Ahmet Hezarfen, Hakkı Saygı Baba, Haskova’dan Hasan Asar Baba ile CEM Vakfı adına, 29 Mart/3 Nisan 2000 tarihleri arasında yapılan gezi notları
29 Mart 2000
Büyük bir heyecan içinde Türkiye sınırını geçince, ilk tadılan zevklerin en büyüklerinden birisini yaşamanın kıvancını duydum, Bulgaristan’a girince. Sınır kapısında hiçbir sorunla karşılaşmadan, Bulgaristan’ı geçmemiz bizim için önemli bir başlangıçtı. Edirne’den sonra en büyük yerleşim birimi Svilengrat (Cesr-i Mustafa Paşa) orta büyüklükte bir il, görünümünde kısmen gelişmiş daha sonra rastlayacağımız gibi on yıldır devamlı gerileme içine giren Bulgaristan şehirlerine benziyor; belirgin bir hüzün var buradaki yaşamda, sokaklar canlı değil, işyerlerinde, evlerin önlerinde hareketsizlik var. İnsan sayısı oldukça az. Fabrikalar çalışmıyor, hatta birisi harabeye dönmüş. Daha önceki dönemlerde üretim yerleri olan binalar yıkılmış, dağılmış. Yine buraya 20 km. uzaklıktaki Harmanlı’nın durumu da hiç farklı değil. Ahmet Hezarfen’in belirttiğine göre burası tarihte önemli bir Türk yerleşim birimiymiş. Şimdi ise ıssızlık hemen göze çarpıyor. 50 km. sonra Haskov (Haskova)’ya varıyoruz.
Haskova
Daha önce edindiğimiz telefon ve adresle temas kurduğumuz Hasan Asar Baba’yı, Akpınar ve Mekedonya Mahalleleri’ni, arıyoruz. İlk adres sormayı Ahmet Hezarfen bir Bulgar’a yapıyor. Yaklaşmışız. Daha sonra bir okulun önünde küpeli, yaşları 13/15 civarında olan gençlere sorduğumuzda ise Türkçe yanıtlar alıyoruz. Onların tarifiyle kolayca buluyoruz, bizi yolda bekleyen Hasan Asar’ı, üç katlı ve bahçeli evinin önünde. Birçok çeşit çiçek ekilmiş bahçeye. Biraz konuştuktan sonra, yukarı çıkıyoruz. Türkiye’deki herhangi bir Türk ailesinin evine çok benzeyen eve ve hane sahiplerine hemen ısınıyoruz. Hemen hazır çaylarımızı yudumluyor, kısa bir sohbetten sonra; yorgunluğumuzu atmadan Otman Baba’ya doğru yola çıkıyoruz. Yolda sohbetlerimizle civardaki köy isimlerini, tepelerin, dağların isimlerini Hasan Asar Baba’dan öğreniyoruz. Buna göre, 30/40 km. uzağımızdaki Otman Baba’ya varmadan Hıdırellez Tepe, Tanrı (Asar) Tepesi’ni görüyoruz, yolda Bulgar köyü olan Tatar Köyü’nü geçiyoruz. Ve karşımızda bir tepenin eteğindeki Otman Baba Türbesi.
Otman Baba
Otman Baba Türbesi bir koruluğun da bulunduğu yüksekçe bir tepenin eteğinde. Oldukça iyi korunduğu ilk bakışta anlaşılan Türbe’ye vardığımızda açıkcası büyüleniyorum. İçinde Alevi-Bektaşi ulularının temsili resimlerinin bol bol bulunduğu türbe çok bakımlı ve temiz. Mumları yakıyoruz. Ahmet Hezarfen Kur’an okuyor, Hakkı Saygı Baba dualar ediyor. Hasan Asar Baba ise buna şaşıyor ve tüm duaların Türkçe olmamasını anlayamadığını söylüyor. Arapça’nın anlaşılmaz laflarının ne işe yaradığını kavrayamadığını söyleyen Hasan Asar Baba, Ahmet Hezarfen’den okuduğu surelerin Türkçe karşılığını kendisine iletmesini istiyor. Yine Türbe’nin önünde başka mezarların da bulunduğu bir başka küçük yapı daha görüyorum. Orayı da ziyaret ediyoruz. Türbenin tepeye bakan arka kısmında ise başka yapılar var. Ocaklar, ateşgedeler, kiler vs. bunların da iyi korunmuş olduğunu görüyoruz. Yine bunların yanında aşları yemek için ayrılmış sandalyeli, masalı üstü kapalı önü açık bir başka yapı daha var. Ben tamamen otlak arazisi olarak ayrılan ve türbe ile koruluktan bir çitle ayrılan tepeye çıkıp uzaktan vadinin resmini çekiyorum.
Bir Bulgar, Alevi-Bektaşi karışı olan Koçaşlı Köyü’nü geçip bölgedeki Alevi (Babai, Kızılbaş) köylerinden birisi olan Karalar (Gorno Krepost (Kale)) köyüne doğru ilerliyoruz. Bu arada Sünni daha doğrusu buradaki ifadeyle Sofu köyü olan Aydoğmuş’u görüyoruz. Yine Sünni Türk köyleri Akkaykoyran, Göktemezler, Doğancılar, Çitlik (Sünni-Alevi karışımı) köylerinden geçiyoruz. Hasköy’le Harmanlı arasında aslında birçok Türk köyü var: Saruhanlı, Habibçe, Yenicelili, Uzunca-ova, Sorgunlu, Alemdar, Akpınar, Mahmutlu, Temirezli, Tuğralı (Duralı), Elmalı, Salihli, Salihler, Seymen-Tırnavası, Tekke köyü.
Karalar Köyü
Karalar Köyü’nde Hasan Asar Baba’nın tanıdığı; Zakir Abdi Rakipli Abdi (91) Amca’nın evine gidiyoruz. Evin önünde eşi sandığımız ama gelini olduğunu öğrendiğimiz Fatma Ana’yla (72) ikisini çalışırken buluyoruz. Ziyaretimizden çok mutlu oluyorlar. Evlerine davet ediyorlar. Biz ise gün batmadan köyün içinde bulunan Hıdır Baba Türbesi’ni ziyaret için izin istiyoruz. Abdi Rakip’ten köyün babasını kendi evine çağırmasını rica ediyor, sohbet etmek istediğimizi söylüyoruz. Hıdır Baba Türbesi köyün içinde oldukça bakımlı küçük bir türbe. Horasan erenlerinden olduğu söyleniyor. Burada meftun olmuş, bu köyde yatırını yapmışlar.
Eve dönerken yolda Hasan Ferhat Baba’yla karşılaşıyoruz. Ferhat Baba’nın 8 yıldır baba olduğunu öğreniyoruz. Hemen yiyecek bir şeyler ve 6 gün boyunca tüm ziyaretlerimizde karşılaşacağımız doluyla, demle karşılaşıyoruz. Bol dualardan sonra Abdi Rakipli Abdi’den yüzyıllık sazından “Kur’anlar” dinliyoruz. Evet Kur’an’lar… Haskova bölgesindeki Babailer, Aleviler, Bektaşiler deyiş ve düvazlara Kur’an, diyorlar. Yine aynı şekilde Hasan Asar Baba ve Hasan Ferhat Babalar da deyişler okuyorlar. Alevilik hakkında söyleşiyoruz. Bir saat kadar kalıp yola koyuluyoruz.
Hasan Asar Baba’nın evine gittiğimizde daha önce telefonla haber verilen Ahmet Ali Osman Hamza Baba’yı bizi beklerken buluyoruz. O akşam gece yarısına kadar, sohbet ediyoruz, söyleşiyoruz. (Hasan Baba’dan Haskova Göveçler’de İbrahim Veli Baba’nın, Kırçaali Elmalı’da Kazeller’de Mehmet Ali Baba’nın olduğunu öğreniyorum.)
30 Mart 2000
Sabah erkenden Kademli Baba, Musa Baba ve Akyazılı’ya gitmek üzere yola koyuluyoruz. 44 km. ilerledikten sonra Stara Zagora, Eski Zagra’ya uğruyoruz, daha sonra 30 km. doğudaki Yeni Zagra’ya geçiyoruz buraya çok yakın olduğunu daha önceden öğrendiğimiz Kademli Baba Türbesi’ni aramaya koyuluyoruz. Onlarca km. dolanıp, çok uğraşmamıza Türk, Bulgar, Çingene birçok kişiye sormamıza rağmen Kademli Baba’nın yerini bulamıyoruz. Hayli köyler geçiyoruz, geri dönüyoruz, 2 saatimiz geçiyor. Hakkı Saygı burayı mutlaka ziyaret etmek istediğini söylüyor. Bulgar köyü Akkaynak, Trakya Köyü, Sirediks’i, Atmaköyü geçiyoruz. Sohbetlerimizde Hasan Baba’dan; Haskova Paşaköy Voyvodova’da Mühittin Baba ile Zakir Pir Sefa’yı öğreniyoruz. Haskova Koçeşli Zalitiks’de Süleyman Dede’nin, Göveçler’de İbrahim ve Nizamettin Dedelerin varlığını öğreniyoruz. Çingenelerin, Türklerin, Bulgarların ortak yaşadıkları Yeni Zagra’da Osmanlı’nın en büyük şayak fabrikasının olduğunu söylüyor, Ahmet Hezarfen. Paderova’yı Bitova’yı yani Kademli Baba’nın bulunduğu bölgeyi arıyoruz. Velhasıl çok uzun aramalardan, tariflerden sonra yanlışlıkla askeri bölgeye girmemize rağmen, askerlerin yardımıyla, yol göstermeleriyle türbenin eteğine geliyoruz. Türbe tüm dolanmamıza rağmen aslında şehir merkezine çok yakın bir alanda imiş. Yüksek bir tepenin başında olan türbenin ancak çatısını görüyoruz. 2-3 saatte ulaşabileceğimizi tahmin ettiğimiz, araç çıkmayan bu türbeyi ziyaret edemeden oradan ayrılıyoruz. Şimdiki hedefimiz ise Akyazılı.
İslimye’yi (Sliven)’yenin yani Çingenelerin yoğun olduğu ilçenin içinden geçerek kuzeye doğru ilerliyor, 30 km. doğuya doğru ilerleyip 4 yol ağzı bir kavşağa varıyoruz. Burada birer kola içtikten sonra Büyük Balkanlar’a adım atıyoruz. Buraya kadar olan ziyaretimizde insanlarda müthiş bir umutsuzluk, neşesizlik hissediyorum. “Baharın neşesi vurmamış yüzlerine / Garip garip bakar insanlar” defterime karaladığım dizeler oluyor. Kilometrelerce uzanan verimli topraklarda makine alet, edavat göremiyorum. Yine kilometrelerce uzanan alanlarda, bağların bozuk durduğunu, çalılaştığını görüyorum. Müthiş güzel bir tabiat, doğa ama işsizlik, çaresizlik pek yaman. (Yol boyu Hakkı Saygı, Ahmet Hezarfen, Hasan Asar’la söyleşiyoruz. Harmanlı’da Hamza Baba türbesinin olduğunu öğreniyoruz. Bulgarca birkaç kelime pişi; yaz, da; tamam, kaksi; nasılsın, dobrohutro; günaydın… Bulgar Yazar Peter Beron’un köyü Peron’dan geçiyoruz. Varbitsa Kasabası’nı, Alevi köyü Yenimahelle’yi, çok büyük bir Sünni Türk köyü Preslav (Eski İstanbulluk)’u, Büyük bir Sünni Köyü Yeni Akdere (Beorika), Sünni köyü Tutsa, Veleniva, Yankova (Nurcuların olduğu söyleniyor) Bulgar Hırsova, Sünni Doyuranlar’ı geçiyoruz.
Büyük Balkan Dağları’nda kuş uçmuyor, araba geçmiyor. Saatler boyunca süren yolculuğumuz aslında biraz riskliydi. Yollar o kadar kötüydü ki araba haşat oldu. Hele ağır kıştan sonra kırılan ağaçlar yollara kadar dökülmüş, o kadar bakımsız kendi haline bırakılmış bir orman vardı ki; binlerce ağaç kurumuş, kırılmış, yıkılmış ama hiç el değmemiş.
Şumnu
Bu zor yolculuktan sonra Şumnu’ya varıyoruz. Ahmet Hezarfen’in şehri. Okulu buradaki Nüvvapta okumuş. Orta büyüklükte bir ilçe merkezi görünümünde olan Şumnu’da Ahmet Hezarfen pek zorlanmadan yıllar önce okuduğu okulu buluyor. Buradaki öğrenci ve öğretmenlerle konuşuyor. Fotoğraflar çekiyoruz. Okul şimdi İmam Hatip okulu olmuş. Okulun karşısında büyük tarihi Tombul Camii’de ibadet eden insanları görüyoruz. Bulgaristan’da sayıları sınırlı olan benzin istasyonlarını bulmak da bir mesele. Şehir çıkışında benzin alıp yola koyulacakken yine büyük bir aksilik arabanın tekeri patlıyor. Birkaç saat oyalanmak zorunda kalıyoruz. Hele hele çok istediğimiz Musa Baba Türbesi’ni de bulamayınca akşam üzeri olan bu olay planımızı değiştiriyor. Varna’ya Akyazılı’ya gitmeyi bir gün sonraya bırakıyor; doğruca kuzeye Karalar, Akkadınlar köylerine doğru yol alıyoruz. Yani Deliorman’a. Bulgaristan’daki en yoğun Alevi-Babai-Bektaşi yerleşim bölgesine.
Çernik (Karalar)
Yine Madara’dan geçip Yeni Pazar’a uğruyoruz. Kuzeydeki diğer bir ilçemiz Mahmuzluk. Bir ilçe büyüklüğündeki Akkadınlar’a (Dulovo) vardığımızda akşam olmuştu. Akkadınlar’dan geçip hemen ayrı bir mahalleymiş gibi duran Karalar’a (Çernik’e) yani Hakkı Saygı’nın annesinin köyüne varıyoruz. Hakkı Saygı’nın dayısının kızına konuk oluyoruz. Yine, çiçekli, ağaçlıklı güzel bahçeli hanede ev sahibi Mehmet Ali Karakaş bizi çok iyi karşılıyor. 69 yaşındaki Karakaş’ın bilgili, ilerici, bir insan olduğu anlaşılıyor.
Hemen durmadan; yarinki programımızı yapıyoruz. İlk hedef sabah erken Akyazılı’ya ve Musa Baba’ya gitmek, civar köylerdeki babalarla bir toplantı yapmak ve özellikle Abdullah Baba ve diğer bilgili babalarla söyleşiler yapmak.
Hiç durmadan kalkıp Akkadınlar’daki Abdullah Baba’nın yanına gidiyoruz. Ahmet Hezarfan çok yorulduğu için gelemiyor. Perşembe olduğu için Abdullah Baba’yı cemde buluyoruz. Bizi kabul ediyor. Sohbet ediyoruz. gelen canlarla selamlaşıyoruz. Niyazlaşıyoruz. Planımızı uygun bulan Abdullah Baba bize yardım etme sözü veriyor. Diğer kendine bağlı ve civar köylerdeki babalara haber vereceğini söylüyor. Aynı hassasiyeti Mehmet Ali Karakaş da gösteriyor. Cemde istisnasız tüm kadın ve erkekler birbirleriyle selamlaşıp, niyazlaşıyorlar. Ana Sultan da Abdullah Baba’nın yanında hemen hemen tümüyle Abdullah Baba kadar saygı görüyor, hizmetlere katılıyor. Çerağlar yanıyor, sohbetler ediliyor. Ceme giren tüm çiftler musahipli. Burada kesinlikle musahipsizler ceme giremiyorlar. Bizi o kadar sıcak karşılıyorlar ki, bırakmak istemiyorlar. Eve dönerken; yine Hakkı Saygı’nın bir başka dayısının kızına konuk oluyoruz. Baba olan hane sahibi bizi bırakmıyor. Sohbet ediyoruz, söyleşiyoruz, berber olan babayla. Gece yarısına doğru kaldığımız eve dönüyoruz, hazırlanan lokmalardan alıyoruz. Saat bire doğru yatıyoruz. Ama Hakkı Saygı ile Mehmet Ali Karakaş sohbete devam ediyorlar.
Karalar Köyü; 700 Hane, 3000 kişi, Muhtar Ali İbream (İbrahim) (Alibram)
Akkadınlar Köyü; 1200 Hane, 5000 nüfus. Bu köyler tümüyle Alevi-Bektaşi.
31 Mart 2000
Akyazılı
Sabah yine çok erken kalkıp, yollara düşüyoruz. Bugün arabayı Hakkı Saygı’nın yiğeni Süleyman kullanıyor. Yari Bulgar, yarı Türk Mejden’ı, Kableşkovo’yı, Tervel yani Kurtpınar’dan, Koçmar’dan, Karapelit’ten geçerek Dobruc’a yani Pazarcık’a, Hacıoğlu’na uğruyoruz.
Balçık’tan sonra Balçığa yakın, yol kenarında olan Batova’daki Akyazılı Türbesi erkenden ziyaret ediyoruz. Aslında merkezi bir yerde, yol kenarında çok geniş bir bahçe içerisinde olan bu türbe Türk kültürünün Bulgaristan’daki simgelerinden birisi. Fakat içeri girince gerçekten çok hüzünleniyoruz. Kitabesi kırılmış, çatısı uçmak üzere olan türbenin diğer hizmet binalarının içinde kuzular otluyor. Çok büyük olduğu anlaşılan fırınlığın bir tek tepesi kalmış. Bahçesinin içinde büyük bir şadırvanı ve ayrıca çeşmesi olan bu yapının yaklaşık 500 yıllık olduğu anlaşılıyor. Ahmet Hezarfen kitabesinden burayı II. Beyazıd tarafından yaptırıldığının okunduğunu söylüyor. Bekçisini bulup türbeyi açtırıyoruz. İçi de dışı gibi harap olmuş bu 7 dilimli mimari üzerine oturtulmuş, Alevi-Bektaşi renginin tüm renklerinin olduğu, bir zamanlar çerağların yandığı bu mekanda kuşlar yuva yapmış. … hüzünle ayrılıyoruz türbeden.
Güneye nazaran kuzeydeki toprakları ekilmiş, görünce seviniyorum. Böylesine güzel bir ülkenin harap olmasına içim dayanmıyor.
Alevi-Sünni Türklerin, Bulgarların giyimleri birbirlerine o kadar benziyor ki bunları birbirinden ayırmak mümkün değil. Yollar boyunca insanları hayvanlarıyla iç içe çalışırken görüyoruz. Kavga yaşam kavgası, herkes bir uğraş içinde. Kapılarının önünde oturup sohbet eden kadınlar yol boyu bize gülümsüyor. Tarlalarda, yollarda tek tip elbiselerle çalışan işçi kadınlar ise hayatın yükünü omuzlamış gibiler.
Musa Baba
Sonra bir gün önce patlayan tekerimizi tamir için Varna’ya gidiyoruz. Deniz kenarındaki bu şehir oldukça gelişmiş. Bir sanayi ve ticaret merkezi görünümünde. Oto tamir kulübelerinin yanında Türkiye’deki gibi seyyar satıcılar sarıyor çevremizi. Neyse ikinci el bir tekeri 25 levaya (sıfırların atılmasıyla leva 0.99 Mark olmuş, fakat tabii ki paradan sıfır atmak hiçbir şey ifade etmiyor, uluslararası alanda levanın değeri yine aynı) alıp, tekrar yola düşüyoruz. Hedef yine Musa Baba Tekkesi, amaç bir gün önce saat 16.00’da yapmayı planladığımız Babalar Toplantısı’na zamanında varmak. Doğudan tekrar batıya yöneliyoruz. Yeni Pazar civarındaki türbeyi uzun aramalardan sonra buluyoruz. Tekke Kolçası isimli köye yakın bir tepenin eteğinde bulduğumuz Musa Baba Türbesi’nin önünde bir gölet var. Yakın bir tarlada çalışan türbenin bakıcısı Ahmet Bey (Gacal lakaplı) anahtarı bize veriyor. Burası da oldukça bakımsız, küçük bir türbe. Alçak tavanı, kiremitli çatısıyla tipik bir ziyaret yeri. Önünde geniş bir bahçesi olmayan bu türbede bir tepenin eteğinde. Ziyaretimizi yapıyoruz; mumları Hakk-Muhammed-Ali aşkına yapıyoruz, gönlümüzün gamı gidiyor, okunan dualarla. Türbe’nin önünde bu arazinin sahibinin olduğunu öğrendiğimiz iki katlı bir binayı da görüyoruz. Bu türbenin hemen yakının da ise Gübürlü Baba Türbesi’ni var. Yine tekrar kuzeye hareket ediyoruz. Bir kısmında farklı güzergâh izlediğimiz yolla Mahmuzluk’a ve Karalar’a varıyoruz. Yemeğimizi yedikten sonra hemen cemevinin, caminin ve bir türbenin (yakın zamanda ölen üç kişinin mezarının bulunduğu yer) alana gidiyoruz. Ummadığım bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Karalar’da Babalar Toplantısı
Yaklaşık 40 babanın ve zakirin geldiği toplantıyı açık havada yapmayı tercih ediyoruz.
Ziyaret nedenimizi, Anadolu İnanç Önderleri İkinci Toplantısı’nı, CEM Vakfı çalışmalarını anlattığımız toplantıda ben, Hakkı Saygı, Ahmet Hezarfen birer konuşma yapıyoruz. Konuşmamda özellikle Alevilik, dedelik, geleneksel inanç kurumlarımıza değiniyorum. Daha sonra katılımcılara söz veriyoruz. Konuşmaya pek istekli görünmeyen babaları çok sık ricalarla konuşmaya davet ediyorum. Ama belli babalar konuşuyor. Bizi büyük bir sevecenlikle karşılayan babaların ziyaretimizden çok memnun oldukları anlaşılıyor. Kendilerine dağıttığımız dergi ve kitapları büyük bir aşkla alan babalarla sıcak temasımız oluyor.
Baltacı Yeniköy’den Halim Süleyman Baba (20 yıldır baba) Latince Kur’an ve dini kitaplarla hutbeler istiyor. Akkadınlar’dan Şair Ali Bayram, Cem Dergisi ve diğer dergilerden istiyor. Karalar’ın köy imamı Ahmet Sakallı, televizyon kanalı açılmasını, radyo istasyonunun oraya kadar uzanmasını, imam hatip benzeri bir okulun olmasını istiyor. (Sünni kökenli imam, Bektaşiliğe intisap etmiş ama tam uyamamış görünüyor), Söğütçük Köyü’nden Muharrem Karagöz Baba (14 Senelik Baba), Baltacı Yeniköy (Bradvari) Merdan Hakkı Celil Baba, Sögütçüklü Hüseyin Akçaoğlu (14 yıl) Baltacı Yeniköylü Ali Rıza baba (13 yıldır baba), Akkadınlar’dan Abbullah Baba, Baltacı Yeniköy’den Recep Hakkı Baba, Karalar’dan Selman İbrahim (19 yıldır baba) Karalar’dan Aziz Halil, Karalar’dan Süleymanoğlu Ali Yusuf (3 yıldır baba) babalar söz alıp konuşuyorlar. Ortak yan, daha çok kitap, dergi, belge, bilgili insan isteği, orta çalışmalar yapılması, farklı törelerin birleştirilmesi, kendilerine sahip çıkılması vs.
Toplantıya katılan babalar; (tespit ettiklerimiz)
Söğütçük Muharrem Karagöz Baba (14 Senelik Baba),
Sögütçük Hüseyin Akçaoğlu (14 yıl),
Bradvari Baltacı Yeniköy Ali Rıza baba (13 yıl,
Bradvari Baltacı Yeniköy Recep Hakkı Baba,
Bradvari Baltacı Yeniköy Merdan Hakkı Celil Baba,
Bradvari Baltacı Yeniköy Alim Süleyman Baba (20 yıl,)
Bradvari Baltacı Yeniköy Ali İbrahim Baba (6 yıldır baba
Bradvari Baltacı Yeniköy Süleyman Hasan (18 yıldır baba)
Bradvari Baltacı Yeniköy Tahir Yaşar Kabu (15 Yıldır)
Bradvari Baltacı Yeniköy Halil Ali Ateş (1 yıldır baba)
Dulova Akkadınlar Bünyamin Salih İlyas (6 yıl)
Dulova Akkadınlar Ahmet Ramadan Nebioğlu (20 yıldır baba)
Dulova Akkadınlar Abdullah Hasan Abdullah (21 yıl)
Dulova Akkadınlar Veli Maksut Halis (8 yıldır baba)
Dulova Akkadınlar Abdullah Baba
Dulova Akkadınlar Şevket Rıza Ali (3 yıldır baba)
Çernik Karalar Selman İbrahim (19),
Çernik Karalar Aziz Halil
Çernik Karalar Süleymanoğlu Ali Yusuf (3)
Çernik Karalar Köy İmamı Ahmet Sakallı,
Çernik Karalar Ahmet Mehmet Salih (24 Yıldır baba)
Çernik Karalar Rıza Salimoğlu (8 aydır baba)
Çernik Karalar Mustafa Salih Murteza (12 Yıldır )
Çernik Karalar Nebi Hüseyin Sadık (15 Yıldır)
Çernik Karalar Seyyid Ali Salih Mehmet
Türkiye’den
Hıdır Çeken Bektaşi babası, 23 yıldır baba.
Konuşmalardan sonra akşam Karakaş’ın evinde toplanıyoruz. Toplantı’da özellikle Abdullah Baba’dan detaylı bilgi ediniyoruz. Söyleşimiz 5 saate yakın sürüyor.
Abdullah Baba’dan öğrendiğimiz göre;
Karalar’da 11 Baba
Dulova 10 Baba (2 Çarşambalı)
Söğütçük 3 Baba
Baltacı Yeniköy’de 10 Baba (2 Çarşambalı)
Kolebina 4 Baba (1 Çarşambalı)
var. Çarşambayı Hz. Fatma Ana’nın doğum günü olarak kabul ederlermiş. Pazarteliler Babailer, Aleviler; Çarşambalılar Bektaşiler.
Sevarlar (Ceferler’de) Tahir Baba, Salih Fıçıçı Baba, Kamber Dede
Bisertsi Kazcılar
Mıdrova Mesim Mahella Hüseyin Dede
Preslavstsi Yeniceköy Ahmet Baba
Ostrovo Adaköy 1 Baba varmış.
Rusçuk’da Aleviler var.
Karalar’da Mustafa Salim Murtaza Baba
Seyid Ali Milat Baba
Ali Yusuf Süleyman Baba
1 Nisan 2000
Hedefimiz Demir Baba, Yunus Abdal, Hekim Ali Baba Türbeleri; Sevar, Kubrat, Yeniceköy, Bisertsi (Kazcılar) köyleri.
Sabah erkenden yine yollara düşüyoruz. Bulgaristan’da yollar bozuk da olsa, dar da olsa, hemen tüm köy, ilçe, il yollarında rastladığımız bir uygulama çok güzeldi. Hemen tüm yolların kenarlarında iki yanlı, yollar boyunca ağaçlandırma yapılmıştı. Bu meyve ağaçlarının yaz aylarında çiçeklerinin hele meyvelerinin görülmeye değer olduğunu söylüyorlar Hakkı Saygı Baba ve Ahmet Hezarfen. Bu uygulamanın temelinin Mithat Paşa tarafından atıldığı söyleniyor.
Yörenin ilçe merkezi konumundaki Horasanlı Kemal Baba tarafından kurulan Kemaller (İsperih) (Akkadınlar’a uzaklığı 35 km., Karakoç (Oven), Sungurlar, Rahman Işıklar, Çiller (Kadiri-Bektaşi), Kasaba kadar büyük Okors (Bektaşilerin olduğu söyleniyor) köylerini geçiyoruz.
Tabiat bir harika, buralarda ekim-dikim işleri daha düzenli, ağaçlık, geniş ovalar, düzlükler var. Hayvanlar göletlerde su içiyorlar. Yolda; Üyüklü, Küçük Üyüklü, Kitencevo (Hıdır Köy Sünni, Alevi de var Hasan Asar Baba’nın bir tanıdığına uğruyoruz. Köy dümdüz bir ova içinde atlar, tavuklar geniş ovada yayılıyorlar), Ova Şarman (Çorap Baba’nın köyü, boşalmış (Türk-Kadiri), Selahattin Köyü (Sünni), Golyam Porovets Büyük Kokarca, Küçük Kokarca (Evengalistler var), Duraç Ludogortsi Türk-Tatar köyü, Işıklar Köyü (Musa Baba türbesi var) köylerini geçiyoruz.
Büyük Kokarca
Bu arada Büyük Kokarca (Golyam Porovets) Köyü’ne, Ahmet Hezarfen’in baldızının evine uğruyoruz. Ev o kadar temiz ve düzenli ki açıkçası şaşırıyorum. Burada bizim Türkiye’de bildiğimiz köy yaşamında farklı bir yaşam tarzı var. Köy olarak nitelendirilen tüm yerler düzenli, yolu, suyu, elektriği, sağlık ocağı, okulu vs. düzeniyle küçük ilçe görünümündeler.
Evin önü bir çiçek bahçesi gibi. Köy çok güzel, yemyeşil, evler düzenli. Bize kahve hazırlıyorlar. Ahmet Hezarfen burada da bir arkadaşını görüyor, çok duygulanıyor.
Yunus Abdal
Kemaller’den sonra, Yonkovo, Yunus Abdal Köyü’ne gidiyoruz. Yani Ahmet Hezarfen’in köyü. Ahmet Hezarfen kendi akrabalarını, arkadaşlarını, köylülerini görünce duygulanıyor, seviniyor, göz yaşlarını tutamıyor. Doğruca köyün yanındaki Yunus Abdal Türbesi’ne gidiyoruz. Nasrettin Hoca’nın türbesine benzeyen türbenin koruluk olan etrafını temizlemek üzere köylüler toplanmışlar. Buna “imece” (brigada) diyorlar. Tıpkı Türkiye’deki gibi. Koruluğu ve türbeyi temizleyen insanlar çok mutlu oluyorlar. Kırılmış mezar taşlarının tümü 7 dilimli. Çevrede birçok mezar taşı var. Tekrar yola koyuluyoruz. O kadar hızlı hareket ediyoruz ki, Ahmet Hezarfen kendi evine bile gidemiyor.
Hüseyinler Bektaşi-Sünni köyüymüş. Büyük bir Türk köyü Zevat Mithat Paşa’nın köyü. Kubrat (Balpınar) Türk-Bulgar Köyü ile Sevar (Caferler) Köyü yan yana.
Demir Baba Türbesi
Arzulayıp sana geldim,
Ol mübarek yüzün sürdüm,
Eşiğine başım koydum
Demir Baba Hu.
Şumnulu Dertli Katip
Yunus Abdal’dan sonra yine biraz dolandıktan sonra çok ünlü Demir Baba Türbesi’ne varıyoruz.
Türbe çok geniş bir vadinin hemen dibinde kurulmuş. Doğayla öyle uyum içinde bütünleşmişki, sanki bin yıllardır burada, bin yıllar daha burada kalacak, Türk, Alevi kimliğinin bir sembolü, bayrağı olarak.
Onlarca metre aşağıya, onlarca merdiven basamağından Ahmet Hezarfen’in inişi çok zor oluyor. Ama o kadar heyecanlı ki, o kadar mutlu ki, bu görülmeye değerdi. Bu değerli yazarımız, bir Bektaşi Babası bilgeliğindeki bu Türk aydını tüm insan sıcaklığını yansıtıyor. O burayla ilgili hemen tüm anlatıları biliyor. Bana tüm birimleri gösteriyor, aşkla, heyecanla; birçok binası yıkılan Demir Baba’nın ana yapısı sağlam kalmış. Kapısında bir Bulgar türbedar var. Ahmet Hezarfen onunla Bulgarca konuşuyor; türbedar Türk, Bulgar çok fazla insanın farklı yörelerden gelip burayı ziyaret ettiğini söylüyor. Bir taş duvarla çevrilmiş bahçenin içinde kiler ve çeşme var. Bu çeşmeden akan suyun şifalı olduğuna inanılıyor. Türbeyi ziyaretimizde hemen dikkat çeken bir hoca başlığının Demir Baba’nın mezarının başına geçirilmiş olması. Halbuki 7 köşeli türbe tüm otantikliğiyle, Alevilikle ilgili resimleriyle, mumlarıyla buranın Alevi mabedi olduğunu haykırıyor. Türbenin kapısında la feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar yazılı. Daha sonra üstten dolanarak vadiyi ve türbeyi en iyi gören tepeye çıkıyoruz. Tüm vadi ayaklarımızın altında, türbe buradan daha net görülüyor. Bulgar gençleri geziniyorlar, piknik yapıyorlar. Ahmet Hezarfen Demir Baba’nın ayak izini, atının ayak izinin olduğuna inanılan çukurlukları bana gösteriyor. Çarçabuk oradan ayrılıyoruz. Yine bir Türk çobana Caferler’i sorarak.
Ca’ferler
Balpınar köyüne 10 km. uzaklıktaki Ca’ferler (Sevar) Köyü’nün dedesi Salih Fıçıcı’nın evine konuk oluyoruz. Ona büyük baba, deniyor. Yaşı doksanın üzerinde. Hasta yatıyordu. Onun yerine kardeşi Hüseyin Fıçıcı vekillik ediyormuş. Zaten hem dedesi, hem babası baba imiş, bariz dedelik etkileri var burada. Hüseyin Fıçıçı Ahmet Hezarfen’in okul arkadaşı çıkıyor. Dini konularda bilgili olan Hüseyin Bey iki el yazması eser getiriyor. Ahmet Hezarfen’le birlikte inceliyorlar. Kitapların önemli olduğu görülüyor. Birisi Buyruk’a benziyormuş. O kitap ve diğer kitabın bir köşesinde ise ilginç notlar var. Bir hatıra şeklinde kaleme alınan bu metinlerde; bu haneyi ziyaret eden önemli insanların imzaları var.
Diğer dedelerin isimlerini öğreniyoruz:
Sevar Ceferler
Salih Fıçıcı
Hüseyin Fıçıcı
Ali Hüseyin Kedik
Kamber Kadir
Musa Ramadan
Mehmet Salih
Nuh Şeremet
Köyde çarşambalı dedeleri ise şunlar
Hüseyin Karasan (Baş Çarşambalı Dedesi)
Tahir Makan
Mehmet Nebi
Mehmet Ali Mehmet
Hasan Hüseyin Öküzcü
Bize her konuda yardımcı olan Salih Fıçıçı’nın damadı Süleyman Muharrem Solak ve eşi Fatma Solak gerçekten bu yola gönül vermiş insanlar. Buraya gelişte beni hem sevindiren hem duygulandıran önemli bir olay oldu. Daha içeri girer girmez Fatma Solak, a! Ayhan Aydın diye ünledi. Ben buraya gelişimizi onlara birisinin haber verdiğini sandım; ama beni Cem degilerindeki fotoğraflarımdan tanımış. Bize sofra kurmaya hazırlanıyorlar. Bu arada Ali ve Hüseyin Babalarla söyleşi yapıyorum. Çarşambalı Hüseyin Baba eskiden birbirlerinden kız bile alıp vermeyen Çarşambalılar ve Pazartelilerin şimdi arasında hiçbir sorun ve fark olmadığını söylüyor. Tek farkın ibadette gün farkı olduğunu söylüyor. Burada çok güzel bir yemek yiyoruz. Bir büyük tepsi kaz etinden sonra, bir başka tepside fırında kuzu kızartma geliyor ki, müthiş lezzetli. Bu yemek gece yarısına kadar bize yetiyor.
Süleyman Bey’den iyice öğreniyoruz; Bisertsi yani Kazcıların Nasrettin Mahellesi’nin Sünni, Cevizli Mahellesi’nin Alevi yerleşim yerleri olduğunu, Mesim Mahallesi’nin de (Mıdrova)’nın babaları olan bir Alevi köyü olduğunu. Ayrıca 6/7 Mayıs tarihlerinde kutlanan Hıdırellez etkinliğinin de yörede sadece Ca’ferler’de kutlandığını da yine Süleyman Solak’tan öğreniyoruz.
Mesim Mahalle (Mıdrova)
Burada çok yaşlı Hüseyin Nebi Baba’yı, Hasan Asar Baba hemen buluyor. Baba oldukça yaşlı ve hasta. Öyle ki Baba’nın elleri titriyor. Hemen evinin önünde sohbet ediyoruz. Hanımı ve diğer kadınlar başımıza toplanıyorlar. 18 yıldır baba olan Hüseyin Nebi Baba diğer babaların isimlerini alıyoruz. Güzel bir sohbetle gönüllerini aldığımız bu insanlar o kadar cana yakın, o kadar cana yakınlar ki; Türk misafirperverliği, sıcaklığını içimizde hissediyoruz. Hüseyin Nebi Baba’dan, bu köyün 400 hane olduğunu, 2000 kişinin yaşadığını öğreniyorum.
Köydeki diğer babalar:
Selman Durmuş Baba
Murtaza Baba
Murtaza Baba
Ali Baba
Hüseyin Baba
Hüseyin Baba
Hüseyin Baba
Hasan Baba
Mümin Baba
Hekim Ali Baba Türbesi
Bize Ca’ferlerden refakat eden Süleyman Solak’ın da yardımıyla, biraz dolaşmamıza, kestirme olması amacıyla çok bozuk yollardan daha doğrusu tarlalardan, tepelerden dolanmamıza, geçmemize rağmen Bulgar Belitsa köyünü geçerek Denizler’e (Varnentsi) varıyoruz. Burası eskiden Alevi köyü iken şimdi Bulgar köyü olmuş. Türkler göçmüş ve dağılmışlar. Köy yakınındaki Hekim Ali Baba Türbesi’ni ziyaret ediyoruz. Demir korunaklarla çevrilmiş bulunan bahçesinde yedi dilim başlıklı mezar taşlarının olduğu türbe, oldukça harap halde. Arka tarafından kırılan camlardan içeri bakıyoruz. Üç yatır var. Neyse ki dışardan çektiğim fotoğraflar çıktı. Türbenin dışında yakın zamanda yapılan ama yıkılmaya yüz tutmuş, yemek pişirme yerlerini görüyoruz. Hekim olarak ünlenen Ali Baba’nın türbesinin içinde Haydar Baba’nın fotoğrafını gösteren Ahmet Hezarfen onu tanıdığını, çok bilgili bir baba olduğunu söylüyor.
Yeniceköy
Yine buraları çok iyi bilmesine rağmen Süleyman Solak’ın bile şaşırması bir başka Alevi köyü Yeniceköy’e ulaşmamızı engellemiyor. Burada köyün baş babası Ahmet Süleyman Baba’yı buluyoruz. 38 yıldır baba olan Ahmet Süleyman 82 yaşında. Sağlığı bozuk olmasına rağmen bizi kapıda karşılıyor, ziyaretimizden çok memnun olduğunu belirtiyor. dualar, güzel deyişler okuyor. Oğlu ve gelini bizlere çok sıcak davranıyorlar. Hemen bir kahve yapıyorlar. 220 hane olduğunu öğrendiğimiz köyün Çarşambalı babasının Yusuf Baba, “tarik ehli” diye nitelendirilen pazarteli babalarının da Sabri ve Süleyman Babalar olduğunu öğreniyoruz.
Romanya sınırına kadar olan yolculuğumuz Tutrakan Kasabası yani Tuna boylarından sonra yeniden güneye doğru yöneliyor.
Bisertsi (Kazcılar) Nasrettin Mahallesi
Buranının isminin farklı farklı oluşunun nedenini köye varışta da görüyoruz; zaman zaman Kazcılar geçiyor, zaman zaman Nasrettin Mahellesi’nin ismi tüm köy için kullanıyor. Ama Nasrettin (Bisertsi) dense de buradakiler de Alevilerle, Sofuların (Sünnilerin) mahallelerinin farklı farklı olduğunu öğreniyoruz.
Köyün baş babası Aliş Baba’nın evine misafir oluyoruz. 70 yaşındaki Aliş Baba 5 yıldır babalık yapıyormuş. Bizi evine, evin içindeki cem odasına alan Aliş Baba diğer babaları çağırtırken hanımı da bize çok yakın davranıyor; aynen Anadolu’da olduğu gibi kaç-göç yok. Tüm Bulgaristan seyahatimiz esnasında bunu görüyoruz. Meydanevi, cem odasında postlar serilmiş, Hz. Ali, Oniki İmamların resimlerinin asılı olduğu tablolar yer alıyor.
Diğer Babalar
Veli Baba
Adem Baba
Mehmet Baba
İbrahim Baba
İsa Mürsel Baba
Hüseyin Baba
Toplanmaları için babalara haber ulaştırılıyor, İsa Baba ve Adil Baba geliyorlar. Bu arada bir dönemin en hızlı komünisti Memiş Memişov Amca ise dikkat çekici karakteriyle beni şaşırtıyor. Bir roman kahramanını andıran Memiş Amca’nın tavırları çok ilginçti. Çok güzel şiirleri ve yazıları olduğunu öğrendiğimiz Memiş Amca, takım elbisesiyle, fularıyla, kibarlığıyla, nezaketiyle çok dikkat çekici. Dede postuna niyaz ederken; “yer anamız, gök babamız, güneş atamız… biz Şamanizm’den geldik… diyen Memiş Memişov Türk töresinin, gelenek ve göreneklerinin Deliorman’da, Bulgaristan’da yaşadığını söylüyor. Hakkı Saygı’nın Alevilikte Kur’an’nın yadsınamaz önemi olduğuna ilişkin konuşmaları, okuduğu Kur’an surelerini sıralaması Memiş Amca’nın bu görüşlere karşı çıkması her ikisinin tartışması sonucunu doğuruyor. Esas Alevilik Deliorman Aleviliğidir, diyen Memiş Amca; bize bir şey öğretmeye geldiyseniz yorulmayınız, asıl biz size gerçekleri öğretelim, şeklinde konuşuyor. Ve Hakkı Saygı ile Memiş Memişov’un konuşmaları ve tartışmaları hararetleniyor. İkisi birden ayağa kalkıyor. Mutlak bir kavga ortamı oluşuyor, araya Ahmet Hezarfen giriyor, tarafları yatıştırmaya çalışıyor. Zor da olsa bunu başarıyor.
Benim konuşmalarımı beğendiği anlaşılan Memiş Amca, (Maalesef Memiş Amca’yı bu ziyaretten sonra yazın bir hastalık sonucu kaybettiğimizi kızı Eğitimci Ruhşen Fer’den öğreniyoruz. Memiş Memişov’un binlerce kitaplık kütüphanesi, araştırmaları, şiirleri inşallah değerlendirilir) Aliş ve İsa Babalarla söyleşi yapıyorum. Bilgilerini derliyorum. Köyde 150 hane Alevi olduğunu öğreniyorum. 77 yaşında olan İsa Baba 2 yıldır babalık yapıyormuş. 15 çift yani 30 talibi olan İsa Baba, 16 yıl önce ölen Şakir Baba’dan sonra baba olmuş, yani 16 yıl sonra.
Gezimizin en uzun ve yorucu gününün gecesinde, yolda zaman zaman yağan yağmura rağmen, tekrar Ca’ferler köyüne dönüyoruz.
2 Nisan 2000
Sabah 6’da kalkıyorum. Hafif yağmur yağıyor. Hemen bir kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltıda çay var, ama burada çay, ıhlamur. Kıpkırmızı ıhlamurlarımız hazır olduktan sonra taze köy peynirini bol bol yiyoruz. Dışarıdaki serinliğe karşın, insanların sevecenliği, temizliği, tüm fakirliklerine rağmen lezzetli ve temiz yemekleri beni mest ediyor.
Biz onlardan, onlar bizlerden ayrılmak istemiyorlar, gözümüz arkada kalarak, saat: 7’de yola çıkıyoruz. Hedef Kotel’e (Kazan) bağlı, Yablonova (Alvanlar) köyünü ziyaret etmek. Hasan Baba’yı, Mustafa Keloğlan’ı, Hüseyin Işık’ı bulmak temel hedefimiz. Razgart’tan önce bir Türk köyü olan Kuyucuk’u, daha sonra Çukurova Köyü’nü geçiyoruz. Eski Cuma yani Tirgovişte bir Türk kasabası. Arnavutköy’ü geçiyoruz, Eski Cuma yakınlarında, şehir merkezini bir tepeden gören yamacın eşiğinde çok bilinip, sayılan Kız Ana Türbesi’ni ziyaret ediyoruz.
Kızana Türbesi
Momina olarak isimlendirilen türbe oldukça iyi korunmuş bir durumda. Türbede bizi bir sürpriz bekliyordu. Adak kurbanı kesen bir Türk aileyle karşılaşıyoruz, Türbe önünde. Türk olan türbedar Halime Ana bize Kız Ana’nın hikayesini anlatıyor. Bu tepeye gelip kalan Kızana, babasının ısrarına rağmen geriye dönmüyor, hiç evlenmeden burada kalıyor. Herkesin yardımına koşuyor, çok temiz, saf olan Kızana’nın kerametleri olduğuna inanılıyor. Çok farklı yörelerden Alevisi, Sünnisi binlerce insanın ziyaret ettiği Kızana Türbesi’ne çocuğu olmayan, işi olmayan, hasta olanlar dilek diliyorlar, kurban kesiyorlar. Duvarlarda özellikle kadın giysileri dikkat çekiyor. Kurban eti pişiyor, kazanlar kaynıyor, bizim de yemeğe katılmamızı istiyorlar, çok ısrar edilince biraz bekliyoruz, ateş közüne atılan etlerden lokma ediyoruz. Ahmet Hezarfen Kur’an okuyor, Hakkı Saygı Baba dua ediyor. Orada bulunanlar bundan çok etkileniyorlar. En dikkat çeken nokta, ateşgedelerin, ocakların çok sağlam olması burada sürekli kazanların kaynadığı anlaşılıyor. Türbenin hemen aşağısında Türk mezarlığı görüyor, türbenin hemen üst tarafında yine bir Türk köyü var. Çok yüksek bir tepede bulunan türbenin eteğinden bir ova içindeki tüm Eski Cuma görülüyor.
Alvanlar (Yablonova)
Bir ilçe merkezi büyüklüğü kadar olan Alvanlar’la beraber bölgede Veletler ve Küçükler diğer Alevi köyleri. 30’dan fazla Türk köyünün olduğu bu bölgeye Gerlevo deniliyor.
Köyün merkezine Pazar kurulmuş. Tıpkı Anadolu’daki pazarlar gibi, insanlar alış-veriş yapıyorlar. Hasan Baba’yı çitlerle çevrilmiş evinde bulamıyoruz, pazara gittiğini öğreniyoruz. Biz de pazar yerine dönüp onu soruyoruz. Bu arada tesadüfen Elvan Vakfı Başkanı Hüseyin Işık’ı görüyoruz. Hemen orada yazarlar; Mustafa Keloğlan’ı, İbrahim Mehmet İğnebolulu’yu da buluyoruz. Çok gezip yorulmadan hepsini bir arada bulmamız bizi sevindiriyor. Pazar yerine çok yakın olan Hüseyin Aşık’ın evine yöneliyoruz, hemen her evin önünde olduğu gibi çiçekli bir bahçeden eve giriyoruz. Biraz sonra Hasan Baba, Hak ve Özgürlükler Partisi ilçe başkanı genç Cemal İdris de sohbete katılıyor. Onlarla söyleşimiz iki saat kadar sürüyor. Söyleşilerle yöre edebiyatı, inanç yapısı, türbeler, yaşamı hakkında çok önemli bilgiler ediniyoruz.
1000-1100 hane kadar olduğunu öğrendiğimiz köyde yaklaşık 3600 kişi yaşıyor.
Mustafa Keloğlan’dan Alevi Keşmekeşliği ve Bulgaristan’da Kızılbaşlık isimli kitabın Mehmet Beytullah tarafından Türkçe olarak Sofya’da çıkarıldığını öğreniyoruz.
Civardaki Sünni Köyler: Doğancılar, Topuzlar, Hamzalar, Karatlar, Karagözler, Rahmanlar, Velibeyköy, Kademler, Büyük Tekeler, Küçük Tekeler, Mutaflar…
Hasan Fedal Molla Baba’nın 9 yıldır baba olduğunu öğreniyoruz. Veletlerin ve Küçükler’in de babası olan Hasan Baba, her zaman değil, zaman zaman cem yaptıklarını söylüyor.
Hafif yağmur altında öğleden sonra hareket ediyoruz. hedef Paşaköy ve Haskova. (Yolda Hasan Asar Baba’dan Kırca Ali’deki Alevi köylerini ve babaların isimlerini öğreniyoruz: Mandacı (Bivolyani, Ebül Baba Türbesi var), Elmalı (Yabılkovets, Köyü, Kazeller Köyü, Kışla Köyü, Ketçalı, Mestanlı Köyleri. Haskova’ya bağlı köyler; Beyköy’de (Glomantsi) Muharrem Baba, Karamanlar’da (Kamantsi) Hasan Dede, Paşaköy’de Veli Dede.
Alvanlar’dan 22 km. ilerde Kozel (Kazan) kazası var. Yoğun yağmur altında ilerleyip, Mıglij’den güneye döndük. İslimye (Slimye), Yeni Zağra, Eski Zağra’dan Haskova’ya varıyoruz. Şehir merkezine girmeden Paşaköy’e hareket ediyoruz.
Alvanlar’daki Türbeler
Gül Baba
Arslan Baba
Koçlu Baba
Hasan Baba
Topuz Baba
Ali Baba
Hüseyin Baba
Hızır Nezir Baba
Baba Hasan
Alvan Baba
Paşaköy
Paşaköy’e (Voyvodovo) varırken; Alevi Musatlı (Orlovo) ve Beyköy (Golemantsi) leri geçiyoruz. Hasan Asar Baba’nın zakiri Pir Sefa’yı da yanımıza alıyoruz. Muhittin Baba’nın evine konuk oluyoruz.
Muhittin Selim Bekir Baba 71 yaşında. 25 yıllık baba. Bilgisi, tecrübesi yerinde. 68 yaşındaki Pir Sefa ise çok güzel saz çalıyor, bilgisi de oldukça kuvvetli. 400 hane olan köyün 50 hanesinin Alevi olduğunu öğreniyoruz. 10 çift talibi olan Muhittin Baba her zaman cem yapılmadığını söylüyor. Sohbet ve söyleşi hayli uzuyor. Her zaman ki gibi güzel ve lezzetli yemekler, dem söyleşiyi koyulaştırıyor. Hakkı Saygı’nın amacı aynı akşam Türkiye’ye hareket etmek. Bu yorgunluktan sonra tekrar yola koyulmayı ben uygun bulmuyorum. Yine gece yarısına yakın Haskova’ya Hasan Asar’ın evine ulaşıyoruz. Yorgunluktan hemen yatıyoruz.
3 Nisan 2000
Türkiye’ye hareket için 08.00’de hareket ediyoruz. yine aynı güzergah üzerinden yani Haskova, Harmanlı, Mustafapaşa üzerinden Edirne’ye giriyoruz. Şehre sapmadan doğruca İstanbul’a yöneliyoruz.
Sonuç
Sonsuz bir kıvanç ve mutlulukla Türkiye’ye döndüm. Benim için son derece önemli olan bu ziyaretten çok etkilendiğimi söylemem gerekir. Bambaşka bir dünyaya yolculuk yaptım, bambaşka bir dünyanın kapıları aralandı bu ziyaretle. Anadolu’daki birçok yöreyi ziyaretimden sonra çok önemli, Bulgaristan (Balkanlar)’da artık inceleme alanıma girdi. İnsanlarından, törelerinden, tabiatından, sohbetlerinden çok etkilendiğim bu öbür dünyayla ilgili araştırma ve incelerimi bu ziyaretten sonra daha da arttı. Tarihçi-yazar Ahmet Hezarfen’le birlikte hazırladığımız kitap için de oldukça bol malzeme de toparlamış olduk. Onlarca baba, dede, zakirle yaptığım söyleşiler ise çok önemli. Onlarca sayfalık ve bilebildiğim kadarıyla Türkiye’de fazla bilinmeyen, yapılmayan böylesine önemli söyleşileri de yayınlanması amacıyla düzenliyorum.
Bulgaristan’ı bir Türk yurdu yapan, Türk dilini, Türk töresini, gelenek ve göreneklerini yüzyıllar boyunca burada yaşatan Alevi-Babai-Bektaşilerin yaşadıkları bu yörelere yaptığımız bu seyahatin devamının mutlaka gerekliliğini gördüm. Yurt dışında yaşayan Türkler’in bu arada Bulgaristan’da yaşayan Türklerin de durumu her yönden çok kötü.
Türk tarihinin, Türk inançlarının, Türk kültürünün tüm zenginliklerini ortaya koymak bir milli görevdir. Kaybolup gitmeden, ulusal zenginliklerimizi salt Anadolu’yla sınırlandırmadan araştırıp, inceleyip, derlemeliyiz. Yazılı hale getirmeliyiz. Söyleşiler, fotoğraflar, kamera çekimleri… mutlaka gereklidir. Türbelerin onarılması Kültür Bakanlığı’nın bir görevidir. Kitap, dergi isteyen bu canlara derhal çok bol kitap ve dergiler gönderilmelidir.
Burada da aynen Anadolu’da, Orta Asya’da, Orta Doğu’daki Türk varlığı üzerinde oynan oyunlar gibi oyunlar oynandığı bir gerçektir. Bu oyun Arap emperyalizminin, İran uzantılarının oyunudur. Binlerce yıllık büyük Türk ulusunun kültürel kimliğini, eritip, parçalayıp yok edip, kendi kültürlerini yayma amacı güden bu zihniyet buralara da uzanmış. Türk köylerinden başarılı gençleri İran’a götürüp, eğitmek amacıyla yapılan çalışmalar, İslam Dini’ni korumak, kollamak adı altında yürütülen Arap sömürüsünü bizzat gözlerimizle gördük.
Ülkemizde kaç İranlı olduğunu bilememenin aczine yaşayan yöneticilerimizin Türklük adına yapacakları daha çok ama çok fazla şey var. İran Azerbaycan’ındaki, Horasan’daki Türk varlığından habersiz yöneticilerimiz, Bulgaristan’daki, Balkanlar’daki Türk varlığından da habersizler.
Türk töresini, Türk varlığını, kültürel değerlerini, gelenek, göreneklerini, Türk dilini hiç kimsenin ihmal ve istismar etmeye hakkı yoktur. Bunları hiçbir sınır, din, inanç farkı gözetmeksizin korumak ulusal bir görevdir.
Ziyaretteki İnançlarla İlgili Notlar
Aşağıda çok genel, sadece gezi esnasında edindiğim bazı bilgileri sizlere aktarıyorum. Geniş bilgileri yaptığım söyleşi metinlerini düzenledikten sonra aktaracağım. Daha detaylı bilgiler buraya yapılacak yeni gezi ve incelemelerle ortaya çıkacaktır.
• Kuzey Bulgaristan’daki Deli Orman Bölgesi’ndeki Aleviler cemlerini aksatmadan sürdürüyorlar.
• Genel olarak Bulgaristan’da Aleviler kendilerini Babai, Kızılbaş olarak; Bektaşiler de Bektaşi olarak nitelendiriyorlar.
• İnanç kümeleri genellikle Çarşambalı ve Pazarteli olarak ayrılmışlardır.
• Kuzey Bulgaristan Alevileri musahipliğe çok fazla önem veriyorlar; musahipsizler ceme alınmıyor. Musahiplik töreninde en az iki kurban kesiliyor. Özel dualar okunuyor. Dede tarik kullanıyor Güney Bulgaristan Haskova yöresinde; Paşaköy’de musahiplik pek bilinmiyor, diğer yörelerde fazla bilinmiyor.
• Cemlerde 4-7 hizmet biliniyor. 12 hizmet ve 12 post fazla bilinmiyor. En önemli cem hizmetleri zakirlik, çerağcı, gözcü (kapıcı)dır. Bir babanın baba olabilmesi için mutlaka bir hizmet sahibi olması gerekiyor.
• Türbeler, mezar taşlarının hemen tümü 7 dilimlilik üzerine; taçlar 7 dilim, türbeler, yapılar 7 köşegenli.
• Bir hizmetlinin baba olabilmesi için kendisinin bağlı olduğu babanın ölmesi gerekir.
• Bir kişi o cemdeki taliplerin oy çoğunluğu ve önerileri üzerine köyde baş baba olarak bilinen en yetkili baba tarafından seçiliyor. Baba seçilmenin de özel törenleri var.
• Genellikle babaların dedeleri, babaları, akrabaları da babalık yapmış oluyor.
• Güney Bulgaristan’da Kur’an olarak deyiş ve düvazlar biliniyor.
• Konuşmalar ve ibadetler öz Türkçe olarak yapıyorlar.
• Babaların bir kısmı dede olarak nitelendiriliyor.
• Babaların genellikle 15/30 çift talibi oluyor.
• Cemlerde babanın eşi, babayla birlikte posta oturuyor.
• Cemler babanın evinde özel bir bölümde, odada yapılıyor.
• İnsanlar cemlerde en çok Bulgaristan’daki uluları ve Hacı Bektaş Veli’yi anıyorlar. Kuzey Bulgaristan’da Musa Baba, Akyazılı, Hekim Ali, Demir Baba; Güney Bulgaristan’da Otman Baba cemlerde daha çok anılıyor.
• Muharrem Orucu biliniyor; 3-4-5 gün tutuluyor. Tutulma sıklığı zayıf. Kurban olarak tavuk veya horoz kesiyorlar.
• Nevruz olarak 21-22 Mart biliniyor. Yumurta pişirme yaygın.
• Hıdırellez fazla bilinmiyor.
• Güney Bulgaristan’da çok sıklıkla cem yapılmıyor. Kuzeye doğru yoğunlaşma oluyor.
• Adak kurbanları yaygın olarak kesiliyor.
• Türbelere bez, çaput bağlama geleneği devam ediyor.
• Erenlere, ululara, yalvarma, medet isteme, ziyaretler çok yaygın.
• Otman Baba’nın, Demir Baba’nın, Yunus Abdal’ın, Hıdır Baba, Kızana türbelerinin durumu iyi iken; Akyazılı, Musa Baba, Hekim Ali Baba türbelerinin durumları olukça bakımsız, içler acısı durumda. Akyazılı Türbesi neredeyse yıkılacak gibi.
www.alewiten.com, 3.12.2002
Bulgaristan Araştırma Gezisi (29.03.-03.04.2000) Ayhan Aydın
Hacı Bektaş Veli
Hacı Bektaş Veli, Alevi-Bektaşi inancı çerçevesinde son derece önem atfedilen bir figür olma özelliği gösterir . Söz konusu inanç dairesi mensupları tarafından ibadet pratiklerinde kullanılan sözlü ürünlerin tamamına yakınında ismi zikredilen Hacı Bektaş Veli’ye ilişkin Irene Melikoff: “Hacı Bektaş, Bektaşiliğin ve onun günümüzde Alevilik adı verilen, Anadolu’daki biçimlenişinin kurucusu değil; Anadolu kökenli ve düzenli bir dervişler tarikatı olan, özellikle Trakya’da, Balkanlar’da ve Arnavutluk’ta yayılmış bulunan Bektaşiliğin yalnızca esin kaynağıdır: Bektaşilik de, Alevilik de, 13. yüzyılda yaşamış bir halk ermişi olan Hacı Bektaş Veli’ye dayanmaktadır.” (2011: 13) ifadelerini kaydeder.
Hacı Bektaş’ın Ahmed Yesevî’nin müridi olduğu hakkındaki rivayetlere, Künhü’l-Ahbâr ve Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi gibi, 10. yüzyıldan sonra yazılmış kitaplarda rastlanmaktadır. Bu noktada eski Osmanlı tarihçilerinden olan Âşıkpaşazade’nin aktardığı bilgiye göre, Hacı Bektaş Veli, Horasan’dan kardeşi Menteş ile birlikte önce Sivas’a, oradan Baba İlyas’a, ardından Kırşehir’e, oradan da Kayseri’ye gitmiştir. Hacı Bektaş, Kayseri’den Karahöyük’e giderek orada Hatun-anayı evlat edinmiş ve aynı yerde vefat etmiştir. Fuad Köprülü, Hacı Bektaş Veli’nin tarihî ve menkıbevi şahsiyeti hakkındaki çeşitli görüşlere yer verdiği çalışmasında, Hacı Bektaş’ın vefatından sonra müritleri tarafından kaleme alınan velayet-nâmelerdeki tutarsızlıklara dikkat çeker. Hâcim Sultan Velayetnâmesi’nde Hacı Bektaş, Hoca Ahmed Yesevî’nin halifesi olarak zikredilirken, Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi içerisinde Ahmet Yesevi’den el alan Lokman Parende’nin müridi olduğu bilgisine yer verilir (1976: 49-50). Hacı Bektaş Veli, kökü Ahmet Yesevi’ye dek uzanan “kolonizatör Türk dervişleri” arasında yer almış, Anadolu’nun sosyal ve kültürel açıdan biçimlenmesinde önemli rol oynamıştır.
Heterodoks popüler Türk sufiliğinin en önemli siması olan Hacı Bektaş Veli, Anadolu’da ondan çok daha eski olan ve göçlerle buraya intikal eden Ahmed Yesevi, Kutbeddin Haydar, Dede Garkın kültlerini ve büyük bir dinî-sosyal hareketin lideri olmasına karşın, Baba İlyas kültünü dahi kendi içine alarak Anadolu’daki bütün heterodoks sûfî eğilimlerin temsilcisi konumuna gelmiştir. İslam öncesi bütün yerel kültleri de kendi bünyesi içerisinde özümsemek sureti ile senkretik bir yapı ortaya koymuş ve Anadolu Türk heterodoksisinin merkezini teşkil eder bir nitelik taşımaya başlamıştır. Bu noktada Ahmet Yaşar Ocak, söz konusu bağdaştırmacılık (senkretizm) özelliğinin Hacı Bektaş Veli’nin menkıbevi kişiliğine kaynaklık ettiğini ve onun da tıpkı Hz. Ali, Hz. İsa, Hallâc-ı Mansur gibi asıl tarihî rolünü öldükten sonra oynadığını ifade eder. Ocak’a göre, Bektaşilik’ten başka hiçbir tarikatın piri, bu denli muazzam bir kültün, güçlü bir imanın ve kutsallığın konusu olmamıştır (2016: 157, 172, 173).
- yüzyılın ilk çeyreğinden sonra, Sulucakarahöyük’teki dergâhın şeyhi olan Abdal Musa, bir Haydarî şeyhi olarak kendisine intisap eden bir kısım dervişle birlikte yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği topraklarına geçerek burada Orhan Gazi’nin hizmetinde fetihlere katılmıştır. Tarihî bağlamda Abdal Musa’nın fetihlerdeki başarısından daha önemli olan, onun birlikte savaştığı askerlere, gazilere Hacı Bektaş Veli’nin menkıbelerini anlatarak onu tanıtması, ordu içerisinde Hacı Bektaş Veli hakkında merak uyanmasını sağlamasıdır. Böylelikle Hacı Bektaş Veli’nin namı, Bursa havalisinden başlayarak yayılmıştır. Osmanlı gazileri vasıtasıyla Hacı Bektaş Veli’yi tanıyan Osmanlı sultanları, Yeniçeriliği kurarken, gaziler arasında yaygın olan Hacı Bektaş kültü dolayısıyla ocağı ona bağlamışlardır. Böylelikle Hacı Bektaş Veli’nin hatırası günden güne yayılma göstererek Osmanlı topraklarının tamamında konuşulmaya başlamış, 16. yüzyıla gelindiğinde ise Haydarîlik’ten ayrılan Balım Sultan tarafından Osmanlı hükümet merkezinin de desteği ile Hacı Bektaş Veli’nin adına Bektaşîlik tarikatı fiilen kurulmuştur (Ocak, 2016: 175-176).
Bir Rum Abdal’ı olarak Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş Veli, oluşturduğu manevî nüfuz ve karizmatik şahsiyeti etrafında teşekkül eden veli kültü ile Hacı Bektaş Veli Ocağı’nın kurucu önderi vasfını almış, inançsal yetkinliği, günümüze dek ulaşmıştır. Türk tasavvuf tarihinde oldukça önemli bir karizmatik lider olarak karşımıza çıkan Hacı Bektaş Veli’nin Alevi-Bektaşi zümre içerisindeki konumu ve karizmatik önder olma vasfı, kültleşmek suretiyle günümüze kadar gelmiştir. Bugün Anadolu’dan, Irak’a, İran coğrafyasından ve Arnavutluk’a dek, oldukça geniş bir coğrafyada Hacı Bektaş Veli’yi pir olarak gören, kabul eden ocak ve talip toplulukları mevcuttur. Bu külte tabi olanlara “Bektaşi”, onun adına kurulan ve daha sonra Balım Sultan ile tarikat yapısı hâline dönüşen inanç örgütlenmesine de Bektaşilik denmiş, Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik, 19. yüzyılda “Alevilik” adlandırması literatüre girinceye değin, neredeyse bütün inanç zümresini içine alan bir kavram olma özelliği göstermiştir (Ersal, 2016a: 74).
Alevi-Bektaşi edebiyatının gerek telif, gerekse anonim üretimlerinde Hacı Bektaş Veli, büyük değer atfedilen, yol önderi ve pirlik gibi sıfatlarla anılan bir şahsiyettir. Alevi-Bektaşi gülbanklarının hemen hepsinde Hacı Bektaş Veli’nin ismine yer verildiği tespit edilmiştir. Hacı Bektaş Veli, teolojik yapıdaki karşılığına ve etrafında oluşan anlam alanına uygun olarak, gülbank metinlerinde, “pîr”, “üstâd”, “hünkâr”, “önder” gibi sıfatlarla anılır. Hacı Bektaş, edilen duaların Tanrı katında karşılık bulması noktasında yardım talep edilen; Hakk katında değer taşıdığına inanıldığından, Tanrı’ya yakarılırken aracılık yapması istenen şahsiyetler arasındadır. Alevi-Bektaşi gülbanklarında genellikle Hacı Bektaş Veli’den istenen, “inayet etmesi”, kerametleri ile yardım etmesi ve yol göstermesidir.
Ehlibeyt, 12 İmam, 14 Masumu Pak, 17 Kemerbest
Ehlibeyt
Alevi-Bektaşi ibadet yaşantısında kullanılan sözlü üretim toplamının tamamında Ehlibeyt’e iki boyutlu bir hatırlama figürü olarak yer verilir. Bu boyutlardan ilki, İslam inancı açısından önem arz eden ve “Ehl-i Beyt” terimi ile karşılanan, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Fatma Ana, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in doğrudan kastedilmesine işaret eder. Bu isimlerin Ehlibeyt şeklinde anılması ile Alevi-Bektaşiler, onlara inananlar, onların varlıklarını tanıyanlar olarak onların ismini zikrederek Tanrı’ya yakarır. Söz konusu inanç dairesi mensuplarınca kutsiyet atfedilen bu isimlere dua ve gülbanklarda yer verilmesi, Tanrı katında son derece kıymetli olduğuna inanılan şahsiyetlere referans verilmesinin yanında, inanç grubunun temel kodlamalarının da yaşatılmasını sağlar. Alevi-Bektaşi ritüellerinin malzemeleri arasında yer alan gülbanklarda hatırlama figürü olarak Ehlibeyt’e yer verilmesinin bir diğer işlevsel boyutu, telmihen Kerbela olayının anımsatılmasıdır.
Alevi-Bektaşi ritüellerinde Ehlibeyt’i yâd etmek ve övmek kadar onlara zulmedenleri, düşmanlarını lanetlemek de ibadetin bir parçası konumundadır. Ehlibeyt’in isimlerini anarak onlar için rahmet dilemek, ritüelik bağlam içerisinde son derece önemlidir. Alevi-Bektaşi edebiyatı içerisinde ve ritüelik metinlerde de Ehlibeyt teması sıkça işlenerek, Âl-i Abâ ‘ya mensup olanlar derin bir sevgi ve bağlılıkla yâd edilir. “Beşler” şeklinde nitelendirilen Ehlibeyt mensuplarına duyulan muhabbet, Alevi- Bektaşi inancının biçimlenmesinde son derece önemli bir rol oynamıştır.
Hz. Muhammed
Alevi-Bektaşi gülbanklarında Hz. Muhammed, doğrudan “Muhammed” olarak yer almakta ve inanç hiyerarşisine göre Hakk’tan sonra gelmektedir . Gülbanklarda genellikle, Hz. Ali ile birlikte anılan ve aynı nurdan geldikleri ifade edilen Hz. Muhammed’in isminin yanına, Hz. Ali’nin adı eklenir ve “Muhammed Ali” şeklindeki isim, tek bir şahsa işaret edecek şekilde kullanılır. Bunun yanında, Hz. Muhammed, Alevi-Bektaşi gülbanklarında “Muhammed Mustafa” ismi ile de anılır.
Hz. Muhammed’den, Alevi-Bektaşi gülbanklarında, “Nur-u Nübüvvet”, “Fahr-i Âlem”, “İki Cihan Serveri” gibi, istiare sanatından faydalanılarak kurulmuş unvanları ile söz edilir. Gülbank metinlerinde, Tanrı katında bağışlanmak ve günahların affı gibi konularda aracılığı talep edilen Hz. Muhammed’den “inayet” ve “şefaat” talep edilir.
Hz. Ali
Alevi-Bektaşi teolojisinde Hz. Ali’nin yeri ve önemine daha önce işaret etmiştik. Bu aşamada Hz. Ali’nin gülbanklarda hatırlama figürü olarak hangi biçimlerde yer aldığını ve işaret ettiği anlam alanının içeriğini aktarmanın yeterli olacağı kanaatindeyiz. İslamî terminolojide Hz. Ali olarak anılan ve başına eklenen “hazret” ifadesi ile kutsiyeti bildirilen Hz. Ali, Alevi-Bektaşi gülbanklarında doğrudan Ali olarak anılmaktadır. Alevi-Bektaşi inanç ve kültür evreninde, Hz. Ali’yi karşılamaya yönelik çok sayıda sıfat ve unvan mevcuttur ancak “hazret” ifadesine bu toplam içerisinde nadiren rastlanır.
Alevi-Bektaşi gülbanklarında Hz. Ali, “İmam Ali”, “Şah-ı Merdan”, “Şah-ı Velayet”, “Erenler Şahı”, “Şah-ı Evliya” gibi unvanlarla anılmaktadır. Hz. Ali’ye hemen her gülbankta mutlaka yer verilir. “Aliyyel Murteza”, “Haydar-ı Kerrar” isimleri de Hz. Ali’yi karşılayan diğer isimler olarak gülbanklarda yer alır. Gülbanklarda Hz. Ali’nin anılmasının sebebi, inanç sisteminin temel kodlamalarını temsil eden bir şahsiyet olmasıdır. Hz. Ali, gülbanklarda, kimi zaman Hak, Muhammed, Ali şeklindeki üçlü yapının içerisinde, kimi zaman “Muhammed Ali” şeklindeki ikili yapı içerisinde, kimi zamansa tek başına anılır. Gülbank metinlerinde Hz. Ali’den istenilen, “inayet göstermesi”, “dilekleri Hakk’a ulaştırması”, bir çeşit aracılık rolü üstlenerek Hak katında istek ve dileklerin kabulünü sağlamasıdır.
Hz. Fatma
Hz. Muhammed’in kızı, Hz. Ali’nin eşi ve Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in anneleri olan Hz. Fatma, Alevi-Bektaşi gülbanklarında yer verilen hatırlama figürleri arasında yer alır. Hz. Fatma, gülbank metinlerinde genellikle “Fatma Ana” olarak anılır. Hz. Fatma’nın unvanları, “Fatımat-ül Kübra” ve “Fatıma-tü’z-Zehra”dır. Hz. Fatma, Alevi-Bektaşi inanç ve kültür evreninde önemli bir yere haizdir. Umay Ana ile Fatma Ana arasında kurulan analojik bağlantı, Fatma Ana’nın kültürel önemini kanıtlar niteliktedir.
Alan araştırması ve literatür tarama süreçleri neticesinde elde ettiğimiz sonuçlar, Fatma Ana’nın adının genellikle, ana ve bacıların hizmetlerine karşılık verilen gülbanklarda geçtiği yönündedir. Ritüel bağlamlarına göre değişiklik göstermekle birlikte, özellikle son yıllarda genellikle bacılar tarafından görülen car, sofra gibi hizmetlere karşılık verilen gülbanklarda Fatma Ana’nın adına yer verilerek, hizmet gören bacılara dua edilir. Aşağıdaki lokma gülbangı, lokma hizmeti gören bacıları dualamak üzere verilmiş bir gülbank örneğidir. Gülbankta, Alevi-Bektaşi inanç ve kültür evreninin tarihî bağlamda önem arz eden kadın figürlerine yer verilmiştir:
“Allah, Allah! Hizmetleri kabul, muratları hâsıl ola. Hak, Muhammed, Ali isteğini vere. Durdukları dârdan, geldikleri yoldan, yaptıkları hizmetten, kestikleri kurbandan şefaat gele. Fatma-tül Zehra’nın, Zeynep Bacı’nın, Kadıncık Ana’nın hayır himmeti, bereketi üzerlerinize hazır ve nazır ola. Gerçeğe Hü, mümine ya Ali!” (KK10)
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Alevi-Bektaşi teolojisindeki önemlerine paralel olarak gülbank metinlerinde sıkça yer verilen tarihî-dinî figürler arasında yer alır. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, İslam dininin peygamberi Hz. Muhammed’in torunlarıdır. Anneleri, Hz. Fatma, babaları ise Hz. Ali’dir. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Kerbela’da şehit edilmiştir.
Alevi-Bektaşi inancı bağlamında, bu iki figür, “İmam Hasan” ve “İmam Hüseyin” olarak anılır; yine diğer dinî şahsiyetlerde olduğu gibi, onların da isimlerinin başına “hazret” ifadesi eklenmez. Alevi-Bektaşi gülbanklarında Hasan ve Hüseyin’in “Şah Hasan” ve “Şah Hüseyin” şeklinde anıldığı örnekler de mevcuttur. Söz konusu iki isim, özellikle de İmam Hüseyin, Muharrem ayı ritüelleri bağlamında çok daha yoğun biçimde anılır. İmam Hasan ve İmam Hüseyin, Alevi-Bektaşilerin kolektif belleğinde Kerbela olayına ilişkin temel kodlamalarda mazlum sıfatı ile yer tutan ve bu şekilde anılan figürlerdir. Gülbanklarda yer alma biçimleri de kolektif bellekteki temsillerine paraleldir.
Alevi-Bektaşi inanç evreninde özellikle Hz. Hüseyin etrafında oluşan anlam alanı son derece geniştir. Denilebilir ki Hüseyin, Alevi-Bektaşiler için Kerbela olayının sembol ismi haline gelmiştir ve ritüelik bağlamlarda da bunun altını çizmeye yönelik ifadelere yer verilmektedir. Hz. Hüseyin’in gülbanklarda, “Hüseyn-i Kerbela” şeklinde anılması, bu savımızı kanıtlar niteliktedir.
“Allah Allah! Çerağ-ı nur-u Muhammed Ali! Ruşen ezelden ezeli! Ayin-i cem olup kanunu evliya. Himmeti Hacı Bektaş-i Veli Horasan. Erkân-ı Ali Koç Baba Sultan. Erenler Şahı Hasan ile Hüseyin şahidan. Hazır gaip gerçek erenlerin demine Ali’nin keremine ya Ali Hü!” (KK34)
On İki İmamlar
Alevi-Bektaşi inanç dairesi bağlamında On İki İmamların yeri ve önemine, çalışmamızın önceki bölümlerinde yer vermiştik. Bu aşamada On İki İmamların gülbank metinlerindeki hatırlama figürü işlevlerine odaklanılması yeterli olacaktır. Alevi-Bektaşi inancında On İki İmamların isimlerini anmak dahi, dua yerine geçer ve isimlerinin zikredilmesi ile şefaat edeceklerine inanılır (Ersal, 2015: 161). Alevi-Bektaşi gülbanklarında On İki İmamlar, metinde hatırlama figürü olarak yer alan diğer kutsallar gibi, Tanrı’ya yakarırken referans verme, inanç evrenine ait temel koordinatları anımsatma gibi işlevler üstlenir. On İki İmamların gülbank metinlerindeki temel işlevi, Alevi-Bektaşi inanç sisteminin koordinat noktalarından biri olan On İki İmam sevgisini anımsatmaktır.
Alevi-Bektaşi ritüellerinde ve gündelik hayat pratiklerinde dilek ve temennilerin kabulü için okunan dualar mevcuttur. Bunlar arasında, yolun kutsal kurucuları ve velayet kapısının silsilesi olarak kabul edilen On İki İmamların isminin geçtiği dua kalıbı olan “İsm-i Azam” duası da yer alır. On İki İmamların isimlerinin zikrine dayanan bu dua kalıbı, ocaklara ve yörelere göre değişmekle birlikte, Alevi topluluklarının büyük çoğunluğunda darda kalınca okunan bir dua kalıbı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada, Alevi şiir geleneğinde önemli bir külliyatın oluşmasını sağlayan ve On İki İmam’ın isim ve vasıflarının sıralandığı düvaz imamların da, “İsm-i Azam” duasının ritüelde icra edilmek üzere yaratılan ezgili versiyonları olduğu düşünülebilir (Ersal- Akın, 2018: 2397-2398).
Dilek ve isteklerin gerçekleşmesi noktasında, “On İki İmamların yüzü suyu hürmetine” ifadesi kullanılarak onların Tanrı katındaki hatırlarının altı çizilir. Genellikle Hızır ile birlikte isimleri anılan On İki İmamlar, yardım ve himaye talep edilen kutsallar arasındadır. Gülbanklarda çoğunlukla, “Hızır, On İki İmam yardımcın ola!”, “Derdimiz oldu tamam, yardımcımız On İki İmam!” şeklinde kurulan ifadelerle On İki İmamlardan yardım istenir.
“Bismişah Allah Allah, hizmetleriniz kabul, muratlarınız hâsıl ola, vakitler hayrola, hayırlar feth ola, şerler def ola! Hazır, gaip, zahir, batın cem erenlerinin nur cemaline aşk ola! Yüce Allah cümlemizi Ehlibeyt’e dâhil eyleye! Hizmet sahiplerinin kıymetleri üzerinizde hazır ve nazır ola! Hak, Muhammed, Ali utandırmaya! Cehennem narına yandırmaya! Hızır, On İki İmam yardımcınız ola! Niyet ettik vaktin hayrına! Girdik On İki İmam yoluna! İmam Cafer kavline! Kıblemiz Muhammed, secdegahımız Ali! Pirimiz üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli! Gerçekler demine, evliya keremine, gönüller birliğine Hü diyelim! Tecellanız, teberranız kabul ola! Yüzünüz ak, gönlünüz pak ola! Yüce Allah cümlemizin yardımcısı ola! Gerçeğe Hü!” (KK14)
On Dört Masum-u Pak
On Dört Masum-u Pak , Hz. Muhammed’in soyundan olan ve henüz küçük yaştayken şehit edilen, Ehlibeyt’in ve On İki İmamların oğulları, on dört erkek çocuğunu karşılayan bir terimdir. “Masum-u pak” ifadesi, bu on dört kişinin henüz ergenlik sürecine dahi girmemiş, günahsız ve masum olmaları dolayısıyla kullanılmaktadır. On Dört Masum-u Pak yerine “Masum-u Paklar” yahut “On Dörtler” terimleri de kullanılmaktadır. Alevi-Bektaşi inanç sisteminde On Dört Masum-u Pak, çok küçük yaşta şehit edilmiş olmaları dolayısıyla saflığın ve günahsızlığın sembol isimleri haline gelmiştir.
On Dört Masum-u Pak, Alevi-Bektaşi dua ve gülbanklarında da yer verilen hatırlama figürleri arasında yer alır. Gülbanklarda da sembolize ettiği masumiyet, saflık ve günahsızlık özelliklerine paralel biçimde isimlerine yer verilen On Dört Masum-u Pak, Tanrı’dan yardım ve bağışlanma talep edilirken Tanrı katındaki yer ve kıymetlerine başvurulan kutsallar arasında yer alır. On Dört Masum-u Pak’a gülbanklarda genellikle Hızır, On İki İmam, On Yedi Kemerbest gibi diğer hatırlama figürleri ile birlikte yer verilerek kendilerinden himmet talep edilir.
“Bismişah, Allah Allah! Vakitler hayrola, hayırlar fethola, şerler def ola, münkir mat ola, münafık berbat ola, sırlar mestur ola, gönüller mesut ola, hanedan-ı fukara memur ola, Hak Muhammed Ali yardımcımız, gözcümüz, bekçimiz ola! Hızır, On İki İmam, On Dört Masum-u Pak, On Yedi Kemerbest efendilerimizin hayır himmetleri üzerimizde hazır ve nazır ola! Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Kırkların, Rica-ül Gaip Erenler’in hayır himmetleri üzerimizde hazır ve nazır ola. Dertlerimize derman, gönüllerimize iman, hastalarımıza şifa, borçlarımıza edalar senden olsun ya İlahi ya Rabbi! Bizi şeytan şerrinden münafık methinden emin ve husi himaye eyle! Yolumuzu yolsuza, uğursuza, pirsize uğratma ilahi ya Rabbi! Sana inananları her çeşit beladan, kazadan, görünür görünmez afetlerden emin eyle ilahi ya Rabbi! İlahi ya Rabbi, bizleri rızıkla, namusla, kıtlıkla, yoklukla, afetlerle terbiye etme ilahi ya Rabbi! İlahi ya Rabbi, bizi Hak, Muhammed, Ali’nin yolundan, dârından, didarından, katarından mahrum etme, ayırma ilahi ya Rabbi! Gökte hayırlı rahmetler, yerde hayırlı bereketler ihsan eyle! Namerde muhtaç etme ilahi ya Rabbi! Yuh münkire! Lanet Yezid’e! Rahmet mümine! Nur-u nebi, kerem-i İmam Ali, gülbeng-i Muhammedî, dem-i pir Hz. Hünkâr Hacı Bektaş Veli, gerçek erenler demine Hü!” (KK3)
On Yedi Kemerbest
Kemerbest, daha önce de ifade edildiği gibi, ikrâr kavramı ile ilişkili bir terimdir. Alevi-Bektaşi inancında ikrâr verip nasip alan kişinin beline bağlanan kemere verilen isimden dolayı, ikrâr sahibi kişi de bu şekilde anılır. “On Yedi Kemerbest” ise Hz. Ali’nin kemer kuşattığı, Ehlibeyt ile birlikte savaşan, çoğu şehit düşmüş on yedi savaşçının isimlendirmesidir. Alevi-Bektaşi gülbanklarında “On Yedi Kemerbest”’in varlığına, genellikle inanç dairesine ilişkin referans verme noktasında başvurulur. Çoğunlukla tek başına kullanılmayan “On Yedi Kemerbest”, diğer inanç uluları ile birlikte anılarak sıralamada yer verilir. Birlikte anıldığı diğer inanç uluları, genellikle “On İki İmamlar” ile “On Dört Masum-u Pak”dır. Tanrı’dan bağışlanma ve yardım talep edilirken, inanç ulusu diğer isimlerle birlikte “On Yedi Kemerbest” de referans gösterilir. Tanrı’dan, onların yüzü suyu hürmetine inayet ve bağışlanma talep edilir.
“Bismişah, Allah Allah!… Nur-u Hüda, Muhammed Mustafa, Aliyyel Murtaza, Hünkâr Hacı Bektaş Veli saklaya, bekleye, koruya, gözete, Muhammed Mustafa’dan şefaat, Aliyyel Murtaza’dan inayet ve hidayet ola. Muhammed’in şefaatinden, Aliyyel Murtaza’dan inayet ve hidayet ola. Muhammed’in şefaatinden, Aliyyel Murtaza’nın inayetinden ayırma ya Allah! Cemi cümlemizi, Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, On İki İmamların, On Dört Masum-u Pakların, On Yedi Kemerbestlerin, Kırkların katarından, didarından ayırmaya, Meşreb-i Hüseyin’e nail eyleye. İmam Ali’yi kılavuzumuz, Hızır’ı yoldaşımız eyleye. Dilde dileklerimizi, gönülde isteklerimizi kabul ve makbul eyleye. Günahlarımızı, kusurlarımızı bağışlaya. Güruh-u Naci’den, Zümre-yi Sali’den eyleye. Dertlerimize devâ, hastalarımıza şifa, gönüllere sefa, keselerimize bol ve bereketli helâl kazanç nasip eyleye. Şeytanın, münkir, münafığın şerrinden koruya, gözete. Son nefesimize kadar gönlümüze Kur’an’ı, kalbimize imanı nasip eyleye. Pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli, mürşidim Köse Süleyman geldiğimiz yoldan, durduğumuz dârdan şefaat eyleye. Dil bizden, nefes pirimizden, dualarımızın kabulü yüce Allah’tan ola. Gerçeğe Hü, mümine ya Ali.” (KK10)
3ler, 5ler, 7ler, 40lar
Formel Sayılar
Sayılar, bir gelenek bağlamında oluşan inançların taşıyıcısı ve aktarıcısı niteliğindedir. Sayılar soyuttur ve tek başına kutsallık taşıyan, anlam ifade eden bir sayı yoktur; sayıların kutsallığı, yansıttıkları varlık türü ile ilgilidir. Herhangi bir sayı anıldığında, o sayının neye karşılık geldiği, neyi düşündürdüğü de göz önüne getirilir ve böylelikle o sayıyla ilgili bir inanç kurumu ortaya çıkar (Eyüboğlu, 2010: 266). Yazıyla teması zayıf olan birincil sözlü kültürlerde sayılar, ritüellerde, dualarda, dinî ve kültürel terminolojide, öğrenmeyi ve aktarmayı kolaylaştırıcı bir işleve sahiptir (Coşar, 2011: 116). Formel sayılar, ortak kodlamalarla anlamlı hale getirilmiş sayılara işaret eder. Kültürel ve inançsal bağlamda karşılığı olan sayılar, etraflarında oluşan anlam alanı ile birlikte değerlendirilmelidir. Alevi-Bektaşi inanç sistemi, bâtıni arka planı dolayısıyla, formel sayılara yoğun biçimde başvurulan bir yapı arz eder. Ancak biz çalışmamızın sınırlıkları dolayısıyla gülbanklarda en sık rastlanılan formel sayılar hakkında bilgilendirme yapmayı yeterli görmekteyiz. Alevi-Bektaşi gülbanklarında yoğun biçimde kullanılan formel sayıları: “üç”, “beş”, “yedi” ve “kırk” olarak sıralayabiliriz.
Üç
Ernst Cassirer, üç sayısının bütün insanlığın manevi dünyasında önemli bir yere tekabül ettiğine işaret ederek, üç sayısının kutsallığını göklerin, yerlerin ve suların, eski çağlarda üç ayrı varlık olarak değerlendirilmesinden ileri geldiğini ifade eder. Bu bağlamda, çok tanrıcılığın üç biçimli tanrılarından, tek tanrıcılığın üç görünümlü tek tanrılarına dek tanrılık alanının tamamı üçlemelerle doludur (Bayat, 2000: 11). Annemarie Schimmel, Sayıların Gizemi başlıklı çalışmasında, insanın özsel olarak üç kutuplu olduğunu ve buna karşılık gelen üçlemelerde kendini rahat hissettiğini ifade eder. Schimmel’in ifadesi ile “üç şey iyi şeydir ve bu nedenle kendi etkin, orta ve pasif ilkelerimizin onlarda gerçekleştiğini ve doğrulandığını gördüğümüzde rahat ederiz.” (2000: 69-70) Schimmel’in de dikkat çektiği üzere, “üç” sayısı, teolojik yapılar bağlamında üzerinde durulması gereken formel sayıların başında gelir. Örneğin, Türk düşüncesinde evren tasarımının üç boyutlu olması rastlantısal olmadığı gibi, teolojik bir tasarım teşkil ediyor olması dolayısıyla inanç sistemleri bağlamında “üç” sayısının yeri ve önemi noktasında verilebilecek örnekler arasındadır.
Felsefe ve psikolojide, “zaman”, “mekân” ve bunları birbirine bağlayan “nedensellik” olarak bağı üzerinden “üç” sayısı, sınıflandırma sayısı olarak hizmet eder (Saydam, 1997: 228). İçerisinde yaşadığımız dünyanın üç boyutlu olması dolayısıyla bütün deneyimlerimiz uzam ve zaman koordinatları içinde yer alır. Hayatın tamamı, “başlangıç”, “orta” ve “son” olmak üzere üçlü bir sistem üzerine kuruludur. Bir bütün olarak yaşam, tez, antitez ve sentez üçlüsü üzerinden anlamlandırılabilir. Bunlara ek olarak doğada üç temel renk mevcuttur: Kırmızı, sarı ve mavi (Schimmel, 2000: 71). Evrende üç sayısının yeri üzerine örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu bilgiler ışığında, üç sayısının teolojik gösterge değeri, insanın algı ve tasarımlarının evrenin işleyiş yasalarından ayrı tutulmayacağının kanıtı niteliğinde değerlendirilebilir.
“Üç”, Alevi-Bektaşi inanç evreninin sözlü yaratım kümesinin tamamına yakınında yer verilen formel sayıların başında yer alır. Alevi-Bektaşi inancında, grubun kendisine ait özgün ifade ile belirtecek olursak, “Üçler” ile “Hak”, “Muhammed” ve “Ali” kast edilir. Gülbanklarda da kimi zaman “Üçler” denilerek, kimi zamansa doğrudan üç varlığın inanç hiyerarşisine uygun bir biçimde isimleri zikredilerek “üç” sayısının kutsallığına vurgu yapılır. Cem ritüellerinde birçok pratik “Allah-Muhammed- Ali” isimlerinin zikredilmesiyle gerçekleştirilir. Bir formel sayı olarak Alevi-Bektaşi ibadet metinlerinde yer alan “üç”, uğur ve kutsallığına inanılması dolayısıyla ibadet pratiklerindeki ritik aşamaların üç kez tekrarlanmasında da karşımıza çıkar. Örneğin, talipler, cem olunacağı zaman, “eşiğe, delile ve dedeye olmak” üzere, üç defa niyaz ederek geçip yerlerini alırlar.
Üç sayısı, Alevi-Bektaşi ritüellerinin içeriklerinde de karşımıza çıkar. Üçleme esasına dayalı ritlerin başında dem hizmeti gelir. Allah, Muhammed ve Ali üçlemesini temsilen demin en az üç kez içilmesi gerektiğine inanılır. Isparta, Bursa Kurşunlu, Antalya Elmalı, Bulgaristan Deli Orman ve Güney Bulgaristan, Yunanistan Dimetoka, Kızıldeli Ocaklıları, Babagan Bektaşilerinde cem başlayıp tövbe, tarikat namazı ve delil uyarıldıktan sonra meydana gelen dem, dede tarafından dualanır. Ardından saki, dualanan demi herkesin üç defa almasını gözeterek, hiyerarşik sıraya uygun biçimde dağıtır. Meydanda dem üçleninceye kadar kimse konuşmaz. Demin üçlenmesinin ardından dede dua ederek lokmaya destur verir. Cem ritüellerinde dem, en az üç âşıklık hizmetine paralel şekilde dağıtılır (Ersal, 2015: 168-175).
Üç sayısı, Alevi-Bektaşiliğin temelinde yer alan ahlak anlayışında da karşımıza çıkar. Temel ahlakî kaide, eline, diline ve beline sahip olmak şeklindedir. Bu üç sözcüğün baş harfleri yan yana geldiğinde “edeb” sözcüğü oluşur (Birdoğan, 2019: 341) ve bu sözcük, söz konusu inanç sisteminin ahlak anlayışını formüle eder niteliktedir.
Beş
Alevi-Bektaşi inanç dairesi bağlamında anlamı ve karşılığı olan bir diğer formel sayı “beş” sayısıdır. “Beş” sayısı, “pençe-i âl-i abâ” diye de anılan Ehlibeyt’e işaret eder. Ehlibeyt’i oluşturan beş isim vardır. Bunlar: Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma ve Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın evlatları, Hz. Muhammed’in torunları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Alevi-Bektaşi gülbanklarında bu isimlere tek tek yer verilebildiği gibi, Ehlibeyt yahut “beşler” ifadeleri kullanılarak da bu isimlerin toplamı kast edilebilir.
Alevi-Bektaşi teolojisinde “beş” sayısına yüklenen anlam, bir elin beş parmağa sahip olması ile açıklanır. Bunun yanında “beş” sayısı ile açıklanan, anlatılan beş ayrı evrenin de varlığından söz edilir (Eyüboğlu, 2010: 269). “Beş” sayısı, “yaşam ve sevgi sayısı” olarak ifade edilmiştir. İnsan yaşamıyla ve beş duyuyla bağlantılı olduğuna işaret edilen “beş”, pek çok kültürde önemli ve merkezi bir rol oynar. Beş parmaklı el, “Yâ Ali!” yakarışıyla “panjtan”ı, yani Ehlibeyt’i temsil eder. Beş parmaklı insan eli, nazarlık olarak İslam dünyasında çok yaygındır. Bu el temelde, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatma’nın elini sembolize ettiği gibi , aynı zamanda Ehlibeyt olarak ifade edilen, Hz. Muhammed ve ailesini simgeler. İslam dünyasında “beş” sayısı, İslam’ın beş şartı, beş peygamber, beş ek gün, beş gezegen, beş geometrik figürde de karşımıza çıkar (Schimell, 2000: 118-135).
Alevi-Bektaşi teolojisinde beş sayısı, ritüel evreninde de aşamalandırma amaçlı kullanılan sayılar arasındadır. Cem ritüellerinde, daha önce üçlendiğine işaret ettiğimiz demin beşlendiği de olur. Demin beş kez alındığı cemler, “beşlenmiş” kabul edilir (Ersal, 2016c: 135-136). Alevi-Bektaşi ritüellerinde beş sayısı, niyaz edilirken de karşımıza çıkar. Seccade hizmetinden sorumlu hizmet sahibi, seccadeyi meydana serdikten sonra dört köşesine ve ortasına olmak üzere beş kere niyaz eder (Ersal, 2016a: 228). Buna beşli niyaz adı verilir.
Yedi
“Yedi” sayısının doğu kültürlerinde önemli bir yeri vardır. Haftanın yedi günü, yedi gök, yedi yer, insanın yedi secde uzvu, “yedi” sayısı bahsinde verilebilecek örneklerden bazılarıdır. Türkçede “yedi” sayısı etrafında geniş bir söz varlığı mevcuttur. Bunlara örnek olarak: “yedi yerden temenna etmek”, “yedi kat el olsa acır.”, “yedi göbek ecdadı belli”, “yedi iklim dört köşe” verilebilir (Gölpınarlı, 2017: 330-331). Eski Türklerin teolojik yöntemlerinde ve evren tasarımlarında “yedi”, çeşitli karşılıkları olan bir sayıdır. Eski Türk dininde Göğün yedi katı olduğuna inanılır. Bu yedi kat gök, insanın yeryüzüne gelinceye dek geçirdiği varlık aşamalarını da bildirdiği gibi, tek gerçek olan Tanrı’ya ulaşmak için de geçilmesi gereken olgunluk aşamaları da bu gök katlarını gösteren varlık alanlarıyla ilgilidir. Söz konusu yedi varlık katı, yedi yükseliş aşamasına tekabül eder. Yine eski Türk inancında, Tanrı Ülgen’in ilk olarak “yedi” kişi yarattığına inanılır. Şamanist dünya görüşüne göre, tufanın olacağını önceden haber veren Gök Teke, dünyanın çevresini “yedi” kez dolaşmıştır. Çeşitli Türk topluluklarında kamların davullarında yedi sarı kız resmi yer alır. “Yedi” sayısıyla ilgili eski Türk inanç sisteminden verilecek bir diğer örnek, kamların ayin yaparken “yedi” pınardan, “yedi” değirmen oluğundan su almaları ve sonra “yedi” demir kızdırıp suya atıyor olmalarıdır (Eyüboğlu, 2010: 270, 272).
“Yedi” sayısı, Alevi-Bektaşi inanç sisteminde anlam yüklenen sayılar arasında yer alır. Alevi-Bektaşi gülbanklarında “yediler” ile Hz. Muhammed, Hz. Hatice, Hz. Fatma, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Selman-ı Farisî’den oluşan, Ehlibeyt üyelerinin genişletildiği isimler kast edilir. Bu yedi kişinin sıralanmasında, teolojik bir hiyerarşi söz konusudur.
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde, “yedi” sayısı ile oluşturulan terkipler de mevcuttur. Pir, rehber, mürşit, iki musahip ve onların iki eşinde oluşan yedi görev, “yedi erkân” şeklinde karşılanır. Bunun yanında, Alevi-Bektaşilikte Hz. Ali’ye Hz. Muhammed tarafından “yedi” ayrı nitelik verdiğine, Hz. Ali’nin bu “yedi” niteliği varlığında topladığına inanılır. Alevi-Bektaşi inancı bağlamında “yedi” sayısının varlığına ilişkin temas edilmesi gereken bir diğer husus, Hacı Bektaş Veli’yi pir kabul eden Yeniçeriler’de “Adet kapısı”, “Ağa Bölüğü Kapısı”, “Çayır Kapısı”, “Solaklar Kapısı”, “Karaköy Kapısı” ve “Meydan Kapısı” olmak üzere “yedi kapı”nın mevcut olduğudur (Eyüboğlu, 2010: 273).
Kırk
Alevi-Bektaşi inanç sistemi bağlamında ortaya konulan nefes, düvaz imam, nutuk, gülbank gibi metinlerin büyük çoğunluğunda kullanılan formel sayılar arasında “kırk” sayısı da yer alır. Kırk sayısının ilk telmihinin “Kırklar”a yönelik olduğunu ifade etmemiz mümkündür. Alevi-Bektaşi inanç evreninde kırk, çeşitli ritüelik adlandırmalarda da karşımıza çıkmaktadır. Kırk budak , kırk makam, kırklar şerbeti bunlardan bazılarıdır. Alevi-Bektaşi gülbanklarında kırk sayısı, “Cemimiz Kırkların cemi ola!”, “Allah Kırkların katarından ayırmaya!” gibi ifadelerde tek başına yahut diğer formel sayılarla bir arada “Üçler, beşler, kırklar saklaya, bekleye!” şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Gülbank metinlerinde “kırk” sayısına sıkça yer verilmesini yalnızca Alevi- Bektaşi teolojisindeki “Kırklar” ile açıklamamız yeterli olmayacaktır. Kırk sayısının Türk kültür evreninde karşılık geldiği anlam alanı son derece geniştir. Halk kültüründe ve daha özelde de anlatılarda kırk, çokluk bildirme sayısı olarak karşımıza çıkar. Çeşitli Türk destanlarında görülen “kırk yiğit ve kırk kız” motifleri buna örnek olarak gösterilebilir. Süre bildirmek için kullanılan “kırk gün kırk gece” şeklinde ifadeler; halk kültüründe yeri olan “kırklama”, “kırkının çıkması” gibi ritüeller, kırk sayısının kültürel bağlamdaki yerine dikkat çekme noktasında verilebilecek diğer örneklerdir. Bunların yanına, kırkın tasavvufta karşımıza çıkan tekâmül sayısı olma özelliği de eklenmelidir.
“Kırk” sayısı, “hazırlama” ve “tamamlama” sayısı olarak anılır. Büyük sayılar arasında, “en büyüleyici sayı” olarak görülen “kırk”, Orta Doğu’da sık kullanılır. Kırk, başlangıçtan beri yazgıyla ve ciddi durumlarla ilişkili olarak kullanılan bir sayıdır. Kutsal metinlerde geçen, “kırk gün”, “kırk yıl” gibi gruplandırmaların da kanıtladığı üzere bekleme ve hazırlama süresini belirtirken de “kırk” sayısına başvurulur (Schimmel, 2000: 265-274).
“Kırk” sayısı, Alevi-Bektaşi inancında, gizil güçlere göndermesi olan, kutsal bir sayı olarak kabul edilir. Kırklar, “sır” olarak Alevi-Bektaşi teolojisinin özünde yer alan bir kurumdur. “Kırklar” ile kast edilenin kimler olduğu net bir biçimde ifade edilmez; fakat varlıklarına ve kutsallıklarına inanılır. Alevi-Bektaşi şiirinde de “kırk” sayısının ve “kırklar”ın geniş bir yeri vardır. “Kırklar”ın yücelik bakımından Hz. Muhammed’de bile saygı uyandıran bir toplama işaret ettiğine inanılır (Eyüboğlu, 2010: 276, 279). Cem ritüellerinin tasavvufî arka planı, Hz. Muhammed’in Miracına ve Kırklar Cemine dayandırılır. Bu sebeple söz konusu iki kavramın ritüel metinleri içerisinde en çok yer verilen iki kavram olduğu ifade edilebilir. Semah, dua ve gülbanklarda da “Kırklar” ve “Kırklar Cemi” kavramları özel bir yer tutar ve Kırklara sürekli olarak gönderme yapılır (Akın, 2020a: 80-81). Cem ritüelinin varlık sebebi olarak işaret edilen Kırklar Cemi, ritüeli tanzim eden Kırkların ritüelik bağlamlarda sürekli zikredilmesiyle hatırlanır. Bunun yanında, “kırk” sayısı, Alevi-Bektaşi inancının felsefî boyutunu teşkil eden “dört kapı kırk makam” anlayışında somutlaşan makamların sayısını ifade etmek üzere de kullanılır.
Assmann, kültürel belleğin içeriğinin, iletişimsel bellekten faklı olarak efsaneleşmiş bir köken tarihine ve uzak geçmişte yaşanan olaylara dayandığı görüşündedir. Bu görüş uyarınca, kültürel bellek için gerçekten ziyade hatırlanan; resmi tarihten ziyade alternatif tarih önemlidir. Dahası, kültürel bellekte gerçek tarih, hatırlanan tarihe ve ardından da kurucu bir tarih olma özelliği gösteren efsaneye dönüşür (2015: 60-61). Rappaport, varlık ile kutsalın ritüeldeki birliğinin tecrübelerin en belirgin ve en önemli olanına bağlandığını (2016: 192) ifade eder. Bu noktada Alevi- Bektaşi cem ritüellerinde söylenen, kullanılan metinlerde baştan sona Kırklar Cemine yönelik ifadelerin yer alması ve yaşanan deneyimin referansının sürekli Kırklar Cemine veriliyor olması, Assmann’ın ve Rappaport’un kurucu tarih referansı üzerine kaydettikleri ifadeleri kanıtlar niteliktedir. Alevi-Bektaşi cemlerinin varlık sebebi olarak değerlendirilen “Kırklar Cemi”, Hz. Muhammed’in miraca yükseldiği gece gerçekleşmiş bir toplanmadır. Telmih sanatı vasıtasıyla sürekli “Kırklar”ın ve “Kırklar Cemi” nin anımsatılması, efsaneleşmiş köken tarihine ve varlık ile kutsalın birliğinin dayandırıldığı önemli bir tecrübeye referans verilmesi ihtiyacından ileri gelir. Kırkların manzum ve mensur metinlerde yer bulmasıyla inanç sisteminin kökeni hatırlatılmış olur. Bu da, söz konusu inanç dairesinin paydaşları arasında kendilerini aynı kök üzerinden tarif ediyor olmanın getirdiği bir ortaklık ve güven ortamı tesis eder.
Gerçeğe Hü
Alevi-Bektaşi gülbanklarının sonuç kısmında en sık kullanılan formel yapı: “Gerçeğe Hü!” ifadesidir. Bu ifadenin çeşitlenmeleri de mevcuttur. Bunlar: “Hü erenlerin demine!”, “Erenlerin demine devranına Hü!”, “Gerçek erenlerin demine Hü!”, “Hü diyelim erenlerin demine!”, “Hazır ve gaib gerçeklere Hü!”, “Allah eyvallah, Hü dost!”. şeklinde örneklendirilebilir. “Gerçeğe Hü!” üst başlığı altında ele aldığımız kapanış formellerini, barındırdıkları ifade farklılıklarını da gözeterek semantik açıdan ele alacağız.
Kapanış formeli olarak kullanılan “gerçeğe Hü!” ifadesinin çeşitlenmiş örneklerinde de aynı kalan, “gerçek” kavramı ve “Hü” sözcükleridir. Buradan hareketle, söz konusu ifadenin anlamını idrak etmek, gülbank metinlerinin çözümlenmesi bahsinde gereklilik arz etmektedir. “Gerçeğe Hü!” ifadesinin semantik alanına odaklanılması noktasında öncelikle, Alevi-Bektaşi terminolojisinde “gerçek” ile kast edilenin ne olduğu üzerinde durulmalıdır. “Gerçekler” yahut “gerçek erenler”, Alevi- Bektaşi inanç bağlamı özelinde karşılığı olan bir terim olma özelliği gösterir. Yalnızca gülbanklarda değil; bütün Alevi-Bektaşi literatüründe yer verilen “gerçekler”i, “Hakk’a ermiş olanlar; Hak erenleri, evliyalar; kalbindeki niyet, dilindeki söz ve yaptığı iş aynı olan kişi; Hak eri; başka bir ifade ile içi dışına özü sözüne uyan; anlamsız iddialara kalkışmayan, Hak ile hak olan erlere gerçek eren.” (Gökbel, 2019: 313); “hakikî veliler, hakikate erenler.” (Gölpınarlı-Boratav, 2017: 377) şeklinde tanımlamamız mümkündür.
Arapça’da “O” anlamına gelen “Hû/Hu” sözcüğü, mutasavvıflar tarafından “İsm-i A’zam” olarak kabul edilir. “Hu” ile kast edilen Tanrı’nın kendisidir (Gölpınarlı-Boratav, 2017: 381). Buyruk’ta Hû/Hu sözcüğüne ilişkin, Tanrı’nın bin bir adı olduğu, bu adların açık adlar olduğu fakat Tanrı’nın gizli bir adının da olduğu bilgisine yer verilerek, bu gizli adın, “O” anlamındaki üçüncü kişi sözcüğü olan “Hu” olduğu ifade edilir. Buyruk’ta verilen bilgiye göre, “gizemli varlık, “O” anlamındaki üçüncü kişi sözcüğüdür ve “Hu” simgesi ile gösterilir. Tanrı görünmezlikten çıkıp görünürlüğe çıkıncaya değin “Hu”, yani “O” kalacaktır. Bu simge, “kalıcı olan yalnızca “O”dur anlamına gelir (Bozkurt, 2015: 67). Bunun yanında “hû” ve “yâhu” sözcükleri, bir işin bitimini, tamamlanmasını da ifade eden sözcüklerdir. Gülbankların da “Hu” sözcüğüyle sonlandırılması ile dervişler, gülbank esnasındaki gönül birliğinden, “mahv âlemi”nden “sahv âlemi”ne dönerler; Hak’tan Hakk’a, Hakk’ın butûnundan zuhuruna rücû etmiş olurlar (Gölpınarlı-Boratav, 2017: 379). Bu noktada Buyruk’ta da, selam etmenin ve bir selam ifadesi olan Hu’nun Tanrı’nın büyük adlarından biri olduğu, bu şekilde verilen selamın Tanrı’nın selamı olduğu kaydedilir (2018: 134). Hz. Ali’nin de çoğunlukla “.Hû illa Hû” şeklinde dualar ettiği, bu şekilde dua etme sebebini ise Hû’nun ism-i azam oluşuyla açıkladığı rivayet edilir (Tatcı-Kurnaz, 2016: 7).
Bedri Noyan, “Hü” sözcüğünü Kırklar Cemi ile ilişkilendirir ve ilk olarak orada kullanıldığını belirtir. Noyan’ın ifadesine göre Miraç dönüşü Kırklar Meclisini ziyaret eden Hz. Muhammed, önüne Selman tarafından konulan üzüm tanesini ezerek şerbet haline getirir. Kırklardan birinin dudağına değen bu şerbetle hepsi mest olarak semaha kalkar. Vecd halinde iken zikrettikleri sözcükler arasında “Hü” de yer alır ve böylelikle bu sözcük ilk kez Kırklar tarafından kullanılmış olur (1995: 67).
Alevi-Bektaşi gülbanklarının “Gerçeğe Hü!” ifadesi ile sonlanmasıyla, “gerçek olanın Hak katında makbul olacağı, onun, niyaza layık olduğu bildirilir.” Alevi-Bektaşi inanç ve kültür evreninde, Tanrı’nın her yerde hazır-nazır olduğunun ikrârı anlamında “Hü”, yemek yendikten, mukabele bittikten, cem sona erdikten sonra da sarf edilen bir sözcüktür. Örneğin, yemeğin tamamlanması ile sofra gülbangı verilir ve bu gülbank da diğerleri gibi “Hü” sözcüğüyle sonlandırılır. Bu gülbanktan sonra, sofradaki herkesin bir lokma ekmek alması yahut parmağını tuza banarak sofraya niyaz edip kalkması gerekir; gülbank verildikten sonra tek bir lokmanın alınması erkândandır. Bu ritüelik gerekliliğin yerine getirilmediği durumlardan yola çıkarak kurulan bir atasözü mevcuttur . “Gerçeğe Hu demişler, bir fırın ekmek yemişler.” atasözü, sofra gülbangı verildikten sonra tek bir lokma alıp niyaz etmek yerine yeniden yemeğe başlarmış gibi davranan kimseler hakkında söylenir (Gölpınarlı, 2017: 154).
“Gerçeğe Hü!” ifadesinin gülbankların sonunda kullanılması ile dua tamamlanarak Tanrı’nın varlığı, birliği, esirgeyici ve bağışlayıcılığı ile yüceliği anılmış ve böylelikle niyaz edilmiş olur (Gökbel, 2019: 313). “Gerçek” sözcüğü ile yol ve erkâna yani On İki İmamlardan kaldığına inanılan, cem ritüeli ve ibadet pratiklerini de içine alan gerçek İslam anlayışına, “Hü” ile de hak ve gerçek olan tek Tanrı’ya işaret edilir. Dolayısıyla, “gerçeğe Hü!” kalıp sözünde Allah’ın hak olan yoluna, Ehlibeyt yoluna ihtiram ile biat vardır.” (Ersal-Ersöz, 2013: 67)
“Gerçeğe Hü!” ifadesi ve varyantları ile Hakk’a ulaşmış, “ermiş” kimselere, Alevi-Bektaşi erenlerine ve Hakk’a selam vermek amaçlanır. Böylelikle gülbanklar aracılığıyla bildirilen dilek ve niyetlerin kabul görmesi, gerçekleşmesi noktasında, Alevi-Bektaşi erenleri ile Tanrı’ya aynı anda yakarılmış, bilinen bütün kutsal güç kaynakları ile aynı anda temasa geçilmiş olur. Bununla birlikte, sözcüklerin ilk anlamlarıyla düşünüldüğünde, hakikatin bilgisinin, gerçeğin selamlanması suretiyle gülbangın sona erdirildiğini ifade etmemiz de mümkündür.
Alan araştırmasında yönlendirilmiş mülakat yöntemi ile görüştüğümüz Alevi- Bektaşi inanç önderlerinin, söz konusu kapanış formeline ilişkin beyanları, şu şekilde örneklendirilebilir:
“Hü, Allah’ın isimlerinden bir tanesidir. Nefes alıp verme şeklidir. Nefes ile Allah’ı çağırmak, ona selam etmek demektir.” (KK13)
“Allah’ın iki tane gizli ismi vardır. Bunlardan bir tanesi Ba, bir diğeri Hü’dur. Cemde gürültü olduğunda “sessiz olunsun!” diye bağırmayız. “Gerçeğe Hü!” diye bağırırız. Canlar anlar, sessiz olurlar. “Gerçek” de Allah’ın adıdır. “Gerçek” ve “Hü” bir araya geldiklerinde Allah’ın isimlerini anarak ona seslenmiş oluruz.” (KK3)
“Gülbangı sonlandırırken “gerçeğe Hü” diyebilmek, ancak dedenin yapabileceği bir şeydir. İstediğin kadar dua oku, “gerçeğe Hü!” demeyince dua gerçekleşmez, ulaşmaz. Bunu söylemek de ancak seyyid soyundan gelen dedenin yapabileceği bir şeydir. Bunu söylemeyince dua tamam olmaz.” (KK7)
Söz konusu kapanış formelinin çeşitlenmelerinin mevcut olduğuna konuya başlarken işaret etmiştik. “Hü, erenlerin demine!”, “Erenlerin demine devranına Hü!”, “Gerçek erenlerin demine Hü!”, “Hü diyelim erenlerin demine!”, ifadeleri, ele aldığımız formel yapının çeşitlenmeleri arasında yer alır. İfadelerde yer alan “dem” sözcüğüne, Alevi-Bektaşi inanç ve kültür evreninde çok sayıda anlam yüklenmiştir. Dem, kan, nefes ve zaman anlamlarında kullanılan bir sözcüktür. Üzerinde durduğumuz Alevi- Bektaşi gülbanklarının giriş formellerinde ise dem, daha ziyade “ân”, “zaman” anlamında kullanılmaktadır. Tasavvufî görüşe göre, “Tanrı her ân, zâtı bakımından her şeyden mutlak, fakat yine her ân, “Hakikat-ı Muhammediyye” de denen zâtı iktizası bakımından, kendisine âlimdir; diğer bir tabirle zuhura meyli vardır. Bu bilgisinde her ân bütün varlığın hakikati, bütün varlık suretlerinin hakikatleri sabittir. Bu sübut da her ân kâinatı izhar edip durmaktadır. Şu hâlde Âlem, her an Tanrıdan zahir olmakta ve yine Tanrı’ya rücu etmektedir ve bir ân önceki âlem, bir ân sonrakinin tamamıyla ayrısıdır. Bu daimî zuhur, bir derenin akışına benzer. Şu hâlde ne mazi vardır, ne müstakbel. Ne Âdem devri vardır, ne Muhammed devri. İşte bu “ân-ı vâhid” de denen zuhuru, Gerçek Erenler, Gerçekler ve bilhassa onların içinde tek bir kişi, yâni vaktin Kutbu bilir. Zaten bu feyz, onun vasıtasıyla olur.” (Gölpınarlı-Boratav, 2017: 378) O halde, “gerçeklerin demine Hü!” ifadesinin Hu sözcüğü ile de Tanrı’nın kast edildiği bilgisinden hareketle, gerçeklerin, erenlerin, Hak ile hemhâl olanların yaşadığı zaman, Tanrı’nın zamanıdır; gerçekler, her daim Hak ile birliktedir anlamında kullanıldığını ifade etmemiz mümkündür.
Alevi Cemlerinde çeşitli Gülbanklar
Gülbank
Alevi-Bektaşi inanç ve kültür dairesi içerisinde gülbanklar, ritüel temelli edebî formlardır. Gülbanklar, ritüel yapılar içerisinde her türlü pratiğin söz aracılığı ile kutsanmasını sağlar. Alevi-Bektaşi teolojisine ait unsurların belirli bir ahenk yapısı içerisinde, istek ve dilek iletme amaçlı ifadelerle birlikte yer aldığı bu örnekler, ritüel yapıları içerisinde, inanç önderleri tarafından söylenebilir. Yakarma, methiye, dilek ve istek bildiren gülbanklar, Alevi-Bektaşi ritüellerinde hemen her aşamada söylenen, estetize edilmiş yapılardır. Alevi-Bektaşi ritüel bağlamlarında başvurulan diğer dua yapıları gibi gülbanklar da kutsal alanla iletişime geçme amacıyla sarf edilir.
Gülbank ve tercüman örnekleri bakımından oldukça zengin bir külliyata sahip olan Alevi-Bektaşi geleneğinde neredeyse hemen her tören için ayrı bir gülbank mevcuttur. İkrâr, sünnet, aşure, nevruz, ad koyma, lokma, defin, çerağ gülbankları bunlardan bazılarıdır (Uzun, 1996: 234). Daha önce de belirttiğimiz gibi gülbanklar, Alevi-Bektaşi inanç önderleri tarafından ritüel bağlamlarında istek ve dileklerin Tanrı’ya ulaştırılması amacıyla icra edilen; genellikle doğrudan yahut dolaylı biçimde söz ya da eylemle iletilen bir talebe karşılık söylenen; iyi dilek iletme, kut kazandırma, hayır dileme gibi amaçlarla kurulan; ritüel yapılarına göre içeriği değişebilen; nazma yaklaşan sistemli bir yapı üzerine inşa edilen; ahengli ve ritmik bir söyleyişe sahip hayır dua metinleridir. Çalışmamızın odağını teşkil eden gülbangın neliğine ilişkin çeşitli araştırmacıların görüş ve değerlendirmelerine önceki bölümde yer verilmesi dolayısıyla bu aşamada kısa bir bilgilendirme yapılarak Alevi-Bektaşi inanç dairesi içerisinde ritüelik bağlamlarda gülbangın yeri ve konumuna odaklanılacaktır.
Alevi-Bektaşi Ritüellerinde Gülbank
Alevi-Bektaşi inanç ve kültür dairesi içerisinde gülbanklar, ritüel temelli edebî formlardır. Gülbanklar, ritüel yapılar içerisinde her türlü yapıp etmenin söz aracılığı ile kutsanmasını sağlar. Alevi-Bektaşi teolojisine ait unsurların belirli bir ahenk yapısı içerisinde, istek ve dilek iletme amaçlı ifadelerle birlikte yer aldığı bu örnekler, ritüel yapıları içerisinde, inanç önderi olan dedeler tarafından söylenebilir. Yakarma, methiye, dilek ve istek bildiren gülbanklar, Alevi-Bektaşi ritüellerinde hemen her aşamada söylenen, estetize edilmiş yapılardır. Alevi-Bektaşi ritüel bağlamlarında başvurulan diğer dua yapıları gibi gülbanklar da kutsal alanla iletişime geçilmesini sağlamak ve karşılıklı bir iletişimin malzemesi olmak gibi işlevler üstlenirler. Gülbanklar, mecliste bulunan inananlar adına söz alan inanç önderi tarafından söylenir ve bittiğinde “Allah Allah!” nidaları ile karşılanır.
Toplumsal bir varlık olan insanın istek ve dileklerinin birlikte yaşadığı, aynı inanç dairesi içerisinde bulunduğu başka insanları da ilgilendirmesi kaçınılmazdır. Toplu verilen dualar, birlikte icra edilen ritüellerin bir parçası konumunda olup inanç önderi olarak kabul edilen kimseler tarafından söylenen dualardır. Toplu verilen dualarda, talepte bulunan kişi ile talebin iletileceği “kutsal güç” arasında bir aracının yer alması durumu söz konusudur. Alevi-Bektaşi inanç sistemi içerisinde Tanrı’ya yakarışın temsil gücü üzerinde uzlaşılan bir kimse aracılığıyla yapılıyor olması, söz konusu yapının eski Türk inanç sistemine uygun bir yapı gösterdiğinin kanıtıdır. Şamanist yöntemde de kam, şaman şeklinde adlandırılan kimseler aracılığıyla iyi ya da kötü ruhlarla iletişime geçilmiştir. Özellikle diğerlerinden daha güçlü ve daha büyük ruhlarla kurulacak iletişimde, sıradan olmayan, kutsalın bilgisiyle donatılmış bir kimsenin yardımı elzemdir.
Alevi-Bektaşi ritüellerinde gülbank, geleneksel bir yapı ve işleyişin sürmesinde önemli ve taşıyıcı metinler olma özelliği göstermektedir. Kuruluşlarında estetik özelliklerin ve sanat kaygısının göze çarptığı gülbanklar, ritüelik yapılarda üretilen ve icra edilen yapılardır. Bu bağlamda, gülbank metinlerinin doğru anlaşılması noktasında, parçası oldukları performans sürecinin de mercek altına alınması gerekmektedir. Alevi- Bektaşiliğin geleneksel kodlarının oluşması hususunda önemli referans noktaları teşkil eden gülbankların ritüelik bağlamlarda çeşitlenmesi, farklı şekillerde icra edilmesi, iletişimsel bir görsel düzeneğin parçası olmalarından ileri gelir. Ritüel düzeni içerisinde, hangi gülbangın hangi aşamada, hangi pratiğe karşılık söyleneceği ve kime söyleneceği, geleneksel yapı tarafından önceden tayin edilmiş durumdadır. Gülbanklar; belirli kalıp yapılar, tekrarlar, söz sanatları ve değişmez anlam boyutları ile bağlam içerisindeki anlamları göz önünde bulundurulduğunda bağlam içerisinde anlam kazanan örneklerdir. Buradan hareketle bağımlı bir tür olma özelliği gösteren gülbank türüne ait örnekler ancak ritüelik bağlam içerisinde, inanç önderleri tarafından söylenmeleri halinde işlevsel özellik kazanmaktadır.
Gülbanklar, Alevi-Bektaşi inanç ve kültür dairesi çerçevesinde ortaya konulan çeşitli ritüelik bağlamlarda kullanılan dua metinleridir. Gülbankları diğer dua türlerinden ayıran, yapısal özellikleri ve içeriği gibi türe ait özelliklerin dışında; icracısının temsil gücü barındırıyor olması ve sarf edildiği bağlamın ritüelik bağlam olma zorunluluğudur. Alevi-Bektaşi ritüel evreni çerçevesinde hangi dua metinlerinin gülbank niteliği taşıdığı, hangilerinin taşımadığı yönündeki değerlendirmemizde referans noktalarımız bu hususiyetler olmuştur.
Alevi-Bektaşi ritüel evreninde gülbanklar, kutsanma talebinin kut taşıdığına inanılan inanç önderleri aracılığı ile Tanrı’ya iletilmesinin sağlayıcısı olan dua metinleridir. Cem ritüelleri başta olmak üzere, inanç önderinin katılımı ve yönlendirmesi ile gerçekleştirilen tüm Alevi-Bektaşi ritüellerinde, gülbankların varlığına başvurulduğu tespit edilmiştir. Bu noktada, gülbankların cem ritüelleri bağlamında hangi aşamalarda, nasıl ve hangi başlıklar altında icra edildiklerini idrak etmek için, hizmetlerle ilişkili olarak tanzim edilen gülbanklara ve ritüelik akışta hizmet aşamalarının dışında verilen gülbanklara odaklanmak yerinde olacaktır. Gülbankların kullanıldığı ritüelik aşamalar, bağlam içerisindeki akışla ilgili bilgilendirme yapılarak verilecek; bu sayede gülbankların söz konusu aşamadaki işlevleri ve karşılıkları, söz ve eylem bütünlüğü çerçevesinde anlaşılmaya çalışılacaktır.
Cem ritüellerinde icra edilen hizmet ve hizmet aşamalarınının dışında verilen gülbank türlerine ilişkin bilgilendirme yapıldıktan sonra, ritüellerin içeriklerine uygun olarak, tematik yapıda biçimlenmiş gülbank türleri ele alınacaktır. Ardından, diğer Alevi-Bektaşi ritlerinin de söze dayalı ritüelik malzemeleri arasında yer alan gülbankları mercek altına alma noktasında, geçiş dönemlerine odaklanılacak; doğum, ölüm, evlilik, sünnet olguları etrafında oluşan gülbanklara ilişkin bilgilendirme yapılacaktır. Bu bilgilendirmeler yapılırken gülbank çeşitleri, alan araştırmasında elde edilen gülbanklar ile örneklendirilmiş; örnek sayıları, metinlerin çalışmanın sonuna eklenecek olması dolayısıyla sınırlı tutulmuştur.
Cem Ritüelleri Merkezli Gülbanklar
Cem ritüellerinde dedeler tarafından ritüelin başından sonuna dek hemen her aşamada çeşitli gülbanklar söylenir. Cemin başlatılmasından hizmet sahiplerinin dualanmasına dek cem ritüeli süresince her türlü yapıp etme, inanç önderi tarafından gülbanklar ile kutsanır. Her erkân için söylenmesi gereken belirli gülbanklar mevcuttur. Ocaklar arası ritüelik farklılıklar, icra dinamikleri, cemin içeriği gibi değişkenlere göre çeşitlenmekle birlikte, cem ritüelinin her aşamasında verilmesi gereken gülbangın semantik içeriği, gelenek tarafından tayin edilmiştir.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, gülbanklar, ritüel kaynaklı formlardır. Alevi- Bektaşi ritüel evreninde gülbanklar, kutsanma talebinin kut taşıdığına inanılan inanç önderleri aracılığı ile Tanrı’ya iletilmesinin sağlayıcısı olan dua metinleridir. Bu sebeple, kullanıldıkları ritüelik bağlamları göz önünde bulundurularak incelenmeleri gerekir. Buradan hareketle Alevi-Bektaşilerin temel ibadet yapısı olan cem ritüellerinde gülbankların hangi aşamalarda, ne şekilde icra edildiklerine odaklanılacaktır. Öncelikle, hizmetlerle ilişkili olarak tanzim edilen gülbanklara yer verilerek hizmetlerin içerikleri ile gülbanklar arasındaki semantik bağ anlaşılır hâle getirilmeye çalışılacaktır. Daha sonra, ritüelik akışta hizmetlerin dışında verilen gülbanklara temas edilecektir. Cem içeriklerindeki çeşitlenmeler dolayısıyla ritüelik akışa eklenen ve ilgili cemin içeriğine uygun bir biçimde tematik olarak tanzim edilmiş gülbank örneklerine de “Cem Ritüellerinin İçeriğine Göre Değişen Gülbanklar” başlığı altında yer verilecektir.
Gülbankların kullanıldığı ritüelik aşamalar, bağlam içerisindeki akışla ilgili bilgilendirme yapılarak verilecek, bu sayede gülbankların söz konusu aşamadaki işlevleri ve karşılıkları, söz ve eylem bütünlüğü çerçevesinde anlaşılmaya çalışılacaktır. Bu bilgilendirmeler yapılırken gülbank çeşitleri alan araştırmasında elde edilen gülbanklar ile örneklendirilecek, örnek sayıları, metinlerin çalışmanın sonuna eklenecek olması dolayısıyla sınırlı tutulacaktır.
Hizmet Gülbankları
Alevi-Bektaşi inanç sistemi içerisinde hizmet, talibin nefsini köreltmek ve yaratıcıya ulaşmak için bir mürşidin yönetiminde yerine getirdiği belirli görevlere verilen genel isimdir. Alevi-Bektaşi cemlerinde on iki hizmet yer alır. Hizmet sayısının on iki olmasının sembolik dayanağı, On İki İmamların hatırasını yaşatma isteğidir. Cemdeki hizmetlerin sorumluları, “hizmet erleri” yahut “hizmet sahipleri” olarak anılır (Korkmaz, 2016: 324). “Hizmet” şeklinde anılan tüm yapıp etmeler, belirli kaidelere bağlıdır. Ritüelik bir düzen içerisindeki yerine getirilen hizmetlerin her birinin mitik ve sembolik anlamsal arka planları mevcuttur.
Cem ritüeli bağlamında yer alan sarf edilen her sözün, kullanılan her türlü araç gerecin, anlamlı bir ritüelik kompozisyon oluşturulması noktasında payı vardır. Kutsal bir deneyim içeren bu kompozisyonun oluşması için, gelenek içerisinde yeri olan parçaların bir araya gelmesi yeterli değildir; bu parçaların, ritüel düzenine uygun konumlanması, gelenek tarafından tayin edilen bir şekilde sıralanması, söz ve müzik ile kutsanması gerekir. Gülbanklar de kut taşıdığına inanılan dedenin sahip olduğu gücü söz ile taliplerle paylaşmasının yoludur. Hizmetlerin ritüel bağlamı içerisindeki önem ve işlevleri, kurulan gülbanklar ile tesis edilir. Dede, hizmetin başında ve/veya sonunda, uygun ve sihirli ifadeler ile ibadetin kabulünü diler. Hizmet sahibinin bu eylemi doğrudan gerçekleştirmesi uygun ve yeterli değildir; kutsal alanla iletişimde kut sahibi olan bir kimsenin aracı olması gerekir.
Hizmet sahibi tarafından hizmetin görülüp tamamlanmasının ardından inanç önderi tarafından hizmet erine verilen duaya “hizmet gülbangı” denir. Hizmet gülbangının verilebilmesi için talibin cemde hizmet görmüş olması gerekir. Cem ritüelinde yer alan hizmet sahiplerini şöyle sıralamak mümkündür: dede, rehber, gözcü, çerağcı, zâkir, carcı, sakka, kurbancı, pervane, peyk, iznikçi, bekçi.
Cem ritüelinde görülen hizmetlerin her birinin ayrı içerikleri, mitik ve teolojik anlamları mevcuttur. Yöre ve ocaklara göre isimlendirmelerinden içeriklerine, çeşitli farklılıklar arz etmekle birlikte Alevi-Bektaşi geleneksel yapısını da göz önünde bulundurarak etrafında gülbank oluşan hizmetleri şu şekilde sıralamamız mümkündür: Dedelik hizmeti, rehberlik hizmeti, peyik hizmeti, kapıcı hizmeti, gözcü hizmeti, kurban hizmeti, sofra/lokma hizmeti, zakirlik hizmeti, çerağ hizmeti, car hizmeti, el suyu hizmeti, post hizmeti, dolu hizmeti, semah hizmeti, sakka suyu hizmeti.
Hizmet gülbankları, yalnızca hizmet sahibi etrafında oluşmuş yapılar değildir. Kimi hizmetlerde, içerikleri dolayısıyla, hem hizmet sahibinin hem hizmetin kendisinin yahut hizmetin görülmesine aracı olan içeriğin dualanması söz konusudur. Bu gerekçeyle hizmetlerin ritik aşamalar olarak ele alınıp kendi içlerinde detaylandırılmalarının daha doğru olacağı açıktır. Bu doğrultuda, yapılan alan araştırmasında, hizmet içeriklerine, hizmet pirlerinin isimlerine, hangi aşamalarda hangi gülbankların verildiğine ilişkin elde edilen verileri, ritüel sırasına uygun biçimde, yapı içerisindeki canlı örnekler ile birlikte sunmayı uygun görüyoruz.
Dedelik Hizmeti Gülbankları
Dedelik kurumu, Alevi-Bektaşi inanç yaşantısında olduğu kadar, kültür hayatında da belirleyici olan bir kurumdur. Dedelik hizmetinden sorumlu olan kişi, , “dede” unvanı ile anılır. Dedelik, Alevilikte soy güdülen, babadan oğla geçen bir silsile şeklinde varlığını sürdürür. Alevi inanç, kültür ve toplum yaşantısı içerisinde son derece etkili ve önemli bir konumda olan dedeler, kimi ocak ve bölgelerde “pir” şeklinde de anılırlar. Dedeler, bağlı bulundukları ocak yapısı içerisinde, hiyerarşik olarak üstte yer almakta olup kendilerine tabi bulunan taliplerin dinî ve sosyal yaşantılarından sorumludurlar.
Kutsal alana doğrudan ulaşamayan mitik zihin, kutsalın bilgisine vakıf olmak için çeşitli nesnelere yahut şahıslara ihtiyaç duymuştur. Kutsal alanın mecazi eşiğinde konumlandırılan, inanç önderi statüsündeki bu yardımcılar, bâtıni uzamdan payına düşeni alan, mitik düşüncenin kutsiyet atfettiği figürler olmuştur. Dedelik, inançsal bir statü olmasının yanında, Alevilerin sosyal hayatında da karşılığı ve işlevi olan bir kurumdur. Doğan çocuğa dua verilmesinden ölünün defnedilmesine, nikâh kıyılmasından hanenin dualanmasına varana dek dedeler, kendilerine tabi olan talip topluluklarının günlük hayatlarında da inanç yaşantılarında oldukları oranda pay sahibidirler. Dedelik bu bağlamda, Alevi-Bektaşi inanç ve kültür hayatının sürdürülmesinde, son derece belirleyici ve etkin bir kurum olma özelliği gösterir.
Dedeler, cem ritüellerinin yöneticisi konumunda hizmet ederler. Ritüelin baştan sona icrası sırasında denetleyicilik ve yönlendiricilik görevi dedelerdedir. Bu bakımdan dedelik hizmeti, işlev açısından da cem ritüellerinin birincil öneme haiz hizmeti konumundadır. Her türlü hizmetin görülmesi aşamasında niyaz edilen dedenin kendisi değil, dedelik kurumunun bizzat kendisidir. Dedelik hizmeti, kutsal soydan geldiğine inanılan bir ocak dedesi tarafından görülebilir. Gülbank vermek de ancak ve ancak dedenin yapabileceği bir eylemdir.
Cem ritüelinde bulunan herkes, hizmet sahipleri başta olmak üzere, dededen icazet almak durumundadır. Yine cemde cem erenlerini dâra çekmek, gerekli durumda düşkün ilan etmek, gerekli durumda düşkünlüğü kaldırmak, vefat eden kişiyi dârdan indirmek, dedelik hizmetinin sorumluluk alanı içerisinde olan görevlerdir.
Dedeye gülbank, mürşit yahut rehber tarafından verilebileceği gibi Dede, hizmetini görmeye başlamadan önce, hem tercüman hem de gülbank olarak nitelendirebileceğimiz bir dua da verebilir:
“Allah Allah! Özüm dârda, yüzüm yerde, durdum Hakk’ın huzurunda. Ya Rabbi, erlerin, pirlerin nefesini, nüfuzunu üzerimden eksik etme. Beni doğruluktan, dürüstlükten ayırma. Eksikliğimi, noksanlığımı tamam et. Eda edeceğim bu ağır ve kutsal görevde benden hidayetini esirgeme; beni mahcup eyleme! Yapacağım bu hizmeti Aliyyel Murtaza’nın, Hüseyin-i Kerbela’nın dergâhına yaz. Nefes benden, himmet pirimiz, üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den ola. Gerçeklerin demine devranına Hü! Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali!”(KK13)
Rehberlik Hizmeti Gülbankları
Rehberlik hizmetini gören kişi “rehber” şeklinde anılır. Rehberin de cem ritüeli içerisinde olduğu kadar, cem bağlamı dışında da önemli misyonları vardır. Rehber, cem ritüeli içerisinde dedeye en yakın kişidir ve dedeyi hizmete çağırma, onun duasını verme görevi rehberin görevleri arasındadır. Dededen sonra en yetkili ikinci kişi olma özelliği gösteren rehber, cem bağlamı içerisinde hizmet sahiplerini yönlendirme işlevi de üstlenir. Taliplerin bilgilendirilmesi, yönlendirilmesi noktasında da görev üstlenen rehberlik hizmeti, cem ritüeli bağlamı dışında da Alevi-Bektaşilerin sosyal yaşantılarında yeri ve hükmü olan kurumsal bir nitelik arz eder. Rehberlik postunun hizmet piri Hz. Ali olarak kabul edilir. Yola girmek isteyenleri yönlendiren, Hak yolundan haberdar eden hizmet sahibi, dedenin en yakınında yer alır ve ritüelin yönlendirilmesi noktasında pay sahibidir. Tarikata girmek isteyen talipleri eğiterek gerekli olgunluk düzeyine ulaşmalarını sağlamak da yine rehberin görevleri arasındadır.
Rehber, cem ritüelinin başında genellikle dedeyle birlikte gelip yerini alır. Önce dedenin postuna, sonra kendi postuna niyaz ederek yerine oturur. Dede, rehber ve zâkir, hizmetlerine başlamadan önce birbirleri ile de niyazlaşırlar. Gerekli durumlarda rehber, dedenin yerine komut verme yetkisine de haizdir. Hizmet sahiplerinin tamamına önderlik etmek, yol göstermek, gerektiğinde onlarla birlikte dâra durmak yine rehberin sorumluluk alanı içerisindedir. Rehbere verilen hizmet gülbangı, şu şekilde örneklendirilebilir:
“Allah Allah! Nur-u nebi, kerem-i Ali, pirimiz, üstadımız, Hünkâr Hacı Bektaş Veli. Hizmetlerin kabul ola, post daim ola, pirin Mikail’den şefaat bulasın. Hızır yoldaş, Ali baş ola! Hak, Muhammed, Ali sözünü üstün, kılıcını keskin eyleye! Gerçeğe Hü!” (KK23)
Peyik Hizmeti Gülbankları
Cem ritüelinin gerçekleşeceği yer ve zamanı, katılım gösterecek ilgili topluluğa bildirmekle görevli olan hizmet sahibi, “peyik” şeklinde anılır. Peyik hizmeti, geleneksel yapı çerçevesinde anlamlı sayılabilecek bir hizmettir. İletişim olanaklarının son derece sınırlı olduğu köy ve kasaba yaşantısında ibadetin tarih ve mekânı ile ilgili bilgilendirme yapmak üzere peyikler gönderilir, ritüele katılacak taliplerin haberdar olmaları sağlanırdı. Ancak şehirleşme ile birlikte artan iletişim olanakları, peyik hizmetinin ritüelik önemini yitirmesine sebebiyet vermiştir.
Peyik hizmetini gören kişi “peyikçi” olarak anılır. Peyik hizmetinin hizmet piri, Amr-ı Ayyar olarak kabul edilir. Peyikçi, dışarı hizmetlerinden sorumlu hizmet görevlileri arasında yer alır. Cem ritüelleri bağlamında peyikçi hizmetini gören talibe dede tarafından verilen gülbankları aşağıdaki gibi örneklendirmek mümkündür:
“Bismişah Allah Allah! Hayır hizmetlerin kabul ola. Hizmetinden hayır hasenat göresin. Hizmetin Cebrail Aleyhisselam’ın hizmeti ola. Erler pirler yanında, yardımcın ola. Haberlerin hayırlı ola. Darda zorda Hak, Muhammed, Ali yardımcın ola. Gerçek erenlerin demine Hü!” (KK23)
Kapıcı Hizmeti Gülbankları
Kapıcı hizmeti, cem ritüelinin yapıldığı yerin giriş çıkışından ritüelin güven içerisinde sürdürülmesine dek koruma ve gözetme ile ilgili sorumluluklar üstlenen hizmet sahibidir. Farklı yöre ve ocaklarda “kapıcı” yerine “bekçi”, “yasavur”, “pazvant”, “paçacı” gibi isimler de kullanılır. Kapıcı hizmetinin hizmet piri İmam Mehdi olarak kabul edilir.
Kapıcının geleneksel yapının sürdürüldüğü yörelerdeki bir diğer görevi, ceme katılım gösterenlerin evlerinin güvenliğini sağlamaktır. Yine yabancıların ceme girmesine engel olmak, yol düşkünlerini içeriye almamak kapıcının geleneksel Alevi- Bektaşi inanç yapısı içerisinde üstlendiği görevler arasındadır. Özellikle Alevi- Bektaşilerin üzerinde inançsal baskıların baş gösterdiği dönemlerde ibadetin tehlikelerden uzak yapılmasını sağlamak da yine kapıcının görevleri arasında yer almıştır. Şehirleşme ile cem ritüelinin cem evlerinde tertip edilmeye başlanmasıyla birlikte bu görev son bulmuş, kapıcının görev alanı kapı ve çevresi ile sınırlı kalmıştır. Cemin tertip edildiği mekâna giriş çıkışların düzenli ve sorunsuz yapılmasını sağlamak, cem mühürlendikten sonra giriş – çıkışı engellemek yine kapıcının sorumluluğundadır.
Çeşitli yöre ve ocaklardaki ritüelik uygulama farklılıklarına bağlı olarak kapıcı hizmetinden sorumlu olarak bir yahut iki kişinin görevlendirildiği tespit edilmiştir. Yine kapıcı hizmetini gören hizmet sahibinin hizmet değneği de kullanabildiği, alan araştırmasında tespit ettiğimiz veriler arasındadır.
Kapıcı hizmeti, yöre ve ocaklara göre değişebilen ritüelik uygulamalara bağlı olarak sakka suyu hizmeti bittikten sonra tek başına yahut gözcü hizmetini gören hizmet eri ile birlikte ya da cemin sonunda tüm hizmet sahipleri ile aynı anda dualanabilen bir hizmettir. Kapıcı hizmetinden sorumlu hizmet erine verilen gülbank örneği şöyledir:
“Bismişah, Allah Allah! Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin ve Kırkların hürmetine! Erenlerin, evliyaların, âşıkların hürmetine! Hak, erenler dilde dileklerini, gönülde muratlarını vere! Hayır hizmetleri kabul, muratları hâsıl ola! Sizin bizleri beklediğiniz gibi İmam Mehdi de sizleri saklaya, gözleye! Eksikleri tamama yazıla! Hak, Muhammed, Ali, Hacı Bektaş Veli hizmetlerini kabul ve makbul eyleye! İmam Mehdi’nin hayır himmetleri üzerlerinde hazır ve de nazır ola! Gerçeğe Hü!” (KK3)
Gözcü Hizmeti Gülbankları
Gözcü, cem ritüeli içerisinde akışın sorunsuz devam etmesi noktasında sorumluluk alan hizmet sahibidir. Gözcü, diğer hizmet sahiplerinin ayarlanmasında ve çağrılmasında, ritüel akışının sürdürülmesinde ve hizmet sırasını takipte görevlidir. Ritüel süresince akışı bozan tutum ve davranış sergileyen kimseleri uyarmak, cemin aksaklık olmadan sürdürülmesini sağlamak da yine gözcünün görev alanı içerisinde yer alır. Bu görev tanımından da anlaşılacağı üzere, gözcünün cem ritüeli süresince sorumluluğu, cemin asayişini sağlamaktır.
Dededen aldığı komutları da yerine getirmesi dolayısıyla dede ile sürekli irtibat halinde olan gözcünün hizmet piri olarak kabul edilen isim yöre ve ocaklara göre değişir. Gözcü hizmetinin hizmet piri olarak kabul edildiğini tespit ettiğimiz isimler: İmam Musa Kazım, Karaca Ahmet, İmam Zeynel ve Ebuzer Gaffari’dir. Dede ile talipler ve diğer hizmet sahipleri arasındaki diyaloğun kurulmasında da sorumlu olan gözcü, elinde sembolik bir değnekle dolaşır. Bu değnek, uzunca bir asayı andırmakta ve gerektiği zaman taliplerin uyarılmasında, sessizliğin sağlanmasında kullanılmaktadır. Gerekli durumlarda gözcü, asasını yere vurarak “Gerçeğe Hü!” diye seslenerek talipleri uyarır.
Gözcü hizmetinden sorumlu kişi, dârda dededen dua almak için cem erenlerinin bekleyişi sırasında onların hemen sağ tarafında yer alır. Hizmet sahiplerinin dedenin huzuruna gelişinde yine yanlarında gözcü onlara eşlik eder. Gözcü genellikle cem ritüelinin başında yahut sonunda hizmet sahiplerinin tamamı dedenin huzurunda dârda durduğu sırada gülbangını alır. Kimi yöre ve ocaklarda sakka hizmetinin ardından yahut süpürgeci hizmetinin ardından tövbe duası verilmeden önce gözcü ve kapıcı hizmetlerinin birlikte dualandığı da tespit edilmiştir.
Gözcü, duasını alacağı zaman asası ile birlikte dedenin huzurunda durarak tercüman söyler. Bu tercüman, hizmet pirinin adına yer verilen ve dedeye kutsanma talebini ileten nazım ya da nesir bir yapıda kurulabilir:
“Allah’tan ola hidayet,
Muhammed Mustafa’dan ola şefaat,
Aliyyel Murtaza’dan ola himmet, keramet,
Allah eyvallah, nefes pirdedir.” (KK1)
Dede de söylenen tercümana cevap niteliğinde şöyle bir gülbank verir:
“Bismişah Allah Allah! Hizmetin kabul ola! İsteğini, dileğini Hak, Muhammed, Ali vere! Dil bizden, himmet Gözcü Karaca Ahmet’ten ola! Erenlerin demine devranına, Hü!” (KK15)
Kurban Hizmeti Gülbankları
Kurban hizmeti, cem ritüeli içerisinde kurbanın tığlanmasından sorumlu olan hizmettir. Ritüelik uygulamaların yörelere ve ocaklara göre değişiklik gösterdiği hizmetler arasında yer alır. Yapılan alan araştırmasında kurbancı hizmetini gören talip ile sofracı-lokmacı hizmetini gören talibin aynı kişi olduğu cem ritüelleri ile de karşılaşılmıştır. Biz, ritüelde ayrı aşamaları gerektirmeleri ve farklı içerikte gülbanklar alarak kutsanmaları dolayısıyla kurbancı hizmeti ile sofracı hizmetini ayrı ayrı ele almayı daha uygun görmekteyiz.
Kurbancı hizmetinin piri olarak genellikle İmam Ali Rıza kabul edilmekle birlikte Hz. İsmail ve Mahmud-el Ensari’nin de isimlerinin anıldığı tespit edilmiştir. Kurbanın kurban sahibinden teslim alınmasından son kez beslenmesine, tığlanmasına ve pişmeye hazır hale getirilmesine kadarki süreç kurbancının sorumluluğundadır. Cem ritüelinin içeriğine göre kurban hizmetinin ritüelik aşamaları farklılıklar gösterir. Görgü Ceminde kurban meydana getirilmezken geleneksel yapı içerisinde diğer cem ritüellerinde kurbanın cem meydanına getirildiği tespit edilmiştir.
Musahiplik Cemi bağlamında kurbanın diğer cem türleri ile mukayese edildiğinde ritüelik öneminin çok daha fazla olduğunu ifade etmek mümkündür. Genellikle koçun kurban edildiği Musahiplik Ceminde kurban genellikle süslenir. Musahip olacak talipler, kurbanla birlikte dedenin huzuruna gelerek birlikte dara durur. Kurbanın tığlanması aşamasına geçebilmek için kurbandan bir nişan göstermesi beklenir. Kurbanın herhangi bir nişan göstermemesi, musahip olacak taliplerin ikrârından şüphe sebebidir ve cem ritüelini sekteye uğratır. Musahiplik Ceminde kurbanın tığlanma işlemi de yine musahipler tarafından yapıldığından, kurbancı hizmetine gerek görülmez.
Dâr Kurbanı Cemi, kurban ritüeli etrafında biçimlenen bir diğer cemdir. Dâr kurbanı, musahiplerden birinin Hakk’a yürümesi durumunda, rızalık için tığlanan kurbanın adlandırılmasıdır. Dâr kurbanının yapılmasındaki amaç, ölen Alevi bireyin geride bıraktığı dünya ile olan hesabının kapatılmasıdır. “Dârdan İndirme Cemi”, “Dâr Erkânı” adı ile de bilinir ve ölen kişi adına bağlı bulunduğu ocak dedesi tarafından geride kalanlardan helallik istenmesi esasına dayanır. Ölen ikrârlı talibin musahibi aracılığıyla geride kalanlarla hesabının görüldüğü, rızalığının alındığı bu ritüel, Alevi- Bektaşi inancındaki ölümden sonraki hayat düşüncesi ile temellendirilmiştir. Dâr Kurbanı Ceminde kurbanı ölen kişinin musahibi, yoksa da bir yakını meydana getirir. Dedenin huzurunda dâra durularak kesilecek kurban için dua alınır.
Alevi-Bektaşi inanç dairesi içerisinde kurban, ritüelik yapıların odağında yer alır. Kurbanın önemi ölçüsünde kurbancı hizmeti de cem ritüellerinin önemli hizmet pratiklerindendir. Kurbancı, kurbanla birlikte niyaz ederek dedenin huzurunda durduğunda dede önce kesilecek kurbanı dualar:
“Bismişah Allah Allah. Bizi bu yoldan ayırma ey gani Şah! Niyazımızı, kurbanımızı kabul eyle ya Allah! Ferman-ı celil, kurban-ı Halil, tüy-ü Cebrail, can-ı İsmail… Allahu Ekber, Allahu Ekber, La ilahe illallahu vallahu ekber, Allahu ekber ve lillahil hamd. La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar”. (KK16)
Dede tarafından kurbancıya, kurban gülbangından ayrı olarak hizmet gülbangı verilir:
“Bismişah Allah Allah, vakitlerimiz hayrola, hayırlar fethola, şerler def ola. Cenab-ı Rabbi’l âlemin bizi Ali’nin katarından, didarından ayırmaya. Kestiğimiz kurbanlar Hakk’ın divan-ı dergâhında kabul ola! Hizmetin kabul ola, kabulü makbul ola! Kurbancı İmam Ali Rıza efendimizden üstümüze şefaat ola. Dil bizden nefes Hünkâr’dan ola. Nur-u nebi, kerem-i Ali, gulbeng-i evliya Hünkâr Hacı Bektaş Veli. Gerçeğin demine Hü!” (KK15)
Musahip Kurbanı Cemi dışında kalan cem ritüellerinde kurbanı olan talipler, kurbancıdan ayrı olarak dededen gülbank alırlar. Bu gülbank genellikle kurban sahibi olan taliplere toplu olarak verilir:
“Bismişah Allah Allah, kurbanlarınız kabul ola, kabulü makbul ola. Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, On İki İmamların, On Dört Masum-u Pakların, On Yedi Kemerbestlerin, Kırkların gözü üzerinizde ola. Kurbanınız, adağınız, niyetiniz Hak katında kabul ola. Yiyene helal, yedirene delil ola. Adadığınız kurbanların tüyü başına bin bir sevap yazıla. Kazaya kalkan, belaya bekçi, dertlere deva, hastanıza şifa, borçlara eda ola. Burada durak, ahirette Burak ola! Hak, Muhammed, Ali, sizleri bu divandan, bu yoldan ayırmaya! Gerçeklerin demine devranına Hü!” (KK17)
Sofra-Lokma Hizmeti Gülbankları
Sofra ve lokma hizmetleri, kurban hizmeti ile ilişkili hizmetlerdir. Yapılan alan araştırmasında sofracı, niyazcı ve lokmacı adlandırmalarının birbirlerinin yerine yahut birbirlerinin içeriğini de karşılar şekilde kullanıldığı da tespit edilmiştir. Sofracı/lokmacı olarak adlandırılan hizmet sahibi, sofranın kurulması ve lokmaların dağıtılmasından sorumludur. Sofra hizmetinin piri, Gulam-ı Kamber olarak anılır.
Sofra hizmetinden sorumlu talip, üzerinde tuz ve ekmek bulunan tepsi ile yahut elinde ekmek ile meydana gelip dedenin huzurunda hizmet tercümanını söyler:
“Allah Allah diyelim. Evvel Allah diyelim. Kadim Allah diyelim. Geldi Ali sofrası. Şah versin, biz yiyelim!”
Dârda bekleyen sofracıya bu defa dede tarafından hizmet gülbangı verilir:
“Allah Allah, Allah Allah, Allah Allah. Hizmetiniz kabul ola, muratlar hâsıl ola. Lokmalarınız, kurbanlarınız, hizmetleriniz ulu dergâha yazılmış ola! Her iki cihanda yüzünüz ak, imanınız pak ola! Durduğunuz dârdan, çağırdığınız pirden şefaat göresiniz. Gulam-ı Kamber’in hayır himmetleri üzerinizde hazır ve de nazır ola! Dil bizden, nefes Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den ola! Gerçek erenlerin demine Hü!” (KK13)
Sofracı hizmet gülbangını aldıktan sonra sofralar kurulmaya başlanır. Dedenin ve taliplerin önüne ayrı ayrı sofralar serildikten sonra, dede bu defa sofra yahut “sofra başı” şeklinde anılan gülbangı verir. Sofra gülbangı verildiği sırada, başparmaklar sofranın üzerine konularak beklenir:
“Bismişah, Allah Allah. Sofra-yı Halilullah, bereketi Celilullah, lokma-yı Sefilullah, şefaat-i Resulullah. Taam-ı cennet, devam-ı devlet, Aga-yı Kamber! Yedirene rahmet, yiyene bereket. Artsın eksilmesin; taşsın dökülmesin. Her bir lokma yüz bin derde deva, hastalara şifa, borçlara eda olsun! Cümlemizi görünür görünmez kazadan beladan saklasın, beklesin, biz birini yedik, Cenab-ı Allah binini ihsan eylesin, Sofralarımız Halil İbrahim sofrası olsun! Sofrada Hızır otursun, sofrayı kuran kaldırsın! Lokma hakkına, evliya keremine, cömertler cemine, gerçek erenlerin demine Hü!” (KK15)
Lokmaların hep birlikte yenmesinin ardından bu defa dede tarafından “sofra kaldırma” yahut “sofra sonu” şeklinde anılan gülbank verilir:
“Bismişah, Allah Allah… Yediğimiz Hak lokmasıdır. Bu bitti, yenisi gele. Niyazınız nur ola! Yedip yedirenler, pişirip getirenler, ağrı, acı, sızı görmeye! Yiyene helal, yedirene delil ola! Hak saklaya, Hızır bekleye! Hizmet sahipleri hizmetlerinden şefaat bula! Nur-u Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli! Gerçek erenlerin demine devranına Hü!” (KK23)
Zâkirlik Hizmeti Gülbankları
Zâkirlik hizmeti, cem ritüellerinde dededen sonra en aktif hizmet içeriğine sahiptir. Cem ritüelinin hemen her aşamasında zâkirlik hizmeti yer almaktadır. Zâkirlik hizmetini gören kişi; zâkir, âşık gibi isimlerle anılır. Zâkirlik hizmeti, cem ritüeli süresince saz eşliğinde nazım şeklinde tanzim edilmiş çeşitli edebi örneklerin saz eşliğinde icrasını içerir. Zâkirlik hizmeti ağırlıklı olarak bağlama ile görülmekle birlikte çeşitli yörelerde, keman ve tef gibi sazların da kullanıldığı da bilinmektedir.
Bülent Akın, Alevi-Bektaşi inanç sistemi içerisindeki zâkirlik kurumunu şöyle tanımlar: “Cem sırasında, ilgili cemin türüne bağlı olarak gerçekleştirilen ritüel ve hizmetlerin içerik ve işlev özelliklerine uygun deyiş, nefes, düvaz imam, tevhit, miraçlama, semah ve mersiye türündeki manzum metinleri hizmetlerin icra sırasına göre geleneksel sazı eşliğinde ocaklara ve yörelere özgü yerel ezgilerle icra eden hizmet sahibine “zâkir” (âşık) adı verilir.” (2017: 98)
Zâkir, kutsalın yaratıcısı ve icracısı konumundadır. Dolayısıyla kutsalın bir parçasıdır. Zâkirlik hizmeti, tıpkı dedelik hizmeti gibi cem ritüelinin temel hizmetlerinden olup cemde kutsal sözleri sarf eden icracı konumundadır. Dolayısıyla tıpkı dedelik hizmeti gibi zakirlik hizmeti olmaksızın cem ritüelinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bununla birlikte zakirlik kurumu, cem ritüelinin bir parçası olarak ortaya çıkmasına karşın cem bağlamının dışında da icra sürecine devam edebilir (Ersal, 2019: 35, 42).
Anadolu coğrafyasında özellikle Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde yerleşik olan ocakların cem ritüellerinde dede ile zâkirin genellikle aynı kişi olduğu yahut dede dışında bir başka icracı bulunuyorsa onun da dede soylu olduğu tespit edilmişse de günümüz koşullarında iki yapılı hizmete geçilmiş; dede ve zâkir ayrı kişiler olarak ritüelik evrende yer almaya başlamışlardır (Ersal, 2019: 36).
Alevi-Bektaşi inancında ritüelik öneme sahip olan bağlamanın, işlevi dolayısıyla herhangi bir sazdan farklı olduğuna inanılır. “Telli Kur’an” olarak anılan bağlama eşliğinde yapılan icralara ve bağlamanın icracısı olan zâkire de aynı oranda önem atfedilir. Zâkirin cem ritüelinde çalıp söylediği repertuvar, geleneksel yapı tarafından tayin edilen bir repertuvardır ve icra edilen söz ve müzik, profan mahiyette değildir. Zâkirlik hizmetinin piri İmam Hasan yahut Bilal Habeş olarak kabul edilir. Zâkire dede tarafından verilen hayır dualarda yedi ulu ozan içerisinden kimi âşıkların isimlerinin zikredildiği görülmüştür. Kimi yöre ve ocaklarda zâkirlik hizmeti, Seyyid Nesimi’yi sembolize eden bir hizmettir. (Akın, 2016: 16)
Zâkirlik hizmeti, ritüelik işlevi bütün erkânlar sona erene kadar devam eden bir hizmettir. Dolayısıyla cem ritüelinin başından sonuna kadar zâkir, hizmet görmeye devam eder. Bir hizmetten diğerine geçiş aşamasında zâkirin ritüeldeki akışı sağlama, kopukluk yaşanmasını önleme gibi bir işlevi söz konusudur. Bu bağlamda, ritüelik bütünlüğün sağlanması noktasında zâkirin cemdeki varlığı ve nitel özellikleri son derece önemlidir. Zâkir tarafından her bir hizmetin tamamlanmasının ardından hizmet sahibine verilen hizmet hakkı, görülen hizmetlerin anlamlı hâle gelmesini sağlayan unsurlar arasındadır. Kimi hizmetlerde hizmetin görüldüğü esnada da zâkirlik hizmeti devreye girerek hizmetin içeriğine katkıda bulunur.
Dede tarafından zâkirlik hizmeti karşılığında verilen hizmet gülbangını şöyle örneklendirmek mümkündür:
“Allah Allah, Allah Allah! Okuyan dinleyen Güruh-u Naci, münkir münafığı kaplasın sancı, düvaz söyleyen dilleriniz görmesin acı! Zikrettiğiniz erenlerin enbiyaların himmeti üzerinizde olsun. Hakk’ı çağıran dilleriniz dert, çalan elleriniz keder görmesin. Hayır hizmetleriniz kabul, muradınız hâsıl olsun. Şah Hatayi’nin, Pir Sultan’ın himmetleri, kerametleri cümlemizin üzerinde hazır ve de nazır olsun. Şefaat İmam Hasan efendimizden olsun!” (KK18)
“Delil uyarma” ve “çerağ uyarma” olarak da bilinen bu hizmeti gören kişiye, “delilci-çerağcı” adı verilir. Uyarılan delil, cem ritüeli süresince yanar ve böylelikle ibadet süresince sembolik bir aydınlanma süreci deneyimlenmiş olur. Cem ritüelinde yakılan delil, Hz. Ali’yi sembolize etmekte olup manevi aydınlanmanın işaretçisidir. Delil hizmetinin piri, kimi ocaklarda dördüncü imam olan İmam Zeynel Abidin olarak kabul ediliyorken, kimi ocaklarda ise Cebir-ül Ensari hizmet piri olarak anılır.
Önceden hazırlanan delil ve yağ ile dedenin huzuruna gelen delilci, dededen destur isteyerek Nur suresi 35. ve 36. ayetleri Türkçe mealleri ile birlikte okur. Ardından çerağcı, hizmet tercümanını söyleyerek devam eder:
“Destur Şâh! Çerağ-ı Ruşen, fahr-i dervişan, zuhur-u iman, pir-i Horasan, Küşad-ı meydan, Kuvve-yi Abdalan, verelim Muhammed Mustafa ve Ehlibeyt’ine salâvat!”
Daha sonra elindeki mum ya da geleneksel usullerle hazırlanmış çerağ ile dârda bekler. Bu esnada dede çerağcı hizmet gülbangını verir:
“Allah Allah, Allah bir Muhammed Ali, çerağımız yansın yakılsın Yaradan’ın nuru aşkına, çerağımız yansın yakılsın peygamberin nuru aşkına, çerağımız yansın yakılsın velayetin nuru aşkına… Hayır hizmetlerin kabul olsun, muratların hâsıl olsun, emeklerin Hak dergahına kaydolsun. İmam Zeynel Abidin’den cümlemize şefaat olsun! Gerçeğe Hü!” (KK17)
Dededen gülbank alan çerağcı, dedenin önüne elinde delil ile gelerek dedenin delili uyarması için bekler. Bu esnada dede bir gülbank daha verebilir. Bu aşamada verilen gülbank, çerağ üzerine kurulu olup çerağı kutsamak üzere kurulur:
“Allah Allah, delil kadim ola, muratlar hâsıl ola, tuttuğumuz ileri gide. Şah-ı Merdan eksiğimizi, noksanımızı tamamına yaza. On İki İmam, On Dört Masum-u Pak, On Yedi Kemerbest’in himmeti üstümüze hazır ve de nâzır ola. Delilimiz Şah-ı Merdan delili ola! Gerçeğin demine Hü!” (KK17)
Bu aşamada çerağ hizmeti gören talip, çerağı uyandırır. Çerağın uyandırılmasının ardından talip dârda durarak tercüman formuna dönüşmüş, Hatayi’ye ait şu düvaz imamı söyler:
“Çün çerağ-ı uyandırdık ol Hüda’nın aşkına
Seyyid-ül Kevneyn Muhammed Mustafa’nın aşkına
Saki-i Kevser Ali’yyül Murtaza’nın aşkına
Hem Hatice-i Fatma Hayrün Nisanın aşkına
Şah Hasan, Hulki Rıza, Hem Şah Hüseyn-i Kerbela
Ol İmam-ı Etkıya Zeynel Abanın aşkına
Hem Muhammed Bakır Ol Kim Nesli Pak-i Murtaza
Cafer-üs Sadık İmam-ı Rehmüna’nın aşkına
Musa-yı Kâzım Serfiraz-ı Ehl-i Hak
Hem Ali Musa Rızayı Sabiran’ın aşkına
Şah Taki ve Bâ Naki Hem Hasan-ül Askeri
Ol Muhammed Mehdi-i Sahibi Liva’nın aşkına
Pirimiz, Üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin aşkına
Arşa dek yanan yakılan aşıkanın aşkına.
Allah Eyvallah, nefes pirdedir!” (KK17)
Çerağcı, elindeki delili ocağa yerleştirir. Delile üç kez niyaz eder ve tekrar dâra durur. Çerağcının hizmetini tercüman ile birlikte tamamlamasının ardından zâkir, hizmet hakkı olarak genellikle Hatayi’den bir deyiş söyler. Zâkirin saz ve sözle verdiği hizmet hakkı da tamamlanınca dede çerağ gülbangını verir:
“Bismişah, Allah Allah! Allah’tan bize ulaşan çerağımız sonsuza dek kılavuzumuz olsun. Çerağımız yansın, yakılsın Allah’ın nuru aşkına! Çerağımız yansın, yakılsın peygamberlerin nuru aşkına! Çerağımız yansın, yakılsın velayetin nuru aşkına! Çerağımız yansın, yakılsın Ehlibeyt’in nuru aşkına! Çerağımız yansın yakılsın, Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin aşkına! Çerağımız yansın yakılsın, yolumuz, birliğimiz, dirliğimiz, ülkemizin aydınlığı aşkına! Ya Rabbi! Bizleri ilahi nurundan feyz alan kullarından eyle! Peygamberi, Ehlibeyt’ini ve velayetini yol göstericimiz eyle! Çerağı ışık saçan pirin yolundan nasiplenmemize mazhar eyle! Yoluna hizmet edenlerin hizmetlerinden mahrum eyleme! Sonsuza dek bu çerağ, yolumuzun yaşantımızın ışığı ola! Yüce Allah cümlemizin yardımcısı ola! Gerçeğe Hü!” (KK16)
Car hizmeti, süpürge hizmeti olarak da anılır. Cem ritüelinde bulunanların manevi olarak arınmasını, temizlenmesini sembolize eden bir hizmettir. Meydanın süpürge ile süpürülmesine dayalı bu hizmeti görenler, “carcı” yahut “süpürgeci” olarak adlandırılır. Car hizmetinin piri olarak Seyyid-i Farraş kabul edilir. Dolayısıyla tercüman ve gülbanklar kurulurken Seyyid-i Farraş’ın adına bağlanır.
Meydana car hizmetini görmek üzere gelen süpürgeci, süpürgeyi sağ kolunun altına alıp sol kolunu dirsekten kıvırarak süpürgeyi tutup dâra durur ve manzum tanzim edilen bir tercüman söyler:
“Destur pirim!
Güruh-u Nâci’yim,
Kırklar meydanında süpürgeciyim
Pir divanında durucuyum
Hüseyin-i Kerbela için gözlerim kan yaştır
Lanet olası Yezid’in bağrı kara taştır
Erenler meydanında Aliyyel Murtaza baştır
Pirimiz Kırklar içinde Seyyid-i Ferraş’tır
Allah, eyvallah. Nefes pirdedir!” (KK15)
Car hizmetini görecek kişinin tercümanı tamamlanınca dede tarafından dârda dua bekleyen carcıya hizmetine başlamadan önce bir gülbank verilir. Bu aşamada söylenen gülbanklara örnek olarak “Allah Allah, Allah bir Muhammed Ali, car-ı Selman, mülk-ü Süleyman, kör ola Yezid-i Mervan! Şah gele, Mehdi çıka, gerçeğe Hü!” şeklindeki gülbank gösterilebilir. Dede bu gülbangı verdikten sonra carcı elindeki süpürge ile “Allah, Muhammed, ya Ali!” diyerek üç kere meydanı süpürür. Süpürme işlemi tamamlandıktan sonra carcı tekrar dedenin huzurunda dâra durur ve bu defa dede, hizmetin tamamlanmasına ilişkin bir gülbank verir. Bu gülbank genellikle standart hizmet gülbangı formuna uygun olarak kurulur ve car hizmetinin piri olan Selmân-ı Ferraş’ın himmeti dilenerek sonlandırılır.
Car hizmetinin geleneğin güncellenmesi ile birlikte son dönemde, cem erenleri içerisinden hizmete talip olan üç bacı tarafından da görülebildiği tespit edilmiştir. Meydana gelen üç bacı yan yana dâra durur. Süpürge bacılardan bir tanesinin koltuğunun altında durur ve genellikle süpürgeyi tutan bu bacı tarafından tercüman söylenir. Bu aşamada söylenen hizmet tercümanına örnek olarak: “Biz üç bacıyız, Güruh-u Naci’yiz, Kırklar Meydanı’nda süpürgeciyiz. Süpürgeci Selman, kör olsun Mervan, carımıza yetişsin Mehdi-i Sahib-i Zaman. Allah, eyvallah. Nefes pirdedir!” (KK9) tercümanı verilebilir. Bu tercümanın söylenmesinin ardından dede bacılara cevaben bir gülbank verir. Bacılar gülbanktan sonra hizmet görürler. Üç bacı arasında süpürge elden ele geçer ve bu esnada her bacı sırasıyla “Allah, Muhammed, ya Ali!” diyerek bir kere meydana süpürge çalar. Hizmet tamamlandıktan sonra bacılar tekrar dedenin huzurunda dâra durur ve dede tarafından hizmet piri Selmân-ı Ferraş’ın adı ile sonlandırılan bir gülbank verilir. Gülbangını alan hizmet sahipleri, dedeye arkalarını dönmeyecek biçimde, geriye doğru yürüyerek yerlerine geçerler.
Dede tarafından süpürgeciye verilen hizmet gülbangı, aşağıdaki gibi örneklendirilebilir:
“Bismişah Allah Allah, carcı hakkına, muradınız hâsıl, ömürleriniz uzun ola. Seyyid-i Farraş efendimizin hüsn-ü himmet ve hidayeti üzerinizde hazır ve de nazır ola. Hizmet sahipleri hizmetlerinden şefaat bula. Hizmetiniz Hak için ola. Nur-u Nebi, Kerem-i Ali, pirimiz üstadımız Hacı Bektaş Veli. Erenlerin demine devranına Hü!” (KK19)
Cem ritüellerinde, “car” ve “tam car” hizmetleri olmak üzere ili çeşit car hizmeti bulunmaktadır. Car hizmetinde carcı, her hizmetten sonra meydanı sembolik olarak temizlemek için meydana üç kez süpürge çalar. “Tam car hizmeti” ise cem ritüelinde bütün görgü ve sorgu hizmetlerinin tamamlanmasıyla görülen inanç pratiğidir. Sorgu ve görgü aşamalarında meydana döküldüğüne inanılan kul hakkı ve günahlar, carcı tarafından ocağa doğru sürüpülür. Tam car hizmeti ile kötülüklerin sembolik olarak ateşte yakılıp kül edilmesi söz konusudur (Ersal, 2016a: 270).
El suyu hizmetini gören hizmet sahibi, “ibrikçi”, “tezekar” yahut “sucu” olarak da isimlendirilir. El suyu hizmeti; manevi arınmayı, temizliği sembolize eden bir ritüelik aşamadır. El suyu hizmetinde genellikle iki kişi hizmetli olur. Bir derviş ve bir bacı tarafından birlikte görülen el suyu hizmetinde ibrik ve havlu kullanılır. Derviş, elinde su dolu ibrik ve leğenle cemaati dolaşırken bacı da dervişin yanında omzunda havlu ile dolaşır ve ellerine su dökülenlere havlu tutar. Bazı yöre ve ocaklarda el suyu hizmetini tek kişi de üstlenebilir. El suyu hizmeti ile ellerin yıkanması sembolik bir arınma olduğundan genellikle ellerin başparmaklarının yıkanması yeterli görülür.
El suyu hizmetinin hizmet piri, Selman-ı Pak olarak kabul edilir ve kurulan gülbanklarda mutlaka Selman-ı Pak’ın ismi zikredilir. Cem ritüeli süresince, cemin içeriğine göre birden fazla sefer hizmet görebilen ibrikçi, hizmetine tercüman söyleyerek başlayabilir. Dedeye ve cem erenlerine niyaz eden ibrikçi, hizmet pirinin adının anıldığı bir tercüman söyler:
“Destur pirim! Er cemali Muhammed, pir kemali Hüseyin! Ben Gulam-ı Haydari’yem, adûdan etmem havf-u bâk! Kırklar meydanında pirimiz üstadımız Selman-ı Pak. Ehlibeyt’in gül cemaline verelim salavat. Allah Eyvvallah, nefes pirdedir!” (KK1)
Buna karşılık dede de şu şekilde gülbank verir:
“Bismişah, Allah Allah! Hizmetleriniz saf ola, yunağınız pak ola, günahlarınız affola, abdestiniz daim ola! Selman-ı Pak Efendimizin hayır himmetleri, geçmiş kerametleri üzerinize hazır ve nazır ola. Gerçek erenlerin demine Hü!” (KK11)
Post Hizmeti Gülbankları
Post, Alevi-Bektaşi inanç sistemi içerisinde anlamlı olan ritüelik bir terimdir. Post sözcüğü yerine çeşitli yöre ve ocaklarda “döşek” ve “seccade” sözcükleri de kullanılmaktadır. Cem ritüellerinde post hizmetinden sorumlu olan kişi, “postçu”, “başı taçlı” yahut “rehber” şeklinde isimlendirilir. Post hizmetinin hizmet piri, Hz. Şit olarak anılır. Post, ritüelik bağlam içerisinde, sorguya çekilmeyi, hesap vermeyi, özünü dâra çekmeyi sembolize eden bir terim olma özelliği gösterir. Geleneksel yapı içerisinde postun Cebrail tarafından Hz. Muhammed’e getirildiğine ve Hz. Muhammed’in post üzerinde ikrâr vererek Hz. Ali ile musahip olduğuna inanılır. Bu sebeple post hizmeti, “Muhammed Ali hizmeti” şeklinde anılmaktadır.
Post, ikrâr kavramı etrafında oluşan cem ritüelleri bağlamında yer alan ritüelik bir objedir. Bu bağlamda, İkrâr Cemlerinde, Görgü Cemlerinde ve Musahiplik Kurbanı Cemlerinde taliplerin üzerine çıkarak sorgulanması, görülmesi amacıyla meydana getirilir. Dedenin önüne konulan postun üzerine ancak ikrâr vermiş, musahibi olan talipler çıkabilir. Postun üzerine çıkan talipler, meydanda sorgulanarak rızalık alırlar. Post hizmetine çeşitli ritüelik uygulama farklılıkları da görülmesiyle birlikte, genellikle süpürge hizmetinden sonra geçilir. Bu ritüelik sıralama rastlantısal değildir. Meydanın sembolik olarak temizlenmesinin ardından postun getirilerek meydana serilmesi daha uygun görülmektedir.
Post hizmetinden sorumlu olan “rehber”, postu kollarının üzerinde taşıyarak meydana gelir. Rehber, post ile birlikte meydana gelirken üç defa: “Erenler! Muhammed-Ali’nin hizmetidir bu hizmet!” cümlesini tekrarlar. Dedenin huzuruna geldiğinde dâra durarak hizmet tercümanını söyler. Bu tercüman post hizmetinin mahiyeti ile ilişkili olarak kurulur:
“Pirim himmet eyle! Muhammed Mustafa’nın, Aliyyel Murtaza’nın, Haticetül Kübra’nın, Fatmatül Zehra’nındır bu seccade! On İki İmamlarındır bu seccade! Pirimiz, hünkârımız, Hacı Bektaş Veli’nindir bu seccade! Cem birliğine, sohbet sırrına, evliya keremine! Hü diyelim! Allah eyvallah! Nefes pirdedir!” (KK11)
Dede post hizmetinin sahibine hizmet gülbangını verir:
“Allah Allah. Allah Allah. Allah Allah. Post kadim ola, inkâr fethola. Hayra gelmiş, hayırlığa serilmiş ola. Serildiği meydan, Kırklar meydanı ola! Üzerine çıkanlar cehennem narı görmeye! Sorgulanan canların günahları affola! Seccaden temiz, yüzün ak ola! Şit Aleyhisselam’ın hayır himmetleri üzerinde hazır ve de nazır ola! Gerçekler demine Hü! Mümine ya Ali!” (KK25)
Hizmet gülbangını alan postçu, postu meydana, “Allah, Muhammed, ya Ali!” diyerek serer ve niyaz ettikten sonra huzura arkasına dönmeden yerine geçer. Ardından sıra ile görülmek için beklemekte olan cem erenleri tek tek postun üzerine çıkarlar. Musahip Kurbanı Cemi ritüelinde ise postun üzerine birbiriyle musahip olan iki çift, dört can birlikte çıkarlar. Sorulma, görülme süreci tamamlandıktan sonra dede tarafından posta çıkan taliplere sorgu gülbangı verilir:
“Bismişah Allah Allah. Seccadeniz ak ola, yüzünüz pak ola! Burada sorulanlar Ahirette sorulmaya! Serilen bu post, ahir zaman peygamberi Muhammed Mustafa’nın abası ola! Fatma Ana zahirde ve batında bekçileri, gözcüleri ola! Hak, Muhammed, Ali yardımcınız ola! Dil bizden, nutuk ceddimden, nefes Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den ola! Gerçeğe Hü, müminlere ya Ali!” (KK25)
Bütün canların sorgularının tamamlanıp gülbank almalarının ardından dede postun silkelenmesi işlemine geçecektir. Görgüsü yapılmış bütün talipler postu hep birlikte tutarak silkelerler. Bu ritüelik aşama, postun üzerinde dillendirilen günahların, kul hakkının, şerrin huzurdan uzaklaştırılmasını sembolize eder. Ardından car hizmeti görülerek meydan sembolik olarak süpürülür. Böylelikle ortaya dökülen tüm günah ve kötülükler uzaklaştırılmış, manevi temizlik sağlanmış olur.
Dolu (Dem) Hizmeti Gülbankları
Dem hizmeti yahut saki hizmeti olarak da bilinen dolu hizmeti, Alevi-Bektaşi inancına mensuplarca “sır suyu” olarak isimlendirilen ve geleneksel yapıda yer almasına karşın ifade etmekten imtina edilen bir hizmet pratiğidir. Demi servis etmekten sorumlu kişiye “saki” adı verilir ve saki aynı zamanda kime ne kadar dem sunulacağına da karar veren kişidir. Dem kültünün temelinde Miraç hadisesi merkezli anlatma yer almaktadır. Kırklar Cemi olarak adlandırılan cemde, ilk dem birlikte alınmıştır ve kutsallığı buradan kaynaklanmaktadır. İlk demi paylaştırıp Kırklara dağıtan kişinin Hz. Muhammed olduğuna inanılır. Dem kültünün mitik ve ritüelik işlevi Kırklar Cemi anlatısı çerçevesinde daha anlaşılır hâle gelmektedir.
Her ritüele ve inanç pratiğine inanç dokusu bağlamında anlamlar yükleyen Alevi-Bektaşilerce “dem, dolu, bâde” adlandırmaları, bizim kavram dünyamızda “içki” şeklinde adlandırdığımız unsurdan farklı, ritüelik bir kavramdır ve tarihî ve inançsal kökenleri olan bir gelenektir. Söz konusu inanç zümresi tarafından farklı anlamlar yüklenerek geleneksel bir ritüelik öge haline gelen dem kültü dolayısıyla Aleviler, çeşitli ferman ve fetvalarla sapkınlık ve zındıklıkla suçlanmışlardır. Bu noktada baskı ve kabul görmeme durumu, inanç zümresinin kapalı bir toplum yapısı refleksi göstermesinde ve sır kavramı etrafında bütünleşmesinde etkili olmuştur (Ersal, 2016c: 128). Yapılan alan araştırmasında, kaynak kişilerin dem kültüründen söz etmekten kaçındıkları tespit edilmiştir. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki ocakzade ve taliplerle yaptığımız görüşmelerde, bugün cem ritüellerinde dağıtılanın sembolik isminin dem olarak kaldığı fakat içilenin şerbet ya da su olduğu bilgisine yer vermişlerdir. Dolayısıyla yaptığımız alan araştırmasında dem hizmetine ilişkin doyurucu bilgiye ulaşmamız mümkün olmamıştır. Bu sebeple literatür verilerinden yararlanmak yerinde olacaktır.
Dem, dede tarafından gülbank verilerek dualanır ve ancak bu aşamadan sonra dağıtılır. Erdebil süreğini süren ocaklarda dem meydanda halaka adıyla anılan zümrenin içerisinde üç defa dolandırılır. Her dem hizmetinde nefes söylenir. Talipler sakiden aldıkları doluları dizlerinin üzerinde dedeye götürerek dualatırlar. Dede dolu gülbangını vererek doludan bir yudum içer ve geri kalanını içmesi için talibe verir. Dolular, üçleme esasına uygun olarak içilir. Yudumlardan ilki Hak, ikincisi Muhammed, üçüncüsü ise Ali aşkına yudumlanır. Bu üçleme metodu bazen kadeh bazlı da ilerleyebilir (Ersal, 2016c: 135).
Yöre ve ocaklara göre değişiklik göstermekle birlikte, cem ritüelinde tövbe, çerağın uyarılması ve tarikat namazının kılınmasının ardından dede sofranın kurulması ve demin getirilmesi için mutfak hizmetlilerine ve sakiye destur verir. Dem hizmetine karşılık cem ritüeli bağlamında üç defa gülbank verilir. Dualardan ilki sakinin elinde demle dedenin huzurunda dâra durması aşamasında verilen gülbanktir. Ardından sakiye demleri fincanlara doldurması için destur verilir. Sakinin kime ne kadar cem verdiğini kimse görmez. Herkes dolusunu alıp iki eliyle tuttuğu esnada dede bir gülbank daha verir. Ardından başta dede olmak üzere herkes demden bir yudum alınca dede bir gülbank daha verir. Bu ritüelik aşamaların üç defa tekrarlanması ile cem üçlenmiş olur (Ersal, 2016c: 146).
Dem hizmetinde verilen gülbankların içeriği, dem kültü etrafında kurulur. Üç ayrı gülbank verilmesine karşın verilen gülbankların semantik içeriği aynı kalır. İçilenin kutsanması ve “kansız kurban” olarak kabul görmesi, gülbank verilmesinin temel sebepleridir. Dolu/dem gülbanklarını şu şekilde örneklendirmek mümkündür:
“Bismişah Allah Allah. Demleriniz kabul, muratlarınız hâsıl ola! Dilekleriniz kabul ola! Allah erenler keselerinize İbrahim bereketi vere. Doldurmuş olduğunuz dolular Hak dergâhında kabul ve makbul ola! Hanelerinizden, yurtlarınızdan, sizlerden umanlarınızdan ola! Ak Yazılı Sultan efendimizin himmet-i kerametleri üzerinizde hazır ve nazır ola! Gerçeğe Hü!” (KK38)
Semah Hizmeti Gülbankları
Alevi-Bektaşilikte semahın Kırklar Cemi kaynaklı olduğuna ve semah dönen ilk kişinin Miraç’tan dönüşünde Kırkların arasına katılan Hz. Muhammed olduğuna inanılır. Semah, tasavvufi görgüde yeri olan vecd ile kendinden geçerek Allah’a ulaşma yolunda aracı olan bedensel hareketler toplamına işaret eder. Semah erkânı, on iki erkândan bir tanesidir ve cem ritüellerinin içeriğine göre neredeyse hiç değişiklik göstermeyen tek erkân olma özelliği gösterir.
Cemlerin biçimsel yanı ağır basan ritüel kısmı olan semahlar, diyonizyak bir mahiyete sahiptir. Cem ritüeli süresince belirli aşamalar tamamlandıktan sonra kendinden geçerek trans halinde, coşkuyla kutsala temas etme ve manevi bir yolculuk gerçekleştirme talebi, semah hizmetinin semantik varlık sebebidir. Semah ritüelinin görsel yanının ağır basmasının ritüelik mahiyeti gölgelememesi amacıyla cemi yöneten dede/baba semah hizmetini gören canları sürekli uyarır. Dede/babanın uyarırken kullandığı ifade genellikle: “Hak için ola, seyir için olmaya!” şeklindedir.
Alevi-Bektaşi inanç pratiklerinde üç farklı semah ritüeli mevcuttur. Bunlar: Kırklar Semahı, Turnalar Semahı ve Kerbela Semahıdır. Cem ritüellerinde semahların icra sıralamasında ilk aşamada Kırklar Semahı yer alır. Zâkir tarafından icra edilen miraçlama eşliğinde gerçekleştirilen Kırklar Semahı’nda, Hz. Muhammed’in miraca yükselmesi hadisesi ve Alevi-Bektaşilerin teolojik kökenlerine yerleştirdikleri Kırklar Cemi teatral bir şekilde canlandırılmış olur. Kırklar Semahı, musahibi olanlar tarafından icra edilen bir semah çeşididir. Zâkirin icra etmekte olduğu ezgiye uygun hareketlerle dairesel bir biçimde dönülen Kırklar Semahı’nda hizmet gören talipler, dede postunun önünden geçerken posta niyaz ederler. Kırklar Semahı, üç aşamada gerçekleşir ve en son semah dönen canlar dârda durarak dededen dua beklerler. Dede semah hizmeti için tertip ettiği gülbangı dârda bekleyen hizmet sahiplerine verdikten sonra car hizmeti görülerek meydan sembolik olarak bir sonraki semaha hazır edilir. Kırklar Semahı’nın tamamlanmasının ardından Turna Semahı icra edilir. Turna Semahı’nın icrası için hizmet sahibinin musahipli olmasına gerek yoktur. Ritüelik bağlamda hizmet gören kişi sayısının en fazla olduğu aşama, Turna Semahı’nın dönüldüğü aşamadır. Turna Semahı, “ağırlama” ve “pervaz” adını taşıyan ve farklı bedensel hareketleri gerektiren iki aşamadan oluşur. Bu aşamalarda farklı nefesler söylenir. Ağırlama kısmından sonra gelen pervaz aşamasında turnanın kanat çırpışlarını andıran hareketlerle dönülmesi söz konusudur. Turnalar Semahı’nda icracı sayısında sınırlama olmadığı gibi, tekrar sayısında da bir sınırlama yoktur. Turnalar Semahı dönen canların dârda durarak dededen gülbanklarını almalarıyla son bulur. Ardından, Kerbela hadisesinin teatral bir biçimde canlandırıldığı Kırklar Semahı başlar. Yörelere ve ocaklara göre farklılıklar göstermekle birlikte genellikle Kırklar Semahını dönen hizmet sahipleri Kerbela Semahı’nı da dönerler. Kerbela Semahı da tamamlanınca cem ritüelinin semah erkânı sona ermiş olur.
Semah hizmetinden sorumlu talipler, diğer erkânlardaki hizmet sahiplerinden farklı olarak genellikle önceden belirlenmiş kişiler değillerdir. Her semah icrasının ardından semah dönenler dârda durarak dededen hizmetlerinin kutsanmasını talep ederler. Semah hizmeti gören taliplere dede tarafından bu aşamada verilen gülbangı, aşağıdaki gibi örneklendirmek mümkündür:
“Bismişah, Allah Allah! Semahlar saf ola, münkir mat ola. Münafık berbat ola. Meydanlar âbâd ola. Sırlar mestur ola. Gönüller meskur ola. Er, Hak, erenler yardımcımız, gözcümüz, bekçimiz ola! Dilde dileklerimizi, gönülde muratlarımızı nasip eyleye. Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, On İki İmamların katarından ayırmaya. On Dört Masum-u Pakların, On Yedi Kemerbestlerin, Kırkların ve cümle gaip erenlerin himmet¬i âlileri üstümüzde hazır ve nazır ola. Gerçeğin demine Hü, müminen ya Ali!” (KK13)
Sakka Suyu Hizmeti Gülbankları
Sakka suyu hizmeti, cem ritüelinde yer alan on iki erkândan biridir ve Kerbela hadisesini telmihen icra edilen bir inanç pratiğidir. Hizmet, Kerbela’da Hz. Hüseyin ve yetmiş iki yakınının şehit edilmesi olayıyla ilişkili olarak cemde bulunan taliplere bir kabın içerisinde bulunan suyun bölüştürülmesi esasına dayanır. “Sakka” yahut “sakkacı” şeklinde adlandırılan hizmet sahibi, sembolik bir biçimde elindeki kaptan eline bir miktar su alarak canların üzerine serpiştirir. Yöre ve ocaklara göre ritüel akışı içerisinde farklı aşamalarda da yer alabildiği tespit edilmekle birlikte genellikle ritüelin son aşamasını teşkil eder.
Sakka suyu hizmetinin semantik içeriği, suyun yaşamsallığının altını çizerek yaradılışın merkezinde yer alışını Kerbela olayı üzerinden anımsatmaya dönüktür. Sakka suyu hizmetinin hizmet piri Hz. Hüseyin’dir. Dolayısıyla sakka suyu erkânı, Hz. Hüseyin’in mitik ve tarihî varlığı etrafında biçimlenir. Hz. Hüseyin’i ve Kerbela şehitlerini anmak, haksızlığı ve zulmü sembolize eden Yezit ve taraftarlarına lanet okumak, sakka suyu hizmetinin ritüelik sebepleri arasındadır.
Sakka hizmetinde yöre ve ocaklara göre farklılıklar gözlenmekle birlikte, dede; suyu, sakka hizmetini ve sakkayı ayrı ayrı dualamak amacıyla üç kere gülbank verir. İlk aşama, sakkanın elinde bir su kabı, tas ve bardaklarla meydana gelmesi ile başlar. Dedenin huzurunda dârda durarak hizmete başlayabilmek için hizmet tercümanını söyler. Bu tercümanın içerisinde genellikle Enbiya suresi 30. ayetinden de: “Biz her canlıyı sudan yarattık.” ifadesi yer alır. Bu aşamada sakka tarafından söylenen hizmet tercümanı, şu şekilde örneklendirilebilir:
“Destur Şah, Allah Allah!
Enbiya Suresi 30. Âyet: Biz her canlıyı sudan yarattık. Selam olsun İmam Hasan, Şah Hüseyin’e! Ve İmam Hasan Şah Hüseyin evlatlarına! Lanet olsun Hasan ile Hüseyin’in katillerine! Lütfuna muhtacız ihsan eyle ya Hüseyin! Derdimize derman eyle ya Hüseyin! Gayrıya muhtaç kılma aşıkan-ı el-âmân. Sen medet kıl bize her vakit ya Hüseyin! Sâd hezârân lanet olsun o sapıtmış güruha! Şehit kıldılar onla seni ya Hüseyin! İsm-i Pâk’ın hürmetine, zikredeni koyma zulmette! Muradını ver gözü kan yaş ağlayanın ya Hüseyin! İzninle su getirdim aşkına varmak için! Aşkınla içenlere kıl âb-ı hayat, ya Hüseyin!” (KK3)
Bu aşamada söylenen tercüman, çeşitlenmeler göstermekle birlikte, temel muhtevasında değişiklik gözlenmez, genellikle Hz. Hüseyin ve onun hatırası etrafında biçimlenir. Sakka suyu hizmetini görecek kişi, söylediği tercümanda öncelikle dededen, onun aracılığı ile de Hz. Hüseyin’in manevi mirasından destur talep etmiş olur. Ardından sakka, elindeki suyu dedeye doğru uzatır, dede suyu dualar. Dedenin sakka suyunu dualamak için söylediği gülbank, aşağıdaki gibi örneklendirilebilir:
“Allah Allah, Allah Allah, Allah Allah! Erenlerin himmetiyle. Hak, Muhammed, Ali aşkına. İmam Hüseyin’in, Kerbela’da susuz şehit düşenlerin ruhlarının yüzü suyu hürmetine! Fatma Anamızın şefkatine, erenlerin hürmetine, bu sudan bir yudum içenin, bir damlası üzerine düşenin dualarını kabul eyle, günahlarını affeyle! Dertlere deva, hastalara şifa, borçlara eda ola! Dil bizden, kerem, keramet Hz. Hüseyin’den ola. Yuh Münkir’e, lanet Yezid’e, rahmet mümine ola! Gerçeğe Hü!” (KK2)
Dedenin sakka suyunu dualamasının ardından ritüel akışı, sakkacının dede ile birlikte üç kişiye su vermesiyle devam eder. Bu aşamada genellikle Şah Hatayi’ye ait bir Kerbela mersiyesi söylenir. Mersiyenin tamamlanmasının ardından dede, önünde duran sakkacıya bir yudum su içirir. Sembolik biçimde sudan bir yudum alan sakkacı, bu aşamadan sonra cemde hazır bulunan canların üzerine elindeki kaptan su serper. Suyu canların üzerine serperken bir yandan da “İlâhi ya Rabbi, kıl şefaat katresinden düşene, dü cihanda ver muradın ya Hüseyin diyenin”, “Bir damlası değene ağrı, acı gelmeye!” şeklinde ifadeler sarf eder. Cem ritüeli süresince duygusal yoğunluğun en çok hissedildiği erkân bu erkândır. Hemen her cem ritüelinde sakka hizmeti esnasında, özellikle de Kerbela mersiyesi söylenirken Hz. Hüseyin ve Kerbela şehitleri için gözyaşı dökülür.
Sakka, hizmetini tamamladıktan sonra dedenin huzurunda tekrar dârda bekler. Bu aşamada dede sakkaya gördüğü hizmet karşılığında hizmet gülbangı söyler:
“Bismişah, Allah Allah. İlâhi ya Rabbi! Secdeye inen canları katar-ı ehlibeyitten, güruh-u naci zümresinden ayırmaya! Saki-yi kevser, Aliyyel Murtaza aşkına, Hak, divan-ı dergâhına kabul eyleye! Hizmet sahipleri hizmetlerinden şefaat bula! Kerbela’da şehit olanlardan cümlemize şefaat ola! Gerçek erenlerin demine Hü!” (KK10)
Hizmet gülbangının dede tarafından sakkaya verilmesinin ardından sıra, zâkirin sakkanın hizmetine karşılık vereceği hizmet hakkına gelir. Zâkir, “sakka hakkı” olarak genellikle bir düvaz söyler.
Toplu Verilen Hizmet Gülbankları
Hizmet sahiplerine, ilgili hizmetin hizmet pirlerinin anılarak hizmet içeriğine uygun bir biçimde kurulan gülbanklar dışında, inanç önderinin hizmet gören bütün cem erenlerine yönelik söylediği gülbanklar da mevcuttur. Bu gülbanklar, cem ritüellerinde hizmet sahiplerinin tamamı dedenin huzurunda dâra durduğunda söylenen, hizmete kalkan herkesin dualanmasının amaçlandığı gülbanklardır.
“Bismişah, Allah Allah! Akşamlar hayrola, hayırlar fethola, şerler def ola, Münkir, münafık berbat ola! Hazır, gaip, zahir, batın, cem erenlerinin nur-u nazarına aşk ola! Hak, Muhammed, Ali, on sekiz bin âlemle birlikte, mümin Müslüm cümle kardeşlerimizi gülbanklarından mahrum etmeye. Hizmetleriniz kabul ola, muratlarınız hâsıl ola! Üçler, Beşler, Kırklar, Yediler hizmetlerinizi boşa götürmeye, emeklerinizi zayi etmeye! On İki İmam’ın hüsn-ü nimetleri, hayır himmetleri üzerinizde hazır ve nazır ola. Gördüğünüz hizmetlerin yüzü suyu hürmetine sizleri Hızır saklaya, bekleye, göre, gözete. Dil bizden, nefes pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den ola. Gerçeğe Hü, mümine ya Ali!” (KK18)
Cem Ritüellerinde Hizmet Erkanları Dışında Söylenen Gülbanklar
Cem ritüellerinde, toplu biçimde ibadet edilmesi esastır. Bu ibadet, belirli kural ve kaidelere uygun olarak gerçekleştirilir. Taliplerin cem bağlanacak mekâna girişlerinden cem erenlerini selamlamalarına, oturmalarından kalkmalarına kadar cem ritüeli bağlamında her türlü yapıp etme, geleneksel yapı tarafından önceden belirlenmiş durumdadır. Cemlerin hemen her ritüelik aşamasında, içeriğe uygun söz ve ifadeler sarf edilir. Bu sayede, yapılan eylem sıradan bir eylem olmaktan çıkarak ibadetin mahiyetine uygun bir nitelik kazanır. Cem ritüellerinde hizmet erkânlarına karşılık dedenin hizmet sahiplerinin ve yaptıkları hizmetin kutsanması noktasında aracılık üstlenme amacıyla söylediği gülbanklarına, icra bağlamları ile birlikte yukarıda yer verdik. Cem ritüellerinde inanç önderinin dua verdiği ritüelik aşamalar hizmet erkânlarından ibaret değildir. Cemin başlatılmasından sonlandırılmasına dek, çeşitli ritüelik aşamalar için özel olarak tanzim edilen gülbanklar mevcuttur. Bu gülbanklar, dede tarafından parçası olunan ânı kutsamaya yönelik kuruldukları gibi, ritüeli yönlendirmek gibi bir ikincil amacı da gerçekleştirirler. İnanç önderi tarafından belirli aşamalarda sarf edilen gülbanklar aracılığı ile cem erenleri ile iletişime geçilerek ritüelik akış sağlanmış olur. Belirli bir hizmet erkânı bağlamında değil, çeşitli ritler ve ritik aşamalar esnasında dede tarafından verilen gülbanklar: Cem Açılış Gülbankları, Meydan Açma Gülbankları, Cem Mühürleme Gülbankları, Dâr Gülbankları, Temenna ve Tecella Gülbankları,
Tövbe ve Bağışlanma Gülbankları, Oturan-Duran Gülbankları şeklinde sıralamak mümkündür.
Cem Açılış Gülbankları
Cem açılış gülbankları, Alevi-Bektaşi cemlerinde ritüelik akışa geçilmeden önce dede tarafından söylenen gülbanklardır. Bu gülbanklarda, bağlı olunan ocaktan mensubu olunan millete dek iyi dilekler iletilerek birlik ve beraberlik vurgusu yapılır. Cem açılış gülbanklarında istek ve dilekler daha genel ifadelerle belirtilir. Genellikle uzun mensur yapıda kurulan bu gülbanklarda millî ve manevî değerlerin muhafazasına yönelik ifadeler de yer alabilir. Diğer gülbanklarda olduğu gibi cem açılış gülbanklarında da Alevi-Bektaşi kutsalları, belirli bir hiyerarşik sıra ile sayılır.
Cemin başlangıcında okunan cem açılış gülbankları, “vakit hayırlısı”, “akşam gülbangı”, “birlik gülbangı” gibi isimlerle de anılır. Cem açılış gülbankları şu şekilde örneklendirilebilir:
“Bismişah Allah Allah! Muhammeden Resullullah, Aliyyel Veliyullah, mürşid-i kâmilullah! Vakitler hayrola, şerler def ola, münkir münafık mat ola! Niyaz sahiplerinin niyazları kabul ola, muratları hâsıl ola, divan-ı Hakk’a yazıla! Aman dediğimiz yerde ermiş yetişmiş, hazır ve nazır ola! Bakilere Hak ömür bereketi vere! İmam Hasan, İmam Hüseyin efendilerimizin ruh-u revanları şad ola, hayırları, himmetleri üstümüzde hazır ve nazır ola! Nur-u nebi, kerem-i Ali, Hünkâr Hacı Bektaş Veli, pirimiz Kutbi Hüdayi! Hüssem Şah, Gani Sultan ve Sultan Şücaettin Veli efendilerimizin hayırları himmetleri gelsin! Yedi ilkim dört köşede yatan erler, evliyalar, enbiyalar gözcümüz bekçimiz olsun! Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının da ruhu revanları şad olsun! Türk askerini de karada, havada, denizde muzaffer eylesin! Vakitlerimizin de haklısı hayırlısı gelsin, gerçeğe Hü! Diyelim Hü!” (KK24)
“Allah. Allah. Allah, Muhammed, Ali, Hünkâr Hacı Bektaş Veli yetişe ulaşa. Dilde dilekleri, gönülde muratları vere. Kazalara, belalara kalkan ola. On İki İmamlar cemalinden, nurundan ayırmaya. Her gönülde bir murat vardır. Murat isteyenlerin muratlarını, dilek isteyenlerin dileklerini ihsan eyleye. Cümlemizi sancağı altında saklaya, bekleye. Hastalarımıza şifa, dertlerimize deva, borçlarımıza eda nasip eyleye. Destimiz derman, küfrümüz iman, yardımcımız On İki İmam ola. Ali’den bakım, Hak’dan nazar ola. Seksen bin Urum Erleri, doksan bin Horasan Pirleri, yüz bin Gayb Erenleri yetişe, ulaşa, dilde dilekleri, gönülde muratları vere. Vakitler hayrola, hayırlar fethola, şerler def ola. Niyazlarınız Hak dergâhında kabul ola. Gözümüzden yaş, duvarımızdan taş düşürmeye. Ocaklar başı aydın ola. On İki İmamlar cümlemize yardım eyleye. Akşamlar kutlu, ağızlar tatlı ola. Cedd-i cemalim yolumuzu yolsuza, uğursuza, pirsize uğratmaya. Şeytanın şerrinden, görünür görünmez kazadan, beladan saklaya, bekleye. İki cihanda korktuğumuzdan emin, umduğumuzdan nail eyleye. Dil bizden, nefes Hazret-i Pir’den ola. Dem Ali, sırr-ı nebi, pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli, kerem evliya, gerçekler demine Hü.” (KK41)
Cem Mühürleme Gülbankları
Cemin mühürlenmesi, ritüelin yöneticisi konumunda olan dede tarafından kimsenin içeriye giremeyeceği, içerideki kimsenin de izin almadan dışarıya çıkamayacağının bildirilmesi anlamına gelen ritüelik aşamadır. Ritüelik ahengin bozulmamasının ve akışın kesintiye uğramamasının amaçlandığı bu ritle, cem bağlanan mekânın kapısının sembolik bir biçimde mühürlenmesi söz konusudur. Cem mühürlendikten sonra riayet edilmesi gereken kaideler mevcuttur ve bunlara uyulup uyulmadığı gözcü tarafından denetlenir.
Cemin mühürlenmesi, dede tarafından “Edeb, erkân!” şeklinde ikaz edilmesiyle başlar. Bu ikaz, herkesin dizinin üzerinde edeb-erkân oturuşuna geçerek konuşmayı bırakmasına yöneliktir ve dedenin ardından birkaç defa da gözcü tarafından tekrar edilebilir. Bu ikaz aynı zamanda cemin başlayacağının da göstergesi niteliğindedir. Kapıların kapatılıp herkesin edeb-erkân oturuşuna geçmesi ile dede salavat getirdikten sonra cem mühürleme gülbangını verir:
“Medet ya Allah, ya Allah, ya Allah! Medet ya Aliyyel Murtaza! Allah dedim, kale yaptım. Binbir yerden bari çektim. Hasan Hüseyin’i kilit ettim. Muhammed Mustafa’nın mührünü bastım. Mühr-ü Süleyman, Kubbe-i Devran, kör olsun Mervan, yetişsin sahip-i zaman, medet ya On İki İmam! Hızır’ın yüzü suyu hürmetine diyelim Allah Allah! Akşamlar hayrola, şerler def ola! Münafıklar berbat ola! Müminler abad ola! Ya hayrel Halas, ya Abbas! Yedi göğü, arş-ı küşü dolduran Allah’ın hakkı için, Ali’nin başındaki asa hakkı için! Fatma Ana’nın hakkı için! Hz. Hasan’ın parçalanmış ciğerlerinin hakkı için! Kerbela’da şehit olanların kesik başları için! Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Kırkların, On İki İmamların, On Dört Masum-u Pakların hakkı için! Dil bizden, nefes hünkâr-ı evliyadan ola! On İki İmamlar abası Murtaza Ali’den ola! Ahir zaman peygamberi Muhammed Mustafa’dan ola! Gerçeğe Hü!” (KK14)
Meydan Açma Gülbankları
Alevi-Bektaşi cem ritüellerinde meydanın açılması, hizmet sahiplerinin yerlerini almasından sonra cemin başlatılması anlamına gelir. Cemin yöneticisi konumunda olan dede, sembolik olarak meydanı ibadete açarak cemi başlatmış olur. İbadete açılan meydanda, meydan gülbangının verilmesinden sonra ritüel akışı başlar. Bu aşamada söylenen gülbank, meydan açma gülbangıdır. Meydan açma gülbankları, aşağıdaki gibi örneklendirilebilir:
“Bismişah Allah Allah,
Meydanımız pak ola,
Yardımcımız Hak ola,
Altı sır, üstü nur ola,
Postlarımız daim ola,
İkrârımız tam ola,
Nefeslerimiz keskin ola,
Hü ya Ali!” (KK23)
“Bismişah Allah Allah! Hizmetleriniz kabul ola, muratlarınız hâsıl ola! Vakitler hayrola, hayırlar fethola, şerler def ola! Hazır, gaip, zahir, batın cem erenlerinin nur cemallerine aşk ola! Yüce Allah cümlemizi Ehlibeyt’ine nail eyleye! Hizmet sahiplerinin hüsn-ü himmetleri üzerimizde hazır ve nazır ola! Hak, Muhammed, Ali utandırmaya! Cehennem narına yandırmaya! On İki İmamlar yardımcımız ola! Niyet ettik vaktin hayrına! Girdik On İki İmamlar yoluna, İmam Cafer kavline. Kıblegâhımız Muhammed, secdegâhımız Ali. Pirimiz, üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli. Gerçekler demine, evliyalar keremine, gönüller birliğine Hü diyelim! Hü!” (KK16)
Dâr Gülbankları
Dâr kavramı, Alevi-Bektaşi inancına ait kodlar çerçevesinde anlam kazanan ritüelik bir terimdir. Arapça “ev” anlamına gelen bu sözcük, Farsçada “idam sehpası” demektir. Meydanın tam orta yeri, “dâr” sözcüğü ile karşılanır (Cebecioğlu, 1997: 206). Huzura çıkmayı, talip olmayı, meydanda bulunmayı simgeleyen “dâr” kavramının sembolik gösterge değeri oldukça yüksektir ve telmihen yaşattığı kültürel ve inançsal bellek unsurları da mevcuttur. İkrâr vermeyi, yolun gerektirdikleri karşısında teslim olmayı sembolize eden dâr meydanı, Alevilerin kültürel belleğinde önemli bir figür olarak yer alan Hallac-ı Mansur’un adının da yaşatıldığı yerdir.
Alevi inanç sisteminde, ibadet esnasındaki her türlü yapıp etme, ritüel esaslı bütün yapılarda olduğu gibi belirli kural ve kaidelere bağlıdır. Hizmet sahiplerinin yahut topluluktan birinin dedenin özellikle inanç önderi statüsünde kabul gören dedenin karşısında, sistemli hale gelmiş olan belirli duruş pozisyonlarında beklediği tespit edilmiştir. Bu duruş pozisyonlarının genel adı “dâr” şeklinde isimlendirilmiştir. Alevi inanç sisteminde dört çeşit dâr duruşu vardır. Bunlar: Mansur Dârı, Fazlı Dârı, Nesimi Dârı ve Fatma Ana Dârı’dır. Mansur Dârı, Buyruk’ta, “dâra asılır gibi, doğruca pirin önünde elini sallandırıp asılı durmaktır” şeklinde tarif edilmiştir. Ceme gelindiğinde ilk durulan yer Mansur Dârı’dır. Fazlı Dârı, secde şeklinde olan dâr duruşunun isimlendirilmesidir. Buyruk’ta anlamı “Nesimi gibi, postumu yüzdürdüm.” şeklinde açıklanan Nesimî Dârı’nın duruşu ise iki dizin üzerine doğrularak oturma şeklindedir. Fatma Ana Dârı’ndaysa cemde ayakta beklendiği esnada sağ ayağın başparmağı sol ayak başparmağı üzerine konularak durulur (Bozkurt, 2013: 116-117). Fatma Ana Dârı’nın bir başka adlandırması da “Dâr-ı Hüseyin”dir. Bu ayak mühürleme duruşu ile yol uğruna can vermeye hazır olunduğu ifade edilir (Korkmaz, 2016: 177).
Dâr gülbankları, cemde hizmet sahiplerine gördükleri hizmet karşılığında verilen gülbanklardan farklıdır. Hizmet gülbanklarında hizmet pirlerinin isimleri anılırken dâr gülbanklarında böyle bir durum söz konusu değildir. Dâr, üç aşamalı bir inanç pratiği olan namazın ilk aşamasıdır. Dâr, secde ve tecella kısımlarından oluşan namaz pratiğinin ilk aşamasında; talipler ayakta, dârda beklerler ve bu aşamada verilen gülbank da anlamsal olarak bekleyişi, talip olmayı işaret eden ifadelerle kurulur.
Dâr gülbankları, huzurda bulunan, özünü meydana koyma iddiası ile teslim olan talibe dede tarafından verilen cevap mahiyetindedir. Aynı sembolik gösterge değeri, bağlamsal olarak farklı bir yapı ve içerik göstermesine karşın dâr erkânında da mevcuttur. Dâr erkânını da dâr kavramından bağımsız olarak düşünmek yanlış olacaktır. Metaforik düzeyde “dâr”ın sembolize ettiği teslimiyet, feda, ikrâr verme, talip olma, yolda olma, görülme gibi kavramlar, “dâr” kavramı etrafında biçimlenen “dâr erkânı”nda da sembolik göstergeler olarak mevcuttur. Ölen kişinin ardından icra edilen “dâr erkânı”; Hakk’a teslimiyeti, ruhun yüklerinden arındırılmasını, rızalık almayı içerir.
Buyruk’ta, Ahmet Yesevi’nin bir Musahiplik Cemi ritüelinde dârda duran musahiplere dâr gülbangı verdiği kaydedilerek şu gülbanga yer verilir (2015: 199-200):
“Geldiğiniz yerden, durduğunuz dârdan,
Çağırdığınız yerden, yardım bulasınız.
Tanrı, bu yoldan, bu dârdan, bu pirden ayırmaya,
Uğursuz, yaramaza, pirsize duş getirmeye,
Şeytanın şerrinden,
Görünmez kazadan, bilinmez beladan koruya.
Hayırlı evlat, hayırlı devlet,
Yerden hayırlı bereket vere,
Duanız, niyazınız kabul ola!
Gerçeğin demine Hü!”
Talip dâra durduğunda bir tercüman söyleyerek pire gülbank isteğini iletebilir. Bu aşamada söylenen tercüman, pirin makamına saygı ifade etmeye ve özünü bu yolda feda etmeye yönelik olarak kurulur. Talibin dâr pozisyonunda verdiği tercüman şu şekilde örneklendirilebilir:
“Can-ı dilden el bağlayıp durdum evliya erkânına. Çok şükürler olsun Allahım, yine geldim pirimin divanına. Çok kusurum varsa el aman medet mürvet sunarak geldim. Lütfuna pervahına, canım kurban olsun bu yolun fermanına. Özüm dârda, yüzüm yerde. Pir divanında durdum dâra. Er cemal-i Muhammed, pir kemal-i Ali, Ali ile Muhammed’in nur cemaline verelim salâvat.” (KK9)
Talip dâra durduğu esnada inanç önderi tarafından verilen gülbangı şu şekilde örneklendirmek mümkündür:
“Bismişah Allah Allah! Geldiğiniz yoldan, durduğunuz dârdan, çağırdığınız pirden şefaat göresiniz. Dârlarınız, divanlarınız kabul ola. Muratlarınız hâsıl ola. Her türlü ibadetiniz Hakk’ın dergâh-ı izzetine yazıla. Dârına durduk ya Allah! Ya Allah! Ya Allah! Divanına durduk ya Muhammed! Ya Muhammed! Ya Muhammed! Keremine sığındık ya Ali! Ya Ali! Ya Ali! İnayet eyleyin ya On İki İmamlar. Yol gösterin ya On Dört Masum-u Paklar. Yardım eyleyin ya On Yedi Kemerbestler! Bağışlanma senin suyu suyun hürmetine olsun ya pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli! Ceminize alın ya Kırklar! Dârlarımızı, divanlarımızı dergâh-ı izzetinde kabul eyle ya Allah! Erenlerin demine devranına, gerçeğe Hü, münine ya Ali!” (KK7)
Temenna ve Tecella Gülbankları
Temenna ve tecella kavramları, ceme gelen canların dedenin huzurunda dâra durup secde ettikten sonra gerçekleşen selamlaşma pratiğini karşılayan ritüelik terimlerdir. Temenna, öne doğru eğildikten sonra doğrulurken eli başa götürerek selam vermek anlamına gelen bir sözcüktür. Temenna etmek, Alevi-Bektaşi inancının ritüelik anlam dünyası içerisinde eğilerek dedeye ve cem halakasındaki canlara niyaz etmeyi ifade eder. Tecella ise meydana çıkmayı, görünür olmayı ifade eden bir sözcüktür. Temenna ve tecella kavramlarının birlikte kullanılması, cem ritüellerinin girişindeki selamlaşma faslını ifade etmeye yöneliktir.
Talipler, cem ritüelinin düzenleneceği mekâna eşiği selamlayarak girdikten sonra, Kırklar Meydanı’na doğru ilerleyerek yere niyaz ederler. Bu niyazın ardından kalkıp dârda bekleyen taliplere dede tarafından dâr gülbangı verilir. Dâr gülbangının söylenmesinin ardından kimi yöre ve ocaklarda ikinci kez niyaz edilir. Secde ve dâr fasıllarından sonra talip önce dede ile daha sonra da halakada oturan bütün talipler ile sırasıyla niyazlaşır. Bu niyazlaşma işlemi, bir çeşit selamlaşma ritüelidir ve “tecella dolanma” şeklinde isimlendirilir. Huzurda olan bütün taliplerin tecella dolanmaları sona erdiğinde, dede tarafından temenna ve tecella gülbangı verilir.
“Bısmışah Allah Allah… Temennanız, tecellânız oldu tamam, yardımcınız olsun On İki İmam! Yüzleriniz ak ola, müşkülünüz hallola! Vakitler hayrola, hayırlar fethola, şerler def ola! Secdeye ınen, eğılen başlarınız ağrı sızı görmeye! Gerçeğe Hü!” (KK2)
Tövbe ve Bağışlanma Gülbankları
Tövbe kavramı, Tanrı’nın affedici olma özelliği ile ilişkili bir kavramdır. Mensubu olunan inanç ve ahlak sistemi tarafından onaylanmayan tutum ve davranışlardan duyulan pişmanlığı ileterek yanlışın tekrarlanmayacağı yönünde söz vermek, tövbe dualarının varlık sebebidir. Tüm inanç sistemlerinde olduğu gibi Alevi- Bektaşi inanç sisteminde de tövbe ederek arınmanın amaçlandığı tövbe duaları mevcuttur. Yukarıda örneklendirerek açıkladığımız tövbe duaları, tövbe gülbanklarından farklı yapıda, genellikle “Tövbe estağfurullah” redifi ile kurulan af dileme ve yakarış metinleridir. Tövbe gülbankları ise yapısal olarak klasik gülbank formuna uygun kurulan, içerik olarak tövbe etmek, af dilemek kavramları etrafında oluşturulan metinlerdir.
Tövbe dualarında olduğu gibi tövbe gülbankları söylenirken de talipler yere secde eder. Dede tarafından verilen tövbe gülbangının her bir cümlesinin ardından talipler, edilen duanın kabulü için “Allah Allah!” şeklinde ünlerler. Gülbank tamamlandığında edep erkân oturuş pozisyonuna dönerek ellerini dudaklarına götürmek suretiyle niyaz ederler.
Dede tarafından bağışlanma ve af dileme talebi ile söylenebilecek tövbe gülbanklarıne aşağıdaki gülbank örnek olarak verilebilir:
“Bismişah Allah Allah, evliyaların, cümle erenlerin himmeti ile. Şu vakitlerin yüzü suyu hürmetine. Doğruların, gerçeklerin yüzü suyu hürmetine. Kerbela’da yatan yetmiş iki şühedanın yüzü suyu hürmetine! Muhammed Mustafa, Aliyyel Murtaza’nın adı için bağışla! Hatice-tül-Kübra, Faıma-tül-Zehra için bağışla! Hasan aşkına, Hüseyin-i Kerbela aşkına bağışla! İmam Zeynel Abidin, Muhammed Bakır, Caferi Sadık, Musa-yı Kazım, Ali Rıza için bağışla. İmam Takı, İmam Nakı, Hasan Ali Asker için bağışla! İmam Mehdi’nin eşiğindeki Geda için bağışla! Affına sığındık ya Allah! Divanına durduk ya Muhammed! Keremine sığındık ya Ali! Ya İlahi’l âlemin! Bin bir adının yüzü suyu hürmetine! Yedi kat yerin, göğün, arşın, arşın kürsün, levhin, kalemin, tahirin, bâtının ve zahirin yüzü suyu hürmetine bağışla! Ya Rabbi! Şerr-i şeytandan, yaramazdan, uğramazdan bizleri koru, sakla! Bizleri doğru yoldan şaşırtma!
Veballerimizi ve eksikliklerimizi, bedhahlıklara yol açan hatalarımızı iyiliğe çevir! Dualarımız, niyazlarımız, secdelerimiz, tüm ibadet ve taatlerimiz senin içindir ya Rabbi! İki cihan serveri Muhammed Mustafa ve onun pür-ü pak Ehlibeyt’ini vesile kılarak tövbe edip bağışlanmayı diledik. Allah Allah diyen dilleri, senin aşkınla coşan gönülleri, ehlibeyit sevgisinden, Ali’nin nurundan, Hüseyin’in yolundan mahrum etme ya Rabbi!
Yüzümüz yerde, özümüz dârda. Allah Allah diyen dillerin, mesrur olan gönüllerin hakk-ı hürmetine cümle âlemlere rahmet eyle ya Rabbi! Bizlerin hayat ve yaşantılarını Hüseynî hayat eyle! Dua ve ibadetlerimizi, tüm insanlığın huzuru, mutluluğu ve esenliği için vesile kıl! Duası bizden, kabulü Allah’tan ola! Gerçeklerin demine Hü! (KK22)
Secde Gülbankları
Secde, Alevi-Bektaşi inancında, Hakk’ın huzurunda teslim olmayı sembolize eden bir inanç pratiğidir. Alevi-Bektaşi cem ritüellerinde, ritüelik aşamaların büyük çoğunluğunda olduğu gibi secde faslında da genellikle üçleme söz konusudur, üç defa secdeye varılır. Yöre ve ocaklar arası ritüelik uygulama farklılıklarına ve cemin içeriğine bağlı olarak değişkenlik göstermekle birlikte, ritüelik akış içerisinde, Nad-ı Ali duasının okunmasının ardından, Tevhidlerin ve düvaz imamların arasında genellikle rükû edilerek secde edilir ve halka namazı pratiği gerçekleştirilir. Secdeye her varıldığında, dede tarafından alınları secdede olan taliplerin bağışlanması, istek ve dileklerinin kabul olması taleplerini Tanrı’ya iletir mahiyette dualar edilir.
Birinci secdede verilen gülbankları, işlevsel açıdan “münacat gülbankları” olarak değerlendirmemiz de mümkündür. Başta müstakil bir dua olduğu izlenimi verebilecek bu yapılar, Tanrı’nın sıfatlarının yoğun biçimde sıralandığı, birey düzeyinde dilek ve isteklerin yerini ocak, cemaat hatta millet düzeyinde iletilenlerin aldığı gülbank örnekleridir. Birinci secdede verilen bu gülbank, diğerlerinden farklı olarak çok daha uzun kurulur. Bu esnada cem ritüelinde hazır bulunanlar secde ederek “Allah Allah!” nidaları ile karşılık verirler. Bu gülbankların içeriği, cemin yöneticisi konumunda olan inanç önderlerinin her bir icrasında çeşitlenmekle birlikte genellikle kurulan ifadelerde Tanrı’ya methiye ile birlikte yakarış söz konusudur. Birinci secde gülbangı yahut “münacat gülbangı” olarak da adlandırabileceğimiz gülbankları şu şekilde örneklendirmemiz mümkündür:
“Allah Allah… Allah Allah… Allah Allah… Ey yüce Allah’ım! Ellerimizi açtık, boynumuzu büktük, sana yalvarıyoruz! Yüce dergâhının lütuf kapısını, bizlere de aç! Dualarımızı dergâh-ı izzetinde kabul eyle! Eksik ve noksanlığımızla huzuruna geldik. Rahman ve Rahim olan ismin hakkı için, gönülde muratlarımızı, dilde dileklerimizi bizlere ihsan eyle!
Ey yerleri ve gökleri yaratan yüce Allah’ım! İnsanlar arasında kan döken, sefalet getiren harplere, din adına insan öldüren katillere fırsat verme! Birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışan bölücülere, hainlere fırsat verme! Bizleri zalimlerin zulmünden, Şeytanın şerrınden, görünür görünmez her türlü kaza ve beladan koru ya Rabbim! Merdi namerde muhtaç eyleme! Dert verip derman aratma!
Ey Yüce Allah’ım! Sana hamdolsun kı bızlerı sana kul, Muhammed Mustafa’ya ümmet, veli ve vasi olan Aliyyel Murtaza’ya talıp ve soyuna taraf kıldın ya Rabbı! Hatice-i Kübra ve Cennet seyyidesi Fatimatül Zehra’nın yüzü suyu hürmetıne, rahmetını bızden esırgeme ya Rabbı! Bırı kırk, kırkı bır eden sensın! Rahman ve rahım olan adın yüzü suyu hürmetıne, İmam Hasan ve şehıtler şahı İmam Hüseyın’ın sevgısı ıle gönüllerımızı nurlandır!
Yerlerın ve göklerın sahıbı olan yüce Allah’ım! Doksan bın Horasan pırlerının, seksen bın Urum erenlerının, pırımız üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Velı’nın, ceddım Baba Kureyş’ın ısımlerının hakkı ıçın, yardımlarını bızden esırgeme ya Rabbı! Ey merhamet edenlerın en merhametlısı yüce Tanrım! Bızlere rahmetınle muamele eyle!
Ey yüce Rabbım! Sen evvelsın, ahırsın; sen zahırsın, batınsın. Dua edenın duasını kabul edensın. Âlemlere rahmet olarak yarattığın Muhammed Mustafa’nın, Ehl¬i Beyt-ı Mustafa’nın, hanedan-ı Murtaza’nın, yetmış ıkı şehıd-ı şüheda-yı Kerbela’nın yüzü suyu hürmetıne, yurdumuzu, ulusumuzu, varlığımızı, bırlığımızı, dırlığımızı sonsuz eyle! Ülkemızın Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın büyük önderı Mustafa Kemal Atatürk ve sılah arkadaşlarına ve tüm şehıtlerımıze rahmetını esırgeme ya Rabbı!
Ey âlemlerın Rabbı! Yalnız sana ıbadet eder, yalnız sana sığınırız. Sıratel müstakım yoluna bızlerı ılet ya Rabbı! Aramızda olmayıp da gönülleri ile burada olanların da duaları ve nıyetlerını kabul eyle! El açtık sana yalvarıyoruz! Yalnız sana ınanıyor, yalnız senden yardım ıstıyoruz! Sen açtığımız bu ellerı gerı çevırme ya Rabbı!
Ya Hak, ya Muhammed, ya Alı! Allah rızası ıçın el Fatıha!” (KK14)
Gülbank türleri içerisinde, çeşitlenmenin en çok tespit edildiği gülbanklar secde gülbanklarıdır. Secde gülbanklarının temelini, yaratıcı karşısındaki acziyetin, boyun eğmenin, yaratıcı kudrete tabi olmanın altını çizme isteği oluşturur. Yöre ve ocaklara göre değişmekle birlikte, cem ritüellerinde her secde için bir tane olmak üzere genellikle üç secde gülbangı verilir. Talipler secde hâlindeyken dede tarafından söylenen secde gülbankları için verilebilecek bir diğer örnek şu şekildedir:
“Bısmışah Allah Allah! İlahı ya Rabbı! Varlığın, bırlığın, lütfun, keremın, faziletin, doksan dokuz isminin hürmet-ı hakkı ıçın, secdeye başını koyup varlığını varlığında yok eden canları, rahmetın ve keremınle lütfuna mazhar eyle! Peygamberlerin evveli Âdem ve keremler sahıbı Muhammed Mustafa arasında geçen yüz yırmı dört bın peygamberın, cümle nebılerın, cümle velılerın, evlıyaların, Kerbela’da şehit olan yetmiş üç şühedanın, âşıkların, sadıkların, erenlerin, cümle şehitlerin, gazilerin, mürsellerin ta’at ve ibadetleri, gözyaşları hakk-ı hürmetine, gönüllerimizdeki muratlarımızı vasıl eyle ya Rab!
Okunan duaların azameti, fazileti, kerameti hakkı için, şu anda başını secdeye koyup teslim olan canların dualarını kabul eyle. Gönüllerimizi nurlandırıp aydınlatarak ilahi nurundan feyz almamızı nasip eyle. İmam Ali’nin velayeti hakkı için dualarımızı kabul eyle!
Tevhidimiz oldu tamam, yardımcımız On İki İmam. İbadetlerimiz kabul, muratlarımız hâsıl ola! Hak, Muhammed, Ali ettiğimiz bu zikirleri dilimizden eksik etmeye! Bizleri Ehlibeyt’in katarından, On İki İmamların didarından ayırmaya! Yüzümüz yerde, özümüz dârda, Allah Allah diyen dillerin, mesrur olan gönüllerin hakk-ı hürmetine, cümle âlemlere yardım eyle ya Rabbi! Duası bizden, inayet İmam Ali’den, şefaat Muhammed Mustafa’dan, kabulü de Allah’tan ola! Gerçeğe Hü!” (KK3)
Cem Kapanış Gülbankları
Cem ritüelinin sona erdiğini bildiren, yapılan ibadetlerin kabulünü dileyemeye yönelik gülbanklardır. Dede, bu aşamada verdiği gülbankte, cemde bulunan herkes için ve onlar adına söz alarak ritüel boyunca yapılan bütün ibadetlerin kabul olmasını temenni eder. Ceme iştirak edenlerin hepsi, cem kapanış gülbangı aracılığı ile kutsanmış, dededen hayır dua almış olurlar. Cem kapanış gülbankları “Büyük Gülbank”, “Büyük Dua”, “Vahdet Gülbangı” şeklinde de anılır ve çeşitli yöre ve ocaklardaki uygulamalar doğrultusunda uzun biçimde kurulan örnekleri de mevcuttur.
Dede tarafından verilen ve cemi kapatmaya yönelik kurulan cem kapanış gülbankları şöyle örneklendirilebilir:
“Bismişah Allah Allah, şu vakt-i saatlerimiz hayrola. Hayırlarımız fethola. Şerlerimiz def ola. Hak, Muhammed, Ali cümlemizi Pençe-yi Aba’nın altından eksik etmeye. Cemimiz cem ola, cemimiz Kırkların cemi ola. Dâr çekip didar görenin çektikleri dâr kazalarına belalarına karşı gele. Hizmetleri, Hak, Muhammed, Ali katarına yazıla! Darda, yolda, bunda, belada Bozatlı Hızır yanlarında, yardımcıları ola! Dualar gerçek ola, gerçek-i mutlak ola. Hak, Muhammed, Ali dilde dileklerimizi, gönülde muratlarımızı vere. Nefes pir Hacı Bektaş-ı Veli’den, inayet İmam Ali’den, nüfus da ceddimden ola. Gerçeğe Hü! Mümine ya Ali!” (KK13)
Oturan-Duran Gülbankları
“Oturan-duran gülbangı” şeklinde adlandırılan dualar, cem ritüelinin kapanışında söylenen dualardır. Bu aşamada söylenen gülbangın içeriği, ceme iştirak eden canların tamamına iyi dileklerin bildirilmesine ve hayır duanın iletilmesine yönelik oluşturulur. Böylelikle ritüel süresince herhangi bir hizmette görev almamış, lokmasına dua alamamış, dâra duramamış, hiçbir şekilde dededen gülbank alamamış canlar da oturan duran gülbangı ile dualanmış olurlar. Oturan duran gülbangının söylenmesi ile cem ritüeli son bulur. Ritüelik düzenin akış ritmi açısından da dedenin başlangıcı gülbankla yapması gibi kapanışın da yine dede tarafından söylenen bir gülbankla yapılması, ritik kompozisyon açısından önem arz etmekte ve dedenin inanç yapısı içerisindeki yerinin ve öneminin altını çizmektedir.
Dede, oturan duran gülbangını verdikten sonra, cem erenlerinin dağılabileceği anlaşılır. Oturan duran gülbangını aşağıdaki gibi örneklendirmek mümkündür:
“Bismişah Allah Allah, sabahlarınız hayrola, hayırlarınız fethola. Oturana, durana, kovsuz, gıybetsiz hanesine varıp yastığına baş koyana Allah selâmet vere. Akşamdan beri anmış olduğumuz erlerin ve On İki İmamların himmeti üzerimizde hazır ve nazır ola. Cenab-ı Rabbil Âlemin burada bulunan canların muradını ihsan eyleye. Biz kalkalım Hızır otura! Gerçeğe Hü!” (KK10)
Cem Ritüelinin İçeriğine Göre Değişen Gülbanklar
Ritüellerde kullanılan ve deneyimlenen ânı profan olmaktan çıkartarak uhrevi bir zemine taşıyan bir malzeme olarak söz, kurulduğu bağlama ait dinamiklerden en kolay ve en hızlı biçimde etkilenen unsurdur. Ritik bir malzeme olarak kullanılan söz ve ifadelerin, ritüel bağlamlarının müstakil ihtiyaçlarına uygun yanıtlar verilebilmesini sağlayan bir mahiyet taşıması gerekir. Her ritüelik bağlamın içeriği kendine özgüdür. İçerikte meydana gelen farklılaşma, kullanılan ritüelik araç gereçlerden sarf edilen sözlere kadar ritik tüm unsurların da değişmesine, içeriğe uygun bir biçimde kurgulanmasına sebep olur. Alevi-Bektaşi inanç sistemi içerisinde kutsalla iletişim kurma noktasında aracı olan gülbankların de söylendikleri bağlamların içerikleri, düzenlenme amaçları doğrultusunda farklılıklar arz eder. Ritüelin içeriğinin belirleyicisi, düzenlenme amacıdır. Bu amaç aynı zamanda, ritüeldeki tematik örüntünün de sağlayıcısıdır. Buradan hareketle cem ritüellerinde hizmet sahiplerine verilen gülbanklar ile farklı ritüelik aşamalarda verilen gülbanklara, yukarıda yaptığımız cem sınıflandırması doğrultusunda cemin içeriği değiştikçe farklı gülbanklar da eklenir. Bu gülbanklar, cemin düzenlenme amacına uygun olarak kurgulanan, tematik olma özelliği gösteren gülbanklardır. Bu doğrultuda, cemlerin içeriğine uygun olarak kurgulanan ve belirli kavramlar etrafında oluşturulan gülbanklar: “İkrâr Kavramı Etrafında Oluşan Gülbanklar”, “Hızır Kavramı Etrafında Oluşan Gülbanklar”, “Nevruz Kavramı Etrafında Oluşan Gülbanklar”, “Muharrem Kavramı Etrafında Oluşan Gülbanklar” şeklinde sıralamak mümkündür.
İkrâr Kavramı Etrafında Oluşan Gülbanklar
İkrâr, Alevi-Bektaşi inancında, yola girmeyi ve teslimiyeti ifade eden bir kavramdır. Alevi-Bektaşi inanç öğretisinde bireyin inancına uygun yaşaması esastır. Bu paralelliğin sağlanması, inisiyasyon içerikli ritüelik yapılarda gerçekleşen öğretilerle mümkün kılınır. Geçilen çeşitli ritüelik aşamalarla bağlı olunan ocağın inanç önderi ve diğer taliplerin önünde söz verilerek yola girilir. Bu ritüelik aşamalardan ilki, İkrâr Cemi ritüeli bağlamında; ikincisi ise Musahiplik Ceminde gerçekleştirilir.
Alevi-Bektaşiler tarafından sözün kutsandığı ritüelik bağlama “ikrâr” adı verilir. İkrâr bütün Alevi-Bektaşiler için yola giriş ritüellerinin tamamını içine alan bir kavramdır. Bir diğer ifade ile “candan erene dönüşün gerçekleştiği, yolda olma sözünün verildiği ritüellerin üst başlığı, ikrâr ortamıdır”. Bu doğrultuda, “yol bir sürek binbir” anlayışına göre uygulama farklılıkları bulunmakla birlikte, ikrâr bağlamlı ritüeller bir inisiyasyon töreni olarak gerçekleşmektedir. Bu ritüellerde verilen söz kutsaldır ve bu söze riayet toplumsal denetim mekanizmasına tabidir, bu sözden dönüş yoktur. İkrâr, ciddi sorumluluklar ve yükümlülükler gerektirmektedir. İkrâr ritüellerinin kökeninde, Şamanların inisiyatik geçiş dönemlerinin, Anadolu yerel kültürünün ve tek tanrılı inanış törenlerinin izleri mevcuttur ve bu bütünleşmenin kendisi, Alevi-Bektaşi geleneğinin senkretik yapısının bir sonucudur (Işık, 2013: 3).
İkrâr; tek başına ele alabileceğimiz bir kavram değildir; cem bağlamı içerisinde çeşitli söz ve nesneler ile donatılması hâlinde ritüelik bir anlam yüklenir. İkrâr veren bireye karşılık inanç önderi tarafından belirli ritüelik aşamalarda gülbank verilir. Bu gülbanklar, bir üst başlık olarak ikrâr kavramı etrafından oluşan gülbanklar şeklinde
değerlendirilebilir. Bu bağlamda, ikrâr verme kavramı üst başlığı altında değerlendirebileceğimiz gülbanklar: tığbend-kemerbest bağlama, musahiplik
gülbankları ve erkândan geçirme gülbanklarıdır.
Tığbend-Kemerbest Bağlama Gülbankları
Tığbend; “ikrâr kuşağı” , “kuşak” ve “kemerbest” olarak da bilinen ritüelik bir objedir. İkrâr verip yola girmeye karar veren taliplerin İkrâr Ceminde ritüelik bir biçimde boynuna geçirilen tığbend, musahip tutmaya karar verdiğinde bu defa Musahiplik Ceminde beline bağlanır. Bu ritüel, Alevi-Bektaşi ibadet pratikleri içerisinde “tığbend bağlama”, “kemerbest bağlama” şeklinde anılır. İkrâr Cemi bağlamında “tığbend bağlanma”sının anlamı bireyin yola talip olması, bu yolda ikrâr vermesini sembolize eden ritüelik bir aşamadır. Tığbendin talibin boynuna geçirilmesi, teslimiyeti, yola baş koymayı, tabi olmayı sembolize eder. Aynı tığbendin Musahiplik Cemi ritüelinde bu defa bele bağlanması söz konusudur. Musahipli olmak Alevi-Bektaşi inancında dört kapılı olmak ve yolun gerekliliklerine eksiksiz riayet etmek anlamına gelir. Tığbend bağlama hizmetini ancak Musahipli olan, daha önce kendisine tığbend bağlanmış bir talip görebilir.
Tığbent-kemerbest bağlama, ritüelik bir aşama olması dolayısıyla gülbank eşliğinde gerçekleştirilen bir uygulamadır. İnanç önderinin bu noktada söylediği gülbank; kullanılan nesnenin sembolik içeriğinin idrak edilmesine, öneminin altının çizilmesine yönelik kurulur:
“Bismişah! Allah Allah! Hizmet-i Merdan, havalet-i pirân, Muhammed Ali’den kaldı bu erkân. İkrârın daim ola, tığbendin kaim ola. Hâl erenler hâlidir, yol erenler yoludur. Gafil olma ey sofu, bağlanan ikrâr bendidir. Destur ya Allah, ya Muhammed, ya Ali!” (KK10)
Musahiplik Gülbankları
Musahiplik gülbankları, Musahip Kurbanı Cemi ritüelinde ikâar verip musahip olan çiftleri dualamak, aralarındaki akdi kutsamak amacıyla inanç önderi tarafından verilen dualardır. Musahiplik erkânı bağlamında söylenen bu gülbankların içeriği, hizmet gülbanklarından farklı olarak kurulur. Bir ikrâr verme ritüeli olan Musahiplik erkânındaki ritüelik aşamalarla ilgili yukarıda kısa bir bilgilendirme yapmıştık. Bu aşamada, Musahiplik Kurbanı Cemi bağlamında musahiplik ikrârı veren çiftler dârda beklerken dede tarafından verilen musahiplik içerikli gülbangı örneklendirmeyi yeterli görmekteyiz:
“Bismişah Allah Allah! Bismişah Allah Allah! İlahi ya Rabbi! Âlemlerin rahmeti Muhammed Mustafa’ya indirmiş olduğun yüce kitap hakkı için, ihsan eylediğin yüce dinin hürmetine! Evliyalar şahı İmam Aliyyel Murtaza, Hatice-tül Kübra, Fatime-tül Zehra, İmam Hasan, Hulk-i Rıza, Şehitler Sultanı İmam Hüseyin ve cümle imamların, dört büyük melaikenin, erenlerin, evliyaların yücelikleri hakkı için. Senin rızanı almak için musahip kavline giren bu canların ikrârını kabul, amellerini makbul, muhabbetlerini daim eyle! Bu canların vermiş oldukları ikrârı ebedi eyle, Muhammed Mustafa ve Aliyyel Murtaza’nın musahipliğine, kavline ve katarına ilhak eyle ya Rabbi!
İkrârınız mübarek ola! Ahdınız daim ola! İmanınız kâvi ola! Muhabbetiniz bol, dostluğunuz ebedi ola! Her iki cihanda yüzünüz ak, niyetiniz pak ola! Cenab-ı Allah sizleri haksızın mekrinden, mühannetin şerrinden koruya, saklaya! Nefsinize fırsat vermeye! Sizleri doğruluktan, doğru yoldan, Ehlibeyt’in katarından, erenlerin didarından, Hak yolundan ayırmaya! Dil bizden, inayet Ali’den, keramet Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den, kabulü Allah’tan ola! Gerçek erenlerin demine Hü!” (KK20)
Erkândan Geçirme Gülbankları
Erkân hizmeti, ikrâr içerikli Alevi-Bektaşi cemlerinde yer alan hizmetler arasında yer alır. “Tarik” olarak da isimlendirilen bu hizmeti gören hizmet sahibi, “erkâncı” yahut “tarikçi” şeklinde isimlendirilir. Erkân hizmetinin hizmet piri İmam Cafer-i Sadık’tır. Erkân ağacı olarak anılan ritüelik obje ile dede tarafından gerçekleştirilen hizmet, “erkân vurma”, “erkân çalma”, “tarikten geçirme” gibi isimlerle anılır. Bu ritüel pratiği, Görgü Cemi ile Musahip Kurbanı Ceminin ritüelik aşamaları arasında yer alır.
Erkân çubuğu şeklinde anılan ritüelik obje, Alevi ocaklarının tasnifi noktasında da kullanılan bir inanç unsurudur. Alevi inanç sisteminde görgü hizmeti, “erkânlı” ve “pençeli” olmak üzere iki farklı şekilde yapılır. Görgü hizmetini erkân çubuğu ile yapan ocaklar “erkânlı” ocaklar, dedenin talibin sırtını sıvazlayarak görgü hizmetini gördüğü ocaklar ise “pençeli” ocaklardır. Erkân ağacı, Cennet’teki Tuba ağacının dallarını temsil eder. Hz. Muhammed’in Hudeybiye biatının gerçekleştiğine inanılan yerin Rıdvan ağacının altı olduğuna ve Hz. Muhammed’e inananların bu ağacın altından geçtikleri sırada ağacın dallarının sırtlarına dokunduğuna inanılır. Rıdvan ağacı, Cennetteki Tuba ağacının dünya üzerindeki sembolik karşılığı niteliğindedir. Cem ritüellerindeki erkândan geçme inanç pratiği Hudeybiye’deki biat olayının temsili bir canlandırmasıdır. Dede, Cennet’ten geldiğine inanılan erkân çubuğunu elinde tutar ve Ehlibeyt yoluna ikrâr verenler bu çubuğun altından geçer. Buradaki ritüelik temsilde, dede Hz. Muhammed’i, erkân çubuğu da Tuba ağacının dallarını sembolize etmektedir. Bu esnada dede tarafından sarf edilen, “Cennetten geldı on ıkı tutam, altından geçenler görmesın sıtam” ifadeleri de söz konusu inanç pratiğinin kökeni etrafında anlatılan sözlü anlatmaları da destekler niteliktedir (Ersal, 2013: 335).
Erkân vurma / tarik çalma ritüeli, muhtevası ikrâr kavramı etrafında biçimlenen Görgü Kurbanı Cemi ile Musahiplik Kurbanı Cemlerinin ritüelik aşamaları arasında yer alır. Erkân çubuğunun kılıfından çıkması ile başlayan ritüel, ikrâr veren taliplerin erkân çubuğunun altından geçmeleri ile devam eder. Görgüleri görülecek talip yahut talipler postun üzerine çıkar. İkrâr verip musahip olan canların üzerine beyaz bir örtü örtülür ve dede çarşafın altındaki taliplerin başlarına On İki İmamların isimlerini sayarak üç kere vurur. Her talip için bu süreç tekrarlanır. Ardından talipler erkân örtüsünün altından çıkarlar, erkâna üç defa niyaz ederler ve yaş sırasına göre tek tek dedenin elindeki erkân çubuğunun altından geçerler.
Talipler erkân değneğinin altından geçtiği sırada dede tarafından gülbank verilir. Bu aşamada verilen gülbanklar, farklı ritüelik uygulamalarda değişmekle birlikte genellikle erkekler için ayrı, kadınlar için farklı tanzim edilmiş gülbanklardır. Erkek taliplere erkân değneğinin altından geçtikleri esnada verilen gülbangı şu şekilde örneklendirmek mümkündür:
“Nasrun min Allâhi ve fethun karîb ve beşşiri’l-mü’mmme, ya Allah, ya Muhammed, ya Alı, altından geçenler görmesın Tamu, Tamu’nun hıddetınden, münkırın şiddetinden saklasın, beklesin. Lâ fetâ illâ Ali, lâ seyfe illa Zülfikâr, her kazanın, her belanın, her cefanın defi senden gelir perverdigâr” (KK10)
Kadın taliplerin erkân değneğinin altından geçmesi sırasında dede tarafından verilen gülbangın içeriğine İslam tarihinde önemli yeri olan Ehlibeyt mensubu kadın şahsiyetler eklenir:
“Nasrun min Allâhi ve fethun karîb ve beşşiri’l-mü’mmme, ya Allah, ya Muhammed, ya Ali, Hatice-tül-Kübra, Fatma-tül-Zühre, sülale-yi Hayrünnisa, altından geçenler görmesin Tamu, Tamu’nun hiddetinden, münkirin şiddetinden saklasın, beklesin.” (Ersal, 2013: 339)
Erkân hizmeti, bütün taliplerin erkân değneği altından geçip dededen gülbank almalarının ardından erkân suyundan alma ritüeli ile devam eder. Erkân suyu ritüeli, dede tarafından erkân değneğinin suya batırılarak bu suyun taliplere dağıtılması esasına dayanır. Erkân suyu, Görgü Kurbanı Ceminde önce musahipli taliplere, daha sonra musahibi olmayan taliplere sırayla verilir. Tüm taliplerin değneğin suyundan avuçlarına alıp içmelerinin ardından dede bu sudan birkaç damla gözcü hizmetinden sorumlu kişinin, birkaç damla rehberin alnına damlattıktan sonra kendi alnına da erkân suyundan sürer.
Erkân çalma ritüelinin tüm ritüelik aşamalarının tamamlanmasının ardından dede tarafından ritüele katılan, erkândan geçen, görgüsü görülen tüm taliplere yönelik bir gülbank verilir:
“Allah Allah, Allah Allah, Allah Allah… Erkânlarınız oldu tamam, yardımcınız olsun On İki İmam! İkrârları kadim ola, sözleri kaim ola! Üçler, Beşler, Kırklar, Yediler sizleri bu yoldan, bu katardan, bu didardan ayırmaya! Hak, Muhammed, Ali sizleri şefaatinden mahrum etmeye. İmam Cafer Efendimiz gelmiş oturmuş ola! Dil bizden, nutuk ceddimden, nefes Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den ola! Gerçeğe Hü! Müminlere ya Ali!” (KK18)
Nevruz Kültü Etrafında Oluşan Gülbanklar
Nevruz kültü etrafında oluşan gülbanklar, Nevruz Cemi ritüeli bağlamında icra edilmek üzere kurgulanır. Nevruz Ceminin içeriği, baharın müjdelenmesi, doğanın uyanışı gibi kavramlar etrafında biçimlendiği için gülbankların içeriği de bu doğrultuda oluşturulur. Alevi-Bektaşi inancında, Nevruz Bayramı’nın denk geldiği tarihin birden fazla anlamı vardır. “Yeni gün” anlamına gelen Nevruz, baharın müjdecisidir. Bunun yanında, Alevi-Bektaşiler için Nevruz Bayramı olarak kutlanan 21 Mart tarihi, Hz. Ali’nin doğum günü ve Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın evlendiklerin gün olması dolayısı ile de anlamlıdır. Nevruz, Alevi-Bektaşi çevrelerde “Sultan Nevruz” olarak adlandırılmakta ve 21 Mart günü bağlanan cem de “Sultan Nevruz Cemi” olarak anılmaktadır.
Nevruz kavramı etrafında oluşan gülbanklar, işlevsel olarak hizmetler yahut çeşitli ritik aşamalar için tanzim edilen gülbanklardan farklı değildir. Bu gülbanklar, standart gülbankların Nevruz temi etrafında biçimlenmiş, doğanın uyanışını ve yenilenmeyi kutsamaya dönük örneklerini teşkil etmektedir. Nevruz Cemi ritüellerinde inanç önderi statüsündeki dede tarafından verilen bu gülbanklar, şu şekilde örneklendirilebilir:
“Bismişah, Allah Allah! Elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah. Lokmalar kabul ola. Muratlar hâsıl ola. Pişirip getirene, yedirip içirene fal mezat ola! Kurban sahiplerinin kurbanları Hak divanında kabul ola. Her tüyüne bin bir sevap yazıla! Gittiği yerler gam kasavet görmeye! Yiyenlere şifa, yedirenlere delil ola! Sofralarımıza Halil İbrahim bereketi vere! Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli efendimizin, Hüssem Şah, Gani Otman Baba efendimizin himmetleri üzerimize olsun. Sultan Nevruz aşkına, Otman Baba aşkına olsun. Kaygusuz Sultan aşkına, lokmasına, gerçeğe Hü!” (KK24)
Hızır Kültü Etrafında Oluşan Gülbanklar
Hızır kültü, Alevi-Bektaşi inanç dairesi içerisinde etrafında söz varlığı ve ritüellerin oluştuğu bir kült olma özelliği gösterir. Hızır Orucu, Hızır Kurbanı Cemi, bu kült etrafında oluşan ritüelik evrenin varlığının göstergesidir. Hızır kültü etrafında oluşturulan gülbanklar ise söz varlığının bir kısmını teşkil etmektedir. Alevi-Bektaşi inancında son derece önemli bir yer tutan Hızır kültü etrafında çok sayıda inanma ve kaçınma da mevcuttur. Alevi-Bektaşilikte Hz. Hızır’ın peygamber oluşuyla “nebi”, Allah’ın bütün sırlarına vakıf olması ile de “veli” olduğu inancı hâkimdir. Miladi takvime göre, Ocak ayının 14’ünde başlayıp Şubat ayının 17’sine kadar devam eden zaman dilimi, Alevi- Bektaşiler tarafından Hızır günleri olarak kabul edilir. Bu tarihler arasında, haftada üç gün Hızır’a şükranlarını sunmak için oruç tutan Alevi-Bektaşiler, orucun arkasından perşembeyi cumaya bağlayan akşam Hızır Cemi bağlarlar.
Hızır’ın adının sık sık anıldığı, Hızır kültü etrafında oluşan Alevi-Bektaşi gülbankları, Hızır Cemi ritüellerinde söylenmektedir. Hızır Cemi, Hızır günlerinin sonunda toplanır. Bu cem ritüelinde söylenen gülbanklar, Hızır kültü etrafında biçimlendirilmiş, Hızır’ın meziyetlerinin sıralandığı gülbanklardır.
“Bismişah Allah Allah! Yaradan Allah, Nübüvvet-i Muhammed, Velayet-i Ali aşkına, dertlerimize derman, hastalarımıza şifa, dilden dileklerimiz, gönülden muratlarımız için, dara, zora yetişen Hızır aşkına! Akşamla hayrola, hayırlar fethola, şerler def ola! Münkir, münafık mat ola! Bozatlı Hızır hanelerimize huzur ve bereket vere! Saklaya, bekleye, göre, gözete! Yolda, belde, dağda, çölde yardımcınız ola! Cedd-i celalimize, hanemize mihman ola! Çağırdığımız er, evliya cemi cümlemizin canına yetişe. Haneleriniz gül ola, gülünüz bülbül ola, yüzünüz ak ola, özünüz pak ola! Dil bizden, hikmet Hak, Muhammed, Ali’den, kerem Hızır Peygamber’den ola!” (KK13)
Muharrem Ayı Ritüellerinde Gülbanklar
Muharrem ayı, Alevi-Bektaşilerin ibadet yaşantısının ritüelik yoğunluğunun fazla olduğu bir süreçtir. Muharrem orucunun tutulduğu bu süreçte, Muharrem olayının anısına dayanan toplu bir yas töreni gibi vuku bulur. Muharrem Orucu süresince eğlenceli konulardan uzak durulur. Şölene dönüşen iftar sofralarından ve gösterişli etkinliklerden kaçınmak suretiyle Kerbela olayının sembolik bir biçimde yasının tutulması söz konusudur. On İki İmamların sayısına paralel biçimde on iki gün tutulan Muharrem orucu, Kerbela kıyımının gerçekleştiği On Muharrem günü son bulur. Muharrem orucunun tutulduğu süre boyunca, her akşam oruç açıldıktan sonra cem bağlanır. “Muharrem Cemi” şeklinde adlandırılan bu cemlerde, he akşam On İki İmamlardan bir tanesi ile ilgili bilgi verilir, Kerbela hadisesi anlatılır ve Hz. Hüseyin ile Kerbela’da can veren diğer mazlumlar için gözyaşı dökülür. On iki günün sonunda, aşure pişirilerek dağıtılır. Yine on iki günlük süreç sona erdikten sonra, İmam Zeynel Abidin’in Kerbela olayından sağ olarak çıkmış olmasına şükreder mahiyette “şükür kurbanı” kesilerek dağıtılır. Kurbanın kesildiği akşam, daha büyük ölçekli bir Muharrem Cemi bağlanır.
Muharrem Kurbanı Cemi ritüeli, Birlik Cemi ritüel akışına paralel kurgulanır. Erkân ve hizmetlerdeki tek farklılık semah hizmetinin matem süreci ve cem ritüelinin tematik bağlamı dolayısıyla yerine getirilmemesidir. Muharrem Kurbanı Ceminde söylenen deyiş ve gülbanklarda Ehlibeyt’e ve On İki İmamlara daha yoğun bir vurgu yapılması söz konusudur. Alevi-Bektaşi gülbanklarında On İki İmamların isimleri zaten sık sık zikrediliyorken Muharrem Cemlerinde bu yoğunluk daha da artar. Kerbela hadisesinin müsebbiplerine duyulan öfkenin dile getirilmesi, yine Muharrem teması etrafında kurulan gülbankların içerik özellikleri arasında yer alır. Muharrem kavramı etrafında oluşan gülbanklar, Muharrem orucu açılırken ve Muharrem Kurbanı Cemi bağlanırken inanç önderleri tarafından taliplere verilir. Bunun yanında, Muharrem ayında düzenlenen bir diğer ritüel olan aşure aşı ritüeli için tanzim edilen gülbanklar mevcuttur.
Muharrem Orucu Gülbankları
Muharrem orucuna niyet ederken de talipler tutacakları orucun mahiyetine uygun bir niyet duası ederler. Ancak bu dualar inanç önderi tarafından verilmediği, toplu ibadet bağlamında zikredilmediği ve kişisel edilen ibadetin parçaları olmaları dolayısıyla gülbank niteliği taşımamaktadır. Muharrem orucu, Alevi-Bektaşilerce sembolik bir yas süreci olarak geçirilen muharrem ayında tutulan oruçtur. On iki gün devam eden bu süreç boyunca, Kerbela’da susuz can veren Hz. Ali taraftarları ile özdeşim kurmak için su içilmez, neşe ve eğlenceden kaçınılır, kesici aletler kullanılmaz. Yas ve matem havasının hâkim olduğu bu süreçte, geleneksel yapının daha baskın olduğu çevrelerde banyo yapılmadığı, siyah renkten başka renkte kıyafet giyilmediği, gülmenin, tıraş olmanın hoş karşılanmadığı bilinmektedir.
Alevi-Bektaşi inanç dairesi içerisinde ibadet pratikleri, ocaklar arası ritüelik uygulama farklılıkları ve yöresel çeşitlenmeler dolayısıyla müşterekliklerin az olduğu yapılardır. Fakat Muharrem orucu, “bütün Alevilerin üzerinde ittifak ederek tuttukları tek oruç” olma özelliği gösterir (Turan-Üçer, 2005: 59). Muharrem Orucu etrafında oluşan gülbanklar, oruca niyet etme ve oruç açma gülbanklarıdır. Bu gülbanklardaki baskın tem, matem fenomeni olup Kerbela hadisesine sıkça yer verilir.
Muharrem orucu açma gülbangını şu şekilde örneklendirmek mümkündür:
“Bismişah Allah Allah. Ehlibeyt’e ve soyuna rahmet, onlara zulmeden zalimlere lanet ola! On İki İmam için tuttuğumuz oruçlar, verdiğimiz lokmalar Hak dergâhına yazıla! Kerbela-yı Hüseyin aşkına, yuh münkire, lanet Yezid’e. Lanet onun soyuna, lanet onun devrini sürdürene! Hak, Muhammed, Ali aşkına! İmam Hüseyin Efendimizin susuzluk orucu niyetine! Hz. Fatma Anamızın şefaatine! On İki İmam, On Dört Masum-u Pak, On Yedi Kemerbestler hürmetine! Hazır ve gaip gerçek erenlerin himmeti üzerinizde hazır ve de nazır olsun! Yuh münkire, lanet Yezid’e, rahmet mümine! Allah eyvallah. Gerçeğe Hü!” (KK14)
Muharrem ayı ritüellerinde çekilen gülbankların farklılaştığı bilgisi, Bedri Noyan tarafından da kaydedilir. Noyan, Muharrem cemlerinde verilen cem kapanış gülbangına, Muharrem’in içeriğine uygun ifadeler eklenmesi gerektiğini belirtir. Noyan’ın örnek ifadelere yer verdiği açıklaması şu şekildedir:
“Eğer Muharrem ayı, şehadet günü akşamı ise: Erenler işbu mâtem-i mubâreki cümle ehl-i îmân haklarında müteyemmin ve mübarek eyleye. Nice nice yıllar emsâl-i kesîresiyle müşerref eyleye.
Allah Allah! Hüccâc-ı müslîmîne ve guzzât-ı müsafirîne hayırlı selamet ihsân eyleye. Matem-i Hüseyin mübarek ola. Gerçek erenler demine Hü diyelim Hü.” (Noyan, 1995: 318)
Aşure Aşı Ritüeli Gülbankları
Aşure, “aşure çorbası”, “aşur aşı”, “aşur çorbası”, “İmam Hüseyin Aşı” gibi isimlerle de anılan, ritüelik bir yemek olma özelliği gösterir. Muharrem ayı içerisindeki ritüelik uygulamalardan bir tanesi de aşure çorbasının pişirilip dağıtılmasıdır. Aşure ritüelinin Muharrem orucunun son bulması ile birlikte yöre ve ocaklar arası ritüelik uygulama farklılıklarını da göz önünde bulundurduğumuzda, her yıl 10-12 Muharrem tarihleri aralığında gerçekleştirildiğini ifade etmek mümkündür.
Matem orucu, aşure ritüeli ile son bulur. Ritüelik bir yemek olan aşure aşına Alevi-Bektaşilerce On İki İmamı telmihen on iki malzeme katılması esastır. Sembolik yas sürecinin bir tatlıyla sonlandırılması, ağızların tatlandırılması amacı taşıdığı gibi, Kerbela şehitlerini yâd etmek, ölmüşlerin anısını yaşatmak için dağıtılan bir çeşit kansız kurban, lokma yerine de geçer. Dolayısıyla malzemelerinin hazırlanmasından pişirme ve dağıtma aşamalarına kadar bütün süreç, ritüelik bir içerik taşır. Aşure, günün erken saatlerinde pişirilir ve piştikten sonra, bağlı bulunulan ocak dedesi tarafından dualanmasının ardından dağıtılır. Dedenin aşureyi dualamak için söylediği gülbankları şu şekilde örneklendirmek mümkündür:
“Bismişah Allah Allah. Aşure lokmaları kabul ola. Pişirenlerin, taşıranların, payını hak bilenlerin cedlerine rahmet ola! Haneleri bereketli, sofraları dolu ola! Bir lokması bin türlü derde deva ola! Yiyene helal, yedirene delil ola! Şah-ı Şehid-i Kerbela
İmam Hüseyin’in, yetmiş iki can-ı dest-i Kerbela’da Hak uğruna şehadetlerinin, On Dört Masum-u Pak’ın ruhlarına değe, ulaşa! Ya Rabbi! Tuttuğumuz oruçları, ettiğimiz duaları, pişirdiğimiz taşırdığımız aşureyi, lokmaları, dergâh-ı izzetinde kabul eyle! Dil bizden, inayet On İki İmamlardan, kerem Ali’den ola! Gerçeklerin demine devranına Hü!” (KK1)
Geçiş Dönemleri Merkezli Oluşan Gülbanklar
Gülbankların Alevi-Bektaşilerce kullanıldığı tek icra bağlamı cem ritüelleri değildir. Gülbanklar, karşı karşıya kalınan durumun içeriğine uygun bir biçimde tanzim edilmeye müsait yapılardır. Dolayısıyla karşılaşılan hemen her durum karşısında inanç önderi tarafından gülbank tertip edilmesi ve ilgili durumun içeriğine uygun bir biçimde talibe söylenmesi mümkündür. Bu noktada belirleyici olan taliplerden gelen talep olmakla birlikte, genellikle insan yaşamında önemli dönüm noktalarına işaret eden geçiş dönemleri, insanların kutsanmaya, kutlu söz işitmeye ihtiyaç duyduğu ritüelik yapılar olmaları dolayısıyla gülbankların kullanıldığı aşamalara işaret ederler.
Geçiş dönemleri, insan yaşantısındaki önemli kırılma noktalarına işaret eden ve gündelik hayat deneyimlerinin dışında ritüelik içerikleri bulunan dönemlerdir. Geçiş dönemlerinde insanlar, eşiğinde oldukları değişim hadisesini daha kolay ve sorunsuz atlatabilmek için ritüel yapılarına başvururlar. Başvurulan ritüel içeriği, söz ile kutsamaktan çeşitli davranışlardan kaçınmaya kadar geniş bir skalada seyreder. Geçiş dönemleri, insan yaşantısındaki sembolik eşikler olma özelliği gösterir. Kolektif bellek, bu eşiklerden Tanrı kutu eşliğinde geçmenin, sürecin daha iyi atlatılması noktasında etkili olduğu kanısındadır. Bu sebeple, Tanrı kutuna aracılık edebilecek çeşitli sözlü ifadeler, nesneler ve eylemler, insanların geçiş dönemlerinde başvurdukları arasındadır.
Geçiş ritleri, kişilerin bir statüden diğerine geçtikleri ve toplum tarafından organize edilen geleneksel ritüel yapılarıdır. Kişinin eski statüsünden ayrılarak önceki rolünü terk edip yeni bir rol ve statüye geçerken hayatında meydana gelen değişikliğin farkına varmasını sağlayan bu ritüeller, kişiye yeni görev ve sorumluluklarıyla ilgili bilgi aktarımı sağlar. Kişinin hayatındaki kronolojik statü sıralamasına uygun olarak gerçekleştirilen geçiş ritüelleri, rollerin etkileşimini içerir. Kişi merkezli olarak kabul edilebilecek nitelikte olan bu ritler, genellikle tekrarı olmayan ritlerdir ve önceden tahmin edilebilme özelliği gösterirler (Honko, 2009: 206-207).
İnsan hayatındaki sosyal ve kültürel eşiklere tekabül eden başlıca geçiş dönemlerini doğum, evlilik, ölüm olarak sıralamak mümkündür. Alevi-Bektaşi inanç ve kültür geleneği içerisinde de geçiş dönemleri, ritler eşliğinde tecrübe edilir. Profan olana ritüelik içerik kazandırmanın yöntemleri arasında sözle kutlu kılmak da yer alır. Gülbanklar, bu noktada Alevi-Bektaşilerce geçiş dönemlerinde de varlıklarına başvurulan, inanç önderi aracılığı ile tanrısal alana teması sağlayan dua metinleri olma özelliği gösterir.
Doğum Olgusu Etrafında Oluşan Gülbanklar
Doğum, üç önemli geçiş hadisesinden ilki olma özelliği gösterir. Doğum, yalnızca aileyi değil, ailenin bir parçası olduğu toplumsal yapıyı da ilgilendiren bir hadisedir (Örnek, 2016: 184). Doğum, pek çok sözlü yapı içerisinde geniş yer tutan, önemli bir motiftir. Doğum olgusu etrafında gelişen çok sayıda inanma, kaçınma ve bunlara bağlı olarak geliştirilen uygulamalar, günümüz toplumunda da yaşatılmaktadır (Artun, 2017: 154). Alevi-Bektaşi inanç ve kültür dairesi bağlamında, doğum olgusu etrafında gelişen çok sayıda ritüelik uygulama mevcuttur. Söz konusu ritüellerde, içeriklerine uygun olarak çeşitli dualar ve zikir ifadeleri sarf edilmektedir. Ancak, bir inanç önderinin katılımı haricinde gerçekleşen, doğum sürecinde gerçekleşen ritüellerde söylenen duaları gülbank bağlamında değerlendirmemiz mümkün değildir. Alan araştırmasında doğum uygulamaları çerçevesinde, inanç önderlerinin katılım gösterdiği ritüelik aşamalar içerisinde, çocuğa ad koyma ritüelinin ön plana çıktığı tespit edilmiştir.
Ad koyma geleneği, köklü bir geleneğe dayanmakta ve genellikle dinî nitelikli bir tören eşliğinde gerçekleştirilmektedir (Artun, 2017: 175). Eski Türklerde isim verme geleneği son derece köklü olup doğan çocuğa ismin, toplumun ileri gelen, saygı gören yaşlılarından biri tarafından koyulma gerekliliği söz konusu idi. Bu isim genellikle güzel bir olayla, bağlı bulunulan ongunla ilişkili bir isim olurdu. Sonraki devirlerde tabii olunan din daireleri ile birlikte isim koyma merasimlerinde değişiklikler meydana gelmiştir (Yoloğlu, 1999: 95).
Geleneksel yapıda, çocuğun dünyaya gelişinin ardından dede tarafından gülbank verilerek isminin konulması şeklinde bir uygulama mevcuttur. Dedenin gülbank verdiği çocuğun ömrünün uzun ve bereketli olacağına inanılır. Bu sebeple, çocuğun ismini ilan edip kulağına fısıldaması ve dua vermesi için bağlı bulunulan ocağın piri haneye davet edilir. Varsa çocuğun kurbanı kesilerek dedenin haneyi ziyaret edeceği gün dağıtılır. Dede çocuğu kucağına alarak önce ismini kulağına üç defa fısıldar. Ardından, doğan çocuğun ömrünün uzun, bereketli ve sağlıklı olması için bir gülbank verir. Çeşitli yöre ve ocaklarda gülbanktan sonra salâvat da getirilir.
Alan araştırmasında görüşülen kaynak kişiler tarafından, Alevi-Bektaşi inanç sisteminin geleneksel yapısı içerisinde, doğan çocuğu dualamak için önce kulağına sırasıyla Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin ve ardından da On İki İmamların isimlerinin dede tarafından fısıldandığı, ardından da ömrünün uzun ve bereketli olmasına yönelik bir gülbank verildiği bilgisi aktarılmıştır (KK13, KK1). Dededen doğan çocuğa ad koyması istenildiğinde de dede yine Hz. Muhammed, Hz. Ali ve On İki İmamların isimlerini, sonra da üç kere çocuğun ismini kulağına fısıldadıktan sonra, “Adını ben verdim, yaşını Hak versin. Hak, Muhammed, Ali On İki İmamların katarından ayırmasın.” (KK37) şeklinde gülbank verir.
“Bismişah Allah Allah! Hak, Muhammed, Ali, Hacı Bektaş Veli yeni doğan bu canın ömrünü uzun, sağlıklı, rızkını bereketli eylesin. Hayırlı evlatları sevdirip mutlu etsin. Ailesine, vatanına, milletine, tüm dünya insanlarına faydalı olmak üzere yetiştirilsin. Kirvesi Ali, musahibi Hızır olsun! Dil bizden, nefes ceddimden, inayet Ali’den olsun! Erenlerin demine devranına Hü!” (KK13)
Nikâh Erkânı Gülbankları
İnsan hayatının ikinci geçiş dönemine işaret eden evlilik, aileler arası kurulan dayanışmayı, toplumsal ve ekonomik ilişkileri belirlemesi ve düzenlemesi bakımından her toplumda ve her kültürde önemini koruyan bir olaydır (Örnek, 2016: 255). Aile kurumunun oluşması noktasında belirleyici olan evlilik olgusu, toplumsal yapının inşasında son derece belirleyici noktadadır. Dolayısıyla diğer geçiş süreçlerinde olduğu gibi insan yaşantısında önemli bir kırılma noktası teşkil eden evlenme olayı etrafında da çok sayıda ritüel gelişmiş durumdadır. Evlilik olgusunu Alevi-Bektaşi inanç ve kültür dairesi bağlamında ele aldığımızda da kavram etrafında oluşan çok sayıda pratikle karşılaşırız. Fakat bu toplam içerisinde, çalışmamızın sınırları açısından bizim ele alacağımız kısım, inanç önderlerinin katılım gösterip yönettiği ritüel yapıları ile sınırlı olacaktır.
Daha çok endogami türü evliliklerin yaygın olduğu Alevi-Bektaşilerde, evlilik kurumunu dinî temeller üzerine oturtmak, “dede nikâhı” şeklinde adlandırılan ve genellikle taliplerin bağlı bulundukları ocağın inanç önderi tarafından kıyılan bir nikâh ile mümkündür. Resmî nikâha ilaveten kıyılan bu nikâh, evlilik akdinin yola uygun bir şekilde verilmesini sağlamaya yöneliktir. Yapılan alan araştırmasında, köyden kente göç ve küreselleşme gibi kavramların geleneksel yapılarda yarattığı tahribat dolayısıyla tüm örfi yapılara olduğu gibi dede nikâhı olgusuna da mesafeli yaklaşıldığı, resmî nikâhın yeterli görüldüğü gözlenmiştir.
Geleneksel yapının hâkim olduğu yörelerde nikâh erkânı, bağlı bulunulan ocağın dedesi tarafından yürütülür. Dede genellikle nikâh erkânına, niyet bildiren ifadelerle başlar:
“Yerleri ve gökleri var eden yüce Allah’ın izni, Muhammed Mustafa’nın kavli, imamül Ehlibeyt’in mezhebi üzerine, niyet ettik bu iki canın nikâhını kıymaya.”
Ardından dede, yolun evlilik kurumuna verdiği değeri, evli çiftlere düşen sorumlulukları anlatır. Yolun, herhangi bir gerekçe olmaksızın boşanmayı düşkünlük sebebi olarak değerlendirdiği hatırlatarak çiftin ve ailesinin onaylarına başvurulur. Herkesin bu evliliğin gerçekleşmesinde rızasının olması esastır.
Geleneksel yapı içerisinde daha yoğun bir anlamı olan “dede nikâhı” ritüelinde, nikâhı kıyan inanç önderi tarafından evlenme töreninin içeriğine uygun mahiyette dua ve gülbanklar söylenerek evlenecek çifte nasihatler verilir. Yöre ve ocaklar arası uygulama farklılıklarının çok yoğun olduğu “dede nikâhı” ritüelinde, nikâh akdinin alınmasından önce Kur’an-ı Kerim kaynaklı sure ve ayetlere de başvurulabilir. Bunlar genellikle: Nebe Sûresi 8. Âyet, Rum Sûresi 21. Âyet, Bakara Sûresi 223. Âyet, Esra Sûresi 32. Âyettir (Tur, 2002: 508).
Dede, nasihatler verip çeşitli ritüelik aşamalarla evlilik akdini gerçekleştirdikten sonra, çifte iyi dileklerini iletmeye, yeni kurulacak aile yaşantısının hayırlı olmasını dilemeye yönelik bir gülbank kurar:
“Bismişah Allah Allah! İlahi ya Rabbi, kıldığımız bu nikâhı, bu birlikteliği, Muhammed Mustafa’nın, Alıyyel Murtaza’nın yüzü suyu hürmetine mübarek eyle! Bu evliliği, yaşamları boyunca daim ve kaim eyle! Ya Rabbil Âlemin! Sen bu canları her iki cihanda da aziz eyle. Dillerini birbirine tatlı, ömürlerini uzun, kazançlarını bereketli, yuvalarını kutlu eyle Ya Rabbim.
İlahi ya Rabbi! Sen bu canların soylarını ve nesillerini yeryüzünde daim ve kaim eyle. Ehlibeyt ‘in yüzü suyu hürmetine, aralarındaki sevgiyi, saygıyı artır. Mutluluklarını daim kıl! Cümle erenlerin, evliyaların yüzü suyu hürmetine! Sen bu canlara, anaya, babaya, memleketine, tüm insanlık âlemine hayırlı olacak evlatlar nasip eyle!
Seyitler Sultanı Pirimiz Hacı Bektaş Veli’nin yüzü suyu hürmetine, sen bu canları, muhannetin şerrinden, soysuzun dilinden, görünür görünmez kazalardan, belalardan, her türlü dertten tasadan sakın, koru ya Rabbi! Bu canların evliliklerini, Âdem ile Havva, Muhammed ile Kübra, Hz. Ali ile Zöhre yakınları gibi eyle!
Üçlerin, Beşlerin, On İki İmamların, On Dört Masum-u Pakların, On Yedi Kemerbestlerin, Kırkların hayır ve himmetleri üzerinizde ola! Nikâhınız hayırlı, Hak, Muhammed, Ali yardımcınız ola! Diliniz bu içtiğiniz şerbet gibi tatlı ola, bu şerbet Kırklar şerbeti ola! Yolunuz Ehlibeyt’in yolu ola! Allah eyvallah, gerçek erenler demine Hü!” (KK3)
Kirvelik ve Sünnet Erkânı Gülbankları
Alevi-Bektaşi inanç dairesi çerçevesinde sünnet erkânı, kirvelik kurumu ile birlikte ele alınması gereken ritüelik bir sürece işaret eder. Alevi-Bektaşi inancında sünnet olgusuna atfedilen önem, kirvelik kurumunun sosyal ve kültürel yaşantıları içerisindeki yerinin büyüklüğü üzerinden anlaşılabilir niteliktedir. Sünnet erkânında verilen gülbanklara geçmeden önce kirvelik erkânına ilişkin bir bilgilendirme yaparak kirve olacak kişiye verilen dua ve gülbanklardan söz etmek yerinde olacaktır.
Kirvelik, Alevi-Bektaşi inancında tıpkı musahiplik gibi kendine ait kural ve yaptırımları olan, sistemli bir kurumsal yapı arz eder. Alevi-Bektaşi inanç ve kültür yaşantısına ait öğelerin büyük çoğunluğunda yaşanan çözülmelere karşın, Hz. İbrahim’den kaldığına inanılan bu gelenek, anlam alanında herhangi bir eksilme olmaksızın varlığını güçlü bir şekilde sürdürmeye devam etmektedir. Erkek çocuğun doğumu ile birlikte aile tarafından, kirvesinin kim olacağına dair düşünülmeye başlar. Kirve olarak seçilen kişinin toplum nezdinde sevilen, sayılan bir kimse olmasına özen gösterilir. Bununla birlikte, ailenin kirve olarak seçilecek aile ile olan hukuku, yakınlığı önemlidir. Kirvelikte de kurumsal bir yapı arz etmesi dolayısıyla birtakım yaptırımlar söz konusudur. Çocuğun babası hayatını kaybederse onun eğitiminden ve her türlü ihtiyacının karşılanmasından ailenin musahipleri kadar çocuğun kirvesi de sorumludur. Bununla birlikte aileler arasında gelişen hukuk dolayısıyla iki ailenin çocuklarının birbirleriyle evlenmesi düşkünlük sebebidir.
Kirvelik erkânı, erkek çocuğun ailesinin evinde yürütülür. Sünnet olacak çocuğun ailesi, kirve olarak seçilen ailenin ve erkânı yürütecek dedenin davet edildiği bir yemek tertip eder. Genellikle bu erkânda kurban tığlanır. Dede iki aileye kirvelik kurumunun içeriğini, birbirlerine karşı sorumluluklarını anlatarak öğütler verir. Ardından çocuğun anne babası ile kirve olacak karı koca karşılıklı dizlerinin üzerine çökerek dâra dururlar. Kirvelik erkânında ibrikçi hizmeti görülür. Ailelerden bir kişi ibrik hizmeti görmek için leğen ibrik ve havlu ile dört canın ortasına gelir. “Hayır, himmet pirim!” dedikten sonra yere niyaz ederek leğeni indirir ve en yaşlı kişiden başlamak üzere “Allah, Muhammed, ya Ali!” diyerek kirvelerin ellerine tek tek su döker. Ardından sağ eller leğenin üzerine uzatılarak üst üste konulur. Tekrar üçleme şeklinde ellere su dökülür. Kirveler her su döküldüğünde ellerinin yerini değiştirir. Bu aşamada dede gülbank verir:
“Bismişah Allah Allah! Âlâ sünnet-i İbrahim-i Halilullah. Bismişah Allah Allah! Biz severiz, Hak, Muhammed, Şah-ı Merdan Ali ‘yi. Erleri, pirleri ve onun Ehlibeyt ‘ini. Mümin olan bozmaz hiçbir zaman akdini. Bu erkânla alınır müminlerin ikrârı. Hak, Muhammed daim kılsın bozmasın İbrahim’in sünnetini. Akdine sağdık kalanın, Hak versin muradını. Allahümme salli ala seyidine Muhammed ve ala Ali seyidine Muhammed, kema salleyte ala İbrahim’e ve ala Ali İbrahime inneke hamdün mecit. Gerçeğe Hü, mümüne ya Ali!” (Tur, 2002: 518-519)
Ardından dede kısa bir konuşma yapar ve akdin bozulması noktasında caydırıcı olması için Tövbe suresi 68. ve 82. ayetlerini genellikle Türkçe olarak okur. Bu esnada dârda bekleyen kirvelere uzun bir ikrâr gülbangı verilir:
“Bismillah, âlâ sünneti Resulullah, İbrahim-i Halilullah. Bismişah Allah Allah! Âdem Peygamber ‘den geldi bu zürriyet. İbrahim Peygamber ‘den kaldı bu sünnet. Her kim Muhammed’i seviyorsa, Muhammed’e versin salâvat. Allahumme salli âlâ seyidine Muhammed ve âlâ Ali seyidine Muhammed. Allah Allah! Vakitler hayırlı ola, darlar divanlar nur ola. Geldiğiniz yolda, durduğunuz dârda, verdiğiniz ikrâr, İbrahim Peygamber ‘in verdiği ikrâr ola! Yeri göğü yaratan yüce Allah! İçinizdeki hırsı, nefsi, kini, düşmanlığı, şeytani düşünceleri kaldıra ata! Yerine insan sevgisi, merhamet, sabır ve iman nasip eyleye! Yüce Allah, Hz. Muhammed Mustafa’nın, Aliyyel Murtaza’nın yüzü suyu hürmetine, aranızdaki sevgiyi arttıra, birbirinize dost ve akraba eyleye!
Sünnet olan yavruyu, evvela anasına, babasına hayırlı evlat, sonra da bütün insanlık için hayırlı ve yararlı bir insan olarak yetişmesini nasip eyleye!
Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, On İki İmamların, On Dört Masum-u Pakların, On Yedi Kemerbestlerin, Kırkların yüzü suyu hürmetine, Cenâbu Rabbil Âlemin, yolumuzu yolsuza, işimizi haksıza uğratmasın! Haksızı, nahakkı uğrumuza çıkarmasın! Görünür görünmez kazadan, beladan, ateşten, âfetten korusun! Bizleri de doğruluktan, doğru yoldan ayırmasın! Aranıza şeytani düşünceleri sokup ikrârınızı bozmasın! Hz. Muhammed’in şefaatine nail eylesin. Ehlibeyt’in katarından, didarından ayırmasın! Cenâbu Mevla, dilden dileğinizi, gönülden muradınızı versin! Emeğinizi boşa vermesin! Verdiğiniz ikrârı, yaptığımız duaları dergâh-ı izzetinde kabul eylesin! Nur-u nebi, kerem-i Ali, gülbank-ı Hünkâr Hacı Bektaş Veli, dil bizden, ikrâr İbrahim Peygamber’den, sünnet Muhammed’den, himmet Hak’tan ola! Gerçeğe Hü, mümine ya Ali!” (Tur, 2002: 520-521).
Gülbangın verilmesiyle birlikte kurban daha önce tığlandıysa sofra gülbangı verilerek yemeğe geçilir, kurban tığlanacaksa kurbanın dualanması ile ritüel devam eder.
Sünnet erkânında ailenin talibi olduğu ocağın dedesi ile bütün aile ve kirveler hazır bulunur. Kirve, çocuğu kucağına alır ve dedenin verdiği gülbank eşliğinde sünnet işlemi gerçekleştirilir. Çocuğun sünnet olduğu esnada dede tarafından verilen gülbank şöyle örneklendirilebilir:
“Bismillah, âlâ sünneti Resulullah, İbrahim-i Halilullah. Bismişah Allah Allah! Âdem Peygamber ‘den geldi bu zürriyet. İbrahim peygamberden kaldı bu sünnet. Her kim Muhammed’i seviyorsa, Muhammed’e versin salâvat. Allahumme salli âlâ seyidine Muhammed ve âlâ Ali seyidine Muhammed.
Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber. Laa ilahe illallah Vallahu ekber. Allahu Ekber Velilahil hamd. Ey yeri göğü yaratan yüce Allahım! Şu an senin birliğini tanıdığına ikrâr eden, gulfesinden sünnet olarak İbrahim Peygamber’in akdini yerine getiren bu kulun, yalnız sana sığınır, yalnız senden yardım ister, yalnız sana ibadet eder. Sen, rahman ve rahim olan ismin hakkı için dert verip derman aratma! Sağlıklı, sıhhatli uzun ömür ver! Merde, namerde muhtaç etme! Bol ve bereketli, helal yoldan rızkını nasip eyle!
Eğitim yaptığı zaman içerisinde zihnini aç, zekâsını kuvvetlendir! İnsanlığa faydalı olan ilim yolunda başarıdan başarıya ulaştır ya Rabbim! Erenlerin, evliyaların yüzü suyu hürmetine, görünür, görünmez kazadan, beladan, ateşten, âfetten, tufandan koru! Kötü düşüncelere, kötü yollara saptırma! Rahmetin ile mükâfatlandırdığın nebilerin, velilerin yüzü suyu hürmetine, doğruluktan, doğru yoldan ayırma! Anasına, babasına ve insanlık âlemine faydalı, dürüst bir insan olmasını nasip et! Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, On İki İmamların, On Dört Masum-u Pakların, On Yedi Kemerbestlerin, Kırkların hayır himmetini, nâzari sefasını bu ikrâr eden kulunun üzerinden eksik etme ya Rabbim!
Hakk’ın birliğine, erin erliğine, müminin gönlüne, diyelim Allah Allah! Kuvvet-i enbiya, hikmet-i evliya, Resul-ü Kibriya, Muhammed-ül Mustafa, Aliyyel Murtaza aşkına diyelim Allah Allah! Velilere, erenlere, evliyalara salât ve selam olsun! Onların aşkına diyelim Allah Allah. Hak laa ilahe illallah, Hak birsin, Muhammed’ül Resulullah, Aliyyel Veliyyullah, Ehl-i Beyt-i Keremullah, mürşit-i kamilullah, şefaat et ya Resulullah! Gerçek erenlerin demine Hü!” (Tur, 2002: 521-522)
Ölüm Olgusu Etrafında Oluşan Gülbanklar
Geçiş dönemlerinin tamamında olduğu gibi, ölüm olgusu etrafında da çok sayıda inanma, kalıp davranış ve işlem kümelenmekte, bunları da sistemli bir biçimde bir araya gelmesiyle ritüelik yapılar oluşmaktadır. Bu yapıları üç grupta toplamak mümkündür. Bunlardan ilki, ölen kişinin öte dünyaya gidişini kolaylaştırarak geride kalanların gözünde saygın ve mutlu bir kişi olmasını sağlamaya dönük uygulamaları içerir. Diğer grup, ölenin geri dönüşünü önleyerek geride kalanlara zarar vermesinin önüne geçmek amacıyla gerçekleştirilen uygulamaları içerir. Üçüncü grupta yer alan pratikler ise geride kalanların ölümden etkilenmeleri dolayısıyla bozulan ruhsal durumlarını sağaltamaya ve hayatın olağan akışına yeniden kavuşmasını sağlamaya dönük uygulamalardır (Örnek, 2016: 285). Geçiş dönemlerinden sonuncusunu teşkil eden ölüm olayı etrafında, Alevi-Bektaşi inanç ve kültür dairesi bağlamındaki uygulamalardan ilki cenaze erkânı olup ölünün defin işleminin gerçekleştirildiği erkândır. Bir diğer ritüelik uygulama, Sedat Veyis Örnek’in tabiriyle “öte dünyada saygın ve mutlu bir kişi olmasını sağlamaya yönelik” (2016: 285) olarak düzenlenen, Dârdan İndirme Erkânıdır.
Cenaze Erkânında Gülbanklar
Alevi-Bektaşi inancında ölüm olgusuna bakış açısının biçimlenmesinde tenasüh, devriye ve vahdet-i vücut inançlarının etkisi son derece büyüktür. Bu sebeple ölüm, “Hakk’a yürümek” olarak ifade edilir . Tanrı’dan gelen tekrar Tanrı’ya dönecek, cismani ölümü gerçekleşse de başka bir bedende yeniden hayat bulacaktır. Varlığın özünü yitirmeyeceği inancından kaynaklanan bu anlayışa göre, Hakk’tan alınan ve ondan parçalar taşıyan bu öz, farklı bedenlerde yeniden can bulur.
Alevi-Bektaşi inancında cenaze erkânı, defin aşaması ve sonrasında yürütülen Dârdan İndirme Erkânı olmak üzere iki aşamalı olarak değerlendirilebilir. Defin aşaması, ruhunu teslim ettiğinde çarşafa sarılarak “Hak Döşeği”ne yatırılmış olan canın teneşire taşınmasıyla başlar. Ölü teneşire götürülürken dede gülbank verir:
“Ber cemal-i Muhammed, kemal-i İmam Hasan, Şah Hüseyin, Ali’yi pir bilene verelim candan salâvat (salevat getirilir). Dünya geçicidir, ahiret yurdu kalıcıdır. Tanrının hükmü yürüdü. Ulu Tanrı seni kutlu bir menzile yetirsin. Kabrin ışıklı, mekânın cennet olsun. Şah-ı Merdan seni sancağı altında saklasın, beklesin. Gerçeğe Hü…” (Aktaş, 2015: 36)
Musahibi ve yakınları yanında başında bulunan cenaze yıkanır. Bu esnada da çeşitli dualar edilerek, On İki İmamların isimleri anılır. Hakk’a yürüyen kişinin defin süreci, dedenin cenaze erkânına katılan cemaatten razılık ve dua istemesiyle başlar. Razılık alındıktan sonra, genellikle inanç önderi tarafından Bakara suresi 156. ayet genellikle aslına uygun olarak okunur. Ardından dede, ölen canın Tanrı tarafından bağışlanmasına yönelik bir gülbank verir:
“Ya Hak! Sana yürüyen can senin aşığındı. Sen canansın, o da candır. Şimdi can bedeni terk etti. Bedeni toprağa dönüp, don değiştirecek. Canı, ruhu ise sana dönecek. Ehlibeyt’in, erenlerin, evliyaların hakkı için, sana dönen bu canın kusurları af, ruhunu şad eyleyesin. Gerçeğe Hü! Mümine Ya Ali!” (Aktaş, 2015: 39)
Dede tarafından verilen bu gülbangın ardından Fatiha Suresi okunur ve cenaze namazına geçilir. Cenaze namazına, niyet edilerek başlanır. Niyet ederken sarf edilen ifadeler şu şekilde olabilir:
“Er veya bacı niyetine, Allah rızası için salât’a, Hz. Muhammed ve soyu için salâvata, meyyit için duaya, uyun On İki İmam ‘a. ” (KK1)
Cenaze namazı, dört rekât olarak kılınır. Her rekât için tanzim edilmiş dualar olmakla birlikte cenaze namazını yöneten inanç önderinin tercih ve üslubuna göre bu dualar değişiklik gösterebilir. Dualar, Türkçe yahut Arapça olarak söylenebilir. Namazda okunan dualarda farklılıklar olabilir ancak mahiyetleri değişmeme eğilimi gösterir. Her aşamada okunacak duaların içerikleri bellidir. Namazın birinci rekâtında Tanrı’nın varlığını ve birliğini tasdik ederek iman tazelemeye yönelik bir şükür duası okunur. İkinci rekâtta okunan dua, Hz. Muhammed’in peygamberliğine iman edilerek rahmet dilenir. Üçüncü tekbirde, Ehlibeyt’e salât ve salâvat içeren bir dua edilebileceği gibi yine bağışlanma talebinin iletildiği bir dua da eklenebilir. Dördüncü rekâtta, cenaze için dua edilerek günahlarının bağışlanması yönünde dilekler iletilir. Tekbirlerin tamamlanmasının ardından sırasıyla sağa ve sola dönülerek “Esselamu aleyküm ve Rahmetullah” denilir ve Fatiha suresinin de okunmasıyla cenaze namazı tamamlanmış olur. Cenaze namazının ardından tabut, mezarın başına getirilir ve dede tarafından bu aşamada bir gülbank daha verilir:
“Bismişah ve âlâ milleti Resulillah. Hak, Muhammed, Ali Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, On İki İmamların, On Dört Masumu Pakların, On Yedi Kemerbestlerin, Kırkların hürmet-i hakkı için bu canımızın kusurlarını, hatalarını affeyleye! Ettiğimiz duaların hürmeti hakkı için, kabrini pür-nur eyleye! Ehlibeyt’in yüzü suyu hürmetine, cehennem nârına, kabir azabına uğratmaya! Pirimiz hünkârımız Hacı Bektaş Veli ‘nin himmetlerine nail eyleye! Gerçek erenlerin şefaatleri ile ruhunu şad eyleye! Dualarımızı, erenlerin, evliyaların yüzü suyu hürmetine, dergâh-ı izzetinde kabul eyle! Hakk’a yürüyen canın ruhuna el Fatiha!” (KK1)
Gülbanktan sonra Fatiha suresinin okunmasının ardından mezarın başında dede tarafından “Telkin/ Talkın” verilmesiyle cenaze erkânı son bulur.
Dârdan İndirme Erkânında Gülbanklar
Dârdan İndirme Erkânı olarak da bilinen “Dârdan İndirme Kurbanı Cemi” yahut “Dâr Kurbanı Cemi”, Alevi-Bektaşilerin cenazeyi defnetme, ölü gömme ritüellerine verilen isimdir. İçeriğinden daha önce bahsettiğimiz Dârdan İndirme Cemi, ölen ikrârlı Alevi-Bektaşi bireyin musahibi aracılığıyla geride kalanlarla hesabının görüldüğü, rızalığının alındığı bir ritüeldir ve dâr kurbanı kesilmeyen, fani dünyayla hesabı kapatılmayan kişinin ahirette Dâr-ı Mansur’da kalacağına yönelik inançla ilişkili bir içerik arz eder. Ölümün üzerinden yedi yahut kırk günün geçmesi ile toplanabilecek Dâr Kurbanı Cemi, on iki erkân ve on sekiz hizmet üzerine icra edilir. Görgü Kurbanı Cem ritüelindeki hizmetlerde seccade üzerinde kurban sahiplerinin sorgu anı ve dâra durmaları dışında icra edilen bütün inanç pratikleri, Dâr Kurbanı Ceminde de aynıdır.
Dârdan İndirme, her Alevi-Bektaşi bireyin ölümünden sonra gerçekleştirilen bir ritüel değildir. Dâr kurbanının kesilebilmesi için vefat eden kişinin ikrâr vermiş, düşkün ilan edilmemiş olması gerekir. Bu sebeple, Dârdan İndirme Erkânını yürütmeye başlamadan önce dede katılan bütün canlardan vefat eden kişiyle ilgili razılıklarını alır ve dârına durulacak kişiyle ilgili helallik ister. Vefat eden kişinin dârına da herkes duramaz. Dâra duracak kişilerin de cemde hazır bulunan canlar ve dedenin onayını almaları gerekir. Gerekli razılıklar alındıktan sonra, Dârdan İndirme Erkânında, meydan açılınca ölen canın yerine varsa musahipleri, değilse de veli yahut vasileri Dâr-ı Mansur’a dururlar. Talipler, bu aşamada bir tercüman söyleyerek, dârda bulunma gerekçelerini bildirirler:
“Yüzümüz yerde, özümüz dârda. Hak, Muhammed, Ali divanında erenlerin dar-ı Mansur’unda canım kurban, tenim tercüman. Hakk ‘a yürümüş canımızdan ağrınmış, incinmiş var ise dile gelsin, bile gelsin, hakkını istesin. Döktüğü var ise dolduracağız, ağlattığı var ise güldüreceğiz, yıktığı var ise doğrultacağız. Haklının hakkını ödemek için dardayız. Allah eyvallah, nefes pirdedir.” (KK1)
Tercümanın söylenmesinin ardından dede, ölen can ile arasında dargınlık bulunan, kul hakkı yediği iddiasında olan, alacağı-vereceği bulunan kimsenin olup olmadığını üç kere sorarak helallik ister. Eğer meyyit ile kapanmamış hesabının olduğu iddiasında bulunan bir kimse varsa dedenin huzuruna gelerek yere niyaz eder ve özünü dara çeker. Dâra gelen canın meyyit ile arasındaki sorunun ne olduğu konuşularak çözüme kavuşturulmaya çalışılır. Eğer özünü dara çeken can razı olursa helalliği alınır, razı değilse meyyiti temsilen dârda huzurda bulunan canlar, hatayı telafi, meblağı tazmin yoluna giderler. Dâra çekilme aşaması tamamlanınca dede göçen can için toplu helallik ister. Ardından dârda duranlara dede tarafından gülbank verilir:
“Can-ı dilden, can-ı gönülden diyelim bir Allah Allah… Allah, Muhammed, Ali, Hünkâr Hacı Bektaş Veli. Yetişe, ulaşa, dilde dilekleri, gönülde muratları vere. Kazalara, belalara kalkan ola. On İki İmamlar cemalinden, nûrundan ayırmaya. Her gönülde bir murat vardır: Murat isteyenin muratlarını, dilek isteyenin dileklerini ihsan eyleye. Cümlemizi sancağının altında saklaya, bekleye. Hastalarımıza şifa, dertlerimize deva, borçlarımıza eda nasib eyleye. Destimiz deman, küfrümüz iman, yardımcımız On İki İmam ola. Ali’den bakım, Hak ‘tan niyaz ola. Seksen bir Urum Erenleri, doksan bin Horasan Pirleri, yüz bin Gayb Erenleri yetişe, ulaşa, dilde dilekleri, gönülde muratları vere. Vakitler hayrola, hayırlar fethola, şerler def ola. Niyazlarımız Hak Dergâhında kabul ola. Gözümüzden yaş, duvarımızdan taş düşürmeye, ocaklar başı aydın ola. Oniki İmamlar cümlemize yardım eyleye. Cedd-i cemalim yolumuzu yolsuza, yaramaza, pirsize uğratmaya. Şeytanın şerrinden, gafil gadadan, görünür-görünmez beladan koruya. İki cihanda korktuğumuzdan emin, umduğumuza nail eyleye. Bu okunan duaların hürmeti hakkı için Ulu Tanrı, Hakk’a yürüyen (. .) canımızın
kabrini cennet bahçesi eyleye, sorgusunu kolay getire, günahları var ise bağışlaya, rahmet ve yarlıgamasını günden güne artıra. Geride kalan yakınlarına sonsuz sabırlar vere, hizmetlerini kabul eyleye. Burada hazır bulunup Allah diyen mü’minlerin geçmişlerine rahmet eyleye, kendilerine sağlık, esenlik vere. Dil bizden nefes Hazret-i Pir’den.” (Aktaş, 2015: 55-56).
Tövbe Duası
Tövbe kavramı, hemen her inanç sistemi içerisinde, özellikle de monoteist yapılarda yeri olan bir kavramdır. Tövbe duaları da tövbe kavramı etrafında oluşturulan, yakarış ifadeleri ile kurulan dualardır. İnsanın tabii olduğu inanç ve ahlak sistemine uygun olmayan tutum ve davranışları için duyduğu pişmanlığı ileterek Tanrı’dan af dileme isteği, tövbe dualarının varlık sebebidir. Tanrı’nın bağışlayıcılık sıfatı, tövbe etmeyi anlamlı kılar.
Alevi-Bektaşi ritüellerinde okunan tövbe duaları, Kur’an-ı Kerim kaynaklı sureler ile düvaz imam ve gülbank türlerinin iç içe geçtiği dualardır. Tövbe duası, cem ritüeli içerisinde genellikle delil hizmeti görülmeden önce dede tarafından okunur. Tövbe duası okunurken dede, canlara secde etmelerini söyler. Tüm canlar secde halindeyken dede, bütün canlar adına tövbe ederek işlenen günahların affını diler. Başı secdede olan canlar, dede tarafından okunan tövbe duasına “Allah Allah!” nidaları ile eşlik ederek edilen duaların kabulünü dilerler.
Tövbe duası, Dârdan İndirme Cemi ritüelinde de okunur. Defin işlemi aşamasında okunan tövbe içerikli nazım örneği; düvaz imam, nefes yahut gülbank olabilir. Önemli olan metnin içeriğinin Tanrı’dan ölen kişinin adına af dilemeye yönelik kurulmuş olmasıdır. Dede tarafından okunan tövbe duası ile ölen kişi için bağışlanma ve rahmet dilenir.
Tövbe dualarının Kur’an-ı Kerim kaynaklı sureler ile düvaz imam ve gülbank türlerinin iç içe geçmesi ile oluşturulduğundan yukarıda söz etmiştik. Tür ayrımından dolayı, Kur’an-ı Kerim kaynaklı tövbe dualarını ve tövbe düvaz imamı örneğini bu aşamada; tövbe içerikli gülbank örneğini ise ilgili başlık altında vermeyi uygun görüyoruz.
Yapısal özellikleri ve dil hususiyetleri tövbe gülbanklarından farklı olan tövbe dualarının girişinde genellikle Tahrim Suresi’nin 8. Âyeti yer alır. Bu kısım, dedenin tercihine göre Arapça yahut Türkçe söylenebilir. Yapılan alan araştırmasında bu kısmın genellikle Türkçe yahut Arapça-Türkçe karışık olarak söylendiği tespit edilmiştir. Genellikle ilk cümle Arapça söylenerek duanın geri kalanı Türkçe edilmektedir. Tahrim Suresi’nin 8. Âyeti’nin Türkçe meali şöyledir:
“Ey iman edenler! Etkili öğüt veren bir tövbe ile Allah ‘a yönelin. Umulur ki Rabbiniz, çirkinliklerinizi ve günahlarınızı örter ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte inananları utandırmayacaktır. Onların ışığı önlerinden ve sağ yanlarından koşup gelir. Şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Işığımızı tamamla ve bizi bağışla! Sen her şeye kadirsin, her şeye gücün yeter.” (Tahrim Suresi / 8. Âyet)
Tövbe duasının devam eden kısmında yöresel değişkenler, ocaklar arası farklılıklar ve ritüelde icracı konumundaki inanç önderinin performansı kaynaklı çeşitlenmeler söz konusudur. Değişmeyen kısım genellikle duanın başında yer alan Tahrim suresinin 8. Âyetidir. Sureden sonra söylenebilecek tövbe dualarını aşağıdaki gibi örneklendirmek mümkündür:
“Eksikliklerimize tövbeler olsun. Tövbe günahlarımıza, tövbe estağfurullah, estağfurullah, estağfurullah.
Allahümme ya Rabbi! Benlikten, yaramazlıktan, kibir ve hasetten gönlümüzle, gözümüzle, kalbimizle, dilimizle işlemiş olduğumuz günahların cümlesine tövbe! Tövbe günahlarımıza, estağfurullah, estağfurullah, estağfurullah.
Tövbe ettik, pişman olduk. Döndük senin ululuğuna, yüceliğine, rahmetine sığındık. Sen, her türlü kazayı, belayı, acıyı, afeti, tufanı, gamı, kederi def etmeye kadir olduğun gibi, günahları da affetmeye kadirsin. Bizleri affeyle ey yüce Allah’ım!
Merhametinin sonsuzluğuna sığınarak… Kul beşerdir, hata işler. Sultan olan da bağışlar niyetiyle, özümüzü dâra çekip tövbe ediyor, sana yalvarıyoruz: Tövbe günahlarımıza, tövbe estağfurullah, estağfurullah, estağfurullah.
Diyar-ı gurbette, derd-i mihnette, can-ı hasrette, başı yastıkta ya Allah diyen kardeşlerimizi sılasına, vatanına kavuşturup görüştürme nasip eyle yüce Rabbim! Dertlere deva, hastalara şifa, borçlara eda, tutsaklara azat eyle Allah. Vadesi tamam olanlara iman, Kur’an selametliği ver! Deşt-i Kerbela hürmetine, sekiz cennet, yedi tamu hürmetine, gökte uçan kuşlar, secdeye inen ağaçlar, Kerbela’da şehit düşen başlar hürmetine, taliplerimize iradet, mürşitlerimize kuvvet ver! Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, Kırkların, On İki İmamların, On Dört Masum-u Pak, On Yedi Kemerbest, yirmi dört kıyam bacı, yetmiş üç şehid-i şüheda, seksen bin Horasan piri, doksan bin Rum eri, yüz bin gaip erenlerinin hüsn-ü kerametleri için bağışla! Tövbe günahlarımıza, tövbe estağfurullah!
Ey yüce Allah’ım! Hatalarımızı, günah ve veballerimizi, Muhammed-Ali dergâhında bağışla! Sırr-ı Kerbela hakkı için bağışla! Tövbe günahlarımıza, tövbe estağfurullah!” (KK14)
Yapılan alan araştırmasında, tövbe duasının okunmasının ardından, yine tövbe etmeye yönelik mahiyette bir tövbe düvaz imamı ile devam edilebildiği görülmüştür.

Gece gündüz hata etmektir işimiz,
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.
Muhammed Ali’ye bağlıdır başımız,
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.
Hasan Hüseyin sır içinde sır ise,
İmam Zeynel nur içinde nur ise,
Özümüzde kibir benlik var ise,
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.
Muhammed Bakır’ın izinden çıkma,
Yükün Cafer’den tut gayriye bakma,
Hatıra değip gönüller yıkma,
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.
Benim sevdiceğim Musa-i Kâzım,
İmam Rıza’ya bağlıdır özüm,
Eksiklik noksanlık hep kusur bizim,
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.
Muhammed Taki İle varalım şaha,
Ali Naki emeğimizi vermeye zaya,
Ettiğimiz kem işlere bed huya,
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.
Hasan Askerinin gülleri bite,
Mehdi gönlümüzün gamını ata,
Ettiğimiz yalan gova gıybete,
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.
Şah Hatayi’m eder Bağdat Basra,
Kaldık zamaneye böyle asra,
Yâ Ali Kerem kânisin kalma kusura,
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.
Tevhit
Kelime-i tevhidin aslı, “lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah” şeklinde olup Türkçeye: “Allah’tan başka Tanrı yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir.” olarak çevrilir. Kelime-i tevhit, inanç esaslarının özünü oluşturan iki temel üzerine oturtulmuştur. Bunlardan ilki, Allah’ın varlığını, birliğini, yüceliğini, ikincisi de insanlarla münasebetini sağlayan nübüvvet kavramını vurgulamaktır (Arpaguş, 2002: 214). Sözlük anlamı: “Allah’ın birliğine inanma, bir sayma, bir olarak bakma” (2009: 1970) şeklinde olan tevhit, “Allah’ın varlığına ve birliğine” dair yazılan manzum ve mensur eserlere verilen isimdir. Tevhit, Divan ve Dinî-Tasavvufi Türk edebiyatlarında müstakil bir tür olma özelliği gösterir. Divân şairleri, tevhit türüne, mürettep bir divan içerisinde ilk sırada yer vermişlerdir. Mutasavvıf şairler tarafından da aynı metodoloji kullanılmakla birlikte tasavvufi tevhitlerin genel karakteri, şer’i tevhitlerden farklılık gösterir. Tasavvufi tevhitlerde tefekkür, tevil ve feraset kendini daha fazla gösterir (Güzel, 2014: 309-310). Tevhidi Alevi-Bektaşi inanç sistemi bağlamında bir dua türü olarak değerlendirme gerekçemiz, Tanrı’nın varlığı ve birliğine yönelik ifadelerle kuruluyor olması ve cem ritüellerinde kelime-i tevhit kısımlarının herkes tarafından eşlik edilerek ortak bir zikir faslı şeklinde icra ediliyor olmasıdır.
Cem ritüellerinde, miraçlama bölümünün ve Kırklar Semahı’nın ardından cemdekilerin birlik olmasını, birliğin sağlanmasını simgeleyen tevhid icra edilir. Tevhit olarak okunan manzumelerin kıtaları arasında “La ilahe İllallah”, “İllallah şah İllallah”, “Şah illallah” gibi ifadeler ezgi eşliğinde hep birlikte zikredilir (Akın, 2020a: 158).
Tevhit, Alevi-Bektaşi ibadet pratiklerinin de bir parçası konumundadır. Kelime-i tevhit, Tanrı’nın varlığının ve birliğinin kabulünün beyanı noktasında, Alevi-Bektaşilerce cem ritüellerinde zikredilir. Özellikle kurban erkânlarında ve cenaze erkânlarında sıkça söylenen tevhid, Alevi-Bektaşi edebiyatı içerisinde de müstakil bir tür olma özelliği gösterir. Cem ritüellerinde Ulu Ozanlar ‘a, daha çok da Hatayi’ye ait olan tevhit örnekleri söylenerek kelime-i tevhit kısmı hep bir ağızdan icra edilir.
Ağuiçen Ocağı dedelerinden 19. yüzyılda yaşamış Seyyid Derviş Dede’ye ait cönkten alınan ve bugün hâlâ İmam Zeynel Abidin Ocağı, Dede Garkın Ocağı ve Beyazıd-ı Bostan Ocağı dedeleri tarafından Bayram Cemlerinde okunmaya devam eden bir örnek ile tevhit türünün örneklendirilmesi mümkündür:
“Ezeli söylenür Allah’ın adı
Varis-i gevherler erkânıdır tevhid
Allah Muhammed Ali’den böyle kalıpdır
Şah Safi’nin armaganıdır tevhid
La ilahe illallah
La ilahe illallah
Muhammed Hak Resulullah
Allah eyvallah
Tevhidinen yer gök karar tutupdur
Bitmez işler tevhidinen bitipdir
Tevhidinen talib Hakk’a yetipdir
On İki İmamın armağanıdır tevhid
La ilahe illallah
La ilahe illallah
Muhammed Hak Resulullah Allah eyvallah
Mürebbisiz musahibsiz dermansız
İkrâr virüp dönen olur imansız
Yakın ihlasınan çağıram gümansız
Devasız dertlerin dermanıdır tevhid
La ilahe illallah
La ilahe illallah
Muhammed Hak Resulullah Allah eyvallah
İkrârı bütünler giriftar-ı fikirler
Onlar da çekmez endişe-i zikirler
Halefler talibler pirler zeykirler
Sizler de söyleyin canların canıdır tevhid
La ilahe illallah
La ilahe illallah
Muhammed Hak Resulullah Allah eyvallah
Tevhid eyleyenler olur hemişe
Tevhid itmeyenler çeker endişe
Hanedân-ı Ali’ye erişe
Muhibb-i hânedanın armağanıdır tevhid
La ilahe illallah
La ilahe illallah
Muhammed Hak Resulullah Allah eyvallah
Her kim Şah Safi’nin emrini tutmaz
Yorılır yollarda menzile yetmez
Ona şâh-ı velayet itibar itmez
Sufi kişilerin bayramıdır tevhid
La ilahe illallah
La ilahe illallah
Muhammed Hak Resulullah
Allah eyvallah
Muhammednen Ali lahmüke lahmi olanda Pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli sürek sürende Kırklar uryan olup semaha girende
Yüz igirmi dört bin peygamberin başıdır tevhid
La ilahe illallah
La ilahe illallah
Muhammed Hak Resulullah
Allah eyvallah
Hasan Hüseyin irşad olanda
İmam Zeynel Aba dâra duranda
Bakır’ınan Ca’fer tarik çalanda
İmam Musa Kazım Kazım Rıza yolıdır tevhid
La ilahe illallah
La ilahe illallah
Muhammed Hak Resulullah
Allah eyvallah
Taki’den Naki’dir din ile iman
Haseniyyü’l Askeri kalbinde mihman Muhammed Mehdi hucet’ül burhan Cümle evliyaların başıdır tevhid
La ilahe illallah
La ilahe illallah
Muhammed Hak Resulullah
Allah eyvallah
Şah Hatayi’m dir ki tevhid derya denizdir
Tevhid itmeyenler bizim nemizdir
Pirimiz Şah Safi ser-halkamızdır
Cümle ibadetlerin başıdır tevhid
La ilahe illallah
La ilahe illallah
Muhammed Hak Resulullah
Allah eyvallah (Akın, 2020c: 425-427
Cem, Niyaz, Oruç, Zikir
Alevi-Bektaşi İnanç Sisteminde Ritüeller
Alevi-Bektaşi inanç sisteminin ibadet anlayışı, temelde tasavvufi bir karakter gösterir. İbadeti yalnızca dinî hayatın bir parçası olarak görmeyen Alevi-Bektaşiler için ideal toplum hayatını tesis etmeye dönük her türlü yapıp etme, olumlu davranış olarak kabul görülür ve ibadet olarak değerlendirilir. Alevi-Bektaşi inancının temel yazılı kaynakları arasında yer alan Buyruk’ta itikadî gereklilikler, üç sünnet ve yedi farz şeklinde belirtilmiştir. Sözü edilen üç sünnet: Tanrı’yı, Hz. Muhammed’i ve Hz. Ali’yi tanımak ve benimsemektir. Diğer gereklilikler ise sorgulamak, yaşama amacını belirlemek, odaklanmak, açar bulmak, kişinin içsel zenginliklerinin, öz varlığının ayrımına varması, toplumla bütünleşmek, uğraş edinmek, geçmişle barışık olmak, insana saygı duymak, toplumla uyumlu olmak, istemeyi bilmek ve yaşamı yarına ertelememek şeklinde sıralanmıştır (Bozkurt, 2015: 87-88). Bu bağlamda Alevi-Bektaşi inanç dairesinde ibadet anlayışının maneviyatın inşasına dönük olduğunu ifade etmek mümkündür. Dolayısıyla nefsin terbiyesine çabalamak, kul hakkı yememek, adil olmak, yardımlaşmak gibi için günlük hayat içerisindeki erdemli davranış örnekleri de Alevi- Bektaşilerce ibadet olarak kabul görür.
Alevi dindarlığı, büyük ölçüde sosyal gerçekliğe uyum sağlamaya yönelik olup pratikler odaklı bir yapı arz eder. Kendini dış dünyadan izole etme, korunma ve var olma çabasının Alevilerin günlük yaşamın ahlakî içerikle donatılmasına biçimsel dinî kaidelerden daha fazla önem vermesine neden olduğu ifade edilebilir (Kehl-Bodrogi, 2017: 117). Bu noktada, Alevi-Bektaşi sözlü kültür geleneği içerisinde yaşatılan Hacı Bektaş Veli’ye ait “Eline, diline, beline sahip ol!” şiarı , söz konusu inanç dairesinin ahlaki yükümlülüklerinin özeti niteliğinde olduğu söylenebilir. Eline sahip olmak ile hırsızlık yapmamak, diline sahip olmak ile yalan söylememek, beline sahip olmak ile de ahlaklı olmak kast edilmiştir. Bu düstura uygun bir yaşantı sürdürmek de Alevi- Bektaşiler tarafından ibadet statüsünde kabul görüp ibadet yaşantısının bâtıni ayağını teşkil eder.
Alevi-Bektaşi inancında kişisel ibadetin yeri, zamanı ve sabit bir şekli yoktur. Uygun zemin ve zamanda olduktan sonra Tanrı’yı anmak için her an, her şekil, her mekân uygundur. Burada önemli olan ibadet edecek kişinin ahlaki sorumluluklarını yerine getiren, doğruluktan, güzel ahlaktan yana bir kimse olmasıdır. Alevi-Bektaşiliğin toplu halde yapılan ibadeti ise cem ibadetidir. Cem, dinî bir içerik taşımasının yanında, sorunların tartışıldığı, sosyal barışın sağlandığı toplumsal bir dayanışma zeminidir (Doğan, 2013: 69, 70).
Birey Merkezli Ritüeller
Alevi-Bektaşi inanç dairesinin ibadet yaşantısını “birey merkezli ritüeller” ve “topluluk halinde yapılan ritüeller” şeklinde iki ayrı başlık altında ele almamız mümkündür. Bu noktada, bireysel olarak gerçekleştirilebilen ibadetlerin toplu biçimde de gerçekleştirilebilen formları varken toplu halde icra edilen ibadetlerin bireysel olarak yerine getirilemediği bilgisine yer verilmesi gerekmektedir. Alevi-Bektaşi ibadet yaşantısında bireysel olarak gerçekleştirilebilen ritüelleri: oruç, niyaz ve zikir şeklinde sıralamamız mümkündür.
Oruç
Oruç, Alevi-Bektaşi inancında da nefsin terbiyesinin amaçlandığı bir ritüelistik yapıdır. Buyruk’ta orucun doyumsuzluğu sorgulama, kendinde olanla yetinme bilinci olduğu kaydedilir. Alevi-Bektaşiler arasında oruç tutmak noktasında farklı uygulamaların olduğu görülmektedir. Özellikle tarihleri ve sürelerine ilişkin farklı uygulamalar bulunmakla birlikte Alevi-Bektaşilerce tutulan oruçlar: Muharrem, Medet- Mürüvvet, Hızır, Kırk Sekiz Perşembe, adak oruçları ve farklı sayılarda tutulan Ramazan orucu (1-3-9-30) olarak sıralanabilir. Bütün Alevilerin üzerinde ittifak ettikleri tek oruç, on iki gün süren Muharrem orucudur. Bunun dışında, çeşitli ocak ve yörelerde Muharrem’den önce de üç yahut iki gün oruç tutulabilir. Aynı uygulama farklılıkları, Hızır orucunda da kendini gösterir. Hızır orucu da çeşitli yöre ve ocaklarda üç yahut yedi gün tutulur (Turan-Üçer, 2005: 59). Oruç bahsindeki uygulama farklılıklarına dikkat çeken Orhan Türkdoğan da Muharrem orucunun süresi konusunda Alevi-Bektaşi gruplar arasında uygulama farklılıkları olduğuna işaret eder. Çepnilerin ve Tahtacıların Muharrem orucunu 11 gün tutup 12. gün bozdukları bilgisine yer veren Türkdoğan, Çubuk Havzası Alevilerinin ise dokuz gün oruç tutup onuncu gün aşure pişirip kurban kestiklerine işaret eder (Türkdoğan, 1995).
Alevi-Bektaşi inancında oruç tutma süreci, Muharrem olayının yaşandığı acı günlerin anısına dayanan toplu bir yas töreni gibi vuku bulur. Muharrem Orucu süresince eğlenceli konulardan uzak durulur. Şölene dönüşen iftar sofralarından ve gösterişli etkinliklerden kaçınmak suretiyle Kerbela olayının sembolik bir biçimde yasının tutulması söz konusudur. On İki İmamların sayısına paralel biçimde on iki gün tutulan Muharrem orucu, Kerbela kıyımının gerçekleştiği On Muharrem günü son bulur (Buyruk, 2015: 54). Muharrem orucunun tutulduğu Muharrem ayında Alevi- Bektaşilerin sosyal hayatını etkileyen çok sayıda inanma ve kaçınma mevcuttur. Sembolik bir yas süreci olarak geçirilen bu dönemde, haz duygusundan uzak durarak nefsi eğitmek esastır. Her türlü eğlenceden uzak durulan bu dönemde, et kesilmez ve tüketilmez. Büyük ve şenlikli iftar sofraları kurulmaz. Kesici aletlerin, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in başının kesilmesi hadisesini anımsatması dolayısıyla bıçak ve kesici aletler, Muharrem orucu süresince tabu nesnesi olarak görülür ve bu dönemde bıçakla kesilmesi gereken sert gıdalar tüketilmez, bıçak ele alınmaz. Aynı gerekçelerle, sakal tıraşı da olunmaz (Erdem, 2016: 439).
Alevi-Bektaşi inanç sistemi içerisinde, uygulanma şekli ve içeriği, yöre ve ocaklara göre farklılıklar arz etmekle birlikte Muharrem orucu dışında tutulan bir diğer oruç ise Hızır orucudur. Miladi takvime göre ocak ayının 14’ünde başlayıp şubat ayının 17’sine kadar devam eden zaman dilimi, Alevi- Bektaşiler tarafından Hızır günleri olarak kabul edilir. Bu tarihler arasında, haftada üç gün Hızır’a şükranlarını sunmak için oruç tutan Alevi-Bektaşiler, orucun arkasından perşembeyi cumaya bağlayan akşam Hızır Cemi bağlarlar.
Niyaz
Niyaz, diğer ibadet pratiklerinde olduğu gibi inanca bağlılığı ifade etme, söz ve davranışlarla gösterme yöntemlerinden bir tanesidir. Alevi-Bektaşi inanç dairesi çerçevesinde niyaz, birden çok anlamda kullanılan ritüelik bir terim olma özelliği gösterir. Niyaz teriminin karşıladığı anlamlardan ilki, saygı içerikli bir selamlaşma pratiğidir. Bu selam, ritüelik bağlam içerisinde posta, postun temsil ettiği makama verileceği gibi, posta oturan hizmet sahibine de verilebilir. Cem ritüeli bağlamında niyaz edilen noktalardan ilki cem bağlanacak mekânın eşiğidir. Eşiğe saygı göstermenin bir yolu olarak eşik üç kere öpülür ve “Allah, Muhammed, ya Ali” denilerek niyaz edilir. Daha sonra dede postuna gelinerek secdeye varılır ve posta üç kere dudakların değdirilmesi suretiyle niyaz edilir.
Alevi-Bektaşi inancında, bir çeşit “insana secde” olarak değerlendirilen bir inanç pratiği olarak niyaz kavramı yer alır. Buradaki secdeden kastın kula secde olmayıp insanda tecelli eden Hakk’a saygı gösterisi olduğunu ifade etmek mümkündür. Bu ibadet pratiğinin temelinin Tanrı’nın meleklerden yarattığı ilk insan olan Âdem’e secde etmelerini istemesine dayandığı görüşü hâkimdir (Soyyer, 1996: 143). Niyaz teriminin karşıladığı bir diğer anlam, dede-talip, talip-talip arasında bir selamlaşma pratiğine işaret eder. Bu selamlaşma, omuzlara, dizlere, yüze yahut avuç içlerine dudakların değdirilmesi esasına dayanır. Bu şekilde icra edilen niyazlaşma pratiği; bir çeşit helalleşme, eşitlenme ve teslim olma kavramlarını içeren bir pratik olma özelliği gösterir. Cem ritüelinin genellikle başlangıç aşamasında dede, canların birbirleri ile niyazlaşmasını buyurur. Bunu üzerine her talip, yanındaki talibin omzuna niyaz eder. Bu, bir çeşit tanışma ve bir olma uygulaması olarak değerlendirilebilir.
Niyaz terimi, Alevi-Bektaşiler tarafından dua ve gülbankların sonunda yahut inanç dairesi içerisinde kut taşıdığına inanılan şahsiyetlerin ismi anıldığında, sağ elin başparmağının hafifçe dudağa götürülmesi pratiğini de karşılayan bir terimdir. Yedi ulu ozanın isimleri anıldığında nefes, deyiş ve düvaz imamların son dörtlüğünde âşığın mahlası zikredildiğinde de Alevi-Bektaşiler niyaz alırlar .
Alevi-Bektaşi inancı çerçevesinde niyaz teriminin karşıladığı bir diğer anlam alanı kurban/lokmadır. Yalnızca kesilen kurbanlar değil; talipler tarafından cem ritüeline gelirken paylaşılması, sunulması için getirilen her türlü yiyecek niyaz olarak anılır. Niyazlar, parçalara ayrılarak cem erenlerine dağıtıldıklarında ise “lokma” olarak kabul görürler. Cem ritüeline katılım gösterecek taliplerin hiçbiri eli boş gelmez. Sembolik de olsa cem erenleriyle paylaşmak üzere getirilen niyazlar, lokma olarak lokmacı tarafından dağıtılır. Ritüelik bağlam içerisinde dağıtılan her türlü yiyecek ve içecek maddesi, aslında kutsala sunulduğu, kutsalın onayını alma ihtiyacı kaynaklı olduğu için lokma olarak kabul edilir. Getirilen niyazlar, dede tarafından dualanmalarının ardından lokma olarak dağıtılmaya hazırdır. Lokma dağıtılmasının temelinde, ikramda bulunma, hediyeleşme, paylaşma gibi kavramlar yer almakta ve bu sayede Tanrı’nın rızasını almak amaçlanmaktadır.
Niyaz kavramı etrafında gelişen ritüel pratikleri içerisinde “naz/niyaz hizmeti” yahut “lokma hizmeti” şeklinde de isimlendirilen “niyaz hizmeti” de yer alır. On iki hizmetten biri olarak cem ritüelinde yer alan bu hizmet, çoğunlukla “erkân/tarik” hizmetinden yahut “görgü” hizmetinden sonra gerçekleşir. “Dilek, istek, bereket ya da adak için verilen yiyecek, içecek, eşya ya da para” şeklinde bir anlamı da olan niyaz, birçok ocak ve yörede “kansız kurban” olarak karşımıza çıkar (Akın, 2020b: 105-106). Niyaz hizmetinin ritüel içerisindeki temel amacı lokmaların paylaşılmasıdır. Cem ritüeline iştirak eden herkesin lokmasının birbirine nasip olması, paylaşılması için ceme gelen her birey yiyecek (meyve, kuruyemiş, börek çörek, tavuk vb.) ve içecek (meyve suyu, meşrubat, içki vb.) ya da cemevi için gerekli olabilecek yastık, kapkacak, minder vb. gibi ihtiyaçları yanında getirir (Ersal, 2016: 303).
Zikir
Tasavvuf terimi olarak zikir, müridin sesli yahut sessiz, toplu ya da tek başına Tanrı’yı anmasıdır. Zikir kavramının mahiyeti zaman içerisinde farklı boyutlar kazanmıştır. İlk yüzyıllarda yapılan ferdî ve toplu zikirler ile 12. yüzyılda tarikatların oluşmasından sonra icra edilen zikir meclisleri arasında büyük farklar vardır (Kara, 1995: 34-35).
Vecd hali oluşturma noktasında mükemmel bir aracı olma özelliği gösteren zikir, “dil ile zikir” ve “kalp ile zikir” olmak üzere iki türlüdür ve şüphesiz ki kalp ile yapılan zikir, dil ile yapılandan daha makbuldür (Schimmel, 2012: 191). Zikir; inanç pratikleri çerçevesinde, kutsalların isimlerinin sözlü olarak tekrar edilmesi esasına dayanan bir ibadettir. Belirli bir zaman ve mekânın dışında da günlük hayatın içerisindeki yapıp etmelerde de zikrederek inanca bağlılığı dile getirmek ve adı anılan kutsalın yardımını istemek mümkündür. Zikir, Alevi-Bektaşi ibadetlerinin de bir parçası konumundadır. Cem ritüeli bağlamında kutsalların isimlerinin sıralanması ile yakarmayı içeren zikir, Alevi-Bektaşilerce kutsal kabul edilen türbe ve ziyaretgâhlarda da bireysel olarak gerçekleştirilen bir ibadet formudur.
Zikir çekmenin, sözlü olarak kutsal kabullerin sıralanması ve tekrar edilmesi esasına dayalı bir inanç pratiği olmasından hareketle, ritüel bağlamında sarf edilen ve dua mahiyeti taşıyan her kelamın bir çeşit zikir olduğunu ifade etmek mümkündür. Özellikle Alevi-Bektaşi dualarının tekrara dayalı yapıları, anılan isimlere birden fazla defa yer verilmesi, zikretme mantığına uygun tanzim edildiklerinin göstergesidir. Dolayısıyla Alevi-Bektaşilikte kelamın zikre malzeme teşkil ettiğini ifade etmek mümkündür. Alevi-Bektaşi inancında zikir, duanın tamamlayıcısı durumunda olup cem ritüelinin önemli bir parçası niteliğindedir. Cemin hemen her aşamasında edilen dualara “Allah Allah!” nidaları ile cevap verilir. Ritüelik bağlamlarda zikretmenin işlevi, coşkuyu sağlayıp vecd hâline ulaşmayı kolay kılmaktır.
Topluluk Halinde İcra Edilen Ritüeller
Alevi-Bektaşi ibadet yaşantısının topluluk halinde icra edilen ritüelleri, cem ritüelleridir. İcra edildikleri tarihe, icra edilme gerekçelerine ve içeriklerine bağlı olarak çeşitli sınıflandırmalara tabi tutulan cem ritüellerinin tamamı temelde aynı işleve karşılık gelmekte, söz konusu inanç zümresinin temel ibadet biçimini teşkil etmektedir. Ritüelik aşamalarında “birey merkezli ritüelleri” de barındıran cem ritüelleri, toplu halde icra edilme özelliği gösteren yapılardır. Ritüelik düzen içerisinde toplu halde gerçekleştirilen ibadetlerin tamamında olduğu gibi cem
Cem Ritüelleri
Cem kavramı, Alevi-Bektaşi ibadet yaşantısının odağını teşkil eden bir kavramdır. Arapça kökenli bir sözcük olan cemin sözlük anlamı Türkçe Sözlük içerisinde: “toplama, bir araya getirme.” (2009: 356) şeklinde verilmiştir. Ferit Develioğlu tarafından hazırlanan Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat’ta ise cem sözcüğünün anlamına ilişkin: “toplama, yığma, birden fazla insanı gösteren isim” ifadelerine yer verilmiştir (2004). Tasavvufi anlamda cem ritüeli, insanın Allah’ta eriyerek kendisi kaybetmesi ve onunla bir olduğu ritüelik bir yapı olma özelliği gösterir (Cebecioğlu, 1997: 195). Cem ritüelinin amacı ibadettir. Tanrı’nın varlığını ve birliğini zikretme, O’na tabi olunduğunu ifade etme, O’nun gücü karşısında eğilme, kulluğunu hatırlama gibi amaçlar, cem erkânındaki birincil gayelerdir. İkincil gayeler ise, ibadet kapsamında, bir araya gelme, sorgulama, arınma, adaleti tesis etme, birlikte doyma olarak sıralanabilir.
Cem ritüeli, Alevi-Bektaşi inancının temel ibadet biçimi olma özelliği gösterir. Söz konusu inanç dairesinin ritüelik çekirdeğini teşkil eden cem ibadetinin dinî-mitik temeli, Kırklar Cemine dayandırılır. Kırklar Cemi, Alevi-Bektaşilerce idealize edilmiş bir dinî toplantı mahiyeti taşır. Bu sebeple, içeriği her ne olursa olsun her türlü cem ritüelinde amaçlanan, o ilk ideal toplanma tecrübesinin yeniden yaşanmasını mümkün kılmaktır. Cem ritüelleri süresince her türlü yapıp etme, cem ritüelinin varlık sebebi olan Kırklar Ceminin görkemini tecrübe edebilmeye ve dinî manasını idrak etmeye yöneliktir. İcra edilen her cem, Kırklar Ceminin yeniden tecrübe edilmesi arzusuna dayanır. Alevi-Bektaşi inancında cem ritüeli, birliğin, arınmanın, Hakk’a varmanın anahtarıdır. Kutsalın bilgisine temas etme deneyiminin birlikte tecrübe edildiği cem ritüelinin dokusal örüntüsü de yaşanan tecrübeye uygun olarak tasavvufi bir yapıda inşa edilir. Ritüel süresince kullanılan dil; günlük dilden farklı, mecazlı ve estetik bir dildir.
Cem ritüellerini kendi içerisinde düzenlenme sıklıkları ve nedenlerine göre bir sınıflandırmaya tabi tutmak mümkündür. Bu tür bir sınıflandırma: Yola Giriş Ritüelleri, Takvime Bağlı Oluşan Ritüeller ve Kriz Ritüelleri şeklinde yapılabilir.
Yola Giriş Ritüelleri
“Yola girme” kavramı, Alevi-Bektaşi inanç dairesi çerçevesinde, geleneksel yapı içerisinde sistemli hâle gelmiş olan dinî, ahlaki ve sosyal kaidelere uygun bir yaşantı sürdürüleceğine ilişkin söz vermek anlamında kullanılan bir kavramdır. Ritüelik yapılar içerisinde, belirli aşamalardan geçilerek yola girilmekte ve yola giren talip, birtakım sorumluluklar üstlenmektedir. Alevi-Bektaşi inancında, yola girecek talip-talipler için gerçekleştirilen ritüel yapıları: İkrâr Cemi, Musahip Kurbanı Cemi ve Düşkün Kurbanı Cemi olarak sıralanabilir. Bu ritüelik yapıların her birinin içeriği birbirinden farklı olduğu gibi işlevsel olarak hepsi, talibin inanç önderi ve cemaat önünde “yol” kavramından haberdar olmasının, yolun kaidelerini öğrenmesinin ve ikrâr vermesinin sağlayıcısı niteliğindedir.
İkrâr Cemi
İkrâr kavramı; Alevi-Bektaşi inanç dairesi bağlamında, yolun gerekliklerini yerine getirmek, kural ve kaidelere uygun yaşamak noktasında talip tarafından verilen sözü ifade eden bir kavramdır. Alevi bir anne babadan doğmuş olmak, Alevi olmak için yeter şart değildir. Bunun için inanç önderi ve cemaat huzurunda belirli ritüelistik yükümlülükleri yerine getirmek, ikrâr vererek yola girmek gerekir. İkrâr verme, yöre ve ocaklar arası ritüelik uygulama farklılıklarının en belirgin olduğu erkânlar arasında yer alır. Kimi ocaklarda bireysel ikrâr, musahiplik ikrârından önce alınan bir ikrârken ve kişinin kendisini ilgilendiren bir kararken, kimi ocaklarda bireysel ikrârın yerini aile ikrârı alır ve doğrudan bir ikrâr verme biçimi olarak nitelendirebileceğimiz musahiplik ikrârı verilir.
Talip, ikrâr vererek doğal grup üyeliğinden, dinî grup üyeliğine adım atmış olur (Soyyer, 1996: 124). İkrâr veren talip, artık yolun gerekliliklerini yerine getirmekle yükümlüdür. Nihai amaç doğrultusunda takip edeceği yolun kaideleri, inanç sistemi tarafından tayin edilmiş durumdadır. Alevi-Bektaşi inancında her türlü bâtıni ibadetin temel amacı insan-ı kâmil olmaktır. Kamil insan olma yolunda atılan ilk adımın ikrâr vermek olduğunu ifade etmek mümkündür. Yalnızca bir inanç dairesine değil, yaşam pratiklerini de ilgilendiren ahlaki önermeler toplamına işaret eden Alevi-Bektaşi öğretisi, ikrâr veren Alevi-Bektaşi bireyden bu önermelere uygun bir yaşam sürdürmesini bekler. İkrâr Cemi de dede ve cemaat huzurunda talibin Alevi-Bektaşi yol ve erkânına riayet edeceğine dair söz vermesi üzerine kuruludur.
İkrâr cemlerinin merkezinde de Alevi-Bektaşi ritüellerinin tamamına yakınında olduğu gibi kurban yer alır. Kurbanın sahibi ikrâr verip talip olacak kişidir. İkrâr Ceminde koç tığlanır. Genellikle tığlanan bu koçun yününden, ikrâr verecek talibin boynuna bağlanmak üzere bir tığbent hazırlanır. Bu tığbent, çeşitli ritüelik aşamalarla talibin boynuna geçirilir. Manen teslim olmak, yola girmek gibi anlamları sembolize eden bu ritüelik uygulama, “tığbent bağlama” şeklinde anılır. Daha sonra Musahip Kurbanı Ceminde aynı tığbent talibin beline bağlanır ve bu defa “kemerbest” adını alır. Bu kuşağın talip tarafından hayatı boyunca saklanması beklenir.
Musahip Kurbanı Cemi
Musahip Kurbanı Cemi, Alevi-Bektaşi ibadet pratikleri içerisinde yer alan inisiyasyon ritüellerinden bir tanesidir. İkrâr verip yola tabi olmuş olan talibin bir çeşit yol kardeşliği olarak tarif edebileceğimiz musahiplik kurumu için de ikrâr vermesi, yolun gereklikleri arasında yer alır. Musahiplik kurumundan, yaptırımlarından ve anlam alanından yukarıda söz ettiğimiz için burada Musahip Kurbanı Ceminin ritüelik bağlamına ilişkin bilgilendirme yapmayı yeterli görüyoruz.
Musahip Cemi ritüeline evli iki çift, dolayısıyla da dört talip ve varsa onların çocukları katılım gösterir. Bu ritüel, iki Alevi ailenin birbirleriyle inanç önderinin huzurunda belirli ritüelik ve sembolik aşamalardan geçerek kardeş olduğu ritüeldir. Musahip Cemi ritüelinin ardından iki ailenin birbirlerine karşı yerine getirmek durumunda oldukları yükümlülükler mevcuttur. Maddi-manevi çok sayıda kaideyi içerisinde barındıran bu sistem, bir çeşit sosyal dayanışma ve yardımlaşma sistemidir. Dedenin önünde ikrâr verilmesinin ardından artık çiftler ve varsa onların çocukları, birbirlerine bir çeşit kardeşlik bağı ile bağlanmış olurlar. Her iki ailenin çocukları ve hatta torunları dahi birbirleriyle evlenemezler.
Musahip Kurbanı Cemi, ismini odağında yer alan kurban ritüelinden alır. “Musahiplik Erkânı” yürütülmeden önce musahip olma isteklerini dedeye iletmiş olan talipler rehber tarafından, dedenin talimatı ile çevrelerinde araştırılır. Eğer aralarında dargınlık, kırgınlık olan bir kimse varsa dede ve rehber aracılığı ile sorunlar çözüme kavuşturulur. Daha sonra, musahip adayı taliplerin çevresinden yine musahipli taliplere, “Musahiplik Erkânı” yürütüleceğine dair bilgilendirme yapılır ve dedenin taliplere danışarak uygunluğuna karar verdiği bir tarihte “Musahiplik Erkânı”nı yürütmek üzere cem olunur. Musahip olacak çiftler, dedenin huzurunda isteklerini beyan ederler ve özlerini dâra çekerler. Dede çiftlere musahipliğin içeriğini anlatır. Musahiplik Ceminde içerik, dede tarafından cemin birlenip birinci münacatın verilmesinin ardından değişiklik göstermeye başlar.
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde Musahip Cemi, Kur’an hizmeti olarak kabul edilir. Bu sebeple, ritüeldeki hizmetlerin tamamında buna vurgu yapılır Âşıklık hizmetinde yalnızca düvaz okunur zira düvaz, inanç evreninde “Kur’an” olarak kabul edilir ve her bağlamda okunmaz. Musahip Ceminde bütün hizmetler musahipli taliplere göre şekillendirilir. Diğer cemlerde gençleri yola alıştırmak için yapılan Turnalar Semahı, Musahip Ceminde dönülmez. Tarikat namazı normalde iki secdeli bir yapıda icra ediliyorken Musahip Ceminde secde ve tecellâ dolanılmadan icra edilir (Ersal, 2016a: 389).
Alevi-Bektaşi inancına göre ikrâr vermemiş ve musahibi olmayan herhangi bir kimse, Alevi-Bektaşi bir anne ve babanın evladı olsa dahi, Öğreti Cemi dışındaki ritüellere katılımı mümkün değildir. Musahiplik Cemi, ikrâr kavramı üzerine inşa edilen bir cem niteliğindedir ve Şeriat kapısından Tarikat kapısına geçişin sembolüdür. Musahiplik Kurbanı Ceminin ritüelik içeriği de bu geçiş sürecini sembolize eden söz, hareket ve ifadelerle kurulur. Cem süresince okunan dua ve gülbankların içeriğinde mutlaka musahiplik, kardeşlik kavramlarına yer verilir. Musahiplik Kurbanı Ceminde on iki erkânda söylenen gülbank ve dualara ek olarak “Kemerbest Gülbangı”, “Musahiplik Gülbangı” gibi gülbanklar verilir.
Musahiplik kavramı, Anadolu ve Balkanlardaki çeşitli Alevi-Bektaşi ocaklarında farklı sözcüklerle karşılanır. Çubuk Havzası Alevi ocaklarında “musahip” ve “kardaşlık”; Çorum’da Alevi yerleşiminin olduğu bazı köylerde “gaham”; Karadeniz Bölgesi’nde Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı Alevilerde “hısım”; Bulgaristan ve Trakya Bölgesinde yaşayan Babaîlerde “kafadar” ve “bilazer”; Yunanistan Dimetoka bölgesinde Seyyid Ali Sultan’a bağlı topluluklarda “ahretlik” şeklinde karşılanmaktadır. Musahibi olmayan kişi için Çubuk Havzasında “yalkı”, Beypazarı Karaşar’da “yekte”, Tahtacı Alevilerinde ise “Bacağı ayrık” tabirleri kullanılır (Ersal, 2016a: 380).
Düşkün Kurbanı Cemi
Düşkün Kurbanı Cemi, “Düşkün Kaldırma Cemi” ismi ile de bilinir. Düşkün Kurbanı Ceminin tertip edilme amacı, Alevi-Bektaşi inanç yapısının iman ve ahlak kaidelerini içeren yaptırımlarına uygun davranmayan tutum ve davranışlar içerisine girmesi hasebiyle bağlı olduğu ocak tarafından düşkün ilan edilen kişinin düşkünlüğünün ortadan kaldırılmasıdır. Düşkünlüğün ortadan kaldırılması ile talip yeniden cem halkasına dâhil olur. Düşkünlük kurumunun Alevi-Bektaşi teolojisinin temel kurumsal dinamikleri arasında yer aldığından ve bir çeşit hukuk sistemine işaret ettiğinden yukarıda söz etmiştik. Bu noktada ise düşkünlük hukukunu biçimlendiren kaideler ile Düşkün Kurbanı Ceminin ritüelik içeriğinden söz etmeyi yeterli görmekteyiz.
Düşkünlük hukuku çerçevesinde yolun akaidine uygun olmayan tutum ve davranışların neler olduğu ve bunların ne şekilde cezalandırılacağı tayin edilmiştir. Örfi bir hukuk sistemine tekabül eden düşkünlük hukukunda “düşkün” ve “yol düşkünü” şeklinde iki ayrı suç tanımı yer almaktadır. Düşkünlük hukuku, sistemli yapısını, yazılı kaynaklardan da takip edilebiliyor olmasına borçludur. Bu noktada, Buyruk başta olmak üzere çeşitli ocaklara ait ahitnameler ve erkânnameler temel referans kaynakları niteliğindedir.
Düşkünlük hukuku çerçevesinde tayin edilen kural ve kaidelerin “eline, diline ve beline sahip olmak” anlayışı üzerine bina edildiği ifade edilebilir. Alevi-Bektaşi inancının ahlaki yapılanmasının da belirleyicisi olan anlayış, sembolik göndermeler içerir. Eline sahip olunması ile kast edilen; hırsızlık yapmamak, adam öldürmemek, canlılara zarar vermemek gibi el ile işlenebilecek suçlardır. Diline sahip olmak ile yalan söylememek, iftira etmemek, dedikodu yapmamak, kötü söz söylememek, kimseyi kırıp incitmemek gibi ahlaki gerekliliklere işaret edilmektedir. Kişinin beline sahip olması ise zina yapmamak, namus kavramı etrafında oluşan etik kurallara uygun davranmak gibi kaideleri içerir.
Buyruk’ta üç sünnet ve yedi farz şeklinde, düşkünlük hukukunun içeriğini tayin eden unsurlar sıralanmıştır. Söz konusu sünnet ve farzlara riayet edilmemesi hâlinde uygulanması gereken cezalar şu şekilde ifade edilmiştir:
“Evvelki sünnetten düşene sitem edip ihtiyaç ile kabul edeler. İkinci sünnetten düşene, üç sitem tarik urup üç akçe tercüman alalar. Üçüncü sünnetten düşene üç tarik çalıp üç akçe gazilere ve bir akçe halifeye alalar. Geldik imdi farz beyanına: Evvelki farzdan düşene üç tarik urup üç akçe gazilere ve bir akçe halifeye ve beş akçe Hacı Bektaş’a tercüman alalar. İkinci farzdan düşene yedi tarik urup yedi akçe gezilere ve üç akçe halifeye ve on akçe Hacı Bektaş’a alalar. Üçüncü farzdan düşene dokuz tarik urup on bir akçe gazilere, yedi akçe halifeye, on altı akçe Hacı Bektaş’a alalar… Bir kimse farzdan düşse, özünü erenlere yetirip kabul ettirmezse ona derman yoktur”. (1958: 245-247)
Düşkün Kurbanı Cemi ya da Düşkün Kaldırma Cemi olarak anılan cem, düşkün durumuna düşen kimselerin cezalarını çektikten sonra tekrar yola alınmaları amacıyla düzenlenir. Bu ritüelde amaç, düşkün olan ve yoldan düşen birey ya da bireylerin cem huzurunda yargılanarak tekrar yola alınmalarıdır. Düşkün ilan edilmiş birey, kendisine uygulanan yaptırımları yerine getirmiş olsa bile bu cemde tekrar sorgudan geçirilerek ancak cemde hazır bulunan ikrârlı canların da razılıklarının alınmasıyla düşkünlüğü kaldırılır. İçeriğinden hareketle, “Düşkün Kaldırma Cemi” nin işevsel açıdan “yeniden yola giriş” ritüeli olduğu ifade edilebilir. Söz konusu işlevi dolayısıyla bu cemdeki uygulamalar, diğer cemlerden çeşitli açılardan farklılıklar içerir. Düşkün Kurbanı Cemi ritüelinde, diğer cem ritüellerinden farklı hizmet aşamaları yer alır. Bunlar: “Sitem Hizmeti”, zakir tarafından görülen “Bağışlama Düvazı” hizmeti, “Sorgu-Sual ve Kesim Hizmeti” ile “Düşkün Kaldırma Hizmeti”dir (Akın, 2020c: 354-367).
Sitem hizmeti, çeşitli ritüelik aşamaların tamamlanmasının ardından düşkün talibin meydana getirildiği hizmettir. Rehber tarafından boynuna tığbend atılan talip, eşiğe niyaz ederek dedenin huzuruna gelir. Rehber, dede ve canlar arasında, düşkünlüğün kaldırılıp kaldırılmayacağına dönük bir diyalog gerçekleşir. Ardından bağışlama düvaz imamı okunur. Ardından tüm canlar ayağa kalkar ve dede düşkün olan canın sorgusunu gerçekleştirir. Düşkün canın sorgulanmasıyla tekrar ikrârının alınmasına tüm canlar razı olursa tekrar yola girmek için ödeyeceği kefaret belirlenir. Buna “kesim” adı da verilir. Kefaretin belirlenmesinin ardından, dede ve zâkirler, düşkün olan canın düşkünlüğünün kalkması için on iki tane düvaz imam okurlar. Boynunda su dolu testi ve alnında on iki çivili keçe ile düvaz imamlar tamamlanana dek sacın üzerinde bekleyen canın düşkünlüğünün kalkması için “başı taçlı” canlardan kâmil birisi üç adım öne çıkarak rükû eder biçimde eğilip doğrularak “mürüvvet dede, mürüvvet!” diye bağıra bağıra düşkün olan canın yanına gider ve boynundaki destilerden birini kendi boynuna alarak Mansur Dârı’na durur. Böylelikle tüm canlar düşkün canın yüküne ortak olur ve on iki düvaz imamdan sonra dede bir düvaz imam daha söyleyerek düşkün canı ve yanındaki taçlı başlıyı dârdan indirir ve şu hizmet gülbangını verir:
“Allah Allah, Allah Allah. Hayır, hizmetleri kabul ola. Hizmet sahiplerinden şefaat bulalar. Müminin sorgusu-suali buradadır, burada sorulan mahşere kalmaya. Dâr, sitem çeken canların çektikleri dârlar, sitemler günahlarına karşılık gele. Divân-ı dergâhta yüzleri ak ola. Biz onların günahından geçtik, Cenab-ı Allah da günahlarından geçmiş ola. Tuttukları da Hak, Muhammed, Ali’nin eteği ola. Allah, Muhammed, Ali, On İki İmam bir daha şaşırtmaya, düşürtmeye, ikrârlarında durmak nasip eyleye! Nutuk Şah-ı Merdan Ali’nin, nüfus ceddim Ağuiçen’in ola! Gerçeğe Hü! Mümine ya Ali!” (Akın, 2020c: 357-369).
Takvime Bağlı Oluşan Ritüeller
Takvime bağlı gerçekleştirilen ritüeller ile dönemler halinde ortaya çıkan, topluluk tarafından organize edilen ve sosyo-ekonomik mevsimlerin genellikle başında yahut sonunda yapılan ritler ifade edilir. Takvim odaklı tertip edilen ritüeller, sosyal hayatın ritmini oluştururlar. Öncelikli amaçların ne olduğunu, hangi normların yürürlükte olduğu gibi birtakım sorulara yanıt vermek sureti ile toplumun kolektif ve önceden belirlenmiş değerlerini ön plana çıkartan bu ritüeller, sosyal hayatta bazı zaman aralıkları oluşturarak toplumun zaman algısını biçimlendirir. Grup odaklı olma özelliği gösteren takvime bağlı ritler, tekrarlanan nitelikte olup kişiyi, sosyal ve sosyo-ekonomik çevresine, defalarca tekrarlanan fakat aynı zamanda yaratıcı özellik gösteren bir yolla bağlar (Honko, 2009: 207-208).
Alevi-Bektaşi inanç dairesi çerçevesinde periyodik olarak bir araya gelip toplu bir biçimde ibadet edilen ritüeller mevcuttur. Belirli bir zamansal döngünün esas alındığı bu ritüeller temelde ekonomik yaşantıya göre tanzim edilmektedir. Alevi- Bektaşi nüfusunun büyük çoğunluğunun köyden kente göç öncesi dönemde tarım ve hayvancılığa bağlı bir yaşam sürdürüyor olması, ritüel takvimlerinin bu yaşantıya uygun biçimlendirilmesini zorunlu kılmıştır.
Senelik ibadet takviminin ilk ritüeli olma özelliği gösteren Görgü Cemleri, yöre ve ocak uygulamalarına göre küçük farklar gösteriyor olmakla birlikte genellikle ekim- kasım aylarında başlar ve talip sayısının yoğunluğuna göre altı aya kadar devam edebilir. Alevi-Bektaşi ibadet takviminin yıllık periyodu genellikle mayıs ayında son bulur. Yola giriş ritüellerinin takvimleri de geleneksel erkânlar dışında kalan zamanlara göre ayarlanır. Dolayısıyla yola giriş ritüellerinde döngüsel bir takvim takip edilmez (Akın, 2020c: 380).
Alevi-Bektaşi ibadet yaşantısının belirli periyotlarla tekrar edilen ritüelik yapılarını, Görgü Cemi, Birlik Cemi, Muharrem Cemi, Kurban Bayramı Cemi, Nevruz Cemi, Hızır Cemi ve Öğreti Cemi olmak üzere yedi başlık şeklinde sıralamamız mümkündür.
Görgü Cemi
Görgü Cemleri, ikrâr vermiş olan talip ve dede topluluklarının yılda bir kere yola uygun bir yaşantı sürdürüp sürdürmediğinin denetlendiği, ikrârının tazelendiği ritüelik yapılardır. Takvime bağlı tanzim edilen Alevi-Bektaşi ibadet pratiklerinin genellikle ilk aşamadaki ritüeli Görgü Cemidir. Kendi içerisinde sistemli bir ritüelik akışa sahip olan Görgü Ceminde ikrârın tazelenmesi, manevi arınmanın sağlanması söz konusudur. Alevi-Bektaşi inancı çerçevesinde, ikrâr vererek yola giren herkes yılda bir defa dedenin ve cemaatin huzurunda sorgulanmalı; eksik ve yanlışları ile yüzleşmelidir.
Görgü Cemi, değişik yöre ve ocaklarda “Baş Okutma”, “Hizmet Görme Cemi” gibi farklı isimlerle de anılır. Özellikle kış aylarında düzenlenen Görgü Cemi, senelik ikrârın tazelendiği ritüel olma özelliği gösterir (Rençber, 2013: 198). Görgü Cemi, Alevi-Bektaşilerce “tercüman kurbanı” ve “meydandan geçme” şeklinde de anılmaktadır. Görgü Cemine de yalnızca ikrâr vermiş olanlar yahut musahibi olanlar girebilir. Görgü Cemi ritüelinde görgüden geçenler, eğer yıl boyunca herhangi bir kusur ettilerse bu hatanın tekrarlanmayacağına dair tövbe edip ikrâr tazelerler. Bu şekilde manevi arınma sağlanması amaçlanır. Herkesin görgüsünün görülmesinin ardından ritüelin hizmet kısmına geçilir ve on iki hizmet tamamlanır. Görgüden geçen canların kurbanları ancak onların tövbe etmelerinin ardından dağıtılır ve kurbanlar yenilir (Yaman, 1994: 154; Çıblak, 2005: 95-96).
İkrâr veren talip, Görgü Cemine katılmadan önce borcu varsa ödemiş, kırdığı kimse varsa gönlünü almış olmalıdır. Talibin inanç önderinin ve cem erenlerinin huzuruna kul hakkı yemiş, borçlu yahut gönül kırmış bir şekilde çıkması doğru bulunmaz. Görgü Cemine başlarken cem erenlerine görgüsü görülecek olan talipten razı olup olmadıkları sorulur. Eğer aralarından razı olmayan biri çıkarsa aradaki sorun çözüme kavuşturulmaya çalışılır.
Birlik Cemi
Birlik Cemi, “Abdal Musa Cemi” yahut “perşembelik” olarak da anılır. Perşembe akşamları yapılan, çocuktan yaşlıya her Alevi-Bektaşi’nin katıldığı, dedenin güncel meselelere dair konuşmalar da yapabildiği cemdir. Birlikte sorunlar tartışılıp çözüm önerileri getirilir. Birlik Ceminde, kurbanı olan taliplerin “adak kurbanı” yahut “yıl kurbanı” şeklinde adlandırılan kurbanları tığlanarak dağıtılır. Kurban ritüeli etrafında biçimlenen bir cem olması dolayısıyla Birlik Cemi, “Abdal Musa Kurbanı Cemi” olarak da anılır. Geleneksel yapıda köy yahut kasabanın en büyük hanesinde yahut dedenin/babanın evinde Birlik Cemi için toplanılırken günümüzde toplanma genellikle cem evlerinde olmaktadır. Akşam saatlerinde gerçekleşen Birlik Cemi için hazırlıklar gün içerisinde tamamlanır.
Muharrem Cemi
Alevi-Bektaşi inancında her yıl, hicri takvime göre Muharrem ayının ilk on iki günü Muharrem orucu tutulur. Geleneksel halk takvimine göre Kurban Bayramı’nın başlangıcından itibaren yirmi gün sayılarak Muharrem orucuna niyet edilir. Muharrem orucu, Kerbela olayının sembolik bir biçimde yâd edilmesi ve içselleştirilmesi esasına dayanır. On iki gün boyunca, Kerbela’da susuz can veren Hz. Ali taraftarları ile özdeşim kurmak için su içilmez, neşe ve eğlenceden kaçınılır. Çok sayıda kaçınma ve uygulamanın da eşlik ettiği Muharrem orucu günlerinde, sembolik bir yas süreci geçirilir.
Muharrem orucunun tutulduğu süre boyunca, her akşam oruç açıldıktan sonra cem bağlanır. “Muharrem Cemi” şeklinde adlandırılan bu cemlerde, her akşam On İki İmamlardan bir tanesi ile ilgili bilgi verilir, Kerbela hadisesi anlatılır ve Hz. Hüseyin ile Kerbela’da can veren diğer mazlumlar için gözyaşı dökülür. On iki günün sonunda, aşure pişirilerek dağıtılır. Yine on iki günlük süreç sona erdikten sonra, İmam Zeynel Abidin’in Kerbela olayından sağ olarak çıkmış olmasına şükreder mahiyette “şükür kurbanı” kesilerek dağıtılır. Kurbanın kesildiği akşam, daha büyük ölçekli bir Muharrem Cemi yapılır.
Kurban Bayramı Cemi
Kurban Bayramı Cemi, Alevi-Bektaşi ritüelleri içerisinde, yıllık döngü esasına göre tanzim edilen ritüelik yapılar içerisinde yer alır. Öğreti cemleri gibi Kurban Bayramı Cemi de katılacak kişide ikrârın aranmadığı, gönül rızası olan, dileyen bütün canların bulunabileceği cemlerdir. Kurban Bayramı Cemi bağlamında, ritüelik hizmetlerin tamamı gerçekleştirilmez, çerağ ve süpürge hizmetleri görülmez.
Kurban Bayramı Cemleri; genellikle bayramdan bir gün önce, arife gününü bayram sabahına bağlayan gece ve bayramın birinci gününün sabahı olmak üzere iki defa toplanılarak gerçekleştirilir. Kurban tığlanacaksa yöre ve ocaklara göre değişiklik göstermekle birlikte arife günleri tercih edilir. Ağuiçen ve Kureyşan ocaklarında Kurban Bayramı Cemi, bayramın birinci gününün sabahında yahut akşam bağlanır.
Nevruz Cemi
Alevi-Bektaşi inancında, Nevruz Bayramı ‘nın denk geldiği tarihin birden fazla anlamı vardır. “Yeni gün” anlamına gelen Nevruz, baharın müjdecisidir. Bunun yanında, Alevi-Bektaşiler için Nevruz Bayramı olarak kutlanan 21 Mart tarihi, Hz. Ali’nin doğum günü ve Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın evlendiklerin gün olması dolayısı ile de anlamlıdır. Nevruz, Alevi-Bektaşi çevrelerde “Sultan Nevruz” olarak adlandırılmakta ve 21 Mart günü bağlanan cem de “Sultan Nevruz Cemi” olarak anılmaktadır. Yaptığımız alan araştırmasında, Anadolu’da kimi yerlerde Alevi-Bektaşilerin dokuz gün Nevruz orucu tuttuğu bilgisine ulaşılmıştır. 21 Mart günü mezar ziyaretlerine gidildiğine, lokma dağıtıldığına, duaların okunduğuna da rastlanmıştır. Nevruz günü, özenli giyinilerek yemekler pişirilir. Nevruz orucunun sona ermesiyle 21 Mart’ı 22 Mart’a bağlayan akşam, Nevruz Cemi yapılır.
Nevruz Cemi erkânında, on iki hizmet mevcuttur. On iki hizmetin hizmet sahipleri de cemde hazır bulunmalıdır. Dede, usulüne uygun olarak cem bağlanacak yere gelir. Ayağa kalkmış canlara öncelikle dâr gülbangı verir. Postuna oturduktan sonra günün anlam ve önemine ilişkin konuşmalar yapan dede, Nevruz’ a dair huzurda bulunanlardan gelen soru olursa, bu sorulara cevap verir. Rızalıkların alınması ile cem başlar. Hizmet sahiplerinin çağırılması ve hizmet akışı, Abdal Musa Cemi ile aynıdır. Fakat söylenen deyişlerde ve okunan dua ve gülbanklarda, Nevruz teması hâkimdir. Ceme başlarken Fatiha ve İhlas sureleri genellikle Türkçe okunur. On İki İmamların isimleri zikredildikten sonra tekbir getirilir. Ardından tövbe duası okunur. Tövbe duasından sonra Nad-ı Ali duası okunur. Ardından secdeye varılır ve dede bu noktada secde gülbangı verir. Ardından tevhit okunur. Bir kez daha secdeye varılır ve dede tarafından secde gülbangı verilir. İkinci secdeden sonra, zâkir tarafından düvaz imamlar ile Hz. Ali’yi ve Nevruz’u anlatan deyişler söylenir. Üçüncü kez secdeye varılır ve dede tarafından secde gülbangı verilir. Ardından miraçlama okunur. Secdeye son kez varılır. Ardından semah hizmetine başlanır. Mersiyelerin okunmasının ardından münacat duası yapılır. Getirilen lokmalar dualanarak dağıtılır. Hizmet sahiplerine toplu gülbank verilmesinin ardından, “Oturan-Duran gülbangı” verilerek cem sır edilir.
Hızır Cemi
Alevi-Bektaşilikte Hz. Hızır’ın peygamber oluşuyla “nebi”, Allah’ın bütün sırlarına vâkıf olması ile de “veli” olduğu inancının hâkim olduğu ve Hızır’ın inanç sistemi bağlamında bir kült olma özelliği gösterdiğine daha önce işaret etmiştik.
Özellikle çetin kış şartları karşısında dua ederken Hızır’dan yardım isteyen Alevi- Bektaşiler, maddi-manevi her türlü güçlükte, Hızır’ı yardıma çağırmaları durumunda müşkül vaziyetin ortadan kalkacağına inanırlar (Tur, 2002: 550). Alevi-Bektaşi geleneği içerisinde, Hızır kültünün kültürel belleklerinde geniş yer tuttuğunun kanıtı niteliğinde çok sayıda ifade mevcuttur. Hızır kültü, ulu ozanların şiirlerinde de önemli bir yer tutar. Alevi-Bektaşilikte, Hızır kültü etrafında gelişen çok sayıda inanış mevcuttur. Hızır’ın yoksul ve yetimlerin evlerini ziyaret ettiği, girdiği rüyanın gerçekleşeceği, insan şeklinde dolaşabileceği inançları bunlardan bazılarıdır.
Hızır orucunun çıkış noktası ile ilgili çok sayıda rivayet mevcuttur. Bu rivayetlerden biri, Nuh Peygamber ile ilgilidir. İnanışa göre, Nuh Peygamber’in gemisinin fırtınadan kurtulmasının ardından şükretmek için gemide bulunanlar, üç günlük şükür orucu tutmuşlardır. Bir diğer rivayet, Hz. Ali ve Hz. Fatma ile ilgili olarak anlatılmaktadır. Rivayete göre, Hz. Ali ve Hz. Fatma, çocuklarının hastalanmaları üzerine üç gün oruç tutarlar ve her üç günde de oruçlarını açacakları sırada kapıları çalınır, her seferinde biri gelir ve onlardan yardım ister. Onlar da oruçlarını açacakları yiyecekleri yardıma ihtiyacı olan bu kişiyle paylaşırlar. İnanışa göre farklı görünümlerde gelerek Hz. Ali ve Hz. Fatma’yı sınayan, Hızır’ın kendisidir (Odabaş, 2016: 60). Alevi-Bektaşiler üç gün oruç tutarak bu orucu yaşatmakta, üç günün sonunda da bir araya gelerek Hızır Cemi bağlamaktadırlar.
Miladi takvime göre, Ocak ayının 14’ünde başlayıp Şubat ayının 17’sine kadar devam eden zaman dilimi, ocaklara ve bölgelere göre değişiklik arz etmekle birlikte, Hızır günleri olarak kabul edilir. Bu tarihler arasında, haftada üç gün Hızır’a şükranlarını sunmak için oruç tutan Alevi-Bektaşiler, orucun arkasından perşembeyi cumaya bağlayan akşamlarda Hızır Cemi bağlarlar. Hızır Ceminde edilen dualarda mutlaka Hızır’ın adı geçer.
Öğreti Cemi
Öğreti Cemi, İrşat Cemi olarak da bilinir. İrşat; tasavvufi anlamda, mürşit tarafından yolu sürdürmeye karar vermiş talibe yol gösterilmesi manasına gelir. Yola talip olan kişiye tasavvufi görgü, inanç önderleri tarafından edindirilir. Öğreti cemleri, daha ziyade yetişme çağında olan genç kız ve erkeklere dede tarafından Alevi- Bektaşiliğin temel inanç yapısının ve ibadet pratiklerinin aktarıldığı cemlerdir. Öğreti Cemlerinde, gençlerin ahlaki olarak da eğitilmesi, yolun edep ve erkânından haberdar olmaları amaçlanır. Dede, inanç ve ahlâk yapısına ilişkin çeşitli hususlarda bilgilendirici konuşmalar yaparak nasihatler verir. Katılım gösteren taliplerin sorunları, sıkıntıları da öğreti cemi bağlamında konuşulan konular arasındadır. Öğreti Cemi ritüeli için genellikle perşembe akşamları toplanıldığı gibi yaşam koşullarının daha güç olduğu büyükşehirlerde haftaiçi bir araya gelinememesi dolayısıyla cumartesi ya da pazar günleri de toplanılabilmektedir.
Dârdan İndirme Cemi
Alevi-Bektaşi inanç ve kültür yapısı içerisinde, ölüm ve ölümden sonraki yaşamla ilgili inanç ve pratiklerin kaynağı tasavvuf düşüncesinin yanı sıra eski Türk inançları ve yurt tutulan Anadolu’nun kadim kültürlerinin birleşiminde aranmalıdır. Farklı inanç ve kültürel kaynaklardan beslenerek kendine özgü bir yapı kazanan ölüm düşüncesi, ölen kişinin biçimden kurtulup öze ulaşacağı, Hakk’a kavuşacağı görüşü üzerine inşa edilmiştir. Alevi-Bektaşilikte, ruhun ölümsüzlüğüne inanılır; ölümle birlikte kişinin don ya da kalıp değiştirmek sureti ile ruhun bir bedenden başka bir bedene geçebileceği düşüncesi hâkimdir (Çıblak, 2013: 273). Bu düşüncenin somutlaşmış şekli, “Dâr Erkânı” adı ile de bilinen “Dârdan İndirme Cemi”dir. Ölen ikrârlı talibin musahibi aracılığıyla geride kalanlarla hesabının görüldüğü, rızalığının alındığı bu ritüel, Alevi-Bektaşi inancındaki ölümden sonraki hayat düşüncesi ile temellendirilmiştir. Dârdan İndirme Ceminde ölen kişinin ardında bıraktığı borçların, dargınlıkların, kapanmamış hesapların olup olmadığı sorgulanır ve eğer varsa bunlar, bağlı bulunduğu ocağın dedesi tarafından çözüme ulaştırılır, bu sayede ölen kişinin ruhunun Hak katında huzura ereceğine inanılır.
Dâr kurbanı, musahiplerden birinin Hakk’a yürümesi durumunda, rızalık için tığlanan kurbanın adlandırılmasıdır. Dâr kurbanının yapılmasındaki amaç, ölen Alevi bireyin geride bıraktığı dünya ile olan hesabının kapatılmasıdır. “Dâr Kurbanı Cemi”, ölen musahipli bir Alevi bireyin ölümünün üzerine yol kardeşleri ile helalleştirilmesi amacıyla icra edilir. Eğer ölen kişi musahibi olmayan bir bireyse yahut ölümünden önce düşkün ilan edildiyse Dâr Kurbanı Cemi yapılmaz. Bu cem ritüeli, ölen ikrârlı birey için icra edilen son cem ritüeli olma özelliği gösterir. Dâr Kurbanı Cemi de on iki erkân ve on sekiz hizmet üzerine icra edilir. Cem ritüelindeki hizmetlerde seccade üzerinde kurban sahiplerinin sorgu anı ve dâra durmaları dışında icra edilen bütün inanç pratikleri, Dâr Kurbanı Ceminde de aynıdır. Dâr Kurbanı Ceminde ölen kişinin Dâr Kurbanı hizmetini kim görecekse o seccadeye çıkar. Genel olarak ölen kişinin yaşıyorsa dârına musahibi, hayatta değilse de çocukları çıkar (Ersal, 2016a: 449, 451).
İnsan-ı Kâmil Anlayışı
“İnsan-ı Kâmil”, kâmil, tamamlanmış, bilgili, yetkin insan anlamına gelen, tasavvufî bir terimdir. İnsanın özünü eğiterek nefsini yenmesi, yüceltilen tutum ve davranışlarla donanması sürecinin sonunda ulaşabileceği bir mertebe olan kemalet mertebesi, Alevi-Bektaşi inancında, ulaşılabilecek son aşamadır. İbadet yaşantısının tasavvufî bir içerik arz ettiği Alevi-Bektaşi inanç sisteminde icra edilen tüm ibadetler, insanın kendini, özünü bilmesine yöneliktir ve temelde hepsi insanın kâmil insan olmasını amaçlar.
Alevi-Bektaşi inancına göre, insanın Tanrı’yı bilmesinin yolu kendini bilmesinden geçer; ancak kendini bilen kişi Tanrı’yı bilebilir. Kendini bilmek, sabırla olgunlaşılması, edeb ile yaşanması ile mümkündür. Kin, kibir gibi nefsin marazlarından uzak, toprak gibi alçakgönüllü olan insan, kâmil insan olmak için gerekli olgunluk seviyesine ulaşmış demektir. Kendini bilen insan, insan-ı kâmildir ve bu özelliğiyle Tanrı katında muteber bir kimsedir. Tanrı’nın insandan ulaşmasını istediği mertebe de insan-ı kâmil mertebesidir ve tüm peygamberler, velîler, erenler insan-ı kâmildir (Bal, 2014: 260).
İnsan-ı kâmil anlayışı ve öğreti bağlamındaki değeri, Alevi-Bektaşi şiirinde de sık işlenen temler arasında yer alır. Kaygusuz Abdal’ın şu dizeleri, yaratıcıyı kendi özünde bulan kâmil insanın Tanrı katındaki değerinin altını çizer niteliktedir:
“Hakk’ı ol buldu bildi cân içinde
Kâmil insan odur insan içinde
Ol insandur hemân Hakk’un emîni
Dâyim Hak iledür anun yakîni” (2009: 111)
Güruh-u Naci Anlayışı
“Güruh-u Naci”, kurtarılmış, seçilmiş topluluk anlamlarına gelen bir terkiptir. “Fırka-yı naciye” olarak da bilinen “Güruh-u Naci”, İslamî akideyi doğru bir biçimde kabul eden ve yaşayan topluluğa işaret eder. Güruh-u Naci, “kurtuluşa eren, ahiretteki her türlü azabtan beraat ederek, necatını, kurtuluşunu eline alan, diğer bir ifade ile Kur’an-ı Kerîm’in hükümlerini kabul ve tasdik etmekle onlara uyan, Hz. Peygamberin ve ashabının yolunu aynen takip eden büyük topluluk, cemaat demektir.” (Gökbel, 2019: 301). Doğru yaşantı biçimi, Güruh-u Naci mensuplarının “kurtarılmış topluluk” olarak anılmasının sağlayıcısıdır.
Hz. Muhammed’in Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadisinde, . Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, kurtuluşa eren fırka (Fırka-yı Naciye) dışında kalan yetmiş iki fırka Cehenneme gidecektir.” demiş, kendisine fırka-yı naciyenin kimler olduğu sorulduğunda ise “Benim yürüdüğüm yola ve bu yolda beni takip eden ashabımın yoluna uyanlardır.” (Gökbel, 2019: 301) şeklinde tarif etmiştir. Alevi-Bektaşiler, işaret edilen Güruh-u Nacinin kendileri olduğuna inanırlar. Alevi-Bektaşi inancında, Tanrı’nın razı olduğu, hidayete erişmiş bir topluluk olarak görülen Kırklar ile olan münasebetleri ve yollarının Hz. Muhammed ile ashabının yolu olduğuna ilişkin kabulleri dolayısıyla “kurtuluşun” Tanrı tarafından kendilerine müjdelendiği görüşü hâkimdir. Bu inanışın izlerine Alevi-Bektaşi dua, gülbank ve tercüman metinleri ile Alevi-Bektaşi şiirinde de rastlanır. Alıntılayacağımız car hizmeti tercümanı, Güruh-u Naci anlayışının yansıdığı metinlere örnek olarak gösterilebilir.
“Güruh-u Naciyim, Kırklar Meydanı’nda süpürgeciyim. Süpürgeci Selman, kör olsun Mervan, carımıza yetişsin Mehdi-i Sahib-i Zaman. Allah, eyvallah. Nefes pirdedir!” (KK9)
Dört Kapı Kırk Makam Anlayışı
Alevi-Bektaşiliğin felsefi ve ahlaki boyutlarının biçimlenmesi noktasında, “Dört Kapı Kırk Makam” şeklinde anılan tasavvufi anlayışın büyük payı vardır. Bir çeşit ahlak felsefesi olarak değerlendirebileceğimiz bu anlayış, kendi içinde sistemli bir yapı arz eder. Bu yapı, ahlaki önermeleri olan bir yapıdır ve Alevî Bektaşi inancının etik boyutunun biçimlenmesi noktasında son derece etkilidir. Dört kapı, sırasıyla: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikattir (Coşan (haz.): 1990). Bu dört kapı, insan-ı kâmil olmak ve Tanrı’ya ulaşmak için tarikat mensubunun sırasıyla geçmesi gereken aşamalara işaret eder. Ancak bu dört kapıdan layıkıyla geçebilen kişi tarikat ehli olabilir. Dört kapı kırk makam anlayışı uyarınca her kapı on makamdan oluşur. Her makamda tasavvuf ehlinin yerine getirmekle yükümlü olduğu hususiyetler vardır. Bir kapıdan diğerine geçiş ancak makamların tamamının gerekliliklerini yerine getirmekle mümkündür.
Hacı Bektaş Veli, Makâlât adlı eserinde kapıları ve makamlarını tek tek sıralayarak bilgi verir. Şeriat kapısının birinci makamı iman etmektir. İkinci makam: ilim öğrenmek; üçüncü makam: namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, gücün yetiyorsa hacca gitmek, seferberlik zamanı düşmana karşı gelmek ve cenabetten temizlenmektir. Dördüncü makam: helal kazanmak ve faizi haram bilmektir. Beşinci makam: nikâh kılmaktır. Altıncı makam: hayz ve loğusalıkta cinsi münasebeti haram bilmektir. Yedinci makam: sünnet ve cemaat ehillerinden olmaktır. Sekizinci makam: şefkattir. Dokuzuncu makam: temiz yemek, temiz giyinmektir. Onuncu makam: iyilikten yana olup yaramaz işlerden sakınmaktır.
İkinci kapı, tarikat kapısıdır. Tarikat kapısının ilk makamı, pirden el alarak tövbe etmektir. İkinci makam: mürit olmak; üçüncü makam: saç kesip sakal tıraşı olmak ve elbise değiştirmektir. Dördüncü makam: nefis ile savaşarak olgunlaşmak ve pişmektir. Beşinci makam: hizmet etmek; altıncı makam: korkudur. Yedinci makam: ümit etmektir. Sekizinci makam: hırka, zenbil, makas, seccade, subha, ibrat ve asadır. Dokuzuncu makam: sahip-makam, sahip-cemiyet, sahip-nasihat ve sahip-muhabbet olmaktır. Onuncu makam ise aşk, şevk, sefa ve fakirliktir.
Üçüncü kapı, marifet kapısıdır. Marifet kapısının birinci makamı, ilimdir. İkinci makam: cömertlik; üçüncü makam: hayâ; dördüncü makam: sabır; beşinci makam: perhizkârlık; altıncı makam: korku; yedinci makam: edep; sekizinci makam: miskinlik; dokuzuncu makam: marifet; onuncu makam: kendini bilmektir.
Dördüncü kapı, hakikat kapısıdır. Hakikat kapısının ilk makamı, toprak olmaktır. İkinci makam: yetmiş iki millete bir nazarla bakmak, kimseyi ayıplamamaktır. Üçüncü makam: elinden geleni esirgememektir. Dördüncü makam: dünyada yaratılmış olan bütün nesnelerin kendisinden emin olmasıdır. Beşinci makam: mülk sahibine yüzünü sürüp yüzsuyunu (yaratılış sebebi olan Muhammed nurunu) bulmaktır. Altıncı makam: sohbette hakikat sırlarını söylemektir. Yedinci makam: seyr-i sülüktür. Sekizinci makam: sır; dokuzuncu makam: münacat; onuncu ve son makam: Çalap Tanrı’ya ulaşmaktır (Coşan (haz.), 1990: 10-20).
Hoca Ahmet Yesevî’nin Fakrname adlı eserinde yer verdiği Dört Kapı Kırk Makam anlayışı ile Hacı Bektaş Veli’nin Makalat eserinde sıraladığı kırk makamdan otuzu, aynı denilecek kadar birbirine yakındır. Diğer on tanesinin farklılığı ise ifade değişikliklerinden kaynaklanmaktadır (Güzel, 2002: 51). Alevi-Bektaşi inancının felsefi ve kültürel içeriğinin biçimlenmesi noktasında belirleyici olan dört kapı kavramı, erdemli bir yaşamın nasıl yaşanacağına yönelik ahlaki önermeler içerir. Birinci kapı olan Şeriat kapısı; insanın kendisini ve evreni tanıdığı, kendisinin ve yaratıcının farkına vardığı bir deneyimleme sürecine işaret eder. İkinci kapı Tarikat kapısıdır ve bu kapıya geçiş ancak Şeriat kapısının doğru idraki ile mümkündür. Tarikat mertebesinde ikrâr vererek edep erkân öğrenmek, yola talip olmak esastır. İkinci kapıdan yola girerek geçen talibin üçüncü kapı olan Marifet kapısında nefsini eğitmesi, insani zaaflarından sıyrılması beklenir. Dördüncü ve son kapı olan Hakikat kapısına ancak üç kapıdan layıkıyla geçen talipler ulaşabilir. Bu kapı artık insan-ı kâmil olma yolunda atılan adıma işaret eder. Talibin Hak ile bütünleştiği, tasavvuf görgüsünü tamamladığı, tenden geçip tine vardığı bu kapıya ulaşan kişi, artık yol göstermeli, irşat vazifesinde bulunmalı, bildiklerini aktarmalıdır. Dört kapı kırk makam anlayışı belirli anahtar sözcükler ile özetleyecek olursak: Şeriat Kapısı: iman; Târikat Kapısı: ibadet, Marifet Kapısı: irade ve Hakikat Kapısı: İrşat kavramları ile karşılanabilir.
Düşkünlük Kurumu
Düşkünlük kavramı, terim anlamını tasavvufî bağlamda kazanan bir kavramdır. Tasavvuf öğretisinde, şeriata yahut tarikata uymayan herhangi bir şeyi yapan kişi mürşidi tarafından yoldan düşkün olmuş sayılarak “düşkün” ilan edilir. Düşküne “yolsuz”; düşmeye ise “düşkün olmak”, “yolsuzluk etmek”, “yolsuz olmak” denilir (Gölpınarlı, 2017: 101). Alevi-Bektaşi inancında sosyal yaşantıyı düzenlemeye dönük uygulamalar da mevcuttur. İnanç sisteminin ahlaki boyutuna paralel olarak geliştirilen bu uygulamalar, insanlar arasındaki ilişkileri tanzim edip toplum hayatına biçim vermeye yöneliktir. Belirli kural ve kaideleri olması, sürdürülebilirliği ve kendi içerisindeki tutarlılığı dolayısıyla kurumsal bir yapı arz eden düşkünlük hukuku da Alevi- Bektaşi inanç ve kültür dairesi içerisinde inşa edilen, suç, kabahat ve adalet kavramlarının neliği üzerine sistemli önermeleri ve hükümleri bulunan, yaptırım gücü olan, teolojik ve sosyal bir yargı sistemidir.
Alevi-Bektaşilikte, dedelik kurumunun en önemli işlevlerinden biri, toplum içerisinde adaleti sağlamaktır. Adaletin toplum içerisinde tesisi için, suçlular tespit edilerek inanç önderleri tarafından yargılanır ve cezalandırılır. Böylelikle düzenin bozulması engellenmiş olur. Bir çeşit hukuksal kurum şeklinde ifade edilebilecek düşkünlük, toplumsal bir yaptırım ve kontrol unsurudur (Yaman, 2009: 203). Düşkünlük kurumu, “değerler sisteminin, normların korunması için gerekli olan yaptırımları belirlemekte ve bu yaptırımların uygulanışını düzenlemektedir. Etik değerler toplumsal yaşamın içinden çıkar. Toplum onları anlamlandırır ve yüceltir. Bu değerlerin yıpratılması, çiğnenmesi hoşgörü ile karşılanmaz. Alt kültür grupları, “büyük toplum”a karşı direnebilmek için güçlü hiyerarşi, sağlam norm sistemi oluşturmak zorundadırlar. Alevi-Bektaşiler de bu yolu seçmişler, kendilerine özgü, “büyük toplum”un sistemine alternatif olan sistemlerini kurmuşlardır.” (Bal, 1997: 64).
Düşkünlük hukuku çerçevesinde tayin edilen kural ve kaideler, Alevi-Bektaşi toplumunun güçlü ahlak yapılanmasının kanıtı niteliğindedir. Alevi-Bektaşi inancında kul hakkı kavramı son derece önemlidir. İslam dininin “Tanrı’nın kul hakkı hariç insanın diğer eksikliklerini affedebileceği” prensibine uygun olarak Alevi-Bektaşilikte, üzerinde kul hakkı olan kimseler ibadetlere katılamaz, toplumdan dışlanırlar. Ancak dede tarafından toplumun huzurunda o sorun çözülüp “düşkün kaldırma”, “yuğma” gerçekleştirildikten sonra tekrar katılmaları mümkündür. Cem başlamadan topluluk içerisinde sorunlar konuşulup halledilir. Dede ceme başlarken cemaate herkesin birbirinden razı olup olmadığını sorar. Yıllık görgüden geçen talipler, yapılan hatanın tekrarlanmayacağına dönük yemin ederler ve görgülerinin görülmesi ile manevi temizliğe ulaşmış olurlar. Böylelikle ceme katılabilir ve kurban lokması yiyebilirler (Yaman, 2009: 204).
Alevi-Bektaşi inancına mensup bir kimsenin düşkün ilan edilmesine sebebiyet veren durumlar şunlardır: haksız yere eşini boşamak, haram kazanç sağlamak, yalancı şahitlik yapmak, nefsine hâkim olmamak, hırsızlık yapmak, cinayet işlemek, vergi ve askerlik borcu gibi vatan borcunu ödememek, evlatlık görevlerini yerine getirmemek, insanlara zarar vermek, komşuyu incitmek, işçi ve yetim hakkı yemek. Bu suçlardan herhangi birini işleyen kişi “yol düşkünü” ilan edilir ve bu, Alevi-Bektaşilerce son derece küçük düşürücü bir durum olarak kabul edilir. Düşkün kişi, toplum tarafından dışlanır ve ailesi dahi ona sahip çıkamaz. Düşkün ilan edilen kişinin musahibi de manevi açıdan topluluk önünde, musahibinin işlediği suçtan dolayı sorumlu kabul edilir (Yaman, 2009: 205).
İkrâr ve Musahiplik Kurumu
Toplumsal Hayatı Düzenlemeye Yönelik Unsurlar
Alevi-Bektaşi inanç dairesi çerçevesinde, kapalı toplum yapısı özelliği göstermesinin bir sonucu olarak günlük yaşamın düzenlenmesi ile ilgili kendi içlerinde çözümler üretmek üzere sosyal kurumlar ortaya konulmuştur. İnanç öğretisinin kendi etik normları üzerine inşa edilen bu yapılar sosyal yaşantıyı düzenlemeye, insanlar arasındaki ilişkileri tanzim etmeye ve denetlemeye dönük olup kurumsal özellik göstermektedir. Alevi- Bektaşi inancına mensup toplulukların genellikle merkezi yapılanmalardan uzak yapı birimlerinde ikamet etme eğilimi gösterdiği dönem ve koşulları altında etkisi çok daha yoğun ve yaptırımları çok daha güçlü olan bu kurumların günümüz dünyasında etki alanları daralmıştır.
İçeriği, kural ve kaideleri geleneksel yapı içerisinde biçimlenen bu yapılar, kendi içerisinde tutarlık gösteren sistemli yapılardır. Teolojik boyutun sosyal yaşantıya dönük uygulamalarını içerdiğini ifade edebileceğimiz bu kurumlar, verdikleri yanıtlarla söz konusu inanç dairesinin ahlâki içeriğini de sistematize etmektedir. Alevi-Bektaşi inanç sistemi bağlamında ortaya konulan ve toplumsal hayatı düzenlemeye dönük yaptırımları olan bu yapılar: ikrâr ve musahiplik kurumu ile düşkünlük kurumudur.
İkrâr ve Musahiplik Kurumu
İkrâr olgusu, Alevi-Bektaşi inanç evreninde musahiplik kurumunu da içerisine alan ve yola girişi ifade eden bir kavramdır. Söz vermek anlamına gelen “ikrâr verme” ritüeli, söz konusu inanç dairesi bağlamında son derece önem arz eder. İkrâr olgusu altında, ikrâr alma ritüelini ve ikrâr alma ritüeli ile dâhil olunan musahiplik kurumunu ele almamız mümkündür. İkrâr alma ritüeli, Alevi anne babadan dünyaya gelen erkek çocuğuna uygulanan bir inanç pratiği olup hizmetlerini musahiplik kurumu üzerine icra eden Alevi ocaklarında görülür . Ocaklara göre ikrâr alma yaşı değişmekle birlikte, genellikle evlilik öncesi yahut on sekiz yaşından sonra ikrâr alınır. Musahiplik üzerine erkânlarını yapan ocaklarda, talip pir huzurunda iki kez ikrâr verir. Bunlardan ilki evlenmeden önce olandır. Bu ikrârın amacı, evlenecek bireyin dünyaya gelecek çocuğunun ikrârsız bir babadan dünyaya gelmemesi ve musahiplik ikrârının kapısının açılmasıdır. Evlenmeden önce verilen bu ikrâr, “tarikata aşılama” şeklinde anılır. İkrâr veren talip bu sözü verdikten sonra musahip olup yola gireceğini de belirtmiş olur. Bu ikrâr “bel ikrârı” şeklinde de isimlendirilir ve ele, dile, bele sahip olunacağına dair söz verilmesi esasına dayanır (Ersal, 2016a: 481).
Sözlük anlamıyla musahiplik, Arapça kökenli bir sözcük olup “sohbet, arkadaşlık eden kimse” ve “tatlı konuşmaları ile büyüklerin, özellikle padişahların güzel zaman geçirmelerini sağlamakla görevli kimselere verilen unvan” (2009: 1422) gibi anlamlar taşımaktadır. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü’nde musahibin anlamını: “Tarikat arkadaşı, yoldaş, birlikte nasip alan canlar, tarikata yeni giren müride yol gösteren ve erkân öğreten tecrübeli ve kıdemli mürit” (2012: 256) olarak verir. Alevi-Bektaşi geleneğinde musahiplik, birbirlerine yaşam boyu maddi- manevi yardımda bulunacaklarına, birbirlerini koruyup kollayacaklarına ve çeşitli sorumluluklarla birbirlerine bağlı kalacaklarına dair iki kişinin dinî bir temsilcinin önünde akit yaparak oluşturdukları, ikrâr kavramı etrafında biçimlenen kuruma işaret eder.
Musahiplik, Alevi-Bektaşi geleneği içerisinde yer alan ve pratiğe dönük düzenlemeleri barındıran önemli bir kurumdur. Hayat boyu sürdürülen yol kardeşliğine işaret eden kurumsal yapı, Alevi-Bektaşi çevrelerde günümüze dek yaşatılmış olup inanç sistematiğinin temeline oturtulmuştur. Etrafında gelişen çeşitli ritüelik uygulamalarla kültürel bir yanıt olma özelliği gösteren musahiplik, sistematik önermeler bütününü de içermesi bakımından ahlaka ilişkin bir yapıya işaret eder. Musahiplerin birbirlerine karşı görev ve sorumlulukları, ahlaki bir içeriğin varlığının göstergesidir. Musahipliğin gereklerini yerine getirme ve kuruma itaat, bireyin otonom bir varlık olarak iyiyi arzulamasından kaynaklanır.
Musahiplik, kişilerin cem ritüelinde dedenin önünde görgüsünün yapılarak ikrâr verip hayatının sonuna dek bu ikrâra bağlı ve kardeş kalacaklarına, birlik içerisinde yaşayarak birbirlerine yardım edeceklerine ve birbirlerinden yüz çevirmeyeceklerine dair etmiş oldukları büyük bir ant sonucunda kurulur. Musahiplik kurumu, Alevi- Bektaşi geleneğinin sürekliliğini sağlayan başat unsurlar arasında yer alır. Sosyal dayanışmayı perçinlemek açısından önemli bir işleve sahip olan musahiplik, “verili kutsal yasa hükmünce birbirine kardeş ilan edilmiş Alevîlerin birbirlerinden haberdar olmalarını, birbirlerinin tanımlanmış yanlışlarına engel olmayı, cemaatin sürekliliğini, birlik ve beraberlik içinde Dede merkezli olarak yürütmeyi mümkün kılmaktadır. Bu bağlamda oluşabilecek sınır ihlalleri, öğretiden (yol) sapma olarak değerlendirilmektedir.” (Subaşı, 2005: 29, 71). Söz konusu yaptırımlar ve düzenlemeler, musahiplik kurumunun salt etrafında oluşan ritüelistik uygulamalarla kültürel bir yanıt olma özelliği göstermediğini, aynı zamanda ahlak düşüncesine ilişkin önermeler taşıdığının göstergesidir.
Musahip olma yükümlülüğü, İmam Cafer Sadık’ın buyurduğuna göre yedi farzdan, yerine getirilmesi gereken yedi yükümlülükten birisidir. Talipler, üç sünnet ve yedi farzı bilmek ve tanımakla yükümlüdür. Farzların ilki ise bir musahibe sahip olmaktır. Farzlar, tarikat yapısının yedi temelini oluşturur ve onlara riayet etmeksizin cem ritüeline katılım sağlanmaz. Buyruk’ta musahiplik, Şeriat kapısından Tarikat kapısına geçişin simgesi olarak ifade edilir. Bireysellikten çıkarak toplumsallığa geçişi sembolize eden Tarikat kapısı, on makamdan oluşur. Buyruk’ta söz konusu on makam şöyle sıralanmıştır: “Kişiliğini bulmak, dayanışma, soy bilinci, toplumsal bellek, umut, seçim, uyum, eli açıklık, sevgi, dostluk ve hoşgörü.” (Bozkurt, 2015: 72-78). Makamların isimlerinden de anlaşılacağı üzere, tarikata girişin sağlayıcısı olan musahiplik kurumu, bireyin sosyal hayat içerisindeki konumlanışını tayin etmeyi amaçlar.
Musahip sahibi olmanın Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin yolundan gitmek olarak ifade edildiği Buyruk’ta, Tarikat kapısından geçişin bireysel olamayacağının, kardeşlik andı ile iki aile olarak girileceğinin ve yol kardeşliği andının yaşam boyu bağlayıcılığı olan kutsal bir ant olduğunun altı çizilir. Dış dünyaya karşı toparlayıcı bir değerler bütününe işaret eden musahipliğin ilkelerinin bozulması, anda riayet etmeyen kişinin toplum dışına itilmesine ve düşkün ilan edilmesine sebebiyet verir. Geleneğe göre her Alevi, Hak yoluna girmeden önce musahip tutmak durumundadır. Ekonomik yardımlaşmayı da içeren musahiplik, bir dayanışma kurumudur. Buyruk’ta musahipliğin iktisadi yaptırımına ilişkin: “Yolkardaşları birbirine paralarını alıp verirken paralarını saymayacaklardır. Biri yoksul düşerse öteki elinden tutacaktır. Birinin işi bozulsa öteki yardıma koşacaktır. Biri anaparasını kaybetse öteki öz parasını onunla bölüşecektir. İnancın ilkelerine göre, kardeşler malı mana canı cana katacaklardır.” (Bozkurt, 2015: 73) ifadeleri yer alır. Söz konusu ifadelerden de anlaşıldığı üzere musahiplerin birbirlerine karşı yükümlülükleri, bir çeşit sosyal dayanışma ağı oluşturur.
Buyruk’ta musahiplerin çocuklarını birbirlerinden ayırmamaları gerektiği vurgulanır ve bu gereklilik verilen örnekle somutlaştırılır. Sözgelimi, ırmaktan geçerken kendi çocuğu ile musahibinin çocuğu boğulma tehlikesiyle karşılaşırsa kişi kendi çocuğundan önce musahibinin çocuğunu kurtarmalıdır. Musahiplerin yaptıkları, hatta onların ergin olmamış çocuklarının yaptıkları dahi birbirleri için bağlayıcıdır. Musahipler birbirlerini yanlış yapmaktan alıkoymakla yükümlüdür (Bozkurt, 2015: 73, 74).
Kurban Kültü
Kurban, Alevi-Bektaşi inanç sisteminin merkezinde yer alan ve kökleri, İslamiyet öncesine dayanan bir kült ve ritüel olma özelliği gösterir. Jean-Paul Roux, eski Türklere ait ilk dönem metinlerinde dahi “adak adama” kavramına rastlandığına dikkat çeker. Roux’nun ifadesi ile adak, gerçekleşmesi istenen dilek ve isteklerin olması durumunda yahut himaye altına alınmış olmak karşılığında edilen bir çeşit teşekkür mahiyetindedir. Kurban merasimini genellikle hükümdar, özel olarak yetkilendirilmiş bir devlet büyüğü yahut deneyimli bir şaman yönetir (2011: 88).
Alevi-Bektaşi inanç sisteminde “kanlı” ve “kansız” olmak üzere iki türlü kurban anlayışı mevcuttur. Kanlı kurban, hayvanın kesilmesi, kan akıtılmasına verilen isimdir. Kansız kurban ise kan akıtmadan çeşitli yiyecek ve içeceklerin dağıtılması, sunulmasıdır. Alevi-Bektaşi inanç sisteminde “kanlı kurban” kozmosu, düzeni sembolize eder. Alevi inancında ocaklararası farklılıklar olmakla birlikte, genellikle Musahip Kurbanı Cemi ritüelinde kurbana ait yürek ve ciğer, dede ve musahip olan kişiler tarafından yenilir. Yine Keçeci Baba gibi kimi ocaklarda kurbanın “döş” adı verilen kısmının dedeye, kürek kemiğinin olduğu kısmınsa zâkire verildiği bilinmektedir. Kurban derisinin ve kafasının âşığa verildiği ocaklar da mevcuttur (Köse, 2017: 162). Kurban ritüelinin bu denli sistemli gerçekleştirilmesi, hangi parçasının hangi hizmet sorumlusuna verileceğinin belli olması, özel bir yöntemle gömülmesi gibi detaylar, kurban kültünün Alevi-Bektaşi inanç sistemi bağlamındaki yerinin genişliğini kanıtlar niteliktedir.
Alevi-Bektaşi inancında, kurban kavramı etrafında geniş bir ritüelik anlam alanı geliştirilmiştir. Kurban, Alevi-Bektaşi inancında “lokma” ve “tercüman” isimleri ile de karşılanır. Cem ibadetinin de merkezinde yer alan kurban ritüeli, tığlanma zamanına yahut nedenine uygun olarak “ikrâr kurbanı, dâr kurbanı, yıl kurbanı, musahip kurbanı, yol kurbanı” gibi isimlerle anılır. Alevi-Bektaşi ibadetlerinde kurban ritüeli, cemdeki diğer ritüelik uygulamaların önüne geçer ve cem ritüelinin adlandırılmasında da kullanılır. Yapılan alan araştırmasında, “Musahip Cemi” yerine “Musahip Kurbanı Cemi”; “İkrâr Cemi” yerine “İkrâr Kurbanı Cemi” gibi kullanımlara rastlanmıştır.
Alevi-Bektaşilikte kurbanın tığlanıp dağıtıldığı ritüelik bağlamların farklılığını ifade etmek için kullanılan, içeri kurbanları ve dışarı kurbanları şeklinde iki ayrı adlandırma söz konusudur. İçeri kurbanları ila kast edilen, lokmanın dışarı çıkmadığı, kurbanın cem bağlanan yerde tığlanarak yalnızca cem erenleri arasında dağıtıldığı kurbanlardır. Bu bağlamda; Görgü Kurbanı, Muharrem Orucu Kurbanı, Düşkün Kaldırma Kurbanı, Abdal Musa Kurbanı, Dârdan İndirme Kurbanı ve Musahip Kurbanı içeri kurbanları olarak sıralanabilir. Dışarı kurbanları ise tığlanan kurbanın cem ritüeli bağlamının dışında da dağıtıldığı kurbanlardır. Bunlar: adak kurbanı, Hızır kurbanı, Nevruz kurbanı, Hıdırellez kurbanı, Kurban Bayramı kurbanı şeklindedir.
Alevi-Bektaşi inanç sistemi içerisinde kurban ve cem ritüelleri arasında semantik bir ilişki mevcuttur. Kurban, cem ritüelinin odağını teşkil eden bir kavramdır. Cem ritüeline bağlı olarak sunulan kurbanlar, diğer zaman ve mekânlarda sunulan kurbanlara göre farklı algılanır. Ceme bağlı sunulan kurbanlar ile ceme bağlı olmadan sunulan kurbanlar, müstakil yapı ve işlevleri ile anlamlı hale gelir ve bu yapısal- işlevsel durum, inanç yapısının dinamizminin sağlayıcısıdır (Köse, 2019: 171-172). Alevi-Bektaşi inanç sisteminde ritüelik yapıların merkezinde kurban olgusu yer alır; kurbansız cem bağlanmaz.












