Ana Sayfa Blog Sayfa 166

Anadolu Türkülerle Doludur

0

Her nereye dönüp baksam sevdiğim
Anadolu, Türkülerle doludur
Kızıl ırmak olup aksam sevdiğim
Anadolu, Türkülerle doludur

Kara bulut gibi esip bulansam
Toprak olup, yağmur ile sulansam
Kucaklaşıp, sazım ile dolansam
Anadolu, Türkülerle doludur

Bade içmiş erenleri meşk ile
Destan olmuş gönüllere köşk ile
Nice sevdalar yaşanmış aşk ile
Anadolu, Türkülerle doludur

Yunus Emre, sular gibi akmıştı
Ferhat Şirin için, dağlar yıkmıştı
Pir Sultan’ım, seyrangâha çıkmıştı
Anadolu, Türkülerle doludur

Bir Köroğlu geçti Bolu dağında
Bülbül oldu gülşeninde bağında
Ninniyle söylendi, sol ve sağında
Anadolu, Türkülerle doludur

Veysel olup düştü dilden dillere
Mahzuni’de seyran etti illere
Devrani babadan, sevgi güllere
Anadolu, Türkülerle doludur

Ozanları, Türküleri söylüyor
Sevda olup gönülleri eyliyor
Gözyaşıyla kimi, umut beyliyor
Anadolu, Türkülerle doludur

KUL ÖKSÜZ’üm geçti, Çorum elinde
Erenlerin muhabbetler dilinde
Nağmeleri eser, seher yelinde
Anadolu, Türkülerle doludur

Âşık Mustafa Öksüz

Derin Beni

0

O gün gelip çattığı gün
Türkülerle sarın beni.
Güneş bende battığı gün
Şiirlerden sorun beni..

Gönül hep aşkın darında
Hala umudum yarında
Her yılın ilk baharında
Kızıl gülden derin beni..

Dizilir mavi göğüme
Turnalarım küme küme
Dağlar yorgandır üstüme
Toprağına karın beni..

Halkdır gönülde pazarım
Çok basit olsun mezarım
Enel hakdır ahuzarım
Gül dalından görün beni..

Toprakla sevişirken ten
İmam kuranda istemem
Boylu boyunca birtanem
Mezarıma serin beni..

Vurguni geldim giderim
O gün biter gam kederim
Ta doğuştan sadık yarim!
Toprağıma verin beni..

Abdullah Oral…

AMASYA YÖRESİ ALEVİ ZİYARETGAHLARI Muzaffer DOĞANBAŞ

0

Amasya yöresinde zamanla ziyaretgah özelliği kazanmış bir çok türbe bulunmaktadır.
Bunlardan özellikle bazıları daha çok Alevilerce ziyaret edilmektedir. Çünkü bu türbelerde medfun
bulunan şahıslar kendi yaşadıkları dönemdeki Alevi ileri gelenlerinden ya da lider konumundaki
kişiliklerdir. Bu ziyaretgahlardan en çok bilinenleri ve uğrak olanları Amasya Hamdullah Efendi
türbesi,Merzifon Piri Baba türbesi ve Gümüşhacıköy ilçesi Sarayözü köyü Pir Ali Bircivan türbesi ile
Amasya merkez Yassıçal beldesindeki Ergonaş Baba türbesidir. Aşağıda bu türbelerin genel bir
tanıtımıyla birlikte tarihçeleri hakkında bilgiler verilecektir.

Hamdullah Efendi Türbesi :
Hacı Bektaş Veli dergahının 23.Postnişini olan Hamdullah Çelebi (1767-1836),Feyzullah
Çelebi’nin büyük oğlu olup,babasının 1824 yılında hakka yürümesi üzerine Postnişin olmuştur. Asıl adı
Mehmed Hamdi olan Hamdullah Çelebi (Hamdullah Efendi) önce Yeniçeri Ocaklarının ve bunu
devamında Bektaşi tekkelerinin kapatılması sonucu II.Mahmud tarafından 23 Cemaziülahir 1243
(1827 Miladi) tarihli fermanla Amasya’ya sürgün edilmiştir.
A.Celalettin Ulusoy, Pir Dergahından Nefesler adlı kitabında (s.27),Hamdullah Efendi’nin
sürgüne giderken beraberinde bir çok kitap ve belge götürdüğünü fakat erkek evladı olmadığı için
olsa gerek götürülen kitap ve belgelerin günümüze kadar korunamadığını yazmaktadır.
Hamdullah Efendi hakka yürüdükten sonra Amasya’daki Aleviler, Hicri 1263 yılında (1847)
mezarının üzerine bir türbe yaptırmışlardır. Kare planlı tek kubbeli olarak düzenlenen türbe
Amasya’nın Pirler mevkiinde yer almaktadır. Türbe bir avlu duvarıyla çevrili olup,kuruluk,ocak ve
kesim yeri gibi müştemilata da sahiptir.
Türbe ile ilgili bilgi veren en eski kaynak Abdizade Hüseyin Hüsameddin Yasar’ın Amasya Tarihi
adlı eseridir. Fakat burada ne yazık ki tarih ve bilgi yanlışlıkları görülmektedir. En büyük yanlışlık
türbeden bahsedilirken Bektaş Baba türbesi ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Bu konuda Hüseyin
Hüsameddin Yasar’ın verdiği bilgiler şöyledir:
“ Aşağı Pirler’in kuzey batısında Tekke medresesi bitişiğinde olup,kargir bir kubbesi olan hususi
bir odadır. İçinde Bektaşilerden Kırşehirli Bektaş Baba medfun olup,baş ucunda ‘el-Hac Bektaş Baba-yı
Veli’ levhası vardır. Pir eşiğini ziyaret etmesi münasebetiyle, ‘Hacı’ denmiştir. Amasya köylerinde
oturan Aleviler tarafından 1284’te (1867) bir türbe yaptırılmış ve 1314’te (1896) bu türbe aynı köylüler
tarafından tamir edilmiştir. Alevilerin ziyaret ettiği bir yerdir.”
bu ifadeleri maddeler halinde eleştirerek düzeltecek olursak;
1- Hamdullah Efendi türbesinde Kırşehirli Bektaş Baba diye bir kimse medfun
olmayıp,Hamdullah Efendi ve Eşi medfun bulunmaktadır. Buradaki Bektaş Baba herhalde Hamdullah
Efendi’den “Bektaşi Baba” şeklinde söz edilmesi ve zamanla bu deyimin “Bektaş Baba” şekline
dönüşmüş ve sanki Hamdullah Efendi değil de Bektaş Baba diye biri bu türbede medfun gibi
gösterilmiştir.
2- Türbede Hüseyin Hüsameddin’in bahsettiği “el-Hac Bektaş Baba-yı Veli” diye bir levha
yoktur. Aksine türbenin orijinal kitabesinde türbenin bizzat ‘Hamdullah Efendiye’ ait olduğu
yazmaktadır.
3- “…Pir eşiğini ziyaret etmiş olması münasebetiyle ‘Hacı’ denmiştir…” ifadesine gelince; Alevi-
Bektaşi anlayışında pir eşiğini öpmekle kimsenin hacı olamayacağını sanırım herkes bilir. Bu ifadeler
yazarın Alevi-Bektaşi yolunu ne kadar az bildiğini,buna rağmen bu az bigilerden hareketle yorum
yaptığını göstermektedir.
4- Türbenin yapılış tarihi hakkında 1284h./1867m. Tarihi verilmiştir ki,türbenin üzerindeki
orijinal kitabesi 1263h./1847m. Tarihli olup,Amasya Tarihi yazarının bu kitabeyi (belki de türbeyi ?)
hiç görmediğini veya gördüğü şeyi yanlış hatırladığını akla getirmektedir. Zaten Amasya Tarihi adlı
eserin bir çok yerinde tarih ve bilgi yanlışlıkları bulunmaktadır. Burada sadece konuyla ilgili olan
kısmın eleştirisi yapılmıştır.
Bu kısa eleştiri ve düzeltmeden sonra gelelim Hamdullah Efendi türbesinin 1263 hicri (1847)
tarihli kitabesine. Beş dize halinde ta’lik hatla yazılmış olan kitabenin orijinal metni aşağıya
çıkarılmıştır:
1- Postnişin-i asitan-ı Hacı Bektaş-ı Veli,hem dahi evladı hünkar nesli şahı-ı evliya
2- Şübhesiz seyyid Hüseyin en-nesebi ali haseb,çaker-i isna aşerem hadim-i fakr-u fena
3- Mazharı feyzi bidayeti mürşidi kamil idi,oldu mir’at-ı kemali salikane hak nema
4- Zahiren etsin ziyareti kabrini hep zairan,esnayı ruhi olsun batınen al-i aba
5- Çıkdı hafız çardeh ma’sum tarih ……….,etdi Hamdullah Efendi hak deyü azm-i hüda
Sene – 1263 (1847)
Türbenin giriş kapısı sonraki yıllarda kuzeyden güneye alınmış ve türbe müştemilatının
bulunduğu cepheyle bakışımlı hale getirilmiştir. Türbenin içerisinde üzeri yeşil örtülerle örtülmüş iki
adet ahşap sanduka bulunmaktadır. Bu sandukalardan önde olanı Hamdullah Efendi’ye,diğeri
ise,eşine aittir. Türbe içerisinde dikkati çeken ilk şey duvarlardaki kalem işi bezemelerdir. Bu
bezemeler türbenin beden duvarları ve kubbeye geçişi sağlayan tromplarla kubbe içerisine
işlenmiştir. Ayrıca iç mekanı aydınlatan pencere sövelerinin içerisi karşılıklı olarak birbirine bakar
şekilde bir vazodan çıkan Natürmortlarla bezenmiştir. Beden duvarları ise,dikdörtgen panolara
bölünerek pano içlerine ince çizgilerle birbirine bağlanan zigzagların oluşturduğu ve adeta birer beşik
çatının üstten görünümünü hatırlatan şekillere sahiptir. Kubbe içerisi en ortada bir yıldız ve bu yıldızın
etrafında dört tane yuvarlak madalyon ve en dışta ise,kubbe eteklerinde,içleri palmet ve lalelerle
doldurulmuş kuşaklar yer almaktadır.
Yukarıda anlatılan bu bezemelerden ayrı olarak madalyonlar içerisinde yer alan ve yazı
bezeme örneklerinden sayılabilecek çalışmalarda bulunur. Bu madalyonlar içerisinde Oniki İmamlara
ait isimler yer almaktadır. Alevi-İslam inancının temel dinamiğini oluşturan Oniki İmamların adlarının
burada yer alması anlamlıdır. Bununla birlikte Allah,Muhammed ve Dört Halifenin adları da yuvarlak
pano içlerine işlenmiştir. Fakat Oniki İmamlarla birlikte burada ilk üç halifenin (Ebu Bekir,Ömer ve
Osman) adlarının da bulunması,Alevi-İslam inanç geleneğine uygun bir durum değildir. Sanırım
Vakıflar tarafından yapılan onarımlarda bu isimler eklenmiş olmalı. Ayrıca yine bu onarımlardan
dolayı olsa gerek Oniki İmamların adlarında da bazı yanlışlıklar görülmektedir.
Bu bilgilerden sonra tekrar Hamdullah Efendi’ye dönecek olursak,onun duygu yüklü
dünyasından söz etmek yerinde olacaktır. O,yüreği ve kalemi güçlü bir hak aşığıdır. Onun dizelerinde
en başta insan sevgisi olmak üzere,Tevhid,Kur’an,Ehl-i Beyt ve Oniki İmamlar ön planda yer
almaktadır. Kendisi sürgüne yollanmadan önce “Hamdullah” mahlasını,sürgünde ise –memleketi
Hacıbektaş’a hasret kaldığı için olsa gerek- “Hasireti” mahlasını kullanmıştır. O’nun yüreği bazen
kıpırtısız bir deniz gibi sessiz sakin,bazen de coşkun bir sel gibidir. Bunu O’nun şiirlerinden anlamak
mümkündür.

Piri Baba Türbesi:
Merzifon ilçesi Nusratiye mahallesinde yüksekçe bir mevkide yer alan Pir-i Baba türbesi
yörenin önemli ziyaretgahlarındandır. Pir-i Baba’nın yaşamı ile ilgili ayrıntılı bilgiler ne yazık ki
günümüze ulaşamamıştır. Bununla birlikte O’nunla ilgili bilgi veren kaynakların başında Evliya Çelebi
seyahatnamesi gelir. Evliya Çelebi Merzifon’a geldiğinde Pir-i baba türbesine uğradığını,O’nun Hoca
Ahmed Yesevi’nin izniyle Anadolu’ya gelip Merzifon’a yerleştiğini,ara sıra hamamlarda yatan ve Allah
aşkı ile deli divane olmuş bir veli olduğunu belirttikten sonra,Pir-i Baba’nın bir çok menakıbının
(övünülecek yanının) olduğunu yazmaktadır. Ayrıca Evliya Çelebi,Pir-i Baba dergahından söz ederken
de dergahın büyük kubbelerle süslü olduğunu ve buranın aşevi ve derviş hücreleriyle donatılmış
olduğunu,burada her gece ikiyüz insanın konakladığını ve Pir-i Baba’nın başı açık iki yüz dervişinin
bulunduğunu yazmaktadır.
Evliya Çelebi’nin vermiş olduğu bilgilerden hareketle Fuad Köprülü’de Türk Edebiyatında İlk
Mutasavvıflar adlı eserinde Pir-i Baba’nın (Pir Dede) Hoca Ahmed Yesevi’nin Anadolu’ya gönderilen
halifelerinden olduğunu kabul etmektedir.Yine bir başka eserde ise,Pir-i Baba Hacı Bektaş Veli’nin
müritlerinden biri olarak gösterilmektedir.Ayrıca Amasya Tarihi’nde ise,Horasanlı olarak takdim
edilen Pir-i Baba’nın 868h./1464m. Tarihte Merzifon’da bir zaviye yaptırdığı ve bu zaviye için vakıf
tanzim ettirerek Merzifon’u ihya edenlerden olduğu yazılmaktadır.
Piri Baba türbesine girebilmek için önce birkaç basamaklı bir merdivenden revak kısmına girilir.
Türbe iki katlı olarak yapılmış olup,Alt kat cenazelik kısmıdır. Ziyaret edilen üst kat ise,sandukanın
bulunduğu kısımdır. Buradaki sanduka alışılmışın dışında yüksek ve geniş bir biçimdedir. Sanduka dışa
taşıntı yapan bir kaide üzerinde yer almakta ve türbe mekanının tam ortasında olup,bu mekanın
büyük bir kısmını kaplamaktadır. Ahşap sandukanın üzerinde yeşil renkte bir örtü bulunmaktadır.
Piri Baba türbesi kare mekanlı ve üzeri tek kubbelidir. Sekizgen kasnaklı kubbeye geçiş dilimli
troplarla sağlanmıştır. Türbe moloz taş malzeme ile yapılmış ve önde yer alan iki gözlü revak kısmında
ise,molz taş ve tuğla malzeme kullanılmıştır. Ayrıca eserin beden duvarları ve kubbe kasnağı üzerinde
tuğla dizilerinden oluşan kirpi saçaklar bulunmaktadır. Türbe doğu ve batı duvarlarında,kubbe kasnağı
seviyesinde açılmış bulunan küçük birer pencere ile güney cephede yer alan bir pencereyle
aydınlanmakta ve genel yapısı itibariyle dışa kapalı bir görünüm arz etmektedir. Ayrıca türbenin
güney cephesi alınlığında ise,çini bezeme izleri görülmektedir.
Türbe üzerinde yapımıyla ilgili herhangi bir yazıt bulunmadığı için kesin yapım tarihi hakkında
bir bilgiye sahip değiliz. Fakat mimari özelliklerinden hareketle 15.yüzyılda yapılmış olabileceği kabul
edilebilir. Bu noktada Amasya Tarihinde konuyla ilgili az da olsa verilen bilgi tarihleme konusundaki
görüşümüzü desteklemektedir. Bütün bunlarla birlikte Dünden Bugüne Merzifon adlı eserde türbeyi
yapan ustanın Şamlıoğlu Hoca İbrahim adlı bir usta olduğu hakkında bilgi bulunmaktadır. Bu bilgi el
yazması halinde bulunan ve kimin tarafından ne zaman yazıldığı bilinmeyen Menakıb-ı Pir-i Baba adlı
eserden naklen verilmekteyse de bugün sözü edilen eserin akıbeti hakkında ne yazık ki bilgi sahibi
değiliz.
Pir-i Baba türbesi içerisinde çok sayıda ağaç bulunan geniş bir bahçeye sahiptir. Bahçe
gerisinde kuruluk ve mutfak gibi müştemilatı da bulunmaktadır. Ayrıca türbenin güney kısmında bir
de hazire (mezarlık) yer almaktadır.
Pir-i Baba türbesi Sanat Tarihimiz açısından da önemli bir yere sahiptir. Çünkü içerisinde yer
alan duvar resimleri Osmanlı resim sanatının seçkin örnekleri arasındadır. Burada olabildiğince bütün
iç mekan kök boyalarla bezenmiş bir durumdadır. Beden duvarlarında özellikle dikkati çeken olgu
birbirinin benzeri olan natürmort (ölü doğa) çalışmalarıdır. Ayrıca doğu duvarda yer alan ve kare bir
pano içerisine birbirine bakar şekilde karşılıklı olarak işlenmiş teber (derviş baltası),tespih ve kılıç
motifleri ile ortada bir ipe asılı olan keşkülden oluşan kompozisyon ilgi çekicidir. Özellikle teberlere
asılı olan kılıçlar ilgi çekicidir. Çünkü bu kılıçlar sıradan birer kılıç olmayıp,ağzı çatal olan zülfikar adlı
kılıçtır. Bilindiği gibi zülfikar,Hz. Muhammed tarafından Hz. Ali’ye armağan edilmiş olan kılıçtır. İşte
bunun içindir ki burada resmedilen derviş baltası,tespih,zülfikar ve keşkül gibi olgular tekke-zaviyederviş
anlayışındaki öğelerin sembolik birer anlatımıdır. Ayrıca burada keşkül motifi üzerine yazılmış
iki satırlık bir de yazıt bulunmaktadır. Osmanlıca yazılmış olan yazıtın okunuşu ve Türkçe anlamı
aşağıya çıkarılmıştır:
Zair gir bu makama bahulus baihtiram
Kıl ziyaret merkad-ı Pir-i Baba zir bu makam
(Ziyaretçiler ! bu makama gönül temizliği ve hürmet ile girip,bu makamın altındaki Pir-i
Baba’nın mezarını ziyaret edin)
Ağırlıklı olarak patlıcan moru,kirli sarı,kırmızı,yeşil,vişne çürüğü ve mor renklerin kullanıldığı
kalem işi bezemeleri yapan usta imzasını giriş kapısın üzerinde bulunan yazıtlık kısmına atmıştır. İki
satırlık yazıtın üst satırında belirgin bir şekilde La ilahe illallah Muhammedün Resulullah (yani kelime-i
şahadet) ibaresi,altta ise üste oranla mütevazi bir şekilde yazılmış Nakkaş İbrahim sene-1322 ibaresi
yer almaktadır. Bu yazıttan da anlaşılacağı üzere türbedeki duvar resimleri Nakkaş İbrahim tarafından
1322h./1906m. yılında yapılmıştır. Bu çalışmalar büyük bir olasılıkla türbenin 20.yüzyıl başlarında
geçirmiş olduğu büyük onarım sırasında yapılmış olmalıdır. Ayrıca türbe 1977 yılında Vakıflar Genel
Müdürlüğünce bir onarım daha görmüştür.

Pir Ali Bircivan Türbesi :
Pir Ali Bircivan türbesi Gümüşhacıköy İlçesine 8 km uzaklıkta bulunan Sarayözü köyünde yer
almaktadır. Pir Ali Bircivan hakkındaki bilgilerimiz daha çok rivayetlere dayalıdır. Bu konuda yazılı
belgelerin olmayışı konu hakkında çok net bilgiler verilmesini engellemektedir.
Meyilli bir alanda inşa edilmiş olan türbeye son zamanlarda yapılmış olan beton basamaklı bir
yoldan gidilir. Türbenin asıl giriş kapısından başka birde dış avlu kapısı yer alır. Bu dış avlu kapısının
her iki yanında birer fallos yer almaktadır. Antik Roma çağına ait olan bu taş falloslar köy sakinlerinin
vermiş olduğu bilgilere göre Pir Ali Bircivan sandukasının baş ve ayak kısımlarında bulunmaktayken
daha sonraları şimdi bulundukları yere getirilmişlerdir.
Türbenin asıl giriş kapısı tek kanatlı ve ahşaptandır. İçerisi dikdörtgen planlı ve oldukça kasvetli
bir haldedir. İç mekan ahşap korkuluklarla ikiye ayrılmış ve güneyde kalan mekan mescit olarak
kullanılmakta olup,Pir Ali Bircivan’ın türbesi kuzey kısımda kalmaktadır.
Köy sakinlerinden Haydar Hoca olarak bilinen Ocakzade Haydar Altun’un vermiş olduğu
bilgilere göre mevcut türbe binası hicri 1320 (1902) yılında yapılmıştır. Türbenin mimarisi kayda değer
fazla bir özellik taşımamakla birlikte,türbenin iç beden duvarlarında yer alan ve oldukça yoğun bir
şekilde işlenmiş duvar resimleri türbeyi anlamlı kılmakta ve son dönem Osmanlı resim sanatının
örneklerinden olması nedeniyle önem arz etmektedir.
Türbe içerisinde dikkat çeken bir önemli nokta da sandukanın oldukça uzun bir şekilde yapılmış
olmasıdır. Yaklaşık sekiz metre uzunluğunda olan sandukanın üzeri betonla sıvanmış ve üzerine yeşil
bir örtü serilmiştir. Sandukanın uzunluğu konusunda benzer uygulamalar Amasya Serçoban,Pehlivan
Dede ve Gani Baba türbesi sandukalarında da karşımıza çıkmaktadır.
Pir Ali Bircivan’ın sandukasının uzunluğu konusunda Haydar Altun birkaç rivayet ileri
sürmektedir. Bir rivayete göre;Pir Ali Bircivan,sandukasını yapan ustanın rüyasına girmiş ve
bacaklarının üşüdüğünü söylemiş bunun üzerine ustada sandukayı uzun yapmış. Diğer bir rivayete
göre ise,Pir Ali Bircivan’ın sandukasının yanında kız kardeşinin sandukası da varmış ve daha sonra
ikisini birleştirmişler,böylelikle sandukada uzun bir biçim almış. Üçüncü bir rivayete göre ise,Pir Ali’nin

  1. İmam,İmam Rıza soyundan gelmiş olması nedeniyle sandukası sekiz metre uzunlukta yapılmıştır.
    Ocakzade Haydar Altun,Pir Ali Bircivan’ın Horasan’dan gelmiş olduğunu,soy olarak 12
    İmamlardan 8. İmam Rıza soyundan gelen Şah Mahmud Veli evlatlarından dördüncüsü yani en
    küçüğü olduğunu söylemektedir. Bunun üzerine sırası gelmişken Haydar Altun’a “Bircivan”
    sözcüğünün anlamı sorulduğunda,O yine sözlü gelenekten duyduğunu aktarıyor bize. Rivayete göre
    Şah Mahmud Veli, Anadolu’ya irşat etmesi için gönderdiği küçük oğlu Pir Ali’nin başarılarını duyduğu
    zaman “Benim Ali’m tek bir civandır” demiş ve böylece küçük oğlu Pir Ali Bircivan diye anılır olmuş.
    Türbe içerisine beden duvarlarına yapılmış olan duvar resimleri oldukça ilgi çekicidir. Özellikle
    batı duvarda yer alan teber,kılıç,keşkül,takke ve sancak gibi betimlemeler tıpkı Merzifon Piri Baba
    türbesindeki betimlemeleri anımsatmakta ve aralarında büyük bir üslup benzerliği bulunmaktadır.
    Ayrıca doğu,güney ve kuzey duvarlarda Antik Çağ sütun ve sütun başlıkları üzerinde vazo içerisinde
    yer alan natürmort çalışmaları bulunmakta ve yine bunlardan farklı olarak üzüm salkımı,selvi,hurma
    ve karpuz betimlemeleri doğal ölçülere uygun bir şekilde işlenmiştir. Bütün bu çalışmalarda renk
    olarak sarı,yeşil,kırmızı,bordo,kahverengi,mor ve tonları kullanılmıştır.
    Türbe beden duvarlarının geniş ve uzun olması sanatkara yoğun bir çalışma ve hayal gücünü
    uygulama alanı sağlamıştır. Batı duvarda minberin üst kısmında yuvarlak pano içerisinde “Hasan
    radyallahu anha sene 1320 (1902)” yazıtının varlığı bu çalışmaların 1320h./1902m. yılında (yani
    yapının yapıldığı yıl) yapıldığını göstermektedir.
    Buradaki bezemelerin Merzifon Piri Baba türbesindeki bezemelerle içerik ve üslup benzerliği
    göstermesi göz önüne alındığında,bu bezemelerin Piri Baba türbesinin bezemelerini yapan Nakkaş
    İbrahim tarafından yapılmış olduğu olasılığını güçlendirmektedir. Çünkü aralarındaki içerik ve üslup
    benzerliği yanında her iki türbe bezemelerinin tarihleri arasında sadece iki yıllık bir fark
    bulunmaktadır. Dolayısıyla denilebilir ki; Nakkaş İbrahim, Pir Ali Bircivan türbesi bezemelerini 1902
    yılında,Piri Baba türbesi bezemelerini de 1904 yılında yapmıştır. Zaten Piri Baba türbesi
    kitabeliğindeki “Nakkaş İbrahim sene 1322 (1904)” ibaresi de bu durumu kanıtlamaktadır.
    Bütün bunlarla birlikte minberin üst yanında yer alan madalyon içerisinde “Ali radyallahu anha
    sene 1382 (1963)” ibaresinde geçen 1382h./1963m. tarihi de bezemelerin bu tarihte onarılmış olduğu
    fikriyle birlikte türbe içerisine yazılmış bulunan ilk üç halifenin adlarının da bu tarihte buraya
    eklendiğini akla getiriyor. Aynı durum Amasya Hamdullah Efendi türbesinde de görülmektedir.
    Ergonaş Baba (Seyyid Mustafa) Türbesi :
    Ergonaş Baba türbesi,Amasya Merkez Yassıçal (Ebemü) kasabasında yer almaktadır. Bu türbe
    de diğerleri gibi kültür varlığı olarak tescilli bulunmaktadır. Bu türbe,oldukça sade ve basit bir konutun
    içerisinde yer almakta olup,konut bünyesinde özel bir oda içerisinde bulunmaktadır.
    Türbede medfun bulunan kişi Ergonaş Baba değildir. Çünkü bu türbe Ergonaş Baba’nın oğlu
    Seyyid Mustafa’ya aittir. Fakat buna rağmen gerek resmi kayıtlarda gerekse de halk arasında büyük
    bir çoğunlukla bu türbenin Ergonaş Baba’ya ait olduğu ifade edilmektedir.
    Ergonaş Baba (Ergonaş Seyyid Bali),günümüzde Taşova ilçesine bağlı olan Uluköy (Sonusa)
    kasabasında yer alan türbesinde medfun bulunmaktadır. Rivayete göre Ergonaş Baba Horasan
    Erenlerinden olup,yaşadığı sürece yöre halkını irşat etmiş ve bu arada yörede yaşayan Hıristiyan halkı
    da çeşitli kerametler yoluyla Müslüman yapmıştır.
    Ergonaş Baba’nın çocuklarından Seyyid Mehmet Ordu’nun Ünye ilçesi Alan köyünde,diğer bir
    oğlu Amasya Merkez Uygur kasabasında,bir oğlu ve bir kızı da Sarımeşe (Efte) köyünde medfun
    bulunmaktadırlar. Yine Yassıçal’lı olan hak aşığı Fedayi Baba da (1855-1940) Ergonaş Baba’nın
    oğlu Seyyid Mustafa’nın soyundan gelmektedir.
    Amasya yöresi Alevi ziyaretgahları arasında yukarıya çıkarılan bu ziyaretgahlar dışında başka
    ziyaretgahlarda bulunmaktadır. Bunlar arasında günümüzde Çorum ili Mecitözü ilçesi Dağsaray köyü
    sınırları içerisinde kalan Topçam Evliyası ile Amasya Merkez İlyas köyde yer alan ve halk
    arasında Hızır-İlyas veya Baba İlyas türbesi olarak bilinen türbe sayılabilir. Ayrıca bunların dışında
    sadece bulundukları köy veya mevki halkı tarafından bilinen mezar-ziyaretgahlar da bulunmaktadır
    DİPNOTLAR
    YÜRÜKOĞLU,R.,Okunacak En Büyük Kitap İnsandır-Tarihte Ve Günümüzde Alevilik,s.203
    PİROĞLU,Hüseyin,Evliyalar Yatağı Anadolu,s.158
    ULUSOY,A.Celalettin,Pir Dergahından Nefesler,s.27
    ÖZ,Baki,Alevilikle İlgili Osmanlı Belgeleri,s.
    YASAR,H.Hüsameddin,Amasya Tarihi,C.I,s.152
    ULUSOY,A.Celalettin,a.g.e.,s.27
    Evliya Çelebi Seyahatnamesi,C.II,s.398
    KÖPRÜLÜ,Fuad,Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar,s.46
    KÖPRÜLÜ,Fuad,a.g.e.,s.46
    ERKEN,Sabih,Türkiye’de Vakıf Abideler Ve Eski Eserler,s.334
    YASAR,H.Hüsameddin,a.g.e.,C.I,s.326-327
    YASAR,H.Hüsameddin,a.g.e.,C.I,s.327
    TAİAN,A.Aziz,Dünden Bugüne Merzifon,s.114
    Bu konuda İsmail ONARLI, Cem Dergisinin 71.sayısında yayınlanan “Merzifon’da Pir-i Baba Tekkesi” adlı
    makalesinde Merzifon’da gazeteci-yayıncı Nurettin Gürgen adlı kiĢinin Pir-i Baba Menakıbnamesinin elinde
    olduğunu ifade ettiğini belirtmektedir.
    ERKEN,Sabih,a.g.e.,s.334
    ÇELEBİ,Abdullah,Amasyalı Fedayi Baba Divanı,s.16
    ÇELEBİ,Abdullah,a.g.e.,s.16
    ÇELEBİ,Abdullah,a.g.e.s.17

TÜRKÜLER VE BEN

0

Hıdır Çam
Türküler ve ben;
Su ve toprak, ağaç ve yaprak gibi iç içe büyüdüm
Çocukluğuma ait fazla ipucu kalmadı zamana ve karanlık hücrelere yenik düşen silik hafızamda
Ama hala kayıklarım yüzmekte Fırat kenarlarında;
Hala ellerim madımak toplar Sivas yaylalarında;
Ve hala “Eğin dedikleri küçük bir şehir” benim gözlerimde
Radyoyla ilk tanışmamızda, hep “Uzun dalgayı açın” derdim büyüklerime
Benim çocuksu aklımla uzun dalga, uzun hava demekti
Sanki uzun dalgayla Erzurum dağları konacaktı kucaklarıma
Sanki gençliğimi çalıp götüren kışlalar dolup dolup boşalacaktı göz yaşlarımla
Sadece Ankara ve Erzurum radyolarıydı rahatça dinleyebildiğimiz
Bir de anamın dinlediği orta dalgada Kürtçe yayın yapan Erivan radyosu vardı
Anam, yanık türküler çıktıkça hep hıçkırıklara boğulurdu
Kürtçe bilmeyen babam, önce onu azarlar, sonra bir köşeye çekilir o da gizlice göz yaşları dökerdi
Günlük radyo program akışlarını can kulağıyla dinlerdim
Hangi saatte hangi sanatçılardan türküler var diye
Ve o saatte ne açlık ne oyun ne de dağlara düşkün küçük ayaklarım beni esir alabilirdi
Ben o saatte radyonun başında türkülerin esiriydim
Sabahlarımı süsleyen “Günaydın” programı vardı ki tadı hala kulaklarımda
Bir de akşam ajanslarından önce Ümit Kaftancıoğlu’nun hazırlayıp, sunduğu “Türkülerin Dili”
O kadar sade, o kadar yalındı ki
Sanki o dil, bir türlü dönmeyen anamın diliydi
Koca Veysel’in, Mahmut Erdal’ın, Ali Ekber’in, Daimi’nin, Davut Sulari’nin, Gülabi’nin, Can Etili’nin ve daha nice ozanların, sanatçıların delisiydim
Türkülerle büyüyordum gün gün, ay ay, yıl yıl
Ne acı ki Mahzuni, İhsani, Şah Turna gibi birçok ozanımızın sesleri daha uzaklarda, kısa dalgada yabancı radyoların Türkçe yayınlarından ulaşıyordu kulaklarıma
Doğduğum köy, sırtını Yama dağlarına, Baydığın’a dayamıştı.
Sola dönsem yanık Çamşığı türküleri, sağa dönsem bir o kadar içli Arguvan havaları
Din, kitap yoktu o diyarlarda, o rakımlarda
Rehberimiz pirler, dedeler, ozanlar ve türkülerimizdi
Mansur kesilmiş, Nesimi yüzülmüş, Pir Sultan asılmış mıydı gerçekten?
Eğer doğruysa dağlarda ki o ulu sözler, o kutsal izler kimlere aitti?
Türkü sözleri, bir ayetti bizler için
Mahzuni, “Çadır yerimizde otlar/ Bitti artık gelme deli ” derken kime şifre yolluyordu?
Ya da “ Erim erim eriyesin…” demekle kimleri yerin dibine sokup çıkarıyordu?
İhsani’nin mektubu, neler yazıyordu? Kimlere yazılmıştı?
Ali İzzet, “Musa, Tevrat’a hak dedi/ Firavun, aslı yok dedi/ İsa, İncil’e bak dedi/ Sonradan bu Kuran nedir?” derken dört kitabı dört dizeyle nasıl yellere savuruyordu?
Ozanla saz arasındaki ilişkiyi, anayla bebe arasındaki kutsal ilişkiye benzetip “Bebe gibi kollarımda yaylattım” diyebilmek;
Ya da yaşamı bir kumaş parçasına benzetip ayrılık sonrası “Ömrüm orta yerden sökülür gider” diyebilmek ne büyük sözlerdi
İnsanın kendisiyle barışık olmasını, “Eğlenecek yer bulamam/ Gönlümde ki köşk olmazsa…” diyerek iki satırla bu kadar yalın hangi psikolog anlatabilirdi?
Ya da dinlerin bu kadar büyük, kutsal ve öcü gibi tanımladığı Tanrıyı bakkala, mahalle muhtarı düzeyine indirgeyerek “İnanmazsan git Allah’a sor beni” diyebilmek?
Ve gözleri, bakışlarda mühürlemek; “Mühür gözlüm” diyebilmek?
Gah Tanrılaşıp göklere çıkmak; Gah “Öyle Sırat köprüsünden geçmekse/ Akar boz bulanık sele giderim…” diyerek her şeyi yer yüzüne indirgemek
O kadar yoğrulmuştum ki türkülerle, radyodan bir kez dinlemekle türkülerin sözleri akıldan kalır mı?
İnanılması güç ama kalıyordu işte;
Hem de bestesiyle birlikte
Yıllar sonra en görkemli resmi elbiselerimle, büyük bir kentin, en lüks bulvarında çok farlı düşlerle gezinirken, uzaktan gelen “Deli gönül hangi dala konarsın / Senin tutunacak dalın mı kaldı?” türkünün sözleriyle nasıl çırılçıplak kaldığımı;
Nasıl Baydığın’ın tepesine savrulduğumu ve bir Temmuz akşamı nasıl tir tir titrediğimi, yüreğimin nasıl ilmik, ilmik söküldüğünü bir ben bilirim bir de gözyaşlarımla sığındığım o kuytu sokaklar
Baktım olacak gibi değil, türküler beni boğmadan, ben izlerini süreyim dedim türkülerimin
Dupduru gözelerine daldım
Grundig marka eski bir teybimle, köy köy, dağ dağ dolandım
Yaşlı nenelerden, emmilerden türküler, maniler, ağıtlar, deyişler topladım
Arşivimi sahipsiz, dilsiz topraklarla süsledim nakış nakış
Seksen darbesinden sonra zaten ısınamadığım omuzlarımda ki o yıldızlarım sökülmüş, ben de bir tutsaktım artık
Ne acı ki tüm arşivimle birlikte o güzelim türkülerim, kasetlerim ve şiirlerim de dumanlara karışmıştı;
Hem de düşmanın gözleri değip kirlenmesin diye bir dost eliyle
Arşivimi ataşlara, beni de doğduğum topraklara savurmuştu darbenin acımasız yelleri
Bir kez daha özlem giderdim dağlarımla, türkülerimle
Aradan onca zaman geçti
Yıllar yılları kovdu, yollar yolları
Türkülerle güç kazandım, türkülerle büyüdüm
Türkülerimle devirdim yarım asrı, devrilmeden
Şimdi dönüp de arkaya baktığımda ben de şaşkınım;
Ben de bilmiyorum ne hallardayım;
Ben de çözemedim “Gurbet ne yana düşer, sıla ne yana?”
Ama emin olduğum tek şey, türküler hep bana düşer
Hem de yaşlı, yorgun ve de yaralı yüreğimin tam ortasına…
.

Kalmadı emmi

0

Dinle mezarından köyün halini,
Asvaltsız yol-sokak kalmadı emmi.
Beton yaptı torun ahşap evini,
Ardıç kiriş-direk kalmadı emmi.

Yandı ocaklarda dirgenle yaba,
Ķöşelerden kalktı teneke soba,
Herkesin altında son model araba,
At-merkepten binek kalmadı emmi.

Müslümanlık kaldı sadece lafta,
Camiide üç-bes ihtiyar safta,
Kur ‘an açılmıyor, bekliyor rafta,
Hadise hiç gerek kalmadı emmi.

Yağ-peynir marketten, ekmek fırından,
Emekliyiz, endişe yok yarından,
Erkekler korkuyor kadınlarından,
Mutfakta un- elek kalmadı emmi.

Traktörler eker, aletler söker,
Pekmezin yerini aldı çay-şeker,
Afgan, Suriyeli kaldı ter döker,
Saban tutan bilek kalmadı emmi.

Köyler şehir oldu, şehir köy oldu,
Çobanlar, çıraklar şimdi bey oldu,
Eski görenekler bilmem ney oldu,
Sizler gibi örnek kalmadı emmi.

Tohum melez oldu, oynandı geni,
Sebzeler, meyveler diyor albeni,
Şişirdi göbeğı, ağarttı teni,
Hormonsuz bir yemek kalmadı emmi.

Kimimiz tansiyon, kimimiz şeker,
Yürümek yok artık, herkeste teker,
Kız-oğlan otuz beş yaşında bekar,
Eski düğün dernek kalmadı emmi.

Seherde horozdan başkası kalkmaz,
Eski anneler yok ocağı yakmaz,
Sabah ondan önce kahvaltı yapmaz,
Erken çıkan erkek kalmadı emmi.

Hasılı eski köy yeniye döndü,
O eski evlerin ışığı söndü,
Göçelim, şehirler çok rahat dendi,
Kadir kıymet, emek kalmadı emmi…

Ozan Dursun Kul

suç

0

Şu beylerin konağından
Ateşi çalmak istedim
Aydınlansın diye ülkem
Dağları delmek istedim

Ermek istedikçe sırra
Sürdüm yüreğimi nara
Çekmişim özümü dara
Gerçeği bilmek istedim

Bulunmuyor zulme çözüm
Pul dahi etmiyor sözüm
Kanamasın diye gözüm
Yaşımı silmek istedim

Umudu solmuş nineye
Sütü kesilmiş anneye
Açlıktan ölen bebeye
Ekmeği bilmek istedim

Alanlarda görünmek suç
Hak aramak direnmek suç
Patralardan döküldü tunç
Alanda olmak istedim

Vurgun iyim düştüm zana
Can veririm gelen güne
Gülenle gülmedim amma
Ölenle ölmek istedim…

ARNAVUTLUK’TA EMPERYALİST GÜDÜMLÜ BİR BEKTAŞİ DEVLETİ KURMA GİRİŞİMİ HAYRA ALAMET DEĞİLDİR…

0

Vatandaşlar, ” Hocam, Arnavutluk’ta Bektaşi Devleti kurulması ile ilgili düşünceleriniz nedir?”diye soruyorlar. Özetlemeye çalışalım.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) de, 22 Eylül 2024 tarihli Nevyork Times Gazetesi’nde, Arnavut Başbakanı Edi Rama kaynaklı bir haber çıktı. Bu habere göre, Arnavutluğun başkenti Tiran’da, Vatikan benzeri, Bektaşilere önderlik yapacak, sınırları, pasaportu olan, tahmini olarak 27 dönüm bir yüzölçümüne sahip , hoşgörü ve çoğulculuk üzerine bina edilmiş bir BEKTAŞİ DEVLETİ kurulacaktır. Bu devletin başkanlığına da gerçek adı Edmond Brahimaj olan ve Bektaşi toplumu tarafından “Mondi Baba- Baba mondi ” olarak tanınan Arnavut asıllı ve ” DEDEBABA” ünvanlı bir Bektaşi getirilecektir.

Eğer yayılan bilgiler doğruysa, Bektaşi Devleti’nin sınırları şimdiden belirlenmiş ve kesinleşmiştir Bektaşi Devletinin konuşlanıp içinde faaliyet göstereceği binalar bile bitmiş gibidir. Bektaşi Devleti’ nin ilanı ve faaliyete geçmesi an meselesidir.
ABD, Bektaşi Devlet Başkanı olacak Mondi Baba’ya bir zırhlı araba vemiştir. Arabanın önünde, hem Arnavutluk ve hem de ABD bayrağı birlikte dalgalanmaktadır…

Söz konusu haber Arnavut Başbakanı Edi Rama, ABD’den ayrılır ayrılmaz ortaya çıktı. Bu da gösteriyor ki, tıpkı Yeşil Kuşak Projesi, Büyük Ortadoğu Projesi ( BOP) gibi, Tiran’daki Bektaşi Devleti girişimi de bir ABD Projesidir. Bektaşilerin, Alevilerin, Balkan ülkelerinin, Balkan ülkelerinde yaşayan Alevi ve Bektaşilerin, Türkiye’nin, Türkiye’ deki Alevi ve Bektaşilerin ihtiyaç ve taleplerinden doğmamıştır. Zaten söz konusu Alevi- Bektaşi gruplarının böyle bir talepleri de hiç olmamıştır.

Tarihsel gelişim süreci içinde, Balkanlar oldukça çalkantılı bir coğrafyadır. Zaten “Balkanlaşmak” terimi de bu tarihsel tespitin bir ürünüdür.Bu yeni proje, ABD’nin; Balkan ülkelerini, Türkiye’yi, Balkanlar ve Türkiye’de Alevi ve Bektaşi inançlı toplulukları kullanarak bu bölgede dinsel, etnik, siyasi huzursuzluk, istikrarsızlık ve yeni çatışmalar çıkararak ABD’nin dünyayı yeniden dizayn etme isteklerine uygun yeniden yapılandırmalara yönelik olabilir. Ayrıca siyonist İsrail Devletini de, ABD ve emperyalist Batı çıkarlarının bir uzantisı saymak gerekir.

Peki Arnavutluk’ta bir Bektaşi Devleti kurulmasının gelecekte yaratacağı başlıca sakıncalar neler olabilir?

1- Vatikan benzeri bir din devleti yapılanması, orta ve uzun vadede, İslam Halifeliği kurumuna bir hazırlık olabilir. Bektaşilerden İslam Halifesi olur mu diye sorulabilir. Ancak Arnavutluk yaklaşık üç milyon nüfuslu çok küçük bir devlettir. Ayrıca bu ülkedeki bektaşi nüfüs 150.000 kadardır. Toplam nüfusün % 10 undan bile azdır. Gelecekteki beyin yıkamaları ve iktidar değisiklikleri ile Bektaşi Devleti Sünni yönetime aktarılarak Hilafet kurumu için bir sürece hazırlık evresi olabilir.

2 – Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan, Makedonya, Kosova, Karadağ, Romanya, Macaristan…gibi ülkelerde tarihsel olarak konumlanmış ve hâla Balkan ülkerinde yaşayan bir Bektaşi, Alevi ve Sünni nüfüs mevcuttur.
Bu nedenle, Bektaşi kartı oynanarak, Balkan ülkeleri istikrarsızlık ve çatışma bataklığına itilebilir.

3- ABD güdümlü bir Bektaşi Devleti, bizzat Arnavutluk devletini, gelecekte hem demografik, hem dinsel ve hem de kültürel olarak istikrarsızlaştırabilir. ABD piyonuna dönüştürebilir.

4- Başta Avrupa’ da ve hatta Türkiyede, Alisiz Aleviliği ve Alevi inancını İslam dışı sayan Alevi ve Bektaşi topluluklar ve kurumlar da vardır. Bu yeni Bektaşi Devleti kullanılarak, Alevi ve Bektaşiler arasında yeni çatışmalar; hatta Alevi ve Bektaşiliği İslamdan koparıp yeni bir dinin(!) temelleri atılabilir…

5- Türkiye’deki Alevi ve Bektaşiler, Kurtuluş Savaşımızın büyük destekçileri ve demokratik laik Cumhuriyetmizijn aslî kurucu unsurları ve sahipleridir. Cumhuriyet ve Atatürk yanlısıdır. Bu nedenle Alevi Bektaşi evlerinin köşlerinde ve cemevlerinde mutlaka Hacıbektaş Veli ve Atatürk fotoğrafları birlikte bulunur.

Buna karşın, Bektaşi tekkelerini kapattığı gerekçesiyle, Arnavutluktaki Bektaşiler Atatürk’ü çok sevmezler.
Bu tür Atatürk karşıtı Bektaşi Devleti yöneticileri, Türkiye’deki Alevi ve Bektaşi nüfusuna Ataturk ve Cumhuriyet karşıtı fikirler aşılayabilirler.

Halbuki, adından da anlaşılacağı Üzere, Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet çağdaş ve laik bir devlettir. Din devleti değildir. Çağdaş ve laik devletlerde tarikat ve cemaatlara yer yoktur. Atatürk’ün Bektaşi-Alevi karşıtlığı söz konusu değildir. Bu.laik tutum çağdaş ve laik devletin zorunlu yapısı gereğidir.

6- Hem tarihsel açıdan ve hen de güncel olarak, Dünyadaki en kalabalık Alevi ve Bektaşi nüfus Türkiye’dedir.Alevilik olmasa bile Bektaşilik Anadoluludur, Türkiye doğumludur. Kurucusu Hünkâr Hacıbektaş Velidir. Bu açıdan, Bektaşi ve Alevi nüfusunun çok az olduğu bir ülkede Bektaşi Devleti kurup Alevi ve Bektaşilere yön verme ve yönetme girişimleri iyi niyetli ve masum bir girişim olarak algılanamaz.

Bu açıdan, Türkiye’de, Kültür Bakanlığına bağlı olarak kurulan Alevi ve Bektaşi Genel Müdürlüğü’nun konumunu, yetkilerini, bağlantı ve sorumluluklarını güçlendirerek yeniden gözden geçirmek; Alevi yurttaşların cemevlerini ibadethane kabul edip, tıpkı camiler gibi yasal konuma almak, ayrıca devlet hizmetine girişlerde, liyakat dışında, başka ölçütlerle Alevilere görünmez engeller çıkarmamak gerekir. Alevi ve Bektaşi yurttaşların zihinlerideki eşitlik ve adalet karşıtı uygulamalara son vermek lazımdır.

7- Hacıbektaş Veli diyor ki” Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. ” O’nun düşünceleri, ahlak, adalet ve insan merkezlidir. O, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına, kadınların eğitimden yoksun bırakılmasına karşıdır. Ömrü, fikir olarak, dinbazlar, din madrabazları ve din yobazları ile mücadele ederek geçmiştir.
Hacıbektaş Veli’nin, dört kapı, kırk makam öğretisi, eline, diline ve beline sahiplik ilkeleri insanı kâmil, yani iyi ve doğru eğitilmiş, güzek ahlaklı ve dürüst vicdanlı insan oluşturma projesidir.

O’nun ardılı, evrensel büyük ozan Yunus Emre” de Anadolu Alevi ve Bektaşiliğinin büyük mimarlarından biridir.
Fakat her ikisinin temel fikirleri ve öğretileri arasında siyasi devlet kurma ve toplum yönetme fikri yoktur. Her ikisinin tüm öğretileri, iktidar olmaya değil, bireysel olgunlaşmaya yöneliktir. Bu nedenle Arnavutluk’taki siyasi Bektaşi Devleti’nin teolojik devlet temelleri yoktur.

8- Çağımızın gelişmiş tüm ekonomik refah devletleri, özgür akıl, deneysel ve elestirel bilim rotasındadır.Bu nedenle sanayileşmiş ve gelişmişlerdir. Bu devletler laiktir, çoğulcudur, hukukukun üstünlüğü ve yargı bağimsızlığına dayanır. Siyasi olarak, hibrit değil gerçek demokrasilerle yönetilirler…Bu nedenle, çağımızda, dinsel görüşleri ne kadar çoğulcu ve özgürlükçü olursa olsun, Adı Bektaşilik ya da Alevilik bile olsa sonuç olarak kurulacak devlet teokrasi temelli bir din devleti olacaktır. Kaldı ki genelde çoğu dinsel metinler çok farklı yorumlamalar ve değerlendirmelere de müsaittir. Bu nedenle de, tarihsel olarak bütün dinler, yeni mezhepler, yeni tarikatlar ve yeni cemaatla doğurarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

SON SÖZ:

Şimdiye kadar, tarihten, dinden, ekonomiden, siyasetten, eğitimden, kültürden ve özellikle de emperyalist gözlem ve deneyimlerden öğrendiklerim; hem aklen, hem vicdanen ve hem de bilimsel olarak;
Arnavutlukta bir Bektaşi Devleti kurulması;

  • Arnavutların ve Arnavutluk devletinin yararına değildir,
  • Balkan ülkelerinin yararına değildir,
  • Alevi ve Bektaşilerin yararına değildir,
  • İslam toplumunun yararına değildir,
  • Türkiye’nin ve Türkiye’deki Alevi ve Bektaşi toplumunun hiç asla yararına değildir.
  • Çağın siyasi devlet kuruluşu ve örgütlenmesine aykırıdır.
  • Emperyalizm, ABD ve Batı güdümlüdür.
  • Zaten Türkiye’deki Bektaşi kurumları da böyle bir devletin varlığına karşı çıkmışlardır.
    Ben den söylemesi…
    .
    Prof. Halil Çivi. 28.9.2024.

Anadolu’nun aydınlık yüzleri…

0

Anadolu’nun aydınlık yüzleri…
Zaman zaman tartışılır:
“Alevilik nedir, Bektaşilik ile Alevilik arasında ne fark vardır?”
Alevilik, Halife Ali’yi, ilk üç halifeden üstün tutan mezhep ve tarikatların genel adıdır dense, sanırız hata olmaz.
Peki, Alevilik ile Bektaşilik arasında fark var mıdır?
Mehmet Turgut ile Sabri Babacan “Aralarında pek fark yoktur” derler. (x)
Genelde, Aleviler kırsal kesim, Bektaşiler kentsel kesim insanlarıdır.
Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’nin düşünceleri çerçevesinde oluşan dinsel bir akımdır.
Hacı Bektaş Veli, düşüncesini bir dörtlükle açıklar:
“Hararet hardadır (ateşte) sacda değildir
Keramet baştadır, taçta değildir
Ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de, hacda değildir”
Şöyle etrafınıza bir bakın, kerametin taçta olduğunu sananlar, kerameti Kudüs’te, Mekke’de hacda arayanlar…
Ne kadar da çoklar!
Ama ne kadar da boşlar…


BEKTAŞİ’nin evinin kapısını çalmışlar, o da gidip mescidin kapısını söküp evine takmış…
Görenler ayıplamışlar:
“Ayıp değil mi, Allah’ın evinin kapısı çalınır mı?”
“Allah her şeyi bilir” demiş:
“Benim kapımı da kimin çaldığını bilir… Ondan alsın, benim eve taktırsın, kendi evinin kapısını da alıp götürsün!”


FAKİRİN biri, son parasıyla fırında bayat bir ekmek almış, aşçıya gitmiş, pişen yemeğin buharına ekmeği tutup yumuşata yumuşata yemiş…
Dışarı çıkarken aşçı yapışmış:
“Para ver!”
“Yemek yemedim ki!”
“Olsun buharda yumuşattın!”
Kadıya çıkmışlar, olayı anlatmışlar, kadı Bektaşi imiş, cebinden kesesini çıkarıp bozuk paraları iki avucuna boşaltmış, aşçının kulağının dibinde sallaya sallaya şıkırdatmış:
“Tamam mahkeme bitti, gidin!”
Aşçı itiraz etmiş:
“Hani benim param!”
“Buhardan yemeğin parası şıkırtıyla ödenir.”


BEKTAŞİ, akar suyun kenarında oturmuş, keyfediyor, iki çocuklu bir kadın yanaşmış:
“Baba erenler, şu çocuklardan biri sende kalsın, ben büyüğünü şu köprüden geçirip dönüp alırım!”
Kadının köprü dediği, iki tahta parçası, çocuğu geçirmiş dönmüş, diğerini almış, tam onunla geçerken ayağı kaymış, suya yuvarlanmış, boğulmuşlar. Karşı kıyıdaki çocuk feryat ediyor, Bektaşi suya atlasa boğulacak, ellerini açmış:
“Ey yüce Rabbim! Bunu ben yapsaydım, canıma okurdun ya!”


BEKTAŞİ softanın birine yanaşmış:
“Yahu bu işi aklım almıyor!”
Softa anlamış başına bir şey geleceğini:
“Hangi işi aklın almıyor?”
“Yezid denilen adamın Peygamberimizin en sevdiği torunlarını öldürmesine… Her şeye kadir olan yüce Allah niye önlememiş?..
Softa, Bektaşi’yi terslemiş, “Çok konuşma kâfir olursun!” diye…
Bektaşi “Madem kâfir oluyorum!” deyip papaza gitmiş, aynı soruyu sormuş…
Papaz, “Sen ne diyorsun!” diye lafa başlamış:
“Biliyorsun, İsa Peygamber bizim inancımıza göre Allah’ın oğludur, Yahudiler onu çarmıha gerdiler” deyince, Bektaşi atılmış:
“Anladım, anladım, kendi oğlunu kurtaramayandan torunlarına ne hayır gelir! demek istiyorsun…”
——————-
(x) Anadolu’nun Aydınlık Yüzü
Bektaşi fıkraları (Bilgi Başarı Yayınları)

h.pulur@milliyet.com.tr

Almanya`da Dört Eyalette Alevilik Dersleri kabul edildi.

0

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu
Almanya`da Dört Eyalette Alevilik Dersleri kabul edildi.

AABF – Almanya Alevi Birlikleri Federasyonunun Almanyada Kuzey Ren Vesfalya, Baden-Württemberg, Bavyera ve Hessen Eyaletlerine 2000 yılında verdiği Alevilik Dersleri dilekçelerine olumlu cevap verildi. Böylece Berlin Eyaletin`den sonra bu eyaletlerde de Alevilik okullarda ders olarak okutulacak.

Almanyanın adı geçen dört eyaleti kültür bakanlıkları ortaklaşa karar alarak, AABFnin Alevilik dersleri dilekçelerini karara bağlamak için; Marburg Üniversitesinden İslam Bilimcisi Prof. Dr. Ursula Spuler- Stegemanna Alevilikle ilgili bilirkişi raporu hazırlattılar. Daha sonra Köln Üniversitesinden Hukuk Profesörü Muckele de AABF`nin bir inanç kurumu olup olmadığı konusunda rapor hazırlatıldı. Bu iki bilirkişinin olumlu rapor vermeleri sonucunda; bu eyaletler, Alman Anayasasının 7.3 maddesi geregince Alevilik derslerinin Almanca olarak verilmesine karar verdiler.

Bu kararı; 02. Aralık 2004 tarihinde Kuzey Ren Vesfalya Eyalet Parlamento Göçmenler Komisyonunda açıklayan Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Dr. Schulz- Vanheyden; AABF`nin anayasal Alevilik Dersi için gerekli koşulları ferine getirdiğini belirterek; önümüzdeki ders yılından itibaren bu derslere başlanabileceğini belirtti.

Sosyal Demokrat SPD Göçmen Politikası Sözcüsü Bayan Altenkamp; Aleviler için yeni bir hak verilmediğini, AAABF`nin var olan anayasal hakkını kullandığını belirtti. Altenkamp, diğer Müslüman örgütlerinin de anayasal koşulları ferine getirmeleri halinde bu haktan yararlanacaklarını söyledi. CDU Hıristiyan Demokrat sözcüsü Kufen de yaptığı konuşmada; her inanç grubunun bu anayasal haktan yararlanabileceğini belirterek, Alevilik dersleri kararının, diğer örgütler için itici bir rol oynamasını dilediğini söyledi.

Bu kararın açıklanmasından sonra, derslerin başlayabilmesi için gerekli koşullar olan, öğretmen eğitimi, ders programının geliştirilmesi ve sınıfların oluşturulması üzerine eğitim bakanlıkları ve AABF ortak olarak çalışacaklardır.
Tahminlere göre sadece KRV Eyaletinde 70.000 e yakın Alevi öğrencinin okullara devam ettiği sanılmaktadır. Bilindiği gibi, bu öğrenciler için şu anda okullarda verilen İslam Dersleri içinde Alevilik bilgileri yer almıyordu. Bu karar ile, şimdiye kadar Alevi öğrencilerin kendi inançlarına yabancılaşma süreci büyük ölçüde ortadan kalkmış olacak.

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu olarak, çok önemli bir görev aldığımızın bilincindeyiz ve bu yönde basınımızın ve ilgili diğer kurumların böylesi toplumsal bir konuda destek vereceklerine inanıyoruz.
Turgut Öker
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanı

Basın Açıklaması Köln, 03.12.2004
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu
AAlevitische Gemeinde Deutschland e. V.
Stolberger Str. 317- 50933 Köln -Tel.: 02 21/94 98 560 – Fax: 02 21/94 98 56 10
Presseerklärung

Alevitische Lehre bald an Schulen in NRW, BW, Bayern und Hessen
Alevitischer Religionsunterricht als ordentliches Fach

Der Antrag der Alevitischen Gemeinde Deutschland für die Einführung eines alevitischen Religionsunterrichts wird vom Ministerium für Schule in NRW als positiv bewertet. Damit wurde das Alevitentum nach dem Bundesland Berlin auch in NRW als eine eigenständige Glaubenslehre anerkannt.

Die Alevitische Gemeinde hatte in den Jahren 2000 und 2001 ähnliche Anträge auch in den Bundesländern Baden Württemberg, Hessen und Bayern gestellt. Um eine gemeinsame Lösung für die Einführung des alevitischen Religionsunterrichts zu finden, haben die Kultusministerien dieser Länder in Federführung von Nordrhein-Westfalen, Frau Prof. Dr. Ursula Spuler- Stegemann beauftragt, ein religionswissenschaftliches Gutachten zum Alevitentum zu erstellen. Danach wurde Herr Prof. Muckel aus der Universität Köln beauftragt, ob die AABF eine Religionsgemeinschaft im Sinne des Art. 7 Abs. 3 Grundgesetz ist. Beide Gutachter kamen zum Ergebnis, dass die AABF als Religionsgemeinschaft alle Voraussetzungen für die Einführung des alevitischen Religionsunterrichts Art. 7.3 erfüllt.
Am 02.12.04 berichtet der Staatssekretär des Schulministeriums NRW, Dr. Schulz-Vanheyden, vor dem Ausschuss für Migrationsangelegenheiten über die Ergebnisse der vorgelegten Gutachten. Danach wurde festgestellt, dass für den Antrag der AABF die Voraussetzungen für die Einführung eines Religionsunterrichts als erfüllt angesehen werden. Zusammenfassung der Gutachten: Unter den Aleviten besteht ein Glaubenskonsens und die Alevitische Gemeinde Deutschland (AABF) ist als eine Religionsgemeinschaft tätig und es besteht mit ihren Mitgliedern eine klare Mitgliedschaftsstruktur.
Die migrationspolitische Sprecherin der SPD Fraktion, Frau Altenkamp betont, dass die Landesregierung mit dieser Entscheidung kein neues Recht für Aleviten geschafft hat, sondern die Aleviten haben sich in das deutsche Recht hineingefügt. Sie hoffe, dass islamische Religionsgemeinschaften auch ähnliche Struktur schaffen.
Der migrationspolitischer Sprecher der CDU im Landtag NRW Herr Kufen, dass alle Religionsgemeinschaften das gleiche Recht genießen, wenn sie sich unsere Gesetze einfügen. Kufen sagte weiter „Diese länderübergreifende Entscheidung bildet keinen Sprengstoff, sondern Treibstoff für andere Religionsgemeinschaften.“

Nach dieser Grundsatzentscheidung müssen schulorganisatorische und unterrichtsbezogene Vorbereitungen getroffen werden. In einem Zeitraum von zwei Jahren werden auf der Grundlage des alevitischen Lehrplans Lehrkräfte für diesen Unterricht fortgebildet bzw. ausgebildet werden.
Schätzungsweise besuchen z. Z. allein in NRW ca. 70.000 alevitische Schülerinnen und Schüler die Schulen. Die genaue Zahl der alevitischen Schüler müsste im nächsten Schuljahr durch die Schulstatistik erfasst werden.

Durch diese Entscheidung wurde der Nachteil alevitischer Schüler gegenüber ihren sunnitischen Freunde aufgehoben. Bisher bietet die Landesregierung in den Schulen NRW seit 1999 islamische Unterweisung an, die keine alevitische Inhalte vermittelt.

Wir sind uns als Alevitische Gemeinde Deutschland bewusst, eine wichtige gesellschaftliche Aufgabe übernommen zu haben und hoffen dabei auf Unterstützung seitens der Länderregierungen und der Medien in Deutschland.

                                                                       Köln, den 02.12.2004

Turgut Öker
Vorsitzender der Alevitischen Gemeinde Deutschland

Anlage:
Informationen zum alevitischen Religionsunterricht

Ismail Kaplan:
Alevitentum als Religionsunterricht in den Schulen
Eines der Hauptanliegen, das seit Jahren von den Mitgliedsvereinigungen immer wieder an die Alevitische Gemeinde Deutschland heran getragen wird, ist die Einrichtung eines alevitischen Religionsunterrichts bzw. einer Unterweisung in den Inhalten des alevitischen Glaubens an den öffentlichen Schulen Deutschlands. Die überwiegende Mehrheit der alevitischen Eltern ist für die Vermittlung alevitischer Lehre in den deutschen Schulen. Zur Zeit gibt es lediglich in Berlin diese Möglichkeit. Familien und Eltern klagen, dass dieser Zustand zu einer Entfremdung der Kinder von ihren Familien, vom alevitischen Glauben und von der alevitischen Kultur führt.
Die AABF hat in diesem Zusammenhang sowohl in ihrem 1998 veröffentlichten Arbeitsprogramm als auch in ihrer Zeitschrift “Alevilerin Sesi” und in zahlreichen Pressemitteilungen vielfach auf die Notwendigkeit der Erteilung alevitischen Religionsunterrichts an deutschen öffentlichen Schulen hingewiesen.
Im Unterrichtsfach “Islamische Unterweisung” das an einigen Schulen in verschiedenen Bundesländern angeboten wird, werden keine Informationen über das Alevitentum vermittelt, obwohl zahlreiche alevitische Kinder an diesem Unterricht teilnehmen.
Damit sich alevitische Kinder wiederfinden können, ist es notwendig, ihre eigenen Glaubensinhalte und Traditionen im Religionsunterricht zu vermitteln.
Aus der Notwendigkeit einer in der Bundesrepublik entstandenen multikulturellen und multireligiösen Gesellschaft erscheint es folgerichtig, auch für die nicht unerhebliche Zahl alevitischer Kinder die Möglichkeit zu schaffen, eine Unterweisung in ihrem Glauben und seinen Traditionen zu erhalten.

  1. Rechtslage und Möglichkeiten für einen alevitischen Religionsunterricht:
    Das Grundgesetz sichert mit Art. 4 die ungestörte Religionsausübung, die Freiheit des Glaubens und der religiösen oder weltanschaulichen Bekenntnisse.
    Der Religionsunterricht in den deutschen Schulen ist verfassungsrechtlich geregelt. Art. 7, 2 des Grundgesetzes lautet: „Die Erziehungsberechtigten haben das Recht, über die Teilnahme des Kindes am Religionsunterricht zu bestimmen.“ Art. 7, 3 besagt: „Der Religionsunterricht ist in den öffentlichen Schulen mit der Ausnahme der bekenntnisfreien Schulen ein ordentliches Fach. Unbeschadet des staatlichen Aufsichtsrechtes wird der Religionsunterricht in Übereinstimmung mit den Grundsätzen der Religionsgemeinschaften erteilt. Kein Lehrer darf gegen seinen Willen verpflichtet werden, Religionsunterricht zu erteilen.“
    Da in Deutschland für die Schule die Länder zuständig sind, gibt es vom Bundesland zu Bundesland Unterschiede im Bezug auf die Stellung und Organisation des Religionsunterrichts. Auf jeden Fall sollte der Lehrplan eines alevitischen Religionsunterrichts mit der Alevitischen Gemeinde Deutschland als der offiziellen Vertretung der alevitischen Religionsgemeinschaft abgestimmt werden. Die Alevitische Gemeinde Deutschland schafft die Voraussetzungen dafür, dass ein solcher Religionsunterricht – der sich an dem Religionsunterricht der Kirchen orientiert- eingeführt werden kann.
  2. Gründe für einen alevitischen Religionsunterricht:
    Wie jede Familie hat auch eine alevitische Familie das Recht und die Pflicht, ihre eigenen Kinder zu erziehen. Das beinhaltet die Vermittlung der eigenen religiösen und kulturellen Werte und Normen. Eine solche Erziehung zur Gesellschaftsfähigkeit liegt im Interesse des Staates und wird deshalb auch durch das Angebot von Religionsunterricht gefördert.
    Dieses ist besonders wichtig im Hinblick darauf, dass einer Gettobildung von Migranten aus der Türkei aktiv entgegen gesteuert werden muss. Dazu gehört, dass alevitische Kinder betreffend ihrer Identität als Glieder der alevitischen Glaubens- und Lebensgemeinschaft durch einen angemessenen Unterricht gefördert werden. Angesichts der Tatsache, dass schon mehr als die Hälfte der Aleviten durch Erwerb der deutschen Staatsangehörigkeit ihren Willen zu diesem Land dokumentiert hat, ist es besonders berechtigt, das Anliegen einer Vermittlung alevitischen Glaubens und alevitischer Tradition in der Schule zu fördern.
    Für den muttersprachlichen Unterricht in türkischer Sprache, wie er von der Alevitischen Gemeinde Deutschland und verschiedenen türkischen Organisationen gefordert wurde und der in einer Reihe von Bundesländern angeboten wird, wurden überwiegend Lehrkräfte aus der Türkei geholt. Diese im Einverständnis mit der türkischen Regierung eingestellten Lehrer missbrauchen oft den muttersprachlichen Unterricht dazu, die ihnen anvertrauten alevitischen Schüler im Sinne des sunnitischen Islam zu missionieren. Dies wird von alevitischen Eltern als unerträglich angesehen, weil es ihre Kinder dem Gruppenzwang aussetzt, Formen des sunnitischen Islam zu lernen und zu vollziehen, die im Gegensatz zu alevitischen Überzeugungen stehen. Diese Belastung ihrer Kinder zwingt alevitische Eltern dazu, ihre Kinder aus dem muttersprachlichem Unterricht abzumelden, was wiederum im Hinblick auf das Erlernen der türkischen Sprache als Nachteil empfunden wird. Deshalb fordert die Alevitische Gemeinde Deutschland, dass der muttersprachliche Unterricht weltanschaulich neutral und als Sprachunterricht abzuhalten ist. Sollten aus der Türkei kommenden Lehrer dazu nicht in der Lage sein, so müssen sie durch in Deutschland ausgebildete, weltanschaulich neutrale Lehrer ersetzt werden.
    Unabhängig von einem alevitischen Religionsunterricht enthält das alevitische Glaubensgebäude gerade im Hinblick auf die in ihm geforderte Gewaltfreiheit und Toleranz wertvolle Elemente, die im Rahmen eines allgemeinen Unterrichts über Ethik und vergleichende Religionswissenschaft vermittelt werden sollten.
  3. Stand zum alevitischen Religionsunterricht in einzelnen Bundesländern

Die gegenwärtige Situation der religiösen Erziehung von Schülerinnen und Schülern alevitischer Religionszugehörigkeit im Schnittfeld von Familie und Schule ist aus Sicht der alevitischen Eltern nicht befriedigend.
Seit dem Sommer 1999 arbeitet eine Arbeitsgruppe der Alevitischen Gemeinde Deutschland an einem Rahmenplan für den alevitischen Religionsunterricht in öffentlichen Schulen in Deutschland. Dieser Rahmenplan liegt seit Sommer 2001 in einem ersten Entwurf vor. Dieser Entwurf hat zunächst vor allem die Funktion, auf den religionspädagogischen Bedarf der Aleviten in Deutschland aufmerksam zu machen und einen fachlichen Rahmen zu formulieren, in dem grundsätzlich diskutiert werden kann, in welcher Form es einen eigenständigen alevitischen Religionsunterricht im Sinne des Artikels 7.3 des Grundgesetzes bzw. der Länderverfassungen in den deutschen Schulen geben sollte.
Die Bestrebungen, Kenntnisse des Alevitentums im Unterricht zu vermitteln, gehen auf die Gründungsjahre der alevitischen Gemeinden in Deutschland zurück. 1991 hat das Alevitische Kulturzentrum Hamburg eine Unterschriftenkampagne gestartet, um Inhalte des Alevitentums in den Schulen zu vermitteln. Aufgrund dieser Aktion und darauf folgender Verhandlungen wurden 1998 verschiedene alevitische Themen im Rahmen des interreligiösen Religionsunterrichts in den Lehrplan für die Hamburger Grundschulen aufgenommen. In Hamburger Schulen werden seit 1998 alevitische Themen wie z. B. der alevitische Gottesdienst, das Moharremfasten, der Aşuretag, das Einverständnis, der Hızır-İlyas-Tag, das semah- Ritual und die Rolle der Musik bei Aleviten im Rahmen des interreligiösen Religionsunterrichts für alle behandelt. Der interreligiöse Religionsunterricht wird in Hamburg ab dem Schuljahr 2004/2005 auf die Sek. I und Sek. II des Gymnasiums ausgeweitet.

In Berlin hat das Kulturzentrum Anatolischer Aleviten am 17.05.2002 die Zulassung für den alevitischen Religionsunterricht erhalten. Im Schuljahr 2002/2003 besuchten ca. 60 Schülerinnen und Schüler den alevitischen Religionsunterricht in Berliner Grundschulen. Im Schuljahr 2004/ 2005 ist die Zahl der Schülerinnen und Schüler auf 360 gestiegen. Dieser Unterricht wird nach dem Lehrplanentwurf der Alevitischen Gemeinde Deutschland auf Deutsch erteilt. Die Lehrer dieses Unterrichts werden durch die Fachkräfte der Alevitischen Gemeinde Deutschland für diese neuartige Aufgabe regelmäßig fortgebildet. Leider besteht zur Zeit keine Möglichkeit dazu, diesen Unterricht in höheren Schulen z. B. Gymnasien fortzusetzen. En solcher Unterricht muss an die Ausbildung alevitischer Gymnasiallehrer gekoppelt sein.

Die Anträge der Alevitischen Gemeinde Deutschland von 2000 und 2001 für alevitischen Religionsunterricht wurden in den Flächenländern erst nach langem Verfahren beschieden. Um eine gemeinsame Lösung für den alevitischen Religionsunterricht zu finden, haben die Kultusministerien der Länder Nordrhein-Westfalen, Baden Württemberg, Hessen und Bayern Frau Prof. Dr. Ursula Spuler- Stegemann beauftragt, in einem religionswissenschaftlichen Gutachten die Fragen zu klären, ob das Alevitentum ein eigenständiges Bekenntnis oder ein zum Mehrheitsislam bekenntnisverwandten Glaube ist und ob die AABF eine eigene Religionsgemeinschaft im Sinne des Art. 7 Abs. 3 Grundgesetz ist. Für die Entscheidung für die Einführung des allevitischen Religionsunterrichts war dieses Gutachten eine wichtige Grundlage.
Die Alevitische Gemeinde Deutschland hat am Runden Tisch zum islamischen Religionsunterricht in Niedersachsen teilgenommen. Da der dort erstellte Lehrplan für diesen Unterricht das Alevitentum nicht bzw. nicht ausreichend behandelt, hat die AABF im Mai 2003 auch beim Kultusministerium des Landes Niedersachsen den alevitischen Religionsunterricht beantragt. Das Gleiche läuft im Moment im Land Schleswig- Holstein. Die AABF hat auch dort einen Antrag für einen allevitischen religionsunterricht gestellt.

  1. Ziele des alevitischen Religionsunterrichts

Aufgaben und Ziele des alevitischen Religionsunterrichts ergeben sich wesentlich aus dem Selbstverständnis der alevitischen Glaubenslehre wie sie im vorangegangenen Kapitel Glaubensgrundlagen dargestellt wurden. Dementsprechend soll der alevitische Religionsunterricht die Schülerinnen und Schüler in den Zusammenhang zwischen Glauben und Leben einführen. Das Ziel des alevitischen Religionsunterrichts besteht darin,
· alevitischen Kindern Wissen über die Inhalte ihres Glaubens zu vermitteln (Wissensvermittlung),
· sie in ihren religiösen und kulturellen Wurzeln und Traditionen zu unterweisen. Im alevitischen Religionsunterricht werden die alevitischen Kinder, dazu angeleitet, eine ausgewogene Identität bzw. Persönlichkeit zu entwickeln. Sie sollen durch den Religionsunterricht in die Lage versetzt werden, den alevitischen Glauben als den für sie besten Glauben zu erleben und Lehre und Wertvorstellungen ihrer Glaubensgemeinschaft angemessen zu vertreten. (Identitätsbildung).
· Darüber hinaus sollen die Menschenrechte im Grundgesetz vermittelt werden. Die Kinder werden angeleitet, zu erkennen, dass die alevitischen Werte und Vorstellungen mit den grundgesetzlichen Werten konform sind (Wertevermittlung).

Vor diesem Zielhorizont werden die Schülerinnen und Schüler in diesem Unterricht angeleitet,

  • gleichberechtigte und tolerante Beziehungen zu Gleichaltrigen aufzubauen, unabhängig von glaubensmäßigen und ethnischen Unterschieden und diese zu pflegen (Förderung der Beziehungsfähigkeit).
  • Dabei spielen insbesondere die Gleichberechtigung und Gleichbehandlung von Frauen und Männern in der alevitischen Glaubenslehre eine wichtige Rolle. Die Schülerinnen und Schüler sollen in diesem Unterricht die Gleichberechtigung der Mädchen und Jungen konkretisieren und verinnerlichen (Gleichberechtigung).
  • Sie werden dazu befähigt, ihren Glauben, Traditionen und ihre Kultur gegenüber ihren Mitschülerinnen und Mitschülern zu vertreten und gleichzeitig deren Anderssein zu verstehen und zu akzeptieren. (interreligiöser Dialog).

In diesem Sinne soll der Unterricht den Kindern die Möglichkeit bieten, Fragen, Probleme und Erfahrungen zu artikulieren und zu erörtern, sowie Zugang zu neuen Einsichten und zu neuen Glaubenserfahrungen zu gewinnen. Nach alevitischem Verständnis gibt es eine Wahrheit des Glaubens, die zu einer Vervollkommnung hinführt. Mit den Erfahrungen der alevitischen Kinder im Alltag kann und soll der Religionsunterricht zum Wegweiser werden. Sie lernen die im Alevitentum verankerten Werte und Normen des Verhaltens und Handelns auf das eigene Leben zu beziehen. Dazu gehört auch, dass sie durch die alevitische Gemeinde in die alevitische Lebensweise eingeführt und so mit der Zeit eigenständige Mitglieder dieser Gemeinschaft werden. Die Kinder können durch den Unterricht eine auf Harmonie ausgerichtete und damit zugleich befriedigende Sicht vom Leben in der Welt und vom Zusammenleben mit den Mitmenschen gewinnen. Das kann und soll ihnen Zuversicht und Mut geben, auch Schwierigkeiten im Leben entgegenzutreten.

Die Ziele des Unterrichts müssen auf die Erfahrungen und die Interessen der Kinder bezogen sein und seine Methoden und Leistungsanforderungen müssen so flexibel sein, dass die individuellen Begabungen eines jeden Kindes optimal zur Entfaltung gebracht werden. Er hat dazu beizutragen, dass die Kinder Grundkompetenzen für ein friedliches Zusammenleben in einer demokratischen Gesellschaft erwerben und erweitern können. Dazu gehören Kreativität und Phantasie, Selbstbewusstsein und Selbstachtung, Mut und Initiative, Verantwortungsbewusstsein und Solidarität.

  1. Sprache des Religionsunterrichts:
    Nach dem Grundgesetz ist die Sprache des Religionsunterrichts Deutsch. Dies sehen die Aleviten auch deshalb als notwendig an, weil die gemeinsame deutsche Sprache Voraussetzung für jeden interreligiösen Dialog in diesem Land ist. Wir wissen aus dem Unterricht anderer Fächer, dass einige Grundbegriffe wie z. B. Allah, cem, semah, aşure, dede in der Ursprungssprache beibehalten werden müssen. Aleviten sehen die Notwendigkeit, dass die grundlegenden Texte zum Glauben wie der Koran, das Buch Buyruk und Gedichte von den Gelehrten in deutscher Sprache kindgerecht vermittelt werden.
  2. Aus- und Fortbildung der Lehrer für den alevitischen Religionsunterricht
    Für die Erteilung von Religionsunterricht an Grundschulen kann die Alevitische Gemeinde Deutschland Personen mit geeigneter Vorbildung beauftragen, um den im folgenden Punkt 7 dargelegten Plan für die Glaubenslehre in geeigneter Form umzusetzen. Die Alevitische Gemeinde Deutschland wird es als Verpflichtung ansehen, diese Personen regelmäßig fortzubilden.
    Für die Erteilung von Religionsunterricht an weiterbildenden Schulen /Gymnasien wird es notwendig sein, alevitische Gymnasiallehrer durch ein angemessenes Studium an einem Lehrstuhl für alevitische Theologie für das Fach alevitischer Religionsunterricht auszubilden. Für die Gewährleistung einer adäquaten Ausbildung ist die Schaffung eines ordentlichen Lehrstuhls für die alevitische Theologie unumgängliche Voraussetzung. Eine nahe liegende Möglichkeit dafür bietet das Stiftungsrecht, dass die Einrichtung einer Stiftungsprofessur begünstigt.
  3. Thematische Gestaltung der alevitischen Glaubenslehre für die Grundschule
    Die folgende Auflistung von Unterrichtsinhalten versteht sich nicht als Curriculum sondern als systematische Zusammenstellung grundlegender inhaltlicher Aspekte des alevitischen Religionsunterrichts. Daraus können von den Religionslehrern Unterrichtseinheiten zusammengestellt werden, in denen konkrete und dem Kenntnisstand und den Interessen der Schüler angemessene Zielsetzungen realisiert werden.
    Themen für einen alevitischen Religionsunterricht
    Klassenstufe/ Themenbereich 1/2 2/3 3/4 5/6

YA SİZ SÜNNİLEŞTİRİN YA BİZ SÜNNİLEŞTİRELİM”

0

Bu sözler İranlı Şeriat Medari’ye ait. Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’e söyleniyor. Molla Medari, resmi bir görüşmede Başkan Ateş’e şöyle diyor:
“Sayın başkan Türkiye Alevileri ateistleştiriyor. Ya siz ilgilenin Sünnileştirin, ya da bize bırakın Şiileştirelim.”
Anadolu Aleviliği’ne düşmanca bakan şii ve şeriatçı yaklaşımın resmi ve özlü ifadesi olan bu anlayış Tansu Çiller tarafından Başbakanlığı sırasında hazırlattırılan, “Alevilik Raporu’nun” ilk sayfasında yer alıyor ve raporun ana fikrini de dile getiriyor.
ÇİLLER’DEN ALEVİLERE ÇENGEL
Eski Başbakan Tansu Çiller,1995 genel seçimleri öncesi gizli bir “Alevilik Raporu” hazırlattırıyor. Rapor Alevilikle ilgili bir yaklaşım ile anket bölümlerinden oluşuyor. “DYP’nin seçim stratejisi ve politikalarına esas teşkil etmek üzere” hazırladığı amaç bölümünde belirtilen raporun ilk kısmını Diyanet İşleri Başmüfettişi Abdülkadir Sezgin’in kaleme aldığı ifade ediliyor. Rapor amaç kısmında açık olarak yazıldığı gibi Alevilere nasıl çengel atacağı konusunda Çiller’e taktikler sunmayı amaçlıyor. Rapora Çiller’in çok önem verdiği, hazırlayan ekibe örtülü ödenekten 2 milyar TL ödendiği öne sürülüyor.
1995 seçimlerinde Alevilere çengel atma, Alevi oylarının DYP’ye akmasını sağlamak için hazırlanan raporu inceleyince o tarihlerde “Alevilere 3 trilyon vereceğiz” propagandasının nedeni de kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu paranın bir seçim rüşveti, bir aldatmaca olduğu aleniydi. Alevi örgütleri de bu oltaya yem olmamışlardı. Ama olta hala av için atılmış ve duruyor.


ALEVİLER-SÜNNİLER KARDEŞTİR HERKES SÜNNİDİR
“Türkiye’de Alevilik, Aleviler ve Aleviler’de siyasal Yapı-Siyasal Kültür” adı ile gizli olarak düzenlenen raporun her yanına İranlı Molla’nın talimatları hakim olmuş. Rapora göre, “Alevilerle Sünniler arasında bir ayrılık-gayrılık yoktur. Herkes Sünnidir.”
Rapor şöyle diyor:
“Hangi isimle anılırsa anılsın Türkiye’mizde yaşayan Aleviler Müslüman’dır. Müslümanlıkta inançları İmam Maturidi’nin belirlediği çerçevedir. İbadetlerin yapılış şekilleri bakımından da Hanefi’dir. Yani mezhep bakımından Türkiye Sünnileri ile Alevileri arasında hiç bir fark yoktur.”
“Aleviler ile Sünniler arasında fark %5’den fazla değildir. Benzerlikleri ise %95 civarındadır. Bu fark tüm Müslümanlar arasında olabilir.”
Evet rapora göre Alevi Sünni biridir, herkes Sünnidir.
HACI BEKTAŞ DA SÜNNİDİR
Çiller’in Alevi oylarını toplamak amacıyla gizli olarak hazırlattığı Alevilik Raporu’na göre Anodolu Aleviliği’nin piri Hacı Bektaş da aslında “bir Sünnidir” Hacı Bektaş “Ehli sünnet Vel Cemaat ölçüleri içindedir.”
Rapor gerçeği tahrif ederken bir başka tahrifatı da kanıt olarak öne sürüyor.
“Bektaşiliğin Osmanlı Devleti’nin resmi ideolojisine aykırı olması şöyle dursun, bu ideolojiyi meydana getiren temel unsur olduğuna tarih şahittir.”
Rapor el çabukluğu ile her şeyi Sünnileştirme işini o denli ifrada vardırıyor ki, durum komediye dönüşüyor. Bin yıllık Anadolu Aleviliği tarihinde Selçuklu ve Osmanlı hanedanına, zulümkarına karşı ezilenin, yoksulluğun sığınağı-bayrağı olmuş Aleviliği-Bektaşiliği rapordaki gibi bir Osmanlı ideolojisi olarak göstermenin bir mantığı var. Yaklaşım şu;
Aleviliğe ilişkin ayrı, orijinal, özel hiç bir değer, kültür, inanç öğesi yoktur.


SOLCULARI ALEVİLERDEN UZAK TUTUN
Her satırında işi “aslında Alevilik diye bir şey yoktur” noktasına getiren Çiller raporu solculara büyük alerji duyuyor. Raporun bir çok yerinde solcularla Alevilerin ilişkilerinin kesilmesi, aralarının bozulması gereğine işaret ediliyor. Çiller’e yol gösteriliyor. Rapora göre Alevi kökenli solcular Aleviliğe yöneldiler. Şimdi iyi bildikleri materyalist diyalektik yöntemi Alevilik ambalajında kendi düşüncelerini savunmak için kullanıyorlar. Rapor solcuları çok tehlikeli görüyor. Çünkü solcular Alevileri ayartıyorlar. Solcular Alevilere, Alevi olduklarını hatırlatıyorlar. Solcular olmasa Alevilik ne güzel kaybolup, asimile olup gidecek.
Evet raporda bunlar açıkça söyleniyor. Rapor böylece Alevilerin gerçek dostunun kim olduğunu Çiller’in ağzından dile getirmiş oluyor.
ŞU SOLCULAR OLMASA ALEVİLERİ NE GÜZEL SÜNNİLEŞTİRİRİZ.
Rapor böyle diyor. “Solcu bir takım Alevici yazar ve aydın kötü niyetli olarak Alevilerin ibadetlerinin ayrı olduğunu belirterek abdest, namaz, oruç, hac, zekat gibi Müslümanlığa ait ibadetlerin Alevilik’te olmadığını belirtiyor. Oysa Alevilik Müslümanlık’tan ayrı değildir. Öngörülen ibadetler de Sünniler için de Aleviler için de aynıdır”
Alevilik raporu önce Aleviler de Müslümandır diyor. Bu masumane sözleri Aleviler de Sünniler gibi inanmalı- ibadet etmeliye bağlıyor. Hemen ardından da bakın diyor solcular sizi yoldan çıkarıyor. Oysa Aleviler Anadolu’da bin yıldır bu şeriatçı tavra karşı direndiler, yaşamlarını bu yolda “dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyerek feda etmekten çekinmediler. Aleviler, Alevi olmaktan vazgeçer, şeriata teslim olursa onların oyunu almak, onları yola getirmek daha kolay olacak. Bu nedenle “Solcular olmasa Alevileri ne güzel asimile ederdik” diye hayıflanıp, solculara saldırıyorlar.
Rapor Alevilerin bırakın Aleviliklerini yaşamalarını, hatırlamalarını dahi çok tehlikeli buluyor. Hem de Alevileri düşünerek, onların iyiliğine, onlar adına ifade ediyor bunu:”şehirde ekonomik ve sosyal baskılarla karşılaşan Alevi kökenli yurttaşların toplumla entegre olmalarına engel oluyor Alevilik.”
Rapor dilinin altındaki baklayı çıkarıyor: “Aleviler, Alevi kimliklerini korudukça Topluma entegre olamaz, yani Sünnileşmez yani asimile olmazlar. Öyleyse onları topluma kazanmanın yolu solcularla aralarına nifak tohumları atmaktır”
Şimdi Alevilik adına sol düşmanlığı yapanların maskeleri düşüyor, gerçek yüzleri açığa çıkmıyor mu? Çiller bacılarının izindeki bu zatları Aleviler ellerinin tersiyle itmezler mi?
CEMEVİ YOK HERKES CAMİYE
Çiller’in Alevilik raporu Aleviler’de hiç bir zaman bir cemevinin bulunmadığını ileri sürüyor. Osmanlı’nın kanlı şeriatçı idaresi altında tüm edep, erkanlarını gizli bir biçimde yürüten Alevilerin köyün her büyük evini bir cemevi olarak kullandığını görmek rapor yazarının işine gelmiyor. Rapora göre Alevilik’te dün cemevi yoktu bugün de olmamalıdır. Ayrıca buna gerek de yoktur:”Bütün Müslümanları din kardeşliği etrafından buluşturan tek mekan ‘Cami’dir. Alevilerin de mabedi, ibadet yerleri camidir. Cami olmalıdır.” Rapor bu görünüşünü yeniden yeniden ileri sürüyor: “Alevilerin tek ibadet yeri camidir. Bunda şüphe yoktur.”
Şüphe duyulmayan şey Aleviliğin çok açık bir biçimde asimile edilmeye kalkışmasına yönelik planlar hazırlandığıdır. Alevilik raporu aslında bir “nasıl asimile edeceğiz” raporu oluyor.
Rapor solcuları nasıl tehlikeli görüyorsa, cemevlerini de aynı şekilde tehlikeli görüyor.
Rapora göre solcular Alevilere, Aleviliklerini hatırlatıyor, asimilasyona engel oluyordu. Cemevleri de Alevilere, Alevi olduklarını hatırlatıyor. Cemevleri de Alevilerin şeriat içinde asimile olmasına engel oluyur. Bu nedenle ibadetin tek yeri olarak camiyi göstermek cemevlerine engel olmak gerekir diye yazıyor rapor.
Rapor cemevlerine karşı oluşunu şöyle ifade ediyor:
“Cemevleri ayrı bir Alevi kimliğinin ihdas edilmesine meydan veriyor. Şehirlerde kaybolan Alevi Kültür ve folklorik değerlerinin muhafazasını sağlıyor. Ayrı bir mabed fikrini geliştirerek camiye gitmeye engel oluyor. Kırsal kesimden şehirlere gelen Alevilerin derlenip toparlanarak ortak talepleri ileri sürmesine, siyasal tavır koymasını neden oluyor.
Alevilerin bir araya gelmesine olanak sağlıyor. Toplumla birleşmelerine engel oluyor”
Tüm bu nedenlerle cemevlerine karşı çıkılıyor raporda.
Alevilerse tüm bu nedenlerle cemevi kuruyor, istiyor, inşa ediyorlar. Çiller raporu bağırıyor:Cemevi Alevilerin şeriat içinde asimile edilmesine engel oluyor, cemevine hayır!

ÇİLLER’İN ANLAYIŞININ AMACI ALEVİLERİ PARÇALAMAK
Rapor Çiller’e “Alevilerden oy almak istiyorsan, onları parçala” önerisinde bulunuyor. Raporda geçtiğimiz aylarda yaşamını yitiren Bedri Noyan çevresi, Veliyeddin Ulusoy çevresi ve Hacı Bektaş Veli Kültür dernekleri çevresi “muhafazakar Aleviler” olarak gösteriliyor ve Çiller’in bu unsurlardan oy alabileceği, bu nedenle seçim propagandasında buraya yönelmesi isteniliyor.
“Hacı Bektaş Derneği genelde muhafazakar Alevilerin yoğunlaştığı bir dernektir. Alevilere yönelik faaliyetlerde Hacı Bektaş Derneği gözardı edilmemelidir” denilen raporda “DYP’nin seçim strateji ve politikasına esas teşkil etmek için” hazırlanınca her türlü oyun da mübah görülüyor.
Rapor Alevilerin Tansu Çiller’i en beğenilen liderler arasında gördüğünü ileri sürüyor. Aleviler arasında ise İzettin Doğan’ın popülaritesinin yüksek olduğu ifade ediliyor. Bu ilgilenilmesi gereken bir sonuç olarak yazılıyor. Ve şöyle deniliyor:”İzzettin Doğan ve Veliyeddin Ulusoy’u iyi ve Alevileri temsil edebilecek lider olarak görenlerin sağ partilere özellikle DYP’ye oy verebilecekleri görülmektedir”
DİYANET VE İMAMLAR GÖREV BAŞINA GÖREV: ASİMİLASYON
Rapor Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevilere yönelik faaliyetlerini arttırmasını, bu konuda fikirler üretilmesini ve kadro ayrılmasını öneriyor. Alevilerin ancak Alevilikten soyunarak, asimile edilerek yola getirileceğini bu nedenle de Diyanet yoluyla Alevilere “hizmet” edilmesini bir “tarikatlar dairesi başkanlığı kurularak Alevilere de yer verilmesini” onları aydınlatacak imam gönderilmesini görev olarak belirtiyor.
Diyanet ve imamlar görev başına! Görev Alevilerin asimilasyonu!
RAPOR DEVLETİNSE ALEVİLİK ONURDUR
Çiller’in Alevilik raporu resmi bir rapor. Bir devlet raporu. Zamanının Başbakanınca hazırlattırılmış. Bedeli devlet kasasından ödenmiş. Rapor, “Aleviler nasıl asimile edilecek” sorusuna devlet tarafından verilen cevabı içeriyor.
İranlı Molla’nın sorusuna devletin cevabı, “merak etmeyin biz şeriat içinde Alevileri asimile edeceğiz” şeklinde oluyor. Çiller aracılığıyla onun raporunda söyleniyor bu. Alevileri asimile etmeye yönelik rapor devletinse, Aleviliğin onuru bizimdir, Alevilik tüm mazlumların, ezilenlerin onurudur. Bu onura sahip çıkmamız gerekmez mi?
Ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim. Hayır biz yalnızca Alevi kalmak istiyoruz…
‎23. ‎Februar ‎2001

Alevi yurttaşlar sıkıntılarını anlatmak için, neredeyse her yıl, Hacı Bektaş Veli törenlerini bekliyor.

0

YÜKSEL IŞIK

Sünniler ve Alevilik

Bugün (15 Ağustos) başlayan ve artık uluslararası bir nitelik kazanan Hacı Bektaş Şenlikleri, bu yıl, din ve inanç özgürlüğü açısından önemli sayılabilecek sorunların yoğun olarak tartışıldığı bir ortamda yapılıyor. Bu coğrafyanın, yüzyıllardır, din ve inanç alanında sorunları olduğu söylenebilir; ancak, bu konunun, AKP’nin hükümet olmasıyla birlikte daha da hassas bir hal aldığı kuşku götürmez. Umulur ki, oluşan bu hassasiyet, Alevi-Bektaşi inancının her açıdan masaya yatırılacağı Hacı Bektaş Şenlikleri sırasında tartışmalara yön verir, kanal açar. Böylece “yedi iklim, dört köşeden” bir araya gelmiş bulunan Alevilerin oluşturacağı büyük armoni, bu coğrafyada farklılıkların bir realite olduğu, buradan zenginlik üretilebileceği gerçeğinin bilinçlerde açığa çıkmasına vesile olabilir.
Her inanç gurubunun kendi özgürlüklerinin sınırını yetersiz bulmakla birlikte, bu sınırın başka inanç biçimlerinin özgürlük alanıyla hiçbir bağ kurma gereğini hissetmedikleri bilinir. Devasa bütçeli Diyanet’in bütün olanaklarıyla hizmet ettiği Sünni Müslümanlar da, bu bütçenin oluşma sürecine vergileriyle katkıda bulundukları halde kendi inançlarına uygun hiçbir dinsel hizmet alamayan Aleviler de çizilen sınırlardan memnun değil.
Mezhepler kendi memnuniyetsizliğiyle diğerininki arasında bir bağ olabileceği ihtimalini hesaba katma yetisinden yoksun görünüyor. Simgesel bir hal alan türban sorunu başta olmak üzere, inançlar alanında hemen hiç bir konuda toplumsal mutabakata varılamamasında, hiç kuşkusuz, herkesin kendi vadisini önemseyip, başka vadilere kulak tıkamasının etkisi küçümsenemez.

Dermansız dert yoktur
Hacı Bektaş Şenlikleri’nde start verilmesi beklenen nokta, her sorunun başka sorunlarla ilişkisi bulunduğu gerçeğidir. Alevilerin beklentileri açık. Bir Sünni İslam kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 100,000’i aşkın imam ve 70,000’i aşkın camiyle fiilen oluşturulan hegemonyaya hukuki ama haksız bir destek vermesi; ilköğretim okullarında okutulan zorunlu din derslerinin varlığı; her ne kadar AB ile uyum sürecinde ibadet yeri olarak değiştirildiyse de caminin tartışılmaz ibadet yeri olarak kabul edilmesi ve bu amaçla ayrılmış bulunan alanların Cemevleri’ne tahsisinin neredeyse olanaksızlığı; hepsinden öte Yavuz’dan bu yana işlenegelen Alevilik ile ilgili hurafelerin hâlâ inandırıcılığını koruması ve elbette ister İslam dışı isterse de İslam’a ait kabul edilsin Aleviliğin farklı bir inanış olduğu gerçeğinin reddi gibi problemler çözüm bekliyor.
Esasen sorunun kökeni derinlerde. Örneğin Hacı Bektaş Şenlikleri, 40 yılı aşkın süredir ulusal; 15 yıldır da uluslararası nitelikte yapılıyor. Her yıl, Alevilerin sorunları ve bu sorunların giderilmesine vesile olabilecek talepleri, Hacı Bektaş Meydanı’na kurulan kürsüde dile getiriliyor. Bu süre içinde sayısız hükümet kuruldu; bir o kadar da Kültür Bakanı atandı. Ancak, son hükümetin Kültür Bakanı örneğinde olduğu gibi, hâlâ Hacı Bektaş’ta gerçekleştirilen şenlikler, Kiraz Festivali ile aynı potada değerlendirilebiliyor. Bu mentalite, taşıyanı için bir kusur olabilmekle birlikte, Alevilerin “iğne-çuvaldız” diyalektiğinden yoksun davranıyor olmalarından kaynaklanan bir gerçeklik olduğu da kuşku götürmez. Çünkü Alevilerin dert anlatmak konusundaki ısrarları, her nedense Hacı Bektaş Meydanı’nda dile getirilmekle sınırlanıyor ve gene o meydanda bir sonraki yıla kadar uykuya bırakılıyor.

İbadet bir haktır
Sorunun bir diğer boyutu da Sünni Müslümanları ilgilendiriyor. Sünni Müslüman çoğunluğun, okulda, kışlada, sokakta, işyerinde karşılaştığı Aleviler hakkında kaynağı meçhul söylentilerden öte bir merak içinde olmadığını söylemek abartı olmaz. Bu durum, İslam’ın siyasallaşması tezine dayanan radikallerin İslam hegemonyası kurulana dek bütün dünyanın savaş alanı ilan edilmesi teziyle birleştirilince sorunun boyutu daha da çetrefilleşiyor. İşyerinde Cuma namazına gelmeyen, kışlada Ramazan süresince oruç tutmayan, yurtta sabah namazını kılmayan kişilerin başka bir inanç sistemiyle Tanrı’ya ulaşma ihtimalini akıllarına dahi getiremeyen Sünni Müslümanlar, sorun dönüp dolaşıp kendilerini bulduğunda, örneğin kadınların örtünmesi sorununun kabul edilir bulunmamasını anlayamaz hale geldiler.
Başörtüsü, bir simge değil de inancın gereğiyse, başörtüsü takmak isteyenler, Hacı Bektaş Meydanı’nda dile getirilen Alevilerin yaşadığı yığınla soruna duyarsız kalmamalı. Çünkü herhangi bir inancın gerçekleşme zemini dinamitlenmişse bu tahribattan bütün inançlar kendi payına düşeni almaktan kurtulamaz. Yıllardır Hacı Bektaş Meydanı’nda dile getirilir ki, Alevilerin rızası hilafına karşın onlardan kesilen vergilerle Sünni Müslümanlığın zemini güçlendiriliyor; kendi rızaları olmadan çocuklarına Sünni Müslümanlığın gerekleri öğretiliyor. Hiçbir Sünni Müslüman da, “Alevilerin inançları içinde namaz kılmak, oruç tutmak, camiye gitmek yoktur; niçin inanışları farklı ritüeller gerektiren Alevilere Sünni Müslümanlığın gereği empoze ediliyor” diye sorma gereğini duymuyor.
İbadet bir haktır; bu hak herkes için kullanılmazsa eksik ve dolayısıyla sınırlıdır. Herkesin kendi ibadetini o ibadetin gerektirdiği mekânda yapması da bir haktır; ancak bu hakkın biri için devlet olanakları sonuna kadar açılırken, diğeri için “cümbüş yeri” denilmesine sessiz kalınması, sıranın kendilerine geldiğinin işareti olarak da algılanmalıdır. Zorunlu din dersleri verilmesi, “bizim dinimizi öğretiyorlar” vesilesiyle desteklenirse sıra o dinin sınırlarına müdahale noktasına gelindiğinde destek verecek kimsenin ortaya çıkmamasında problemli bir duruş olmakla birlikte şaşırtıcı bir yan yoktur.
Hacı Bektaş Şenlikleri, bu yıl, hassasiyeti yoğun bir süreçte yapılıyor. Bu yoğun süreçte, Hacı Bektaş Meydanı’nı dolduran onbinler, herkesin kendi diniyle kuracakları ilişkiyi kendilerine bırakarak, özgürlük sorunsalını masaya yatırabilirlerse Şenlikler anlamlı hale gelebilir. Üstüne üstlük, Alevilik felsefesi, kendisi için olmaktan çok kendinden öte olma haline daha da yatkındır. Hacı Bektaş’tan, Yunus’tan, Pir Sultan’dan, Nesimi’den bu yana, Tanrı’ya her yakarışlarında herkes için dilenen iyiliklerin bir ucundan da kendilerine bahşedilmelerini istemeleri yabana atılamayacak kadar önemlidir. Bu halka, özgürlük sorunsalının herkesi ilgilendirdiği gerçeğinin yakalanmasına olanak sağlayacak önemde olduğu için Hacı Bektaş Meydanı’nda tartışmanın bu noktada yoğunlaşması, geleceğin olumlu seyretmesi açısından anahtar niteliğindedir.
O halde farklı vadilerden sessiz sedasız akıp gitme alışkanlığına son vermenin zamanıdır; Hacı Bektaş Şenlikleri, bu olumsuz alışkanlığa son vermenin gereğine vurgu yaparsa amacına ulaşmış olur. Ne de olsa Alevilik, mezarı da Hacı Bektaş’ta olan Mahsuni’nin dediği gibidir; “İncittim galiba dostun telini/ Şimdi gönül alma sevdasındayım”!

15/08/2004 Radikal 2

Alevilik İslam dışıdır” diyen, içimizdeki Hızır paşalara dur diyelim!

0

Alevilik İslam dışıdır” diyen, içimizdeki Hızır paşalara dur diyelim!

Daha önce Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu AABF “Dedeler Kurulu” başkanı sıfatıyla ileri sürülmüş olan “Alevilik İslam dışıdır” görüşünden sonra, bu görüşe karşı çıkan Dedelerin dövülmesi ile başlayan ve toplumumuzu karşı karşıya getiren olayların ardından, bu seferde Türkiye’de kendisine “Alevi Bektaşi Federasyonu” diyen bir kurumun başkanı ( Ali Doğan ) bütün Aleviler adına “Alevilik İslam’ın dışındadır ve kendine özgüdür” deme cürretini gösterdi.

“Alevilik İslam dışıdır” tartışması öyle Hasan Kılavuz’un kişisel olarak ortaya atmış olduğu bir tartışma olmadığı onun arkasında AABF (Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu) ve AABK (Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu) nin bulunduğu, bu kurumların partiğinden ve birtakım girişimlerinden görmek mümkün. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’na bağlı Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu “Aleviliğin ayrı bir inanç olduğunu Danimarka makamlarına başvuracaklarını” bildirmekte (AS. Nr: 75) Ve yine Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu genel sekreteri 9 Temmuz 2004 tarihinde, AB Komisyonu Genişleme Kabinesi yetkilileriyle yapmış olduğu toplantıda “Aleviliğin özgün (ayrı) bir inanç olarak tanınması” konusunda görüşmelerde bulunması (DEM gazetesi) bu tartışmanın arkasında kimlerin olduğu ve hangi amaca hizmet ettiğini ortaya koymaktadır. En son olarak Türkiye’de “Alevi Bektaşi Federasyonu” adı altında bu olayın gündeme taşınması bütün bu çabaların örgütlü bir hareket olduğunu ortaya koymaktadır.

Neden böyle bir tartışma?

“Alevilik İslam dışıdır” görüşünü savunanlar, Avrupa’da esmekte olan anti İslam rüzgarını arkalarına alıp, Ali’den, Muhammed’den, Oniki İmam’dan, yani İslam’dan arındırılmış bir Aleviliği “ayrı bir inanç, ayrı bir din” olarak, Avrupa’lının beğenisine sunma peşindeler. Bu yolda onlara rehberlik edenler ne yazıktı ki, “Ali’siz Alevi”liği savunan Kürtçü yazar Faik Bulut ve “Alevilik ayrı bir DİN’dir” diyen yine Kürt idoloğu İsmail Beşikçi’dir. Bu görüşün temel amacı Kürt harketine müttefik olabilecek bir Aleviliği ayrı bir “azınlık dini” olarak gündeme taşımak ve devletle yeni çatışma ortamları yaratmaktır.

Eski Marksistler ve Kürtçüller iş başında!

Bu tartışmayı ileri süren ve Alevi toplumunun “toplum” olma bilincini zayıflatan, körelten, toplumu gereksiz bir şekilde cepheleştiren fikirleri ileri süren kesim bugün Alevi örgütlenmesi içersinde var olan “eski solcu” ve Alevi örgütlenmesine sızmış olan Kürtçü kesimdir. Bu kesimler, 1400 yıldır yaşaya gelen Alevi gerçekliğine sahip çıkmak yerine, Aleviliği kendi içlerine sindirecek bir biçime sokmanın çabası içersindedirler. Bu çaba Aleviliği köklerinden koparan, alabildiğince dinden arındırılmış folklorik bir Alevilik yaratma çabasıdır.

Alevi inancı ve tarihiyle çelişen bu çabalar Alevi toplumunun ihtiyaç duyduğu birlik ve beraberliğine büyük zararlar vermektedir. Geçmişte “din bir afyondur” düşüncesiyle köylerde cemleri yasaklayan, dedeleri kovalayan bu anlayış bugün yine bir başka şekilde Alevi toplumu içersinde kendini tekerrür ettirmekte.

Alevlik İslam dışıdır görüşünün varacağı yer “Ali’siz Alevilik”tir!

İslamı sadece Sünni ve Şii versiyon olarak gören ve değerlendiren anlayışın “Alevilik İslam dışıdır” iddasının varacağı yer, İslam dinine ait olan “Hz. Ali”nin ve dolaysıyla Anadolu Aleviliğinin inanç temelini oluşturan “Allah Muhammed Ali” inacından vaz geçmektir. Kerbela’dan, 12 İmam’dan vaz geçmektir. Çünki bütün bu değerler İslam dinine ait ve İslam tarihi ile ilgili değerledir. Aleviler sadece bu değerleri tasavvuf anlamda yorumlayıp sahip çıkmışlardır.

Alevilik İslam dışıdır görüşü, Hz. Ali’yle Muavi’yeyi aynı kefeye koyan, aynılaştıran Harici görüştür. Alevilik İslam dışıdır görüşü, “Alevilik, zındıklıktır, din dışıdır” diyen Sünniliği tarihsel olarak haklı çıkaran görüştür. Alevilik İslam dışıdır görüşü, 1400 yıldır sahip olunan değerlerin inkarıdır. Alevilik İslam dışıdır görüşü, Cemler’den, düvaz İmam’lardan, deyişlerden, gülbenklerden, Dedelik makamından vaz geçmektir.

Alevilik İslam dışıdır görüşü, dilinden Şah’ı, Allah’ı, Muhammed’i, Ali’yi düşürmeyen Pir Sultan’ı, Şah Hatayi’yi, Kul himmet’i ve daha nice Alevi ulusu ozanı inkar etmektir, yalancı çıkarmaktır!

Devletin inkarcı ve asimilasyoncu politikası devam etmekte.

Devlet erkini elinde bulunduran güçler Avrupa Birliğine uyum saylama konusunda onca yasa ve kanun değiştirirken Alevilik dün olduğu gibi bugünde inkar edilmekte, yok sayılmaktadır. Alevi inanç ve kültürünü tanımayan devlet erkini elinde bulunduranlar bununlada kalmıyor, AB’nin gözünü boyamak amacıyla okullarda okutulmak üzere kendileri tarafından hazırlanmış olan “Alevilik ders proğramı” ile Sünnileştirilmiş bir Alevilik anlayışını başka bir asimilasyon politikası olarak okullarda okutmaya hazırlanmakta.

Aleviler Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecinde bütün güçlerini birleştirerek, temel hak ve özgürlükleri için mücadele etmesi gerekirken, “Alevilik İslam dışıdır” gibi bir düşünce ortaya atılarak toplumumuz karşı karşıya getirilip güçsüz kılınmaktadır.

Alevi dernek kurum ve kuruluşları bu gelişmelere sesiz kalmayın!

Alevi toplumunun birlik ve beraberliğine ortadan kaldırmaya yönelik, Alevilerin toplumsal bilincini körelten yapay gündemlerle, Alevi toplumuna düşman kesimlere hizmet eden, onların işini kolaylaştıran çıkışlara karşı duyarlı olmak başta bütün Aleviler olmak üzere, Alevi dernek, kurum ve kuruluşların görevi olmalıdır. Bu düşüncelerin arkasında olan sözümüz ona kendilerine “Alevi” diyen kurum ve kuruluşların yöneticilerine karşı gereken uyarıları yapmak sağ duyulu Alevilere düşmektedir. Bunun için şimdiye kadar “Alevilik İslam dışıdır” görüşünü sahiplenen başta “Almanya Aleviler Birliği”, “Avrupa Aleviler Konfederasyonu” ve en son olarakta Türkiye’de bu konuda beyanatta bulunmuş olan “Alevi Bektaşi Federasyonu”nu uyarmak bu kurumlara bağlı derneklerin görevi olmalıdır.

Dönen dönsün biz dönmeyiz yolumuzdan!

İslam’ı sadece Sünni ve Şii versiyon olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Her dinde olduğu gibi Anadolu Aleviliği de İslam dini içersinde ortadoks egemen anlayışlara karşı “halk İslam anlayışını” kendi coğrafi özelliklerine uygun bir şekilde geliştirmiştir. Bu anlayışla ortadoks İslam anlayışını bir birine karıştırmak büyük bir yanılgıdır. Alevilik İslam içersinde, egemen Sünni İslam’a karşı bir itiraz hareketi olarak ortaya cıkmış ve kendi İslami anlayışını süreç içersinde geliştirmiştir. Ve bu anlayış yine kendi içinde, kendi tarihini, mitelojisini ve inanç kurum ve davranışlarını oluşturmuştur. Yani Anadolu Aleviliğinin ne Sünni nede Şii İslam anlayışı ile bir alakası yoktur. Kendine özgün bir İslami yorum ve anlayışı vardır. Anadolu Alevileri, bugün yok sayılmak istenen değerleri, tarihler boyu süre gelen baskılara ve kıyımlar ve Hızır paşalara karşı sonuna kadar sahip çıkmıştır, bundan sonrada sahip çıkacaktır. Buna ne “Korkudan dolayı din değiştirdik” diyen Hasan Kılavuz’un ve onun akasındakilerin nede başkalarının gücü yetecektir!

alevi yolu dergisi Hollanda
28.03.2006

Alevi tanımı kriz yarattı

0

Alevilik sekizinci sınıftan başlanarak, derslerde Kuran ve İslam’dan yola çıkan tasavvufi bir anlayış olarak ele alınacak. Temelinde yatan dinde sevgi ve aşk gibi temalar işlenecek.

MİSTİK BİR OLUŞUM
Son sınıfın ders kitabında ise Alevilik bir mezhep olarak değil, tıpkı Mevlevilik, Bektaşilik, Yesevilik gibi “mistik bir oluşum” olarak tanımlanacak.

İzzettin Doğan Cem Vakfı Başkanı :
“Din hizmetlerine geçtiğimiz yıl 1 katrilyon 124 trilyon lira ayrıldı. Bu para Alevilerin de verdiği vergiler sonucu oluştu. Oysa bu bütçeden Aleviler tek kuruş alamadılar. Bütün oyun burada anayasa göre din hizmetlerine ayrılan paradan eşit dağılım yapılmasını önlemeye yönelik. Alevilik için mistik yani kültürel bir oluşum derseniz, din olarak saymamış olursunuz. Böylece Alevilerin bütçeden kendilerine gelmesi gereken kaynaktan istifade etmeleri engellenir. Türkiye’nin üçte birini Aleviler oluşturuyor. Onların haklarını çiğnemiş olursunuz. Avrupa Birliği Hukuku’na göre bir inancın eşit muamele görmesi için ille de bir mezhep ya da bir kalıp içinde olması şartı yok. Bu hükümet yarın açılacak binlerce davanın tümünü kaybeder”

‘Mistik oluşum’ tanımı dünyevi kriz yarattı!

Milli Eğitim Bakanlığı, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarına ilk kez eklenecek olan Aleviliği “mistik oluşum” olarak tanımladı Aleviler ise bu tanımlamaya tepkili. Cem Vakfı Başkanı Doğan, “Aleviler Diyanet’ten para almasın diye böyle yapıyorlar” dedi.

Milli Eğitim Bakanlığı, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarına ilk kez eklenecek olan Aleviliği “Mistik Oluşum” olarak tanımladı. 22 yıldır hiç değişmeyen ‘Din Kültürü’ müfredatı Aleviliğin de içinde bulunduğu bir dizi yeni konu başlığı ile Avrupa Birliği’ne daha uygun hale getirilecek. Yeni müfredatı hazırlayan uzmanlar arasında Alevi öğretim görevlileri de bulunuyor. İlk çalışmaları 2000 yılında yapılan ancak ‘hükümet değişikliği’ nedeniyle ertelenen yeni din kültürü müfredatı, AKP hükümeti tarafından yeniden gündeme alındı. Yaklaşık 10 akademisyenin üzerinde çalıştığı yeni müfredatta siyasi bir değişiklik yapılmazken, yeni pedagojik yaklaşımların uygulandığı belirtildi. Çalışma önümüzdeki hafta tamamlanıp Talim Terbiye Kurulu’nun görüşüne sunulacak.

LİSELERDE OKUTULACAK
Bakanlık bürokratlarının yürüttüğü çalışmaya göre ilköğretim de öğrencilere sadece temel din öğretimi verilecek. Sekizinci sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarının son ünitesi “Dinde Farklı Yaklaşımlar” başlığını taşıyacak. Alevilik ise sadece liselerde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi müfredatında yer alacak. Lise müfredatı Alevilik, Mesnevilik, Yesevilik, Bektaşilik gibi yaklaşımları daha detaylı olarak inceleyecek. Ayrıca müfredata göre “Türklerin Din Anlayışında Etkili Olan Önderler” başlığı altında Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş Veli, Hazreti Ali gibi isimler işlenecek. Talim Terbiye Kurulu’na gönderilecek program eğer onay alırsa, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarının basım hazırlıklarına başlanacak. 2005-2006 öğretim yılına yetiştirilmesi düşünülen yeni kitaplar, Bakanlığın siparişi üzerine din öğretimindeuzman akademisyenler tarafından yazılacak. Milli Eğitim Bakanlığı’nda “Sünni eğitim ayrımı yapılmadığını” savunan bürokratlar, dinle ilgili temel bilgilerin her yönüyle din derslerinin müfredatında bulunacağını belirttiler.

AŞAMA AŞAMA GİRİLECEK
Bakanlığın gelecek eğitim öğretim yılına hazır hale getireceği liseler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Programı’nda, Alevilik konusuna aşama aşama girilecek. Alevilik lise boyunca şu şekilde ele alınacak:

  • Lise 1: “Türk tasavvuf düşüncesinde Kuran’ın yeri ve önemi’ konusunun yanı sıra, “Türklerin din anlayışında etkili olan önderler” başlığı adı altında Ahmet Yesevi, Hacı Bbektaş-ı Veli, Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli, Ahi Evran ve Yunus Emre gibi isimler işlenecek ve Alevilik konusunda öğrencilere ilk bilgiler verilecek.
  • Lise 2: Hz. Ali’nin ibadete verdiği önem işlenecek. Aynı sınıfta, “Makalat”tan alınacak “Hacı Bektaş-ı Veli’nin tanrı anlayışı” adı altında bir de okuma parçası yer alacak.
  • Lise 3: “Türk tasavvuf anlayışında Hz. Muhammed sevgisi ve Türk kültüründe Ehl-i Beyt sevgisi” konuları öğrencilerle buluşturulacak. Aynı yıl, “Tarihten günümüze İslam yorumları” başlığı ile Şiilik ve Caferilik hakkında bilgi verilecek. Bu çerçevede “Kitab-ı Cabbar Kulu”nun ‘Barış ve Kardeşlik’ konuları işlenecek.
  • Lise 4: Son sınıfta öğrenciler, “Mistik yorumlar ve birlikte yaşam kültürü” başlığı altında Alevilik, Bektaşilik, Yesevilik ve Mevlevilik konularıyla tanışacaklar. Aynı yıl Hacı Bektaş-ı Veli’nin Makalaktı’ndan ‘dört kapı kırk makam’ bölümü okutulacak.
    Betül KOTAN-ANKARA

‘Zorunlu din dersini kaldırsınlar’

Murtaza Demir Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Genel Başkanı:
“Din dersini zorunlu olmaktan çıkarsınlar. Bu olumsuzluğa Aleviliği de dahil ediyorlar. ‘Suç ortağı’ olmak istemiyoruz. Hükümetimizden Aleviliğe gölge etmemesini ve Anayasa’nın 24. Maddesi ile Milli Eğitim Kanunu’nun 12. Maddesi’ni değiştirerek, din eğitimini ‘zorunlu’ olmaktan kurtarmasını özellikle diliyoruz.”
‘Alevilikten korkan insanlar var’

Ali Rıza Uğurlu Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanı:
“Biz dedeler olarak Alevilik için hiç mistik bir oluşum demedik. Aleviliği bilen birinin bu şekilde bir yorum getireceğini de zannetmiyorum. Mistisizm Hiristiyanlığın içinde de Museviliğin içinde de var. Bu tanımlamayı ancak Alevilikten korkan insanlar yapar. Bu yorumla Aleviliğin üzerindeki sis perdesi gitmez tersine bir yığın soru işareti ortaya çıkar.”

‘Böyle tanımlamak doğru değil’

Esat Korkmaz Serçeşme Dergisi Genel Yayın Yönetmeni:
“Alevilik bir felsefe, inanç ve öğretidir. Alevilik, Bektaşilik bir yaşam biçimidir. Ders kitaplarında Aleviliği yalnızca mistik oluşum olarak gösterirseniz doğru tanımlamış olmazsınız. Tasavvuf yanı olduğu için yalnızca bu yanını seslendirilmekle yetinilmiş. Ne yazık ki felsefe, inanç ve öğreti yanı ise göz ardı edilmiş, değerlendirilmemiş.”

‘Alevilik çok zengin bir kavramdır’

Prof. Dr. Belkız Temren Ankara Üniversitesi Sosyal Antropoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi:
“Kitapta yer alacak olan mistisizim tanımlaması yetersiz bir tanımlamadır. Aleviliğin mistik bir tarafı vardır ancak bundan ibaret değildir. Alevilik çok daha zengin bir kavramdır. Mistik oluşum tanımlaması Aleviliğin yalnızca küçük bir parçasını, küçük bir yönünü ifade edebilir. Ama Alevilik sadece bundan ibaret değildir. İçinde din kültürü, inanç kültürü de vardır, Aleviliğin inanç boyutunu görmeden, bu şekilde tanımlamak çok büyük hata olur.”

‘Bari seçmeli ders olarak okutulsun’

Cemal Şener Karacaahmet Dergâhı Yönetim Kurulu Üyesi:
“Alevilik ders kitaplarına konulacaksa seçmeli ders olarak okutulsun. Almanya’nın bazı bölgelerinde Alevilik seçilmiş ders olarak okutuluyor. ‘Mistik oluşum’ Aleviliği ifade etmekte yetersiz kalır. Sünnilik, Şafilik, Hanefilik nasıl bir yorumsa Alevilik de öyle bir yorum. Bu şekliyle öğretilmeye çalışılırsa yasak savılmış olur ancak mesele doğru anlatılamaz.”

‘Diyanet’in ciddi bir uzmanı yok’

Atilla Erden Alevi Bektaşi Birlikleri Federasyonu Genel Sekreteri:
“Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’nın ya da Diyanet İşleri’nin ciddi bir uzmanı yok. Eğer hükümetin bu konuda ciddi ve bilinçli bir çalışma yapmaya niyetleri olsaydı, bizim uzmanlarımız var onlarla konuşulur, tartışılır ve bu tanımlamayı yapmazlardı. Cem evini bile ibadet yeri kabul etmeden ne yazık ki kendi kendilerine Alevilik tanımı getiriyorlar.”

Betül Kotan Sabah

‎28. ‎09. ‎2024

Hüseyin Demirtaş Alevi stratejisi nasıl olmalıdır?

0

Aleviler, Almanya ve Türkiye başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde son 10-15 yıl içinde hızlı bir örgütlenme gerçekleştirdiler. Ancak hızlı örgütlenme ve Aleviler üzerine yapılan bilimsel ve popüler çalışmalardaki yoğunluk aynı oranda Alevilerin Türkiye’de resmi bazda tanınma ve kabul görmelerine pek yansımadı. Gerçi kimse artık Aleviler yok diyemiyor, uluorta “mumsöndü” yapıyorlar gibi iğrenç iftiraları tekrarlıyamıyor ama Aleviler devlet katında tanınma ve belli istemlerinin kabul görmesi ve tescillenmesi noktasından hala çok uzaktalar.
O zaman en kötümser tahminlere göre bile 10-11 milyonluk bir kitle neden istemlerini kabul ettiremiyor ve devlet bu kadar büyük bir kitlenin taleplerine kulaklarını tıkamaya devam ediyor?
Avrupa Birliği (AB) için uyum paketleri TBMM’den ardı arkasına geçiyor. AB’nin Türkiye ile ilgili yıllık uyum raporlarında Alevilerin sorunlarına yer verilmesine ve durumlarının iyileştirilmesi taleplerine rağmen, bu bağlamda bugüne kadar çıkan yasa ve yönetmeliklerde Alevilerin yararına dişe dokunur hangi adımlar atıldı?
Türkiye’de neredeyse son 8-10 yıldır durmadan Anayasa’da 12 Eylül’ün izlerini silme amacıyla yapılan değişiklikler arasında Alevilerin yasal statülerini rahatlatıcı tarzda bir düzenlemeyi hatırlayan var mı?
Veya örneğin Almanya gibi Alevilerin bir çeşit diaspora olarak yaşadığı ülkelerde bile Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) gibi Alevi kurumlarını devlet resmi olarak muhatap alırken ve bazı eyaletlerde Alevilik okullarda müfredat programına alınarak ders olarak okutulmaya başlanmışken, Aleviliğin tarih sahnesine çıktığı ülkemizde Aleviler neden hala üvey evlat muamelesi görüyor?
Öte yandan AB üyesi ülkelerde yaşayan Aleviler kimliklerini tanıma, geliştirme ve gelecek kuşaklarına aktarma konusunda bırak baskı görmeyi çeşitli devlet kurumlarından destek görürken, Türkiye’de Diyanet başta olmak üzere birçok devlet kurumu Alevileri inkar ve asimile etme konusundaki ısrarından niye vazgeçeceğe benzemiyor?
Aynı şekilde Aleviler bazı taleplerini zaman zaman seslendirme fırsatı bulduğunda, hemen hemen tüm devlet kurumlarının yetkilileri, ağız birliği etmişçesine, “Ülkemizde ayrım yok. Herkes gibi Aleviler de birinci sınıf vatandaş. Onlar bizim kardeşimiz. Kitabımız, peygamberimiz ve inancımız birdir” nakaratını tekrarlıyarak işi sulandırma yoluna gidiyor ve Alevileri kandırmayı seçiyor?
Soruları çoğaltmak mümkün. Ama benim bu sorulara vereceğim cevaplar Aleviler dahil bir çoklarına acı verecek türden… Zira Alevilerin taleplerine karşılık devlet katından verilen cevapların hepsi olumsuz, oyalamaya dönük ve arka planda Alevilerle alay eder bir nitelik sergiliyor.
Devletin egemenleri, laiklik iddiasında olanlar da dahil, Türkiye’nin Türk-Müslüman ve Sünni üçlü sacayağına yeni bir ayak eklememe yeminine bağlılıklarını sürdüyor ve bu yapıdan taviz sayılacak bir işarete henüz kimse rastlamadı. Anlaşılacağı gibi kardeşlik, inanç birliği ve yasa önündeki eşitlik gibi sözler hep dilde. Türk-Müslüman ve Sünni kardeş, Alevi kardeşini eşit görmediği gibi her geçen gün onun haklarına olan tecavüzün dozajını artırıyor.
Nasıl mı? Alevi kardeşin ödediği vergilerle Sünni kardeş kendi mezhebi için her türlü maddi ve moral yatırım miktarını yükseltiyor. Sünniliğin finansmanına ayrılan bütçe her yıl yukarı tırmanıyor. Sünni kardeşin devlet içindeki mevzileri her geçen gün genişletiliyor. Buna itiraz edilince de, Alevi kardeşe pişkince dönülüp, “Eşitiz ya. Bu memlekette benim kadar sen de hak sahibisin!” deniliyor. Ama devlet kademelerinde yüksek mevkiler hala Alevi olanlara kapalı. Koskoca İçişleri Bakanlığı’nda neredeyse hiç Alevi çalıştırılmıyor. Diyanet’te ise zaten Alevi çalışmak istemiyor. Doğasına aykırı çünkü. Türkiye’de Türk-Müslüman ve Sünni oldun mu, devletin bütün kapıları sana ardına kadar açılıyor. Aynı kapılar gelen bir Alevi olunca, devlet adamlarımızın Türkiye’de her vatandaşın bildiğini iddia ettiği, “Açıl susam açıl” şifresini anlamıyor. Uzatmanın anlamı yok. Alevilerin devlet katında dışlanmalarının örnekleri sayfalar doldurur.
Öyleyse sorun ne? Aleviler her yer ve fırsatta mızmızlanmaya devam mı edecekler? Mızmızlanma diyorum. Çünkü ağlama ve mızmızlanma veya öylesine söylenme birbirinden farklı kavramlar. Aleviler sokaktaki her vatandaşın yaptığı gibi sadece kendi kendine söylenip sızlanıyor. Devlet ve egemenler bu nedenle, çeşitli ekonomik ve toplumsal sıkıntılar altında ezilen diğer vatandaşların taleplerini duymazdan geldiği gibi Alevilere de durumlarından şikayetçi olmaktan öte birşey yapmadıkları için sırtını dönmeyi iç rahatlığıyla sürdürüyor.
Hiçbir Alevi mevcut durumun zamanla düzeleceği gibi bir umuda kapılmasın. Zira Alevilerin bugün sergiledikleri yapı değişmediği ve bir strateji değişikliğine gidilmediği sürece kimsenin onları ciddiye almaya ve taleplerine makul karşılıklar vermeye niyeti yok.
Çünkü Aleviler çok parçalı bir yapı sergiliyorlar. Kendi içlerindeki gurupların hepsinin yararına olacak hakları almadan, taktik bir yanlışla haklar elde edildikten sonra ele alınacak problemler nedeniyle bölünerek güç kaybına uğruyorlar. Diyanet’in yapısı, kaldırılması veya özerkleşmesi konusunda bir görüş birliği olmadığı gibi diğer ortak talepleri kapsayan geniş ve mutabakata varılmış bir liste hazırlanabilmiş değil.
Keza sıradan Alevilerin bir çoğu kimliğini açıkça seslendirme aşamasına bile henüz gelemedi. Özellikle Alevilerin azınlıkta olduğu yörelerde, örneğin Orta ve Batı Anadolu’da korku dağları beklemeye devam ediyor. Hem korku devam ediyor hem de devlet bu bölgelerdeki Aleviler arasındaki cehaleti, gelişmemişliği, dar kafalılığı kullanarak ve kavram kargaşası yaratarak hızla asimile ediyor. Bazıları abartılı bulabilir ama özellikle Kütahya, Eskişehir ve Balıkesir civarındaki Alevilerin yüzde 50’den fazlası kimliklerini kaybetmiş bir aşamaya geldi.
Diğer taraftan bazı Alevi yerleşim yerlerinde, Alevilerin son 10-15 yılda yaşadığı rönesanstan kimsenin haberi yok. Herkes yine Osmanlı’da ve bundan 20-30 sene öncesinde olduğu gibi korkmayı, sinmeyi seçiyor ve Türkiye’nin hala içine kapalı yapısının sürdürdüğünü düşünüyor. Alevilerin bir bölümü tam anlamıyla 2. Dünya Savaşı’nın bitmediğini sanan Japon askeri gibi sığınakta yaşamaya devam ediyor.
Sonuçta sıralanan her madde Alevi kolektif hafıza ve gücünden bir eksilmeyi ve zaafı ortaya koyuyor. Ama Alevilerin haklardan yoksunluk ve toplumsal konumları bağlamında azınlık olma hali sürgit devam edemez ve artık etmemeli. Tamam Alevilerin önünde bir sürü engel var. Sayısız maddi ve manevi zaaf önlerinde dağ gibi duruyor durmasına da bu verili yapıyı belli ölçülerde değiştirmek mümkün değil gibi kesin bir yargıya varılmamalı.
İşte strateji burada devreye giriyor. Sıradan Alevinin şimdilik fazla yapacağı birşey yok. Onlara sıra stratejik öncelikler bağlamında daha sonra gelecek. İlk başta Aleviler ve Alevilik adına acil olarak elde edilecekler listesini oluşturmak ve bunların karşılanmasını sağlayacak, takip ederek bir sonuca bağlayacak olanlar Alevi örgütleri ve bunların önder kadrolarıdır.
Öncelikle Türkiye ve dünyanın neresinde olursa olsun tüm Alevi kurum ve kuruluşları hemen biraya gelmeli. Bu büyük toplantıya Alevilikle uzaktan yakından ilgili her kurum ve kuruluş katılmalı. Talepler iyice tartışıldıktan sonra üzerinde ortak bir mutabakat sağlanarak ardından bunlar TBMM’ye, Cumhurbaşkanlığı’na, Başbakanlığa ve diğer anayasal organlara verilmeli. Bu süreçte tüm Alevilerin temsili hedef alınmalı ve temsil oranında yüzde 75’e ulaşılmaya çalışılmalı. Uzlaşmaya yanaşmayan bazı gruplar ayak bağı olmamaları için derhal dışlanarak yola devam edilmeli. Yasama, yürütme ve yargı organlarına verilecek talepler listesi yanında bir de bunların karşılanmaması durumunda gündeme gelecek yaptırımlar da sıralanmalı ve özellikle bu konuda tavizsiz bir tutum izlenmelidir.
Örneğin Alevi talepler listesi ilgili makamlara verilmiş olsun ve burada yer alan istemlerin en önemli beş maddesinin yerine getirilmesi için bir yıllık süre verilsin. Bu süre içinde talepler karşılanmayınca hemen belirlenen yaptırımları devreye girmeli. Çünkü “Şu şu Alevi kurumunun yetkilileri TBMM Başkanı’nı, Cumhurbaşkanı’nı, Başbakanı ziyaret etti. Alevilerin taleplerini iletti. Bu zevat ise ziyaret sırasında, ‘Aleviler bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır. Atatürk devrimleri ve Cumhuriyet’in bekçileridir. Sizleri çok seviyoruz. Gözümüzün bebeğisiniz. Talepleriniz dikkate alınacak’ dediler” şeklindeki laflar artık bayatladı. Her yıl tekrarlanan bu tören ve parodilerin Alevilere bir getirisi yok ve de olmayacak.
Sorun yaptırımlarda ve bunların uygulanmasında düğümleniyor. O nedenle, oluşturulsun bir talep listesi, verilsin gerekli yerlere. Sorulsun, bu istemlerimiz bir yıl içinde veya daha uzun ya da kısa vadede yapılacak mı diye. Bunlar karşılanırsa ne âlâ. Ama karşılanmazsa, gelsin yaptırımlar; gelsin legal yollardan hak arama mücadelesi. Örneğin önce Ankara’da büyük mitingler yapılabilir. İmkanı olan tüm Aleviler hatta destek verecek Sünni demokratlar, kadın-erkek, çocuk-ihtiyar ağızlarında sloganlarla, ellerinde talepleri içeren pankart ve dövizlerle Ankara’ya akın etsinler. Kimse korkmasın, gelmezler diye. Yaratılacak hava ile milyonların Ankara’ya akın akın yürümesi hayal değil. Alevilerin hedef ve ülkülere ihtiyacı var. Hedef belli olunca menzile koşacaklar bulunur. Bir diğer stratejik aşamada ise gönüllüler bu taleplere direnen kurumlar önünde sürekli oturma eylemleri ve açlık grevleri başlatmalı. Yine de talepler karşılanmaz, provoke edilir ve amacından saptırılırsa bu sefer benzer eylemler AB nezdinde Brüksel’de ve Strasbourg’ta tekrarlanmalı.
O zaman Alevilere, bölücü, yıkıcı, terörist gibi ithamlarda bulunulacaktır. Hatta bazı Aleviler kullanılarak iş şiddet platformuna dökülmeye ve Aleviler terörize edilmeye çalışılacaktır ama bunlar kimsenin gözünü yıldırmamalıdır. Aleviler ancak bu şekilde adım adım ve tavizsiz takip edilecek stratejilerle Türkiye’de layık oldukları bir statüye kavuşabilecektir. Aksi söz konusu olduğunda bugün Aleviler devlet ve Sünni kesim tarafından nasıl tanınıyor ve muamele ediliyorsa daha sittin sene de öyle kalmaya devam edeceklerdir. Eski hamam eski tas hesabı…
Özetle Alevilere, “Havada bulut, sen hak istemeyi unut” diyenlere karşı sıkı bir duruşun, ilkeli ve kararlı bir tutum takınmanın tam zamanı. Ama stratejiyi iyi belirlemek ve uygulamak şartıyla…
Bad Nauheim, 1 Mayıs 2003
Aleviyol, 1.5.2003
Yorum