Yaylalara veda ettik veda dağlara… Yatağı yorganı alıp düştük yollara… Külü çemeni değiştik kör betonlara… Köyü düşündükçe anam içim yanıyor…
Hasan dayımı nan damda harman savurmak… Gülsüm Gülle Asuman’a suda rastlamak… Bahraç’ta tutan yoğurda parmağı banmak… Aklıma düştükçe anam içim yanıyor…
Bur da dost bildiğin anam ısırgan otu… Elini tuttun mu bil ki elin yanıyor… Şeref ekmek bulamazken şerefsiz bulur… Götürdükçe ciğer Aney içim yanıyor… Yanıyor da güzel Anam yürek kanıyor…
Asıl adı İsmail Dehmen olan Nimri Dede; 1909 yılında Elazığ’ın Keban ilçesinin Nimri (Pınarlar) Köyü’nde doğdu. Köylerinin kurucusu olan Şeyh Nimri’nin adını mahlas olarak kullanan Nimri Dede bölgede Şıh İsmail olarakta bilinirdi.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yetim ve öksüz kalmıştır. Sonrasında maddi durumu iyi olan bir akrabası tarafından 1925 yılında İstanbul’a getirilir. İstanbul’da Numune-i İrfan isminde bir okulda üç yıl okutulur. Ancak geç başlayan okul serüveni yaşından dolayı uzun süremez. Kapalıçarşı’da çalışarak geçimini sağlayan Nimri Dede sonrasında elbise mağazası açar ve geçimini bu şekilde devam ettirir. Bu dönemde çeşitli tasavvuf erbabıyla tanışır ve görüşür. 18 yaşında cura çalmaya başlar. Yine bu yaşlarda şiirler yazmaya başlayacaktır.
Gönlünü bağladım zülfün teline Mahşer günü senden hesap isterim Beni yaktın sen aşkın serabında Sanma ki orda da serap isterim
Bir kere yüzünü dönmedin bana Ben bu hakkı helal edemem sana Sen Cennet’te saki olursan bana Senden kana kana şarap isterim
Hak nasip ederse o makamı Senden alacağım bu intikamı Bu Nimri Dede’nin bütün meramı Senin de gönlünü harab isterim
Kerbela, Necef ve Meşhed şehirlerinde kalır. Kutsal mekanları ziyaret eder. Hz. Ali’nin, Hz. Hüseyin’in, İmam Rıza’nın türbelerine gider buralarda göz yaşı döker. Bunun yanı sıra Nimri Dede Anadolu’da bir çok şehirde cemler, muhabbetler ve sohbetler yürütmüştür.
1966 yılında Konya’da düzenlenen Aşıklar Bayramı’na katılarak ödül almıştır. Bağnazlığa, gericiliğe karşı çıkmış çağdaşlaşmayı ve ilericiliği her daim savunmuştur. Bilimi rehber edinen Nimri Dede Alevi-Bektaşi öğretisini yaşamının her noktasında adım adım işlemiştir.
Daha ilim deryasına varmadan Ona daldım diyen insan görmedim O deryadan bir katre almadan Bütün doldur diyen insan görmedim
İlme ermek demek Hakk’a ermektir O yol ile hakıkatı görmektir İki kanat ile sefa sürmektir Tek kanatla sefa süren görmedim
Çok kimse bilgisiz, insan olmamış Vurunmuş, dövünmüş kabı dolmamış Bunlarsa dünyaya gelmiş gelmemiş O sahifeyi hoca düren görmedim
Nimri Dede ne fenadır cehlin libası Hep ömrü kirletir cehalet pası Hayat fışkırsa da irfan yaylası Ben onlardan tek bir giren görmedim
Nimri Dede 1986 yılında yakında bu dünyadan göçeceğini çevresindekilere söylemeye başlar. 14 Ekim 1986’da Onar Köyü’ne gider. Köyün ileri gelenlerine ve muhtarına birkaç gün içerisinde öleceğini ve Şeyh Hasan Onar’ın türbesinin kapı önüne gömülmek istediğini söyler. Nitekim öyle de olur ve 15 Ekim 1986 tarihinde Nimri Dede’nin Hakk’a yürüdüğü haberi duyulur. Naaşı büyük bir cenaze töreniyle kalabalık bir katılım ile toprağa verilerek sonsuzluğa uğurlanır.
İkilik Kinini İçimden Atıp Özde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Taht Kuralı Ariflerin Gönlüne Sözde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim Serimi Meydana Koymaya Geldim
Meğerse Aşk İmiş Canın Mayası Ona Mihrabımış Kaşın Arası Hakkın İşlediği Kudret Boyası Yüzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim
Bütün Mürşidlerin Tarif Ettiği Sadıkların Menziline Yettiği Enmiyanın Evliyanın Gittiği İzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim
Ben De Bir Zamanlar Baktım Bakıldım Nice Yıllar Bir Kemende Takıldım O Aşkı Mecazla Yandım Yakıldım Közde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim
Süregeldim Aşk Meyini İçerek Her Bir Akı Karasından Seçerek Varlık Dağlarını Delip Geçerek Düzde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim
Gör Ki Nimri Dede Şimdi Neyleyi Gerçek Aşkı Her Gönüle Söyleyi Her Türlü Sefaya Veda Eyleyi Sazda Ben Bir İnsan Olmaya Geldim
Sunucunun İlyas Salman bir Atatürk aşığıdır demesi üzerine kurtuluş savaşında cepheye mermi taşıyan bir genc insanın gözlerindeki pırıltı gibi birden parlayan İlyas Salman
Evet ben Atatürk aşığıyım ve eğer Kutsal diye bir tanım anlatmak istersem Atatürk benim için kutsaldır. Atatürk sosyalistir. Atatürk kurtuluş savaşı ile en büyük devrimini yapmış ama ömrü yetmemiştir. 1946 ruhu diyorlar ben ona 1946 ruhsuzluğu diyorum. Bir sünnet cocuğu gibi Amerika’nın kucağına oturtulduk. Adnan Baser Kafaoğlu derki emperyalizm iki şeyden çok para kazanır. Silah ve İlaç. Önce silah satar kazanır silahlar konuşur insanlar yaralanır bu seferde ilaç satar kazanır. 3 dünya savaşı çıkmıyor sebebi nükleer bir savaş onu başlatanlarada zarar verecektir. Ama bunun yerine Ruanda’da tıtular ile …hıtu…. Irak’ta şiiler ile sünniler türkler ile kürtler kapıştırıyolar orada 300 milyar harcadık ama hükümetimiz 5 milyar icin imf nın kapısında dileniyor Ben adam olmadıktan sonra babamı da eletirdim. Kenan Evren’i de Turgut Özal’ı da Turgut Özal hemşerimdir ama bu ülkeye çalmayı öğretmiştir.Biz doğduktan sonra hemen üstümüze bir türk kürt alevi sünni elbisesi giydirirler ama akıl başa gelince insanlık elbisesi giymeyen benim için boşa yaşar. Atatürkü hepsi değil ama solcuların bazısı reddetti. Hepsi değil ama sağcıların bazısı reddetti. Hepsi değil ama gerici sahte din cıkarcıları reddetti. Hepsi değil ama alevilerin bazısı reddetti. Bedreddin’i, Pir Sultan’ı, Yunus’u okumadan solcu olanlar Atatürk’ün sosyalistliğini anlıyamazlar. O Türkü, kürdü ermenisi cerkezi abalısı sopalısı kazmalısı baltalısı silahlısı ve külahlısı ile bir kurtuluş savaşı kazanmıstır. O en büyük devrimcidir.
Atatürk 2007 de TBMM e geliyor ve meclis de bir çorba icmiş oradan götürüldüğü lüks otelde kalmamıs samandağda bir eski otelde kalmış. Ertesi gün otelden almak için oraya gelenler bir mektup buluyorlar. Efendiler ben İstanbul’a bir Bandırma Vapuru bulmaya gidiyorum ve tekrar Samsun’dan yeniden başlayacağım. Bu ülkenin Tekrar bir kurtuluş savaşına ihtiyacı var diye sözünü bitirdi.
Bir gün atölyeden çıktım eve gideceğim, ev de biraz uzak taksi tuttum. Taksici koymuş Ahmet’in kasetini bir parça bitiyor, bir daha sarıyor. Ben arkada heyecandan ölüyorum. Mutluyum böyle nasıl, kendimden geçmiş vaziyetteyim. Taksici, ‘Abi kusura bakma kafanı şişirdim’, yok dedim estağfurullah, rahat ol çal. ‘Yav’ dedi, ‘Şerefsiz amma güzel yazmış öyle değil mi ağabey? Ben de dedim ki he öyle vallah Bilmiyor ki o şerefsiz arkada oturuyor İşte o taksicinin çok beğendiği parça.
Japonya’da bir çocuk 10 yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmesiyle bu hayali de yıkılan çocuğun babası, Japonya’nın ünlü bir Judo ustasına giderek yardım istemiş.
Usta ertesi günden itibaren tam on yıl boyunca çocuğa tek bir hareket öğretmiş ve her gün bu hareketi çalışmasını istemiş.
Çocuk zaman zaman hocasının yanına gitmiş.
“Bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz” diye sormuş.
Hocanın cevabı: “Sen aynı hareketi çalış oğlum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz” olmuş.
2 yıl, 3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10’uncu yılını doldurmuş. Bir gün hocası yanına gelip “Hazır ol” demiş “Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın.” Delikanlı şaşırmış. Hem sol kolu yok hem de judoda bildiği tek hareket var. Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş ama hocasına saygısından ses çıkarmamış. Delikanlı ilk müsabakasına çıkmış.
Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. İkinci, üçüncü maç, çeyrek final, yarı final derken final maçına çıkmış. Maç başlamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış. Rakibini yenmiş ve şampiyon olmuş. Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş ve; “Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım” diye sormuş.
Hocası da:
“Bak oğlum, 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir, İkincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir” demiş.
“Bazen farkına varmasak da eksik gördüğümüz taraflarımız aynı zamanda en güçlü taraflarımız olabilir. Ama yeter ki bu eksiklik zihinlerde olmasın!
sünni islamla olan maceramız tabii ki köye bir muhtarın dilekce ile camiye kadrolu imam istemesi ile devam etti. Fakat bu sürecten evvel nasıl olduğunu tam bilemediğim başka bir olayı anlatmak istiyorum. Alevi köylerinden imam hatiplere giden çocuklar geriye tam bir sünni misyoneri gibi dönmeleri alevi köylerindeki en büyük kıyımdır. Yavuz Sultan ve oğlu Muhteşem Süleyman dan daha bir kıyıcı olmuştur bu kendi çocuklarımızın bize yaptığı kıyım.
Kılıçla silahla eğilmeyen baş eğmeyen alevi köyleri bu imam sarıklı kendi çocukları tarafından kıyıma uğradılar. Artık bir maaşlı alevi kökenli kendi çocukları vardı ama onların yavaş yavaş alevilikleri gidiyordu. Bu mesela komşu köyde cok cabuk bazılarında da hala devam eden bir asimilasyon ile aleviliğimiz imamın sarığında tesbihinde cehennem korkusunda cennet vaadinde eriyip gidiyor.
Bizim köyden Tokat İmam Hatip e giden 3 köylümü anlatmak istiyorum. Birisi amcam idi Onunla uzun zaman sonra aynı şehirde yaşadım ve hakka yürüdüğünde oradaydım. Diğer biri ile İstanbul da tanıştım kısa boylu birisi idi zararsız kendi halinde ama geçimini orta halde sağlayan zeki biriydi. Önce bu ilk ikinin kısa süren İmam Hatip macerasını bitireyim. Biri dede cocugu olan amcam Hulusı ile namı ile gücek Seyfi imam hatipten kaçarak istanbula gitmişler. Amcam a sebebini sorduğumda bana hala neden dediren bir cevap verdi. Yeğenim spor ve jimnastik dersi yüzünden kaçtık. Niye insan spor yapmaktan kaçarmı dediğimde cevabı şöyle oldu. Köyde spor yapmadığından takla atamamış gülmüşler Oda Seyfi ye demiş kaçalım İstanbul a ve kaçmışlar. Üçüncü köylümüz Yusuf Hoca herhalde köydeki durumlarının biraz daha kötü olması da bir sebeb olsa gerek kaçmayı istememiş ve İmam Hatip i iyi bir dereceyle bitirmiş ve sanırsam belirli yerlerde görev yaptıktan sonra doğuda sonradan il olan bir kazada müftülüğe kadar yükselmiş. Yusuf hoca da hatiplik Allah vergisi hala da öyle. Annem hakka yürüdüğü zaman Yusuf Hoca bir helallik verdirdi sokakta ağlamayan yok. Sünni bir komsumuz oğluna demiş ki oğlum ben ölüncede alevi ama olsun bu Yusuf Hocayı getir. Yani hatiplik Yusuf Hocaya Tanrı vergisi. Bu müftülük yaptığı yerde cami dolup taşıyor. O zamana kadar yarısı dolmayan cami Yusuf Hocayı dinlemek için dolup taşıyor. E tabii cami doldukca Yusuf Hocanın ünü de artıyor. Ünü artıkkca Yusuf Hoca dahada cosuyor tabii. Bu ara köye geldikçe de anne ve babası başta olmak üzere sünni islamı herkese anlatmıya ikna etmeye ve kendi deyimi ile bizim köylüleri cehennemde yanmaktan kurtarmaya çalışıyor. Tabii bu ikna turlarında sık sık köyün cem dedeleri ilede durmadan tartışıyor bazen kafası karışsada ikna olması cok zor. Neyse birgün müfütülük görevi yaptığı yere bizim Tokat tan sünni bir köyden çalışmaya köylüler gitmiş. Namaz vakti gelince tabii meşhur hemşerilerin anlatıldığı camiye gitmişler. E Müftünün hemşerileri diye ön saflarda yer vermişler. Bizim Yusuf Hoca namaz bitimi yine Tanrı vergisi hitabıyla vaazını verir ağlamayan kendinden geçmeyen yok. Dışarı cıkınca sünni hemseriler Yusuf Hoca ya sorarlar. Hocam sen nerelisin Yusuf Hoca bizim köyün adını söyleyince afallamışlar ve tekrar sormuşlar. Cevap aynı Tokat yöresinin en tanınmış alevi köylerinden biri.
Neyde yavaş yavaş bu sünni hemseriler sohbetlerde anlatmışlar. Ya hoca cok iyide bir iyi olmayan yeri Kızılbaş olması . Tabii bu haber yayıldıkça Yusuf Hocanın ardında namaz kılanlar her gün azalmaya başlamış. Hocanın daha bir gayretle ettiği vaazlarda para etmiyor. Sonunda son kalan cemaattten birisi demiş ya hocam sen Kızılbaş imişsin bu yüzden senin ardında namaz kılmak olurmu diye tereddüt edenler gelmiyorlar demiş. Sünni islamın gerici zihniyetinin ilk şamarını yiyen Yusuf Hoca istifasını vererek öğretmen okuluna gider ve hayatının geri kalan bölümünü çağdaş bir köy öğretmeni olarak devam eder. Şükür ki sünni hemserilerimizi oraya gönderene Yoksa bu Yusuf Hoca bizim köyü hep asimile ederdi. Tabii sünni islam dan gerekli dersi alan Yusuf Hoca köyde ki Dedelerden Durmuş dededen aleviliği öğreniyor ve çağdaş dünya görüşüne ekleyerek köyümüzün gelişmesi icin elinden geleni yaptı ve şu anda hala köyümüzün alevi kalmasında onunda büyük payı vardır. Annemin hakka yürümesinde Yusuf Hoca artık iyi bir alevi insanıydı. Yusuf Hoca lakabı da müfütlüğünden değil köy öğretmenliğinden kalma.
İşte bir kaleninin dışardan değil iceriden feth edilmesine en güzel örnek. Aleviler oyuna gelmeyin. Kendi inancınızın gerekliliğine uygun hareket edin. İcinize Kuran Kursu adı altında sahte Muharrem İftarları gibi para yardımları ile gerici zihniyetin birlik ve beraberliğinizi bozmasına fırsat vermeyin.
Not: Bu bilgileri hakka yürüyen amcam Hulusi Şahin dededen dinlemiştim. Eksiği yanlışı fazlası olabilir.