Ana Sayfa Blog Sayfa 165

Beğdili Türkmenleri ve Rakka Mezâlimi*

0

İsmail Onarlı / Ali Kenanoğlu
Beğdili Türkmenleri ve Rakka Mezâlimi*
Giriş
Oğuz Türkmenleri tarih boyunca münferiden yaşamamışlardır. Töre / tüzelerine uygun, tarihsel gelenekleriyle örtüşen, dikey örgütlü bir sosyal yapı kapsamında toplu olarak yaşamışlardır. Bu sosyal ve siyasi yapının coğrafi çerçevesi içinde “El (il)” sözcüğünü kullanmışlardır. Belirli dönemler El yerine Budun ya da Ulus kavramlarını da kullandıkları olmuştur. Elin, boyun, oymağın, obanın, ailenin yerleşim alanına “yurt” denilmiştir. Bu bağlamda; “eline, beline, diline sahip ol” özdeyişini, somut biçimde yaşama geçmesi için “Tüze”leştirmişlerdir. Eline: Yurduna sahip ol. Beline: Türk soyuna sahip ol. Diline: Türkçe’ye sahip ol. Bu üç maddi ve manevi değere Türkmenler canları pahasına da olsa tarihin her döneminde sahip çıkmışlardır. Bu üç ilke “Türkmen Tasavvufu” açısından erdemliliği ve etik bir duruşu da ifade etmektedir. Orta-Asya Türk Elllerinde Arapların yüzbinlerce katliamlarına, soylarına yabancılaşan Selçuklu ve Osmanlı yöneticilerinin kırımlarına rağmen Türkmenler bu “kara sevdaları”ndan vazgeçmemişlerdir. Tüm bu katliamlar Oğuz töresinin yok edilme savaşıdır. Türklerin kültürel genlerine yeryüzüne gelişleriyle birlikte “ulus olma bilinci” işlenmiş ve Oğuz Ata’dan gelen töre değişmez yasa haline gelmiş; tarih boyunca da bu “siyasi bilinci” nesilden nesile aktararak getirmişlerdir. En son bu bilinci yok etmek isteyenlere gereken cevap; Kurtuluş Savaşı ile verilmiştir.
Türklerin tarih sahnesine çıkışından günümüze değin; Türk ulusal yapılanmasında boy, oymak, oba, aile sistemi çok önemli bir yer tutmaktadır. Güler Tanyıldız’ın “Beydili’yi Ararken” (1) adlı duygusal makalesi böyle bir yazı yazmamızı gerekli kıldı. Bu yazımızda Oğuzların 24 boyundan biri olan Beydili boyunu elimizde bulunan kaynaklardan anlatmaya çalışacağız.

  1. Kızılbaşlık Nedir?
    Bir çok yazımızda (1a) değinmemize rağmen Alevilik-Kızılbaşlık nedir? Sorusunu bir kez daha yanıtlayalım. Kızılbaşlık teriminin kökenine ilişkin çok çeşitli görüşler vardır. Kızılbaşlık terimine özel anlam yükleyen ve kendisiyle özdeşleştiren Türkmenler olmuştur. Kızılbaş eşittir Türk’tür. Kürşat Karacabey, bu konuya ilişkin uzunca bir yazı yazmıştır.(2) Biz burada kısaca Aleviler, Kızılbaşlığı nasıl algılıyorlar ona değineceğiz. Farklı milletler inanç olarak kabullenseler dahi “Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık” Türklere özgü bir terminolojidir. Emel Esin ve İsmail Kaygusuz’un Çin, Arap ve Rus kaynaklarına dayanarak verdikleri bilgilere göre: Alevi terimini Orta-Asya’da Türkler ilk kez bugünkü anlamıyla 9. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra kullanmışlardır. (3) İslamiyeti, Türk töre ve inanç potasında eriten Türkler, yeni senteze (alışma)da, Emevi ve Abbasi İslam anlayışından ayırmak için, muhalefetteki Hz. Ali yanlı bir ifade ile Alevilik demişlerdir. Türk destanlarında Hz. Ali ile Gök-Tanrı özdeşleştirilmiştir.(4) Alevilik mezhepten ve tarikatten daha çok bir “akılcı tasavvuf yolu”nu içerir. Yüzlerce yıl süren göç dalgaları halinde Anadolu’ya gelen Türkler; akılcı inanç ekolüne sahip oldukları için Alevilik yeni anayurtlarında yetersiz kalır. Bu kavram yerine siyasi iktidarı da hedefleyen yeni bir terim ile kendilerini ifade ederler. O da Kızılbaşlıktır. Kızılbaşlık siyasetinin temellerini Hâce Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Balım Sultan (1458-1519/20) ile Şah İsmail Hatayî (1487-1524) atmışlar ve teorize etmişlerdir. Anadolu Alevi ve Bektaşi Türkmenlerinin derleniş ve toparlanışlarının birincisini, Baba İlyas Horasanî (?-1240); ikincisini, Sultan Hünkâr Hâce Bektaş-ı Veli (1209/10-1271/2); üçüncüsünü, Şeyh Bedreddin (1357-1420); dördüncüsünü ise Şah İsmail Hatayî gerçekleştirir.
    Kızılbaşlık siyaseti; Anadolu’da yapılan Seyyid Ocakları mensubu dedeler ile Türkmen aşiret ve oba beylerinin katılımıyla iki “Türkmen Kurultayı”nda somut uygulanabilir hale gelmiştir. Her iki toplantıya da Şah İsmail başkanlık etmiştir. Birincisi, Erzincan-Tercan’ın Sarıkaya yaylasında 1500 yılında gerçekleşmiş; alınan karar sonucu, “Safevi Türk Kızılbaş Devleti” kurulmuştur. İkincisi; yine Şah İsmail’in başkanlığında Sivas’ın Yıldızeli’ne bağlı Banaz-Bedirli arasındaki Sarıkaya yaylasında 1509 yılında yapılır. Bu toplantıda yeni kurulmuş devletin askeri ve politik stratejisi tartışılır. Devletin sınırları; Batı’da Fırat-Dicle Irmağı’ndan; Doğu’da Aral Gölü-Ceyhun Irmağı’na kadar ki coğrafi bölgeyi kapsayacak şekilde belirlenir. Bu iki kurultayla Kızılbaşlık toplum projesi ve devlet sistemi belirlenerek uygulamaya koyulur. Şah İsmail: “Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan, Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” der. Fakat bu Kızılbaşlık tasarımı, Şah İsmail’in 23.5.1524 yılında Hakk’a yürümesiyle son bulur. Safavi Türk Kızılbaş devlet erkinden, Türkmen Beyleri giderek dışlanır ve yerlerini, Selçuklulardan bu yana sürekli devlet yöneticisi çıkarmış Fars kökenli aristokrat ailelerden gelen bürokratlar ve Şii mollalar alır. Türkler yurdu olan bugünkü Güney Azerbaycan sömürge statüsünde kalır. Sonuçta Safevi Devleti bir Fars (İran) devleti olur.
    Şah İsmail sonrası Kızılbaş Türkmenler yer yer “muhalif düzeyde” başkaldırmalarına karşın başarılı olamamışlar, Osmanlı devlet yöneticileri kanlı bir şekilde ayaklanmaları bastırmıştır.(5) Anadolu Türkmen oymaklarının ve dede ocaklarının “Kızılbaşlık Toplum Projeleri” de Şah İsmail sonrası “ütopya” olarak yerini “Mehdi beklentisi”ne bırakır ve “tefekkür dönemi”ne girilir.(6)
    Avrupa devletlerinin azınlıklar meselesini dayatmasından sonra Osmanlı Devleti; 1839 Gülhane Hattı Hümâyûnu ilanına müteakip “Alevi Türkmenleri” İslam dairesinde kabul eder. Türkçülük akımıyla birlikte Alevi toplumunun öz Türk olduğu fark edilerek, İttihat ve Terakki Fırkasınca “ulusal organizasyona” tabi kılınarak başat konuma getirilir. En sonunda Kızılbaş Türkmenlerinin düşünü (ütopyasını); (anne ve baba tarafından) Karaman ve Kızılkoca Türkmenlerinden olan Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i kurmasıyla birlikte gerçekleştirir.
    Kızılbaşlık tanımına gelince: Alevi-Bektaşi inanç ve kültür öğretisinin, toplumsal yaşam tarzının; siyasallaşmış doktrinel adına ve devlet iktidarını amaçlayan stratejik hedefine; sosyo-ekonomik toplumsal kuramının uygulama düzeninin sistemine Kızılbaşlık denir. Yani Alevilik öğretisinin; toplumu bilgi ve becerilerisiyle yönetme, iktidar erkiyle uygulama modeline Kızılbaşlık sistemi denir.(7) Bugün ise Alevilik ve Kızılbaşlık özdeş hale gelmiştir.
    Destanlardan ve çeşitli kaynaklardan Oğuz Türkmenlerinin “kızıl börk”, siyah libas ve 40 cm. boyunda ökçesiz sivri burunlu “kızıl çizme”ler giydiklerini bilmekteyiz. İbni Bibi ve Fuad Köprülü; Babailer İsyanını, “Siyah libaslı, kızıl börklü, ayakları çarıklı” Türkmenlerin, Karamanoğlu’nun komutasında Konya’yı istila etmelerini, Bektaşilik cereyanını, Safevi İmparatorluğu’nun kurulmasını, Heterodoks göçebe hareketleri olarak değerlendirmektedir. Horasan’da, Selçuklu İmparatoru Sancar’a isyan eden Türkmenleri de aynı sosyal tipi temsil eden zümreler olarak değerlendirmektedir.(8)
    Ulâ’n bana Kızılbaş demiş, desin!
    Doğru söyler Yezit, isterse sövsün!
    İsterse Pir Sultanlar gibi assın!
    Hakk’a ayan kızılbaşım, Kızılbaş.
    Herkes bilsin ikiliği hiç sevmem,
    İkrar verdim, bir daha geri dönmem,
    İnsanım yolumdan ayrı hiç kalmam,
    Hakk’a ayan kızılbaşım, Kızılbaş.
    Başta Kızılbaş Ali, hem de Veli,
    Onların yüreği dağ gibi ulu,
    Bağrı kızıl yakut hem de kan dolu,
    Hakk’a ayan kızılbaşım, Kızılbaş.
    Şah Hatayi pirim benim çağlarım,
    Yüksünmedim kızıl çarık teperim,
    Kara libas ile cenğe giderim,
    Hakk’a ayan kızılbaşım, Kızılbaş.
    Onar Baba yarenimle hem hâlim,
    Başımda kızıl börk bağlı Türkmenim,
    Nâr-ı hâl içinde gökte uçmağım,
    Hakk’a ayan kızılbaşım, Kızılbaş.
  2. Genel Olarak Beğdililer
    Oğuzların Boz-Ok kolunun Yıldız-Han Oğullarından olan Beydili boyu; Kaşgarlı, Reşid ud-din ve Yazıcı-Oğlu’nun yapıtlarında Oğuz boyları listesinde yer almaktadır. Beydili, “Sözü değerli, büyükler gibi aziz” anlamındadır. Onkunu Tavşancıl kuşudur. Et bölüşümünde sünüğü “sağ umaca”dır. Kendine özgü özel damgası vardır. Beğdili, Oğuzların hükümdar çıkaran beş boyundan biridir, diyen Faruk Sümer; Harizmşahlar hanedanının bu boydan olduğu söylemektedir. Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri’nde 23 Beğdili yer adına rastlanılmıştır. Beğdili oymaklarının bir kısmı, Safevi Devleti kuruluşuna katılmışlardır. Beydili oymak ve obaları 14. – 16. yüzyıllarda Boz-Ulus ve Yeni-İl, Kuzey Suriye, İran, İç-İl bölgelerinde yerleşik ya da göçer olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.(9)
    A. Zeki Veli Togan:
    “Horezm Ülkesini Gazneliler’den sonra Selçuklular’a tabi valiler idare ettiler. Selçuklular’a tabi valilerden Oğuz Beğdili aşiretine mensup Atsız (1127-1156) yarı müstakil iken, oğlu İl Aslan (1156-1172) tam müstakil oldu; bunlar ve halefleri ayrı bir sülale sıfatıyla Batı-Türkistan’da, nihayet Halifeliğin tekmil şarkî kısmında hakim rol oynadılar. Horezmşah Alaeddin Tekiş (1172-1200), oğlu Alaeddin Muhammed (1200-1220) ve onun oğlu meşhur Celaleddin Horezmşah (öl. 1231) bunların büyük hükümdarlarıdır. Bu sülaleyi Çengiz Han ortadan kaldırmış ve Celaleddin ordusunun bakiyesiyle Azerbaycan’a gelmişken 1231’de orada Kürtler tarafından öldürülmüş ve askeri de Moğollar’dan kaçarak Anadolu’ya, sonra kısmen Suriye’ye geçmişlerdir, ki buralarda yine “Horezmliler” ismiyle maruf olmuşlardır”
    demektedir.(10)
    10 Ağustos 1230’da Erzincan-Yassı Çimen’de üç gün süren savaşta Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat’a yenilen Celaleddin Harezmşah askeri birliklerinin bir kısmıyla, Azerbaycan’a doğru çekilir. Daha sonradan toparlanan Celaleddin Harezmşah; Moğollara karşı savaşır. Moğol saldırılarına dayanamayarak Diyarbakır’a doğru kaçar ve tekrar Dersim’e gelir. Celaleddin Harezmşah; Palu İlçesi’nin Ohi Bucağı’nın yerli halkı olan Dümbelli Zazaları tarafından öldürülür. Bu olayı haber alan Dersim eteklerindeki Türk kabileler, Palu’ya inerek Celaleddin Harezmşah’ın intikamını alırlar ve cesedini alıp, Dersim Dağları’nın yüce bir noktasına defnederek türbe yaparlar ve “Sultan Baba” adını verirler.
    1231 Yılında Kürtler tarafından öldürülen Celaleddin Harzemşah; bazı kaynaklara göre Palu’da bazı kaynaklara göre ise Ahlat’ta Hakk’a yürür. Alevi söylencelerinde Palu Kürtlerince öldürüldüğü yönündedir. Celaleddin Harezmşah’ın ölümünden sonra Harezm beyleri, komutanları ve emirleri Selçukluların hizmetine girerler.(11) Bunların başında bulunan Kayır Han, Selçuklu sultanı Alaeddin’e bağlılık gösterip onun hizmetine girer. Yanında diğer Harezm beyleri olan Bereket, Yılanboğa, Canbirdi, Saruhan, Güçlühan da vardır. Emirlerin reisi olan Kayır Han, Ahlat civarındadır ve Selçuklu sultanı Alaeddin bu sığınmacılara Erzurum bölgesini tahsis eder. Onun yanındaki diğer beylere de bu bölgeyi paylaştırır. Konar-göçerlerden oluşan maiyyetleriyle bu beyler Erzurum’a hareket ederler. Harezmlilerin çoğu Erzurum ve Erzincan dağlarına parekente olmuşlardır. Anadolu Selçuklu hükümdarı 1. Alaeddin Keykubad bu Harezm Beylerinden Kayır Han’a Erzincan’ı, Bereket Han’a Amasya’yı, Güçlü Han’a Larende (Karaman)’ı, Yılanboğan’a Niğde’yi H. 629 / M. 1231/2 yılında ikta olarak verir. Alaeddin Keykubad 1237’de Sivası’da Kayır Han’a tevcih eder.(12)
    Halil Cin; İkta (Tımar) sistemi Hititlerden Osmanlılara değin Anadolu’da uygulanmış bir toprak düzenidir, demektedir.(13) Ömer Lütfi Barkan; Osmanlı İmparatorluğu’nda kolonizatör Türk dervişlerine ve kırlardaki zaviye sahiblerine toprak verildiğini belirtmektedir.(14)
    Selçuklu ve Osmanlı toprak düzeni çerçevesinde, Beydili oymak beyleri kendilerine bağlı aşiretleri ile birlikte yerleşik düzene geçerler. Beydili boyundan olan Hobyar Sultan’da bu dönemde bugünkü Tokat’ın Almus İlçesine bağlı kendi adıyla anılan köye yerleşmiştir.
    Anlatılanlara göre; Hobyar Sultan, Kemah-Erzincan yöresinde savaşlara katılmıştır. Muhtemelen bu savaş Yassıçimen Savaşı olabilir. İzmir’in Kemal Paşa (Nif) ilçesine bağlı kendi adıyla köy kuran Hamza Baba’da Harezm beylerinden Saruhanoğulları ile savaşlara katılmıştır. Daha sonra Manisa bölgesi Saruhanoğullarına “ikta” olarak verilmiştir. Sıraç toplulukların dini lideri olan Hobyar Sultan, adını Horezm-Beydili aşiretlerinin bir oymağından almış olabilir. Çünkü Hobyar ya da Hubyar Sultan’ın gerçek adı “Ahmet”tir.
    Sivas-Tokat-Amasya bölgesinde, 200’ü aşkın köyü kapsayan Beydili aşiretlerinin, 13. yüzyıldan bu güne kadar inanç merkezi olan “Hubyar Sultan Ocağı”, geleneksel “Atalar Kültü”ne bağlı Oğuzların yaşayan töresel organizmasıdır. Bu durumda Hubyar Sultan’ın dini önderden daha çok bir Türkmen Beyi olduğunu göstermektedir. Tokat-Sivas arasındaki Tekeli Dağı yöresi Hubyar Sultan’ın kurduğu zaviyeye bağışlanmıştır. Çünkü, bugün Tunceli’de hâlâ efsanevi dini önder olarak yaşatılan ve kutsanan Tujik Dağı’nın doruğunda ki Sultan Baba türbesi, Celaleddin Harezmşah’dır.
    Aynı şekilde Bayat Boyu beylerinden Şeyh Hasan’a da manevi misyon yüklenerek kutsanmış ve Arapgir Onar Köyü’deki türbesi korunarak bugünlere getirilmiştir. Anadolu’nun bir çok yerinde Oğuz oymak beylerinin türbeleri Selçuklu döneminde “Baba, Dede, Şeyh” takıları eklenerek, İslam öncesi Türk örf ve inanç motifine uygun hale getirilmiştir. Bu durum, eski bir uygarlıktan yeni bir sosyal düzene geçiş toplumlarında görülen tipik bir uygulamadır. Genel olarak her toplumsal değişim ve dönüşümlerde de görülmektedir.
    Heterodoks İslam anlayışında ve inancında olan Türkmen toplulukları Orta-Asya’daki kült ve kültürlerinide yeni “yaşam tarzları”na eklemleyerek günümüze değin yaştarak getirmişlerdir.
  3. Beğdili Oymaklarının Yerleşim Yöreleri
    Beydili topluluklarının bir bölümü 16. yüzyılda yerleşik düzene geçmesine karşın çoğunluğu göçer durumdadır. Rum Eyaleti 387 Numaralı 937 / 1530 Tarihli Defter-i Hakânî, Tokat-Sivas Livası kaydında Sıraçlar hakkında şu ibareler vardır: “Dede, Sarraçlu cema’ati bölüğü kethudası”, “Sarraç köyü-Zile kazası”(15) Bu durum da gösteriyor ki, o dönemde Beğdili Sıraçlarının başlarında “Dede” ünvanlı örgütlü bir topluluk vardır. Tokat-Almus Hubyar köyünden halen İstanbul-Okmeydanı Cemevi dedesi olan İlyas Demirtaş’ın anlatımına göre, 13. yüzyılda Tokat-Sivas yöresine gelen, Beğdili boyunun Hubyar oymağı olup; daha sonra diğer oba ve oymaklar gelmişlerdir. Beydili beylerini Hubyar Sultan karşılamış, onlar da aşiretleri ile dergâhın talipleri olmuşlardır. Çok daha sonra gelen Beğdili oymakları da aynı geleneği devam ettirmişlerdir. Beğdili Sıraç (Sarac-Sarraç) oymağıda yolak olarak Hubyar Sultan Ocağı’na bağlıdır.
    Tokat Hubyar Köyü’nün 1709 tarihli vesikalarda toprağa bağımlı bir yerleşim birimi olduğu belirtilmektedir.(16) Beğdili boyu obaları 18. yüzyılı başından itibaren Ankara’dan Sivas’a değin yerleşik tarım toplumuna geçerler. Sivas eyaletinde bulunan İlbeyli aşireti, 1840’da muhtelif köyler teşkil edecek surette çoktan yerleşmiş idi.(17) Cevdet Türkay’ın belirtiği oymak ve obaların adlarının bir kısmını Cengiz Orhonlu da araştırmasında saptamıştır. Biz burada sadece C. Türkay’ın eserinden vereceğiz.
    Cevdet Türkay, “Başbakanlık arşiv belgelerine göre, Osmanlı İmparatorluğu’nda; oymak, Aşiret ve Cematlar” adlı araştırmasında, Beydili boyunun oymak ve obalarınların yerleşim yörelerini şöyle belirtmektedir:
    “Ağdöğer: Rakka Eyaleti, Türkman taifesinden, Ağdöğer Oymağı, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Beğdili (Beğdilü), Beğdilli (Beğdillü): Sivas, Rakka, Kangal (Sivas), Adana, Halep, Kaş Kazası (Teke Sancağı), Tarsus Sancağı, Sis Sancağı (Adana Eyaleti), Ruha (Urfa),Trablus-u Şam Sancağı, Hama Sancağı; Türkman Taifesi.”
    “Sarac, Saraclı (Saraclu): Tokat, Kütahya, Manavgat Kazası (Alaiye Sancağı)”
    “Uğurlu Şeyh Oğulları nam-ı diger Şeyhlü: Ankara Sancağı, Türkman taifesinden. Uğurlu Şeyh Oğulları nam-ı diger Şeyhlü Aşireti, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Akkaş: Hamid Sancağı, Aksaray Sancağı; Türkman taifesinden; Akkaş cemaati Beğdili Aşiretindendir.”
    “Arab, Arablar, Arablı (Arablu): Sıvas, Meraş, Diyarbekir Eyaletleri, Menteşe Sancağı, Rakka Eyaleti, Anamur Kazası (İçel Sancağı), Adana, Edirne, Selanik Sancağı, Çorum Sancağı, Koçhisar Kazası (Aksaray Sancağı), Mardin Kazası (Diyarbekir Eyaleti), Zülkadiriye Kazası (Meraş), Bozok, İçel Sancağı, Alaiye Sancağı, Düşenbe Kazası (Alaiye Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Alaşehir Kazası (Aydın Sancağı), Erzurum, Adana havalisi, Saruhan Sancağı, Hezargrad Kazası (Niğbolu Sancağı), Antalya, Kütahya, Hama, Hums Sancakları, Çıldır Eyaleti, Gelibolu Sancağı, Şehirköy Kazası (Paşa Sancağı), Siverek Sancağı, Karaman, Uzuncaabad Hasköy Kazası (Çirmen Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Aydın Sancağı, Adala Ovası (Saruhan Sancağı), Yeni İl Kazası (Sivas), Göynük Kazası (Hudavendigar Sancağı), Arapgir Sancağı (Sivas Eyaleti), Divriği Sancağı (Sivas Eyaleti), Kars Eyaleti, Uluborlu ve Gönan Kazası (Hamid Sancağı), Ürgüp Kazası (Niğde Sancağı); Konar-Göçer Türkman Yörükani taifesinden. Beğdilli Aşiretinden olan Arablar Cemaati, İçel Sancağında iskân olunmuştur.”
    “Arablıibrahim (Arabluibrahim): Niğde,Halep, Ankara, Kengiri, Rakka Sancakları; Türkman taifesinden. Arablıibrahim cemaati, Beğdilü Aşiretindendir.”
    “Arablımersin (Arablumersin): Niğde Sancağı; Türkman taifesinden. Arablımersin Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Beğdili (Beğdilü-Beğdilli-Beğdillü); Halep Eyaleti, Yeni İl Kazası, Rakka Eyaleti, Gülnar Kazası (İçel), Adana, Kışehir, Canik, Karaman Sancakları, Danişmedli Kazası (Bolu Sancağı), Sivas, Çıldır, Kars Eyaletleri; Konar-Göçer Türkman taifesinden.”
    “Beğmişli (Beğmişlü): Sivas, Rakka, Karahisar-ı Şarki Sancakları, Behisni Kazası (Malatya Sancağı), Deyr-i Ruhye ve Selimiye Sancakları (Rakka Eyaleti), Hama Sancağı (Trablus-u Şam Eyaleti), Yeni-İl Kazası (Sivas Sancağı); Türkman Taifesinden. Beğmişli Cemaati, Beğdilli Aşiretindendir.”
    “Burak, Buraklı (Buraklu, Burak maa Çağıradak): Kars-ı Meraş Sancağı (Meraş Eyaleti), Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Menbüc Kazası (Rakka Eyaleti), Haran Nahiyesi (Rakka), Sivas, Halep, Rakka Eyaletleri, Tokat Kazası (Sivas Sancağı), Kete Kazası (Hudavendigar Sancağı), Adana, Tarsus, Sis, Karahisar-ı Şarki Sancakları, Timurhisarı Kazası (Siroz Sancağı), Yüreğir ve Sarçam Kazaları (Adana Sancağı), Zülkadriye Kazası (Meraş Eyaleti); Türkman Yörükanı Taifesinden. Buraklı Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Cece, Ceceli (Cecelü, Çeçeli Çeçelü): Çorum, Rakka, Aksaray Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Adana, Halep Eyaletleri, Gülnar Kazası (İçel Sancağı), Kengiri, Niğde, Aksaray Sancakları, Katar Kazası (Çorum Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Eyübeli Kazası (Aksaray Sancağı): Konar-Göçer Türkman Taifesiden. Ceceli (Çeçeli) Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Cihanbeğli (Cihanbeğlü, Cihanbeğlü nam-ı diğer Yedi boy): Haymana Kazası (Ankara Sancağı), Harpırt (Harput) Kazası (Diyarbekir Eyaleti), Kengiri, Çorum, Kütahya, Arabgir Sancakları, Diyarbekir, Rakka, Meraş Eyaletleri, Ankara Sancağı, Bozok Eyaleti, Tokat Kazası (Sivas Sancağı), Eğin Kazası (Arabgir Sancağı), Koçgirli Sancağı (Bozok Eyaleti), Hısn-ı Mansur Kazası (Malatya Sancağı), Kırşehir Sancağı, Kars, Çıldır, Sivas Eyaletleri, Çerkez Kazası (Kengiri Sancağı), Malatya Sancağı, Erzurum Eyaleti, Kehta Kazası (Malatya Sancağı), Çermik Sancağı (Diyarbekir Eyaleti); Konar-Göçer Türkman Ekradı Taifesinden. Cihanbeğli (Canbeğli) Cemaati, Beğdil Aşiretindendir. Cihanbeğlü Cemaati, Kütahya Sancağında vaki Sarısu ve Karaçam nam mahallelerinde iskân etdirilmiştir. Nam-ı diğer Yediboy Cemaatidir.”
    “Cırık, Cırıklı (Cırıklu): Rakka Eyaleti, Selmanlu-i Kebir Kazası (Bozok Sancağı), Anamur Kazası (İçel Sancağı), Düşünbe Kazası (Alaiye Sancağı), Adana Sancağı, Kars-ı Meraş ve Alaiye Sancakları; Türkman Taifesinden. Cırıklı Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Dengiz, Dengizli (Dengilü), Dengüz, Dengüzlü, Dangizler (Denizli, Denizlü, nam-ı değer Kara Koğa), Denizler: Budaközü Kazası (Bozok Sancağı), Kütahya, Adana, Meraş, Sivas, Arabgir, Selanik, Halep ve Rakka Sancakları, Zülkadriye Kazası, Denizli, Baklan Kazaları (Kütahya Sancağı), Mangalya Kazası (Silistre Sancağı), Gümülcine, Yenice-i Karasu Kazaları (Paşa Sancağı); Yörükan Taifesinden. Dengizli (Denizli) Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Diger Döğer; Rakka Eyaleti, Siverek ve Çemişgezek Sancakları, Adana, Sis ve Karahisar-ı Sahib Sancakları: Diger Döğer Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Dimlek, Dimlekli (Dimleklü, Dimekli,Dimeklü): Raka, Erzurum, Kars, Ahıska, Sivas, Malatya, Arabgir, Divriği, Diyarbekir, Bozok, Karaman, Kütahya, Aydın, Saruhan, Haleb, Hama ve Hums Sancakları; Türkman Taifesinden. Dimekli Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.
    “Elbeğli (Elbeğlü, İlbeğli, İlbeğlü, Meraş İlbeğlüsü): Birecik Kazası (Biret-ül Fırat Sansağı), Haleb, Sivas, Rakka, Kilis, Meraş, Ayıntab, Adana Sancakları, Merzifon Kazası (Amasya Sancağı), Zile, Yüzde Pare, Tokat Kazaları (Sivas Sancağı), Rumkal’al Kazası (Rakka Sancağı), Manboc Ravendan Nahiyesi (Haleb Sancağı); Türkman Taifesinden. Beğdili Aşiretine tabi olan Elibeğlü (İlbeğlü) Cemaati, göçebe taifesinden olmayub, zer’ve hars ile meşgul olurlardı. Tokat Voyvodolığı aklamından Sivas’da sakin İlbeğli Kabilesi 39 adet ma’mur kışlak ve 14 adet hali kışlakda sakin idiler.”
    “Göndüşlü (Gündüşlü), Gündeş, Gündeşli, (Gündeşlü, Güldeşli, Güldeşlü): Aydın, Saruhan, Kengiri, Menteşe, Meraş, Halep, Rakka, Erzurum, Kars, Ahıska, Çıldır, Sivas, Kırşehir, Teke Sancakları; Akhisar Kazası (Saruhan Sancağı), Sındırgı Kazası (Karesi Sancağı), İbsala, Malkara ve Keşan Kazaları (Gelibolu Sancağı), Kula Kazası (Kütahya Sancağı), Marmara-ı Aydın Kazası (Saruhan Sancağı), Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Evreşe Kazası (Gelibolu Sancağı), Alaşehir Kazası (Aydın Sancağı), Kavak Kazası (Canik Sancağı), Güzelhisar, Mağnisa Kazaları (Saruhan Sancağı), Eşme Kazası (Kütahya Sancağı): Konar-göçer Türkman Yörükan Taifesinden. Beğdili Aşiretine tabi olan Göndüşlü, Gündeşli Cemaati , konar-göçer makulesinden olmağla, tekalif-i örfiye ve şakka’dan muaf ve müsellemdir.”
    “Hubyar, Hubyarlı (Hubyarlu): Turgud Kazası (Konya Sancağı)”
    “Kadirî, Kadirli (Kadirlü), (Kadirlioğlu), Kadrili (Kadrilü): Rakka, Niğde, Arabgir, Divriği, Sivas, Malatya, Hama, Ana, Hums Sancakları, Selmanlu-i Sağî Kazası (Bozok Sancağı), Kırşehri Sancağı: Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Kadirli Cemaati, Beğdili Aşiretindendir. Kadirlioğlu Cemaati, Bozok Livası dahilinde Selmanlu-i Sağî Kazasında vaki Karagöl karyesine iskân olunmuştur. Mezkür cemaat, Kafirkıran Cemaatı içindedir.”
    “Karaşeyh, Karaşeyhler, (Karaşeyhli, Karaşeyhlü, Karaşeyhli Avşarı, Karaşıh): Sivas, Maraş, Diyarbekır, Kütahya, Saruhan, Karaman, Haleb, Rakka, Niğde, Arabgir, Divriği, Malatya, Kengiri, Kilis, Ankara, Aydın, Hama ve Hums Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Hısn-ı Mansur Kazası (Malatya Sancağı), Şiran Kazası (Erzurum Eyaleti), Selmanlu-i Kebir Kazası (Kırşehir Sancağı): Türkman Taifesinden. Karaşeyhli (Karaşıhlı) Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Kasım, Kasımlar (Kasımlı, Kasımlu): Rakka, Haleb Eyaletleri, Alacahan mevkii (Sivas Sancağının Kangal Kazasında), Kargı Kazası (Kengiri Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Saruhan Sancağı: Türkman Taifesinden. Kasım Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Kayas (Kayaslar, Kayaslı, “Kayaslu): Rakka, Aksaray, Niğde Sancakları, Koçhisar Kazası (Aksaray Sancağı): Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Kayas Cemaatı, Beğdilli Aşiretindendir.”
    “Kılıçbeğli (Kılıcbeğlü): Rakka, Erzurum, Kars, Ahıska ve Meraş Sancakları: Türkman Taifesinden. Beğdili Aşiretinden olan Kılıçbeğli Cemaati, bâ hatt-ı hümayun Rakka halalisine iskân olunmuşdur.”
    “Kırgıl, Kırgıllı (Kırgıllu, Kargıl, Kargıllı, Kargıllı): Rakka, Aksaray, Hama, Hums, Adana, Sisi ve Meraş Sancakları: Konar-Göçer Türkman Yörükan Taifesinden. Kırgıllı Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Kızılkoyunlu: Rakka, Karaman, Kırşehir Sancakları, Haymana Kazası (Ankara Sancağı), Bolvadin Kazası (Karahisar-ı Sahib Sancağı), Şam Havalisi, Ankara cıvarı, Irak, Sabanca ve İznik-mid Kazaları (Kocaeli Sancağı), Ayazmend Kazası (karasi Sancağı), Bergama Kazası (Hudavendigar Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Süleymanlı Kazası (Kırşehri Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı); Konar-Göçer Türkman Ekradı Taifesinden. Beğdili Aşiretinden olan Kızılkoyunlu Cemaati, senevi 300 guruş mal ile Ekrad-ı Lekvanik mukataası tevabiindendir.”
    “Kömec, Kömenc, Könec, (Kömecli, Kömeclü, Gömec, Gömecli, Kömeclü): Rakka Eyaleti, Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı); Türkman Taifesinden. Kömecli (Gömecli) Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Mîrzâ: Rakka ve Haleb Eyaletleri, Alacahan mevkii (Kangal Kazasında); Türkman taifesinden. Mîrzâ Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Perdeltacirlisi (Perdaltecerlisi): Rakka, Bilecik, Erzurum, Kırşehri, Bozok, Sivas, Karaman ve Diyarbekir Sancakları, Havran Ovası (Haleb Eyaleti); Türkman taifesinden. Perdel tacirlisi (Pardal tecirlisi) Cemaatı, Beğdili Türkman Aşiretindendir. 150 Hane olan cemaat-ı mezbure, Ruha (Urfa) ile Birecik beyninde vaki (Çermelik hanında iskân ve zer’ve hars ile meşgul iken, 120 senesinde firar ve Erzurum tarafına gidüb ve mirileri Rakka tarafından tahsil olunur iken, ahara malikane olmağla, bu tarafda olan bakiyyesi yankarına gitmişlerdir. Elyevm Kırşehir ve Bozok tarafında olurlar, deyu tahrir olunmuş.”
    “Sarac, Saraclar, (Saraclı, Saraclu, Salac): Şarkpâre ve Tokat Kazaları (Sivas Sancağı), Ünye Kazası (Canik Sancağı), Kütahya, Hamideli, Aydın ve Karahisar-ı Şarki Sancakları, Mut Kazası (İçel Sancağı), Düşenbe Kazası (Alaiye Sancağı), Geyve Kazası (Kocaeli Sancağı), Uşak Kazası (Kütahya Sancağı): Konar-Göçer Yörükan taifesinden.”
    “Tecerli-i Pardal, (Tecerlü-i Pardal): Karaman, Sivas, Kırşehir, Bozok ve Rakka Sancakları: Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Tecerli-i Pardal Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.”
    “Ulaş, Ulaşlı (Ulaşlu, Ulaşfakih), Ulaşlar: Adana, Tarsus, Meraş, Haleb, Karahiar-ı Şarki ve Rakka Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Ordu Kazası ( Karahiar-ı Şarki Sancağı), Zülkadriye Kazası (Meraş Eyaleti), Çatalca Kazası (Hasha-i İstanbul Sancağı), Diyarbekir Eyaleti, Yalakabad Kazası (Kocaeli Sancağı), Rumkal’a Kazası (Rakka Eyaleti): Türkman Yörükan Taifesinden. Beğdili Türkman Aşiretinden olan Ulaş (Ulaşlı) Cemaatı, Çukurova’da Kurdkulağı ile Burnaz Köprüsü mabeyninde vaki, Karaküfiler nam mahalle iva ve iskân etdirilmeleri içün, Divan-ı Hümayun’dan emr-i Şerifi tahrir olunmuştur.”
    “Yâdigârlar, Yâdigârlı (Yâdıgârlu): Rakka, Niğde, Sivas, Kütahya, Aydın, Saruhan, Karaman, Haleb, Hama ve Hums Sancakları, Avunya Kazası (Biga Sancağı), Keskin Kazası (Kırşehri Sancağı): Yâdigârlı Cemâatı, Beğdili Aşiretindendir.”(18)
  4. Toroslar’dan Iğdır’a Değin Beğdili Oymakları
    Ali Rıza Yalman “Cenupta Türkmen Oymakları” adlı eserinde; 1922 senesinin Şubat’ından başlamak üzere 10 yılını Türkmenler arasında geçirerek araştırma yaptığını yazmaktadır. 200-250 yıl önce Akdeniz bölgesine iskân edilmişlerdir.
    a) Yalman; Beydili Oymağı’nın 12 obasını şöyle sıralamaktadır:
    Türkiye’dekiler
    1) Ferhan’dinli (Kefer Sarı Köyü),
    2) Tirkenli (İnkılap K.),
    3) Şarkevi (Bostancık K.
    4) Karaşıhlı (Nizip Köyleri),
    5) Ulaçlı (Arkık K.);
    Suriye’dekiler
    6) Kazlı veya Şahmanlı (Çeke Köyü),
    7) Bekmişli (Belve K.),
    8) Güneç-Bayraktar (Taşkapı K.),
    9) Kadirli (Cübbin K.),
    10)Hacı Mahlı (Tileyli K.),
    11)Haydarlı (Taşlı K.),
    12)Çelebi (Kerpiçli Köyü).
    Ayrıca her obanında o dönemdeki reisini belirtmektedir.(19)
    Toroslar’ın Aladağ bölgesi Yüreğin Ovası’daki Beydili aşireti yerleşim yerleri ise: Sirkenli, Çakşırlı, Kesik, Çukurkamış, İncirli (burada Karakoyunlular çoktur), Adalı, Topraklı, Kırhasan, İsahacılı (bu köyde halkın çoğu Malatya’lıdır), Kırmıtlı köyleri. Maraş, Gaziantep, Çukurova ve İçel bölgesinde de yöre yöre Beydili obaları vardır.(20)
  5. yüzyılda Aydın’ın Alaşehir kasabasından Çukurova’ya gelen ve yazın Aladağ çıkan Horzum Oymağı için A. Yalman, “Bu oba sanki Türkistan’dan gelmiş yeni bir oymağı hatırlatmaktadır” diyerek; Maraş, Kozan, Niğde, Kayseri ve Sivas taraflarında da obalarının bulunduğunu belirtmektedir.(21) Bugün Beydili Sıraç toplulukları da giyim kuşamdan, geleneklerine kadar aynı özellikleri taşımaktadır. Horzum ya da Harezm denen bu obalar Beydili boyundandırlar.
    b) Nihat Çetinkaya, “Iğdır Tarihi” adlı eserinde, Beğdili Boyu oymak ve obaları ile igili aşağıdaki bilgileri vermektedir:
    “Türkmenistan Türkmenleri’nden Yavmut boyunun Ak oymağına bağlı kollarından biri “Sarıcalı” Türkmenleridir.
  • XVIII. Yüzyılda Azerbaycan’ın Karabağ Hanı Sarıcalu oymağındandır. Erdebil valisi Sarıcalı oymağındandır. Gence Vilayeti 1593 Tahrir Defteri’nde 24 Oğuz 8 Kıpçak boyundan biri Sarıcalıdır.
  • Gaziantep Beğ-Dili Türkmenlerinin Mürselli oymağına bağlı Saricalu adlı bir oba da bulunmaktadır.
  • Gaziantep’in Vasılı Köyünde oturan, Beğ-Dilli Türkmenleri’nin Kara-Şıhlı adlı bir oymağı bulunmaktadır.
  • Diyarbakır’ın Karacadağ’ında yaşayan Türkân aşireti, Beğ-Dili Türkmenlerine mensuptur.
  • Osmanlı kaynaklarında, Türkâni göçebe yörük oymakları, Ankara, Kütahya, Karaman, Erzurum ve Bozok’da; Türkânlı ve Türkânelli aşireti Ankara, Erzurum ve Rakka’da yerleştikleri kaydediliyor.
  • Türkân aşireti 24 Oğuz boyundan Beğdililer’e bağlıdır. Siverek Karakeçili aşiretinin bir oymağının adı da Türkân’ idir.
  • Türkân aşireti ile ilgili olarak, Ziya Gökalp görüşünü şöyle ifade eder: “Türkân gibi esasen Beğdili boyuna mensup Türk olduğunu bilen fakat Kürtçe konuşan bir Türk aşireti. ”(22)
  1. Beğdililerin Uluları Boz-Geyikli Dede ve Hubyar Sultan
    Faruk Sümer, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) devrinin ilk yıllarında Halep Türkmenleri arasında Beğdili kolunun 40 obadan oluşan ve başlarında beğ ünvanlı şahısların bulunduğu büyük bir Türkmen topluluğu olduğunu belirtmektedir. Bu kırk obadan 26. ve 27. sıradaki Beğdili obalarının din ve tarikat adamlarından meydana geldiği görülüyor. Bu obalardan birincisi Hoca Ali Şeyh adını taşımakta ve dört şeyh ailesinden müteşekkil bulunmaktadır. Defterde bu şeyhlerin “kadimden er OCAĞI olup, bir senede üç kelâmullah hatmedüp sevabın hazret-i Hüdâvendigâr’a (Kanuni) edâ ettikleri, duaları makbul kimesneler” oldukları kaydedilmiştir. Yine şeyhlerden müteşekil bulunan ikinci oba Boz-Geyiklu adını taşıyor. Bu oba mensuplarının “kadimden vâcib ur-riâye kimesneler” oldukları evlerine “kurban, çerağ gelür dervişler idikleri” ve “hem mezkur Beğ-Dili cemaatinin uluları oldukları” söyleniyor.(23)
    Ahmed Yesevi soyundan bir şeyh olan ve Elbeyli oymağının piri, Boz Geyikli Dede’nin türbesinin Mınıç kasabasından Kurudere’ye bir saat uzaklıkta olduğunu söyleyen A. R. Yalman, menkıbesini de şöyle anlatmaktadır:
    “Elibeyli’den çıkan Deli Ahmed’in sanına Boz-Geyikli derlermiş. Boz-Geyikli, bir gün, Urum’a, Hacı Bektaş’a gitmiş, Bektaşi olmuş, keramet göstermiş veli olmuş. Ordayken bir gün elindeki, çövenini (asasını) güneye fırlatmış, çöven şimdi türbesinin bulunduğu yere düşmüş, çobanlar bu çöveni almak istemişler, ama kimse yerinden kaldıramamış. Mavalı Aşireti kaldırırız demişler, develere bağlamışlar, develerin hepsinin beli kırılmış, sonunda Boz Geyikli kendi gelmiş, çövenini almış, böylece aşirette ulu olmuş. Hacı Bektaş Veli, yanındaki adamlarına mertebe vermiş. Boz Geyikli buraya geldiği için hernasılsa ona mertebe vermeyi unutmuş. Boz Geyikli asasını Hacı Bektaş’a doğru fırlatmış, asa gelirken Hacı Bektaş; Nurhak Dağı’na “Tut Ya Nurhak!” demiş. Asa Nurhak Dağı’nı yarmış, sonunda Hacı Bektaş mertebe vermiş ve Boz Geyikli’yi (Bişiri’yi) doğru yola getirmekle görevlendirmiş. Boz Geyikli Deli Ahmet, aslen Tokat’lı olup aşiretinin Rakka’da bulunduğunu bildiği için buraya gelmiştir.”(24)
    Bu söylenceyi Kara Hasan Efendi’den dinleyen A. R. Yalman; aynı zamanda resimler de çizdirmiştir. Bu resimler oymak damgalarıdır. Sıraç topluluklarının mezar taşlarında da benzer figürler vardır.
    Anılan söylencenin bir versiyonu da Tokat’ın Almus ilçesi Hubyar Köyü’nde türbesi bulunan Hubyar Sultan için anlatılmaktadır. Hubyar Sultan ve Boz Geyikli’inin de Ahmed Yesevi soylu olduğu anlatılmaktadır ve esas adları da Ahmed olup, Hacı Bektaş’ın halifelerindendirler. Yine her ikisi de Beydili boyundan ve Tokatlı’dırlar. Bu söylence bize şu çağrışımı yapmaktadır: Acaba bu iki kişi gibi gözüken ulu zatlar aynı kişi midir? Hubyar Köyü’nde ve Tokat-Sivas-Yozgat Sıraç topluluklarında anlatılan söylencelere göre Hubyar Sultan’ın 11 yıl Alanya ve Akdeniz yöresinde kalmıştır. Biz de bu söylencelerden hareketle bu zatların aynı kişi olabileceğini düşünüyoruz. Türbenin birisi makam (düşek) olabilir. Çünkü belgelerden anladığımıza göre Tokat-Sivas yöresinde iki tane Hubyar vardır. Biri 13. yüzyılda, diğeri 16. yüzyılda yaşamıştır. Güney’de yaşayan Beydili oymaklarını piri, bunlardan bir olabilir. Çünkü, Boz Geyikli’nin Tokatlı olduğu anlatılmaktadır ki bizim saptamamız da bir olasılıktır.
    1656 yılında Tokat’a gelen Evliya Çelebi, Seyahat-nâmesi’nde: “Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayırlı ve bereketli dualarıyla bu eski tarihi şehir: Alimler konağı fazıllar yurdu ve şairler yatağıdır” diye yazmaktadır. Yöre, Alevi-Bektaşilerin yoğun olduğu bir yerleşim alanıdır. Evliya Çelebi, bölgeyi dolaşır ve eyalet merkezi (Yeni-İl) içinde; “Sivas eyâletinin sancakları şunlardır: Amasya, Çorum, Bozok, Divriği, Canik ve Arapgir, Sivas sancağı paşa merkezidir” demektedir.
    F. Sümer, Yeni-İl’de yaşayan Beğ-Dili oymaklarının 3. Murad (1574-1595) devrinde kış gelince Halep bölgesine inerek kışladığın belirtmektedir.(25) Bu obalar arasında Sincan, Yellüce, Güneş gibi obalar vardır ki, halen aynı adı taşıyan Sivas’ta köyler bulunmaktadır. Yellice Köyü’nde Şeyh Şazeli Sultan Ocağı; Güneş Köyü’de de Garip Musa Ocağı vardır. Yine yöredeki onlarca köyde Türkmen Baba ve Dedelerinin türbeleri vardır. Bugün Beğdili boyu obalarının bir çoğunun Sünni olduğu görülse de eskiden Alevi olduğu anlaşılmaktadır. Doğanşar’ın birçok Sünni Türkmen köyü, kendilerinin önceden Alevi olduklarını söylemektedir. Gaziantep ve İçel bölgesindeki Türkmen köyleri de aynı şekilde süreç içinde baskılar sonucu Sünnileşmişlerdir. Maraş, Gaziantep, Urfa ve Diyarbakır civarında ise bazı Beydili Türkmenler aşiretleri; Osmanlı ve yerel Kürt aşiretlerinin baskıları sonucu hem Sünnileşmişler, hem de Kürtleşmişlerdir.
  2. Beğdili’nin Bazı Beyleri
    Aşiret iskânlarını organize etmek ve yönetmek amacıyla vali, sancak beyi, kadı, naip, katip, mübaşir, bey, iskânbaşı, kethuda gibi memurlardan oluşan bir iskân dairesi oluşturulmuştur. İskân hareketinde oymakları yönetmek amacıyla; boy veya oymaklardan birine mensup kişilerden “İskân-Başı” adıyla bir bey atanmaktaydı. Elimizdeki kayıtlara göre ilk tayin tarihi 1693 Şubat ayında olup, önce Bozkoyunlu oymağına mensup olan Firuz-oğlu Şahin Bey ondan sonra da kardeşi Kenan bey tayin edilmiştir.(26)
    Yeni-İl Beydili oymakları, H. 1101 / M. 1699 yılında Avusturya sefer-i hümayununa gelmeleri ferman olunarak, 150 atlı olarak, boy beğleri ve kethudaları, iş erleri deftere kayıt edilmişlerdir. Oymak beyleri şunlardır:
    · Firuz Beğ oğlu Şahin Bey,
    · Seyifhan Beğ,
    · Şedidoğlu topal Assaf Beğ,
    · Ebu Seyif oğlu Mirza İsmail Beğ,
    · Beğmişlü Ganem Beğ,
    · Kara Şeyhlü Kızıl İdris Oğlu Musa Beğ,
    · Kör Nasır Beğ,
    · Şeyh Musa Kethudası,
    · Yüz Hatem Ağaoğlu Hasan Beğ,
    · Şah İsmail oğlu Mehmet Beğ,
    · Bozkoyunlu Ahmet Kethuda,
    · Bozkoyunlu Murteza Kethuda,
    · Kara Şeyhlü El’is oğulları Kenan ve Kesal Bey
    · Kırgıl Yahya oğlu, . . . .
    · Döğerli Yedi Beğ, . . . . .(27)
    Tokat ve Sivas yörelerindeki Beydili mensubu köylüler, dedelerinin Osmanlı ordusu ile Rumeli’ye seferlere gittiklerini anlatılmaktadır. Yukarıda andığımız beylere ilişkin birçok rivayet vardır. Beydili Sıraçlarının bu dönemdeki önderi Kenan Şeyh’dir. Tokat ve çevre illerinde erkek adı olarak “Satılmış” adına çok rastlanılmaktadır ki; bu ad bir ihtimal Beydili beylerinden Pir-Budak oğlu Satılmış’dan gelmektedir. Üçyüzyıllık bir gelenek hâlâ yaşatılmaktadır.
  3. yüzyılın ilk yıllarından itibaren Bolu’dan Sivas’a kadar ki bölgede; emniyet ve aşayişin olmadığı, leventlerin ve başıbozuk zümrelerin, eşkıyaların köyleri yağmaladığı, yerel yöneticilerin halka zülmettikleri bir dönem başlar.(28)
  4. Türkmenlerin Zorunlu İskânının Nedenleri
    Cengiz Orhonlu 1691-1699 yılları arasında konar-göçer halkın hükümet tarafından iskân edilme sebeblerini şöyle açıklar:
  5. Konar-göçer ahalinin merkeziyetçi bir devlet nizamı ile bağdaşmayan hayat tarzları yüzünden yerli halka büyük zararlar vermelerini sona erdirmek…
  6. Harap ve boş yerleri imar etmek ve yeniden ziraate açmak…
  7. Diğer şakavet unsurlarına ve daha büyük zararlar meydana getiren göçebe gruplara karşı yerli ahaliyi, ekili topraklarını ve hayvanlarını muhafaza (etmek).
    Göçerler yaylak-kışlak mahalleri arasında gidiş geliş esnasında ekili toprakları hayvanlarına çiğnetip mahsülleri yedirmeleri devamlı tekerrür etmekte; köyler ve kasabaları tahrip etmekteydiler. Çoban ile saban arasında bir mücadele diyebileceğimiz bu göçebe hareketi; seyyar kütlelerin tahripkâr zaferleriyle sonuçlanmaktaydı. Devlet bu durumu sona erdirmek için; 11 Ocak 1691’den itibaren çeşitli ferman, hüccet ve emirler yayınlar. Bu kararların özeti şudur:
  8. Harap ve boş yerlerin yeniden imari ve ziraate açılması ve kaybedilmiş zirai gelirin kazanılması.
  9. Oymakları konar-göçer hayattan (Türkmanlık’tan) çıkarıp yerleşik hayata intibak ettirmek.
  10. İç emniyet bakımından güneyde, özellikle kuzey Suriye’ye doğru baskı yapan Aneze ve Şammar gibi Arap kabilelerin istilalarına karşı adeta bir muhafaza kuvveti sıfatıyla inzibat işlerinde kullanmak.(29)
    C. Orhonlu harita ve aratırmasında (30); Ahmet Refik de belgeleriyle (31) Beğ-dili boyu bütün obaları ile birlikte 1691 yılında Ağça-Kale’den Rakka’ya varıncaya kadar olan yerlerde, Belih Çayı kıyısında iskân olmak üzere emir aldı, derken; Yusuf Halaçoğlu, 1704 yılına kadar Beydilli Türkmenlerinin Rakka’ya iskân edilmek üzere sevk edildiğini ve bu yolda emr-i şerif verildiği görülmektedir, demektedir.(32) “Aşiret İskân Defteri”nden, 1693 yılından 1752 yıllarına değin zorunlu iskânın devam ettiği anlaşılmaktadır.(33)
  11. Ozanların Dilinden Beğdili
    F. Sümer şöyle demektedir: Böylece Beğ-Dili’nin güzel günleri sona ermiş, acı ve hüzünlü günleri başlamıştı. Rakka’ya iskânları emredilen Beğdili obaları Halep Türkmenleri arasındaki, o zamana kadar başka yerlerde yerleşmemiş obalar ile Yeni-İl’deki bütün obalar idi… Hepsi 3200 vergi evi ediyor.. Bir çoğu da çok sevdikleri Urum’a kaçmışlardır. Beğdil boyunun beği Firuz Bey ise İran’a kaçar. Firuz Bey için yazılan bir şiirde Alevilik’deki “Durna” kuşu ile “Semah” ritüeli yer alır:
    “Seherde avazın bağrımı deler
    Durnanın kanadı köz gibi yanar
    Kaldırmış kanadın yavru baş sanar
    Firuz Beğ Acem’e gitti durnalar.
    (. . . )
    Çağrışı çağrışı yayladan inin
    İnin Ayn-Elize bir semah dönün
    Beğden izin oldu koruya konun
    Firuz Beğ Acem’e gitti durnalar.
    (. . . )
    Rakka’dan kaçanlar şiddetle takip olunarak tekrar çöllerdeki iskân yerlerine getirilirler. Diğer Türkmen oymakları zamanla birer birer fırsat bulup iskân yerlerinden kaçtılar ise de kalabalık ve boy tesanüdünü muhafaza eden Beğ-Dililer Rakka’da kaldılar. İskânın icrasına Kadı-zâde Hüseyin Paşa başlamış ve Yusuf Paşa tamamlamıştır.(34)
    Taşdemir adlı ozan şiirinin bir kıtasında Yusuf Paşa için şöyle der:
    “Kadı-Oğlu Yusuf Paşa gelende,
    Yalan dünya benim derdi Beğ-Dili,
    Seksen bin evle Rakka’ya iskân olanda
    Tayı, Muvali’yi kırdı Beğ-Dili.
    (. . . )
    Taşdemir’im de söyler özünden,
    Methedelim Beğ-Dili’nin yazından,
    Ala Bucak Kettele’nin düzünden,
    Hamed ‘in sancağını bastı Beğ-Dili.”
    Rakka’da iskân olan Türkmenlerin Arap ve Kürt aşiretleriyle savaşlarını anlatan aşağıdaki şiir çok anlamlıdır.
    Rakka çöllerinden gelen gaziler
    Rakka’nın gonca gülü soldu mu?
    Yeniden bir haber duydum oradan
    Cerid Bekir öldü derler öldü mü?
    Cerid Bekir öldü ise kırıldı kilit
    Yolumuza çöktü bir kara bulut
    Kürdülü Kerim’le Bayındır Halit
    Kolu bağlı cellatlara vardı mı?
    Kul Sadun’um der ki bulamadık vefa
    Hükmümüz geçerli şol Kaf’tan Kaf’a
    Ulaşlu oğlu Hacı Mustafa
    Alayları bölük bölük böldü mü ?
  12. Türkmen Sürgün Bölgesi: Rakka
    Osmanlıların Türkmenleri sürgün ettikleri Rakka bölgesi neresidir? Rakka Eyaleti, Beydili boyunun sürgün yeridir. Ruha Eyaleti olarak da bilinen Rakka bölgesi 1516 yılında Osmanlı ülkesine katılır. Diyarbakır ile Halep eyaletleri arasınada kalan bölge merkezi Urfa olmak üzere 6 Sancaktan oluşan Rakka Beylerbeyliği’n de 37 Zeamat ve 616 tımar vardı. Osmanlı yönetimi bu bölge için özel iskân politikası uygulayarak Beydili ve Bozulus Türkmenlerini Fırat Irmağı boyunca yerleştirme girişimleri başarısız oldu. Göçebe Türkmenlerin düzenleri bozuldu. Türkmenlere Arap aşiretleri ve eşkıyası saldırıları da istikrarı bozunca, 18. yüzyılda karışıklıklar giderek arttı. 19. yüzyılda meydana gelen ayaklanmalar ile Mısır Hidivi İbrahim Paşa’nın bölgeyi alması sonucu; Türkmen aşiretleri yöreden çekildiler. 1840’da bölge tekrar Osmanlılara geçince Rakka Eyaleti kaldırılarak Urfa, Halep’e bağlı bir sancak oldu.
    Ahmet Refik’in, Anadolu’dan Türk Aşiretleri’nin 966 / 1559 ile 1200 / 1786 döneminde Rakka çöllerine ve diğer yerler sürgünleriyle ilgili yayınladığı Osmanlı belgeleri, kan ve zulüm kokmaktadır ve bu durum içler acısı bir uygulamadır.(35) Ankara’dan Giresun Keşap’a kadar ki bölge 16. ve 18. yüzyılda Oğuz Türkmen aşiretlerinin yaşadığı bir coğrafyadır. Osmanlı yönetimi 400 yıl bu bölgede şiddet ve zulüm uygular. Çeşitli boylara mensup bu Türkmenler yerlerinden yurtlarından edilerek, yerlerine Doğu ve Güneydoğu’dan getirilen Sünni Kürt aşiretleri yerleştirilir. Gönderildikleri yerlerden kaçan Türk aşiretleri eski yurtlarına dönerek orman içlerinde ve dağlık yörelerde yaşamışlardır. Konya, Ankara, Kırıkkale, Kırşehir, Çorum, Amasya, Tokat, Yozgat, Sivas bölgesinden sürgün edilerek zorla iskâna tabi tutulan Türkmenlerin hepsi Kızılbaş aşiretleridir. Bunların çoğu Rakka gibi sürgün yerlerinden kaçarak Kürt yörelerine sığınmışlar ve süreç içinde Kürtleşmişlerdir. Keskin’de bulunan Hasan Dede Ocağı (36), yine aynı yörede Haydar Baba (Haydari Sultan) Ocağı ve Koçu Baba Ocağı dönemin Beydili Boyu Türkmenlerinin inanç merkezleridir.
    Hasan Dede Ocağı talipleri Beydilli aşiretinin Kuyumcu, Köçekli, Gündeşli obalarıdır.(37) Yunus Koçak, “Hasan Dede” adlı eserinde bu durumu ortaya koymaktadır.(38) Koçu Baba evlatlarından İbrahim Ulusoy’un bize anlatımları bu dönemdeki olayları aydınlatmaktadır.
    Yeni İl (Sivas) Bölgesinden de Beydili Kızılbaş oymakları ile diğer Türkmen Kızılbaş aşiretleri Rakka’ya sürgüne gönderilmiştir. Amasya-Tokat-Yozgat-Sivas bölgesinde Beydili boyunun önemli Kızılbaş aşiretinden olan Sıraçlar da iskâna zorlandığı için 16. yüzyıl başlarından 19. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlılarla sürekli çekişme içinde olmuşlardır. Sıraç aşiretlerinin dini ve siyasi lideri Kurtoğlu Veli Baba 1864 yılında Hakk’a yürüyünce yerine eşi Anabacı Sultan Anşa (Ayşe) Bacı geçer. Anşa Bacı’ yı “Kızılbaşlık Propagandası” yapıyor diye mutasarrıf olarak görev yapan Kazova’da Haruk çiftliği sahibi Bekir Sami Paşa’ya şikâyet ederler. 16 Şevval 1311 (10 Nisan 1894) tarihinde durum bir raporla, Ankara Valisi Mehmed Memduh tarafından Padişah Sultan Abdulhamid’e “Kızılbaş Aleviler” olduklarını ve “siyasi bir mesele ihdas edebilecekleri”ni bildirilir. Bu istihbarat raporuna kitabında yer veren Enver Behnan Şapolyo;
    “Memduh Paşa’nın bu raporundan anlaşıldığına göre, Kızılbaşları tetkik edip anlayamamıştır. Öz Türk olan bu halkı padışaha zararlı bir unsur, İslamiyet’ten ayrılmış bir zümre olarak göstermektedir”
    demekte ve Hubyarlı (Sarac) Beydili boyundan olduğu belirtilmektedir.(39)
    Anşa Bacı altı çocuğu ve ileri gelen akrabaları ile önce Tokat’ta sorgulanır. Samsun’ dan gemiyle İstanbul’a getirilir. Orada tekrar soruşturmaya tabi tutulur. Soruşturma esnasında Anşa Bacı’ın talibi ve Çakmak köylü olan Tersane Komutanı Osman Paşa, Anşa Bacı’ya yardım eder. Soruşturma neticelenir, Padişah 2. Abdulhamid’in emriyle Anşa Bacı ve oğulları ve damadı Köseoğlu İbrahim, Suriye’nin Şam kentine sürgüne gönderilir. Anşa Bacı yanındakilerle beraber üç yıl zorunlu olarak Şam da sürgünde tutulmuştur. Bu üç yıl içerisinde Kerbela’yı Necef’i ziyaret etmişlerdir. Sürgün cezaları bitip Tokat-Zile-Acısu Köyü’nün yolunu tutan Anşa Bacı ve yanındakilerin geleceği haberini duyan binlerce kişi Anşa Bacı’yı Amasya’da karşılamışlar ve kalabalık bir halk kitlesiyle Anşa Bacı ve evlatları Acısu Köyü’ne dönmüşlerdir. Anşa Bacı’nın yaşadığı bu sürgün hayatı ve işkence dönemi, Alevi kitlesini daha çok etkilemiş ve Anşa Bacı’nın etkinliği ve sevenleri daha çok artmıştır. Anşa Bacı çocuklarının da küçük yaşta olması sebebiyle, aşiretin başına geçmiş ve Acısu Köyü’nde bulunan Hubyar Ocağı’na tabi posta oturmuştur. Bugün Anşa Bacı Ocağı ve Cemevi; Beydili Sıraç aşiretinin inanç merkezidir.(40)
    Birinci Dünya Harbi’nde Beydili-Sıraç topluluklarından oluşan Redif Taburu, 1913 yılında Rus Cepesine savaşa gitmiş, mütareke sonrası sancaktar İsmail Çavuş; tabur Sancağın getirerek Hubyar Sultan Türbesi’nin üzerine örtmüştür. Ayetelkürsü işlemeli ve üzerinde “Koçhisar Redif Taburu’nun Yadigarıdır 1331” yazılı yeşil sancak halen türbededir. Kurtuluş savaşında maddi ve ayni destek veren Sıraç toplulukları Atatürk’ü fiilen desteklemişler ve bu günde onun düşünceleri doğrultusunda gitmektedirler.
  13. Rakka’da Osmanlı Yönetiminden Bir Kıssa
    Gaziantep bölgesinde yerel araştırma yapan Cuma Karataş, kitabında şu söylenceye yer verir:
    “Abbas Paşa, Urfa valisidir. Göçebe Türkmenler de Rakka ve Colap’ta yerleştirilmiş, tarımla uğraşmaktadırlar. Topraklar devletindir. Her köyde devletin bir görevlisi bulunmaktadır, tarım işlerini kontrol etsin diye. Bunlara “Şahna” denilmektedir, seksen şahna görevlendirilir her yıl. Bu şahnalardan biri bir Türkmen kızını beğenir. Daha sonra bu kızın güzelliğini Abbas Paşa’ya anlatır. Abbas Paşa kızın babasını yanına çağırır, ondan kızını kendisine eş olması için ister. Kızın babası tek başına karar veremeyeceğini, aşiretine danışması gerektiğini bildirerek süre ister, köyüne döner. Kızın babası aşiretin ileri gelenleri ile ve diğer aşiretlerle görüşür, bilgi alışverişinde bulunur. Sonunda kızı Abbas Paşa’ya vermeye karar verirler. Anacak bu kararlarını gizli tutarlar. Harman zamanı ürünlerini samandan ayıkladıktan sonra, tüm Türkmenler kendi aralarında anlaşır, seksen şahnayı birden harmanların içine atarak yakarlar. Eşyalarını toplayıp Colap’tan kaçarlar. Fırat’ı geçip bu günkü yaşadıkları alanlara yerleşirler.”(41)
    Osmanlı, Rakka’daki Türkmenleri cezalandırmak için Abbas Paşa’yı görevlendirmiştir. Abbas Paşa’nın İskenderun’dan karaya çıkıp bölgeye gelişini Dadaloğlu şu deyişi ile anlatır:
    İskeleden kaktı ol Abbas Paşa,
    Kızılı, boranlı dağ var önünde,
    Elbeyli beylerin at başı çekmez,
    Çevrilip konacak yer var önünde.
    İlleride Osman Bey, zorbalar başı,
    Aşireti var, çıplak eder savaşı,
    Keser kelleler, basar üleşi,
    Kartallar dönecek yer var önünde,
    Küçük Ali Oğlu da, haykırır kakar,
    Düşmanı görünce, belini büker,
    Çimbulat kılıçla demir bent söker,
    Omuzu kalkanlı er var önünde.
    Dadaloğlu der; ordan geçerse,
    Elbeyli Türk’ünden yolun açarsa,
    Akan kanlı Murat köpük saçarsa,
    Seyit Battal gibi er var önünde. (42)
  14. Osmanlı Belgelerinde Sürgün Tutanakları
    Beğdili aşireti başta olmak üzere, her boydan Türkmen obaları Rakka’ya zorla sürgün edilerek o bölgeye iskân edilmeye çalışılır. Aşağıda vereceğimiz belgelerden de anlaşılacağı gibi Türkmenler Rakka’dan firar ederek ya eski bölgelerine ya da Anadolu’nun içlerindeki dağlık yörelere sığınırlar. Canik, Munzur ve Toros dağları ile uzantıları, “kaçkuncu” Türkmenlerin yurtları olur. Ya da C. Orhonlu’nun belirtiği gibi
    “İskândan kaçanlar Anadolu yakasında bulunan şehir ve kasabalara iltica etmişler evkaf, has, tımar, zeamat topraklarına, ayni zamanda çiftliklere ve diğer oymaklar arasına gizlenmişlerdi”
    Bunun nedeni de
    “Arap aşiretlerinin baskılarına karşı Türk oymaklarının mücadelesinin yönetimce şiddetle cezalandırmasından kaynaklanmaktadır. Bu cezalandırma yöntemleri türkülerde canlı olarak görülmektedir”(43)
    Bayındır, ve Döğer Boyu oymakları ve obaları ile Bozkoyunlu cemaati, Beğdili boyuna tabi olarak Rakka’da iskân edilirler. Sonrası için de C. Türkay, Osmanlı belgelerinden şunları yazmaktadır:
    “Bayındır Cemaati, Beğdil Aşiretine tabidir. Rakka iskânından Bayındır Türkmanı Cemaatının yaylakları, Sivas cıvarında Tonos (Tenos) ve Kangal Nahiyelerinde vaki Ulaş nam Karye ile Kangal Karyesinin mabeyninde olan Deliktaş ma’beri idi”
    “Beğdili Aşiretine tabi olan Bozkoyunlu Cemaati, Konya ve öte caniblerinde yiğirmi kadar evleriyle olurlar ve on kadar evleri Aksaray Sancağında Beğdik Türkman içinde Balam Halil ve gayrileri yanlarında olurlar deyü tahrir olunmuş”
    “Döğerli Cemaati, 150 hane olub, Beğdili Aşiretine tabidir. Cemaat-i mezbure, 1140 senesinde Rakka Beğlerbeği Süleyman Paşa zamanında bilkülliyye firar ve mahall-i iskânlarında bir evleri kalmayub, bizler Alacahan’a muhafazacı yazıldık derler imiş. Kendüleri muhafazıcı değil, bir iki sene kalırlar ise, ol etrafın harab ve yebab olmasına dahi sebeb olub, bunların anasıl Beğdili Türkmanı eşkıyasıdan olup, bunların teaddisi sebebiyle ebna-i sebil bilkülliyye munhatı-olub ve Beğdili Türkmanı’nın ekseri yanlarına tecemmu’edecekleri bi iştibah’dır deyü tahrir olunmuş”
    Avşar ve Bozulus topluluklarına ilişkin ise:
    “Avşar-ı Recepli Cemaatı, mukaddema Rakka’ya iskân olunmuşlardır. Mahall-i iskânda elli kadar evleri vardır. Cemaat-ı Mezbüreden Beğler ve Torunlar ve reayaden ikiyüz kadar evleri, mukaddema gidüb bindokuzyüzyirmibeş kuruş beher sene Rakka tarafına mal verirler idi. Binyüzkırk senesinde Süleyman Paşa zamanında kırk kadar evleri firar ve hala mahall-i iskânlarında elli kadar evleri kalmıştır deyu tahrir olunmuş. Afşar-ı mezbür, Rakka’ya iskânı ferman olunub Zîr’e kaydolmuştur”
    “Bâb-ı Altun Cemâatı, Bozulus Aşiretine tabi olub, yiğirmibeş hanedir. Cemaat-ı mezbür, Kadızade Hüseyin Paşa (1140 senesinde Rakka Beğlerbeği) zamanında îvâ ve iskân ve istikrâr olunup ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle ekseri fırsat bulup, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve gerü kalan evleri dahi, evvel giden evlerimiz gelmedi deyü birer beşer fırsat bulup, firar edüb, hala mahall-i iskânda bir evleri yoktur. Elyevm cümlesi Keskin ve Bozok ve Kırşehir ve Çiçekdağı taraflarında olurlar deyü tahrir olunmuş”
    “Bozulus Aşiretine tabi olan Harmandalı Cemaatı, 60 Hanedir. Cemaat-ı mezbürenin bir miktarı 1120 senesinde firar edüb, badehü Yusuf Paşa irca’ve Rum’a firarileri ahara malikane olunmuş deyu, mahall-i iskânda olanlar dahi üçer beşer firar etmek üzerdir. Hala mahall-i iskânlarında yiğirmi kadar evleri ancak kalmışdır. Elyevm Rum tarafınad olanlar, Bozok’da ve Salarlı ve Mamalı ve Pehlüvanlı içlerinde olurlar”
    “Kabağılı Tokuzu Cemaatı, Hacıayvadoğlu Aşiretinden olub, 150 hanedir. Cemaat-ı Mezbürenin bir miktarı 1126 senesinde firar edüb, baki kalan yüz kadar evleri dahi Süleyman Paşa (Rakka Beğlerbeği) zamanında bilkülliyye firar ve bâdehû Vezir Ahmet Paşa zamanında bir miktar evleri, mahalli iskâna gelüb, nehr-i Fırat’ı geçirmeyüp, Birecik nahiyesinde. . nâm karyede ikamet etdirüb, hîn-i azlinde Kedhüdası Mehmed Kethüda maan götürüb, hala cümlesi, Antakya kurbünde ve Gavurdağı tarafında olurlar; deyu tahrir olunmuş”
    “Karakocalı Cemaatı, 35 hane olub, Beğdili Aşiretine tabidir. Cemaat-ı mezbür, Konar-Göçer Yörükandan olub, ezkadim Biga ve Çan kazalarında yaylayub, İnegöl ve Tuzla ve Bayramiç Kazalarında kışlarlardı. Cemaat-i Mezbüre, yüzkırk senesi Süleyman Paşa zamanında bil külliyye evleriyle mahall-i iskânlarından huruc ve Rum tarafına firar ve hala Kangal Kazası dahilinde Alacahan tarafında olurlar. Bizler, Kangal Cami’i evkafındanuz, Alachan’a muhafazacı tayın olunduk, derler imiş. Cemaat-ı mezbüre, iki kabile olub, bir kabilesi cami-i mezbür vakfı ve bir kabilesi dahi otuzbeş senedir mahall-i iskânda olurlar. Mezbürlar, aslında hırsız ve haramzade olub, ol tarafda kalur ise, ol etrafın dahi harabına bais olurlar deyu tahrir olunmuş”
    “Küçüklü Cemaatı, Bozulus Aşiretindendir. 150 hane olub, üçyüz guruş zamla Yeni İl mukataasına ilhak olunmuşdur. Küçüklü Cemaatı, Kadızade Hüseyin Paşa zamanında iva ve iskân ve istikrar olunub ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle ekseri fırsat bulub, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve gerü kalan evleri dahi evvel giden evlerimiz gelmei deyü birer beşer fırsat bulub, firar edüb, hala mahall-i iskânda bir evleri yoktur, elyevm cümlesi Keskin ve Bozok ve Kırşehri ve Çiçekdağı tarafında olurlar, deyu tahrir olunmuş. Küçüklü Cemaatı, Gencelübayadı (Gençlü Bayad) demekle marufdur”
    “Bozulus Aşiretinden olan Cemaat-ı Silsüpür Ceridi, 250 haneden ibaret olup, malına 450 guruş zamla Yeni İl mukataatına ilhak olunmağla, kırkaltı mukataasına kayd olunmuştur. Cemaat-ı mezküre, Kadızade Hüseyin Paşa zamanında iva ve iskân ve istikrar olunub ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle, ekserisi fırsat bulub, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve geru kalan evleri dahi evvel gidenlerimiz gelmedi deyu, birer beşer fırsat bulub, firar edüb hala makall-i iskânda bir evleri yoktur; elyevm cümlesi Keskin Ve Bozok ve Kırşehri ve Çicekdağı taraflarında olurlar, deyu tahrir olunmuş. ”(44)
    F. Sümer, “Bu iskânda en büyük ızdırabı Beğ-Dili boyu çekti” demektedir. En az bu boy kadar da; 13. yüzyılda Orta-Asya’dan Anadolu’ya gelen Bayat boyundan olan Barak obaları da Rakka’ya iskân esnasında eza-cefa cekmiş, zulüm görmüştür.(45)
    Bu iskânla ilgili Dedemoğlu şu deyişi söyler:
    Çıktık Horasan’dan sökün eyledik
    Düşürdüler bizi tozlu yollara
    Omuzlarda parlıyor uzun şelveler
    Aşırdılar bizi karlı dağlara
    Bölük bölük oldu yüklendi göçler
    Atlaydı yaşlılar yayadı gençler
    Başımıza geldi olmadı işler
    Düşürdüler bizi görülmedik ellere
    Gehi konduk gehi göçtük yollardan
    Bilip bilmediğim yaban ellerden
    Kerbela çölünden ıssız dağlardan
    Bizden sonra bir ad kalsın dillere
    Oradan geçirdi sürdü Colab’a
    Seksen dört bin hane gelmez hesaba
    Deve koyun insan çoktur kalaba
    Susuz hayvan inileşir çöllerde
    Dedemoğlu der ki aşkın bağından
    Aşırdılar bizi Yozgat dağından
    Anadolu Sivas şehri sağından
    Göçtüğümüz destan olsun dillere.
    Beğdili aşiretinin büyük ozanı Dedemoğlu; Çorum’un Sungurlu ilçesinin Araf köyündendir. Çiftlik köyünde de “Dedemoğlu” lakablı bir aile vardır. Alaca (Hüseyinova) ilçesinin Oyacı adlı köyünden olduğunu söyleyenler de vardır.(46) Dedemoğlu adıyla bir Alevi dede ocağı var olması, Dedemoğlu’nun Çorumlu olduğunu kesin olarak göstermektedir.
    Beğdili Sıraçlı cerit obası
    Rakka’ya sürgün olmuş yuvası
    Osmanlı da sana kurban olası
    Analar bacılar ağlar yollarda.
    Elinde dirgende belinde orak
    Alnı çizgi çizgi yüzü de soluk
    Çoluk çocuğunda saçları yoluk
    Dedeler nineler zahmetle yolda.
    Öfkeyle çarpıyor yürekle bellek
    Cepkeni yırtıkta çarığı yarık
    Şahlanıp vuracak bileği bükük
    Yiğitler zincirli zulmatta harda.
    Onar Baba Beğdil’nin gardaşı
    Şeyh Hasan’da Hubyar Sultan yoldaşı
    Hacı Bektaş tüm yarenler sırdaşı
    Bacılar sofular erkanda kanda.
    Sonsöz
    Beydili boyunu; Oğuz Türkmenleri içinde Tuna boylarından bugünkü Türkmenistan’a değin uzanan coğrafyada en yaygın bir topluluk olmasının yanı sıra, binlerce yıllık törelerini halen devam ettirdiklerinden dolayı inceleme alanı olarak seçtik. Diğer Türkmen oymaklarının birçoğu kentleşme ile birlikte geleneklerini yitirmişlerdir. Ülkemizde ise Beğdili obaları Edirne’den Kars’a kadar her yörede vardır. Beğdililer Türk kültürel kimliğinin özgün sahipleri arasındadır.
    Araştırma yaptığımız Yozgat-Tokat-Sivas bölgesinde Beğdili toplulukları; etnografik, folklorik, filolojik, dini inanç ritüelleri açısından Oğuz töresini yaşatmaktadırlar. Bu Türkmen kimliklerinden dolayı da zulmedilmiş, tarih boyunca kimlik mücadelesi vermişler, bu nedenle Rakka çöllerine sürgüne gönderilmişlerdir. Bu mücadelenin odağında da üç temel ilke vardır. “Eline beline diline sahib olmak.” Bu ereğin temel rengi de “Türk Ebrusu” çerçevesinde hayatiyet kazanmasıdır. Ebruyu teşkil eden hakim renk bayraktaki kızılak, Türkçe’deki duruluk, Oğuz Han’dan gelen tarih bilincidir. Bin yıllık Anadolu tarihi, kültürü, dini, dili; “Türk Ebrusu” alışımından, “Türkiye” tablosunu Atatürk yaratmıştır. Bizler de bu tabloya sıkı sıkıya sahip çıkmalıyız.
    Dipnotlar ve Kaynaklar
  • Bu makale; “Hubyar Sultan Ocağı ve Beğdili Sıraç Toplulukları” adlı yayınlanmamış eserin bir bölümüdür.
    (1) Güler Tanyıldız: “Beydili’yi Ararken” Yeni Hayat Dergisi 62 (1999). Tanyıldız’ın memleketi Sivas’ın Kangal İlçesi’nin Kocakurt Köyü’nü ziyaretiyle; duygusal olarak kaleme aldığı bu makalesi, bir tarih bilincinin dışa vurumudur.
    (1a) İsmail Onarlı: “Alevi Araştırmaları Üstüne” Şahkulu Sultan Dergisi 1 (1998): 31-58.
    (2) Kürşat Karacabey: “Kızılbaşlık (Türk Aleviliği) Üzerine” I-II, Yeni Hayat Dergisi 30-31, 33. Karacabey’in Hz. Ali, Alevilik, Şeyh Bedrettin ile ilgili düşüncelerine katılmasak da; Kızılbaşlığın Türklük ile özdeş olduğu saptamasına aynen iştirak ediyoruz.
    (3) İsmail Kaygusuz: “İnanç, Düğünce ve Siyasal Tarih Bağlamında: Alevilik; Kaynağı, Kökleri ve Gelişimi” adlı yayınlanmamış eserinden alınma: Yakut’un (ölm. 1229) “Mudjam al Buldan III” (s. 445-458) yapıtının içindedir. (Yakut: Mudjam al Buldan III. Beyrut 1376: 441-442; Z. V. Togan: İbn Fadlans Reisebericht. Leipzig 1939, XXIV); (M. E. Masson: Axsengeran. Taşkent 1953, res. 20-21), (krş. Bahaeddin Ögel: İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi. 3. baskı, Ankara 1988, lev. 35, 36, 37) Emel Esin’in kendi sözleriyle:
    “Bu tip 10. yüzyılda Halife Ali’yi aşırı sevip sayan (Alevi) Türklerin betimlerini çağrıştırmaktadır. ‘Alevi’ Türkler tanımlamasını ilk kez, 10. yüzyıl gezgini Abu Dulaf’ın kullandığı bilinir. Abu Dulaf Misar bin Muhalhil, Samaniler devletinin (Samanoğulları) en güçlü hükümdarı Nasr bin Ahmed’in (914-943), saltanatının son yıllarında Çin’e elçilik göreviyle gönderdiği kişidir.” (Emel Esin: Turcica 17 (1985): 12)
    Bu konuda Ebubekir Muhammed b. Cafer Narşaki’nin 943-948 yılları arasında yazdığı Buhara Tarihi’nde de destekleyici bilgiler bulunmaktadır (Richard N. Frye: ‘On The History of Bukhara by Narshaki). Ayrıca Yusuf Has Hacib’in, Tavraç Buğra Han’a 1069’da yazıp sunduğu, devlet yönetimine ilişkin Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) adlı yapıtında, “Aleviler birle katılmak ayur (Alevilerin birlikte (bize) katılmasını öğretir)” başlığı altındaki bölüm, Karahanlılar devletinde Alevilerin hatırı sayılır varlığının ve saygınlığının kanıtıdır. Son olarak, Temmuz 1051’de İran körfezinin güneybatı kıyısında bulunan Yamama kentine uğrayan Nasır Husrev, buranın yönetici ve oturanlarının Aleviler olduğunu; Alevi emirlerin her birinin üç-dörtyüz atlı korumaları bulunduğunu yazmaktadır. Ayrıca Zeydi mezhebine bağlı bulunan Yamamalıların dua etmeğe (namaza); “Muhammed ve Ali insanoğlunun en hayırlısıdır” ve “haydi bu en hayırlı (işe) tanık olmaya geliniz!” sözleriyle çağrıldıklarına dikkat çekmektedir. Yaşadığı yüzyılın en büyük gezgini, bilgin ve filozofu Nasır Husrev İsmaili Aleviliğini İran ve Orta-Asya’ya ilk yayan Dai olarak tanınmaktadır. Nasır Husrev’in Alevi terminolojisini “Alid” olarak Batı dillerine çevirmiş olsalar da, onun Zeydileri, İsmailileri ve Oniki İmamcı aşırı Şiiliği ifade ettiğinin ayırdına varmışlardır. (Bkz. Naser-e Khosraw’s Book of Travels (Safarnama), Farsçadan İngilizceye çev. W. M. Thackstone, Jr., State Univ. of New York, 1986: 86, dpnt. 33).
    (4) İsmet Çetin: Türk Edebiyatında Hz. Ali Cenknameleri. Ankara 1997.
    (5) Mustafa Akdağ: Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: “Celali İsyanları”. Ankara 1975 ve Çetin Yetkin: Türk Halk Hareketleri ve Devrimleri. 3. Basım, İstanbul 1984.
    (6) İsmail Onarlı: Şah İsmail. İstanbul 2000.
    (7) Onarlı 1998: 31-58.
    (8) Fuad Köprülü: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu. 2. Basım, Ankara 1984; V. Gordlevski: Anadolu Selçuklu Devleti. Çev. Azer Yaran, Ankara; İbni Bibi: Anadolu Selçuklular Tarihi. Çev. Mürsel Öztürk, Ankara 1996.
    (9) Faruk Sümer: Oğuzlar (Türkmenler) Boy Teşkilat Destanları. 3. Basım, İstanbul 1980: 210-211 ar. çiz. ve 297; Faruk Sümer: Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişiminde Anadolu Türklerinin Rolü. Ankara 1976.
    (10) A. Zeki Velidi Togan: Umumi Türk Tarihi’ne Giriş. 3. Basım, İstanbul 1981: 60.
    (11) İsmail Onarlı: Şeyh Hasan Aşireti-Anayurttan Anadoluya. İstanbul 2001: 122-124; İsmail Onarlı: Hamza Baba. İstanbul 2001: 16-17; Osman Turan: Selçuklular Zamanında Türkiye. İstanbul 1971.
    (12) Feridun M. Emecan: İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası. İstanbul 2001:13-14; İbni Bibi: El-evâmirü’l-Alâiyye fi’l-umûri’l-Alâiyye, Selçuknâme. trc. M. Öztürk, Ankara 1996, I: 430-431,454’den aktarma.
    (13) Halil Cin: “Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması. 2. Basım, İstanbul 1985: 57.
    (14) Ömer Lütfi Barkan: Türkiye’de Toprak Meselesi. İstanbul 1980.
    (15) Defter-i Hakan-i Dizisi: III, 387 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Karaman ve Rum Defteri, (937/1530), II, Amasya, Çorumlu, Sivas-Tokat, Sonisa-Niksar, Kara-hisar-ı Şarki, Canik, Trabzon, Kemah, Bayburt, Malatya, Gerger-Kahta ve Divriği-Darende Livaları. Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı yayını, Ankara 1997.
    (16) “116 Numaralı Mühimme Defteri s. 239’dan aktaran: Cengiz Orhonlu: Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanı. İstanbul 1987: 38.
    (17) Orhonlu 1987: 113.
    (18) Cevdet Türkay: Başbakanlık Arşiv Belgelerine göre: Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatler. İstanbul 2001: 29, 58, 126, 142, 164, 176, 177, 203, 204, 223-224, 232, 236-237, 239, 273, 278, 282, 297, 325, 329, 362, 384, 416, 423, 428, 441, 445, 451, 461, 502, 534, 551. 611, 635, 646.
    (19) Ali Rıza Yalman (Yalkın): Cenupta Türkmen Oymakları. Haz. Sabahat Emir, Ankara 1977 Cilt I: 4-5.
    (20) Ali Rıza Yalman (Yalkın): Cenupta Türkmen Oymakları. Haz. Sabahat Emir, Ankara 1977 Cilt II: 128 ve 510-512.
    (21) Yalman 1977, I: 37.
    (22) Nihat Çetinkaya: Iğdır Tarihi: Tarih, Yer Adları ve Bazı Oymaklar Üzerine. İstanbul 1996.
    (23) Sümer 1980: 298-299.
    (24) Yalman 1977, I: 33-34.
    (25) Sümer 1980: 300.
    (26) Orhonlu 1987: 52-53 .
    (27) Ahmet Refik: Anadolu’da Türk Aşiretleri (966-1200). İstanbul 1989: 84.
    (28) Fikri Kahraman: Sivas Doğanşar İlçesi ve Köyleri Belgeseli. İstanbul 2000: 26-31.
    (29) Orhonlu 1987: 39-52.
    (30) Orhonlu 1987: 49-51 ve I-II-III nolu haritalar.
    (31) Ahmet Refik 1989: 100-109.
    (32) Yusuf Halaçoğlu: XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi. Ankara 1997: 137.
    (33) Türkay 2001: 685-692.
    (34) Sümer 1980: 301.
    (35) Ahmet Refik’in “Anadolu’da Türk Aşiretleri” adlı kitabı bir ibret vesikasıdır.
    (36) Baki Öz: Dünyada ve Türkiye’de Alevi-Bektaşi Dergâhları. İstanbul 2001: 89.
    (37) Enver Behnan Şapolyo: Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi. İstanbul 1964: 273 ve 278.
    (38) Yunus Koçak: Hasan Dede Hayatı ve Öğretisi. Hasan Dede Belediyesi Kültür Yayınları, no: 3.
    (39) Şapolyo 1964: 281.
    (40) Ali Kurt’un anlatımları.
    (41) Cuma Karataş: Son Güçebe Baraklar: Tarih, Yaşam, Folklor. İstanbul 1998: 21.
    (42) Yalman (Yalkın) 1977, I: 41-42.
    (43) Orhonlu 1987: 90.
    (44) Türkay 2001: 156, 187, 199, 218, 287, 348, 381, 409, 478, 569.
    (45) Sümer 1980: 194-195 ve Karataş 1998: 14-15.
    (46) Ziya Gürel: Halk Aşıklarından Aşıkî ve Dedemoğlu. Ankara 1980.

ŞEYH BEDRETTİN DESTANI Nazım Hikmet

0

“Darülfünün İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı İslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas, tarihi kelâm müderrisinin bu
altmış beşinci sayfasında diyordu ki:
«O zamanlarda İyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum – Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi.»
Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi, siyah kadife elbisesi, sivri sakalı, sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine, Börklüce Mustafaya «âdi» demesi, her iki manasında da, beni güldürdü. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Risalesinde Bedreddinin gayesinden
bahsederken, «Erzak, mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır,»
diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. Burjuvazi, istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor.»
Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü, Darülfünün İlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaî köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? İlâhiyat bakımından kadın mal değil midir?
Risaleyi kapadım. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. İkiye geliyor. Bir cıgara. Bir cıgara daha. Koğuşun sıcak, durgun, ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor.
Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık, daha keskin öttürüyorlardı. Bu düdük sesleri ne zaman
böyle deli bir sirayetle, belki de hiç sebepsiz, telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım.
Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu. Evrakları temyizde. Yağmurlu bir akşam
kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar.
Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. Üç insan. İkisi sağdaki
pencerenin içinde oturur, birisi soldaki pencerede. İlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış.
En çok cıgara içen de o.
Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Oldukları yerden denizi, dağları çok iyi görebildikleri
halde onlar hep aşağıya, avluya, bize, insanlara bakıyorlar.
Seslerini hiç işitmedim. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. Ve hep böyle
yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa, hapishane bilecek ki, dışardaki şehrin
en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır.
Bir aspirin olsa. Avuçlarımın içi yanıyor. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Kendimi biraz daha
zorlıyabilsem, başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar ağrımasa, çok uzak yılların kılıç şakırtıları, at kişnemeleri,
kırbaç sesleri, kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini
görebileceğim.
Gözüme, demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. Yarısı güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var.
Kapakta, üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi yazılı. Kapağın içinden sararmış sayfa
yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor. Bu İlâhiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından, kamış kaleminden,
dividinden ve rıhından Bedreddinimi kurtarmak lâzım, diye düşünüyorum. Aklımda İbni Arabşahtan,
Âşıkpaşazâdeden, Neşriden, İdrisi Bitlisiden, Dukastan ve hattâ Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediğim
satırlar var:
«Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür.»
«Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte
büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi.»
«Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi.»
«Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş
olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır.»
«Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim olunca Şeyh Bedreddini İznikte ikamete
memur eylemiş idi.»
«Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde “…Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor. Ve günden
güne artıyor, o surette ki kalbim demir de olsa selâbetine rağmen eriyecek…” demektedir.»
«Şeyhi İznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. Andan göçtü Karaburuna vardı.»
«Diyordu ki: “Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf
edebilirsin.” Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar ile dostluk
tesisine çalıştı. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de
Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeğe muvaffak olamadı.»
«Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti, o dahi İznikten kaçtı. İsfendiyara vardı.
İsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Andan gelip Ağaçdenizine girdi.
«Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan
Mehemmed’in kulağına vâsıl oldu. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın
ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın def’ine kıyam eyliye. Ve
mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine…»
«Mustafa, on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler.»
«Mübalega cenk olundu.»
«Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri ilhad mağlub oldu.»
«Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden
çeviremedi. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine
çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafanın gözü
önünde katledildi. Bunlar “Dede Sultan iriş” nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler.»
«Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler, gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler.
Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Anı dahi anda astı.»
«Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddinin hali terakkide idi. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar.
Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi
icab etti.
«Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular.
Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar…
«Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. Mevlâna Hayder derlerdi.
Sultan Mehemmed yanında olurdu. Mevlâna Hayder etti “şeran bunun katli helâl amma mali haramdır.”
«Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar ettiler. Bir nice günden sonra cünüb
müritlerinden birkaçı gelip anı andan aldılar. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır.»
Başım çatlıyacak gibi. Saate baktım. Durmuş. Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Yalnız birisi
dolaşıyor. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır.
İçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Bana öyle geliyor ki, şimdi yolparacılar koğuşundan yine o
yayla türküsünü söylemeğe başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir.
Bir cıgara daha yaktım. Eğildim. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım.
Dışarda rüzgâr çıktı. Penceremizin altındaki deniz, zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Penceremizin
altı kayalık olacak.

Kaç defa oraya, denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak istedik. Fakat imkânı yok. Pencerenin demir çubukları
çok dar. İnsan başını dışarı çıkaramıyor. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz.
Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. Karısının
gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. Örttüm.
İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine.. Cenevizlilerin sırkâtibinden bir
iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. Bu ses:
— Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum, diyordu.
Döndüm. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Konuşan o:
«— Cenevizlilerin sırkâtibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda
ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben, yani Börklüce Mustafanın “dervişlerinden
biri” bu Giritli keşişe de böyle baş açık, ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını
aşıp gelmez miydim?»
Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri
söyleyene baktım. Gerçekten de dediği gibiydi. Yekpare libası aktı.
Şimdi, yıllarca sonra, ben bu satırları yazarken İlâhiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Şerefeddin Efendi
öldü mü, sağ mı, bilmiyorum. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain, diyecektir, hem
maddiyundan olduğunu iddia eder, hem de Giritli keşiş gibi, üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken, Börklücenin
denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur.»
Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi kahkakayı da duyar gibi oluyorum.
Fakat zarar yok. Hazret kahkahasını atadursun. Ben maceramı anlatayım.
Başımın ağrısı birdenbire dindi. Yataktan çıktım. Penceredekine doğru yürüdüm. Elimden tuttu. Benden başka
yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz,
denizle duvarımızın birleştiği yerde, kayaların üstünde buldum. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin
dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına, asırlarca geriye, sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni
Yezidülkirişçi, yahut sadece Çelebi Sultan Mehmet devrine gittik.
Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Bu yolculukta gördüğüm ses, renk, hareket, şekil
manzaralarını parça parça ve çoğunu — eski bir itiyat yüzünden —- bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. Şöyle ki:

  1. Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
    Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
    Çelebi hünkâr idi amma
    Âl Osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
    Köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    Kırık testiler susuz
    su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
    Yolcu, yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarumar idi.
    Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
    ahüzar idi.
  2. Bu göl İznik gölüdür.
    Durgundur.
    Karanlıktır.
    Derindir.
    Bir kuyu suyu gibi
    içindedir dağların.
    Bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    Balıklarının eti yavan olur,
    sazlıklarından ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Yanında İznik kasabası.
    İznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
    Çocuklar açtır.
    Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    Ve delikanlılar türkü söylemez.
    Bu kasaba İznik kasabası.
    Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
    Bu evde
    bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
    Boyu küçük
    sakalı büyük
    sakalı ak.
    Çekik çocuk gözleri kurnaz
    ve sarı parmakları saz gibi.
    Bedreddin
    ak bir koyun postu üstüne
    oturmuş.
    Hattı talik ile yazıyor
    «Teshil»i.
    Karşısında diz çökmüşler
    ve karşıdan
    bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
    Bakıyor:
    Başı tıraşlı
    kalın kaşlı
    ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
    Bakıyor:
    kartal gagalı Torlak Kemâl..
    Bakmaktan bıkıp usanmayıp
    bakmağa doymıyarak
    İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
  3. Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
    Ve gölde ipi kopmuş
    boş bir balıkçı kayığı
    bir kuş ölüsü gibi
    suyun üstünde yüzüyor.
    Gidiyor suyun götürdüğü yere,
    gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
    İznik gölünde akşam oldu.
    Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
    güneşin boynunu vurup
    kanını göle akıttılar.
    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
    bir sazan balığı yüzünden
    kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
    İznik gölünde akşam oldu.
    Bedreddin eğildi suya
    avuçlayıp doğruldu.
    Ve sular
    parmaklarından dökülüp
    tekrar göle dönerken
    dedi kendi kendine:
    «— O âteş ki kalbimin içindedir
    tutuşmuştur
    günden güne artıyor.
    Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
    eriyecek yüreğim…
    Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
    Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
    Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
    biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
    iptâl edeceğiz…»

  • Ertesi gün
    gölde kayık parçalanır
    kalede bir baş kesilir
    kıyıda bir kadın ağlar
    ve yazarken
    Simavneli «Teshil»ini
    Torlak Kemâlle Mustafa
    öptüler
    şeyhlerinin elini.
    Al atların kolanını sıktılar.
    Ve İznik kapısından
    dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
    heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar…
    Kitaplarının adı:
    «Varidat»dı.
  1. Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın, biri Manisa
    taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına
    ulaştığımızda
    Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
    Aydın elinde Karaburunda.
    Bedreddinin kelâmını söylemiş
    köylünün huzurunda.
    Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
    piri pâk olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
    ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»
    Duyduk ki…
    Bu işler duyulur da durmak olur mu?
    Bir sabah erken,
    Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    «Varalım,
    dedik.
    Görelim,
    dedik.
    Yapışıp
    sapanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik.»
    Düştük dağlara dağlara,
    aştık dağları dağları…
    Dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    Bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    Dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    Dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..
  2. Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına
    girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Birisinin
    kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle
    Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.
    İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden.
    Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla
    türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış.
    İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu:
    — Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
    — Dostuz, dedik.
    Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek
    isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
    Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin’e benziyeni dedi ki:
    — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar
    böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
    Müjde büyüktü. Rehberim:
    — Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
    Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar
    Âl Osman oğullarının karanlığına daldık.
    Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava ıslak ve kederliydi.
    Bedreddin.
    — Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
    Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın
    arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki
    arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç
    çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine
    sokuluyorduk.
    Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık. Oradan bir gemiye bindik.
  3. Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnızdı yıldızlarla.
    Yıldızlar sayısızdı.
    Yelkenler sönüktü.
    Su karanlıktı
    ve göz alabildiğine dümdüzdü.
    Sarı Anastasla Adalı Bekir
    hamladaydılar.
    Koç Salihle ben
    pruvada.
    Ve Bedreddin
    parmakları sakalına gömülü
    dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
    Ben:
    — Ya! Bedreddin! dedim,
    uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
    yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
    Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
    Ve denizin içinden
    gürültüler duymuyoruz.
    Sade bir dilsiz, karanlık su,
    sade onun uykusu.
    Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
    güldü,
    dedi:
    — Sen bakma havanın durgunluğuna
    derya dediğin uyur uyur uyanır.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
    gidiyordu Deliormana
    Ağaçdenizine…
  4. Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
    demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
    «Malûm niçin geldik,
    malûm derdi derunumuz» diye
    her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.
    Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
    Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
    reaya zinciri bırakıp gelmiş.
    Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
    kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş…
    Bir kızılca kıyamet!
    Karışmış birbirine
    at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
    gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
    Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
    ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
    Deliorman deli olalı beri….
  5. Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce
    buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lâkin
    bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna,
    bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
    İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın
    Anadolu askerlerini topladığını duyduk.
    İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir
    kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka
    çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldık. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki:
    — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa’yı gönderir.
    Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Dedi ki:
    — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer’i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr
    oldu.
    Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
    – Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
    – Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
    Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz
    kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.
    Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları
    serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna, Börklücenin yanına vardık.
  6. Sıcaktı.
    Sıcak.
    Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
    sıcak.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular,
    bulutlar boşanacak
    boşanacaktı.
    O, kımıldanmadan baktı,
    kayalardan
    iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
    Orda en yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın:
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Baktı Karaburun dağlarından O
    baktı bu toprağın sonundaki ufka
    çatarak kaşlarını :
    Kırlarda çocuk başlarını
    Kanlı gelincikler gibi koparıp
    çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
    beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
    Bu gelen
    Şehzade Murattı.
    Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
    ismine
    Aydın eline varıp
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
    Sıcaktı.
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
    baktı köylü Mustafa.
    Baktı korkmadan
    kızmadan
    gülmeden.
    Baktı dimdik
    dosdoğru.
    Baktı O.
    En yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
    Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
    fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
    Oysaki onlar bu toprağı,
    bu kayalardan bakanlar, onu,
    üzümü, inciri, narı,
    tüyleri baldan sarı,
    sütleri baldan koyu davarları,
    ince belli, aslan yeleli atlarıyla
    duvarsız ve sınırsız
    bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
    Sıcaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri baktılar ufka…

  • En yumuşak, en sert,
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular.
    Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
    Birden-
    – bire
    kayalardan dökülür
    gökten yağar
    yerden biter gibi,
    bu toprağın verdiği en son eser gibi
    Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
    çıktılar.
    Dikişsiz ak libaslı
    baş açık
    yalnayak ve yalın kılıçtılar.
    Mübalâğa cenk olundu.
    Aydının Türk köylüleri,
    Sakızlı Rum gemiciler,
    Yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
    düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
    Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
    saflar
    pâre pâre edildi ama,
    boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
    on binler iki bin kaldı.
    Hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı,
    demiri oya gibi işleyip hep beraber,
    hep beraber sürebilmek toprağı,
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yârin yanağından gayrı her şeyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    için
    on binler verdi sekiz binini..
    Yenildiler.
    Yenenler, yenilenlerin
    dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
    kılıçlarının kanını.
    Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
    hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
    Edirne sarayında damızlanmış atların
    eşildi nallarıyla.
    Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
    zarurî neticesi bu!
    deme, bilirim!
    O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
    Ama bu yürek
    o, bu dilden anlamaz pek.
    O, «hey gidi kambur felek,
    hey gidi kahbe devran hey,»
    der.
    Ve teker teker,
    bir an içinde,
    omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
    yüzleri kan içinde
    geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
    geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*

(*) Şimdi ben bu satırları yazarken, «Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim
yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın…» gibi laflar edecek olan bazı “sol” geçinen delikanlıları düşünüyorum. Tıpkı yazımın ta başında
tarihi kelâm müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi.
Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak
olanlar içindir.
Bir doktorun verem bir çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul
etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi ?
Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihî, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın
büyük ölüleri «bir ıstırap şarkısı» gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok
muydu?
Marksist, bir «makina – adam», bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihî, sosyal, konkre bir insandır.


  1. Karanlıkta durdular.
    Sözü O aldı, dedi:
    «— Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
    Yine kimin dostlar
    yine kimin boynun vurdular?»
    Yağmur
    yağıyordu boyuna.
    Sözü onlar alıp
    dediler ona:
    «— Daha pazar
    kurulmadı
    kurulacak.
    Esen rüzgâr
    durulmadı
    durulacak.
    Boynu daha
    vurulmadı
    vurulacak.»
    Karanlık ıslanırken perde perde
    belirdim onların olduğu yerde
    sözü ben aldım, dedim :
    «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
    Göster geçeyim!
    Kalesi var mı?
    Söyle yıkayım.
    Baç alırlar mı?
    De ki vermeyim!»
    Sözü O aldı, dedi:
    «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
    Girip çıkılmaz.
    Kalesi vardır,
    kolay yıkılmaz.
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»
    Dedim: «— Girip çıkarım!»
    Dedim: «-—Yakıp yıkarım!»
    Dedi: «—Yağış kesildi
    gün ağarıyor.
    Cellât Ali,
    Mustafayı
    çağırıyor!
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»
    Dedim: «— Dostlar
    bırakın beni
    bırakın beni.
    Dostlar
    göreyim onu
    göreyim onu!
    Sanmayınız
    dayanamam.
    Sanmayınız
    yandığımı
    el âleme belli etmeden yanamam!
    Dostlar
    “Olmaz!” demeyin,
    “Olmaz!” demeyin boşuna.
    Sapından kopacak armut değil bu
    armut değil bu,
    yaralı olsa da düşmez dalından;
    bu yürek
    bu yürek benzemez serçe kuşuna
    serçe kuşuna!
    Dostlar
    biliyorum!
    Dostlar
    biliyorum nerde, ne haldedir O!
    Biliyorum
    gitti gelmez bir daha!
    Biliyorum
    bir deve hörgücünde
    kanıyan bir çarmıha
    çırılçıplak bedeni
    mıhlıdır kollarından.
    Dostlar
    bırakın beni,
    bırakın beni.
    Dostlar
    bir varayım göreyim
    göreyim
    Bedreddin kullarından
    Börklüce Mustafayı
    Mustafayı.»

  • Boynu vurulacak iki bin adam,
    Mustafa ve çarmıhı
    cellât, kütük ve satır
    her şey hazır
    her şey tamam.
    Kızıl sırma işlemeli bir haşa
    altın üzengiler
    kır bir at.
    Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
    Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
    Ve yanında onun
    bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
    Satırı çaldı cellât.
    Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
    yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
    birbiri ardına düştü başlar.
    Ve her baş düşerken yere
    çarmıhından Mustafa
    baktı son defa.
    Ve her yere düşen başın
    kılı depremedi:
    —İriş
    Dede Sultanım iriş!
    dedi bir,
    başka bir söz demedi..
  1. Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek
    gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
    Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar
    atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne
    iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve
    çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
    Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
    Hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların
    içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına
    dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Gelibolu karşıdan göründü. Rehberime:
    — Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
    Bir kayık bulduk.
    Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım
    resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir
    alın görmemişimdir.
    Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek
    kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
    — Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve
    ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız
    bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.
  2. Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze
    geldiğini duyduk. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
    Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru
    giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir
    karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
    karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
    hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir sabah
    çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
    Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
    Hava öyle güzeldir,
    yürek öyle umutlu,
    göz çocuklaşmış
    ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda…
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir gece
    çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
    Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
    ve terkilerinde
    en değerlimizin
    arkadan bağlanmış kolları vardır.
    Ben tanırım bu nal seslerini
    onları Deliorman da tanır..
    Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Çünkü ormanımızın eteklerine ilk
    adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha
    kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp
    kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler
    ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.
  3. Rumeli, Serez
    ve bir eski terkibi izafi:
    HUZÛRU HÜMAYUN.
    Ortada
    yere saplı bir kılıç gibi dimdik
    bizim ihtiyar.
    Karşıda hünkâr.
    Bakıştılar.
    Hünkâr istedi ki:
    bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
    son sözü ipe vermeden önce,
    biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
    âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.
    Hazır bilmeclis
    Mevlâna Hayder derler
    mülkü acemden henüz gelmiş
    bir ulu danişmend kişi
    kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
    «Malı haramdır amma bunun
    kanı helâldır» deyip
    halletti işi…
    Dönüldü Bedreddine.
    Denildi: «Sen de konuş.»
    Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»
    Bedreddin
    baktı kemerlerden dışarı.
    Dışarda güneş var.
    Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
    ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
    Bedreddin gülümsedi.
    Aydınlandı içi gözlerinin,
    dedi:
    — Mademki bu kerre mağlubuz
    netsek, neylesek zaid.
    Gayrı uzatman sözü.
    Mademki fetva bize aid
    verin ki basak bağrına mührümüzü..
  4. Yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    Serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    Bedreddinim bir ağaca asılı.
    Yağmur çiseliyor.
    Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    Ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.
    Yağmur çiseliyor.
    Serez çarşısı dilsiz,
    Serez çarşısı kör.
    Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
    Yağmur çiseliyor.

TORNACI ŞEFİĞİN GÖMLEĞİ
Yağmur çiseliyordu. Dışarda, demir parmaklıkların arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu
gökte sabah olmuştu. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. İlkönce omuzumda bir elin dokunuşunu duymuştum. Dönüp
baktım. Tornacı Şefik. İçleri ışıl ışıl, kapkara gözlerini yüzüme dikmiş:
— Bu gece uyumadın galiba, diyor.
Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri gelmiyordu. Ortalık ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar. Gün
ışığında nöbetçilerin düdük sesleri de manalarını kaybediyor. Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta belli olan sert
çizgileri yumuşuyor.
Koğuşun kapısı dışardan açıldı. İçerde çocuklar teker teker uyanıyorlar.
Şefik soruyor:
— Ne oldun, bir tuhaf halin var senin?
Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum:
— Fakat, diyorum, hani gözümle gördüm. Nah şu pencerenin arkasına geldi. Yekpare ak bir gömleği vardı.
Elimden tuttu. Bütün bir yolculuğu yan yana, daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım..
Tornacı Şefik gülüyor. Bana pencereyi göstererek:
— Sen, diyor, yolculuğu Mustafanın müridiyle değil, benim gömleğimle yapmışsın. Bak, dün gece asmıştım.
Hâlâ pencerede..
Ben de gülüyorum. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini
demirlerin üstünden alıyorum. Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu»
öğrendiler. Ahmed:
— Bunu yaz işte, diyor. Bir «Bedreddin destanı» isteriz. Hem sana ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın
sonuna koyarsın…
Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum.

AHMEDİN HİKÂYESİ
Balkan harbinden önceydi. Dokuz yaşındaydım. Dedemle, Rumelinde, bir köylüye misafir olduk. Köylü mavi
gözlü ve bakır sakallıydı. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. Kıştı, Rumelinin kuru, çok bilenmiş bir bıçak gibi keskin
kışlarından biri.
Köyün adını hatırlıyamıyorum. Yalnız, yola kadar bizimle gelen jandarma, bu köyün insanlarını dünyanın en
inatçı, en vergi vermez, en dik kafalı köylüleri diye anlattıydı.
Jandarmaya göre bunlar, ne müslüman, ne gâvurdular. Belki kızılbaştılar. Ama, tam da kızılbaş değil.
Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Güneş battı batacak. Yol don tutmuş. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan
kaskatı su birikintilerinde kızıltılar.
Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek karşıladı. İri, alacakaranlık içinde kendi
kendinden daha kocaman görünen bir köpek. Havlıyordu.
Arabacımız dizginleri kastı. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor.
Ben, «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle
yüzüme çarparak kalktı ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Tam bu sırada kalın bir ses
duydum:
– Hey. Vurduğunu köylü, kendini kaymakam mı sandın?
Dedem arabadan indi. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi. Konuştular. Sonra köpeğin bakır sakallı,
mavi gözlü sahibi bizi evinde konuk etti.
Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. Bunlardan çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış,
kimisine şaşmış, kimisine gülmüş, kimisine kızmışımdır. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir
konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün hayatımın boyunca müessir olmamıştır.
Dedemin yumuşak, çelebice bir sesi vardı. Ötekisi kalın, hırçın ve inanmış bir sesle konuşuyordu.
Onun kalın sesi diyordu ki:
— Hünkârın iradesi ve İranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde, çarşıda, yapraksız bir ağaç dalına asılan
Bedreddinin çırılçıplak ölüsü iki yana ağır ağır sallanıyordu. Geceydi. Çarşının köşesinden üç adam belirdi.
Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Eğersiz bir at. Bedreddinin asıldığı ağacın altına geldiler. Soldaki pabuçlarını
çıkardı. Ağaca tırmandı. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Ağaca çıkan adam Bedreddinin uzun ak sakalı
altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak, sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Bıçağın
ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı. Kan çıkmadı. İpi kesmekte olan delikanlı sapsarı
oldu. Sonra eğildi, yarayı öptü, doğruldu. Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan
oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti.
Onlar çıplak ölüyü çıplak atın üstüne koydular. Ağaca çıkan aşağı indi. En gençleri oydu. Çıplak ölüyü taşıyan
çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. Ölüyü yamacın tepesinde kara ağacın altına gömdü. Ama sonra
hünkâr atlıları köyü bastılar. Atlılar gidince delikanlı, ölüyü kara ağacın altından çıkardı. Hani belki bir daha köyü
basarlar da cesedi bulurlar diye. Bir daha da dönmedi.
Dedem soruyor:
— Bunun böyle olduğuna emin misin?
— Elbette. Bunu bana anamın babası anlattı. Ona da dedesi söylemiş. Onun dedesine de dedesi. Bu böyle
gider…
Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Ocağın kızıla boyadığı alaca aydınlık dairenin kıyılarında
oturuyorlar. Arasıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri, yüzlerinin bir parçası,
omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor.
Bakır sakallının sesini duyuyorum:
— O gelecek yine. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek yine.
Dedem gülüyor:
— Sizin bu itikadınız, diyor, hırıstiyanların itikadına benziyor. Onlar da, İsa peygamber tekrar dünyaya
gelecektir, derler. Hattâ müslümanların içinde bile İsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte gözükeceğine
inananlar vardır.
Dedemin bu sözlerine, O, birden karşılık vermiyor. Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta, doğruluyor.
Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı dairenin içindedir. Yüzünü yandan görüyorum. Büyük düz bir burnu var. Kavga eder
gibi konuşuyor:
— İsa peygamberin ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddinin ölüsü, kemiksiz,
sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte.. Biz Bedreddinin kuluyuz,
ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin
yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz.
Sustu. Yerine oturdu. Dedem, Bedreddinin geleceğine inandı mı, inanmadı mı, bilmiyorum. Ben, dokuz yaşımda
buna inandım, otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum.

SİMAVNE KADISI OĞLU
ŞEYH BEDREDDİN DESTANI’NA ZEYL
MİLLÎ GURUR

    «SİMAVNE KADISI OĞLU BEDREDDİN DESTANI» risalemin dördüncü formasının makina tashihlerini 

sabahleyin matbaada yaptıktan sonra eve gelmiş, bu destanı yazmak için kullandığım notları, bir hapishanede
geceleri doldurulmuş hatıra defterimi gözden geçiriyordum.
Artık son forması da baskı makinası altında gidip gelmeğe başlıyan risaleme bir kelime bile ilâve
edemiyeceğimi biliyordum. Fakat bana bir şeyler unuttum gibi geliyordu. Bana öyle geliyordu ki, tek bir satır yazı
yazdım; fakat bu satırın sonuna nokta koymasını unuttum.
Vakit öğleye yakındı. Şafakla beraber çalkalanmağa başlıyan lodos, ağır bulutların üstüne boşanmasıyla
durulmuştu. Çok geçmeden yağmur da dindi. Gökyüzünün karanlığı yol yol yarıldı. Ağır perdeleri birdenbire düşen
bir pencere gibi hava açıldı.
Ve ben, hapishane gecelerinde doldurulmuş bir hatıra defterinde «Destan»ımın sonuna koymasını unuttuğum
noktayı arayıp dururken Süleymaniye’yi gördüm.
Açılan öğle güneşinin altında Sinan’ın Süleymaniye’si bulutlara yaslanmış bir dağ gibiydi.
Evimin penceresiyle Süleymaniye’nin arası en aşağı bir saattir. Fakat ben onu elimi uzatsam dokunacakmışım
gibi yakın görüyordum. Bu, belki, Süleymaniye’yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere, gözüm kapalı bile
görebilmeğe alıştığım içindir.
Rüzgâr, deniz, endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü, «Çarşambayı sel
aldı» türküsü, bir yağlığın kenarındaki «oya», bütün bunlar nasıl, ne kadar bir Cami değilse, bütün bunların Cami
olmakla ne kadar alakaları yoksa, bence Süleymaniye de öyle ve o kadar Cami değildir; minarelerinde beş vakit
ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye’nin de camilikle o kadar alakası
yoktur.
Süleymaniye, benim için, Türk HALK dehasının; şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş; hesaba, maddeye,
hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Sinan’ın evi, maddenin ve aydınlığın
mabedidir. Ben ne zaman Sinan’ın Süleymaniye’sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar.
Kendimi ferâha çıkmış hissederim.
İşte bu sefer de, büyük bir Türk halk hareketi için yazdığım bir risalede unuttuğumu sandığım son noktayı
ararken Süleymaniye’mizi, biraz önce yağan yağmurla yıkanmış, açan güneşin altında pırıl pırıl görünce aradığımı
birdenbire buldum. Ferahladım. Bulduğumu hatıra defterimin son sayfalarında okudum. Ve anladım ki «Simavne
Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı» isimli risaleme; belki on satırlık, belki on sayfalık bir zeyl yazmak
mecburiyetindeyim.


    Mevzuu bahis risalemin sonunda «AHMED'İN HİKÂYESİ» diye bir fasıl vardır. Bulduğum ve hatıra 

defterimde okuduğum ve risaleme zeyl olarak yazmak mecburiyetini duyduğum «nokta» bana Ahmed bu hikâyeyi
anlattıktan sonra onunla yapmış olduğum bir konuşmadır.
Bu konuşmayı olduğu gibi aşağı geçiriyorum:
«Dışarıda çiseleyen yağmura, koğuşun terli çimentosuna ve yirmi sekiz insanına Ahmed hikâyesini anlatıp
bitirmişti. Ben:
— Ahmed, demiştim, bana öyle geliyor ki sen Bedreddin hareketinden biraz da millî bir gurur duyuyorsun.
Sesime tuhaf bir eda vererek söylediğim bu cümlenin içinde, Ahmed, «millî gurur» terkibini birdenbire bir
kamçı gibi eline almış, onu suratımda şaklatmış ve demisti ki:
— Evet, biraz da millî bir gurur duyuyorum. Tarihinde Bedreddin hareketi gibi bir destan söyliyebilmiş her
milletin şuurlu proleteri bundan millî bir gurur duyar. Evet, Bedreddin hareketi aynı zamanda benim millî
gururumdur. Millî gurur! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelişi seni korkutmasın. Lenin’i hatırla.
Hangimiz Lenin kadar beynelmilelci olduğumuzu iddia edebiliriz? Lenin, yirminci asırda beynelmilel proletaryanın,
dünya emekçi kitlelerinin, beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük beynelmilelci rehberi, 1914 senesinde
«Sosyal Demokrat»ın 35’inci numarasında ne yazmıştı?
Eğer Ahmed, «Lenin filânca mesele hakkında ne yazmıştı?» demiş olsaydı, herhalde aramızda böyle bir
sorgunun cevabını verenler bulunurdu. Fakat «Sosyal-Demokrat»ın 35’inci numarası diye konulan mesele hepimizi
şaşırttı. Ve hiçbirimiz 35’inci numarada neler yazılmış olduğunu hatırlıyamadık. Ahmed bu şaşkınlığımız karşısında
gülümsedi. — Zaten o en derin acıdan en büyük sevince kadar bütün duygularını hep bu meşhur gülümseyişiyle
ifade eder — ve aşağı yukarı bütün Lenin külliyatının ana fikirlerini sayfaları ve satırlarıyla taşıyan hafızasından
bize şu cümleleri okudu:
«… Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu
severiz, onun emekçi kütlelerini (yani nüfusunun 9/10’unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına
yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. Çar cellâtlarının, asılzadelerin ve kapitalistlerin bizim güzel
yurdumuzu nasıl ezdiklerini, onu nasıl sefil kıldıklarını görmek herkesten çok bize ıstırap verir. Ve bu zulümlere
bizim muhitimizde, Rusların muhitinde de karşı konulmuş olması; bu muhitin Radişçev’i, Dekabristleri, 70
senelerinin inkilâpçılarını ortaya çıkarmış bulunması; Rus amelesinin 1905 senesinde muazzam bir kitle fırkası
yaratması; aynı zamanda Rus mujiğinin demokratlaşarak büyük toprak sahiplerini ve papazları defetmeğe
başlaması bizim göğsümüzü kabartır…
«… Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz. Çünkü Rus milleti de inkikâpçı bir sınıf yaratabildi. Rus milleti, de
beşeriyete yalnız büyük katliâmların, sıra sıra darağaçlarının, sürgünlerin, büyük açlıkların, çarlara, pomeşçiklere,
kapitalistlere zilletle boyun eğişlerinin nümunelerini göstermekle kalmadı; hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük
kavgalara girişebilmek istidadında olduğunu da ispat etti.
«Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı kendi esir mazimizden nefet ediyoruz. Bizim
esir mazimizde pomeşçiklerle asilzadeler Macaristan’ın, Lehistan’ın, İran’ın, Çin’in hürriyetini boğmak için
mujikleri muharebeye sürüklemişlerdi. Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz ve bilhassa bundan dolayı bugünkü esir
halimizden; aynı pomeşçiklerin kapitalistlerle uyuşarak Lehistan ve Ukranya’yı ezmek, İran’da ve Çin’deki
demokratik hareketi boğmak, millî haysiyetimizi berbat eden Romanof’lar, Bogrinski’ler, Purişkeviç’ler çetesini
kuvvetlendirmek için bizi harbe sürüklemek istemelerinden nefret ediyoruz. Hiç kimse esir doğmuş olduğundan
dolayı kabahatli değildir. Fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan (meselâ Lehistan’ın, Ukranya’nın v.s.’nin
ezilmesine Rusların «vatan müdafaası» adını veren) esir, yeryüzünün en aşağılık mahlûkudur.»*
Lenin’den bu satırları bir solukta okuduktan sonra Ahmed birdenbire susmuş, nefes almış ve yine o meşhur
gülümseyişiyle:
— Evet, demişti, bizim muhitimiz de Bedreddin’i, Börklüce Mustafa’yı, Torlak Kemâl’i, onların bayrağı altında
dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum.
Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10’u)
Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki «başka
milletleri ezen bir millet hür olamaz.»
«Simavne Kadısı Oğlu Bedreddin Destanı» isimli risaleme bir önsöz yazmak istemiştim. Bedreddin hareketinin
doğuş ve ölüşündeki sosyal-ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim, Bedreddin’in materyalizmiyle Spinoza’nın
materyalizmi arasında bir mukayese yapayım, demiştim. Olmadı. Buna karşılık risalemin zeyline kısa bir «sonsöz»
yazdım. Şöyle ki:
Bana Ahmed:
— Senden bir «Bedreddin destanı» isteriz, demişti.
Ben, benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim. Daha iyisini de yapmağa çalışacağım. Fakat tıpkı
benim gibi Ahmed’in dostu, arkadaşı, kardeşi olduğunu söyliyenler, benden istenen sizden de istenendir.
Ahmed’e, Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları, Karaburun ve Deliorman
yiğitlerini, etleri, kemikleri, kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar,
Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
Dünü bugüne
bugünü yarına bağlayın!
diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzım.

(*) Lenin Külliyatı, baskı 1935, cild 18, sayfa 80, 81, 82, 83’de (Rusların millî gururu) isimli makaleyle — ki bu makale 1914 senesinde «Sosyal Demokrat»ın 35’inci numarasında çıkmıştır — Ahmed’in o gün bize hafızasından okuyup derhal tercüme ettiği satırları bilâhara karşılaştırdım.
Ahmed ezbere okuyup tercüme ettiği parçaların yalnız cümle kuruluşlarında bazı değişiklikler yapmış. Fikirde hiçbir hata olmadığı için ben Ahmed’in tercümesini aynen aldım.

Ben Basralı Ömer…

0

Belki haberin yoktur diye yazıyorum Franks
Önce demokrasi yağdı göklerden
Sonra özgürlük geçti üstümüzden
Palet, palet…
Ve insan hakları namlularından
Yüzü maskeli adamların
Saniyede bilmem kaç bin adet…
Demokrasi bizim eve de isabet etti
Bir gün sonra anladım ayaklarımın koptuğunu…
Babamın vücudunda
Tam on sekiz adet
İnsan hakları saymışlar.
Annem zaten yoktu…
Ben doğarken
İlaç yokluğunda ölmüş
Ambargo falan dediler ya
Anlamadım, çocuk aklı işte
Sen daha iyi bilirsin…
Sizde de barış böyle midir Franks?
Babamla söylediğim son dua dilimde,
Ayaklarım hastanede
Ve giymeye kıyamadığım ayakkabılar
Elimde kaldı…
Çocuğun var mı Franks?
Al… Çocuğuna götür onları
Bir işe yarasın.
Kim bilir baktıkça Belki beni hatırlarsın
Bu nasıl demokrasi Franks?
Düştüğü yeri yaktı
Merhamet hür dünyaya
Bu kadar mı Irak’tı?
İnsan hakları, çocukları yetim
Ve ayaksız bırakacak mı orada da?
Ya demokrasi?
Güpegündüz pazara düşer mi?
Ve zenginlik…
İnsanları korkudan uykusuz bırakır mı?
Ve kuşlar gökyüzünü terk eder mi orada da?

BABAİLER VE BABAİ AYAKLANMASI Ismail Kapusuz

0

1239-1240 tarihinde Anadolu’da yükselen, Baba İlyas-Baba İshak ikilisi önderliğindeki toplumsal başkaldırıyı, büyük halk ayaklanmasını, Aleviliğin ihtilalci siyasetlerinden Babailik yaratmıştır. Babailik toplumsal halk hareketi, Babek-Hurremi ve Karmati- Mazdek komünizmi ihtilalci geleneğinin Anadolu’daki yansımasıdır.

Ernst Werner: “Babai ayaklanmasının, Türkmenliğin artan öneminin ve Sultanlığın feodal çözülüşünün ifadesi olduğu söylenmelidir. İsyan aynı zamanda anti-feodal özellikler edindi ve böylece bir sınıf savaşı kimliğine büründü.”diyor.(E.Werner, Çevirenler: O.Esen-Y.Öner, Büyük Bir Devletin Doğuşu, İstanbul-1986,s.98)
Babai ayaklanmasını sadece Türkmenliğin artan önemine bağlamak doğru olamaz. Çünkü Babai Hareketi içinde Türkmen boyları çoğunluğu oluşturmakla birlikte Kürtler, Ermeniler, başka Hristiyan gruplar da bulunuyordu, yani ezilen ve baskı altındaki halk sınıflarıydı onlar. Selçuklu Sultanı ve Emirlerinin (feodal beylerin) ordularında da Türkmenler vardı ve Sultanlığa başkaldırmış Türkmenlerle çarpışıyorlardı. Eğer Türkmenlik belirleyici olsaydı, kılıçlarını soydaşlarına değil, toptan feodallara çekerlerdi. Gerçekte çekenler olmadı değil; bazıları isyancıların yanında yer aldı, bazıları da kaçıp uzaklaştı, beylerini terkettiler. Ama nedenlerinin Türkmenlikle değil, inaçla ilişkisi vardı. Nevarki, yukarıda anlattığımız gibi Babek’le savaşmaya gönderilen Halife ordusundan ayrılarak, 20 bin kişilik birliğiyle karşı tarafa geçen, Noktay benzeri bir Türkmen Emir katılmamıştı Babai saflarına.

Sultanı ve beyleri Babai isyancılarının elinden kurtarmak, birkaç bin (tarihler sadece bin yazıyor) demir donlu paralı Frank şövalyelerine kaldı. Savaştan kaçan ya da isyancılara karışan Türkmen askerleri de tıpkı Babailer gibi, Baba İlyas’ın “Baba Resullah, yani Allahın Elçisi Baba” olduğuna inanmaya başlamış. Herkes onun mucizevi gücünden yardım bekliyor. Getireceği toplumsal adaletle kendilerini kurtaracak ahir zaman Peygamberi olarak görüyordu. Demek ki belirleyicilik, inanç ögesinin örtü olarak kullanılmasında aramanmalıdır.

Çünkü Ortaçağın özelliği buydu; baskı altındaki kitleleri harekete geçirmek için bir peygamberin ortaya çıkması ve onların sınıfsal çıkarlarını koruyup gözlemesi gerekiyordu. Bu da egemen sınıfın din ve inançlarıyla olamazdı. Baba İlyas, o dönemden kalan kaynakların (Dominiken misyoneri Saint-Quentin’li Simon, Suriyeli Arap yazar Sibt al-Cezvi, Süryani tarihçi Bar Harbeus Gregorius Abu’l-Farac’ın yazıları) belirttiği gibi, “Baba Resulullah” olarak ün yapmış; sadece Alevi Türkmen halkın değil, tüm ezilen Sünni ve gayri-Müslim yerleşik ve göçer kırsal topluluklar arasında, “Tanrının Baba’ya göründüğü, ona Sultanlık bağışladığı ve kendilerini kurtaracağı” yayılmıştı. Dönemin merkezi feodal yönetim ve beylerinin baskısı altındaki toplum, onu “Peygamber” kişiliğine büründürerek bir kurtarıcı kabul etmişti.

Daha önceki yazılarımızda işlediğimiz gibi, İran’da Zerdüşt ortodoksizmine karşı yükselen heterodoks (aykırı) Mazdekizm’in mutlak eşitlikçi ve paylaşımcı siyaseti, Heterodoks İslamın (Aleviliğin) içine girip yerleştikten sonra isyanlar, kutsal kişilerin yani Ehlibeyt ve Oniki İmamların öcünü alma hareketleri olmaktan çıkmış ve kuramsal komünistik ihtilaller niteliğini kazanmışlardı. 9. Yüzyılın ilk yarısında 20 yıl aralıksız süren Babek Hurremi ihtilalci hareketi, onun bir çeşit devamı olan Karmati Alevilerinin ihtilalci siyaseti ile aynı yüzyılın sonlarında, yaklaşık 200 yıl süren bir devlet kurdurmuştu. Bu Karmati toplulukları, Mazdekizm’den alınıp geliştirilen komünistik düzeni, kurdukları kale-kentlerinde (Dar al-Hicra) uygulamışlardı. Aleviliğin Babai siyasetinin de amaçladığı düzen farklı değildi.

Dönemin kaynaklarının verdiği bilgiler incelendiğinde görülür ki, Baba Resul’un yaşamı ve ortaya çıkışı Babek Hurremi’ninkiyle, büyük benzerlik göstermektedir. Özellikle Kıbrıs’ta oturan Dominiken misyonerleri şefi Frére Ascelin tarafından Azerbaycan’daki Mogol komutanı Baycu Noyan’a gönderilen Simon de Saint Quentin’in verdiği bilgiler çok önemlidir. Bu seyahatı 1246’da Antakya, Adıyaman, Malatya, Sivas ve Doğu Anadolu üzerinden yapan rahip Simon Arapça, Farsça, Tükçe ve Ermenice biliyordu. 6 yıl önce gerçekleşmiş Babai ayaklanmasının bastırılmasına katılmış Frank askerleri, Türkmenler, yerli Hristiyanlarla konuşarak, bu bilgileri bizzat olayları yaşayan insanlardan öğrenmişti. Simon’un ve ondan 10-15 yıl sonra tarihini kaleme almış, çocukluğu ve gençliği bu Malatya’da geçen Abu’l Farac’ın anlattıkları ve ayrıca Selçuklu sarayı tarihyazıcısı İbn Bibi’nin yazdıklarını, uyum ve çelişkileriyle birlikte Elvan Çelebi tamamlamaktadır.

Baba Resulallah olarak olarak Baba İlyas Horasani hakkında verilen efsanevi ve tarihsel bilgiler birleştirildiğinde, Babek Hurremi menakıbnamesi Babekname’dekilerle benzeştiği ortaya çıkıyor. Görülüyor ki, tam dört yüz yıl sonra Baba Resul , Aleviliğin Babek-Hurremi siyasetini Rum’da (Anadolu’da) aynı bilinç ve inançla uygulamaya girişmiştir.

Çok kısa bir karşılaştırma yaparak bu benzerlikleri gösterebiliriz:
Babek Hurremi’ye Cebrail gözükür, Tanrının onu dünyanın sultanı yapacağını söyler. Baba Resul’a köylü kılığında Tanrı (ya da Cebrail) gözükür. Oğlunu kurdun (Kurt, Paulikien-Bogomil inancında topal Şeytanı simgeler.) elinden kurtarırsa, kendisini Rum’un sultanı yapacağına sözverir. Babek peygamberliğini ilan etmiş ve mucize sahibidir; kılıç kesmez, ateş yakmaz ve düşünceleri-geleceği okur. Baba İlyas zaten Baba Resulallah (Tanrının elçisi, peygamberi) adını taşımaktadır. İnsanlara gelecekten haber verir, hastalıklarını-dertlerini giderir. Kendisine ok ve kılıç işlemez. Babek bir köyde çobanlık yaparak yetişmiş. Cavidan’ın müridi olmuş. Öldüğünde onun yerine getirilmiş ve liderlik görevini yüklenmiştir. Baba Resul da bir ağanın yanında çobanlık yapmış. Ebu’l Vefa yolağından Dede Garkın’ını müridi ve halifesidir. Elbistan ovasında dört yüz halifesini toplayan Şeyhi onu başhalife yapıp, Rum’da (Anadolu’da) göreve salmıştır. Babek zındıklıkla suçlanır; içkili ve kadınların katıldıkları toplantılar, yani geceleri Cemler yapmaktadır. Özel mülkiyet yoktur, Babeki toplumunda herşey ortaktır. Baba Resul da içkili ve kadınların katıldığı toplantılar, cemler yapan zındık ve inançsız olarak anılır. Mal ve ganimet ortaktır, özel mülkiyet yoktur. Babek Bağdad’ı ele geçirip halifeliği yıkarak adil ve eşitlikçi bir dünya yaratmak istemiş. Bunun için 20 yıl boyunca mücadele etmiştir… Baba Resul da Konya’yı alıp, Selçuklu Sultanlığını yıkarak halk yönetimini kurmayı ve düzeni değiştirmeyi amaçlamıştır..
Gordlevski’nin Babai hareketinde belirleyici tanımlamaları çok yerindedir; “Mazdek öğretisinin yankıları duyulmaktadır” diyor ve sürdürüyor: “Köy, kentin üzerine yürüdü. Kölece çalışmanın perişan ettiği köylülerle, zulmedici feodallar arasındaki karşıtlıktan yükselen gerçek bir sınıf savaşımıydı. Eski düzen, köylüleri, barış zamanında feodal için çalışmaya, savaş zamanında ise onun uğrunda kan dökmeye zorluyordu” (V.Gordlevski, Çev. Azer Yaran, Anadolu Selçuklu Devleti, Ankara-1988, s.180) Belki bu açıklama E.Werner’in, “Sultanlığın feodal çözülüşünün ifadesi” söylemine ışık tutmaktadır.

Ayaklanmanın gerçek önderi Baba Resul adıyla tanınan ve kutsanan Baba İlyas Horasani’dir. Hareketin örgütlendiği ve yönetildiği karargah Baba İlyas’ın Haraşna’daki (Amasya- Çat köyü) dergahıydı. İnanç örtüsüyle kitleleri peşinden sürükleyen bu büyük sınıf savaşımın planı ve taktik çizgileri burada çizilmiştir. Baba İlyas’ın Anadolu halkları arasına propaganda için dağıtmış olduğu 60 halifesinden en tanınmışı ve hareketin başkumandanı (Server-i leşkeran) ise Baba İshak’tır. Şami, yani Şamlı lakabını taşıyan, Adıyaman yöresinde yaşamış ve propagandasını yürütmüş olan Baba İshak, olasılıkla Şam Bayadı Türkmenlerine mensuptu. Ancak onun yerli Hristiyanlardan ya da Kürt kökenli olduğu da ileri sürülmektedir. Baba İshak’tan sonra Şeyh Edebalı, Emircem Baba, Ayna Dövle, Şeyh Osman, Hacı Mihman, Şeyh Edebalı Karaca Ahmet, Geyikli Baba vb. gibi birçok Babai halifeleri bilinmektedir. Bunlar arasında, hareketle ilgili olarak,Türkçü-islamcı yazar ve tarihçilerin ileri sürdüklerinin tam tersine, Hacı Bektaş da öne çıkmaktadır.
Babai Siyasetinin İnançsal Temelleri

Rum (Anadolu) Selçukluları döneminde feodal beylere (atabeyler, emirler) topraklar sultan tarafından temlik edilmekte ve bunlar üzerinde yaşayan köylülerden vergi toplama hakkı verilen yurtlar olarak bilinmektedir. Toprağı kullanma ile birlikte -satış, devretme ve miras hakkı kuşkulu- toprak üzerinde özel mülkiyet kurumu doğmuştur. (V. Gordlevski, Çev. Azer Yaran, Anadolu Selçuklu Devleti, s. 130, 132)

Bu dönemde büyük zenginlikler feodalların ellerinde yoğunlaşmış olsa da, tarım ürünleri, değiş tokuş edilen ya da satın alınan mallar ve mamul mallar, savaş ganimeti sultana gidiyordu. Sultanın evlenmesi durumunda, ya da başkentte bulunmadığı uzunca bir süreden sonra dönüşünde bu, feodallara duyurulur ve onlar da sultanın sarayına armağanlar götürmek zorundadırlar. Sultan, gezi ve ziyaretleri esnasında geçtiği yerlerde kendisine güzel erkek ya da kadın tutsaklardan, altın dolu keselerden Türk ve Arap atlarından vb. oluşan armağanlar topluyordu.

Tükenmeye yüztutan hazine zaman zaman bağışlarla doluyordu. Feodallar sultana verdikleri haraçları, durumları gittikçe kötüleşen köylülere fazlasıyla ödetiyorlardı. Perişan durumdaki köylüler, dayanılmaz bir zulüm altında bunalıyordu. Feodallar, köylülere, sultanın kendilerine baktığı gibi bakıyor. Böylece ülkede zorbalık ve baskı egemenliği sürüyordu. Elbetteki köylülerin ellerinden ürünlerinin zorla alınmasını devlete şikayet edilmesi sonuçsuz kalıyordu. (V. Gordlevski, agy. S.162-164)

Böylece Horasanlı Baba İlyas ve Şamlı Baba İshak, feodal hükümete karşı, Sultan I.Alaadin’in son dönemlerinden itibaren (1230dan sonra) oluşmaya başlayan nesnel koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır haraç ve vergilerle canından bezdirdiği son on yılda yarattıkları ihtilalci Babai Siyaseti’yle, Konya’ya yürümeyi ve iktidarı ele geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini kurmayı amaçlamışlardı.
Uzun adıyla Şeyh Şucaaddin Abu’l Baka Baba İlyas Horasani, Anadolu’ya göçetmiş bir Türkmen şeyhi idi. Ama kaynakların hiçbiri Baba İlyas’ın Anadolu’ya gelmeden önceki yaşamından sözetmemektedir. Oğullarından birinin (Muhlis Paşa’nın) torunu Elvan Çelebi, kendisi hakkında yazmış olduğu Mekakıbname’de (Menakıbu’l Kudsiyye fi Menasıbi’l- Ünsiyye, Hazırlayanlar: İsmail E. Erünsal-A.Yaşar Ocak, İstanbul-1984), onun gelişi ve Anadolu’ya yerleşmesi üzerinde bazı ayrıntılar geçmektedir. Elvan Çelebi’ye göre, Dede Garkın’ın baş halifesi olarak Rum’a gelir ve Amasya’ya yerleşir. Sultan Alaaddin’in (1220-1237) onu ziyaret ettiği ve büyük kerametlerine tanık olduğu için kendisine Çat Zaviyesi’ni vakıf olarak verdiği anlatılır. Zaviye vakıfları, Sultan Alaaddin’in, Mogol baskısıyla Türkistan’dan, Horasan bölgesinden, İran-Irak-Suriye üzerinden Anadolu’ya giren ve Claud Cahen’nın “İkinci göçmen krizi” diye nitelendirdiği zorunlu göçer Türkmen gruplarını Uç’lara (sınırlara) yerleştirme ve teba’laştırma politikasının bir parçasıydı. Genellikle, sultan oluşunun ilk 5-6 yılları içerisinde bol vakıf arazisi dağıtmıştır iktidarını güçlendirmek için. Onun içindir ki, Menakıbnameler ve veli söylencelerinde Alaaddin’in adı sık geçer. Her tanınmış evliya türbesi çevresinde, Sultan Alaaddin’in, türbede yatan veli’yi ziyaret ettiği ve kerametlerini görerek ona mürid olduğu anlatılır.

Yukarıda kısaca değindiğimiz Saint Quentinli Simon’un anlattığına göre, Baba İlyas’a Tanrı, çok perişan ve fakir bir köylü kılığında görünüp, ondan oğlunu kapan kurttan kurtarmasını istemiş. Baba bunu gerçekleştirince, köylü ona Tanrı olduğunu söyleyerek, karşılığında kendisine Sultanlık bağışlamış. Hemen harekete geçmesini istemiştir.

Demek ki Baba İlyas, propagandasını, Tanrının insanları kurtarmak için gönderdiği peygamber olarak yapıyordu. Süryani Abu’l Farac, “Dünya Tarihi”nde “Baba, diyor, hakikaten Allahın peygamberi olduğunu söyleyerek, Muhammed’in yalancı olduğunu ve Peygamber olmadığını iddia ediyordu. Birçok Türkmenler ona inandılar…Bu adam ihtiyar İshak adındaki müridini Roma (Rum) diyarının hududu üzerindeki Hısn Mansur’a (Adıyaman çevresi) gönderdi ve onun burada halkı kendi peygamberliğine inanmaya davet etmesini istedi. ” ( Gregory Abu’l Farac, Abu’l Farac Tarihi II, İngilizceden çeviren: Ömer Riza Doğrul, 2.Baskı, Ankara-1987, s.539-540)

Baba İlyas’ın “Peygamber olarak ortaya çıkma” eyleminden iki önemli nesnel olgu çıkarıyoruz: Tanrı-İnsan bütünlüğü ve Tanrının insan olarak görünüm alanına çıkması (epiphaneion), insanlaştırılması. Tanrıyı köylü kılığında tanımlama, köylü kitlesinin, yani halk çoğunluğunun yüceltilmesi, tanrılaştırılması olarak algılanmalıdır. Bu çoğunluk, yani halk herşeyin mutlak sahibidir, herşeyi yapmaya gücü yeter. Yönetim erki de onundur, o kullanır ancak. Biz, Tasavvuftaki “Enelhak (Tanrı benim)” inancının bir çeşitlemesi olan “El-Hakk-u Hüv-el Halk, v-el-Halk-u Hüv-el Hakk (Tanrı Halk’tır, Halk de Tanrıdır” söyleminin, bir veli tarafından uygulamaya konulması olarak görüyoruz. Bu bağlamda Halk’ı, Hakk’ın gölgesi ve örtüsü olarak yorumlayan tasavvufi görüşlere rağmen sonuç değişmiyor. “Halk Hakk’ın gölgesi ve örtüsüdür’ yorumu da, Ortodoks İslamın (Sünnilik) devlet ve iktidar anlayışına taban tabana zıttır ve Halk demokrasisi anlayışıdır. Çünkü Şeriat yönetiminde: mutlak iktidar Allahındır. Ancak yeryüzündeki gölgesi ve paygamberin vekili halifeye devretmiştir. Bütün müslümanlar Halife’nin teba’sıdır.”(İ.Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, İstanbul-1996, s.80-81) Demekki, Malik-i Mülk (mülkün, dünyanın sahibi), Hakk ile eşitlenen Halk’tır. İktidar doğrudan halkındır. Baba İlyas yorumladığımız inancıyla oluşturduğu siyasette, örnek aldığı Babek Hurremi’den daha ileridedir..

Abu’l- Farac’ın, “Baba İlyas’ın Muhammed’in yalancı olduğu, peygamber olmadığını ileri sürdüğünü” yazması, Hristiyanlığınlı ortodoks mezheplerinin Muhammed hakkındaki düşünceleridir. Baba İlyas, Muhammed’e ne yalancı demiş ve ne de onu yadsımıştır. Böyle yapması, her inanç, din ve milliyetten (feodalların ezdiği) halk kitlelerini ayaklanmaya çağırma siyasetine aykırı düşerdi. Onun düşüncesi, Karmati lideri Abu Tahir Süleyman’ın bilinen en büyük eylemi olan 930 yılında Mekke’yi basarak, kutsal sayılan Cennetten geldiğine inanılan Hacer el-Esved (kara taş) yerinden söküp başkenti Al Ahsa’ya götürmesindeki inanç anlayışıyla ilişkilidir: Ortodoks İslam çağı ve Muhammed’in peygamberliği artık sona ermiştir. Her çağın halk ve insanlık önderi, o çağın hem imamı (velisi), hem peygamberidir. İnsanlığı bunlar kurtaracak, halkları ezen zalimleri ortadan kaldırarak; dünyayı insanca kardeşçe yaşanır ve ortakça-eşitçe yararlanılır duruma getirmek onların görevidir. İşte ikinci önemli sonuç ya da nesnel olgu budur: Baba Resullah, proto-Alevilerden Karmati’lerin inanç ve düşünceleri ve onların devamı olan Nizari İsmaililerin Alamut lideri Hasan Sabbah inanç anlayışıyla harekete geçmiştir
Horasanlı Hacı Bektaş’ı Rum Erenlerine Baba İlyas mı göndermişti?

Hacı Bektaş, Elbistan ovasında Dede Kargın’la görüşüp-halleşerek halifesi olmuştu. Ancak son araştırmalarımızda vardığımız sonuca göre, otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai’si olarak batıni derviş Hacı Bektaş’ın bir kaç yıllık gezi ve propaganda görevinin arkasından son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuştur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi ya da onu izleyen çevre değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III (1221-1255) olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir.

Bu propaganda döneminde batıni dai’si Hacı Bektaş’ı, ya bizzat Baba İshak’ın kendisi Baba İlyas’a götürdü, ya da yanına adamlar katarak gönderdi. Vilayetname bunlardan açıkça sözetmiyor. Ancak Aşık Paşaoğlu (1481), Elvan Çelebi(1358-9), Ahmet Eflaki(1353) ve Mehmet Neşri(1492)’deki kısa bilgilerle ve Vilayetname (1480’li yıllarda) söylencelerindeki özü birleştirdiğimizde, gerçekler aydınlığa çıkıyor.
“Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim.”diyen Aşık Paşaoğlu sürdürüyor: “Bu Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadoluya gelmeye heves ettiler…O zamanda Baba Ilyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur.(Baba İlyas’ın hikayesini elbette bilirdi. Onun beşinci kuşaktan torunuydu. Babası Şey Yahya’nın amcası Elvan Çelebi’nin yazmış olduğu soyunun tarihini bilmez mi? Ama Selçuklu’ya başkaldırmış bir kişinin torunlarından olduğunu hiç açık eder mi? Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları, “bu çok hikayeleri” alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba İlyas’ın, Hacı Bektaş’ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar. İ.K.) Hacı Bektaş kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseriye geldiler..Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı Sivas’a çıktı. Oraya varınca eceli yetişti onu şehit ettiler…” (Aşık Paşaoğlu Tarihi, Haz. Atsız, 2. Basım, Ankara-1992, s.164-165)

Hacı Bektaş Veli, Aşık Paşaoğlu’nun belirttiği gibi Baba İlyas ile görüştükten sonra, kardeşiyle birlikte önce Kırşehir’e, sonra Kayseri’ye gitti. Bize göre keyfince gitmedi; Baba İlyas Horasani tarafından, Rum erenlerine Peyik (elçi) hizmetiyle gönderildi. Nasıl mı? Vilayetname’nin söylencesel dilinden dinleyelim:

“Hünkar Hacı Bektaş Veli Rum ülkesine yaklaşınca mana aleminden Rum erenlerine: ‘Selamlar sizin üzerinize olsun Rum’daki erenler ve kardeşler’ diye selam verdi. 57 bin Rum ereni sohbet meclisindeydi. Rum’un gözcüsü Karaca Ahmed’di.“Hünkar’ın selamı, Fatma Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisar’da Seyyid Nureddin’in kızıydı; henüz evlenmemişti; sohbet meydanındaki erenlere yemek pişirmekteydi. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fatma Bacı ayağa kalkıp, Hünkarı’n geldiği yöne dönerek elini göğsüne koydu ve üç kez ‘dedi selamını aldım’, yerine oturdu.“Meclistekiler: ‘Kimin selamını aldın?’ dediler. Fatma Bacı: ‘Rum ülkesine bir er geliyor. Siz erenlere selam verdi; onun selamını aldım.’ dedi. Erenler: ‘Sözünü ettiğin er nereden geliyor?’ diye sordular. Fatma Bacı: ‘Kendisi Horasan erenlerindendir. Ama şimdi Beyt-Allah tarafından geliyor…” (Vilayetname, Haz. A.Gölpınarlı, s.18; Haz.E. Korkmaz, s.37-38)

Görüldüğü gibi burada (Kayseri ya da Eskişehir çevresinde), Karaca Ahmet’in gözcülüğü altında bir toplantı yapılmaktadır. İlkdönem Osmanlı tarihyazıcılarından Tarihçi Ali, Künh-ül Ahbar’da: “Ol tarihte Rum erenlerinin şöhretli kutbu Karaca Ahmed Sultan idi. Çağında elli yedibin müridi onun emrindeydi…Sivrihisar’da oturan Seyyid Nureddin adında bir zatın terbiyesinde seccade-nişindi…” diye yazmaktadır. Şakaayik’ te ise Horasan’da bir şahın oğlu olduğu ve cezbeye kapılarak Rum ülkesine geldiği belirtilir.(Doç.Dr. Bedri Noyan, Alevilik Bektaşilik Nedir?, 2.baskı, Ankara-1987, s.510-511; Mehmet Şimşek, Hıdır Abdal Sultan Ocağı, İstanbul-1991, s.68)

Bu toplantıda elli yedi bin er ya da mürid biraraya gelmiş olabilir miydi? Yoksa bu sayıyı oluşturan aşiret ve oymakların temsilcileri, yani dedeleri, önderleri mi bulunmaktaydı? Bu büyükler kendi kabileleri soydaşları adına konuşup tartışıp karar alıyorlardı belki. Karaca Ahmet Sultan Gaziyan-ı Rum’ un baş erlerinden biri olacaktı daha sonra. Toplantıda Seyyid Nuredddin’in kızı Fatma Bacı’nın görevli bulunduğu görülmektedir. Bu Fatma Bacı’nın daha sonra Alevi-Bektaşi literatüründe Hatun Ana, Fatma Nuriye, Kutlu Melek, Kadıncık Ana diye anılacağını ve Bacıyan-ı Rum’ un baş bacılarından olacağını biliyoruz. (Aşık Paşaoğlu, agy. S.165)

Yeniden Erenler meclisine dönüp, girişteki sözümüzü genişleterek yineleyelim: Hacı Bektaş’ın Rum’daki erenlerini ziyarete gelişinin amacı; Karaca Ahmed Sultan’ın 57 bin müridiyle, yani kendisine candan bağlı 57 bin kişilik gücüyle, Baba Resul’un Suriye ve Anadolu’da her kavimden, her dinden edinmiş olduğu 72 bin müridini, yani bu denli insan gücünü birleştirmenin yollarını aramaktı. Bize göre, Kırşehir, Kayseri, Sivrihisar-Eskişehir gibi Rum’un batısındaki kentlerin çevresindeki Türkmen yığınlarının önderleri, başkaldırı arifesinde kendileriyle birleşmesinin tezelden sağlanması gerekiyordu. Genç bilge ve ermiş, yedinci İmam Musa Kazım’dan inme Horasanlı batıni dai’si Hacı Bektaş aracılığıyla birleşmeye çağrılıyorlardı.

Bu büyük toplantının, Baba İlyas’tan daha önce gelen bir haber üzerine yapılmış olması da olasıdır. Urfa-Samsat, Adıyaman, Maraş ve Malatya’dan Amasya’ya Tokat’ a uzanan bölgelerdeki kaynaşma ve gelişmelerden de habersiz olamazlardı.

Hacı Bektaş Veli kuşkusuz, Vilayetname’de anlatıldığı gibi buraya ne güvercin donunda ve ne de tek başına gelmiş bulunuyordu. Olasıyla Baba İlyas’ın yanına kattığı bir bölük insanla birlikteydi. Ancak toplantının gözcüleri onları görüp, yukarıda açıkladığımız üzere gerekli yerleri bilgilendirmişlerdi. Ancak söylencesel anlatımla dışavurulanlar, gelenlerin hiç de dostça karşılanmadıklarını gösteriyor. Bu gelenlere, çıkarcı bir yaklaşımla karşı koyanlar vardır :
“Ne yapmalı ki Rum ülkesine girmesin? Girerse ülkeyi elimizden alır. Herkesi kendisine bağlar; artık bize ekmek kalmaz. Kanat gerip yolu tutalım.” diyorlardı.

Erenler toplantısında Fatma Bacı, onun Beytullah, yani Allahın evi olarak nitelenen Kabe’den geldiğini açıklıyordu. Bu Mekke’deki İslam Kabesi değildi; Baba İlyas’ın Amasya’daki dergahıydı Beytullah, yani şimdi bağlı bulunduğu Pirinin kapısıydı. Alevi inancında Kabe insan gönlüdür, insandır; bir talip pirini, mürşidini evinde ziyaret etse, Hac yerine geçer.

Kaynakların hemen hepsinin Karaca Ahmet Sultan’ın “Horasan şahlarından birinin oğlu olduğunu” söylemesi, onun gerçekten Bektaş’ın yaşlarında ve bir bey oğlu olduğunu gösterebilir. Belki de Horasan’dan tanışıklıkları vardı. Rum’un batısı Karaca Ahmet’ten soruluyordu ve aynı zamanda bir hekimdi. Kendisine bağlı elli yedi bin müridiyle çok büyük bir güçtü. Rakip bir önder tehlikesi her an varolabilirdi. Horasanlı Hacı Bektaş bu sırada devreye sokulmuştu.

Hacı Bektaş, Karaca Ahmet Sultan’ın kişiliğinde bilgi, görgü, inanç ve ikna gücüyle elli yedi bin Rumlu Erenler topluluğunu kendisine bağlamış ve peşinden çekip götürmüştür. Zaten Karaca Ahmet’in, Orhan dönemine dek yaşadığı ve Babailerden olduğunda Osmanlı tarih yazıcıları hemfikirdirler
Babai Siyasetinin Yükselişi ve Ayaklanma Hazırlığı

Köylü Tanrıdan(!) aldığı buyruk üzerine Baba Resul harekete geçmişti. Ünü yayıldıkça yayılıyordu. Baba İlyas’ın peygamberliği ve ahir zaman kurtarıcılığının kanıtları olarak ermişliği, gayptan (bilinmezlikten) haber verişi, inziva halinde tanrıyla ve meleklerle söyleşisi üzerinde bir dizi öyküler Kızılırmak kıvrımından Fırat havzasına ulaşmıştı. Halk akın akın dergahını ziyarete gelmeye ve dertlerine sıkıntılarına ondan derman aramaya başlamışlardı…

Baba propagandasını, başlangıçta, yetiştirdiği ve kendisine candan bağlı halifeleri ve güvendiği müritleri aracılığıyla, heterodoks İslam (Alevi) inançlı göçebe ve yerleşik köylüler arasında yaptırıyordu. Önce onlara inançlarına uygun düşen zamanın kurtarıcı Mehdisi olduğuna, peygamberliğine inandırması ve güvenlerini alması gerekiyordu.

A.Yaşar Ocak’a göre Babai propagandacıları şu iki bölgede çalışıyorlardı:
1)Baba İlyas’ın zaviyesinin bulunduğu Amasya, Tokat, Çorum, Sivas ve köyleri
2)Güneydoğu Anadolu’da Marş, Kefersud, Malatya, Elbistan ve çevresi. Bu ikinci bölge Ağaçeri, Döger ve Bayad Türkmen yerleşim alanlarıydı. Bölgede dinsel inançlar çok çeşitlilik ve karmaşıklık gösteriyordu. Buradaki bir üçüncü öge, Selçuklu ordusundan büyük darbeler yemiş ve dağıtılmış olan Harezmi’lerdi. Bunlar Selçuklu Eyyubi sınır bölgesinde hareket halindeydiler. Yol kesip soygunlar yapıyor ve sürekli düzen bozan saldırılarda bulunuyorlardı. Baba İlyas onları da memnuniyetsizliklerinden yararlanıp, yanına çekmek için Harran ve Ruha’ya (Urfa) elçiler gönderdi. Bu bölgelerin tümü Baba İshak’ın yetkin ellerine verilmişti (A.Yaşar Ocak, La Révolte de Baba Resul ou La Formation de l’Hétérodoxie Musulmane en Anatolie auXIIIe Siecle, Ankara-1989, s.62-63)

Elvan Çelebi, babasının dedesi Baba İlyas Horasani’yi devlete başkaldırmış biri olarak göstermemek ve onu temize çıkarmak için tüm kabahatları yüklediği Baba İshak’ı, ‘İshak-ı Şami ’ diye anmaktadır. Bu onun Şamlı olduğunu göstereceği gibi, Şambayadı Türkmenlerinden olduğunu da belirleyebilir. Ayaklanmayı anlatmaya geçmeden önce, burada Baba İshak’ın İsmaililerle ilişkisi konusuna kısaca eğilmek istiyoruz. Hüseyin Hüsameddin’in kaynak göstermeden, Baba İshak’ın Baba İlyas’a mürit olmadan önce İran’da Hand Alaaddin İbn Muhammed adında bir İsmaili şefinin yanında eğitilip, yetiştirildiğini ileri sürmesi pek dikkate alınmamaktadır. (A.Yaşar Ocak, agy. s.63)

Bize göre, kaynak göstermemiş olsa da yazarın böyle bir duyumu yazmış olması önemlidir. Olasıdır ki eski bir kaynakta görmüştür. Biz böyle bir organik ilişkinin doğru ve varolduğunu düşünüyoruz. Hatta, bizzat Baba Resullah’ın (Baba İlyas) kendisi ve şeyhi Dede Garkın’ın yolağını sürdürdüğü Abul Vefa’nın, Irak’tan Azerbaycan-Daylem’e ulaşan bölgelerde tanınan bir Fatımi İsmaili Dai’si olduğu İsmaili kaynaklarında yazılıdır. Baba İshak’ın İsmaili merkezi Alamut’a gönderilmiş ve orada yetişmiş olması çok doğaldır. Ayrıca Hüseyin Hüsameddin’in sözünü ettiği Alaaddin Muhammed, herhangi bir İsmaili şefi değil, tam 34 yıl Alamut Nizari İsmailileri devletini yönetmekte olan büyük İsmaili imamıdır. 1221’den beri başında bulunduğu Alamut (sosyalistik) federatif devleti, Suriye, Irak, Azerbaycan, Horasan-İran’da bulunan yüzlerce kaleleriyle (dar-ul Hicra) –ki sadece İran’da 360 kalesi olduğu biliniyor-, ekonomik ve askeri yönden en güçlü dönemini yaşıyordu. Dahası, Selçuklu Sultanlarının Alamut’a her yıl belli miktarda vergi verdiklerini İsmaili kaynaklarından öğreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanının da Alamut’a vergi vermiş olması düşündürücü değil midir?:
“1227 yılında ise Suriye baş dai’si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a elçisini gönderip ondan Sultanlık tarafından Alamut’a her yıl düzenli gönderilen 2000 Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut yöneticisine (Alaaddin Muhammed III (1221-1255)danıştı. Alamut İmamı, Suriye şefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye İsmaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye İsmaili topluluğuna gönderildi.” (Al Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340’dan aktaran Farhad Daftary, agy. s.420)

Kısacası Hacı Bektaş’ın da başından beri içinde ve stratejik katkılarda bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak’ın yönettiği Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduğu düşünülemez. Baba İlyas’ın dahi Dede Garkın’ın yerine geçirilmiş bölge baş dai’si olması bile çok mümkündür. Dolayısıyla Alamut’tan ve oraya bağlı Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da çok doğaldır.

Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, Baba İlyas hareketinin teorik temeli, zaten Aleviliğin siyasetlerinden – ya da türevlerinden- olan Babek-Karmati-İsmaili öğretileri üzerinde kurulmuştur. Kuramsal olarak “Mazdek komünizmi” ile ilişkilidir. Bu bile gösteriyor ki, Horasan’dan geldiği bilinen gerek Baba İlyas Horasani’nin ve gerekse onu görmeye gelen Hacı Bektaş Horasani’nin Nizari İsmaili toplulukları ve Alamut devletiyle ilişkilerinin varlığı sugötürmez doğruluktadır. Şimdilik sadece değindiğimiz bu konuyu, Nizari İsmaililer üzerinde araştırmalarımızda ayrıntılamaya çalışacağız.

1230’lu yılların ortalarında ayaklanmanın hazırlık dönemi tamamlanmış ve sonlarına doğru Baba İshak Güneydoğu Anadolu’da propaganda eylemlerine yoğunlaşmış olmalıydı. Çok büyük olasılıkla İsmaili fedailerinden yardımcıları da bulunmaktaydı bu propaganda eylemlerinde. Ayrıca Besni, Adıyaman çevresine 70-80 yıl önce Karmati gruplarının gelmiş oldukları ve yerleşip buralarda kaldıklarını da gözönünde tutmak gerekir.

Kuzeydeki Çepni, Karaman, güneydoğudaki Ağaçeri, Döger, Bayad Türkmenleri kadar, Sünni Türk ve Kürt boyları ve Hristiyan gruplar arasında da propaganda yapılıyordu. Elvan Çelebi’ye göre Baba İlyas, Baba İshak’a kendi adına propaganda yapmak ve otoritesi altına çekmek için destur vermişti. Kendisini temsil eden simgesi ise Baba İshak’ın başına giyirmiş olduğu kızıl börküydü. Böylelikle halka güven sağlıyordu. Propaganda çok bilinçli bir biçimde üç yönde sürdürülüyordu:
1) Baba İlyas’ın Peygamber ve kurtarıcılığı altında Kıyam’a durma (ayaklanma); dünyanın sonunu getiren kötüler ve zalimleri yokedip, yeniden yaratarak devr-i daimi (dönüşümü) sağlamak canı ve malı bu uğurda harcanacak (Alevi inançlı halklara).
2) Sultan Gıyaseddin Keyhusrev, Sünni müslüman olarak Muhammed’in şeriatın koşullarını yerine getirmemekte, içki ve işret sofralarında eğlenmekten başka bir iş yapmamaktadır, dinden çıkmıştır (Sünni inançlı halklara).
3) Beylerin elinden alınacak topraklar, hayvan sürüleri ve elde edilecek diğer bütün ganimetler, ayaklanmaya katılan kim olursa olsun, ayırım yapılmaksızın eşit paylaştırılacaktır (Gayrimüslim halklara).
Ayrıca insanların bireysel dertlerine çareler buluyor, hekim gibi hastaları iyileştiriyor, hakim gibi davalara bakıp aralarını düzeltiyordu. Böylece Baba İshak ezilen baskı gören her din ve inançtan, milliyetten insanlara güven vererek akıl ve bilincini harekete geçirmiş oldu. Baba İlyas için çevresinde kadınlı erkekli çok sayıda insan topladı. Konar göçer Türkmenler sürülerini, diğerleri ellerinde neleri varsa satıp silah alıyorlardı. Baba Resul’dan haber geldiğinde ayaklanma başladı. Baba İshak’ın dışında, Vilayetname’deki bazı keramet söylencelerinin yorumundan dahi Hacı Bektaş Horasani’nin ayaklanmaya katıldığını ve hatta onun katılımından sonra hareketin batıya doğru genişlediği ve hazırlıkların hızla doruk noktasına ulaştığını sonucu çıkartabiliyoruz.
Ayaklanma Süreci ve Yapılan Savaşların Seyri

Baba İlyas’ın ününün yayılması, halifeleri ve müritlerinin onun adına yaptıkları propagandalar, Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhusrev II’ye ulaştrılır. Elvan Çelebi’nin anlattığına göre Çat’ta kadılık yapan va Baba İlyas’ı çekemeyen Köre Kadı tarafından ihbar edilmiştir. Anlatılan öyküde Köre Kadı, Baba Resul’un, Ali’nin Düldül’üne eş olarak değerlendirilen Boz atını ister. Atı alamayan Kadı Sultan’a durumu bildirir. Sözde Baba İlyas’a iftira attığı için, Sultan da Haraşna (Amasya) kalesine ordusunu sefere çıkarır.

Gerçekte, ayaklanma hazırlıkları, hareketin başı öğrenilmiş. Başlamadan bitirmek için kurnazca bir ‘yılanı baştan ezme’ taktiği uygulanma yoluna gidilmiştir. Anlaşılıyor ki, çok bilinçli yapılmakta olan propaganda ve hazırlık aşaması henüz sona ermemiş, ayaklanma hareketi Baba Resul’un istediği biçimde olgunlaşmamıştı. Elvan Çelebi’nin dizelerinde Sultan Gıyaseddin’in niyet ve buyrukları şöyle yansıtılıyor :
“ …Didi ol Kör herze vü hezeyan
486 .Şöyle kim fitne kıldı Sultanı
Sultan aydur beglerim kanı

  1. Hazır olur kamu gelür yir öper
    Aydur iy beglerüm gerek ki sefer
  2. Kılasuz düşmenüm belirdü tiz
    Anı kırmaga eylemen temyiz
  3. Tahtuma tacuma nazar kılmış
    Kendüyi hem Resul-i Hak bilmiş…
  4. Tacumı tahtumı diler kim ala
    Yani ben olmıyam Melik ol ola…
  5. Nişe ol kasd-ı taht u baht kıla
    Yani benden diler bu mülki ala
  6. Varun eyle bunları garet idün
    Şöyle kim var durur hasaret idün
  7. Bunlara kimse mani olmasun
    Öyle varun kim nesne bilmesün
  8. Eyle kim cadula imiş bunlar
    Bilse sizi kırar imiş bunlar
  9. Çün vasiyyet bu sureti dutdı
    Begler ü leşker-i ahuru gitdi” (E.Çelebi, Menakıbu’l Kudsiyye… s.42-44)

Görüldüğü gibi Selçuklu Sultanı Baba İlyas’ın Peygamberliğini ilan ettiğini öğrenmiş. Tacını, tahtını yitireceği ve mülkünden olacağı endişesi içerisinde beylerini toplayıp, kimseye duyurmadan sessiz sedasız zaviyesine baskın yapıp, Baba İlyas ve çevresindekilerini yoketmelerini (hasaret idün, diye) buyuruyor. Beyleri ve bir süvari birliğini (leşker-i ahuru) Amasya’ya gönderiyor.

Bunu haber alan Baba İlyas seksen yandaşıyla zaviyeyi terkedip Haraşna kalesine sığındı ve orada gizlenerek savunma hazırlığına girişti. Öbür yandan bir yolunu bulup Kefersud’da isyan hazırlıklarını sürdüren Baba İshak’a haberci çıkarmıştı.
Baba İshak Selçuklu Ordularını Peşpeşe Yeniyor

Haberi alan Baba İshak ayaklandırdığı güçlerin başına geçerek Kefersud’dan hareket etti. Hısn-i Mansur (Adıyaman), Gerger ve Kahta üzerinden ilerlemeye başladı. Kadın erkek, genç yaşlı eli silah tutan herkes savaşa katılmış, onun peşinden Baba Resul’u görmeye gidiyolardı. İbn Bibi’nin tanımlamasına göre, büyük çoğunluğu “Siyah libaslı, kızıl börklü ve ayağı çarıklı Türkmenlerdi” bunlar ve heterodoks islam (Alevi) inançlıydılar. Yolun üzerinde bulunan yerleşim alanlarını yakıp yıkarak, talan ederek ve Baba İlyas’ın peygamberliğini kabul edip kendilerine katılmayanları öldürerek ilerliyorlardı. İlerledikçe sayıları da artıyordu. Malatya valisi Muzafferuddin Alişir Selçuklu ve Hristiyan paralı askerlerden bir orduyla Baba İshak’ı karşıladı. Yapılan meydan savaşında yenildi ve tüm ağırlığını bırakarak Malatya’ya geri çekilmek zorunda kaldı. Kürt ve Germiyanlardan oluşturduğu ikinci bir orduyla Elbistan ovasında saldırdıysa da, Baba İshak’ın yeni katılımlarla güçlenmiş ordusu tarafından bozguna uğratıldı.

Amasya’ya doğru, karşıkoyanları öldürerek, engellenemez biçimde ilerliyorlardı. Sivas’ı alıp İğdişbaşı Hurremşahı ve diğer beyleri de öldürdüler. Babailerin bu başarısı karşısında bölgenin gayrimemnun halkları da onlara katıldı. Sivas çevresinde yaşayan Karamanlı ve Canik ve Sinop çevresinde konar-göçer yaşayan Çepni Türkmenleri de onlara katıldılar. Talanlardan ve ganimetten pay almak isteyen işsiz güçsüz, yoksul gruplar, herkes katılıyorlardı. Babailer Tokat’ı aldıktan sonra Amasya bölgesine girdiler.

Bu sırada Sultan Gıyaseddin Keyhusrev II korkusundan başkent Konya’yı terkedip Kubadabad’a çekildi. Hacı Mubarızüddin Armağanşah kumandasında büyük bir ordu Amasya’ya gönderilmiş bulunuyordu. Bu ordu Amasya kalesinde savunma durumunda olan Baba Resul’u tuzağa düşürerek savunma gücünü kırdı. Simon de Saint Quentine’nin anlattığına göre çok kanlı çarpışmalar oldu. Selçuklu ordusunun silahlarıyla yaralanmıyacaklarına inandırılmış müritleri yakınlarını kaybettikçe Baba İlyas’a sormaya başlamışlardı. O da Tanrıya: “Tanrım ne yapıyorsun, uyuyor musun sen? Hani bana söz vermiştin!”diye sitemde bulunuyordu. Armağanşah bu kuşatmada Baba İlyas’ı yakalatıp Amasya kalesine astırır. Ayrıca savaş meydanında mızrakla ya da boğularak öldürüldüğüne dair farklı görüşler vardır. Elvan Çelebi ise, yakalanıp hapse atıldığı ve kırk gün sonra Boz at duvarı yararak onu kurtarıp göğe uçurduğunu anlatmaktadır.

Baba İshak’ın kumandası altında Babai kuvvetleri Tokat’tan Amasya’ya ulaştıklarında Baba Resul’un kalede sallanan cesediyle karşılaşınca çılgına dönmüşlerdi. Aylardır onu görmek, ona ulaşmak için yatağını yakıp yıkan, silip süpüren bir sel gibi Amasya’ya akmışlardı. “Baba Resulallah! Baba Resulallah!”diye bağırarak saldırıp Armağanşah’ın ordusunu darmadağın ettiler ve kendisini yakalayıp öldürdüler. Arkasından artık Konya’nın yolunu tutmuş bulunuyorlardı

Gıyaseddin Keyhusrev bu büyük yenilginin ardından, Erzurum’daki sınır boyu kuvvetlerini, Emir Necmeddin kumandasında Babailerin üzerine sevketti. Altı gün içinde Sivas’a ulaşan bu ordu Türk, Gürcü, Kürt ve Frank askerlerinden oluşturulmuştu. Sivas’tan Kayseri’ye, oradan da Kırşehir’e geçen Selçuklu ordusu Babaileri beklemeye başladı.

Babai kuvvetleri, Baba İshak’ın başkumandanlığında Kayser’iye yaklaştıklarında, Ziyaret adı verilen yerde Selçuklu ordusuyla yaptığı kısa bir çatışmayı da kazandıktan sonra Kırşehir’e doğru ilerlemeyi sürdürdüler. Elvan Çelebi Kırşehir yakınlarında Kendek civarında kısa bir çarpışmadan daha sözetmektedir.(1993. Bir yine lu’b nice vakidir/Şol ki Kendek’te ceng-i sultani) Ancak her nedense A.Yaşar Ocak bunu görmezlikten gelmiştir. Bu bölümde Babai şeflerinin, bir toplantı yaptıklarını ve başından beri hareketin içinde olan Hacı Bektaş’ı sonu yaklaşmış ayaklanmanın dışına çıkarma kararı aldıklarını görüyoruz. Bizzat Babai “askerlerin yiğit başkumandanı” Hacı Bektaş’a bu kararı bildirerek, onun Kendek’e çıkıp Bereket Hacı’yı ziyaret etmesi, (2011. Server-i leşkeran ol şehbaz/Hacı Bektaş diyu gelir avaz, 2012. Kendek’e çık seni selamet bil/Bereket Hacı’yı ziyaret kıl) yani onun yanına gitmesini istemiştir.

Babailer Kendek’ten sonra Malya ovasına ulaşmışlardı. Bütün ağırlıklarını, sürülerini, kadın ve çocuklarını bu düzlükte biraraya topladılar. Malya ovasına gelmiş olan Selçuklu ordusunun başkumandanı Emir Necmeddin, yardımcıları Behramşah Candar, Gürcü Zahiruddin Şir idi. Bin kişilik 3000 altına kiralanmış zırhlı Frank şövalyelerinin başında ise Ferdehala (ya da Frederic) bulunuyordu.

Sonunda Selçuklu feodal sultanlığının, bütün güçlerini seferber ettiği koskoca ordusuyla (12 bin ile 60 bin arasında rakam verilmektedir), Babai halk güçleri ( 3 bin ile 6 bin arası rakamlar verilmektedir) 1240 yılının Kasım ayı başlarında Malya ovasında karşıkarşıya gelmişlerdi. Simon de Saint Quentin’in verdiği bilgiye göre Babai halk güçleri, iki ay içerisinde inançları uğruna hayatlarını hiçe sayarak, Selçuklu feodal kuvvetlerine karşı tam 12 meydan savaşı kazanmış bulunuyordu. Bu nedenledir ki, Selçuklu askerleri Babai güçlerinin, Türkmenlerin savaşçı şiddetinden (de la violence belliqueuse des Turcomans) korktukları kadar, aralarında yayılmış olan Baba Resul’un mucizelerinden de çekiniyorlardı; Babailerin kılıç kesmez, ok işlemez olduklarına inanmaya başlamışlardı. Onlardan 4 veya 10 kat daha fazla olmalarına rağmen saldırıya geçmeye cesaret edemediklerini söylemektedir bütün kaynaklar. (A.Yaşar Ocak, La Révolt De Baba Resul… s.71-72)

Burada, büyük Babai önderi İshak’ın aralarına casuslarını sokup, onları yanlarına çekme propagandası rahatlıkla sezilebilir. Belki bir süre daha geçseydi askerlerin, silahlarını feodallere çevirmesi bile olasıydı. İşte bunun zamanında farkına varan beyler, bin kişilik, belki daha fazla olan parayla tutulmuş zırhlı frank şövalyelerini öne sürdüler. Babailer, okları ve kılıçlarının etkili olamadığı demir donlu askerler karşısında şaşkınlık içerisinde geri çekilmeye başlamışlardı. Daha ilk saldırıda Babai halk güçlerinin kayıp vererek bozgun yaşamaları yüzünden, Selçuklu askerleri arasındaki Babai propagandası kırılmış ve koca ordu kumandanlarının emirlerine uyarak savaşa giriştiler. Yapılan bu çok kanlı savaşta, İbn Bibi’ye göre 4 bin Babai öldürüldü. Malya ovası “Kızıl börklü, siyah libaslı ve ayağı çarıklı Türkmenlerin” kanıyla kızıla kesti. Savaş meydanında sağ kalan kadınlar ve çocuklar savaş tutsakları olarak galipler tarafından paylaşıldı, satıldılar. Savaş sonrası beş yıl boyunca koğuşturmalar sürdü, zindanlar Babailerle dolduruldu. Ayna Dövle gibi yakalanıp da Babailiğini yadsımayanların derileri yüzülüp, tulum çıkarılarak saman basıldı. Bu dönem içerisinde Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) örgütünün yardım ve düzenlemeleriyle gizlenerek sağ kalmış olan Baba İlyas halifeleri, Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş Veli’nin çevresinde toplandılar.

Babaannemin Yunus’u

0

Tuğrul Asi Balkar
Babaannemin Yunus’u
Evveli varmış yokmuş. Gün varmış gece yokmuş,gece varmış gün yokmuş, ay varmış güneş yokmuş, güneş varmış ay yokmuş, kim nerede bilinmez, iz nerede bilinir. Söz nerede bilinmez, öz nerede bilinir. Doğruyu soysan yalanı, yalanı soysan doğrusu kalır. Dereyi geçsen dağ vardır, dağı aşsan dar vardır, hikâyesi bol olanın çözgüsü gücük kalır. Lakin, gönül kalmasın yeter. Onarsam yazık, dikersem kazak olur, çıngar çıkaran haylaza bi güzel azar olur. Yunus diye erenin eskilerden bir vakit ata ninemden dinlediğim hikâyesi bu. Yalanım varsa ondan miras, doğrusu varsa size miras, kıssası dinleyene miras.
Günün geceye gecenin güne kavuşup durduğu zamanların birinde, eski çok eski günlerin birinde, Anadolu’nun sinesindeki köylerin birinde, ekin süren, davar güden kendi halinde bir köylü olan Yunus, bir kıtlık yılında -eskiden kıtlıksız, kıransız, kıyımsız yıl mı geçermiş- tohumluk buğday istemek üzere, ödünç öküz koştuğu kağnısıyla, yedi gün yedi gece yol aşıp, yanına yamacına varanların gönlünden ambarından çokça nasip aldığı Hacıbektaş Veli’ nin dergahına varmış. Hacıbektaş bir koca veli. Ne de olsa varacağı yer, koca velinin dergahı, boş gitmek olmaz, armağan götürmek, gönül sunmak gerek. Yok olunca varsıllık, tabiatın kucağından bir koku bir tad olsun, oh olsun safa olsun, dost damağına bal olsun diyerek, eli de boş gitmemek için, dağdan bir torba dolusu alıç toplayıp götürmüş. Geldiğini ve geliş nedenini kendisine bildirdiklerinde Hacıbektaş, adamları aracılığı ile, sordurmuş:
“Ne verelim Yunus cana, buğday mı, nefes mi?”
Yunus’ un yanıtı şu olmuş:
“Ne yapayım nefesi? çoluk çocuk açız,bana buğday gerek.”
Hacıbektaş:
“Deyün, gerekse buğday verelim. Amma,nefes gerekse, getirdiğin alıçın her danesine bir nefes verelim.”
Duyurmuşlar bu sözü Yunus’ a.
Yunus yine:
“Nefes neme gerek!” demiş.
Hünkar koca veli bu kez de:
“Gerekse buğday verelim. Amma, nefes gerekse, getirdiğin alıçın çekirdeği başına on nefes verelim.”
Yunus bu söze karşı da dayatmış, diretmiş. Köylüsünün durumunu, çoluk çocuğu olduğunu, nefesin onların karnını doyurmayacağını söylemiş.
“Nidem, neyleyim ben nefesi? Bağışlarlarsa bana buğday versinler, karnımın acısı canımın acısıdır.” demiş.
Koca velinin emriyle Yunus’ un öküzünün götürebileceği kadar buğday yüklemişler. Yunus helalleşip yola koyulmuş. Köyden biraz uzaklaşınca, yokuş başında aklı başına gelmiş.
“Eyvah ki eyvah, ne olmayacak iş ettim ben. Nasib sundular bana kabul etmedim. Hem de alıçın her çekirdeği başına on nefes sundu da koca veli, nasibin yüksündüm de bir güzel kabullenmedim. Buğdaydır boğaza yüktür, gün gelir tükenir, yersin çıkar can tüketir. Nefes ölünceye dek tükenmez ki. Geri dönüp eşiğine varayım erenlerin. Belki verirler bana himmet ettikleri nasibi.”
Diyerek dönüp dergaha gelmiş. Öküzüne yüklediği buğdayı indirivermiş.
“Erenler bana himmet ettikleri nasibi versinler.” demiş.
Dervişler bu hali koca veliye bildirivermişler. Hacıbektaş koca veli buyurmuşlar ki:
“Bundan öte bundan beri, artık bu iş burada olmaz. Yunus canın kilidin anahtarını biz Tapduk Emre deyü anılır erenler pirine verdik. Varsın gitsin, nasibi ondadır, nasibin Tapduk’tan alsın.”
Yunus yeniden yola düşüp köyüne gelmiş, köylüsüyle helalleşip araya taraya, güç bela Tapduğu bulmuş. Hünkar koca velinin selamını deyivermiş. Tapduk Emre:
“Olan biteni biliyoruz. Safa geldin, kadem getirdin. Hizmet et, çok çabala, nasibin al!” demiş.
Yunus kırk yıl aşrı Tapduğa canla başla hizmet etmiş. Diğer dervişler gibi dağdan odun getiriyor, dergaha su taşıyor, ocağı yakıyormuş. Zaman geliyor rahlede diz çöküyor, kitap, kuran öğreniyor, yazmaz eli yazar oluyor, tutuk dili beliğini çözüyor. Dağdan en çok odun taşıyan Yunus. Dağdan sırtında dergaha odun taşıya taşıya sırtı kabarıyor, hatta yaralar açılıyor. Fakat kimselere bir şey söylemiyor. Tapduk da Yunus’ un çalışkanlığını, çabasını görüyor ve çok seviyormuş onu. Bu hal öteki dervişleri kıskandırıyormuş. Tapduğun kızını seviyor da ondan bu kadar aşırı hizmet ediyor, gibi sözler işkil işkil söylenmeğe başlamış. Yunus’ ta böyle art düşünce ne gezer. Şeyhi de biliyormuş bunu. Bir gün Yunus dergaha yine odun getirmiş. Tapduk sormuş:
“Ne düzgün odunlar bunlar Yunus. Dağda eğri odun yok mu?”
“Var amma eşiğinizden içeri eğrüsü girmez. Bu eşiğe eğrüsü yaraşmaz.”
Soru da karşılığı da aslında, söze düşen, gönül üzen o yersiz düşünce ve dedikodulara karşı.
Tapduk, Yunus’ un doğruluğunu biliyor da ondan kuşku duymuyormuş. Bu gerçeği pekiştirmek için Yunus’ u konuşturmuş. Günün birinde, derviş kardeşler yalancı çıkmasın diye tutmuş kızını Yunus’ a vermiş. Tapduğun kızı bilgili, iyi yetişmiş bir kız. Ulu mertebelere ulaşmış. Denir ki, o Kuran okurken ırmakların akışı, kuşların ötüşü, geyiklerin sekişi durur, esen yelin uğultusu diner, dinlerlermiş. Yunus:
“Bu nimete layık değilim ben.”


Diye ömrü boyunca, dergahta kaldığınca kıza dokunmamış, el sürmemiş, ilişmemiş.
Bir gün dağda hazırladığı odunları sarmaya elindeki kıldan örük urgan yetişmiyor. Beneksiz gözü kör kara yılanlar gelip birbirine düğümleniyor, boylu boyunca urgan gibi uzanıyorlar. Yunus onlarla odunları sarıp sırtlıyor ve Tapduğun dergahına getiriyor. Odunları yere bırakınca beneksiz gözü kör kara yılanlar çözülüyor, gözden yitip gidiyorlar. Durumu, diğer dervişleri Tapduğa yetiştiriyorlar. Şeyhi soruyor:
“Yunus,bu ne haldir?”
“Canların büktüğü urgan kısa gelmiştir şeyhim, tabiatın nasibinle yüklendik de geldik.”
“Bir kötülüğü dokunmaz mı? Zararı olmazlar mı?”
“Urganı kısa bükenlere mi?”
“Dergahın odununu sırtlayanlara da.”
“Nasibi Tapdukda tapulu olanlara bir kötülüğü, zararları yoktur onların. Hem kötülük yapmak için göz gerek, söz gerek, beneksizlerin gözü görmez, dili işlemez şeyhim.”
“Yunus bu toprağın sana nasibidir. Bunu bil ve sakla e mi!”
Yunus, suyu, kimi gün dergahın avlusundaki kuyudan bakraçla, kuyudan sular çekilince de, kimi gün dere boyundan su evleğinden kırbalarla yüklenip yüklenip getiriyormuş. Konuklar arttıkça suya gerek de artıyormuş haliyle. Yine bir yaz günü konuklar gelmiş. Avludaki kuyunun sularının çekildiği, derelerin kuruduğu bir zaman. Yunus dere boyuna evleğe varmış. Dere cılız bir halde akıyor, evlekteki suysa cansızmış. Doldursa yarısı su, çoğusu çamur batak. Yunus kırbaları evleğin kıyısına bırakmış. Çar naçar su dilemiş dergaha. Sağ elini evleğin içine ulaşan ağacın toprakla su arasına bitişen köklerinden birine değdirmiş. Ağaç bir hoş olmuş da tubalayın canlanmış. Şırlamaya, şırıldamaya başlamış birden. Yunus şaşayazmış ama kırbaları da doldurmuş, götürmüş. Dergahtan biri onu izlermiş ve olan biteni görmüşmüş. Durumu hemen şeyhe duyurmuş. Konuklar gidince, şeyhi Yunus’u çağırtmış:
“Kırbaları nasıl doldurdun Yunus?”
“Şeyhim, bilirsin kuyunun suyu çekildi, evlekte de su cansızdı. Yanıdüzünde bir ağaç vardı. El sürdüm, su şorladı, doldurdum da geldim.”
“Sanki kevserdi.”
“Bilmem ki.”
“Yunus, bu sana suyun nasibidir. Sakla Yunus.”
Gece olunca, tekkede ocak başında konuklarla oturup söyleşirlerken, Tapduk sözü Yunus’ a vermiş. Yunus:
“Şeyhim,çalaba tapınma ne gerek? Bütün tapınmalar beşer içindir. Cümle mahlukat fıtratınca tapınadurur. Beşer olan özünü bilmeden, özü sözü bir olmadan tapınadursa yararı kime ne? Kinle namaza dursa çalabın toprağı küser. Koğu ile oruca dursa canın susuzluğu utanayaza. Gönül kabesini her daim tavaf etmeden, onca yolu aşıp dört duvarın etrafında dönmenin nesi ola?”
Bu sözler, Tapduğu da konukları da etkilemiş. Sıra nefes söylemeye gelmiş. Tapduk bu kez, sözü Yunus’la adı aynı sanı farklı dervişe vermiş. Ancak, o gece, bu derviş Yunus’ un sanki dili tutulmuş, hiçbir söz hiçbir nefes diyememiş. Bunun üzerine Tapduk, Yunus Emre’ ye dönmüş:
“Şimdi sen ünle Yunus. Senin nefesin kilidin açtık.” demiş. Yunus da elini sinesine gömmüş bir nefes ünlemiş ki, sözünü işitenlerin yürekleri dağlanmış, canları paklanmış.
Yunus’ un dergahtaki görevlerinden biri de sırası gelince ocağı yakmakmış. Kışın zorlu geçtiği günlerin birinde kavın feri bitmiş, kav taşını kavuşturmaktan kolları ağırlaşmış bir durumda, Yunus kara kara ’nasıl yakacağım ben bu ocağı’ diye düşünüyormuş. Dergahtakiler onun bu haline için için gülüyorlar, bir ocağı bile yakmayı beceremediği için seviniyorlarmış gözden gönülden düşer umuduyla. Yunus birden fırlamış gitmiş. Sanki kuş olup uçmuş. Denir ki,ateşli dağların birinden bir avuç kor alıp dönmüş. Ocağa koymuş ve odunu tutuşturmuş. Diğerleri şaşkınlık içindeymiş. Koru nereden bulduğunu ve nasıl taşıdığını sormuşlar, o da saf saf söyleyince, tez elden şeyhe yetiştirmişler. Tapduk, Yunus’ a:
“Bu ne iştir Yunus? Canların söylediği doğru mu?”
“Şeyhim, derviş canlar söylüyorsa doğrudur. Kavın feri bitince, bir koşu gittim, ateşli dağdan kor aldım geldim. Bu ocağın ateşi hiç sönmemeli. Çar naçar gittim geldim. Bir kusurum varsa bağışla.”
“Yok Yunus, bu sana ateşin nasibidir. Eyi sakla.”
Yıllar birbirini kovalamış. Yine kurak geçeyazan bir yıl. Toprak kızgın, havada yaprak kımıldamıyormuş. Herkes üzgün. Yağmur düşürmesi için çevre yörelerden insanlar Tapduğa varmışlar. Tapduk gelenleri konukluyor. Dertlerini dinliyormuş.
“Derdinizin dermanını bilirim, lakin şu kırbayı birinin rüzgarla doldurması gerek. Ben yaşlı yorgun bir adamım. Bakın, bakının birini bulun.”
Köylüler:
“Biz bu işi beceremeyiz. Senin himmetini kazanmış dervişlerinden birine söylesen olmaz mı?”
“Bu eşikten içerü girenin ayrısı gayrısı olmaz. Himmeti hepsi alır, ne yapacağını himmeti kucaklayan bilir. Kimi gönlünde saklar, kimi gönlünden saçar. Ben saklayanı da saçanı da görürüm, amma diyemem ki şu saklar şu saçar. Saçanı bulursak evladır.”
Tapduk, aralarında Yunus’un da bulunduğu tüm dervişlerini biraraya toplamış. Dervişler bu işe gönüllü değilmiş gibi duruyorlar. Söz uzar, uzatmayalım. Ad çekiyorlar, kur’a Yunus’ a çıkıyor. Diğer dervişler sevindirik, nasılsa Yunus bu işten yüz geri döner diye. Yunus, Tapduğun verdiği kırbayı alarak düşmüş yollara. Üç gün üç gece gittikten sonra, bir uçurumun kıyısına varmış. Yarın kıyısından bir ses:
“Hoş geldin ey derviş Yunus. Ne ararsın buralarda?”
“Tapduğun arzusudur bu.” diyerek, susuzluğu, kuraklığı anlatmış.
Yardan gelen ses:
“Aç kırbayı. Gönlünden geçen ne ise onunla dolar. Saklayanlardan isen sana kalır, saçanlardan isen gerekene varır.”
Yunus, kırbayı açıvermiş, kavlince doldurmuş ve aradan yol zamanı geçtikten sonra dönmüş. Tapduk kırbayı köylülere vermiş.
“Varın gidin bu kırbayı ekinleriniz üzerine saçın.”
Köylüler gitmiş ve kırbayı açınca güçlü bir rüzgâr esivermiş, bulutlar toplaşmış, yumak düğüm sarılmış ve bir süre sonra yağmur yağmaya başlamış. Toprak suyuna kavuşmuş. Herkesi bir sevinçtir almış yürümüş.
Tapduk Yunus’ a:
“Nerede doldurdun kırbayı Yunus?”
“Bir yarın kıyısında.”
“Neyle doldurdun?”
“Şeyhim bilinmezden bir ses duydum. Ne derse yaptım, geldim.”
“Bu sana yelin nasibidir Yunus. Eyi sakla.”
Yunus yıllar yılı, kırk yıl aşrı, şeyhine hizmet etmiş. Fakat beklediği ve umduğu himmeti bulamayacağı ve erişemeyeceği sanısına kapılmış. Kaçıp zor dağlara yol geçmez geçitlere düşmüş. Havra bulunca havrada, bazilika bulunca bazilikada, mescit bulunca mescitte, cami yoksa ayak altı gönül tahtı toprakta, kıble sormamış, çalabı anmış, beşere banmış, kuş kıştlamamış, kurt avlamamış, kaplanları dost tutmuş.
Bir gün bir söylentiye göre bir inde, bir söylentiye göre de ıssız bir yolda yedi garip dervişle buluşmuş. Her gece içlerinden biri dua ediyor, ortaya bir sofra dolusu yemek geliyormuş. Nöbet, Yunus’ a gelince düşünmüş: ’Ne ideyim, ne diyeyim?’ diye. İçinden onlar kimin adını anarak dua etti ise ben de öyle yapayım demiş ve öyle de yapmış. O gece önlerine bir yerine iki sofra yemek gelmiş. Dervişler şaşırıp sormuşlar:
“Kimin yüzü suyu hürmetine dua ettin?“ diye. Yunus, onlara:
“Önce siz söyleyin.” demiş.
“Tapduğun kapısında kırk yıl aşrı hizmet eden, beneksiz gözü kör kara yılanların bile onun çün kendilerini düğümlediği, kırbasına bereket rüzgarı dolan canın yüzü suyu hürmetine dua ederiz.”
Karşılığını alınca koşa koşa tekkeye dönüp, öz anası gibi saydığı, Anaöz bacım diye ünlediği, Tapduğun kadınına sığınmış:
“Beni bağışlat.”
Diye içli içli yalvarmış. Anaöz bacı:
“Sen gittin gideli gözleri gün ışığını unuttu. Tapduk birazdan sabah namazına abdest almak için doğrulur. Ben koluna girer su başına götürürüm. Eşiğin önüne yüzükoyun yat uzan.”
Üstüne basınca:
“Bu kim?”
Diye soracaktır. Ben:
“Yunus’ tur.” derim.
“Hangi Yunus? diye sorarsa, bil ki gönül tahtından düştün. Artık buralarda eğleşme. Durma git gidebildiğince, nasibin başka yerde ara oğul.”
“Yok, bizim Yunus mu? derse, kapan ayaklarına, bağışlat kendini.”
Yunus, Anaöz bacının dediği gibi yapıvermiş. Tapduk’tan:
“Bizim Yunus mu?” Sözünü işitince davranıp ayaklarına kapanmış, kendini bağışlatmış.
Tapduk kolunda Yunus tekkenin bahçesinde söyleşmeye durmuşlar. Bir ara Tapduk elindeki asayı irem kokulu yediveren güllere doğru uzatmış. Yunus’ tan aşılık bir gül çubuğu çıkarmasını istemiş. Yunus, Taptuğun dediğini yapmış, kolunda şeyhi, elinde gül çubuğu yürümeyi sürdürürken, Tapduk:
“Yunus’ um, senin gönlün pişmiştir. Gönlü pişenin değil, pişirmek isteyenin yeri vardır burada. Yine de kalmak dilersen, dilediğince kal. Derim ki, elindeki çubukla git. Onun kökü burada,ama nice toprağın nice beşerin bu gül kokusuna hasreti var bilir misin, Yunus’um? Hasreti söndürmek gerek.” demiş ve elindeki asayı göğe doğru fırlatıvermiş:
”Asayı nerede bulursan toprağın gönül çubuğuna hasretini bitir, oraya yerleş, orada eğleş.” Yunus yola düşmüş yeniden. Asayı bağrı yanık amma kanı canlı bir köyde bulmuş. Çubuğu toprağa aşılamış. Oraya yerleşmiş. Duranı gideni, geleni güdeni, soranı susanı, ışıyanı pusanı aydınlatmaya başlamış. Söz düşürmüş şiir olmuş, nicesi bellenmeye. Belleyip gönül öşürmeye.
Gün gelmiş her can gibi Yunus da göçmüş. Yunus göçtükten sonra bir gün Molla Kasım diye çığrılır bir adam, su başına oturmuş, Yunus’ un şiirlerini okuyor, fikrince bozukçaları yanındaki ocağın ateşine ata savura yakıyormuş. Böylece binüçyüzotuzüçünü yakmış, binüçyüzotuzüçünü yel uçurmuş, binüçyüzotuzüçünü de suya atmış, su göçürmüş. Arta kalanları okumayı sürdürürken:
Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sıygaya çeker bir Molla Kasım gelür
İkiliğine gelince aymış ki ne aymış ve Yunus’un mertebesini anlamış. Fakat olanlar olmuş bir kere. Ateşte yanan duman duman göğe ağanlar meleklere, havaya uçanlar kuşlara, suya atılanlar balıklara gitmiş. Onları sevindirmiş, nasiplendirmiş. Elde kalanlar da adına beşer denen eşrefi mahluka miras kalmış. Yunus’ un deyişlerinden, nefeslerinden, şiirlerinden herkesler nasibini almış.
Gün ola devran döne, Yunus artık geri dönmeye. Gidip de dönmemeye yazılı her beşerin yazgısı. Yunussa orda da Yunus, burda da Yunus. Kul hakkı kalmasın yeter. Gitmiş,bak anılır hayırla. Siz de değnek kadar sözün düzgününü, düğümün çözgülüsünü, gönlün temizini kendinize kılavuzlayın, sakının ki, kıssası kısa kalmasın aklınızın.
*Ne güzel babaannem vardı benim.Çocukluğumda nice masal nice öykü nice söylence nice mani nice türkü dinlerdim. Yaşadıkları acılı göçün yarattığı dokunaklı öyküler,türküler bir yana,nasıl kıpır kıpır bir aklı,nece tatlı bir dili vardı.Yaşadığı coğrafyanın dayattığı zorunlulukla hem türkçe hem rumca bilir,gün geçirdiği yörelerin nice olayını nice gerçeğini biz torunları için ‘evveli varmış yokmuş’ diyerek masal dünyasının gizem dolu gerçekliğiyle anlatır dururdu. Belleğimde kalan onun bana anlattığı bir Yunus söylenidir bu.Onun kadar güzel,onun kadar akıcı olmayabilir dilim,bağışlansın.

Aydınlar korkuyla sindirildi’

0

Ilhan Tascı
Eski İçişleri Bakanı Tantan, ‘Asıl önemli olan tetikçilerin arkasındaki beyni ortaya çıkarmak’ dedi
‘Aydınlar korkuyla sindirildi’
‘IŞIK TUTUYOR’ 24 Ocak 1993’te katledilen gazetemiz yazarı Uğur Mumcu’nun yolsuzluktan kaçakçılığa, terörden din ticaretine dek birçok alanda yaptığı çalışmalar günümüzde de yolumuza ışık tutuyor.

** Türkiye, faili meçhul cinayetlere kimi zaman toplumbilimcisini, kimi zaman halka doğruları gösteren aydınlarını kurban verdi. ”Masum insanlar öldürülürken susanlar” vardı, susmayanlar gibi. Susanların çoğunluğu ise ülke yönetiminde sorumluluk sahibi olanlardı. Bir yandan da Uğur Mumcu’nun deyişiyle ”Geçmiş cinayetleri kolaylıkla unutan bir toplum, bundan sonra dökülecek kanların da sorumluluğuna ortak oluyor”lardı. Yaşanan her cinayetin ardından dönemin siyasileri ”cinayetin çözülmesinin namus borçları” olduğunu dillendiriyorlardı… Bu borcu ödeyemeyeceklerini bile bile…
** Cinayetler, tozlu raflara kaldırılan dosyalar, savsaklanan soruşturmalarla aydınlatılmaya çalışıldı. Cinayetlerin ardından yakalananlar ise hep ”tetikçiler” oldu. Ya tetiği çektirenler? Yoktu… Tetiği çektirenler meçhul kaldı. Tetikçiyi harekete geçiren genellikle dış güdümlü güçlere ulaşılamaması ise yeni cinayetleri de beraberinde getirdi… Dizimizde, toplumun yüreğine sızılar düşürmüş cinayetlerin ardındakileri yorumlayanlarla karşı karşıya geleceksiniz. Yorumcular kimi kez eski İçişleri Bakanı, kimi kez emekli yargıtay başsavcısı, kimi kez de yürekteki koru en derinde duyan eşler olacak…
Muammer Aksoy Bahriye Üçok Ahmet Taner Kışlalı
Faili meçhullerin ”tetikçilerinin” yakalandığı operasyon için düğmeye basan dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, cinayetlerin ”önünün-arkasının” tam olarak aydınlatılamadığını vurguladı.
Katliamın arkasından yalnızca eylemcilerin yakalanabildiğine işaret eden Tantan, ”Ancak bunların arkasında beynin düşüncesi ortaya çıkarılmadı. Bu kişiler neden öldürüldüler? İşin özü tetikçilerin arkasındaki beyni çözmektir” dedi. Cinayetlerdeki ”hedeflerin” bilinçli seçildiğine dikkat çeken Tantan, ”Türkiye’nin arkasından gideceği aydını kalmadı. Aydınlar korkuyla sindirildi” değerlendirmesini yaptı.
Gazetemiz yazarları Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Muammer Aksoy ile Doç. Dr. Bahriye Üçok cinayetlerini de kapsayan 22 olayın failinin ortaya çıkarılmasındaki kilit isim Sadettin Tantan, İçişleri Bakanlığı öncesi ve sonrasında yaşananları, soruşturmada izlenen yöntemi anlattı.
‘ÖZEL EKİP OLUŞTURULDU’
Tantan, İçişleri Bakanlığı görevine gelmeden önce, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılabilmesi ve güvenliğin tam olarak sağlanabilmesi için projeler geliştirdiğini belirtti ve ”Hedefim Türkiye’de terörün gelmiş olduğu noktada, bu yöndeki örgütlenmeleri çökertmekti” dedi.
Polis müdürlüğünü ima ederek ”yıllarca bu mücadelenin içinde yer aldığı için neyin ne olduğunu bilerek” bakanlık koltuğuna oturduğunu bildiren Tantan, ilk olarak terör ve organize suç örgütleriyle mücadelede görülen hukuki altyapı eksikliklerinin giderilmesi için harekete geçildiğini söyledi. Örgütlü suçlarla mücadelede, gizli ajan kullanmaktan telefon dinlemeye kadar birçok yeniliğin yasal düzenlemesinin yapıldığını belirten Tantan, bu çalışmaların ardından cinayetlerin çözülmesi noktasında yoğunlaştıklarını dile getirdi.
Faili meçhul cinayetlerin aydınlatılabilmesi için özel ekip oluşturduğunu ve bu ekipte yer alanların uzun süreli eğitimden geçirildiğini anlatan Sadettin Tantan, ”Eğitimin ardından projeli çalışmayı yürütecek özel kadro oluşmuş oldu” dedi.
‘LEGAL ÖRGÜTLER DE ARAŞTIRILDI’
Cumhuriyet tarihinde ilk kez dernek, vakıf adı altında faaliyet yürüten Türkiye genelindeki tüm legal görünümlü yapılanmaların araştırıldığını açıklayan Tantan, özellikle terör örgütleri ve cemaatlerin altyapısını oluşturanlarda yoğunlaşıldığını vurguladı.
Tantan, terör örgütlerinin altyapısına bakıldığında illegal yapılanma dışında legal yapılanmaların da dikkat çektiğini kaydetti ve ”O güne kadar legal görünümlü yapılanmalar hiçbir şekilde araştırılmamış. İllegal olanlar da ancak operasyonel faaliyetlerin ardından yakalandıkları kadarıyla kalmış. Legal olanların büyük bölümünü araştırdık. Biz bunu, ulusal ve uluslararası silahlı, silahsız örgütleri besleyen kaynaklara ulaşılması amacıyla yaptık” diye konuştu.
Tozlu raflara kaldırılmış, bilinçli olarak tutulmuş dosyaların ortaya çıkarıldığını anlatan Tantan, ”İstikrarsız ortamda kuralsızlık ortaya çıkıyor. Bu ortamda da örgütler giderek büyüyor. Bunlar da dikkate alınarak çalışmalar yapıldı. Kuralsızlıktan beslenen sistem içerisinde meslek odaları bile araştırıldı” dedi.
Oluşturulan ekibin bu çalışmaların ardından ilk olarak cinayetlerin üzerinden uzun zaman geçmesi nedeniyle o günkü koşullarda toplanmış olan bilgi ve delillerin tümünü yeniden elden geçirdiğini söyleyen Tantan, ”Oluşturulan özel ekip bu bilgi ve belgeleri güncelledi ve bunun üzerinden çalışmalara yön verildi” dedi.
‘TESADÜF DEĞİL’
Tantan, İstanbul Beykoz’da Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’nun öldürüldüğü operasyonda sağlanan açılımla faili meçhul cinayetlerde ”bir uç” yakalandığını anımsattı ve ”Olaylar matematiksel bir problem çözülüyormuş gibi irdelendi. Parçalar bir araya getirildi. Çünkü Türkiye’deki yaratılan güvensizlik ortamı bir tesadüf değildi. Kontrollü bir istikrarsızlık ortamı devam ettirilmeye çalışılıyordu” dedi.
Tantan faili meçhul cinayetlerdeki hedeflerin bilinçli seçildiğini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı: ”Biz operasyonlara başladıktan sonra bakan olarak ben ve savcı, kolluk gücünün arkasında dimdik durduk. Bire bir dosya bazında gittik. Takip etmemiş olsaydık zaten bu sonuçlar ortaya çıkmazdı. Asıl önemli olan bu insanları kim yetiştirdi? Bunların arkasındaki güç kim? Bu tam olarak çıkmadı. Yalnızca eylemciler çıktı. Bu tetikçileri kim ve niçin kullandı? Tam olarak faili meçhullerin önü arkası çıkarılamadı. Cinayetlerde yalnızca tetikçiler çıktı. Ancak bunların arkasında beynin düşüncesi ortaya çıkarılmadı. Bu kişiler neden öldürüldüler? İşin özü tetikçilerin arkasındaki beyni çözmektir.”
‘AYDIN KALMADI’
Aydınların birer birer katledilmesiyle birlikte ”Türkiye’nin arkasından gideceği; halkın önünü açacak aydınının” kalmadığına işaret eden Sadettin Tantan, ”Türkiye’de sokakta aydın yok. Sözde aydınlar var. Halka sanal ortamlar yaratmak isteyenler var. Halkın önündeki aydınlar ‘Bırakın Avrupa yapsın her şeyi’ diyor. ‘Biz yapamıyoruz onlar yönetsin’ diyorlar. Bunlar toplumsal bilincin çökertilmesini beraberinde getirdi. Oysa hiçbiri tesadüf değil. Planlı bir çalışmanın ürünüdür” diye konuştu.
Tantan, ”Uğur Mumcu’dan sonra halkı bilgilendirecek, yol gösterecek gazeteci de kalmadı. Dedikodu yazan gazeteciler var. Çünkü artık korktular. Aydınlar korkuyla sindirildi” değerlendirmesini yaptı.
Tantan faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasına dönük çalışmalar sırasında yaşanan kimi olaylara da tepki gösterdi ve ”Yıllardır çözülmesi beklenen faili meçhul cinayetleri işleyenlere, bir bilim insanı, sanıkları görmeden ‘Bunlar işkence görmüştür’ diye rapor verebilmiştir. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken önemli konulardan birisidir” dedi.
Sadettin Tantan, birçok aydına yönelik saldırıyı, Türkiye’de istikrarsız bir ortam yaratmak ve bunu sürdürmek isteyenlerin ”kavgayı körüklemek için” yaptıklarına dikkat çekti ve Mumcu suikastının ardından siyasilerce yalnızca sözler verildiğine, ancak adım atılmadığına işaret etti. Tantan, ”O gün siyaseten konuşuldu. Oysa yabancı servisler, aydınları öldürebilme gücüne sahipse bir yerde eksiklik vardı. Buradaki ihtiyaç iç ve dış bilgi ağınızı kurumsal yapıya dönüştürmekti. Ama kimse buna yanaşmadı. Ülkenin aydınları birer birer katlediliyor, birileri ‘Tuğlayı çekersek duvar üzerimize çöker’ diyerek kendilerini aldatıyor. ‘Düşmanı dışarda değil, içerde ara’ mesajı veriliyor. Bunlar aldatmacaydı” diye konuştu.
”Türkiye’de 3 binin üzerinde yabancı servis elemanı var dendi. Hiç kimse de yalanlamadı” diyen Sadettin Tantan, ”Bugün bile siyasette aymazlık var. İstikrarsızlığı ortadan kaldıracak bir projesi yok hükümetin” dedi. ”Cemaatler büyük güç olarak, hem siyasi hem de ekonomik olarak gelişiyorsa devlet güçsüz bırakılmış demektir” diyen Tantan, ”En büyük yanılgı, IMF’ye teslim edilmiş ekonomi, borç ödeme ekonomisidir. Kayıt dışının yüzde 70’lere vardığı bir ortamda hâlâ cemaat ve terör ekonomisi araştırılmaktan kaçınılıyor” diye konuştu. Türkiye’nin henüz ”istikrarsız konuma getirildiğinin farkında olmadığını” söyleyen Tantan, ”Yaşananların projeli olduğu bilinmiyor. Bugün gelinen noktada koltuk sürsün diye politika üretmeye çalışıyorlar. Türkiye’nin haber alabilme aracı bile bağımlıdır. Bu araçlar Türk halkına ait değildir. Böyle bir ülkede özgürlükler ve bağımsızlık savunulabilir mi?” dedi.
‘PARASI OLMAYAN ÖRGÜT ÇÖKER’
Tantan, Türkiye’de terör ekonomisini besleyen legal ve illegal yapılanmanın ekonomik boyutunun bilinemediğini ve araştırılmadığını belirterek şu değerlendirmeyi yaptı: ”Terörü besleyen kaynaklara el konulabilmesi noktasında boşluk var. ABD ve Alman hukukundaki gibi müsadere yetkisi tanınmıyor. Ancak 11 Eylül’den sonra bu yetki, Avrupa’da daha da geliştirildi. Önemli olan bu kaynakların kesilmesidir. Çünkü terör ekonomisi sürdükçe terör faaliyetleri de sürecektir. Hiçbir siyasi iktidar bunu önleyici girişimde bulunmuyor.
Batı terörü besleyenlere el koyuyor, ancak Türkiye ile ilgili kaynaklara el koymuyor. ABD, PKK’nin finans kaynağını dondurabileceğini duyurdu. Türkiye ise PKK’nin temizlenmesini ABD’den bekliyor. Oysa bütün kaynaklarına el koysa sorun çözülecek. Hizbullah için de bu böyledir. Parası olmayan bir örgütün yaşama şansı artık yoktur.”
Cumhuriyet, 24.01.05
CİNAYETLER DİZİSİ
Türkiye’de özellikle 1970’lerden sonra, halka yol gösterip önünü açan birçok aydın, ilerici birer birer katledildi. Her faili meçhul cinayete yenileri eklendi.
Necdet Güçlü: Hacettepe Üniversitesi (HÜ) öğretim üyesi. 13 Nisan 1970’te AÜ Tıp Fakültesi’ne yapılan saldırıda öldürüldü.
1 Mayıs Katliamı: 1 Mayıs 1977 tarihinde Taksim’de işçi bayramını kutlayanların üzerine ateş açıldı, 36 kişi yaşamını yitirdi.
Orhan Yavuz: Erzurum Atatürk Üniversitesi öğretim görevlisi. 15 Haziran 1977’de bıçaklı saldırı sonucu öldürüldü.
Bedri Karafakioğlu: İTÜ Elektrik Fakültesi profesörlerinden. 20 Ekim 1978’de İstanbul’da öldürüldü.
Bedrettin Cömert: HÜ öğretim üyesi. 11 Temmuz 1978’de aracının içinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Doğan Öz: Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı. 24 Mart 1978’de Ankara’da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Necdet Bulut: KTÜ öğretim üyesi. 8 Aralık 1978’de uğradığı saldırı sonucu öldü.
Kahramanmaraş Katliamı: 23-24 Aralık 1978’de, özellikle Alevi yurttaşlara dönük saldırıda 100’ü aşkın insan yaşamını yitirdi.
Ümit Doğanay: İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekan Yardımcısı. 20 Kasım 1979’da İstanbul’da uğradığı silahlı saldırı sonucu öldü.
Cevat Yurdakul: Adana Emniyet Müdürü. 28 Eylül 1979’da uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
Cavit Orhan Tütengil: İÜ İktisat Fakültesi Sosyoloji Kürsüsü Başkanı. 7 Aralık 1979’da İstanbul’da uğradığı silahlı saldırı sonucu öldü.
Abdi İpekçi: Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü ve başyazarı. 1 Şubat 1979’da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Ümit Kaftancıoğlu: TRT yapımcısı ve yazar. 11 Nisan 1980’de uğradığı saldırı sonucu öldürüldü.
Gün Sazak: MHP Genel Başkan Yardımcısı, Gümrük ve Tekel Bakanı. 27 Mayıs 1980’de Ankara’da silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
Çorum Katliamı: Çorum’da Mayıs 1980’de çıkan olaylarda, çoğunluğu Alevi yurttaşlar olmak üzere 48 kişi yaşamını yitirdi.
Nihat Erim: Eski Başbakan. 20 Temmuz 1980’de İstanbul’da öldürüldü.
Kemal Türkler: Maden-İş Genel Başkanı. 22 Temmuz 1980’de İstanbul Merter’de uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
İlhan Erdost: Onur ve Sol Yayınları’nın yayıncısı, yazar. 7 Kasım 1980’de Ankara Mamak Cezaevi’nde askeri aracın içinde dövülerek öldürüldü.
Hiram Abbas: MİT Müsteşar Yardımcısı. 26 Eylül 1990’da İstanbul’da silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
Muammer Aksoy: Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı ve anayasa hukuku profesörü. 31 Ocak 1990’da evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Bahriye Üçok: İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi. 6 Ekim 1990 tarihinde evine gönderilen bombalı paketle öldürüldü.
Turan Dursun: Gazeteci-yazar. 4 Eylül 1990’da İstanbul’da evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu katledildi.
Adnan Ersöz: Eski MİT Müsteşarı, emekli Orgeneral. 14 Ekim 1991’de uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Kemal Kayacan: Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı ve CHP milletvekili. 29 Temmuz 1992’de uğradığı saldırı sonucu öldürüldü.
Çetin Emeç: Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni. 7 Mart 1990’da İstanbul’da vurularak öldürüldü.
Musa Anter: Gazeteci-yazar. 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da katledildi.
Sıvas Katliamı: Aralarında şair Behçet Aysan, Uğur Kaynar, Metin Altıok, ozanlar Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, yazar Asım Bezirci ile karikatürist Asaf Koçak’ın da bulunduğu 37 kişi, şeriat isteyenler tarafından Sıvas Madımak Oteli’nde yakılarak öldürüldü.
Mehmet Topaç: Eski Adalet Bakanı. 29 Eylül 1994 tarihinde Ankara’daki bürosunda öldürüldü.
Onat Kutlar: Gazetemiz yazarı. 30 Aralık 1994’te bombalı saldırıya uğradı. 11 Ocak 1995’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.
Metin Göktepe: Evrensel gazetesi muhabiri. 8 Ocak 1996’da İstanbul’da polisler tarafından dövülerek öldürüldü.
Ahmet Taner Kışlalı: AÜ İletişim Fakültesi öğretim üyesi ve gazetemiz yazarı. 21 Ekim 1999’da evinin önündeki aracına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi.
Gaffar Okkan: Hizbullah’a yönelik operasyonlarıyla öne çıkan Diyarbakır Emniyet Müdürü Okkan, 24 Ocak 2001’de Diyarbakır’da 5 polis memuruyla birlikte öldürüldü.
Necip Hablemitoğlu: Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Cumhuriyet, 24.01.05


Avrupa’da laiklik ve türban tartışmaları

0

Ali Sirmen
Avrupa’da laiklik ve türban tartışmaları

‘Okullarda türban serbestisi’ isteğiyle sokaklara dökülen eylemcilere karşı özellikle Fransız hükümeti sert önlemler aldı
Avrupa: Laiklikten vazgeçilemez

  • Fransa’da Cumhurbaşkanı Chirac’ın, aralarında türbanın da bulunduğu dini simgelerin okullarda yasaklanmasını istemesi, ülkenin birçok kentinde kalabalık mitinglerle protesto edildi. Gösterilere katılan ‘Müslümanlar’ Fransız yönetiminin İslam korkusu ile hareket ettiğini ileri sürüyordu.
  • Oysa Chirac konuşmasında laikliğin Fransa’nın temel ilkesi olduğunu belirttikten sonra, toplumun bir gerginlik içinde olduğunu söylüyor ve ekliyordu: ”Cumhuriyet ayıran, bölen ve dışlayan her şeye karşı çıkacaktır. Kural karışımdır, çünkü bir araya getirir, bireyleri eşitlik temeline oturtur…”
    Fransa’nın birçok kentinde, (Marsilya, Lille; Toulouse, Nice, Bordeaux da) ve dünyanın dört bir yanında 18 Ocak 2004 günü gösteriler vardı. Gösterilerin amacı, Cumhurbaşkanı Chirac ‘ın çağrısı üzerine parlamentoda 4 Şubat günü oylanması beklenen, okullarda türban yasağını protesto etmekti.
    Paris’teki gösteriye 20 bin gibi küçümsenmeyecek sayıda kişinin katılmasına karşın yoğun bir Türk Müslüman nüfusunun oturmakta olduğu Berlin’deki göstericilerin sayısı yalnızca binle sınırlı kalmıştı.
    Ankara ve İstanbul’da Fransa Büyükelçiliği ile konsolosluğu önüne siyah çelenkler bırakıldı. ”Başörtüsüne mi yoksa İslama karşı yasa mı” diye soran pankartlar açıldı.
    Fransa’da türban ile ilgili yasa İslama karşı mı?
    Konuya bu biçimde yaklaşım ilk kez olmuyor. Stasi raporunun tartışıldığı sıralarda da, Chirac’ın açıklanmasının beklendiği günlerde de Fransa’da yönetimin ”İslam korkusu” ile hareket ettiği söylenmişti.
    Acaba gerçekten öyle miydi?
    Doğrusu Stasi komisyonunun oluşumu, cumhurbaşkanına sunduğu rapor, Jacques Chirac’ın açıklamaları hiç de bu yönde değildi.
    Her şeyden önce, komisyonun resmi adı, ”Cumhuriyet’te Laikliğin Uygulanması Konusunda Düşünce Geliştirme Komisyonu” idi ve 22 seçkin üyesi arasında, biri de Türk olan Gaye Petek olmak üzere, 4 tane Müslüman üye vardı.
    Bunlar arasında özellikle Sorbonne’da da İslami Düşünce Tarihi Kürsü’sünün başı olan Ord. Prof. Muhammed Arkoun dikkati çekmekteydi.
    Üstelik komisyonun, cumhurbaşkanına okullarda aralarında başörtüsü de olmak üzere, göze çarpan dini simgelerin taşınması ve kimi hastanelerde, bazı Müslüman kadın hastaların erkek doktora muayene olmak istememesi ile igili olarak yeni bir yasanın gerekli olduğunu bildiren rapordaki bütün kararlar, oybirliği ile alınmıştı.
    Başka bir deyişle, komisyonda bulunan Müslüman üyelerin de başörtüsü ile ilgili yasa konusunda, öbür üyelerden farklı bir görüşleri olmamıştı.
    Chirac ne diyor?
    Parlamentoya söz konusu yasa için çağrıda bulunan Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın konuşmasında, bazı noktaların yeterince anlaşılamadığı veya hiç değilse üzerinde durulamadığını da görüyoruz.
    Jacques Chirac 17 Aralık 2003 tarihli konuşmasında, laikliğin Fransız Cumhuriyeti’nin temel ilkesi olduğunu, yıllar içinde bunun titizlikle korunduğunu belirttikten sonra, toplumun şu anda bir gerginlik içinde olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor:
    ”… Bu gerginlik etkenlerinin neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Küreselleşme şans getirici bir unsur olsa da bireyleri endişelendirmekte, istikrarını bozmakta ve bazen onları içe kapanmaya itmektedir.
    Büyük ideolojilerin ortadan kalktığı bu anda aydınlık düşmanlığı ve fanatizm dünya üzerinde kendine yer edinmeye başlamaktadır. Fransız ulusu ile olmasını istediğimiz Avrupa yurttaşlığı kavramı arasında kalan bu ara dönemde, her birimizin sınırlarını yeniden tanımlaması gerekiyor.
    Aynı zamanda eşitsizliklerin sürmesi ve hatta ciddileşmesi, sorunlu mahallelerle ülkenin geri kalanı arasında derinleşen uçurum, fırsat eşitliği ilkesini boşa çıkarmakta ve cumhuriyetçi anlaşmamızı parçalamakla tehdit etmektedir.
    Şurası kesindir ki, bu soruların cevabı ‘ne kendi içine tümden kapanmakta ne de cemaatçiliktedir.’ Cevap tam tersine beraberce yaşama isteğimizin ifadesinde, ortak hamlenin sağlamlaştırılmasında ve tarihimiz ve değerlerimizde yatmaktadır… Laiklik, geleneklerimizin bir parçasıdır. Cumhuriyetçi kimliğimizin merkezinde yer almaktadır. Bugün artık laikliği yeniden tanımlamak ya da sınırlarını değiştirmek söz konusu değildir. Laikliği, oluşturduğumuz dengelere ve cumhuriyetin değerlerine sadık kalarak yaşatmamız gerekmektedir.”
    Fransa Cumhurbaşkanı, sonradan Fransız olan göçmenlerin ayrımcılığa uğramamaları için entegrasyonlarını daha iyi sağlayacak koşulların yaratılması için de yasal düzenleme ve programlar önerdikten sonra, ”Cumhuriyet ayıran, bölen ve dışlayan her şeye karşı çıkacaktır. Kural karışımdır, çünkü bir araya getirir, çünkü bireyleri eşitlik temeline oturtur, çünkü insanlar cinsiyetlerine, kökenlerine, renklerine, dinlerine göre ayırmayı reddeder” diyor ve önerisini açıklıkla dile getiriyor:
    ”Bilinçli olarak bağlı bulunulan dini gözle görülür biçimde sergileyen kıyafet ve işaretlerin okullar, kolejler ve kamu liselerinde kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum.”
    İşte kanun bu gerekçelere dayanıyor ve ister Katolik, ister Protestan, ister Yahudi, ister Müslüman olsunlar, öğrencilerin ve kamu görevlilerinin aşikâr biçimde fark edilecek dini simgelerle okula gelmelerinin yasaklanmasını istiyor.
    Ayrıca kimi hanım hastaların dini inançlarını ileri sürerek karşı cinsten doktora muayene olmak istememeleri, kız öğrencilerin erkeklerle birlikte beden eğitimi derslerine katılmayı reddetmelerini de engelleyici hükümleri zorunlu buluyor. Yeni düzenlemeden sonra kamu alanı dışında kalan alanlarda evde, lokantada, sokakta, inancı yüzünden başını örtenler veya boynunda büyük bir haç taşıyan ya da Yahudi takkesi giyenlere yine kimse karışmıyor Fransa’da.
    Müslümanlar ne diyorlar?
    Hemen belirtmek gerekir ki, ülke kamuoyunun yarıdan fazlası daha bir yıl önce, böyle bir yasaya gerek görmüyordu. Bugün ise yasaya yandaş olanlar üçte iki çoğunluğa ulaşmış durumdadırlar. Dünyanın çeşitli bölgelerinde olduğu kadar Fransa’daki İslami kuruluşlar, Chirac’ın önerisi üzerine hazırlanmakta olan ve önümüzdeki hafta Bakanlar Kurulu’nda görüşüldükten sonra, parlamentoya sunulacak tasarıyı salt Müslümanlara yönelik olarak görüp şiddetle protesto etmekteler.
    Bu arada, EL Cezire TV’sinde konuşan, Mısırlı Yusuf El Karaduyi , Fransız Cumhurbaşkanı Chirac’a gönderdiği mektupta ”bir zamanlar özgürlük ve hoşgörü ülkesi olan Fransa’nın şu anda İslamın değerlerine karşı böylesine büyük bir şiddetle saldırmasını protesto ettiğini” söyledikten sonra, başkanı olduğu Avrupa Fetva Komisyonu’nun da Dublin’de yaptığı toplantıda, Fransa’ya Moritanya Adalet Bakanı başkanlığında bir heyet göndereceğini açıkladı.
    Fransa İslamcı Kuruluşlar Birliği, yeni yasaya karşı çıktığını, içlerinden herhangi birini ayırmaksızın, bütün girişim ve gösterilere destek vereceğini bildirdi 5 Ocak günü.
    Fransız imamlar
    Aynı gün İsviçre’de Tarık Aziz de kitleleri coşturacak bir konuşma ile yeni tasarıya karşı olduğunu belirtti. 2003 Haziran’ında seçilmiş olan Fransa Müslümanlar Konseyi Başkanı ve Paris Camii Rektörü Dalil Boubakeur ise bu ayın 7’sinde, Parisen gazetesine verdiği demeçte, 17 Aralık günü yapılacak gösterilere katılmama kararı verdiğini, yerel seçimlere iki ay kala din adına yapılacak bir gösterinin doğuracağı sonuçların hayırlı olmayacağını söyledi.
    6 Ocak günü, Elysee’de, Katolik, Protestan, Musevi temsilcileriyle birlikte Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından kabul edilen Boubakeur, Chirac’ın, Fransa’da laikliğin temellerini yeniden tanımlayıp genişletmenin söz konusu olmadığı konuşmasına atıf yapıp bu görüşü desteklerken ”söz konusu olanın gerginlik odaklarını söndürmek, cemaatçilik eğilimine set çekmek olduğunu, bunun için de bir an önce Fransız imamlar yetiştirilmesinin zorunlu olduğunu” söylemekteydi.
    Ya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ne diyor?
    Dinini ortaya koymak ve gereklerini yerine getirmek, Avrupa Konvansiyonu’nun 9. maddesi ile güvence altına alınmıştır. Ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen çoğu Türkiye kaynaklı şikâyetlerin ele alındığı davalarda bugüne kadar, şikâyetlere hak veren bir karar çıkmamıştır.
    Böylelikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ”başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak, genel güvenlik ya da düzenin, sağlığın ya da moral değerlerin korunması” gerekçeleriyle bu özgürlüğe kimi sınırlamalar getirilebileceği yolunda, mustakar, (yerleşmiş, istikrarlı hale gelmiş) içtihatları vardır. Dilerseniz bu konuda, biri İsviçre’den gelen (DAHLAP davası 2001), öbürü Türkiye’den açılan (Ankara, Şenay Karaduman; 13.2.2003) davalarla ilgili olan iki karara göz atalım:
    DAHLAP kararından: ”… Kadın türban takmakla erkek karşısında ikinci plana düşmektedir. Türbanlı kadın, kendisini cinsel bir varlık olarak görmekte, kendisini erkekten türban yoluyla koruyacağını düşünmekte, bu da kadın erkek eşitliğini bozmaktadır. (….) Kaldı ki, türban takarak kamuda dini bir işaret göstermek istenilmektedir ki, bu da kamu hukukuna aykırıdır. Türban yoluyla bayan öğretmen öğrencileri dini telkin altında tutmaktadır. Oysa çocukları dini telkinden korumak gerekmektedir. (Nakleden Vural F. Savaş Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi, Aralık 2003, sayı 63, sayfa 47)
    Şimdi dilerseniz bir de Türkiye ile ilgili 13.2.2003 tarihli kararın, yine Vural F. Savaş tarafından nakledilen gerekçelerine bakalım:
    1 – Mahkememiz demokratik bir toplumda devletin örneğin başörtüsü takarak dini inancını sergileme özgürlünü kamu düzeni ve güvenliğini koruma amacıyla sınırlayabileceğini düşünmektedir.
    2 – Din özgürlüğü ile bağdaşmasa bile öğretmenin ibadet saatleri ile çakışan normal çalışma saatlerine uyma zorunluluğu vardır.
    3 – Mahkememiz yukarıdaki ilkeleri Türkiye’ye uygularken laiklik ilkesinin hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokrasiye saygı ile birlikte devletin temel ilkelerinden biri olduğunu göz önünde tutmuştur. Bu ilkeye saygı gösterilmemesi şeklindeki bir tutum, kişinin dini inancını açıklama özgürlüğünü de kapsayan ve sözleşmenin 9. maddesindeki korumadan yararlanacak bir davranış olarak kabul edilmeyecektir.
    4 – Dini inançların uygulanışının nötr ve tarafsız bir düzenleyicisi olarak devlet, bu rolünü yerine getirirken kendi egemen yetkilerinin bir bölümünü kullanarak halen çalışan ya da gelecekteki memurlarına hedef ve eylem planları dini kuralların yerleştirilmesi olan İslami köktendinci hareketlerde yer almama yükümlülüğü getirebilir .
    5 – Türkiye gibi büyük bir çoğunluğu belli bir dine mensup ülkelerde, üniversitelerde dinin gereklerini yerine getirmeyen ya da başka dinlere mensup öğrenciler üzerinde baskı kurulmasını engelleyecek bazı önlemlerin alınması sözleşmenin 9/2 hükmü uyarınca haklı görülebilir.
    Cumhuriyet, 27.1.2004’ten
    Aleviyol, 29.1.2004
    Gündem

Türkiye’de Demokratikleşmenin Önemli Bir Unsuru Olarak Aleviler

0

Avrupa Birliği ve Türkiye:
Türkiye’de Demokratikleşmenin Önemli Bir Unsuru Olarak Aleviler

Dr. İsmail Engin *

31 Temmuz 1959’da o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) ortaklık için başvuran ve 12 Eylül 1963’te “Ankara Anlaşması”yla AET ile ortaklık anlaşması imzalayan Türkiye, 14 Nisan 1987’de Avrupa Topluluğu’na tam üye olmak için başvurdu. 11-12 Aralık 1999’da Avrupa Birliği’nin Helsinki’de gerçekleştirdiği “Avrupa Konseyi Zirve Toplantısı”nda Türkiye’ye adaylık statüsü tanındı.
AET’den AT’ye ve AB’ye, ekonomiden siyaset ve askeri birliği doğru uzanan süreç içerisinde, birlik ülkeleri ya da üye ülkeler, kendi mevzuatlarında standartlaştırma ve uyum çalışmaları yapar, belirli kriterleri oluşturur, onları göz önünde bulundururken 1993’te yeni üye olacak aday ülkelerin yerine getirmesi zorunlu görülen ve “Kopenhag Kriterleri” adı verilen bir katalog da hazırladılar.
1993’te Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen ve Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen aday ülkeler tarafından yerine getirilmesi gerekli olan kataloğu içeren “Kopenhag Kriterleri”nin temel dayanağını
“demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarının gerçekleştirilmesi”
ve “birliğin amaçlarına uyma” oluşturmaktadır. Buradan hareketle, Avrupa Birliği’ne aday olan her ülkenin yol haritasının ulaşacağı noktanın, “Kopenhag Kriterleri” bağlamında Avrupa’yı Avrupa yapan temel “değerler” manzumesiyle buluşmak, örtüşmek ve uyuşmak olduğu belirtilebilir. Sözü edilen kriterlerin temel dayanağı, bu “değerlerin” neler olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
11-12 Aralık 1999’da Türkiye’ye birliğe aday statüsü tanınıncaya değin, Türkiye ile ilgili Kopenhag Kriterleri ışığında kaydedilen gelişmelere yönelik 4 Kasım 1998 ve 13 Ekim 1999 tarihlerinde iki “İlerleme Raporu” yayınlanırken, Türkiye’nin birliğe aday üyeliği kabul edildikten sonra hazırlanan konuya yönelik ilk düzenli “İlerleme Raporu”, “Katılım Yolunda Türkiye’nin İlerlemesi Üzerine Komisyon’un Periyodik Raporu 2000” adıyla, 8 Kasım 2000 tarihini taşıyordu. Kopenhag Kriterleri ışığında hazırlanan ilgili raporun 19. sayfasında ilk kez Aleviler üzerine ibareler de yer aldı:
“Görünen o ki, Alevilere karşı resmi tavırda bir değişiklik olmamıştır. Aleviler, özellikle okullardaki mecburi din derslerinden ve ders kitaplarının kendi görüşleri doğrultusunda Alevi kimliğini yansıtmadığından; sadece Sünni camilerinin inşasına ve dini vakıflara parasal destek verildiğinden şikayetçidir. Ne kadar hassas olursa olsun, artık bu konular açıkça tartışılabilmelidir.”
Böylelikle sözü edilen kriterlere dayanarak Türkiye’de AB’yle bütünleşme çabalarında düzeltilmesi gereken bir “Alevi sorunu”nun olduğu vurgulandı.
8 Kasım 2000 günlü “İlerleme Raporu”ndaki “Alevi sorunu”nun ne olduğunu ve neden bu konunun böyle bir raporda gündeme getirildiğini açmadan önce, bugüne kadar yapılan çalışmaların, Alevilikle Sünni Müslümanlığın birbirinden farklı iki sosyal/kültürel yapı oluşturduğunu ortaya çıkardığının ve buradan hareketle de Türkiye toplumunda, Alevilerin Heterodoks, Sünnilerin Ortodoks bir dini yapıya sahip olduğunun; Türkiye toplumunun en önemli iki dini cemaatinin Aleviler ile Sünnilerden oluşmasının, onlar arasındaki ilişkilerden kaynaklanan sorunları beraberinde getirdiğinin, özellikle, devlet örgütlenmesi ve bunu sağlayacak vergilendirme sisteminde, yuttaşlık haklarında (yasal/yasalar önünde) bölüşümden söz edilebileceğinin;
· ancak, Alevilerin bunun Sünniler lehinde olduğunu düşündüklerinin;
· devlet örgütlenmesinde, eğitim, adalet gibi sosyal-kamusal kurumlarda karşılıklı hizmetin ve eşitliğin bulunmadığının;
· Alevilerin, özellikle eğitim ve din alanında bu hizmetin Sünniler için var olduğunu belirttiklerinin,
· bu nedenle de din öğretimi ve tarih öğretimi kapsamında eğitimin Aleviler için entegrasyonu değil, asimilasyonu içerdiğinin
altı çizilmelidir.
Türkiye’nin AET üyesi olmak için başvurduğu 31 Temmuz 1959’dan ve 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden başlayarak vergi ödeyen, askere giden, toplumda ortak sorumluluklar paylaşan Alevilerin, önceleri tek tek bireyler olarak, 1990’lı yılların başından beri de kurdukları sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, değişik vesilelerle “tolerans”a ve yurttaşlık ödevlerini yaptıklarına; Türkiye’de inanç, dil ve köken farklılıklarının kültür zenginliği olduğuna, bunların Türkiye’nin asıl gücünü oluşturduğuna atıf yaparak, sorunlarını gündeme getirdikleri ve tartışmaya açtıkları görülmektedir. Buna göre:
· Türkiye’de gerçek anlamda bir laiklik yoktur. Hanefilik, din kapsamı içinde değerlendirilmektedir.
· Öncelikle Sünni Müslümanlar adına diğer dini akımlara baskı yapılmaktadır.
· Alevilerin inanç ve ibadet özgürlükleri yasal olarak fiilen bulunmamaktadır.
· Aleviler inanç ve ibadetlerini, yasalardan kaynaklanan nedenlerden dolayı, Sünni Müslümanlar gibi özgürce yapamamaktadır.
Buradan hareketle, konuyla ilgili önemli bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı’nın fonksiyonları sorgulanmakta,
· Onun Sünni Müslümanlara yönelik bir yapılanma içinde olduğu dile getirilmekte;
· Alevilerin inançlarına yönelik hiçbir faaliyette bulunmadığı belirtilmektedir.
Aleviler, “temel yurttaşlık haklarını” ve “insan haklarını” içeren sorunlarının giderilmesi için tarihi-başlangıcı aşağı yukarı Türkiye’nin AET’ye üyelik başvurusuna paralel düşen bir örgütlenme süreci içinde olmuşlardır. AT’ye tam üyelik başvurusuna denk düşen ve yeni bir ivme kazanan kimliğin dışa- kamusal alana yansı(tıl)ması, örgütlenme ya da “kurumsallaşma” sürecinde ise, tek tek bireysel olarak değil, oluşturdukları sivil toplum kuruluşları aracılığıyla vurguladıkları
1) Alevi cemaatin dışlanmamasına,
2) devletin Alevileri kucaklamasına ve entegre etmesine,
3) devletin ayrımcı politikadan vazgeçerek Sünni devlet olmaktan çık(arıl)masına ve gerçek anlamda laik olmasına,
4) devlete ödenen vergilerden sadece Sünni Müslümanların yararlanmaması gerektiğine ve devletin her inançtan vatandaşın devleti olmasına, bu bağlamda, Alevi inancının ibadethaneleri olan cemevlerinin, camiler gibi, açılması gerektiğine
5) hukuk düzeninin yeniden yapılandırılmasına ve uygulamada inanç bazında yasal eşitlik olması gerektiğine,
6) Aleviler için, inanç-ibadet özgürlüğünün tanınmasına ve bunun için nüfusları (oranları) oranında bütçeden ödenek ayrılmasına,
7) Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı’nın tüm inançları kapsayacak bir şekilde yeniden yapılandırılmasına ve(ya) özerk hale getirilmesi gerektiğine,
8) ders kitaplarına Alevilikle ilgili bilgiler konmasına ve tarih kitaplarının yeniden gözden geçirilerek tahrif edilmiş Alevi tarihinin düzeltilmesine
9) devlet elindeki kitle iletişim organlarında Sünniliğin yanı sıra Aleviliğe de yer verilmesine
10) 1982 Anayasası’yla zorunlu olan din derslerinin kaldırılmasına; kalkmayacaksa Aleviliği de içermesine
yönelik istemleriyle dikkat çekmektedir.
Bu istemlerin Türkiye’deki “demokrasi” ya da “demokratikleşme” istemleriyle doğrudan ilişkisi olduğu da bir gerçektir. Hemen burada belirtilmelidir ki, söz konusu istemlerin temel dayanağı “dini inanç ayrılıkları, üniter bir devletin varlığına ve ortak bir siyasi teşkilat oluşturmaya engel değildir” ilkesinden alınmaktadır ve bu ilke ilgili kamu kuruluşlarına bir hareket alanı ya da koridoru açmaktadır. Nitekim, bu bağlamda, Aleviliğe yönelik sivil toplum kuruluşları güçlendiği oranda, konuya yönelik istemlerin daha da güçlendiği görülmektedir. Bu durum, “Kopanhag Kriterleri”nin özü ve mesajıyla da örtüşmektedir. Dolayısıyla, son “İlerleme Raporu”nda Türkiye’de var olduğu kaydedilen Alevi sorununun, ancak demokrasiyle çözülebileceği, bunun için de “sivil toplum kurumlarının istikrarının” bir ön koşul olduğu söylenebilir. Bu bağlamda şu hususa da dikkat çekilmelidir: Yasalar önünde eşitlik ile din ve vicdan özgürlüğü istemlerini dile getiren Aleviler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. ve 24. maddelerinin uygulanmadığının altını çizerek; anayasanın Alevilere eşit olarak uygulanması gerektiğini belirtmektedirler.

Sonuç Yerine:

Bir toplumun içindeki dini cemaatler-gruplar, onlar arasındaki ilişkilerden kaynaklanan sorunları da beraberinde getirir. Sorunların ulaştığı en uç nokta, cemaatler-gruplar arasındaki çatışmalardır. Her ne kadar sosyolojik olarak çatışmacı kurama göre çatışmaların, yaratacağı dinamizmiyle sosyal gelişmeyi arttırıcı bir özelliği olduğu vurgulansa da çatışmalar, esas itibariyle toplumu ve sosyal ilişkileri zayıflatıcı bir sonuç getirmektedir. Bu bağlamda, antropolojide, bir toplumun iki önemli cemaati-grubu arasında görülen en önemli sorun, karşılıklı sosyal entegrasyon ve onun nasıl sağlanacağı-sağlandığıdır. Burada, ilgili cemaatlerin-grupların birbirlerini tanıyabilmeleri, kendi kimlikleriyle algılayabilmeleri, gerçek kimliğe dayanan bir imaj oluşturabilmeleri sorunun çözümünde öne çıkmakta ya da önem kazanmaktadır.
Karmaşık toplumlar, devlet esasına göre örgütlenmişlerdir. Devlet, bir üst örgüt olarak, tüm sosyal kurumlar-örgütler arasındaki ilişkileri düzenler; yazılı hukuk kurallarıyla bunları koordine ve kontrol eder. Devletin en önemli görevleri veya temel fonksiyonları, var olan ya da olası farklı cemaatler-gruplar arasında, hukuk yoluyla dengeyi-eşitliği kurabilmek; bireyin ait olduğu cemaate-gruba özgü kimliğini reddetmeden, onda yurttaşlık kavramının-kimliğinin geliş(tiril)mesine zemin ve olanak sağlayabilmektir. Devlet, cemaatler-gruplar arasındaki ilişkilerde ve entegrasyonda dengeli, eşit uzaklıkta ve yakınlıkta olduğu ölçüde demokrasi yerleşir, toplum güçlenir. Bu anlamda, sosyal sorunların ve tabii ki çatışmaların en aza indirildiği bir toplum modeli, sosyal entegrasyon denge ve hukuki eşitlik üzerine bina edildiğinde oluşturulabilir. Avrupa Birliği’nin de özünde yatan “değerler”in açılımı kanaatimizce bundan ibarettir.
Devlet, kurumlarıyla cemaatlerin-grupların sosyal entegrasyonunu bu şekilde destekleyebilir-üstlenebilir; eğitim, sağlık, adalet gibi sosyal kurumlardaki ve ekonomideki karşılıklı hizmeti dengeli bir şekilde-ayrım gözetmeksizin, eşit uzaklıkta ve yakınlıkta gerçekleştirebilir; beraberce kendi aralarında oluşturdukları alt grupları (aynı iş yerini paylaşma, meslek grupları vb. gibi) destekler, onların gelişmesine olanak-zemin sağlar ve buna yol açarsa, cemaatler-gruplar arasındaki sorunlar (var olan-olası çatışmalar) olabildiğince azalır.

Azınlık Raporu’na Azınlık Yorumu

0

Azınlık Raporu’na Azınlık Yorumu
Avukat Bakar, Lozan Antlaşması’ndaki azınlık maddelerinin uygulanmamasından rahatsız; yazar Şener Raporun tümüne katılmasam da saldırıyı onaylamak mümkün değil ; gazeteci Dink, Bu aslında ‘Türkiye’ raporu diyor. Çerkez Bal, raporu tümüyle onaylıyor.
BİA Haber Merkezi 02/11/2004
BİA (İstanbul) – Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’na bağlı Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu’nun çıkardığı Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu’yla ilgili olarak azınlıklara mensup kişiler görüşlerini bianet’e aktardı.

Azınlıklar Raporu’na genel olarak olumlu baktıklarını söyleyen avukat Diran Bakar, Lozan Antlaşması’ndaki azınlık maddelerinin tatbik edilmemesinden rahatsız olduklarını belirtti.

Rapordaki düşüncelerin ne olursa olsun o biçimde saldırıya uğramaması gerektiğini söyleyen Alevi araştırmacı-yazar Cemal Şener de saldırının hiçbir gerekçe ile savunulamayacağını belirtti ve şöyle dedi: Raporun içeriğinin tümüne ben de katılmıyorum ama onun bu şekilde saldırıya uğraması gerekmiyor.

Ermenice ve Türkçe yayımlanan Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink ise, bu raporun adının doğru konulması gerektiğini söyledi ve raporun aslında ‘Azınlık’ değil ‘Türkiye’ raporu olduğunu vurguladı. Raporun, Türkiye’nin tam bir fotoğrafını yansıttığını belirten Dink, İnsan haklarına bakış açısından bu fotoğraf, gecikmiş bir fotoğraftır aslında, ancak çok olumlu bir çabadır dedi.

Çerkez Federasyonu Genel Sekreteri Cumhur Bal da raporu değerlendirirken, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun üyesi olduklarını, rapor oylanırken orada olduklarını ve kabul oyu verdiklerini söyledi.

Lozan’daki maddeler uygulanmalı

Raporu değerlendiren avukat Diran Bakar, cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinememe sorununun hala çözümsüz olduğunu söyledi. Lozan’daki maddelerin uygulanması gerektiğini belirten Bakar, Müslüman azınlık haricindekiler için yorum yapmaktan kaçındı. Şahıs olarak şikâyetleri olmasa da eskiden yaşanmış olayların, 6-7 Eylül olaylarının herkesçe bilindiğini söyleyen Bakar, vakıflar konusundaki hassasiyetlerini dile getirdi ve cemaat kuruluşlarına baskı olduğunu, din adamı yetiştiremediklerini, okul, hastane açamadıklarını sözlerine ekledi.

Şener: Rapor savunulamadı

Alevi araştırmacı-yazar Cemal Şener’in rapora ilişkin görüşleri şöyle:

  • Komisyon Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu bile raporunu savunamadı. Bunu Milliyet gazetesinde yer alan söyleşiden hareketle söylüyorum. Kaboğlu, ‘Ben olsaydım, Türkiyelilik kavramını değil, Türkiye Cumhuriyeti kavramını kullanırdım’ diyor.
  • Aleviler azınlık kavramına yüklenen siyasi misyondan dolayı azınlık olarak nitelenmekten rahatsız oldular. Azınlık statüsünü kabul etmek, adeta laik cumhuriyete karşı olmakla özdeş olarak ifade edildi. Bu konuda, Alevilerin kırmızı çizgilerinden birisi şeriata, hilafete, saltanat ve benzeri özlemlere karşı laik cumhuriyetin yanında yer almaktır.
  • İstanbul’un fethinden beri dinsel gruplar için azınlık kavramı kullanılsa da, bu kavramlar daha çok gayri Müslimleri ifade ediyor. Aleviler Osmanlı döneminde İslam oldukları için azınlık sayılmadılar. Ne azınlık ve de çoğunluk haklarından yararlanabildiler. Bu durum Cumhuriyet döneminde de aynen devam etti. Hiçbir resmi belgede Alevilik meşru olarak görülmedi. Alevilik ilk defa AB İlerleme Raporu ile Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu raporunda yer aldı. Bu belgelerde bu biçimde bile yer alması, Alevilerin kendilerini özgürce ifade etmeleri için bir tartışma ortamı yaratılmış oldu.

Yok sayılmasındansa tartışılması kazanımdır

Bu konuların yok sayılmaktansa tartışılmasının bir kazanım olduğunu söyleyen Cemal Şener; AB’nin insan haklarıyla demokrasiye ilişkin getirmek istediği değerlerin, Alevilerin karşı çıkamayacağı değerler olduğunu ifade etti. Azınlık haklarına ilişkin olarak da, Aleviler 72 millete aynı gözle bakarlar dedi.

Raporun aslı Türkiye’nin aslıdır

Raporu hazırlayanları kutlamak gerektiğini ifade eden Ermenice ve Türkçe yayımlanan Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, raporun içinde elbette tartışılabilecek unsurlar olabileceğini, ancak bu tartışmanın usulünün raporu yırtmak olmadığını vurguladı.

Dink ayrıca: Evet, belki raporun bir nüshası yırtılmış olabilir ama o raporun aslı Türkiye’nin ta kendisidir ve asıl gerçeği de yerli yerinde durmaktadır dedi. Dink sözlerini şöyle sürdürdü:

Türkiye’nin azınlık algılaması Batı’nınkinden farklı

  • Türkiye’nin azınlık algılamasıyla Batı demokrasilerinin azınlık algılamaları farklı. Batı her türlü farklılığı kendi içinde önemseyip var kabul ederken ve bunu azınlık kavramıyla değerlendirirken, Türkiye kendi azınlık anlayışını sadece Lozan’daki gayrı-Müslim azınlıklara kilitlemiştir.
  • Bu algılayış bir güvenlik kaygısıyla yoğrulmuştur. Bu aşağılık kavramdır, bu aşağılık bir statüdür, dolayısıyla biz azınlık olamayız. Oysa bu ülkede, aşağılık ya da ikinci sınıf olarak nitelendirilseler de azınlıklar mevcuttur. Ben de bu kesimin bir ferdiyim.
  • Devlet gayri-Müslim azınlığı nasıl güvenlik sorunu olarak değerlendiriyorsa, ben de geleceğime güven açısından bir sorun taşıyorum.
  • Dolayısıyla, görülüyor ki, Türkiye’de azınlık kavramı güven ile güvenlik kavramları arasında sıkışıp kalmıştır. Bunun içindir ki, azınlık sadece milli güvenlik ders kitaplarında anlatılmaktadır. Bunun içindir ki, devletin güvenlik kaygısı taşıdığı hemen her bürokratik kademesinde azınlıklara yer yoktur. Türkiye’deki azınlık tanımı ve algılayışı maalesef bu.

Kamu-Sen temsilcisinin tavrını tasvip etmiyoruz

Çerkez Federasyonu Genel Sekreteri Cumhur Bal ise, raporun içeriğine katıldıklarını ve basın toplantısında Kamu-Sen temsilcisinin tavrını tasvip etmediklerini söyledi. Bal, kaba kuvvetle bir şeyi çözmenin mümkün olmadığını belirterek şunları söyledi: Sonuçta bu rapor oylandı ve kabul edildi. Raporun benimsenmemiş olması şiddeti gerektirmez. (NS/BB)
www.karacaahmet.com forumundan alınmıştır

Gönül çalamazsan aşkın sazını

0

Gönül çalamazsan aşkın sazını
Ne perdeye dokun ne teli incit
Eğer çekemezsen gülün nazını
Ne dikene dokun ne gülü incit

Bülbülü dinle ki gelesin coşa
Karganın namesi gider mi hoşa
Meyvesiz ağacı sallama boşa
Ne yaprağını dök ne dalı incit

Bekle dost kapısın sadık dost isen
Gönüller tamir et ehli dil isen
Sevda Sahrasında Mecnun değilsen
Ne Leyla’yı çağır ne çölü incit

Rızaya razı ol hakka kailsen
Ara bul mürşidi müşkülde isen
Hakikat şehrine yolcu değilsen
Ne yolcuyu eğle ne yolu incit

Gel haktan ayrılma hakkı seversen
Nefsini ıslah et er oğlu ersen
Hüdai incinir inciden versen
Ne kimseden incin ne eli incit
Aşık Hüdai

Attila Aşut Bir toplu öldürümün yargı süreci

0


Bugün, kanlı bir günlemenin onuncu yıldönümü…
Türkiye’nin toplumsal tarihine “Sıvas Cankırımı” olarak geçen şeriatçı topluöldürüm olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde, Cumhuriyet’in tohumlarının atıldığı bir kentte gerçekleşti. Köktendinci eylemciler, laik cumhuriyete karşı düşmanlıklarını, kalkışma sırasında sık sık yineledikleri “Cumhuriyet Sıvas’ta kuruldu, Sıvas’ta yıkılacak!” sloganıyla açığa vurdular. 37 kişinin yanarak ve dumandan boğularak yaşamını yitirdiği “Madımak Yangını”, hâlâ yüreklerimizdeki sıcaklığını koruyor. Bu olayda ben şahsen, yakın dostlarım Metin Altıok, Behçet Aysan, Asaf Koçak ve Nesimi Çimen’i yitirdim. Asım Bezirci ve Uğur Kaynar da yazın çevresinden tanıdığım insanlardı. Böylesine büyük bir acıyı unutmak olanaklı değil.
“Sıvas Davası”, tam sekiz yıl süren çetin bir hukuk sürecinden sonra 2001 yılında sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin onadığı karar uyarınca, cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma girişiminde bulunan sanıklardan 33’ü TCY’nin 146/1. maddesine göre idam cezası aldı; dördü 20 yıl, biri 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Böylece toplam 38 sanık, esas olarak TCY’nin 146. maddesini ihlal suçundan hüküm giymiş oldu.
Sanıklara verilen cezalar, “Sıvas Cankırımı”nda yakılarak öldürülen aydınları, sanatçıları kuşkusuz geri getiremezdi. Ama, sekiz yıllık gecikmeyle de olsa, bu gerici kalkışmanın laik cumhuriyete yönelik bir nitelik taşıdığının yüksek yargı kararıyla tescil edilmesi, şeriat tehlikesi karşısında toplumun daha duyarlı ve uyanık olması konusunda uyarıcı bir işlev gördü.


Davanın öyküsü
“Sıvas Davası”, yargı süreci sona ermiş olsa da, toplumsal açıdan “bitmemiş bir dava”dır. Binlerce kişinin örgütlü olarak yer aldığı bu kanlı gösterinin gerçek düzenleyicileri ve eylemin ardındaki örgütler, devlet kurumlarının görevlerini yapmaması yüzünden ortaya çıkarılamamış; hakkında dava açılan 106 sanıktan yalnızca 38’i cezalandırılmıştır. Üstelik dava, başlangıçta devletin adli mercilerince “adi bir olay” gibi sunularak, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası ya da bireysel adam öldürme çerçevesinde ele alınmış ve cumhuriyet tarihimizin bu en büyük şeriatçı ayaklanması, ısrarla TCY’nin 146. maddesi dışında tutulmaya çalışılmıştır. Bu amaca ulaşmak için de, Sıvas olayı, bütünlüğünden koparılıp parçalara bölünerek birkaç yargı yerinde ayrı ayrı davaların konusu yapılmak istenmiştir. Sekiz yıl süren yargılamanın her aşamasında Sıvas mağdurlarının avukatları büyük engellerle karşılaşmış, küfür ve tehditlerle sindirilmeye çalışılmış, zaman zaman da mahkeme salonunda sanıkların ve sanık vekillerinin sözlü ve fiili saldırılarına hedef olmuşlardır.
Duruşmalar başlıyor
Sıvas cankırımıyla ilgili ilk dava, olaydan 18 gün sonra, 20 Temmuz 1993 tarihinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’na aykırılık savıyla Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde açıldı. 22 Temmuz 1993’de ise Sıvas Ağır Ceza ve Asliye Ceza mahkemelerinde aynı olayla ilgili iki ayrı dava daha açıldı. Davalar, olayın kamuoyunda yarattığı büyük tepkiyi yatıştırmak amacıyla, kısa sürede ve ciddi bir hazırlık yapılmadan açılmıştı. Tüm kanıtlar toplanmamış, sanıklardan pek çoğu yakalanmamıştı. Hazırlık soruşturması ise, aynı yasa kapsamında başka davalarda yargılanan sol örgüt üyelerinden farklı olarak, gözaltında sanıkların birbirleriyle teması sağlanarak ve her türlü kolaylık gösterilerek gerçekleştirilmişti. Üstelik, daha işin başında, kanıtlar tam değerlendirilmeden, 60 sanık hakkında savcılıkça “takipsizlik” kararı verilerek, dava dosyasındaki sanık sayısı azaltılmaya çalışılmıştı.
Müdahil avukatlar, aynı konuda üç ayrı dava açılmasını hukuka aykırı buldular ve davaların, “Anayasal düzene karşı şeriatçı amaçlarla kalkışma” eylemine uyan TCY’nin 146. maddesi kapsamında değerlendirilerek dosyaların DGM’de birleştirilmesini istediler. Bu arada, Kayseri ve Sıvas’ta açılmış olan davalar, olay yerinde ve Kayseri’de güvenlik sorunu yaratacağı gerekçesiyle Ankara’ya nakledildiler. Nakilden sonra Ankara 3. Ağır Ceza ve 19. Asliye Ceza mahkemeleri, eylemin “şeriatçı kalkışma” olduğunu, “örgütlü, planlı, organize tek suçtan söz edilmesi gerektiğini” ve suçun TCY’nin 146. maddesi içinde ele alınmasının uygun olacağını belirterek görevsizlik kararı verdiler. Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı da 20 Eylül 1993 günlü yazısıyla, aynı doğrultuda görüş bildirdi. Ancak, Ankara 1 Numaralı DGM bu kararları ve Başsavcılık istemini yerinde bulmayarak, görev konusundaki uyuşmazlığın çözülmesi için dosyayı Yargıtay’a gönderme kararı aldı. Üyelerden Yargıç Yarbay Ertan Urunga, davanın DGM’de görülmesi gerektiğini belirterek bu karara karşı çıktı.Yargıtay 10. Dairesi, 8 Kasım 1993 tarihinde verdiği kararla, Ankara Ağır Ceza ve Asliye Ceza mahkemelerinin daha önceki görevsizlik kararlarını yerinde buldu. Böylece dava, 21 Ekim 1993 tarihinde yeniden Ankara DGM’de görülmeye başlandı.
Sıvas Davası’na, Türkiye Barolar Birliği ve Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatlar büyük destek verdiler. Çeşitli illerden 300 kadar avukat, gönüllü olarak mağdur yakınlarını savunmak için duruşmalarda görev aldı. Ayrıca, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Alevi Birlikleri Federasyonu, davanın düzen içinde yürütülmesi ve hukuksal giderlerinin karşılanması için büyük çaba gösterdiler.
25 Mart 1994’teki duruşmada Savcı, 51 sanığın salıverilmesini istedi. Daha önceki salıvermelerle tutuklu sayısı zaten 78’e düşmüştü. Öğleden sonraki oturumda mahkeme, 26 kişinin daha salınmasına karar verdi. Aynı oturumda, müdahil avukatların tüm itirazlarına karşın, mahkeme heyeti “Gizlilik” kararı aldı. Bu kararla davanın mahkeme salonuna hapsedilmesi ve kamuoyunun dikkatinden kaçırılması amaçlanıyordu. Müdahil avukatlar kararı protesto ederek, davanın bundan sonraki oturumlarına katılmayacaklarını açıkladılar.
Bu gergin koşullarda duruşmalar birbirini izledi. Sonunda mahkeme, 26 Aralık 1994 günlü oturumunda kararını açıklayarak, yirmi iki sanık hakkında 15, üç sanık hakkında 10, bir sanık hakkında 5, elli dört sanık hakkında 3, altı sanık hakkında 2 yıl ceza; 37 sanık hakkında beraat, bir sanık için de tefrik (dosyayı ayırma) kararı verdi. Katliam sanıkları, bu hafif cezalar karşısında bile mahkeme heyetine saldırmaktan geri durmayarak, ceplerindeki bozuk paraları, çakmakları, kalemleri kürsüdeki yargıçların yüzüne fırlattılar. Küfürler ve sloganlar arasında ilk perde kapandı…
Düş kırıklığı
Mağdur yakınları ve müdahil avukatlar için tam bir düş kırıklığı yaratan bu karar, Sıvas katliamını “adiyen adam öldürme” bağlamında değerlendiriyor ve sanıkların örgütlü kalkışma girişimini gizlemeyi amaçlıyordu. DGM’nin bu kararı müdahil avukatların yanı sıra, cezaları çok bulan sanık vekillerince de temyiz edildi. Bu süre içinde, DGM heyetinde kimi değişiklikler olmuştu. Uzun bir inceleme sürecinden sonra Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 6 Haziran 1996 tarihinde, müdahillerin hukuksal değerlendirmesine katılarak, 42 sanık hakkında TCY’nin 146/1., 39 sanık hakkında 146/3. maddelerinin uygulanmasını istedi. Bozma kararı üzerine yargılama yeniden başladı. Mahkeme bu kez esas olarak Yargıtay kararına uyarak TCY’nin 146. maddesine aykırılık savını benimsedi. Böylece, toplam 38 sanık, TCY’nin 146. maddesinin çeşitli fıkralarına aykırı davranıştan çeşitli cezalara çarptırıldı. Ancak, davayla ilgili “usül” sorunları bitmek bilmiyordu. Kimi sanıkların doğum kayıtlarında “Nüfus Müdürlüğü mührünün okunaksız olduğu” gibi gerekçelerle dava dosyası, daha uzun yıllar yerel mahkeme ve Yargıtay arasında gidip geldi. Sonunda Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 4 Mayıs 2001 tarihinde, birkaç sanığın Pişmanlık Yasası’ndan yararlanma istemiyle ilgili hüküm konulmaması yönünden kararı yeniden ve kısmen bozmakla birlikte, tüm sanıkların mahkûmiyet kararını onadı. Böylece, idam cezaları yönünden karar kesinlik kazanmış oldu.
Suçlu yaratma çabaları
Bu davanın yargılama aşamasında, olayın karanlık yönleri tümüyle aydınlatılamadı. Öte yandan, haklarında tutuklama kararı bulunan sanıklarından, başta Sıvas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak olmak üzere dokuz şeriatçının Almanya ve Suudi Arabistan’a sığındıkları öğrenildi. Sıvas olayına adı karışanlardan, dönemin Sıvas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu, daha sonra Refah Partisi’nden milletvekili seçildi. Aynı partinin Sıvas milletvekili (şu anda AKP’nin Başbakan Yardımcısı) Abdüllatif Şener, Meclis Araştırma Komisyonu’nun konuyla ilgili raporuna “karşı oy yazısı” yazarak, Sıvas’taki olaylardan Aziz Nesin’i sorumlu göstermeye çalıştı.Yine aynı partinin milletvekillerinden ve Refah-Yol Hükümeti’nin Adalet Bakanı Şevket Kazan, hem avukat, hem bakan olarak Sıvas katliamcılarına her türlü yardımı yapmaktan geri durmadı. Ayrıca belirtmek gerekir ki, şeriatçı eylemler sırasında Sıvas Valisi olan Ahmet Karabilgin, olayları, “devlete karşı irticai tertip ve kalkışma” olarak değerlendirirken, aymazlık içindeki DYP-SHP Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu, “Yangın, önceden planlanmış bir olay değil, topluluk psikolojisi ile ortaya çıkmıştır” diyerek, birçok sağcı politikacı gibi o da olayların sorumlusu olarak Aziz Nesin’i gösterdi. İşte bu koşullarda görülen Sıvas Davası’nda, topluöldürümün köktendinci kahramanları (!), sokaklardan sonra, mahkeme salonunu da büyük bir pervasızlıkla savaş alanına çevirmekten çekinmediler. İzlediğim karar duruşmasında, DGM yargıçlarının bu saldırganları engelleme yerine, adeta kaçarak mahkeme salonunu terk etmelerine tanık oldum.
Aradan on yıl geçmesine karşın, şeriatçı kesim, Sıvas olayını çarpıtmak için hâlâ yeni senaryolar üretmekten geri durmuyor. Köktendinci basının son aylardaki boy hedefi ise, Sıvas cankırımından şans eseri kurtulan sanatçı Arif Sağ. Madımak Oteli’nde, aralarında Muhlis Akarsu’nun da bulunduğu en az iki kişinin Arif Sağ’ın tabancasından çıkan kurşunlarla öldüğü savı, özellikle internet ortamında el altından yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Ne var ki, 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan “Sıvas Cankırımı”nın şeriatçı bir ayaklanma girişimi olduğu gerçeğini bu tür düzmece haberlerle değiştirmek olanaklı değil… Güneşi balçıkla sıvama ve mızrağı çuvala sığdırma çabaları, bugüne değin olduğu gibi bundan sonra da sonuç vermeyecektir.
Aleviyol, 2.7.2003
Belgeler

Evvel zaman içinde “dede”ye atfedilen değer

0

İsmail Engin

Evvel zaman içinde “dede”ye, yani “evlad-ı Resul”e atfettiğimiz değerler vardı. Günümüzde bunlar aşındı; artık “dede” ve “dedelik kurumu”yla ilgili başka şeyleri konuşuyoruz. “Dede”nin “sakalı” bile bizim için önem taşıyordu. “Dede” ile karşılaştığımız yerleri kutsuyorduk; onları “düşek” yapıp sonradan ziyaret haline getiriyorduk ve buralara “niyaz” ediyorduk. Ne oldu bize? Şimdi neler konuşuyoruz?

a) Süklün Koca ve >> sakal << olayı

Osmanlı Sultanı Süleyman I (Kanunî) tahta geçince (1520 – 1566), “arazi tahriri”nin yenilenmesini ve hazine gelirlerinin artırılmasını gündeme getirdi. Merkezi hükümet, bu amaçla vergi gelirlerinin yeniden düzenlenmesini sağlamak için “ilyazıcıları”nı görevlendirdi. Onlardan “vergi gelirlerinin eski defterlerden fazla gösterilmesi” istendi. Bunun için, yeniden arazi yazımı veya düzenlemesi yapıldı. Sipahilerin beratlarında kayıtlı yerlerden “ifrazlar” bulundu ve bunlar geri alındı. Avrupa’nın içlerinde 1526’da Macaristan Seferi’nde bulunan Sultan Süleyman I’in en güçlü döneminde, imparatorluğun merkezinde Anadolu’da birden bire isyanlar patlak verdi. Ayaklanma önce Bozok Türkmenleri arasında başladı. “İlyazıcısı” Kadı Muslihiddin’in vergi artırmasına yapılan itirazlarda, Kimi “Türkmen” ileri gelenlerine >> sakal kestirme << cezası verildi. Ardından, bunu büyük “hakaret” gören / sayan Türkmenler ayaklandı. Celâlzade ve Peçevî olayların nasıl geliştiği ve sonuçları hakkında geniş bilgiler verir; Mustafa Akdağ da bunları ünlü “Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celalî İsyanları” (Ankara 1975) adlı eserinde aktarır. Hemen ekleyelim, o dönemde, “Şah’ına giden Türkmen” ile Şah’ı ve Türkmen, Türkmenlik ve Kızılbaşlık arasında güçlü bir bağ vardır. “Türkmen” ve “Kızılbaş” kavramları hemen hemen eş anlamlar kazanmıştır. Nitekim, Nejat Birdoğan “Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik” (Hamburg 1990) adlı eserinde, Türkmenlikten ayrılmayı “Sünniliğe bağlanma” olarak değerlendirir. Bu bağlamda, Alevi tarihçi Baki Öz de “Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları” (İstanbul 1992) adlı eserinde, sözü edilen olayı “köylü-Türkmen-Alevi hareketi” olarak zikrederken, “bir Türkmen Alevi dedesinin -aşağılamak amacıyla- uzun sakalı kesildi” der ve olayın başlangıcını buna dayandırır.

b) >> Dede Düşekleri <<

Anadolu’nun değişik yerlerinde “kutsallığına inanılan bir kişinin kutsamasıyla oluşan ve bu hadiseden sonra adak yeri olma özelliğini kazanan kutsal mekânlar” vardır ve bunlar “Dede Düşekleri, Çelebi Düşekleri, Hızır Düşekleri, Hz. Ali Düşekleri, Kabayel Düşekleri, Gedik Bekçisi Düşekleri…” olarak adlandırılır; çoğu zaman niyaz edilip geçilen adak yerleridir. Bunlardan bir bölümü taş yığınları şeklindedir. Düşekler ya dedenin karşılanmasıyla oluşur; ya kendisinin isteğiyle belirli yere işaret konularak oluşur; ya da dedenin dinlendiği yerlerdir. Bunlar “talip” tarafından kutsanır ve dilek dilenerek, niyaz edilen taş yığınları / kutsal mekânlardır. İsteyen o taş yığınından bir taşı teberrük (kutsal eşya) olarak alır; yerine bir taş koyar. Şifa niyetine kullanır.

Bilindiği gibi önceki yıllarda Alevi dedeleri, belli günlerde kendilerine bağlı yerleşim yerlerini dolaşır ve “talip”lerinin toplumsal ilişkilerini gözden geçirip düzenler ve “cem”ler yaparlardı. Kutlu Özen’in “Sivas ve Divriği Yöresindeki Dede Düşekleri” adlı çalışmasında kaydedildiği üzere (bkz. www.alewiten.com ), dedelerin bu tür dolaşmaları önceden bilindiği için, o köylerde karşılama ve uğurlama merasimleri yapılırdı. Divriği yöresindeki “Düşek Baba” ve “Hüseyin Dede Düşeği” bu özelliktedir. Cem bittikten sonra yolcu edilen Hüseyin Dede, yol kenarına bir taş bırakarak: ― Burası benim düşeğim olsun, der. Köylüler de yerden almış oldukları taşları niyaz ederek, düşeğin üzerine bırakırlar. Burası artık kutsal bir mekândır. Yoldan gelip geçenler daha sonraki günlerde ve yıllarda dedeye hürmeten birer taş bırakırlar. Yörede daha büyük bir adak yeri yoksa burayı her türlü dilekler için ziyaret ederler; kurban keserek dilek dilerler. Cem-cemaat (ayin) yaparlar. Dede düşeklerinin, herhangi bir yatır mezarı veya türbesi gibi kutsallığı vardır.

Aleviyol, 17.12.2003

Yorum

Ateşten ateşe atarlar beni

0

Ali Kaykı
Ateşten ateşe atarlar beni

Ateşten ateşe atarlar beni
Sevdamın uğruna yakarlar beni
Konuşmak istesem dinleyen olmaz
Susarım sustukça suçlarlar beni

Derdimin halinden anlayan yoktur
Zamanın insanı paraya kuldur
Mezata koyuldum değerim puldur
Varından yokuna satarlar beni

İkrarın verip te ikrardan dönen
Hiç bizden olur mu özüne söven
Gülümü soldurup kanımı döken
Dikenler içine sokarlar beni

Budak Ali’yim nasibim Hakk’tan
Kötünün gönlünden gitmesin güman
Suç ise doğruluk suçluyum heran
Yediler Kırklara sorarlar beni

Aleviyol, 21.01.2004
Kültür & Sanat

Boşuna

0

Ne çok Hain Ataol Behramoğlu

0

Sizinle galiba arkadaş filandık
Işıklı günlerinde gençliğimizin.
Hayalleriyle kanatlanırdık
Gelecek, güzel Türkiye’nin.
Fakat nasıl da değiştiniz birden
Arınıp bütün o düşlerden
Buzlu sularında bencilliğin.
Ne çok hain.

Hayır, belki de değişmediniz,
Aslınız belki de buydu sizin.
Sadece zamana ayak uydurdunuz
Ortak ateşinde ısınıp gençliğin.
Sonra neyseniz o oldunuz
Asıl kimliğinizi buldunuz
Uşağı oldunuz zalimin.
Ne çok hain.

Şimdi giydiğiniz her şey markalı
Tadını aldınız zenginliğin.
O fotoğraflar parkalı markalı
Uzak bir anısı oldu geçmişin.
Fakat yine de yeri geldikçe
El atıp eski albüme
Kullanıyorsunuz reklam için.
Ne çok hain.

Aynı arsız kibir suratlarınızda
Erkeğinizin dişinizin.
İçim bulanıyor karşıma çıktıkça
Ekranlarında TV’lerin.
Kiminiz yeni yetme faşist çığırtkan
Kiminiz kaşarlanmış sırtlan,
Sanırsın kardeşi vampirin.
Ne çok hain.

Yoksul aile çocuklarıydınız
Orta halli, belki zengin.
Soyluydu sizden anneniz babanız,
Sade yurttaşları Cumhuriyet’in.
Siz hangi piç köklerden türediniz,
Kimsiniz, neden böylesiniz
Nasıl boğuldunuz içinde ihanetin.
Ne çok hain.

Zaman geçer, devran döner
Yıkılır sarayı, zindanı zalimin
Efendi uşağını terk eder
Gereği kalmayınca hizmetin
Hele azıcık da diklendiniz mi
Yersiniz kaçınılmaz tekmeyi
Hadi, sıkıysa diklenin
Ne çok hain.

Kimliksizler, omurgasızlar
Hedefisiniz şimdi lanetin.
Ne hizmetinde olduğunuz iktidar
Ne sahte parıltısı şöhretin
Kurtaramayacak sizi bu lanetten,
Halkın içinde yükselen nefretten,
Artık hiç değilse susmayı deneyin.
Ne çok hain.