsaklık hiç gitmez onun hoşuna
Altın kafes yapsan boşu boşuna
Gider konar bir çalının başına
İster yaprak olsun ister dal olsun

Gönül bahçesinde gül ile buluşur
Muhabbet sevgisi orda oluşur
Kendi lisanıyla söyler konuşur
İster figan olsun ister lal olsun

Akmasın bülbülün gözünün yaşı
Hür gezip dolaşsın dağ ile taşı
Boşuna üzmeyin Garip Bektaş’ı
İster yaren olsun ister el olsun

Kızılbaşlıktır şanımız

0

Cümle cana bir bakarız
Bir ile geçer anımız
Can değil yürek yakarız
Kızılbaşlıktır şanımız

Sözümüz var söz içinde
Tinimiz var töz içinde
Sırrımız var öz içinde
Aşkla yoğrulmuş canımız

Bade-i pirden içeriz
Hak için serden geçeriz
Cihana konar göçeriz
Batın Zahir her yanımız

Varlık birliğin varında
Çar anasır didarında
Halaç Mansur’un darında
Ol darda aktı kanımız

Ezmeyiz canlı varlığı
Bozmayız bostanı bağı
Ana sığdırırız çağı
Kâbe’dir gönül hanımız

Evrahi’yim sözümüz hak
Tüm kâinat haktır bir bak
Din bilmeyiz anlımız ak
Budur bizim ihsanımız

Güzel günler göreceğiz çocuklar

0

Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
göreceğiz…
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
ışıklı maviliklere
süreceğiz…
Açtık mıydı hele bir
son vitesi,
adedi devir.
Motorun sesi.
Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir
ne harikûlâdedir
160 kilometre giderken öpüşmesi…
Hani şimdi bize
cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır,
yalnız cumaları
yalnız pazarları..
Hani şimdi biz
bir peri masalı dinler gibi seyrederiz
ışıklı caddelerde mağazaları,
hani bunlar
77 katlı yekpare camdan mağazalardır.
Hani şimdi biz haykırırız
Cevap:
açılır kara kaplı kitap:
zindan..
Kayış kapar kolumuzu
kırılan kemik
kan.
Hani şimdi bizim soframıza
haftada bir et gelir.
Ve
çocuklarımız işten eve
sapsarı iskelet gelir..
Hani şimdi biz..
İnanın:
güzel günler göreceğiz çocuklar
güneşli günler
göreceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
ışıklı maviliklere
süreceğiz…..
1930
Nazım Hikmet

Memleketim İşgalde

0

MEMLEKETİM İŞGALDE

Birkaç hain pazarlıyor ülkeyi,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Çiğnediler değişmeyen ilkeyi,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Üretimi dış güçlere emanet,
“Sen üretme!” derler, “bizden ithal et!”
Bu gidişin sonu büyük felaket,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Köprülerde Deli Dumrul durumu,
Palavra bol, güzel yapar yorumu.
Yabancıya sattı dört yüz Kurum’u,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Saray geniş, bin yüz tane odalar
Badem sütü, ejder suyu gıdalar…
Yunanlara nasıl geçti Adalar?
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Sermayeye hizmet eder yönetim,
Sayıştay’dan Başkan’a yok denetim.
Uyan artık uyan aziz milletim!
Baştanbaşa memleketim işgalde.

El işletir madenini, bor’unu
Katlederek ormanını, koru’nu…
Hak istiyor Padişah’ın torunu,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Çözemedik Avrupa’yı, NATO’yu
Kaç ülkeden ayrı yedik vetoyu.
Amacına araç etti Feto’yu,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Beynimizi doldurdular cinlerle,
Uğraşırız mezheplerle, dinlerle…
Şehit verdik her alanda binlerle,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Muhalefet susturulmak istenir,
Hak arayan bastırılmak istenir,
Halkıma kan kusturulmak istenir,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Adalet yok, hukuk nerde, hak nerde?
Katranlara belendiler ak nerde?
Şimdi “güçler ayrılığı” bak nerde!
Baştanbaşa memleketim işgalde.

“Liyakatsiz” geldi, bitti liyakat
Revaçtadır biat etmek, sadakat.
Millî oldu eğitimde tarikat,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Büyük Meclis lağvedildi, işlevsiz
Çatlak zurna öter durur, peşrevsiz.
Yüklü maaş alanlar var, görevsiz
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Bir kişiye tapuladık devleti,
“K(a)H(e)K(a)’lar teslim aldı milleti,
Halk’a “Zillet” der Allah’ın lâneti,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Tuttu artık İngiliz’in oyunu,
Kurda, kuşa teslim ettik koyunu,
Çekiştiren alır gider payını,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Tarikatlar bölüşmüşler Ordu’mu,
Söylemeye utanırım derdimi.
Ne hallere düşürdüler Yurdumu,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Halk düşmanı sizin soyu sopunuz,
Bir tek insan etmez ulan topunuz.
Başımıza bela oldu BOP’unuz,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Hazineyi esir almış tefeci,
Terör desen her tarafta çok feci…
Vatandaştan fazla olmuş mülteci,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

İsrail’den “üstün hizmet nişanı”
Ödül alan ucuz satar vatanı.
Vatandaşım sen bunları gör, tanı!
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Her tarafta dinci Yurtlar, Vakıflar…
İktidarı yönetmeye vâkıflar.
İstiklâl’i boşa yazmış Âkif’ler,
Baştanbaşa memleketim işgalde.

Tartışmaya açar şimdi Lozan’ı
Hiç görmüyor göze giren hozanı.
Kim dinliyor şu Bindebir Ozan’ı?
Baştanbaşa memleketim işgalde.

15.12.2018 – (4+4+3)
Ozan Bindebir

Biz, Susturulmuş gecelerin çocuklarıyız.

0

Biz, Susturulmuş gecelerin çocuklarıyız.
Karanlığın içinde büyüdük,
Yoksulluğun, baskının, adaletsizliğin gölgesinde yürüdük.
Ama hiçbir zaman umudu terk etmedik.
Çünkü biliriz:
En uzun gece bile sabaha yenilir.
Omuzlarımızda yılların yorgunluğu,
Yüreğimizde halkın acıları vardır.
Ama aynı zamanda
Irmaklar gibi çoğalan
bir direnme isteği taşırız içimizde.

Biz,
Korkunun memleket olmasına razı değiliz.
İnsanların susturulduğu,
Çocukların aç bırakıldığı,
Emekçinin ezildiği,
Düşüncenin zincire vurulduğu
bir düzeni kabul etmiyoruz.

Biz,
Göğe başını kaldırabilen insanların
dünyasını istiyoruz.
Öyle bir dünya ki;
Hiçbir çocuk yatağa aç girmesin,
Hiçbir anne gözyaşını saklamak zorunda kalmasın,
Hiçbir emekçi alın terinin karşılığını dilenmesin.
Bizim özlemimiz yalnızca güzel günlere değil, İnsanca bir yaşamadadır.

Nazım Hikmet’in memleket sevdasını,
Mansur Hallac’ın boyun eğmeyen inancını, Nesimi’nin ateşten geçen hakikatini Yüreğimizde taşıyoruz.
Çünkü insan,
Ancak kardeşçe yaşarsa insandır.
Biz biliyoruz:
Karanlık kendiliğinden gitmez.
Aydınlık,
Onu yürüyerek kuranların ellerinde büyür.

Bu yüzden;
Yırtık ayakkabılarla da olsa
yürümeye devam edeceğiz.
Küllerin içinden yeniden filiz vereceğiz.
Ovalara, meydanlara, sokaklara umut taşıyacağız.
Bir gün,
Bu topraklarda korku değil kardeşlik büyüyecek.

Bir gün,
Bu memleketin göğünde özgürlük türküleri yankılanacak.
Ve o gün geldiğinde,
İnsan insanın yarası değil,
Yoldaşı olacak.

Bizim adımız tek başına bir kişi değil;
Bizim adımız halktır.
Bizim adımız umuttur.
Bizim adımız kardeşliktir.
Ve biz,
Güzel günlere olan özlemimizi
Mutlaka gerçeğe dönüştüreceğiz…
Abdullah Oral.

Bir karar vermeden, bir laf söylemeden, bin düşün

0

Yattığın da rahatmısın vicdanen ?
Derin bir uykuya dalmadan düşün
Son pişmanlık fayda vermez insana
Keşkeler içine dolmadan düşün

Vicdanlı ol rahat uyku çekesin
Şeytana uymayı vurup yıkasın
Zemzem suyu gibi olup akasın
Eldekiler hava olmadan düşün

Kör nefise uyma haramdan kaçın
Senden hesap sorar sakalın saçın
Belki bir fakirin belki bir açın
Bulduğun parayı almadan düşün

Benim karnım doysun gerisi ölsün
Diyor isen eğer yazıklar olsun
İyilik eyleki iyilik kalsın
Felaket kapını çalmadan düşün

Duygular yeşersin kalmasın kurak
Güzel bir gönüle girmektir durak
Lazım olur bir selamlık yer bırak
Hayatta yalınız kalmadan düşün

Kul hakkı haramdır aç kalsan yenmez
Dost olan dostuna zehiri sunmaz
Fırlattığın an da geriye dönmez
Ok’u kirişinden salmadan düşün

Engin ol göklere değmesin başın
Doğru ol her yerde rast gitsin işin
Bugün varsak yarın yokuz bir düşün
Hayır haseneti silmeden düşün

Vakâri imdada yeten bulunmaz
Tabutun ucundan tutan bulunmaz
Mezarına toprak atan bulunmaz
Kurtlar cenazeni kılmadan düşün

Erdoğan Öner (Vakâri)
28 EKİM 2025

Beyaz adamın altınına, sözüne, silahına boyun eğmedi.

0

Beyaz adamın altınına, sözüne, silahına boyun eğmedi. Tarihe geçti.
Adı Tatanka-lyotanka’ydı. Dünya onu Oturan Boğa olarak tanıdı.
1831 civarında Güney Dakota’da doğdu.
Çocukken o kadar sıradan görünüyordu ki ona “Yavaş” dediler.
10 yaşında ilk bizonu öldürdü. 14 yaşında savaşa katıldı.
Babası ona yeni bir isim verdi: Oturan Boğa.
1869’da Lakota Sioux’un en üst lideri oldu.
Bu unvanı taşıyan ilk kişiydi.
Sonra ihanet geldi. Sioux’lar için kutsal olan Kara Tepeler’de altın keşfedildi. ABD hükümeti antlaşmayı çiğneyerek topraklardan çekilmelerini emretti. Oturan Boğa reddetti.
1876’da birleşik kabileleri ABD ordusuna karşı tarihi bir zafere taşıdı. Kuzey Amerika’nın en güçlü ordusu, yurtları için savaşan bir halk tarafından yenilgiye uğratılmıştı.
Ama savaş bitmemişti. Aç ve avlanan halkı için 1881’de teslim oldu kendisi için değil. İki yıl savaş esiri olarak tutuldu.
Esarette bile efsanesi büyüdü. Buffalo Bill’in gösterisine katıldı. Annie Oakley ile tanıştı, onu manevi kızı olarak benimsedi ve ona “Küçük Kesin Atış” adını verdi.
Halkına döndü. Direniyor, tükenmiyordu.
1890’da yetkililer onu tutuklamak için kulübesini sardı. Silahlı çatışma çıktı. Oturan Boğa öldürüldü.
Annie Oakley haberi duyduğunda şunu söyledi: Eğer beyaz bir adam olsaydı, “cinayetten dolayı asılırdı.”
Hayatını aldılar. Ama ruhunu hiç kıramadılar.

Ara beni

0

Dost beni görmek dilersen
Alanlarda ara beni
Haksızlığa baş kaldırdım
İsyanlarda ara beni

Yüreğimde derdi kalan
Özgürlük düşlemi kuran
Sevda ile tele vuran
Mızraplarda ara beni

Yoksul halk için söylenen
Söz olup sinemi delen
Dizeleri alevlenen
Türkülerde ara beni

Kavgam yüreğini sarsın
Varsın fırtınalar olsun
Nevruz ateşler yansın
Baharlarda ara beni

Varoşlardan akan selde
Halkın haykırdığı dilde
Güneşin doğduğu yerde
Şafaklarda ara beni

Vurguni’yim dost bu ne hal
Yüreğini alıp ta gel
Ilgıt ılgıt eserken yel
Rüzgarlarda ara beni..

Abdullah Oral..

Sensiz yola girer isem çârem yok adım atmağa

0

Sensiz yola girer isem çârem yok adım atmağa
Gövdemde kuvvetim sensin, başım götürüp gitmeğe

Gönlüm, canım, usum, bilim senin ile karar eder
Can kanadı sevi gerek uçuban dosta gitmeğe

Kendiliğinden geçeni doğan edinir ma’şûku
Ördeğe, kekliğe çözer suda yüzeni tutmağa

Bin Hamza’ca kuvvet vermiş Ganî Cebbâr aşk erine
Dağları yerinden ırdı, yol eyler dosta gitmeğe

Yüz bin Ferhat külüng almış, kazar dağlar bünyâdını
Kayalar kesip yol eyler, âb-ı hayat akıtmağa

Ab-ı hayatın çeşmesi âşıkların visâlidir
Kadehi dolu yürütür susamışları yakmağa

Yedi veylin tamusunu kül eyler âşıklar âhı
Kasdeder sekiz uçmağı, nûr edip nûra katmağa

Aşık mı diyem ben ona Tanrı’nın uçmağın seve
Uçmak dahi bir tuzaktır, müminler canın tutmağa

Aşık olan miskin olur, Hak yoluna teslim olur
Her ne dersen boyun tutar, çare yok gönül yıkmağa

Bildin, gelenler geçtiler, gördün konanlar göçtüler
Aşk şarabın içen canlar uymaz geçmeğe konmağa

Tutulmadı YUNUS canı, geçti tamudan uçmaktan
Yola düşüp dosta gider, hem aslına uyakmağa

Alevilerde Kurban Bayramı

0

Alevilerde Kurban Bayramı

1998’di… “Kurban Bayramı” vardı ve bayram kutlamaları yapılırdı. Yalnızca “Pir Sultan Abdal Kültür Derneği”nde değil, Almanya dâhil birçok Alevi kurumunda da bu gelenek sürüyordu.

Sonra tartışmalar başlatıldı. Aleviler ikiye ayrıldı: Kurban ve Bayramı vardır; yoktur diye.. Ardından da “asimilasyon[cu]” suçlamaları…

* * *

Oysa cemevlerinin yapımında ve giderlerinin karşılanmasında “kurban bağışları” ile “lokma” önemli bir yere sahipti.

Bu tartışmaların kurban bağışlarını ne ölçüde azalttığını bilemiyorum; ancak bir gerçek var ki, bugün yaşanan finansal zorluklar önce belediyelere, ardından da devlete olan “bağımlılığı” artırdı.

* * *

1967’ydi… Türk Folklor Araştırmaları dergisinde yayımlanan bir makale dikkat çekiyordu. Naldöken Tahtacılarını bir dizi yazı ile konu edinen Rıza Yetişen, bu kez “Naldöken”de Kurban Bayramı”nı ele alıyordu.

* * *

Tahtacılarda Kurban Bayramı, “Büyük Bayram” olarak da adlandırılır. Arife günü kesilen kurban, Kurban Bayramı kurbanı yerine geçmez. Bu kurban, “musahipli” bir kişi tarafından bayramın birinci günü kesilmelidir.

* * *

“Vardır-yoktur” tartışmalarına saplanmadan; birbirini asimilasyonculukla suçlamadan, köprüleri atmadan; farklı “sürek”leri göz ardı etmeden düşünmek gerekir.

Herkes kendi Aleviliğini, kendi süreğini merkeze koyuyor ve “Alevilik budur, en doğrusu budur” diyor.

Lakin tarihsel ve toplumsal gerçeklik bize şunu gösteriyor:

Alevilik, farklı süreklerin – çoğulculuğun – birlikte var olduğu geniş bir inanç ve kültür dünyasıdır. O nedenle, tek uygulamayı mutlaklaştırmak yerine, farklı deneyim ve uygulamaları anlamak, kabul etmek önemlidir.

Bir örnek de budur | @ismailenginhd [27.05.2026] :

Gül olmaz olsun

0

Bugün bayramlaşmak için genel merkeze gelecek olan kılıçdaroğlu, güllerle ve gül ki güller açsın türküsüyle karşılanacakmış…

Usta Kul Duran’ın bu güzel eseri zedelenmesin diye ben kendilerine benzerini hicvettim… Buyursunlar!

Gel ki ziller çalsın gül konağında
Yönün sola dönük gönül sağında
Dikenler içinde hain bağında
Sana benzetilen Gül olmaz olsun gül olmaz olsun

Ne çık karşıma ne gözüme görün
Kapansın kapılar sokakta sürün
Ihanet kokuyor her geçen günün
Varsın senle geçen Yıl olmaz olsun yıl olmaz olsun

Kızdırdın bizleri göz göre göre
Yağmurda doluda açtık bin kere
Rezil ettin rezil kendini ele
Elde senin gibi Pir olmaz olsun pir olmaz olsun

Hürdemi Nevzat

Gül ki güller açsın gül yanağında
Yanım sola dönük yatam sağında
Firdevsi âlâda irem bağında
Sana benzemiyen Gül olmaz olsun gül olmaz olsun

Yılda iki bayram gözüme görün
Hasretine dayanamam ölürüm
Bedir saçı belik belik örgülüm
Varsın sensiz geçen Yıl olmaz olsun yıl olmaz olsun

Dağladın sinemi göz göre göre
Bir gönül içinde yandım bin kere
Çunacağım yoktu çundurdun ele
Elde senin gibi Yar olmaz olsun yar olmaz olsun

Kul Duran

Bizim köyün meteliksiz Memiş’i

0

Bizim köyün meteliksiz Memiş’i
Yoksulluktan yiyemezdi yemişi
Kader ile ters giderdi her işi
Adamcağız çekti çekti ölmedi

Duttan düştü bel kemiği kırıldı
Kafatası yedi yerden ayrıldı
Sınıkçılar geldi tek tek sarıldı
Memiş gene çekti çekti ölmedi

Kanser oldu Ankara’ya saldılar
Ölür diye ağıdını çaldılar
Böbrek ile ciğerini aldılar
Memiş gene çekti çekti ölmedi

Yazın karpuz yüklü kamyondan düştü
Tekerlerin ikisi üstünden geçti
Bir gün ilaç diye DDT içti
Memiş Emmi kustu kustu ölmedi

İt daladı kırk gün yaptılar aşı
Sanırsın Azrail bunun kardaşı
Üstüne devrildi değirmen taşı
Bizim Memiş çekti çekti ölmedi

Hacı’m Memiş’ini dile getirdi
Ecel bir gün vâdesini yitirdi
Bir gün nezle geldi aldı götürdü
Vay Memiş’im çeke çeke zor öldü

Sınıkçı: Kırık-çıkıkları bağlayan, tedavi eden kimse.

Âşık Baba Karakılçık

Elif dir doksan bin kelâmın başı

0

Elif dir doksan bin kelâmın başı
Var Hâkk’a şükreyle be’yi n’eylersin
Arıtırsan galbin evini arıt
Yüzünü yumağa suyu n’eylersin

Yalan söyleyib de geçme sıraya
Evliya nefesi verme araya
Var bir âmel kazan Hâkk’a yaraya
Hakk’a yaramayan hu’yu n’eylersin

Şeytan benlik ile yolundan azdı
Âşık, Maşuk’unu arayıp gezdi
İki cihan Fahri bir engür ezdi
Fahri ile Fahr olma ba’yı n’eylersin

Varın görün irakipler ganda dır
Hâkk ehli gardaşlar yolda dem’de dir
Bilin ayn-el yakın Ali Cem de dir
Cemiyet olmayan köyü neylersin

Pir Sultan’ım der ki okur yazarım
Turâb oldum ayaklarda tozarım
Yâr elinden içtim ser-mest gezerim
Er den içilmiyen meyi n’eylersin