Ana Sayfa Blog Sayfa 164

Ben Tanırım

0

Ben tanırım
Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış ta Sivas’tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var

Ben bilirim
Bu rüzgar bizim oranın rüzgarı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgarı
Kurutsun diye akan kanlarımı

Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi, hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından, Sivas işi

Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sivas ilinden
Sivas rüzgarında uçup gelmiş
Helallik dilemeye

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı da olsa bütün vicdan kapıları yüzüme
Bilmelisin, bir yerin var can evimde

Ka’be ve put iman benim

0

Ka’be ve put iman benim
Çark uruban dönen benim
Bulut olup göğe ağan
Yağmur olup yağan benim

Yaz yaratıp yer donatan
Gönlümüz evi yöneten
Hoşnut atadan anadan
Kulluk kadri bilen benim

Yıldırım olup şakıyan
Kakıyıp nefsin dokuyan
Yer karasından börküyen
Şol ağulu yılan benim

Hamza’yı Kaf’dan aşıran
Elin ayağın şaşıran
Çokları tahtan düşüren
Hikmet ıssı sultan benim

Bir niceye verdim emir
Devlet bile sürdü ömür
Yanan kömür kızan demir
Örse çekiç salan benim

Kar yağdıran yer donduran
Hayvanların rızkın veren
Şöyle bilin yol gösteren
Ol rahim ü rahman benim

Gerçek âşık gelsin beri
Göstereyim doğru yeri
Makamlar gönüller şarı
Irılmayıp duran benim

Yere göğe bünyad uran
Irılmadan daim duran
Denizlere göl çağıran
Adım Yunus umman benim

Ol kadadir-i Kün-feyekûn
lûtfedici Rahman benim
kesmaden rıskını veren
cümlelere sultan benim

nutfeden âdem yaratan
yumurtadan kuş üreten
kudret dilini söyleyen
zikreyleyen Sübhan benim

kimini zahit eyleyen
kimini fâsık eyleyen
ayıplarını örtücü
ol delîl ü burhan benim

Bir kuluna atlar verip
Avret ü mâl çiftler verip
Hem birinin bir puluyok
Ol Rahim ü Rahman benim

Benim ebet benim bakaa
Ol kadiri hay mutlaka
Hızır ola yarin sakka
Onu kılan güfran benim

Dört türlü nesneden hasıl
Bilin benim işte delil
Od ile su toprag u yel
Buyâd kılan yezdan benim

Ete deri süngük çatan
Ten perdelerini tutan
Kudret işim coktur benim
Hem zâhir ü ayan benim

Hem batınım hem zâhirim
Hem evvelim hem âhırım
Hem ben oyum hem ol benim
Hem ol kerîm u han benim

Yoktur arada terceman
Ondaki iş bana ayan
Oldur bana veren nisan
Ol denize umman benim

Bu yeri göğü yaratan
Bu ar ü kürsü durduran
Binbir adı vardır Yunus
Ol sâhib-i Kur’an benim

İncil’in Bir Başka Biçimi

0

Almanca’dan çeviren: Hüseyin Bektaş

İslamiyet, başlangıçta Hıristiyanlık içinde oluşmuş bir akım mıydı? Kuran araştırmacısı Christoph Luxenberg’in ifadesiyle: (Yeni)[1] bir din kurma aspekti siyasal nedenlerden dolayı çok daha sonra ortaya çıkmıştır. (İsa’nın) Yeniden dirilmesi ve Kuran’ı yorumlarken yapılan temelden yanlışlar üzerine uzmanla yapılan bir röportaj.

Görüşmeyi yapan Edith Kresta

taz: Sayın Luxenberg, Kuran’daki birçok yerin Hıristiyan kökenli olduğunu söylüyorsunuz. Paskalya bayramıyla ilgili yerler de var mı Kuran’da?

Christoph Luxenberg: Kuran’da paskalya bayramı ismen geçmez. Ancak, İsa’nın ölümü ve yeniden canlanmasına açık bir şekilde işaret eden Kuran’da üç yer bulunmaktadır. Bu yerler şunlardır: Meryem Sûresi 33. âyet: “Selam bana doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kaldırılacağım gün[2].” Ve 3. Sûre (Âli İmran), Âyet 55: “Allah şunu da demişti: Ey İsa, senin canını alacağım, seni kendime yükselteceğim; seni inkâr edenlerden uzaklaştırıp arındıracağım. Ve sana uyanları, inkâr edenlerin kıyamete kadar üstünde tutacağım.”  Bu âyetlere göre aslında Müslümanların da en az Hıristiyanlar kadar Hıristiyan olmaları gerekirdi.

5. Sûre (Maide)’nin 116. âyeti[3] Allah ile İsa arasında, Miraçtan sonra geçen konuşmayı anlatır. Kendisinin ve annesinin Tanrı olduklarını insanlara söyleyip söylemediği yollu Allah’ın sorusu üzerine İsa buna itiraz ederek cevabını 117’ncı ayette geçen şu sözlerle bitirir: (İnsanların) “içlerinde olduğum sürece üzerlerine tanıktım. Sen beni vefat ettirince üzerlerine yalnız sen gözetleyici oldun.”

taz: Ama Müslümanlar İsa’nın çarmıha gerilmesine inanmaz diyebiliriz, yoksa inanıyorlar mı?

İsa’nın ölümü Kuran’da belirtilmiştir. Ama bu, Kuran’da çarmıha gerilme olayının anlatıldığı tek yerin şimdiye kadar yanlış yorumlanagelmesiyle taban tabana zıtlık oluşturur. Sûre 4 (Nisa) âyet 157’de Kuran, Yahudilerin İsa’yı öldürmüş olduklarına dair iddiaya dair, şimdiye kadarki anlayışla, şöyle der: “Oysaki onu öldürmediler, onu asmadılar da; sadece o onlara benzer gösterildi.” Bu ilk bakışta çelişki gibi görünse de bu yeri filolojik olarak şöyle anlarsak çelişki ortadan kalkar: “Oysaki onu öldürmediler, onu asmadılar da; sadece bu onlara öyle göründü[4].”

Bu şu demektir: Bu, onlara sanki onlar İsa’yı (çarmıha) asarak öldürmüş gibi görünmüştür.  Burada “görünmüş” deyimi “öldürmüş” fiiliyle bağlantı kurmaktadır, “(çarmıha) asmak” fiiliyle değil. Bunu aynı âyetin son kısmı da onaylıyor zaten: “Onu kesinlikle öldürmediler[5]“. Filolojik olarak âyetin bu şekilde anlaşılması gerektiğine yakında yayımlanacak olan kitabımda değindim. Bilindiği gibi Kuran’ın bu âyetinin yanlış yorumlanması, İslamiyet ile Hıristiyanlık arasında yüzyıllar süren bir polemiğe yol açmıştır. Filolojik bilgisi olmayanların bu polemiği kavraması mümkün değildir.

taz: Siz netice olarak, Kuran İncil’in bir başka biçimidir diye bir iddiada mı bulunuyorsunuz?

(İslam) peygamberin(in) de başlangıçta istediği bundan başka bir şey değil. Kuran sık sık İncil’e göndermeler yapıyor. Aslına bakarsanız Kuran, kısmen de olsa Hıristiyanlığın bir doğu akımını temsil ediyor. Çünkü bugün Hıristiyanlık diye adlandırdığımız şey, esas itibarıyla Roma-Bizans düşüncesi tarafından belirlenmiştir.

taz: Peki, Kuran’da Hıristiyan mitolojisinden ne kadar unsur var?

İsa ile Meryem ile ilgili İsa’nın mucizevi doğumu konusunda Kuran (Hıristiyanlıkla) tıpatıp örtüşüyor. Buradaki mevcut bu örtüşmeyi, örneğin Yahudilik tarafından paylaşılmıyor, (reddediliyor). İslam’ın siyasal gelişmesi sonucu İncil’in reddedilmesini getirdi. İslam teologlarına göre kutsal kitap olarak Kuran artık yeni dinin tek esası olmalıydı.

taz: Bu kopuş, sizce nasıl oluştu?

İslam tarihsel gelişimi bize bunun siyasal nedenlerden dolayı olduğunu gösteriyor. Arap İmparatorluğu kurulup yerleştikten sonra Araplarla çatışma halinde olan Hıristiyanlardan uzaklaşma ve yeni bir din kurma ihtiyacı doğdu.

taz: İslamiyet bir Arap dünya görüşüdür mü demek istiyorsunuz?

Evet.  İslamiyet artık bir ideoloji olmalıydı. Bu ideoloji, sonradan saptadığımız gibi, yeni bir Arap milliyeti bilincinin ve tektip bir Arap dili ve kültürünün kuruluşunda etkisini göstermiştir. Bu noktadan hareket edersek, aydınlanmış Müslüman seçkinlerinin gittikçe artan birşekilde uğraşı vermelerine karşın, İslamiyette “din ile devletin” – en azından şimdiye kadar – neden birbirinden ayrılamadığını tarihsel olarak kavrayabiliriz.

taz: Siz konuyla ilgili tezlerinizi dilbilimsel araştırmalarınız sonucu geliştirdiniz. Savınız şu: Kuran’daki yorumu karanlıkta kalan birçok yer ancak “Kuran’ın Süryo-Aramî versiyonu” ile yorumlanabilir. Bu sonuca nasıl vardınız?

Arapça dil tarihi açısından Aramî dilinden daha eski olduğu söylenegeldi. Ama bunun dil tarihi açısından yanlış olduğu bugün kanıtlanmış durumdadır. Arapça, 7. yüzyılda inen Kuran’dan önce bir yazı dili değildi. Yazı dili olan (o yörede) bin yıldan fazla kullanılagelen Aramî dili (Aramca) olmuştur. Hatta (öyle ki) “Arap” sözcüğü bile Arapça (kökenli) değildir. Bu sözcük Aramî dilinde hem “çöl insanı” hem de “çoban” anlamlarında kullanılır. Mekke ve Medine isimleri de Aramî dilindendir. (Milâdi) Sekizinci yüzyılın sonlarına doğru Klasik Arapçanın gramer kuralları saptanırken hem Kuran metni hem de güya eskiden beri sözlü olarak nakledilegelen, ama aslında 9./10. yüzyıllarda derlenip yazıya geçirilen eski Arap şiiri temel alınmıştır.

taz: Siz bu araştırmalarınızda Kuran’ı sempatik gösterip topluma lâyık olarak takdim mi etmek arzusundasınız? Örneğin Cennetteki erkekleri bekleyen “güzel bâkire kızları” (hûrileri) “beyaz üzümler” olarak tercüme ediyorsunuz. Sizi eleştirenler sizi Kuran’daki erotizm yerine aşırı iffet düşkünlüğü ile suçluyor.

Kuran’da kullanılan sözcük sadece “hur” sözcüğüdür. Bu sözcük etimolojik olarak bakılırsa Aramî kökenlidir ve “beyaz” anlamına gelir. Süryo-Aramî sözlüklerin açık bir şekilde “beyaz üzüm” olarak belrttiğini sizin, kuşkusuz Kuran sonrası Arap şiirinde yanlış bir şekilde erkekleri mutlu kılanlar diye övülen “huriler” olarak görebilmeniz için geniş bir fantazi yeteneğinizin olması gerekir. “Huriler” veya “Cennetteki bâkire kızlar” sadece ve sadece, kuşkuya hiç yer bırakmayacak bir biçimde erkek fantazisinin birer ürünüdür.

taz: Kuran başörtüsü hakkında ne diyor?

Sûre 24, âyet 31 özel bir yer var, ki burası şimdiye kadar başörtüsünü (tesettürü) için gerekçe olarak ileri sürülmüştür. Burasını ben filolojik olarak inceledim. Sonuçta ortaya çıktı ki, burada sözü edilen bir baş örtüsü değil bir kemerdir. Kelimesi kelimesine ele alacak olursak Arapçada bu yer şöyledir: “Humur’larını ceplerinin üzerlerine vursunlar[6]“. Süryo-Aramca algılarsak ayetin asıl anlamı şudur: “Kemerlerini bellerine taksınlar.” Böylece, Kuran’daki cümle Aramî dilinde alışılmış bir söz kalıbının sadık bir şekilde (Arapçaya) aktarılmış olduğunu gösteriyor.

taz: Buradaki (Avrupa’daki) tesettür tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konunun siyasal amaçlara alet edilmesinden rahatsızlık duyuyorum. Benim bizzat tesettür karşı bir itirazım sözkonusu olamaz. Örneğin dekolte ve cesur giyimli bir bayan öğretmen mi tercih edilmelidir? Bu satırları okuyan yine beni iffet düşkünü diye suçlayacaktır. Başörtüsünü/tesettürü politik amaçlar için kullanmaya kalkışınca iş değişiyor tabii. Buradaki kamuoyunun bu konuda aklı karıştı, bunu anlıyorum. Başörtüsünün/tesettürün spesifik olarak İslamiyetle bir ilgisi yoktur. Bu, doğudaki ve batıdaki Hıristiyanlar arasında bile kısmen var olan bir gelenektir.

taz:  Yazılarınızı takma adla yazıyorsunuz. Gerçek kimliğinizi niçin açıklamıyorsunuz?

Önce gelecek tepkileri almak istiyorum, çünkü İslam dünyası kitabımı henüz tam anlamıyla algılamış değil. Şimdiye kadarki tepkiler sadece medyada yer alan konuyla ilgili haberlerle sınırlı kaldı. Asıl tartışma ilkin Avrupa’da yaşanıyor.

taz: Zındık[7] olarak tehdit edilmekten mi korkuyorsunuz?

Kitabım Arapçaya ya da İngilizceye çevrildiğinde nasıl tepki alır, bilemiyorum. İngilizce versiyonu daha etkili olacaktır sanıyorum. Müslümanların büyük bir çoğunluğunun fanatik olmadığını söyleyebilirim. Kuran’ı doğru anlamayı can ü gönülden isteyen birçok müslüman tanıyorum. İşte, kimi İslambilimcilerinden çok bu Müslümanların benim açıklamalarımı kabul etmeye hazır olduklarını görüyorum, çünkü bu açıklamalarda daha bir anlam görüyor onlar.

taz: Kendinize uluslararası çapta bir yayımcı buldunuz mu?

Böyleleriyle görüşmelerim sürüyor.

taz: Tezleriniz dinler arası diyalog için ne anlama geliyor?

Onları birbirine yakınlaştırma şansı oluşturduğuna inanıyorum.

taz: İkinci kitabınız şu an hangi aşamada?

Umuyorum ki bu yılın sonunda tamamlamış olacağım.

taz: Bu kitabınızda da dilbilimsel araştırmalarınızı sürdürecek misiniz?

Evet, tek tek durum örnekleri vermeye devam edeceğim; ama birbiriyle ilintili daha büyük parçaları da işleyeceğim. Ama önce Kuran dilinin Aramca yapısını ayrıntılı olarak ele alacağım. Bu araştırma sonucunda Arapçanın Aramî dilinin ne kadar etkisi altına girdiği ortaya çıkacaktır. İlk kitap konuya giriş niteliğini taşıyordu; asıl önemlisi de yayınlanacak.

taz: Söylemek istediklerinizi biraz açar mısınız?

Örneğin Meryem Sûresinin ilk bölümü olan 1-33. âyetlerini bir bütünsellik içinde yeniden inceleyeceğim. İkinci bütünsel metin de (İslam) peygamberin(in) kişiliği ile ilgili olacak. Süryo-Aramî dil çözümlemesinde, peygamberin biyografisiyle ilgili kimi veriler ayrıntıda belirginleşecek. Başka şaşırtıcı sonuçlar da bekleyebilirsiniz.

10.04.2004 tarihli, 7331 No’lu taz gazetesinden.

http://www.taz.de/pt/2004/04/10/a0265.nf/text

Aleviyol, 15.04.2004

Gündem


[1] Yuvarlak ayraç içindeki ifadeler çevirmenindir.

[2] Âyet çevirileri Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali Türkçe Çeviri, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 1988’den alınmıştır, Ç.N.

[3] Luxenburg burada 115. âyeti gösteriyor, ancak Öztürk çevirisinde ilgili âyet numarası 116’dır. Ç.N.

[4] Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çevirisi (Ankara 1983), Luxenburg’un bu yorumu doğrultusundadır: “Oysa onu öldürme­diler ve asmadılar, fakat onlara öyle göründü” (4/156-158), Ç.N.

[5] Yaşar Nuri Öztürk çevirisi.

[6] Buradaki çeviri bizimdir. Öztürk’te “Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar”; Diyanet’in çevirisinde de “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” biçiminde geçiyor.

[7] Almanca metinde kullanılan “Ketzer” kavramı Türkçede “gâvur, mülhit, Allahsız, zındık, Rafızi, dinsiz” sözcükleriyle karşılanmaktadır.

YÜKSEL IŞIK İnanç özgürlüğü mü? Rabbena hep bana!

0

“İslam dininin ibadet yerleri cami ve mescittir”. Ya diğerleri?

Alevilerin, Bahailerin ve diğerlerinin kendi inançlarını yerine getirmelerinin, kendi ibadethanelerini oluşturmalarının güvencesi nerede?
İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun kıyamet kopartan “azınlık raporu” tartışmaları sırasında Aleviliğin İslam’a içkin olduğunu söyleyenlerin tribüne oynadığı, Adnan Keskin’in “Bir ileri iki geri”(Radikal, 25/01/05) haberinden de anlaşılıyor. Diyanet, Alevilikle ilgili yanlış konulmuş taşın yerinden oynatılmasını engellemekte ısrar ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevilik ile ilgili düşünce sistematiğinin tuhaf işlediğini; bir yandan “Aleviliğin temel eserlerini yayınlamayı” vaat edip, öte yandan “Cemevi’nin İslam’a ait bir ibadethane olmadığını” söylüyor olmasının bir çelişki olduğunu düşünenler yanılıyor. Çünkü bu kurum, evrensel laiklik ilkesi çerçevesinde kurgulanmış bir kurum olmaktan çok egemen Sünni mezhebinin duruşuna göre örgütlenmiş bulunuyor. Bu nedenle bu ülkede inanç özgürlüğünün yerleşmesi ve hoşgörünün yaygınlaşması için uygulanagelen laiklik anlayışındaki tuhaflığa daha çok vurgu yapmak ve elbette evrensel laiklik ilkesini daha çok tartışma gündemimize almak gerekiyor.

Alevilik bir realitedir
İster İslam’a içkin isterse de İslam’dan farklı bir inanç biçimi olarak algılansın, Alevilerin ibadetlerini cemevinde yaptıkları da bir realitedir. Devletin kuruluşundan beri oluşturduğu bu tuhaf laiklik konsepti, Alevi realitesinin görülmesini engelliyor. Aleviler de, fiilen cemevleri açma yoluna gidiyor ve zaman zaman siyasetçilere de kapılarını açıyor. Ama nedense solcular ve aydınlarımız, kamusal hizmetlere rengini veren bu tartışmadan uzak duruyor.
Bu tartışmalar, Alevi önderleriyle Diyanet’in “hukukçu”larına bırakılamayacak kadar önemli. Çünkü bu tartışma gündelik hayatımızı doğrudan etkiliyor. İslam dininin gereklerini yerine getirememekten yakınan İslamcıları bir yana bırakıyorum; çünkü, yakın kısa tarihimizdeki pratiklerden de anlaşılabileceği gibi, İslamcıların, “Rabbena, hep bana” demekten öte bir adım atamadıkları Kurban Bayramı sırasında ortaya çıkan görüntülere verdikleri tepkilerden daha da net bir biçimde anlaşılıyor.
Peki ya solcular ve onlarla paralel düşen aydınlar? Solcuların, toplumsal realitenin önemli parçası olan inançları ve ibadet biçimlerini görmezden gelmelerinin anlamı nedir? Sakın şu “din afyondur” meselesi olmasın? Evet öyledir; ama daha da önemlisi, din kuvvetli bir ideolojik hegemonya aracıdır ve bu aracın kendi “kırmızı çizgileri” içine döndürülmesi sağlanmadan bu ülkede kimse rahat olamaz. Aydınların bu tartışmalara katılmaktan imtina ettiklerini; çünkü Alevi olarak adlandırılmaktan korktuklarını söyleyebilirim. Korku, aydınlığın düşmanıdır; bu düşmanı yenebilmek için tartışmanın kapısını solcuların açması gerekiyor. Çünkü evrensel laiklik ilkesinin kamunun hukuk bilincinde açığa çıkması için çaba sarfetmek gerekiyor. Herkesin dini inancını serbest bir biçimde yerine getirmesinin güvencesi de budur.
Kabaca, din işlerini devlet işlerinden ayırmak olarak bilinen laikliği benimsemiş bir devletin hareket noktası, bütün dinlere ve inançlara ve elbette inançsızlara eşit mesafede durmak olmalıdır. Bu duruş, devletin kendisini dinlerden üstün görmesi anlamına gelmez; tam tersine her bir yurttaşın kendisini ait hissettiği inancın hiçbir sınırlamaya tutulmadan inancına uygun ibadet etmesini güvence altına alır.
Oysa Türkiye’de böyle olmuyor. Devlet bütün yurttaşlardan kestiği vergilerle kendi çatısı altında oluşturduğu Diyanet İşleri Başkanlığı’nı finanse ediyor. “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş” bulunuyor. Sormak gerekmez mi; peki diğer din ve inançlar ne olacak? Lozan’dan kazanılmış hakları bulunan Hristiyanların ve Yahudilerin kendi ibadethanelerini(elbette binbir güçlükle ve zaman zaman kırk dereden su getirilerek engellenmesi gerçeğini unutmadan) kurabilmeleri de olanak dahilinde olması kimseyi yanıltmasın, çünkü “haç çıkarma” gibi dini ritüellerini yerine getirmeleri bile sorun oluyor.

Laikliğinizi sevsinler
Peki ya Aleviler, Bahailer ve diğerleri? Kendilerini herhangi bir dine mensup olarak görmeyenleri saymıyorum bile… Onların kendi inançlarını yerine getirmelerinin, kendi ibadethanelerini oluşturmalarının güvencesi nerede? İşte Anayasaya da girmiş bulunan “devletin laikliği” ilkesi bu noktada açık veriyor.
Çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. Ne zaman Aleviler, inanç ve ibadet yerleriyle ilgili bir talepte bulunsalar, Devlet, bu taleplerin karşılanıp karşılanamayacağını Diyanet’e soruyor. Diyanet de kendi doğasına uygun olarak, Alevileri(üstelik herhangi bir din uzmanının dinler tarihine ilişkin yaptığı çalışmalarının sonucu oluşmuş uzmanlık görüşüne gerek duymadan, örneğin bir hukukçunun kaleme aldığı görüşle) İslam dinine çağırmaktan başka bir şey yapmıyor. Örneğin Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği, İlçe Kaymakamlığı’na başvurarak, imar planında dini alan olarak ayrılmış bulunan bir yerin cemevi yaptırılabilmesi için kendilerine tahsis edilmesini istiyor. Kaymakamlık, bu yazıyı Valilik üzerinden İçişleri Bakanlığı’na kadar iletiyor. Bakanlık da, beklendiği gibi Diyanet’e, “Çankayada yaşayan Alevi yurttaşlarımızın inançsal ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla cemevi yapılması”nın uygun olup olmadığını soruyor. Diyanet adına Süleyman Duman isimli hukuk müşaviri(dikkat edin hukuk müşaviri!), “İslam dininin ibadet yerleri cami ve mescittir” diye yanıt veriyor. Yani “olmaz” diyor!
Tam bir “kurt ve kuzu” hikayesi! Sünni İslam’ın gereklerine göre örgütlenmiş bir kuruma Sünni İslam’dan farklı bir dinsel inanış biçiminin kendi mabedini açıp açamayacağı soruluyor. Yaptığı bütün iş, Sünni İslam’ın ibadet yerleri olan camileri açmak ve oralara din görevlisi atamak olan bir kurumun, “evet, onların ibadet yerleri ve ibadet biçimleri farklıdır” demesi beklenebilir mi? Beklenemez! Nitekim Çankaya Kaymakamlığı da, Cemevi Yaptırma Derneği’ne, “28.12.2004 tarih 4858-02169 sayılı yazıları, eki DİB’nin 17.12.04 tarih ve 1773 sayılı görüşü yazılarından, cemevi benzeri yerlerin ibadet yeri kapsamında değerlendirilmesine imkan bulunmadığı anlaşıldığından, bu alanın tahsisi yapılmasının mümkün olmadığı”nı bildiriyor. Laikliği ilke olarak benimsemiş bir devletin tarzı bu mu olmalı?
2005-01-30 Radikal

HAİNLERİ TANIYALIM

0

Aleviler zorlu süreçle karşı karşıyalar. Acı olansa, Alevilerin içine sızmış, kendisini dede olarak pazarlayan kimi dedelerin bu işe soyunması.
Ocağına, Yoluna, İkrarına düşmanlarla aynı dili konuşan ve düşmanına düçar
olan kimi dedeler!

Şah Hatai
Usul erkan bilmez nadan elinden
Usul ağlar Erkan ağlar yol ağlar
Bülbülün figannı gonca gülünden
Bülbül ağlar diken ağlar gül ağlar


Şah Hatayim neler gelir dilinden
Hakikat kuşağın çözme belinden
Özün bilmez bir dervişin elinden
Hırka ağlar tığbent ağlar şal ağlar.

“Avrupa Alevi Kamuoyuna AABF KURULUŞ AMACINA
DÖNMELI” başlıklı bildiriyi okuyunca, Hatai’nin yukardaki dizeleri aklıma geldi. Açık açık yazıyorum. Bu yazıda imzası olanlar; Derviş Tur, Mürsel Kami, Abbas Akbaba, Naci Toksoy, Hüseyin Aksoy, Hamza Kurnaz, Ali Kaykı, Mustafa Özer (Eğer bu bildirinin arkasında duruyorlarsa) hepsi Şah Hatai’nin deyimiyle “Özün bilmez Dervişler” dir. Niye mi? Çok değil iki hafta önce bir TV programında, eski Genel Kurmay İstihbarat Başkan İsmail Hakkı Pekin; AABF’yi hedef alarak:
” Almanya devleti ordaki Alevileri ajan olarak yetiştiriyor, para veriyor. Bu Alevilerde İslamın dışında ve Alisiz Aleviliği savunuyorlar.
Türkiyenin gelecekte başını bu yolla ağırtacaklar.” dedi. Alevilerin alın teriyle yarattığı bu kurumlara iftira atan, yalan söyleyen ve Alevileri hedef gösteren bu zatla bu özü çürük dervişlerin yazdıkları üstüste oturuyor. Emiri nerden aldık belli oluyor. AABF’nin yanlışları, sorunları ne olursa olsun kendi içinde tartışarak halledilmesi gerekir. Tayyip’in, Diyanetin, Fetocuların, Şiilerin Alevileri yutmaya çalıştığı bir süreçte,
AABF’yi açık bir şekilde yalan ve iftiralarla üstelik bu düşmanların yöntemiyle saldırmak Yol’a hizmet mi? ihanet mi? Şah Hatai; “Güzel Pirim bir dert vermiş çekerim. Bir derdim var bin dermana değişmem.”
diyor. Aleviler yetiş ya Pirim demiş, önünde secdeye gelmiş. Niye? Onun vicdanına, ahlakına, aklına, cömertliğine, turablığına aşık olmuş, inanmış ve evet bu yüzden Hakk bilmiş Pirini. Şimdi şu yazılanlara bakalım. Bakın bu özü çürük dervişler ne diyor? ” AABF, ya Hakk-Muhammed-Ali Yoluna
hizmet edecek, ya da siyasi çekişmenin arka bahçesi kalacak.” Hem yalan hem cehalet kokan cümle. AABF’ye bağlı bütün Cemevlerinde hizmetlerin nasıl ve kimler tarafından verildiğini bunlar bilmiyorlar mı? Peki bunu yazarak bu hizmeti yapanlara hakaret etmiş olmuyorlar mı? Siyasete gelince, bu devletinAlevileri bölmek için kullandığı, ve artık para etmeyen bu yalan bunların boynunda asılı dursun. Eğer seçimlerde Alevilerin veya AABF nin almış olduğu kararlar kast ediliyorsa gidip şefleri İzzettin Doğan’a, Alevileri Maraş’ta katleden MHP’ye, Fetoya, şimdi de Tayyip’e neden pazarladığını sorsunlar?
Devam edelim,
“Biz AABF’yi yolumuza ve Pirlerimize hakaret edilmesi için kurmadık, siyasi ideolijilere hizmet için kurmadık. Inancımızı ve Kökümüzü inkar edip yok etmek için ve de bizlere küfür etmeleri için kurmadık!” Siz bu AABF’ye kurduysanız şimdi niye yoksunuz? Şu anda hizmet edenlerin bu kuruluşta emekleri yok mu? Şimdi soruyorum: Kim ya da kimler Yolumuza, Pirlerimize küfrediyor. Bu kadar ahlaksızca yalanı söyleyenlere, doğrusu söylenenler azdır bile. Size, siz ihanetçilere söylenenleri, sanki tüm dedelere söylenmiş sahtekarlığını bırakın.
Ondan bundan çaldığınız bilgilerle şiiler yazdırdığınız kitaplar, ateisttir dediğiniz insanlara Genel Kurullarda verdiğiniz madalyalar, diskoteklerde fink atma şahtekarlığıda anlınızda madalya olarak duruyor demi?
“Ocakzadelere/Taliplere çirkince saldırıyorlar.” Ben bunu Cemevler üyelerin vicdanına bırakıyorum.
“İslam dışı Alisizler” fitnesini Aleviler arasında yaymaya çalışıyorlar.” Yukarda İsmail Hakkı Pekin’nin sözlerinin tekrarı. Tayyip Erdoğan’da Avrupa Alevi Hareketini bu
Cümlelerle vuruyor. İki elde aynı silah ve bunlar bilerek ya da bilmeyerek Tayyip’in tetikçiliğini yapıyorlar.
“Dedeler artık “Soysuz,”falanca siyasi parti temsilcisi,”işbirlikçi ve ihanetçi çeteler”
Bunlar çok uyanık. Saptırmayı, çarpıtmayı, yalanı iyi beceriyorlar. Bu ihanet çetesine
yapılan eleştiriyi, verilen cevabı sanki bütün
dedelere yapılmış gibi anlatıyorlar. Hayır kardeşim biz bu güne kadar sustuk ve artık açık net size söylüyoruz. Yoksa Yol”una, İkrarına,
Örgütüne bağlı olanlara demiyoruz. Farklılığımıza gelince, içimizde tartışıyoruz, tartışacağız. Hemde sizin yazıpta uygulamadığınız “Saygı ve
edep” çerçevesinde.
Bu yazılanlar ve zamanlama tesadüf değil.
Kısaca AABF’ye deyineyim. Alman devletiye masaya oturdu. Biz Aleviyiz dediler. Siz ne istiyorsunuz dediklerinde? Biz tıpkı Hıristiyanın, Yahudinin, Müslümanın sahip olduğu hakları istiyoruz dediler. Eğer hayır biz İslamız deselerdi, gidin İslamcılar orda, onlarla halledin demezler miydi? Kafanız almaz, bilirim.

  1. Ve bu gün Almanya’da okullarda Alevi inanç
    derslerini veriyorlar.
  2. Almanya’nın bir çok eyaletinde Hak eşitliği
    anlaşmalarına imza atıyorlar
  3. Amanya’da denetleme komisyonlarında
    temsil ediliyorlar. Nasıl mı oldu? Örgütle, örgütlü güçle. Alevilerin devletle karşı karşı oturmuş olması, mühatap alınması.Tayyip’i çıldırtıyor. Peki sizlere dokunan ne?

Çünkü, Tayyip’e hizmete soyunmuşsunuz Yol’a değil. İzah edeyim:
Yıllardır bende bu hareketin içindeyim. AABF’nin yanlışları, eksiklikleri, hataları dünde olmuştur, bu günde oluyor, yarında olacak. Yapılması gereken, bu Örgütü itibarsızlaştırmadan, bölmeden, hedefinden saptırmadan demokratik anlayışı hakim kılarak, tartışarak, öğrenerek, öğreterek doğrulara ulaşmak, birliği,dirliği,kardeşliği, sevgiyi perçinlemek, Yolda can olmayı yaratmaktır. Aleviliği İslam dışın da görenlerdenim. Tartışmaya varsanız buyrun tartışalım. Ancak bilirim, iftira ve yalanlarla toplumu aldatmanın dersindesiniz. Çünkü, siz samimi olsanız AABF’ye yaptığınız eleştirilerin (Aslında küfür, yalan ve iftiralardan ibaret.)%1’ni de Cem Vakfı ve başında ki İzzettin Doğan’a yapardınız. Cem Dergisi 35. Sayısında İzzettin Doğan’a, Alevilikte Dedelik soruluyor, Sizin Reis aynen şöyle cevaplıyor: ” Bakın Dede Korkut’un; dede geldi, soy soyladı, toy toyladı.” Burda Hz. Muhammed, Ehl-i Beyt var mı? Ancak yalan ve iftiralarla kutsallarımıza saldırıyorlar diyerek toplumun içine fesat sokuyorsunuz. AABF eğer eleştirilecekse bunu benim gibi Aleviliği İslamın dışındakiler yapmalı. Niye mi? Okullarda Alevilik dersi müfredatına bakın, inanç kurumlarında Evlilik, Hakka yürüme Erkanlarına bakın, yapılan tüm Cemlere bakın, sizi gidi zalim, yalancı, iftiracılar. Sizin anlattıklarınızdan farkı ne? Biz Alevi düşmanlarını sevindirmemek için susuyoruz, biz örgüt zarar görmesin, birliğimiz darbelenmesin diye susuyoruz. Sizse kusuyorsunuz, utanmadan da Kutsalımıza, Yol’muza saldırılıyor yalanıyla Alevilerin içine fitne sokuyorsunuz. Daha ağır yazabilirim. Haddinizi bilin, Bizi daha radikal yazmak zorundan bırakmayın Ya; Devletin, Fetonun, Şiilerin tuzağından kendinizi kurtarırsınız, ya da o gemide birlikte olursunuz. Bu topraklar, bu Yol çok Hınzır Paşalar gördü, yılmadı, teslim olmadı, diz çökmedi, yezite duçar olmadı, olmayacak

Aşk ile.

Metin Mat

İsmail Engin. Türkiye’de ‘İnanç Coğrafyası’ Çalışmalarına Kısa Bir Bakış

0

Türkiye’de “İnanç Coğrafyası”na ilişkin demografik veriler zaman zaman merak edilmiş ve buna yönelik veri tabanı oluşturma çabaları görülmüştür. Bu çabalar Osmanlı döneminde de yabancı seyyahlar aracılığıyla vardı. Ancak, McCarthy bu meyanda Osmanlı’nın özellikle İslamiyet içindeki farklılıkları kaydetmekten kaçındığını ve istatistiksel olarak bütün Müslümanları bir grupta toplayarak gösterme yoluna gittiğini gayrimüslimleri Rum, Ermeni, Yahudi veya Rum Ortodoks, Ermeni Gregoryen, Katolik, Protestan gibi sınıflandırdığını vurgulamaktadır.
Müslümanlar içindeki farklılıklar gözetilerek Sünni, Alevi ve Şii nüfusun kaydedilme çalışmaları, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı coğrafyasını gezen yabancı seyyahların gezi raporlarıyla ortaya çıkmıştır. Bunlar bilhassa belirli bölge veya yöreyi kapsamaktaydı. Cumhuriyet döneminde önceleri Anadolu, ardından da Türkiye geneline yönelik “inanç coğrafyası”yla ilgili veri tabanlarını “genellemeler” oluşturmaktadır. Burada özellikle Alevi nüfusa yönelik olanlar kaydedilmelidir. Ardından akademik analizler amacıyla yapılan ve belli yerleşim yerlerini veya birimlerini doğrudan konu edinen monografilerde daha ziyade İslamiyet içindeki farklılıkların demografik yapıya yansımaları doğrudan konu edinilmese de not edilmiştir.
Bu monografilerdeki veri tabanının güncelleştirilmesi bugün için hane halkı büyüklüğü, doğum – ölüm oranları, nüfus piramidindeki ve nüfus hareketlerindeki olası değişikliklerin ortaya konulması için karşılaştırmalar yapılması olanağını sunabilir. Ancak, hızlı kentleşme ve özellikle de demografik yapının yer değiştirmesini içeren göçler (iç ve dış göçler) bunu bugün için metodolojik anlamda sorunlu kılmaktadır.
Yine Cumhuriyet dönemindeki ilk nüfus sayımının 1927’de yapıldığı ve o günden bugüne deggin Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Musevilik dışında dini veriler içermediği de söylenmelidir. Genel Nüfus Sayımlarının Hıristiyanlar için Katolik, Ortodoks, Protestan, Gregoryen vb. mezhep isimlerine yönelik sınıflamaları içerdiği; Müslümanlar, Museviler ve diğer din mensupları içinse sadece “din ismine” yönelik verileri içerdiği belirtilmelidir.


Bununla birlikte, Müslüman nüfus arasındaki farklılıkları demografik olarak veri tabanı oluşturacak bir şekilde veren konuyla ilgili ilk resmi verilere 1960’lardan itibaren önceleri İmar ve İskan Bakanlığı sonraları da Köy İşleri Bakanlığı’nın yayınladığı kimi kitaplarda rastlanmaktadır. “Köy Envanter Etüdlerine Göre …” başlığıyla yayınlanan bu bakanlık yapıtlarında din ve mezhep bakımından köy adetlerinin yer aldığı din durumu “İslam”, “Hıristiyan”, “Hanefi”, “Şafii”, “Caferi” ve “Alevi” kısımlarına ayrılan tablolarla >>Bingöl<< (1962), >>Muş<< (1964), >>Van<< (1964), >>Bitlis<< (1964), >>Ağrı<< (1965), >>Mardin<< (1966) gibi iller bazında veri tabanı oluşturacak şekilde verilmektedir.
Ardından 1989 yılında Almanya’da Peter Alfrod Andrews tarafından yayınlanan “Ethnic Groups in the Republic of Turkey” (656 S.) adlı kapsamlı bir çalışmada etnik ve dini grupların nüfusları ve yaşadığı coğrafya coğrafi koordinatlarını da kapsayan bir şekilde veri tabanı oluşturuldu. Etnik grupların içerisinde dini farklılıklar da gözetilerek hazırlanan bu çalışma da yerel ağızla bazı gruplara verilen isimleri farklı bir grup şeklinde algılanması ve onun yanı sıra zamanda sıçramalar yapması, yani nüfusun yapısındaki göçlerle oluşan değişmelerin göz önünde bulundurulmaması nedeniyle temel metodolojik problemleri içermektedir.
Hemen onun ardından Prof. Şaban Kuzgun tarafından Malatya İnönü Üniversitesi ve Elazığ Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitülerinde başlatılan “İnanç Coğrafyası” projesi dahilinde, belirli yerleşim yerleri, sözgelimi Aydın, Urfa, Erzurum, Çorum, Kahramanmaraş, Mardin, Erzincan, Malatya, Hatay, Sıvas vb. illeri inanç örüntüsü kapsamında sözü edilen öğretim üyesi danışmanlığında “akademik tez” olarak yüksek lisans ve doktora öğrencileri tarafından konu edinildi.
Ana hatlarıyla bakıldığında inanç açısından farklılaşmaların bariz bir şekilde olduğu ve gerek Osmanlı ve gerekse Cumhuriyet döneminde inanç farklılaşması nedeniyle sorunların ve zaman zaman da çatışmaların yaşandığı; bununla birlikte Lozan Antlaşması’nda çerçevesi çizilen gayrimüslim “azınlıkların” da yoğun olduğu illeri kapsayan bu çalışmalar, her ne kadar “alan araştırması” olarak sunulduysa da içerdiği veriler açısından tartışmalıdır. Zira, daha önceki “Köy Envanter Etüdlerine Göre …” başlığıyla ilgili bakanlık tarafından sunulan resmî veri tabanıyla söz konusu çalışmaların verileri karşılaştırıldığında, oldukça önemli farklılıkların görüldüğü ortaya çıkmaktadır. Kuzgun’un yönettiği bu “akademik” çalışmaların verileri, Genel Nüfus Sayımları ve dolayısıyla saptanan demografik hareketlerden, değişmelerden, dönüşümlerden ve gelişimlerden nasiplenmemiş görünmektedir. Özellikle kent ortamında nüfusun inanç eğilimlerinin belirlenmesinin zorluklarının nasıl aşıldığı metodolojik önemli bir problem olarak karşımızda durmaktadır.
Özetle, Türkiye koşullarında “inanç coğrafyası”nın belirlenebilmesi zordur. Bundan da öte bu çalışmalardaki metodolojik problemlerin aşılabilmesi sorunludur. Bundan da öte, bu tür çalışmaların bugünkü koşullarda yarar sağlamayacağı düşüncesindeyiz. Toplumun düzeyi ve gelişme ivmesi bu tür çalışmaları henüz sindirebilecek durumda da değildir. Bu tür çalışmalar şu an için olası “çatışma ortamları”na zemin hazırlayabilir.
26.07.2004 Aleviyol

İsmail Onarlıİmam Cafer-i Sadık ve Alevi sırrı (illegalite-takiye-gizlilik)

0
  • 16.yüzyıldan bu güne dek İslamiyetin temel yorumsal kollarını ve bölgelerde hayatiyet kazananları şöyle sıralayabiliriz:
  • 1.Sünnilik: Özellikle resmi ideoloji olan 4 mezhep, Arap yorumudur.
  • 2.Şiilik: İmamiye-Caferi Mezhepi: Fars-İran yorumudur.
  • 3.İsmaililik: Hint-Pakistan yorumudur.
  • 4.Alevilik: Anadolu ve Türkmen yorumudur.
    Bu yorumlar birbirinin içine grift olarak geçimli olduğu için sınırlarını çizmek oldukça zordur, hatta imkansız gibi bir şeydir. Bu nedenle işin içinden çıkabilmek amacıyla, Alevi müştehitleri kendi öğretileri için, “yol bir sürek binbir” demişlerdir.
    a) Alevi kuramcısı olarak kabul edilen 6. İmam, Muhammed Bakır (677-733/4) oğlu Abu Abdullah Cafer-i Sadık (699-765), öğretisini yaymak ve siyasi bir organizasyon için; ketum insanlardan oluşan illegal / gizli bir örgütü kurar. O dönemde İmam Cafer “Takiye Öğretisi” denen bu eğiıim ve öğretim sayesinde Alevilik hayat bulmuştur. Bu gizlilik sistemi ve kavramı / terimi süreç içinde Sünnilerce iki yüzlülük anlamında kullanıldığı için, Anadolu’da Hacı Bektaş-ı Veli 13. yüzyılda Aleviliği yeniden yapılandırırken gizlenme sistemine “Bektaşî Sırrı” olarak adlandırmıştır. Günümüzde, özellikle 1987 sonrası bu sır farş olmuştur. Şimdi bu sırrın içeriğini Aleviler öneri, sorun olarak gündeme getirerek ilgililerin çözmesini istemektedirler.
    b) Solcu bozuntusu bir yazar Alevi Ozanlarının “kul” takısını mahlas olarak aldıkları için, kölelikle karıştırarak eleştirmişti. Buna yanıt rahmetli Nejat Birdoğan vererek, salyalı ağzı bir kemikle kapatmıştı. Şimdi ise, “Cafer Sadık’ın Takiye Öğretisi”nin ne anlama geldiğini bilmeden, tarih bilgisi ve metodolojiden yoksun birisi tarafından eleştiriliyor.

  • Kelimeler zaman içinde evrim geçirerek değişik anlamlara gelebilir. “Takiye-Şeriat-Cihat” kelimeleri bugün Siyasi İslamcılar tarafından kendilerine özgü bir terim olarak kullanıyorlar ki, bu durum bizleri yanıltmasın!…
    c) Cafer Sadık’ın Medine’deki evi, o dönemde gerçek bir akademik okul olarak işlevseldi. Burada, fıkıh, hadis, felsefe, kutsal kitapların yorumları, teoloji, astronomi, matematik, edebiyat, vb. gibi dersler verilmekteydi. Cafer Sadık’ın Medine’de İslam ideolojisine göre kurduğu okul, Hz. Muhammed’in 622 yılında Medine’de kurduğu bizzat öğretmenlik yaptığı “Suffa Okulu”dan sonra İslamın önemli bir üniversitesiydi. Medine’de çoğulcu düşüncelerin toplanması, edebiyat ve bilimin gelişip serpilmesine büyük hız kazandırmıştı. Burada yaratılmış ve alışık olunmayan bir zihinsel etkinlik akımı diğer İslam kentlerine doğru aktı ve bu akım Müslümanlar arasında felsefi eğilimlerin / ekollerin gelişmesine öncülük etmiştir.
    d) Cafer Sadık, Kerbela olayından (10 Ekim 680) sonra ortodoks bir karakterle Sünni iktidarlara siyasi muhalefet olan Şiilik inancına batıni ve felsefi yorumları kucaklayan akılcılığı kattı. Babası İmam Bakır ile başlayan bu akım yeraltında güçleniyordu, proto-Alevilik kümeleşmeleri oluşmuştu. İmam Cafer Sadık bu gizli Batıni Şiiler ya da Proto-Aleviler diyebileceğimiz kümeleşmelerle gizli ilişkilerini örtmek ve aynı zamanda Ehlibeyt ve İmam soyunun ortadan kaldırılmasını önlemek için Abbasi yönetimiyle iyi geçinme yolunu seçti. Bunu da babasından öğrendiği takıye öğretisini geliştirerek başarabildi. Bu sayede Akademisinde çalışmalarını sürdürüp adları bugüne değin yaşayan çok din ve bilim adamı yetiştirdi.

    f) Alevilerin ve Oniki İmamcı Şiilerin yedinci İmamı, Musa-ı Kazım (ölm. 799)’ın ardılı oğlu 8. İmam Ali Rıza Horasani (ölm. 818) idi. Onu 9. İmam Muhammed Taki (ölm. 220/835) ve 10. İmam Ali âl-Naki (ölm. H.254/M.868) izledi. Ali Naki’nin oğlu Hasan el-Askeri (ölm. 260/874) Nargis Hatun adında bir Hıristiyan köle kızla (cariye) evlenmişti. Bu durumda gösteriyor ki bir Alevi başka inançtan bir insanla evlenebilir.
    g) İsmaili mezhebi geleneğine göre: İsmail’in birkaç kere babası Cafer Sadık tarafından kendi ardılı / halefisi olduğu bildirimi yapılmıştır. İsmaililer yedi imama inanırlar. İsmaili mezhebinde yedi merhale ve yedi makam vardır. Her şey nerdeyse yedi sayısına bağlanmıştır. 7. İmam İsmail 775 yılında Salami’da Hakk’a yürür ve İmamlık makamını oğlu Muhammed’e vasiyet eder.
    h) “Kur’an-ı Kerim’ ın bir zahıri (dışsal görünüşü), bir de batıni anlamlar içinde gizli bir derinliği vardır. Sırasında bu esoteric (batıni, içsel) anlamı içiçe gizlenmiş, yedi gizli anlamıda içinde taşır” diyen, İmam Cafer; cifr ilmi (ya da Cifr yöntemi) “harfler bilimi” denen ve ebcet cetveline göre rakam ve simgelerle yorum yapar. İslam Düşünürlerince çok tartışılan bir konu olan bu yöntem bugünde gündemimizdedir. Bu öğretisiyle İmam Cafer, Aleviliğin içinde olan Hurifiliğinde öncü-kurucusu sayılanmaktadır.
    ı) Bilim adamımı kişiliğiyle Cafer Sadık’ın yetiştirdiği öğrenciler bugün bir çok bilim dalında kurucusu sayılmaktadır.
    j) Bilime deneysel yöntemi sokan Cafer Sadık yetiştirdiği öğrenciler vasıtasıyla beceri alanında da bir çok hususu kanıtlamıştır.
    k) İsmaili mezhebi görüşü; İmam Musa Kazım çizgisinin Hasan al-Askari ile bitiği üzerinedir ki, biz bu görüşe katılmıyoruz. Belgelere göre bir Musa Kazım soylu olarak, o çizgin devamcısı ülkemizde binlerle ifade edilen bir sayıda seyyid ve seyyide vardır. Bunun dışında ayrıca yolak olarak milyonlarca talip kitlesi vardır.
    m) Emevi-Abbasi döneminde yok olmak üzere olan, Alevi öğretisini Cafer Sadık yaşama geçirerek, misyoner öğrencileri vasıtasıyla yaygınlaştırmıştır.
    Sonuç olarak: Bazı Sünni Düşünürler, Şiiler, İsmaililer ve Aleviler; İmam Cafer’in öğretisinin kendilerine uygun gelen yanını öne çıkararak almaktalar, ya da öyle anlamakta ve algılamaktadırlar, öbürlerini ise reddetmektedirler. Halbuki öğretiyi bir bütün olarak ele alıp dönemin koşularına göre değerlendirerek incelemek gerekir kanısındayım…
    Aleviyol, 13.12.2003
    Yorum

    İsmail Kaygusuzİmam Ali nin Bilimsel Kişiliği Üzerine

    0

    “Kişi insanlar arasında aklıyla yaşar, bilim ve tecrübeleri aklıyla edindiği gibi.”
    “Bilim elde etmek için istekli ve araştırıcı ol.”
    “Ben devranın bilginiyim, öyleki (onun) anası-babası gibiyim.”

    Bu sözleri İmam Ali’ye ait olduğu bilinen Ali Divanı’dan (Hazreti Emir Ali İbn-i Ubu Talib, Hazreti Ali Divanı, Arapça Çeviri:Vedat Atila, İstanbul-1990, nos. 164,1390,1405) derledik. Bilimin ve deneyimlerin akıl yoluyla elde edilebileceğini söylerken Ali, aynı zamanda iki koşul ileri sürüyor: İstekli ve araştırıcı olmak! Bu iki sözcük, öğrenmenin, eğitim-öğretimin psikolojik ve çevresel koşullarıyla birlikte yöntemlerini de kapsıyor. Üzerinde sayfalarca açıklamalar yapılabilir. Bir düşünen kişi; aklıyla hareket eden, sorgulayarak yargıya varan, soyutlamayı başaran bir kuramcı, kavramlar geliştirir, yorumlar açıklamalar gerektiren özlü sözler söyler ve önermelerde bulunabilir. Bugün İmam Ali’yi, Muaviye’nin ona lanetle başlattığı Emevi anlayışını günümüzde sürdüren Suudi Vahhabileri gibi değerlendirip küçümseyen ve Halife Osman’dan (644-656) sonra beş yıl kadar İslam imparatorluğunu yönetmiş başarısız , sıradan bir halife olarak görenlerle; bilgeliği, erdemleriyle birlikte bilginliği ve bilimsel düşüncelerinden habersiz ve onu sadece doğaüstü güçleri ve kerametleriyle yüceltenler bizim gözümüzde aynıdır. Ali zamanının bilginiydi; Peygamberin ölümünden itibaren “Ali bilim şehrinin kapısı” değil, kendisiydi. Zaten o, alçak gönüllülüğe gerek duymadan “ben devranın( dönemin, zamanın) bilginiyim” diyor. Üstelik bir bilgin, bir alim olarak zamanın ebeveyni, yani ana-babasıdır; öyle söylüyor. Ana-baba çocuklarını korur-kollar, eğitip-yetiştirir, iyiye doğruya yönlendirir. Öyleyse zaman ve o zamanı yaşayanlar, bilginlerin koruması altında olmalı ve onlar yönlendirip yönetmelidir. İmam Ali, ben bir bilgin olarak devranın (zamanın) anası-babasıyım, derken bunları söylemiş olmuyor mu?
    Aşağıda, Ali üzerinde yapmakta olduğumuz çalışmadan bir bölüm olan, onun bilimsel kişiliği ve kuramcılığı üzerine kısa bir bakış bulacaksınız. Yazının önemli bir kısmında, başta www.ismaili.net olmak üzere, İslam bilginleri, İmamlar,Ehlibeyt ve Şiilik hakkında bilgiler, araştırma yazıları, makaleler yüklenmiş web sitelerinden yararlanıldı.

    1. İmam Ali’nin Bilimsel Kişiliği ve Kuramcılığına Kısa Bakış
      Ali bin Abu Talib’in(600-661) erdemlerinin ve niteliklerinin bir portresini çizmek kolay değildir, zira o bilginin kaynağı ve bir erdemler örneğiydi. Gerçekten o, bir canlı bilgi ansiklopedisiydi. Bütün tanınmış sufiler batini (esoteric) bağlarını Ali’ye götürürler.
      Abu Nasr Abdullah Sarraj “Kitab al-Luma fi’t-Tasawwuf” (yayımlayan: Nicholson, London, 1914, s. 129) kitabında; Junaid Baghdadi’ye (ö. 910) batıni alanda Ali’nin bilgisi sorulduğu zaman,
      “Savaşlarda daha az görevli olsaydı, Ali’nin bizim batıni şeyler üzerinde bildiklerimize çok daha büyük katkısı olabilirdi, çünkü o, kendisine ilm al-ladunni (doğrudan Tanrıdan gelen ruhsal bilgi, gizli ilim) bağışlanmış biriydi” diye yazmaktadır.
      Ali, yandaşlarına İslamın, kendi nesnelliği içinde düşünce ile uyum sağlayan, ayrıca kendi yasakları ve buyruklarında da doğa ile anlaşan tek din olduğunu öğretti. İslamın din alanında yarattığı büyük devrim, açıkça aklın üstünlüğünü kabullendiği tutumuyla canlılık kanzandı. Ali insanları akıl ve düşüncenin üstünlüğünü kabul etmeye çağırdı ve onları doğal olaylar üzerinde düşünmeye ve tartışmaya yönlendirdi. Ali’ye göre İslam, herşeyden önce aklın dinidir; kör bir inanç yolu değildir ve bu nedenle mensuplarının, içsel kavrayışa sahip olurken düşünceyi, yeterliliği ve aklı kullanmalarını talebeder; ancak böylece onlar daima adalet ve gerçeğe ilişkin öğretilenler gereğince hareket edebilir ve sağlam bir karakter sahibi olabilirlerdi. Bunlardan dolayı Ali, çeşitli söylev ve konuşmaları aracılığıyla bilimin değerini yüceltti. Onun eğitim ilişkilerinden, bilginin bütün dalları kapladığı ve dinsel bilgiyle sınırlı olmadığı, buna karşılık Araplar’ın sadece teolojinin sınırları içinde durmuş oldukları anlamı çıkmaktadır.
      Ali’nin, öğrencisi Abdul Aswad al-Aulai aracılığıyla Arab grameri çalışmalarını kurucusu ve doğru Kuran okuma yönteminin yaratıcısı olduğu bilinmektedir. Ali’nin çalışmaları, Sharif al-Razi Zul Hussain Muhammad bin Hussain bin Musa al-Musawi (ö. 408/1015) tarafından, “Nahjul Balagha” (Güzel konuşma yöntemi) adıyla çok geniş bir özet (compendium) içinde toplanmıştır. Bu onun, konuşmaları-vaazları, mektupları, tartışmaları, öğütleri, tavsiyeleri; ceza, sivil ve ticari hukuk sistemlerine ilişkin hükümleri, mali ve ekonomiksorunlar için çözüm önerileri antolojisidir; kitap ahlak, bilim, teoloji ve felsefe üzerinde yazılan en erken İslami örneği temsil etmektedir. Kendi özgün dokunulmazlığı içinde yapıt, Şiiler tarafından Kuran’dan sonra ikinci derecede saygı görür.
      Onun tartışma konularını incelediğimiz zaman, 1300 yılı aşkın zaman önceki birçok çağdaş bilim kuramlarının Ali tarafından ortaya atılmış olduğunu göreceğiz. 9.yüzyıl yazarlarından Şeyh Ali bin İbrahim al-Kummi “Wassaffat”da, bir keresinde dolunaylı bir gecede Ali’nin şöyle söylediğini yazmakta:
      “Gökyüzünde gördüğünüz yıldızlar, onların hepsi bizim dünyamızın şehirleri gibi şehirleri vardır.Her kent dikey doğrultuda bir ışık ışınıyla(huzmesiyle) bağlıdır ve bu dik çizginin uzunluğu, gökyüzündeki iki yüz elli yıllık bir yolculuğun uzaklığına eşittir.”
      Fransız bilim adamı Monsieur Xion bu sözlerden öylesine etkilenmişti ki, şunları ifade etmek zorunda kaldı:
      “Bin yıl önce herhangi bir araca ve gerece başvurmaksızın böyle bir bilgiyi veren bir kişi, sadece bir insan gözü ya da zihnine sahibolamaz, fakat o Tanrısal bilgiye sahip olmuş olmalı; böyle bir dinsel rehber ve öndere sahip İslam gerçekten göksel bir din olmalıdır. Ki bu din, onun kurucusuna ardıl olan kişinin, insanüstü akıl ve bilgiye sahip olduğu gerçeğiyle kanıtlanmış (olarak) duruyor.”
      Rivayet edilmektedir ki Ali, Mısırlı astrolog Sarsafil’e şu soruyu sormuş: “Söyle bana, Venus yıldızının uydular (tawabi) ve sabit yıldızlarla (jawami) ilişkisi nedir?” Sarsafil, sadece Grek astronomisini bildiği için yanıt verememişti. Uydular için Arapça tawabi sözcüğü kullanılır ve “izleyenler” anlamındadır. Gerçekten de bir uydu, gezegenin çevresini dolaşan bir “izleyen-takibeden”dir. Benzer biçimde, sabit yıldızlar için kullanılan jawami sözcüğü “biraraya getiren-toplayan ve birarada olanlar” anlamındadır ve gerçekten güneş ya da bir sabit yıldız, biraraya toplanıp çevresinde dönen bütün gezegenleri korur. Ali’nin bu terminolijileri ne denli doğruydu?
      Bir kere bir kişi Ali’ye sordu:
      “Yer ile güneş arasındaki uzaklık ne kadardır?” Ali yanıtladı:
      “Bir atın gece gündüz ara vermeden yeryüzünden güneşe doğru koştuğunu farzet; onun güneşe ulaşması için tam 500 yıl geçerdi.”
      Bunun hesabı yapılırken, bir Arap atının satte normal olarak 22 mil hızla koştuğu bilinmiş olmalıydı. Böylece at 500 yıl içinde, güneş ile dünya arasındaki uzaklığı belirten 95,040,000 mil yol alacaktı. Anımsanmalıdır ki, güneş ile dünya arasındaki aynı uzaklık Rönesans döneminde Avrupa’da genel olarak kabul gördü.
      Batılı bilim adamları, başka bir düşünce çerçevesinde 18.yüzyılda aynı uzaklığı ortaya çıkarmışlardı. Dünyadan saatte 10 000 mil hızla uçan bir jet uçağı 11 yılda güneşe ulaşabilir. Bu yöntem dahi uzaklığın 95,040,000 mil olduğunu göstermektedir (bkz. “The Book of Knowledge” edt. E.V. McLoughlin, New York, 1910). Çağdaş bilim gösteriyor ki, yeryüzünün güneşe en yakın olduğu Ocak başlarında yerden uzaklık 91,400,000 mil ve en uzak olduğu Temmuz ayında bu uzaklık 95,040,000 mil olmaktadır. Öyleyse o kişi, yukarıdaki soruyu Ali’ye, büyük olasılıkla Temmuz ayında sormuş olmalıydı.
      Philip K. Hitti “History of the Arabs” (London, 1949, s. 183) kitabında diyor ki:
      “Savaşırken yiğit, danışırken zeki, konuşurken akıcı ve anlaşılır, dostlarına karşı dürüst, düşmanlarına alicenap olan Ali; hem İslam yiğitliğinin (şövalyeliğinin) tek örneği hem de adının çevresinde şiirler, atasözleri, kısa dinsel özlü sözler ve sayısız erdem ve yiğitlik öyküleri (anecdots)) anlatılan Arap geleneğinin Süleymanı oldu.”
      William Muir, Ali’nin hayranlarından biriydi ve “The Caliphate, its Rise, and Fall” (London, 1924, s. 288) yapıtında şunları yazıyor:
      “Ali’nin karakterinde övülecek ve saygı duyulacak pek çok şey vardır. Ayaklarına kapanmış (teslim) olan Basra kentine, cömertçe bir sabırla çok kibar ve hayırsever davrandı. Sürekli entrikalar ve acımasız isyanlarla onun sabrını taşırmış olan fanatiklere karşı öcalma duygusu göstermedi.”
      Ali İbn Abu Talib’in Ali Divanı’ndaki(No.1197) “ kim benden birşey için yardım isterse, yıldız kayması hızıyla ona koşarım” sözü acaba sadece onun büyük cömertliğini, yardımseverliğini mi gösteriyor? Ya da kendisinden yardım isteyenlere, Ali olabilecek en büyük hızla yardım ettiğini mi anlatıyor? Zahiri (dışsal) anlamda bu söz iki açıklamayı da kapsar. Ama Ali’ye inananlar, ona “Ali evvel Ali ahir, Ali batın Ali zahir”diyen Alevi toplumu tarafından batıni (içsel, mecazi) anlamda şöyle anlaşılır: Ali nerede çağrılırsa orada hazır ve nazırdır; sıtk-ı bütün olarak, yani kalpten inanarak, “ya Ali medet!” derseniz, anında imdadınıza yetişir.

    İmam Ali, kendisini yardıma çağıranların yardımına koşmasındaki hızının ölçüsünü, dörtnala koşan
    Arap atının ya da yaydan çıkan okun hızına neden benzetmemiş de, bir anda yanıp sönen yıldızkayması ışığına benzetiyor? Acaba o, saniyede 312 500 km.olarak hesaplanan ışık hızının ilk habercisi miydi? Yukarıdaki örneklemeler de gözönüne alarak söylersek, bir başka deyişle ışık hızının ilk kuramcısı Ali olamaz mı?
    Son olarak aşağıda birkaç batılı yazarın daha Ali hakkındaki görüşlerini vermek istiyoruz:
    R.A. Nicholson, “A Literary History of the Arabs”, Cambridge, 1953, s. 191:
    “O cesur bir savaşçı, akıllı bir danışman, dürüst bir dost ve alicenap bir düşman idi. Şiirde ve düzgün konuşmada en ilerideydi; dizeleri ve sözleri -onlardan ancak bazılarının aslına uygun olduğu düşünülmesine rağmen-, Doğu Muhammedileri arasında çok meşhurdur.”
    Charles Mills, “A History of Muhammadanism”, London, 1817, s. 84:
    “Haşimi ailesinin başı Peygamber’in damadı ve kuzeni olarak Ali’nin, Muhammed’in ölümü üzerine hemen halifeliğe geçirilmemiş olması açıkça inanılmaz ve takdir edilemez bir durumdur. Onun doğuşu dahil evliliğinin avantajına, Muhammed’in yakın dostluğu, en önde gelen sahabiliği de eklenmişti. Abu Talib oğlu Ali İslamı ilk kabul edenlerin başında geliyordu ve Muhammed’in, kendisine Musa’nın Harun’u kadar yakın olduğunu söyleyecek kadar da gözdesiydi. Onu, bir hatip olarak başarısı ve bir savaşçı olarak yiğitliği bir millete sunmuştu. Ali’nin içindeki kararlı cesareti erdem, belagatı (güzel konuşması) ise akıldı, bilgiydi.”
    Dr. Andrew Crichton, “History of Arabia and its People”, London, 1852, s. 307:
    “Bu prens (Ali), bir ozanın, bir hatip ve bir askerin yeteneklerini birleştirip, üzerinde toplamıştı; zira o kendi ilgi alanlarında en cesur ve en güzel konuşan kişiydi. Ockley tarafından İngilizceye çevrilmiş olan Ali’nin 169 özdeyiş ya da ahlak kuralları; onun aklından, ilim ve irfanından bir anıt olarak kolleksiyonunda hala ayakta duruyor.”
    Thomas Carlyle de “Heroes and Hero-worship” (London, 1850, s. 77) kitabında şöyle yazıyordu:
    “…bu genç Ali’ye gelince, kimse ona sevmek dışında birşey yapamaz.. Onun kendisinin gösterdiği gibi zamanının ve sonraki zamanların, sevgi ve cesaret dolu, yüce ve çok akıllı bir yaratığıydı. Hristiyan şövalyeliğininin gerçek ve incelik içeren sevgi değerlendirmesi ile, ondaki şövalyelik tam bir arslan cesaretiydi …”
    Halifeliği dönemindeki iç çatışmalara, savaşlar ve çeşitli anlaşmazlıklara rağmen, Ali devlet içinde birçok reformlar yaptı. İlk kez o, toprak sahibi köylülerden yıllık arazi vergisi almayı uyguladı. Ticaretini at üzerinde (gezginci çerçi ticareti?) yapanları vergiden muhaf tuttu. İlk kez o, devletin gelir kaynağına ormanları da dahil etti ve onlar üzerine zorunlu vergi getirdi. Ayrıca yoksullar için, kendine özgü bir “fakirlere yardım vergisi” koydu. Yargıçlar için İslam yasalarını (Şeri hükümleri) bir sisteme bağladı. Devlet sınırları içinde taş kırıkları (mıcır) dökerek ilk stabilize yollar yapan Ali oldu ve tanınmış Astkhar kalesi gibi bazı kaleler yaptırdı. Orduyu yeniden organize etti ve çeşitli yerlerde askeri karakollar kurdu. Ayrıca Fırat ırmağı üzerinde ilk kez o sağlam bir köprü yaptırdı.
    Ali’nin halifelik yılları aynı zamanda eğitim düzeyinin çok yükseldiği dönem olarak bilinir. Ali eğitim-öğretimi kendi koruması altına almış olan ilk halife idi. Bunun sonucu olarak, Küfe’de okuyan 2000 civarında öğrenciye devlet hazinesinden karşılıksız burs vermişti.
    Yazıya, gerçekten tamamlanmasına katkısı olacağına inandığımız, kısa bir bölüm daha eklemek istiyoruz. Bu, “Görmediğim Tanrıya Tapmam” (Alev Yayınları, İstanbul 1996, s.125-128) kitabımızın “İmam Ali’nin akıl ve gönül penceresinden Derviş Baba’nın gördükleri” bölümünden birinci kısım olacak. Derviş Baba, Ali’nin aşağıdaki sözlerini yedi kıtalık bir şiirle yorumlamaktadır :

    1. Ali’nin Siyaset Felsefesi: “Utançtır Yoksulu Ezmek, Ona Zulmetmek…”

    38- Dünya her zaman iki karşıt halde bulunur; biri yokluk ve
    yoksulluk, diğeri bolluk ve rahatlık..
    77- Malı yalnızca kendin için kazanılmış olarak düşünme, Allahın
    senden kuvvetli olduğunu unutma ondan kork ve malını paylaş.
    677- Utançtır insana, evinde serilip yatarken komşusunun üstsüz başsız
    bükülerek açlıktan (kıvrılıp) yatması.
    467- Nasıl bir hastalıktır, sen evinde tok yatarsın etrafında deriyi
    kemirmeğe hasret yürekler varken.
    1187- Benim evim gelen herkesin kendi ortamıdır, kilerimiz yiyecek
    alana açıktır.
    1188- Bütün varımızı sunarız, sadece ekmek ve sirke olsa da.
    24- Geçim sağlama isteği, beklemekle elde edilmez.Ama sen de
    susuzluğunun giderilmesi için kovanı kuyuya göndermelisin.
    25- Gün be gün kova sana suyla gelecektir. Çamuru çok suyu az da olsa
    su getirecektir.
    1184- İnsanlar bana diyor ki çalışıp kazanmak utançtır. Dedim ki utanç
    çalışmayıp hazır yemektir.
    26- Çok kimse çalışıp çabaladığı halde zenginliğe ulaşamazken, bir
    diğeri hiç çaba harcamadan zengin olmuştur.
    27- Ve hiç durmadan mal üstüne mal topladılar
    366- Kişiyi ev barındırır, hırkası üstünü ayıbını örter;
    ölmeyecek (gereksinimi) kadar yemek yetmez mi insana?
    129- Geçimini doğruluk kapılarından iste, kat kat artarak gelecektir.
    149- Geçimini şerefsizlikle elde etmeyi isteme. Nefsini yükselt düşük
    isteklerden.
    157- Mal noksanlığı- kişinin zengin olmaması- aklın yetersizliğine
    yorumlanır, zeka fışkırsa da ahmak kabul edilir.
    1168-(Oysa) malı çok olmasa da saygın kılabilir kendini kişi, nice
    zengin insan vardır ki zenginliğiyle zelildir (kişilik yoksunudur).
    678- Utançtır yoksulu ezmek, ona zulmetmek…
    164- Kişi insanlar arasında aklıyla yaşar, bilim ve tecrübeleri
    aklıyla edindiği gibi.
    ( Hazreti Emir Ali İbn-i Ubu Talib, Hazreti Ali Divanı,
    Arapça Çeviri Vedat Atila, İstanbul-1990)
    “Bir gün Tanrı arslanı Ali keremullahı vecheye (iki yüzü Hakka dönük) sordular: Tanrıyı görürü müsün ki taparsın? Ali eder: ‘Görmesem tapmayıdım(tapmaz idim)”1

    Ali’m Sen Alimsin

    Ali’m sen alimsin biz bilmiyoruz
    Gizemine akıl erdirmiyoruz
    Dinsel dünyada görüşün nesnel
    Sen maddeciymişsin biz görmüyoruz

    “Dünyada karşıtlık var” ne demektir
    Açıkça diyalektik düşünmektir
    Dilindeki “akıl, bilim, emektir”
    Sosyalistmişsin de biz görmüyoruz

    Sözün açık yorumlamak gerekmez
    Tok olan varlıklı açları görmez
    Emek sömürücü seni hiç sevmez
    “Paylaş” demeni hiç düşünmüyoruz

    “Kişinin barınacak evi olsun”
    “Giyecek hırkası devliği olsun”
    Yani ihtiyacı kadar pay alsın
    Demek komünistsin de görmüyoruz 2

    Emek sermay’ çelişkisin görmüşsün
    “Varlık şerefle sağlanmaz” demişsin
    Aklı öne alıp bilg’üretmişsin
    Sen bir öğretmensin biz görmüyoruz

    Ali’m sen Tanrıyı insanda gördün
    Onu “görmeseydim ben tapmam” derdin
    İnsana sen Tanrı değeri verdin
    Evvel ahir sensin biz görmüyoruz

    Peygamber “bilimin kapısı” dedi
    Övdü seni kızı Fatma’yı verdi
    Derviş Baba ya Ali meded! dedi
    Sen aramızdasın biz görmüyoruz


    1 Kaynaklar: Hacı Bektaş Veli, Makalat, Haz. Sefer Aytekin, Emek Basım Yayımevi: İstanbul, 1954, s.73; Shihabaddin Shah Hoseyni’den W. İvanow’un İngilizceye çevirdiği True Meaning or Religion of Risala dar Haqiqat-e Din’den (Bombay 1947, s.72) aktaran Henry Corbin, Temps Cyclique et Gnose Ismaélienne, Paris 1982, s.143:…par exemple, attribué au Premier Imam: “Je n’adorais jamais un Dieu que je ne verrais pas”(Görmediğim bir Tanrıya asla tapmazdım) Ve yine Kolayni “Usul-u Kafi I, 98”de İmam Cafer Sadık’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
    “Birisi, Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s)’ın yanına gelerek dedi ki: ‘Ey
    Müminlerin Emiri, kulluk ederken hiç Rabb’ini gördün mü?’ Ali (a.s) cevaben
    şöyle buyurdu: ‘Yazıklar olsun sana! Ben görmediğim Rabb’e kulluk etmem.’ Sonra
    da şöyle devam ettiler: ‘O baştaki gözle görülmez; ancak O’nu kalpler iman
    hakikatleriyle görür.”

    2 Ya şahı Merdan Ali! Türkiye Cumhuriyet Devleti savcısı bu dizeleri ihbar kabul edip, hakkında soruşturma açar ve seni tutuklamaya kalkışırsa, benden yardım bekleme, başının çaresine bak.D.B.

    Ilımlı İslam Devleti’nin Kuramcısı Şeyh!..

    0

    PENCERE
    İLHAN SELÇUK
    Ilımlı İslam Devleti’nin Kuramcısı Şeyh!..
    Eskilerin ”fikr-i takip” dedikleri nedir?..
    Hikmet Çetinkaya ‘nın Fethullah Gülen ‘e ilişkin ilk yazı dizisi 1976 yılında Cumhuriyet’te yayımlanıyor; İzmir, Kemalpaşa, Kazdağları’nda Fethullah Gülen’in öğrenciler için kurduğu irtica kampları tanıtılıyor.
    Yıl 2005!..
    Bugün Cumhuriyet’te Hikmet’in kaleminden ”Fethullahçılarda İç Hesaplaşma” yı okuyacaksınız…
    Çetinkaya’da fikr-i takip var…
    Ama, aradan geçen yaklaşık 30 yılda Şeyh Fethullah Efendi nereden nereye geldi?..
    **
    Geçenlerde Şeyh Fethullah’ın buyruğundaki ”Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” özellikle seçtiği ”asker, akademisyen ve gazetecilerden” oluşan 15 kişilik bir ekibi Afrika’ya götürdü, beş gün gezdirdi; ‘Gülen okulları’ nı gösterdi. Bu ekipte bulunan Serpil Yılmaz ‘ın yazısını okurken altını çizdiğim satırları aktarıyorum:
    ”Gülen’in Güney Afrika’daki okulunu finanse eden işadamlarından Levent Şenol , amaçlarını sorduğumda:
    ‘İslamın inkişaf etmesi (gelişmesi) sağlanacak’ diyordu.
    Bu sözü, Türkiye liderliğinde İslam Birliği’nin sağlanması diye tercüme ediyorum.
    Dünyaya yayılan okulların bir başı yok. Birbiriyle ilişkili şeması da yok. Yani bir ‘Milli Eğitim Bakanı’ tayin edilmemiş, bu olsa olsa Gülen’in kendisidir.
    ‘Bu okulların finansmanı, gelir gider kalemleri hakkında bilgi verir misiniz?’ gibi sorular abes!.. Hatta öğretmenlerin isimlerini isteseniz, size bunları dökecek bir makam bulamazsınız.
    Gizlilik esas, gönüllülük hareketi!..”
    (Milliyet, 27.2.2005),
    Serpil Yılmaz dürüst ve gerçekçi yazısında vurguluyor: Türkiye’deki ”vakıf okullarında” öğretimden geçtikten sonra ODTÜ ve Hacettepe gibi kurumlarda ”fen bilimleri” okuyan gençler, diplomalarını alır almaz Şeyh Fethullah’ın dünyadaki okullarına atanıyorlar…
    Fethullah’ın Senegal, Fas, Nijerya, Tanzanya, Çad, Sudan, Kenya, Madagaskar ve Malavi’de 40 dolayında okulu bulunuyor.
    Gülen’in Türkiye’ye ve dünyaya yayılan okullarının sayısı 500’ü aşıyor; hükmettiği paranın sınırını kimse bilemiyor; Şeyh Amerika’da yaşıyor…
    Neden?..
    **
    Çok partili rejime geçiş Türkiye’de hem demokratik özlemlerin itici gücüyle gerçekleşti, hem de karşıdevrim içeriği taşıdı…
    Nakşibendilerin şeyhleri bu süreçte hep siyasetin içinde oldular, politikayı yönlendirdiler, amaçları laik Cumhuriyeti yıkıp İslam devleti kurmaktır.
    Said Nursi ‘nin müridi Fethullah, Bush yönetiminin ve neo-con’ların himayesi altında ”Ilımlı İslam Devleti” modelinin dinsel kuramcısı olarak Amerika’da karargâhını kurdu; kimse küçümsemesin!..
    AKP kurucusu Tayyip Erdoğan Amerikan desteğiyle iktidara geçince ‘İslam devleti’ yolunda umutlar büsbütün yeşerdi. Medyamız çeşitli yayınlar ve röportajlarla kanun kaçağı Şeyh Fethullah’ı meşrulaştırma yolunda cömert yayınlar yaptı.
    Peki, şimdi Başbakan Erdoğan nereye gidiyor?..
    Afrika’ya!..
    Ne raslantı? Önce Şeyh Fethullah’ın örgütü ”15 asker, akademisyen, gazeteciyi” Afrika’ya götürüyor, ardından Başbakan ‘büyük bir ekip’ le yola çıkıyor…
    **
    Bush yönetimi çok tehlikeli bir planlamanın takipçisi olarak Türkiye’ye dönük operasyonu gerçekleştirmek istiyor…
    Ey ehl-i vatan uyanın!..
    Birbirinizle didişmeyin, birleşin; iş işten geçtikten sonra ağlamanın ve dövünmenin faydası yoktur!..

    POLİTİKA GÜNLÜĞÜ
    HİKMET ÇETİNKAYA
    Tarikat Okulları…
    Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik , özel eğitim kurumlarının eğitime yüzde yüz değil, yüzde üç yüz katkı yaptığını açıkladı…
    Elbet, bir soru geldi aklınıza:
    ”Nerede yaptı bu açıklamayı?”
    İskenderun’da Fethullah Gülen ‘e yakınlığıyla bilinen ”Özel Gülen İlköğretim Okulu” nun açılış töreninde…
    Bakan Çelik, İskenderun ‘da yaptığı konuşmada neyi amaçlıyordu?
    CHP Denizli Milletvekili, TBMM Milli Eğitim Komisyonu üyesi Mustafa Gazalcı yanıt verdi:
    ”Sayın bakanın övücülüğü bir yana, söylediği doğru değildir. Öğretmeni devlet yetiştirir, özel okullar hazıra konarlar. Bir sürü teşvikleri ve vergi indirimleri vardır. Ayrıca okul yaptıranlar giderlerinin yüzde yüzünü, yani tümünü vergiden düşebilirler. Burada Sayın Çelik eğitimi bir kamu görevi olarak görmediği gibi, özel kesimin de dinsel eğitim yapanını tercih ediyor…”
    Mustafa Gazalcı bir gerçeği ortaya koyuyor yanıtıyla…
    Nedir bu gerçek?
    Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitim laiktir, anayasanın 42. maddesine göre çağdaş bilim temeline dayanır…
    3 Mart 1924 yılında kabul edilen Öğretim Birliği Yasası, anayasanın 174. maddesiyle birlikte yürürlüktedir…
    Son iki yıldır eğitim sistemi dinselleştirilip özelleştirilmek mi isteniyor? Milli Eğitim dinselleştirilip özelleştirilerek tarikat şeyhi, şıh ve müritlerine mi teslim edilmek isteniyor?
    Mustafa Gazalcı bu soruya da ”evet” yanıtı verip ekliyor:
    ”Laik ve bilimsel eğitim sistemi dinselleştirilip özelleştirilme yolundadır. İki yılı aşkın süredir tüm uygulamalar bu amaca hizmet etmektedir. Devlet parasıyla on bin çocuğu özel okullarda okutmak isterken, eğitim yöneticiliklerinin çoğuna dinsel eğitimden geçmiş kişileri atarken, kadrolaşırken, okulları satma ve okul aile birliklerine para toplatma kararı alırken bu amaç güdülmüştür…”


    AKP iktidarı Fethullahçıları, Nakşileri koruyup kolluyor…
    Tarikatlar siyasallaştı…
    Her yerde onlar bulunuyor…
    Akevler Kooperatifi’nin üyeleri AKP iktidarında bakan ve milletvekili koltuğunda oturmuyorlar mı?
    Milli Eğitim Bakanı Çelik, tarikat şeyhlerini, şıhlarını övüyor sık sık…
    Fethullah Gülen’i çok seviyor!..
    İstanbul Ticaret Odası seçimleri için düğmeye basan AKP, şimdi ne yapıyor biliyor musunuz?
    Milli Eğitim İlçe Müdürlüklerini devreye sokuyor…
    Özel okullara, dershanelere ve sürücü kurslarına yazı gönderiyor…
    Gönderilen yazıda İstanbul Ticaret Odası ‘ndan yetki belgesi alınmasını isterken, Milli Eğitim İlçe Müdürlükleri özel okul, dershane ve sürücü kursu sahiplerine, İstanbul Ticaret Odası üyesi olacak kişilerin adlarını bir listeyle veriyor..
    İTO Başkanı Mehmet Yıldırım ‘ı arayıp sordum. Yıldırım olayı doğrulayıp şöyle dedi:
    ”Bizim de elimizde bu konuda bilgi ve belgeler var…”
    Demek ki Milli Eğitim kadroları siyasallaşmış…
    Oysa Milli Eğitim Bakanı’nın ve yöneticilerin asıl görevi eğitimi nitelikli hale dönüştürmektir…
    Bir ülke düşünün ki eğitimi tarikat okullarıyla çözmek istiyor…
    Nerede kaldı laik ve çağdaş eğitim?
    Tarikat okullarının üzerinde bir sis perdesi vardır…
    Yeni Fethullahçı okulların (yurtiçi-yurtdışı) üzerinden örtü kaldırılmalıdır…
    Bu okulların amacı da açıktır:
    ”İslamın genişlemesini sağlamak…”
    Kendilerini liberal olarak adlandıran kimi işadamlarının, Fethullahçı okulları ”çağdaş eğitim yuvaları” olarak görmeleri ise insanın içini sızlatıyor…


    Okulların temel işlevinde ”ağabey” olarak bilinen ”Nurcular” görevli…
    Yani tek tip öğretmen, tek tip insan yetiştiriyor…
    Güney Afrika’daki Fethullahçı okulları Milliyet’te Serpil Yılmaz yazdı…
    Ve Yılmaz sordu:
    ”Milli Eğitim Bakanlığı teftişleri yok mu bu ülkede? Gülen’in okullarının olduğu yerde büyükelçilik çalışmaz mı? Şüphe ne kadar? Bir olguya kara ve ak demek Güney Afrika’da ırkçılığı ortadan kaldırmaktan da zor mu?”
    Evet zor!..
    Bu ülkede medya patronları göklere çıkarıyor Fethullahçı okulları! Liberal işadamları, sanayiciler alkış tutuyor! Sanatçılar, edebiyatçılar, bilim insanları tarikatçılara kol kanat geriyor!..
    hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr
    Faks numaramız: 0212/ 513 90 98

    BAŞLARKEN…
    Fethullah Gülen sıradan bir kişi midir?
    Hayır!..
    Gülen, zekidir ve amacını kimseden gizlemez.
    Ne yapacağını çok iyi bilir… Amacına ulaşmak için Makyavel yöntemini çok iyi kullanan, dinsel deyişle takıyyenin her türlüsüne başvuran bir kişiliğe sahiptir Gülen…
    Fethullah Gülen’in en yakın arkadaşıydı Nurettin Veren… 40 yıla yakın bir süre kol kola yürüdüler. Kestanepazarı’nda (İzmir) başlayan birliktelik bozuldu…
    1975 yılında ”Nur Kampları”nı Fethullah Gülen ve Nurettin Veren birlikte kurdular…
    Sızıntı dergisini çıkardılar…
    Bu yazı dizisinde Nurettin Veren, Fethullah Gülen’i anlattı…
    Fethullahçı örgütlenmenin ikinci adamı Nurettin Veren, daha açık bir ifadeyle ”Fethullah Gülen” gerçeğini gözler önüne serdi…
    Akevler Kooperatifi’yle başlayan siyasi ilişkilerin ilk adımında, daha önceki ”Nur Kampları” ve ”Işık Evleri” projesinde Nurettin Veren vardı…
    Bugün Nurettin Veren yok!..
    Nurettin Veren öldürülmekten korkuyor…
    Neden?
    Sızıntı dergisinden Zaman gazetesine; Samanyolu TV’den Asya Finans’a ve Orta Asya cumhuriyetlerine dek uzanan bir öykü…
    Akyazılılar Vakfı’nı Cumhuriyet okurları çok iyi bilir…
    Askeri okullara sahte sağlık raporuyla ”Nurcu” çocukları sokan vakıf…
    Peki Fethullah Hoca’yı siyasilerle tanıştıran kimdi?
    Nurettin Veren…
    Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Hikmet Çetin…
    Nurettin Veren bilinmeyenleri anlattı…
    30 yıl içinde inanılmaz bir örgütlenmeyle, yurtiçi ve yurtdışında 500’ün üzerinde okul, işyeri, televizyon, radyo ağı kuruldu, Asya Finans kimi bankalardan büyük sermayeye ulaştı…
    Bu yazı dizisi Fethullah Gülen’i anlatıyor…
    Anlatan çok eski bir Nur yoldaşı…

    Fethullah Gülen’i trilyonlara hükmeden tarikatın başına taşıyan cümle: Yoksul talebelere yardım edelim
    Işık Evleri’nin ilk adımı
    Hikmet Çetinkaya: Sayın Veren siz Fethullah Gülen ‘le 35 yıldır birlikte Nurculuk hareketi içindesiniz. 70’li yıllara, hatta 60’lı yılların sonuna dönelim. Siz 16 yaşındaydınız, Gülen ise 26 yaşındaydı. Onunla nasıl, nerede tanıştınız?
    Nurettin Veren: Fethullah Gülen’le bizim tanışmamız, İzmir Kestanepazarı Camisi’nde oldu. Ben o yıllarda Motor Sanat Lisesi’nde okuduğum için arada bir cuma namazı kılardık. Bir saatçi arkadaşım da orada, Ketselli Caddesi’nin üzerinde Ali Candan, onunla beraber, oraya gittik. Baktık ki öyle genç bir hatip hoca gibi kisvesi yok, yaşı çok genç olduğu için o arada dinledik.. namazı kıldık.
    H. Ç.: Vaaz veriyordu…
    N. V.: Vaaz veriyordu cuma günü. Caminin avlusunda hemen bizim yanımıza geldi. Yeni geldiğini söyledi. Ben dedi, buraya yeni geldim, dedi, İzmir’i bilmediğini söyledi. Genç de yok camide. Bir çay içelim diye bizi davet etti.
    H.Ç.: Kaç yılıydı?
    N.V.: 1966 ve bizi odasına davet etti. Çay içtik. Küçük tahta bir kulübede kalıyordu. Arkadaş olalım, buraya sık sık gelin, muhiti de bilmiyorum diye iltifat etti. Kendisi de 26 yaşında bir insan ve orada biz böyle bir arkadaşlık havası içerisinde.. biraz da onun böyle yalnız tek tahta bir kulübede kalması bizi etkiledi. Ara sıra cuma günleri yanına gittik. Sonra cuma haricinde de gitmeye başladık. Tabii imam hatip talebelerinin dışında bir şey yapmak istiyor, kafasındaki şey o ki bize çok ilgi gösterdi. Anadolu’dan gelen çocukların o dönemde yurt bulma sıkıntısı vardı.. ”bunlara yardım etsek, ben de cemaate söylesem, bunlar, yani gençler, camiye gelmiyor, hep ihtiyarlar geliyor. Böyle bir eğitim yardımı teşvikinde bulunalım. İnsanlar cami yapılmasına hayır olarak bakıyor. Biz de bunu bir kanalize edelim” dedi.
    H.Ç.: Eğitim alanında bir şeyler yapmak istiyordu.
    N.V.: Gayet makul geldi bize de. Kendimiz de talebeyiz o esnada. Ve biz böyle küçük bir iyi niyetle, gelen arkadaşlar için ev açtık; 1, 2, 3, 4 derken 1970 yılına kadar 12 evimiz oldu.
    H.Ç.: Yani bugünkü Işık Evleri’nin ilk adımı.
    N.V.: Evet. Ve onlara, camide yönlendirdiği insanlara burs verme, evden bir eski eşya, birkaç kullanmadığı malzeme verme gibi destek verirken o evler çok fakir bir ortamda olsa da halk tarafından Işık Evleri şeklinde nitelendirildi.
    H.Ç.: Evler daha çok nerelerde?
    N.V.: İlk evimiz Tepecik’teydi.
    H.Ç.: Yoksul bir kesim?
    N.V.: Gecekondu semti. İkinci evimiz Buca Dokuz Çeşmeler Köyü’nde kuruldu. Yaylacık semtinde. Küçük samimi bir şey, ev adedi çok fazla olmamakla beraber 12 tane eve ulaştı. Bu arada Fethullah Gülen’in Ali Rıza Güven ‘le Kestane Pazarı Kuran Kursu’ndaki…
    Kestane Pazarı’ndan kovuluş
    H.Ç.: Ali Rıza Güven İzmir’in meşhur manifaturacısı değil mi?
    N.V.: Evet izmir’in zenginlerinden, Kestanepazarı Kuran Kursu’nun da başkanı. Fethullah Hoca’nın Kestane Pazarı Kuran Kursu’ndaki görevinin dışında, bizim gelip gitmemiz veya onun böyle üniversite gençliğiyle ilgilenmesi Kestane Pazarı Cemiyeti’ni rahatsız etti ve Hoca’yı oradan uzaklaştırdılar. Kovdular.
    H.Ç.: Neden rahatsız ediyor oradaki cemiyeti?
    N.V.: Onlar Kuran Kursu’nda kalan talebelerle ilgilensin diye Hoca’yı getirmişler, buradaki ilkokul mezunu Kuran öğrensin diye. Bizim bunun dışında işlerle ilgilenmemiz onların işine gelmiyor. Ve Fethullah Hoca’yı oradan ayırdılar. Bu yaptığı işleri tehlikeli buldular. Kendilerinin statüsünün dışında. Oradan ayrılınca, Altıntaş Durağı’nda Hatay’da, kardeş apartman olarak bir yer kiralandı. Orası da Nefi Akyazılı ‘nın dairesiydi. Tesadüfi bir olaydı.
    H.Ç.: Nefi Akyazılı adına daha sonra vakıf kuruldu. Akyazılılar Vakfı…
    N.V.: Akyazılı Vakfı, Fethullah Gülen de bizim bu evde kaldığımız 5-6 arkadaşla beraber, kalıyordu. (Nefi Akyazılı) Bizim durumumuzu görüp, çay içmeye gelip giderken: ”Siz ne yapıyorsunuz, nedir bu, talebe arkadaşlar.” Bizim böyle, ev yurtları olduğunu, kiralık evlerde talebe okuttuğumuzu görünce, adamcağız, ”Bu böyle olmaz, kiralık evle bu zor olur. Ben size, Çalıkuşu romanının yazıldığı Pembe Köşk benim, orayı size vereyim, benim adıma dernek kurun” dedi.
    Çalıkuşu’nun yazıldığı köşk ilk yurt oldu
    H.Ç.: Reşat Nuri ‘nin Çalıkuşu romanının yazıldığı köşk mü?
    N.V.: Bozyaka’daki köşk. Zaten şimdiki adresi de Çalıkuşu Sokak. Orayı bize verdi ve biz ilk defa el yordamıyla ona buna sorarak bir dernek kurduk ve oraya Nefi Akyazılı’nın bağışı olarak o inşaata başladık. Aynen camiye yardım toplanır gibi, insanlar arasında yurda malzeme veren o idi. Taş taşıdık, çimento taşıdık, kazma salladık. Bütün esnafı, talebesi.. ve 77 yılında bitti orası. 5 yılda 5 katlı bir küçük yurt. Bu işte deneyim kazandık ve millet de bu işi imece usulü yaptı.
    H.Ç.: Bu arada siz bunu yaparken Fethullah Gülen’le birlikte Saidi Nursi’yi okuyordunuz, bunu açar mısınız?
    N.V.: Risale-i Nur okuyorduk. Fakat Risale-i Nur okuma esnasında, kendisi bir Nurcu ve Risale-i Nur talebesi olarak değil de.. iyi kitaplar bunlarda da İslami açıklamalar var, gibi yaklaşarak, bizden iyice emin olduktan sonra Risale-i Nur’ları bize de söyledi.
    H.Ç.: Sizi önce bir sınavdan geçirdi…
    N.V.: Tabii, önce vaazlarıyla camide tanıdığımız bir insanız, bizimle beraber arkadaşlığı ilerlettikten sonra Risale-i Nur’ları oradan alıp okuyor. Biz de ne kadar güzel bir şey filan diyoruz…
    H.Ç.: Siz 16 yaşındasınız o 26 yaşında…
    N.V.: Yaş farkı var. Biz orada Risale-i Nur’ları bu asrın en iyi tefsiri diye düşünüyoruz. Ama yeni gelen arkadaşlara bunu öncelikle sunmuyoruz. Biz sadece namaz kılan insanlarız. Bizim yurtlarımızda içki-sigara alışkanlığı olanlar barınamaz, o yok. Aramıza gelenler de zaten bizim namaz kıldığımızı görüyor. O havaya adapte olacak insanlar gelip 2. ev 3. ev 5. ev derken işte bu yurtlar oluştu…
    H.Ç.: Siz de artık birinci kuşak olarak bir Nur öğrencisisiniz ve büyümeye başlıyorsunuz.
    N.V.: Evet.
    H.Ç.: 1977 dediniz. 1970’li yılların ortasında kamplar var.
    N.V.: Biz 1967’de, ilk, Buca Kaynaklar’da kamp yaptık.
    H.Ç.: Finansörü kimdi?
    N.V.: Hep aynı işte. Finansörü, gene o yiyecek bir şey getiriyor. Oradan bir kasap et getiriyor…
    H.Ç.: Bir anımsatma yapayım. 1975, 30 yıl önce geriye götüreyim sizi. İzmir Kemalpaşa ve Edremit çevresinde Nur kampları kurmuştu. Kızılkeçili Kampı. Bu onlardan önce ilk kamp. Ben o kamplara girdim ve o tarihte Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir dizi röportajdır o. Dağlara kamplar kuruldu adı ile. O zamanki kampları Akçora gömleklerinin sahibi Turgutlu’daki kiremit fabrikalarının sahibi Osman Bey finanse etmişti.
    Risk artınca ‘görev’ gençlere
    N.V.: Tabii her kampa yakın yerdeki zengin işadamları finanse ediyordu. Fakir talebeler burada Kuran öğreniyorlar. Kuran okuyorlar, yazın burada 1-2 ay misafir olacaklar… Anadolu insanı biliyorsunuz canını verir. Şehirden kim gelirse büyük insandır. Kamplarda Risale-i Nur’lar okunuyor. Böyle zaten ilk kamp 25-30 kişiydi, sonra 50-60 kişilere, 100-150 kişilere ulaştı, sayı çoğaldı. O arada kamptır. Gündeme geldi, siz yazdınız. Jandarma bastı. O iptal oldu daha sonraki yıllarda. Edremit, Ören Kemalpaşa iptal edildi. Tehlikeli oluyor diye. Sonra, bu gençlere aynen misyoner gibi köylere gidip köy kahvelerinde, kendisi de ilk dönemde, o Kestane Pazarı Kuran Kursu’ndan ayrıldıktan sonra, Ege’nin bütün köylerine kamyonetle gidip kahve sohbetleri yaptı. O kamplarda risk artınca, gençlere, hadi bakalım siz de gidin insanlara, köylere, kahvelere denildi. Said-i Nursi’nin eserlerinden öğrenilen hafızalarda kalan bilimsel şeyler, mesela, Kuran’ın bir âyetinde şöyle diyor: Yıldızlardan, halkın bilmediği değişik bulduğu noktalardan, iman hakikatleri, haşir, öldükten sonra da dirilme gibi şeyler. Bir sezon da o gitti. Köylere gitmeye alıştı insanlar, hatipliğe alıştı. Bir toplumun içerisinde konuşabilecek şekilde antrenman yapıldı.
    H.Ç.: 1970’li yıllarda Fethullahçı diye bir cemaat ya da örgüt yoktu. Said-i Nursi’nin bir çizgisi yoktu. O zaman Yeni Asya Grubu’yla Mehmet Kutlular ‘la bağlantılıydı, değil mi?
    N.V.: 1972’de biz yurda başladığımız dönemde Bediüzzaman’ın yani Said-i Nursi’nin vârisleri ve onun kitaplarını evlerde okuyan klasik Nurcu dediğimiz kişiler vardı. Talebe yok. 50-60 yaşlarında küçük esnaflar. Haftada bir-iki değişik evlerde birisi okur, öbürleri de dinler.. çok kısa açıklamalar yapılır, orijinalite bozulmasın diye 1970’e kadar bu şekliyle.. hiçbir ayrılık ve ayrı bir fraksiyon yok. Fakat Fethullah Hoca’nın üniversite gençlerine el atma dönemi var…
    H.Ç.: Yıl kaç oluyor?
    N.V.: 1967’de üniversite talebeleri birinci sınıfa girmişiz, ilk biziz yani.
    H.Ç.: 30 küsur yıldan bu yana Fethullah Gülen’i kuşkuyla izliyorum. Örgütlenme modeli.. o zaman Ege’de tek üniversite vardı Ege Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’ne bağlı yüksekokullar vardı.. Anımsarsanız o yıllarda özel okullar da vardı.
    N.V.: Özel okullar 80’de başladı.
    H.Ç.: Hayır, özel üniversitelerde ve Ege Üniversitesi’nde örgütlendiği biliniyor.
    N.V.: Mehmet Atalay, Mehmet Kadan, Halil İbrahim Uçar, Işılay Saygın , ben, pek çok arkadaş Ege Üniversitesi mezunu…
    H.Ç.: Bu saydığınız isimler Fethullah Gülen’den, daha doğrusu Nurculuktan etkilenen isimler…
    N.V.: Fethullah Gülen’in vaazlarındaki otantik bir ortamda, sarığının arkasına uygun olması, genç olması, sakalsız olması, heyecanlı, daha çok hamasi şeyler anlatması… Bizleri çok etkiledi…
    H.Ç.: Peki siyasi kimliği neydi Fethullah Hoca’nın o zaman. Adalet Partisi’ne yakındı bildiğim kadarıyla…
    N.V.: O zaman bütün Nurcular Adalet Partisi’ne yakındı. Ama bizim öyle, hem yaş itibarıyla hem de o günkü durumumuz itibarıyla pek siyaset yapmamız söz konusu değil. Ama Nurcuların hepsinin şeyi (eğilimi) Adalet Partisi’ydi. Demokrat Parti, devamı Adalet Partisi. Hatta Süleyman Demirel Nurcuların başı diye (kendini nitelendirirdi) . Kendisine de bir soru soruyorlar: ”Efendim, hani siz başa geldiğiniz zaman İslami bir idare getirecektiniz. Bakanlarınız falan Nurculardan olacaktı…” ”İşte ben varım ya, ben başkanım” diyor. O tabii Nurcuları memnun etmek için.
    H.Ç.: 70 ile 80 arasında, 12 Eylül 1980’e kadar Mehmet Kutlular’ın, o grubun çizgisindeydi…
    N.V.: Evet.. ayrı gayrı yok. Şimdi orda İzmir’de Mustafa Birlik var. Hüseyin Çahadır var, bunlar Hoca gelmeden önce evlerinde Risale-i Nur okuyan, klasik Bediüzzaman talebesi insanlar. Küçük esnaf ve stil o yani… Akşamları evde oturup 2 saat 3 saat misafirlik gibi çay içilip kitap okunup gidiliyor. Fethullah Hoca’nın gelmesiyle orada bir rahatsızlık oldu. Abi konumunda olan Hüseyin Çahadır ve Mustafa Birlik.. onların hedefinde talebeye inmek veya talebeyle meşgul olmak, yurt, okul, ev tutmak diye bir şey yok. Çünkü Risale-i Nurlarda ‘her ev bir Nur medresesidir’ deniyor. Yani yeri mekânı mühim değil…

    35 yıl boyunca Gülen ve cemaatine hizmet veren Nurettin Veren (Soldan üçüncü), şimdi Fethullah Gülen tarafından ”hain” ilan edildiğini ve Fethullah Gülen’in kendisini ”öldürtmek istediğini” iddia ediyor. Gülen’in yıllarca en yakınındaki isimlerden biri olan Veren’in anlattıkları Türkiye’nin son 35 yılda siyaset- tarikat- ticaret üçgeninde yaşadıklarının bir özeti aslında.

    6 Temmuz 1975 Cumhuriyet
    MİLLETVEKİLİ EMİN ŞİRİN:
    Gülen’in cevap vermesi lazım…
    Nurettin Veren , 35 yıl boyunca Fethullah Gülen ile birlikte çalışmış ve cemaate ait Samanyolu TV, Zaman gazetesi, FEM Dershaneleri ve birçok üniversitenin kurucusu olmuş. Ancak ne var ki Fethullah Gülen ile yolları ayrılmış. Veren’in hikâyesi bundan sonra başlıyor. 35 yıl boyunca Gülen ve cemaatine hizmet veren Nurettin Veren, şimdi Fethullah Gülen tarafından ”hain” ilan edildiğini ve Fethullah Gülen’in kendisini ”öldürtmek istediğini” iddia ediyor. Nurettin Veren, bir süredir bu iddialarını ve cemaatle ilgili bildiklerini www.nurettinveren.org isimli bir sitede duyurmaya çalışıyordu. Ne var ki sitesi birkaç gün evvel hack’lendi. Veren’in sitesi hack’lenmekle de kalmadı, Nurettin Veren’in yeni site kurabilmek için alabileceği bütün domain adresleri Aksiyon dergisinde çalışan bir muhabir tarafından satın alındı. Anlayacağınız, Veren’in şimdi sesini duyurabileceği bir sitesi yok. Ayrıca, kendisine gazetelerce de bir ”ambargo” konulmuş ve medyada da yer bulamıyor.
    Sizinle önce, Nurettin Veren’in açıklamalarını, sonra da geçenlerde Ilıcaklar ‘ın Tercüman’ında yer alan Fethullah Gülen’in iddiaları üzerine verdiğim bir soru önergesini paylaşmak istiyorum.
    Ancak bilmenizi isterim, aşağıda yer alan görüşler tamamıyla Nurettin Veren’e aittir ve Veren tarafından aktarılanlara bir yorum katılmamıştır:
    ”Fethullah Gülen’le, 1966 yılında İzmir’e geldiği ilk günden itibaren 35 yıl gece gündüz beraber çalıştık. Daha sonra yollarımız ayrıldı. Ben Amerika’dan döndükten sonra Fethullah Gülen’in yakın bir arkadaşı olarak iç bünyede halletmek için uğraştığım fikir ayrılıklarını kendisiyle görüşerek Amerika’da çözüme kavuşturmayı planladım. Ben Amerika’da bu diyaloğu temin edip aile içi meseleleri görüşmenin yüz yüze olmasını düşünmüştüm. 30 gün misafir olarak kaldığım Fethullah Gülen’in Amerika’daki evinde, bir tek kelime bile konuşturulmadan sabırla 30 gün bekledim. Son gün, yapmış olduğu davranış, cinnet ve hezeyan beni öldürmek isteme noktasına varınca, canımı zor kurtarıp kaçmak zorunda kaldım ve bu fitneyi, iftirayı çıkaran ilahiyatçı Prof. Kemalettin Özdemir ve yine bu fitneyi çıkaran Zaman gazetesi yazarlarından, benim eski arkadaşlarımdan olan, bir türlü ayamayan Abdullah Aymaz’ la görüşmek istedim. Ve ikisini de telefonla aradığım halde görüşülecek bir şey yok ifadeleriyle reddedildim. Belki bir çözüm olur diye eski tanıdıklarımdan Prof. Şerif Ali Tekalan’ a, (Polis Koleji mezunu olan polis menşeli Prof. Fatih Tekalan , Fatih Üniversitesi’nin yöneticisi) Amerika’daki bu çılgın ve korkunç durumu anlattım. O da bana, kurt kardeşin durumunu gördükten sonraki hikâyeyi anlattı, işten sıyrılmayı ve örtbas etmeyi tercih etti.
    SÜRECEK
    VEREN’İN ŞİRİN’E AÇIKLAMALARI:
    Bakan Aksu beni ikna etmeye çalıştı
    Ben hiçbir yerden çare bulamayınca, olabilecek herhangi tehlikeli bir durumu önlemesi için eskiden beri hem Fethullah Gülen’i hem de beni yakından tanıyan İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ nun makam odasına giderek yazılı dilekçemi suç duyurusu olarak verdim. 2-3 saat orada konuyu görüşmemize rağmen konuyu örtbas etmek ve bu işi duyurmamak için Aksu beni iknaya uğraştı. Ben, ondan sonra Cemil Çiçek Bey’e (O da beni eskiden tanır ve Hocaefendi’nin yanına sık sık gelir) faks çekerek aynı müracaatta bulundum. Fakat hiçbir cevap alamadım.
    ‘İnternet sitem hack’lendi’
    Bütün bu sansürler, baskılar ve susturulmalar karşısında internet sayfasından bu durumu duyurmaya karar verdim. Ve bir yıldır beni durdurmak için, susturmak için görevlendirilmiş olan Zaman gazetesinin eski kurucusu ve gazeteyi bize satan Alaaddin Kaya , ilahiyatçı Prof. Suat Yıldırım , Fethullah Hoca’nın akrabası ve gizli işlerinin yöneticisi Ali Bayram , Gazeteci Yazarlar Vakfı’nın şimdiki başkanı Harun Tokak ve görevli Prof. Şerif Ali Tekalan, arkadaşlara, beni oyalamak ve uyutmak için her türlü riyakârlığı yapan bu insanlara telefonla Fethullah Gülen ile görüşmek istediğimi söyledim. Eğer yüz yüze görüşüp konuşarak meselelerimizi üç beş yıl aradan sonra hâlâ halledemezsek ben internet sayfasından bunları söylemek mecburiyetinde kalacağımı kendilerine mertçe söyledim. Ve ondan sonra ‘İstediğini yapabilirsin, yazsan ne olur, söylesen ne olur, seni hain ilan ederiz’ deyip oralı olmadılar ve umursamadılar. Ve olaylar bundan sonra bu şekle geldi.
    Bu arada Ali Bayram cep telefonumdan arayarak beni en ağır hakaretlerle iki defa arayıp tehditlerde bulundu.
    Sonra ben internet sitesinden bildiklerimi açıklamaya çalıştım. Ancak bu sefer de internet sitem hack’lendi. Benim www.nurettinveren.org adlı adresim üçüncü defa sabote edildi. Benim başka domain sitesinden satın alıp net ve com sitesi yapmak için müracaat ettiğimde nveren ve nurettinveren.com, net, gibi bütün isimlerin net ve com’dan satın alındığını öğrendim. Ve satın alanları araştırdığım zaman bunun Aksiyon dergisindeki Yasin isminde çalışan birisi tarafından satın alındığı bilgisini aldım. Daha öncesi nveren.org sitesinin de şifrelerinin yine aynı şahıs tarafından çalındığını öğrendim. Web sayfası satıcılığı görevini üstlenen bu şahsın, sattığı şirketlerin şifreleri elinde olduğu için aldığı talimatlar doğrultusunda sitemi kapattığını tespit ettim.
    ‘Medyada sansür ablukası’
    İnternet sitemin saldırıya uğraması sadece küçük bir örnek. Basında da benim anlattıklarımın yayımlanmaması için yoğun bir rüşvet ve baskı kampanyası sürüyor.
    Medya tekellerinden birçok kişi benimle görüştü, ama hiçbirisi tek satır haber yapmadı. İlk olarak Hürriyet gazetesinden Oktay Ekşi benimle görüştü. Oktay Ekşi, Doğan Kitap yöneticilerinden Mehmet Yaşin’ in bu konu ile ilgili bir kitap hazırlayacağını söyledi. Ona her şeyi anlattım, belgeleri verdim. Ama daha sonra Ekşi beni aradı ve ‘Bana soru sorma. Anlattıklarını yayımlayamayız’ dedi.
    Basında güvenilir kalemler olarak adlandırılan bazı gazeteciler de benimle görüştü, bütün bilgi ve belgeleri aldılar, ama aylardır tek kelime yazmadılar. Son olarak Kanal D, 2.5 saatlik bir çekim yaptı, bu program da yayından kaldırıldı.
    Bu ‘sansür ablukası’ Fethullah Gülen’in marifetiyle olmaktadır. Bu medya kuruluşları Gülen cemaatiyle sıkı ilişkilere sahip. Hiçbirisi Gülen karşıtı haber yapmaya cesaret edemiyor.”
    Nurettin Veren, tarikat yıllarında liderinin iki farklı Kuran yorumunu yaşamak zorunda kalmış
    Peçeyi Türkiye’ye Fethullah Gülen getirdi
    H.Ç.: Işık evlerinin her biri Nur Medresesi değil mi?
    N.V.: Gerek yok diyor, yurt kurs gibi şeylere. Onu Süleymancılar yapıyor. Ve beğenilen ve takdir edilen bir stil değil. Risale-i Nur stili evlerde oturup kitap okumak haftada 1-2 gün ve daha emniyetli, daha güvenli ev hizmeti. Gelenler de çok rahatsız olmuyor, tehlike görmüyorlar veya o günkü şartlarda ancak onu yapabiliyorlar. Şimdi Fethullah Hoca’nın bu tarz talebeye ev tuttuğunu ve onları organize ettiğini görünce eski Nurcular Fethullah Hoca’ya tavır aldılar. Bizi de orada refere ederek yıllar sonra toplantıda diyor ki, ”Ben o gün Mustafa Birlik’e dedim ki.. biz Bir stil geliştirsek, talebe yetiştirerek, üniversiteleri hayatın içine, sosyal hayata… İslamiyet sadece Kuran kursu ve camilerde kalmasın, bu işi dışarıya taşıyalım, İslamiyeti üniversite gençliğine taşıyalım.” Bu sefer ‘senle ayrı bir teşkilat kurmak istemeyiz’ gibi yaklaştılar olaya ve ertesi gün bir toplantı yapalım evde, işyeri, dükkânda görüşelim diye gidince, onlar ”Biz Bediüzzaman’a bağlıyız. Sen dışarıdan gelen bir insan olarak Mustafa Birlik, dükkânı açıp, hayır dediğini” anlatıyor yıllar sonra. ”İşte diyor, o gün onlarla yolumuz ayrıldı. O gün sadece bana destek veren Nurettin Veren’le İlhan İşbilen” diyor, kendi sesinden bir kasette.
    H.Ç.: Fethullah Gülen söylüyor.
    N.V.: Eski Nurcular.. talebeyle ilgilenme, talebeye dönük ev açma stili bizim usulümüzde yok. Yani sen yanlış bir iş yapıyorsun. Bir de bizim kendi içimizde Bediüzzaman’ın varisleri olan Mustafa Sungur, Bayram Avcı var. O insanların, işte o varislerin yönetiminde bugün Türkiye. O ağabeyler çıkar Bediüzzaman’ın talebeleri, sağlığında beraber olduğu kimseler, kıymet bilir insanlar. Unvan olarak sadece ağabeylik var, kardeş ve ağabeyler. Onlar Bediüzzaman’ın varisleri.
    İlk ekip tasfiye edildi
    H.Ç.: Peki Fethullah Gülen ne?
    N.V.: Fethullah Gülen’in şimdi böyle bir fonksiyonu olmadığından, Hizmet Vakfı’nda varislerin tasvibiyle bir vakıfta bulunmadığından ayrı bir şey yapacak, riskli bir kimse diye Fethullah Gülen’e sıcak bakmadılar. O da İlhan İşbilen, Ali Candan ve beni yanına aldı. 14 kişilik bir arkadaş grubuyduk ama.. ilk destek veren, ilk beraber olan bu üç kişi oldu.
    H.Ç.: Nurettin Veren burada, Ali Candan nerede?
    N.V.: Ali Candan İzmir’de, yıllarca orada öğretmenlik yaptı emekli oldu.
    H.Ç.: İlhan İşbilen nerde?
    N.V.: O da İstanbul’da,
    H.Ç.: Fethullah Gülen nerde, nasıl, onlar da aforoz mu edildiler?
    N.V.: Çok önce aforoz edildiler de, sonra tabii bu ortamda, tekrar onlara göstermelik olarak işin içinde tutmak için birtakım fonksiyonlar verildi.
    H.Ç.: 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, biliyorsunuz, 1982’de anayasa oylaması oldu. 1980-82 arasında, hatta buna ANAP’ın, Turgut Özal ‘ın iktidar oluşuna kadar, 1983 seçimlerine kadar, Kenan Evren ‘in altında bulunan birtakım kurmay subaylarla Fethullah Gülen’in görüştüğü, anayasa oylamasına destek vermesi istendiği biliniyor. Aynı zamanda da duvar ilanıyla bütün Türkiye’de aranıyor. Burdur’da, Isparta’da, Antalya’da dolaşıyor. Siz o sırada berabersiniz. Bir yandan Fethullah Gülen aranıyor, bir yandan da anayasa oylamasına evet denmesi için pazarlıklar yapılıyor. O süreci anlatır mısınız?
    N.V.: Ben o esnada, sadece duvar ilanlarıyla arandığı dönemde, 1979.. Adapazarı’na gittim, İstanbul’da kaldım ve 1982 yılında yedek subaylığımı yapmak üzere Tuzla’dan Çerkezköy’e gittim. 35 yaşındaydım. 35 yaşına kadar da hizmetle meşgul olmak için gidemedik, kaçtık ve benim bakaya durumum oldu. Tekrar mahkeme kararıyla, 4 tane çocuğum varken 35 yaşında yedek subay oldum. O esnada İstanbul’a geldi ve arandığı dönemde beraber dolaşalım, dedi, ben yedek subay olduğum için. Kimliğim var, elbisem subay elbisesi, beraber bütün Türkiye’yi İstanbul’dan Erzurum’a, Erzurum’dan Antalya, Burdur, tekrar İstanbul’a bir tur yaptık. Aşağı yukarı 56 gün.
    H.Ç.: Siz izin mi aldınız?
    N.V.: Ben 30 gün izin almıştım
    H.Ç.: 20 gün de rapor
    N.V.: Sonra da rapor aldık.. bir şeyler yaptık.
    H.Ç.: Siz kaçıyorsunuz onunla beraber, siz ya da onu kaçırıyorsunuz…
    N.V.: Evet. Şimdi onun otobüse binme şansı yok, uçağa binme şansı yok. Trene binemez. Benzin istasyonlarına ben önce gidip bakıyorum, orada ilan varsa o benzin istasyonuna girip yemek yemiyoruz, başka bir yere gidiyoruz. Öyle zor bir durumda.
    H.Ç.: Burdur’da yakalanmış, fakat polisler serbest bırakmış…
    N.V.: Ama bu olaydan sonra, 83-84-85’te değil. Son şey döneminde (emin olamıyor)
    H.Ç.: 80’li yılların başında, ihtilalin olduğu yıllarda.
    N.V.: Onun yakalanıp kurtulduğunu biliyorum, ama ben yoktum o esnada. 56 günlük dolaşma esnasında birlikteyiz kendisiyle.
    Gülen, Nur talebesi değil
    H.Ç.: Anayasa’yı destekleme kararı aldı ve ondan sonra Yeni Asya grubuyla koptu ipler bildiğim kadarıyla..
    N.V.: Bu talebeler daha önce koptu. Talebelere yurt yapma işi Süleymancılıkta var. Nurculukta böyle bir şey yok. Fethullah Gülen Nur Talebesi değildir… Bediüzzaman bir eserinde de diyor ki, hocalar Nurcu olmaz. İşte onu yayımlayarak da Fethullah Hoca’yı Nurcu değildir, ona bağlanmayın, esas Nur hizmeti buradadır.. cemaate, sempati duyanlara elden çoğalttıkları kâğıtlar dağıttılar. Orada, eski üstadın talebeleriyle, Fethullah Gülen’in yapmış olduğu bu şekil ayrıldı. Ve bizi arkasına alarak, yaşlı, eski Nurcuları terk etti. Ayrı bir stil meydana getirerek yürüdük.
    H.Ç.: Yani genç Nurcularla üniversite gençliği hedef alınıyor.
    N.V.: Evet.
    H.Ç.: Küçük Dünyam’da anlatır, Kâbe’ye gitmiş, Kâbe’de sivrisinek çokmuş, hacı adaylarını sivrisinekler ısırmış, sokmuş.. ona hiçbir şey olmamış. Bir tanesi de şudur, komşuları varmış köyde, onların kazlarını dövmüş komşuları ve bir anda gök kara bulutlarla kaplanmış, yağmur dolu yağmaya başlamış ama sadece o komşularının evine.
    N.V.: Zaten etrafındakileri, yani bizi, genç nesli o fantezilerle etkilerdi. Hatta büyük tepkiler aldı. ”Sahabeyle aklını bozmuş” dediler. Sahabenin hayatındaki ütopyayı anlatıyor. Sahabenin öyle bir hayatının olup olmadığı da belli değil. Ama insanlara, diyor ki: Adam muharebede, bacağının bir tanesi kopmuş, 8 saat muharebe etmiş. İneceği zaman özengiden düşünce ayağının olmadığını anlamış. Böyle olağanüstü şeyler anlatırdı. Sahabeden Ebu Dücane ‘nin gözüne ok gelmiş. (Biz artık bunları ezberlediğimiz için, biz de aynı hatiplikten nasibimizi aldık. Yani 4 saat kesintisiz irticalen konuşabiliyoruz bir televizyon canlı yayınında, etkilendiğimiz için, hafızada dolu menkıbe var.) Gözüne ok isabet eden sahabe, eline gözünü almış, neye yararsın sen, bugüne kadar İslamla şerefyab olup Peygamberi görmedin, geç kaldın.. deyip gözü çıkartıp atmış. Böyle hamasi, İslami ve Kuran’i olmayan hikâyeler.. bunlar Kuran değil. Bunlarla böyle etraftakileri de buna özendiriyor.
    ’30 sene hasır yer yatağında yattım’
    H.Ç.: Olağanüstü gücü olduğuna inandıracak…
    N.V.: İnandıracak değil, inandırmaması mümkün değil. Ben İzmir’de doğma büyüme insanım, ailem normal bir İzmirli, İzmirin ileri gelen eşrafından Kapancı sülalesi. Alsancak’ta Altay Lokali’nin karşısında.. Dönertaştaki hanlar, oteller, çiftlikler halamın. İzmir’in en önde gelen sülalesi.
    Ben aile yapısına ters olmasına karşın, 30 sene evimde hasır yer yatağında yattım, Fethullah Gülen yüzünden. İzmir’de doğmuş büyümüş benim annemin başı açıktı, 70 yaşında Hacca gidinceye kadar.. ama benim evlendiğim kadın, 17 yaşındaki hanımım, Fethullah Gülen burnunun ucu bile görünmeyecek dediği için, aynen Afganistan’daki burka gibi yüzünü örttü. Yüze peçe takma Türkiye’de yoktur. Mahmutefendi cemaatinde de yoktur.. çarşaf giyer onlar ama yüzlerini örtmez, onlar da bizden sonra yüzlerini örttü. Durdu dedi ki, ”Bu örtü meselesini bir laubalilik olarak görüyorum, tesettür odur ki, burnunun ucu, ayağının topuğunun ucu bile görünmeyecek.” Şimdi bu açmazlar, bugünkü söylemler ile o günküler 30 yıllık bir süreç. Ya o gün Kuran doğruydu ya da bugün Kuran’ı tersinden okuyoruz.
    Biri ‘Parti kuralım’ diğeri ‘Talebe yetiştirelim’ diyordu
    Erbakan ve Gülen yöntemde anlaşamadılar
    H.Ç.: 1982’de anayasayı desteklediniz..
    N.V.: Özal’ı desteklemek için bir ciddi kampanya yapıldı. Özal o arada.. Milli Selamet Partisi’nden (parti adını hatırlamaya çalışıyor) adaylığını koydu.
    H.Ç.: 77 seçimlerinde İzmir’den adaydı..
    N.V.: Özal’ı desteklemek için… ama o günkü potansiyelin ne olduğu ortaya çıktı, Özal kazanamadı. Bizden endişe edenlerin endişesine iyi bir cevap, ”Bu kadar uğraşmamıza rağmen bir Özal’ı kazandıramadık” derken, ”İyi oldu, Çünkü o zaman Özal o partiden milletvekili olsaydı, ilerde bu önünü tıkar, Cumhurbaşkanı olamazdı, demek ki onda bir hayır varmış” dedi. Hayatımda benim ilk hatırladığım o… Ama hepimiz bir oy verme çabası içindeydik.
    H.Ç.: MSP’ye oy verdiniz, MSP’nin adayıydı…
    N.V.: MSP’ye değil, Özal’a (kazandırmaya çalışıyoruz).. MSP ile Hoca’nın arası hiç yok. Öyle gizli ve eski bir hatıra: Biz 66-67 senesinde Buca Kaynaklar’da kamp yaparken Erbakan Hoca geldi. Ben Scoda bir kamyonetle, Kaynaklar’dan Buca Dokuz Çeşmeler’e getirdim.
    H.Ç.: Kamp yerine…
    N.V.: Kamp yerinden, geriye getirdim.
    H.Ç.: Kampı gezdi o zaman.
    N.V.: Kampı gezdi, sivri konik bir çadırda Hoca’ya şu teklifi yaptı.
    H.Ç.: Fethullah Hoca’ya…
    N.V.: Erbakan, Fethullah Gülen’e dedi ki, ”Hocam beraber bir parti kuralım” , Erbakan da üniversitede hoca o zaman. Daha hiç siyasi faaliyeti yok. 66’da, bizim ilk kampımızda..
    H.Ç.: Odalar Birliği Genel Sekreteri olmuş muydu o zaman?
    N.V.: Küçük bir çadır olduğu ve ben de orda bulunduğum için hasbelkader duyuyorum. Hoca da dedi ki, ”Ben siyasete girmek taraftarı değilim.. Siz de girmeyin, beraber talebe yetiştirelim. Siz üniversitede hocasınız, asistan yetiştirerek, siyasetle değil içeriden fethedelim, eleman yetiştirelim..”
    H.Ç.: Yani şunu söyleyebilir miyiz, bu hep yazılan söylenen, iddia edilen ve benim de üzerinde sık sık durduğum bir şey, Hoca özellikle, eğitim kurumlarında öğrenci yetiştirerek devlet erkinde yapılanma, devlet erkini ele geçirme amacı vardı!
    N.V.: Evet. İlk teklifte bu cevabı verdi Erbakan Hoca: “Olmaz öyle şey. Bu iş yapılacaksa çıkılır siyasette yapılır. Senin dediğin gibi içeriden gizli, illegal yollarla böyle bir şey yapılmaz, devlet de bundan rahatsız olur.. İslami de değil.” Böyle araları bir sertleşti. Erbakan Hoca’nın davranışı bana göre daha mertçe.
    H.Ç.: Demokratik bir davranış…
    N.V.: Siyaset istiyorsanız siyasi arenaya girersin, futbolcu olursan futbola girersin.
    H.Ç.: İlk ve son görüşmeleri o zaman mı oldu?
    N.V.: Ondan sonra pek görüştüklerini hatırlamıyorum.
    H.Ç.: Yani Özal’ın 77 seçimlerinde milletvekili adayı olmasından sonra…
    N.V.: Orada tek şey Hoca’ya destek değil de Özal’ın alternatif olarak desteklenmesi…
    Veren’e göre Gülen’in Erbakan’a olan antipatisi ve alternatif bir isim arayışı Özal’a desteğin yolunu açtı
    Özal’ı destekleyin diye talimat verdi
    H.Ç.: Peki Turgut Özal’la ilişkisi var mıydı?
    N.V.: Turgut Özal’ın vaazları dinlemeye geldiğini söylüyorlar. Ben bir sefer İzmir’de, bizim, Çeşme’deki eve geldiğini hatırlıyorum. Tabii o zaman devlet planlamada memurdu. Vaazlara geliyormuş ama yakın bir temas görmedim…
    H.Ç.: Özal ve ailesinin Nakşi olduğu biliniyor…
    N.V.: Fakat öyle bir sık temas yoktu, ben bir sefer geldiğini hatırlıyorum. Bence şöyle düşünüyordu: Erbakan Hoca’ya bir antipatisi var. Kendine daha yakın buluyordu Özal’ı, belki de, onun için destekleyin diye bize talimat verdi. MSP’yi değil ama Özal’ı, Erbakan’a alternatif olur diye… İşi hep içerden yıkarak, insanları birbirine vuruşturarak, tokuşturarak yapmak gibi bir prensibi var.
    H.Ç.: Fethullah Gülen’in insanları birbiri ile kafa kafaya getirerek, vuruşturarak amacına ulaşma politikasını biraz açar mısınız?
    N.V.: Fethullah Gülen’in, gerçek manada, İzmir’e gelmeden önce bile, ailesinin desteğinden kaynaklanan bir kendine güveni var. Dünyayı idare edecek kapasitede bir insan diye düşünülüyor. Ailesi de kendisi de çocukluğundan birtakım olağanüstülükleri olduğuna inanan yapıdalar.
    YARIN: FOTOĞRAF ÇEKTİRMEYİ BİLE YASAKLADI

    ASKERİ LİSELERE SIZMA PLANI:
    Gizli aydınlat, ışığını gizli ver
    H.Ç.: 60, 70, 80, 90 ve 2000’li yılları bir film gibi geri dönüşlerle okura anımsatmak istiyorum. 1983 seçimlerinde Turgut Özal Başbakan oldu ve Fethullahçı denilen grup ANAP’a iyice yaklaştı ve ondan sonra zaten Kenan Evren’ in de ‘Kendi Okulunu Kendin Yap’ kampanyasının ardından özel lise, kolejler, ortaokullar, ilkokullar açılmaya başladı. Ancak, 85’li yıllarda Akyazılılar Vakfı aracılığıyla İzmir’de, Maltepe Askeri Lisesi, İstanbul’da Kuleli Lisesi, Bursa’da Işıklar Askeri Lisesi’ne sahte sağlık raporlarıyla öğrenci sokuldu. Öyle mi?
    N.V.: Doğru, Nihat Özdemir ceza aldı. 2 sene hapis yattı.
    H.Ç.: Sahte sağlık raporuyla askeri liseye öğrenci sokmada amaç neydi?
    N.V.: Şimdi Fethullah Hoca’nın bütün sahalarda hep yaptığı bir yanlış var. Aynen Erbakan Hoca’nın teklifinde olduğu gibi mertçe, devleti ele geçirmenin de yolları var. Bugün Başbakan demek, devleti ele geçirdi demek bir noktada. Ama bu doğru bir yol, bu işin yolu, siyasete girersiniz, herkes aday olabilir, herkes parti kurabilir, Fethullah Gülen’in anlaşılmaz bir davranışı şu: Ben kendimi onun sosyal bir arkadaşı ve ortağı gibi düşünürsem, şöyle bir misal vermek isterim: Şimdi ben onunla bir ortaklık yapmışım. Benim kurduğum ortaklıkta biz hep beraber hırka ve kazak üreteceğimiz bir fabrika kurmuşuz. Fakat yarı yolda bu insanlar kendilerini, hırka ve kazak örecek bir fabrikanın ortağı zannederken, yarı yolda bir bakıyorlar ki bu fabrikada bir taraftan hırka ve kazak örülüyor, ama bir taraftan da el bombası ve silah üretiliyor. Şimdi sizin bunu gördüğünüz zaman ortaklığı feshetme hakkınız doğar. Fethullah Hoca’nın üslubu hep sinsi, kapalı, illegaliteyi tercih etmesi. Bunu da nereden esinleniyor. Bir sözü var Said-i Nursi’ nin. ”Sıram tenevvelet: Gizli aydınlat, ışığını gizli ver.” Üslubu bu. O zaman tek parti döneminde, bu şeylerde kendisi usul olarak bu tarzı seçtiği için, büyük bir sistem kurma, bir dernek vakıf kurma gibi faaliyetler yok, o dönemde Bediüzzaman böyle yapmış. Şimdi kendisinin yaptığı işle Bediüzzaman’ın yaptığı iş çok farklı, onun gizli yapalım bu işi dediği, kitapların okunması, elden ele dolaşması ve yazılması, çoğaltılması. O günkü sistem içinde o gizli yapılıyordu. Yapılmalıydı veya yapılmamalıydı, o ayrı konu. Burada Fethullah Hoca’nın yaptığı şey ise kendi devletinin yanındayım, derken söylemlerinde, benim protestolarım ve söylemlerinin altının çizilmesi gerek. Gülen’in gerçekten uyarılarak insanların Fethullah Gülen’in hipnozundan kurtulacak bir şuura, özgürlüğe erişmesi gerek. Bu fikir anlaşılırsa, cemaatin içindeki mutlak iradeye, mutlak itaat ve mutlak kulluk fikrini yıkarız ve hayır yapmış oluruz, doğru bir iş yapmış oluruz. Ama, onun yaptığı yanlış bugün şu: Yalanın arkasına saklanarak kendi iktidarını devam ettirmek istiyor. Yalanın da işi yatsıya kadar derler. Şimdi bu yalan ve takıyye yaptıkça bizim ekmeğimize yağ sürüyor. Benim onu yalancılıkla suçlamam kolaylaşıyor. Çünkü hep yalanlarını devam ettiriyor. Cemaate net mesajlar vereceğiz. Onu terk edin, onun hâkimiyetini; onun baskısından kurtulun, hür düşünün.

    Nurettin Veren’e göre ‘Başörtüsü füruattır’ açıklamaları yapan Fethullah Gülen, daha önce cemaatine, fotoğraf çektirmeyi, margarin kullanmayı, hatta kola içmeyi bile yasaklamış. Kola içenlerin ABD’ye yardım ettiğini savunan Gülen, şimdi ABD’nin misafiri.

    Bir dönem ‘kadınların burunlarının ucu dahi görünmesin’ diye fetva veren, fotoğraf çekilmesini yasaklayan Fethullah Gülen, baskılar sonucu daha ‘esnek’ hareket etmeye başladı. Gülen’e yakınlığıyla bilinen Hakan Şükür bu dönemlere denk gelen nikâh töreninde hocasını nikâh şahidi yapmıştı.
    İstanbul Milletvekili Emin Şirin, Fethullah Gülen’in komplo teorilerini ve Veren’in iddialarını Meclis gündemine taşıdı
    ‘Neden kan gövdeyi götürecek?’
    İstanbul Bağımsız Milletvekili Emin Şirin’ in İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından yazılı olarak cevaplandırılması istemiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na verdiği soru önergesi:
    18.11.2004 tarihli Dünden Bugüne Tercüman gazetesinde, Sayın Fethullah Gülen’in ”Türkiye’de üst seviyede vazife görmüş bir insanın ‘Türkiye’de yeniden kan gövdeyi götürecek. Falan tür simalar bu dönemde Türkiye’de bulunmasa iyi olur’ dediğini” açıklamıştır. Sayın Fethullah Gülen ayrıca, ”Memlekette ne zaman iyi şeyler olursa bu gelişmelerden sonra o melun cinayetler tekrar olacaktır. Bu ülkede, 300 seneden beri Türk toplumunun kaderinde hâkim cemiyyat-ı sırrıyeler vardır. Bunlar görünmezler ama Türk toplumuyla oynayagelmişlerdir. Bu kişiler, Türkiye’deki gelişmeleri kendi emel ve arzularının gerçekleşmesi ve koruyup kayırdıkları insanların çıkarları adına bir tehlike sayıyorlarsa bundan sonra da bazı kimselerin vücudunun kaldırılmasına ihtiyaç hissedecek ve yine ellerini kana bulayacaklardır. Bundan 8-9 ay evvel bir dostum vasıtasıyla bana, bu tür şeyleri bilen, çok üst seviyelerde vazife görmüş bir insanın, ‘Önümüzdeki aylarda Türkiye’de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek’ dediği nakledildi, ‘Mesela falan falan tür simalar, bu dönemde Türkiye’de bulunmasalar iyi olur. Çünkü seçilen hedefler onlar da olabilir’ denildi. Ülkeyi topyekûn kargaşaya sürükleyebilecek söz konusu hadiseler karşısında devletin, kendi hassasiyetini, duyarlılığını göstermesi lazımdır. Kendi elinin altındaki memurlar kadrosu sayılan Emniyet Teşkilatı ve JİTEM üzerinde de hassasiyetini hissettirmesi lazımdır. Yani istihbarat ve Emniyet Teşkilatı, JİTEM çok iyi çalışırsa, bence bu kana susamış vampirlerin önümüzdeki günlerde yeniden Türkiye’de kan seylapları meydana getirmelerine meydan verilmeyebilir. Öyleyse, istihbaratın çok iyi işlemesi, dış servislerin Türkiye’deki emellerinin çok iyi takip edilmesi lazım. Tanzimat’tan daha önce Türkiye’de faaliyete başlayan, zamanla devletleri bile aşabilecek hale gelen, bazı idarecilere dedikleri her şeyi yaptırabilen, hükümetleri devirip yeni hükümetler kurabilen, içeride çok iyi teşkilatlanmış olsalar da kökleri tamamen dışarıda bulunan, harici güçlerin emellerine hizmet eden, çok güçlü insanları bünyelerine aldıklarından dolayı kendilerine mensup bir insanın tutuklanmasına, sorgulanmasına ve mahkûm edilmesine asla fırsat vermeyen, bir kısım cemiyyat-i sırriyenin çok iyi takibe alınması lazımdır” demektedir.
    Aynı tarihli Tercüman gazetesinde, Nazlı Ilıcak yazısında, ”Gülen’in bu sözleri kendisiyle ilgili bir ihbar aldığının işareti sayılabilir” şeklinde verilmiştir. Buna mukabil, www. nurettinveren.org sitesinde Nurettin Veren, ”Fethullah Gülen’in kendisini hain ilan ettiğini ve ABD’de 50 kişinin huzurunda öldürülmesini emrettiğini” , ”bu konuyu Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve Sanayi Bakanı Ali Coşkun’ un, eski dava arkadaşlarımız ve yetkili bakanlar olarak suç duyurusunda bulunduğunu, can güvenliği ve koruma talep ettiğini” iddia etmektedir.
    Sorular:
    1- Dünden Bugüne Tercüman gazetesinde, 18. 11.2004 tarihinde Fethullah Gülen’in ağzından ortaya konulan, ”Türkiye’de tekrar melun cinayetler olacak, yeniden kan gövdeyi götürecek” şeklindeki ifade ihbar kabul edilerek gerekli araştırma başlatılmış mıdır? Başlatılmamışsa bu soru önergem ihbar kabul edilerek gerekli araştırma başlatılacak mıdır?
    2- Sayın Fethullah Gülen’in tarifine göre, ”Tanzimat’tan daha önce Türkiye’de faaliyete başlayan, zamanla devletleri bile aşabilecek hale gelen, bazı idarecilere dedikleri her şeyi yaptırabilen, hükümetleri devirip yeni hükümetler kurabilen, içeride çok iyi teşkilatlanmış olsalar da kökleri tamamen dışarıda bulunan, harici güçlerin emellerine hizmet eden, çok güçlü insanları bünyelerine aldıklarından dolayı kendilerine mensup bir insanın tutuklanmasına, sorgulanmasına ve mahkûm edilmesine asla fırsat vermeyen, bir kısım cemiyyat-i sırriye” kimdir?
    3- Bahsi geçen gazetede Gülen’in ağzından ortaya atılan iddialarla ilgili olarak Gülen’den, ABD’de ikamet etmekte olduğu adrese derhal bir emniyet ve istihbarat timi yollanarak gerekli ifade alınacak mıdır?
    4- Veren’in, internet sitesinde ortaya koyduğu ve yukarıda detayıyla anlatılan iddialar doğru mudur, araştırılmış mıdır? Araştırılmamışsa, ihbar kabul edilmesi gereken bu soru önergemden sonra araştırılacak mıdır?
    YARIN: VEREN’E GÖRE GÜLEN’İN ASIL AMACI NE – GAZETECİLER VE YAZARLAR VAKFI NİÇİN KURULDU?
    Gazetemiz yazarı Hikmet Çetinkaya’nın kaleme aldığı ‘Fethullah Gülen’ yazı dizisine ihtiyati tedbir konuldu:
    Fethullah Gülen’i övmek serbest, eleştirmek ve sorgulamak yasak
    Yayınımız durduruldu
    Fethullah Gülen’in avukatları, Hikmet Çetinkaya’nın kaleme aldığı ve 1 Mart’tan bu yana gazetemizde yayımlanan ”Fethullah Gülen’in 40 Yıllık Arkadaşı Nurettin Veren Anlatıyor” yazı dizisine ihtiyati tedbir kararı aldırdı. Avukatlar başvurularında, ”Gülen’in kişilik haklarının ihlal edildiğini” ileri sürdü. Karar hukukçuların ve siyasilerin tepkisine neden olurken Adalet Bakanı Çiçek “Mahkeme kararıyla ilgili düşünce ifade edemem” dedi. Çetinkaya, yayımlanan bölümlerde Veren’in çarpıcı açıklamalarına yer vermişti.
    Nurettin Veren, ”Başörtüsü füruattır” açıklaması yapan Fethullah Gülen’in daha önce cemaatine fotoğraf çektirmeyi, margarin kullanmayı, hatta kola içmeyi bile yasakladığını açıklamıştı. Veren, kola içenleri ABD’ye yardım etmekle itham eden Fethullah Gülen’in şimdilerde ABD’de olmasını çelişkili bulmuştu. Peçeyi Türkiye’ye Gülen’in getirdiğini savunan Nurettin Veren, Gülen’in çalışma yöntemleri hakkında ”Fethullah Hoca’nın üslubu hep sinsi, kapalı. İllegaliteyi seçmesi bu yüzden” yorumunu yapmıştı.
    9.Sayfa’da
    CHP TEPKİ GÖSTERDİ:
    Gerçek saklanıyor
    CHP’li Cevdet Selvi, yayın durdurma kararının altında ”gerçekleri örtbas etme” anlayışının yattığını söyledi. Atilla Kart “Yayın halkı bilgilendirme niteliğinde. İtiraz aşamasında yargının daha sağlıklı karar vereceğine inanıyorum” derken Kemal Anadol, “Yasaklama basın özgürlüğü açısından sakıncalı” görüşünü kaydetti.
    9.Sayfa’da
    CHP’DEN TEPKİ
    ‘Gerçekler saklanmaya çalışılıyor’
    ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) – Gazetemiz yazarı Hikmet Çetinkaya ‘nın, geçmişte Fethullah Gülen ‘in en yakınında yer alan isimlerden olan Nurettin Veren ‘le yaptığı röportajın yayınının durdurulmasına CHP’den de tepki geldi.
    SELVİ: KARAR DÜZELTİLMELİ
    CHP Genel Başkan Yardımcısı Cevdet Selvi , Fethullah Gülen’le ilgili daha önce kimi gazetelerde ”övücü” yönde yayınların yapıldığına, ancak hiçbir müdahale ya da tepki görmediğine dikkat çekti. Gerçeklerin örtbas edilmesi girişiminin ülkeye hiçbir yarar sağlamayacağını kaydeden Selvi, şu görüşleri dile getirdi: ”Bu röportaj, geçmişte ve günümüzde yaşanan olayların, gelişmelerin netleşmesi bakımından son derece yararlı bir işlev üstlenmiştir. Olayın içinde yaşayan insanların görüş ve düşüncelerini yansıtan bir özellik taşımaktaydı. Ancak, bunların bilinmesinden rahatsız olanlar, önlemlerini her yönüyle alma gayreti içinde olabilirler. Bu karar da böyle bir anlayışın parçası olabilir. Bu kararın ilgili yayın kuruluşunun savunması alınmadan alelacele verilmesi son derece yanlış. Bir an önce bu kararın düzeleceğini umuyorum.”
    CHP Konya Milletvekili Atilla Kart da, mahkemelerin, savunma almadan ”ihtiyati tedbir” olarak yayın durdurma kararı verebilmelerinin yasal olarak mümkün olduğunu, ancak bunun keyfi olarak kullanılamayacağını söyledi. Kart, ”Ama hukuk kurallarını, basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü bağlamında değerlendirdiğimizde, Cumhuriyet tarafından yapılan yayının, güncel konu ve olay hakkında, kamuoyunu bilgilendirme yönünde olduğu gayet açıktır” dedi. Kart, şunları söyledi: ”Yayının yapılması sırasında kişilik haklarının ihlali kapsamında herhangi bir hukuka aykırılık varsa, yasal yolları her zaman açıktır. Bunlar göz ardı edilerek, yayının bütününe yönelik karar verilmesini hukuka uygun bir yaklaşım olarak görmüyorum.”
    ANADOL: ÇOK ÜZÜCÜ BİR TABLO
    CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol , Çetinkaya’nın yazı dizisinin durdurulmasına sert tepki gösterdi. Anadol, ”Çetinkaya, Türk basınının çok deneyimli, birikimli ve özellikle tarikatlar konusunda uzmanlaşmış bir yazarıdır. Fethullahçılar denilen topluluğun içyüzünü aydınlatan yazı ve röportajlar yapmıştır. Bu zincirin son halkasında yazı dizisinin yasaklanması basın özgürlüğü açısından son derece sakıncalıdır” dedi. Aylardır medyada Gülen ve topluluğunun propagandasının yapıldığına dikkat çeken Anadol, ”Şu gerçek ortaya çıkmıştır: Gülen’i övmek Türkiye’nin çağdaşlaşması ve özgürlük oluyor. Ancak, eleştirilince yasaklanıyor, suç kabul ediliyor. Bu, çok üzücü bir tablo” açıklamasını yaptı.
    ŞİRİN: KUŞATMA İÇİNDEYİZ
    İstanbul Bağımsız Milletvekili Emin Şirin , ”Sözlerin ifade edemeyeceği bir sıkıntı ve kuşatma içindeyiz. Ne desem hafif, ne söylesem hafif. Nurettin Veren’e sansür uygulandığında internetteki sitemi kendisine açmıştım. Şimdi de, Çetinkaya’nın röportajının sansür uygulanan, yayımlanmayan kısımlarını internetteki sütunumda yayımlamaya hazırım” açıklamasını yaptı.
    BARO BAŞKANLARI:
    Özgürlük tehlikede
    Ankara Barosu Başkanı Coşar, kararın düşünce özgürlüğüne aykırı olduğunu vurgulayarak “Niye rahatsız olunuyor ki? Cesareti olan cevap verir” dedi. İzmir Barosu Başkanı Erdemir, “Türk yargısı açısından sıkıntı verici gelişmeler yaşanıyor. Umarım Türkiye’de bir rejim değişikliği noktasına ulaşmaz” diye konuştu.
    9.Sayfa’da
    İzmir Barosu Başkanı Erdemir, gelişmelerin ardında Türkiye’ye biçilen ‘ılımlı İslam’ modelinin yattığını söyledi
    ‘Basın özgürlüğü tehlikede’
    İzmir Barosu Başkanı Erdemir “Türk yargısı açısından çok sıkıntı yaratacak gelişmeler yaşanıyor” dedi. Manisa Barosu Başkanı Demirkol ise “gelişmelerin arka planına bakılması” gerektiğini söyledi.
    Hikmet Çetinkaya’nın Nurettin Veren’le yaptığı söyleşinin yer aldığı dizinin Gülen’in avukatlarınca durdurulması barolardan siyasilere, sivil toplum örgütlerinden basın kuruluşlarına birçok çevre tarafından tepkiyle karşılandı. Durdurma kararını değerlendiren çevreler, Türkiye’nin “çok süratle teokratik bir yapıya taşınmasının altyapısının” oluşturulduğuna dikkat çektiler.
    İZMİR (Cumhuriyet Ege Bürosu) – Gazetemiz yazarlarından Hikmet Çetinkaya ‘nın yayına hazırladığı ”Fethullah Gülen’in 40 Yıllık Arkadaşı Nurettin Veren Anlatıyor” adlı yazı dizisinin Fethullah Gülen ‘in başvurusuyla mahkeme kararıyla kaldırılması, hukukçuların tepkisine yol açtı. Basın özgürlüğünün engellenmesiyle ilgili olarak İzmir Barosu Başkanı Nevzat Erdemir , vahim bulduğu gelişmenin arkasında, ABD’nin Türkiye’ye öngördüğü ılımlı İslam modelinin yattığını söyledi.
    Erdemir, Fethullah Gülen’in ABD’de yaşadığına dikkat çekerek ”ABD Türkiye’deki rejimi ılımlı İslama dönüştürmeye çalışıyor. Gülen de ABD’de. Buna çok dikkat edilmeli” dedi.
    Erdemir şu görüşlere yer verdi: ”Bu olay Osman Şirin ‘in açıklamasıyla bağlantılı olduğu izlenimini veriyor. Türk yargısı açısından çok sıkıntı yaratacak gelişmeler yaşanıyor. Umarım Türkiye’de bir rejim değişikliği noktasına ulaşmaz. Yargıçlar, topluma adalet inancı verirler. Toplumun adalet inancını sarsacak tutum ve davranışlardan kaçınması gerekenlerin başında yargıçlar gelir. Yargıçlar kararlarıyla konuşurlar, siyaset yapmazlar. Cumhuriyet gazetesindeki Fethullah Gülen ile ilgili yazı dizisinin durdurulmasına da bu perspektiften bakmak gerekiyor.”
    ‘GELİŞMELER DÜŞÜNDÜRÜCÜ’
    Manisa Barosu Başkanı Remzi Demirkol , gelişmenin arka planına bakmanın doğru olacağını söyledi. Demirkol, geçen hafta içinde Hürriyet gazetesi yazarı Bekir Coşkun ‘un sütununda ”şeriat fetvası” niteliğinde bir tekzip metninin mahkeme kararıyla yayımlandığına dikkat çekerek gazetemizdeki yazı dizisinin durdurulmasıyla ilgili olarak şunları söyledi:
    ”Türkiye’de artık, mahkemeler farklı bir anlayış içinde ve siyasallaşıyorlar söylemleri, sıkça vurgulanır oldu. Buna dikkat etmek gerekiyor. Cumhuriyet’teki yazı dizisinde hiçbir kışkırtma yok, silahlı eyleme çağrı yok. Buna karşın yasaklama gerekçesi ne olabilir?”
    Aydın Barosu Başkanı Sümer Germen , gelişmeyi basın özgürlüğüne vurulan bir darbe olarak nitelendirdi.
    Denizli Barosu Başkanı Adil Demir , kararın basın özgürlüğüne aykırı olduğunu söyledi. Demir, ”Öncelikli olarak Gülen’in ülkeye gelerek yargılanmasını tamamlaması gerekiyor. ABD’de misafir olmaktan vazgeçsin. Kendi hakkında yazı yazılması doğaldır. Çünkü kendisi kamuoyunda çok tartışılan bir isimdir. Yargıda önemli değişiklikler var ve bu karara bu doğrultuda bakmak gerekir” diye konuştu.
    Muğla Barosu Başkanı Ayla Kara da ”Yargı gerçekleri yazan bir gazetenin yayınına hayır demiştir” diye konuştu.
    TGC BAŞKANI ERİNÇ:
    Anayasaya aykırı
    TGC Başkanı Orhan Erinç, yazı dizisine mahkeme kararıyla ihtiyati tedbir konulmasının anayasanın 28. maddesine aykırı olduğunu belirtti. Erinç “Gazetecilerin kamuoyunu bilgilendirmesi engellenmemeli” dedi. Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi ise ”konu yargıya intikal ettiği için değerlendirme yapmak istemediğini” belirtti.
    9.Sayfa’da

    Övmek serbest, eleştirmek yasak
    Fethullah Gülen, 1 Mart’tan bu yana gazetemizde yayımlanan ‘Fethullah Gülen’in 40 Yıllık Arkadaşı Nurettin Veren Anlatıyor’ yazı dizisinin ‘kişilik haklarını ihlal ettiğini’ gerekçe göstererek yazı dizisine ihtiyati tedbir kararı aldırdı. Tedbir kararını ‘sansür’ olarak değerlendiren gazetemiz yazarı Çetinkaya, “Bu ülkede Fethullah Gülen yazı dizisi hazırlayıp propagandasını yapmak serbest, sorgulamak ise yasak” dedi.
    Haber Merkezi – Fethullah Gülen , gazetemiz yazarı Hikmet Çetinkaya ‘nın kaleme aldığı ve 1 Mart’tan bu yana gazetemizde yayımlanan ”Fethullah Gülen’in 40 Yıllık Arkadaşı Nurettin Veren Anlatıyor” yazı dizisinin ”kişilik haklarını ihlal ettiğini” gerekçe göstererek yazı dizisine ihtiyati tedbir kararı aldırdı. Gazetemize uygulanan bu tedbiri ”sansür” olarak değerlendiren Hikmet Çetinkaya, ”Bu ülkede Fethullah yazı dizisi hazırlayıp kendisini övmek ve propagandasını yapmak serbest, eleştirmek ve sorgulamak ise yasak” dedi.
    Gülen adına avukatı Orhan Erdemli tarafından Üsküdar 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde Hikmet Çetinkaya ve Nurettin Veren hakkında tespit davası açıldı. Erdemli, mahkemeye sunduğu dilekçesinde, ”Çetinkaya’nın Nurettin Veren ile yaptığı dizi röportajda müvekkilinin kişilik haklarının ihlal edildiğini, halen mevcut hukuka aykırı haksız saldırı ve saldırı tehlikesi karşısında müvekkilinin kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması için ihtiyati tedbir kararı verilmesini” talep etti.

    1. Asliye Hukuk Hâkimi Mustafa Cahit Mergen , Erdemli’nin bu talebi üzerine, ”açılan davada yargılama yapılıp karar verilinceye kadar davaya konu gazetemizin Fethullah Gülen ile ilgili yazı dizisinin, ihtiyati tedbiren yayımlanmamasına” ve ”duruşmasının 19 Nisan 2005 tarihine bırakılmasına” karar verildi.
      Adalet Bakanı Cemil Çiçek , bakan olarak açılan davalardan haberdar olmasının söz konusu olmadığını belirterek ”Benim sıkıntım, Adalet Bakanı olarak mahkemeden verilen bir kararla ilgili düşünce ifade etmemin imkânsız oluşu. Bunu, değerlendirme yapmak istemiyorum anlamında söylemiyorum. Bakan olarak mahkeme kararıyla ilgili olarak düşünde ifade etmem doğru olmaz” değerlendirmesini yaptı.
      Hikmet Çetinkaya, röportajının yayımlanan bölümlerinde Nurettin Veren’in çarpıcı açıklamalarına yer vermişti. Veren, son dönemlerde ”başörtüsü füruattır” açıklaması yapan Gülen’in daha önce cemaatine fotoğraf çektirmeyi, margarin kullanmayı, hatta kola içmeyi bile yasakladığını, kola içenleri ABD’ye yardım etmekle itham ettiğini belirterek Gülen’in şimdilerde ABD’nin misafiri olmasını çelişkili bulmuştu.
      Veren, Gülen’in çalışma yöntemleri hakkında ise ”Fethullah Hoca’nın üslubu hep sinsi, kapalı. İllegaliteyi seçmesi bu yüzden” yorumunu yapmıştı. Peçeyi Türkiye’ye 40 yıllık yol arkadaşı Gülen’in getirdiğini savunan Veren, şunları anlatmıştı:
      ”İzmir’de doğmuş büyümüş benim annemin başı açıktı, 70 yaşında hacca gidinceye kadar… Ama benim evlendiğim kadın 17 yaşındaki hanımım, Fethullah Gülen ‘burnunun ucu bile görünmeyecek’ dediği için, aynen Afganistan’daki burka gibi yüzünü örttü. Yüze peçe takmak Türkiye’de yoktur. Mahmutefendi Cemaati’nde de yoktur… Çarşaf giyer onlar ama yüzlerini örtmez, onlar da bizden sonra yüzlerini örttü. Durdu dedi ki ‘Bu örtü meselesini bir laubalilik olarak görüyorum, tesettür odur ki, burnunun ucu, ayağının topuğunun ucu bile görünmeyecek.’ Şimdi bu açmazlar, bu söylemler ile o günküler otuz yıllık bir süreç. Ya o gün Kuran doğruydu ya da bugün Kuran’ı tersinden okuyoruz.”
      Veren, Gülen’in Amerika’daki evinde 30 gün yaşadığını belirterek son gün Gülen’in cinnet ve hezeyan getirerek kendisini öldürmek istemek noktasına gelince kaçmak zorunda kaldığını dile getirmişti. Dizi yazısında Gülen okulları, şirketleri ve vakıflarının denetlenmediğine de işaret eden Veren, ”Ben olayın üzerine gidince öldürülme tehdidi aldım. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ‘yu telefonla aradım. Bana koruma verildi. Ancak hâlâ takip ediliyorum. Can güvenliğim tehlikede. Gülen beni öldürtmek istiyor” iddialarında bulunmuştu.
      İstanbul Barosu, yazının kişisel haklara saldırı niteliği taşımadığını vurguladı
      Erinç: Anayasaya aykırı
      İstanbul Haber Servisi – TGC Başkanı Orhan Erinç , gazetemiz yazarı Hikmet Çetinkaya ‘nın yazı dizisine mahkeme kararıyla ihtiyati tedbir konulmasının anayasanın 28. maddesine aykırı olduğunu belirtti. Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi ise ”konu yargıya intikal ettiği için bu aşamada değerlendirme yapmak istemediğini” belirtti. İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu , yazı dizisinin kamuoyunu ilgilendiren açıklamalar olduğunu söyledi.
      Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç, yaptığı yazılı açıklamada, Hikmet Çetinkaya’nın hazırladığı yazı dizisinin, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, şu görüşlere yer verdi: ”Tedbir yoluyla yayının durdurulması, Anayasa Mahkemesi’nin 28’inci maddesinde belirlenmiş olan kuralın dışında ve anayasaya aykırı bir durumdur. Daha önce de verilmiş olan yayın durdurma kararları itirazlar üzerine kaldırılmıştır. Başkalarının söz ve eylemlerinden dolayı gazetecilerin kamuoyunu bilgilendirmesine engel olunmamalıdır.”
      POLİTİKA GÜNLÜĞÜ
      HİKMET ÇETİNKAYA
      Fethullah Gülen’i Eleştirmek Yasak…
      Fethullah Gülen ‘in sağ kolu, 40 yıllık yol arkadaşı , Işık Evleri’nin, okulların, Asya Finans’ın, Samanyolu TV’nin kurucusu Nurettin Veren ‘in anlattıklarını yazmak suç mudur?
      Evet suç!..
      ”Fethullah Gülen’in 40 yıllık arkadaşı Nurettin Veren anlatıyor” yazı dizim yargı kararlarıyla durduruldu…
      Gülen’in avukatları Üsküdar Beşinci Asliye Hukuk Mahkemesi ‘nde dizi yazımın durdurulması için dava açtılar.
      Mahkeme, avukatların başvurusu üzerine 2005/54 Sayılı 2 Mart 2005 tarihli kararıyla Fethullah Gülen’le ilgili yazı dizisinin ‘ihtiyati tedbiren’ yayımlanmamasına karar verdi…
      Gazetemizin hukuk bürosu, bu kararın henüz savunma alınmadan verildiğini , yayını durdurma kararına bugün itiraz edeceklerini söylediler…
      Yargının kararına saygılıyım…
      İtirazımızın sonucunu alana dek bekleyeceğim…
      Yazı dizim durduruldu…
      Peki susacak mıyım?..
      Asla!..
      Hani bu ülkede basın, düşünce ve ifade özgürlüğü vardı? Hani yayın özgürlüğünü engelleyen maddeler yasalardan çıkarılmıştı? Hani Türkiye demokratik bir toplum olmuştu?
      Sevsinler böyle basın ve ifade özgürlüğünü!..
      Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde Fethullah Gülen ‘i övmek, Işık Evleri ‘nin propagandasını yapmak serbest , eleştirmek ise yasak…

    Fethullahçı yapılanma Türkiye’yi nereye götürüyor, altı yıldır ABD’de yaşayan Gülen niçin Türkiye’ye dönmüyor?
    Yıllardır Fethullah Gülen’i yazıyorum bu köşede…
    1995 yılında Ankara’da Zaman gazetesinin temsilcilik binasında basın toplantısı düzenleyen Fethullah Gülen ne diyordu:
    ”Değişik yerlerden aldığımız sinyallerle bir kısım askerlerin muhtıra verme temayülleri olduğu söyleniyor. Bazıları alakadar olmayabilir. Bazı büyük zenginler de alakadar olmayabilir. Ama şu anda birilerinin kıpırdanışı bahis konusu. Hatta bu konuda hükümet tarafından kayrılan birinin açık tavrı olduğu söylenebilir…”
    1995 yılında böyle konuşuyor Fethullah Gülen!..
    Kimlerden güç alıyor, kimler koruyordu o tarihte Gülen’i?..
    O tarihte sormuştuk:
    ” Fethullah Gülen askerlerin muhtıra hazırlığı içinde olduğunu nereden haber almıştır?”
    Yanıt alamamıştık…
    Fethullah Gülen yıllar sonra ABD’den seslenmişti:
    ”Türkiye’de önümüzdeki aylarda bazı faili meçhul cinayetler işlenebilir…”
    Açık açık Türkiye’de kan gövdeyi götüreceğini öne süren Fethullah Gülen hakkında bir soruşturma açılmadı?
    Nurettin Veren kendi web sitesinde yazdı, Bağımsız İstanbul Milletvekili Emin Şirin yine Veren’in iddialarını TBMM’ye taşıdı…
    Nurettin Veren , sitesinde, Gülen’in kendisini ABD’de hain ilan ettiğini, elli kişinin önünde öldürülmesi için buyruk verdiğini açıklayıp şöyle demiyor muydu:
    ”Bu konuyu Adalet Bakanı Cemil Çiçek , İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , Sanayi Bakanı Ali Coşkun ‘a bildirip, ayrıca Gülen için suç duyurusunda bulundum…”


    Fethullah Gülen ABD’de yaşıyor ama.. kendi deyimiyle Türkiye’deki ‘üst düzey yetkililerden’ bilgi alıp “Önümüzdeki aylarda Türkiye’de kan gövdeyi götürecek” diyor…
    Peki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne yapıyor?
    Fethullah Gülen’e şu soruyu sormuyor:
    ”Sen kimsin be adam?”
    Nazlı Ilıcak , Gülen’i savunuyor:
    ”Gülen’in bu sözleri kendisiyle ilgili bir ihbar aldığının işaretidir.”
    Ve Emin Şirin soruyor ilgili bakana:
    ”Gülen’in ağzından ortaya atılan iddialarla ilgili olarak Gülen’den ABD’de ikamet etmekte olduğu adrese derhal bir emniyet ve istihbarat timi yollanarak ifade alınacak mıdır?”
    Evet… Fethullah Gülen yazı dizisi yargı kararlarıyla durduruldu…
    Yargıya saygılıyım!..
    Bu ülkede Fethullah Gülen’i övmek, onu göklere çıkarmak serbest, eleştirmek ise yasak.
    hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr
    Faks numaramız: 0212/ 513 90 98

    Hz. ALİ’NİN MEKTUBU

    0

    Hz. Ali’nin Mısır’a vali tayin ettiği Haris oğlu Malik Ejder’e yazdığı mektup
    Rahman ve Rahim olan Allahın adı ile.
    Bu, Allahın kulu Emir-ül Müminin Ali’nin vergisini toplamak, düşmanları ile savaşmak, halkını düzene sokmak, şehirlerini onarmak için Haris – ül Eşteroğlu Malik’i Mısır’a vali tayin etttiği zaman ona verdiği emirnamedir.
    Ona, Allahtan çekinmesini, kullukta bulunmayı seçmesini, kitabında, farzlarına sünnetlerine dair emredilenleri yerine getirmesini buyurur. Çünkü hiç bir kişi yoktur ki Allah’ın emrettiği şeylere uymasın da kutlu olsun ve mutluluk bulsun. Onlara oymayan da yoktur ki asi olmasın, kötülüğe düşmesin. Noksan sıfatlardan arınmış Allah kalbiyle, eliyle, diliyle yardım etmesini buyurur. Çünkü adı ululandıkça ululansın. Allah dinine yardım edene yardım edeceğini, onu üstün tutana üstünlük vereceğini vaad etmiştir.
    Sonra şunu bil ki ey Malik, seni öyle bir yere yollamaktayım ki senden önce oradan adaletle hükmeden, zulümle hüküm yürüten nice devletler gelip geçmiştir. Sen kendinden önceki buyruk sahiplerinin yaptıklarını nasıl görüyor, seyrediyorsan halk da senin yaptığın işleri, senin gibi görecek, seyredecek. Sen onlar hakkında neler diyorsan halk da senin hakkında o çeşit sözler söyleyecek. Allah kullarının dillerinde ilham ederde onları söyletirse, temiz kişiler, o sözlerle gerçeği anlarlar, hükümde bulunurlar.
    Kendine temiz işleri zahire edin, en fazla sevdiğin azık sence bu olsun. Hevva ( cinsel arzu) ve hevesine hakim ol, sana helal olmayan şeyleri yapma, nefsini bunlara meylettirme. Nefsini kötülük- erden alıkoymak, sevdiğin, yahut nefret ettiğin şeylerde ona hakim olmak, ona insafla muamelede bulunmaktır. Halka merhametle merhametle muameleyi kendine adet et. Onları sevmeyi, onlara lütfetmeyi huy edin. Onlara karşı yiyeceklerini, içeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme.
    Çünkü halk 2 sınıftır. Bir kısmı dinde kardeştir. Sana öbür kısmı yaratılışta eştir. Sana onlar sürçebilirler, kusur ederler, bilerek, yahut yanılarak ellerinden bazı şeyler çıkabilir.
    Sen yaptıklarını Allahın bağışlamasını nasıl seviyor, istiyorsan sen de onları bağışla, kusurlarından geç. Çünkü senin mevkiin onlardan üstün, seni bu işe memur edenin mevkii senin mevkiinden üstün, Allah ise vali tayin edenden de üstün, onların işlerini senin emrine vermiş.
    Onlarla seni sınamaya uğratmış, Allahla savaşmaya kalkışma sakın, onun azabından kurtulmana çaren yok, bağışlamasına, merhametine aldırış etmemene de imkân yok.
    Halkın kusurlarını bağışlayınca nedamete düşme, onlara ceza verince de sevinme, seni yoldan çıkaracak öfkeye kapılıp ceza vermekte tez davranma. Ben onlara buyruk verenim, emrime uyulması gerek demeye kalkışma, çünkü bu gönüle gurur verir, dini gevşetir, nimeti bozar gider. Gönlüne böyle bir düşünce geldimi, gücünün kuvvetinin üstünde olan Allahın gücünü, kuvvetini düşün, onun kudretine karşı aczini gör. Bu başkaldıran, serkeşlik eden nefsini yatıştırır, kibrini, gururunu giderir, yitip giden aklını başına getirir. Sakın Allahın azametiyle boy ölçüştürmeye, O’nun kudretine kendi gücünü, kuvvetini benzetmeye girişme. Çünkü Allah her zorbayı hor, hakir eder. Her baş çekeni, ululananı alçaltır gider.
    Allaha karşı insaflı ol, insanlara, ehline, ayaline, adamlarından buyruğuna uyanlardan hoşlandıklarına karşı da insafla muamelede bulun. Böyle yapmazsan bil ki zulmetmiş olursun. Allah kullarına zulmedenin düşmanıysa Allahtır. Allahla düşmanlığa girişenin delilini Allah batıl kılar. Zulümden geçinceye, tövbe edinceye dek o kişi Allahla savaşmış olur. Allahın nimetlerini bozan, zail eden, azabının çarçabuk çatmasına sebep olan şeyler içinde zulümden daha güçlüsü yoktur. Çünkü Allah mazlumların duasını duyar, zalimlere de zamanı gelince azabını yollar.
    Halkın valiye en ağır gelen sınıfı bela çağında ona en az yardım eden, adaletten hoşlanmayan, isteklerinde direndikçe direnen, kendilerine ihsanda bulunulduğu zaman en az şükreden, ihsanda bulunulmayınca özrü güç kabul eyleyen, zamanın zorluklarına az dayanan, ileri gelenleridir. Dinin direği olan İslamın topluluğuna sebep bulunan, düşmana karşı duranları ise halk tabakasıdır. Onları sevmelisin, onlara meyletmelisin.
    İnsanların ayıplarını görüp gözeten, onlara açıp söyleyen kişiler olsun. Onları kendine yaklaştırma. Çünkü insanlarda ayıp olabilir. Vali ise bunları örtmeye en fazla hakkı olan kişidir. Onların bilmediğin ayıplarını açmaya, öğrenmeye kalkışma, sence bilineni, iyiliğe, temizliğe yormaya bak. Bilmediklerin hakkında ise Allah hükmeder. Ayıpları elinden geldikçe ört. Onların ayıplarını örtmeyi sevdikçe, bu huyla huylandıkça Allahta senin ayıplarını örter, bağışlar.
    Halka karşı duyduğun kini bırak, her suça ceza vermeye kalkışma, sence doğru olmayan şeyleri bilmezlikten gel. Halkın kötülüğünü söyleyen kovucu, öğütçülere benzese de garez (kin) sahibidir.
    Nekes (cimri) kişi ile meşrevette (lauballi) bulunma, seni üstünlükten alıkoyar, ihsandan men eder, yoksulluğu gösterir sana, seni yoklulluğa sevk eder. Korkakla danışma, işlerde zaafa düşürür, yapacağın işlerden seni alıkoyar. Haris kişiyle de danışma, zulüm ile mal yığmayı gözel gösterir sana. Nekeslik, korkaklık, hırs, ayrı ayrı huylardır ama hepsi birden Allaha kötü zan meydana getirmede birleşir.
    Vezirlerinin en kötüsü, senden önce, kişilere vezirlik edenlerdir, suçta onlarla onlarla birlik olanlardır. Bunların yerine reisleri onlar kadar isabetli geçkin olan, fakat onlar gibi zalime zulmünde yardımcı, suçluya suçunda ortak olmayan hayırlı kişiler bulabilirsin. Bunların yükü sana daha hafiftir, yardımları sana daha güzeldir, sana besledikleri sevgi daha gerçektir, senden başkaları ile ilişkileri daha azdır. Yanlızken de bunlarla düş kalk, meclislerinde de bunları bulundur.
    Sonra acı bile olsa sana gerçeği söyleyen, Allahın dostlarında bulunmasını hoş görmediğin şeylerde sana az müsaade eden kişileri seç, onların gözleri seni gerçeğe götürür, haksızlıktan geri kor. Takva ehliyle gerçek kişilerle dost ol. Onların seni fazla övmene sebep olmalarına müsaade etme, çünkü fazla övülme insanı kibre götürür, faziletten düşürür.
    İyilik edenle kötülükte bulunanı, katında bir görme sakın, çünkü onları bir görüş, iyilik edenleri iyilikten vaz geçirtir, kötülük edenleri kötülüğe alıştırır, bunlara layık oldukları muameleyi yap.
    Bil ki valinin, halka lütufta, ihsanda bulunmasından, işlerini kolaylaştırmasından başka halkın emniyetini celbedecek bir şey olamaz. Onlara lütf eder, aralarında adaletle muamelede bulunur, işlerini kolaylaştırırsan evvelce yüreklerinde uyanmış bir nefret varsa yok olur, yerini emniyet ve sevgi duygusu tutar. Onlara öylesine muamele etki halk senin hakkında güzel zanna sahip olsun. Gerçekten de iyi ve güzel zan, senin ağır yükünü hafifletir, o yükü senin sırtından alır. Şunu da bilki senin hakında iyi fikir güden, idarenden memnun olandır, kötü fikir taşıyanlar idarenden memnun olmayandır.
    Bu ümmetin ileri gelenlerinin, büyüklerinin güttükleri yolu yordamı, halkın alışıp yaptığı, böylece de birbirleriyle uzlaştığı, işlerinin düzene girdiği şeyleri eksiltme. Koyanların icra, sevaba nail oldukları yolu yordamı bırakıp onlara zarar verecek, yeni adetler, yeni yollar icad etmeye girişme, onlardan eksilttiklerinin vebali sanadır.
    İdaren altındaki şehirlerin düzene girmesi, halkın huzura kavuşması için daima bilginlerle görüş, bu hususta düşünceli kişilere danış.
    Bil ki halk 2 sınıfa ayrılmıştır. O sınıfların bir kısmı öbür kısmının düzene girmesiyle düzelir, huzura erer, bir kısmının öbür kısmından müstesna kalmasına imkân yoktur.
    Bu sınıflardan biri, Allah ordusudur, askerlerdir, biri umumi ve hususi işleri düzene koyan kâtiplerdir. Biri adaletle hükmeden, devlet işlerini gören kişilerdir. Biri müslümanların emrine girmiş ve karar merciinde olan katip ehlidir. Vergi veren müslümanlardır. Biri ticaretle uğraşanlar ve sanat ehli olanlardır. Bir de ihtiyaç sahibi olan yoksul kişilerdir ki bunlar bu sınıfların en aşağı (yoksul) tabakasıdır. Bunların hepsinin de adı Allah katında yeri vardır.
    Kitabında, yahut Allahın selamı O’na ve soyuna olsun, peygamberimizin sünnetinde haddi konmuş, farzı bildirilmiştir ki, bu kesim de katımızda korunmaktadır.
    Askerler, Allahın izniyle halkın sığınaklarıdır, valilerin ziynetleridirler. Dinin üstünlüğü, eminlik esen yolları onlarla korunur, halk ancak onlarla kalkınır, huzura kavuşur. Askerler Allahın emriyle alınan vergiyle beslenebilirler, düşmanlarına karşı o sayede güç kuvvet sahibi olurlar. Düzene girmeleri ancak o vergiye dayanılarak olur, neye ihtiyaçları varsa onunla düzene sokulur.
    Sonra bu 2 sınıf, ancak üçüncü sınıfla kadılar (hakimler), zekât ve vergi memurları ve kâtiplerle nizama girer. Onlar halkın işlerini düzene sokarlar, faydalı şeyleri toplarlar, ileri gidenlerin de aşağıda olanların da işleri onların sayesinde emniyete kavuşur.
    Bütün bu sınıfların ayakta durmaları, tacirlerle, sanatkârlarla mümkündür. Onlar halkın muhtaç olduğu şeyleri toplarlar, çarşılara, pazarlara dökerler. Böylece başka sınıfların yapamayacağı işleri yaparlar.
    Sonra ihtiyacı olan, yokluk içinde bulunan, aşağı tabaka gelir. Bunları görüp gözetmek, bunlara yardım etmek gerektir.
    Allah katında bu sınıfların hepsinin de genişliği vardır, hepsinin de yeri vardır. İhtiyaçlarının giderilmesi, hallerinin düzene sokulması icap eder. Bu da valinin vazifesidir. Valinin, Allahın emirlerini gereği gibi yapar, halkın düzenine çalışır, çabalarken Allahtan yardım dilemesi, hakka riayet etmesi, bu işler kendisine hafif gelsin, ağır gelsin dayanması gerekir.
    Orduna sence Allah için, Resülü için ve İmamı için en fazla öğüt verenlerinden, emanet ve iffet bakımından en temiz olanlarından, bilimde en üstün bulunanlarından kumandanlar seç. Bunları öfkelendiği zaman öfkesini yenen, ceza vermekte acele etmeyen, özrü kabul eden, zayıfları esirgeyen, kuvvetlilere karşı gevşemeyen kişilerden seçip tayin et. Bunlar ne zora başvuranlardan olsun, ne zaafa düşenlerden.
    Sonra toplumun soy – boy bakımından şereflilerden, temiz ev bark sahibi olanlarından, geçmişlerinde iyilik bulunanlarından, cömertlerinden asker al. Çünkü bunlarda yücelik, büyüklük huyları toplanmıştır.
    İyiliğin, adamlığın dalları, budaklarıdır bunlar. Sonra da babaların oğullarını görüp gözetmesi, esirgemesi gibi onların işlerini gör, gözet, araştır, onlara ettiğin iyilik ve ihsan gözünde büyümesin, onlara verdiğin şey az bile olsa aşağı görünmesin sana. Çünkü bu ihsan, sana öğüt vermelerine, seni iyi bilmelerine, tanımalarına vesiledir. Onların büyük işlerini göreceğim diye küçük, ehemmiyetsiz işlerinde ihmal gösterme. Az bir lütfun bile bir yerde işe yarar, ondan faydalanırlar, çoğunun da yeri var, ondan da geri kalmazlar. Askerlerine en çok yardım edenleri, kendilerine ihtiyaçlarını, erzaklarını tam olarak verenleri, yurdu korumak için şehirde kalanlarla savaşa gidenlerin ihtiyaçlarını giderenleri, komutanlarının sence en itibar görenleri olmalı. Onlara öylesine muamelede bulunmalısın ki düşmanla savaşta hepsinin de derdi, fikri bir olsun. Onları esirgemen, sana kalpleri ile bağlanmasına sebep olur.
    Valilerin gözlerini aydınlatan işlerin en üstünü şehirlerde, dosdoğru olarak adaleti yaymak, halk arasında sevginin belirmesine sebep olmaktır. Onların sevgileri de ancak gönüllerinin huzura ermesi ile mümkün olur. Öğütlerinin doğruluğu ancak valilerinin hizmet müddetinin sona ermesini dilemeleriyle, idaresi kendilerine ağır gelse de bir an önce gitmesini istememeleriyle mümkün olur. Halkın dileklerini yerine getir, iyiliklerini öv, çektikleri zahmetleri say, dök, çünkü güzel huylarını fazla anman, onların yiğitliklerini arttırır, onları sevindirir. Allah dilerse iyilikte geri kalanları da o yola sevkeder, iyileştirir.
    Sonra herkesin denenen, bilinen derecesini tanı, birinin çektiği zahmeti başkasına maletme, onun yerine başkasını övme. Herkese noksansız olarak hakkını ver, herkesin hakkını tanı. Birisinin büyük oluşu yaptığı başardığı küçük bir işse, büyük görmene, gene birinin yaptığı iş büyükse, fakat kendisi düşkünse o işi küçük görmene sebep olmasın.
    Büyük ve çetin işlerde, sana şüpheli görünen hususlarda Allaha ve Resül’üne başvur. Yüce Allah irşad etmeyi takdir buyurduğu topluma ( Ey inananlar, Allaha, Peygamber’e, ve içinizden emredecek ve liyakata sahip olanlara itaat edin, Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanız, bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o husuta Allaha ve Peygamber’e müracaat edin buyurmuştur – Nisa Suresi, 59 Ayet-). Allaha baş vurmak, onun kitabının adil emrine uymak, Resülüne baş vurmak da onun aykırılığa açık olmayan sünnetine tabi olmaktır.
    Halka hüküm verecek kişileri, sence idaresine memur olduğun kişilerin en üstünlerinden seç. Öyle ki işler onları daraltmasın, bir birlerine hısım olanlar, onlara üst gelmesin, ayakları sürçüp yanlış bir işe düşmesinler. Bilmezden sonra bilip, anlamazdan sonra anlayıp hakkı yerine getirmediklerine nadim olmasınlar. Kendilerini zanna kaptırmasınlar, azıcık bir anlayışla hükmün sonuna araştırmaktan kalmasınlar. Şüpheli işlerde hüküm verirken düşünsünler, dayansınlar, ap-açık delillere uysunlar. Hasmın müracaatı onları sıkmasın, gönüllerini daraltmasın, işleri iyice açıp, yayıp anlayışta en sabırlı kişiler, hak meydana çıkınca da en keskin (en doğru) hükmü verenler olsunlar. Övülmede ileri gidiş onları kibre sevketmesin, aldatışa kapılmasınlar, bu çeşit kişiler de pek azdır. Sonra onların hükümlerinden de haberdar olmaya fazlasıyla çalış, hakimin geçimini fazlasıyla temin et, halka ihtiyacını azalt. Sakın yakın olanlara karşı küçük görünmemeleri, halkın dedikodusundan emin olmaları, hileye kapılmamaları için onlara, katında yüksek bir mevki sağla. Bilhassa buna çok dikkat et. Çünkü bu din, kötü kişilerin ellerine tutsak düştü. Onunla heva (cinsel) ve hevese uyuldu, onunla dünya dilenir oldu.
    Sonra vergi ve zekât memurlarına dikkat et. Onları denedikten sonra tayin et. Onları şahsi bir tercihle ve rasgele tayin etme. Çünkü bu 2 şey cevir (boşvermişlik) ve hıyanet kollarının bir araya toplanmasına sebep olur. Bunları temiz ailelerden, İslama eskiden girmiş olanlardan tecrübe ve utanç sahibi kişilerden seç. Çünkü onlar ahlâkça en üstün, namusça en doğru, kinlerden en kurtulmuş, açgözlülükleri en az, işlerin sonuçlarını gayrete en fazla gayretli kişilerdir. Sonra da onların rızıklarını bol ver. Çünkü bu nefislerini düzeltmeye kuvvet verir onlara. Müslümanların elleri altında bulunan malları yemekten alıkoyar onları. Aynı zamanda, emrine uymazlar, emanetine hıyanette bulunurlarsa bu, onların elayhine delil olur sana. Sonra işlerini teftiş et, onlara gerçek ve vefalı gözcüler gönder, hallerini, işlerini görüp, anlayıp sana bildirsinler. Çünkü onların haberleri olmadan senin onlardan haberdar olman, emin bir surette iş görmelerine, halka yumuşaklıkla muamele etmelerine sebep olur. Onların içinde zalimlere yerdım edenler varsa onlardan korun. Onlardan biri, vazifesinde hıyanet eder de gözcülerin verdikleri haber onun alehine olur, hepsinin de verdiği haber aynı bulunursa bu tanık olarak yeter sana.
    Artık ona bedeni cezayı verebilir, yaptığına karşı onu suçlu tutar, onu aşağılık bir dereceye düşürür, onu hıyanet dağıyla dağlar, töhmet zincirini boynuna takarsın. Vergi işini de araştır, memurlarının ahvalini (yaşamını) düzene koy, çünkü vergi işinin ve vergi memurlarının düzene girmesi, onlardan başkalarının da düzene girmesi demektir. Onlardan başkaları ancak onların düzeniyle düzene girebilir. Çünkü insanların hepsi de vergilerin ve vergi memurlarının ehlidir, ahalidir (halkıdır). Ancak vergi toplamaktan ziyade memleketin kalkınmasına dikkat etmelisin, çünkü vergi memleket kalkındıkça toplanabilir. Memleket kalkınmadıkça memur bir hale gelmedikçe vergi isteyen, şehirleri yıkar gider, kullarıysa (tebası ise) helak eder (mahveder), üyle bir buyruk sahibinin işi, idaresi pek ay bir müddet sürer. Vergi verenler, verginin ağırlığından, yahut vergi verecekleri şeylere bir afet geldiğinden, yahut içecekleri, sulayacakları suyun kesildiğinden, yahut bir bendin yıkılıp araziyi su bastığından, toprağın kaydığından (heyelan), yahut da mahsülün mahfolduğundan şikâyet ederlerse halllerini düzene sokacak bir derecede vergilerini azaltman gerektir. Çünkü bu yardımla, bu kolaylık göstermenlehalk refaha kavuşur, ülke de mamur olur, bu dakdirde senin idaren bezenir (güzelleşir), ayrıca da halkı adaletle idare ettiğin için onların saygısını, sevgisini kazanmış olursun. Refahlarına hizmet ettiğin, adaletle muamelede bulunduğun, onları kuvvetlendirdiğin için gerekince bu kuvvete de dayanabilirsiniz. Onları esirgeyişin, haklarında adaletle muamele edişin, onlara yumuşak davranışın da buna sebep olur. Öyle bir an olur, öyle bir çağ gelir çatar ki, onlara baş vurman gerekir. Onlarda dileğini seve seve kabul eder, isteğini yerine getirirler. Çünkü ülkede vücuda gelen mamurluk (imar) ve servet, onlara yükleyeceğin yükü çekmelerine kuvvet verir.
    Bir yerin harap olması oradaki halkın yoksul düşmesinden ileri gelir, oradaki halkın yoksulluğu ise, valilerin kendilerine mal yığmalarıdan, valilikte kalacaklarına emin olmamalarından, ibret alınacak şeylerden az ibret almalarındandır.
    Sonra kâtiplerini de teftiş et, onların da hallerine dikkat et, işlerine, onların hayırlılarını tayin et. Düşmanlara karşı kullanacağın düzenleri, gizli tuttuğun şeyleri, kendini büyük gören, bu yüzden de topluluğun önünde sana karşı durmaya cüret eden kişilere değil, temiz ve iyi huylu olanlarına yazdır. Memurlarından gelen mektupları sana sunmakta gaflet etmemeleri, senden aldıkları emri, aldıkları gibi bildirmeleri, bir ahde (antlaşma) gireceğin vakit, şartları gevşek, zayıf bırakmamaları, gerekirse o ahdi bozmakta aciz göstermemeleri, şartları ona göre koşmaları, işleri başarırken de hadlerini bilmeleri gerektir. Kendi haddini bilmeyen kişi, başkasının haddini hiç bilmez.
    Sonra onları, kendi anlayışına güvenerek, onlara meyline uyup haklarında iyi bir zan besleyerek tayin etme. Çünkü insanlar yapmacıklara baş vurarak, güzel hizmetler göstererek kendilerini valiye iyi tanıtırlar. Oysa ki bu yapmacık hareketlerin ötesinde ne öğüt vermeyi bilirler, ne emanete riayet etmeyi, Senden önceki temiz kişilerin seçtikleri kişilere bak. Sen de onlar seç, halka en güzel muamelede bulunmalarını, en fazla emanete riayetle tanınmış olanları iş başına getir. Bu Allaha karşı özü doğru olduğunu, işlerine memur olduğun kişilere de hayırlı bulunduğunu ispat eder.
    Her işin başına en büyüğü kendine güç gelmeyecek, işlerin çokluğu onu şaşıtmayacak kişileri geçir. Kâtiplerinden birinde bir ayıp görür de aldırmazsan o ayıpla sen de ayıplanırsın, sonra cevap da veremezsin.
    Bir de tacirleri, sanat ve zenaat ehlini tavsiye ederim sana, onlara karşı hayırlı ol. Onların bir kısmı oturdukları yerlerde ticaretle meşgul olur. Bir kısmı ise bir yerden bir yere gider, mal götürüp getirir, bir başka bölüğü de halkın muhtaç olduğu şeyleri ellerinin emekleriyle hazırlarlar. Bunlara hayırla muamelede bulun, çünkü onlar faydalı kişilerdir. Gereken şeyleri uzun yollar aşarak, beldelerden geçerek, ülkende ki karalarda, denizlerde, düzlüklerde, dağlıklarda gezerek alırlar, getirirler. Oysa halkın o şeylerin bulunduğu yerlere gitmesine ne iman vardır, ne de gücü yeter. Onlar düzene bağlıdırlar, isyanlarından korkulmaz, barış adamlarıdır, gailelerinden (kızgınlıklarından) ürkülmez. Bulunduğun yerde de onların işlerini gör, gözet. Uzak, yakın şehirlerde de hallerini izle, dikkat et, bir zulma uğratma onları. Ama şunu da bil ki, bütün bunlarla beraber, bunların çoğunda aşırı hırs, kötü bir nekeslik, bencillik,faydalı şeyleri gizleyip, saklayıp azalınca değerinden fazla satma gayreti, menfaat düşkünlüğü vardır. Ellerinde bulunanları bildikleri gibi satmak isterler. Bu durum halkın zararına sebep olduğu gibi valilere de buna göz yummak ayıptır, noksanlıktır. İntikârı (karaborsayı) men et, çünkü Allahın salatı O’na ve soyuna olsun, Resülullah’da men etmiştir. Alış veriş, güzel surette, adalet terazilerine uygun olarak, bir narh konarak yapılsın. Her iki taraf da satan da zarar etmesin, alan da. Sen intikârı (karaborsayı) men ettikten sonra onu yapmaya kalkışan olursa cezalandır, fakat ceza da pek de ileri gitme.
    Sonra Allah için, aşağı (yoksul) tabakayı gör, gözet. Onlar başvuracakları bir düzen bulamayan, yok yoksul, muhtaç, yokluktan bunalmış, dertlere kalmış, kazançtan aciz kalmış kişilerdir. Bu sınıf içinde dilenenler olduğu gibi, bir şey umup bekleyenler, fakat kimseden bir şey istemeyenler de vardır. Onların hakkına dair Allahın sana emrettiği şeyi Allah için olsun koru. Onlara memur olduğun beytülmalden (devlet hazinesi), her şehirde, Müslümanların ganimet olarak elde ettikleri ve devlete ait olan arazinin gelirinden, ekininden pay ayır. Bulunduğun şehirde, o şehre yakın yerlerde olanlarıyla uzakta bulunanları aynı hükme tabidir. Onların her biri hakkına riayet etmeni ister. Nimetler içinde bulunuş, ehemmiyetli işlere dalışın, onları unutturmasın sana. Önemli işlere bakman, küçük sayılan işlere bakmayışına mazeret olamaz. Böyle bir özür kabul olunamaz. Unutturmasın sana onları önemli işlere dalışın. Yüzünü çevirme onlardan. Onların gözlere hor görünenlerini, insanlar tarafından aşağı sayılanlarını, fakat sana gelip hallerini anlatmayanlarını sen ara, bul. Onları bulmak, hallerini sorup anlamak için Allahtan korkan, ona karşı ululanmayan, güvendiğin kişiler yolla, onların hallerini sana bildirsinler. Sonra haklarında öylesine harekette bulun ki Allaha ulaştığın gün onlar hakkında özürler getirmeye kalkışmayasın. Çünkü bunlar halk içinde başkalarından daha fazla insafa layık kişilerdir. Bütün bu sınıfların haklarını vermeye gayret et. Bilmeyerek hakkına riayet etmediklerin için de Allahtan bağışlanmanı dile.
    Yetimlerden, kocalmış kişilerden (yaşlılardan) bir düzene baş vuramayanları, kimseden bir şey dilemeyenleri gör gözet. Bu valilere ağır bir yüktir. Fakat hakkın hepsi de ağırdır. Ancak Allah hayırlı bir sonuca varmalarını isteyip ona dayananlara, vaad ettiklerini gerçek bilip inananlara o yükü hafifletir.
    Zamanın bir kısmını ihtiyaç sahiplerine harca. Onların hepsini huzuruna al, otur, onlarla görüş. O mecliste seni yaratan Allaha karşı gönül alçaklığını takın. Askerinden, yardımcılarından, koruyucularından, zaptiye erkânından hiç kimse onları korkutmasın, onlara mani olmasın. Onlarda seninle yüz yüze korkmadan, çekinmeden konuşsunlar. Allahın salatı ona ve soyuna olsun, Resülullah’ın bir yerde değil bir çok yerde (Zayıfın korkup çekinerek, dili dolaşarak söz söylemeye çalıştığı, fakat kuvvetliden hakkını alamadığı toplum ne temizliğe ulaşır, ne de kutluluğa kavuşur) buyurduğunu duymuşumdur. Onların sert konuşmalarına, söz söylerken ağır laflar edenine tahammğl et. Daralmayı, onlarla görüşmeden çekinip utanmayı bırak da Allah bu yğzden sana rahmetlerini yaysın. O’na itaatin yüzünden sevaplar versin. İhsanda bulunduğun zaman minnet yükleyerek verme ki, verdiğin alana sinsin. Vermediğin zaman da güzellikle özürler getirerek verm ki almayan, hiç olmazsa sevinsin.
    Bazı işler de vardır ki bizzat senin yapman gerektir. Bunların biri kâtiplerin yazmakta aciz gösterdikleri hususlarda memurlarına senin cevap vermendir. Biri de halkın ihtiyacı sana hangi gün arz edilirse hemen o gün o ihtiyaçları gidermendir ki, bu olabilir ki yardımcılarını sıkar, vaktinde yapmazlar bu işi. Her günün işini o gün gör. Çünkü her gün yapılacak bir iş vardır.
    Vakitlerin en üstünü, en fazlasını seninle Allah arasında ki kulluğa hasret. Fakat halka sarf ettiğin vakitlerin de hepsi, işlerde niyetin temiz oldu mu, halk bu yüzden esenliğe erişti mi, Allaha ait olur. O’na kulluk sayılır.
    Allah için dinini halis kılan farzlara bilhassa dikkat et. Gecende, gündüzünde bedeni ibadetlerini onlarla Allaha yaklaşmak kastıyla kusur etmeden, riyaya düşmeden nasıl gerekse o çeşit yerine getir. Halka ibadet ettirdiğin zaman ibadeti uzatıp onları usandırmadan, tez, fakat erkânını yitirmeden yaptır. Çünkü halk içinde hasta olan vardır.
    Allahın salatı O’na ve soyuna olsun, beni Yemen’e gönderdiği zaman Resülullah’a, onlara nasıl namaz kıldırayım diye sordum. ’’ En zayıfının kıldığı namaz gibi kıldır. İnsanlara karşı merhametli davran’’ buyurdular.
    Bütün bunlardan sonra derim ki: Buyruğunun altında bulunanlara uzun müddet görünmez olma, çünkü valilerin halka görünmemeleri darlıktan bir kısımdır. Halkı sıkar. Valilerin idare işlerinde az bilgili olduklarına delalet eder. Onlara görünmemek, onların onların bir çok şeyleri öğrenmelerine de engel olur. Onlarca büyük şey küçük görünür, küçük şeylerse gözlerinde büyür. Güzel ve iyi, çirkin görünür onlara. Çirkinse güzelliğe bürünür, hakla batıl bir birine karışır gider. Valide bir insandır ancak, halkla görüşmedikçe onların hallerini bilemez. Kendisinden gizli kalanları göremez. Gerçeğin apaçık alametleri yoktur ki bunlarla doğru, yalandan ayrılsın. Sen 2 kişiden birisin ancak. Birisi mutlaka hakkı yerine getirir, herkese hakını verir. Gereken hakkı verdikten, iyi iş gördükten sonra neden gizleneceksin? O biri, vermemeyi, hakkı eda etmemeyi adet edinmiştir. Halk senden ümit kestikten sonra hemencecik el çeker senden, ne diye onlara görünmeyeceksin? Oysa ki halkın sana zahmet vermeyen şikâyetlerinin çoğu, ya bir zulma uğradığındandır, yahut muamelede insaf ve adalet istediğindendir.
    Sonra valinin bazı adamları da bulunabilir ki onlar, kendi reiyleriyle (kendi başına) hareket ederler, zulümde bulunurlar. İnsafları azdır. Muamelede adaleti gözetmezler. Bütün bunların sebeplerini kesip ortadan kaldırırsak şerlerini insandan gizler(ler). Yakınlarına, yanında bulunanlara arazi verme ki bazı yerleri, bazı tarlaları elde etmek tamahına düşmesinler. Aksi halde orda ki köye zarar gelir. Bu işin, bir ırmaktan su almak ihtiyacında bulunanlara zararı dokunur. O sudan faydalanmak, o yerden fayda sağlamak isteyenlere, araziye sahip çıkanlar zulmederler. Bunun faydası başkasına düşer, vebali ise valinin boynuna yüklenir. Onlardan verdiğin kişiler faydalanırlar, ayıbı ise dünyada da, ahirette de sana düşer. Yakın olsun, uzak olsun, kime gerekse hakkını ver. Bu hususta sabırlı ol. Ecrini Allahtan iste, akraban ve yakın adamların bile olsa haktan ayrılma, işin sonunu düşün. İsterse sana ağır gelsin bu iş, hayırlı olduğu sence malümse yapmaktan çekinme, hakkını yerine getir. Halk bir işte zulüm var zannına düşer, sana hayıflanırsa aslını anlatarak, özürler getirerek zannını değiştir. Bu suretle sen adaletle iş görmüş olursun. Buyruğun altındakilere de yumuşaklıkla muamele etmiş bulunursun. Özür dilemekle sen hakka riayet eder, muradına erersin, halkta doğruyu anlar, işin aslını bilir.
    Düşmanın, seninle barışmak isterse red etme. Barışta Allahın rızası var. Orduna huzur ve istirahat ver, sen de sıkıntılarından kurtulmuş olursun, şehirlerinse eminliğe kavuşmuş olur. Ama barıştıktan sonra düşmanından sakın da sakın. Çünkü çok kere düşman yaklaşır, gafil olmanı bekler. Şu halde ihtiyatla hareket et, bu hususta iyi bir zanna düşmeyi töhmet altına al. Seninle düşmanın arasını bir bağla bağladın, onunla bir anlaşmaya vardın, yahut da ona aman elbisesini giydirdin mi ahdine vefa et. Verdiğin amana riayet et. Nefsini ona verdiğin söze, anlaşmaya kalkan yap. Çünkü dilekleri birbirine aykırı, reiyleri darmadağın ve çeşit çeşit olduğu halde insanların Allahın farz ettiği şeylerde hepsi de ahde vefa etmeyi ululadıkları gibi ululadıkları bir farz yoktur. Hatta müslümanlar şöyle dursun, müşrikler bile bunu gerekli saymışlar, buna riayet etmişler, ahirette, amanda durmamanın ne zararlar vereceğini bilmişlerdir. Verdiğin amana gadretme, anlaşmanı bozma. Hıyanette bulunarak düşmanını aldatma. Çünkü Allaha karşı bçyle bir bir cürette bulunan, çok kötü, çok ziyankâr bir bilgisizdir ancak. Allah, anlaşmanın amanını kulları arasında bir rahmet olarak yaymıştır ki, o bir emniyettir. Herkes orada esenleşir. Bir haremdir, herkes ona sığınır. Bölük bölük herkes onun civarına koşar gider. Onu bozmak, ona hıyanet etmek, ona hile katmak olamaz. Bahanelerle bozulacak anlaşma yapma, pekiştirdikten sonra yorumlara güvenme. Allah adına verdiğin anlaşmayı bozmaya, haksız olarak ondan dönmeye kalkışma. Genişlemesi umulan, sonunda üstünlük bekleyen darlığa dayanman, günahından korkacağın gadirden hayırlıdır. Bozarsan Allahın gazabı gelip çatar sana, ne dünyanda berhudar olursun ne ahiretinde.
    Sakın haksız olarak kan dökme. Çünkü azaba sebep olan, suç bakımından ondan daha büyük bulunan, nimetin zevaline, devletin yitmesine sebep teşkil eden hiç bir şey yoktur ki haksız olarak kan dökmekle kıyaslanabilsin. Kan dökenlerin hesabını kıyamet gününde bizzat noksan sıfatları olan Allah görecek, azaplarını o verecektir. Haram olarak kan dökmekle gücünü, kuvvetini çoğaltmaya kalkışma. Çünkü bu gücü zayıflatır, hatta yok eder gider. Bilerek kan dökme hususunda ne Allah katında bir özrün, ne ben,m katımda katımda. Çünkü cezası kısastır bunun. Yanlışlıkla kamçın, yahut kılıcıni yahut da elin bir kötülüğe sebep olursa, kudretine güvenip ululanarak, öldürülen kişinin velilerine onun diyetini (bedelini) vermekten kaçınma.
    Kendini beğenmekten, seni ululuğa sevk eden şeylere uyup güvenmekten, övülmeyi istemekten çekin. Çünkü bunlar ihsan sahiplerinin ihsanlarını yok etmek, ecirlerin, mahveylemek için çeytanın gözettiği fırsata yol açan şeylerdir.
    İdarene tabi olanlara ihsanda bulununca da onları minnet altında bırakmaya, ihsanını başlarına kakmaya kalkışma. Yaptığını çok görmekten de çekin. Vaad edince de vaadinden dönme. Başa kakmak, ihsanı yok eder. Yapılan iyiliği çok görmek, büyük saymak, gerçeğin ışığını söndürür. Vaadden dönüş halkın nefretine mucip olur. Yüce Allah ’’ Allah katında en beğenilmeyen şey, yapmadığınız şeyi söylemenizdir. -16, Saf süresi, Ayet 3- ’’ buyurur.
    Zamanı gelmeden işlerde aceleye düşme. Yapmak imkanı olunca da o işte ihmal etme, doğruluğu sence belli olmayan işe girişme, ama doğruluğu açıkça belli olan işi de savsaklama. Her işi yerinde yap, her işi yerinde işle.
    Herkesle bir ve eşit olduğun şeylerde kendi payını çoğaltmaya kalkışma, herkesin gözettiği şeylerde gaflete düşme, çünkü sen, başkalarına da örneksin. Az bir zaman sonra işleri örten perdeler açılır, mazlumun hakkı da senden alınır.
    Öfkeni yen, kendine sahip ol. Elini, dilini gözet. Bütün bu hallerde hemencecik ceza vermekten çekin, cezayı geriye at, öfken yatışıncaya dek elini, dilini gözet. Bu söylediklerimi ahireti anarak, Rabbine ulaşacağına inanarak derdini, temizliğini çoğaltmadıkça yapamazsın.
    Sana, senden önce adaletle hüküm sürenleri, yahut üstün yol yordamları, Allahın salatı O’na ve soyuna olsun. Peygamberimizin eserini, yahut da Allah Kitabında ki farzları anmak, bizim bunları anıp düşünerek nasıl hareket ettiğimizi görmek, bu ahit –nameden sana verdiğim buyruklara kendini zorlamak gerektir. Nefsine uymak hususunda bir gevşeklik göstermemen için bu kadar delil gösterdim sana.
    Ve ben, benim ve senin, kulların en güzel anışlarına iyi ve yerinde övüşlerine sahip olmamızı, şehirlerde iyi ve güzel eserler bırakmamızı, nimetin, hakkımızda tam ve olgun olarak, lütuf ve ihsanıın kat kat fazlasıyla verilmesini, benim de senin de ömrümüzün kutlulukla ve şehid olarak tamamlanmasını Allahın bol ve sayısız rahmetine, pek büyük kudretine, her dilenen şeyi lütfedip vermesine sığınarak niyaz etmekteyim ve biz gerçekten Allahın rızasını istemekteyiz. Selam Resülullah’a, Allahın selat ve selamı O’na tertemiz soyuna olsun.
    Düzenleyen : Kâzım Balaban / Viyana

    Hüseyin Gazi Gülağ Öz

    0

    Ankara’da tekke yıkıntıları ve türbesi ve Anadolu’nun birçok ye¬rinde makamı bulunan Hüseyin Gazi, yiğitliği ve savaşçılığıyla anıl¬maktadır. Hatta Alevi Bektaşi ozanlarının bir çoğunun şiirlerinde bu açıklıkla dile getirilir.

    Hüseyin Gazi binip gelse atına
    Dayanılmaz çarkı felek zatına

    Gazi adı da, yiğitliğinin simgesi olarak verilmiştir. Gazi Erenlerde ender rastlanan bir durumdur. Malatya ve Seyitgazi’de türbeleri bulu¬nan Battal Gazi’nin babasıdır. Bu iki zat Horasan Erenlerinden olup, yiğitliği ve savaşçılığı nedeniyle Gazi adını almışlardır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Hüseyin Gaziyle ilgili şunlar yazmaktadır. “Bu zat, Malatyalı Seyit Battal Gazi’nin pederi azizidir.” dedikten sonra onun tekkesindeki sosyal olayları da şöyle anlatmaktadır. “Merkadı çevresinde süslü muhteşem şamdanlar olduğunu, ayrı ayrı yaz ve kış meydanları bulunduğunu, senede bir kere burada mevlüt okunup, kırk elli bin adam cem olmakta, imam Hüseyin evladından ve sadakatı ki¬ramdan olan bu Hüseyin Gazi, burada din uğruna şehit olmuştur. Bu tekkedeki fukaraya on kuruş tasdik edip Üç kurban keserek şeyhi (Muhi Can) dedenin hayır duasını aldık.”1 dedikten sonra, 1058 yılında yine burasını ziyaret ederken de şu şiiri yazmaktadır.

    “Gelip ettik dua ile niyazı
    Bize himmet ede Hüseyin Gazi.”2

             Bugüne kadar yapılan Alevi cemlerinde mevlüt okunduğu kaydına rastlanılmamaktadır.Ayrıca günümüzde de mevlütün Alevi kültüründe yeri yoktur. Evliya Çelebi’nin 1611-1682 tarihleri   arasında yaşadığını baz alırsak Yavuz katliamıyla buralardan kaçan Alevi Bektaşiler’in yerine sünni kökenli kişilerin türbeyi  bir süre yönettikleri¬ni düşünebiliriz. “Ankara ‘nın şarkında kain Hüseyin Dağ üzerinde Bektaşiler tarafından mücahit bir  veli olarak kabul edilen bir Arap ‘ın Hüseyin Gazi’nin mezarı vardır. Evliya  zamanında burada yüz bekta¬şi  dervişini havi bir tekke vardı ve her sene çok kalabalık bir ayin yapılmaktaydı. Şimdi yalnız Ankara Bayrami  dervişleri tarafından idare edilen bir türbe vardır.”3

    Hüseyin Gazi, Ankara’da kendi adıyla anılan Hüseyin Gazi dağının tepesinde yatmaktadır. Dağ oldukça yüksek bir yerde bulunmakta olup, orasına yaya olarak bile çıkmak sorun olmaktadır. Yeni açılan araba yolu bile çok dik olduğundan kışları arabayla zor çıkılmaktadır. Büyük ihtimalle Hüseyin Gazi korunmak amacıyla burasına tekkesini kurmuş, Ankara’nın çevresini de denetimi altına almıştır. Çünkü Hüseyin Gazi’nin yaşadığı dönem savaşların olduğu, eşkiyanın kol gezdiği bir dön¬eme rastlamaktadır.
    Hüseyin Gazi için de diğer pirler gibi çeşitli söylenceler, efsaneler, menkıbeler anlatılmaktadır. Bu efsanelerin büyük bir bölümü halk ara¬snda söylenen, onun ve oğlu Battal Gazi’nin yiğitliği üzerine kurul¬muş söylencelerdir. Hüseyin Gazi ile ilgili bir efsane şöyle anlatılmak¬tadır.
    “Bektaşiliğin Anadolu ‘ya yayılışı ve Anadolu’nun islamlaşması ¬ile ilgili bir anlam taşımaktadır. Bektaşi köylerinde dolaşan rivayet¬lerin hülasası şöyle oluyor. Osman oğlu Orhan zamanında (Osmanlı evleti ‘nin kurucusu padişahları) Ahmet Yesevi ‘nin işareti ve Batum padişahının emriyle Bektaş Veli Hüseyin efendimizin neslinden 300 kişiyle Orta Asya ‘dan hareket etmiş, Malatya ‘dan girerek küffarla çok kanlı savaşlar etmiş. Eskişehir’e kadar islamlığı yaymışltır. Malayat¬‘da Seyyit Battal Cafer, Erzincan ‘da Seyyit Gazi, Ankara ‘da Hüse¬yi Gazi islamiyeti yaymağa çalışıyorlar.”4

    Yine adı geçen araştırmacı Dip Hacı Köyü İmamı’ndan aldığı efsa¬neyi şöyle sürdürmektedir. “Hüseyin Gazi şehit düşünce oğlu Seyit Battal Cafer Malatya’da bulunuyormuş. Bağdat Halifesi Abdüsse¬lam’dan babasının yerini ister. 0 da daha babasının kanı kurumadığı¬nı, kanını al da öyle gel, der. Seyit Battal Cafer yola çıkar. Çorum ta¬raflarında Balıklar Havuzu denilen şimdiki Hüseyin Gazi tekkesine misafir olur. 0 zamanlar burası manastırmış, manastırın keşişi, “Ben seni birisine benzetiyorum. Sen Hüseyin Gazi’nin oğlusun” der. Seyit Battal‘ı içeri almış, yemekler yendikten sonra keşiş latasını çıkartır. bir kapı açar, orada yeşil cübbe, yaşil sarık ile yeşil örtüde sarılı Kur’anı verir. Bir aşir okurlar. Bunun üzerine Keşiş Şambaz, Battal’ı babasının kanını almak üzere Ankara ‘ya gönderir. Dört gavurun başı¬nı keserek getirir. Şambaz birisini tanır. Babanın katili budur, diye gösterir. Bu başı tekkenin eşiği önüne gömer ki, dünya durdukça çiğnensin. Bu tekkeye Hüseyin Gazi kolu yahut kutlu denir.”5
    Hüseyin Gazi ile ilgili söylenceler çoktur. Bunları tam bir kaynak olarak kabul etmek oldukça güçtür. Ancak, o zatın yaşamı ve kişiliğiy¬le ilgili az da olsa ipuçları vermeye yaramaktadır. Hüseyin Gazi’nin savaşçı birisi olduğu, kendisinin Seyyit olup, Alevi Bektaşi kültürünü Anadolu’ya yaymak istediği, bu nedenle de Ankara’da tekke kurduğu, bu tekkede birçok dervişi yetiştirdiği, tekkesinde fakirleri doyurduğu, insanları dayanışmaya, üretip, paylaşımı kardeşçe yapmaya özendirdi¬ği gerçektir. Hüseyin Gazi ile ilgili bilgiler bundan ibarettir.
    HÜSEYİN GAZİ
    Ali dergahına yüz süre geldim
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi
    Keremler kanisin sultana geldim
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi

    Hüseyinova’ya kurmuşun bazar
    Arifler postunda okuyup yazar
    Sayende hübların salınır gezer
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi

    Dervişler gülbenk çeker her seher
    Hurşit Baba Sultan kemale mahir
    Kendisi helavet banunı zahir
    Ayırma katarından Hüseyin Gazi

    Şammas Pir haberdar oldu derdinden
    Terk eyleyip geçti külli vaından
    Cümle müminleri Hak didarından
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi

    Yedi iklim çar köşeyi seyir eden
    Kendi devesini kendisi yeden
    Urum diyarını hem irşad eden
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi

    Sefil Ali eşiğine sailem
    Emir senin fermanına kailem
    Nuri didar cemaline mailem
    Ayırma katardan Hüseyin Gazi

    Dipnotlar:
    1 ÇELEBİ, Evliya; Seyahatnanw, C. 2, s.425.
    2 SIRULLAH, Kaddes; s.426.
    3)TANYU,Hikmet,Ankara ve Çevresinde Adak Yerleri.Diy.Yay.1967.s.88
    4) AKKAYA,Şükrü,Orta Anadolu’da Bir Dolaşma.Ank.1934,Hakimiyeti Milliye Hüseyin Gazi Efsanesi.s.6
    5) TANYU,Hikmet,Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak Yerleri.Diy.Yay.1967.s.90

    Basına ve Kamuoyuna A Ç I K L A M A

    0

    DITIB Başkanı Rıdvan Çakır, 15.12.2004 tarihli Hürriyet Gazetesine yaptığı açıklamada „AABF ideolojik hedef peşinde,Alevilik derslerinde ideolojik konulara yer verilmesi endişesi var. DITIB de Alevilik dersi verir“ demiş. Bu demecinde, herkesin Aleviliği tanıması gerektiğini belirten Çakır, nihayet Aleviliğin varlığını kabul ettiğini teyit ediyor. Bu olumlu bir gelişme. Alevi çocuklarına okullarda Alevilik dersleri vermek ve bunun gereklerini yerine getirmek bir ideoloji ise AABF işte bu ideolojiyi takip ediyor. Bunun adı bizce: Sünnileştirme ideolojisine karşı durmaktır. Sayın Rıdvan Çakıra sormak gerekir:

    1. Yıllardır Diyanet İşlerinde en üst düzeylerde olduğunuz sürelerde; Aleviliği kaç kere ağzınıza aldınız?
    2. Diyanet İşlerinin Türkiye`de okullarda okuyan Sünni ya da Alevi çocuklarına şimdiye kadar, Alevilik ile kaç kelime öğrenmelerini sağladınız?
    3. Diyanetin bilgisi dahilinde olan İlahiyat Fakültelerinde okuyan Sünni öğrencilerin % 50 sinin, Aleviler hakkındaki “mum söndürürler” iftirasına karşı ne yaptınız?
    4. Alevilikle ilgili Diyanet yetkililerin “Cem evleri ibadet yeri değildir. Cem de ibadet değildir.” atmasyonlarına karşı şahıs olarak ne yaptınız?
      Tüm bu sorulara vereceğiniz cevap bir “hiç” olduğuna göre; Aleviler sizi ve yukarıdaki ifadelerinizi nasıl ciddiye alsınlar?
      AABF de sizin söylediklerinizi ciddiye almıyor. Her ne kadar Türkiye bütçesi sayesinde ayakta duruyorsanız da Sünni toplumunun oluşturduğu bir kurum olarak DITIB`i ciddiye alıyoruz.
    5. AABF Almanya`daki Eyaletlerde Alevilik dersi yetkisini, Alman Anayasasının 7.3. maddesindeki koşulları yerine getirdiği için alabilmiştir. Önerimiz; siz de kendi temsil ettiğiniz Sünni toplumu için Sünnilik Derslerinin içeriği konusunda söz sahibi olmak istiyorsanız, Alman Anayasasındaki “Religionsgemeinschaft” dini kurumlar için gerekli koşulları oluşturun, örneğin; üyeliğe dayalı toplum, temsile ve seçime dayalı yönetim gibi. Böylesi bir gelişme en çok bizi sevindirir.
    6. “Alevi olsun olmasın, bir Müslüman Aleviliği tanımalıdır” önerinizi destekliyoruz. Okullarda bilinçli olarak öğretilmediği için, elemanlarınız Aleviliği bilmiyorlar ve doğal olarak da hissetmiyorlar. Şimdiye kadar Alevilik konusunda çoğu önyargılarla beslenmiş hocalar nasıl Sünni toplumunu aydınlatacaklar? Önerimiz; cami derneklerinizde Sünni kardeşlerimize, Aleviliği bizler tarafından anlatılmasına olanaklar sağlamanızdır. Ya da bizim yayınlarımızı cami derneklerinde insanların hizmetine sunmanızdır.
    7. AABFnin Alevilik dersleri konusunda yetki almasından Alevilerin endişe duyduklarını nasıl tespit ettiğinizi açıklamıyorsunuz. Bazı basın organlarının yanlış tanıtması sonucu bir kısım Aleviler, AABF konusunda farklı ve hatta olumsuz düşünebilirler. Aynı şey DITIB için de geçerlidir. Binlerce Sünni Müslüman, DITIBi kendi örgütü olarak tanımıyor ve DITIBin Sünniliği sulandırdığını iddia ediyor. AABF, buradan hareket ederek, hiç bir zaman DITIBi bu konuda suçlayıcı açıklamada bulunmamıştır. Çünkü bizim dışımızda olan DITIB`e söz söylemek bize düşmez.
    8. CDU Eyalet Milletvekili ve Entegrasyon Komisyonu üyesi sayın Thomas Kufen AABFye Alevilik dersleri hakkında içerik yetkisinin tanıtıldığı toplantıda şunları söylemiştir: “Bu hak, koşulları yerine getiren diğer Müslüman örgütlere de tanınacaktır.” Umarız, sayın Kufen size de görüşmenizde aynı tavsiyeyi yapmıştır AABF olarak, Almanyada dini kurum olma iddiasında bulunan DITIB Başkanının, bundan sonraki çalışmalarında Almanyadaki koşulları ve özellikle de inanç özgürlüğüne yönelik yasaları dikkate almasını öneriyoruz.
      Köln, 20.12.2004
      Turgut Öker
      Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Başkanı

    çok sürmez, menfaat ile dikilen duvar yıkılacaktır

    0

    Zalimliğiyle ünlü bir Kral, idam cezası verdiği iki mahkumdan birinin canını kendisini çok eğlendirecek bir yolla bağışlamak ister.Sonra iki darağacı kudurur ve mahkumlardan ikisinede,omuzlarına basacakları, ve güvenebilecekleri birer kişi çağırmalarını ister.Birtaraftanda ülkenin bilge kişisini de kendince sınamak istemiştir.Bu yüzden herşey hazır olduğunda yanıbaşına oturtmuştur yaşlı bilgeyi.Sonrasında mahkumlar kendi seçimleri ve istekleriyle çağırdıları kişilerin omuzlarına basar ve boyunlarına ipler geçirilir…

    Mahkumkardan biri çok güçlü kuvvetli birini çağırmıştır.Diğeri ise kendisinden daha cılız olan arkadaşını çağırmıştır ve onun omuzlarına basmaktadır.Kral tam o anda sorar yaşlı bilgeye. – “Hadi şimdi göster hünerini.Sence önce kim yıkılacak?Güçlü olanmı? Yoksa şu cılız olanmı?” – Yaşlı bilge kendinden emin cevap verir.-“Güçlü olan çok sürmez yıkılır efendim.Diğer cılız olan ise ölse yıkılmaz.Cılız olanın omuzlarına basan mahkum canını kurtaracaktır.-“

    İki saatlik çok çekişmeli geçen ölüm kalım savaşında, güçlü adam yıkılıverir en sonunda.Ve onun omuzlarına basan mahkum darağacı da can verir.Kral şaşkın bir halde sorar yaşlı bilgeye.-“Nasıl oldu da şu cılız adamın galip geleceğini bildin? Sen gerçek bir bilgesin-“Yaşlı bilge yerinden kalkmış sevinç içinde arkadaşına sarılan ve canını kurtaran mahkuma bakar ve Kral’a şöyle der.-“Bunu bilmemin bilge olmakla alakası yoktur.İki mahkum darağacına çıkarılmadan önce onları dikkatle izledim.Kendi istekleriyle çağırdıları adamlar yanlarına geldiler.Biri çağırdığı güçlü adama bir kese altın verdi.Belliki parasıyla tutmuştu onu, canını kurtarabilmek için.Bunun için o adamın güçlü vücudunun kafi geleceğini düşünüyordu.Diğeri ise uzun uzun sarıldı arkadaşına.Birlikte gözyaşı döktüler.Sonra o cılız adam yeminler etti arkadaşına.Ölsem yıkılmam diye.Gerçek birer arkadaş olduklarını anladım o anda… Ben sadece menfaat üzerine kurulan şeylerin çok uzun sürmeyeceğini bildim efendim… “-Menfaat üzerine kurulan herşey, yıkılmaya mahkumdur…

    Hayyam

    0

    Hayyam
    Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
    Kim gitmiş de getirmiş, haberini?
    Kimselerin bilmediği bir dünya
    Özlenmeye korkulmaya değer mi?


    Koydun yemi, kurdun tuzak ey yaradan
    Tuttun avı, verdin ona bir ad: İnsan!
    Her hayrı ve her şerri düzenler, sonra
    Herkeste bulursun yine sen bir noksan!

    Şarap benlik kaygusu bırakmaz sende
    Çözülmedik bir düğüm kalmaz beyninde
    İblis bir kadeh şarap içmiş olaydı,
    Secdeye yatardı Adem’in önünde

    YAŞAM ÖYKÜSÜ
    İranlı şair ve bilgin (Nişapur 1044.ay.y 1123/1136). Hayatı, gençlik yılları kesinlikle bilinmiyor. Elde bulunan eserlerinden, hayatıyla ilgili olayları anlatan bazı kitaplardan, matık, felsefe, matematik ve astronomi konularında çalıştığı, bu alanlarda düzenli bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Hayyam (“Çadırcı”) takma adını, atalarının çadırcılık yapmaları yüzünden aldığı söylenir. Ömer Hayyam, zamanında daha çok bilgin olarak ün kazandı. İran’ın, Selçuklular yönetiminde olduğu bir çağda yetişen Hayyam, Horasan ülkesindeki büyük şehirleri, Belh, Buhara ve Merv gibi bilim merkezlerini gezdi, birara Bağdat’a da gitti. Zamanının hükümdarlarından, özellikle selçuklu sultanı Melikşak ve Karahanlılardan Şemsülmülk’ten büyük yakınlık gördü. Saraylarında, meclislerinde bulundu. Reşidüddin’in “Cami-üt-Tevarih” adlı eserinde anlattığına göre Nizamülmülk ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ile okul arkadaşıydılar.
    Gerek Hayyam’ın zamanında, gerek sonarki çağlarda yazılan kaynaklarda çağının bütün bilgilerini edindiği, o alanlarda derin tartışmalara girdiği, fıkıh, ilahiyat, kıraat, edebiyat, tarih, fizik ve astronomi okuttuğu yazılıdır. Ebu’l Hasan Ali El-Beyhaki onun çok bilgili bir kimse olduğunu, fakat müderrislik hayatının pek başarılı olmadığını bildirir. Ayrıca Zemahşeri ile uzun boylu tartışmalara giriştiğini, onun derslerine bile devam ettiğini, Zemahşeri’yi, bilgi bakımından beğendiğini yazar.
    Hayyam’ın fizik, metafizik, matematik, astronomi ve şiir konularında değişik eserleri vardır. Bunlar arasında İbni sina’nın Temcid (Yücelme) adlı eserinin yorum ve tercümesi de yer alır. Zamanında, bir bilgin olarak ün kazanan Ömer Hayyam’ın edebiyat tarihindeki yerini sağlayan, sonraki yüzyılarda da doğu islam dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yolaçan Rubaiyat’ıdır (Dörtlükler). Ömer Hayyam, iran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu sayılır. Sonraları aralarına başkalarının eserleri de karışan bu rubailer iki yüz kadardır. Hayyam, oldukça kolay anlaşılan, yumuşak, akıcı, açık ve seçik bir dil kullanır. Şiirlerinde gerçekçidir. Yaşadıkları, gördüklerini, çevresinden, zamanın gidişinden aldığı izlenimleri yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirir. Ona göre, gerçek olan yaşanandır, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur. İnsan, yaşadıkça gerçektir, gerçek ise yaşanandır. En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. İnsan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir.
    Onun şiirinde zamanın haksızlıkları, softalıkları, akıl almaz saçmalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerilir. Dörtlüklerinin konusu aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, içinde bulunduğumuz geçici dünyanın tadını çıkarma gibi insanla sıkı bir bağlantı içinde bulunan gerçek eylem ve davranışlardır. Şiirlerinde işlediği konulara, çokluk felsefe açısından bakar. Aşk, sevinç, hayatın tadını çıkarma, Hayyam’a göre vaz geçilmez insan duygularıdır, insan hayatının ana dokusu bunlarla örülüdür. Bazı dörtlüklerinde filozofça derin bir sezgi, açık ve seçik bir insan severlik duygusu, gösterişten, aşırılıktan uzak bir yaşama anlayışı görülür. Hayyam kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiş, rubai alanında tek örnek olarak benimsenmiştir. Batı ülkelerinde adına bir çok dernek kurulmuş, rubaileri bütün bati dillerine, bu arada birçok defa Türkçeye Rubaiyat-i Hayyam, Hayyam’ın Rubaileri, Ömer Hayyam ve Rubaileri, Dörtlükler adı altında çevirilmiştir.

    HAYYAM’DAN DÖRTLÜKLER

    1. Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
      Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
      Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık;
      Umudumu rahmetine bağlamışım ben.
    2. Büyükse de isyanım, kötülüklerim,
      Yüce Tanrı’dan umut kesmiş değilim;
      Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın
      Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.
    3. Tanrım bir geçim kapısı açıver bana;
      Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
      Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
      Haberim olmasın gelen dertten başıma.
    4. Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;
      Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;
      Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm
      Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.
    5. Derde gama yatkın yüreğime acı;
      Bu tutsak cana, garip gönlüme acı;
      Bağışla meyhaneye giden ayağımı,
      Kızıl kadehi tutan elime acı.
    6. Akıl bu kadehi övdükçe över;
      Alnından sevgiyle öptükçe öper;
      Zaman Usta’ysa bu canım nesneyi
      Hem yapar hem kırıp bin parça eder.
    7. Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
      Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
      Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
      Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.
    8. Her sabah yeni bir gün doğarken,
      Bir gün de eksilir ömürden;
      Her şafak bir hırsız gibidir
      Elinde bir fenerle gelen.
    9. Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim;
      Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim;
      Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler,
      Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.
    10. Yaşamanın sırlarını bileydin
      Ölümün sırlarını da çözerdin;
      Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
      Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
    11. İçin temiz olmadıksan sonra
      Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
      Hırka, tespih, post, seccade güzel;
      Ama Tanrı kanar mı bunlara?
    12. Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
      Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
      Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
      Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
    13. Felek ne cömert ne aşağılık insanlara!
      Han hamam, dolap değirmen, hep onlara.
      Kendini satmıyan adama akmek yok:
      Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!
    14. Bilgenin yüreğinde her dilek,
      Anka kuşu gibi gizli gerek.
      Damla nasıl inci olur denizde:
      Sedefler içinde gizlenerek.
    15. Ovada her kızıl lalenin teni
      Bir padişahın kanıyla beslendi.
      Yerden biten şu mor menekşe yok mu?
      Bir güzelin yanağındaki bendi.
    16. Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
      Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
      Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
      Onlar gibi olmayana adam demezler.
    17. Gül verme istersen, diken yeter bize.
      Işık da vermezsen, ateş yeter bize.
      Hırka, tekke, post most olasa da olur,
      Kilise çanları bile yeter bize.
    18. Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
      Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
      Demek günah işleten de sensin bana:
      Öyleyse nedir o cennet cehennem?
    19. İnsan bastığı toprağı hor görmemeli:
      Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili.
      duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç?
      Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli!
    20. Hak er geç cimrilerin hakkından gelir;
      Cehennem ateşleri onlar içindir.
      Ne der, dili inciler saçan Muhammet:
      Cömert gavur cimri müslümandan yeğdir.
    21. İnsan çeker çeker de sonra hür olur;
      İnci sedef zindanlarda yuğrulur.
      Paran pulun yoksa bugün, sağlık olsun:
      Bugün boş duran kadeh yarın doludur.
    22. Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;
      Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.
      Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş?
      Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?
    23. Her gün biri çıkar, başlar ben, ben demeğe,
      Altınları gümüşleriyle övünmeğe.
      Tam işleri dilediği düzene girer:
      Ecel çıkıverir pusudan: Benim ben, diye.
    24. Can verinceye dek bu çorak yerde
      Dertten başka ne geçer ki eline?
      Ne mutlu çabuk gidene dünyadan;
      Hele bu dünyaya hiç gelmeyene!
    25. Yerleri yapmış, gökleri kurmuşsun ama,
      Sensin bunca gönülleri yakıp yıkan da.
      Ne kızıl dudakları, ne altın saçları
      Altmışın süprüntüler gibi kara toprağa.
    26. Dostum, olan olmuş, vahlanma boşuna;
      Dünyayı kara zindan etme başına.
      Yaşamana bak, elinden tek gelen bu:
      Olacakları danışan var mı sana?
    27. Sevgilim, ömrü derdim gibi bitmeyesi,
      Bu sabah bütün cömertliği üstündeydi.
      Bir göz atıverdi bana geçip giderken:
      İyilik et denize at mı demek istedi?
    28. Gül de şarab da bilene güzel gelir;
      Sarhoş olmayan için sarhoşluk nedir?
      Cebi boş gönlü dolu olmayan kişi
      Her şeyden geçmenin tadını ne bilir?
    29. Yapma diyorsun; yapmamak elimde mi?
      Sen al demişin; nasıl çekerim eimi?
      Hem yap hem yapma demek seninki bana
      İnsaf: Kadeh devrilir de dolu kalır mı?
    30. Bu dünya iki kapılı bir han,
      Girdi mi dertlere düşer insan.
      Tanınmadan yaşamak en iyisi:
      Elinde olsa da hiç doğmasan.
    31. Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
      Kim gitmiş de getirmiş haberini?
      Kimselerin bilmediği bir dünya
      Özlenmeye, korkulmaya değer mi?
    32. Ne mutlu adı sanı bilinmeyene;
      İpeklere, kürklere bürünmeyene;
      Anka gibi iki dünyadan da geçip
      Bu viranede baykuşa dönmeyene.
    33. Yok olmamış varlık var mı bir tek?
      Herşey bir gün, dağılıp gidecek.
      Öyleyse vara yoğa ne bakarsın?
      En iyisi yoku var, varı yok bilmek.
    34. Sevgili, bir başka güzelsin bugün;
      Ay gibisin, pırıl pırıl gülüşün.
      Güzeller bayram günleri süslenir:
      Seninse bayramları süsler yüzün.
    35. Öldük, dünyayı şaşkın bırakıp gittik;
      Yüzlerce incimiz vardı delinmedik.
      Sersemliği yüzünden bilgisizlerin
      Renk renk düşünceler kaldı söylenmedik.
    36. Kendimden geçtikçe gelirim kendime,
      Alçalırım çıktıkça yüksek yerlere.
      En garibi, içmeden sarhoşum da ben,
      Ayılırım her kadehi devirdikçe.
    37. Ben içerim, ama sarhoşluk etmem:
      Kadehten başka şeye el uzatmam.
      Şaraba taparmışım, evet, taparım:
      Ama senin gibi kendime tapmam.
    38. Şeyh fahişeye demiş ki: – Utanmaz kadın;
      Her gün sarhoşsun, onun bunun kucağındasın.
      Doğru, demiş fahişe, ben öyleyim; ya sen?
      Sen bakalım şu göründüğün adam mısın?
    39. Dün gece usul boylu sevgilim ve ben,
      Bir kıyıda gül rengi şarap içerken;
      Sedefli bir kabuk açıldı karşımızda;
      Sabah müjdecisi çıkıverdi içinden.
    40. Dinle dinsizliğin arası bir tek soluk;
      Düşle gerçeğin arası bir tek soluk.
      Aldığın her soluğun değerini bil
      Bütün yaşamak macerası bir tek soluk.

    Şeyh Edebali nin oğluna Nasihatı

    0

    Şeyh Edebali nin oğluna Nasihatı


    Oğul;

    “İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki
    dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim
    küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz…”

    Dünya bir garip han, bir hoyrat mekân,
    İnsan bir garip varlık kabına sığmayan…
    Hayat bir yudum su, bir anlık rüya…
    Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan…

    Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu
    yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın ha kendine
    takılmayasın ve kendinde boğulmayasın. Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek
    başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın.
    İşlerini ehil kişilere danışarak tutasın, danışırsan yol alırsın,
    danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul.

    “Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını
    bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin.”

    Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun, bir dem gelir yerdeki
    karıncaya mağlup olursun. Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar.
    Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların
    ardında hazineler, kapıların ardında sırlar vardır. Sırlar ki, ebedi
    muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp
    dünyadayken cennetin kapılarını aralayasın oğul.

    “Öfken ve benliğin bir olup aklını yener! Daima sabırlı, sebatlı ve iradene
    sahip olasın, azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil,
    her işin gereğini vaktinde yap!”

    Öfke ateş, öfke âfet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama
    öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerektir.

    ” Yolcu, buruk baş gerek
    Gözde daim yaş gerek
    Huy biraz yavaş gerek
    Yoksa yollar aşılmaz.”
    diyen ne güzel söylemiştir. Öfke benliğin yemi, en lezzetli gıdasıdır.
    Benlik semirdi mi irade yok olur gider. İradesi zayıflayanın ruhu intihar
    eder. Posalaşmış bir beden taşımak ne ağır zillet, ötelere kapalı bir ruh
    taşımak ne büyük ihanet.

    Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız
    ulaşılmaz. “Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de
    hiç ses çıkarmamaktır.” İnsan ocaklar gibi yanmalı, yanmalı da kimselere
    gamını ilân etmemelidir. Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre
    yapasın. Şunu da aslâ unutmayasın: “Her şeyin vakti tayin edilmiştir.
    Vaktinden önce öten horozun başı kesilir.”

    Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde ücrette geride olasın.
    Vazifenin en ağırına talip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı
    Yaratan’ın kullarına ihsanıdır.

    “Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördüğünü söyleme, bildiğini bilme,
    sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.”

    Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hakim
    kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet
    yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul. Ama altının değerini de sarraf bilir,
    sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınlarını çamura
    atmayasın. Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez; sağırdır, kem sözü işitmez;
    dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına
    sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi Hakikate ayarlıdır.
    O bir defa söz verdi mi, onu namusu bilir.

    “Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir!”

    Anadolu; içinden kıvrım kıvrım ırmaklar akan, ağıtları alev alev ciğerler
    yakan… “Ana”larla dolu olan…

    Ana çile yumağıdır, oğul dua kaynağıdır. Ana yüreği narin bir ipek, ata
    bileği Hakk’ın diktiği en sağlam direktir. Ne ananın ince yüreğini yakasın,
    ne de babanın kapı gibi bileğini kırasın oğul. Yarın yuva kurduğunda
    ocağınla onlar arasında köprü olasın. Ana ve ata düşmemek için sırtımızı
    dayadığımız duvardır, yarın duvar yıkıldığında kıymetini anlarsın.

    “Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz.
    Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın
    iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!”

    Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla
    sevmeyesin, yerdiğini de gereğinden fazla yermeyesin. Sevgini de, sadece
    yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olandır. “Kişi ne
    kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur.” diyen atanın sözünü aklından
    çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için
    gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin
    ve geleceğe dair hedeflerin var oğul.

    Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tacını
    başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı
    olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve
    yüreğiyle yapmasını da bilir.

    İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı,
    İyiliğe iyilik her kişinin kârı,
    Kötülüğe iyilik de, er kişinin kârıymış oğul.

    Sen bizim rüyamız, sen bizim devamız, sen bizim duamızsın oğul. Daima başın
    dik, alnın ak, gönlün pak olsun.

    Zümrüt-ü Anka’nı iyi seç ki Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar
    açık olsun.

    Dipnot
    * Edebali Şeyh; Osman Gazi’nin kayınbabası. (ö: 1325), Karaman ve Şam’da
    öğretim gördü. Yüz yirmi yıl yaşadığı rivayet edilir. İslâmî ilimler ve rüya
    yorumlarında geniş ilmi vardı. Osman Gazi, Şeyh Edebali’de misafir kaldığı
    bir gece rüyasında, Şeyhin koynundan çıkan ayın kendi koynuna girdiğini ve
    göbeğinden yetişen bir ağacın bütün cihanı sardığını görür. Şeyh Edebali bu
    rüyayı büyük bir devletin kurucusu olacağı şeklinde yorumlar. Bu yorumdan
    sonra Şeyh Edebali’nin kızı Malhun Hatun’u Osman Gazi’ye verdiği söylenir.
    Türbesi Bilecik’tedir.

    Ey oğul, artık Bey’sin!
    Bundan sonra
    öfke bize, uysallık sana.
    Güceniklik bize, gönül almak sana.
    Suçlamak bize, katlanmak sana.
    Acizlik bize, hoşgörmek sana.
    Anlaşmazlıklar bize, adalet sana.
    Haksızlık bize, bağışlamak sana…

    Ey oğul, sabretmesini bil,
    vaktinden önce çiçek açmaz.
    Şunu da unutma;
    insanı yaşat ki devlet yaşasın.

    Ey oğul, işin ağır,
    işin çetin, gücün kula bağlı.
    Allah yardımcın olsun…
    Güçlüsün, kuvvetlisin,
    akıllısın, kelamlısın!
    Ama; bunları nerede,
    nasıl kullanacağını bilmezsen
    sabah rüzgarında savrulur gidersin.
    Öfken ve nefsin bir olup aklını yener.
    Daima sabırlı, sebatlı ve
    iradene sahip olasın!
    Dünya,
    senin gözlerinin gördüğü gibi değildir.
    Bütün bilinmeyenler,
    feth edilmeyenler, görünmeyenler,
    ancak sen faziletli ve ahlaklı olursan
    gün ışığına çıkacaktır.