Ana Sayfa Blog Sayfa 159

Hak yarattı Muhammet’i nurundan

0

Hak yarattı Muhammet’i nurundan
İnsan olan gelir nura çevrilir
Çark kurulmuş dolap daim dönmede
Mansur olan gelir dara çevrilir

Bir sürçmede at ayağı kesilmez
Bir suç ile ademoğlu asılmaz
Erenler bir yol kurmuştur basılmaz
Yol ehli kaniyse yola çevrilir

Gümanlı gönülde pir mi eğlenir
Cennet taşrasında hur mu eğlenir
Balsız petekte arı mı eğlenir
Arı kane ise bala çevrilir

Erenler evinde kem söz söylenmez
Cennet derununda huri gizlenmez
Balsız peteksiz arı eğlenmez
Arı olanda bahara çevrilir

Başlı sular daim alçağa akar
Pervane kendini odlara yakar
Serçe kane ise aslına çeker
Bülbül olan gelir güle çevrilir

Pir Sultan Abdal’ım yatar hastadır
Elinde gülleri deste destedir
İnsanoğlu bir acayip nesnedir
Muhabbetle tatlı dile çevrilir

Çektiğim cevr ile cefa

0

Çektiğim cevr ile cefa
Çekerim senden ötürü
İkrar iman bir olunca
Sen de çek benden ötürü

İkrar imanı güderim
Sensiz alemi niderim
İşte geldim uş giderim
Bir tatlı dilden ötürü

Sevdim tatlı dilleri
Koklarım gonca gülleri
Sararım ince belleri
Gittiğim yoldan ötürü

Bana ne kıyak bakarsın
Sinemi oda yakarsan
Bana ne sitem edersin
İkrarsız elden ötürü

Ferhat Şirin’e tapar
Külüngün havaya atar
Başını altına tutar
Can verir candan ötürü

Mümin olan Hak’ka tapar
Münafıklar yoldan sapar
Arka vermiş dağı çeker
Ferhat Şirin’den ötürü

Pir Sultan’ım deme yalan
Etme imanına talan
Bu dünyada gerçek olan
Ser verir sırdan ötürü

Çekilip kırklara vardık

0

Çekilip kırklara vardık
Niye geldin can dediler
Baş kesip niyaz eyledik
Geç otur meydan dediler

Kırklar meydanı ganidir
Görenin kalbin eridir
Külli şekerden beridir
Nerelisin can dediler

Kırklar ile yedik içtik
Kaynayıp sohbete çoştuk
Yetmiş yıl kürede piştik
Dahi çiğsin can dediler

Rehberine ver özünü
Erenler göre gönlünü
Müsahibin hak bileni
Edelim ihsan dediler

Pir Sultan’ım kanım katlim
Gönlünü gönlüme kattım
Doksan yıl da ölü yattım
Gine sağsın can dediler

Gelirken yüzü ile giderken özü ile

0

Uzun zamandır sahnelerdeyim. Yaptığım seminerlerin, imza günlerinin sayısını unuttum. Yine de, her etkinlikte çocukça bir heyecan sarar beni. Salona girdiğimde ya da sahneye çıktığımda, beni bekleyen canlar, gülen yüzler, uzatılan eller, verilen selamlar…
Hepsi birbirinden değerli.
Hepsi birbirinden sevgi dolu.

Önceleri bu geçmeyen heyecanıma bir anlam veremezdim ama zaman geçtikçe anladım ki, bu heyecan benim insana verdiğim önemden, cana duyduğum sevgi ve saygıdan kaynaklı. Salonda bir kişi de, yüz kişi de olsa, bu benim için değişmeyen bir kural.
Sevgiyi kazanabilmek.
Saygıyı hakedebilmek.
Umutları kırmamak ve boşa çıkarmamak beklentileri…


Yıllar önce bir öykü dinlemiştim.
Bir Alevi dedesinin torunu varmış ve bu torun dede gibi toplumda yer edinmeyi, onun gibi sevilip sayılmayı ve onun gibi değer görmeyi çok ister, dost meclislerine, cemlere, konu komşu toplantılarına, dede nereye giderse, beraberinde gitmek için ısrar edermiş.

Durumu fark eden dede, bildiği ne varsa, torunuyla paylaşmış. Onu bir öğrenci gibi yetiştirmiş ve bir gün “Bilirim, uzun zamandır içinde yanan bir ateş var. Sen de bu ateşi artık durduramıyorsun. Sayılıp sevgi görmek istiyorsun. Adın sanın bilinsin, hakkında güzel sözler söylensin istiyorsun.”

Torun heyecanla dedenin sözünü kesmiş.
“He ya dedem. İnan dediğin gibi. Ben senin yoluna kurban olayım. Ben de aynı yolu yürüyeyim istiyorum. Hakk şahidim olsun ki, çocukluğumdan beri tek derdim budur.” demiş.

Dede gülümsemiş.
“İnsanın özü hamdır. Arifler ateşinde yanmadan ve aşkın narında pişmeden, yola çıkmak olmaz. Senin özün sana ne der? De bakayım, ham mısın, piştin mi yoksa çoktan pişip yandın mı?”

Torun dedenin dediğine pek anlam verememiş, sadece “Oldum ben tamamım. İzin ver, bunu sana kanıtlayayım dedem.” demiş.

Dede torununa itiraz etmemiş ve beraber düşmüşler yola.

Bir dergâhın önüne varmışlar.
Torun dedesine dönmüş.
“Bak dedem” demiş “Bak da gör, şimdi ben bu eşikten içeri girdiğimde, neler olacak.”

Dede kapının önünde beklerken, torun kapıyı açıp dergâha girmiş. İçerdekiler geleni görünce, hep birlikte ayağa kalkmışlar.
Torun geriye dönmüş, gururla dedesine bakmış. “Görüyor musun dedem?” demiş “Bana duydukları saygıyı sevgiyi görüyor musun?”

Dede hiç cevap vermemiş.
Torun diğer canlar gibi, kendine bir yer bulup oturmuş.
O anlatmış canlar dinlemiş. Ama tam canlar da konuşmaya kalktığında, onların sözünü kesip tekrar anlatmaya devam etmiş.
Dede de sabırla kapının önünden olup bitenleri izlemiş.

Derken saatler geçmiş, ayrılık vakti gelmiş.
Torun canlardan izin isteyip kalkmış. Kapıya vardığında, gururla dedesinin gözlerine bakmış.
“Ben sana demiştim dedem. Ben sana ‘oldum’ demiştim.”

Dede yine sevgiyle gülümsemiş torununa.
“Eyvallah imanım.” demiş. “Doğrudur, senin suretin kapıda göründüğünde, içerideki canların hepsi ayağa kalktı, seni saygıyla ve sevgiyle selamladı. Peki, ya sen içerden çıkarken?”

Torun şaşırmış.
“İçerden çıkarken mi?”

Başını sallamış dede.
“Sen bir yere girdiğinde, ayağa kalkanın, selamlayanın, hal hatır soranın çok olur. Bu karşılama çoğunlukla insanın suretinedir, hırkasına, heybesinedir. Asıl saygı, asıl sevgi, sen canlar sofrasından kalkıp gitmek istediğinde ortaya çıkar, O canların kaçı tekrar ayağa kalkar, kaçı seni yolcu etmek ve uğurlamak için kapıya kadar eşlik eder? Önemli olan budur. Kimi insan tanındıkça azalır, kimi insan da bilindikçe büyür çoğalır. Şimdi dön de bir arkana bak.”

Dedesinin ne demek istediğini anlamasa da, kaygıyla geriye dönüp odaya ve odanın içindeki canlara bakmış. Dergâhtaki canlar hararetle bir şeyler konuşuyorlarmış ve biraz önce biri mi gelmiş, biri mi gitmiş, hiç umurlarında değilmiş.

Torun o vakit dedesinin sözlerini anlamış. Dede, gözleri dolan torununa sarılmış.
“Üzülme imanım.” demiş. “İşte pişmek de, yanmak da bu yoldan geçer. Düşeceğiz ama kalkmasını bileceğiz. Hatadır olur. Öğreneceğiz. Bu yol öyle bir yol ki, insan önce kendi özünü dara çeker. Acıyla, kederle ve zorlukla arınır kötülüklerden. Gün gelecek, seni uğurlayanın kapıda karşılıyanından çok olacak. İşte o vakit, sen sadece dostun eşiğinden değil, aşkın eşiğinden de içeri girmiş olacaksın.”


Dedim ya,
sevdiklerimiz bizi heyecanlandırıyor, sevdiklerimiz bizi umutlu kılıyor ve inancımızı harlıyor. Bu yüzden seviyorum heyacanımı.
Kendi kendime “Daha bozulmamışsın Tamer efendi, şükür.” diyorum.

Duisburg’daki canlarla birlikteyken, yine o aynı çocukça heyecan üstümdeydi. Yaklaşık iki-üç saat sohbet ettik, güldük, hüzünledik, düşündük, yaşadıklarımızı gözden geçirdik.

Semineri en önden izleyen bir dedemiz de vardı.
Mahmut dede.
Dede saatlerce yerinden bile kalkmadan, pür dikkat gevezeliklerimi dinledi, sorular sordu, anlattıklarıma eklemeler yaptı. Çok güzel ve özel cümlelerle katkılarda bulundu.

“Aşk biter mi?” diye sordum.
“İki kişi biter demeden, bitmez.” dedi.

“Nasıl bu kötülüklerle baş edeceğiz.” diye sordum.
“Gönül gözüyle bakacağız.” dedi.

“Dünya bozuk.” dedim.
“İnsan bozuk, dünyanın ne suçu var.” dedi.

Seminer bitti.
Ben kitaplarımı imzalamaya başladığımda, dedem de yanıma geldi ve kitabını imzalattı. Sonra fotoğraf çektirdik.


Bir baktım trendeyim ve evime dönüyorum. Üç buçuk saatlik yolum var. Bari seminer fotoğraflarına bakayım dedim ve fotoğrafların arasında bu paylaştığım kareyi gördüm.

Dedenin bana bakışı!
Hani deriz ya “Bazen bir bakış, bir romana bedeldir.” diye.
İşte öyle bir bakış bu.

Sonra yukarıda anlattığım öykü aklıma geldi.
“Kimi insan tanındıkça, bilindikçe, büyür ve çoğalır.”
Benim için, Duisburg Alevi Toplumu’nda göz göze, gönül gönüle geldiğim canlar öyle. Ben de onları tanıdıkça, gözümde ve gönlümde büyüyorlar ve çoğalıyorlar.

Ve ben, sosyal medyada canıma, kanıma, aileme, sevenlerime musallat olan, iftira, hakaret ve küfürlerle beni bitirmeye çalışan çakallara inat, bir dedenin ya da bir çocuğun, annenin, canı n bakışında böyle güzelleşebiliyorsam…Nasıl denilir bilmiyorum…
Sadece “Bana da, bakana da, yazıma eşlik edenlere de aşk olsun.” diyebilirim. Aşk olsun.

“Göze girmek kolaydır imanım. Asıl mesele gönüle girebilmektiir.”


Özünüze rast gelesiniz.
Sevgiyle…

t a m e r d u r s u n

En dipteki bireysel şiddeti yaratan, en tepedeki örgütlü şiddettir”

0

“En dipteki bireysel şiddeti yaratan, en tepedeki örgütlü şiddettir”

Emma Goldman

ŞEKER, İRAN, İNGİLİZLER ve MOLLALAR

0

Eskiden İran’da çaya tatlandırıcı olarak hurma ve üzüm katılıyordu…
İngilizler, İran’a şeker satmaya kalktıklarında bunu başaramadılar…
Sonra İranlı Mollalarla irtibat kurdular…
İngilizler Mollaların vereceği FETVA karşılığında, kazancın 10 % ‘nu teklif ettiler…
Mollalar bu teklifi kabul ettiler…
İran’da Cuma namazları o bölgenin en büyük camisinde ve çok kalabalık olarak kılınıyor olup, bir Cuma hutbesinde Mollalar şu VAAZI verdiler…
“Siz Allah’ın nimeti olan HURMA ve ÜZÜMÜ nasıl olur da çaya katarsınız..?
Bundan böyle çaya şeker katacaksınız…
Bu VAAZDAN sonra İran’lılar çaya şeker katmaya başladılar…
İşler yoluna girince, İngiliz’ler, Mollalara verdikleri % 10 payı satışların iyi gitmediği gerekçesiyle vermemeye başladılar…
Bunun üzerine Mollalar ilk Cuma hutbesinde ikinci bir FETVA daha verdiler…
“Gâvur icadı şekeri çaya katmak caiz değildir.” Dediler…
Bu FETVA üzerine İran’lılar, evlerindeki şekerleri sokaklara döktüler…
Bu durum üzerine İngiliz firmaları, mecburen Mollalarla yeniden masaya oturmak zorunda kaldı…
Fakat Mollalar bu sefer, İngiliz firmalarından % 20 pay istediler…
Eee… Dinsizin hakkından sahte ve uydurma Muaviye İslam inançlı sahtekar imanlı (!) gelir(miş)…
İngiliz’ler çaresiz kabul ettiler…
Bunun üzerine Mollalar, ilk Cuma hutbesinde bu seferde şu FETVAYI verdiler…
“Biz size çaya şeker katmayın
dedik ama sokaklara dökün de demedik…
Şekerleri sokaklara dökmeyeceksiniz, şekeri çaya batıracak ve böylece gâvur icadı şekere boy abdesti aldırarak içeceksiniz” dediler…
Tabii ki bu FETVA İran halkı tarafından hemen yaşama geçirildi…
Dinin cahil insanları aldatmak, yönlendirmek, onları sömürmek açısından ne kadar etkili olduğunu gösteren bir örnektir…
Bu İran’da gerçekleşen yaşanmışlık…
Prof. #YaşarNuriÖztürk

SIKINTI ÜRETKEN YAPAR

0


Meksika’da çölde yetişen bir tür kaktüs var.
Bu kaktüsün yapraklarında ipeksi bir iplik var ve ipekten daha pahalı bir kumaşın yapımında kullanılı
Bir gün bir iş adamı bu kaktüslere yatırım yapmaya karar verir.
Büyük bir fabrika yapar.
Kaktüsleri orada daha çok daha bol yapraklı yapmak için her türlü fedakarlığı yaparlar, kaktüsleri bol vitaminler ve zenginleştirilmiş gıdalar gübrelerle beslerler.
Çabaları sonuç verir, daha iri ve yaprakları daha büyük ağaçlar elde ederler.
Sıra yaprakların içindeki iplikleri toplamaya gelir. İlginç bir olayla karşılaşırlar; hemen hemen tüm kaktüslerde bu iplikler kaybolmuş!
Yapraklar daha iri olmuş ama içlerindeki iplikler kaybolmuş.
Buna bir türlü anlam veremezler ve iş adamı büyük bir zararla fabrikayı kapatmak zorunda kalır, ama olayı sebebini öğrenmek ister ve bu merak sorunun peşini bıraktırmaz.
Sonuçta Amerikalı bir bitki biyoloğu ile anlaşır.
Bitki biyoloğu çöle gider, bu tür kaktüslerden birinin yanında çadır kurar ve bir-iki ay kaktüsü gözlemler, inceler ve sonuçta bir rapor yazar.
Raporda şu ifade yer alır:
“…bu ipliklerin ortaya çıkma sebebi çölün çetin ve zor koşullarıdır.
Siz bu kaktüsü rahat bir ortama yerleştirmekle bu yeteneğinden etmişsinizdir…. “
Çocuk yetiştirirken, eğer ona kötülük yapmak istiyorsanız her istediğini verin.
Eğer iyilik yapmak istiyorsanız, bırakın sorunlarını kendisi çözsün.
Elmas aslında bir kömürdür. Yer altında en çok baskıya maruz kalan kömürler Elmas olarak yeryüzüne çıkarılır.

Biz Toprağı sevdik, Toprak da bizi

0

Ektiğimiz nimetleri biçerken
Biz Toprağı sevdik, Toprak da bizi
Üzerinde yürüyüpde geçerken
Biz Toprağı sevdik, Toprak da bizi

Hile baz değiliz öze karışıp
Ünümüz yok yiğit ile yarışıp
Kin tutmayız düşman ile barışıp
Biz Toprağı sevdik, Toprak da bizi

Güneşin sevgisi cana can verir
Kar yağıp üşütür baharda erir
Doğaya güzellik bereket serir
Biz Toprağı sevdik Toprak da bizi

Dört mevsimde sırla güzellik dolduk
Hava Toprak Su’da Ateş can bulduk
Âdem sıfatında mihmane olduk
Biz Toprağı sevdik Toprak da bizi

Doğadan hep canlı varlıklar gezdi
İnsan oğlu bilim ilim’i çizdi
Kâtipler kalemle kâğıda yazdı
Biz Toprağı sevdik Toprak da bizi

Kadın Ana Toprak gibi üretir
Canlı kalmamıza nimet türetir
Gören gözler ayna gibi suret-tir
Biz Toprağı sevdik, Toprak da bizi

Dört kapıyı geçip aklandımız da
Edeple erkânda paklandımız da
Sır olup koynuna saklandımız da
Biz Toprağı sevdik, Toprak da bizi

KUL ÖKSÜZ sabanla çifti sürüyor
Aş eyleyip meydanlara seriyor
Yaşam nimetini Topak veriyor
Biz Toprağı sevdik Toprak da bizi

Âşık Mustafa Öksüz

Kapitalzm sadece falan ve filan milletin düşmanı değildir

0

” Kapitalizm sade falan ve filan milletin düşmanı değildir.
Bilakis bütün Dünya’nın, bütün Milletlerin müşterek düşmanıdır.
Milletleri birbirine düşüren kuvvet o, kardeş kanları döktüren fesatlar ondan, dünyayı kaplayan sefaletin müsebbibi, özetle bütün Dünya’yı inleten zulmün yegane zalimi odur …
Bankalar, sendikalar onun en kuvvetli silahlarıdır. Ve bütün milletleri bilhassa bu silahlarla mağlup eder. Rejiler, Düyunu Umumiye’ler kapitülasyonlar, şimendiferler, limanlar, gemiler, bankalar, ticaret evleri, bütün bu müesseseler, kapitalizmin bizi mahvetmek için senelerdir kullandığı iblisane bir makinanın parçalarıdır.
Sadece bizim memleketimizde değil, yeryüzünde bu makina devam ettikçe sadece biz değil, bütün dünya zulüm altında ezilecek, sefalet arşa çıkacak, insan felaketten felakete yuvarlanacaktır.
Zenginlerimizi dolandıran o, fakirlerimizi soyan o, mal ve mülkümüzü çalan, haysiyet ve namusumuzu mahveden, bizdeki faziletleri şeytan gibi birer birer iknaya çalışan, bizi birbirimize düşüren hep odur.
Şu halde kendimizi kurtarmak için evvele bizim, sonrada bütün dünyanın şu melun kapitalizm afetinden kurtulması lazım.
Türkler, bu hakikati anlayınız, anlamayanlar varsa da onlarada anlayanlar öğretsinler. “
Mustafa Kemal Atatürk

İşinize, dişinize sahip çıkın

0

Biraz Tebessüm
Bir zamanlar
Kayseri’ye bir
Yahudi gelmiş……!?!
Adı da Moiz’miş….!
Ticaret yapmak için
çarşı’da bir dükkân tutmuş…..!!!
Komşularına sormuş……;
“-Bu çarşıda en çok
kimden çekinmeliyim…..?!”
diye….!
Tüccarlardan biri,
birkaç dükkân ötesini gösteri….;
“-Bak…!
Orada bir İhsan Ağa var,
ona git. Lakin
onun yanına desturla yanaş…
demişler….!!!
Moiz,
İhsan Ağa’nın yanına gitmiş….!
Dükkânın içi ise,
bomboş…!!???
Moiz…;
“- Ne iş yaparsın İhsan Ağa….?!”
“- Her şeyi alıp satarım….!!!”
“- O da ne demek…!!??”
“- Mesela, kabul edersen
senin dişlerini satın alırım……?!”
“- Olur mu öyle şey…..!?”
“- Neden olmasın…..!!??
-Dişlerine 10 altın veririm…..!?
-Ömrünün sonuna kadar
ağzında kalsın…..!?!
-Öldükten sonra da
benim olsun…!”
Moiz içinden….;
“-Bu saf adama mı
kurnaz diyorlar’….!!!???”
diye gülmüş….!!
“-İyi ki bu Kayseri’ye gelmişim…
-Çok güzel paralar kazanırım diye içinden geçirmiş ve….;
“-Kabul,
ver 10 altını….!!???”
demiş
Aradan birkaç gün geçmiş……!!
İhsan Ağa yanında iki-üç kişiyle Moiz’in dükkânına gelmiş…..;
“-Dişlerine müşteri çıktı……!!!
-Malı görmek istiyorlar…..!!?
-Aç ağzını da görsünler malı….?!” demiş….!!!
Moiz…..;
“-Hani dişlerim ölünceye
kadar benimdi…..????!!!”
diye kızmış….!!
İhsan Ağa…….;
“-Canım ölümünden
sonra teslim etmek
üzere satacağım……?!?!”
demiş…..!!!
Müşteriler Moiz’in dişlerine
12 altın vermişler…..!
İhsan Ağa
az bulup reddetmiş……!!!!!
Ertesi gün İhsan Ağa
bir başka müşteri grubuyla
yine Moiz’in dükkânına damlamış…..!?!
Yine dişleri muayene,
yine pazarlık,
müşteriler 15 altına çıkmış…..!?!
İhsan Ağa yine reddetmiş……!
Üçüncü gün başka müşteri,
dördüncü,
beşinci gün derken……!!!?
Sonunda Moiz patlamış……;
“-Beni hayvan pazarında
dişleri kontrol edilen
eşek durumuna düşürdün…..!!!
Al şu 10 altınını…..!!!???” demiş….!!
İhsan Ağa gülmüş…..;
“Olur mu ……!?
-Bu dişler 20 altını gördü…..!!
-30 altından aşağısına
geri vermem…..!!!”
Moiz çaresiz……;
Her gün ağzını kontrol ettirmektense
30 altın vermeyi
kabul etmiş……!!!
İhsan Ağa gülmüş…..;
“-Gördün mü…..!?!?
-Ben sana her şeyi alıp satarım dediğimde inanmamıştın…..!?!..“
———-
İşinize,
dişinize sahip çıkın
Alıntıdır

Akıl hastanesinde yatan birinin yazdığı çarpıcı şiir

0

GİDİYORUM!
Benim olan ne varsa, doldurdum ceplerime.
Ağzımda bir kaç kelime küfür!
Aklımda yine sen,
Gidiyorum.
Beceremediğim evlatlığımı,
Başaramadığım iş hayatımı,
Ümidi kestiğim yarınlarımı, ceplerime doldurdum,
Gidiyorum.
Bitmek bilmeyen sağlık problemlerimi,
Stresten kopardığım, tırnaklarımın kenarında duran etleri,
Sıkmaktan kırılan birkaç dişimi, çantama doldurdum,
Gidiyorum.
Üstesinden gelemediğim akrabalık ilişkilerimi,
Neresinden tutarsam tutayım, Elimde kalan karı-koca hikayesini,
Anne – baba olamanın sorumluluk yüklerini, heybeme doldurdum,
Gidiyorum.
Biri bitmeden diğerini tutuşturduğum, izmaritlerimi,
Hatıra olsun diye sakladığım bir kaç şiirimi,
Cüzdanımda taşıdığım sevdiğim insanların, resimlerini çöpe attım,
Gidiyorum.
Parça parça olmuş ümitlerimi,
Irzına geçilen hayallerimi,
Yarın her şey düzelir diye kendime ettiğim telkinleri cüzdanıma koydum,
Gidiyorum.
Aklımın sokaklarında dolaşan mutlu veletleri,
Yüreğime yatmış mışıl mışıl uyuyan sevdiğimi,
Yüzüme gülüp arkamdan söven bir kaç kişiyi, zihnimde öldürdüm,
Gidiyorum.
Çağırınca gelmeyen Azrail’i,
Herkese güneşi gösterirken, bana kar yağdıran Mikail’i,
Sûr’a üflemeyi unutan İsrafil’i, Allah’a şikayet ettim,
Gidiyorum.
Hastane koridorlarında attığım voltaları,
Bana da şiir yazsana diye başımın etini yiyen Gamze ablayı,
Sen artık iyileşmezsin diyen tüm doktorları, sırtıma yükledim,
Gidiyorum.

Yerli Köfteci

0

Devrilip gidiyorum işte

0

Devrilip gidiyorum işte
Geride kaldın sen…
Aşınmış sevdalar gibi
Yıpranmış postallar gibi
Lime-lime, yarasız
Geride kaldın sen…


Kaprislerinle, nazlarınla
Bakışlarınla, sözlerinle
Tutulmayan vaatler gibi
Harcanmış saatler gibi
Tek başına, kararsız
Geride kaldın sen…


Buraya kadarmış güzelim
Boynumda bıraktığın diş izi
Bitmez sandığın aşk denizi
Buraya kadarmış.
Vedalaşmak isterdim oysa
Klasik bir film öyküsü gibi
Ellerini tutup usulca
Son bir kez öpmek isterdim
Kendimi mazur gösterip
Masum ve mağrur bir duruşla
Her şeyi kadere yıkmak isterdim.
Ne gerek var oysa
Yürümeyen birtakım şeylerin
Nedenlerini tartışmaktansa
Asla yürümeyeceğini anlayıp
Bunu hiç konuşmamak
Daha bir yiğitçe değil mi?
Süzülüp gidiyorum işte


Bela olmadan
Yoluna çıkmadan
Hesap filan sormadan
İncitmeden, acıtmadan…
Bir bileti yırtar gibi
Bir kabuğu atar gibi
Sıyrılıp gidiyorum işte


Geride kaldın sen…
Bir tren penceresinden
Akıp giden bozkırın
Ortasında bir kuru ağaç gibi
Geride kaldın sen…

Yusuf Hayaloğlu