Ana Sayfa Blog Sayfa 185

Hızır Kültü

0

Hızır, Arapça “yeşil” anlamına gelen “el-Hadr” kelimesinden türemiş bir sözcüktür ve çoğu kaynaklarda isimden çok lakap olarak kullanıldığı bilinmektedir. Hızır hakkındaki inanç ve görüşler çeşitli olup Hızır’ın bir peygamber, bir veli, bir melek olduğu yönünde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hakkında çok sayıda rivayetin dolaşımda olduğu Hızır, Türklerde “Hızır” ve “Hıdır” isimleri ile bilinir (Ocak, 1999: 39-44). Hızır, Türk kavimleri arasında en yaygın olan inanç motifidir. İslamiyetten önce “Gök Sakallı”, “Ak Sakallı”, “Kocalar” şeklinde anılan eski Türk Kocaları, ad değiştirerek Hızır olarak ortaya çıkmış, İslami çerçevede yeniden düzenlenerek kültürel bağlamdaki yerini almıştır. “Kıdır” ve “Kısır” adları ile de anılan Hızır, asâsı ve atları ile birlikte tasavvur edilmiştir. Hızır’ın en belirgin özelliği, ihtiyaç sahiplerine yardım etmesidir. Yoldaş ve kılavuz olarak görülen Hızır’a dualarda sıkça yer verilmiştir (Ögel, 2014: 113-120).
Hızır, sürekli halk arasında gezen, kalbi temiz insanlara yardım ederek onları kötülüklerden koruyan “kut iyesi”dir. Hızır tarafından sevilen insanın kutlu kılınacağına, şansının artacağına ve işlerinin rast gideceğine inanılır. Kazak Türkleri arasında yaygın olan, “Tanrı koldasın, Kıdır ondasın.”, “Kuday jarılgasın, Kıdır esirgesin.”, “Kıdır darısın, bak kalasın.” şeklindeki alkışlar, Hızır’ın kültürel öneminin kanıtı niteliğindedir (Çetin, 2011: 33).
Hızır kültü, Alevi-Bektaşi inancında son derece önemli bir yer tutar. Hızır’ın hem nebilik, hem de velilik misyonuna işaret eden manevi bir karşılığı vardır. Hızır’ın darda ve zorda kalan, sıkıntıya düşen herkesin yardımına koşan ve insanları sıkıntılardan kurtaran, “Hak’la Hak olmuş veliyullah” olduğuna inanılır. Sıkıntılarda, ibadetlerde yardıma çağrılan Hızır, inanışa göre, Tanrı’nın evrende insan sıfatında yansımasıdır. Tanrı’nın bütün vasıflarının onda işaret olduğuna inanılmaktadır. Her gittiği yere mutluluk, sağlık, bolluk götüren Hızır; zor durumda kalanların yardımına koşar, hastalara şifa verir, bitkilerin yaşamasına ve yeşermesine vesile olur (Çelepi, 2009: 535). Alevi-Bektaşi şiirinde Hızır’a sıkça yer verilerek ondan genellikle darda kalanın imdadına yetişen bir figür olarak söz edilir. Pir Sultan Abdal’a ait şu dörtlük, örnek olarak gösterilebilir:
“Binbir adı vardır, bir adı Hızır
Her nerede çağırırsan orada hazır
Ali padişahtır, Muhammed vezir
Bu fermanı yazan Ali değil mi?” (1994: 201-202)
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde, efsanevi ve mitolojik bir şahsiyete sahip olan Hızır’a yüklenen temel misyon, zor durumda olanın yardımına yetişmesidir. Bu misyona paralel olarak inanç sistemi bağlamında, “Yetiş ya Boz Atlı Hızır!”, “Hızır yardımcınız olsun!”, gibi alkış ifadeleri, ritüel yapıları dışında da kullanılmakta, gündelik hayat pratiklerinde karşılaşılan güçlüklerde de Hızır’dan yardım talep edilmektedir. Günümüzde, Hızır kültü, Orta ve Doğu Anadolu Alevilerinde daha güçlü bir biçimde yaşarken, Batı Anadolu Alevilerinde ve Babagan Bektaşiliğinde Hızır kültünün etrafında oluşan anlam alanının daraldığı, onun yerine Hıdırellez olgusunun etki alanının geniş olduğu tespit edilmiştir.

Kültler Ocak ve Ata Kültü

0

Alevi-Bektaşi inanç sisteminin biçimlenmesinde, mitolojik kökenli kültlerin önemli bir payı vardır. Eski Türk inançları kaynaklı bu kültler, insanın kendini tabiatın bir parçası olarak gördüğü animist dünya görüşünün bakiyesi olarak değerlendirilebilir. Kültler, mitolojik göstergeler üzerinden okunmaları halinde anlamlı olan ve kültürel belleğin temel yapı taşlarını oluşturan sembolik yapılardır. Kutsal kabul edilen varlıklara karşı gösterilen saygının (Artun 2014: 328) isimlendirmesi olarak değerlendirebileceğimiz kült kavramı, inanç sistemlerinin biçimlenmesinde önemli rol oynar. Teolojik yapının biçimlenmesinde son derece önemli rol oynayan bu kültler, Alevi-Bektaşi edebiyatından ritüel içeriklerine dek, inanç dairesinin her şubesinde karşımıza çıkmaktadır. Kült kavramının Alevi-Bektaşi inanç sistemindeki varlığına işaret ettiğimiz noktada, Ahmet Yaşar Ocak’ın kültün mevcudiyetinden söz edilebilmesi için sıraladığı şartlara bakmakta fayda vardır:
“a) Külte konu olabilecek bir nesne veya şahsın mevcudiyeti,
b) Bu nesne veya şahıstan insanlara fayda yahut zarar gelebileceği inancının bulunması,
c) Bu inancın sonucu olarak faydayı celb, zararı defedecek ziyaretler, adaklar, kurbanlar ve benzeri uygulamaların varlığı.” (2002: 113)
Ocak tarafından sıralanan koşullar ışığında değerlendirdiğimizde, Alevi-Bektaşi inanç sisteminin biçimlenmesi noktasında pay sahibi olan temel kültlerin ocak, atalar, Hızır kültleri ile ağaç, su, güneş ve ay kültleri gibi diğer kültler olduğunu ifade etmemiz mümkündür.

Ocak Kültü

Ateş kültü ile iç içe geçmiş bir kült olarak Alevi-Bektaşi inancında yer alan “ocak kültü”, sistemli bir hale gelerek inanç sisteminin merkezini teşkil eden ocak yapılanmasının temelinde yer alır. Araştırmacılar tarafından başlıca mitolojik kategorilerden biri olduğuna dikkat çekilen ateş kültü ise şamanizmde ateşin temizleme ve kötü ruhları kovma gücü barındırdığına olan inanç kaynaklı gelişmiştir. Ateşin ruhuna yönelik tertip edilen alkış ve dualar, eski Türklerde ateş kültü ile ocak kültünün birbirlerinden ayrılmadığının göstergesidir. Ocak kültünün bağlantılı olduğu bir diğer kült atalar kültüdür. Şaman dualarında “atamızın yaktığı ocak” şeklinde ifadelerin yer alması, iki kült arasındaki bağlantıya işarettir (İnan, 1986: 66-68).
Zaman içerisinde farklı şekillerde varlığını sürdüren ocak kültü kaynaklı üç farklı anlam alanı mevcuttur. Bunlardan ilki, ateşin yakıldığı yer olan ocaktır. İkincisi, halk tababeti bağlamında, geleneksel yöntemlerle tedavi eden kişi yahut ailedir. Üçüncüsü ise dede soylu aileleri ifade eden ocak kavramıdır (Ekici-Öger, 2007: 1366). Ateş kültü ile iç içe geçmiş bir kült olarak Alevi-Bektaşi inancında yer alan “ocak kültü”, sistemli bir hale gelerek inanç sisteminin merkezini teşkil eden ocak yapılanmasının temelini teşkil etmiştir.
Alevi inanç sisteminin teolojik bileşenleri arasında yer alan ocak sistemi, kutsal soydan geldiğine inanılan karizmatik inanç önderleri etrafında şekillenen bir yapı arz eder. Ocak geleneği, Alevi inancının biçimlenmesinde ve sürdürülmesinde en büyük pay sahibidir. Keramet sahibi olduğuna inanılan erenlerin adlarını taşıyan ocakların her birinin silsile içerisinde bir yeri vardır. Söz konusu erenin gösterdiğine inanılan keramet ölçüsünde tayin edilen bu yer, ocaklar arasında hiyerarşik bir yapılanma oluşmasının sebebidir. Bu hiyerarşik düzen içerisinde bağlı bulunulan ocağa göre kimin dede, kimin talip soyundan geldiği ve bunun sürdürücüsü olacağı da belirlidir. Ocak geleneği, birbirini tamamlayan iki inanan kategorisinin varlığı ile ilişkilidir. Bu kategoriler: dedelik ve talipliktir.
Ocak kavramının merkezinde, karizmatik inanç önderleri yer alır. Söz konusu karizmatik inanç önderleri, Alevilerin dinî yaşantılarında olduğu kadar sosyal hayatlarında da yeri olan kimselerdir. Dedesi oldukları ocağın adını aldığı erenin soyundan geldiklerine inanılan dedelerin birincil misyonu cem ritüellerini yönetmeleridir. İnanç yapısı ile sosyal hayatın kesişim alanında yer alan, taliplerin görgülerini görme, suçluyu yargılayıp gerekirse düşkün ilan etme, düşkünlüğü kaldırma, nikâh kıyma, ölen kişiyi dârdan indirme gibi ritüeller de, yine dede tarafından görülen hizmetler arasında yer alır.
Alevi toplumunda dedeler, Hz. Muhammed’in soyundan geldiklerine inanılması dolayısıyla yüksek statü temsilcisi olarak kabul görürler. Denilebilir ki Alevi kültüründe, “cemaati yönlendiren bir siyasal önder yerine, dini çizgide yükselen bir din törecisi vardır.” Düşkünlüğün kaldırılması, cemlerin yönlendirilmesi, kurbanın niyazlanması gibi dinî sorumluluklar, dedenin sorumluluk alanına girer (Türkdoğan, 2013: 411). Dedelerin dinî bir otorite figürü olarak kendilerine yüklenen misyonları Ali Yaman toplu olarak şu şekilde sıralamaktadır: sosyal ve dinî açıdan topluma önderlik etme ve davranışlarıyla, yaşantılarıyla örnek teşkil etme; toplumu aydınlatma ve bilgilendirme; toplumda birliği ve dayanışmayı sağlama; sosyal ve dinî törenleri (cem, cenaze, evlenme gibi) yönetme; adaleti sağlama, suçluları düşkün ilan etme; inancı, gelenek görenekleri uygulama ve aktarma; kutsal güçleri dolayısıyla maddi-manevi sorunu olanların, hastaların başvuru merkezi olma (2004: 83-84).

Atalar/Veli Kültü

Atalar/veli kültü, en eski Türk topluluklarında dahi varlığına rastlanan köklü bir kült olma özelliği gösterir. Hemen hemen bütün Kuzey ve Orta Asya kavimlerinde yer alan bu kült, ataerkil aile yapısının sonucu olarak yorumlanabilir. Hunlarda yılda bir kere toplanılarak ata ruhlarına kurban kesilmesi, atalar kültünün etkisinden söz edebileceğimiz en eski ritüel olarak kayıtlara geçmiştir. Ölmüş atalara duyulan saygı, onların hatıralarının ve hatta eşyalarının dahi takdis edilmesine neden olmuştur. Eski Türklerin ölülerini eşyalarıyla birlikte gömmelerinin sebeplerinden biri de budur. Budizm ve Maniheizm dinlerinin Türkler arasında yayılmasından sonra da etkisini sürdüren atalar kültü, tenasüh inancına da kaynaklık eder (Ocak, 2002: 62, 63). Ataların öldükten sonra da ruhları vasıtasıyla aile efradını koruyacağına yönelik inanç , onlara karşı duyulan minnet hissinin türlü biçimlerde ifade edilmesinin sebebidir (Kafesoğlu, 1980: 46).
Atalar/veli kültü, köken ile ilgili önemli bir mitolojik kategoridir. Türkler, kendilerine ata bildikleri şahıslar için büyük mezarlar yapmışlardır. Menşe mitinin bir alt tabakası olan ecdat kültü, ecdat olarak bilinen insana dünyevî birtakım görevler yüklenmesi esasına dayanır (Bayat, 2015: 187). Atalar/veli kültü, ölmüş ataları hatırlamak ve onlara kurbanlar sunmak gibi ritüellere kaynaklık eden ve özellikle ataerkil aile tipinin hüküm sürdüğü toplumların inanç sistemlerinde görülen bir külttür. Ölmüş ataların yaşayan nesle iyilik ve kötülüklerinin dokunabileceği inancı, atalara korku ile karışık bir saygı duyulmasının sebebidir. Atalara duyulan minnet borcunu ödeme arzusu dolayısıyla onlar için kurbanlar kesilmiş ve onlara hediyeler sunulmuştur. Ölmüş Atalarının da bir “özü-ruhu” olduğuna inanan Türkler, bu ruhu isimlendirmişlerdir. Bu ruha Altaylılar, “töz”; Yakutlar, “tangara”; Moğollar ise “ongon” adını vermişlerdir. Anlam olarak “köken-menşe-kök” anlamına gelen bu sözcüklerin tasvirleri genellikle kutsal sayılan hayvan ve nesnelerdi (Güzel, 2014: 122).
Atalar/veli kültü, İslamiyet öncesi Türk dininin en kesin inanışlarından birini teşkil etmesi dolayısıyla İslamiyet’in kabulünden sonra da yeni dinin elbisesini giyerek yaşamaya devam etmiş; İslamiyet öncesi dönemdeki atanın, kahramanın, din adamının yerini İslamiyet sonrasında keramet sahibi veliler almıştır. Halkı Müslüman olan ülkeler içerisinde en güçlü veli-evliya inancı Türk devletlerinde varlığını sürdürmekte olup Türklerin yaşadığı yerlerde yoğun bir biçimde kahramanlık yahut keramet gösteren veli mezarlarına rastlanmaktadır. Atalar/veli kültü, başta ölü ve mezar kültleri olmak üzere pek çok kült ile iç içe geçmiş bir külttür. Köken ile ilişkilendirilen ataların canlı olduklarına, olağanüstü özellikler barındırdıklarına, kendilerine inananları mükâfatlandırıp olumsuz davranışları cezalandırdıklarına, şifa dağıttıklarına, iyi birer savaşçı olduklarına ve genellikle birbirleriyle akraba yahut arkadaş olduklarına inanılır (Peker, 2015: 126-127, 130). Atalar kültü, türbelerin varlığının ve bugün bile önemlerini kaybetmemelerinin temel sebebi olarak gösterilebilir. Ölmüş kimselerin ruhlarının dünyadaki ihtiyaç sahiplerine yardım edeceğine yönelik inanç etrafında gelişen bu kült, kadim Türk kültüründe inanç pratiklerinin biçimlenmesinde önemli rol oynamıştır. İslamiyet’in kabulünden sonra da İslamî motiflerin eklenmesi ile yeni inanç ve kültür dairesine uygun hâle getirilen atalar kültünün çevresinde çok sayıda inanış teşekkül etmiştir (Erdem, 2020: 344).

Devriye İnancı

0

Devriye, evrenin ve insanın Tanrı’dan çıkıp tekrar Tanrı’ya döneceği inancına dayanan tasavvufî bir ilkedir. Evrenin oluşumu ve insanın geçirdiği yetkinlik aşamalarını gösteren bu kavram, dünyaya önce cansız bir biçimde gelen varlığın, sonra bitki, daha sonra hayvan ve sonra da insan şekillerinde tecelli ederek sonunda insan-ı kâmile dönüşerek Hakk’a ulaşacağı inancına dayanır. İnsan-ı kâmile kadarki çizgiye kavs-i nüzul, insan-ı kâmil mertebesine ulaşmakla başlayan Tanrı’ya dönüş çizgisine de kavs-i urûc denir. Tek bir kaynaktan gelen çokluğun tekrar aynı kaynağa dönmesini ifade eden bu süreç “devir” olarak adlandırılır. İnsan ruhunun Hak’tan ayrılıp tekrar Hakk’a dönünceye kadar geçirdiği serüveni açıklayan görüşe “devir nazariyesi” adı verilir. Aslına dönüş olarak değerlendirilen bu yolculuğun seyri daireye benzetilir (Gökbel, 2019: 222-223).
Tasavvuftaki “devir” düşüncesi, insan ruhunun ve evrenin yaratıcıdan çıkıp yine ona varacağı inancı kaynaklıdır. Bir’den gelen, tek bir kaynaktan zuhur eden çok’un aslına rücu ederek tekrar esas kaynağa dönüşü olarak özetlenebilecek devir düşüncesi, manevî âlemden maddi âleme gelen ruhların ilk ve asli mekânlarına geri gitmelerini açıklayan tasavvufî bir görüştür. Maddî âleme inen ruhların izledikleri yola “kavs-ı nüzul” yahut “devre-i ferşiye”, dönüşte izledikleri çizgiyeyse “kavs-ı uruç” yahut “devre-i arşiye” isimleri verilir (Uludağ, 2012: 106).
Köprülü, tasavvuftaki devir düşüncesine ilişkin şu ifadeleri kaydeder: “Mevcûd âlemlerin en süflisi olan bu maddî âleme düşen bir varlık, önce cemâd, sonra nebât, sonra hayvan, sonra hayvan, sonra insan şekillerinde tecelli ederek, ondan da insân-ı kâmil şekline girer ve Hakk’a vasıl olur. Yani, Vücud-u Mutlak’tan çıkıp bu hâkdâne indi ise, tekrar oradan çıkarak aslına rücu eder (1976: 322). Köprülü’nün devir düşüncesine ilişkin ifadeleri, Alevi-Bektaşi inanç sisteminin tasavvuf kaynaklı teolojik bileşenlerinin birbirleriyle olan ilişkisine dikkat çeker niteliktedir. Köprülü’nün de işaret ettiği gibi, vahdet-i vücut, tenasüh, devir ve insan-ı kâmil inançları, birbirleri ile doğrudan bağlantılı olan ve aynı kaynaktan beslenen sistemli görüşlerdir.
Varlığın, tekvin, sudur yahut tecelli biçiminde tanrısal başlangıçtan başlayarak ortaya çıkışı ve çeşitli aşamalardan geçerek yeniden Tanrı’ya dönüşü olarak (Korkmaz, 2005: 186) özetleyebileceğimiz devir nazariyesinin Alevi-Bektaşi inanç sisteminin biçimlenmesinde önemli bir yeri vardır. Söz konusu inanç zümresi tarafından ortaya konulan edebi toplamda, devir inancına ilişkin ifadelere sıklıkla yer verildiği gibi, “devriye” adını taşıyan ve devir düşüncesi üzerine inşa edilmiş olan müstakil bir şiir türü dahi mevcuttur.

Tenasüh İnancı Reankarnasyon

0

Tenasüh , ruhun öldükten sonra başka bir varlıkta tekrar var olacağına dair inancın isimlendirmesidir. Yeniden can bulunan varlık, bitki, hayvan yahut insan olabilir. Alevi-Bektaşi inanç sisteminin teolojik bileşenleri arasında tenasüh inancı da yer alır. Alevi-Bektaşi şiirinde tenasüh düşüncesi yoğun bir biçimde işlenmiştir. Alevi- Bektaşilerce ölen kişinin ardından sarf edilen “devri daim olsun!” ifadesi de, tenasüh inancını yansıtan, ölen kişinin ruhunun başka bir varlıkta yeniden dirilmesi dileğini iletmeye dönük bir ifadedir.
“Ruh göçü” olarak özetlenebilecek tenasüh inancı, ruhun ölümsüz ve edebî olduğu fikri üzerine inşa edilmiştir. Bu inanç çerçevesinde, ruhun bir cisimden diğerine; bir insandan başka bir insana; hayvandan hayvana yahut insandan hayvana geçerek varlığını sürdürdüğüne inanılır (Cilacı, 2001: 354). Tenasüh inancı doğrultusunda, özü temsil eden ruh, ölümsüzdür. Sonsuz bir yolculuğu sürdüren ruh, başka bedenlerde tekrar can bulur. Ölüm, sınırlı olan bedenin, cismanî varlığın yaşadığıdır.
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde ruh, tanrısal bir öz olarak algılanır. Bu tanrısal öz, evrenin içinden geldiğine inanılan; hareket eden doğanın kendisi olarak ezelî ve ebedî bir enerji biçimindedir ve eylene yönelerek doğa ya da doğa parçaları kimliğinde görünüşe taşınarak onlara dirilik ve devinim kazandırır. Tenasüh, bu ruh tasarımı üzerine inşa edilmiştir ve Tanrısal öz olarak algılanan ruhun, geçici bir süre için kaldığı bedenden ayrılarak, yine geçici bir süre için kalacağı yeni bir bedene, varlığa geçeceği inancıdır (Korkmaz, 2005: 578). Bu inanca göre, fenafillah mertebesine ulaşan insan bu âleme tekrar dönmez; Ali’nin nuruna intikal eder. Tenasüh inancı, Alevi-Bektaşi inanç sistemine hastır; diğer tasavvuf ekollerinde yer almaz (Ergun, 2017: 463).

Vahdet-i Vücut Anlayışı

0

Didem Gülçin Erdem Kük
Vahdet-i vücut kavramı, varlıkların birliği fikri üzerine oturtulan tasavvufî bir bakış açısıdır. “Dünyada gerçek varlık sadece Allah’tır; Allah’ın dışındaki varlıklar gerçek varlıklar değildir. Çünkü onlar, bağımsız bir varlık değil; bir başka varlığın var etmesiyle vücut bulmuş varlıklardır” tezi üzerine kurulu olan bu sistemin izlerini, ilk sufilerde görmek mümkünse de, kavramı biçimlendiren ve olgunlaştıran mutasavvıf, Muhyiddin-i Arabî’dir (Şam, 638/1240). İnsan, eşya ve Tanrı ilişkisi üzerine kurulu olan vahdet-i vucûd anlayışı, İslami esasların mistik yorumudur. Felsefi derinliği olan bu sistemin Muhyiddin-i Arabî dışındaki iki önemli temsilcisi: Gazali ile Mevlana’dır (Kara, 2016: 249-270).
Araştırmacıların Alevi-Bektaşi inanç sistemi bağlamında vahdet-i vücut anlayışının doğru anlaşılması hususunda dikkat çektikleri ilk nokta, bu kavramı felsefedeki “panteism”den ve Hind mistisizminden ayırmak gerekliliğidir. Mehmet Eröz de bu noktaya dikkat çekerek vahdet-i vücut anlayışının mutlak varlığın anlaşılmasında başvurulan bir yol olduğunu kaydeder. Eröz’e göre Tanrı, zarurî olarak değil, istek ve irade ile yaratma eylemini gerçekleştirmiş, bunu da: “Gizli bir hazine idim; lakin bilinmek istiyordum; bunun için dünyayı yarattım.” şeklindeki “Kudsî Hadis” vasıtasıyla belirtmiştir. Burada geçen “gizli bir hazine idim” ifadesinin Arapçası “Küntu Kenz” şeklinde olup Alevi-Bektaşi edebiyatında “Küntu Kenz Sırrı” olarak anılmakta ve bu sırra ulaşmanın yolu, benlik ve ikilik duygusunu yenerek bir olmak şeklinde tarif edilmektedir (Eröz, 1990: 192). Bu noktada, bir tür birlik tasarımı modeli olarak özetleyebileceğimiz vahdet-i vücut anlayışının yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişkiyi anlama çaba ve yöntemi olarak değerlendirilmesi mümkündür.
Eyüboğlu, Alevi-Bektaşi inancının vahdet-i vücut felsefesi ile tanışmasının tasavvuf kanalı ile 16. yüzyılda gerçekleştiğini ifade eder. Eyüboğlu’na göre Alevi- Bektaşilerce söz konusu felsefi kavrayış daha da somutlaştırarak “en olgun insan”, “insan-ı kâmil” olarak gördükleri Hz. Ali’nin varlığında Tanrı’nın görülebileceğine, somutlaşabileceğine inanmışlardır Vahdet-i vücut inancına göre yalnızca Tanrı vardır. Diğer varlık türlerinin tamamı onun özündedir ve onun görünme, bilinme isteğinin sonucudur. Dolayısıyla vahdet-i vücut felsefesi, “bütün varlıkların Tanrı’da” olduğunu söyler. Vahdet-i mevcut inancının temel savı ise vahdet-i vücut anlayışının zıttını söyler: “Tanrı bütün varlıklardadır.” Bu anlayışa göre ayrı ayrı görünen bütün varlıklar birdir ve Tanrı kaynaklıdır. Söz konusu tasavvufî görüş, yalnızca ve bir tek Tanrı’nın var olduğunu savunur. Vahdet-i vücut felsefesinde var olandan yola çıkarak Tanrı’ya ulaşılıyorken vahdet-i mevcut felsefesinde Tanrı’dan yola çıkarak var olana ulaşılır; ancak ikisinde de sonuç değişmez: Varlık, Tanrı üzerinden açıklanır. Her iki anlayışta da gerçek olan Tanrı’dır ve onun dışında kalan her şey geçici bir görünüşten ibarettir. Söz konusu iki felsefi düşüncenin kaynağını Yenieflatunculuk ve eski Hindî inançları teşkil eder. İslam tasavvufunda bu görüşler gözden geçirilerek yeniden yorumlanmış ve tasavvuf kanalı ile Alevi-Bektaşi inancına temas etmiştir (Eyüboğlu, 2010: 256, 263).

Neuen Beitrag erstellen

Ehlibeyt’e ve On İki İmamlara Bağlılık

0

Didem Gülçin Erdem Kük
Ehlibeyt, Âl-i Abâ olarak da anılan, Hz. Muhammed ile ailesinden Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i içerisine alan beş kişilik bir grubun adlandırılmasıdır. Ehlibeyt yerine, “ehl-i kisd, penç-i âl-i abâ, penç-ten-i âl-i abâ, hemse-i âl-i abâ ve beşler” gibi isimler de kullanımda olup bu kavram özellikle Alevi- Bektaşiler ve Mevleviler için son derece önemlidir (Uludağ, 2012: 36). Alevi-Bektaşi ritüellerinde Ehlibeyt’i yâd etmek ve övmek kadar onlara zulmedenleri, düşmanlarını lanetlemek de ibadetin bir parçası konumundadır. Ehlibeyt’in isimlerini anarak onlar için rahmet dilemek, ritüelik bağlam içerisinde son derece önemlidir. Alevi-Bektaşi edebiyatı içerisinde ve ritüelik metinlerde de Ehlibeyt teması sıkça işlenerek Âl-i Abâ ‘ya mensup olanlar derin bir sevgi ve bağlılıkla yâd edilir. “Beşler” şeklinde nitelendirilen Ehlibeyt mensuplarına duyulan muhabbet, Alevi-Bektaşi inancının biçimlenmesinde son derece önemli bir rol oynamıştır.
On İki İmamlar, Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın soyundan gelen ve Ehlibeyt’in soyunun devamı olan kutsal şahsiyetlere verilen isimdir. On İki İmam; Hz. Ali, oğulları İmam Hasan ve İmam Hüseyin ile onun soyundan gelen dokuz kişiden müteşekkildir. Bu isimler sırasıyla: İmam Aliyy’ül Murtaza, İmam Hasan B. Ali, İmam Hüseyin, İmam Ali, İmam Muhammed’ül Bakır, İmam Ca’fer’üs-Sadık, İmam Musa’l Kazım, İmam Aliyy’ür Rıza, İmam Muhammed’üt-Takiy, İmam Aliyy’ün- Nakiyy, İmam Hasan’ül- Askeri ve İmam Mehdi’dir (Gölpınarlı, 2016: 56). Alevi-Bektaşi inancında, On İki İmamlara derin bir sevgi ve bağlılık gösterilir. Alevi-Bektaşilerin ibadet pratiklerinde On İki İmamların isimleri sıkça anılır. Bu isimlerin sıralanmasında hiyerarşik bir sıralama söz konusudur ve sözlü kültür geleneği içerisinde devredilmesine karşın icra sırasındaki sıralamada genellikle bir aksama söz konusu olmaz. Bununla birlikte Alevi- Bektaşi edebiyatı içerisinde, On İki İmamlara sevgi ve bağlılığı ifade etmek üzere oluşturulmuş müstakil bir edebî tür mevcuttur. “Düvazdeh imam” yahut “Düvaz İmam” olarak isimlendirilen bu nazım türü , On İki İmamların isimlerinin sıralanarak meziyetlerinin anlatılması, sevgi ve bağlılıkla yâd edilmeleri üzerine kuruludur. Bununla birlikte, Alevi-Bektaşi inancında, On İki İmamların isimlerinin sıralanmasının başlı başına bir dua olduğu kabulü mevcuttur. Bu dua, “ism-i âzam” duası olarak anılır.

Hak, Muhammed, Ali Anlayışı

0

Didem Gülçin ERDEM KÜK

Alevi-Bektaşi inancında Hak, Muhammed ve Ali isimlerinin ritüelik bağlam içerisinde bir arada zikredilmesi söz konusudur. İnanç sisteminin temel felsefesi de bu üçlü birlik üzerine inşa edilmiştir. Alevi-Bektaşi dua, gülbank ve deyişlerinde “Üçler” şeklinde işaret edilen de Hak, Muhammed ve Ali’dir. Hak, Muhammed ve Ali isimleri, bu sıraya uygun olarak zikredilir. İsimlerin yerlerinde bir değişiklik olması söz konusu değildir. Bu sıralama, kutsal kabuller arasındaki hiyerarşiye uygun yapılmış bir sıralama olup Alevi-Bektaşi inanç sisteminde Hz. Ali’nin tanrısallaştırıldığı yönündeki iddiaları çürütür niteliktedir. Söz konusu üç isim, hiyerarşik olarak bir sıraya sokulmuş ve ayrı ayrı taşıdıkları teolojik anlamların dışında bir arada zikredildiklerinde de Alevi- Bektaşilerin inanç hinterlandının önemli koordinat noktalarına işaret edilmiş olur.
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde Hak, Muhammed ve Ali isimleri, yalnızca söylenirken değil; düşünce boyutunda da birbirinden ayrılmayan isimlerdir. Söylenişteki birlikteliğin yanında bu üç ismin birbirini tamamladığına inanılır. Alevi-Bektaşiler arasında Tanrı’nın Hz. Muhammed ile Hz. Ali’yi kendi nurundan yarattığına yönelik bir inanç mevcuttur (Çıblak, 2005: 54-55). Bir tür “birlik tasarımı” olarak değerlendirebileceğimiz (Çıblak Coşkun, 2010b: 77-78) Hak, Muhammed, Ali isimlerinin birlikte anılması, Alevi-Bektaşilerin ibadet pratiklerinde de karşımıza çıkmaktadır. Üçleme esasına dayalı bir sistem arz eden ibadet pratikleri genellikle “Hak, Muhammed, ya Ali!” ifadesi zikredilerek aşamalandırılır. Cem ritüelinin hizmet aşamaları arasında yer alan çerağ hizmetinde Alevi-Bektaşi teolojisinin temelini teşkil eden üç ismin zikredilmesinin ritüelik akışın sağlaması noktasındaki etkilerini görmek mümkündür. Söz konusu ritüelik aşamada, üç ayrı çerağ uyandırılır ve her bir çerağ sırasıyla “Hak/Allah”, “Muhammed”, “Ya Ali” zikirleri eşliğinde uyandırılır. Üç çerağ ayrı ayrı yakılmasına karşın toplamda uyandırılan tek bir çerağdır. Bu ritüelik yapıdaki sembolik önerme, Alevi-Bektaşi inancındaki “Hak, Muhammed, Ali” algısının birlik tasarımı ile ilişkili olmasına dayalıdır.
Alevi teolojisinde kutsal, tek bir noktaya hapsedilmeyerek varlığın tamamına yayılmıştır ancak varlığın tamamının kusalla olan ilişkileri ve taşıdıkları bilgi bakımından özdeş ve eşit kabul edilmediği ifade edilmektedir. Alevi teolojisinde kutsalı temsil eden üç kavram sırasıyla ulûhiyet, nübüvvet ve velayet kavramlarıdır. Bu kavramlardan ulûhiyet, Tanrı’ya ilişkin bir kavramdır ve kutsal alanın tepe noktasını teşkil eder. Nübüvvet ve velayet makamları ise Hz. Muhammed ve Hz. Ali tarafından temsil edilmekte; bu üçlü yapı, Alevi-Bektaşi kutsallarının çekirdeğini oluşturmaktadır (Yıldırım, 2018: 166-167).
Niyaz ederken ve herhangi bir işe başlarken “ya Allah, ya Muhammed, ya Ali!” şeklinde dua eden Alevi-Bektaşiler, bu üçlemeyi oluşturan Allah, Muhammed ve Ali’nin birbirlerinden ayrılmaması gerektiğine inanırlar. Bu sebeple üç ismin birlikte zikredilmesi gerekir. Alevi-Bektaşi teolojisinde, Allah’ın dünya var olmadan önce Hz. Muhammed ile Hz. Ali’yi kendi nurundan yarattığı inancı mevcuttur. Bu inanışa göre, Hz. Muhammed ile Hz. Ali bir ve aynı kişilerdir ve Allah’ın nurunu taşımaktadırlar. Bu sebeple Muhammed Ali diye iki ismin tek bir isim olarak zikredilmesi de söz konusudur (Selçuk, 2008: 72, 73). Bu hususta Buyruk’ta Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin musahip olduğu, Hz. Muhammed’in Miraç gecesi Cebrail tarafından kendi beline bağlanan kuşağı Hz. Ali’nin beline bağladığı ve ardından şu cümleleri sarf ettiği bilgisine yer verilir: “Biz Ali ile aynı nurdanız. Ben ilim şehriyim. Ali ise o şehrin kapısıdır. Ali dünya ahiret kardeşimdir. Ali ile aynı etten, aynı tendeniz. Zahirimiz, batınımız birdir. Ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir.” (Bozkurt, 2015: 240).
Alevi-Bektaşi inancında tevhit anlayışı mevcuttur. Bu anlayış doğrultusunda Alevi-Bektaşi dualarında, edilen duanın kabul olması talebi “âmin” yerine “Allah Allah!” şeklinde karşılık verilerek iletilir. Bu durum, yakarışın muhatabının yalnızca Tanrı olduğunun kanıtı niteliğindedir. Bununla birlikte gülbanklara “Bismişah, Allah Allah!” şeklinde başlanması da edilen duaların kabulü noktasında yalnızca Tanrı’nın muktedir olduğu inancı kaynaklıdır.
Hz. Muhammed, Alevi-Bektaşiler tarafından Allah’ın elçisi ve İslam dininin peygamberi olarak kabul görmektedir. Alevi-Bektaşilerin ibadet pratiklerinde söyledikleri her türlü duada Hz. Muhammed’in adı, Tanrı’dan sonra, Hz. Ali’den önce gelmekte ve genellikle Muhammed Mustafa şeklinde anılmaktadır. Alevi-Bektaşilerin köken anlatısı şeklinde değerlendirebileceğimiz Hz. Muhammed’in miraca yükselişinin ardından katılım gösterdiği Kırklar Ceminin ibadet pratiklerinin biçimlenmesinin sağlayıcısı olduğu yönündeki genel görüş, Hz. Muhammed’in Alevi-Bektaşi teolojisindeki yerinin ve öneminin kanıtı niteliğindedir. Hz. Muhammed, Alevi-Bektaşi deyişleri ve dualarında genellikle “nur-u nebi” olarak ifade edilir ve Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunun altı çizilir.
Alevi-Bektaşi inancında Güneş’in Hz. Muhammed’i, Ay’ın ise Hz. Ali’yi sembolize ettiğine inanılır. Bu gerekçe ile Alevi-Bektaşiler, yeni ayın doğduğu akşam yüzlerini aya doğru dönerek ya Allah, ya Muhammed, ya Ali! şeklinde niyaz ederler ve avuç içleri yukarı gelecek şekilde dua ederler. Hz. Ali’yi sembolize ettiğine inanılan Ay’a saygı göstermek için Ay tutulmasında tutulma hadisesi sona erene kadar Ay’a doğru yönelerek niyaz edilir (Selçuk, 2008: 75-76).
Hz. Ali, Hz. Muhammed’den sonra İslam dünyasının öneme haiz ikinci ismidir. Ehlibeyt’e mensup olan Hz. Ali, On İki İmamların başında yer alan imamdır. Alevi- Bektaşi inancına göre Hz. Muhammed ve Hz. Ali, bir/aynı nurdan yaratılmıştır. Alevi- Bektaşiliğe ait Hz. Ali tasavvurunda, etrafında oluşan kahramanlık temalı anlatılarla çok katmanlı bir hale gelerek Hz. Ali’nin tarihî kişiliğine mitik bir çerçeve kazandırılmıştır (Yar, 2016: 130). Gerçek Ali olan Hz. Ali, Alevilik içerisinde bir sembol niteliğindedir ve hiçbir zaman bir Alevi gibi düşünüp Alevi gibi yaşamamış; Hz. Muhammed’in sünnetine sıkı sıkıya bağlı bir kişidir. Hz. Ali’nin yaptığı düşünülen, ona isnat edilen tutum ve davranışlar ona yüklenmiş birer fonksiyon olmakla birlikte, yaratılan doğaüstü Ali’nin kişiliğinde gerçek temsilini bulmuştur. Bir başka deyişle, Anadolu Aleviliğini doğuran Hz. Ali değildir; Anadolu Aleviliği, Hz. Ali düşüncesini doğurmuştur (Er, 1998: 2). Dolayısıyla, Hz. Ali, Alevi-Bektaşilerin kolektif belleğinde, tarihî şahsiyetinin yanında, menkıbevi ve mitik şahsiyeti ile de yer alır. Bu da söz konusu inanç ve kültür evrenindeki Hz. Ali tasavvurunun çok boyutlu ve tarihî mahiyetinden çok daha geniş olmasının sebebidir.

ALEVİ-BEKTAŞİ İNANÇ DAİRESİNDE GÜLBANK

0

İşlevsel açıdan dua metni olma özelliği gösterdiğine dikkat çektiğimiz gülbanklar, Türk tasavvuf evreninin çeşitli şubelerinde iyi dilek bildirme, kut paylaşma, kutsama, Tanrı’ya istek ve dileklerin ulaştırılmasını sağlama amacıyla tanzim edilen ve ritüelik akışa yön verme özelliği gösteren metinlerdir. Oldukça geniş bir coğrafyada yayılım göstermesi, ritüel yapılarındaki sistemli inşa ve devamlılık, gülbankların ritüel evreni içerisindeki işlevselliği gibi hususiyetler dolayısıyla, gülbank sözcüğünün birlikte anıldığı temel inanç sistemi, Alevi-Bektaşiliktir. Söz konusu inanç sistemi bağlamında gülbankların yeri ve önemine temas edebilmek için öncelikle Alevi-Bektaşi inanç evreninin doğru anlaşılması gerekmektedir. Bu doğrultuda, ilk olarak inanç sistemini biçimlendiren unsurlar çeşitli boyutlarıyla ele alınacak, ardından ibadet yaşantısına temas edilerek temel dua türleri belirtilecektir. Daha sonra ele alınacak hususlar, Alevi- Bektaşi ritüelleri ve bu ritüel bağlamlarında inanç önderlerinin gülbankları hangi aşamalarda, ne tür ihtiyaçlara karşılık icra ettiği olacak; bu tespitlerden hareketle de tahlile hazır hale getirmek maksadıyla gülbanklar, ritüel odaklı tasnif edileceklerdir
2.1. Alevi-Bektaşi İnanç Sistemini Biçimlendiren Unsurlar
Alevi-Bektaşi inanç sistemi, İslam öncesi eski inançların ve kabilevî geleneklerin etkisi altında oluşan, yarı göçebe yahut konargöçer kesimin inancı olarak neşet etmiş ve Ahmet Yesevi gibi büyük halk sufilerinin etkisiyle gelişip yayılmış bir tür “halk Müslümanlığı”na tekabül eder. Bu Müslümanlık anlayışı, mitolojik ve geleneksel unsurları da bünyesinde barındıran, evliya kültü merkezli bir Müslümanlıktır. Temelinin Ahmed Yesevi ve benzeri Türk sufileri tarafından atıldığı bu inanç sistemi, zaman ve mekân içerisinde yeni etkiler ve katkılarla Anadolu’ya kadar gelmiş, Selçuklular ile Anadolu’yu İslamlaştırmış ve Anadolu’dan da Osmanlı fetihleriyle Balkanlar’a çıkmış, günümüze dek ulaşmıştır (Ocak, 2016: 72). Alevi- Bektaşi inancı, çok sayıda inanç ve kültür unsurunun harmanlanmasından müteşekkil bir yapı arz eder. Dolayısıyla, homojen bir inanç sistemi değildir. Bu da yapısının anlaşılması noktasında, birçok etkenin bir arada değerlendirilmesini zorunlu kılar. Alevi-Bektaşi inanç sistemini biçimlendiren başlıca faktörler: Parçası olduğu din olan İslamiyet’in doğuş dönemlerinden gelen faktörler, tasavvuftan gelen faktörler ve İslam öncesinden gelen faktörlerdir (Soyyer, 1996: 84).
“Alevi” adlandırması, onlarca alt grubu ifade eden şemsiye bir kavram olma özelliği gösterir. Çok geniş bir coğrafyaya yayılan ve tarihî arka plana sahip bir inanç zümresi olma özelliği gösteren Alevi-Bektaşi inanç sistemi ile ilgili çeşitli araştırmacılar tarafından ortaya konulan tanımlar daha çok, “kültür”, “gelenek” yahut “mezhep” kavramları üzerine inşa edilmiştir. “Alevi” adlandırması, 19. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmış ve Osmanlı arşiv kayıtlarında “Alevi” sözcüğünün geçtiği 2 Eylül 1826 tarihli belge, A. Yılmaz Soyyer tarafından akademik hayata tanıtılmıştır. Bu tarihten önce, Alevi terimi ile Hz. Ali’nin soyundan gelen seyyid ve şerifler yahut silsilesi Hz. Ali’ye dayanan tarikatler kastedilmiştir. Yazılı kaynaklar bağlamında yakın döneme ait bir terim olan Alevilik, sözlü gelenek bağlamındaki anlatmalara bağlı olarak 14. asır öncesine dek götürülebilir. “Alevi” adlandırması, tarihî süreçte anlam kaymasına uğramış ve bu adlandırma ile kastedilen zümre zaman içerisinde değişmiştir (Ersal, 2016a: 9-14).
Alevi-Bektaşi inancında, zahirî ve bâtıni yönü olduğuna inanılan Kur’an’ın bâtın ilminin Hz. Ali’den kendi soyu olan On İki İmamlara, oradan da bu soydan gelen velilere ve ariflere aktarıldığı görüşü hâkimdir. Hz. Ali, gayb ilminin emanetçisi olarak bilinir; bu emanetin onun nesli tarafından korunduğuna ve ilim ehlinin de belirli ölçüde bu ilme vâkıf olduğuna inanılır. Alevi-Bektaşi mürşitleri, pirleri ve ozanları, bu bâtıni yorumun sürdürücüsü konumundadır (Bal, 2014: 73, 74). Alevi-Bektaşi inancının merkezinde insan yer alır. Buna bağlı olarak teolojik yapı içerisinde, insanı merkeze alarak âlemi ve Tanrı’yı açıklamak, bu şekilde anlamlandırmak söz konusudur. Alevi- Bektaşi inancına göre, Kur’an-ı Kerim’in amacı da insanın ahlaki değerler geliştirmek suretiyle dünya hayatında mutlu olabilmesini sağlamaktır. Alevi-Bektaşi inanç sistemi uyarınca: “Kendi arşına istiva etmiş bir Tanrı, sadece bir iman nesnesi olarak var olacak; olgun insanı yaratmanın bir modeli olarak var olmayacaktır. İnsanın merkezde olduğu bir düşünce açısından ise Tanrı, eylemleri ile olgun insanın eşsiz bir modelidir. O’nun bir model olarak yeryüzüne indirilmesi, ontik anlamda bir iniş değil, ancak ve ancak ahlaki anlamda bir iniştir.” (Yar, 2016: 193).
Temelde, bir doğal grubun dinî tutumunu belirleyen iki etken vardır. Bunlar: bilinmeyenin yahut kutsalın karakteristik kolektif veya kişisel tecrübesi ile geleneğin etkisidir (Wach, 1964: 56’dan akt. Soyyer, 1996: 82). Alevi-Bektaşi inanç sistemi, biçimlenmesinde çok sayıda unsurun rol aldığı senkretik bir yapı arz eder. Bu yapının doğru anlaşılması noktasında bileşenlerinin gelenek yapısı odaklı incelenmesi elzemdir. Bu sayede, inanç odaklı kolektif deneyimlerin anlaşılması ve ritüelik evrenin kavranması mümkün olacaktır. Bu noktada, söz konusu inanç evreninin biçimlenmesinde pay sahibi olan unsurların tamamını ele almak çalışmamızın sınırlıklarını aşacağından, ortodoksi yapıdan ayrıldığı, ayırt edici temel hususiyetlerin üzerinde durmakla yetineceğiz.
Alevi-Bektaşi inanç dairesinin içeriğini tayin eden unsurlar; teolojik, sosyal ve kültürel boyutları ile ayrı ayrı ele alınması gereken kavramlardır. İnanç yapısının şekillenmesinde etkili olan teolojik unsurlar: Hak, Muhammed, Ali sevgisi, Ehlibeyt’e ve On İki İmamlara bağlılık, tenasüh inancı, devriye inancı, vahdet-i vücut anlayışı ile kültler olarak sıralanabilir. İkrâr ve musahiplik kurumu ile düşkünlük kurumları ise, Alevi-Bektaşi inanç dairesinin sosyal hayata dönük uygulamaları içeren boyutunda belirleyici olan unsurlardandır. İnancın kültürü, kültürün inancı karşılıklı olarak etkilediği ve şekillendirdiği noktada ise karşımıza “Dört Kapı Kırk Makam” anlayışı, “Güruh-u Naci” anlayışı, “İnsan-ı Kamil” anlayışı çıkmaktadır.
2.1.1. Teolojik Yapıyı Biçimlendiren Unsurlar
Teoloji, dinî grupların yahut düşünürlerin Tanrı ile ilgili inançlarından ya da öğretilerinden oluşan bir bütüne işaret eder ve “ilahiyat” kavramına karşılık gelir. Teoloji disiplini, dine ilişkin olguları konu alarak dinle ilgili geniş kapsamlı bir senteze ulaşmayı amaçlar (Cevizci, 1999: 840). Teoloji, olgusal olarak dinin kendisini değil, inanç sistemlerinin kendine ait müstakil yapısını inceler. Teolojik yapı, tek başına Tanrı inancından değil; bu inancın biçimlenmesinde payı olan inanç odaklı diğer unsurların da bir araya gelmesinden mülhem bir yapı arz eder. Kutsal kabuller üzerine biçimlenen ilahiyat sahası, teolojik bilginin içeriğini teşkil eder. Teoloji kavramı, inanç yapısına ait hinterlandı konu alan bir kavramdır.
Emile Durkheim, dinî kategorileri “inançlar” ve “ayinler” olmak üzere iki temel başlığa ayırır. Bu kategorilerden ilki düşünce ile ilgiliyken ikinci grubu oluşturan unsurlar hususi eylem biçimleri olarak tarif edilir. Birinci kategoriyi oluşturan inançlar, kutsalın tasarımına ilişkindir ve Durkheim’in ifadesiyle, “kutsal şeyler, tanrılar ya da ruhlar diye isimlendirilen kişisel varlıklardan ibaret değildir. Bir kaya, bir ağaç, bir su kaynağı, küçük bir taş, bir ağaç parçası, bir ev hâsılı herhangi bir şey kutsal olabilir.” (Durkheim, 2018: 41). Bu noktada Alevi-Bektaşi inanç sistemini biçimlendiren unsurlara temas ederken, kutsal kabullerinin tamamını göz önünde bulundurmak elzemdir.
Alevi-Bektaşiliği doğuran Türk heterodoksisi, Orta Asya’daki eski Türk inançlarıyla başlamış, Şamanizm ve Budizm ile mistik bir niteliğe bürünmüş, Zerdüşlük ve Maniheizm ile beslenmiştir. Yesevîlik ile İslam’ın ve İslam sûfiliğinin etkisinin yanında Horasan Melametiliğininin kalenderâne tavrı da Alevi-Bektaşi inancına eklenmiştir. Anadolu’ya gelinmesinin ardından neo-platonizmin eski Payen ve Hristiyanlık dönemi yerel kültürlerinin belli unsurlarıyla tanışan Alevi-Bektaşi inancı, 15. yüzyılda İran Hurufiliğinin, 16. yüzyıl başlarında ise Safevî Şîîliğinin motifleri ile buluşarak bugün bildiğimiz çehresini kazanmıştır (Ocak, 2016: 218). Buradan hareketle Alevi-Bektaşi inanç sisteminin kadim inanış biçimlerinden İslam inancına, birçok inanç ve kültür unsurunun iç içe geçmesi ile oluşmuş yeni bir terkip arz ettiğini ifade etmek mümkündür. Alevi-Bektaşiliğin çok katmanlı yapısının teolojik bağlamlı içeriğini teşkil eden unsurlar: Hak, Muhammed, Ali anlayışı, Ehlibeyt’e ve On İki İmamlara bağlılık ile kültler olarak sıralanabilir.

Amaç Atatürk’ü, Devrimini ve İlkelerini Yargılamaksa!

0

İ. Gürşen KAFKAS Eğitimci-Yazar
Yeni eğitim sistemi kaygı ve kuşkularla dolu karanlık kapılar açıyor. Gerilik, ilkellik ve bilgisizlik körükleniyor. Sanatsal üretkenlik budanıyor. Demokratik laik eğitim ötelenip dinsel verilerle donanımlı bir yapının uygulanışı geriye dönüşünün göstergesidir.
Atatürk devrimleri olağanüstü yaratıcılığın ürünüdür. Çünkü, toplumun yenileşme, gelişme ve aydınlanması amaçlanıyordu. O nedenle Atatürk efsaneleşen bir lider oldu. Halifelik ve şeriat kaldırıldı, egemenlik koşulsuz milletin oldu, eğitimde birlik sağlandı. Bu nedenlerdir ki Atatürk devrimleri, ilkeleri ve yapısal özellikleri sorgulanıp yargılanırken asıl hedef Atatürkçü düşüncedir. Atatürk, “Vatan toprağı söz konusu değilse savaş bir cinayettir” ve “Yurtta barış, dünyada barış” diyerek savaşa karşı olduğunu, barışın önemini özlü deyişiyle açıklıyordu. Bugün ülkemiz terörün acımasızlığında şehitlerle sarsılıyor. Yurtta barış yok. Üniter yapı ve ulusal bütünlük askıda. Dünya barışı, sözde dostlarımız AB ve ABD ülkelerinin yarattığı petrol savaşı kan gölüne dönüştü. Irak, Libya, Tunus, Mısır ve şimdi de Suriye’de acımasız senaryolarla gerçekleşen yıkıntılar… Piyon ülkeler ileri sürülüp sonra birleşik güçler leş kargaları gibi saldırıya geçiyorlar. Parçala, yönet, tüket.
Aslında Atatürkçü düşünce sorgulanıyor, yargılanıyor. Çünkü Silivri ve diğer yerlerde tutuklu Balbay, Haberal, Özkan, Başbuğ, Periçek ve diğerleri Atatürk’ün çağdaş, akılcı ve bilimsel kazanımlarının birer savaşçısıdırlar. Onlar, ülkemizin yenileşme ve gelişmesinin çağdaş, laik eğitimle, akıl ve bilimle olabileceğinin inancındadırlar. Tüm bu temel kuramların ışığını kuşku yok ki Mustafa Kemal Atatürk yakmıştı. Onlar bu ışığın aydınlığında yürümeyi, toplumu aydınlatmayı iş edinmiş yazarlar, gazeteciler, bilim adamları, siyasiler ve komutanlardır.
Tevhidi Tedrisat zedelendi. Çağdaş, laik eğitim ötelendi. Akıl ve bilime dayalı eğitim dinselleştirildi. Kadın hakları örselendi. Türkçemiz kirlendi. Arapça öğrenimi ilköğretim düzeyine getirildi. Dini kadrolaşma ülkeyi dolu dizgin kuşattı. Çağdaş eğitim, kültür ve sanat giderek ötelendi. İmam hatip okullarının sayısı artırılıyor. Önemli yerlere imam kökenliler yerleştiriliyor. Ülke geri gidişin karanlığında şekilleniyor. Doksan yıllık Cumhuriyetin çağdaş değerleri ne duruma getirildi. “Şimdi sıra bizde… / Bu daha başlangıç” diyenlerin ne denli kin kustuklarına acıyarak bakıyorum. “Kalkınmış uluslar giderken Mars’a, Ay’a, biz kaldık yaya…” özdeyişi acınası durumumuzu yansıtıyordur.
Cumhuriyet değerlerinin üzerinden silindir gibi geçiliyor. Yeni eğitim sistemi toplumsal bir yaranın habercisidir. Eğitimimizdeki doksan yıllık ilerleyiş har vurulup harman savruluyor. Bu harmanı karanlıklarda karmak ulusal yıkımdır. “Eğitimdeki 4+4+4 kesintili dayatma, siyasilerin üstü örtük düşüncelerinin dışavurumudur.” Ülkemiz insanı kesif bir kaygıda. Umutsuzluk, halkı cılız ve güvensiz olmaya itmiş durumdadır. Eğitimimiz, Osmanlı medrese eğitiminin karanlığında şekilleniyor. Eğitimde dini terör yaşanıyor. Laik eğitim her yönüyle rafa kaldırılıyor. Çocuklarımıza yazık oluyor. Devlet eliyle ayrımcılık yaratılıyor.
Gerçek demokrasiden uzaklaşılıp, korku, baskı, kuşku imparatorluğu kurulmak isteniyor. Akılsal ve bilimsel yönetimle ülkemiz, sınırlarımızdaki ateş çemberinin dışında tutulmalıdır. Silivri tutukevi bir değerler havuzuna dönüştürüldü. Bu dayanaksız, anlaşılmaz, kaygı verici süreç, Türkiye’nin zemininde kayma olduğunu hatırlatıyordur. Gelecek kuşaklar bugünleri okuduklarında, yaşananları kirli siyasetin yansıması diye ibretle algılayacaklardır.
Yeni eğitim sistemi kaygı ve kuşkularla dolu karanlık kapılar açıyor. Gerilik, ilkellik ve bilgisizlik körükleniyor.
Sanatsal üretkenlik budanıyor. Demokratik laik eğitim ötelenip dinsel verilerle donanımlı bir yapının uygulanışı geriye dönüşünün göstergesidir. Eğitimde Birlik yasası ile eğitimde bütünleşme sağlanmıştı. Ne yazık ki eğitim yine çok başlı oldu. Dinselleşti. Her alanda yokun vara dönüşümünü sağlayan Mustafa Kemal’di.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti eserleriyle tarihin altın sayfalarında yer aldı. O, ülkesine kattığı değerlerle halkın zihninde ve gönlünde sevgi dolu taht kurdu. O, kurtarandı, kurandı, aydınlatandı. Ulusal egemenlik, laiklik, demokrasi ve eşitlik kavramlarının mimarı oldu. Aklın öncülüğünde, bilginin ürettiği çağdaş eğitimle toplumsal aydınlanmayı gerçekleştirdi. Demokrasiye, özgürlüğe ve kadın haklarına inandı.
Devrimin ışığında gerçekleri arayan, araştıran, yazan, sorgulayan yazarları, gazetecileri, siyasileri, bilim adamlarını susturmak, tutuklamak: Atatürkçü düşünceyi tutuklamak ve yargılamaktır. “Aydın düşüncenin tutsaklığı, karanlıkların ülkeyi kuşatması din, inanç ve gerici karşıdevrimdir. Bugün vatanımızın dört bir yanı ateş çemberinde. İçte terör can alıyor. Ülke insanı korku, kaygı ve kuşkuda. Sen, seni sen yapan Atatürk’ü ve onun düşüncelerini savunanları tutukla, yargıla! İçte huzur ve güven kalır mı?”

Türk Kimliği

0

Akiller

0

Ülkede Türk Sorunu

0

En az 3 Çocuk

0

Rengarenk Türbanlar

0