AB’nin son ilerleme raporunda, ‘Türkiye’de Alevi sorunu bulunduğu’na dikkat çekildi. Alevilerin çözüm arayışları da, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreciyle birlikte hızlanmaya başladı
31 Temmuz 1959’da o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) ortaklık için başvuran ve 12 Eylül 1963’te ‘Ankara Anlaşması’yla AET ile ortaklık anlaşması imzalayan Türkiye, 14 Nisan 1987’de Avrupa Topluluğu’na tam üyelik için başvurdu. 11-12 Aralık 1999’da Avrupa Birliği’nin Helsinki’deki ‘Avrupa Konseyi Zirve Toplantısı’nda Türkiye’ye adaylık statüsü tanındı. AET’den AT’ye ve AB’ye, ekonomiden siyasi ve askeri birliğe doğru uzanan süreçte Birlik ülkeleri, mevzuatlarında standartlaştırma ve uyum çalışmaları yapar ve belirli kriterleri oluşturup uygularken, 1993’te yeni üye olacak aday ülkelerin yerine getirmesi zorunlu görülen ve ‘Kopenhag Kriterleri’ adı verilen bir katalog da hazırladılar.
Temel dayanaklar ‘Kopenhag Kriterleri’nin temel dayanağı şudur: Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlıklara saygı ile bunların korunmasını garanti eden kurumların istikrarının gerçekleştirilmesi ve birliğin amaçlarına uyma. Buradan hareketle, AB’ye aday her ülkenin yol haritasının ulaşacağı noktanın, ‘Kopenhag Kriterleri bağlamında Avrupa’yı Avrupa yapan temel değerler manzumesiyle buluşmak, örtüşmek ve uyuşmak’ olduğu belirtilebilir. Bu değerlerin neler olduğu da açık biçimde ortaya konulmuştur.
Aleviler şikâyetçi 11-12 Aralık 1999’da Birliğe aday statüsü tanınıncaya değin, Türkiye ile ilgili Kopenhag Kriterleri ışığında kaydedilen gelişmelere yönelik 4 Kasım 1998 ve 13 Ekim 1999 tarihlerinde iki ‘ilerleme raporu’ yayımlandı. Türkiye’nin aday üyeliği kabul edildikten sonraki ilk düzenli ilerleme raporu, ‘Katılım Yolunda Türkiye’nin İlerlemesi Üzerine Komisyon’un Periyodik Raporu 2000’ adıyla, 8 Kasım 2000’de çıktı. Kopenhag Kriterleri ışığındaki raporun 19. sayfasında ilk kez Aleviler üzerine ibareler de yer aldı: “Görünen o ki, Alevilere karşı resmi tavırda bir değişiklik olmamıştır. Aleviler, özellikle okullardaki mecburi din derslerinden ve ders kitaplarının kendi görüşleri doğrultusunda, Alevi kimliğini yansıtmadığından; sadece Sünni camilerinin inşasına ve dini vakıflarına parasal destek verildiğinden şikâyetçidir. Ne kadar hassas olursa olsun, artık bu konular açıkça tartışılabilmelidir.” Böylelikle, sözü edilen kriterlere dayanarak, Türkiye’de AB’yle bütünleşme çabalarında düzeltilmesi gereken bir ‘Alevi sorunu’nun olduğu vurgulandı.
İki sosyal-kültürel yapı Sorunun neden böyle bir raporda gündeme getirildiğini açmadan önce, bugüne kadar yapılan çalışmaların da ışığında bazı noktaların altını çizelim: Alevilik’le Sünni Müslümanlık birbirinden farklı iki sosyalkültürel yapı oluşturur. Aleviler heterodoks, Sünniler ise ortodokstur. Aleviler ve Sünniler, toplumun en önemli iki dini cemaati niteliğindedir. Bu yüzden her iki grubun devletle ve birbiriyle ilişkileri çok iyi düzenlenmeli, sorunlarının çözümünde ayrım olmamalıdır. Özellikle devlet örgütlenmesi ile bunu sağlayacak vergilendirme sisteminde, yuttaşlık haklarında (yasal/yasalar önünde) denge çok iyi kurulmalıdır. Ancak, Aleviler bu düzenlemelerin Sünniler lehinde olduğunu, devlet örgütlenmesinde, eğitim, adalet gibi sosyal-kamusal kurumlarda karşılıklı hizmetin ve eşitliğin bulunmadığını düşünmektedirler. Din alanındaki hizmetler ise doğrudan Sünniliği esas almakta, din ve tarih eğitimi Aleviler için entegrasyonu değil, asimilasyonu hedefler görünmektedir.
‘Gerçek anlamda laiklik yok’ Vergi ödeyen, askere giden, toplumda ortak sorumluluklar paylaşan Alevilerin, önceleri tek tek bireyler olarak, 1990’lı yılların başından itibaren de kurdukları sivil toplum kuruluşları aracılığıyla sorunlarını gündeme getirdikleri ve tartışmaya açtıkları biliniyor. Dile getirilen sorunlar özetle şöyledir: Türkiye’de gerçek anlamda bir laiklik yoktur. Hanefilik, din kapsamı içinde değerlendirilmektedir. Öncelikle Sünni Müslümanlar adına diğer dini akımlara baskı yapılmaktadir. Alevilerin inanç ve ibadet özgürlükleri yasal olarak güvence altında değildir. Konuyla ilgili önemli bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı da keza Sünni Müslümanlara yönelik bir yapılanmadır; Alevilerin inançlarına yönelik hiçbir faaliyeti yoktur.
Örgütlenme hızlanıyor Aleviler, ‘temel yurttaşlık haklarını’ ve ‘insan haklarını’ içeren bu sorunlarının giderilmesi için, aşağı yukarı Türkiye’nin AET’ye üyelik başvurusuna denk gelen bir tarihten itibaren başlattıkları örgütlenme sürecini, tam üyelik başvurusuyla birlikte hızlandırdı. Yeni süreçte, yeni bir ivmeyle ‘kimliğin dışa, kamusal alana yansıtılması ve kurumsallaşma isteği öne çıkmaktadır. Alevi sivil toplum örgütlerinin taleplerini ise şöyle özetlemek mümkün: 1) Alevi cemaati dışlanmamalıdır. 2) Devlet Alevileri kucaklamalı ve entegre etmelidir. 3) Gerçek anlamda laiklik için devletin ayrımcı politikadan vazgeçerek, ‘Sünni’ olmaktan çık(arıl)ması gerekir. 4) Devlete ödenen vergilerden dini harcamalara ayrılan payın sadece Sünni Müslümanlar lehine olmasına son verilmelidir. 5) Diyanet teşkilatı, tüm inançları kapsayacak biçimde yeniden yapılandırılmalı ve özerk hale getirilmelidir. 6) Hukuki altyapı, uygulamada inanç bazında yasal eşitliği sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmelidir. İnanç özgürlüğünün kullanılmasını sağlayan ödenek, ibadethane yapımına destek vb. olanaklardan tüm inançlar, nüfusları oranında eşit yararlanmalıdır. 7) Ders kitaplarına Alevilikle ilgili bilgiler de konulmalı ve tarih kitaplarının yeniden gözden geçirilerek tahrif edilmiş Alevi tarihi düzeltilmelidir. 8) Devlet elindeki kitle iletişim organlarında Sünniliğin yanı sıra Aleviliğe de yer verilmelidir. 9) 1982 Anayasası’yla zorunlu kılınan din dersleri kaldırılmalı, kalkmayacaksa Aleviliği de içermelidir. 10) Anayasa’nın 10. ve 24. maddeleri uygulamaya geçirilmelidir.
Temel dayanağı Bu istemlerin Türkiye’deki ‘demokrasi’ ya da ‘demokratikleşme’ istemleriyle doğrudan ilişkisi olduğu bir gerçektir. Söz konusu istemlerin temel dayanağı ‘Dini inanç ayrılıkları, üniter devletin varlığına ve ortak bir siyasi teşkilat oluşturmaya engel değildir’ ilkesinden alınmaktadır ve bu ilke ilgili kamu kuruluşlarına bir hareket alanı ya da koridoru açmaktadır. Nitekim, bu bağlamda, Aleviliğe yönelik sivil toplum kuruluşları güçlendiği oranda, konuya yönelik istemlerin daha da güçlendiği görülmektedir.
Kopenhag Kriterleri ile örtüşüyor Bu durum, ‘Kopenhag Kriterleri’nin özü ve mesajıyla da örtüşüyor. Dolayısıyla, son ‘ilerleme raporu’nda dile getirilen Alevi sorununun, ancak demokrasiyle çözülebileceği, bunun için de ‘sivil toplum kurumlarının istikrarının’ bir önkoşul olduğu söylenebilir. Bir toplumun içindeki dini gruplar, onlar arasındaki ilişkilerden kaynaklanan sorunları da beraberinde getirir. Sorunların ulaştığı en uç nokta, gruplar arasındaki çatışmalardır. Her ne kadar bazı sosyolojik kuramlar çatışmaların, yaratacakları dinamizmle sosyal gelişmeyi artırıcı olduğunu öne sürse de, bizce tersi doğrudur; yani çatışmalar, toplumu ve sosyal ilişkileri zayıflatıcı bir sonuç getirir.
Entegrasyon nasıl sağlanacak? Antropolojik açıdan, bir toplumun iki önemli grubu arasında görülen en önemli sorun, karşılıklı sosyal entegrasyonun nasıl sağlanacağıdır. Burada, ilgili grupların birbirlerini tanıyabilmeleri, kendi kimlikleriyle algılayabilmeleri, gerçek kimliğe dayanan bir imaj oluşturabilmeleri, sağlıklı bir çözümde büyük önem taşır. Karmaşık toplumlar, devlet esasına göre örgütlenmişlerdir. Devlet, bir üst örgüt olarak, tüm sosyal kurumlar ve örgütler arasındaki ilişkileri düzenler; yazılı hukuk kurallarıyla bunları koordine ve kontrol eder. Devletin en önemli görevleri veya temel fonksiyonları, var olan ya da olası gruplar arasında, hukuk yoluyla dengeyi-eşitliği kurabilmek; bireyin ait olduğu cemaate-gruba özgü kimliğini reddetmeden, onda yurttaşlık kavramının-kimliğinin geliş(tiril)mesine zemin sağlayabilmektir. Devlet, cemaatler gruplar arasındaki ilişkilerde ve entegrasyonda dengeli, eşit uzaklıkta ve yakınlıkta olduğu ölçüde demokrasi yerleşir, toplum güçlenir.
Sonuç olarak Bu anlamda, sosyal sorunların ve tabii ki çatışmaların en aza indirildiği bir toplum modeli, sosyal entegrasyon, denge ve hukuki eşitlik üzerine bina edildiğinde oluşturulabilir. Avrupa Birliği’nin de özünde yatan ‘değerler’in açılımı kanaatimizce bundan ibarettir. Dr. İsmail Engin: Türkiye-Almanya Bilim ve Araştırma Toplumu/Berlin
Ali BALKIZ AVRUPA BİRLİĞİ, ALEVİ DİYANETİ VE “ALEVİ İSLAM İNANCI”
Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye ilişkin 2003 ilerleme raporu yayınlandı.
Bu uzun raporda, ‘Siyasi Kriterler’ ara başligi altinda Alevilerle ilgili bir tek cümle var. O da şu: “Alevilerin Diyanet Işleri ve Ulusal Egitim Sistemi içinde taninmamasi.”
Yıllar itibariyle geriye doğru baktığımızda bu raporlarda Alevilere ilişkin değiniler şöyle:
2000 Raporu:
“Alevilere yönelik resmi yaklaşimda herhangi bir degişiklik olmadigi görülmektedir. Alevilerin şikayetleri, sadece Sünni camileri ve dinsel vakiflarin inşasi için mali destek saglanmasi yaninda, okullarda ve ders kitaplarinda Alevi kimligini yansitmayan zorunlu din egitimi verilmesi üzerine yogunlaşmaktadir. Bu konular son derece hassastir, ancak bunlar hakkinda açik bir tartişmaya girmek mümkün olmalidir.”
2001 Raporu: (Din Özgürlüğü başlığı altında)
“Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumlarında iyileşme olmamıştır. Alevilere yönelik resmi yaklaşım değişmemiştir. Alevilerin sorunlarına Diyanet İşleri Başkanlığı’nca ilgi gösterilmemiştir. Alevilerin şikayetleri, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini tanımayan zorunlu din eğitimi verilmesiyle ve sadece Sünni camileri ve dinsel vakıfları için mali destek sağlanmasıyla ilgilidir.”
2002 Raporu: (Medeni ve Siyasi Haklar başligi altinda)
“Şubat ayinda, Alevi ve Bektaşi Oluşumlari Birligi Kültür Dernegi, Anayasa’nin 14. ve 24. Maddeleri ve Dernekler Kanunu’nun 5. maddesi uyarinca, Müslüman dini topluluklarina atif yapacak şekilde Alevi veya Bektaşi adi altinda dernek kurulamayacagi gerekçesiyle feshedilmiştir. Dernegin başvurusu üzerine, kararin uygulanmasi, Yargitay kararina kadar bekletilmektedir.
Bu dört rapordan çıkartılacak ortak sonuçlara göre; Alevilerin talepleri şöyleymiş:
· Maddi destek istiyorlar. · Zorunlu Din Dersleri kapsamında, kendi kimliklerinin de tanınmasını ve öğretilmesini istiyorlar. · Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil hakkı istiyorlar.
Oysa Aleviler bunları istemiyor. Onlar laiklik istiyor. Yani devletin bu alandan elini çekmesini istiyor.
Bu, bir bakıma şu anlama gelir: Laik devlet anlayışında DİB gibi bir kurum olmaz. Zorunlu Din Dersleri gibi bir ders olmaz. Din, bireylerle inandıkları şey arasındaki öznel bir ilişkidir. Kamusal bir alan değildir. Ne devlet dini zabt-ü rabt altına almaya girişmelidir, ne de bir zamanların Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun’un söylediği gibi “Dinin hizmetinde bir devlet” olmalıdır.
Din hizmetinden kim yararlanıyorsa, bu hizmet karşılığında vergisini de o ödemelidir. Tıpkı AB ülkelerindeki Kilise vergisi gibi, tıpkı İstanbul Boğaz Köprüsünden kim geçiyorsa geçiş ücretini onun ödediği gibi.
Devlet ne camiye para yatırmalı, ne cemevine, ne hocaya maaş ödemeli, ne dedeye… Ne okullarda Sünniliği öğretmeli, ne Aleviliği. Öğretecekse Dinler Tarihini, Teolojiyi, Din Felsefesini, Din Sosyolojisini öğretmeli. O da zorunlu değil, seçmeli olmalı. Tıpkı AB ülkelerinde olduğu gibi.
AB, İlerleme Raporlarında MGK’nın durumunu eleştiri konusu yaparken, bunu AB’ye üyelik için neredeyse baş koşullardan biri sayarken, Diyanet’in durumuna hiç değinmiyor, böyle bir kurumun varlığı nedense onları hiç rahatsız etmiyor.
Cem Vakfı’nın geçtiğimiz günlerde İstanbul’da topladığı AKP destekli, “Alevi-Bektaşi-Mevlevi İnanç Önderleri Toplantısı”ndan çıkartılan ve asla Alevileri temsil etmeyen “Alevi Diyaneti” oluşturma kararı da AB’nin konuya ilişkin önerileriyle örtüşüyor. Bu girişimin arkasındaki güçlerden biri de AKP’dir. Şeriata giden yolda Alevileri de kendilerine suç ortağı yapmak istiyorlar gönüllü işbirlikçileri aracılığıyla.
Aleviler bir Diyanet’ten kurtulmaya çalışırlarken, ikinci bir Diyanetle uğraşmak zorunda kalacaklar.
Alevilik yüzyıllardır bu topraklarda varlığını sürdürebilmişse; bunu resmi bir üniforma giymemiş olmasına borçludur. Alevi Diyaneti, Aleviliği dondurur. Aleviliğe ilmihal yazmak, ona yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. O canlı bir organizmadır, her çağda varolabilen, gelişebilen dönüşebilen… Dede’nin nefesi, ozanın sazıdır onu yaşatan… İnsanı yaşamın merkezine koyan temel felsefesidir…
Aleviliğin kent koşullarında poyraza açık hale geldiği doğrudur. Ama bunu gidermenin yolu Alevi Diyaneti değil, sivil örgütlenmelerdir. Sayıları yüzleri aşmış olan dernek ve vakıflar da bu amaçla oluşturulmuştur. ABKB ve ABF siyasi iktidarların ve başsavcıların karşı çıkmalarına karşın kurabilmişlerdir. Bu önemli bir kazanımdır. Harcayacak bir enerjimiz varsa bu tür sivil örgütlenmelerin daha da iyileştirilmesine hasredilmelidir. AB de Alevilere ilişkin bir önermede bulunacaksa, bu; laikliği daha da zedeleyecek değil, onun evrensel ilkelerini gözetecek biçimde olmalıdır. AKP ise ne iyi ki, kendisine Aleviler içinden başka partner bulamayacaktir.
AB’nin düştügü hatalardan belki de en büyügü; Aleviligi tarif etmeye kalkişmasidir.
2001 ilerleme raporunda Aleviliği “ Sünni olmayan Müslüman topluluklardan” kategorisinde ele alıyor.
Bir kez AB’ nin böyle bir görevi olmamalı.
Belli ki; Cem Vakfı’ nın “ Alevi İslam inancı” tanımından etkilenmişler.
İşin aslına bakacak olursak; (ki bu konuda kitaplar yazılsa yeridir, kaldı ki yazılmıştır.) değerli okuyucuları Hacı Bektaş Dergahını (müzeyi) bir kez daha bakan değil, gören gözlerle ziyaret etmeye davet ediyorum.
Milyonlarca Alevi yurttaşlarimiz, bir çogu defalarca Hünkari ziyaret etmişlerdir.
Ziyaretçilerin yolu önce Aşevine düşer, Kara Kazani görürler. Hani şu kimin nesi varsa ( az olandan az, çok olandan çok) bir avuç bulgurdan bir kaşik tereyagindan, bir koça kadar getirip içine kattiklari, pişirip eşit olarak paylaştiklari Kara Kazan…..
Sonra Hünkar’ ın sandukasının olduğu bölüme başlarını eğerek girer diz çöker ve tavaf ederler, sandukanın üstündeki şalları öper, yüzlerine gözlerine sürer, “Medet Ya Hünkar” derler. Dertlerine deva, ürünlerine bereket, müşküllerine kolaylık, ülkeye barış, insanlığa esenlik dilerler. Tavafı tamamlayınca, yine diz üstü, arka arka giderek, girdikleri gibi aynı saygıyla bölümden dışarı çıkarlar.
Çıkışta hemen sağda, arka bölümdeki erenlerin mezarını salon bölümünden ayıran parmaklıkların üstüne asılmış 40×50 cm boyutlarında cam ile kaplanmış bir tablo görürler. Zamanın hattat ustası tarafından dizayn edilmiş ve uzaktan bakınca bir insan yüzünü andıran bu tabloda Arapça harfleri fark ederler. Bilenler okuyunca; okudukları şey şudur; “Ya Allah Ya Muhammet Ya Ali”
Bakanlar değil de; görenler hemen şunu anlayacaklardır: Alevi, kutsal kabul ettiği bu üç olgunun bir insanda tecelli ettiğine inanıyor.
“Benim kabem insandır” ilkesinin hat sanatı yoluyla bir ifadesidir bu tablo. Yoluna devam edince ziyaretçi, camekanlarda sergilenen teslim taşlarini ve takkeleri (taç) görecektir. Bektaşi Babalarinin, tarikat içindeki konularini (rütbelerini) gösteren ve 12 dilimli olan bu objeler yol içindeki siniflanmanin işaretidir. Dedebaba Halifebaba, Derviş veya Rehber, Pir, Mürşit gibi…. Hemen anlayacaktir ziyaretçi, Alevi-Bektaşilikte yol gösterenler bir siniftir. Tipki Hiristiyanliktaki Ruhban sinifi gibi. Ayni ziyaretçi elbette şunu biliyordu; sonradan Alevi olunmaz, Alevi dogulur. Dedelik babadan ogulla geçer, babalik liyakat ve seçimle olur.
Bir sonraki bölümde ziyaretçi, Dergahın kalbine ulaşacaktır. Giderek daralarak göğe yükselen on iki dilimli, ahşap tavanın örttüğü meydan evinde ziyaretçi neler görecektir? 12 Hizmetin temsilcileri aynı tablodadır. Bu bir resimdir. Horasan postunda Hünkar Hacı Bektaş Veli oturmaktadır. Sonra sırasıyla; Seyit Ali Sultan, Balım Sultan, Kaygusuz Sultan, Kamber Ali Sultan, Sarı İsmail Sultan, Karadonlı Can Baba, Hacim Sultan, Şehşazeli, İbrahim Aleyhisselam, Abdal Musa ve Hızır Aleyisselam.
Ayrıca; Kaygusuz Abdal, Kazak Abdal, Veysel Karani, Hüseyni Taclı Seyit Ali Sultan, Sarı İsmail tabloları… HZ. Ali ‘nin cenazesi tablosu: Devenin sırtında tabuttaki kendisi, deveyi çeken kendisi, izleyen kendisi ve Hacı Bektaş Veli ve Halifeleri tablosu, üstelik bu kırk Halifeden biri de bayan. Bir sonraki bölümde ise ziyaretçilerin görecekleri şeyler; kadüm, çalpare, nefir, meydan sazi, saz, cura, tambur gibi müzik aletleridir. Bu bölümden çıkış koridorlarında, Nevşehir Müzesine taşınmamış olsalardı, ziyaretçilerin görecekleri şeyler; şarap küfeleri ve badeler olacaktı. Sanırım ziyaretçimiz bu turu tamamladığında derin bir duygu yoğunluğu yaşayacaktır. Zira Hünkarı evinde ziyaret etmiştir; Ve elbette düşünecektir: Ben bu serçermede neler gördüm? Gördüğüm şeylerin bir teki bile İslamiyeti çağrıştırıyor mu? Yoksa bunların tümü İslamiyetin memnu addettiği (yasak saydığı) şeyler miydi?.. “Alevi-İslam inancı” diye uyduruk bir tez türetenlerle “Sünni olmayan Müslüman topluluklardan olan Aleviler” tanımlamasını yapan AB uzmanlarını ellerinden tutup şu dergahı baştan aşağıya gezdirsek mi?… Ne Yapsak?…
Son günlerdeki ‘Alevilik’ tartışmasına ünlü Alevi araştırmacı Cemal Şener de katıldı.
Alevi-Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Doğan’ın “Alevilik İslamiyet’in dışındadır” sözüyle başlayan tartışmada ünlü Alevi yazar Cemal Şener de söz aldı: “Doğan’ın aslında söylediğinin ne anlama geldiğinin bilincinde olduğunu sanmıyorum.”
Aleviliği İslamiyet’in dışına itmek art niyet değilse, bilgisizliktir
Nüfus cüzdanına “Alevi” yazma isteği bir tepkidir, ama doğru değil
Alevilik, İslamiyet’in Türkçe konuşmasıdır.
Alevilik İslamiyet’in Türkçesidir
Araştırmacı yazar Cemal Şener, Alevilik İslamiyet’in farklı yorumudur diyor “Aksini düşünmek art niyet değilse bilgisizliktir” Türk Müslümanlığı kavramı denildiği zaman Aleviler’i ifadede yetersiz kalırız çünkü bu sadece 4 mezhebi kabul eder.
Nüfus cüzdanına “Alevi” yazılması isteğini nasıl karşılıyorsunuz? -O isteğin bugüne kadar yapılanların bir tepkisi olduğunu düşünüyorum. Aleviler’in kendilerini özgürce ifade edememelerine karşı gelişen bir tepki. Ama doğru değil.
Neden? -O zaman kalkıp Sünniler de yazsın, “şafi” diye de yazılsın. Türkiye’de İslamiyet’i kabul eden herkesi mezheplerine göre ayırmak lazım. Bu da birliğe yönelik olmaz, ayrılığa yönelik olur. Bu yüzden doğru bulmuyorum.
Sizce eskisine oranla Alevi-Sünni ayrımcılığı hangi noktada? -Uzunca yıllar aleviler kendilerini istedikleri gibi özgürce ifade edemediler. Günümüzde artık Aleviler rahatça konuşmak, kendilerini anlatmak ve ifade edilmek istiyorlar. Bugünkü talepler bu yüzden biraz ön plana çıkıyor. Düşünsenize Türkiye’de araştırmalara göre, aşağı yukarı 20 milyon kadar Alevi var. Hala okullarda Alevilik okutulmuyor, kitaplarda bile yok. Her alanda ayrımcılık sürüyor.
Özellikle hangi alanlarda ayrımcılık var? -Aleviler daha çocukken bunu yaşamaya başlıyor. Toplumda camiye gitmeyen kişi kötü algılanıyor. Tabii eskiye oranla bu durum biraz daha iyi. Yine de Alevi olduğu için işten atılan, terfisi yapılmayan devlet kademesinde asla yükselemeyen kişiler çoğunlukta. Özellikle polis ve asker camiasında.
Son günlerde “Alevilik İslamiyet’in bir parçası mıdır, değil midir?” tartışmaları var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? -Alevilik İslamiyet’in farklı bir yorumudur. İslamiyet’in Ali yandaşlığıdır. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra hilafet meselesi gündeme gelmiştir. Hz. Ali’yi tutanlara tarihsel süreç içerisinde Aleviler dendi. Bir de Ali’ye karşı olanlar vardı. O gün onlar Hz. Muhammed’in hilafetini kendilerinin olması gerektiğini savunanlardı. Onlar Ebubekir, Osman ve Ömer kanadıydı. O nedenle Alevilik İslamiyet’in içerisindedir. Türkler’e gelince, Türkler’in İslam’la tanışması doğuşundan 300 yıl sonra oldu. İslam Türkistan’a Arap ordularının marifetiyle gitmiştir. Türkler İslamiyet’in Ali yandaşlığını tuttular.
Türkmenler’den mi bahsediyoruz? -Evet. Süreç içerisinde kendi geçmiş tarihleriyle birleştirerek yeni bir yorum getirdiler. Alevilik İslam içerisinde Türklerin Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli önderliğindeki bir yorumdur. Alevilik Türkler’in İslamiyet’i yorumlama tarzıdır. İslamiyet’in Türkçe konuşmasıdır. Şimdi kalkıp da Aleviliği İslamiyet’in dışına itmek eğer art niyet değilse büyük bilgisizliktir.
Sizin bir cümleniz var. Diyorsunuz ki “Türk Müslümanlığı kavramı Aleviler’i ifadede yetersiz kalır” Bu ne demek peki? -Türk müslümanlığı denilince içinde sadece sünnilik vardır. Yani Alevi İslam ya da Türk Aleviliği denilince bir sorun yoktur ama sadece “müslümanım” denildiği zaman sadece dört mezhebi kabul eder. Bunların içinde Alevilik yoktur. İşte o noktada yetersiz kalır diyorum. Diğer dinlerde de bunun örneklerine rastlayabiliyoruz. Örneğin dini yayan bir peygamber vardır, peygamberin vefatından sonra mezhepler ve tarikatlar türer. Bu mezhep ve tarikatlar o günün yorum tarzlarıdır. İslamiyet’in de başına gelmiştir bu durum. İşte bu anlamda Alevilik İslamiyet’in farklı bir yorumudur.
Alevilik İslamiyet’in dışında derken bunu mu kastediyorlar yani?
Şimdiye kadar Alevilik meşru görülmediği için, sünnilik ve şafilik resmi mezhepler olarak gözüktüğü için Aleviler böyle tepki veriyorlar. Bu sözü söyleyen Ali Doğan bile aslında söylediğinin o anlama geldiğinin bilincinde değil. “Alevilik İslamiyet dışındadır derken acaba farklı bir Allah’ı, Peygamberi, kitabı mı olan bir dini kastediyorsunuz” diye sorulduğunda “Hayır” diyeceğine eminim.
Aleviler Müslümanlığın beş şartını yerine getirmiyor diye bir düşünce yaygın. Nedir gerçekten fark? -Aleviler’in ibadeti biliyorsunuz Cem Töreni’dir. Dedenin önderliğinde kadın ve erkeğin birlikte olduğu bir törendir bu. Bağlama eşliğindeki töreni nefeslerle yaparlar. Sünnilikte ise ibadet camidedir. Ama Kuran’ı Kerim’de bu yoktur.
Cami mi yoktur? -Kuran’ı Kerim’de beş vakit namaz ya da camide ibadet yoktur. Beş vakit namaz ve cami İslamiyet’in sonraki dönemlerinde İslam’a özellikle Emeviler tarafından konulmuş özelliklerdir. Aleviler bu yüzden ibadetlerini kadın erkek Cem dergahlarında yaparlar. İbadet esnasında kadın erkek beraber oldukları için de diğer Müslümanlar tarafından yadırganırlar. Cami kadınlara yasaktır. İslamiyet kadın erkek herkesin dinidir ama kadınlar erkekler gibi camide ibadet yapamaz. Aleviler kadın erkek beraber semah dönerler. Caminin kadınlara yasak olduğu bir toplumda Cem evinde kadınla erkeğin birlikte bulunması yanlış yorumlara yol açmıştır. Biliyorsunuz, mum söndü gibi…
Ya ana- bacı tanımama cümlesi? -Tabii o da oradan. Yani kadınla erkeğin göz göze bakmasını zina sayan bir anlayış kadın ve erkeğin beraber ibadet yapmasını normal karşılayamaz. Bütün dinlerde bu ayrılık var aslında. Musevilikte kadın anlayışı çok farklı. Yine kadın anlayışı, Hıristiyanlıkta Protestan ve Katolik olarak çok farklı. Yani birileri çıkıp Protestanlığı ayrı din diye ilan etse çok da anormal sayılmaz. Alevilik de öyle. Alevilik İslamiyet’in en eşitlikçi, özgürlükçü ve bölüşümcü aydınlanmacı yorumudur.
Alevilikteki en ilerici anlayış nedir sizce? -“620 yıllarının Bedevi-Arap toplumu için konan kurallarla bugünkü dünya yönetilemez ve izah edilemez” diyor Aleviler. Şimdi zaman zaman Sünniler “Aleviler’e İslamiyet’in bütün kurallarına uymuyorsunuz” diyor. Kim uyuyor ki? Sünniler miras meselesine uyuyorlar mı?
Cem Evi Aleviler’in camisi midir? -Eskiden ibadetler evlerde yapılırdı. Cem Evi yoktu. Alevi köylerine dedeler geldiği zaman büyükçe bir ev seçilirdi ve orada ibadet edilirdi. Kente göç nedeniyle evlerde bu sorun çözülemeyince işte ortaya Cem Evleri çıktı.
İbadet esnasında ne yapılır? Örneğin dua edilir mi, hangi dilde edilir? -Dede herkesin görebileceği bir yere oturur. Kadın ve erkek canlar mekanı doldururlar. Yan yana oturulur ve duaya başlanır. Dualar Türkçe’dir. Aleviler Türkçe ibadet yapar
Peki Türk olmayan Aleviler? Örneğin Arnavutlar? -Onlar bile ibadetlerini Türkçe yaparlar. Nefesler Türkçe okunur. Mesela Kerbela Olayı, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin hayatıyla ilgili nefesler bağlama eşliğinde söylenir. Zaman zaman tek tek aşıkların söylediği nefesler olur. Bell bir aşamada kadın ve erkek canların birlikte döndükleri semah yaşanır. Ardından lokmalar dağıtılır, kurban kesilir ve dualarla tören kapatılır.
Ne sıklıkta bir yapılır bu törenler? -İlla beş vakit yapacaksınız diye bir şey yok. Genellikle Türkmenler üretimin az olduğu sonbahar ve kış aylarında yaparlar. Perşembe akşamları tercih edilir. Hz. Ali’nin inancına göre Kuran’ı Kerim’de bunun süresi, mekanı, sayısı yoktur. Alevi hayatının tümü ibadettir.
SABAH – 04/10/2004 – Alevilik İslamiyet’in Türkçesidir http://www.sabah.com.tr/gnd103.html
17 yıllık çalışma
Cemal Şener, araştırmacı, yazar Erzincan doğumlu. İlk orta ve liseyi Erzincan’da bitirmiş. “O zamanlar büyüyünce avukat olmak isterdim” diyor. “Avukat olacak Aleviler’e yapılan yanlışları düzeltecektim”. Şener avukat olmamış ama İstanbul Üniversitesi’nde sosyal antropoloji okumuş. Daha sonra yine aynı üniversitenin İktisat Bölümü’nde yüksek lisans yapmış. Alevilik üzerine doktora çalışmasını sürdürürken YÖK nedeniyle Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki görevinden ayrılmış. Yaklaşık 17 yılı aşkın bir süredir Alevilik üzerine çalışmalar yapan Şener’in bu konuda yazılmış bir çok kitabı var. Cemal Şener ile son günlerde tekrar gündeme oturan “Alevilik İslamiyet’in bir parçası mıdır değil midir?” tartışmasını konuştuk. Şener “Alevilik İslamiyet’in farklı bir yorumudur, hatta en eşitlikçi, özgürlükçü, aydınlanmacı yorumudur” diyor. SABAH – 04/10/2004 – 17 yıllık çalışma http://www.sabah.com.tr/gnd104.html
Laikliğin bekçisi Aleviler’dir
İslam coğrafyasında eğer laiklik kör ya da topal da olsa Türkiye’de yürüyorsa bunun arkasında Aleviler’in büyük payı vardır. Türkiye laik ve cumhuriyetle yönetilen tek ülke olmasını Alevilere borçludur. Örneğin Türkiye Avrupa Birliği’ne girmek istiyor. İslamiyetin Yahudilik ve Hıristiyanlık hakkındaki düşünceleri değişmeden girersek sahtekarlık yapmış oluruz. Çünkü iki tarafı da düşman gören bir yapıdan bahsediyoruz. Siz düşman gördüğünüz bir adamla aynı devleti kurabilir misiniz? Sahtekarlık yapılıyor bu konuda. Aleviliğin anlayışında ise gavur yoktur. Yani şu kötü bu cehennemlik diye bir ayrım yapılmaz. Aleviliğin terminolojisinde gavur-müslüman kategorisi yoktur. Hırıstiyanlıkta rönesans reform neyse İslamiyet’te de Alevilik odur. Alevi kendisine yönelik kötülük camiden geldiği için camiye karşıdır. Tarih boyunca camideki o tutuculuk Alevinin hayatına malolmuştur.
http://www.sabah.com.tr/gnd105.html SABAH – 04/10/2004 – Laikliğin bekçisi Aleviler’dir
Alevi sorununun çözümüne ilişkin farklı görüş ve önerilerin bulunduğu herkesçe biliniyor. Bunlardan hangisinin toplumumuzun tarihsel, inançsal, kültürel çeşitli boyutlarını gözeterek düşünüldüğü konusunda kafaların yeterince net olduğunu söylemek güç.
Kimileri, Türkiye’nin gerçek anlamda laik, demokratik bir hukuk devletinin yapılandırılması yolunda aldığı mesafeyi, şu anda bulunduğu noktayı ve demokratikleşme sürecine uygun düşecek tutumu dikkate almadan; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın halihazırdaki anti-demokratik, hakça olmayan konumunu güçlendirici bir tutum sergilemekte. ״Devlet Diyanet’ten elini çekmek istemiyor״ bahanesinin arkasına sığınmayı adet haline getirenlerin, haklı görülebilecek hiçbir gerekçelerinin olmadığı da ortada. Ayrıca bu tutum; Alevilerin yıllardan beri savuna geldikleri demokratik istemlerine, ülkenin demokratikleşmesi yönünde çaba gösteren kişi, kurum ve toplum kesimlerinin gütmekte oldukları amaç ve hedeflere de uygun düşmüyor.
Kimileri de, bilerek ya da bilmeyerek, deyim yerindeyse, çözümsüzlüğü bir çözüm gibi sunmaya çalışmakta. Laik, demokratik bir hukuk devletinde, yurttaşların inanç özgürlüğünün güvence altına alınmış olmasına bağlı olarak, kendi inanç ve ibadet kurumlarını oluşturmak gibi bir hak ve ihtiyaçları yokmuşçasına hareket etmekte, dernekleri, inanç kurumları yerine koyma gafletini yaşamaya devam etmek istemektedirler.
Tam da bu koşullarda, bir ihtisas organı olarak Alevi Akademisi de, birkaç yıldan beri ve çeşitli vesilelerle suna geldiği görüş ve önerilerini, bir kez daha kamuoyuna açıklamayı başlıca görev saymaktadır.
Son yıllarda gözlemlenen olumlu bazı gelişmelere rağmen Alevilik, Türkiye’nin hala çözüm bekleyen başlıca sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Dahası Cumhuriyet’imizi koruyup güçlendirmek, gerçekten demokratik ve gerçekten laik bir toplumsal yapılanmayı sağlamak; insan hakları ve hukuk devleti kavramlarını yerli yerine oturtmak amaç ve çabası içinde olan tüm kişi, kurum ve yurttaşlarımızın ortak sorunudur bu.
Gerçek böyleyken bunun, Türkiye Cumhuriyeti’nin 80’inci yılını doldurmak üzere olduğu bu günlerde, gündemdeki yerini ve önemini hala koruyor olması, neresinden bakılırsa bakılsın üzücü olduğu kadar düşündürücüdür de. Çağdaş değerlere, ileri ve daha gelişkin yaşam anlayışına, hukuk devletine, demokratik ve laik Cumhuriyet’e bu denli içten bağlı 25 milyon Alevi’nin inanç ve ibadetinin gereklerini serbestçe yerine getirmekten mahrum bırakılmaya devam edilmesi kabul edilir bir durum değildir. Bunun bir an önce çözüme kavuşturulması her bakımdan artık kaçınılmaz bir hal almıştır.
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının üçte-birini oluşturan Alevi toplumunun ve de çağdaş değerlerin savunucusu kişi ve kesimlerin, Sünni Diyanet’e tanınmaya devam edilen maddi ve manevi imtiyazı, resmi konum ve işlevleri -hangi siyasal hesap ve gerekçeler öne sürülürse sürülsün -görmezlikten gelmeleri, bu haksızlığı sineye çekmeleri artık beklenmemelidir. Bu durum sadece biz Aleviler bakımından değil, çağa ayak uydurma, AB’ye girme çabaları tüm Türkiye için de önemli bir sorun oluşturmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti; inancı ne olursa olsun ayırımsız tüm yurttaşlarının inanç ve ibadet özgürlüklerini Anayasal ve yasal güvence altına almalı, dini inançlar karşısında eşit mesafede durmayı, tarafsız davranmayı mutlaka başarmalıdır. Bu bağlamda Sünni Diyanet’le olan her türlü maddi ve manevi koruyuculuktan elini ve desteğini çekmelidir. Devletçe Diyanet’e sağlanmış olan mal ve akarı kamulaştırmalı, başta Aleviler olmak üzere isteyen her kesin kendi merkezi inanç kurumunu serbestçe oluşturmasına yasal ve yönetsel olanak sağlanmalı, çağdaş, laik ve demokratik bir yeniden yapılanmaya gitmelidir.
Bu; dinsel kurum ve kuruluşların mali, hukuksal ve yönetsel denetimini Devlet’in kendi inisiyatifinde tutmasına asla engel değildir. Diyanet İşleri Teşkilatı’nı idari bünye kapsamında tutmakta ısrar edenlerin makul ve geçerli herhangi bir nedenleri artık kalmamıştır. Bunun gerçekten çağdaş, gerçekten laik ve demokratik bir hukuk devleti olmanın ön koşulu haline geldiği artık görülmeli, gerekli yasal önlemler bir an önce alınmalıdır.
Bir demokratik ve laik hukuk devleti olmanın gerektirdiği tutum böyle olmakla birlikte; Diyanet İşleri Teşkilatı’nın daha bir süre devamında hala ısrar ediliyorsa, o zaman Aleviler’in kuracakları merkezi dini inisiyatife de Devlet Bütçesi’nden hakkaniyet ölçüleri içinde gerekli pay ayrılmalıdır. Bunun; gerçekten demokratik ve laik Cumhuriyet özlemiyle bağdaşmadığı inancını taşımakla birlikte, halihazırdaki resmi tutum ve politikaları gözeterek böyle bir öneride bulunmayı da, güncel ve gerçekçi bir tavır olarak değerlendirmekteyiz.
Bir kez daha vurgulamak gerekirse, söz konusu dini kurum ve kuruluşların adı, niteliği ve konumu ne olursa olsun; mali, idari ve hukuksal tasarrufları, mutlaka Devlet’in denetimine tabi olmalı; Devlet, yurttaşlarının, inanç ve ibadet özgürlüğünü yasal güvence altına almakla yetinmelidir.
Hak-Muhammed-Ali Yolu:
Alevilik; tarih boyunca Hak-Muhammed-Ali Yolu olarak bilinen, Ehl-i Beyt, Oniki İmam, Seyyid-i Saadet Ocakları ve Bektaşi Babaları öncülüğünde yoluna devam eden bir inancın adıdır. Bu temel üzerinde kurulup gelişen oldukça zengin bir edebiyatın, derin ve köklü bir tasavvuf ve felsefenin, insan merkezli bir yol ve erkânın, toleransı, gönüllü katılımı ve sevgiyi önde tutan, bir yaşam anlayışının sahibi ve savunucusudur.
İnsan’ı Hakk’ın tecelligâhı kabul etmiş, ancak kendini bilmekle Hakk’ın bilinebileceğini savunarak Dört Kapı-Kırk Makam dizgesini izlemiş; tüm varlığı Hakk’ın tezahürü olarak görmüş; İslam’ı Tanrı mesajlarının son halkası ve Peygamber’ini de son Peygamber olarak algılayıp velâyet kavramını benimseyerek hakikatın sürekliliğini sağlamıştır. Bunun doğal sonucu olarak insanlar arasında din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin, ilahi hakikatin ezel ve ebed arasındaki bitmez tükenmez ışığının yolcusu olmuştur. Bu anlayış onun, donup kalan değil, özünü koruyarak zamana ve çağa göre kendisini yenileyip zenginleştiren esas ve temel dinamiğin kaynağı olmaya devam etmektedir.
Alevilik; tarihi boyunca kendisini İslam’ın Özü olarak görmüş ve savunmuştur. Bunun aksini söylemiş tek bir Dede’yi, bir Bektaşi Baba’yı, bir şair ve mutasavvıfımızı kimse gösteremez. Ancak inanç ve düşünce önderlerimiz, Sünni İslam’ı onaylamamış, onu ölçü alarak Aleviliği tanımlamamış, tüm baskı ve zorlamalara karşın inanç ve yaklaşımlarını ısrarla sürdürmeyi yeğlemişlerdir. Bu yüzdendir ki Aleviliği kendi indi ve keyfi niyetlerine, siyasal ve ideolojik tercihlerine göre yorumlamaya, Hak-Muhammed-Ali Yolu’ndan uzaklaştırmaya çabalayanları hoş karşılamamakta, herkesi sağduyulu davranmaya davet etmekte yarar görmekteyiz.
Tarih boyunca Alevilik; hiçbir zaman kendisini Sünni İslam’dan saymamış, onun perspektifini benimsemediği gibi daima farklı ve ayrı yönde hareket etmiştir. Ne inançta, ne ibadette, ne kültürel alanda, ne de yaşam anlayışı ve felsefesinde, onunla aynı çığırda yürümüş değildir. Bazı ad ve kavramların müşterek kullanıldığı doğrudur; ancak bunlara verilen anlam ve içerik bakımından Sünnilik’le temelden farklı ve ayrı durduğumuz da bir gerçektir. Ne Hak anlayışında, ne din, Kitap ve Peygamber yorumunda, ne de ibadet ve erkân kurallarında bir ve aynıyız. Tüm bu ve benzeri nedenler yüzünden, Sünni kesimi, özellikle de uleması ve yönetimleri Aleviliği, kendi tekellerinde gördükleri İslam’dan saymamış ve düşmanca bir tutum izleye gelmiştir. Yüzyıllardan beri, tüm baskı ve zorlamalara rağmen yollarımız ayrı, ibadet yerleri ve ibadet şekillerimiz ayrı olmak üzere, aynı coğrafyada yaşaya gelmişiz. Kendi inanç ve düşüncemize özgü bir yaşam tarzı, kültür, sanat ve edebiyat geliştirmişiz ve bundan en içtenlikle ve büyük bir kıvançla söz etmekteyiz.
İster içerde ister dışarıda olsun, kimi kişi ve çevrelerin, Sünniliği İslam’la özdeşleştirerek, Aleviliği de buna göre tanımlayıp konumlandırma gayretleri boşunadır ve bu tutum sorunun çözümüne katkı yerine zarar vermektedir.
Bu nedenle Devlet ve Diyanet yöneticilerinin, kimi kişi ve çevrelerin, Alevileri; Sünniler’le aynı zeminde buluşturma, görme ve gösterme politikalarının boşuna ve anlamsız olduğu artık anlaşılmış olmalıdır. Aleviliği nasılsa öyle görmeye başlamaları, gerçeği çarpıtıcı hile ve oyunlara artık bir son vermeleri, samimi istek ve beklentimizdir.
Evet, yollarımız ayrı ve hepten ters yönlere uzanmaktadır. Hiç kimse Alevileri, Diyanet’in çatısı altına girmeye zorlamasın! Orası bize, biz oraya uygun değiliz! Meselenin hal çaresi Demokratik ve laik hukuk devletinde aranmalıdır ve çağdaş yaklaşım da bunu gerektirmektedir.
Gerçekçi ve kalıcı çözüm; Devlet’in din, mezhep ve inançlara eşit mesafede durarak bu mali, idari ve hukuksal denetimle yetinmesi; kim kime nasıl ve hangi perspektiften bakıyorsa baksın, isteyen herkesin inanç ve ibadetini serbestçe yapmasını güvence altına alarak, gerçekten laik ve gerçekten demokratik bir yapılanmanın gerçekleştirilmesinde aranmalıdır.
Hakça Çözüm Nedir?
Aleviler kendi merkezi ve bağımsız inanç kurumunu serbestçe, kendi güçleriyle ve bizzat oluşturmalıdır.
Yakın zamanda kurulmuş bulunan Alevi Dernek, Vakıf, Bilim ve Eğitim kuruluşları ile üst kurumlarının, her bakımdan önemli ve taktire değer hizmetlerde bulundukları bir gerçektir. Bununla birlikte, sorunun çözüm adresinin dernek ve benzeri kuruluşlar olmadığı, olamayacağı da diğer bir gerçektir. Toplumun dini hizmetleri, ancak inanç kurumları ve inanç önderleri aracılığıyla yerine getirilir.
Merkezi ve bağımsız inanç kurumunun kurulmasında, tüm bu kurum ve kuruluşlarımızın yapıcı ve aktif bir rol üstlenerek, ciddi katkı sağlamaları, istenen ve beklenen bir tutum olacaktır. Gerek oluşum aşamasında gerekse ondan sonra, uygun yapı, konum ve koşullara sahip olanlarının, kendilerini yeniden yapılandırarak merkezi ve bağımsız inanç kurumu bünyesinde yer almaları elbette olanaksız değildir.
Alevi toplumunun oyalanmaya, yanlış ve nafile yollara sürüklenmeye, çağdaşlık ve ilericilik kamuflajı altında, kendi inanç kurumlarını oluşturmaktan vazgeçirmeye hiç kimsenin hakkı olmasa gerekir.
Merkezi ve bağımsız inanç kurumumuzun bir inisiyatif olarak oluşturulmasında, başta bir inanç sistemi olarak Aleviliğin tarih boyunca yapısı ve işleyişi, sahip olduğu temel değer ve ögeler, halihazırda yaşanmakta olan gereksinim ve koşullar, toplumumuzun geleceğine ilişkin amaç ve beklentileri esas alınmalıdır.
Bu görüş ve düşüncelerden hareketle şöyle bir yolun izlenmesinde yarar görmekteyiz:
Alevilik’te; soyları itibariyle Ehl-i Beyt ve Oniki İmamlar’a dayandığı kabul edilen, El ele-el Hakk’a ikrar bağına uygun olarak talip sahibi olan, Hak-Muhammed-Ali Yolu’nun zorunlu kıldığı özelliklere sahip olup Dedelik yapmakta olan belirli sayıda Ocak temsilcileri ile Bektaşi Babalar, Nusayri din önderleri ve uygun görülen diğer Alevi kollarının seçimle gelmiş temsilcileri;
Halihazırdaki Alevi kurum ve kuruluşlarının Başkan düzeyindeki temsilcileri;
Bilimsel alanda yaptıkları çalışmalarla Aleviliğe katkıda bulunmuş bilim adamı, yazar, araştırmacı, saygın kişiler;
Gerekli ön çalışmalar yapıldıktan sonra, bir defaya mahsus olarak toplanacak bir Kurultay’da bir araya gelmeli ve aşağıdaki şu işleri başarılmalıdır:
a) Uygun görülecek bir ad altında ve uygun sayıda inanç temsilcisinden oluşan bir Meclis seçilmeli ve bu Meclis kendi içinden bir Yürütme organı saptamalıdır.
b) Cemevi, Dergâh vb. Alevi inanç yerleri bu kuruma bağlanmalı ve bundan böyle din hizmetlerinin buradan yönetim ve yürütümü sağlanmalıdır.
c) Bu anlam ve kapsamda, merkezi inanç kurumunun yapısını, işleyiş ve görevlerini düzenleyen bir statü ya da tüzük hazırlamalıdır.
d) Bu kurumun yasal meşruiyetinin sağlanması amacıyla kararlı bir mücadele başlatılmalıdır.
Sonuç Olarak:
Besbelli ki böyle bir çözüm, ülkeyi ve tüm yurttaşları rahatlatacak, laik ve demokratik hukuk devleti çabalarını güçlendirecektir.
Diyanet İşleri Teşkilatı’nın, demokratik ve laik Cumhuriyet’in sırtında artık taşınması güç, ağır bir kambur oluşturduğu geniş toplum kesimlerince anlaşılmaya başlanmıştır. Sünni ya da Alevi, dindar ya da dinsiz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı tüm herkesin vergi birikimlerinden oluşan Devlet Bütçesi’nden hakkı olmayan payı alıp götürmeye devam etmektedir. Bu kendisine kanunla da verilmiş olsa, bir hukuk devletinde buna daha fazla seyirci kalmaya kimsenin hakkı olmasa gerekir.
Esasen iç ve dış koşullar da laik ya da seküler bir yapılanmanın sağlanması bakımından yeterince olgunlaşmış bulunuyor.
Aleviliğin tarihsel, inançsal ve kültürel gelişimini; onu zamana ve çağa uyarlayıcı temel ilke ve dinamikleri; insanın serbestçe düşünmesi ve sonsuz yaratıcılığı, bilime ve çağdaşlaşmaya açık yapı ve yönelimlerini asla unutmadan faaliyette bulunacak bir merkezi inanç kurumunun, ülkeye ve insanlarımıza sağlayacağı yararlar hiç kuşkusuz büyük olacaktır.
Bu sayede Aleviler, yüzyıllara dayalı bir haksızlıktan kurtulacak, kültürümüz ciddi bir atılım gerçekleştirecek, ülkemiz görkemli bir vizyona kavuşacak, en önemlisi de her türlü siyasal istismarın önü kapanmış olacaktır.
Anadolu Alevileri Kültür Merkezi Berlin AABF Yönetim ve Dedeler Kuruluna ve Tüm Alevi Kurum Kuruluşlarına
Konu:AABF ve Alevi Birlikleri Konfederasyonu Hazırladığı Avrupa Birliği sürecinde Aleviler Dosyası 23.10.2004 Köln.
Değerli Canlar Sayın Yöneticiler; gerek Avrupa Birliğ ilerleme rapor sürecinde gerekse bu güne kadar yapmış olduğunuz çalışmalardan dolayı Sizleri kutluyoruz; bundan sonraki çalışmalarınızda da başarılar dileriz, ancak hazırlamış olduğunuz Avrupa Birliği sürecinde Aleviler Dosyası 23.10.2004 çalışmanızda bazı tanım ve ifadelere katılmadığımız dan dolayı; aşağıdaki hususları bilgilerinize sunarız.
Bu dosyada yazılı olan görüşler ve tezlerin Türkçe bölümlerdeki 2 cî sayfasında Alevilik Anadoluya özgü bir inançtır; anlayışınz islam dışı bir inancı çağrıştırır: bu anlatım yanlış ve eksiktir, bu görüşe katılmıyoruz.
Bizce Anadoluya özgü Alevi anlayışı; Ahmet Yesevi, Hünkar Hacı Bektaşi Veli ve Anadolu Erenleri, Kuram en iyi yorumlayan Tasavvufu ile, Felsefesiyle, Sazıyla, Semahı ile Hak Muhammed Ali nin Yolu İslamın Anadoluya özgü batini yorumudur. Alevi inancı ve Öğretisi, Felsefesi ve Kültürü bir bütündür diyoruz.
Dosyanın 6 ve 7 ci sayfasın daki tabelaya göre Alevilik tanımınızda AABF ve AABK Alevilerin Kitabı İnsandır; (Kuran değildir.) tanımı doğru bir tanım değildir.
Berlin AAKM Cem-Evi Dedeler Kurullu; biz Seyitler olarak sorumluluğumuz ve inancımız gereği diyoruz ki; HZ Muhammed, HZ Ali, On iki İmamlar ve yedi Ulularımızın bize buyurduğu gibi Ehli-Beytin Öğretileri ve imam Cafer-i Sadık’m Buyruğu bizim için yönlendirici açıklıktadır, ayrıca şu bir gerçektirki Hz-Ali ,,ben Kuran-i Natık’ım’»demiştir çünkü Kuranı ilk ezberlİyen ve öğreten insan olduğu için böyle söylemiştir, biz Aleviler de bu gerçekten ayrılamayız.
Biz Anadolu Alevileri islaram özüdür derken, Sünni İslam anlayışı ve anladığı ve Kuranı yorumladığı gibi değil; Biz Hz. Muhammedin bıraktığı iki emaneti olan Kuranı Ehli-Beytin; yorumladığı gibi yorumlayarak ve Ehli-Beyti Rehber kabul ederek, yolumuz ve İnancımız gereği, temelini Kırklar Meclisinde alan Ehli-Beyt neslinin önderliğinde ki bir batini yorumdur Alevilik diyiyonız.
Dosyanın 7 ci sayfasın da Alevilerin Kabesi Haci Bektaşi Veli Dergahı tanımlanmasına gelince; Hünkar Haci Bektaşi Velinin Künyesi, Adı Muhammed lakabı Bektaş, sıfatı Hünkar Haci Bektaşi Veli Babası Seyyid Muhammed ibrahim es-Sani, Ataları Seyyid Musa es Sani, ibrahim Muharrem el- Mucap, İmam Musayi Kazim, İmam Cafer Sadık, İmam Muhammed Bakır, İmam Zeynei-Abidin, şah İmam Hüseyin, Hz İmam Ali. Hünkarın Künyesi Ehli-Beyit soyuna bağlıdır. Elbetki Anadolu Erenlerin, Velilerin, Uluların, Ermişlerin, hepsinin Dergahları bizim için kutsal mekanlardır ve bu Kutsal mekanların. Alevi Kurumlarına devr edilmesi gerekir bu görüşte hemfikiriz. Hünkar Haci Bektaşi Velinin Künyesi Ehlibeyt Soyuna bağlıysa; Alevilerin Kabesi Hacı Bektaş Veli tanımlamanız ne derece tutarlı bir tanımlama olur. suda bir gerçek ki Hünkarın, kendisinin de Haci olmak için gitigi Mekkedeki Kabedir.Sizce Hünkarın Kabesi neresidir; ve Kurbanlarımızı Kıbleyemi; hangi yöne göre kesilmesi gerekir. Meftelerimizin Cenaze Namazım hangi yöne göre kılınması gerekir, Mevtemizin Defıninde başı hangi yöne defin edilmesi gerekir: AABF ve AABK Siz Sorumlu olanlar bu yukarda belirtigimiz hizmetlerin tanımını belirlemeniz gerekmektedir.
Siz Sorumlu olanlara; diyoruzki eğer sizler ilahi Anadolu Aleviliği islamın dışında bir inançtir Kitabımız insandır diyorsanız; bir de Peygamberinizin kim olduğunu belirliyin, bu tanımı ve iddianızı Alevi Toplumuna anket yaptırın; anketin sonucuna göre çoğunluğun düşüncesiyle Anadolu Aleviliğini tanımlayın. Alevilik islamın dışında bir inaçtir tanımı. Bizce bu tanım Türkiyede ve Avrupada olan Alevilerin bölünmelerine zemin yaratır ve Alevilerin Birliği, Merkezi tek bir gücün oluşmasına ciddi bir engel oluşturacağına inaniyoruz. Alevilerin tehlikeli bir sürece sürüklenmemesi; bölümmeİere ve parçalanmalara meydan verilmemesi için, inancımız ve sorumluğumuz gereği bir çalışmanın yapılması gerektiğine inanıyoruz.
Dosyanın 9 ci sayfasında Kürt ve Türk ifadelerin tanımı sorunların çözümü yerine zorlaştıracağı gibi tehlikeli bir ortama sürükleyebilir, Alevilerin Örgütsel yapısında yeni sorunlarla karşılaşacağı açıktir;Aynca yetmiş iki Milleti bir nazarda gören Alevi inancı, kendi bünyesinde Millet kimliğine dayalı yapılara indirgenemez ve bu terim Alevi inanç Felsefesine de bağdaşmaz.
Avrupa birliği müzakere sürecinde Alevilerin bir akıla bir dile; Alevilerin örgütsel bîr birliğe eskiden daha çok ihtiyacı vardır. Alevilerin örgütsel bölünmüşlüğü ve Alevi Kuruluşları farklı söylemleri Avrupa müzakere sürecinde sorunların çözümünde Alevi Kuruluşları Muhatap birer kurum olacağı kuşkuludur. Bu süreçte riskler büyüktür, yapılacak demokratik eylemler de ve sorunların çözümünde Alevîlerin örgütsel sonu olma ihtİmalinide değerlendirilmelidir; bir olma diri olma Alevilerin örgütsel birliği olmasi halinde, Alevi Kuruluşları Muhatap bir kurum olacağı sorunları zayiyet vermeden çözeceğine inaniyoruz. Sİz AABF Yöneticilerimizden bu dosyada yazılı olan görüşler ve tezlerin yukarıda ifade ettiğimiz terimlerin düzeltilmesini istiyoruz; Ayrıca Anadolu Aleviliği islamın özüdür veya islamın dışındadır bu kargaşaya son vermeniz gerekliliğine inaniyoruz. Yanlış terimlerle ve görüşlerle Aleviliği özünden saptırmak ve başı gövdeden Ayırmak anlayışına son verilmelidir diyoruz. Biz Dedeler Kurulu olarak amacımız AABF Yöneticilerimizle çatışmak değil veya çalışmaları önemsiz görmek değil. Bu dosyamnın içindeki yukarda belirttiğimiz gerçekleri söylemek ve Hak Muhamed Ali bildiğimiz Aleviliğin özüne sahip cıkmaktır. Değerli Canlar: imza kanpanyası ve çalışmalarınızda basanlar diliyoroz.
Men Hasan hulki Rıza’mn bir muhubb-i aliyim. Hamdü lillah kim hasetle kibr ü kinden haliyem Şah Hüseyini Kerbela’nm baş açık abdaliyam Kıblegahımdır Muhammed Secdegahımdır Ali Şah Hatayı
Dostça selamlar. Berlin AAKM Cem-Evi Dedeler Kurulu adına Hüseyin Aksoy Dede Berlin den 06.11.2004
Anadolu Alevileri Kültür Merkezi KULTURZENTRUM ANATOLISCHER ALEVITEN e.V. Berlin AAKM – Cemevi Dedeler Kurulu WaldemarStr. 20 • 10999 Berlin Tel.: (030) 616 59 881 • Fax: (030) 616 65 951 www.atevitischegemeinde.de e-mail: berlinaakm-cemevi@t-online.de
İsmail Kaygusuz Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) inançsal birlik bağlamında kendisini yenilemeli ve yapısında değişime gitmelidir
Alevi-Bektaşi İnancı ve bu inanç toplumu üzerinde oynanan oyunlar ve inancımıza ilişkin yapılan spekülasyonlar, Hünkar’ın “bir olalım, iri olalım, diri olalım” özdeyişine daha sıkıca sarılmamızın ötesinde, bu buyruğu hayata geçirmek zorundayız. Bugün Avrupa ve Türkiye’de sayısı yüzleri aşan Alevi-Bektaşi demokratik kitle örgütleri, vakıf ve birlikleriyle Alevi toplumu ancak inançsal birlik sağlayarak, “iri ve diri”, yani her alanda canlı, güçlü ve etkin olabilir. En büyük Alevi-Bektaşi demokratik kitle örgütleri düzeyinde bulunan AABF ve ABKB’deki bazı olumsuzlukların sıkıntı yaratarak bu düzeyi düşürmekte olduğu gözlenmektedir. Bu sıkıntıların doğal olarak Alevi-Bektaşi toplumuna yansıyarak, tedirginlik yarattığı ve örgütsel birliklerin de parçalanma noktasına doğru ilerlemekte olduğu ortadadır. AABF yönetimi, bütün bu olumsuz gelişme ve sorunların aşılmasnın tartışılması bağlamında 18-19 Aralık’ta iki günlük bir genişletilmiş Yönetim Kurulu toplantısı yapılması kararı alıyor. Yazılarımızda AABF kaynaklı Alevililiğin inançsal tanımına karşı olduğumuzu ve bazı alanlarda da kendilerini eleştirdiğimizi bilen AABF yönetimi, incelik göstererek bizi bu toplantıya davet ettiler. Eleştirilerimizi ve bu sıkıntıların aşılması yönünde önerilerimizi dinlemek istediklerini bildirdiler. Önce çağrı yazısındaki bazı ifadelerden dolayı, katılmak istemediğimizi söyledikse de, birkaç telefon görüşmesinde o ifadeler düzeltildi. Ve katılmaya söz verdik. Ancak toplantıya onbeş gün kala, zaten bozuk olan sağlığım beni hastahanelere sürükledi ve toplantı tarihlerini de içine alan tedavilerim yüzünden toplantıya katılamadık. Toplantıdan önce görüş ve düşüncelerimizi, eleştiri ve önerilerimizi özetlemiş olduğumuz yazıyı kendilerine gönderdik. Aşağıda aynı yazıyı biraz kısaltarak veriyoruz:
Alevilik heterodoks İslam olarak Tanrıyı insanda ve insanı Tanırıda görme, yani Tanrı-İnsan Birliği anlayışı ve tapınma ritüelleri bağlamında kendine özgüdür
“Birkaç yıldan beri gerek Diyanet İşleri Başkanları, devlet bakanı ve gerekse Hükümetin başı Tayyip’in söylemlerine ilişkin yazdığım (internet sayfaları ve çeşitli dergilerde yayınlanan) makalelerde,“Cemevleri Alevi toplumunun tapınma yeri” olduğunu tarihsel ve yurt içi ve yurt dışında yaşayan örneklerle sıkça vurgulamış ve ayrıca özel tarihsel açıklama yapmış bir yazar olarak -fazlasıyla üzülerek- kampanyanıza imza atamıyorum. İyi de canlarım, bu çok haklı toplumsal istemin ardında, neden bir siyasi taktik uyguluyorsunuz? Neden tartışılmakta ve tepki almakta olan Alevilik tanımını, yani inancımızı dolaylı bir biçimde İslamın dışında göstererek, özgün bir inanç söylemini dayatıyorsunuz? Onun özgünlüğü Heterodoks İslam oluşundan kaynaklanmakta; dogmatik şekiciliği, tarihsel baskıcılığı, bağnazlığı, çağdışılığı ve cihad terörizmiyle İslam olarak tanınan ve tanıtılan Ortodoksizme aykırılığından dolayıdır.
Kuşkusuz biliniyor ki, bu tür bildirilerde genellikle sadece en başa dikkat çekici olarak yazılan etkileyici kitlesel talep okunur; bu nedenle belki istediğiniz sayıya ulaşacaksınız, ama dürüst bir olay olduğu söylenemz! Oysa sadece “Cemevleri Aleviliğin merkezi, Alevilerin tapınma yeri olduğu” yazılarak, yasallaştırılması istemi vurgulansaydı milyonlara ulaşabilirdiniz. Bence tutarlı ve doğru taktik buydu. Hala da zaman geçmiş değildir; yönetim kurulu, yanlış anlaşıldığına dair bir kısa acıklama yaparak, “Sünni ve Şiiliğe aykırı, yani Heterodoks İslam olarak Alevilik kendine özgü bir inançtır ve tapınma yeri de Cami değil, Cemevi’dir” biçiminde bir değişiklik yapabilir imza bildiriminde.
Alevilik İslamın dışında olamaz, bu bir yakıştırmadır
“Alevilik İslam dışıdır” tartışmasının başlatılması ve toplumun iki kampa ayrılma tehlikesiyle karşıkarşıya gelmesi AABF’nin bilgi ve ilgisi dışında gelişmedi. 1350 yıllık Alevilik tarihini ve tarihsel gerçekliklerini; Heterodoks İslam olarak Alevilik inancı temelinde oluşmuş siyasal düşünce ve ideolojilerin tarih sahnesine çıkardığı toplumsal mücadeleleri, halk hareketlerini –istemeden- yadsıma durumunda kalan ve “15 bin yıllık Anadolu toplumsal tarihinin son 800-850 yılı içine koyup, bu coğrafya ile sınırlandırarak Aleviliğin evrenselleğine zarar veren, tarihsel ve bilimsel temeli olmayan bu görüşün koskoca Alevi-Bektaşi inanç toplumunu parçalamaktan başka bir işe yaramıyacağını anlamamak hiç de zor değil.
Yıllardır Alevi hareketinden geniş toplumları ve halkları kapsayan bir siyaset yapılanması gerçekleştirmeye, ya da dönüştürmeğe çalışıyorsunuz; sizce bu mudur siyaset? Sürekli üretilen gerçekçi ve tutarlı ideolojik-taktiksel çizgilerle toplumu kazanmak, büyük birliktelikler oluşturmaktır siyaset. Ama açık söylüyeyim, ben bugün Alevi toplumunun birlikteliğini, siyaseti ikinci plana almakta görüyorum. İnanç toplumları heterojendir, çeşitli etnik ve ulusal topluluklardan oluşur; onları birbirine bağlayan inançlardır. İnanç ritüellerini, yani tapınmalarını toplumsallaştırmış ve dedelik-taliplik-rehberlik ilişkileri içinde, oniki hizmet(işbölümü), musahiplik, görülme-sorulma, dar çekme vb. tapınç kurumlarıyla bir özyönetim ve yaşam düzeni ya da yaşam biçimi oluşturmuş Alevi-Bektaşi toplumunda bu bağ çok daha güçlüdür.
Ve Alevi-Bektaşi toplumu, inancını özgürce ve ayrıntılı uygulamalarıyla yaşamak ve yüzyılların baskılarının ve gizlenmelerinin acısını çıkarmak istiyorsa bu sosyo-psikolojik olgudur, uymak zorunluğu vardır; inancına yeni yakıştırmalarla yaklaşamazsınız. Çünkü bu toplum, üçüncü halife döneminden itibaren Ali tanrısallığı ve soyunun kutsallığıyla başlayan, İslam dinini heterodoks ya da heretik bağlamda, yani bizim batıni olarak nitelediğimiz, tarih boyu İslami imparatorluk yönetimlerinin resmi dini Ortodoksizme (Sünniliğe) aykırı ve tam muhalif biçimde yorumlarken, bir yandan da girdiği, sürgüne uğradığı ve yeraltında yaşadığı bölgelerdeki çağdaşı ya da eski dinsel ve felsefi inançlardan ögeleri özümseyip zenginleştirdiği kendi heterodoks İslamını önceki toplumlardan, atalarından-dedelerinden miras almışlardır. Siz İslam değilsiniz demekle, onları kendinizden uzaklaştırmaktan başka hiçbir kazancınız olmaz. Bu da kazanç değil kayıptır. Yetmişli yılları anımsayanlarınız vardır; solcu devrimciler olarak köy ve mahalle kahvelerinde insanlara Tanrının olmadığını kanıtlama yarışına girmiştik! Halk adına yola çıktığımız için, onları biliçlendirmenin yolunun onların en yüksek değeri olan Allahı yoketmek ya da yok saymaktan geçtiğini sanırdık! Şimdi de benzer yanlışı görüyorum.
Onlar ki, kendilerini İslam dışı görerek, dinsiz ve kafir sayan ve İslamı kendisinin temsil ettiğinde ısrar eden baskıcı Sünniliğe, heterodoks anlamda Ehlibeyt, Beş İmamcı(Zeydi Aleviliği), Yedi İmamcı(İsmaili Aleviliği), Oniki İmamcı vb. İslami anlayışlarla direnmiş, Sünnileri de “İslam ve Ehlibeyt düşmanı, Yezid, İnkar, Zahid vb.”adlarla nitelemişlerdir. Onca kırımlara, kıyımlara rağmen Sünniliğe aykırı Tanrı inancı ve tapınma anlayışı içinde kendilerini (Heteredoks) İslam görmüşlerdir. Tarihsel gerçek de bu doğrultudadır.
Ne demokratik kitle örgütleri olan dernekler, birlikler vb. ne siyasal partiler ve ne de devlet toplumların inancının temellerine müdahele edebilir. Bu toplumlar adına ve onların iradesi dışında inanç belirlemesi ve tanımı yapamaz, yeni yakıştırmalar hiç getiremez. Tümüyle karşı olduğumuz bazı devlet ve hükümet yetkililerinin Türk-İslamcı anlayışla Alevilik tanımlaması ve Diyanet İşleri Başkanları ve İlahiyat Prof.larının ortodoks gözle yaptıkları Aleviliği değerlendirmelerinden bunun bir farkı yoktur.
Alevi-Bektaşi toplumu, “Allah-Muhammed-Ali” üçleminde tanrısal birliğe, “üçü bir nurdur, nuru vahiddir” biçiminde batıni yaklaşımıyla ulaştığı “vahdeti vücud”(İnsan-Tanrı birliği), “vahdet-i mevcut”(Doğa Tanrı birliği)herşey) inancını Cem tapınma kurumlarıyla, Sünnilik ve Şiilik (ortodoksizm) dışında bir İslamı (heterodoks, batıni) yaşamış, yaşıyor ve yaşamak istiyorsa buna uymak zorunluğu vardır; hiç kimse, “sen inancını yanlış biliyorsun, İslamın dışındasın sen” diyemez. Bunu sadece hasımları/düşmanları söylemiş ve söylemeyi sürdürmektedir.
Peki demokratik kitle örgütlerinin bu bağlamda yapacağı birşey yok mudur? Vardır, ama yönetimlerin değil! İnancın uygulanması sırasında efsanelerin inançsal özü kapatması durumlarında, aklın öne alınması bağlamında ve gericileşerek yaşanılan çağdan uzaklaşmayı önlemek gerektiğinde kitle örgütlerinin bünyesindeki bilim kurullarının ve uzmanların görevi başlar. Ancak onlar, tapınma eylemleri (özünü değiştirmeye kalkışmadan) için, bilgi ve iletişim çağımızın koşullarına uygun (reform niteliğinde) biçimlendirmeler sunabilir…..
Devleti yönetenler bu tehlikeli kamplaşmaya seviniyor
Aleviler arasında birliğin sağlanamamsı ve özellikle “Alevilik İslamın dışındadır” yakıştırmasının yeniden alevlenmesinin neden olduğu bu tehlikeli kamplaşma eğilimlerine en fazla sevinen Devleti yönetenler oluyor. Siz nesiniz ? Kendinizi bile tanımlayamıyorsunuz, bari biz yardım edelim diye, Diyanet’inden, Bakan’ından Başbakanı’na kadar herkes Aleviliğe bir tanım yaftası yapıştırıyor. Devlet kitap yazdırtıyor, bedeva dağıtıp, Alevilere Türk-İslam sentezci anlayışın Aleviliğini dayatıyor. Sözkonusu kitaplardan sonuncusu bu yıl Hacı Bektaş Şenliklerinde dağıtılan “Sorularla Alevilik-Bektaşilik” kitabıdır.Son yazdığımız “Kuşatma Altındaki Hacı Bektaş Dergahı ve Devletin Alevi-Bektaşi Toplumuna Kırk Soruluk Resmi Dayatması” makalemizden, ‘Kitaptan tek bir soru örneği yeter’ alt başlıklı kısmı bazı yeni bilgi ve eklerle burada okuyarak ‘Giriş Sunumunu’ tamamlayalım Bu tek soru, kitabın birinci sorusu olan “Alevilik Nedir?” Böylece kitabı siz de tanımış olacaksınız: Kitap, Alevi halkların 14 yüzyıldır yaşamakta olduğu Allah-Muhammed-Ali birliği, Ehlibeyt-Oniki İmam kutsallığı ve batıni yorumuyla İslami inancını, yani Sünniliğe (Ortodoks İslam) aykırı gelişen Heterodoks İslamı/gayri Sünniliği, yani Aleviliği, Alevi-Bektaşilerin anladığı kavramlar dışında ve çelişkili vurgulamalarla, devletin Türk-İslam sentezci felsefeci ve iktidarın fanatik Hanefi mezhepçiliği anlayışı içinde yansıtmakta ve onu yoksaymaktadır. (Serçeşme’nin önceki sayısında bu makale yayınlandığı için, burada daha kısa tutarak, bazı karşılaştırmalar ve yeni bilgileri sunmak yeterli olacak)
Çelişkili, yanlış bilgi, ifade ve kavramlarla kafaları karıştıran, inancımızın evrenselliğini yadsıyan, basite indirgeyen ve küçümseyici cümlelerden oluşan Alevilik tanımları düzenlemesidir bu kitap. Asıl vurgulanan ise Aleviliğin, “Alevilik, Orta Asya Türk kültürünün birtakım ögelerinin, özellikle Ehlibeyt sevgisiyle bütünleşmesi sonucu oluşan ve eski Türk gelenek ve göreneklerinin canlı bir şekilde yaşatılması sürecinde ortaya çıkan bir anlayıştır”biçiminde sözde Türklere özgü oluşudur.
Aleviliği İslamın dışında ve Anadolu’da oluşmuş ve kendine özgü bir inanç olduğunu söyleyenler de farklı platformda aynı yanlışı yapıyor ve bilerek ya da bilmeyerek Türk ulusçuluğu anlayışına hizmet ediyorlar. Onlar “Alevi” sözcüğünün sadece 19.yüzyıldan itibaren Ali’ye bağlı inanç toplumunun adı olduğu yanlışında ısrar ediyorlar. Sıkılmasalar Alevilik Anadolu’da şunun şurasında 100 yıl önce ortaya çıkmıştır. Bu sürekli işlendikçe Ali ve evlatlarıyla da ilişkisi kesilecek. Onlar pek acele etmiyorlar, ama bizim “Aleviliği İslamdan dışlayanlar” çoktan yargılarını vermiş ve ilişkiyi kesmiş bulunuyorlar.. Yine bu kitabı hazırlayan “Gazi ekibine” göre gerçekte bir inanç sisteminden çok “Alevilik, kendisini ‘meşrep’, olarak ifade eden sosyo-kültürel bir yorum, bir kültür olgusu ve anlayıştır” ve bu kültür ve anlayıştan doğan “yaşayış biçimidir”. “Meşrep” sözcüğünün karşılığı, “mizaç, huy, ahlak, tabiat vb.” olarak verilir sözlüklerde. Meğer Alevilik, “ben bu toplumun huyu-mizacıyım, sosyo-kültürel bir alışkanlığıyım” diye kendisini anlatıyor da biz Aleviler farkında bile değiliz(!).Daha dün, Kasım ayının başlarında Hürriyet gazetesinde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu:
“Alevilik, İslam içinde kalan, kültürel ögelerin daha belirgin olduğu alt bir yorum ve anlayıştır. Mezhep saymak, tarihten akıp gelen bilimsel ölçütleri kullanırsak, zordur. Alevilik daha çok bizim Anadolu coğrafyasına ait bir kültürel eğilimdir” diye demeç vermişti.
Milyonların bağlı bulunduğu ve inandıkları herşeyi batıl ve sapkınlık gördüğü için inanç olarak kabul etmiyor. Böylesine bağnaz ve katı anlayışa sahip bir Diyanet’te ne yazık ki, Alevilerii temsilini isteyenler bulunmaktadır. Garip değil mi? Aleviliği İslam dışı ve Anadolu’ya özgü görenler, Diyanet ile Gazi ekibi aynı noktada buluşuyorlar. Diyanette temsilini isteyenler de Aleviliğin ortodokslaşmasına, yani assimilasyonuna hizmet etmektedirler. Alevilerin arasında bulunan her iki görüş de Alevilik inancını yokoluşa sürüklemektedir.
Alevilik İslam dışı bir inanç sistemi de değildir, Anadolu’yla da sınırlandırılamaz
Alevilik, ne İslamın dışında ve İslamdan önce ortaya çıkıp İslamdan da bazı ögeler almış ayrı bir dinsel inançtır ne de dışarıdan İslam dinine girerek Batıni özellik kazanmıştır.Alevilik, İslamın içinden çıkmış ve Ortodoks İslama aykırı gelişim göstererek, batıni yorumlarla büyük farklılıklar kazanmış olan Heterodoks İslamın yaşayan son halkası, en son temsilcisi ve bizatihi kendisidir demekte hiçbir sakınca görmüyoruz. Bölgesel değil evrensel bir gelişim göstermiştir ve Anadolu’yla da sınırlandırılamaz
Özellikle Halife Osman (644-656) döneminde gulat ve guluvlar (taşkın/azgın ve aşırılar) adı verilen Ali tanrısallığı inancıyla başlayıp; bölgesel/tarihsel din, inanç ve felsefi akımlardan bazı ögelerle birleşme/bağdaştırma yoluyla (syncretisme) sürekli yenilenen, değişik adlarla yönetimlerin resmi dinine (Ortodoks İslama, yani Sünniliğe) aykırı ve çoğu kez karşıt gelişen Heterodoks akımların tamamını kapsar Alevilik. 12.yüzyılın başlarında yazılmış Şehristani’nin al-Nihal al-Milal’ında anlattığı 100’e yakın heterodoks gruptan %90’ı anthropomorphist (insan biçimli Tanrıya inanan) ve Ali-Ehlibeyt tanrısallığını temel alan proto-Alevi kümeleşmelerdir. Özellikle İmam Bakır (ö.735) ve İmam Cafer (ö.765) çevresindeki bu proto-Alevi kümeleşmelerin büyük bir bölümü, insan biçimli Tanrı, Ali-Ehlibeyt tanrısallığı, İnsan-Tanrı birliği kavramlarını, düşünce ve inançlarını Kur’an’ın batıni (ésotérique) yorumlarından çıkarmışlardır. Buna birkaç örnek vermek yerinde olacaktır:
Sabailerin devamı olan ve 8.yüzyılın ortalarında “taşkınlar, aşırı Şii”(gali, guluw) diye nitelenen proto-Alevi gruplardan Bayaniler, Ali’nin yeryüzünde zaman zaman ortaya ortaya çıkıp kendisini gösterdiğini söylüyor. Bu olay ona göre Kur’an’daki(Sure II, Ayet 210), “Onlar, Tanrının bir buluda bürünüp, onun gölgesinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?” diyen ayetin batıni yorumuydu. Bayan’a göre Ali bir bulutla örtünmüş; sesi (nağrası) gök gürültüsü, gülüşü şimşektir.(Bugün Anadolu’da yaşlı Aleviler hala gökgürültüsünün Ali’nin nağrası olduğunu söyler.) Bu öğretiye göre, tapınılması gerekli olan tanrı, tamamıyla insan görünümlü ve organları ve vücut hatlarıyla insana benzer. Bunun ıspatı için, “Onun sıfatı dışında herşey mahvolacak”diyen Kur’an ayetini (Sure XXVIII, 88) gösteriyorlardı.
Mugiriler de “Tanrı göklere, yeryüzüne ve dağlara İmamlık emanetini taşımalarını önerdi. Fakat onlar özellikle Ali İbn Talib’den gelenlerin tümünü reddettiler. Tanrının bu teklifini geri çevirdiler. Sonra aynı öneri insanlara yapıldı. Buna rağmen Ömer b. Khattab ve Abubekir’e angaje oldu. İkisi de Ali’ye ihanet etti…” diyorlar ve bu inançlarını Kuran’ın 33.suresin 72.ayetine bağlıyor. Yine Mugiri’lere göre, Kuran’ın 59. suresindeki 16.ayet ise; “ Şeytanın insana, ‘Tanrıyı yadsı’ deyip, onu kandırdıktan sonra ‘senin bu davranışın beni hiç ilgilendirmiyor’ diye söylediği” gibi hareket eden biri olarak Ömer’i tanımlamaktadır.
Mansuriliğin kurucusu Abu Mansur al-İcli’ye göre, Kur’an’ın bir ayetinde (52,44) “Dönen gökyüzünden düşen (bu) parça”diye konuşulan Ali’den başkası değildir. Bunu demekle onun tanrı olduğunu söylüyordu.Bunlar gibi daha onlarca heterodoks/batıni gruplar neo-Platoncu felsefi, Manicheizm-Paulikienizm ve Sabeen dinsel inançlarından aldıkları ögelerden esinlenerek Kuran ayetlerini ve Peygamberin hadislerini yorumlayıp inanç öğretilerini oluşturuyorlardı…
İşte kökeni bu erken heterodoks akımlara kadar uzanan, onların batıni inançlarından kaynaklanan, Anadolu’da yaşayan Alevilik-Bektaşilik, Ortodoks İslam (Sünni) inancına aykırı bir Tanrı ve tapınma anlayışına sahiptir. 1240 yılında kırımla sonuçlanan büyük Babai halk hareketinde sonra Heterodoks İslamı Anadolu’nun tarihsel, toplumsal ve kültürel koşullarına uyumsatan ve onlardan aldığı ögelerle yoğurup Anadolu’yaşamakta olan Aleviliğin kurallarını belirlerek inançsal birliği sağlayan zamanın İmamı(önderi) ve büyük batıni Dai’si Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir. olmuştur.
Alevi inanç anlayışında insan, Tanrının yeryüzünde hem vekili, hem mazharı, hem de kendi parçalarından bütüne ulaşan birliğidir; adı Tanrı, Ali, Muhammed, Ehlibeyt beşlisinin ya da Allah Muhammed Ali üçlüsünün birliği, Muhammed Hanefi, Haşim, Muhammed Bakır, Cafer, İsmail, Salman vb. olsun farketmiyor. Hepsi de birer insandır. Bunlar, tarih boyu değişmez dogmalara sahip ortodoks İslamın bidat ve sapkınlık olarak gördüğü ve hiçbir zaman hoşgörü göstermediği anlayışlardır. Egemen ortodoks yönetimler tarafından , bu özgür inanç ve anlayış biçimlenmelerine eğilim duyanların oluk oluk kanları akıtılmış, derileri yüzülmüş, birçoğu da diri diri yakılmışlardır.
Ayrıca Tanrı kurtarıcılık görevini verdiği dostlarında, yani velilerde-İmamlarda görünüm alanına çıkar (manifestation). Ali, veliliğin ve velilerin şahı (Şah-ı Velayet), İmamların atasıdır. Ve Alevilikte tüm zamanların/dönemlerin velileri, İmamlar ve kurtarıcı yüce kişiler (insan-ı kamiller) Ali olarak nitelendirilir ve birer Tanrısal mazhardır; tek aydınlatıcı ışık olan olan Tanrının parçaları ve yansımalarıdır. Her sıradan inanan da ‘Ali’nin hizmetinde bir Salman olmaya çaba gösteririr.
“Dinim Muhammed, imanım Ali ve mezhebim İmam Cafer Sadık” diyen, “Allah Muhammed Ali Birliği’inde, Ehlibeyt ve Oniki İmam sevgisinde, Hacı Bektaş Veli’nin Pir’liğinde bütünleşmiş ve onun “eline beline diline sadık ol” sözünü kendisine ahlak kuralı edinmiş koca bir toplumun bin yıllık inancını kültürel anlayış, bireysel ve toplumsal yaşamlarına düzen veren sazı, sözü semahıyla kadın-erken birlikteliğinde yaptıkları tapınma törenlerini kültürel etkinlik-eğlence/cümbüş sayarak, dolaylı İslam dışı onlara Hanefi mezhebinin kurallarını dayatırken; “Alevilik, kültürel yanı ağırbasan özgün inançtır diyen İslamdışıcılar, burada da Diyanet’le bir ortak paydada buluşuyor. Yine garip değil mi; bir yandan da Diyanet’e karşı olduklarını söylüyor ve kaldırılmasını istiyorlar.
Yineleyelim: Alevilik, İslam dininin Sünnilikten farklı ve ona aykırı düşen (heterodoks anlamda, yani ortodoksluğun karşıtı) batıni yorumudur; ayrı bir din değil, İslamın kutsal kitabı Kuran’ın batıni yorumuna (tevil, içsel ve mecazi anlamını çıkarma) uygun düşen diğer birçok (tarihsel ve bölgesel) dinsel ve felsefi inançlardan ögeler özümsemiş bir syncretic(birleştirmeci-bağdaştırmacı) inanç sistemidir.
Sünnilik de İslam dininin kendisi değildir; dört büyük İslam fıkıh okulunun (yani mezhebin) kurucusunun yorumladıkları İslami yorumlardan oluşan (zahiri) inanç sistemidir. Öbür yandan İmam Cafer’den esinlenip İmamiye mezhebi (Oniki İmamcılık) olarak bilinen ve 17.yüzyılda katı ortodoks Caferiliğe dönüşen Şiilik inancıyla birlikte İslam ortodoksizmini oluşturur.
Bizim batıni İslam yorumumuzda, yani Alevi-Bektaşi inancında Muhammed rehber, mürşid Ali’dir ve Muhammed’in rehberliğinde Ali’ye varılır; bu demektir ki Muhammed’i tanımadan Ali’ye varamaz ve Ali sırrına eremezsin. Allah-Muhammed-Ali üçleminde vahdede (Birlik) ulaşılır. Alevi inanç anlayışında Muhammed zahiri (açıklığı, biçimsel tapınmaları), Ali batını (gizli tapınmayı; yani ‘ölmeden önce ölme, ahiret hesabını burada görme; benliği öldürerek özünü tanıma ve el ele, el Hakk’a-hakikata ulaşmayı) temsil eder. Ali’den sonra ikinci büyük batıni üstad İmam Cafer Sadık’tır. Alevilerin batıni tapınmaları Görgü Cemlerindeki adab-erkandır; cemlerde yapılan “Ali meydanında malı-varlığı ortaya koyup; malı mala, canı cana katma” törenleridir. Alevi adab-erkanını anlatan “Buyruk” metinlerinde; “Eğer sorsalar, ikrar-ı tercüman nedir?” sorusuna şu yanıt verilir: ‘Cevap: Şah-ı Merdan kuluyum, Al-i aba nesliyim, İmam Cafer Sadık mezhebindenim. Rehberim Muhammed, mürşidim Ali’dir.” Anadolu Alevi-Bektaşileri İmam Cafer Sadık mezhebine bağlıdır; ancak onların mezhebi heterodoks, yani batıni Caferiliktir.
Ve Buyruk’tan birkaç inançsal tanımlama daha sunarak önerilere geçelim: Alevi toplu ibadetine “Hakk cemi” denildiği gibi, pir huzuru da “Hakk katı” ile eşleştiriliyor. Alevi-Bektaşi inancında “ikrar verip nasip alma; yani, musahip tutma” töreni, aynı zamanda bir “miraç” (Tanrı’yla buluşma) olarak değerlendirilir. Musahiplik törenlerinde “miraçlama” nefesleri okunur. Hatta tören bittiğinde “miracın kutlu ya da mübarek olsun” diye birbirlerini kutladıkları bilinir. Ancak ortodoks İslam (Sünni) inanç ve anlayışına tamamıyla terstir. Onlar bunu, mülhidlik (dinden çıkmış) olarak değerlenmektedir. Pir-mürşit huzuru, “Hakk katı” olduğu gibi İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’na göre, pirlerinin, mürşitlerinin evi, Mekkeleridir. Onları ziyaret edenler, binbir kere hacı ve gazi olurlar ve günahlarından kurtulup, masum-u pak olurlar. Zaten Cem’i de büyüğün-küçüğün, güzelin-çirkinin birbirine eşit sayıldığı, kimsenin kimseden üstün olmadığı cennet olarak tanımlamaktadır, Buyruk. Cem’in müminleri melek, Müslimleri (bacılar) huridirler. Böyle bir ortama giren musahip çiftler, benliğini öldürmüş, bireysel çıkarlarından, kendi nefsinden uzaklaşmış bir can bir vücut olarak bu Tanrısal ortamda yeniden doğmuşlardır. Bu ortamda ben–sen, biz–siz kalkmış; herkes var, hepimiz vardır. Mürşit veya pir ve hanımı (anabacı) ana-baba, Cem’deki herkes bacı-kardeştir. Eşler olsun, evlat-baba olsun herkes, birbirini eşit bir biçimde sorgulayabilir. Bu bağlamda, dede diye tanımlanan cem yürütücü mürşit veya pir de sorgulanmaktan sıyrılamaz. Hakk katında da oturmuş olsa, böyle bir dokunulmazlığı yoktur: “Eşikte oturan da döşekte (postta, makamda) oturan da birdir!” Demek ki musahiplik, benliğini öldürerek hiçbirşeyi nefsine çekmeme, eliyle–diliyle–beliyle kimseye zarar vermeme ve “yetmiş iki millete aynı gözle bakma”, ahlaki formasyonlar kazanmaktır. Yüce erdemler sahibi insan-ı kâmil olma yolunda yürümektir. Bütün bu inanç ve tapınma anlayışımızdan ötürüdür ki biz Ortodoks İslamdan, yani Sünnilikten tamamıyla farklıyız; Alevilik gayri Sünniliktir ve İslam ortodoksizmini oluşturan Sünnilik ve Şiiliğin dışında bir İslami inanç sistemidir. Sürekli vurgulanması gereken gerçek budur.
BİZCE NELER YAPILMALIDIR? (ÖNERİLERİMİZ):
1.AABF ve ABKB hiç gecikmeden bir ortak basın bildirisiyle, Alevilik tanımlaması konusunda bir yanlış anlaşılma olduğu belirtilmeli. “Alevilik, dünya üzerinde ikinci tek Tanrılı nüfussal çoğunluğun dini Ortodoks İslamın, yani Sünniliğin dört mezhebi ve ortak paydaları şeriat olan Şiiliğin dışında, İslamın heterodoks ya da batıni yorumu olarak kendine özgüdür” biçiminde bir açıklama yapılarak, Cemevlerinin Alevilerin ibadet yeri olarak tanınıp yasallaştırılması toplumsal istemine ilişkin imza kampanyasına ivedilik kazandırılmalıdır. Olağan ya da olağanüstü Genel Kurul toplantısında ne de Yönetim kurullarında Alevilik tanımlamaları konuşulup tartışılamaz ve “içinde miyiz dışında mıyız?” sorulup oylanamaz(!)
2.“Alevilik İslamın dışında ve Anadolu’ya özgü bir inanç sistemidir” görüşünü savunarak; bu görüşü Federasyon yönetimi ve ona bağlı derneklere maletme gayretleriyle bilinçli ya da bilinçsiz görevini kötüye kullanan Dedeler Kurulu Başkanı Hasan Kılavuz ve ekibi bu görevden ayrılmalı ya da ayrılması sağlanmalıdır. Hasan Bey’in bu görüşlerini bireysel olarak akademik ortama taşıyarak oralarda tartışmasında hiçbir sakınca yoktur.
3.Yeni bir Dedeler Kurulları Genel Başkanı seçimine gitme zorunluğu vardır. Bu seçim, Federasyona bağlı derneklerin inanç hizmetlerini gören dedeler kurullarının gönderecekleri temsilciler çağrılarak yapılır. Ayrıca bağlı olmayan derneklere de çağrı çıkarılarak, Alevi söylemiyle peyik salıp lokma gönderek bu seçime katılmaları talep edilmelidir. Yeni seçilen Dedeler Kurulları Genel Başkanının yönetimle ilişkisi, inançsal konularda danışmanlık biçiminde olmalı. Kendisi kesinlikle yönetimin sosyo-polik etkinliklerine karışmamalı ve karıştırılmamalı. Yönetim de onun kendi iç kurulları(Dedeler) ve 12 hizmet erleriyle alacakları, inançsal etkinlik ve uygulamalara müdahele etmemelidir. Onların yanlış ve hatalı davranış ve uygulamaları Hacıbektaş’taki Dergah Kurulu denetimiyle eleştirilip düzeltilir. Bu kurulların oluşturulması ve hiyerarşik yapsını dördünci madde olarak sunalım:
4.Dedeler Kurulları genel başkanı seçilen kimsenin, hangi Seyyid ocağına mensup olursa olsun çağdaş ve aydınlık kafalı ve Alevi-Bektaşi yolu ve erkanını iyi bilen, Cem törenlerini yanlışssız yönetecek yetkinlikte ve de inançlı bir kimse olması gerekir. Önerimiz bu seçimin Pir Dergahının bulunduğu Hacıbektaş’ta yapılmasıdır. Böylelikle Dergah’ta inançsal birliğin ilk ve büyük adımı atılmış olacaktır. Sözünü ettiğimiz temsilci Dedelerin Hacıbektaş ilçesinde, Dergah Postnişi Mürşid’in başkanlığında toplanarak üç gün ya da bir hafta içinde kendilerine bir başkan seçmeleri zor bir olay değildir. Eminim ki, Türkiye ve Avrupada’daki Alevi Derneklerinin dedelerinin herbiri farklı ocaklara mensuptur. Hacı Bektaş Dergahı Postnişinin de bir Ocak temsilcisi olarak tek oyu olacaktır Dedeler Kurulları Genel Başkanı seçiminde. Elbetteki bu seçimden sonra Dergahila ilişki kesilmeyecektir. Ayrıca Postnişin tarafından zaten uygulanmakta olan Dergah’ta geleneksel Dede eğitimi ya da yetkili kılma hizmetleri sürdürüldüğünden, burada da bazı değişiklikler düşünülebilir.
5.AABF ve ABKB’ye bağlı derneklerde hizmet gören kaç Dede var ve onların göndereceği kaç kişi tutar bilemiyorum; ama diyelim 50-60 Dede katıldı bu seçim toplantısına. Gizli ya da açık oyla seçilenlerden en fazla oy alan başkan ve oy sırasına göre 3 ya da 4 kişi de oluşturulacak olan Dergah Kurulu’nda görev almalıdır. Dergah Kurulu Hacı Bektaş Veli Dergahı postnişininin başkanlığında kurlur. Dergah Kurulu, Postnişin ve –tarihsel konumu ve Serçeşme’lik kutsal görevinden ötürü bir ayrıcalık olarak- Hacı Bektaş Ocağından bir başka yetkin kişi, yani tanınan, saygı duyulan Dede dahil olmak üzere, Dedeler Kurulları Genel başkanı ve seçimde en fazla oy alanlarla birlikte 6-7 kişiden oluşur. Toplantılarda alınacak kararlar oylamayla olur; oyların eşit çıkması ve anlaşmazlıklarda Dergah Postnişininin ikinci oyu ya da vereceği karar belirleyici ve çözümleyici olarak kabul edilmelidir. Dedeler Kurulları Genel Başkanı doğrudan Dergah Kuruluna bağlı ve bu Kurula karşı sorumludur… (Bu Kurulun hizmet tüzüğü daha sonra hazırlanıp maddeleştirilebilir).
6.Dergah Kurulunun işletilmeye başlamasıyla, ona hizmet görme mekanı olarak, Müze olan Hacı Bektaş Dergahı Külliyesindeki MEYDAN EVİ’nin ayrılmasını sağlayacak yasal girişimler yapılır. Külliyeye bu adım atıldıktan sonra, Dergah Külliyesinin tümüyle Hak sahibi olan Alevi-Bektaşi inanç toplumuna ve onun inançsal yönlendiricisi ve temsilcisi genişletilmiş Dergah Kuruluna teslim edilmesinin sağlanması için kitlesel eylem ve işlemlere geçilir.
7.AABF ve ABKB inançsal birlik bağlamında kendilerini yenilemeli ve yapılanmalarında bazı değişikliklere gidilerek Türkiye ve Avrupa’da demokratik özgürlükler ve insan haklarına ilişkin Alevi-Bektaşi inanç toplumunun toplumsal, siyasal hak ve isteklerini savunucusu büyük kitle örgütü düzeyinde, genişletilip kurumsallaştırılmış Hacı Bektaş Dergah Kuruluyla eşgüdümsel bağlılık içinde çalışmalı ve birbirlerinin alanlarına karıştırılmamalıdır.
8.Hiç geçikmeksizin ve ivedi olarak çeşitli dillerdeki tarihsel ve inançsal yazılı Alevi kaynaklarının saptanması, toplanması ve Türkçeye çevrilmesi çalışmalarına başlanması gereklidir. Bunun için hemen, yetkin bir araştırma ve (birkaç dilden) çeviri ekibi kurulması girişimine başlanmalıdır…
Bu dostça önerilerimiz benimsendiği ve gecikmeden uygulamaya geçildiği takdirde, inanıyoruz ki, kısa zamanda çok büyük ölçüde Alevi-Bektaşi inanç toplumunun güvenini kazanacak. O zaman, toplumsal ve siyasal alanlardaki çalışma ve eylemlerinizde arkanızda büyük kitleler bulacaksınız. Uygulamaların ilk işaretlerini gördüğümüzde, sağlığımız izin verdiği sürece –acizane düşünsel gücümüzle- birlikte hizmet vermeye hazırolduğumu çekinmeden söyleyebilirim……”
AABF 9. Genel Kurulu: AABF Delegeleri “Çalışmalara böyle devam” dedi
Alevilerin Sesi – Köln: Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu 25 Ocak 2002 tarihinde 9. Olağan Genel Kurulunu yaptı. Genel Kurul, son iki yıl görev yapan Genel Yönetim Kurulu`nu oy birligi ile akladı ve aynı doğrultuda çalışmaya onay verdi.
AABF’nin 9. Olağan Genel Kurulu Genel Sekreter Hasan Ögütçü’nün açılışı ile başladı. Daha sonra divan seçildi. Genel Kurulu, Hamburg’dan Hasan Kılavuz Dede’nin başkanlığında, Belgiz Yaver ve İsmail Kaplan’dan oluşan divan yönetti.
Genel Kurula Hacıbektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan, Federal Meclis Üyesi Dr. Lale Akgün, Avrupa Parlementosu milletvekili Ozan Ceyhun ve Köln Şehir Meclis Üyesi Şengül Şenol başta olmak üzere Avrupa ülkelerinden Alevi Federasyonu temsilcileri ve çok kalabalık bir konuk kitlesi katıldı. Hollanda HAK-DER’den Cihan Ketener, Gülabi Dolu, Muharrem Arslan, F. Fındık ve M. Cengiz, Belçika AKM’den Şeref Binici, İsviçre Dernekleri Federasyonu Başkanı İsmail Ataş, RAM Firması sahipleri Haydar Aygören ve Sinan Samat, Mozaik Consult Firması Müdürü Cemalettin Özer ve Hamburg Üniversitesi doçentlerinden Dr. Martin Sökefeld konuklar arasındaydı.
Olağan Genel Kurul şimdiye kadar, katılım oranının en yüksek olduğu Genel Kurul oldu. Genel Kurula katılma hakkına sahip toplam 231 delegeden 222 delege katılarak 8. Genel Kuruldaki % 93 lük katılım oranı % 96 a yükseldi.
Genel Başkan Turgut Öker, bir ay önce Extertal’da Başkanlar Divanında çok geniş bilgi ve görüş aktardığını belirterek yaptığı kısa konuşmasında, geçmiş dönemde Alevi varlığının kabul edilmesi ile ilgili önemli çalışmalar yaptıklarını ve artık Alevilerin sadece sorumlulukları yerine getiren bir toplum olmadığını, aynı zamanda hukuksal varlığının kabul edilmiş olduğunu vurguladı. Buna, Türkiye’de Alevi Bektasi Federasyonu’nun tüzüğünün bir Alevi kurumu olarak kabul edilmesini, Avrupa`da Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun kurulmuş olmasını ve 2002 Ağustosundan beri Berlin’de okullarda Alevilik derslerinin verilmesini örnek verdi.
Öker; Türkiye’de artık Aleviliğin varlığı değil, nasıl bir Alevilik olacağının tartışmasının gündeme geldiğini belirterek; bunun Alevi örgütleri tarafından yapılması gerektiğini, aksi durumda başkalarının kendilerinin işine gelen bir Alevilik yaratacaklarını söyledi. (Bu konuda Türkiye’deki gelişmeler hakkında daha fazla bilgi için dergimizde yayınlanan Ali Balkız’ın yazısına bakabilirsiniz.) Diyanet’in ya da Alevilerin dışındaki kesimlerini yapacakları çarpıtmaların; Alevilik için en önemli tehlike olduğunu; Aleviliğin içinin boşaltılmasını önlemek için mutlaka bir Alevi Kurultayının yapılmasını ve derhal Alevilikle ilgili bilimsel çalışmalara başlamamız gerektiğini söyleyen Öker, gelecek dönemde AABF’nin bu alanda önemli çalışmalara imza atacağını söyledi.
Genel Başkanın konuşmasından sonra, Hacıbektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan da Türkiye’de iktidarda bulunan AKP’nin Aleviliği İran Şiiliği içinde eritmek için uğraştığını belirterek; İran Turizm Bakanlığı ile Hacı Bektaş Törenleri esnasında bir turizm anlaşması imzalama teklifinin kendilerine geldiğini ve bunu, törenlere gölge düşüreceği için reddettiklerini söyledi. AKP iktidarının “laiklikten, demokrasinden yana olan Aleviler üzerine yeni oyunlar oynandığını” belirten Özcivan bu yıl 40. sı kutlanacak olan Hacı Bektaş Veli’yi Anma Törenlerinde “Bin Yılın Türküsü”nün yer alacağını söyledi ve Avrupa’daki Alevilik çalışmalarının Türkiye’deki Alevilere cesaret verdiğini belirterek, AABF`ye teşekkür etti.
Avrupa Parlementeri Ozan Ceyhun yaptığı selamlama konuşmasında, Alevilerin yaptığı son dönem en önemli çalışmaları olarak AABK (Alevi Bektaşi Kuruluşlar Birliği) tüzüğü için verilen hukuk mücadelesini, BYT (Bin Yılın Türküsü) nün İstanbul’da yapılmış olması ve ATP (Avrupa Türkleri Platformu) nun AABF’nin öncülüğünde gerçekleşmiş olmasını gösterdi. Olağanüstü çalışmalarından dolayı AABF’ye teşekkür etti.
Daha sonra Genel Kurul için hazırlanmış ve delegelere gönderilmiş olan Genel Yönetim Kurulu Raporu ve mali rapor sunuldu. Denetleme ve Disiplin Kurullarının raporlarından sonra raporlar üzerine konuşmalara geçildi.
Raporların okunmasından sonra raporlar üzerine eleştiri ve önerilere geçildi. Bu konuda 14 kişi söz aldı ve basilari yazılı olarak eleştirilerini sundular.
Eleştiriler, Bin Yılın Türküsü’nün gelir giderleri, Mozaik AG ile ve AABF’nin ilişkisi, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu adına Türkiye’de basılan 2003 yılı takvimi, merkezi binanın tamirinin çok uzaması ve AABF’nin bu nedenle zarar ettiği ve de AABF merkezi ile bölgeler arasındaki iletişimdeki aksaklıklar üzerine yapıldı.
Öte yandan, delegeler AABF’nin yaptığı Alevilik dersleri çalışmalarını, Alevilerin Sesi dergisindeki gelişmeleri, Bin Yılın Türküsü’nü, ATP Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği için destek çalışmasını desteklerdiklerini belirttiler.
Delegeler tarafından; AABF’nin akademik çalışmalara daha çok yer vermesi, Alevi gelenekleri için alan araştırması yaptırması, göçmen sorunlarına yönelik çalışmalar ağırlık vermesi, kadınların derneklere daha çok katılımını sağlamayı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı aktif çalışılması gibi önerilerde bulunuldu. Bu doğrultuda Darmstadt Alevi Kültür Merkezi’nden delege Hıdır Karademir yazılı olarak; eğitim, gençlerin derneklere kazanılması, göçmen politikası ve bilimsel araştırmalarla ilgili istemlerini dile getiren bir istemler paketini Genel Kurula sundu.
Daha sonra Yönetim Kurulu üyelerinden Necati Şahin, Bin yılın Türküsü hazırlık komitesinden Dursun Karadağ, Genel Sekreter Hasan Öğütçü ve Denetleme Kurulu Başkanı Saniye Berktaş gelen sorulara geniş olarak cevap verdiler.
Genel Başkan Turgut Öker, aklamadan önce yaptığı konusmada sorulara yanıt verirken, Alevi kimliğini kabul ettirmek için herkesle ve her kurumla görüşmeye hazır olduklarını, önemli olanın bize sorun yaratanlarla masaya oturup istemlerimizi kabul ettirmek olduğunu vurguladı.
Aklama katılan 222 delegeden 214 delege olumlu oy verdi. 5 delege çekimser oy kullanırken sadece 3 delege karşı oy kullandı. Bu da AABF de % 96’lık bie “evet” rekoru getirdi.
Aklamadan sonra Genel Kurul gündemin “Dedeler Kurulu iç tüzük taslağı tartışması ile devam etti. Bu konudaki ön çalışmayı İç Tüzük Komisyonu üyelerinden Seydi Koparan, Faysal İlhan ve Dervis Tur Dede Genel Kurula sundular. Daha sonra delegeler tarafından taslağa yönelik değişiklik önerileri verildi. İç tüzük taslağı gelen önerilerle birlikte bir karşı ve 20 çekimser oy ile kabul edildi. İç tüzük kabul edilen önerilerle birlikte bir ay içinde tüm derneklere gönderilerek yürürlüğe girmiş olacak.
Aynı şekilde Bölge Temsilcilikleri iç tüzüğü taslağı, komisyon üyesi İsmail Demirtaş tarafından Genel Kurula sunuldu. Daha sonra gelen değişiklik önerileri ile birlikte oy birliği ile kabul edildi.
Daha sonra Genel Kurul Divanına verilen dört karar tasarısı tek tek okundu ve oylandı. Karar tasarıları oy birliği ile alındı.
Organların seçimine geçildi. Yeni AABF Tüzüğüne göre üç yıl için olmak üzere Genel Yönetim Kurulu, Denetleme Kurulu ve Disiplin Kurulu üyeliklerine ayrı ayrı ve gizli oyla seçim yapıldı. Seçimde 216 delege oy kullandı. Sayım sonuçları ancak gece yarısından sonra açıklanabildi. Yeni tüzüğe göre Genel Yönetim Kurulu üyeleri ve diğer organlara seçilen üyeler bir hafta içinde kendi aralarında görev bölümü yapıyorlar.
Yeniden seçilen aklanan Başkan Turgut Öker yaptığı kısa konuşmada, Genel Kurula katılan tüm delegelere Genel Kurulda sergiledikleri demokrat, hoşgörülü ve eleştirisel yaklaşımlarından dolayı teşekkür etti ve Yeni Yönetim Kurulunun, AABF’yi yeni tüzük ve program doğrultusunda yöneteceğine ve Alevi hareketini daha ileri saflara taşıyacağına inandığını belirtti.
AABF’nin 25.1.2003 tarihli 9. Olağan Genel Kurulu Seçim Sonuçları
Değerli meslektaşlarım, sevgili öğrenciler, değerli dinleyenlerim.
Hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum.
Burada bu konuşmada güç bir görevi yerine getirmeye çalışacağım:
Üniversitede hoca olarak 96 saatte anlattığım konuları burada sizlere 45 dakikada özetlemek gibi güç bir görevle karşı karşıyayım.
Üstelik de değineceğim kavramların her biri küreselleşme ve uluslararası yapı veya Türkiye gibi, tarihten günümüze kadar bir takım karmaşık süreçlerin oluşturduğu konular.
Ayrıca ben bu konuları size aktarırken, günümüzde özellikle televizyonlarda politikacılar tarafından toplum ve Türkiye hakkında bilinçli olarak oluşturulan bazı yanlışları da düzeltmek niyetindeyim.
Tarihsel ve toplumsal konularda politikacılar tarafından çarpıtılmış gerçekleri anlatırken bir hayli sarsılacaksınız.
Sarsıldığınız zaman, bugüne kadarki bilgilerinizle benim söylediklerim arasında, kafanızda oluşan çelişkileri mutlaka okuyarak aşmanız lazım. Tabi öncelikle benim yazdıklarımı okumanızı öneriyorum. Sonra da kendi yetiştiğiniz yapı içindeki bilgileri tekrardan gözden geçirmek zorunda hissedeceksiniz kendinizi.
Birkaç örnek verirsem ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak.
Günümüzde hem bir takım kavramların hem de tarihi olayların içleri boşaltılıyor ve bunlar halka ve özellikle de gençlerimize yanlış aktarılıyor.
Demokrasi kavramından başlayayım:
Türkiye’de demokrasi sadece çoğunluğun yönetimi olarak anlatılıyor sürekli. Oysa demokrasinin çoğunluk yönetimi olması şart ama yeterli şart değil. Çoğunluk, demokrasinin mukaddes kavramı değildir. Gereklidir ama yeterli değildir.
Demokrasinin mukaddes kavramı bireysel temel hak ve özgürlüklerdir. Öylesine mukaddes temel hak ve özgürlükler ki bunları çoğunluk da zedeleyemeyecek.
Dolayısıyla siz demokrasiyi sadece çoğunluk yönetimi olarak ele aldığınızda çoğunluğun verdiği her kararı mukaddes saydığınız zaman her türlü baskıya, faşizme, dini kurallarla yönetilen bir topluma yani şeriata açık hale geliyorsunuz.
Bir başka deyişle demokrasiyi “çoğunluğun diktatörlüğü” haline çeviriyorsunuz.
Bu mümkün tabii. Şeriatla yönetilen toplumlar da var, faşizm ile yönetilen toplumlar da var. Onların hepsinin arkasında çoğunluğun desteği de var. Ama bunların hiçbiri demokrasi değil.
Örneğin; Almanya’da Hitler seçim ile iktidara geldi ve Alman faşizmini seçim ile kurdu. İşte bu demokrasi değildir.
Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde bir sürü seçim yapılıyordu, yüzde 96 ile kazandığı söyleniyordu. Belki bu kadar büyük bir destek doğru değil ama gerçek bir seçim yapsanız yüzde 51 alırdı herhalde. Ama bu demokrasi değildi.
Orta Çağda engizisyon döneminde de, hiç şüpheniz olmasın engizisyon mahkemeleri çoğunluğun gücüne sahipti ama engizisyon baskısı altında inleyen toplumların hiçbiri demokrasi değildi.
Saptırma şöyle yapılıyor: “Demokrasi eşittir milli egemenlik eşittir çoğunluk”.
Hayır, bu tanım, bu eşitlik yanlış. Gerçekler çarptırılıyor.
Bu tanımın demokrasi ile hiçbir ilgisi yok.
Demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin güvencede olduğu bir çoğunluk yönetimidir.
Bunu hiç unutmayın.
Demokrasiyi sadece çoğunluk yönetimi olarak tanımlamak ve savunmak çok ciddi bir saptırma. Çünkü bu saptırmanın sonu ırkçı faşizme veya dinci şeriata gider.
“Türkiye’nin % 99’u Müslüman olduğuna göre hukuk kuralları da şeriata göre düzenlensin” biçimindeki bir mantık demokrasi değildir.
Şimdi de çarpıtılan bir başka kavram üzerinde, laiklik kavramı üzerinde biraz durayım:
Eksik olarak, eksik olduğu için de yanlış olarak deniyor ki; “Laiklik dinin devlete, devletin de dine karışmamasıdır”..
Bu tanım da doğru gibi görünüyor ama aynı demokrasi kavramında olduğu gibi eksik. Eksik olduğu için de yanlış.
Laik devletin aktif bir görevi var:
“Laik devlet, herhangi bir inanç grubunun başka inanç gruplarına baskı yapmasını önleyen devlettir”.
Bu görevi yapmayan bir devlette laiklik olamaz çünkü çoğunluktaki inanç grubu azınlıktaki inanç gruplarına baskı yapar, kafasını kırar, kendisine dönüştürür.
Laiklik din devlete karışmasın, devlet dine karışmasın ile başlayacak ama laik devlet herhangi bir inanç grubunun, özellikle de çoğunlukta olan inanç grubunun azınlıkta bulunan inanç gruplarına veya inançsızlara baskı yapmasını da önleyecek.
Laik devlet bu demek. Laik devlette, nüfus kağıdında din hanesi olmaz çünkü laik devlet vatandaşının dinine imanına bakmaz, o devletin vatandaşı isen; Müslüman da olsan, Hıristiyan da olsan, Alevi de olsan, Sünni de olsan, Hanefi de olsan, Şafii de olsan, Katolik de olsan, Ortodoks da olsan, Süryani de olsan, Nasturi de olsan, Allahsız da olsan, sırf o devletin vatandaşı olduğun için herkesle eşit hakka sahipsin.
Dolayısı ile senin inancını ya da inançsızlığını o devlet koruyacak, laik devlet bu demek.
Demokrasi ve laiklik gibi iki kavram hakkında nasıl yanlış şeyler anlatılıyorsa, ne yazık ki ülkemizde tarih de o ölçüde saptırılıyor.
Bir örnek vereyim. Çok hafif bir örnek vereceğim, son günlerde Avrupa Birliği dolayısyla çok gündeme geldi. 1856 Kırım savaşı örneği. Krım Savaşı ve bunun sonuçları yanlış anlatılıyor tarih kitaplarında.
Tarih kitaplarında, Kırım Savaşı, Osmanlı İmparatorluğunun katıldığı ve kazandığı son savaş olarak ele alınıyor ve savaşın sonunda da Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük bir başarıyla yeniden Avrupa’nın büyük devletleri arasına katıldığı söyleniyor.
O dönemde “Avrupa Konseri” (Konseyi değil, Konseri) diye bir örgütlenme var Arupa’nın büyük devletleri arasında. İşte savaş sonunda Osmanlının buraya katılması büyük bir başarı ve dolayısıyla da Kırım Savaşı büyük bir zafer olarak anlatılıyor.
Bu tamamen yanlıştır, tam tersine 1856 Kırım Savaşı, Osmanlının yıkılış sürecinde son darbeyi vuran savaştır.
Çünkü Osmanlı bu savaş dolayısıyla ilk kez Avrupa’dan borç alıyor ve sonunda da bu borcunu ödeyemediği için çöküyor.
Osmanlı tarihi de yanlış anlatıldığı için bu gerçek, gençler ve tabii bütün halk tarafından bir türlü anlaşılmıyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun asıl çöküş tarihi 1881’dir.
Osmanlı 1881 yılında çöktü. 1881 yılında Atatürk doğduğu için çökmedi. 1881 yılında Düyun-u Umumiye ilan edildiği için çöktü.
Düyun-u Umumiye, genel borçlar demek. Osmanlının maliyesine, vergilerine yabancı devletlerce el konulduğu için çöktü imparatorluk. Niçin maliyeye yani vergilere el konuluyor? Çünkü imparatorluk, Kırım Savaşı dolayısıyla aldığı borçları ödeyemiyor.
Alacaklı Avrupa devletleri de alacaklarını tahsil etmek için, imparatorluk içinde kendilerine bağlı bir vergi toplama örgütü kuruyorlar ve en önemli vergileri, tekel gibi, tuz gibi vergileri doğrudan doğruya halktan zorla, zulümle alıp, kendi ülkelerine yolluyorlar.
Bu yönetimin adı “Düyun-u Umumiye İdaresi”.
Çöküş 1881 yılındadır. Çünkü Düyun-u Umumiye İdaresi bu yıl kurulmuştur.
Bir devlet düşünün ki, kendi maliyesine, kendi vergilerine egemen değil.
Böyle bir devletin bağımsızlığından söz edilebilir mi?
Zaten biliyorsunuz, İslam devletlerinde egemenliğin iki simgesi vardır:
Bir lider başa geçtiği zaman, adına hutbe okutur ve sikke bastırır.
Yani siyasal egemenliğini ve mali iktidarını böylece ilan eder.
İşte Osmanlı İmparatorluğu, Düyun-u Umumiye’nin kurulmasıyla, artık bağımsızığını yitiriyor.
Peki sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda kendisini gerçekten siyasal olarak da ortadan kaldıran Sevr andlaşmasına kadar nasıl yaşıyor?
Çok basit, Avrupa’nın büyük güçleri, İngiltere, Fransa., Rusya ve Almanya, İmparatorluğu nasıl paylaşacakları, örneğin İstanbul’u kimin alacağı, ya da Bağdat ve petrol konularında anlaşamıyorlar da ondan.
1881’e nasıl geldik?
1856 Kırım savaşı ile. Çünkü ilk defa 1856 Kırım savaşı ile Osmanlı Avrupa’ya tahvil, bono çıkararak borçlandı.
O savaşın başlaması da ilginç.
Osmanlı üstünde Rusların nüfuzu artınca, İngiltere ve Fransa, Rusya’nın nüfuzunu kırmak için Osmanlı’yı gaza getiriyorlar.
Savaşı böyle çıkarıyorlar ama Osmanlı diyor ki “Benim savaşacak param yok”.
Avurpalılar da “Dostluk ne gün için, sen yeter ki iste” diyorlar.
Osmanlı milyonlarca sterlin borçlanıyor, o savaşa girmek için.
Sonunda “Kazandık. Yaşasın. Sen de artık Avrupa Konseri üyesisin. Hadi borcunu artık öde” diyorlar.
Osmanlı maliyesi çökmüş ödeyemiyor. Borçlar faiziyle birlilkte erteleniyor.
Faizi ile birlikte tekrar ödeme zamanı geliyor, Osmanlı yine ödeyemiyor bir kez daha erteleniyor.
Sonunda iflas, ve imparatorluk bitiyor. Fiilen ve simgesel olarak.
Simgesel olarak da bitiyor, çünkü biliyorsunuz, yukarda söyledim, İslam Türk İmparatorluklarında egemenliğin simgesi ikidir. İmparator hutbe okutur ve sikke bastırır. Yeryüzünde Allah’ın temsilcisidir ve de paranın sahibidir.
Para bitiyor Osmanlıda 1856 Kırım savaşı ile.
Osmanlı niye çöktü diye şöyle bir düşünün. “Din gelişmeyi engelledi” denilir. Doğru ama temel neden o değil. Dünyanın her yerinde değişime karşı gelenler “din maskesi” altında bunu yapıyorlar. Hıristiyanlık da çok uzun yıllar gelişmeyi engellemiş. Engizisyonu ve Galile’yi anımsayın.
“Padişahlar çocuk yaşta veya deli olarak tahta çıkmaya başladı da ondan” denilir. Bu da temel neden değil.
Osmanlı’nın çöküşü, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u zaptettikten sonra, diyalektik olarak, yani bu olayın tepkilerinin gelişmesi ile başlayan bir süreç sonunda ortaya çıktı:
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden sonra, Müslüman Türklerin Doğu ile Batı arasındaki ticaret yolları üzerindeki egemenliğinden bunalan Batılı ülkeler, yeni yollar bulmak üzere Atlantiğe açılarak Amerika’yı keşfettiler ve bilinen dünyanın sınırlarını genişlettiler. Osmanlı bu süreç içinde aktif rol alamadı ve yeni oluşan dünya içinde, egemenliğini yitirdi.
İstanbul’un fethi, bilinen dünyanın kalbine ve beynine egemen olmuştur. Bilinen dünyanın kalbine ve beynine egemen olmak ne demek?
Doğu ile Batı arasındaki ticaret yollarını denetlemek. Üç tane ticaret yolu var, biri Kırım’dan yukardan, biri Anadolu’dan ortadan, biri aşağıdan Akdeniz’den geçiyor. Bu gelişme, ticaretin öbür ucunda yaşayanları yani batıda yaşayanları, doğuya gitmek üzere yollar bulmaya sevk ediyor ve gidip o yolların bir bölümünü Afrika’yı dolaşarak buluyorlar. Bir bölümünü ararken de kafalarını Amerika’ya çarpıyorlar.
Dünya değişiyor, yeni kıtalarla yepyeni bir dünya oluşuyor. Osmanlı ona ayak uyduramıyor, onun için çöküyor.
Yoksa Osmanlı 1453′ te dünyanın en ileri teknoloji ve ideoloji ülkesi. Teknolojide en ileri, Bizans surlarını yıkan topları döktürüyor, ideolojide en ileri, Hıristiyan Ortodoksları alıyor himayesine.
Bu ideolojik ve teknolojik olarak devrinin en güçlü devleti nasıl çöküyor?
Endüstrileşmeyi kaçırıyor.
Neden endüstrileşmeyi kaçırıyor?
Yeni dünya oluşumu içinde coğrafi yeri yeterli olmadığı için. Oralara gidemiyor Osmanlı, başkaları gidiyor.
Osmanlı sonuç olarak coğrafi keşifler ve yeni bir dünyanın oluşması sonucu çöküyor.
Kapitülasyonlar bile bunla bağlantılıdır. Çünkü güçlü ülke kapitülasyonlardan zarar görmez. Tam tersine, güçlü ülkenin ekonomisi kapitülasyonlardan yarar bile sağlar.
Osmanlı güçsüzleşmeye başlayınca ve özellikle de adli kapitülasyonlar verilince tümüyle yarı sömürge oluyor ve sonuda çöküyor.
Sonuç olarak tarihimiz yanlış okutuluyor. Kavramlar yanlış konuyor. Genel süreçler gözden kaçırılıyor. Küresel Türkiye’yi anlatırken soğuk savaşı söyleyeceğim. Amerika’nın keşfi gibi tarihi değiştiren bir olaydır “Soğuk Savaş” dünyada.
Bu genel süreçleri anlamazsak, tarihimizi hiç bir biçimde doğru olarak göremeyiz ve algılayamayız.
Gençlerimize bir sürü yanlış şeyler öğretiliyor ideoloji adına.
Örneğin, duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Öğrencilerden biri söyledi: Lisede öğretmeni “Osmanlı imparatorluğu emperyalist bir imparatorluk değildi” diye öğretmiş.
Olabilir mi böyle bir şey. Bütün Orta Çağ imparatorlukları emperyalisttir. Üretim toprakta yapıldığı için, toprak zaptetme üzerine kuruludur.
Zaptettiği topraktaki insanların ya kellesini keser kendi adamını yerleştirir veya onları haraca bağlar.
Bu ayıp değil, günah değil; tüm Orta Çağ imparatorluklarında böyle. Osmanlı’da da, İngiliz’de de, Fransız’da da böyle. Hepsi emperyalist. Kitaplarda okuyorsunuz, Osmanlı Macaristan’ı zaptediyor, bir Macarı kral yapıyor ama yılda bilmem kaç bin duka altını haraca bağlıyor. Emperyalizmin bundan daha güzel bir tanımı olabilir mi?
Niçin saptırılıyor tarih? İki nedenle. Birinci nedeni cehalet:
Emperyalizm, bugün kötü ya, güya o zaman da emperyalist olmak bu cahillere göre kötü bir şey.
İkinci olarak da dinci ya da milliyetçi ideolojiler:
Türkler ya da müslümanlar kötü bir şey yapmazlar.
Böylece dinci görüş, milliyetçi görüş, ve cehalet birleşiyor, “biz Türkler en yüce ırkız. İslam dini en yüce din biz tarihte hiç kötü birşey yapmadık” diye tarih saptırılıyor.
Herkesin dini ve milliyeti kendisine göre iyidir. Böyle milliyetçi ya da dinci ideolojilerle herşey saptırılıyor. Nasıl yanlış bir şartlanma ile karşı karşıya olduğumuz bilinmiyor.
Bir de, günlük siyasilerin ve medya egemenliği ile beyinlerimiz yıkanıyor. Bütün kavramlar birbirine karıştı.
Demokrasi diye çoğunluğun kafa kırmasına evet diyoruz. Laiklik diye gene çoğunluğun baskısına ödün veriliyor. Osmanlı’nın emperyalist olmadığı gibi saçma sapan şeyler söyleniyor. Tarih böyle güncel anlayışla saptırılıyor. Buna karşılık “soğuk savaş” nedir, ne sonuçlar vermiştir bilinmiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcında ne oldu, bitişinde ne olduğu bilinmiyor.
Evet genel kavramların çarpıtılması ve tarih hakkındaki saptırmalardan verdiğimiz örneklerden sonra, bu çarpıtma ve saptırmaları akılda tutarak, küreselleşme konusuna başlayabiliriz:
Küreselleşme de Türkiye’de körlerin fili tanımlamaları gibi tanımlanıyor. Kimisi bacağını tutuyor, ağaç gövdesi gibi diyor; kimisi dişini tutuyor, mermer gibi bir kılıç diyor, kimisi kulağını tutuyor, büyük bir kepçe diyor.
Küreselleşme, aslında bütün sosyolojik ve siyasi kavramlar gibi son derece karmaşık, kompleks bir kavram. Öyle tek bir değişkene indirgenecek gibi değil.
Bir defa önce nereden geliyor küreselleşme onu görelim:
Küreselleşmenin iki tane kaynağı var. Küreselleşmenin kaynaklarından bir tanesi teknolojik.
Bir teknoloji ihtilalinin sonucundan küreselleşme ortaya çıkıyor.
Aslında bu teknoloji ihtilali de, iki ayrı devrim ama ikisi birlikte oluşuyor: Birisi iletişim teknolojisi devrimi, yani şu telefon denilen nesne, öbürü de bilişim teknolojisi devrimi, yani bilgisayar.
Bu iki nesne, birlikte inanılmaz bir teknoloji devrimi yarattılar.
Dünyanın her yerinden telefonla her an her yere erişmek mümkün. Her bilgisayara her an erişebiliyorsunuz. Her an inanılmaz bir süratte hesap yaparak karar vermek mümkün.
İnanılmaz bir şey bu. İkisi bir arada geliştiği için iletişim ve bilişim devrimi doğuyor.
Küreselleşme sürecinin bir ayağı bu.
Küreselleşmenin ikinci kaynağı bir siyasal olay. SSCB’nin çökmesi.
SSCB’nin çökmesi bütün dünyayı değiştiriyor. Neden bütün dünyayı değiştiriyor. Çünkü İkinci Dünya savaşından sonra 1945 yılından itibaren bütün dünyada olup biten herşey soğuk savaş mantığına uygun gelişiyor. Tabii, Türkiye’de olup biten herşey de buna uygun. Türkiye’deki 12 Mart 1971 darbesi de, 12 Eylül 1980 darbesi de makro düzeyde Soğuk Savaş’ın uzantısı; benim sakalımdan dolayı 1983 yılında Hacettepe Üniversitesi’nden, baskıya karşı koymak için istifa etmem gibi mikro bir olay da aynı Soğuk Savaşın bir uzantısı. Şaka ederek söylemiyorum, espri anlayışı ile söylüyorum ama gerçek olarak söylüyorum.
Küreselleşmenin arkasında yatan Soğuk Savaş 1945 yılından beri dünyada ve Türkiye’de olup biten her şeyi belirliyor.
Savaşın bitiminde Nagazaki’de ve Hiroşima’da atılan atom bombalarından tutun da, Rusların uzaya Sputnik adlı yapay uyduyu yollamalarına, Birleşik Amerika’nın aya adam yollamasından, benim sakalımdan dolayı YÖK’ü protesto etmek için üniversiteden istifa etmeme kadar herşey bu kadar makro ve bu kadar mikro her şey Soğuk Savaş’ın bir sonucu.
Bu Soğuk Savaş 1945 yılından itibaren bütün dünyayı belirledi:
Birleşik Amerika devletlerinin liderliğinde bir batı dünyası ve Sovyetler Birliği’nin liderliğinde bir doğu dünyası arasındaki rekabet 1945 yılından 1989-1991 yılları arasındaki yıkılma sürecine kadar dünyadaki herşeyi belirledi.
Yani batı dünyasında yer alan ülkeler (ki biz onlardan biriyiz) bütün yapılarını, ülkelerinde olup biten her şeyi, Sovyetler ile savaş bağlamında, anti komünist bir anlayış içerisinde oluşturuyor.
Anti komünizm, yani dinciliği ve milliyetçiliği destekleyen, milliyetçiliği ve dinciliği ön plana çıkaran bir ideoloji. Bu ideoloji, Batılı devletlerin Sovyetler Birliği’ni çökertmek için uygulamış olduğu bir stratejinin arkasındaki ideoloji.
Çünkü Sovyetler Birliği dini de milliyetçiliği de inkar ediyor.
İşte dünyaya bu yapı egemen oluyor Soğuk Savaşta 1945 yılından beri.
1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, 1991’de de Rusya Belarusya, Ukrayna ve Bağımsız Devletler Topluluğu arasında imzalanan bir anlaşma ile bu yapı çöküyor.
Dünyanın birden bire yapısı, dengesi, herşeyi bozuluyor. Çift kutuplu dünya, iki kamp arasındaki rekabete dayalı, kültürü, sanatı, edebiyatı, tabii ki teknolojisi, askeriyesi, siyaseti bu ikili rekabet üzerinde kurulmuş olan dünya, bu rekabet kalkınca bambaşka bir dünya oluyor 1991’den itibaren.
Soğuk Savaşın bitmesi Sovyetler Birliği’nin çökmesidir.
Demek ki küreselleşmenin iki kaynağı var. Birincisi iletişim-bileşim devrimi, ikincisi Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Soğuk Savaşın bitişi.
Çok kısaca ikisi arasındaki ilişkiye de işaret edeyim:
Sovyetler Birliği iki nedenle çöktü. Birincisi batılı iletişim-bileşim devrimi. Bu devrim, Sovyetler Birliği’nin kendisini Batı’dan soyutlamak için etrafını sardığı demir perdeyi uzaydan aştı geldi. Klasik özgürlükleri, tüketim toplumu normlarını oraya aktardı.
Ama bu tek başına yıkamazdı Sovyetler Birliği’ni. Sovyetler Birliği ekonomisinin bir önemli özelliği var; üretim verimliliği düşük.
Yani aynı malı Batı ekonomisine göre daha büyük maliyetle, daha uzun sürede ve daha pahalıya üretiyor. Dolayısıyla yükselen bir tüketim beklentisi topluma egemen olunca, ekonminin üretim yapısı yükselen beklentiye uygun olarak uyarlanamadı, üretim verimliliği artamadı ve çöktü. Bu iki ögeden herhangi biri olmasaydı çökmeyebilirdi ama yükselen beklentiler ve düşük verimlilik Sovyetler Birliği’ni çökertti.
Şimdi elimizde iki kaynaklı, iletişim-bileşim devrimi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte ortaya çıkan küreselleşme diye bir olgumuz var. Peki nedir bu? Tek faktörlü bir olgu değil küreselleşme. Ortaya çıkan küreselleşmenin üç tane ayağı var. Bu üç ayağı ayrı ayrı görmezseniz hiçbir şey anlamanız mümkün değil.
Birinci ayak siyasi ayaktır. Küreselleşmenin siyasi ayağı Amerika Birleşik Devletlerinin siyasi liderliği ve dünya jandarmalığıdır. Yani küreselleşen dünyanın hem siyasal liderliğine soyunuyor, hem de bunun jandarmalığını yapıyor.
Amerika zaten bunu kendi Başkanının ağzından bütün dünyaya ilan etti. Clinton kongreye yaptığı bir konuşmada, tüm dünyayı bir apartmana, kendilerini de bunun en üst katında oturan insanlara benzetti. “Bu nedenle apartmanda olup biten herşeyden etkileniyoruz. Etkilendiğimize göre de sizden aldığım vergilerle ben bu dünyayı denetleyeceğim ki, burada bir karışıklık çıkmasın ve en üst katta oturanlar zarar görmesin” dedi. Bu kadar net ve açık bu. Beğenirsiniz beğenmezsiniz.
Ben şimdi size kendi değer yargılarımı aktarmıyorum. Herkesin değer yargılarına da saygılıyım, tasvip ettiklerim var, etmediklerim var. Ben şeffaf bir insanım, benim için önce demokrasi sonra sosyal demokrasi gelir. Önce insanların temel hak ve özgürlükleri, sonra da bunun sosyal olarak ve ekonomik olarak desteklenmesi esastır. Benim için kahramanlar ve hainler yoktur. Herkes inancında serbesttir. Kimi dini devlete, kimi ırkçı devlete inanır.
Büyük itirazım, Türkiye’de objektif olaylar ve bilimsel tanımlar saptırılıyor. Tarih yanlış anlatılıyor, kavramlar yanlış söyleniyor. Gözümüzün içine baka baka yalan söyleniyor, ona hiç tahammülüm yok. Önce gerçekleri göreceğiz. Kavramları ve tanımları doğru öğreneceğiz. Tarihi doğru bileceğiz. Ancak ondan sonra kendi değer yargılarımızı ve siyasi tercihlerimizi bunların üzerine oluşturacağız.
Yani bu anlattığım küreselleşme bir vaka. Tasvip edersin, etmezsin o başka. Ama önce küreselleşme olayının ne olduğunu iyice anlaman gerekir.
Amerika’nın liderliğini onaylayabilirsin, ya da onaylamayabilirsin. Ama Amerika’nın bu rolde olduğunu bilmen ve anlaman gerek her şeyden önce.
Küreselleşmenin ikinci ayağı ekonomik ayaktır.
Ekonomik ayak siyasal ayaktan biraz daha değişik bir nitelik taşıyor:
Ekonomik ayak küreselleşmede uluslararası sermayenin egemenliği anlamına geliyor.
Uluslararası sermaye ne demek? Her bir ülkenin bir başka ülkedeki yatırımları ve bunların ardındaki büyük şirketler demek. Bir ülkeden para bir başka ülkeye gidince o uluslararası sermaye oluyor. Bunun içinde Amerikan, Alman, Rus , Japon, Türk var.
Bu sermayenin miktarı inanılmaz bir rakam: 1 trilyon dolar. Türkiye’nin milli geliri yıllık 150 milyar dolar (Şubat 2001 krizinden önce 200 milyar dolardı. Krizden sonra dörtte bir azaldı). Bu onun 7.5 katı. 7.5 tane Türkiye eknomisi gibi bir güç ve uluslararasında dolaşan bir para var. Dünyaya bu egemen. Üretimi bu belirliyor, neyin nerede üretileceğini bu belirliyor. İşçi ücretlerini, tüketim ve üretim mallarının fiyatlarını bu belirliyor. Ayrıca borsaları da bu etkiliyor.
Bunun 1 milyar doları günlük dolaşıyor, 100 milyar dolar aylık dolaşıyor. Bir ülkeye girip çıkıyor, anlamıyorsun ne olduğunu. Bir gece yatıyorsun dolar 700 bin lira, bir sabah kalkıyorsun 1 milyon 200 bin lira olmuş. İşte uluslararası sermaye girip çıkmış o arada.
Böyle etkileri de var. Ama bunlar geçici etkiler. Asıl etkiler, neler üretilecek, nerede üretilecek, kaça üretilecek, kaça satılacak gibi çok daha temel konularda belirleyici oluyor.
Uluslararası sermaye ile Birleşik Amerika arasındaki ilişki de ilginç:
Bunlar birebir aynı değil ama birbirinden tam bağımsız da değil. Çünkü bu sermayenin büyük bir bölümü Birleşik Amerika’nın. Örneğin Alan Greenshpan diye bir bir adam var, Federal Reserve Bank’ın yani bizdeki Merkez Bankasının başkanı, doların faizi ile binde 2,5 oynuyor, bütün dünyadaki ekonomiler bu karardan etkileniyor. Ama yine de uluslararası sermaye ile Amerikan sermayesi tamamen, birebir aynı da değil çünkü Amerikan sermayesi dışında Japonya var, AB var, Güneydoğu Asya var, EFTA, v.s. var.
Evet ikincisi de bu. Birincisi, Birleşik Amerika’nın siyasi liderliği ve askeri jandarmalığı siyasi ayak. İkincisi, uluslararası sermayenin egemenliği, ekonomik ayak.
Üçüncü ayak çok daha ilginç bir ayak; kültür ayağı.
Küreselleşmenin kültür ayağının iki kolu var ve bu kültür ayağının iki kolu birbirini dengeliyor. Birbirine karşı bunlar, yani etkileri aynı paralelde değil, birbirini dengeleyen yönde.
Kültür ayağının birinci kolu tek düze tüketim kültürünün bütün dünyadaki egemenliği.
Yani bütün dünyada insanlar aynı gazozu içiyor, aynı köfteyi yiyor, aynı ayakkabıyı ve pantolonu giyiyor. Aynı gazozu içiyor kola, koka kola veya pepsi kola, aynı köfteyi yiyor burger, Macdonalds veya Burger King, aynı pantolonu giyiyor blue jean, Lewis veya Wrangler, aynı ayakkabıyı giyiyor Nike, Adidas v.s.
Bu tüketim kültürü her biçimde empoze ediliyor. Sadece ilanlarda ve reklamlarda değil, hemen hemen medyanın her dalında, her sanat ve kültür etkinliğinde. Televizyon dizilerine de bakıyorsun aynı tüketim kalıpları. Bond filmlerine bakıyorsun, örneğin en sondan bir önceki filmde, BMW arabaları ile Ericsson telefonlarının doğrudan reklamı.
Tek düze bir tüketim kültürü, firma ve marka bazında bütün dünyaya empoze ediliyor. İstanbul’da, Tokyo’da, Moskova’da, New York’ta, Pekin’de, Nairobi’de Cape Town’da tek düze bir tüketim kültürü.
Bu, kültür ayağının kollarından bir tanesi.
Kültür ayağının ikinci kolu bunun tamamen zıddı; kaba ve sınırlı deyimiyle mikro milliyetçilik.
Mikro milliyetçilik şu; kendisinin farklı kültürel öğeler taşıdığını iddia eden her gruba ayrı siyasi özerklik verilmesi eğilimi.
Yani “ben çoğunluğun diniyle aynı dindenim ama ayrı mezheptenim”, diyene “tamam o zaman sen siyaseten de özerk olmalısın” gibi.
Milliyet, ırk, din, mezhep, dil, diyalekt, hatta coğrafya farklarına göre, içinde yaşadığı geniş toplumdan farklılık gösteren her gruba, siyasal olarak, çoğunluğun içinde bulunduğu siyasal birlikten özerk, ayrı, otonom bir yapı önerilmesi.
Her bir ayrı alt kültür grubunun, ait olduğu siyasal birlikten koparılması ve ayrı bir özerk siyasal yapıya kavuşturulması.
Biz buna çok kabaca “mikro milliyetçilik” diyoruz, ama gördüğünüz gibi, esas olarak milliyet bazında olması gerekmiyor farklılığa dayalı özerk siyasal yapılanmanın: Din, dil coğrafya, ve bütün bu ögelerin alt kültürleri, mezhep gibi, aşiret gibi, kabile gibi, diyalekt gibi her türlü farklı kültür ögesinin ayrı bir siyasal birim için gerekçe olarak kabul edilmesi, küresilleşmenin kültür ayağının ikinci kolunu oluşturuyor.
Çok genel olarak bakıldığında, küreselleşmenin kültür ayağının iki farklı kolunun birlikteki etkisi, insanlığın, tek düze bir tüketim kültüründe marka ve firma imajlarıyla birleştirilmesi ve bütünleştirilmesi, buna karşılık siyasal bazda, kültür temeline dayalı olarak mikro parçalara bölünerek siyaseten iyice parçalanması olarak görülüyor.
Küreselleşme çok kısa olarak bu. İki kaynağı var: İletişim-bileşim devrimi ve Sovyetlerin çökmesi. Üç ayaklı bir olay: Siyaseten Birleşik Amerika’nın liderliği ve jandarmalığı, ekonomik olarak uluslararası sermayenin egemenliği ve kültürel olarak iki kolu var, tek düze tüketim kültürünün empoze edilmesi ve kültür farklılığı olan her gruba ayrı siyasal özerklik verilmesi.
Şimdi Türkiye’ye bakalım.
Küreselleşme bir süreç. Dünyada olup biten bir süreç.
Bir de Türkiye’de olup biten süreçlerle ilgili olarak, biz neredeyiz ve ne ile karşı karşıyayız, onu anlatmaya çalışacağım.
Önce dünyadaki küreselleşme sürecini tanımladım, şimdi de Türkiye’yi anlatmaya çalışacağım.
Aslında Türkiye’de olup bitenleri anlatmak, küreselleşmeyi anlatmaktan daha zor. Çünkü küreselleşme hakkında henüz kimse fazla bir şey bilmiyor. Dolayısıyla siz sıfırdan birşeyler anlatıyorsunuz. Oysa Türkiye hakkında, hem güncel açıdan, hem de tarih açısından bir sürü saptırma, yanlış bilgi topluma aktarılmış ve egemen kılınmış. Önce bunları düzeltmeniz gerek.
Türkiye ve Osmanlı diyeceğim daha işin başında, oysa Osmanlı yanlış anlatılıyor. Bilerek yanlış anlatılıyor, saptırılıyor.
Aptallık hiçbir ideolojinin tekelinde değil. Sahtekarlık ta hiçbir ideolojinin tekelinde değil. Sert ideoloji sahipleri kendilerini kahraman ve karşılarındaki öbürlerini hain görenler tarihi de saptırıyor. Osmanlı-Türk tarihindeki yanlışlıkların haddi hesabı yok. Kimileri Osmanlı’yı hiç gerek olmadığı kadar yüceltiyor. Hiç gereği yok Osmanlı’yı gerçeklere aykırı bir biçimde yüceltmenin. Osmanlı zaten çok büyük uygarlık. Zaten dünyanın en büyük uygarlıklarından birisi. Mimar Sinan’ı üretmiş, Dede Efendi’yi üretmiş, sanatıyla, askeriyesiyle, devşirme sistemi ile dünyanın uygarlık tarihinde inkar edilemeyecek derecede büyük ve önemli bir yere sahip bir uygarlık. İnsan haklarına çok saygılıydı gibi gülünç laflar, insan hakları kavramı yok ki o dönemde, saygısı olsun. Yok böyle bir kavram o dönemde. İnsan hakları kavramı 19 yy kavramı. Osmanlı’da Allah’ın hakkı vardır, kulun hakkı vardır, padişah ve sistem de onları korur. Katolikler, İspanya’dan yahudileri, “ya din değiştirin, ya ölün ya defolun” dediği sırada, Osmanlı bunlara kucak açmış. Çok da iyi etmiş. Ben de Hırisitiyanların bu acımasız baskısına karşı Müslümanların Yahudilere kucak açmasını her yerde herkese iftiharla, övünerek anlatıyorum. Ama Osmanlı Yahudileri almış da ne yapmış? Eşit vatandaş mı yapmış? Hayır hiç alakası yok. Böyle bir kavram yok zaten. Hiç bir tarım-din imparatorluğunda farklı dinden olanlara karşı eşit davranış yok Orta Çağ’da. Ama Osmanlı sığınma hakkı tanıdığı Yahudileri almış, özel mahallede oturtmuş, özel elbise giydirmiş, özel muamele yapmış. Sıkıysa da bir Müslüman ile bir ilişki kursun bakalım, taşlayarak öldürmüş. Recmetmiş.
Bu anlatttıklarım hepsi gerçek. Bunlar Osmanlıyı ne yüceltmek ne de küçültmek. Musevilere sığınma hakkı tanımak Osmanlı’nın yüce tarafı tabii, ama buna dayanarak, “Osmanlı insan haklarına saygılıydı” derseniz, tarihçiler size güler. İnsan haklarına göre Orta Çağ’a bakılamaz. Çünkü Orta Çağ’da insan hakkı diye bir kavram yok. Neden yok? Çünkü bütün imparatorluklar din imparatorluğu. Milliyet de yok o zaman. Nesin? Müslümansın, Katoliksin, Protestansın, Musevisin.
Burada bir an durup, din ve mezhep ayrımlarının kökenlerine de çok kısaca bir bakalım, çünkü Orta Çağ’da bütün imparatorlukları din ve mezhep ayrımaları biçimlendiriyor. Yani bugünkü siyasal partiler gibi bir siyasal işlevi var dinlerin ve mezheplerin: Toplumların birbirilerinden ayrılmalarında ve o toplumdaki kuralların belirlenmelerinde etkin oluyorlar.
İngilizler neden Protestan bilir misiniz? Kral 8. Henri bir kadına aşık oluyor. Karısını boşayıp onunla evlenmek istiyor. Katoliklikte boşanma yok. Papa izin vermiyor. “Ben mi büyüğüm papa mı büyük” diyor. “Ben büyüğüm tabii” diyor çıkıyor işin içinden. Ve Katolik diniden çıkıyor. Protestan oluyor. Yanında bir de baş danışman, baş yargıç bir adam var. Thomas More Ütopya’nın yazarı. Çok önemli bir adam. O da “böyle saçma şey olmaz diyor” diye onu da krala ihanetten asıyor. Yeni yeni Katolik kilisesi de uyandı da adamı aziz ilan etti.
Hıristiyanlıktaki ilk ayrım, Ortodoks-Katolik ayrımıdır.
Roma İmaratorluğu ikiye bölünüce, imparatorluğun dini de ikiye bölünüyor. Çünkü İmparatorluğun başı aynı zamanda kiliseyi de denetlemek istiyor.
Sonra Reform döneminde Protestanlık nasıl yayılıyor? Martin Luther adlı papaz kilisenin kapısına bir bildiri çiviledi diye değil. Alman Prensleri, ve tabii daha başka güçlü yöneticiler Papa’nın denetimine ve Katolik yönetimine baş kaldırdıkları için.
Yani Hıristiyanlıktaki bütün mezhep oluşumlarının altında siyaset var.
Peki bizim mezhepler nasıl oluşmuş?
Müslümanlıkta kaç mezhep var diye sorulunuca hep 4 Sünni mezhep sayılıyor. Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafii mezhepleri.
Oysa Müslümanlıkta esas olarak 3 büyük ve temel mezhep var; Sünnilik, Şiilik, ve Haricilik.
Nereden çıkmış bunlar? 4. halife kim olacak kavgasından. Hz. Ali 4. Halife oluyor. Muaviye bunu kabul etmiyor. “Hayır” diyor “O olmayacak ben olacağım”. Bir kavga çıkıyor.
Bir başka grup da “Bunlar yanlış yapıyor, Allah’ın emirlerine karşı geliyorlar bunları öldürelim” diyor. Ali’yi ve Muaviye’yi öldürmek üzere harekete geçiyorlar. Ali cesur, tek başına dolaşıyor. Namazdan çıkışta Ali’yi zehirli kılıçla kolayca öldürüyorlar. Muaviye kurnaz, etrafında insanlar var, ona ulaşamıyorlar.
Sonuç: Ali’nin taraftarları Şii, Muaviye’nin taraftarları Sünni, öldürenler de Harici oluyorlar. Hariciler Kuzey Afrika’ya kaçıyorlar bundan sonra tekrar yavaş yavaş geri geliyorlar. Bütün diğer mezhepler Sünni, Şii ve Harici mezheplerden, bu çizgilerde türüyorlar.
“Kim halife olacak” siyasal kavgası yüzyıllar sonra, Cumhuriyet Türkiyesi’nde 1978-79’da Sivas ve Kahramanmaraş’ta insanların birbirlerini öldürmelerine neden oluyor. Camiye bomba atıldı diye tahrik edilen Sünniler, Alevilere saldırdılar, bir çok insan öldü. Durup dururken komşuyu komşuya nasıl öldürteceksin? “Allahsızlar camiye bomba attı” dediler, Ali mi halife olacak, Muaviye mi iktidar olacak kavgası, 1000 yıl sonra Türkiye’de 1978 yılında insanların birbirini gırtlaklamasına neden oldu. 1994 yılında yine Sıvas’ta insanları diri diri yaktılar, aynı mezhep temelindeki kavgadan dolayı.
Dinin günümüzde, siyasette kullanılması bütünüyle çağ dışı bir olay. Eskiden din, siyaseti de her şeyi de belirlermiş. Eskiden yani Orta Çağ’da. Sonra Yeni Çağ gelmiş. Din zayıflamış, yerini daha çok milliyetçilik almış. Sanayileşmeyle birlikte orta çıkan ve güçlenen milliyetçilik, kendi çizgisinde faşizme, zıt görüşlere yol açarak sınıf diktarörlüğüne ve nihayet günümüzde demokrasiye doğru üç ayrı gelişme göstermiş. Bugün insanlık siyaseti demokratik mekanizmalara, yani insan haklarına uygun olan, insanları dinlerine ve mezhelerine göre ayırmayan laik ilkelere göre yapıyor.
İnsanlığın geçirdiği belli dönemlere bakarsak, bu gelişmeyi daha iyi anlarız.
İnsanlık önce toplayıcılık dönemini yaşıyor. Ağaçtan meyve topluyor. Sonra araç gereç yapıyor, yani oku yayı icat ediyor. Avcılık dönemi başlıyor. Avcılıktan, sonra yerleşiyor.
En büyük ihtilal toprağa yerleşme. İnsan, toprağa yerleşince üretim yapmaya da başlıyor, toprak tarım aracı yani üretim aracı oluyor.
Herkes kılıcını kuşanıyor, bir parça toprak almaya çalışıyor. Başarılı olan imparatorluk kuruyor, aptal olanın imparatorluğu ölümünden sonra dağılıyor. Dahi olanın imparatorluğu 450 yıl sürüyor.
Osmanlı-Türk tarihinde iki dahi var. Biri Fatih Sultan Mehmet’tir. Biri de Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Bu iki insan çok başarılıdır ama daha önemlisi bu iki insan çağlarını etkilemiştir. Fatih Sultan Mehmet bütün Yeni Çağı etkilemiş, Mustafa Kemal Atatürk de bütün 20.yy’ı etkilemiştir.
Toplayıcılık, avcılık, tarım, Orta Çağ. Din eşit siyaset. İktidarın dininden olmadın mı mezhep kuruyorsunuz. O mezhepte de canına okuyorlar.
“Osmanlı, dini nedenlerle adam yakmamıştır” diye yalan söylüyorlar. Osmanlı da dini nedenlerle adam yakmıştır. Hem de Fatih Sultan Mehmet döneminde, hem de Edirne müftüsü Fahrettin Acemi’nin fetvasıyla. Benim Hoca Efendi’nin Sandukası diye bir kitabım var. Fatih döneminde geçiyor ama günümüzü eleştiriyor. Orada anlatıyorum. Osmanlı, Hurufileri cayır cayır yakmış. Neden yakmış? Çünkü Hurufiler çok güçlenmişler, saraya nüfuz etmeye başlamışlar. Fatih’in annesi ve karısı aracılığıyla saraya nüfuz etmeye başlayınca tehlike olmuşlar ve yakılmışlar. Din, mezhep eşittir siyaset. Bunlar tehlikeli olunca almışlar fetvayı Edirne Müftüsünden Orta Çağ’ın engizisyonunu yaktığı gibi yakmışlar.
Asla ayıp günah değil. Çünkü imparatorluğun bir arada tutuluş nedeni, kimliği din. Bütün dünyada, bütün Orta Çağ imparatorluklarında böyle.
Bu uygulamaları bugünkü insan hakları anlayışı ile elştiremezsiniz. Gülünç olursunuz.
Bugünkü siyasal islamcı anlayışla tarihi saptırarak Osmanlı’yı korumaya kalkışırsanız gülünç olursunuz.
Ne yazık ki tarihimiz, bugünkü ırkçı-Türkçü, dinci-islamcı görüşlerle saptırılıyor. Ya yanlış ya da eksik anlatılıyor. Sizlere “küreselleşme”den sonra “bugünkü Türkiye”yi anlatabilmek için, önce tarihmizdeki bu yanlışlara ve eksikliklere dikkatinizi çekmem gerekli ki modelimi kurduğumda nerelere dikkat edeceğinizi vurgulayabileyim..
Bakın, Osmanlı’nın kuruluşunda çok önemli bir olay var dünyada. Türkiye’de hiçkimse bunu anlatmıyor, hiçkimse bunu söylemiyor. Çünkü bu olay Osmanlı ile ilgisiz olay. Haçlı seferlerini biliyorsunuz. Filistin’e gidip Müslümanları öldürelim de ellerinden kutsal yerleri alalım diye planlanmış seferler. İşte bu Haçlı seferlerinin 4.üncüsü Filistin’e gitmek yerine Ortodoks Bizans’ı fethediyor. Katolik Latinler, Ortodoks Bizans’ı yakıp yıkıyorlar, bütün kiliselerine giriyorlar. Halkı kesiyorlar. Ve İstanbul’da 50 yıl Latin imparatorluğu hüküm sürüyor. Yıl 1200’lerin başı. 1250’lere kadar sürüyor Bizans’taki bu Latin imparatorluğu. Osmanlı’nın kuruluşu 1299, yani tam o dönem.
Yani Hıristiyanlar birbirlerini yedikleri için, Katolikler Ortodoksları kestikleri için Anadolu’da Müslümanların gelişmesi o kadar hızlı oluyor. Osman’ın oğlu Orhan, Bizans prensesiyle evleniyor. Onun babası Kantakuzen’in imparator olmasına yardım ediyor. O da onun Trakya’ya geçmesine yardım ediyor. Çünkü orada halen Latinlerden kalan adamlar var.
Ama bunlar bizde hiç okutulmaz. Çünkü “Biz Anadolu’yu iman dolu göğsümüzle fethettik” demek daha hoşumuza gidiyor.. Tabii bu da var. Yanlış değil, yanlış değil ama eksik. “Allah Allah” diyerek girdik ve fethettik. Doğru. Ama öteki koşulları, dünyanın Anadolu’yu Müslüman Türklerin istilasına uygun kılan koşullarını unutmamak gerek.
Alpaslan 1071’de Anadolu7nun kapısını Malazgirt savaşı ile açmış. Müslüman Türkler, 1453’te yani 400 yıl sonra İstanbul’a ulaşmışlar. 400 yılda. Anadolu’da sadece kelle kesmekle olur mu bu. Tabii ki Müslüman asker ve halk, Anadolu’da daha önce yaşayanlarla bir ölçüde de olsa, birleşmiş, bütünleşmiş, evlenmiş.
Yeniçerilerin hepsi devşirme. Yani Hıristiyan. Ortodoks Hıristiyan kökenli. Yeniçerilerin mezhebi de Bektaşi. En yumuşak İslam mezhebi. Bence yeniçerilerin genellikle Bektaşi olmaları Osmanlı’nın yönetim dehasını, yönetim ile din ve mezhep ilişkilerindeki dahice düzenlemeleri gösteren ip uçlarından biri.
Bunları “Tarihe nasıl bakılmalı” konusundaki bir takım ip uçları olarak söyleyip geçiyorum.
Sonuç olarak Osmanlı çöküyor. Osmanlı niye çöküyor?
Toplayıcılık, avcılık, tarım. Tarımda yönetici toprak ağası, Allah’ın da yeryüzündeki temsilcisi. Yani bizim halife-sultan padişahımız. Güneydoğu Anadolu’da , Doğu Anadolu’da çok güzel bir deyimimiz var. Şıh denilir. Şıh, şeyh ile ağanın toplamıdır. Şıh, hem şeyh hem ağadır. Dedeleri o toprağı kılıçları ile fethetmiştir ve o toprağın üzerindeki her şeyin sahibidır. Ağacın, hayvanın, toprağın, kadının, kadının bekaretinin, erkeğin hayatının sahibi. Erkeğin hayatına barışta çiftçi olarak, savaşta asker olarak sahiptir. Erkek de onundur, çoluk çocuk ta. Şıh, hem de Allah’ın yeryüzündeki temsilcisidir. Karşı çıktığın zaman da hem kazığa oturturlar, hem de öbür dünyada yanarsın. Orta Çağ düzeni bu. Yukarıda din adamı, toprak ağası var. Aşağıda da köle köylü var. Köylü toprağa bağımlıdır.
Bunu da okutmuyorlar tarih derslerinde. Osmanlı’da da köylü bir yerden bir yere gitmek için izin tezkeresine muhtaç. İzin tezkeresi olmadan bir yerden bir yere gidemezsin. Özgür değil. Dünyanın her yerinde de bu böyle. Nedeni, yani bu köleleğin mantığı çok basit. Üretim toprağa bağlı, önce orada üretim yapmak için toprağın olacak, sonra da toprağın üstünde çalışan adamın olacak. Herkes bırakıp giderse kim üretim yapacak. Onun için kimse bırakıp gidemiyor. Osmanlı’da, sipahi de ilediği toprağı bırakmak için “çift bozan resmi” denilen vergiyi ödemek zorunda. Yani toprakta çalışan kimse özgür değil.
İşte Fatih İstanbul’u fethedince Doğuya gitmek için yeni yollar arayan Batılılar, yeni yolları keşfedip yeni bir kıtayı yani Amerika’yı da ortaya çıkardıktan sonra bu düzen değişmeye başlıyor.
Yukarıda din adamı, toprak ağası yöneticinin, aşağıda da köle köylünün olduğu düzen bozulmaya başlıyor. Bu düzeni bozan şey endüstrileşme süreci. Toplayıcılık, avcılık, tarım ve sonunda endüstri.
Ondan sonra herşey değişiyor. Köle köylü o fabrikadan giriyor, vatandaş işçi çıkıyor. Vatandaş işçinin yöneticisi, tanrının temsilcisi ve toprak ağası falan değil, vatandaş işçinin temsilcisi hizmetkar.
Bugünkü Başbakanım gibi benim. Niye bugünkü başbakan yerinde oturuyor? Bize hizmet ettiği için oturuyor.
Aslında hepsi aldatıyor bizi. “Hizmetkarınım” diyor, geliyor, kafama sopa ile vuruyor, cebimden de paramı alıyor. Yani yoz politikanın hortumcu politikacının uygulama mantığı o.
Ama olsun, işin temeli, aslı, teorik olarak, ben onu hizmetkarım olarak görüyorum. Beğenmezsem, “Bir dahaki seçimde de inşallah onu indirip yerine başkasını getireceğim” diyorum.
Fark şurada: Erişilmez tanrının temsilcisi toprak ağası, benim hizmetkârım olmuş. Sanayileşmenin getirdiği en önemli şey bu.
Başka neleri getirmiş? Din üzerine milliyet. Artık insanlar kendisine İngiliz, Fransız, Alman demeye başlıyorlar. Din de kaybolmuyor ama. Milliyetçilik ideolojileri dinin üzerine geliyor. Din de laik düzende devam ediyor.
İşte bu endüstrileşme sürecini Osmanlı kaçırıyor.
Bugünkü Türkiye’yi anlamak için Osmanlı’nın yarı-sömürge oluşunu bilmek lazım. Osmanlı’nın yarı sömürge oluşu ise bizde öğretildiği gibi değil. Ne Müslüman olduğu için, ne padişahları aptal ve çocuk olduğu için.
Fatih’in İstanbul’u fethetmesinden sonra dünyanın lojistiği değiştiği için Osmanlı çöküyor. Coğrafi yeri eski ticaret yolları üzerinde. Yeni ticaret yollarından uzak kalıyor. Keşfedilen yeni dünyadan yani Amerika’dan da uzak. Amerika’dan gelen altın ve gümüş Avrupa’yı hem zenginleştiriyor, hem de enflasyona yol açıyor. Osmanlı hem zenginleşmeden nasibini alamıyor, hem de enflasyondan büyük zarar görüyor.
Yani Osmanlı değişen dünyaya ayak uyduramadığı için çöküyor. Batı endüstrileşiyor. Osmanlı endüstrileşemiyor. Dolayısı ile bir zamanlar dünyanın en ileri ülkesi olan Osmanlı’yı, Batı endüstrileştiği için, yavaş yavaş geçiyor.
Bir süre sonra Batının endüstrileşmesi öyle hale geliyor ki Osmanlı ekonomisini de sömürmeye balıyor. Osmanlı’yı sömürerek daha da gelişiyor. Bu sefer Osmanlı aşağıya düşüyor.
İmparatorluğun çöktüğünü ilk kim fark eder? Padişah fark ediyor tabii. O zaman televizyon, üniversite yok ki. Medrese bu ilerle uğraşmıyor.
Nereden fark ediyor? “Hadi sefere” diyor, “Çıkamayız” diyorlar. “Neden” diyor? “Para yok”. “Neden para yok?” “Vergi yok”. “Neden vergi yok?” “Son savaşı kaybettik”, diyorlar. “Son savaşı kaybettik, toprak kaybettik”. “Neden kaybettik?” “Gavur bizi yendi”.
O zaman padişah şu soruyu soruyor? “Benim iman dolu göğsüm var. Bu gavurda ne var ki ben de yok, beni yendi?”. “Silah, cephane, örgütlenme”. “Getirin” diyor “Silahı, cephaneyi”. Gavur kötüsünü veriyor. “Kurun fabrikayı” diyor. “Bilgi lazım”. “Getirin bileni” diyor. Tarhuncu Ahmet Paşa’lar filan böylece getirilip Müslüman olmuş uzmanlardır. Tabii bilgi de yetmiyor, çünkü para yok.
Para da bulunsa, yine toplumun alt yapısı uygun değil, mevzuat müsait değil vs.
İşte imparatorluğun batmakta olduğu, askeri alanda algılanınca, bu batışı durdurmak için önce askeri alanda alınmaya başlanan önlemler, yeniçeriliğin kaldırılması, Harbiye’nin kurulması ve benzeri önlemler, Osmanlı’nın “Batılılaşma” serüvenini başlatıyor.
Yani “Batılılaşma”, Osmanlı’daki bir iki aydının, yazarın, şairin romantik düşüncelerinden kaynaklanmıyor.
Batılılaşma, doğrudan doğruya Saray’dan, imparatorluğu kurtarmak isteyen Padişah’tan ve onun çevresinden kaynaklanıyor. Yoksa bizim politikacıların söyledikleri gibi “Batı taklitçisi aydınlar” tarafından değil. Bir zorunlulukltan kaynaklanıyor Batılılaşma: İmparatorluğu kurtarma zorunluluğundan.
İşte Osmanlı-Türk çizgisindeki “Batılılaşma” böyle ele alınmak zorunda. Amerika’ya kadar gidiyor bu olay. Değişen dünyada yerini kaybeden imparatorluk çökmeye başlayınca yukardan aşağı değişim başlıyor.Yeniçeriler kaldırılıyor, yeni ordu kuruluyor.
Mustafa Kemal’in Harbiye mezunu olması tesadüf değildir. Çünkü Harbiye’nin kuruluşu imparatorluğu kurtarmak içindir. Öğrenciler orada, iyi yetişip ülkeyi kurtarma görevi yüklenmek için hazırlanmaktadırlar. Sadece Mustafa Kemal değil, hepsi. Bu, eğitimlerinin bir parçasıdır.
Her değişen toplumda, ister Hıristiyan, ister Budist olsun, değişmeye karşı olanlar din şemsiyesi altına toplanırlar. Din adına, Allah adına direnmeye çalışırlar. Size bir örnek. Galile. Dünya dönüyor demiş, hayır dönmüyor demiş kilise, bitmiş. Tek tanrılı dinlerin hepsi aynıdır.
Bu açıdan müslümanlığı “çöküşün nedeni” olarak tek başına suçlamak doğru değildir.
Çöküşün ardında daha temel, daha başka ögeler var.
Din, ancak gerileyiş algılandıktan ve değişim başladıktan sonra engelleyici oluyor.
Şimdi özetleyelim: Osmanlı endüstrileşemediği için yenildi. Batılılaşmaya çalışıyor, gecikmiş. Yenildikçe zayıflıyor, zayıfladıkça yeniliyor, yenildikçe zayıflıyor. Sonunda I. Dünya savaşının sonuna kadar geliyor. Toplayıcılık, avcılık, tarım ve endüstrileşme milliyetçiliği getiriyor. Milliyetçilik tepki olarak sosyalizmi getiriyor. Aşırılık olarak ırkçılığı getiriyor. Osmanlı endüstrileşemediği için milliyetçilik akımları da Türkler arasında gelişmemiş. Ermeni soykırımı diyorlar. Bir soykırım olması için bir ırkın başka bir ırkı öldürmesi lazım. Dolayısı ile öldürenin soy bilinci olması lazım. Osmanlı’da ırk, soy, milliyet kavramı yok ki. Osmanlı, “elhamdülillah Osmanlıyız” diyor, Türklük, Kürtlük yok zaten. Milliyetçilik kavramı yok ki. Evet katliam var ama iki taraf için de var. Evet bütün kanlı cinayetler doğru. I. Dünya Savaşı sırasında Rusya ile ittifak eden Ermeniler de Osmanlıları, yani Türkleri, Kürtleri kesmiş. Osmanlılar da Ermenileri kesmiş. Ama Hitler’in “soykırımı” gibi değil. Karşılıklı bir katliam. Bir savaş durumu. Bir “mukatele” yani karşılıklı katliam.
I. Dünya savaşı bütün tarım imparatorluklarını yok eden bir savaştır. Endüstrileşmeyi dünya üzerinde egemen kılıyor. Endüstrileşmenin ürettiği ulus-devletler tarım imparatorluklarını yok ediyorlar. Ya içinden büyüyerek, kendi imparatorluklarını ulus-devlete dönüştürüyorlar, Almanya, İtalya, İngiltere gibi. Veya ulus-devlet haline gelip güçlendikten sonra, eskimiş tarım imparatorluklarını yıkıyorlar.
İşte Osmanlı, endüstrileşemediği için, endüstrileşmiş Batı tarafından işgal edilerek yıkılıyor, gidiyor.
Türkiye’de Bağımsızlık Savaşı ile Cumhuriyet birbirine bire bir bağımlı olarak öğretilir. Yanlış. Hayır hiç ilgisi yok. Kurtuluş Savaşı’nı yapanlar Mustafa Kemal hariç, bütün komutanlar halifeci. Bir tek Mustafa Kemal Cumhuriyetçi.
Bütün İstiklal Savaşı kahramanı komutanlar halifeci olduğu için, Mustafa Kemal savaşı kazandıktan sonra, bir de Cumuhuriyeti kurmak için kendi arkadaşlarıyla bir savaş veriyor. Oldukça kansız ve beyaz bir savaş bu, öteki devrimlerle, örneğin Sovyet devrimiyle karşılaştırıldığı zaman.
Savaş kazanıldıktan sonra 1. TBMM’sini dağıtıyor, ikincisini topluyor Cumhuriyeti ilan etmek için.
Cumhuriyet’e karşı olanların iddiaları tamamen safsata:
Diktatörmüş de zorla yapmış da, halka sorsaymış ne olurmuş?
Cumhuriyet olmazdı tabii. Çünkü, toprağa bağımlı, özgürleşmemiş, köle köylü ile demokrasi olmaz. Köle köylü ile ya faşizm olur, ya şeriat olur. (Tabii bu günkü endüstrileşmiş toplumların köylülerinden değil, din-tarım aşamasında kalmış imparatorlukların köle köylülerinden söz ediyorum). Çünkü köylü bir örneklikten yana. Köyde bir örnekliği aştınız mı ya homoseksüelsiniz ya komünistsiniz veya delisiniz. Köyde çoğunluk eşit demokrasi değil.
Bakın çoğunluk kararı her zaman neden demokrasi değil:
Türkiye’de de, bu salonda da kahverengi gözlüler çoğunluktadır. Bu aralarda bir de ekonomik kriz yaşadık. Birey başına milli gelir 3000 dolardan 2500 dolara düştü. Biz kahverengi gözlüler çoğunluk olarak, çok demokratik! bir karar alalım ve şu açık renk gözlüleri keselim. (Zaten nazarları da değer!?). Keselim bunları, hepimizin milli geliri 5000 dolara çıksın.
Çok saçma geldi değil mi? Böyle şey olmaz diyorsunuz değil mi? Bu demokrasi değildir diyorsunuz değil mi? Ama çok kısa süre önce bir Avrupa ülkesi bunu yaptı. Hem de en gelişmiş Avrupa ülkesi yaptı. 50 yıl önce. Almanya’da Naziler yaptılar. Tersini yaptılar, açık renk gözlüler koyu renk gözlüleri kesti.
Görüyorsunuz ki, “demokrasi eşit çoğunluk iradesidir” anlayışı aslında bireysel planda temel insan haklarını ve özgürlükerini korumadığı zaman doğrudan doğruya faşizme ve şeriata gider.
Evet, Atatürk devrimlerinin hepsi tepeden inmedir. Hepsi savaşı kazanmış bir komutanın askeri ve siyasi gücüne dayanarak yapılmıştır.
Ama hepsinin amacı da demokratik laik hukuk devletini, bugünkü Anayasada yazan ve henüz gerçekleştiremediğimiz devleti kurmak.
Anayasada diyor ki Türkiye laik ve demokratik sosyal hukuk devletidir. Ben ilan ediyorum sosyoloji profesörü olarak, Türkiye bu günkü uygulamalar açısından ne laik, ne demokratik, ne sosyal ne de hukuk devletidir. Hiçbiri değil. Olmasına çalışılıyor. Olmasına çalışırken de gerçekleri anlattım. Hanefi, Sünni, Müslüman kimliğinin devlete egemen olduğu bir laik devlet olmaz. Laiklik zedeleniyor Türkiye’de ama “Elhamdülillah Müslüman’ım” deme özgürlüğü olmadığı için değil tam tersine egemen olan din ve mezhep öteki inançları ve inançsızları bastırdığı için. Nüfus kağıtlarımızda hâlâ din hanesi var ve kimseye sormadan nüfus memuru tarafından dolduruluyor. Hâlâ her ramazanda üniversite kampüslerinde oruç tutmayanlar bıçakla öldürülüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı sadece Sünni Hanefi anlayışı temsil ediyor. Hukuk devleti olmaya gelince fazla birşey söylemeye gerek yok: Bireysel ve kamusal hukuk ihlâlleri herkesin gözü önünde cereyan ediyor. Sosyal devletten ise iyice uzaklaştık 1982 Anayasası ile. 1961 Anayasası çok daha sosyal devlet yanlısı idi. Demokrasiye gelince, bugün politikacıların ceplerini doldurmaktan başka hiç bir işe yaramaya bu rejimi gerçek bir demokrasi olarak nitelemeye herhalde hiç kimsenin insafı yetmez.
Ama ben bugün burada bu sözleri söyleyebiliyorsam, bu, Anayasamızda, Türkiye Cumuhriyeti’nin “Laik ve demokratik bir sosyal hukuk devleti” olduğunun yazılmış olması sayesindedir. Bunu da Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyuz. Yani onun koyduğu hedefe hâlâ ulaşabilmiş değiliz ama, hedefimiz bu. Bunu da İstiklal Savaşına ve Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyuz. Yani bugünkü Türkiye Cumuhuriyeti devleti, Batı Avrupa ülkeleri gibi, endüstrleşme sonunda kurulmadı: Bağımsızlık Savaşı ile kuruldu. Endüstrileşmesini sonradan sağlamaya çalışıyor. Bütün sıkıntılarımız da buradan kaynaklanıyor.
Osmanlı endüstrileşememiş, endüstrileşemediği için zayıflamış, zayıfladığı için çökmüş. İnanılmaz bir Bağımsızlık Savaşı yapılmış, bu Bağımsızlık Savaşı kazanılmış. Sonunda bu Bağımsızlık Savaşını kazanan komutan, “Bu devletin adı Cumhuriyettir”, demiş.
Aslında başka şeyler de söyleyebilirdi. “Bunun adı İslam devletidir ve ben halifeyim” diyebilirdi. Osmanlı’nın son temsilcisi Abdülmecit’e “Sen halifesin, ben de sadrazamım” diyebilirdi. Osmanlı İmparatorluğu din devleti geleneğinden geldiği için, yeni devletin din temeline oturması siyasal ve toplumsal koşullarımıza son derece uygundu. Üstelik öteki komutanlar da böyle istiyorlardı. Ama demedi.
Bu arada Sovyetler çok başarılı bir devrim yapmışlar ve Rusya’da Sovyetler Birliği’ni kurmuşlardı. Sovyetler Birliği bağımsızlık savaşımıza da çok yardım etmişti. “Bu Türk Sovyetidir, ben de yoldaş Kemal’im” diyebilirdi. Onu da demedi.
Bu arada Almanya’da Hitler gelişiyor ve büyüyor. Atatürk’te de milliyetçilik duygularını yaratma hedefi var. “Burası Türk diktatörlüğüdür, ben de Führer Kemal’im” diyebilirdi. Onu da demedi.
“Bunun adı cumhuriyettir”, dedi. En zor olanı ama ileriye yönelik olarak en doğru olanı yapıyordu. II. Dünya savaşı sonrası bütün faşist devletler yıkılıyor, faşizm yıkılıyor. Sovyetler Birliği, 1989’da Berlin duvarının yıkılması ile birlikte 1991 yılında dağılıyor. Bizim ülkemizde ise bütün yozlaşmalara, soygunculara, üçkağıtçılara rağmen ben burada bu konferansı verebiliyorum.
Yoksa şu anda burada Yunanlı Profesör barbar Türklerin elinden İzmir’i nasıl kurtardıklarını ve 1000 yıllık Bizans uygarlığını nasıl ihya edildiğini anlatıyor olacaktı. Ya da bir İngiliz Profesör, Osmanlı’nın nasıl tarih sahnesinden yok olup gittiğinin ve küçük Asya’nın yeniden nasıl bin yıl önceki sahiplerinin eline geçtiğinin çözümlemesini yapıyor olacaktı.
Mustafa Kemal 1923 senesinde yeni devletin adına Cumhuriyet diyor. Diyor ama sene 1923, Anadolu’da 10 milyondan biraz fazla insan var. İstanbul’un bugünkü nüfusu kadar. Bunun da yarısı verem ve sıtma. Okuma yazma bilme oranı ise % 10, yani 1 milyon kişi. Bunun da yarısı ancak adını soyadını yazabiliyor. Bu 10 milyon kişi de ya yaşlı, ya sakat, ya kadın, ya çocuk. Çünkü hepsi savaş artığı. Ülke yıllardır savaşa savaşa küçülmüş, topraklarını kaybetmiş, insanları ölmüş.
Geldiğimiz yer olarak bugün geriye bakıldığında bu bir mucizedir. Ama kapısını çaldığımız yere ulaşabilmek yani Avrupa Birliği’ne yetişebilmek için ileriye baktığımızda ikinci bir mucizeye daha ihtiyacımız olduğu anlaşılıyor.
Hemen belirtmeliyim ki, Türkiye Cumhuriyeti ile Batı Avrupa ülkeleri arasındaki temel fark, Batı Avrupa ülkelerinin endüstrileşme süreci sonunda bu günkü gelişmiş durumlarına gelmiş olmalarına karşılık Türkiye’nin endüstrileşmeyi kaçırmış olan bir Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olarak, sadece bir Bağımsızlık Savaşı kazanmış ama endüstrileşmemiş bir toplum olarak hâlâ endüstrileşmeye çalışıyor olmasıdır.
Bugün gelinen yer gerçekten bir mucizedir. Ama Batı Avrupa’yı yakalamak için ikinci bir mucize daha gerekmektedir.
Yirminci Yüzyılda, Batı değerleri ile Batıya karşı çıkan ve Batıyı dize getiren başka bir ülke olmamıştır. Genellikle Batı ile savaşılan değerler sosyalist değerler olmuş. Marksist değerler, sosyalist değerler veya Stalinci değerler olmuş. Kazandıkları zaman da demokrasiler değil, diktatörlükler kurulmuş.
Türk devriminin Atatürk’ün önemi burada: Emperyalist Batı’yı, bağımsızlık, insan hakları, özgürlük, demokrasi gibi kendi değerlerini kullanarak dize getirmiş.
Batıya batı değerleri ile karşı çıkan başka bir siyasal ve toplumsal deney yok. Yani “Batı’ya başkaldırışın tohumları yine Batı kültüründen alınmış. Nitekim Batı da sonunda ayılmış, bu durumu farketmiş ve buna karşı önlemler almaya başlamış.
Bir profesör var, Samuel Huntington. Ona bir kitap yazdırdılar, “Medeniyetlerin (uygarlıkların) Çatışması” diye. Diyor ki “Ey yoksul halklar, Ey Müslümanlar, siz bu kadın hakları, insan hakları gibi şeylere inanmayın. Bunlar emperyalist değerlerdir. Siz iki kadının ifadesinin bir erkeğe eşit olduğu şeriatın hukuk düzenine, kendi yerel değerlerinize sadık kalın”.
Çünkü fark etmiş ki Batı emperyalizmi, misyoner okulları ve diğer araçlarla kendi değerlerini, yani “insan haklarını”, “demokrasiyi” ihraç ederken sömürdüğü insanlarda da bu değerler yükseliyor. Ve bir gün Mustafa Kemal gibi bir lider çıkıyor, “Batı gibi olmak için bu emperyalist batının boyunduruğundan kurtulalım, onun egemenliğini kıralım” diyor, ve işgal edilmiş vatanını kurtaran bir İstiklal Savaşı’nı kazanıyor.
Yani Batı’nın kendi silahı kendisine dönüyor. Dolayısı ile batı değerleri Türkiye’ye geldiğinde kültür emperyalizmi olmuyor. Tam tersine anti-emperyalizm batının kendi değerlerinden kaynaklanıyor.
Huntington’un “Siz bu insan haklarına, kadın haklarına bakmayın” deyip, Batıya boyun eğmeyi veya Batı’dan farklı olmayı haklı çıkaran yerel değerleri empoze etmesi işte Batı değerlerinin, azgelişmiş ülkelerde anti-emperyalizmi ateşlemesinden kaynaklanıyor.
Bunu kitabımda uzun uzun anlattım. “21. Yüzyılda Türkiye” adlı kitabımı okuyun. Özellikle de Huntington bölümüne dikkat edin.
Sonuç olarak biz endüstrileşmemizi İstiklal Savaşı’ndan sonra, bağımsızlığımızı kazandıktan sonra geliştirmeye başlıyoruz. Bugünlerde de tamamlamaya çalışıyoruz. Bizden çok önce endüstrileşmiş ve ülkemizi istila etmiş Batı’ının işgalinden kurtulduktan sonra ve Batı ülkelerinin çok çok gerisinden.
Unutmayalım, “demokrasi” de sınıfsal bir olaydır: Sermaye sınıfının, güçlenerek, asilzadelerin yani toprak ağalarının ve onların ittifak içinde oldukları din adamlarının yanına çıkıp iktidarı paylaştıkları ve önce meşrutiyetlerin kurulması aşamasını yaşayan, sonra da sermaye sınıfının daha da gelişmesiyle birlikte, işçi sınıfının gittikçe büyümesine yol açan ve en sonunda bu işçi sınıfının baskısıyla kurulan bir rejim.
“Burjuva demokrasisi” lafı, demokratik rejimleri küçümsemek ve diktatörlükleri yüceltmek için kullanılan bir Soğuk Savaş yutturmacasıdır: Dünyanın hiç bir yerinde burjuva sınıfı demokrasiyi kurmamıştır. Ancak meşruti rejimler oluşturmuştur, asilzadelerin ve din adamlarının yanında. Demokrasi, ancak endüstrileşmenin gelişmesiyle güçlenen işçilerin ve kentli nüfusun baskısıyla kurulmuştur.
İşte Türkiye’deki demokrasinin sorunları da buradan kaynaklanmaktadır: Endüstrileşmesini tamamlamadığı için, demokrasisine sahip çıkacak “çağdaş sınıfları” da yani bilinçli bir sermaye sınıfını ve bilinçli bir işçi sınıfını üretememiştir henüz.
Zaten Türkiye’de demokrasi de gelişmekte olan bir endüstrileşmenin sonunda değil, Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılması sonunda, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki askerler tarafından kurulmuştur.
Bu nedenle gerek laiklik, gerekse demokrasi, henüz ülkemizde tam anlamıyla hazmedilememiştir.
Bu açıdan da Avrupa Birliği ile aramızda önemli bir mesafe vardır.
İşte henüz demokrasimizi bile tam geliştirememişken, Soğuk Savaş, bütün kurumlarımızı etkilemiş. Zaten 1945’den sonra bütün dünya soğuk savaşa koşullanmış, bütün yatırımlar anti-komünizm diye yapılmış. Sadece ekonomik yatırımlardan söz etmiyorum: Eğitim, kültür, sanat , edebiyat, yasalar, yani adalet, her şey anti-komünizme göre biçimlendirilmiş.
Ülkemizde nifak tohumları atılmış, milliyetçilik ve din-iman siyasete egemen kılınmış. “Bu bayrak inmeyecek, bu ezan susmayacak” edebiyatıyla herşeye hakim olunmuş. Hortum, soygun var diyene, “Sus, komünist, alçak, vatan haini” denmiş. Zaman anti-komünist zamanlar haline çevrilmiş.
1968’den sonra son aşamada, dinciler, şeriatçılar eğitime, ülkücü katiller devletin güvenliğine hakim olmuşlar.
Derken 1989’da Berlin duvarı çöküyor. 1991’de de Sovyetler Birlilği dağıtılıyor. Fakat biz anti-komünizme o kadar büyük bir yatırım yapmışız ki üç maymunları oynuyoruz. Görmedim, duymadım falan.
1997’deki 28 Şubat’ın anlamını iyi bilmek lazım. 28 Şubat’ta bu olaylara, dünyaya bakanlar, (biraz da askerlerimiz) diyorlar ki, “Artık komünizm çöktü kardeşim, birinci tehlike komünizm değildir. Birinci tehlike şeriatçılıktır” diyorlar. Çünkü anti-komünist dönemde eğitim ve güvenlik tamamen şeriatçıların ve ırkçı ülkücülerin eline geçmiş.
28 Şubat Milli Güvenlik Kurulu bildirisini iyi okuyun: “Komünizm çökmüştür. Birinci derecedeki ulusal tehlike olmaktan çıkmıştır” diyor. “1 numaralı tehlike olmaktan çıkmıştır” diyor.. Ne zaman, Sovyetler’in hukuken ve fiilen dağılmasından 6 yıl sonra, 1991’e göre. 1989’a göre 8 yıl sonra komünizm çökmüştür diyor.
Peki o sırada ne tehlike var? Şimdi Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılarının Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri davaları dolayısıyla açık açık söyleyip yazdıkları, dışardan, İran’dan gelen ve içerdeki şeiartçılarla desteklenen tehlike var.
Bütün bu çelişkiler 1968’de doruk noktasına ulaşan anti-komünist uygulamalarla başlıyor. O dönemde eski Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı, Süleyman Demirel de Başbakan. Milliyetçi-Şeriatçı gelişmeler Sunay-Demirel ikilisinin aldığı kararların ve yaptıkları uygulamaların sonucudur.
Necmettin Erbakan “Ben mi açtım imam hatip liselerini” diyor. Doğru o açmadı. Kim açtı, Demirel açtı. Yani laik olduğunu iddia eden politikacı açtı. Cevdet Sunay 1968’de beyanat veriyor Diyor ki; “Biz ülkeyi bu solcu gençlere, bu komünistlere mi emanet edeceğiz. Hayır. Biz ülkeyi milliyetçi mukaddesatçı, İmam Hatip mezunu gençlere emanet edeceğiz” diyor.
Sevgili gençler, değerli meslektaşlarım, biz türban olayını Osmanlıdan devir almadık. Cumhuriyet Türkiye’sinde 1968’den sonra politikacılar eliyle ürettik. 1982’de Evren Paşa döneminde Bülent Ulusu Başbakanken, doğrudan üniversiteye girme şansını onlara verdik.
68 kuşağının bir tek fonksiyonu oldu. Faşizmi getirdi. Endüstrileşme iki tane sınıf doğuruyor. Sermaye sınıfı ve işçi sınıfı. Demokrasi işçi sınıfının zoruyla kuruluyor. Burjuva dünyanın hiçbir yerinde demokrasi kurmaz. Burjuva meşrutiyeti kurar.
Bu küreselleşen dünyada bu Türkiye ne yapacak? Küreselleşme acaba endüstri devriminden sonra ortaya çıkan ulus devlet modelinin bir türevi olan, (öteki türevler, faşizm, ve proleterya diktatörlüğü idi) “Laik ve demokratik sosyal hukuk devleti” kavramını da çağ dışı mı bırakıyor?
Laik ve demokratik sosyal hukuk devleti, bağımsız bir ulus devlet olarak ömrünü bütün dünyada doldurdu mu? Ortadan yok mu olacak?
İlk bakışta, küreselleşmenin yukardan, egemenlik haklarını uluslararası kuruluşlara, örneğin Avurpa Birliği’ne devrederek, aşağıdan ise, mikro-milliyetçilik aracılığıyla, yerel farklı kültürlerin bağımsızlaşması ve özerkleşmesi aracılığı ile ulus devlet modelini erezyona uğrattığını görüyoruz.
Bu eğilim evrensel ve sürekli olarak bu çizgide devam ederse, küreselleşme, gerçekten laik ve demokratik sosyal hukuk devletine dayalı ulus-devlet modelini zayıflatacak ve tabii sonunda ortadan kaldıracak gibi görünüyor.
Ama olaya biraz daha yakından bakarsak, ulus-devletin daha uzun süre varlığını, bazı gereksinmelerden dolayı sürdüreceği anlaşılıyor.
Küreselleşme, insanların hangi sorunlarını çözüyor, hangi sorunlarını çözemiyor diye bakmak gerekli soruna.
Küreselleşme hiç kuşkusuz, dünya üretimine el koymuş durumda. Ne üretilecek, nerede üretilecek, ne kadar üretilecek, kaça üretilecek kimin için üretilecek gibi sorunlara yanıt veriyor.
Tabii bu işin sadece üretim ayağı. Bu üretim ne kadar adil olarak dağıtılacak, yani refah dünya üzerinde ne kadar dengeli olacak, bu sorunun yanıtı küreselleşmede yok. Hatta, tam tersine küreselleşmenin gerek sermayenin gerekse zenginliğin belli alanlarda yoğunlaşmasına ve dünya insanları arasındaki gelir adaletsizliğinin artmasına yol açtığı bir gerçek.
Demek ki, küreselleşme, üretim sorununu çözmüş gibi görünüyor ama bu üretimin nasıl dağıtılacağı konusunda bir çözümü yok.
Peki insanların sosyal güvenliği ne olacak? Yani çocuklar, özürlüler, yaşlılar ve çalışamayanlar nasıl yaşayacak?
Küreselleşme bu soruna yanıt veremiyor: Çünkü küresel ekonomide ancak üretim içinde varsan insansın. Üretimde yoksan, insan değilsin, ancak sürünme ve ölme özgürlüğün var.
Peki ülke halklarının sosyal güvenlikleri, refahları kimin sorumluluğunda? Bırakalım Türkiye’yi, duygusal tepkiler verebiliriz, Fransa’ya bakalım: Örneğin Fransızların, çalışmayan, üretimde yer almayan Fransızların sosyal güvenlikleri ve refahları kimin sorumluluğunda?
Tabii ki Frasa devletinin, Fransa ulus-devletinin.
Yani birinci olarak küreselleşme sosyol güvenlik ve refah sorununu çözemediği için ulus-devlete ihtiyaç var.
İkinci olarak vatandaş yetiştirme kimin sorumluluğunda?
Yine Fransa’ya bakalım, Fransız olarak doğan çocukları kim eğitecek? Onlara ülkelerinin dilini ve değerlerini, tarihini, kültürünü kim öğretecek?
Küreselleşme böyle bir işlev de yüklenmiyor.
Küreselleşme dil olarak Amerikanca’yı ya da İngilizce’yi kullanıyor.
Peki farklı kültürlerde, farklı devletlerde bulunan insanların eğitimini kim yüklenecek? Yine bu farklı devletlerin kendileri tabii. Yani Fransızları yine Fransa eğitecek.
Bu açıdan da, yani eğitim açısından da ulus-devletin varlığını devam ettireceği anlaşılıyor.
Ayrıca siyaset, askerlik ve strateji gibi alanlara girmek istemiyorum. Sadece sosyal güvenlik, sosyal refah ve eğitim gibi iki alana baksak bile, küreselleşmenin insan gereksinmelerini karşılayamadığını, ulus-devletlerin vatandaşlarının refahı ve eğitilmeleri için varlıklarını sürdürmeleri gerektiğini açıkça görüyoruz.
Şimdi Türkiye’de neler olacak?
Tabii bütün bu evrensel eğilimler Türkiye’yi de etkiliyor.
Türkiye henüz, yukarıda anlattığım biçimde endüstrileşmesini bile henüz tamalayamamışken, yani henüz “laik ve demokratik sosyal hukuk devleti” açısından sorunları varken, dünya üçüncü bir aşamaya geçiyor: Tarım ve endüstri aşamasından sonraki üçüncü aşamaya.
Buna isterseniz bilgi toplumu deyin, isterseniz uzay çağı, isterseniz atom çağı, yeni bir çağın başladığı açık.
Yani biz Batı’yı daha endüstrileşmede yakalamaya çalışırken, Batı almış başını ileriye doğru gidiyor.
Bu açıdan ülkenin önünde yakalanacak hedef gayet açık:
Süratle laik ve demokratik sosyal hukuk devletinin temellerini oluşturan endüstrileşme hamlesi, yani kalkınma atılımı gerçekleştirilecek, bunun alt yapı ve üst yapı gerekleri, yani gerçek demokrasi ve fiziksel yatırımlar vs. yerine getirilecek, bu arada yeni çağa ayak uydurmak için gerekli önlemler alınacak.
Hiç kuşkusuz bunların arasında Avrupa Birliği’ne girmek de olabilir, bilgisayar yatırımlarını ve eğitimlerini desteklemek, ve Milli Eğitim düzenini, müfredat programını yeni çağa uygun hale getirmek de.
Ama bunları yapmak için de, şimdilik elimizdeki ulus-devleti kullanmak, hem de etkin bir biçimde kullanmak zorunda olduğumuz açıktır.
AABF üyesi AKM lere; AABF Organlarına; AAGB; AAKB Değerli Başkan, Sevgili Canlar, 2004 yılı Alevi Toplumu olarak hedeflerimize en çok yaklaştığımız bir yıl oldu.
Türkiye`nin, Avrupa Birliği tam üyeliği için başlattığı reformları destekleyen Aleviler, bu süreç içinde kendi kimlik mücadelesini de hızlandırdı. 2003 yılında önce ATP çatısı altında sürdürülen çalışmalar, daha sonra Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu olarak devam etti.
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu, önce Almanca ve daha sonra İngilizce olarak geniş bir Alevilik raporu hazırladı.Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve Alevi Bektaşi Federasyonu 2004 yılı başlarında Aralık 2003 tarihinde Avrupa Birliğinin Türkiye`ye İlerleme Raporuna Alevilerle ilgili yer vermesini olumlu bularak, bu süreçte Alevi kimliğinin kabul edilmesi çalışmalarının gerekliliğini kamu oyuna duyurdu.
2004 Mayıs ayında tüm Avrupa ülkelerinde ve Türkiye`de Alevi örgütleri ortak bir bildiri ile, istemlerini 7 dilde bastırdıkları bir broşürle Avrupa kamuoyuna anlattılar. Diplomatik tüm olanakları kullanan AABK, Ekim 2004 tarihinde açıklanan Avrupa Komisyonu raporuna, Alevilerle ilgili önemli istemlerin girmesini sağladı. Rapordaki Alevilerle ilgili tespitlerin, daha açık bir dille ifade edilmesi ve Türk Hükümeti`nin bu istemleri gündemine alması için başlatılan “cem evlerimiz yasal güvenceye kavuşmalıdır.” Kampanyasında; Alevi tarihinde ilk defa 710.000 imza toplandı. Bunun sonucunda; AB Parlamento Raporu`nda “cem evleri inanc merkezi olarak kabül edilmeli, Alevilik yasal güvenceye kavusturulmalı ve din dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalı” ifadeleri yer aldı.
Bu kampanya Alevi örgütlenmesinin gücünü de ortaya koydu. Kampanya tüm Alevileri birleştirdi. Almanya`da, uzun yıllardır Alevilik dersleri konusunda verdiğimiz bilinçli ve sürekli mücadele nihayet dört büyük eyalette meyvesini verdi. Kuzey Ren Vesfalya, Bavyera, Baden –Württemberg ve Hessen Eyaletlerindeki Eğitim Bakanlıkları önümüzdeki iki yıl içinde Alevilik Dersleri`nin başlayabileceğini duyurdular. Bu kararla birlikte; Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu`nun Alman Anayasasının 7.3 maddesine göre, Alevilerin bir inanç kurumu olduğu gerçeği kabul edildi.
Son dönemde gerek içimizde gerekse dışarıda sürdürülen Aleviliğin tanımı ile ilgili tartışmaları dikkate alan AABF GYK, 18.12.2004 tarihinde , tüm organlarının temsil edildiği geniş bir toplantı yaptı. Bu toplantıda her katılımcı söz hakkı aldı ve görüşlerini belirtti. Katılımcıların tamamı, AABF`nin Aleviliğin tanımı konusunda belirsizliğin olmadığını, AABF 1998 Programının Aleviliğin tarifini yaptığını ve bu tarifin şu anda geçerli olduğunu belirttiler. Buna göre kısaca Aleviliğin kısa tanımı şöyle:
Alevilik; Allah, Muhammed, Ali kutsallığını kalbinde taşıyan, Hz.Ali’nin adaletinden ayrılmayan, temelinde insan sevgisi bulunan, her dine, mezhebe, inanca saygı duyan ve hoşgörüyle bakan, dil, din, ırk, renk farkı gözetmeyen, eline, beline, diline sahip olma ilkelerini şart koşan ve bunu muhasiplik kurumu ile gerçekleştiren, gelmek isteyen inançlı insanları çatısı altına alarak manevi ihtiyaçlarını gideren, insanları yaşadıkları toplumda kendi istekleriyle kendi kendilerini yargılamalarını sağlayan, eşitlikçi, katılımcı, paylaşımcı düşünceyi savunan, şeriatın bağnaz kurallarına bağlı olmayan ve onu reddeden, İslam dinini kendine göre – Sünni inancının dışında – yorumlayan; asıl doğruluk, kemali dostluk, cevheri merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvesi sevgi hamuruyla yoğrulmuş, insan-ı kamil yani erdemli insan yaratmayı öngören, korkuyu aşıp sevgiyle Tanrıya yönelen, En-el Hak ile insanın özünde tartıyı gören, yaradan ile yaratılan ikiliğinden Vahdet-i Vücut’a (Varlık Birliği) varan, edep ve ahlaklılığı yaşamının temeline koyan,, insanı yücelten, hamurunda hem ilahiliğin hem de irfaniliğin mayası bulunan, kişinin ahlak ve karakterli yaşam ilkelerini belirleyen, dini biçim ve şekil olarak değil, inanç olarak algılayan, dini bağımsız bir irade gücü ve Batıni özelliğiyle evrimleştiren, akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren ve tüm bunları Kırklar Cemi’nden alınan ilhamla yürüten canların inanç sistemidir.
Bundan böyle, AABF ve tüm organları herhangi bir spekülasyon olmaksızın Alevilikle ilgili bu tarifi ölçü alacaklar ve bunun dışında belirtilen görüşleri, inanç ve düşünce özgürlüğü bağlamında kişisel görüş olarak değerlendireceklerdir.
Değerli Canlar, Gördüğünüz gibi olağanüstü koşullarda, Alevi örgütlerinde Aleviliğin tanınması yönünde vermiş olduğunuz hizmetler yerini buluyor ve bir bir sonuç veriyor. Bundan sonra yapacağımız çalışmalar şimdiye kadar olan kazanımları daha ileri götürmek ve kalitesini artırmak için olacaktır. 15 yılda 30 dan fazla cem evi ile ve 20.000 den fazla üyesi ile her kesimin görüşlerine başvurduğu ve dikkate aldığı Alevi örgütlenmesini hep birlikte olağanüstü koşullarda oluşturduk. Birliğimizin simgesi olan AABF`nin önümüzdeki yıllarda daha da büyüyüp gelişeceğine inancım tamdır.
Bu duygularla hepinizin yeni yılını en içten duygularımla kutluyor, hepinize can-ı gönülden sağlık, mutluluk ve daha nice birliktelikler diliyorum.
Turgut Öker Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanı Köln, 23.12.2004
Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını arz ederim.
29.11.2004 tarihinde Hürriyet Gazetesinde “Gizli Anayasa’da En Kritik Madde” başlığıyla yayımlanan habere konu olan ;
1. Milli Güvenlik Kurulunca hazırlanan, 5 yılda bir yenilenen, Bakanlar Kurulunca imzalandıktan sonra devreye giren Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde “mezhepler gerçeğini” konu alan maddeyle Alevi yurttaşlarımız zan altında kalmaktadır. Bu nedenle bu maddeyi kaldırmayı düşünüyor musunuz ?
2. Bu madde de Aleviliğin tehlikeli mezheplerden biri olarak sayılması ifadesine katılıyor musunuz ?
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 3. Yasama Yılı 36. Birleşim
21/Aralık /2004 Salı
Sayın Gülçiçek, buyurun.
ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (İstanbul) – Sayın Başkan, teşekkürler.
Sayın Bakanım Mehmet Aydın’a iki sorum olacak.
Sayın Bakanım, 29 Kasımda bir gazetemizde, gizli Anayasada en kritik madde olarak, Alevîlik ve mezhepler tehlikeli olarak görülmektedir. Bunu basından öğreniyoruz.
Yine, basınımızda, patrikhane tehdit olmaktan çıkmıştır. Dışişleri Bakanımız, Millî Güvenlik Kuruluna yazdığı bir yazıda, ruhban okulunun tehdit olarak görülmesine son verilmesini öneren bir mektup göndermiştir. Yani, ne oldu da bu tehdit olmaktan çıktı? Bu birincisi.
İkincisi, mezhepler içinde Alevî yurttaşlarımıza bu haksızlığı, bu zan altında kalmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konuda yanıtınızı bekliyorum.
32.güne hoş geldiniz. Bugünkü konumuz Türkiye’nin Alevileri. Bugün Türkiye’de her 4 kişiden biri dini inancı sorulduğunda Aleviyim yanıtını veriyor. Oysa çok yakın bir geçmişe kadar Türkiye’de sanki böylesi bir dini topluluk yaşamıyormuş gibi davranılıyordu. Bugün hala ders kitaplarında Alevilikten bahsedilmiyor. Devletin din kurumu, Diyanet İşleri Başkanlığında Aleviler temsil edilmiyorlar. Anayasa’da herkesin din ve vicdan hürriyeti olduğu vurgulanıyor ama Aleviler yok sayıldığı için o hürriyettende yararlanamıyorlar. Türkiye’nin son 50 yılında Aleviler adeta kimliklerini saklayarak varlıklarını sürdürdüler. 10 yıldır ise sivil toplum hareketi başlatan Aleviler inançlarına ve kimliklerine sahip çıkmaya başladılar. Kurulan vakıflar, dernekler ve cem evleri Aleviler için bir dönüm noktasını anlatıyor.
32.gün 3 hafta boyunca Banu Acun’un hazırladığı Türkiye’de Alevilik dosyasını ekrana getirecek. Cumhuriyet ile birlikte rahat bir soluk alan Alevi Bektaşilerin çok partili sisteme geçişlerini hangi baskılarla karşı karşıya kaldıklarını anlatacak. Köyden kente göç ederek toplumsal hayata kavuşan Alevilerin maruz kaldığı ön yargı ve aşağılamaların nedenlerini sorgulayacak……
Gün 3 hafta boyunca Alevilerin kendilerini nasıl tanımladıklarını kültür ve felsefelerini anlamaya çalışacak. Kızılbaşlık, mum söndü ayinleri gibi yakıştırmaların nedenlerini sorgulayacak. Alevilerin sorunlarını, taleplerini tartışmalarını ekrana getirecek. Hacı bektaşın dediği gibi araştırma açık bir sınavdır. yy.lardır Anadolu topraklarında dönen bu eller haktan alıp, halka vermeyi anlatır. Yy.lardır Anadolu’nun topraklarında Hacı Bektaşi-ı Veli’nin inananlarına ve bütün insanlığa yaptığı o çağrı yankılanıyor. “Eline, beline, diline sahip ol”. İşine, eşine, aşına sadık ol”…. “ Özüne, sözüne, gözüne sahip ol”… İslami inanışlarda Hz.Muhammet’in yanı sıra Hz. Ali’yi merkez alanlar bu çağrı ile Anadolu’nun çok kültürlü coğrafyasında harman oldular. Ancak Osmanlı imparatorluğu yıllarında kimi dönenlerde İran Şiiliğini 5.kolu gibi görüldüler. Kıyımlarla terbiye edilmek istendiler. O kıyımlara karşı inançlarını gizleyerek korumaya çalıştılar. Anadolu’nun Alevileri ne İran’ın Şiilerine ne de Şiiliğin Caferi mezhebine yakın durdular. Onlar bedenlerini ve ruhlarını kırbaçla değil Alevi inancının o felsefi çağrısı ile terbiye ettiler. Osmanlı imparatorluğu döneminde kimi zaman içlerinden Şeyhülislam çıkaran kimi zamanda yasa dışı ilan edilip inançlarını yer altında yaşayan Aleviler için kurtuluş savaşı yeni bir başlangıcı anlatıyordu.
Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşını örgütlemesinde en önemli destekçileri arasında Alevi ve Bektaşiler vardı. Aleviler Sünni bir imparatorluk olan Osmanlı yönetiminin Alevileri soluksuz bırakan ayrımcılığına karşı Mustafa Kemal’in kulluktan eşit ve özgür yurttaşlığa dönük o uygarlık çağrısına kulak verdiler. Ve mecliste hilafetin kaldırılmasında önemli rol oynadılar. Zira yeni cumhuriyetin Laiklik ilkesi ile din ve devlet işlerini ayırarak onları inançlarında daha özgür kılacağını düşünüyorlardı….
Öyle ki 1925’de Hacı Bektaş dergahının tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanun ile kapısına kilit vurmasına dahi seslerini çıkaramadılar. 1924’da çıkarılan köy kanununda köyün camisi olan yer olarak tanımlanması onları şaşırttı. Öyle ki yasa ya göre camisiz oldukları için Alevi köyleri köy değildi. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Alevi nüfusu toplam nüfusun % 20-25’ini oluşturuyordu. Alevi nüfusunun büyük çoğunluğu köylerde yaşıyor kapalı bir ekonomi de yaşam kavgası veriyordu. İçlerinde okuma yazma bilen, ticaret yapan yok denecek kadar azdı. Hal böyle olunca Cumhuriyetin onlara tanıdığı merkezi yapıda yer alamadılar. Tek partili sistemden çok partili sisteme geçerken siyasiler Alevilerin oy potansiyelinin farkına vardılar. 1950 seçimlerinde demokrat partinin yeter söz milletin ve özgürlük sloganları Alevi toplumunun oylarının bu partiye kaymasına neden oldu. acaba inançlarını yaşamaları için gerekli ortamı demir kıratlar sağlayabilir miydi?
Demokrat Parti Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Sivas, Yozgat, Çorum, Malatya gibi illerde Alevileri milletvekili adayı olarak göstermişti. Ancak Demokrat parti Aleviler için tam anlamı ile bir düş kırıklığı oldu. Menderes milletvekillerine siz isterseniz şeriatı bile getirirsiniz demiş tarımsal kesimde Alevilerinde çağdaşlaşmasına büyük katkısı olan Köy enstitüleri kapatılmış, kuran kursları açılmış ve Türkçe ezan yeniden Arapça’ya çevrilmişti. 1950’ler kentleşmenin de başladığı yıllardı. Köyden kente göçle birlikte kapalı bir topluluk olan Aleviler toplumsal hayatın içinde yerini almaya başladı. Daha önce Sünnilerden ayrı köylerde kapalı bir topluluk olarak yaşayan Aleviler artık Sünnilerle komşu olmuştu. Ancak karşılıklı ön yargılar birlikte yaşamayı hiç de kolay kılmıyordu. Aşağılayıcı, hakaret dolu ithamlarla karşılaşan Alevilerin büyük kısmı şehirde kimliklerini saklamak zorunda kaldı. yüzyıllar içinde oluşturulan ön yargıları kırmak kolay değildi
Abidin Özgünay: (Cem dergisinin sahibi, TKP kurucusu): Ben ilkokuldayken biz Ramazan aylarında oruç tutmazdık ama mahallede tek Alevi ailesiydik. Anamın komşular bizim de oruç tutuyorlar kanaatine sahip olsunlar diye sahur zamanı lambaları yakıp, kap-kacak sesleri çıkarmak sureti ile komşulara yarın ki oruç için hazırlık yapan bir aile görüntüsü vermeye çalıştığını hatırlıyorum. Bu bende ters tepkilere neden oldu. isyanım burada başladı.
Melis Tosun (Yazar) Kurban bayramında kurbanı dağıttıktan sonra bir komşum yukarıdaki komşu sizin kurbanı çöp bidonuna attı dedi. Sizin Alevi oluşunuzdan dedi. Bu da işte Alevilerin kesildiği yenmez, Aleviler sünnet olmaz, anne bacı tanımaz gibi söylemleri doğruluyor.
60’lı yıllarlın başlarında Aleviler şehir ve kasabalarda küçük esnaf olarak görülmeye başlandı. Alevilerin okumuş kesimi bürokraside de yavaş yavaş yer edinmeye başlamıştı. Almanya’nın Türkiye’den işçi talebine en çok rağbet edenler özellikle Kürt kökenli Aleviler oldu. 60’larda Avrupa’ya giden Aleviler 70’li yıllarda Türkiye’de küçük tasarruflarla müteşebbis oldular. Aynı yıllarda kent ve kasabalarda kimlik arayışına giren Aleviler örgütlenmeye başladı. İlk dernek kurucu başkanlığını Ali Cemalettin Ulusoy’un yaptığı Hacı Bektaş turizm ve tanıtma derneğiydi. Derneğin ilk etkinliği 1963 Aralık ayında Ankara büyük sinema’da yaptığı cem töreni oldu. kentleşen Aleviler yavaş yavaş kendi aralarında iletişim kuracakları yayınlar çıkarmaya başladılar. 66 yılında Cem dergisi ilk baskısını yaptı.
Aleviler artık sözlü kültürden yazılıya geçiyor inançları ile görüşlerini toplumsal sorunlarını bu yayınlarda dile getiriyordu. Diyanet işleri Başkanlığı o yıllarda Alevilerin tepkisini çekmeye başladı. Diyanet işleri başkanı İbrahim Elmalı’nın yaşanan bir tecavüz olayının ardından Alevilik sönmüştür sözleri Alevileri kızdırdı. Elmalı görevinden azledildi ama Alevilik sönmedi yaşıyor anlamına gelecek bir tepki ile Türkiye’nin ilk Alevi partisi kuruldu. 66’da Ekim ayında kurulan Türkiye Birlik partisinin amblemi Aleviliği simgeleyen 12 yıldız ve kuyruğu zülfikar çatallı aslan amblemiydi. Partinin genel başkanlığına Emekli general Tahsin Berkmen getirildi. Bu seçimle Aleviler devlete size yakınız mesajı veriyordu.
Ancak Akis dergisinin Birlik Partisi Adalet partisinin verdiği 200 bin lira ile kurulda haberi Alevilerin partiye şüphe ile yaklaşmasına neden oldu. haberde Adalet Partisinin, CHP’nin oylarını bölerek tek başına iktidar olma hesabı yaptığı iddia ediliyordu. Bu iddia aydın Alevilerin Birlik partisinden uzak durmasına neden oldu.
Alevilerin çıkardığı Cem dergisi partinin genel başkanı Tahsin Berkman’ın istihbaratçı olduğuna yönelik bir haber yayınladı ve Berkman görevden azledildi. 69 seçimlerinde meclise 8 milletvekili sokan Türkiye Birlik partisinin 5 milletvekili Adalet partisine transfer olunca Akis dergisinin iddiaları doğrulanmış oldu. 1980 darbesinde kapatılan parti Alevi desteğini kaybetmiş, 77 seçimlerinde meclise hiç milletvekili sokamamıştı. 1960’ların ikinci yarısından itibaren Aleviler dışlanmışlıklarını göz ardı edilişlerini ve ön yargılarla kuşatılmışlıklarını solun özgürlük vaadi ile aşmaya başladılar. Solda Alevilerin yy boyunca ulaşan kültürel ve çoğulcu özellikleri ile bütünleşmeye başladı. Osmanlı’dan beri süregelen dünün muhalefeti ile düzeyini değiştirmek isteyen bugünün muhalifleri buluşmuştu.
1970’lere damgasını vuran sokaklara taşan kan, gözyaşı ve çatışmalardı. Yurdun dört bir yanında çatışma ve ölüm haberleri geliyordu. Ülke ülkücü ve devrimci diye sokak, sokak mahalle, mahalle bölünüyordu. Türkiye bölünüyor, bölenler daha diyordu. İşte bu süreçte sol ile Aleviler, sağ ile Sünniler özdeşleştirildi. Alevilere, komünist sıfatı eklendi……
Artık bölünen şehirlerde Aleviler ve Sünniler mevzileniyor, düşmanlık tohumları söylenti, dedikodu ve suçlamalarla giderek bir çatışma ortamı yaratıyordu. Kentlerin azınlıkları Aleviler bu kuşatılmışlıkta adeta kendi mahallelerine hapis olmuştu.
1980 öncesinde sokaklarda yaşanan ideolojik çatışmalar Anadolu’da mezhep kavgasına dönmeye başlamıştı….
336, 224, 209, 0, 1, 476
Osmanlı döneminde fetva ve fermanlarla katle vaciz kılınan Aleviler için 1970’lerin Türkiye’sinde sanki benzer bir karar çıkarılmış gibiydi. Alevilerin ismi sol ile birlikte anılıyor. Aleviler siyasi çatışmaların hedefi haline getiriliyorlardı. Bir el sanki düğmeye basmış Anadolu’da mezhep kavgasının fitili ateşlenmişti. Alevilerin evleri, işyerleri yakılıyor, yaralanıyorlar, öldürülüyorlar. Garip bir hava esiyordu.
Bu dönemde Alevilere karşı ilk saldırı 1978 Nisanında Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’nun gelini ve torunu ile birlikte bombalı paketi açarak öldürülmesiydi. Anadolu’da fitil yakılmış, provokasyon sağlanmış ve sıra iç savaşı andıran o görüntülere gelmişti. Fendoğlu’nun cenazesi sonrası komünizmi Alevilik olarak algılayan anlayış Alevi mahallelerine, işyerlerine saldırıyor. Yakıyor, yıkıyor, yağmalıyordu. Malatya’da çıkan olaylarda Alevi kökenli 7 kişi öldürüldü. Bu olay sonraki katliamların habercisiydi.
Malatya olayından önce Elazığ’dan birisi geldi. Dev genç politikası içinde kendini ifade eden bir takım şeyler ama karşı tarafı da müthiş kötüleyerek sizi empoze etmeye çalışıyor. Benden önce Hüseyin Karataş, emniyet birinci şubeye gidiyor ve böyle bir adam var diyor. Gelmiş Elazığ’dan böyle bir şey diyor dedi. adam yakalandı, üstünden silah çıktı buna tanık oldu Birden ortadan kayboldu. Sonradan CIA ajanı olduğunu ve devletin de bir tür ajanı olduğu söylendi.
Kahramanmaraş, insanların dini inançları ile oynamanın ne gibi sonuçlar doğurabileceğinin tipik örneği oldu. önce daha sonra tanık olacağımız bir senaryo uygulandı. Solcu ve Alevi vatandaşların gittiği kahve tarandı. Bir kişi yaşamını yitirdi. Ölen bir Alevi dedesiydi. Ve böylece Maraş’ta etnik bir düşmanlığın tohumları bu saldırı ile serpilmiş oldu. ülkücülerin kalesi olan Maraş’ta CHP’nin iktidara gelmesi ve Alevi kökenli solcuların koltukları kapmaya başlaması ile yay gerilmeye başladı. Önce bu ülkücülerin film seyrettiği bir sinemaya ses bombası atıldı. 4 gün sonra iki Alevi solcu öğretmen sokak ortasında vuruldu. Yay artık iyice gerilmişti. İki öğretmenin cenazeleri ailelerine Cuma namazı çıkışına denk gelecek şekilde verildi. Kortej cenaze namazı için ulu camiye yaklaştığında onların sayıları 10 bini öfkeli Sünni, sağcı bir grup bekliyordu. Ok yaydan fırlamıştı. Ve yumruklar konuşuyor, taşlar Alevilerin üzerine yağmur gibi yağıyordu.ok yaydan fırlamıştı. İki öğretmenin cenaze namazı kılınamadı.
Bu arada Alevilerin evlerini, iş yerlerini tıpkı Malatya provasında olduğu gibi saldırılmaya başlandı. Çıkan olaylarda 3 ülkücünün öldürüldüğü haberi bardağı taşıran son damla oldu. Maraş’ta rüzgar ilikleri donduracak kadar soğuk esiyordu ve 23 Aralık sabahı tıpkı Malatya’da olduğu gibi Aleviler suları zehirliyor, cami yakıyorlar haberleri kulaktan kulağa yayılmaya başlandı. Alevilere yönelik toplu katliamın startı verilmişti. Evler yakıp, yıkıldı, kadın çocuk demeden Aleviler hunharca katledilmeye başlandı. Kiminin karnı deşildi, kiminin balta ile kafası kopartıldı. Kiminin bacakları ayrıldı ve ne gariptir ki 3 gün boyunca güvenlik güçleri olanları izlemekle yetindi. Maraş katliamı sonrasında sıkı yönetim ilan edildi.
· Mehmet Tanır (MHP İL başkan Adayı): Ateş ediliyor karşılıklı insanlar ölüyor, bazı evler yanıyor polis, yok, jandarma yok, asker yok. Ben telefon ettim jandarmaya bana verilen cevap askerimiz yok.
· Mehmet Kapan ( Maraş olayları görgü tanığı): Çoluk çocuğu evi, barkı yaktılar, askerde gelmedi…..
26 Aralık 1978 günü Kahramanmaraş’ta Anadolu topraklarında yaşanan en büyük katliamlardan birinin bilançosu ortaya çıkıyordu. 120 ölü, bine yakın yaralı….
Ülke sağ-sol çatışmasından bir mezhep çatışmasına yönelirken 1980’de Çorum bu çatışmaların diğer bir sahnesiydi. Ve ne ilginçtir ki bu kentte ve diğerlerinde Alevi-Sünni çatışmaları çıkmadan kısa bir süre önce bir esrarengiz Amerikalı dolaşıyor ve kentin ileri gelenlerine hep aynı soruyu soruyordu.
· SADIK ERAL: Bu dönemde her gittiği yerde olaylar çıkması ile bilinen Amerikan büyükelçiliği katibi Alexsandre Peck denilen kişinin CIA ajanı olduğu biliniyor. K.maraş, Malatya, Çorum ve Amasya’da da görüşmeler yaptığı ve bu görüşmelerinde gerek MHP’den, gerek CHP’den gerek AP’den gerek Çorumlu belediye başkanına kadar değişik insanlarla temasta bulunduğu bu insanlara da genellikle Çorum’da ki olayların bir sağ-sol ekseninde mi yoksa Alevi- Sünni ekseninde mi diye tahminlerini sorarak araştırmalar yapmıştır.
Prof Ali Bardakoğlu telefon hattımızda. Hoş geldiniz..
– Hoş bulduk,
Siz dediniz ki modern Müslüman yaratmak lazım, bunlar yeni sözler bune demek? Modern Müslüman ne demek nasıl tanımlıyorsunuz?
– Cüppe ve Sarık’ın içini bedenle değil, bilgi ile dolduralım. Modern; dindarlığımızı çağa uygun bir hale getirelim. Aradan geçen 14 asırlık bir zamandan sonra bu soruya iki türlü cevap verilebilir. Tarihe bakarak ya da biz Müslümanlığımızı etrafımızdaki realitelere bakarak yeniden inşa edebiliriz.
Somut bir örnek verebilir misiniz?
– Din diyerek sadece İslam’ı kast etmiyorum. Ölçüyü iyi tartıyı iyi yapın diyor. Günümüzde artık sanat var, tarihçilik var, modern ahengi yakalamalıyız.
Bir örnek?
– Her birey kendi dindarlığını kendi inşa edecektir. Örnekleri birey kendi seçecektir. Biz dini bilgi konusunda yardımcı olabiliriz. Soyuttan örneklendirmeye Diyanetin işi değil bireylerin işidir. Reform olmaz, yenilik olur ama içini nasıl dolduracağız?
– Bizi belli tiplere kilitler. Kavramlar ve zihniyetler üzerinde durmamız lazım. çağın yakaladığı insan tipini kast ediyoruz. Avrupa’daki insanlarımız çevre ile uyumlular. Anadolu’dan götürdükleri bazı yükler sırtında duruyor. Bir insanın dindar olması ile modern olması çelişen bir durum değildir. Zihniyetlerimizin, insanlığa bakışımızın, çağa uyması lazım.
Diyorsunuz ki tarihi bazı geleneklerin din gibi algılandığını söylüyorsunuz bu ne demek? Hurafelerden arındırmalı mıyız diyorsunuz?
– Evet. İnsanların dindarlıkları kendi dönemlerine göre şekillenir.Bizkendi tipimizi, kendi zihniyetimizi bugüne göre şekillendirmeliyiz. Bizdinin özüne bakmalıyız. Allah yarattığı insanlar arasında zengin fakirayırımı yapmaz. Tarihte kadına karşı yapılan haksızlıkları din olarak değil o günkü insanların kültürü olarak görerek bugün yeni bir Müslüman kadın anlayışını yakalamalıyız.
Kara çarşaf sizce nedir?
– Dinin hiçbir metninde kara çarşaf yer almaz. Din bize çok yüksek ufuklar çizer. Din bize iffetli olmayı anlatır. İnsanlar kendi dönemlerine göre bunların ölçülerini geliştirirler. Tarihsel tecrübe olarak da mahalli ölçüleri ve sınırları alırız.
Türbanı nereye yerleştiriyorsunuz, siyasi bir simge mi?
– Türbanın özünde örtünme var. Biz bir dinin ne olduğunu anlamak için o dinin tarihini ve dinin dindarlarının nasıl algıladığına bakarız. 14 asırlık tarihte kadınlar dinin gerektirdiği bir şekilde örtünmüşlerdir.
Bizdeki uygulamaya baktığınız zaman belirli çevrelerde simgesel olarakullanıldığı kuşkusu yok mu?
– Ben dinin gerekliliğini hiçbir zaman siyasi olarak kullanılmasını tasvip etmiyorum.
Türban konusunda yıllardır kavga ediyoruz. Bu kadar önemli mi?
– Din üzerinde konuşmayı tercih ederim. Din konusu ayrı bir konu,türbanın siyasi, sosyal….Türban daha karışık bir konu ve başka unsurlar da var.
– İnsanlar o unsurları tartışmak yerine konuyu bir din tartışmasına getiriyorlar o yanlış. Üniversiteye türbanlı girsin, girmesin o başka bir tartışma?
– O siyasetçilerin ve kamu alanındaki insanların karar vereceği bir şeydir.
Sizin türban konusunu din unsurunun dışına çıkarmanız da ilginç….
İmam hatipler bazılarına göre meslek okuludur, diğerlerine göre ciddi eğitim görmek için önündeki engel kaldırılmalı. Sizin için ne önemi vardır?
– Türban dinden bağımsızdır yerine türbanın tartışılan kısmı dini değildir. Türban kamusal ve sosyaldir.
Bugün tartışılan türban konusu siyasidir.
– İmam hatipler bizim yetişkin din adamları bulmamız lazım. önemli bir başka konu da insanların din öğrenim ihtiyacını Milli eğitimin karşılaması lazım. Biz insanımızı, yeni nesillerimizi doğru bilgi ile donatırsak imam hatipler ve kuran kursundaki taleplerde azalacak.
Dini eğitim verilmiyor mu ?
-Din öğrenimi konusunda yeterince eğitilmiyorlar. Din eğitiminden vazgeçmek çocuklarımızı sağlıklı bir dini bilgi ile donatmak zorundayız. Dindarlığnıı kendisi belirleyecek ama biz onları sağlıklı yetiştirmeliyiz.
Orta liseden bahsediyorsunuz?
– Evet. Biz sağlıklı ve doğru bilgiyi vermezsek bodrum katlarında sağlıksız bilgiler verilir. İkinci yanlışta dini bilginin radikal boyutları besleyecek tarzda verilmesi. Biz doğru, sıhhı bir bilgi vermeliyiz.
İkincisi nerede veriliyor?
– Oda veriliyor. Ayarında tutulmuş, çağdaş dünyaya açılan bir dini bilgiyi vermek zorundayız. İmam hatipler aslında okullarda verilmeyişinin yarattığı şeyler. Donanımlı ve cemaattin önünde olan bilgili, donanımlı din adamlarına ihtiyaç var. 21.yy deyiz. Eski bilgilerle insanlarımızı aydınlatamayız. Sadece namaz konusunda, oruç konusunda değil, hayatın her alanında öncülük edecek bilginlere ihtiyacımız var.
Diğer fakültelerle de eğitim görmelerini ister misiniz?
– Elbette isteriz.
Açığınız var mı?, Bu kadar fazla okula ihtiyacınız var mı?
– Cumhuriyetin önemli bir projesi vardı. Her köye bir öğretmen ve bir imam göndermek. Kalkınmayı en ücra yerlerden başlatmak. En ücra yerlere birbirine destek olarak insanlarımızı modern çağa yetiştirmek zorundayız. Benim kadrolarımın önemli kısmı boştur. Ben doldurmazsam başkaları daha seviyesiz bir şekilde birilerini getirecek ve olumsuz sonuçlara sebebiyet verecektir. İmam hatip ekseninde tartışmıyorum. Yetişkin, donanımlı insana ihtiyacımız var. lise seviyesi ile yeterli değil.. batı dillerini bilen, insanlık tarihi bilen, aydın din adamlarına ihtiyacımız var. herkes söylüyor ama ben inanmıyorum. Bazıları aydınlık olmamasını tercih ediyor gibi geliyor bana.
Aleviler çok sorunlular, çok şikayet ediyorlar. Siz Alevilere el uzatabilecek misiniz?
– Müslümanlık ve İslam bizim üst kimliğimizdir. Bütün mezhepleri kardeş biliriz. Alevi kardeşlerimizin incinmesine razı olmam. Onları da kucaklayan, projeler düşünüyoruz. Önümüzdeki hafta kongreler yapacağız. Alevi köylerimizin cem evleri eksikse, camileri eksikse bunları tamamlamayı düşünüyoruz.
.bütçenizden pay ayıracak mısınız?
– Mevzuatta belli. Diyanet bir kamu kuruluşu. Özgün ve özgür bir kuruluş. Biz dini bilgimizi kendi öz irademizle belirleriz. Bize göre en büyük otorite bilgidir. Bizim bu bilgi ağımız içinde Alevi kardeşlerimizin birikimleri de vardır.
Sayın Başkan din ile devlet işlerini birbirine karıştırmamalıyız diyorsunuz peki bunun sınırları nedir, nasıl bir laiklik anlayışınız var, nasıl bir din anlayışınız var?
– Diyanet niçin sivildir, çünkü toplumumuzun içinde yaşayan bütün dindarlık motiflerini kucaklamayı ve halkımızın genel dindarlık eğilimlerine göre bir din hizmeti üretmeyi hedefliyoruz. Bu hizmet böyle olunca Alevi kardeşlerimizin de beklentilerini karşılayacak bir yelpaze genişliğinde. Din devlet ilişkilerine gelince Türkiye’nin modern yüzü veya İslam anlayışı batıya ve Türk cumhuriyetlerine model olabilecek örneklik teşkil edecek konumda. Bunu da Osmanlı ile başladığımız bir başarıdır. Osmanlı da din devlet ilişkileri çok ahenkli ve biri diğerine yönlendirmeden oluşmuştur. Bugün de buna ihtiyacımız var. siyaset rasyonel bir hadisedir. Diyanet işlerini siyasetten uzakta tutmaya çalışıyorum. Din politikamıza da kendi özgür irademizle belirlemeye özen gösteriyorum.
Çok çok teşekkürler..
MANŞET; TÜRBAN DİNİ DEĞİL SİYASİ..
Diyanet işleri Başkanı Prof Ali Bardakoğlu “Kara çarşaf dinin emri deği. Din bize hangi giysilerle örtünmemiz gerektiğini anlatmaz. Türbanın siyasi simge olması ayrı bir konu ama bugün tartışılan türban dini değil, siyasidir. Dedi.
Dini gerekliliklerin siyasal simge olarak kullanılmasına karşı çıkan ve din ile dindarlığı birbirinden ayıran diyanet işleri Başkanı dindarlığın çağa göre şekillenmesi gerektiğini vurguladı. Örneğin Abbasiler dönemindeki kadına bakış açısı şimdi geçerli olamaz diye konuştu.
Modern çağa ayak uyduran bir Müslüman yetiştirmek için çağdaş din eğitim verilmesi gerektiğini vurgulayan prof Ali Bardakoğlu imam hatip okullarında da donanımlı din adamları yetiştirilmediğini söyledi.
Alevilerle bütünleşme çabalarının süreceğini vurgulayan Prof. Ali Bardakoğlu, Diyanet sünni bir kuruluş değil, sivil özgür ve özgün bir kuruluştur.. Alevilerin birikimleri de bizimdir kimseden de talimat alamayız dedi. 32.gün Aleviler…
Sevgili seyirciler 32.güne hoş geldiniz. İki haftadır sizlerle Türkiye’nin Alevilerini, bu topraklar üzerinde yaşadıklarını anlatıyoruz. Bu programların yayının ardından CNN Türk’e eleştiri de geldi ama teşekkür telefonları da geldi.
Bugün İlahiyatçı ve gazetecilerle tartışacağız. Aleviler kendilerini nasıl tanımlıyorlar, nasıl örgütleniyorlar. Kendi aralarında nasıl fikir ayrılıkları yaşıyorlar. Devletten ne bekliyorlar. Diyanetin nasıl değiştirilmesini bekliyorlar. Bu soruların yanıtlarını arayacağız.
Konuklarım;
Süleyman Ateş Prof. Dr. Diyanet İşleri eski Başkanı…..
Doç. Dr. Atilla Erden. Alevi, Bektaşi federasyonu genel sekreteri.Hacı Bektaşi Kültür ve Tanıtım dernekleri genel başkanı….
Lütfü Kaleli.. Alevi Bektaşi Kültür ve Eğitim Vakfı kurucusu genel Başkanı..
Miyase İlknur. Benim meslektaşım. Cumhuriyet gazetesi…
Kimdir bu Aleviler, nasıl bir hayat yaşıyorlar, neler düşünüyorlar diye baktığımız zaman hemen aklımıza bir semah geliyor….
Semah nedir, Cem ayinlerindeki yeri nedir Atilla bey?
Semah dünyadaki bütün toplumlardaki oyun temeline dayanan bir yapı. Oyunun ilk çıkış nedeni doğayı taklit ederek doğadan bir şeyler ummak, beklemek. Semah ta şimdiye kadar az çok gizli kalmış. Çünkü büyük baskılar olduğu için Alevi toplumları üzerinde her yerde gösterememişler, yapamamışlar cemlerinde semah yapmışlar. O hareketler, mimiklerde, motiflerde doğayı, toprağı, toprak anayı,gök anayı temsil etme, ondan aldığını göğe verme veya gökten beklemek. Aldığını dağıtmak. Bu dönme motifleri üzerinde durursak o zaman insancıl….
Alevilik dediğimiz zaman temel insanın üstünde….
İnsan sevgisi..
Aleviler açıkça ben Aleviyim demeye ne zaman başladılar diye baktım. Geçmişte gizleniyordu çünkü. Bizim bile Aleviler ile yazılar yazmamız pek hoş görülmezdi. Bir anket var. Aleviler Aleviliklerini ne kadar saklıyor. Evet ediyorum diyenler. % 66.9 Bazen gizliyorum 17,2. Çoğunlukla gizliyorum diyenler ise % 16,0….
Süleyman bey sizce hala toplumsal bir baskı hissediyor mu Aleviler?
Toplumsal bir baskı hissettiklerin zannetmiyorum. Şimdi Türkiye’de laiklik var. herhangi bir mezhep hakimiyeti olmaz. Diyanet işleri başkanlığı vardır ama mezhep esaslarına göre kurulmuş değildir. Islama göre kurulmuştur. Orada yöneticiler Hanefi mezhebindedirler ama teşkilat kanununda herhangi bir mezhep söz konusu değil.
Miyase hanım?
Metropollerde artık saklamıyorlar. Kente ilk göçen kuşak daha çok saklamıştır. Onlar hala bugün saklamak zorundadır çünkü çevresindekine artık Alevi olmadığını söylediği için bugün de devam ettiriyorlar.
Lütfü bey?
Bu baskı Osmanlı döneminde uygulanan ve yoğunlukla da kırımla da sonuçlanan kent yapısında kendilerinde yer edinemedikleri için kırsal alanda kapalı toplum olarak yaşamasından kaynaklanmıştır.
Atilla bey katılıyor musunuz?
Ciddi baskılar var. Bugün hala sözlüklerimizde, ansiklopedilerimizde birçok yayında Alevi dediğiniz zaman hala ana-bacı dinlemeyen, ahlaksal dışı bir yaşam felsefesi olduğu yazılıyor. Devlete hala bunları kaldırtamadık. Bunun verdiği bir baskı var onun için insanlar kendilerini gizliyorlar beni kötü tanırlar diye. 12 Mart –12 Eylülde bütün karakollara giden, tutuklanan herkese ilk sorulan Alevi misindir? Bunun getirdiği devletin kadrolarından uzaklaştırıldığı çok kesin. Bugün Türkiye 400 küsurdan fazla genel müdürlük içinde iki tane Alevi genel müdür gösteremezsiniz. Ve bunlar hep baskıdandır. Üniversitelerde talebe kendini söyleyememektedir. Ramazan geldiği zaman bu toplumda kendisi oruç tutmadığı halde orucum diyen yüzlerce adam vardır.
Baskı bu kadar diyorsunuz. Katılıyor musunuz?
Büyük boyutlarda var.
Miyase hanım?
Gidin bir Erzurum Üniversitesine, Van’da bir çocuk şişlenerek öldürüldü oruç tutmadığı için. Bu koşullarda bir öğrencinin ben Aleviyim demesi çok kolay değil.
Lütfü bey?
Katılıyorum. Devletin bu bakışında da bu yanlışlık devam ediyor. Biz 1990 yılında Alevi sözcüğünü ilk kez tüzüğüne alan ve 10 yıl sonra ancak yasal kimlik kazanan bir savaşını verdik. Günümüzde. Bu semah kültür vakfı olarak kurduğumuz bu vakıfta Alevilerin hak ve hukuklarını koruyacağız, Alevileri yaşatacağız amaçlar bölümünde böyle söylediğimiz için vakıflar genel müdürlüğü itiraz etti. 4 sefer Yargıtay’a gittik.
Ali Aktaş Şah kulu dergahında 1600 kişiden Kızılbaşlılığı Alevi Bektaşiliğini tanımlamasını istemiş. Bir anket ve Alevilik din mi değil mi?
Dindir: % 10,35 Mezheptir % 43,43 Tarikattır % 10,41 Kültürdür % 16,14 Yaşam tarzıdır % 16,88 Başka % 2,77
Sayın Ateş, siz Aleviliğin tanımını nasıl yapıyorsunuz?
Alevilik, Hz. Ali’nin halifeliği döneminde meydana gelen bir savaş vardır. O savaşta tam bir sonuç alınacağı sırada karşı tarafın askerleri mızrakların ucuna Kuran sayfalarını takmışlar biz niye savaşıyoruz. Aramızda Allah’ın kitabı hükmetsin demişler bu defa Ali askerlerinin çoğunluğu da buna razı olduğu için bir hakem olayı çıkmış. O hakem olayı da fiyasko ile nitelenmiş. Henüz bir netice alınmamışken hz. Ali’nin askerlerinden bir kısmı ayrılıyorlar. Bunlara hariciler deniliyor fakat Ali’nin yanında sımsıkı kalan insanlar vardır ki bunlara Alevi denmiştir. Ali taraftarı, Ali’yi tutan insanlar demektir.
O zaman Şiilikle eş anlamda.?
Evet.
Sizce de eş anlamda mı? Atilla bey?
Hayır kesinlikle. Sayın Ateş bir teolog olarak konuya yaklaşıyor. Anadolu Aleviliği koca bir kültürel yapıdır. Örgütlenmiştir, aile yapısı vardır, sanal akrabalık sistemleri vardır. pek çok dinden de motifler almıştır. Senkronize olmuştur. Manizim, Şamanizm, Budizm doğa kültürü, gök tanrı kültürü. Şamanizm bugün hala yaşamaktadır. Bunu tek başına bir mezhep haline getirdiğiniz zaman Alevilik katiyen içine alamaz.
Ama tabi görüşler son derece farklı.
Alevilik kimileri için zamanında korkulan sevilmeyen bir yaklaşım ama bugün Türkiye’nin kucakladığı ama tanımlanmasında da farklı görüşler var.
Lütfü bey niçin bu kadar çok tanım var?
Anadolu Aleviliğini yaşamak lazım, dışardan bakarak yorumlar yaparsanız çok yanlışlıklar yaparsınız. Anadolu Aleviliği Anadolu’ya özgü, tasavvufi bir inanç sistemidir. Bunun içinde temel öğe insandır. İnsanı eksen olarak aldığı zaman 72 milleti bir göz ile görmek…
Ayrı bir din olarak mı siz görüyorsunuz?
Din olarak bakarsanız yanılırsınız. Din değil, inanç. Yani din bir peygamberi, bir kitabı öyle bakmak lazım.
Prof. Ateş diyor ki Şiilikle…
İslam dini içinde bir farklı inanç sistemi bu da biz tasavvuf kanalında kendini ifade eden ve insanı eksen alan, din, dil, ırk, mezhep ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın bütün insanlığı kucaklayan bir inanç sistemi..
Miyase aslında bu ortak taleplerin oluşmasını güçleştirmiyor mu? farklı farklı görüşler, farklı farklı yaklaşımlar.?
Sözlü bir kültüre, geleneğe dayanıyor. O nedenle çok zor. Kentleşme ile beraber köklerinden kopmuşlar bir de herkes kendine göre bir kalıp uydurmaya çalışıyor. Alevilik bu kalıpların hiçbirine sığmayacak kadar derinliği olan bir geniş inanç ve kültür felsefe bileşkesidir.
Zorlaştırmıyor mu devletle ilişkilerini?
Zorlaştırıyor ama bunda biraz devletin de sorumluluğu var. Bunca sene devletle muhatap olmamış bir inanç kente gelince iyice bağlarından kopmuş hiyerarşi bozulmuş, örgütlenme sistemi köye göre oluşan bir inanç kente gelince o sistemde çökmüş o nedenle herkes farklı bir düşüncede..
Sayın Ateş, Başbakan Erdoğan geçtiğimiz günlerde Almanya ‘da yaptığı bir konuşma sırasında dedi ki; Alevileri ibadet için camiye gitmelerini sağlarım dedi. Alevilerin ibadet yeri neresi ?
İslam’da mabet camidir ve cami hiçbir mezhebin tekelinde değildir. Alevi kardeşlerimiz kendilerini İslam dışı kabul ediyorlarsa…. Onların felsefeleri, düşünceleri ayrı olabilir ama Hacıbektaş’ın bir camiyi vardır. Hacı Bektaşın Mevlana ile bir farkı yoktur, Yunus ile bir farkı yoktur. Cami bütün Müslümanların, mezhebi ne olursa olsun ortak malıdır. Ama kendilerine ayrıca Cem evleri var, orada ayinlerini yapabilirler, semahlarını yapabilirler, toplanabilirler, zikir yapabilirler ama İslam da cami şarttır.
Ben katılmıyorum. Öncelikle Hacı Bektaşi de bulunan cami 1826’da yeniçeriliğin kapatıldığı oraya atanan bir Nakşibendi şeyhinin 1834’de yaptırdığı bir camidir yani cami sonradan yapılmıştır. Bugün yüz binlerce insan Hacı Bektaşi Veli’yi ziyarete gittiklerinde camiye girmemektedirler. Alevi’nin ibadet yeri Cem evidir. Bu farklılığı kabul etmek zorundalar.
Atilla bey 7-8 yıl önce Cem evleri böyle bir terör örgütünün cenaze evleri gibi alınırdı, toplumun içinde. Bu devletin Cem evlerine temkinli yaklaşmış olmasına neden olabilir mi?
Orada önemli bir nokta var. Anadolu Alevi Bektaşi inancı, felsefesi, kültürü aydınlanmacı bir yaşamdan yanadır. Bu Aydınlanmacı yaşam gerici iktidarlarla çatışmaktadır.. İbadetine gelince Anadolu Alevi’si söyler; muhabbet bizim için ibadet sayılır, en büyük ibadet insana hizmettir, bizim bazı köylerdeki camilerimizin kapılarında bunlar yazar. En büyük ibadet insana hizmettir.
Benim camiye gitmeye ihtiyacım yok diyorsunuz.
Biz şekilci ibadeti kabul etmiyoruz çünkü olgun insanın tanrıya ulaştığına inanıyoruz. Şimdi bizim iktidarlarımız bizi bu felsefe ile ele almıyorlar. Sadece bir mezhep olarak ele alıyorlar. Bizim felsefemizden haberleri yok.
Miyase?
Alevilikte ibadethane yok. Cem evi denen bir olayda yok. köylerde büyük evlerde toplanılır, ibadet öyle yapılır. Şekilciliğin kendisi yok, ruhban sınıfı yok. Her yerde ibadet yapılır. Yaz aylarında ibadet yapılmaz, bu kadar da pratik bir olay.
Sayın Ateş, Aleviler 79 yılında İran’da Molla Madari ile yaptığınız bir görüşmeden söz ederler. Madari size; Alevileri ya siz Sünnileştirin ya da biz Şiileştirelim dedi mi, demedi mi?
Böyle söylediğini pek hatırlamıyorum ama yardımcıları da vardı bir kaç kişi bu sözü bana söylediler. Çünkü her dinin bir kitabı vardır, inanç sistemi vardır. Alevi kardeşlerimiz bize bizim cami ile alakamız yok, bizim şekil ibadetini de kabul etmiyoruz böyle diyorlarsa o zaman kendilerine büyük bir antipati meydana gelir. Bu doğal bir şeydir. Kendilerini bir yerde görmeleri lazım.İslam’ın sınırları içinde için de midirler, değiller mi?
Ne diyorsunuz? Atilla bey?
Anadolu Aleviliği İslam’dan bir çok motifler almış bir Ali sevgisi var, bir Muhammet sevgisi motifi var. Ta Budizm’den de eline, beline diline sahip ol felsefesini getirmiş. MÖ’ye dayanıyor. Sayın Ateş kendi açısından sadece bu Ali taraftarlığı ile Aleviliği karşılaştırıyor. Alevi kelimesi bile bize 1800’lerde falan girmiş. Ondan önce İsmail’i var, Haşaşi var, Kızılbaş var. Bunları bertaraf ediyorlar. Biz tek başına bir dinin içine oturttuğunuz zaman küçültürsünüz..
Bir anket daha var. İstanbul’da yapılmış. Alevilerle, Sünniler arasında sorun var mı, yok mu?
Var ama çözülebilir % 70,07 Sorun yok % 13,05 Çözümsüz sorunlar % 13,03 Fikrin yok % 0,6
Atilla bey?
Hiçbir sorunumuz yok ama TC. Ulus devleti içinde aydınlanmacı gruplarla, ortaçağ zihniyetini götürenler arasında bir çatışma var. Anadolu Alevi’sinin çok büyük bir kısmı Aydınlanmacı grup içinde yer alıyor. Şekilciliğe, şeriatçılığa ödün vermiyor, mücadele bu. Bütün sorun Türkiye’yi çağdaş, modern, demokratik, hukuk normlarına ulaştırma sorunu.
Lütfü bey?
40 yıllık bir örgütlü yaşamın içindeyim. Gazetecilik mesleğimde var. 30 yıldır Türkiye yazarlar sendikasının faal üyesiyim. Şu anda denetim kurulu başkanıyım. Tek Alevi olarak bu örgütlü yapı içinde sürekli kabul görüyor.
Bunun ötesinde apartmanlarında kabul görüyorum. Hiçbir Sünni komşumla, hiçbir Sünni arkadaşımla sorun yaşamıyorum. Sorun cahil kişilerin bu konuda Aleviliği yanlış aktarmalarından kaynaklanıyor.
Miyase, aynı fikirde misin?
Sorun Osmanlı döneminde de devletle ve düzenle alakalı, Sünnilerle hiçbir sorun yok. karşılıklı bir çatışma olmamıştır. Ya tek taraflı olmuştur. Bir Alevi’nin, Sünni köyünü bastığını, Sünnilere yönelik bir saldırısı bugüne kadar görülmüş değildir.
Devletle sorunu var? Sizce son söz Sünnilerle Alevilerin sorunu var mı sayın Ateş?
Bence olmaması lazım ama öyle bir tanım ortaya kondu ki bu sorun çıkarabilir. Bu arkadaşımızın Atilla beyin anlattığına göre bir çok dinlerden motifler almış. Böyle bir şeyi biz kabul edemeyiz. Bir çok dinden motif olmaz. İslam’ın motifi birdir o da Kurandır. Kendisi uygular, uygulamaz o ayrı bir konudur ama bir Müslüman bütün ibadetlerini yapmıyor diye biz onu İslam dışına atmayız. Kabul ettiği sürece o Müslümandır.
Ama Sünniler kızıp Alevilere onların üstüne gittikleri oluyor….
Kesinlikle olmaz…
Bir başka anket daha var. Alevi-Sünni sorununun nereden kaynaklandığını artık bıraktık, şimdi devletle olan sorunu var.
Aleviler arasında yapılan anketin sonucu.
Devlet politikalarından kaynaklanıyor % 92,4 Alevilerin kendisinden % 2,5 Diğer % 0,3 Fikrim yok % 4,2
Katılıyor musunuz?
Evet.
Miyase?
Evet çünkü istediği zaman bu sorunu ortadan kaldıracak olan, ayrımcılığı ortadan kaldıracak olan devlettir. Ben hocama cevap vermek istiyorum. Bizim hiçbir ortak noktamız da olmayabilir, birlikte yaşamamıza engel değil bu. Hiçbir ortak noktamız da olmayabilir her noktamızda ortak olabilir. Bu bir inanç ve herkesin inancına saygı gösterilmeli.
Atilla bey?
Bizim devletle hiçbir sorunumuz yok, iktidarlarla sorunumuz var. İktidarı ele geçirenlerle bir sorunumuz var. Aydınlanma, Laikleşme, çağdaş demokratik yapıyı kurabilme sorunumuz var. Bunları kurarsak sağlıklı laik bir bünyeye kavuşursak hiçbir sorunumuz olmaz. Sayın Ateş’te söyledi. Tek bir kalıpta bizi dondurmaya çalışıyorlar. Budizm, Şamanizm yaşıyor diyorum bende. Bugün hala Anadolu’da yatağı, yorganı ile gömülen yaşantıyı veriyorum size. Akrabalık sistemini veriyorum. Teke indirgemeye kalkınca iktidarlar bizi aydınlanmacı felsefemiz de çıkıyor.
Diğer en büyük sorun Diyanet içinde Alevilerin yer alma sorunu.
Tekrar yapılan bir grafikte yapılan açıklamalarda bakın ankete katılan Alevilerin verdikleri yanıtlar..
Alevilere temsil hakkı verilmesi % 66,5 Kaldırılmalı % 23,5 Bugünkü durumunu korumalı % 5,6 Fikrim yok % 4,5
Sayın Ateş, olabilir mi?
Olsunda nasıl olacak. Alevi bir temsilci Diyanet işleri Başkanlığında neye göre hüküm verecek. Diyanet işleri Başkanlığı Kurana bağlıdır. O sistem içinde yönetir. Camilerde İmam tayin eder, müftü tayin eder. Alevi gelecek arkadaşımız neye görü hüküm verecek, kitap yok ortada…
Bu kadar milyon insanı da dışlamış olmuyor musunuz?
Dışlamıyoruz. Benim sözüm yanlış anlaşıldı, ben sanki kendilerinin inancına veya özgür yaşamalarına karşıymışım gibi hayır, herkesin inancına saygılıyım ve saygılıyız da. İslam’da zorlama yoktur ama İslam’ın sınırı içinde midir,değil midir biz bunu konuşacağız..
Diyanetin içinde yer almayı biz kesinlikle Demokratik Alevi örgütleri olarak istemiyoruz.
Ne istiyorsunuz?
Bir defa Laik devlet cumhuriyetinin içinde olmasını istiyoruz.
Siz ne istiyorsunuz?
Biz bu ülkede yurttaş olarak kabul görüyorsak vergisini ödeyen yurttaşların devletten de beklentisi varsa biz bağımsız kimliğimizle Diyanet işlerinin dışında devletten de bizim pay almamız şarttır.
Siz pay almak derken neyi kast ediyorsunuz?
Laik işlerde din işlerini devlet organize etmez. Bizdeki Diyanet işleri aynı zamanda eğitimi organize ediyor.
Zorunlu din dersi koyuyor.
Biyoloji dersleri, felsefe dersleri hatta yasaya kadar o konuda Diyanet fetva vermeye başladı.
Siz Alevilerinde o din derslerinde anlatılmasını istiyorsunuz?
Biz diyoruz ki; eğer çağdaş demokratik yapıya kavuşacaksak Diyanet kaldırılır, cemaatlere bırakılır din işleri. Devlet bütün dini cemaatlere eşit yardımda bulunur. Bizimde nüfusumuzun…
Cemaatlere bırakıldığı zamanda çıkacak sorunları tahmin edebiliyorum.
Hiçbir şekilde çıkmaz. Bugün Hizbullah’ın, Cemalletin Kaplan’ların hepsi yüzde 90’ı diyanet kadrolarından geldiler. Bizim kadrolarımızdan çıkmadılar.
Sayın Ateş?
Cemalletin Kaplan Adana müftüsüydü ve devlete çok bağlı bir insandı. Diyanet işleri Başkanlığı da yapmış bir insandır fakat Almanya’ya gittikten sonra çizgisini değiştirdi.
Daha yakın tarihte Hizbullah’ın doğu illerimizde 300 dolayında camiyi karargah olarak kullandıkları resmen tespit edildi. Din işlerinden sorumlu olan bir kurumun içerisinde çalışan maaşlı imamlar devlet memuru olmasına rağmen kendinin emanetinde bulunan camileri Hizbullahlara niye kullandırıyor.
Miyase?
Alevilerin Diyanet işleri içinde bir talepleri olması çok da doğru değil. kendileri cemaat olarak dini işlerini görebilirler ama camilere sağlanan kolaylıklar sağlanırsa elektrik, su gibi bunlar bile yeterli..
O kadar yeter
Alevilerin bir de siyasette önemli ağırlıkları var.
Siz siyasetçilerin sizi kullandığını düşünüyor musunuz? Miyase ?
İnsanlar kendi kendilerini kullandırtırlar aslında.
Hacı Bektaş’ta yapılan törenleri hiç kaçırmıyorlar, orada verilen sözler tutuluyor mu?
Hayır tutulmuyor.
Kesinlikle bu konuda iki yüzlülük yapıyorlar, bütün siyasetçiler için diyorum. Hemen hepsi Aleviler birinci sınıf yurttaşlar diyor, bizim sırtımızı sıvazlıyorlar ama…Bin yıldır kapalı toplum olarak yaşamış ve kent yapısında daha yeni kendisini ifade eder noktaya geldik. Bunlar Hacı Bektaş’ı veli törenlerine gelen cumhurbaşkanı da, Başbakanı da çok güzel şeyler söylüyor ama devleti yöneten kendileri, olanaklar ellerinde verilen sözlerden hiçbirini yerine getirmiyorlar.
3 kasım seçimlerinde Alevilerin % 64’ünün CHP’ye oy verdiğini, oyların % 6,5 DYP’ye, % 6,5’nun AKP’ye gittiğini gösteriyor. Ne etkin sizce bu oy dağılımında?
Bir defa Anadolu Alevilerini değil, bütün toplumu bizim siyasilerimiz kullanıyorlar. Tüzüklerinde demokratik yapımızın gelişmesi için gerekenler yer almıyor. Nerede bir toplantı var hepsi oraya toplanıyorlar. Bir çok parti.
Siz niye kendinizi kullandırıyorsunuz? Atilla bey?
Türkiye’deki bürokratik yapıda yer alanların çoğu Anadolu Alevi kültürel yapısını tanımıyor hatta bize düşmanlar. Bizi suçlu ilan ediyorlar.
AKP’nin yaklaşımını nasıl görüyorsunuz? Lütfü bey?
Bir takiyeden ne zaman kurtulacak diye bekliyoruz..
Atilla bey?
Kurnazca herkese yaklaşıyor ama programları bizim felsefemize uymuyor.
Miyase?
Zaten Aleviliği reddettiğini sayın Erdoğan Almanya’daki açıklamasında gösterdi.
Sayın Ateş?
Ben diyorum ki biz birbirimize saygılı ve hoşgörülü olmalıyız ama temel bir noktada birleşmeliyiz. Peygamberimizi peygamber, kuranı da Allahın kitabı olarak kabul eden herkes o uygulaması, pratiği ne olursa olsun Mevlana felsefesi ile, Hacı Bektaşi Veli felsefesi ile birleşmeli, uzlaşmalı dostluk kurmalı… Böyle sürerse daha böyle bin sene gider. Hacı Bektaşi Veli de kimsenin malı değildir o bir ideal insandır.
Ama birileri diğerlerinden daha fazla sahip çıkıyor?
Kitapları ortada…
İzzettin Doğan diyor ki; Alevilerin demokratik talepleri yerine getirilemezse ve verilen sözler yerine getirilemezse yardım açısından biz dava açacağız diyor siz ne diyorsunuz? Lütfü bey?
Sayın Doğan bir hukukçudur ama neye dava açacağını bir türlü anlamıyorum. Burada Laik demokratik yapıya ülkeyi kavuşturma sorunu var. Bu ülkenin aydınları, Alevisi, Sünnisi, Bektaşi bir araya gelerek bu aydınlanmayı tamamlamak zorundayız. Zorunlu din dersinden, zorunlu Diyanetten anayasadan bunları sökerek çağdaş yapıya bu yapıyı götürmek zorundayız.
Başka çaresi yok diyorsunuz?
Miyase?
Aleviler önce sorunları kendi içlerinde aşacaklar sonra devletle oturup o sorunları birlikte çözecekler. Siyasette de ne yapacaklarına karar verecekler. Bugüne kadar sol partilere meyil ettiler.
Deva eder mi?
Eder ama sol partilerde de Alevilerden büyük bir rahatsızlık var. CHP içinde bu parti mezhepçilik yapılıyor deniliyor. Yönetim kadrolarında Alevi çok az, demek ki Aleviler mezhepçilik yapmıyor. Yapacak olsalar Genel Başkanı da dahil hepsini seçecek.
Devlet kadrolarında Sünni-Alevi ayırımı oluyor mu?
Üst düzeyde bizim kanatimız Alevi gruplar yükselemiyorlar. Önemli sorunları var.
Sayın Ateş ?
Ben o kanaatte değilim. Kendi kabiliyetini ortaya koyan insan her şeye yükselebilir. Kamer Genç Alevi ve TBMM başkan yardımcılığına kadar gelebildi.
Parlamento da oluyor da kadrolarda bir zorluk çıkıyor, Miyase?
Türkiye’de bir Alevi müsteşar oldu diye basında Bakan, Kendisine Alevi müsteşar seçti deniliyor.
Kesinlikle oluyor. Önce Alevilerin o bin yıllık kapalılıktan kurtulup kendini örgütlü bir donanımlı kılarsa sorunlarını netleştirebilir.
Miyase’nin dediği gibi Aleviler önce kendi içlerindeki görüşlerini birleştirmeleri ondan sonra ….
Alevilerin arasında pek çatışma yok. İktidar baskılarından dolayı nasıl kendimizi koruruz ve bu bürokratik yapının da bizi tanımaması…
İzzettin Doğan’ı çağırdım ama gelmek istemedi.
Bizlerde kendi felsefemizi sağlıklı anlatamıyoruz.. Bürokrasisinin ve iktidarın baskısı da var.
Miyase?
Bundan sonrası Aleviler belirli bir noktaya geldiler. Devlette bunu kabul etmek zorunda çünkü artık eskisi gibi kafasına vurulup susturulacak bir toplum olmaktan çıktılar. Eğitim düzeyi en yüksek toplum olarak sermaye birikimi de edindiler. Artık eskisi gibi kenara çekilip susacak kentlerin gettolarında yaşayacak bir toplum değiller.
Çok teşekkürler.
Aleviler daha çok konuşacaklar, kendi aralarında tartışacaklar çünkü hem ülkenin ayrılmaz parçası onlar sevdiğimiz insanlarımız.
TOPLUMSAL / SİYASAL KONUMLARI VE KARAKTER FARKLILIKLARI
İsmail Kaygusuz
Ön Değerlendirme
Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin (ö.1271-2) yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler, kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden, ancak birer “keramet yumağı” olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış; yürüdüğü dağı taşı, dokunduğu toprağı ağacı ve oturuşunu kalkışını, elverişini, gözaçıp kapatışını kutsamış ve olağanüstü ögelerle bezemiş. Ağızdan ağıza geçen geleneksel sözlü aktarımlar içinde, gerçekle gerçekdışı biribirine karışmış. Onları halkın ağzından ilk toplayıp yazan ve çoğaltanlar, ya yönetime yaranmak için günün siyasetine uydurmuş, ya da hayallerini katıp gerçeküstülükleri artırarak halka geri getirmişlerdir. 15.yüzyılın sonlarında ilk kez yazıya geçirilmiş olup şiirsel ve düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş Vilayetnamesi bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan ise sadece tam olarak Sadeddin Molla’nın Türkçeleştirdiği Makalat elimizde bulunmaktadır. Ona da bazı Sünni inanç ögeleri sokuşturulmuş, sözcükler tahrif edilmiş, hâlâ da edilmektedir.
Menakıbname’lerdeki keramet olağanüstülüklerini tel tel sağıp, her birinin dayandığı tarihsel ve sosyo-ekonomik özü ortaya çıkarmak; elle tutulur, gözle görülür ve hissedilir maddi temelleri saptamak araştırmacıların gerçek görevidir. Yine Makalat’ı iyi anlayabilmesi ve inceleyebilmesi için araştırmacı, Batıniliği ve Şeriat ögelerini birbirinden ayıracak birikime sahip olarak işe başlamalıdır. Kısacası bu ulu kişiyi, büyük Alevi-Bektaşi inanç ve düşünce önderini; 13.yüzyıldan çağlar aşarak günümüze ışık tutmuş bu tarihsel kişiliği, bilim ve akıl dışı söylenceler sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya kimsenin hakkı yoktur. Yediyüz elli yıl önce herşeyi bilime bağlamış ve “bilim bütün değerlerin üzerindedir ve bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” demiş olan Hünkar’a bu kötülüğü yapmayalım.
Ancak, onun nesnel dünyasına girerek tanımak ve tanıtmak için, 13.yüzyıl Anadolu’sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri ve nedenlerini öğrenmek zorunluğu vardır. Selçuklu-Moğol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını iyi incelemeden bunu yapmak zaten olası değildir.
Hiçbir tarihsel kişilik, Hacı Bektaş Veli kadar, kişiliğine ve konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve üstüne aykırı giysiler giydirilmemiştir. Tarihe ve tarihsel olaylara bakış çarpık ve yöntemler yanlış olunca, ortaya farklı kişiliklerde Hacı Bektaş’lar çıkıyor:
1) Namazında orucunda bir zahid, yani aşırı ibadet düşkünü şeriatçı Sünni müslüman.
2) Ahmet Yesevi tarafından Anadolu’da Türklüğü ve Türkçeyi yaymak için gönderilmiş bir şeyh.
3) Anadolu’yu Türkleştiren ve İslamlaştıran alp erenlerin başı, bir fetihçi.
4) Beylerle sultanlarla uzlaşmış, Osmanlı işbirlikçisi bir tarikat kurucusu.
5) Dünyadan elini eteğini çekmiş, tekbaşına inziva deliğinde “riyazat ve ibadetle iştigal edip” kerametler göstermiş bir ermiş.
6) Babai halk ayaklanmalarında gizlenmiş, ayaklanma bastırılınca birden ortaya çıkmış ‘meczup’ ve korkak bir derviş.
Kuşkusuz Hacı Bektaş Veli bu kişiliklerin hiçbiri değildir ve olamaz!
Yüzyılın başından beri hakkında yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu, milliyetçi devlet anlayışı ve ortodoks İslam inancı çerçevesinde yapılmış. Onun içindir ki, Hacı Bektaş Veli’yi bu anlayış ve değerlendirmelerin hiçbiri tanımlayamaz. Çağları aşarak günümüze ışık tutan Hünkar’ın yolu, dünyasal yaşamı daha iyiye, daha güzele götüren bilimsel düşüncenin ve aklın yoldur. (Hacı Bektaş üzerinde farklı değerlendirme ve yeni yorumlar için bkz. İsmail Kaygusuz, Hünkar Hacı Bektaş, Alev Yayınları: İstanbul, 1998, s.6-51; “Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai’siydi”, YOL Dergisi 6, 2001, s. 24-34)
Mevlana Celaleddin Rumi’ye (ö.1273) gelince o, Şeriatın gerekliliklerini göze çarpacak biçimde yerine getirerek, aykırılıklarını egemen yönetimlerin Sünni inancıyla çatışmadan sürdürmüş. Moğol korumalığı altındaki Selçuklu sultanları, sultan naibleri, emirler ve Moğol İmparatorluğunun temsilcisi büyük vezirlerle çok sıkı dostluk ilişkileri kurmuştu. Mevlana çağını aşan felsefi ve dinsel bilgi birikimi; birer duygu seli olan, aşk ve cinsellik, yaşama sevinci dolu beyitlerle örgülenmiş Mesnevi tarzı şiirleri arasına batıni yönünü ustalıkla gizlemeyi başararak onları etkilemiştir. Bu arada, düzyazı metinlerinde (mektuplarında) o incelmiş edebiyat dili Farsça ile yöneticilere düzdüğü övgüler, onun aşırı uzlaşmacılığının ötesinde, bencil ve dar çevre çıkarcısı kişiliğini ortaya çıkarmaktadır. Konya dışında olup bitenlere, kıyımlara zulüm ve saldırılara gözünü kapamış olan Mevlana, Hacı Bektaş’ın yaşam biçimine, sosyal ve siyasal anlayışına tamamıyla karşıt konumdaydı. Esnaf, tüccar, zanaatkar ve başkent aristokrasini oluşturan zengin sarraflardan, taşrada toprak ve çiftlik sahibi olup kentte oturan varlıklılardan (dikhanlar) pek çok yandaşları vardı. Ayrıca büyük temlik ve ikda sahipleri Emirlerden de müritleri bulunuyordu. Kendisi ne Türk dilinin ve ne de Türkmen halkların dostuydu. Rum ve Ermeni etnik Hristiyan gruplara gösterdiği yakınlığı onlara asla göstermemiştir.
Mevlana Celaleddin, daha otuzlu yaşlardayken büyük ün sahibi olmuştu. Ona batıni eğitimi vererek Mevlana’yı İsmaili yapma görevini üstlenmiş olan Şemseddin Tebrizi Konya’ya 1243 yılında geldi. Konya’da kaldığı üç yıl içinde Şems Mevlana’yı istediği biçime sokmuş, değiştirmiştir. İlhan Başgöz Yunus Emre üzerinde yaptığı çalışmada şöyle diyor:
“Mevlana… coşkun bir dervişe, Şems’e rastlıyor; onunla yedi gün halvet oluyor. Bu halvetten çıkan Mevlana artık bambaşka bir Mevlana’dır. Devrinin en büyük camilerinde ders veren, ayakkabılarını çıkarıp saray kadınlarıyla semah ettikten sonra, ayakkabılarını altınlı, elmaslı, pırlantalı küpe ve yüzüklerle dolu bulan, dinleyicileri beylerden ve sultanlardan oluşan Mevlana tümden değişecektir. Dergahının kapısını yoksullara ve kötü kadınlara açacak, kurulu düzenin hoş görmediği yerlerde semaha duracaktır. Mevlana’yı karşı kültüre ve aykırı yola çeken Şems, bu nedenle öldürülecektir.” (İlhan Başgöz, Yunus Emre I, İstanbul-1999, s.49)
Elbette ki Mevlana Şems ile halvette kaldığı bir hafta içinde değişmedi. Şems Konya’da kaldığı sürece, 1247’de öldürülmesine dek, zorunlu geziye çıktığı bir yıl dört ay dışında, tüm zamanını verdiği batıni eğitimle Mevlana’yı değiştirmekle geçirmişti.
Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, İbtidaname adlı yapıtında Mevlana ile Şems’in buluşmasını Musa Peygamber’le Hızır’ın buluşmasına benzetmekte. Ona göre Mevlana Musa’yı, Şems de Hızır’ı temsil ediyordu. Orada buluşmayı şöyle anlatıyor:
“Şems’in yüzünü görünce gün gibi aydın sırlar ona açıldı. Görülmemiş şeyleri gördü, kimsenin duymadıklarını duydu. Ona aşık oldu, elden çıktı. Yanında yücelikle alçaklık bir oldu. Şems’i evine çağırıp, ‘padişahım dedi, şu dervişi dinle. Evim sana layık değil, ama sana sadakatle aşıkım ben. Kulun nesi varsa, eline ne geçerse hepsi efendisinindir. Bundan böyle ev senin evin.” (İbtida-name’den aktaran Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.baskı, İstanbul,1985, s.71-72)
İşte bu buluşmayla Şems ile birlikte geçirdiği yıllar içinde Mevlana, en insancıl, en güzel aşk ve güzellik şiirlerini, ayrıca en keskin ve batınilik içeren düzene aykırı söylemlerini yazıya geçirtmiştir. Bahaaddin Veled oğlu Celaleddin’i, Mevlana (Farsçada Mevla-na ‘Efendi-miz, Tanrı-mız’ anlamlarına gelmektedir) yapan da bunlar olmuştur. Ancak yine İlhan Başgöz’ün kapalı olarak belirttiği gibi Şems’in siyasi cinayete kurban gitmesinden [1] bir süre sonra, Mevlana’nın yine eski neşesine dönmüş ve egemen siyasetin bir parçası olmuş bulunduğunu görmekteyiz. Onun bu özelliği dolayısıyladır ki hem kendi yapıtları, yani Mesnevi’si ve Divan’ı eksiksiz olarak günümüze kadar korunmuş, hem Menakıbname’ler dışında da, hakkında yüzlerce kitap yazılmış incelemeler yapılmıştır. 19.yüzyılın başlarından beri Batılı araştırmacılar, Mevlana’nın tam korunmuş yapıtlarında saklı tuttuğu duygusal yoğunluğu ve batıniliğin derin hümanizmasını açığa çıkardıktan sonra, onu bu derece yüceltmişlerdir. Mevlana Celaleddin belki kişiliğiyle değil, ama kuşkusuz yapıtlarıyla bu yüceliğe layıktı.
Bu yazımızda Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Celaleddin’in Menakıbname’lerde (Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi olan Vilayetname’de ve Ahmet Eflaki’nin Ariflerin Menkıbeleri’nde) keramet söylenceleri biçiminde verilmiş bulunan davranışlarından – eylemlerinden; ayrıca da Mevlana’nın büyük emirlere, vezirlere yazdığı özel Mektupları’ndaki tartışmasız başeğmeci -yalvarıcı tutumundan toplumsal ve siyasal konumlarını, dönemsel bölge tarihinin nesnel ve sosyo-politik koşulları içinde değerlendirmeye çalışacağız.
Başta söylediğimiz gibi, 13.yüzyıl Anadolu’sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri derinliğine kavramak ve Selçuklu-Moğol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-politik ve inanç yapılanmalarını iyi incelemek gerektiğinin bilinci içinde bunu yapmayı deneyeceğiz.
Hacı Bektaş Veli’nin Merkezi Feodal Devlet ve Toplumlara Karşı İzlediği Siyasete Dair Değinmeler [2]
Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin Hristiyan keşişleriyle sıkı ilişkilerde bulunduğu, Vilayetname’de söylencelere yansımış ve keramet boyutları içerisinde verilmiştir. Bunların Hacı Bektaş’ın büyüklüğünü kabul etmiş ve onun müridi olarak iki inançlı yaşadıklarını, yani Hünkar’ın yolunu gizli olarak sürdürdüklerini öğreniyoruz. Ama bu, Hristiyanların, üstünlüğünü kabul ederek İslam dinine döndükleri anlamına gelmemelidir. Ortodoks İslam ile Ortodoks Hristiyanlık sürekli birbirlerine düşman, karşılıklı birbirlerinin inançlarını yadsıyan ve “dinsiz-kafirler” olarak niteleyen konumdaydılar. Bunlar yönetimlerin dinleri olduğundan, egemenlik alanlarını koruma, sağlama alma çıkarlarıyla doğrudan ilişkiliydi. Yönetimler, karşılıklı kabul, anlaşma ve uzlaşma dönemlerinde bile halkları, yani teb’alarını sürekli birbirine düşman tutmaya büyük özen göstermişlerdir.
Buna karşılık heterodoks inançlar, daha çok kırsal halk yığınlarına özgü olduğundan ortak yanları çoktu. Öyle ki, bir Alevi-Bektaşi dervişiyle, yoksul bir manastır keşişinin yaşam görüşünü ve biçimini birbirinden ayırmak güçtür. Anadolu’da İslami halk tasavvufunu, Hacı Bektaş Veli ve onun Sulucakarahöyük’teki dergahına bağlı halife ve dervişleri temsil ettiği gibi, Hrıstiyanlık halk mistisizminin temsilcileri de bu manastır keşişleriydi. Kapadokya bölgesinde, Alevi inançlı Türkmenlerle, kent merkezlerinde yaşayan Bizanslıların küçümseyerek Trogtlytai (toprak altındaki deliklerde yaşayanlar) dedikleri bölge Hristiyanları içiçe yaşamaktaydılar.
1239-40 yılındaki büyük Babai halk ayaklanmasından 5 yıl sonra Anadolu’nun Moğollar tarafından istilasına karşı koyamayan bağımsız Konya Selçuklu merkezi feodal devleti dağılmış ve Büyük Moğol İmparatorluğunun Batı Uç Eyaletine dönüşmüştür.
Horasanlı Hacı Bektaş’ın piri Horasanlı Baba İlyas ve Baba İshak, feodal hükümete karşı, Sultan I.Alaaddin’in (ö.1237) son dönemlerinden itibaren oluşmaya başlayan nesnel koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır haraç ve vergilerle canından bezdirdiği 7-8 yılda yarattıkları ihtilalci Babai Siyaseti’yle, Konya’ya yürümüşlerdi. Amaçları, iktidarı ele geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini kurmaktı. [1] Ancak, kazandıkları onca zaferlere rağmen, çok büyük bir yenilgi ve kırımla sonuçlandı başkaldırı. [2]
Hünkar Hacı Bektaş siyasetini, döneminin öznel ve nesnel koşulları içerisinde, Moğol istilasıyla yıkılan yokolan kurumların restorasyonunda birlik sağlama üzerinde denedi. Baba Bektaş, geldiği Babai ihtilalci geleneğini, varolan koşullar içinde uygulamaya gitmedi, yani Türkmen halk gruplarını Selçuklu Sultanlarına karşı isyana yöneltmedi. Çünkü önce dış düşman tehlikesinden kurtulmak gerekiyordu. Kısacası, istilacılardan memleketin kurtarılmasını öne almak amacı güdülmüştür. Bu nedenle Moğol korumalığındaki işbirlikçi yönetime ve Selçuklu prensi İzzeddin’i kentleri köyleri yakıp yıkan Moğollara karşı savaşmaya yönlendirerek onun yanında yer aldı. Bu konuyu ileride, Hacı Bektaş’ın Nureddin Caca’ya gösterdiği kerameti incelerken ayrıntılayacağız.
Öbür yandan Hacı Bektaş Veli, (halife ve dervişleri dahil) içiçe yaşamakta oldukları Hristiyan halk ve manastır keşişleriyle dostluk, yakınlık ilişkileri sürdürdüğü gibi, sürgün Bizans İmparatorluğunun başkenti ve aynı zamanda bilim ve kültür merkezi İznik’den de haberliydi; gelişmeleri izliyordu. Orada 1241’de rakiplerini yenerek yönetimi tam ele geçirmiş olan İoannes Vatatzes ertesi yıl Moğollarla anlaşma yapıp devletini güvenceye almış ve bir barış dönemine girmiş bulunuyordu. Öyle ki, 1243 yılında Konya Sultanlığıyla da ittifaka girdiği halde, kendisine dokunulmadı. İznik’teki sürgün Bizans devleti, 1260’lara kadar bölgenin ekonomik yönden en gelişmiş zengin devleti olma ününü korudu. Gerek Vatatzes I.İoannes ve gerekse oğlu Theodoros II. Laskaris dönemlerinde İznik, aynı zamanda tam anlamıyla bilim, felsefe eğitim merkezine dönüşmüştü.
Özellikle Hacı Bektaş ile yaşıt olan ve aynı yıllarda ölmüş bulunan Nikephoros Blemmydes (1197-1272), kendi manastırında verdiği felsefe derslerinde evrensel sorunlarla ilgilenmekteydi: Burada, aşağıdaki varlıklar tarafından şekillendirilmeden önce, ırk ve türlerin her cinsinin Tanrı’nın düşüncesinde yeraldığını farzeden nominalizm ile realizmi uzlaştırma yollarını araştırıyor, aynı zamanda “herkese, herşeye yeryüzünde gerçek tanrı olacak” ideal bir filozof-kral portresi çiziyordu. Nikephoros Blemmydes, Vatatzes I’in oğlu, öğrencisi Theodoros II. Laskaris’i bu amaçla yetiştirmişti. 13.yüzyılın sonu ve 14.yüzyılın başlarında Bizans düşüncesine hep Aristoteles felsefesi egemendir. (Louis Bréhier, La Civilisation Byzantine, Paris-1970, s.364-365; G. Ostrogorsky, Çev. Fikret Işıltan, Bizans Devleti Tarihi, Ankara-1981, s.410-12; Louis Bréhier, La Civilisation Byzantine, Paris-1970, s.364-365; G. Ostrogorsky, Çev. Fikret Işıltan, Bizans Devleti Tarihi, Ankara-1981, s.410-12) Hacı Bektaş’ın günümüze ulaşmış yapıtlarında akıl, bilim, evren ve dünya üzerine sözlerinde gününün felsefesinin izlerini görmemekolanaksızdır. Sulucakarahöyük’de yaşadığı yaklaşık otuz yıl boyunca yeni bir inanç ve yaşam tarzı oluşturmuş; yeni bir toplum örgütlemesi yaratmış olan Hünkar Kapadokya, İznik, Konya ve sonra İstanbul hattı üzerinde yürümekten çekinmemiş. Düşünsel, inançsal ve siyasal düzlemi genişleterek, daha sonraki yıllar Halifesi Saru Saltuk’u da 10-12 bin kişilik Türkmen gücüyle İstanbul’a Mikhail VIII. Paleologos’a göndermişti.
Vilayetname’deki Frengistan’a atılan genç çoban ve iki inançlı keşişin işaret ettiği tarihsel olayların arkasında yatan bu ilişkilerdir. Öyleyse, “İslam ülkesinin öte yanındaki bir memlekette bulunan bir keşiş, biz de Hünkar’ın dervişiyiz” boşuna dememiş. Ayrıca Hünkar durup dururken, sırf kendisine şaka yaptı diye, neden çobanı Frengistan’a atıp, keşişin kara canavarlarını (domuzlarını) otlattırsın? Vilayetname’den okuyalım:
“İslam ülkesinin öte yanındaki bir ülkede bir keşiş vardı. Bir yıl kıtlık olmuş, keşiş de sıkıntıya düşmüştü. Bir gün, ‘ne olurdu, Hünkar lütfetseydi de, bana biraz buğday gönderseydi’, diye düşündü. Bu durum o anda Hünkar’a malum oldu, dervişlerinden birine biraz buğday verdi ve ‘bu buğdayı keşişe götür’ diyerek yolladı. Derviş buğdayı götürürken yolda alıcı çıktı. O kadar fazla para önerdiler ki dayanamadı; buğdayın bir miktarını sattı, yerine toz ve saman doldurdu. Gide gide o kente vardı ve sora sora kiliseyi buldu, keşişle görüştü. Getirdiği emaneti teslim etti. Keşişin konuksever ve insancıl davranışlarından etkilenen Derviş, ‘ne olurdu, bu adam müslüman olsaydı’ diye düşündü. Keşiş onun içinden geçenleri anladı ve ‘Derviş, ben de müslüman olurdum, ama senin gibi bir müslüman olup, erenlerin gönderdiği buğdayın bir kısmını satar, yerine toz ve saman doldururum diye korkuyorum’ diye karşılık verdi.
“Bu sözler karşısında çok utanmış olan Derviş’i alıp, birlikte kilisenin mahzenine indiler. Orada bir oda gördü; karşıda bir mihrap vardı; üstünde bir bohça duruyordu; bohçanın üzerine bir elifi taç konmuştu. Keşiş kendi giysilerini çıkardı. Bohçayı açıp, içindeki derviş hırkasını giyindi ve tacı da başına koyarak mihraba geçti ve birlikte ibadet ettiler. Tapınma ve dualardan sonra Keşiş yine eski Kilise giysilerini giyerken: ‘Biz de Hünkar’ın dervişiyiz’ dedi. Ona armağanlar verip yola saldı.” (Vilayetname/Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Haz.A. Gölpınarlı, İnkılab Kitabevi: İstanbul, 1990, s.55; Vilayetname /Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli, Haz. E.Korkmaz, Ant Yayınları: İstanbul, 1995, s.107-108)
Hacı Bektaş Veli Dergahı herkese ve hangi din ve inanca mensup olursa olsun her insana açıktır. Onun Horasan’dan kalkıp ziyaretine gelen Kalenderi, Haydari konukları da vardır; her yıl düzenli olarak Dergaha gelip kurbanlarını keserek, Cem-cemaata katılan ve lokma yiyen Hristiyan köylülerinden müridleri de… Hacı Bektaş’ı Kapadokyalı Aziz Kharalambos’la aynılaştırıp, din değiştirmeden onun hoşgörüsüne sığınmış köylülere karşı, kentli Hristiyanlar ve manastır keşişleri gizli gizli haberleşerek duasıyla birlikte yardımlarını da alıyorlardı. Görüldüğü gibi, Hacı Bektaş’a derviş olduğunu söyleyen Keşiş, çıkarcı ve hilekar derviş gibi bir müslüman olmaktansa Hristiyan kalmayı tercih ediyor. Çünkü Hünkar’ın Bizanslı Hristiyanlara yaklaşımı insancıldır; eşitlik ve sevgi yüklüdür davranışları. O İsa’yı da, Muhammed’den aşağı görmemektedir. Hünkar Hacı Bektaş Fevaid (Haz. M.Yaman, s.51) adlı yapıtında İsa peygamberden şu sözleri nakleder:
“…Ve dört şeydir ki insanı Hakk’a eriştirir: Büyüklerle oturmak, akıllı kişilere danışmak, kısmetsiz kişilerden (çalışmayan, kendine bile yararı olmayanlardan İ.K.) sakınmak, münzevilerden (köşesine çekilmiş sadece ibadetle uğraşanlar İ.K.) yardım istemek.”
Hacı Bektaş, Vilayetname’deki söylencelerden anlaşıldığı üzere, gerçekten bu dört ilkeyi aynen uygulamıştır Hristiyanlarla ilişkilerinde: Büyükleriyle oturup sohbet etmiş. Akıllılarına danışmış; düşünce alışverişinde bulunmuş. Kendine yararı olmayan yani çalışıp da kısmetini ele geçiremeyenlerinden, tembellerinden uzaklaşmış. Ama asıl yoksul Hristiyan halkla karşılıklı yardımlaşmalarını sürdürmüştür.
Hacı Bektaş Veli’nin pek çok yerleri gezdiği, adı Frengistan adaları diye geçen o dönemlerde Frankların egemen olduğu Ege Adaları’ndaki keşişlerden de muhibleri olduğunu anlıyoruz. Hünkar’ın, kendisiyle alay eden çobanı, vilayet eliyle kaldırıp Frengistan’a attığı keramet söylencesi, bize göre önemli bir tarihsel olayla Hacı Bektaş’ın yakından ilgili olduğunun işaretlerini veriyor. Söylenceyi kısaca özetleyelim:
“Bayamlu Deresi çevresinde bulunan Kızoğlu kışlağında Hünkar’a inanmayan ve onunla hep alay eden bir çoban vardı. Bir gün oraya uğradığında çoban yine alaya başlayınca, Hacı Bektaş vilayet elini uzatarak, adamı tutup Frengistan’da bir adaya fırlattı… Aklı başına geldiğinde adanın içine doğru ilerlerken bir kilise gördü. İçinden çıkan ermiş bir Keşiş: ‘Sen nasıl, öyle bir cihan kutbu veli ile uğraşırsın?’ diye ona çıkıştı. Sonra kendisini kara canavarlarına (domuzlarına) çoban yaptı. Bir yıl tamam olunca Hünkar adaya geldi; Keşiş’le birkaç gün konuşup görüştüler. Bu arada Hünkar’dan, çobanı bağışlamasını diledi. O da, Sulucakarahöyük’e değil, Mekke’ye gideceğini; Karahöyük’e döner dönmez, adam gönderip çobanı aldırtacağını söyledi.
“Hünkar sözünü yerine getirerek, bir dervişini gönderip çobanı aldırttı, Bayamlu Deresindeki koyunlarının başına bıraktı. Kışlak’tan kardeşi yanına geldiğinde onu kendi kendine ağlar buldu. Olup bitenleri anlattığında kardeşi şaşırıp, ‘sen çıldırmışsın dedi, nasıl bir yıl Frengistan’da kaldığından söz ediyorsun? Bir saattan beri burada oturmaktasın, seni gözlüyordum.’ Çoban, kendisine bu olayı yaşatan Hünkar’ın velilik gücüyle bir oyun oynadığını anladı. Erenlere canla başla ve gönülden muhib yar oldu.” (Vilayetname, Haz. A.Gölpınarlı, s.65-66; Haz. E.Korkmaz, 123-124)
1206 yılında Antalya ve çevresinin Gıyaseddin I.Keyhüsrev tarafından Frenkler’den alınıp oraya Tekelü Türkmenlerinin yerleştirildiğini; 13.yüzyılın son yarısında Menteşe Oğulları’nın Frenk (ya da Frank) memleketleri İskenderiye ve civar adalarıyla ticari ilişkilerde bulunduklarını; 14. yüzyılda Anadolu Beylikleri’nin Bizans’la birlikte Frenkler ile sürekli mücadele ettiklerini ve Frenkler’in zaman zaman birine karşı diğerini tuttuklarını biliyoruz. (İ. Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, Ankara-1984, s.67, 81, 228) Ama asıl Frank ya da Frenk egemenliği Yunan yarımadasına damgasını vurmuştur; Latinler’in İstanbul’u 1204’de işgal etmesiyle başlayan bu egemenlik 1428’lere, yani Osmanlı fetihlerinin arifesine kadar sürmüştür. (Ostrogorsky, agy, s.179, 401, 517) Demek ki, gerek Vilayetname’de ve gerekse Yunus Emre’nin şiirlerinde geçen Frengistan ya da Frenk (ülkesi) ile, daha çok Ege adaları dahil Yunan yarımadası kastediliyordu. Hatta Pir Sultan Abdal’ın, “Şah İstanbul’da otura / Frenk’ten yessir getire” dizelerini gözönüne getirirsek, 16. yüzyılda da bölgeye halk arasında hâlâ bu adla çağrıldığını anlamış oluruz.
Bu söylencede Hacı Bektaş’ın, Frengistan’a gidip geldiği ve orada manastır keşişlerinden kendisine muhibler (sevenler) ve dervişler edinmiş olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca Hünkar’ın bu bölgeye dervişlerini gönderdiği gibi Bayamlu Deresi kışlağında yaşayan çoban gibi gençlerin de gitmesine aracılık ettiği anlaşılıyor. Genç bir çobanın Frengistan’a gönderilip bir süre kaldıktan sonra sağsalim geri dönmesi, o günün yaşam koşullarında öylesine olağanüstü bir olay olarak algılanmıştır ki, üzeri kerametle sırlanıp parlatılarak Hacı Bektaş’ın velilik gücüne bağlanmıştır. Oysa bir değil binlerce Türkmen genci Frengistan’a gitmiş, bazan Bizanslıların yanında Frenklerle, bazan Frenklerin yanında Bizanslılara karşı savaşmışlardır. Bunun nasıl olduğunu, yargımızı bilinen gerçek tarihsel olayla birleştirerek açıklayacağız.
1260’larda Hacı Bektaş Sulucakarahöyük’ü Alevi-Bektaşi inancının merkezi yapmasının ötesinde, burada çağının her türlü bilim ve felsefe yeniliklerine açık, kültür ve siyaset üretilen sosyo-politik merkezinin temellerini atmıştır. Yukarıda değindiğimiz gibi kendisine bağlı Alevi Türkmenleriyle, Moğollara ve onlarla işbirliği yapan kardeşlerine karşı mücadelede İzzeddin II. Keykavus’u desteklemişlerdi. Ancak İzzeddin, 1256-57 ve 1261 girişimlerinde, üstün savaşçı Moğol güçleri tarafından yenilince İstanbul’a gelip, VIII.Mikhael Palaiologos’dan istediği yardımı elde edemedi ve Kırım’a geçti. Ama, asıl bizi ilgilendiren, onunla birlikte 1262 yılında, başında Hacı Bektaş’ın halifelerinden Saru Saltuk’un bulunduğu 12 bin kişilik Alevi Türkmen gücüdür. (İ. Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi Ve Uluları I, İstanbul-1995, s.115-118)
Bu güç Hacı Bektaş’ın bilgisi ve olasılıkla Sulucakarahöyük’deki Dergah’ta alınan kararlar doğrultusunda toplanmış ve orada bulunmaktadır. 1246’dan sonra tek ya da üçlü-ikili (triumviri-duumviri) on yıla yakın Konya Selçuklu tahtında oturduğu dönem içerisinde, bir süre Kırşehir’de kaldığı ve Babai ayaklanmasının bastırılması sırasında zindanlara atılmış Babai Türkmenleri salıverdiği bilinen İzzeddin II.Keykavus kadar; o yıllarda kendisine süvari alayı kumandanlığı (Emir-i ahur) yapmış ve Türkmenlerin başında Selçuklu adına savaşmış, son savaşta yenilince Kastamonu bölgesindeki Türkmenler arasına sığınmış ve şimdi Bizans imparatoru bulunan Mikhael VIII. Palaiologos da Hacı Bektaş’ı ve Saru Saltuk’u çok iyi tanıyordu.
Daha önce adı geçen kitabımızda açıkladığımız gibi, bu imparator Saru Saltuk’un güçlerinden 5000 savaşçıyı, Yunanistan’daki Latin güçlerine karşı kullanmıştır. (İ. Kaygusuz, agy, s.116) Bu Latin güçlerinin, Yunanistan yarımadasında uzun yıllardır egemenlik kurmuş Frenkler olduğunu görüyoruz. Mikhael VIII.Palaiologos, kardeşi Konstantinos yönetimindeki bu Türkmen savaşçılarını Peloponessos’a (Mora yarımadasına) gönderdi. Bizanslılar bunların yardımıyla ilk yıl (1263) büyük başarılar kazandılar. Güney Yunanistan’daki savaşlar, ilk başarılardan sonra kötüye dönmeye başladı. Ücretleri düzenli ödenmeyen Türk savaşçıları Frenklerin tarafına geçtiler. Bunu üzerine, bu bölgeye kadar zaferler kazanarak ilerlemiş olan Bizanslılar büyük bir bozguna uğrayarak geri çekilmek zorunda kalmışlardır. (G. Ostrogorsky, agy, s.419)
Bize göre Hacı Bektaş Veli’nin, bütün bu olaylarla doğrudan ilişkisi vardır ve çok yakından ilgilenmektedir. Genç çobanın bu savaşçı erlerden biri olması ve savaş sonrası, ya da kaçarak Hacı Bektaş’ın keşiş muhiblerinden birinin yanına sığınmış olması çok olasıdır. Keşiş’in, Hacı Bektaş’ı tanıyan ve ona bağlı bir genç savaşçıyı korumuş olduğu ve sonra ülkesine gönderdiği anlaşılıyor.
Saru Saltuk Dede 12 bin kişilik Türkmen gücünün başında, İmparator’a savaşçı asker kiralayarak, karşılığında Balkanlar’da yerleşmek üzere yola çıkmadan önce kuşkusuz Pir’inden “destur” almıştı. Olasıdır ki Hünkar Hacı Bektaş’ın Fevaid’inde ona verdiği öğütler bu döneme rastlamaktadır:
“Bir gün Hacı Bektaş Veli Saru Saltuk’a buyurdu ki: ‘Diğer şeyhlere yüzünü çevirme; onların sohbetleri zarar verir. Bizim nazarımız ise güneştir. Mürid taştır. Ancak kaliteli taş (yetenekli mürid), güneş ışığıyla yakuta dönüşür. Diğer şeyhlerin nazarları gölge gibidir ki, kabiliyetli taş güneşin feyizli ışığından gölgeye giderse, değerli taşa dönüşmez.” (agy, s.73)
“Ve Hacı Bektaş kendini Saru Saltuk’a göstererek buyurdu: ‘Hangi veliyi bulmak istiyorsan, gerçekte o benim; istediğini-dileğini ondan elde et.’ ” (agy, s.76)
Kana Dönüşen Abdest Suyu, Nureddin Caca ve Mevlana Celaleddin
Vilayetname’de Kırşehir tımar beyi Nureddin Caca ile Hünkar arasında geçen keramet olayları göstermektedir ki, Moğol yandaşı yönetim, Hacı Bektaş Veli’nin Sulucakara-höyük’e yerleşmesini istemiyordu. Eski Babai önderleri, Baba Resul ardıllarının yavaş yavaş onun çevresinde toplanıp haberleştiklerinin ve ilişkilerinin sıklaştığının farkına varılmıştı. Olasıdır ki, bu işte bizzat Hacı Bektaş’ın konuğu olduğu İdris Hoca’nın kardeşi Saru kullanılmış ya da görevlendirilmişti. Belki ortadan kaldırılması planı da vardı. Saru’nun sadece kardeşinin namusunu koruması ya da yengesini kıskanması yüzünden Hacı Bektaş’a karşı çıkmayıp, doğrudan bölgenin Emir’ini devreye sokmasından anlaşılıyor. Çünkü Hacı Bektaş çalışkanlığı, bilgisi, ululuğu ve önderlik konumuyla çevre halkının güvenini kazanmış bulunuyordu. Saru’nın tüm iftira ve aleyhte girişimleri, tersine onun daha çok sevilip sayılmasına yaramıştı.
“Saru, Hacı Bektaş’ın, İdris’in evinde karar kıldığını köylülere kötü sözlerle anlattı. Köylü de, bu derviş Kadıncık’ı seviyor da onun için evinde oturuyor diye dedikoduya başladı. Birgün İdris’e, ‘utanmaz mısın’ dedi, ‘şu dervişi evinde besleyip durursun; izin ver, başını alsın nereye gidecekse gitsin.’ İdris, Saru’ya ‘sen işine git, senin bu halden haberin yok, gördüğün derviş, zahir batın vilayet eridir’ dedi ve Hünkar’dan gördüğü kerametleri anlattı..” (Vilayetname, Hz.A.Gölpınarlı, s.28-29; Hz. E. Korkmaz, s.56-59)
Aslında, bu sözlerle başlayıp, Nureddin Caca’yla Hünkar’ı karşı karşıya getirerek, Caca’nın başına kerametle işler açtırılan bu bölüm içinde ilginç bilgiler saklıdır. Saru, Hacı Bektaş aleyhinde çok uğraşmış. Ama her seferinde, keramet gösterileriyle(!) yenilgiye uğramış ve kendine yandaş bulamamıştır. Gerçekte, Vilayetname yazarı ya da ‘menakıb’ toplayıcısının dediği gibi, başlangıçta hemen Nureddin Caca’ya gitmediği anlaşılıyor. Zaten Kırşehir beyi Caca’ya vardığında da Hacı Bektaş’ın, yengesi Kadıncık’ı sevmesinden filan sözetmiyor:
“Saru…Kırşehri’ne doğru yola çıktı. Nureddin Hoca’ya vardı. ‘Sultanım’ dedi, ‘kardeşimin evine bir derviş geldi, garip halli bir kimse. Kalkıp bir yere gitmez. Bir adam gönderin de bu dervişi ordan yollasın.’ Bunun üzerine Nureddin Hoca, bir naip gönderdi…”(agy)
Nureddin Caca’nın adamına Hacı Bektaş’ın, “mülk sahibi gibi konuşuyorsun, beni buradan kimse çıkaramaz. Var git yoluna” diye korkusuzca konuşmasının ardında keramet gücü mü vardı diyeceğiz? Elbette ki, hayır. Arkasında bir Türkmen gücü oluşturmamış olsaydı, Ca-ca’yı, hemen atına atlayıp Sulucakarahöyük’e gelecek kadar kızdırır mıydı? Tımar beyi olarak oturdukları ilin, toprakların yasal sahibi Nureddin Caca’ydı. Ona meydan okumanın neye mal olacağını bilmez miydi Hacı Bektaş?
Caca’nın, Hacı Bektaş’ı sakalı-bıyığı ve tırnaklarının uzunluğu ve namaz kılmaması nedeniyle Vilayetname’ye yansıtılan yargılama sahneleri ne anlama gelmektedir?
Hünkar, sakal-bıyık ve tırnak sorgulamasında, “şahin perçemsiz, pençesiz olmaz!” derken güvercin değil, korkusuz bir şahin olduğunu ortaya koyuyor. Şeriata uyup, abdest alıp namaz kılması istendiğinde, kendisine verilen abdest suyunu kan olarak nitelemiştir.
Vilayetname’de, Nureddin Caca’nın adamlarının Hünkar abdest alıp namaz kılması için getirdikleri suyun kana dönüştüğü anlatılmaktadır. Sonra Nureddin Caca, herhalde avladıkları kekliklerin kanının suya karıştığını söyleyerek, bizzat kendisi maşrapayı başında karşılaştıkları Üçpınar’dan doldurup eline döker. O da kan olmuştur. Hacı Bektaş’ın suyu kana çevirmesi (kerameti) Ahmet Eflaki’nin Ariflerin Menkıbeleri I (Çev. Tahsin.Yazıcı, s.345, Hikaye.476) adlı yapıtına da yansımıştır. Vilayetname’den 125 yıl kadar önce yazılmış olan kitapta olayın geçmesi elbetteki önemlidir ve çok şeyler açıklamaktadır. Ama ilginç olan, bu Mevlevi kitabında, Vilayetname’de yeteri kadar açık olduğu üzere, Nureddin Caca, Hacı Bektaş’a gözdağı vermek ya da onu cezalandımak için Sulucakarahüyük’e gitmemiştir; tam tersine onun hizmetine gittiğinden söz edilmektedir. Ama, aşağıda vereceğimiz bazı metinlerde Nureddin Caca’nın kimin adamı ve Mevlana’ya ne derece yakın olduğu da ortaya çıkacaktır:
“Pervane’nin yar-ı gar’ı ve naibi, Kırşehir vilayetinin emiri ve Mevlana’nın candan müridi Caca’nın oğlu emir Nureddin, birgün Mevlana hazretlerinin yanında, Hacı Bektaş-ı Horasani’nin kerametlerinden bahsediyordu: ‘Bir gün Hacı Bektaş’ın hizmetine gittim. O dış görünüşe hiç saygı göstermiyor, şeriata uymuyor ve namaz kılmıyordu. Ona mutlaka namaz kılması gerektiğine dair ısrarda bulundum. O: ‘git su getir de abdest alayım, taharetleneyim’ diye buyurdu. Testiyi kendi elimle doldurup onun önüne getirdim. Maşrapayı alıp bana verdi ve ‘dök!’dedi. Onun eline su döktüğüm vakit, berrak suyun kan olduğunu gördüm. Bu durum karşısında şaşakaldım.’ Mevlana Hazretleri: ‘Keşke kanı su yapsaydı; çünkü temiz suyu kirletmek o kadar büyük hüner değildir… (Ama) bu kişide o güç yoktur. Buna israfın değiştirilmesi derler ki, Kuran’da: ‘Şüphesiz israf edenler şeytanın kardeşleridir.’ (Kur’an, XVII, 27) buyrulmuştur. Has tebdil (değişim) senin şarabının sirke olması ve güç sorununun çözülmesidir. Senin alçak bakırın saf altın olur, kafir nefsin islam olur…’ Hemen o anda Nureddin baş koyup, Hacı Bektaş’a gösterdiği istekten vazgeçti. Şiir: İnsan yüzlü birçok iblisler olduğundan, her ele el vermek doğru değildir.”(Ahmet Eflaki, Çev.Tahsin Yazıcı, Ariflerin Menkıbeleri I, s.345, Hikaye. 476
Bu olayla Mevlana Celaleddin’in kişilik ve siyasetine girmek zorundayız. Hemen soruları ardarda soralım:
Mevlana Celaleddin’in Hacı Bektaş’a karşı bu kadar nefret ve düşmanlığı nereden kaynaklanıyordu?
Kur’an’dan 17.surenin 26.ayetini (“Bir de akrabaya, yoksula yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma”) tamamlayan 27. ayeti (“Zira böylesine israfta bulunanlar şeytanların dostları, kardeşleridir”) ilgisiz bir biçimde, Caca’nın anlattıklarına kanıt göstererek, Hacı Bektaş’a şeytanın kardeşi demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl bir kine dayanıyordu?
Acaba Caca’nın Hacı Bektaş’a yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi korkuyordu?
Nureddin Caca, yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi Mevlana’nın çevresindekiler tarafından peygamber gibi nitelenen, Moğol korumalığındaki Selçuklu devletinin başveziri Muineddin Pervane’nin ‘yar-ı gar’I (mağara arkadaşı), yani Ebubekir’i ve naibidir. Başvezirin adına iş yapan, görevde bulunan en yakın yardımcısı durumundadır. Asıl adı Cibril Nureddin olan bu kişinin kendisi de Moğol soyludur. Ayrıca, Ahmet Eflaki’nin bu yapıtında adı, Muineddin Pervane, Sahib Fahreddin, Celaleddin Müstevfi, Taceddin Mutez, Hatıroğulları, Emideddin Mikail vb. gibi Mevlana’yı ziyarete gelen ünlü Selçuklu beyleri arasında geçmektedir. (agy, I, s.155)
Biz burada metnin aynını alıntıladık. Abdülbaki Gölpınarlı ise bu olayı kendi yorumunu katarak şöyle anlatıyor:
“Mevlana bunu (Nureddin Caca’nın anlattıklarını) duyunca dedi ki: ‘Temizi pislemek kolay, pisi temizlemek güç. Mürşit ona derler ki senin şarabını bal yapsın, müşkülünü halletsin. Bakır haline gelmiş gönlünün ayarını tam altın haline getirsin. Hem de bu keramette israfın son derecesi var. İsrafta ileri gidenlerse şeytanın kardeşleridir.’ Hacı Bektaş, ihtimal böyle bir hokkabazlık yapmıştı, belki yapmamıştı. Fakat menkabeden aradaki ayrılığı ve Mevlana’nın keramet hakkındaki telakkisini anlıyoruz.” (Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.basım, İstanbul-1985, s.238)
Böyle bir keramet yakıştırmasının altında yatan nesnelliği görmeyen Gölpınarlı, Mevlana’nın ‘temizi pis etmiş’ yargısını haklı göstermek için, bu kerametin varlığını kabul ediyor ama bunu gösteren insan Hacı Bektaş olunca ‘hokkabazlık’ olarak niteliyor. Kitabında Mevlana ile karşılaştırdığı 3-4 sayfa içinde, sürekli küçük düşürücü cümlelerle anmasının nedeni, “Hacı Bektaş’ın bütün manasıyla batıni inanışların bir mürevvicisi (yayıcısı), ‘Makalat’ında açıkça gösterdiği gibi Batıni Dai’si olması”ydı. (A.Gölpınarlı, agy, s.237) Gölpınarlı bir ortodoks müslüman olarak, aşağılık bir suçmuşçasına, baştan bu doğru hükmü verdikten sonra onun hakkında kafasındaki olumsuzlukları sıralıyor. Oysa Mevlevi Dedesi Ahmet Eflaki’nin kitabında anlatılan olayda, yukarıda belirtildiği gibi, hiç ilgisiz yere bir Kur’an ayetini kanıt göstererek, asıl Mevlana ‘hokkabazlık’ yapmıştır. Eğer olay Eflaki’nin yazdığı gibi geçmişse Mevlana Celaleddin, Nureddin Caca’yı Hacı Bektaş’tan uzaklaştırmak için son çare olarak Kur’an’a başvurmuş ve onun ‘insan yüzlü iblis (!) olduğuna’ Caca’yı inandırmıştır.
Mevlana Celaleddin Rumi’nin Özel Mektuplarına Yansıyan Karakter Yapısı Ve Siyaset Anlayışı
Şimdi biz asıl Mevlana Celaleddin’in Nureddin Caca’ya mektuplarından örnekler vererek, aralarındaki ilişkinin boyutları ve niteliğini görelim. Arkasından irdelemeye geçeceğiz. Yine Abdülbaki Gölpınarlı diyor ki:
“Mevlana, ‘beyler halkın ve kendilerinin işleriyle uğraşsınlar da bize zahmet vermesinler’ demiştir. Hatta Taceddin Mutez’in gönderdiği üç bin altını geri yollamış, Sultan Rükneddin’in gönderdiği üç kese altını ise hendeğe attırmıştı…O, bütün ömrünce kendisi için değil başkaları için yaşamaktaydı.” (A. Gölpınarlı, agy, s. 221-223)
Peki, Mevlana Celaleddin’in, Gölpınarlı’nın bizzat kendisi tarafından Türkçeleştirilip yayınlanan mektuplarına ne demeli? Beylere, emirlere, vezirlere yazdığı mektuplardaki o dalkavukluklar, övgüler, yağçekmeler ve yakınlarına, ailesi bireylerine çıkar talepleri nasıl açıklanır bilemiyoruz?
Önce yakın dostu ve kayıtçısı Çelebi Hüsameddin için, Ekmeleddin Tabib beye yazdığı mektuptan neleri nasıl istediğine bir bakalım:
“…Hekimlerin padişahı, yaşayış mücevherlerinin en temizi, en aydını, bela zehirlerinin panzehiri, akıllar ağacının meyvası… düşünceleri yüce ulular ulusu, Hakkın ve dinin Ekmel(eddin)’inin selamları geldi erişti… O selamlar selam gönderenin keremine, üstünlüğüne benziyordu; ululuğunun büyüklüğünün şeklindeydi; yüceliğiyle, soyunun-sopunun temizliğiyle eşti… Malumunuz olsun ki, bu yıl, şeyhlerin efendisi, zamanın Cüneyd’i ve vaktin Bayezid’i, kalblerin emini, Hak ve dinin Hüsam(eddin)’i – Allah bereketini daim etsin -, yıkılmış olan bağ duvarını onartmak için çok zahmet çekti, çok masraf etti. Siz de bilirsiniz ki, gönlüm onun masraflarına karşı, bir yardımda bulunmanıza takılmıştır… Sen bize, genişlik zamanımızda güzelliksin, çetinlik çağında da silahsın, mal-mülksün.” (Mevlana Celaleddin, Mektuplar, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı. İstanbul-1963, s.26-28)
Kendisine en yakın kişi ve özel yazmanı Çelebi Hüsameddin’in bağ duvarının onarım masraflarını bile beylere ödettirecek kadar onlarla içli dışlıdır Mevlana. Evinin ve ailesinin geçimi de bu feodal beylerin-emirlerin ‘hayırları’ ve ihsanlarıyla, yani bağışlarıyla sağlanmaktadır. Bunu aşağıdaki mektubunda görüleceği gibi tek cümleyle, “yaptığınız hayırlar yüzünden bu bucakta amandayız” diye kendisi itiraf etmektedir. Böyle bir yaşam biçimini seçmiş, bu koşullarda yaşayan kişi halk adamı ya da ‘halkın adamı’ olabilir mi? Vilayetname’de kişiliğine uyarlanan kerametlerin maddesel açınımlarından rahatlıkla görebildiğimiz, yapısal etkinlikleriyle; düşünsel-inançsal, siyasal her türlü üretime dönük çalışmalarıyla halk adamı Hacı Bektaş Veli’yi, Mevlana Celaleddin ile bu yönden nasıl karşılaştırabiliriz? Ama Abdülbaki Gölpınarlı şunları rahatlıkla yazabiliyor:
“Mevlana… yüksek bir bilgin, eşsiz bir şair ve derin bir hakim olmakla beraber fikriyle, gayesiyle sözüyle tam bir halk adamıdır. Yunus Emre, nasıl ‘halk şairi’ olmadığı halde, ‘halkın şairi’ olmuşsa (bu karşılaştırma tartışmaya bile girmeyecek kadar yanlıştır – İ.K.), Mevlana da halk ulusu değilken, halkın ulusu ve muhtedası olmuştu. Ancak şurası muhakkak ki hiç bir şeyinde ve hiç bir vakit halktan ayrılmayan (Hangi halktan? Feodal beyler ve çeşitli inançta olan Konya aristokrasisi halk mı sayılıyor?- İ.K.) Mevlana’nın özlü bilgisi, sonradan kendisine uyanların aristokrat bir zümre haline gelmelerine de müsaitti.” (A.Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.239)
Gölpınarlı’nın Mevlana hakkında verdiği bu zorlama yargı, kendi içinde de çelişkileri birlikte sergiliyor. Mevlana’nın özlü bilgisi mevlevi bir aristokrat zümre oluşturmaya uygunmuş, ama kendisi halka hitap etmiş; bu özlü bilgileri onlara sunarak halkın adamı olmuş! Ne demek bunlar? Elbette Mevlana Celaleddin’in, zamanın yüksek din bilgini ve İran dilinin eşsiz bir ozanı olduğunu hiçkimse yadsıyamaz. Gerçekte özgür düşünceli bir aristokrat mutasavvıftı o. Ama, Mevlana ‘halkın adamı, halkın ulusu’ makamına oturtulamaz.
“…Gönülden gönüle pencere var. Daimi olsun bu sevgi. ‘Yüce Allah katında en üstün olan şey, yüce Allah için birisini sevmektir.’ Yaptığınız hayırlar yüzünden bu bucakta amandayız; hayır sahibi olanlar da, eminlikle yüce işlere o sayede koyulmuşlardır… Adetlerin en hayırlısı, dinin harimini korumak, Müslümanların oturdukları yerleri görüp gözetmekti. Mektubumu getiren Bahaddin, – Allah güzelliğini artırsın – hizmetinize yönelmiştir…Umarız ki inayetiyle görülür de şükrederek, lütfunuzu anarak döner…”(Mevlana Celaleddin, agy, s.25)
Az sonra Çelebi Hüsameddin’inin damadı Nizameddin için yardım isterken Nureddin Caca’ya nasıl övgüler düzdüğünü de göreceğiz. Ama önce, Nureddin Caca’nın Mevlana ile buluştuğu tarihi saptamaya yarayacak olan, Emir Celaleddin Karatay’a yazdığı mektuptan sözetmek gerekiyor:
“Büyük adalet ıssı büyük bilgin, iki devlet, iki kutluluk ıssı, adalet döşeyen, mazlumu yetiştirip geliştiren, ihsanı adet edinmiş, sonu düşünür, yoksullara yardımcı, bilginleri yetiştirir, Müslümanlarla Müslümanlığa kuvvet olan, padişahlara sultanlara yardım eden ulular ulusu emir,… kutlu devlet ve dinin Celal’inin (Celaleddin Karatay’ın- İ.K.) Allah yüceliğini daimi etsin; düşmanının burnunu yerlere sürttürsün; onu kuvvetlendirsin, yardım etsin ona; ‘kolay şeyi kolaylaştırsın ona, güç şeylerden korusun onu’ (Kur’an, 92, 7)… Ululandıkça ululansın, yaratıp olgunlaştıran Tanrı, gece gündüz korusun onu, hayırlarına karşılık fazlasıyla mükafat versin ona.
“Selam ve duadan sonra size kavuşmak yüceliğine ermeyi, o güzel yüzü görmeyi o kadar istiyorum ki, o özlemimin sınırı yok… Aziz devletinizi dileyenlerden, sizi sevenlerden, nimetlerinize şükreden, lütfunuzu, ihsanınızı yayan, özü doğru, inanç ıssı oğlumuz Nizameddin, adetiniz olan, daima edegeldiğiniz yardımı, ihsanı, lütfu umarak tapınıza (size yalvarmaya, ricaya -İ.K.) geliyor. ‘İçilecek tatlı suyun başı kalabalık olur.’ Pek çok zarar ziyan sebepleri birbiri ardınca geldi; uygunsuz anlar kolunu kanadını kırdı… Acınacak, esirgenecek bir hale düştü. Onu bu sınık hale düşüren sebeplerden biri de emirler efendisi, askerlerin yücesi, devlet ve Din Nur’unun (Nureddin Caca – İ.K.) naiblerinin, ondan on iki bin (dinar) almalarıdır. Ancak artanı elinde kalmıştır. Umarım ki elini genişletir de hukukunu diriltmiş olursunuz… Göstereceğiniz her padişahlık, her lütuf, gerçekte bu duacıya gösterilmiş olacaktır…” (Mevlana Celaleddin, agy, s.39-40)
Alaaddin Keykubad’ın Rum asıllı azadlı kölelerinden olup, kendisine on yedi yıl hizmet etmiş olan bu Emir Karatay, oğlu Gıyaseddin Keyhusrev’den başka torunlarından İzzeddin II.Keykavus’a da hizmet vermiştir. Çok güçlü olan bu feodal bey, yakın arkadaşı Sahib Şemseddin ile birlikte İzzeddin II.Keykavus’u sultanlığa gerçek yetkili kılmış (1249) ve kendisi de naib olmuştu. Sultan İzzeddin, Karatay ile birlikte geniş Türkmen desteğiyle, Moğollara baş eğme yanlısı kardeşi Rükneddin Kılıçarslan’ın aksine bağımsızlık siyaseti mücadelesi vermekteydi.
Ancak 1254 yılında, bazı emirler aşçı elbiseleri giydirip, Rükneddin’in kaçmasını sağlayarak onu Kayseri’de tek Sultan ilan ettiler. Moğolların isteğiyle Doğu’daki bir çok kentlerde onun sultanlığı kabul edildi. Bunun üzerine İzzeddin II. Keykavus, başkaldıranlara karşı bir ordu derlemiş, görüşme çabaları sonuç vermeyince de onları yenilgiye uğratmıştı. Rükneddin ağabeyinin eline düştü ve İzzeddin herkesin gözü önünde barıştığını ilan ettiyse de, onu Uluborlu yakınındaki Davalu (ya da Burgulu) kalesine hapsettirdi 1254 yılının sonlarına doğru. Celaleddin Karatay aynı yıl Kayseri’de ölmüş bulunuyordu. Ancak, iki yıl sonra Moğol kumandanı Baycu ordusuyla gelip, 11 Ekim 1256’da yapılan savaşta, İzzeddin’in Türkmen gruplarından oluşturduğu kuvvetlerini yendi. Savaştan sonra Emir Fahreddin Arslandoğmuş, Sultan İzzeddin’den hoşnut olmayan diğer ileri gelen emirlerle Burgulu kalesine giderek, kalede tutsak bulunan Rükneddin IV. Kılıçarslan’ı alıp saltanata geçirmişlerdir. (Ahmet Eflaki, Çev.Tahsin Yazıcı, agy, I, s.43-44,51; Claude Cahen, Çev. Yıldız Moran, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, İstanbul-1979, s.267-268; Gregory Abu’l Farac, İngilizceden Türkçeye Çev. Ömer Rıza Doğrul, Abu’l – Farac Tarihi II, 2.baskı, Ankara-1987, s.560)
Mevlana Celaledin bu mektubu, 1254 yılından önce, yani ellinin iki ya da üçüncü yılında Celaleddin Karatay’ın güçlü naib’lik döneminde yazmış olmalı. Moğolların baskısıyla kardeşler arası ikili ve üçlü ortak yönetimler denenmişse de, bu dönem İzzeddin II. Keykavus’un en etkin dönemiydi. Bu mektupta, ‘emirler efendisi, askerlerin yücesi, devlet ve dinin Nur’u gibi övgülere rağmen, Nureddin Caca’yı Karatay’a (nakiplerinin yaptıklarından dolayı adaletsizliğinden şikayet diyebileceğimiz) çekiştirme görüyoruz. Moğol yandaşı Rükneddin Kılıcarslan’ı tutan bir emir ve Pervane’nin yakın adamı olan Nureddin Caca’yı Karatay’ın sevmediğini ve bunların birbirlerine rakip olduklarını Mevlana bilmez mi? Bilir, ancak kime, ne zaman ve nasıl yazacağını da bilir Mevlana Celaleddin Rumi…
Öyle sanıyoruz ki, aynı tarihlerde belki de hemen arkasından Nureddin Caca’ya şu mektupları gönderiyordu:
“… Layık olanları yücelten, keremlerde bulunan, hayırlar yayan, yoksullara yardımcı olan, müslümanlığıyla müslümanlara ışık olan ulu emir, devletin ve Dinin Nur’una eş-dost olsun! Allah yüceliğini daimi etsin; dostları yardım görsün, düşmanları kahrolsun… Bu özü doğru duacıdan selam ve duadan sonra bilsinler ki, bu duacı, kendilerinin, devletlerinin hayır-duasıyla meşguldür. Ey şahsı yanımda bulunmayan, anısı yanımda olan!… (bir anısını taşıdığına göre, demek ki daha önce Mevlana’nın ziyaretine gelmişti Caca – İ.K.) Şunu bildireyim ki: Allah sonunu pek güzel bir hale getirsin, aziz oğlum Nizameddin, işittik, duyduk ki, hayırlar düşünen, yoksulları yetiştirip geliştiren kutlu gönlünüzün gazebine uğramış; bir küstahlıktır etmiş; yüce gönlünüz incinmiş ona. Bu duacı, şefaat ederek Allah için yalvarmada. Yaptığınız iyi işlere, kulluklara, oruçlarınıza, namazlarınıza, sadakalarınıza üstelik, bu bağışlamayı da belirtirseniz, şüphe yok ki Allah, bütün kulluklarınızı en güzel bir şekilde kabul edecektir. (İlginç değil mi? Mevlana, Caca’nın Tanrıya yaptığı tüm tapınmalarıyla gösterdiği kulluğa, bir yakınını bağışlamasını eşit görüyor. Bunu yapmadığı takdirde namazları, oruçları ve sadakaları boşa gidecek, kulluğunu tamamlamıyacaktır! – İ.K.)… Oğlumuz Nizameddin, sizi sevenlerdendir; o devletin sürmesini, artmasını diler; boyuna sizi anarak neşelenir. Bir küçük suç, o da bilmeyerek yaptıysa, bağışlanması… Bu takdirde pek minnettar olurum; büyük bir sevaba, güzel bir övülmeye erişirsiniz. (Mevlana Celaleddin, agy, s.80-81)
Olasıdır ki, Nureddin Caca’ya karşı işlediği suçtan dolayı naibleri, Nizameddin’in oniki bin dinarına (altın para) el koyarak onu cezalandırmışlardı. Mevlana Celaleddin, Caca’dan ‘aziz oğlu’ Nizameddin’i bağışlamasını dilerken, ona ödediği parayı rakibi durumundaki Emir Karatay’dan tazmin ettirme kurnazlığını gösteriyor. Celaleddin Karatay, onun bu isteğini fazlasıyla yerine getirmiş olmalıdır. Elbette ki bu, koyu bir Rükneddin ve Pervane yandaşı olan Mevlana’yı saflarına çekme taktiğiydi; çünkü karşısında olan kişinin emirler üzerindeki onun mistik etkisini çok iyi bilmektedir.
Mevlana Celaleddin, hiç sevmediği ve hor gördüğü konar-göçer ve yerleşik geniş Alevi Türkmen grupları tarafından desteklenen ve eski düşmanları Moğol istilacılarına karşı çıkmaya zorlanan İzzeddin II.Keykavus’u tutmuyordu. Çünkü ona göre Moğollar, Muhammed’in şeriatını yerine getirmeyen bu heterodoks inançlı (Alevi) Türkmenleri cezalandırmak için, Tanrı tarafından gönderilmişti. Annesi Hristiyan olan İzzeddin Keykavus’un da, bu çevreye göre İslam şeriatıyla ilişkisi yoktu; şarap ve eğlence meclislerinin adamıydı!
Sultan İzzeddin II.Keykavus’un ve emirlerinin, atabeylerinin bu propagandayı ortadan kaldırma çabalarından birini Ahmet Eflaki’nin kitabında görüyoruz. Bunun gerçekleşmesi de kuşkusuz Mevlana’nın dergahından ve onu saflara kazanmaktan geçiyordu. Bir çok yol denenmiş olabilir, ama bu başarılamamış; Mevlana tarafından kabul görmemiş uzlaşma sağlanamamıştır. İzzeddin siyaseti bağlamında sultan kardeşler arası anlaşma asla gerçekleşmemiş, başlarında Mevlana olmak üzere kent yaşamının rahatlığına alışmış Konya mutasavvıfları, dervişleri ve ahileri, düzenlerinin bozulmaması için Moğol korumalığı siyasetine angaje olmayı yeğlemişlerdir. Emirler için zaten birşey farketmiyordu; tımar olarak sahibi bulundukları illerin geniş topraklarında yaşayan yoksul halk yığınları üzerinde her durumda baskılarını sürdüreceklerdi…
Eflaki’nin, Mevlana ve İzzeddin II. Keykavus ilişkilerine dair öykülerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Öykülerden birinde, emirlerinden Sahib Şemseddin’in, İzzeddin’in Mevlana’yı ziyareti için aracılık ettiğini görüyoruz. Defalarca Mevlana’yı överek, onu mutlaka ziyaret etmesini istemektedir. İzzeddin Keykavus, birgün altın bir hokka içine yılan yavrusunu kapatarak, onu denemek için, içinde ne bulunduğunu sorar. Bu davranışına kızan Mevlana onu yanıtlamaz bile, yakın halifesi Şeyh Selahaddin’e hokkanın sırrını söyletir. Böylece sözde İzzeddin’in Mevlana’ya saygısı artar. (Ahmet Eflaki, Çev. Tahsin Yazıcı, agy, II, s.108-109)
Diğer iki öyküden birinde Mevlana, vezir, naib ve emirleriyle birlikte ziyaretine gelen İzzeddin’i kabul etmeyerek, hücresine girip ibadetini sürdürmüş. Öbüründe ise, ziyareti sırasında İzzeddin Keykavus Mevlana’dan bir öğüt isteyince, “sana çobanlık emretmişler, kurtluk yapıyorsun. Sana bekçilik emretmişler, sen hırsızlık yapıyorsun” demiş. (A.Eflaki, Çev. Tahsin Yazıcı, agy, I, s. 218, 317) Görülüyor ki Mevlana, İzzeddin’i Sultan olarak kabul etmiyordu.
Bunu, Moğol hakanı Hulagü Han tarafından, Selçuklu kentlerinden baç ve vergileri toplamak üzere tam yetkiyle gönderilmiş vezir Taceddin Mutez el-Horasani ile olan dostluğu da açıkça gösteriyor. İlk ortak sultanlık döneminde İzzeddin II.Keykavus tarafından Konya’da kabul görmeyen Taceddin Mutez, Sivas’a Rükneddin’in yanına gitmiş, orada Muineddin Pervane tarafından çok iyi karşılanmış ve bundan sonra İzzeddin II.Keykavus aleyhinde çalışmıştır. Moğol hanları adına toplanan vergilerin miktarını görünce, vezir makamındaki bu kişinin modern “sömürge valisi” tipindeki korkunç yüzünü öğrenmiş olacağız:
Bedreddin Ayni’ye göre ilk Moğol baskısı döneminde Anadolu vergisi 60 000 dinar, 10 000 koyun, 1000 sığır ve 1000 at’tan oluşuyordu. Oysa Baycu’nun Anadolu kumandanlığı zamanında –Aksarayi’ye göre- bu vergi 200 000 dinara yükselmiştir. 1256 yılına kadar bu miktarda kaldı. 40 yıl sonra Gazan Han döneminde 600 000 dinara çıkacaktır. (Prof. Dr. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, 4.baskı, Ankara-1991, s.55) Bütün bu ağır vergiler Anadolu’nun yoksul halk yığınlarının sırtından ödenmiştir.
İstilacı, kan dökücü Moğol hanının temsilcisi vergici vezir Taceddin Mutez’e yazılmış 9 mektubu bulunmaktadır Mevlana’nın. Mektuplarının çoğunda Vezir-i Azam (en büyük vezir) diye hitabetmekte ve yakınlarının, dostlarının işlerinin görülmesi ya da parasal yardımda bulunulmasını rica etmektedir. Her nedense bir türlü işleri yoluna girmeyen(!) Nizameddin için de mektup yazmıştır. Bakalım yoksul halkın, mazlumların düşmanı ve Moğol kuklası, kadı Muhyiddin Tahir oğlu Taceddin Mutez’e nasıl övgüler düzmüş:
“Devlet güneşi, emirler padişahı, Rabbani emir, anısı büyük, düşüncesi güzel, emin ve kutlu kişilerin gıpta ettikleri er, yosulların ışığı (!)…Horasan’la Irak’ın övüncü, iki devlet ıssı iki kutluluk ehli; adaleti yayan, mazlumu besleyip yetiştiren… şehirlerin amanı, kulların sığınağı olan, yoksullara inanan Hak ve Dinin Tac’ı (Taceddin Mutez – İ.K.), ‘insanları bağışlıyanları, ihsanda bulunanları Allah sever’ (Kur’an, 3,76) Allah yüceliğini daimi etsin; düşmanının burnunu yerlere sürtsün, kendisini kuvvetlendirsin … Nimet verene şükür vaciptir ama, lütfunuz sınırı aştı; şükürden aciziz… Allah işlerini düzene soksun, özü doğru inanç ıssı… Nizameddin, bu duacının oğludur. Bu duacıya evlatlık haklarını yerine getirmiştir… Küçüklüğünden beri rabbani fakıyrlerin (Mevlana kendisini kastediyor – İ.K.) kapısında, mal da nedir ki canını vermiştir. Çünkü fakıyrlerin kulluğunda bitmiş, gelişmiştir… İnsanın gidişinden sormaya hacet yok; kimlerle düşüp kalkıyor ona baksınlar. Maldan sormaya, nereden ele geçirdin demeye hacet yok; nereye harcıyor, ona bakmak gerek. (Bu 13.yy. kentli aristokrat tasavvuf şairinin halk düşmanı görüş ve anlayışının bugünün işçi-emek düşmanı yönetimlerin anlayışıyla koşut olması ilginç değil mi? – İ.K.) Emirler padişahının… her lütfu, her keremi her padişahlığı, önden sona dek hepsi bu duacıya yapılmıştır… Hatta bu mektubu yazmak doğru da değildi. Özü doğru duacı, bizzat gelip kendi ağzımla söylemeyi isterdim… Utanmakla beraber …padişahçasına, sultancasına ululuğuna layık olarak bu sefer de yardım gölgesini, oğlumuz Nizameddin’in üstüne salarlar da bu ağır yükün altından çıkar… Allah için olsun, bu ihsanı öbür ihsanlardan saymayın.”
Sonra coşa gelip dizeler döktürüyor Mevlana:
“Sürme çekmek, sürmegöz ıssı (sahibi) olmaya benzemez. O göz ki, inciyi saman çöpünden ayırdetsin, o göz ki, doğan’ı sinekten ayırsın.” (Mevlana Celaleddin, agy, s.36-39)
Yeri geldiği için bazı bölümlerini aldığımız mektubun içerdiği anlam, yorum ve açıklama gerektirmeyecek kadar açıktır. Koca Mevlana’nın kimlere “gel, sen de gel! dediği ortadadır.
Nureddin Caca Mevlana İle Buluşmasının Arkasındaki Asıl Nedenler
Mevlana Celaleddin’in, Nureddin Caca’ya yazdığı bir diğer mektubu, aradan biraz zaman geçtikten sonra gönderdiği anlaşılıyor. Hemen arkasından da Ahmet Eflaki’nin anlattığı buluşma olmuştur. Bu mektubun başında da öbürlerinde olduğu gibi “Devlet ve Dinin Nur’una” övgüler, selam ve duadan sonra Mevlana, bir ayetle buluşma arzuluyor:
“Yüzlerinde secde belirtileri görünür” (Kur’an, 48, 29) ayetinde bildirilen yüzlerden olan yüzünüzü görmeyi özlediğimi, sizinle buluşmayı pek arzuladığımı da bilin. Hayırlı buluşmalar nasibolsun… Özü doğru oğlumuz Nizameddin pek çok çeşitli ziyanlara girmiştir. Bütün dostların gönülleri yaralıdır, o yana yönelmiştir… Dostluğunuzdan umulan… adaletiniz olduğu gibi gene lütufta bulunmanız, elini tutmanız, yardım etmenizdir. Netekim bundan önce de lütuflar ettiniz; kendiniz ziyanlara girdiniz…”
Nureddin Caca, Mevlana’ya, bu denli üzerine düştüğü Nizameddin’in kim olduğunu sordurmuş olacak ki, “O, şeyhlerin padişahı, Hak ışığı, kalblerin emini, zamanın Cüneyd’i Hüsameddin’in – Allah Müslümanları, ona uzun ömür vererek faydalandırsın – yakınıdır, damadıdır” diye mektupta tanıtma gereği duyuyor. Sonundan anlaşıldığına göre, mektubu bizzat Nizameddin ile göndermiştir:
“Umarım ki oğlumuz Nizameddin de… ihsanınıza, lütfunuza mazhar olur… şükrederek, lütfunuzu anarak, o kutlu, o mutlu tapıdan korumanıza ererek, himayenize girerek, bol lütuflarınızı elde ederek esenlikle, ganimetlerle, sevine sevine döner…” (Mevlana Celaleddin, agy, s.42-43)
O yılların siyasi olaylarının biraz daha ayrıntılarına girerek, Mevlana’nın konumunu belirleyen ilişkileri konusunda bir irdeleme daha geçtikten sonra, bazı yeni tarihsel gerçekler saptamak olası görünüyor. Şimdi Vilayetname’deki olaya dönersek: Hacı Bektaş Veli, Nureddin Caca’nın namaz kılması gerektiği zorlamasını, “kanla abdest alınmaz” diyerek, reddetmiştir. Bu, ‘‘dünyayı kana bulayanlara, kan dökenlere çanak tutmayınız, onlardan yana olmayınız” demektir bizce. İşte bu çerçeve içerisinde hareket ederek diyoruz ki, öfkeyle atına atlayıp adamlarıyla Sulucakarahöyük’e gelen Kırşehir emirini, Hacı Bektaş Veli siyaseten ikna etmiş ve onu şeyhi Mevlana’ya bizzat göndermiş olabilir. Yine bizce, İzzeddin Keykavus tarafını tutarak Moğol istilacılarına karşı mücadele siyasetine çekmek amaçlıdır.
Hacı Bektaş Veli büyük öngörüsüyle, genç İzzeddin II. Keykavus’un birinci tek başına saltanat dönemi (1246-1248) ve ortaklığı (1249-1254) sırasında – olasılıkla Sultanın çevresiyle doğrudan ilişkilerine dayanarak, onun üstün geleceğine Nureddin Caca’yı inandırmış; Moğol korumacılığı yandaşı olan Rükneddin’i tutmayı sürdürdüğü takdirde sonunun iyi olmayacağını, zindanlara düşeceğini anlatmıştır. Sürdürdüğü siyasetin yanlışlığına onu gerçekten ikna etmiş olmalıdır. Ülkede birlik, İzzeddin’in padişahlığı altında Moğolların atılmasıyla sağlanabilirdi. [1] Ancak Nureddin Caca kadar, Hacı Bektaş da biliyordu ki İzzeddin Keykavus, kardeşinden değil, Kösedağ savaşından beri Moğollarla içli-dışlı olan Muineddin Pervane’den çekiniyordu. Pervane’yi de ancak, kendisine çok düşkün olduğu ve her arzusunu yerine getirdiği Mevlana ikna edebilirdi. Mevlana Celaleddin hem karısının hem kendisinin tapınacak kadar çok sevdikleri Şeyh’leriydi; onu çağırıp sarayında sık sık ‘semah ayinleri’ düzenlerlerdi. Zaten iki kardeş sultan olan İzzeddin Keykavus ve Rükneddin Kılıcarslan, arasında anlaşma-uzlaşma çabalarına giren Fahreddin Arslandoğmuş gibi emirler yok değildi. Ancak bunların yaptığı, Moğolların istediği biçimde Rum’u iki-üç kardeş arasında paylaştırıp geçici olarak savaşları önlemekti.
Bize göre, bir şikayet bahanesiyle Hacı Bektaş üzerine kızgınlıkla gelen Nureddin Caca, Vilayetname’de Hünkar’ın bir kerameti gibi sunulan belki günlerce süren konuşup görüşmeler sonunda ikna edilmişti. Büyük olasılıkla (İzzeddin Keykavus ile ilişkiler konusunda tek bilinen Saru Saltuk olmakla birlikte) Hacı Bektaş’a bağlı ve İzzeddin’i destekleyen hayatta kalmış eski Babai şeyh-önderleri, Baba İshak halifeleri de orada bulunmaktaydı. Zaten sözünü ettiğimiz İzzeddin’in ilk saltanat döneminde Babai Türkmenlere hoşgörüyle yaklaşması, Sulucakarahöyük’ün Hacı Bektaş önderliğinde kısa bir zaman içinde büyüyüp gelişmesini de mutlaka etkilemişti.
Mevlana’nın mektuplarının bu olaydan önce Nureddin Caca’nın eline geçtiğini, mektuplardan birinin içeriğine uygun biçimde, Hacı Bektaş’ı abdest-namaz sınamasından geçirmesi gösteriyor. Mektuptan mutlaka sözedilmiş, tartışılmış. Ancak Hacı Bektaş, Mevlana’ya “Rum ülkesi kan gölüne dönmüş, siz Tanrıya kulluğun abdest-namazla olacağını söylüyorsunuz. Her tarafta su yerine kan akıyor, bu kanla abdest alınmaz. Önce kanı temizleyelim ki sular durucak aksın” biçiminde bir mesaj göndermişti bizce.
Daha once,yukarıda Ariflerin Menkıbeleri’nde geçen bu olayı anlattıktan sonra sormuştuk: Kur’an’dan 17. Surenin 26. ayetini (“bir de akrabaya, yoksula yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma”) tamamlayan 27.ayeti (“zira böylesine israfta bulunanlar şeytanların dostları, kardeşleridir”) ilgisiz bir biçimde, Caca’nın anlattıklarına kanıt göstererek, Hacı Bektaş’a şeytanın kardeşi demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl bir kine dayanıyordu? Caca’nın Hacı Bektaş’a yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi korkuyordu? Şimdiye kadar mektuplarından öğrendiklerimiz, dolayısıyla Mevlana’nın karakter yapısı ve siyaset anlayışı üzerinde edindiğimiz bilgiler, bu iki sorunun ötesinde yanıtlar getirdi sanıyoruz.
Elbette ki, Ahmet Eflaki’nin anlattığı gibi Nureddin Caca Mevlana ile, Hacı Bektaş’ın kerametlerini değil, gönderdiği haberi tartıştı. Ancak Mevlana böyle bir öneriyi kabul etmek bir yana, Nureddin Caca’yı “iblis, yani Şeytan’la elbirliği yapılmaz” diye paylamış, Hacı Bektaş’tan uzak durmasını sağlamıştı. Mevlana’nın Moğollara karşı olması ve böyle bir amaç için Pervane’yle konuşması ne siyaset anlayışına ve ne de yaşam biçimine uygun düşüyordu. Nureddin Caca’yı, böyle birşey yapmaması için, olayı Pervane’ye bildirmekle tehdit bile etmiş olabilir. Onun Caca’dan beklediği ve istediği sadece, Nizameddin’ine “lütuflar yapması, onu himayesine almasıdır!..”
Hacı Bektaş’ın Mevlana’ya daha önce Şeyh İshak adlı bir dervişini de gönderdiğini biliyoruz. Ahmet Eflaki, (Çev. Tahsin Yazıcı, agy, I, s.285) Hacı Bektaş’ın bu dervişini göndererek Mevlana’ya, “Ne iştesin, ne istiyorsun? Dünyada kopardığın bu kıyamet nedir? Eğer aradığını buldunsa sus, bulmadınsa saldığın bu gürültü nedir? Kendini insanoğullarının en beğenileni yaptın. Halkın bu kadar evini barkını yıktın… nedir bu hal?” diye sordurttuğunu yazıyor. Eflaki, Mevlana’nın ününün büyümesi ve herkesin ona mürit olması yüzünden kıskanıldığı ve aleyhine söylenen sözler ve nüktelerle eleştirildiğini söylüyor. Ona göre Hacı Bektaş da Mevlana’yı kıskandığı için böyle davranmış. Mevlana da ona şiirle karşılık vermiş:
“Başımızı ayak yapıp Ceyhun tarafına doğru koşuverdik / “Biz dünyayı birbirine kattık ve sonra oradan fırlayıp çıktık… / “Biz Mecnun’un sınırını da aştık…”
Kuşkusuz Hacı Bektaş bunları sordurmak için dervişi İshak’ı göndermemişti. Onun biraz Konya’nın, kentin dışına çıkıp, ezilen, baskı gören halkın arasına girmesini istiyordu. Ama, onun yüzü Ceyhun’a, Ceyhun’dan gelenlere (Moğollara) dönüktü; aşktan-meşkten başını kaldırıp, avama (halka) bakacak hali yoktu. Mevlana asıl karşılığı, Şeyh İshak’la konuşurken aynı anda Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş’a görünüp(!), boğazına sarılarak veriyor. Eflaki bu kerameti şöyle anlatıyor:
“Şeyh İshak… görüp işittiğini olduğu gibi anlatıp, bunları söylediği tarihi verince Hacı Bektaş: ‘Aynı günde Mevlana hazretleri kükreyen bir arslan gibi içeri girdi ve bana: ‘Ey kahpenin kardeşi! Bizim heyecanımız neşe ve aşktan geliyor, yanma ve aramaktan değil,’ deyip boğazımı sıktı. Öleceğimden korktum…’ dedi.” (agy)
Görüldüğü gibi Mevlana Hacı Bektaş’ın elini değil, boğazını sıkmayı tercih ediyor.
Vilayetname yazarı Uzun Firdevsi ise, Hacı Bektaş Veli’nin kendisine en yakın halifesi olan Saru İsmail’i Mevlana’ya gönderdiğini anlatıyor: Aynı zamanda ibriktarlık hizmeti gören Saru İsmail, su ısıtıp Hacı Bektaş’ın yıkanmasını ister. Hacı Bektaş, önce onun Konya’ya gidip, Mevlana’da bulunan bir kitabını alarak hemen gelmesini söyler. Saru İsmail, Hacı Bektaş’la aralarında geçeni ve kitabını istediğini anlatınca Mevlana şöyle der:
“Hünkar Hacı Bektaş katına, her gün yedi deniz, sekiz ırmak uğrar. Onların suya girmeye ne ihtiyaçları var ki, böyle dedin, yıkanmaya davet ettin erenler? Kitaptan maksat işte sana verdiğim öğüttür.” (Vilayetname, Haz. A.Gölpınarlı, s.48)
Menakıbname yazarlarının özelliğidir, herkes kendi velisinin üstünlüğünü öne çıkarır. Yoksa Mevlana’nın, Hacı Bektaş için bu övgüye kesinlikle dili varmaz, Yunus’un deyişiyle “yapası yoktur”. Ne de Ahmet Eflaki’nin aynı sayfada anlattığı gibi, mana aleminde Mevlana tarafından boğazı sıkılan(!) Hacı Bektaş da, “şimdi ey dervişlerim, Mevlana’nın saltanat ve ululuğu, bizim tasavvurumuza ve benzetmelerimize sığmaz. O mana simgesinin fermanına itaattan başka bizim için yapılacak şey yoktur” demiştir.
Sonuç olarak, Nureddin Caca’nın ikna edilip Mevlana’ya gönderilmiş olması işe yaramamış. Caca da, şeyhi Mevlana Celaleddin’e itaat ederek, Hacı Bektaş’ı kendisini kandıran iblis olarak görüp ondan uzaklaşmıştır. Ancak Vilayetname’de Hacı Bektaş’ın bir kerametiymiş gibi anlatılan zindan olayının gerçekleştiği anlaşılıyor.
Nureddin Caca Zindanı Boylamış Olmalıdır
Vilayetname’de olay şöyle anlatılmaktadır:
“…Hünkar, suyu avucuna döktü, yine su kıpkızıl kan kesilmişti. Nureddin Hoca (Nureddin Caca – İ.K.), bunu büyüye yordu, ‘derviş’ dedi, ‘kalk, gönlün nereyi isterse oraya git; seni bir daha buralarda görürsem ocağını yıkarım.’ Nureddin Hoca bu sözleri söyleyince Hünkar, ‘yarın öğleyin’ dedi, ‘seni tutarlar, oğlancıklarını bile görmeye izin vermezler. Bir yaş derinin içine korlar öyle bir yere götürürler ki, bir torba toprakla bir avuç arpa canını kurtarmana sebep olur.’ Nureddin Caca bu sözlere fena halde kızdı. ‘Eğer,’ dedi ‘yarın öğleye kadar dediklerin başıma gelmezse gör de bak, sana neler ederim ben.
“O gece yattı. Ertesi gün Kırşehri’ne hareket etti. Kırşehri’ne yakın Yüceırkadca denen yere varınca abdest alıp öğle namazını kıldı. Bir de baktı ki yedi tane Bey karşıdan çıka geldi. Bunlar hemen, ‘Nureddin Hoca sen misin?’ dediler. ‘Evet benim’ dedi. ‘Padişah emretti, seni nerede bulursak, aman vermeyeceğiz, evine gitmene bile izin vermeyeceğiz. Tutup bağlayıp, yaş göne sararak götüreceğiz.’ Yaş göne sardılar, Sultan Aliyüddin (İzzeddün olmalı – İ.K.) Padişah’ın huzuruna götürdüler. Padişahın, her tarafı kireçle sıvanmış derin bir zindanı vardı, pek kızdığı kişileri attırırdı. Bu zindana atılanların gözleri, kireçli duvarlara baka baka, üç yıla kalmaz kör olurdu. Nureddin Hoca’yı da oraya attırdı.
“Nureddin Hoca, ‘eyvahlar olsun, öyle bir azizin kadrini bilemedim, ona kötülük etmeye niyetlendim’ der dururdu. Hacı Bektaş’ın sözlerini hatırlayıp zındancıya bir avuç arpayla, bir torba toprak getirtti, toprağı yere saçtı, üstüne de arpayı serpti. Su verdi, arpa bitti. Yeşil arpaya baka baka gözlerine zarar gelmedi…” (Vilayetname, Haz.Abdülbaki Gölpınarlı, s.29-30)
Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname kitabının arkasında (s.111-113) Nureddin Caca hakkında bilgi verirken “onun Moğollar tarafından çok sevildiğini anlıyoruz” diyerek, kendisi de Moğol asıllı olan Caca’nın müthiş bir Moğol yandaşı olduğunu vurguluyor. Ama yazısının sonunda neye dayanarak ve nasıl “Nureddin Caca, Hacı Bektaş’ı sevmektedir” yargısına vardığını anlamak olası değil. Ancak, Nureddin Caca’nın, Hacı Bektaş’ın gazabına uğrayıp, zındana atıldığı konusunda tarihi bir bilgiye sahip olunmadığını haklı olarak söylemektedir.
Nureddin Caca’nın Hacı Bektaş’ı ne kadar sevdiği(!), anlatmış olduklarımızda görülmektedir. Ariflerin Menkıbeleri’nde yazılanların büyük çoğunluğu, her nedense “tarihi bilgi” kabul ediliyor. Ama Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi olan Vilayetname’de anlatılanlar sadece olağanüstü söylenceler, masallar olarak görülüp üzerinde durulmuyor. Derinliğine inilip, tarihsel bilgiler çıkarılmıyor. Yani, anlatılanların tümü masal mı? Değil elbette. Kerametlerin, söylencelerin nesnel temellerine inildiği zaman tarihsel, toplumsal ve de felsefi bilgilerin günışığına çıkmaması için hiçbir neden ve zorluk yoktur. Hacı Bektaş Veli ortodoks (Sünni) inançlı ve yönetimin, güçlünün yanında olsaydı; hem yapıtları günümüze noksansız gelmiş, hem de üzerine ciltlerce inceleme araştırma kitapları yazılırdı Mevlana gibi. Günümüze ulaşabilenlerin içinde bazıları ‘takıyye’ olarak verilmek durumunda kalınmış, çoğu da kopya edenlerin eklemiş olduğu bazı Şer’i bilgilere sarılarak, Hacı Bektaş’ın nasıl Sünnileştirilmeğe çalışıldığı zaten ortadadır.
Yinelemek durumunda kalıyoruz; A. Gölpınarlı, Hacı Bektaş’a atfedilen suyu kana çevirmesi kerametine, “hokkabazlık” diyor. Ama Mevlana’nın Konya’da Şeyh İshak’la konuşurken, aynı anda Sulucakaraöyük’te Hacı Bektaş’ın boğazına sarılmasına tek söz etmiyor. Demek ki, Mevlana’nın bu kerameti gösterebileceğini kabul ediyor. Bilim adamı, araştırmacı kişinin ikisinin de böyle birşey yapamayacağını bilip, kabul etmesi gerekir. Biz, tarihsel derinliklere inerek yukarıda Hacı Bektaş’ın, kanlı abdest suyuyla ne demek istediği üzerine sayfalar boyu yorumlar geçme zorunluğu duyduk. Yazdıklarımız için, böyle birşey olamaz, olmamıştır deniliyorsa ortaya yeni yorumlar, açınımlar konulsun. Ama kimse Hacı Bektaş’ın “suyu kana çevirdiğini” ileri sürmesin ve de bunu yaptığını ispat etmeye kalkmasın. Ayrıca hiç kimsenin de, Hacı Bektaş “bu hokkabazlığı yapmış ya da yapmamış” biçiminde bir ifade kullanmaya hakkı yoktur.
Mevlana’nın aynı anda “mana aleminde” Hacı Bektaş’ın boğazına sarılması kerametinin yorumunu yapmaya gerek görmedik. Çünkü bunun, Nureddin Caca ile Hacı Bektaş üzerine tartışırken Mevlana’nın köpürmüş durumda, “Hacı Bektaş şimdi yanımda olsaydı, iblisin kardeşinin boğazına sarılır onu boğardım” diye haykırmasının ötesinde bir anlamı yoktur. Ama ona inanan, onu seven, yücelten müridlerinin ağzında keramete dönüşüp, yetmiş-seksen yıl sonra Ahmet Eflaki’nin kitabına kayıtlanıyor.
Biz bu bağlamda, Vilayetname’de Nureddin Caca’nın zindana atılmış olmasına, Hacı Bektaş’ın gazabı ya da bedduası olarak değil, yeni bir tarihsel bilgi olarak bakıyoruz. Aynı zamanda bu olay gösteriyor ki, Hacı Bektaş Veli, kurduğu dergahta dünyadan elini eteğini çekmiş bir ermiş derviş gibi yaşamıyor. Ülke siyasetinin tamamıyla içindedir; Karaman, Çepni, Ağaçeri, Bayad, Döger vb. heterodoks İslam (Alevi) inançlı Türkmen gruplarının, (Ali donunda düyaya geldiğine inanılan) manevi önderleri olarak, tüm eylem ve hareketleri onun bilgisi çerçevesinde yapılmaktadır. Anadolu son yurtlarıdır; gidecekleri başka yer yoktur. 1200’ün ilk on yıllarından beri, yarım yüzyıldır peşlerini bırakmayan Moğol felaketini canları pahasına yok etmeleri gerekiyordu. Bu da ancak merkezi güçlü bir devletin varlığıyla gerçekleşebilirdi. Birlik ve beraberlik içinde hareket etmenin zamanıydı. Hacı Bektaş Veli, “bir olalım, iri olalım, diri olalım” sözünü boşuna söylememişti. Selçuklu Devletinin, Sultan Alaaddin Keykubat I (1520-37) dönemi güçlü merkezi yönetiminin ve Türkmenleri sayısız vakıf topraklarıyla yerleştirme politikasının (Uç’lara yerleştirip merkezi güvenceye almış da olsa) anıları onların arasında hep yaşıyordu. Onun içindir ki, Menakıbname’lerde, veli söylencelerinde geçen tüm Selçuklu sultanlarının büyük çoğunluğunun adı Sultan Alaaddin’dir. Görüldüğü gibi, Vilayetname’ye göre Nureddin Caca’yı zındana gönderen de odur. Demek ki, Türkmenler İzzeddin II.Keykavus’u, Alaaddin’le eşleştirmiş ve onun Moğol istilasından ülkeyi kurtarma siyasetiyle özdeşleşmişlerdi. Moğol işbirlikçilerinin, İzzeddin için kadın düşkünü, ahlaksız, şarapçı bir Hristiyan yeğeni propagandaları onları etkilemiyordu. Oysa büyük Sultan Alaadin’in de babannesi Hristiyandı ve onbir yılı Bizans başkentinde geçmişti.
Bu Vilayetname metninden, Selçuklu döneminde tutuklanan kişilere yapılan, “tutukluyu yaş göne sarıp, içinde kurumaya bırakma ve zindan hücresini kireç beyazına boyayıp gözlerini kör etme” gibi işkence çeşitlerini de öğreniyoruz. Nureddin Caca’yı yakalatıp, yaş deriye sardırıp, gözleri de kör olsun diye kireç beyazı zindana attıran İzzeddin II.Keykavus’tan başkası olamaz. Çünkü o kardeşi Rükneddin’in yandaşı ve büyük düşmanı Pervane Muineddin Süleyman’ın, Ahmet Eflaki’nin deyimiyle Muhammed’in mağara arkadaşı Ebubekir gibi, ‘yar-ı gar’ıdır. Hacı Bektaş Veli, yukarıda uzun uzun anlattığımız gibi yetkin bir ileri görüşlülükle onu uyarmış, hatta ikna etmiştir. Ama, Caca Mevlana’nın cazibesiyle, Hünkar’dan uzaklaşmıştır.
Bu tutuklamanın tarihine gelince: Daha önce yeri geldiğinde belirttiğimiz üzere 1254 yılında, bazı emirler aşçı elbiseleri giydirip, Rükneddin’in kaçmasını sağlayarak onu Kayseri’de tek Sultan ilan ettiler. Moğolların isteğiyle Doğu’daki birçok kentte onun sultanlığı kabul edildi. Bunun üzerine Kırşehir’de bulunan İzzeddin II. Keykavus bir ordu derlemiş, görüşme çabaları sonuç vermeyince de savaş açarak onları yenilgiye uğratmıştı. Böylelikle Rükneddin Kılıcarslan, 1254 yılının sonlarına doğru ağabeyinin eline düştü ve İzzeddin görünüşte barıştığını ilan ettiyse de, onu Uluborlu yakınındaki Davalu (ya da Burgulu) kalesine hapsettirdi.
Anlaşılıyor ki İzzeddin, kardeşi Rükneddin Kılıcarslan’ın güçlerini yenip onu kaleye kapattıktan sonra, onu tutan emirlerinden de yakaladıklarını zindana attırmıştı. Süleyman Pervane gibi bazıları Tokat’a kaçıp kurtulmuşlardı. Şu halde Kırşehir emiri Nureddin Caca, bu savaştan sonra – ki Abu-l-Harp (savaş babası) unvanı taşıyan Caca’nın İzzeddin’e karşı savaştığı kesindir – sonra tutuklanmış, en az iki yıl zindanda kalmış olmalıdır. Çünkü iki yıl sonra Moğol komutanı Baycu ordusuyla geldi ve 11 Ekim 1256’da Sultan Hanı civarında yapılan savaşta, İzzeddin’in Türkmen gruplarından oluşan kuvvetlerini yendi. Savaştan sonra Emir Fahreddin Arslandoğmuş, Sultan İzzeddin’den hoşnut olmayan diğer ileri gelen emirlerle Burgulu kalesine giderek, kalede tutsak bulunan Rükneddin IV. Kılıçarslan’I alıp saltanata geçirmişlerdir.
Vilayetname’ye göre, Nureddin Caca’nın zindandan çıktıktan sonra itibarını yitirdiği görülüyor. Uç illerden birine atandığı ve yakınlarına hasret öldüğü anlatılıyor. Olasıdır ki, zindandan çıkarıldıktan uzun yıllar sonra Eskişehir emirliği yaparken ölmüştür. Burada Hünkar’ın yüce erdemlerinden birini daha vurgulamak gerekir: Başına gelebilecekleri kendisine anlatmasına rağmen, Nureddin Caca’nın sözünü dinlemeyeceğini ve siyasetinden vazgeçmeyeceğini anlıyor. Belki yıllarca yatacağı zindanda, ak kireç işkencesinden gözlerini korumanın yolunu göstererek ona, yani düşmanına bile en büyük iyiliği yapıyor…
Sonuç
Sonuç olarak görülüyor ki, Hacı Bektaş Veli ile Mevlana Celaleddin Rumi’nin toplumsal ve siyasal konumları birbirinden farklı ve karşıt durumdadır. Birisi istilacı Moğollara karşı mücadele siyasetine girmiş bulunan ve onları Rum’dan (Anadolu) çıkarmaya çalışan İzzeddin II.Keykavus’un, diğeri ise Moğol korumaclığını yeğleyen, Cengiz oğullarının bir Uç beyliği ya da eyaleti olmayı kabul eden kardeşi Rükneddin Kılıçarslan’ın yandaşıydı. Selçuklu ve Moğol yöneticilerinin has adamı bir aristokrat mutassavvıfıydı Mevlana.
Yukarıda söylediğimiz gibi, Mevlana Celaleddin, hiç sevmediği ve hor gördüğü konar-göçer ve yerleşik geniş Alevi Türkmen grupları tarafından desteklenen ve eski düşmanları Moğol istilacılarına karşı çıkmaya zorlanan İzzeddin II. Keykavus’a düşmandı. Çünkü çıkarlarına ters düşüyordu. Çünkü ona göre Moğollar, Muhammed’in şeriatını yerine getirmeyen bu heterodoks inançlı (Alevi) Türkmenleri cezalandırmak için Tanrı tarafından gönderilmişti. Annesi Hristiyan olan İzzeddin Keykavus’un da, bu kentli çevreye göre İslam şeriatıyla ilişkisi yoktu; şarap ve eğlence meclislerinin adamıydı!
Hacı Bektaş Veli, Anadolu’da geniş çoğunluğu oluşturan köyler ve kasabalarda oturan ya da konar-göçer olarak en zor koşullar içinde yaşayan batıni inançlı, İslam heterodoksizmini benimsemiş, gayri-sünni, yani alevi Türkmen halkların tarihsel inanç önderi idi.
Mevlana ise, diliyle, kültürüyle, güzel konuşması ve tükenmez enerjisiyle döndüğü semahıyla, eşsiz yapıtlarıyla Konya’da yaşayan tüm aristokrat çevrenin ve orada yaşayan herkesin gözdesiydi. Dahası ona bir peygamber, Mesnevi’ye ise Kuran gibi bakıyorlardı. Sultanın ve Emirlerinin olduğu kadar, Moğol yüksel temsilcilerinin de yakın adamı olduğunu özel mektupları açıkça göstermektedir; bir işbirlikçi ve ezilen soyulan halk çoğunluğunun karşısındaydı. Moğollar için söylediklerine bakınız:
“Bana Tatarın yaptıklarından değil, Tatar ceylanının göbeğinden sözet! Tatarın talan ettiği herşey tanrının hazinesine girmiş olur. Tatar dünyayı savaşla yıktı, ama yıkılan yerde tanrının definesi bulunur; ne diye gönlümüzü sıkalım?” (İsmail Kaygusuz, Alevilikte Dar ve Dar’ın Pirleri, 2.Basım, Alev Yayınları; İstanbul, 1995, s.117)
Mevlana’nın, babasından, diğer şeyhlerinden ve medreslerden aldığı eğitim, yetişme koşulları; sahip olduğu inanç ve yaşam biçimi ona bu seçimi yaptırdığı kesindir. Mevlana Celaleddin’i yargılama veya sorgulama gibi bir niyetimiz elbette ki olamaz. Ancak şu gerçeği unutmayalım: Kim olursa olsun göklere yüceltilen tarihsel kişiliklerin yanlışlarını, hatalarını gizlemek, görmemezlikten gelmek – hatta o kişilerin hata yapmayacaklarına inanmak – onlara en büyük kötülüğü yapmakla eşdeğerdir.
Son söz olarak Hacı Bektaş Veli ile Mevlana Celaleddin birbirine aykırı yaşamıştı, inançta birleşemedikleri gibi toplumsal ve siyasal yönden de birbirlerinin karşısındaydılar. Mevlana’yı Hacı Bektaş Veli meşrebine sokmaya, yani bir Alevi-Bektaşi olarak görmeye çalışanlar yanılmaktadır.
Ancak onların arasındaki bir ortak noktayı söyleyeyebiliriz: İkisi de büyük İsmaili Dai’si Şemseddin Muhammed Tebrizi’den feyz almış, ışıklanmıştır. Hacı Bektaş Kuhistan’dan (1225’lerden) beri bu güneşin (Şems’in) batıni ışığını yüreğinde ve kafasında sindirerek parlamış ve Türkmen halklarını aydınlatmış. Üç yıl içinde “ayağının bastığı yere ayağını değil, başını koy”acak kadar Şems’e tapan Mevlana ise, o yokolunca içindeki güneşi (Şems’i) sindirememiş, söndürmüş, Konya’da loş bir ışığa bürünerek, kendi ekseni çevresinde dönmeyi seçmiştir….
Kaynaklar:
1) İsmail Kaygusuz, Hünkar Hacı Bektaş, Alev Yayınları: İstanbul, 1998 2) İsmail Kaygusuz, “Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai’siydi”, YOL Dergisi 6, 2001 3) İlhan Başgöz, Yunus Emre I, Cumhuriyet Dünya Klasikleri: İstanbul, 1999 4) Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.baskı, İnkılab Kitabevi: İstanbul, 1985 5) Ahi Evren (Şeyh Nasırüddin Mahmut al-Hoyi), İmanın Boyutları (Metali-ül İman), Çeviri ve İnceleme: Doç.Dr. Mikail Bayram, Konya, 1996 6) Louis Bréhier, La Civilisation Byzantine, Paris-1970 7) Ümit Hassan, “Siyasal Tarih, Açıklamalı Bir Krolonoji”, Türkiye Tarihi I, İstanbul,1980 8) G. Ostrogorsky, Çev. Fikret Işıltan, Bizans Devleti Tarihi, Ankara,1981 9) Firdevs-i Rumi (Uzun Firdevsi), Vilayetname (Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli) Hazırlayan: A. Gölpınarlı, İnkılab Kitabevi: İstanbul, 1990 10) Firdevs-i Rumi (Uzun Firdevsi), Vilayetname (Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli), Hazr. E.Korkmaz, Ant Yayınları: İstanbul, 1995 11) İ. Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, Ankara-1984 12) İsmail Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür,Siyaset Tarihi Ve Uluları I, Alev Yayınlar: İstanbul-1995 13) Ahmet Eflaki, Çev.Tahsin Yazıcı, Ariflerin Menkıbeleri I, İstanbul, 4.Basım, İstanbul, 1986 14) Mevlana Celaleddin, Mektuplar, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı. İstanbul,1963 16) Claude Cahen, Çev. Yıldız Moran, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, İstanbul, 1979 17) Gregory Abu’l Farac, İngilizceden Türkçeye Çev. Ömer Rıza Doğrul, Abu’l – Farac Tarihi II, 2.Baskı, Ankara,1987, 18) Prof. Dr. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, 4.Basım, Ankara, 1990 19) İsmail Kaygusuz, Alevilikte Dar ve Dar’ın Pirleri, 2.Basım, Alev Yayınları; İstanbul, 1995
İsmail Engin Muhammed dinidir bizim dinimiz Tarikat altından geçer yolumuz Hem Cibrîl-i Emin’dir rehberimiz Biz mü’miniz mürşidimiz Ali’dir Pir Sultan Abdal “Aleviliğin muhtevası boşaltılıyor” Türkiye’de ve değişik ülkelerde Alevi kimliğine ve imajına yönelik değerlendirmeler ya da bakış açıları, ister Alevilerin kendilerini algılayışları, isterse Sünnilerin Alevileri tanımlamaları açısından olsun, Türkiye tarihinde çoğu zaman dün olduğu gibi bugün de sorunlara yol açmaktadır. İmajın gerçek kimlikten bağımsız oluşmasına, gerçek kimlikle uzaktan yakından ilgili olmayan bir muhteva ile dol(durul)masına, son zamanlarda giderek artan bir şekilde Alevilerin kamusal alana açılmalarıyla başlayan Aleviliğin tanımlanma tartışmalarında, ki bu tartışmalar Aleviliğin İslamiyetin içinde mi, dışında mı veya ayrı bir din, kültür, dünya görüşü, felsefe olup olmadığı konularında öbeklenmektedir, rastlanmaktadır. Keza “ciddi kuramsal iddialarla savunulmaya değer bir kurammışçasına” ileri sürülen bazı uçuk-marjinal görüşleri, kimliğe yönelik yeni yüklemeleri ve yönlendirmeleri de içeren söz konusu tartışmalar, zaman zaman yöntem açısından emik ya da etik sorunun çözü(m)le(ne)memesi ya da bil(mey)erek manipule edilmesi, beraberinde Aleviliği içeren yeni bir kültür sorununu getirmekte; gerçek kimlikle uzaktan yakından ilgisi olmayan imajların oluş(turul)masına zemin hazırlamakta ve neden olmaktadır. AB 2004 İlerleme Raporu’nda Aleviler AB 2004 İlerleme Raporu’nda Alevi sorunu 2000 yılından beri rutin olunduğu üzere ele alınmaktadır. İlgili raporun 45-46, 56, 172 ve 180. sayfalarında (raporun Almancası 192 sayfadır) Alevilere vurgu yapılmaktadır ve Aleviler “Sünni olmayan Müslüman azınlık” olarak değerlendirilmeye devam edilmektedir. Bu ibare rapora 2001 yılında girmişti. Düzenli ve başat bir unsur olarak vurgulanıyor, süreklilik arzediyor. Önceki İlerleme Raporları’nda Alevileri ve Aleviliği içeren bazı ibarelere 2004 İlerleme Raporu’nda yer verilmiyor. Sözgelimi ders kitaplarında Aleviliğin ele alınmadığına yönelik, Alevi kurumlarının oluşturulmasında engellerin bulunduğuna yönelik. Ancak, Alevilerin “dini bir cemaat” olarak tanınmadığına, dini ibadet yerlerini açılmasındaki zorlukların “halen” devam ettiğine atıf yapılmaya devam ediliyor. Raporda zorunlu din dersiyle ilgili sorun önceki raporlarda zikredildiği üzere yerini buluyor. Bununla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bir veli tarafından açılan dava da örnek olarak gösteriliyor. Ayni şekilde Alevilerin Diyanet örneğini vererek devletin laik bir devlet olarak her dine eşit yaklaşmadığından şikayetçi olduğuna dikkat çekiliyor. Alevilerin devlet tarafından “Müslümanlar içerisinde (Müslüman) bir azınlık” olarak tanınmadığı vurgulanıyor. Aktuel tartışma olarak konuyla ilgili Alevi “kuruluşları”nın üzerinde uzlaşamadığı üç değişik yaklaşımı bulunmaktadır:
1) Alevilerin “Müslüman” olduğunu vurgulayan Cem Vakfı’nın yaklaşımı 2) Alevilerin “Müslüman değil Mümin” olduğunu vurgulayan (ama Aleviliğin İslamiyetin özü olduğunu net bir şekilde dile getiren) klasik ve geleneksel kurumların (Karacaahmet, Şahkulu gibi köklü dergahların) yaklaşımı 3) Aleviliğin “özgün bir inanç” olduğunu vurgulayan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ile Alevi Bektaşi Federasyonu’nun yaklaşımı. Bu yaklaşımlardan “Alevilerin Sünni olmayan Müslümanlar” olduğu, 2001 yılından beri Komisyon tarafından dikkate alınmaktadır. Ve bundan sonra siyasi belgenin teamülleri uyarınca da ayni şekilde dikkate alınacağı belirtilmelidir. “Alevilik İslami bir yorumdur” Hemen belirtelim, Alevilik İslami bir yorumdur ve böyle bir yorum olarak geleneksel Alevi cemaat(ler)i tarafından kabul görmektedir. Alevi İslam yorumuna özgü de atardamarını bu yorumdan alan geleneksel kültür vardır; aynı şekilde felsefe, dünya görüşü vb. 1980’li yılların sonlarına doğru palazlandırılmaya çalışılan bir görüşte İslamiyetten bağımsız olarak Aleviliğin Anadolu’nun en eski inançlarını ve kültür birikimini taşıdığı; Aleviliğin tekkelerde / dergâhlarda erenleri, pirleri, dedeleri, babaları, zakirleri yarattığı vb. belirtilmekte; Aleviliğin Anadolu’ya özgü bir “din” olduğu ileri sürülmektedir. Bu görüşün günümüzdeki mensupları modern bilimin kimi gelişmelerini görmezden gelerek veya bilmeyerek “ciddi kuramsal iddialarla savunulmaya değer bir kurammışçasına” görüşler beyan ederlerken, Aleviliği Alevilik yapan unsurların nereye konulabileceği hususunda suskundurlar: Hakk-Muhammed-Ali üçlemesi, İslam tarihinin önemli bir dönüm noktası olan ve zaman aşımına uğramayan acıların en kuvvetli dışa vurumu Kerbela faciası; Ehlibeyt ve “evlad-ı Resuller” (Ocakzadeler) ve bu bağlamda “Oniki İmam mefhumu”, ayini cemlerdeki miraçlama, Kırklar, çerağ ve “dem”in [içkinin değil!] simgesel anlamları, gülbankların dayanakları, ayine iştirak için “rızalık”, “musahiblik”, “batıni ve zahiri yorum”, “üçler, beşler, yediler, onikiler, ondörtler…”, “Buyruk”, “menakıbnâmeler” ve “velayetnâmeler”, “konuşan Kuran” ile “telli Kuran” arasındaki bağlantıyı oluşturan İslam tasavvufu vb. Aleviliğin muhtevasını boşaltma; Alevi kolektif belleğini de tahrif ve imha etme girişimleri Buradan hareketle yeri gelmişken belirtelim ki, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, İslam kültürünün oluşturduğu teoloji, felsefe, tasavvuf ve fıkıhtan ibaret olan teosantrik kültürün insan, toprak, hürriyet, demokrasi, kalkınma ve ilerlemeyi içeren günümüz ihtiyaçlarını karşılamak üzere antroposantrik kültüre çevrilmesini-dönüştürülmesini amaçlayan girişimler için, tartışma alanları açılması önerileri oluş(turul)maya başla(n)mıştır. Ancak, bu girişimler, “İslâmın ideal ilke ve öğretileri ile uyarlılık arz eden bir İslâmî çerçeveye sokmak” girişimi veya teosantrik kültürü antroposantrik kültüre dönüştürme çabası ve dinin ideolojiye çevrilmesine giriştir. Burada din -İslam- anlayışının tek olduğunu savunulmakta; farklılıkları görmezden gelinmektedir, ki ilginçtir Aleviliğin İslamiyetin dışında olduğunu savunan görüş de İslamiyet içindeki değişik coğrafyalardan ve toplumların, toplulukların yaşantılarından oluşan, ayni şekilde İslam kültürüne, ibadetle ilgili uygulamalara yansıyan farklılıkları ve değişik gelenekleri görmezden-bilmezden gelmektedir ya da gerçekten görmemektedir-bilmemektedir. Oysa, İslami gelenek ve yapı üzerine, Müslümanların kendisilerini tanımlamalarıyla algılamalarını içeren tanımlayıcı çalışmalara yön veren kuramsal temellerde, farklı İslam toplumlarının kendilerine uygun İslami anlayışlarının da oluştuğu ortaya konulmuştur ve kanımızca Alevilikle ilgili tanımlamalar ancak bu kuramsal temeller çerçevesinde bir anlam kazanmaktadır. Onun dışındaki girişimler, yani Aleviliğin İslam dışı olduğunu içeren görüşler, Aleviliğin muhtevasını boşaltma girişimleridir; Alevi kolektif belleğini de tahrif ve imha etme girişimleridir. Anadolu’da dedelerin soy kütüklerini içeren şecerelerin yanı sıra rastlayabildiğimiz en eski kültür objeleri konuyla ilgili önemli şeyleri gözler önüne sermektedir. Özellikle Doğu Anadolu Alevi Ocakları’na bağlı dedelerin pir olarak gördüğü Seyyid Mahmud Hayrani’nin Akşehir’deki türbesi’nde bulunan 3 sandukadan 1911 yılında Türkiye dışına çıkarılan biri, bugün Kopenhag’da The David Collection / Davids Samling’dedir. Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi’nden The David Collection’da yer alan 1251 yılıyla tarihlenen sandukanın oturduğu kaide üzerindeki üç kare şeklindeki gözün her birinde, sağdan sola başlayarak besmeleden sonra “tekasür suresi”nin tamamı yazılmıştır. Tabutun başında ise Allah ibaresi dikkat çekmektedir. “Mezhebi Alevi” Cumhuriyet döneminde devletin Alevilere bakışı ana hatlarıyla bir süreklilik taşırken, hükümetlerin yaklaşımında ve uygulamalarında zikzaklar görülmektedir. a) Nüfus açısından Cumhuriyet dönemindeki ilk nüfus sayımının 1927’de yapıldığı ve o günden bugüne deggin Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Musevilik dışında dini veriler içermediği söylenmelidir. Genel Nüfus Sayımlarının Hıristiyanlar için Katolik, Ortodoks, Protestan, Gregoryen vb. mezhep isimlerine yönelik sınıflamaları içerdiği; Müslümanlar, Museviler ve diğer din mensupları içinse sadece “din ismine” yönelik verileri içerdiği belirtilmelidir. Bununla birlikte, Müslüman nüfus arasındaki farklılıkları demografik olarak veri tabanı oluşturacak bir şekilde veren konuyla ilgili ilk resmi verilere 1960’lardan itibaren önceleri İmar ve İskan Bakanlığı sonraları da Köy İşleri Bakanlığı’nın yayınladığı kimi kitaplarda rastlanmaktadır. “Köy Envanter Etüdlerine Göre …” başlığıyla yayınlanan bu bakanlık yapıtlarında din ve mezhep bakımından köy adetlerinin yer aldığı din durumu “İslam”, “Hıristiyan” gibi dinlere ve İslam mezhepleri içerisinde de “Hanefi”, “Şafii”, “Caferi” ve “Alevi” kısımlarına ayrılan tablolarla >>Bingöl<< (1962), >>Muş<< (1964), >>Van<< (1964), >>Bitlis<< (1964), >>Ağrı<< (1965), >>Mardin<< (1966) gibi iller bazında veri tabanı oluşturacak şekilde verilmektedir. b) Nüfus Müdürlüğü’nün kayıtları açısından Özellikle Atatürk dönemine ait bazı kayıtlarda, Nüfus Müdürlüğü tarafından verilen Nüfus Cüzdanlarına zaman zaman bazı yörelerde “mezhebi” kısmına “Alevi” kaydı düşülmüştür. c) Bugünkü durum Geçtiğimiz günlerde İzmir’de yaşayan bir Alevi vatandaşın nüfus cüzdanına “Alevi” kaydının düşülmesi ile başlayan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kadar uzanacak olayda, Avrupa Birliği açısından süreç bellidir. Avrupa Birliği müktesebatı, bireysel bilgileri içeren kimlik kartlarında “din” ve “mezhep” bilgilerini içermemektedir. Bu meyanda değil “Alevi” kaydının düşülmesi, “İslam” kaydı bile müktesebat gereği süreç içerisinde kaldırılacaktır. Temel sorun: Aleviliğin siyasallaştırılması çabalarıdır Bugün yaşanan kimlik tartışmasında ön planda hükümetlerin uygulamalarına duyulan tepkinin üzerine inşa edilmeye çalışılan “dinin veye dini inancın ideolojikleştirilmesi” çabaları arka planda yer almaktadır. Bu meyanda Alevilik siyasallaştırılmaya çalışılmaktadır. Kimlik tartışmaları da ve özellikle Aleviliğin İslam dışı olduğu görüşü bunun için bir alet olarak kullanılmaktadır. Böylece Aleviliğe ideolojik bir kimlik verilerek, Alevilik ideolojilere payanda yapılmaya çalışılmaktadır. Bu durum dinin siyasallaştırılmasına gidiştir. Köklerinden kopan / kopmuş, başkalaşmış ya da farklılaşmış yeni bir forma yol açmaktadır ve yeni bir muhtevayla donanmış davranış ve tutum “üretim alanları”na yönelmeyi sağlamaktadır.
Giriş Türkiye’nin nüfusunun aşağı yukarı üçte birini oluşturan Aleviler, Sünniler’den sonra en büyük inanç cemaatini teşkil etmekte. Kendilerini Müslüman görmelerine rağmen, İslamiyet’i gevşek yorumlamaları ve bazı insanlara dinsiz gibi gelen törenleri yüzünden zındık olarak görülüyorlar. Böyle damgalanmış bir azınlığın mensuplarının Sünni çoğunluğun toplumunda kaynak elde edebilmeleri ancak kendi kimliklerini gizliyerek mümkün olur. Bu meyanda Osmanlı’dan süre gelen ayrım çeşidi, sosyal ilişkilerden dışlanmadan başlayıp, saldırı ve Çorum ve Sıvas gibi katliamlara kadar varabiliyor. Egemen olan seçkin zümrelerin dayattığı İslamlaşma, seksenlerin sonu ve doksanların başlarında toplumda dini hoşgörüzlüğü de beraberinde getirdi. Bununla beraber, nice Alevilerin takiyye davranışından vazgeçtikleri ve Aleviliğe dönük yoğunlaşan bir ilgi izlenebilir. Bu konuyla ilgili Alevilerin devletçe tanınması ve eşitliğe kavuşması taleplerinin dile getirildiği nice dergi yayınlanıp, dernekler kurulmakta, seminer, panel, açık oturum, kongre ve konserler düzelenmekte. Son on-onbeş yıl Alevi yayınlarında görülen patlama göz önüne alındığında, bunların iki konu kümesinde yoğunlastığını görmekteyiz: tarih ve inanç. Fakat Alevilerin marjinalleşmesinin sosyolojik neden ve sonuçlarını inceleyen, sistematik bilimsel araştırmaların kıtlığı, bir iktidarteoretik yaklaşımın analiz çerçevesi olan bu tezi gerekli kıldı. Bu teoriye göre, marjinalleşme kendiliğinden olmayıp, bir elit tabakanın güç çıkarına göre oluşturulmakta. Bu egemen tabakanın hükümdarlığını kalıcılaştırılması için, onun otoritesini meşrulaştıran, toplumda kabul gören resmi ideoloji diye de adlandırılabilen bir değer ve normlar sistemini gerekli kılıyor. Her mevcut görüş ve düzen, kendi karşıtlarını da oluşturmakta. İşte bu yaklaşımla üç örnek olayların araştırılmasıyla (Osmanlı, Kemalist Tek Parti Dönemi, 1946’dan bugüne kadar varan çok partili süreç), Alevilerin Osmanlı’dan bugüne değin iniş ve çıkışlarını analiz edildi. Makalenin yer kıtlığı yüzünden, son örnek olayının 12 Eylül’den bugüne kadar varan süreçte bu yaklaşımla incelenen Alevlerin Türk toplumundaki konumu ele alınacak.
Temel sanılar 2.1. Egemenlerin hükümdarlıklarının kalıcılılaştırılması için iktidarteoretik yaklaşım İnsanlar sosyal ilişkiye girerler. Her insanın davranışı olumlu ve/veya olumsuz ve iç ve/veya dış etkilere yolaçar. Bundan dolayı öteki insanlar da bu davranışlar yüzünden faydalana- ya da zarargörebilir. Bu davranışlar, onlarda bu gibi davranışları desteklemek ya da azaltmak için, bu hareketleri kontröl etme çabasına itebilir (bkz. Coleman 1995: 325 vd.). İşte bunun için değerler ve düzgüler var. Normlar insanlara neyin yasak veya zaruri olduğunu gösterir. Düzgülerin tümtoplumsal alandaki fonksyonları sosyal koordinasyon, toplumda egemen olan mevcut bir düzenin istikrarı ve bir devrimin engellenmesidir. Normlar seçkinlerin çıkarlarını yansıtır. Çünkü düzgüler, egemenlerin çıkarına yarayan davranışları zorlatıcı tedbirlerle emrederler veya onlara zarar veren hareketleri cezalarla yasaklarlar: Egemen olan (yükselmiş) değerler ve normlar egemenlerin, yani tanımlama gücüne sahip olan seçkinlerin değerleri ve normlarıdır. Seçkinler bir otorite sisteminin değişik branşlarında (politika, hükümet, ordu, yönetim, kültür, eğitim, adliye vs.) nüfuz etkisine sahip olan zümrelerdir. Egemen olan seçkin zümre, kıt olan kaynakları kendisi için kullanmak ve kendi statüsünü muhafaza etmek için, mevcut otorite (ve sömürü) düzeninin ve değerler ve düzgüler sisteminin ayakta kalmasından yana. Devlette, zor kullanmayı tekeline alan, ”kanun ve nizamı” sağlamak, kabul ettirmek ve korumak için, kapsayıcı bir ceza ve adliye sistemine sahip olan bir teşkılat olarak seçkin zümreye hizmet ediyor. Fakat uygulanan cezaların giderleri de var. Bunun yüzünden bu cezalar sadece kısa vadede egemen kitlelerin durumunu muhafaza edebilirler. Egemenliğinin kalıcılaştırılması için, egemenler ve hükmedilenler arasında değerler ve düzgüler hakkında bir toplumsal konsensüse ihtiyac var: çünkü o zaman egemenlik meşrulaşmış olur. Egemenliğin meşruluğuna inanç (bkz. Weber 1980: 122) hükmedilenlerin hükümdarlarına karşı sadakatlarına yolaçar ve sadece caydırıcı cezaya endeksli olan iktidarlarını sağlamlaştırır. Hükmedilenlerin düzene karşı vefası, onların hükümdarlar tarafından propagandası yapılmış olan bir grup ile bir tutmaları ve kendilerini bu (algılanan) topluluğun (çekirdek toplum, örneğin devlet ulusu) doğal bir parçası olarak görmeleriyle sağlanabilir. Bu da belirli değer ve düzgülerin devlet/resmi ideolojide vurgulanması, böylece belirli unsurların topluma entegre edilmesi veya toplumdan dışlanması için kullanılan referans kriterlerinin yüksel(til)mesi ve törenlerin düzenlenmesiyle oluyor.
I.Referans kriterlerinin rolü Yaratılan çekirdek toplum Weber’in tanımladığı bir etnik gruba benzeyebilir (bkz. Weber 1980: 237). Bu türlü bir toplulğunun oluşturulması, insanların atıf çerçevesi ve algılayış biçimlerinin ”değiştirilmesine” bağlı. Çünkü bunlar, bir toplulukta kolektif bilincinin olup olmamasını belirliyor. İnsanlar o zaman sosyal ilişkilerinde gerçekten etnik veya mehzepsel gruplar varmış gibi davranabilmekteler. Topluluklar, kolektif bilinç ve kimliklerinin oluşması için, belirli referans kriterlerinin vurgulanmasına gereksinme duyarlar. Atıf çerçevesi ve algılayış biçimini değiştiren bu kriterler herkesin ortak olduğu zannedilen dil, din, ırk, mezhep, köken vs. gibi niteliklerdir: Her tanımlama kendi karşıtını da oluşturuyor. Ben ne veya kim olduğumu, söylersem, aynı anda da ne veya kim olmadığımı da belirtmiş olurum. Bu durumda da bu topluluğun mensuplarınnın niteliklerini aza olmayanlarının karakterlerinden üstün görme eğilimi de oluşmakta. Öznel algılanan veya nesnel varolan deri, kılık kıyafet (başörtüsü), yüz çizgileri, yaşam tarzı vs. gibi benzerlik veya farklılıklar değilde bunların nasıl yorumlandığı ve değerlendirildiği aslında önemli olan. Belirli benzerlik ve farklılıkların kriter olarak yüksel(til)mesi, topluma kabul ettirilmesi ve uzun vadede kalıcı olması tanımlama hakkına, medya (TV, radyo, gazete vs.) ve toplumsallaşma kurumlarına (okul, askerlik vs.) sahip olan seçkin zümrelere bağlı. Çünkü onlar bu kriterleri hem ceza yoluyla hem de okul ve medya gibi kurumlarla topluma kabul ettirip ve belirli değer ve normların içselleştirilmelerini sağlıyorlar. Örneğin okulda ve derste sosyal öğrenme çerçevesi içinde talebeler tanımlama hakkına sahip olan ve meşru görülen öğretmenlerinin beklentilerine dikkat edip, onlara sunulan değerleri ve normları benimsiyorlar.
II. Kolektif kimliğin direği olan törenlerin işlevi Çekirdek toplumun kimliği sadece içeriye ve dışarıya çizilen sınırlara endeksi olmayarak, içeride olan farklılıkların ve bireysel çeşitliliğin giderilmelerine de bağlı. Bir topluluğa bağlılığın sosyal oluşturulmsı ve sürekli tasdiklenmesi gerekli (bkz. Giesen 1999a: 134; Donnan/Wilson 1999:64). Bu işlevi de törenler görür. Törenler, standartize olan, bireysel değişikliklere izin vermeyen ve böylece de kolektif kimlik üreten ortak davranışlardır (bkz. Giesen 1999b: 83). Törenler, önceden hazırlanmış, seyyar ve her yere koyabilinen ve net bir taslağa (‘montaj planı’) göre tıpkı sanayiideki akarbant üretimindeki gibi yeniden birleştirilen hazır parçalardan oluşmaktadır (bkz. Oppitz 1999: 73)[1].Törene katılanların birbirlerini görebilmesi, onların kendi utangaçlıklarını ve güvensizlik duygularının giderilmesine yolaçar ve insanların tek başına ancak zor yapabileceği davranışları kolaylaştırır. Törene katılanların görülebilmesi bedensel jestlerle duygulara yolaçan, böylece karşılıklı bağlılık hissini pekiştiren ve kolektif bilinci yaratan dolaysız iletişimi kolaylaştırır (bkz. Giesen 1999b: 85; Voigt 1999: 66). Hiç bir tören spontane, tesadüf ve keyfi değildir (bkz. Michaels 1999: 34). Tekrarlanan, kurallara göre aynı anda aynen yapılan törensel davranışlar topluluğun kendi kendini ifadesini sağlar ve ve onu onun kurala uyduğu kadar da ayakta tutar. Katılanların şahsi duygularının kolektif birlik ruhuna dönüşen süreç de, topluluğun kendi kendine karizma verdiği süreç olur (bkz. Soeffner 1992b: 116). Çeşitli törenler var[2]: Törene katılanların birbirlerini görebilmesi, çevre kontrölünü de kolaylaştırıyor: ”Bizim” gibi törene katılmayan, dans, dua etmeyen, şarkı veya marş söylemeyen, içki içmeyen, yani belirli kurallara itaat etmeyenler, sapan davranışlarını böylece açıkça belli ediyor (bkz. Giesen 1999b: 85). ”Bizden” olmayanların törene katılmayışı, bu ”ötekilerin” daha fazla marjinal olarak göze çarpmalarına yolaçıp, bir topluluğunun üyelerini ve ona aza olmayanları açığa çıkarıyor. Böylece bir törene katılım da, bir topluluğunun dışlama kriteri olabilir.
III.Marjinal grupların oluşumu
Sosyal marjinal gruplar, hakim olan değerler ve normlara göre bir veya birden fazla referans kriterler kayde alınarak, çekirdek topluma nazaran dışlanan, baskı altında bulunan, ayrıma tabi tutulan, imtiyazlarını kaybeden, ezilen, takip edilen, yokedilen azınlık gruplarıdır (bkz. Wiehn senesiz : 1). Marjinal grupar, eğer aralarında ilişki varsa, kolektif bilince sahipseler ve bir topluluk olarak davranabilirlerse, sosyal nitelik kazanabilirler. Bu, onların içeriye ve dışarıya karşı kimliklerini sağlamlaştırır (bkz. Wiehn 1994: 169). Çekirdek toplumun yaratılması için yararlanan gerçekten varolan veya suni oluşturulan nitelikler, belirli grupları entegre etmek ve dışlamak için kullanılabilirler, eğer egemenlerin geçerli olan hakim değer ve normlar sisteminden türemişler, damgalama ve karalama gücüne sahip olurlar ve ‘biz’ ve ‘ötekilerden’ basmakalıp imajlar üretebilirler ve ‘bizim’ ve ötekinin’ davranışlarını etkileyebilirlerse (bkz. Wiehn 1994: 172). Sosyal marjinal gruplar, bir çekirdek toplumun egemen seçkinler tarafından değerler ve normal sisteminin inşaası sonucu kolektif bilincinin yaratılmasından sonra oluşuyor. Bu süreç toplumlararası (göç, toprak işgali vs.) veya bir toplum içinde (iç savaş, dışlama, öcüleştirme gibi) gelişebilir. Sapık olarak sayılıyorlar ve bu durum, onların dışlanmasını meşru kılıyor. Fakat bu sapıklık evvelden varolmayıp, ancak inşa edilmiş olan belirli bir değerler ve normların sistemine uymamazlıktan yaratılıyor. Ötekilerin öcüleştirilmesinde marjinlallere çekirdek toplumun bekasını tehdit eden bir kimlik atfediliyor (bkz. Giesen 1999b: 36-37). Öcüleştirme, önyargılarla da olur. Önyargılara maruz kalan insanlarda, kolektif kimlik ve kişisel karakterleri arsında dolaysız neden-sonuç bağlantısı kuruluyor. Önyargıların yayılması toplumsal ögrenim, yanı mesela okul ve de medya yoluyla yayılıyor. Öcüleşme ve önyarılar bir güvenlik mesafesinin bırakılmasına ya da savaş veya karşı taaruz ile oluşmasına neden oluyor (bkz. Giesen 1999b: 37). Bu güvenlik mesafesinin basit çeşitlerine kuşku duygusunu ve sosyal ilişkiden mahrum bırakmayı sayabiliriz. Önyargılar ve öcüleşme insanlararası davranışlar ve ilişkileri etkilemeye, dışlanmaya, toplu kıyım derecesine varan şiddete yolaçabilir.
IV.Marjinal grupların işlevi
Sosyal marjinal gruplarının bir otorite sisteminin ayakta kalabilmesi için önemli fonksyonları vardır (bkz. Wiehn 1994: 179).
Onlar, ”öteki” diye damgalanan grup olarak, çekirdek toplumun iç dayanaşmasına, bütünleşmesine, kenetleşmesine ve de bir çekirdek toplumun ”olumsuz öztanımlamasına” (negative self-definition) yararlı oluyor (kötü örnek).
Onlar, dışlanmaları ve cezalandırmalarıyla, belirli bir düzene karşı gelmenin ve hakim değerler ve düzgüler sisteminden sapmanın ne kadar pahalıya mal olacağını kanıtlayıp, olası muhalif kesimleri başkaldırmadan caydırıp, mevcut düzene boyun eğilmelerinde yararlı oluyorlar (bkz. Haas, Berndt, Dommermuth 1998: 9). Böylece marjinal gruplar ibret-i alem için ‘caydırma örneği’ işlevini görmekte. Onların tamamen kıyımı, uzun vadede sistemi ayakta tutabilme yararlarına son verir, caydırma örneğini yokettiği için. Bunun yüzünden kısmi katliamların düzene daha fazla yararı olur.
Marjinal gruplar, ayrıma maruz kaldıkları için, dışlanarak imtiyaz sahibi olan çekirdek toplumun üyelerine maddi veya manevi kaynak sağlamakta ( iş piyasası, prestij vs.).
Sistemin önemli krizlerinde, egemenler tarafından sorunun asıl nedeni gibi gösterilen marjinal gruplar, günah keçisi ve şiddet nesnesi olarak mevcut düzene karşı duyulan öfkeyi kendi üstlerine çekip, nizamın ayakta kalabilmesine yardımcı oluyorlar (bkz. Lenk 1979: 30-31).
Hem baskı altında oldukları hem de düzenin zaaflarını dışardan çekirdek toplumun üyelerine nazaran daha kolay algılaya- ve çözümleye bildikleri için, yeniliçki, değişimden ve devrimden yana olan hareketlerin yanında daha kolay yer alabiliyorlar (bkz. Wiehn 1994: 179).
v. Marjinal grupların davranışları
Marjinal gruplar sistemdeki konumlarına göre, kısmen eşit haklara kavuşmaları mümkündür. Onlar, ya mevcut düzeni kabul edebilir ya da karşıçıkar. Eğer kabul ederlerse, değer ve düzgüleri içselleştirdiklerini ıspatlamış olup, bazen de düzene gerektiğinden daha da fazla itaat edebiliyorlar. Ya da aslında itaat etmeyip, dışarıya yani çekirdek topluma karşı kabul ediyorlarmış gibi görünebilirler (takiyye). Açıkça düzene başkaldırmaları da, imkan çerçevesinde (bkz. Wiehn 1994: 178)[3]. Hakim olan değerler ve düzgüler düzeni, sosyal statüyü ve kaynakları ele geçirme şansını belirleyip, yapısal düzen olarak marjinal gruplarının davranış biçimlerini etkiliyor. Onların dışlanma ve toplumla bütünleşme derecesine göre endeksli, sadakat, takiyye ve başkaldırma (çekirdek topluma göre hıyanet) aralarında seçme imkanları var. Eğer çekirdek toplum marjinal grup üyelerini bu nitelikleriyle farkedemiyor, onlara da güncel yaşamda ‘normal’ davranıyorsa ya da o grup düzen tarafından diğer topluluklara göre daha fazla entegre olmuşsa, takiyye ve aslını dışarıya karşı inkar etme ihtimali yükseliyor. Fakat gizlenmenin ve çift kişilikli çift hayat sürdürmenin beraberinde getirdiği psikolojik sorunlar (bkz. Goffman 1975: 111), ya da grubun büyük ve ağır ayrıma maruz kalması, bunların tepki olarak kendi kimliğini dışarıya karşı adeta haykırmasına ve bunun için de onları damgalayan simge kullanmasına yolaçabilir. Çünkü açık ve belli olan kabul edilmemeye, belirsizlik ortamından daha kolay dayanılabilir. Bir marjinal grup darbe üstüne darbe yedikten sonra, çoğunluğa yani çekirdek topluma kısmen entegre ya da asimile olmuş bazı üyeleri, artık sistem tarafından hiç kabul edilmeyeceklerini, hatta büyük tehdit altında olduklarını ve daha da korkunç olaylar yaşaya bileceklerini zannedip ya da farkına varıp, dışlanmaya karşı bir tepki olarak ateşli bir biçimde kendi unuttukları kimlik ve kültürlerini yeniden benimsemeye ve düzene açıkça karşı gelmeye başlıyorlar. Çevre tarafından dışlanma özizolasyonun da nedeni sayılabilir. Çekirdek toplum tarafından belirli kriterlere uymadığı için, dışlanan insanlar bu sefer onlara atfedilen nitelikleri benimseyip ve vurgulayıp, kendi öz kimliklerini yaratmaya çalışıyorlar. Bu meyanda da onların dışlanmasında kullanılan referans kriterlerine de sahip çıkmaktadırlar. Kimlik ve kültürlerini dış dünyaya gösterebilmek için, belirli amblemlerin ve kalıplaşmış davranış biçimlerini ”simgesel ifade aracı olarak kullanılmasına” (bkz. Soeffner 1992a: 112) başvuruyorlar. Marjinal bir grubun mensubu olan bir birey, bu gruba aza olduğunu, o gruba atfedilen tipik davranış, görüş, ideoloji, yargı, inanç kalıplarına, töre, örf ve adetine, giyim ve traj tarzına vs. sımsıkı bağlanıp ve benimseyip, kendisini sahneye koyar. Çekirdek toplumdan marjinal gruba ”kabe değiştiren” birey, böylece kendi grubunun sunuşu için tipik örnek olmaya çalışır (bkz. Soeffner 1992b: 79). Böylece dışardaki seyirci, simgeyi taşıyanların ‘iç’ görüşlerini ve asıl kimliklerini kolayca kavraya- ve sezebiliyor (bkz. Soeffner 1992a: 113). Bu davranışlar ve simgeler, ”sadece kimin >>kim<< ve >>ne<< olduğunu göstermekte kalmayıp, ayrıca kimin belirli bir durumda, kime karşı >>kim<< olduğunu açıklıyor.” (Soeffner 1992b: 78). Bu simgelerle insanlar, bir topluluktan kendilerini sıyırıp, başka bir gruba mensup olduklarını sembolize ediyorlar. Bu sürecin bir aşaması da marjinal grubun durumunu düzelmtek için siyasalaşmasıdır. Kavga ve sorunun ciddiyetine, güç dağılımına ve aktörlerin başarı beklentilerine göre, çekirdek toplum ve marjinal gruplar arası ilşkilerdede iç savaş ve ayrılıkçı hareketler meydana çıkabilir.
Eğer Sünni İslam toplumda hakim olan değerler ve normlar sistemi olarak geçerliyse, İslam’ın Beş Şartı ve diğer düzgüler dışlanma kriteri olarak kullanılabilir. Kısacası, bu şartlara uyan ”bizden”, ”doğru yoldan” ayrılanlar da ”ötekilerden” sayılır. Sünni İslam da, kendi karşıtını yaratıyor. Böylece İslam dini, mümin olan çekirdek toplumu, bir de ilahi gerçeğe inanmayıp, ”hak yoldan” sapan marjinal grupları yaratır. Marjinalleşen grupların sapıklığı evvelden varolmayıp, ancak inşa edilmiş ve toplumda geçerli kılınmış hakim islami değer ve kurallara itaatsizlikten türüyor.
2.2. Dışlama kriteri olarak İslamiyet’in değer ve normları (seçmeler)[4]
I.Açıklama töreni olarak Kelime-i Şehadet Getirmek
Sünni İslam dinine mensup olmanın temel şartlarından biri, aslında bir itiraf töreni olan Kelime-i Şehadet getirmektir: ”Ben şahitlik ederim ki, Allah’tan başka Tanrı yoktur, ve yine şahitlik ederim ki, Hz. Muhammed Allah’ın kulu ve Peygamberidir.” İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe, kadere, iyilik ve kötülüğün Allah’ın yaratması ile olduğuna inanmaktan ibarettir. ”Bir dinsel anlayışa göre; ‘Hayır ve şer Allah’tandır.’ denir. Alevilik bu anlayışı benimsemez.” (Aydemir/Sener 2000: 22; vurgulanma eklenmemişdir) Müslümanlar daima Şehadet ile İslam Dini’ne bağlı olduklarını açıklarken, inanmayanlar ya da başka inanç grubuna mensup olanlar kendi itaatsizliklerini bu şartın reddi ya da eklenmesiyle ifade edebilirler. Aleviler’de, Kelime-i Şehadet’e ”Ali, velidir” (bkz. Bozkurt 1993: 153) sözleriyle, Sünni değer ve normalar sistemine itaat etmediklerini kanıtlıyorlar. Alevilik’teki Allah-Muhammed-Ali arasındaki bağlantı ve Ali’nin konumu, Sünni inançla bağdaşmaz (bkz. Bal 1997: 78 vd.). Sünni İslam’a nazaran, Alevilik’te Tanrı anlayışı ve Allah-insan arsındaki ilşkiside farklıdır: ”Alevilik’te Allah korkusu yoktur. Allah’a yapacağı kötülüklerden dolayı inanılmaz. Allah sevgisi vardır. Din korkusu, cennet, cehennem korkusu yoktur. Her şey insandadır.” (Aydemir/Sener 2000: 22).
II.Namaz kılma
Bütün yetişkin Müslümanlar, Sünni değer ve normlar sistemine göre, günde beş vakit namaz kılmaları lazım. Bu tören, Muhammed Peygamber’in Miraç mitosundan gelmekte. Miraç gecesinde, Namaz kılmak şart koşulmuş (bkz. Al-Buhari 1991: 94 vd.). Cumaları topluca sadece erkekler tarafından kılınan namaz, ayrıntılarıyla herkes için tekdüzen olarak saptanmış[5]. Günde beş vakit namaz vardır. Bu ibadetlerin, her birinin belirli vakitleri vardır, ve her namazın kendi vaktinde kılınması şarttır. Güneşin durumuna endeksli olan ibadet vakti gelince, minareden ezan okunup ve Müslümanlar, ‘yukarıdan gelen bir sesle’ (bkz. Canetti 1993: 156) ibadet yeri olan cami’ye çağrılırlar. Ezan’dan sonra her Müslüman, topluca temizlenme törenine katılır, yani abdest alır. Bu temizlenmeyle, kirli olarak görülen dış dünyanın müminlere sembolik biçimde olası etkisini azaltıp ve böylece Müslüman camianın dışarıya karşı sınırını vurgulamakta. Abdestin alınışı, detaylerine göre niyet etmekten, buruna su çekilmesine ve kulağı temizlerken parmakların duruşuna kadar herkes için tekdüzen belirlenmştir. İbadet törenine katılanların, bedenlerinde, üzerlerindeki elbiselerde ve namaz kılacakları yerde Sünni İslam’ın tanımladığı pisliğin olmaması şarttır. Namaz, belirli anlarda yapılacak dualardan hariç bir de, belirli ve herkes için geçerli olan durumlarda tekbir almaktan, ayakta durmaktan, ayaktayken Kur’an okumaktan, ellerin dizkapağına erişecek kadar eğilmekten, dizler ve ellerle beraber alnı yere koymaktan ve oturmaktan ibarettir. Tüm katılanlar tarafından topluca aynı, aynı anda kılınan namaz, ibadette bulunan grubun kolektif bilinci ve kimliğinin oluşması ve sürdürülmesine yolaçar. Törene katılanların görülmesi, katılmayanların İslam’a karşı aykırı davranışını da açıkça göze çarmasına neden olur. Aleviler, Sünniler’in temizlenme ve ibadet törenlerine katılmazlar. Yani, onlar abdest almaz ve namaz kılmaz (bkz. Bozkurt 1993: 153 vd.) ve böylece de camiye gitmemeleri açıkça belli olur. The Alevites “have their own religious ceremonies (cem), officiated by ‘holy men’ (dede) belonging to a hereditary priestly caste, at which religious poems (nefes) in Turkish are sung and (in some communities at least) men and women carry out ritual dances (semah).” (van Bruinessen senesiz: 2) Alevilerin törensel buluşmaları cemevlerinde olur. Mekke’ye karşı secde edilmeyip, insanlar bir dairenin etrafında dizlerinin üstüne oturup, ibadet ediyor. Ayin-i Cem, sadece ibadetten ibaret değil. Lokmanın verilişi, seçilmiş kardeşlik ilişkisine girme (müsahiplik) töreni, semah dönme ve Alevi kurallardan sapan cemaat mensubu insanların davranışlarını yargılayayarak, Alevi değer ve normların yayılması için işlev gören olan halk mahkemesi duruşması da Aleviler’in Cem Ayini törenlerinde düzenlenmekte ve onların Sünniler’den farklı kolektif kimliğini oluşturmakta.
III. Züht olan Ramazan Orucu tutma
Sünni İslam’a göre oruç, her ergenlik çağına gelmiş olan sağlıklı Müslüman’a farzdır. Oruç, tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren, akşam güneş batıncaya kadar yemek yememek, içecek içmemek ve cinsel ilişkide bulunmamaktadır. Her sabah ğüneş doğmadan önce niyet edilmesi lazım (bkz. Schimmel 1990: 34). Bundan evvel, son bir yemek sahurda yenir. Oruç, her Ramazan ayında tutulur ve 30 gün sürer. Buna bir anma töreni de bağlı: ”it was in this month … that the Koran was sent down as guıdance for the people.” (Connerton 1989: 48) Müslümanlar bu mitosu anıp, kendi islami kolektif kimliklerini oluşturup, sürdürüyorlar. Bu anma, kolektif kimlik inşa eden bir zühdeyede bağlı, çünkü Müslümanlar, ”kendilerini hergün gördükleri ve onlarla ‘beraber’ oruç tuttukları başkalarıyla adeta birlik içinde görmekte.” (Antes 1994: 39). Bu toplumsal züht törenine katılanların bireysel farklılıkları azalılıyor: ”İster zengin, ister fakir, ister asilzade, ister dilenci olsun, Ramazan’da hepsinin yemekten feragat etmeleri zaruridir.” (Antes 1994: 39) Sapkın davranış olarak sayılan günışığında yemek yemeğinin aykırılığı evvelden varolmayıp, ancak inşa edilen yasağa itaatsizlik sonucu oluştu: Sürüden ayrılan, gayrimüslümvari bir davranış sergilemekte. Bir Müslümanın görüşünü okuyalım: ”Bu insanlar davranışlarıyla, Allah’ın emirlerini hiç umursamadıklarını gösteriyorlar … ayrıca Müslüman toplumunun samimi ve güvenilir üyeleri olmadıklarını, bilakis o topluma ait olmadıklarını kanıtlıyorlar. Bu iki yüzlülerden sadece şerrin beklenebileceği ortada.” (Antes 1994: 39) Aleviler, Ramazan ayında oruç tutmayıp, Sünni değerler ve düzgüler sistemine göre, İslamiyet’ten sapıp, İslamiyet’e mensup olmadıklarını kanıtlamaktadırlar. Aleviler buna karşın Hüseyin’in Muaviye tarafından öldürülüşünün anısına Muharrem ayında on-oniki gün oruç tutarlar.
Sünniler’e alkol kesinlikle yasak ise, Alevilerin Cem Ayini için, şarap olmazsa olmaz koşulların birini oluşturmaktadır.
Sünni değerler ve normlar sistemi geçerli olursa, bazı emir, yasak ve törenler referans kriteri olarak kullanılıp, sınırları çizilmiş olan ”Müslüman” çekirdek toplumun yaratılışında ve aynı zamanda, bunlara itaat etmeyen ve bunun yüzünden dışlanan marjinal grupların oluşumunda büyük rol oynar. Tezimde, Osmanlı ve Kemalist dönemlerden ziyade, bir de 1950’lerden bu yana olan zaman dilimini örnek olay olarak seçmiştim. Yer kıtlığı yüzünden, temel sanılarda tanıtılan iktidarteoretik yaklaşım sadece 12 Eylül Türkiye’sinden bugüne değin olan Aleviler’in marjinal grup durumunu analiz etmek için kullanılacak. Tek partili dönemden çok partili düzene geçişle, Sünni değer ve normlar, toplumda yeniden yayılıp, insanlararası ilişkeri Kemalist zaman dilimine nazaran daha fazla etkilemeye başladılar. 12 Eylül’e gelmeden evvel, 1946 ile 1980 arasında Alevileri ilgilendiren olguları kısaca özetleyeceğim.
3.Türkiye’nin 1946’dan 1980’e kadar varan süreçteki siyasi durumu
Çok partili sisteme geçişten sonra, Kemalist devletin seçkin sınıfının yerine, 1950 senesinde seçimleri kazanan sermayenin temsilcisi olan Demokratik Parti geçti. Seçimleri dindar propagandayla da kazanan DP, Kemalist laikliği, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi, yeniden Sünniliği’nin lehine değiştirdi. Kemalist Altıok’unun revizyonun bir nedeni, çok partili sistemin beraberinde getirdiği hükümetin ve hükümdarın artık demokratik meşruluğu gerekçesidir. Yani, tek partin tekelinin kalkmasından sonra doğan siyasal piyasa sisteminin oluşması sonucu hükümet erkini ele geçirmek veya elde tutmak isteyen her aktör, rakiplerini yenmesi için, artık en azından seçim zamanında Atatürk’ün laiklik anlayışını tamamen benimsememiş dindar Sünni halkın çoğunluğunun isteklerine uyuyormuş gibi gözükmesi lazım. İslam, hem seçimlerde seçimlerde verilebilen hem de kolayca tutulabilen bir sözdü (bkz. Werle/Kreile 1987: 50). Böylece 1950 seçimi bir açıdan da bir referandumdu (bkz. Rinehart 1988: 56). Kemalist din politikasından vazgeçilmesinin öteki nedeni de, islami değerler ve normlar sisteminin soğuk savaş yıllarında ateist Komünizm’e karşı bir panzehir ve sermaye çevrelerinin düzenini böylece sağlamlaştıran bir ideolojik araç olmasıydı (bkz. Baş 1992: 148). Menderes’in DP’si, Sünni değerler ve normların uygulanıp, öğretilip yayıldığı camileri ve kapalı olan İmam-Hatip Okullarını yeniden açıp, tek parti döneminde Kemalistler tarafından toplumsallaşma kurumu ve propaganda merkezi olarak kullanılan halkevleri ve köy enstitüleri kapattıp (bkz. Yeğen 1999: 187; Roth/Taylan 1982: 65 vd.), yeni koyulan gönüllü Sünni din dersine katılmamayı zorlaştırdıp (bkz. Werle/Kreile 1987: 50), cumhuriyetin ilk yıllarında Türkçe olan ezanı, tekrar Arapça’ya çevirip ve zamanında yasaklanan tarikatların liderlerine yakınlaştı. Bu yeniden sünnileşme, M.E.B.’nın ders kitaplarında Türk Milleti’nin tanımlanmasında da islami unsurun vurgulanmasına neden oldu (bkz. Dreßler 1999: 42): Artık çekirdek toplum, ”Çağdaş Türk Ulusu” değil de, ”Komünistler” ve Alevilerin mensup olmadığı, Sünni olan ”Müslüman Türk Milleti” ‘ydi. 27 Mayıs’tan sonra DP’nin devamı olan Demirel’in Adalet Partisi de Sünni değer ve düzgüleri seçim malzemesi yapıp (bkz. Ahmad 1977: 377), cami ve İmam-Hatip’lerin yeni dini toplumsallaşma kurumu olarak açılmasını sağladı. Camiler, sadece Sünni kimliğinin ibadet törenleriyle tekrarlanarak vurgulanıp inşa edildiği tapınaklar değil. Ayrıca rejimin dini medya kurumu islevini de görmekte. Sünni hükmedilenlerin davranışlarının dinsel söylem ve yolla kontröl edilmesini sağlayan devlete bağlı olan Diyanet’in örnek vaiz ve hutbeler, egemenlerin düzenlerini sağlamlaştırıyor. Dinsel okullarda da, sayısı gittikçe artan öğrencilerinin Sünni eğitim görüp, o değer ve normlar sistemini içselleştirdi. Dinin politize edilmesi ve toplumda yayılması ve Sünni değer ve normların toplumda referans kriteri olarak kullanılması, Alevilerin bu inanç sisteminin kurallarına aykırı olduğu için, siyasetin de mezhepleşmesini beraberinde getirdi. Sünnilerin DP ve AP iktidarlarında yeniden sünnileşmesi, Alevilerin buna karşı tepki olarak siyasal mücadelere katılmalarına yolaçtı (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 10). Sonuç, 1960’ların ortasında özellikle kentleşmiş ve talebe olan Alevi gençlerinin hem kendi durumlarını hem de dışardan kolayca sezebildikleri sistemin zaaflarını düzeltmek için, Sosyalist hareketlere yönelmesiydi. Bu sürecin sonucu da, toplumun Alevi-devrimci-sol ve Sünni-muhafazakar-sağ kamplara bölünmesiydi (bkz. Seufert 1997a: 75; Seufert 1997b: 210-211). AP hükümeti, temsil ettiği seçkin sermaye tabakanın düzenini Komünizm’e karşı korumak ve mevcut düzeni tehdit etmeyen dindarların hükmedilerin içinde çoğalması, bunun için de Sünni değer ve düzgüler sisteminin toplumda yayılıp geçerli kılnması için, daha fazla İmam-Hatip Okulları’nın açılmasını sağladı. Ayrıca dünyevi okullar, mevcut düzeninin bekası için de pek güvenilir görünmüyordu. Bunun için de Cumhurbaşkanı Sunay, ”Ülkenin geleceğinin imam hatip okullarından yetişecek kadrolara teslim edileceğini” (Tuşalp 1999: 28, Coşturoğlu 1977: 21-22) söylemekteydi. 1965/1966 ve 1969/1970 seneleri arasında bu okuldaki öğrencilerin sayısı üç katına çıktı. AP mevcut düzeninin güvenliği için aşırı sağcı ve Sünni dindar çevrele ve hareketleri sola karşı dengelemek için kullandı. Bu meyanda İmam-Hatipler ve camilerin açılmasından ziyade, tarikatlarla ”Komünizm’e karşı topluca namaz” törenleri organize edilip, aşırı sağcı, genelde Aleviler tarafından desteklenen solcularla çatışmaya giren komandoların kamplarda eğitilmesine en azından göz yumuldu (bkz. Kaynak Yayınevi 1997). Bu sokak çatışmalarına, siyasal cinayetlere (bkz. Weiher 1978: 150) ve Komünist diye öcü olarak algılanan çoğunlukta Alevi vatandaşların mal ve can varlığını tehdit eden pogromlara yolaçtı (bkz. Laçiner 1984: 243; Çetinkaya 1996: 30). Sosyoökonomik seçkinlerin düzenini solcu hareketlere karşı sağlamak için, 12 Mart 1973′ de Türk Silahlı Kuvvetleri politikaya muhtıra verip, müdahale etti. Holdingleşen Ordu Yardımlaşma Kurumu’ un sahipliğiyle, maddi durumunu değiştiren ve siyasal görüşüyle sermaye çevrelerine yakınlaşan ordu (bkz. Werle/Kreile 1987: 61, Hoffmann/Balkan 1985: 69 vd.; Weiher 1978: 147; Bulut 1995: 71; Roth/Taylan 1982: 81 vd.), bazı bölgelerde sıkıyönetimi ilan edip, temel hak ve özgürlüklerinin büyük bir kısmını rafa kaldırıp (bkz. Kongar 1998: 174; Rinehart 1988: 65; Weiher 1978: 148 vd.; Hoffmann/Balkan 1985: 59), çoğunlukta sadece radikal solcuları takibe aldı. Sünni Şeriatçıların oylarıyla parlamento ve CHP ile koalisyona giren MSP, İmam-Hatip’li lise mezunlarının polis akademisine girişini mümkün kılıp, polis, yani iç güvenliği muhafaza eden bir kurumun, Sünni dincilerce kadrolaşmasını sağladı (bkz. Tuşalp 1999: 37). 1975 ve 1980 arası iç savaşa yakın olan ve genelde Aleviler’ce desteklenen CHP ve umumi Sünniler’ce tutulan Milliyetçi Cephe hükümetlerinin (AP, MHP ve MSP koalıyonun iktidarı) birbilerini izledikleri ortamda, solcu ve ateist olarak algılanan Aleviler Çorum, Maraş, Malatya ve Sıvas’ta, aşırı sağcıların sorumlu olduğu toplu katliamlara maruz kaldılar (bkz. Laçiner 1984). MC hükümetleri sırasında, yani siyasal seçkinler AP, MHP ve MSP’lilerden ibaretken, bürokratik seçkinlerin kadrolaşması da, bu partiler tarafından sağlanıp (bkz. Sönmez 1985: 89; Roth/Taylan 1982: 68; Hoffmann/Balkan 1987: 65)), daha fazla cami, Kur’an kursları ve İmam-Hatipler açıldı. Bu toplumun daha fazla sünnileşmesine neden oldu. Sünni değer ve düzgüler sistemi böylece yeni açılan dini okullar, Kur’an kursları ve camilerle yayıldı ve geçerli bir kural düzeni oldu. Seçimlerde, Aleviler, özellikle MHP tarafından ekonomik sorunlar için günah keçisi ve siyasal malzeme olarak kullanıldı (bkz. Werle/Kreile 1987: 92). Bu edinilen tecrübeler, Aleviler, kendilerini yüzyıllarca haksızlığa karşı çıkan, başkaldırı kültürü birikimine sahip olan ve Sünni hükümdarlar tarafından sürekli ezilen bir inanç grubu olarak algıladılar.
4.Aleviler’in 12 Eylül’den bugüne değin durumu
4.1. Askeri Darbenin arkasında yatan nedenler ve ihtilalın gelişmesi
Sokak çatışmaları tarafından tehdit edilen iç güvenliği, egemenlerin düzenini ve siyasal istikrarı tekrar sağlamak için, Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime 12 Eylül 1980’de el koydu (bkz. Werle/Kreile 1987: 60). Darbenin ikinci bir nedeni de, yabancı ve Türk sermayenin savunduğu ve Demirel hükümetinin direniş yüzünden bir türlü uygulamadığı İMF proğramına karşı olan muhtemel mukavemeti gidermekti (bkz. Werle/Kreile 1987; Roth/Taylan 1982: 171). Anarşi olarak algılanan sokak çatışmalarının ordunun müdahalesi sonucu son bulması, darbeyi toplumda, yani hükmedilenlerin büyük kısmında meşrulaştırdı (bkz. Werle/Kreile 1987: 72). Millet Meclisi’nin feshi, partilerin ve liderlerinin siyaset yapmasının yasaklanması, 61 anayasasının kaldırılması, tüm yurtta sıkıyönetimin ilan edilmesi, valilerin yerine subayların geçmesi, yürüyüşlerinin yasaklanması ve medyanın sansürü, ordunun ilk kararlarındandı. Yüzde 54’ünün solcu ve sadece yüzde 14’ünün sağcı olduğu, 60.000 sanık tutuklandı (bkz. Pevsner 1988: 88). 1983’e kadar Orgeneral Kenan Evren’in komutası altında bulunan cunta, ülkeyi doğrudan yönetip, hükümdar ve hükmedilenlerin arasındaki ilişkileri seçkinlerin lehine yeniden belirlemek için, egemenlerin düzeninin resmi kurallarını, yani anayasayı değiştirdi.
4.2. Yeni yarıresmi ideoloji, değerler ve düzgüler sistemi olan Türk-İsam Sentezi’nin kurumsallaşmasıyla çekirdek toplumun ve marjinal grupların tekrar belirlenmesi
Mevcut düzen içinde tehlikeli olan Komünist ve güçlenen bölücü-kürtçü hareketleri dengelemek için Sünni ve Türk’leri çekirdek toplumu içinde kapsayan milliyetçi-dinci Türk-İslam Sentezi yeni yarıresmi ideoloji olarak yürürlüğe girdi. Bundan evvel son Kemalist müesseler olan ve ”Çağdaş Türk Ulusal Kimliği” ‘nin inşasında etkili olan Türk Dil ve Türk Tarih Kurum’ları kapatıldı (bkz. Mater 1989: 457). Onların yerine 82 anayasası ile kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK), 1986’da olan ve Cumhurbaşkanı Evren, Başbakan Turgut Özal, Tanıtma ve Enformasyon İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Mesut Yılmaz, Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanı Metin Emiroğlu, MGK Genel Sekreteri, YÖK Başkanı İhsan Sabri Doğramacı ve kurumun başkanı olan Suat İlhan’ın katıldığı onuncu toplantısında, Türk-İslam Sentezi’ni milli kültür planlaması için hakim değerler ve düzgüler sistemi olarak kabul etti (bkz. İkibin’e Doğru 25.1.1987: 8; Copeaux 1999: 58).
Mevcut düzenin ve egemenlerin otoritesini sağlamlaştırmak için kurumsallaşan Türk-İslam Sentezi’nin bazı nedenleri şunlardır:
I. Kızıl tehlikeye karşı milliyetçi-dinci savunma ideolojisi ve çeşitli parti ve hareketlere bölünmüş olan sağın Sosyalizm’e karşı yeniden birleştirilmesi
Milliyetçi Muhafazakar aydınlardan oluşan Aydınlar Ocağı, ”2500 yıl (!) Türklüğü, 1000 yıl İslam’ı ve (sadece) 150 yıl olan batı düşünce tarzını birleştirmek ” (Steinbach 2000: 98), ve Komünizm’e karşı panzehir ve çeşitli fraksyonlara parçalanmış olan sağın birleştirilmesi için üretildi (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 12). Komünizm’le mücadeleden en fazla serbest piyasa ekonomisi sistemini savunan seçkin olan sermaye çevreleri ve OYAK Holdingi’nin sahibi olduğu için o çevrelere yakınlık duyan, bunların ve devletin güvenini sağlayan ordu yararlanabildi.
II.Milliyetçi-muhafazakar olan Sünni-Türk çoğunluğun, sisteme ideolojik yollarla bağlanmasıyla, sistemin demokratik meşrulaşması
Sermaye çevrelerinin lehine kurulan kapitalist düzen, hükmedilmesi gereken toplumun çoğunluğunu oluşturan Sünni Türkler’in Türk-İslam Sentezi tarafından vurgulanan çekirdek toplum olan milliyetçi-dindar ”Müslüman Türk Milleti” ‘yle kendini bir tutmasıyla meşrulaştırabildi.
III. Sovyet’lere karşı ”yeşil kuşak”
ABD, müttefiği olan Türkiye’nin toplumunun, Sovyet’lerin ortadoğuda nüfuz alanını daraltmak için, islamlaşmasını istemiş (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 12).
IV. Dindar ve olası bölücü olan Sünni Kürtler’in çekirdek topluma dahil edilmesi
Türkiye Cumhuriyeti’nin kürtçülüğe karşı üniter devlet yapısı, milletin ve toprağın bütünlüğünü savunmak için, dindar ve muhtemelen bölücü olan Sünni Kürtler’in sisteme entegre edilmesi lazımdı (bkz. Bulut 1995: 77). Çünkü Kürtler’i Türkler’e bağlayan önemli bir rabıta dindi. Böylece bu hükmedilecek olan grubun da otoritenin meşruluğuna inancı ayakta tutulabilirdi. AKDTYK’nun raporu bunu saptıyor: ”İslamın getirdiği birlik, beraberlik ve kardeşlik fikri işlenebilir. Biz ne kadar bazı vatandaşlarımızı Türk kabul etsek de onlar kendilerini bizden saymıyorlar. O zaman Müslümanlık fikrinden hareket edebiliriz.” (İkibin’e Doğru 25.1.1987: 13).
Bu nedenler yüzünden İslam Dini, Türk toplumundan geri itilmeyip, tam tersine toplumda ahlak, moral ve kültürel manevi değerlerin kaynağı olarak kullanılabilirdi. Dinin, ulusların oluşmasındaki rolü gözardı edilemeyeceğeni, milli kültürün güçlenmesi ve bütünleşmesine yararlı olduğu, AKDTYK’nun raporunda vurgulanıyordu (bkz. Seufert 1997b: 183). Çekirdek toplum, artık Kemalistlerin tanımladığı muassır medeniyet yolundaki ”Çağdaş Türk Ulusu” ‘ndan değil de, kendi dinini, töre, örf ve adetine sahip çıkan ”Müslüman Türk’ Milleti” ‘ nden oluşuyordu. Böylece ”en iyi Türk, Müslüman Türk’tür, ve en iyi Müslüman, Türk Müslümanı’dır” (Seufert 1997a: 66). Türk-İslam Sentezi’nde dinin, yani Sünni değer ve düzgüler sisteminin çekirdek toplumun tanımlanması için referans kriteri olarak yükseltilmesiyle, Sünni Kürtler çekirdek topluma entegre edilip, Aleviler’de dışlandılar.
4.3. Türk-İslam Sentezi’nin kurumlarla kabul ettirilmesi
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, milli kültürün örgütlenmesi ve Sünni-Türk değer ve normların yayılması işini üstlenmesi gereken kuruluşları raporunda belirlemişti: TRT (medya), Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler (bkz. Copeaux 1998: 60), Diyanet. Bundan ziyade de Kur’an Kursları’ndan ve ulusun bir bütünleştirici simgesi olan Atatürk’den de istifade edilecekti.
I.Milli Eğitim Bakanlığı
Sünni din dersi
Sünni değerler ve normların, atıf çerçevesinin, hayat bakışı, ahlak anlayışının ve davranış biçiminin hakim kültür olarak yayılması için, ilk ve ortaokullarda da herkese için zorunlu din dersi başlatıldı. ”[d]in dersinin ana amacı milli ve dini bütünlüğü pekiştirmek olduğu için” (Spuler-Stegemann 1996: 239), Aleviler ve kendilerini Müslüman gören başka Sünni olmayan mezhepler de gözardı edilip, bu derslere girme mecburiyetinde bulundular. Bu derslerde, sadece Sünniliğ’in tek hak mezhep olarak öğretildiği için, Aleviler’de otomatikman sapan grup olarak algılanmakta.
İmam-Hatip Okulları
Bu medrese işlevini gören ve Sünni İslamın öğretildiği dini okulların açılışı ve yayılması, sağlandı (bkz. Seufert 1997a: 66). Bu okulun öğrenci ve mezunlarının sayısı İlahiyat Fakültesi’ne yazılabilenlerin ve dini meslekler edinenlerin sayısından kat kat daha fazla. Cunta ve onu izleyen sivil yönetilerde, bu okulun mezularının başka fakültelere (kamu yönetim, hukuk vs.) gitmesi sağlanıp Türk Milleti’nin öğretim birliğini koruyan Tevhid-i Tedrisat Kanun’u ihlal edildi (bkz. Kongar 1998: 253). Böylece ortodoks islami değerleri benimseyen ve savunan seçmen tabakası ve dinci siyasal-bürokratik yönetici bir kadro oluştu. İslamiyet’te, kadınlara dini meslek öngörülmediği halde, kızların da onyıllarca bu okullara gittiği dikkate alınırsa, onların dindar anne olarak çocuklarını eğiticek ve terbiye edeceği tahmin edilebilir. Böylece İslamcı hareketler için önemli olan Sünni İslam değer ve norm anlayışını benimsemiş ve içselleştirmiş insan sayısı İmam-Hatip öğrenci ve mezunlarınkinden daha yüksek (bkz. Engin 1998a: 89).
Malazgirt Zaferi olan kuruluş mitosu, ders kitapları ve Atatürk’ün imajı
Kolektif belleğin etkilenmesi ve milliyetçi-dinci değerlerin yayılması için, tarih, edebiyat ve coğrafya ders kitapları yeniden hazırlandı (bkz. Seufert 1997a: 66). Türk ulusunun kuruluş mitosu, artık Kuvayi Milliye ruhunu pekiştiren Kurtuluş Şavaşı Destanı olmayıp, Müslüman Türklüğü ön plana çıkaran ”Malazgirt Zaferi” ‘ydi. Türkiye ve Türk Milleti’nin ve temeli artık Cumhuriyet’e değil, 1071’deki Malazgirt Zaferi’ne dayanıyordu (bkz. İkibin’e Doğru 25.1.1987: 13). Böylece Selçuklu ve Osmanlı’lardan 12 Eylül Türkiye’sine değin bir tarihsel Müslüman Türk Milleti’nin bir tarihsel sürekliliği oluşturuldu. Bu muharebede Müslüman ve rakiplerine nazaran daha iyi organize olan Türkmenler Bizanz’lı karşıtlarına üstünlük sağlayıp, Anadolu’nun kapısı Türkler’e açıldı. Bu meydan muharebesinin ders kitaplarına yansımasında dinsel motifler de var. Buna göre, Selçuklular çatışma öncesi tüm ordularıyla Alparslan’ın önderliğinde Sünni bir ibadet töreni olan öğle namazını kılmışlar.”Bu inanç birliği, farklı yerlerden gelen paralı askerlerden oluşan düşman ordusunun karışık niteliğiyle zıtlık içinde sunulmaktadır. İman ve dua savaşçıları çoşturur; birçok yazara göre, sayıca az olmalarına karşın, savaşçıların moral durumlarını çok yükseltir; bunlar inançlı, dinç askerlerdir” (Copeaux 1999: 162-163). Dindar Selçuklular, ders kitaplarına göre böylece dini birliklerini güçlendiren, zaferlerine yolaçan ve meşrulaştıran ve maddeci, disiplinsiz, para düşkünü olan paralı askerleden oluşan düzensiz Bizanzlı’lara karşı dinsel ve ahlaksal üstünlüklerini sağladılar (bkz. Copeaux 1999: 163 vd.). Bir ders kitabında, Bizim , ”bin yıllık Hıristiyan Anadolu’yu aldık, Türk yurdu ve müslüman toprağı haline” (Copeaux 1999: 167) getirdiğimizi yazıyor. Tek parti dönemine nazaran Muhammed Peygamber’in hayatı da tarihsel değil de, İslami açıdan sunulup, olumlu olarak gösterilen Osmanlı’daki Müslüman Türkler’in din savaşçıları, meşru fatih ve İslam’ın koruyucu rolleri vurgulandı (bkz. Copeaux 1998: 180 vd.). Bu durum, Sünni Türkler’in kolektif belleği ve tarih anlayışını İslamın meşru koruyucuları ve Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye devletlerinin asıl sahibileridir diye belirlemis olması gerek. Buna karşın, Aleviler’in hem derneklerinin ürettiği resmi tarihten hem de anne-babanın anlattığından etkilenmiş kolektif belleğinde, yüzyıllar boyunca süren başkaldırı ve zulüm efsaneleri var. Türk Milleti’nin bütünleştirici simgesi olan Atatürk’ün imajı da yeni anlayışa göre, yeniden uyarlanıp ve ”İslamiyet’in amansız eleştirmeni bir dindar müslüman olarak gösterildi.” (Seufert 1997a: 66) AKDTYK bunun yüzünden Atatürk’ün İslam, Muhammed’in Peygamberliği ve Din hakkında eleştirel yazılarını senelerce arşivlerde gizledi (bkz. İkibin’e Doğru 25.1.1987: 13).
II.Diyanet İşleri Başkanlığı
D.İ.B. devletin İslamı kontröl etmek için yarattığı bir kuruluştan bu dini teşvik eden güçlü bir kurum haline dönüştü. Görev alanı, fetva çıkarmayı; dini yazıların hazırlanışı, tercümesi veya yasaklanması; Cuma vaazları için örnek hutbelerin yazılması; cami personeline maaş ödenmesi; Hacc’ın organizasyonunu; yeni camilerin açılması ve yönetilmesini vs. kapsar. Rejimin medya kurumu ve Sünni kolektif kimliğin ibadet töreniyle sürdürüldüğü tapınak olan camiler ve Kur’an Kurslarının açılışı her sene teşvik ediliyordu. Her sene 1500-2000 arası cami yapılmakta (bkz. Spuler-Stegemann 1996: 241). 1994 yılında 75000 cami vardı Türkiye’de. İslami olmayan yaşam alanlarında da (parlamento, bakanlık, okul, üniversite) cami ve mescit yapıldı (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 14). 1980-1990 arası Kur’an Kurslarının sayısı yüzde 52 yüzeldi (bkz. Seufert 1997a: 69). Böylece Sünni değerler toplumun diğer alanlarına da girdiler. Bir fetvanın hazırlanışı ve devletin güttüğü bir politikanın (örneğin ateist PKK’ya karşı Terörle Mücadele Kanunu’nu) dinle meşrulaştırılması D.İ.B.’nın başkanını Osmanlı’nın şeyhülislamını andırmakta (bkz. Seufert 1997a: 70-71). Diyanet’in finanse edilmesi için, 1986 senesinde dini kitapevi zincirlerine sahip olan Türkiye Diyanet Vakfı kuruldu. Raflarında tek parti döneminde yasaklanan tarikatların yapıtlarından yanısıra, şeriatçı hareketin uluslararsı önderleri, Yehova Şahitleri, Museviler, Baha-i ve Aleviler’e karşı olan kitaplar bulunuyor. Diyanet, Alevileri mezhep olarak tanımadığı için, Alevi vatandaşların vergileri de Sünni projeler için kullanılmakta (bkz. Die Zeit 13/24.3.1995: 95). D.İ.B.’nın şimdiki başkanı 1993’de başkanlığında çalışabilmek için bir önkoşul olarak Alevilerin asimilasyonunu öne sürdü: ”Bir Alevi vatandaşımız ilahiyat tahsili yapmış, kendini olgunlaştırmış geliştirmiş ise, bunlara kapımız açıktır.” (Güvenç 1995: 244) Mezhepsel asimilasyon için Alevi köylerindeki devlet tarafından cami yapımı cemevlerinin yerine devam etmekte (bkz. Çamuroğlu 1994: 13-24). Bu asimilasyon politikasını tüm Sünniler eleştirmiyorlar. Çünkü, etnik ve dinsel farklılığı yüzünden ve dış müdahalenin sonucu Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanıp, Türkleri’nin bekasını da tehdit etmesi, Sünni Türkler’in kolektif belleğinden hem edinilen tecrübe hem de resmi tarih nedeniyle silinmedi. Bu Sevr Sendromu yüzünden, Sünniler, Alevilik ve Sünni İslamiyet arasındaki farklılığının önemini azaltmak isteyebilir (Kehl-Bodrogi 1992: 15). Aleviler, Sünni hocaların baskıları yadırgayıp, bunların köylerde olmadığı zaman, cem ayinini törenini düzenliyorlar (bkz. Kaplan 2001a: 6). Köylerin altyapısal durumlarının iyileştirilmesi, köy halkının Sünni ibadet töreni olan namaza katılmalarına bağlı (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 14). Böylece, inanç özgürlüğü de bir açıdan kısıtlanmış oluyor.
III. Devletin İslamlaştırma politikasının diğer örnekleri
Darbeden sonra Diyarbakır cezaevinde ”Peygamber’imizin mucizeleri” dersi öğretilip, genç tutsaklara da zorla namaz kıldırıldı (bkz. Çiçek 2000: 29). Laik devlet, Sünni Kürtler’i “ateist” PKK’ya karşı cihada çağırdı. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde cami ve bayrak resimli, Ayetli ve Hadisli bildiriler dağıtıldı (bkz. İkibin’e Doğru 4.1.1987). Bu da halkın dindar olduğu için, islami söylemin siyaset için kullanıldığının bir örneğidir[6]. Turgut Özal’la Atatürk zamanında yasaklanan Nakşibendi tarikatının bir üyesinin darbeden sonra ilk sivil başbakan olması (bkz. Seufert 1997a: 66), buna izin veren ordunun Kemalist ideolojiden vazgeçtiğinin bir göstergesidir. Bölücü-kürtçü hareketini bölmek için, güvenlik görevlileri, muhtemelen radikal dinci Sünni Kürtler’den oluşan Hizbullah örgütünü, ‘ateist-solcu’ PKK’ya karşı destekledi (bkz. Bulut 1995: 77; Çiçek 1999; Steinbach 2000: 100).
IV. Özal hükümetinin İslamlaştırma politikası
Özal’ın cumhurbaşkanlığı sırasında daha fazla dincilerin yuvalarına dönüşen İmam-Hatip Okulları, Kur’an Kursları ve camilerin açılışından yanı sıra, Şeriatçı propagandayı yasaklayıp cezalandıran Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesi kaldırıldı ve böylece Sünni şeriatçılık teşvik edildi (bkz. Kongar 1998: 225; Steinbach 2000: 60).
Böylece Türk-İslam Sentezi’ne göre sermaye çevrelerinin düzenini sağlamlaştırmak ve egemenlerin hükümdarlığını güçlendirmek için, devlet kuruluşları ve hükümet, yani siyasal, bürokratik ve askeri seçkinler tarafından, Sünni islami değer ve normlarını teşvik edilip, toplum çapında yayıldı. Bu da Aleviler’i dışlayan ve onların dinsel açıdan sapık ilan edilmesinde yardımcı olan Sünni referans kriterlerinin vurgulanmasını beraberinde getirdi (bkz. 4.5.). Bu değer ve düzgü sistemi hem çekirdek toplumu hem de marjinal grupları belirledi. Çünkü her düzen, görüş ve sistem kendi karşıtını da beraberinde getirir. Çekirdek topum, Müslüman Türkler’den, marjinal gruplarda ”Üç K” ‘den ibaret: (bölücü) Kürt, Komünist ve ”Kızılbaşlar”.
4.4. 1995’e kadar Türkiye’deki hükümetlerin kısa bir tarihçesinin özeti
Özal’ın sermaye çevrelerinin çıkarlarını savunan muhafazakar Anavatan Partisi, 1987 seçimlerinde kapatılan CHP’nin devamı olan Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ve AP’nin devamı olan Demirel’in önderliğindeki Doğru Yol Partisi’ni (DYP) yenip, iktidara geçti. Özal’ın devlet başkanı olması ve ekonomik krizler nedeniyle ANAP’ın yerine DYP-SHP koalisyonu 1991’de hükümeti oluşturdu. Özal’ın ölümüyle Demirel Reisicumhur ve Çiller’de 1995’e kadar süren DYP-SHP başbakanlık görevini üstelendi (bkz. Steinbach 2000: 60).
4.5. Toplumun yeniden sünnileşmesi ve Alevilerin marjinalleşmesi
Seksenli yılların ortasında muhafazakar Sünnilerce desteklenen dinci-sağcı anlayış, hareket ve partiler (ANAP, DYP, MSP’nin devamı olan RP, MHP) solun aleyhine göre güçlendi. Doksanların başından beri Sünni Şeriatçı Refah Partisi yerel ve ulusal seçimlerde gittikçe puan topladı. Devlet ve hükümet kurulaşlarının teşvikinden yanı sıra işsizlik, fakirlik ve ekonomik krizler sonucu yayılan Sünni İslami değer ve düzgüler, toplumun çoğu kesimlerinde hisedilmeye başlandı (bkz. Kaynak Yayınevi 1997: 54-71). İştirak edilen cami ve Kur’an kursu sayısı çoğaldı. Bu toplumda, Sünni değer ve normların yayıldığının göstergisidir. 1979 ve 1989 yılları arsında Hacc’a gidenlerin sayısı dokuz katına çıktı (bkz. Frankfurter Rundschau 9.5.1989). Bu olgular, Sünni İslam’ın Şartları’nın en azından bir kısmının toplum tarafından yerine getirildiğni kanıtlıyor. Ayrıca bu şartların kabul edilmesi onların dışlama için referans kriteri işlevi görmeleri ihtimalini yükseltiyor. Sünni Şeriatçı dergi ve gazetelerinin yükselen sayı ve tirajları da bir gösterge olarak görülebilir (Sarıbay 1989: 92). Tarikatlar, partiler ve hareketlerin artık kendi dükkan zincirleri, holdingleri, televizyon ve radyo kanalları, dergi ve gazeteleri var (bkz. Seufert 1997a: 49; Kuloğlu 1998). Buna artık internet siteleri de eklenebilir. İç Anadolu’da yükselen sermaye çevreleri de batıcı büyük sermayenin derneği olan TÜSİAD’a karşı bir denge unsuru olarak dinci sermaye teşkilatı MÜSİAD’ı kurdular (bkz. Seufert 1997a: 118). RP’nin yükselen oyları da mevcut düzeni dinsiz olarak damgalayıp, ona karşı çıkan siyasal İslam’ın nüfuzunu kanıtlamakta. Müslümanlar’ın, yani Sünniler’in kendi kolektif kimliklerinin sahneye koyabileceği büyükşehirlerde sakal, takke ve tesettürler simgesel ifade aracı olarak kullanılmakta. Sokakta takke ve sakallı adam ve tesettürlü kadınlar bu simgelerle ortodoks Sünni İslamiyet’e bağlılıklarını ve kendilerinin laik çevre ve Aleviler’den sıyırdıklarını dışarıya karşı göstermekteler. Onların iç görüşleri, böylece dıştaki sembolleriyle kolayca ifade edilebilir. Bu simgeler, dinin kamusal alana geri dönüşünün göstergesidir (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 12). Bu dini kurallara uymayan ötekilerin aykırılıkları toplumun bazı kesimlerinde hakim olan ve cezalarla koruyulan dindar giyim değerlerini benimsememelerinle, hemen göze çarpıyor. Bu giyim tarzını benimseyenlerin yükselen sayısı belirli bir kritik sayı eşiğinin aşımından sonra, dindarları ahlaki ve normatif çoğunluk olarak gösterip, ötekilere daha fazla İslam şartlarını uymakla zorlamakta. Sünni İslam’ın, İslam’ın Beş Şartı’nın ve diğer emir (başörtüsü) ve yasakların (alkol, bazı yerlerde kadın-erkek ayrılması) Kemalist Tek Parti Döneminden sonra kamusal alana geri dönüşü, doğru ve sapık davranışları tanımlama hakkının artık dini çevrelerde olduğunu göstermekte. Dini kurallara karşı davranaların toplumda cezaya tabi tutulması, bu kuralların geçerli olduğunu da kanıtlamakta. Ramazan ayında oruç tutmayan, alkol içen ve ‘açık’ dolaşan dindar olmayan Sünni veya Aleviler, hakim olan değerlere aykırı davranmakla, Müslüman Türkler’in kendi kendilerini olumsuz öztanımlamalarında yararlı ve islami kurallara uymayan öteki insanlara, bu davranışlarını bırakmaları için caydırma örneği oluyorlar. Dini kanuna itaat etmeyen, alkol içen, Ramazan orucunu tutmayan, açık giyinen ve haremlik-selamlık kurallına uymayan insanlara karşı düzenlenen ve liberal gazetelerde ‘din terörü’ olarak adı geçen saldırılar çoğaldı (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 15-16). Alkol içmek ve başörtüsüz dolaşmak Sünni değer ve düzgülerin geçerliliği durumunda, sapan davranış olarak damgalanıyor. Bazı İmam-Hatip Okulları’nda kız ve erkek öğrencilerin kanunen yasak olduğu halde beraber oturmaları engelleniyor, onların beraber konuşması yasaklanıp, orucun tutulması için baskı uygulanıp ve yemekhaneler Ramazan ayında kapatılıp (bkz. Seufert 1997a: 68), Kemalist olan ve Osmanlı’yı söven öğretmenler sürülüyor (bkz. Çetinkaya 1995: 65). Dindar olmayan Sünniler’den ziyade namaz kılmayan, oruç tutmayan, alkol içen, ‘açık’ ve karşı cinsle sokakta gezebilen Aleviler, ”gittikçe davranışlarını islami kurallara göre ayarlayan insanlarının sayısı artan bir zamanda, Aleviler olarak kolayca ayırt edilebilip, saldırılara maruz kalmakta.” (Kehl-Bodrogi 1992: 16) Bu durum bazı Aleviler’in Sünni dünyada takiyye ugulamalarına yolaçmakta: ”davulcular, güneşin doğuşundan evvel son bir kez yemek için müminleri uyandırmak için, sokaklarda gezerken, nice Alevi aileler, komşularını kuşkulandırmamak için ışıklarını yakmakta. Böylece onların da bu emirlere sadık oluyorlarmış gibi görünüyorlar.” (Kehl-Bodrogi 1992: 17) Sünniler’i boşuna tahrik etmemek için, Aleviler Ramazan ayında Sünnilerin çoğunluğu oluşturduğu Divriği’de açık alanda yemek yemiyor ve su içmiyorlar (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 17). Yaşanılan veya önceden tahmin edilen ayrım, Aleviler’i Sünnilere karşı bir güvenlik mesafesi bırakmalarına neden oluyor. Sıvas’tan Sünni şeriatçılardan Antalya’ya kaçan bir aile: ”Antalya’da biz kendimize Sünni islamcılara karşı … güvenlikte hisediyorduk. Ama, baksana, artık onlar da burda. Her yerden buraya gelmişler. Eskiden o kadar çok başörtülü kadın hiç gördün mü? Artık kızlarımız açık giyimle sokağa çıkamayacaklar!” (Kehl-Bodrogi 1992: 17) demekte.
Aleviler’e karşı çok önyargı varolup ve ayrım yapıldı.
I. Aleviler’e karşı önyargılar (seçmeler)
Aleviler, kadın ve çocukların da iştirak ettiği Ayin-i Cem törenlerinde, mum söndürüp, (sapık) orjilerde cinsel ilişkiye giriyorlar (bkz. Kehl-Bodrogi 1996: 52, dipnot 6). Bir özel televizyonun düzenlediği bir yarışma proğramının sunucusu da bu iddia da (gaf olarak) bulundu (bkz. Die Zeit 13/24.3.1995: 3).
Aleviler, Şeriat’ a karşı oldukları için, cinsel ilişkiden sonra abdest almıyorlar. Bunun yüzünden Sünniler, Alevilerin hazırladığı etti yemezler (bkz. Kehl-Bodrogi 1996: 52, dipnot 3)[7].
Kızılbaş köyünden geçen suyla toprağını sulayanın hasadı kirlidi (bkz. Engin 1999a: 559).
Aleviler solcu olarak gerçek Müslüman değildir (bkz. Güvenç 1995: 243).
Bu önyargılar devlet tarafından giderilmemekle beraber, Alevileri aşağılayan bazı öğretmen de var:
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından çıkartılan bazı kitaplarda, Alevilerin kendi yakın akrabalarıyla zinada bulundukları öne sürülmekte (bkz. Tagesanzeiger 13.3.1996: 2).
Derste, bir öğretmenin önce erkeklerin kızlara el vermelerini eleştirmesinden sonra, Alevilerde ana-oğul ve baba-kız arasında zina yapıldığını, diğer bir okul öğretmeni de Alevi kızlarının yüzde 70’inin artık bakire olmadığını ve onlarda aile hayatının mevcut olmadığını öne sürdüler (bkz. Yörükoğlu 1995: 427). Böylece Aleviler, Müslüman-Türkler’in kimliklerinin olumsuz öztanımlamaları için yararlı olan kötü örnek oluyorlar.
Bu önyargılar, insanların bakış açısını, atıf çerçevesini ve böylece de davranışlarını etkilemekte.
II. Aleviler’e karşı uygulanan ayrım:
Çorum’daki otobüs şirketleri genelde kendi mezhepdaşları tarafından yeğlenmekte (bkz. Türkdoğan 1995: 341). Böylece mezhep, dışlanma kriteri olarak, çalışma ve kaynak elde edebilme şansını da belirliyor. Çünkü, yanlış mezhebe sahip olan firmalardan bilet isteme ve böylecede beliri bir taşıma servisi için ücret ödeme nadir oluyor.
Aleviler’den islami usullere göre uygun cenaze merasimi esirgenmekte.
Alevi oldukları için kirli olarak görünen kasaplardan, et istenilmemekte.
Sünniler, Aleviler’le evlenmek istemiyorlar (bkz. Güvenç 1995: 243). Sünniler’in evlenme piyasasında, Aleviler mezhebin referans kriteri olarak kullanılması yüzünden dışlanıp, çekirdek toplumu üyelerine kaynak sağlamakta.
Mezhep, iş piyasasında da etkili bir dışlama kriteri olup, Aleviler Sünniler’e dışlandıkları için maddi kaynak sağlıyor. Divriği’deki ocağa, Alevi olanlar değil de, Sünni vatandaşların yoğun olarak yaşadığı bölgelerden işçi alındı (bkz. Tagesanzeiger 13.6.1996: 1-2).
Aleviler, Sünniler’ce Alevi oldukları için sosyal ilişkilerden mahrum bırakılmakta[8].
Bazı olaylar da, DSP, SHP ve CHP tarfından Meclis’in gündemine de getririldiler.
n Bingöl ilinde Alevi ve Sünni vatandaşlar arasındaki bir toprak kavgası bir mezhep çatışmasına dönüşüp, hem aşiret hem de Sünni aile reisi olan bir köy imamı, Şeyh Sait Ayaklanması’nın tenkilini misillemek için, Aleviler’e karşı cihad’a çağırıp, bir buçuk metre boyunda bir duvarının inşasını emrettmiş (bkz. Engin 1999b: 246). n Eskişehir’deki olaydan sonra alınan tepkiler yüzünden karşı bir işlem başlatılan imam, diğer camilerde de yayınlanan vaazında, Aleviler’in kestiği et pis olduğunu söyleyip, onların hazırladığı etli yemeğinin yenmemesi gerektiğini, onarın cenaze namazının kılınamayacağını, onların evinin önünden geçmekte iyi olmadığını savunmuş (bkz. Engin 1999b: 246). n İstanbul’un RP’li belediye başkanı, kaçak inşaat olduğu gerekçesiyle kaçak camilerin korunduğu halde bir cemevi yıktırdı (bkz. Engin 1999b: 246 vd.; Korkmaz 1997: 65 vd.). n Olaydan sonra başka yere gönderilen bir öğretmen, okulda hem Aleviliği aşağılayıp hem de Alevi öğrencileri dersten kovup, eğitimdeki eşitliği zedeledi (bkz. Engin 1999b: 243). n PKK örgütü Sünni köylere saldırdıktan sonra, güvenlik güçlerinin sadece Alevi köylerinde yoklama yapıp, ordaki vatandaşları terörüstlere karşı sempati duyan insanlar olarak görüp, bunları tutuklayıp, o köyleri boşalttı (bkz. Engin 1999b: 242)[9].
Fakat, muhafazakar Sünni’lerin çoğunluğu oluşturan parlamento da, sorunları çözemedi. Hükümet sözcüleri, olaylar abartılı bir biçimde yansıtıldığını belirttiler. Sözcüler, sürekli inanç, peygamber ve kutsal kitap birliğini vurguladılar. Onlara göre Aleviler’e devlet tarafından hiç bir zaman ayrım yapılmadı. Milletin bir Alevi ve bir de Sünni kampa ayrılması, suni bir mesele ve dış mihrakların bir politikası olduğu açıklandı[10]. Bu iki dini görüşler arasında sorunların mevcut olmadığı belirtildi (bkz. Engin 1999b: 249). Siyasal seçkinlerin, yani hükümetin sözcülerinin ifadeleri, gerçeği tamamen yansıtmadıkları, hakim olan kanun ve nizamın ayakta kalmasını sağlayan devlet kuruluşunun bazı üyelerinin (polis) ve siyasal-bürokratik seçkinlerin Sıvas ve Gazi Olayları sırasındaki davranışları kanıtlamaktadır. Onlar, en azından pasif suç ortağı sayılabilir. Mazlumların dini kurallara aykırı oldukları için cezalandırıldıkları bu katliamlar, Sünni değer ve normların en azından o an ve o yerde hakim ve geçerli olduğunu göstermektedir. Çünkü hakim olan kurallara uymayanların doğru yoldan sapan davranışları yüzünden cezalandırılır.
n Sıvas Katliamı (2 Temmuz 1993) Sıvas’ta düzenlenen Aleviler’in Pir Sultan Abdal Kültür Festivali’nde çoğu Alevi aydınlardan oluşan 37 insan, binlerce Cuma namazından çıkan tahrik edilmiş radikal Sünniler tarafından bulundukları otelin saatler süren bir kuşatılmasından sonra yakılmasıyla, canlı yayında ve güvenlik güçlerinin gözleri önünde öldü. Saldırganlar, şeriatçı RP’nin mahalli liderleri tarafından yönetildi (bkz. Çoşkun 1995: 354; Gölbaşı 1997; Eral 1995: 219 vd.; Kongar 1998: 254-263). Şölenden önce, ”Müslümanlar” tarafından ”Müslüman kamuoyuna” bildiriler dağıtıldı. Salman Rüşdü’nün ”Şeytan Ayetleri” kitabının bir kısmını Türkçe’ye çevirip ve bir gazetede yayınlayan tanınmış ateist yazar Aziz Nesin’in bu festivale katılması, bu bildiride öteki Alevi sanatkarlarla beraber kötülenip, Müslüman çekirdek toplumu için öcü olarak gösterildi:
”Bismillahirrahmanirrahim
‘Peygamber, mü’minlere kendi canlarından ileridir. Onun hanımları da mü’minlerin analarıdır.’ (AHZAB: 6)
Mü’minlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resulu (SAV)’ne ve O’na temiz zevcelerine, Allah’ın beytine (Kabe’ye) ve Kitabı Kur’an’a alçakça küfredilmekte ve mü’minlerin izzet ve namusuna saldırılmaktadır.
…
AZİZ NESİN, [Salman Rüşdü gibi; BG], aynı şekilde, Kur’an’ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (SAV)’in aile hayatını (haşa) bir genelev ortamı ile benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (haşa) fahişe deme cür’etinde bulunmuştur. Bu olay dünyanın değişik yerlerinde kafir devletler tarafından dahi kabul görmezken, basımına müsaade edilmezken, ne yazık ki laik ve iki yüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca, bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından joplanmış, kurşunlanmış, bir kısmı da hapishanelere atılmıştır. Salman Rüşdi köpeği müslümanların çok az olduğu kafir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir. Kafirler şunu iyi bilmeli ki: İslam’ın Peygamberini ve Kitabın izzetini korumak için bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün; müslümanlığımızın gereğinin yerine getirme günüdür.
Gün; Allah (CC)’ın vahyi Kur’an-ı Kerim’e, Allah’ın meleklerine, Allah’ın Resulu Hz. Muhammed (SAV)’e, O’nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulma günüdür.
‘İman edenler Allah yolunda savaşırlar … O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır.’ (NİSA: 76) Galip gelecek olanlar şüphesiz ki Allah taraftarları olanlardır.
Öncelikle Sünni İslami bilgi, değerler ve normların zaygın, hakim ve geçerli olmaları lazım ki, birileri onları ve onların söylemini kendi eylemleri için kullanabilsin. Sünni Müslümanlar, islami söylem ve ayetlerle kötülünenip, çekirdek topluma dönük bir tehdit olan öcü (‘şeytanın dostları’) olarak damgalanan Aziz Nesin ve diğer katılanlara karşı eyleme çağrıldılar. Dini değer, norm ve hayata bakış açısının yaygın ve hakim olmaları, Sünni Sıvas’lıları atıf çerçevelerinin dinsel söylemle yöneltilmesiyle, İslam’ın düşmanları olarak gösterilen insanlara karşı dini şiddete başvurmalarını kolaylaştırdı. Ayrıca, Alevi şölenine bütün katılanlar, hedef gösterilen Aziz Nesin’e sadece refakat eden insanlar olarak gösterildiler. Onlar, Müslümanların kötü örnek olarak kendi kendilerini olumsuz öztanımlamalarını ve cezalandırılan caydırma örneği olarak diğer insanları, ”Allah’ın nizamına” karşı gelmelerini engellediler. Cuma namazından sonra saatlerce süren on ile onbeşbin göstericiden ibaret olan ve ”Müslüman Türkiye!”, ”Şeriat isteriz!” (Gülçiçek 1994: 115), ”İslam’a uzanan eller kırılır!” (Çoşkun 1995: 369) diye atılan sloganlarla yürüyüşler düzenlendi. Atatürk büstünün ve Pir Sultan Abdal’ın heykelinin tahrip edilmesinden ziyade, festivale katılan insanların kaldığı otel saatler süren kuşatma sonrasında polis alkışlarıyla kundaklandı (bkz. Gölbaşı 1997: 35). Vali tarafından göstericileri yumuşatmak için çağrılan RP’li belediye reisi de, ”Gazanız mübarek olsun!” diyerek, gerilimi artırdı (bkz. Gülçiçek 1994; Gölbaşı 1997: 35). Yangını söndürmeye giden itfaiyenin yolu kesildi (bkz. Çoşkun 1995: 371), yangın yerine varabilen itfaiyler de, ateşi söndürmek için suyu sıkmadılar (bkz. Eral 1995: 236, 240). Bir kaç insanı kurtarabilen itfaiyenin yangın merdiveni tekrar geri çekildi (bkz. Eral 1995: 240). Valinin iç güvenliği sağlamak için istediği güvenlik güçlerinin müdahalesi, dönemin cumhurbaşkanı olan Demirel tarafından engellendi. Demirel, ”benim halkımla polisimi karşı karşıya getirmeyin …” (Gölbaşı 1997: 75) diyerek, kimin devlet seçkinleri tarafından ”bizden”, yani çekirdek toplumun bir parçası olup ve kimin olmadığını vurguladı. Medya kuruluşları öldürülen mazlumları suçlu ilan ettiler. Sistem yanlısı olan en büyük gazetelerin başyazarları (Hürriyet, Milliyet, Sabah), şeriatçı veya miiletçi-dinci olan Zaman, Milli Gazete ve Türkiye gibi gazetelerin tümü Aziz Nesin’i tahrikle suçlayarak, failleri kısmen akladılar (bkz. Tuşalp 1998: 36-37; Tuşalp 1999: 183-184; Cuma 204/8.7.1994: 30-31). Başlangıçta devletin hukuk kuruluşları, yani mahkemeleri de, sonraki RP hükümetinin Adalet Bakanı olan Şevket Kazan tarafından savunan sanıklara az ceza verip, Aziz Nesin’i suçladılar. Yüzyirmidört sanıktan, yirmialtısı onbeşer yıla, altmışı üçer yıla çarptırıldı, otuz yedi sanık da beraat etti (bkz. Die Tageszeitung 4394/18.8.1994: 8; Die Tageszeitung 4503/27.12.1994: 2); Die Tageszeitung 4504/28.4.1994: 10; Cumhuriyet Hafta 20/2001/18.5.2001:6).[11][12] Bu kararlar sonra sanıkların aleyhine bozuldu, fakat bu mazlum travmalarına yolaçan toplu kıyım, güvenlik güçleri ve siyasal seçkinlerin, mahkeme ve medya kuruluşların tekyanlı davranışı, Aleviler’in hakim olan düzene ve çekirdek topluma güvensizlik duygularını ve kuşkularını artırdı (bkz. Dural 1995: 148).
n Gazi Olayları (12 Mart 1995)
Aleviler’in mezhepsel güvenlik ve emniyetleri İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde bizzat egemen zümrelerin kanun ve nizamını korumayla görevli olan polislerce de tehdit edildi. Bir kahvede bir Alevi dedesinin faili meçhul bir cinayete kurban gittikten saatler sonra da hala ne polisin, ne de savcının olay yerine gelmemesi, mahalle sakinleri tarafından protesto edildi. Bu devletin vurdumduymazlığıyla birlikte yeni edinen kurban tecrübesi Aleviler’in devlete karşı güvencelerinin kaybetmesinin bir nedenidir ve onların bazı sorunları kendi kendine halletme eğilimine yolaçtı. Çünkü ”Sivas’taki gibi yine gelmiyor polis. Ama bu sefer hakkımızı arayacağız …” (Dural 1995: 20) Çıkan olaylar 17 ölüyle sonuçlandı. Polisler, protesto göstericilerine ateş etti[13]. Cesetlerin otopsi raporuna göre, olaylarda ölen onyedi kişinin onüçü polis kurşunu tarafından vurularak öldürüldü (bkz. Erzeren 1997: 127). Kurbanların büyük bir sayısı sadece isabet eden tek bir kurşun tarafından öldürüldü (bkz. Dural 1995: 155 vd.). Polisin saldırıları sırasında, Türk Silahlı Kuvvetleri’ nin bir kısmı da Alevi vatandaşları korumak için, göstericiler ve polisin arasına girdiler (bkz. Dural 1995: 59, 64). Yerel polislerin davranışların bir muhtemel nedeni, onlara vur emri vermiş olabilen ve kriz bölgesi olan Gaziosmanpaşa’ya tayin edilen, ”işkence ve adam öldürme” savıyla yargılanmış olan ve idari soruşturma geçiren, aşırı bir sağcı bir partinin taraftarı olan bir Emniyet Amiri olabilir (bkz. Dural 1995: 124). Bundan ziyade, İmam-Hatip mezunu büyük bir ihtimalle dinci Sünni kökenlilerin 1974’ten beri polis akademisine girebilmeleri de bir neden sayılabilir (bkz. van Bruinessen senesiz: 3; Tagesanzeiger 16.3.1996: 2).
4.6. Alevilerin marjinalleşmelerine karşı tepkileri
Devletin ve böylece egemenlerin düzeninin güvenliğini sağlayacak kuruluşlar, Sıvas ve Gazi’de olduğu gibi, Aleviler’i korumamakla kalmayıp, Gaziosmanpaşa’da bizzat kendileri de onlara saldırdılar. Hakim olan mevcut sisteminin yasama kuruluşları tarafından çıkartılan kanunlara göre insanları yargılama yetkisine sahip olan mahkemeler de, Aleviler’e karşı Sıvas Olayları’ndaki gibi suç işleyeyen sanıklara az ceza vermesi, Millet Meclisi’ndeki hükümet sözcülerinin de olayların önemini azaltması, Alevilerin sistem ve devlete karşı güvencelerini yıprattı. Alevilerin öznel durum mahkemesine göre onların mezhepsel güvenliği Şeriatçı Sünniler tarafından o kadar tehlikedeydi ki, onlar o güne değin sürülen dışlanmaya karşı bir tepki olarak ateşli bir biçimde kendi (unuttukları) kimlik ve kültürlerini yeniden benimsemeye[14] ve düzene açıkça karşı gelmeye başladılar. Onlar, hiç bir zaman mevcut olan hakim değer ve düzgüler sistemi olan Türk-İslam Sentezi’nin yarattığı çekirdek toplumuna, yani Müslüman Türk Milleti’ne, hiç bir zaman aza olamayacaklarını, tam tersine büyük bir tehlikede bulunduklarını zannettip, Sünni Şeriatçı’lığı dengelemek istediler. Bunun sonucuda, Aleviliğin yeniden canlanmasıydı. Derneklerin kurulması ve mevcut kuruluşların (şube) sayısının artması, Aleviler’in kendi kimliklerini törensel bir biçimde ayakta tutan, kendi (unuttukları) dini değer ve normlarının yayıldığı Ayin-i Cem merasimine katılmaları, kendi kendilerini liberal olan Sünni vatandaşlardan da uzaklaşmaları ve yıllarca gizledikleri kendi asıl kimliklerini dış dünyaya artık açıklamaları (bkz. Kehl-Bodrogi 1996: 56), dışlanmalarına karşı olan tepkisel davranışlardır. Bu kolektif kimliğe yeniden sarılmanın arkasında algılanan Sünni tehldidi dengeleme isteyi yatmakta. Kendi durumlarını düzeltmek için, devlet tarafından tahammül edilen dernekler kurulmakta (bkz. Aydın 1997: 88 vd.). Aleviler, hiç bir zaman çekirdek topluma ait olamayacaklarını sanıyor. Bundan ziyade fiziksel güvenliklerinin de tehlikede olduğunu algılayıp, bu mevcut düzene itaat etmenin onlara hiç bir şey getirmeyeceğini varsayıp, kendileri yıkıcı hareket ve örgütlere yöneliyorlar. Bunun bir göstergesi, Alevi kökenlilerin DHKPC ve TİKKO gibi radikal solcu ve terörist olarak nitelenebilen örgütlerde çoğunluğudur. Engin’e göre parlamentonun Alevi sorununu çözmemesi, bu militan örgütlerinin faaliyetlerini çoğalttı (bkz. Engin 1999b: 250). Alevilerin militanlaşması, Türk-İslam Sentezi düzeninden dışlanmalarına karşı bir tepkidir. Aleviliğin yeniden canlanması seksenli yıllardan beri bu konuyla ilgilenen yüzlerce kitabın yayımlanmasında görülebilir (bkz. Engin 1996). Türkiye ve Batı Avrupa’da Cem, Pir Sultan Abdal, Kavga, Gönüllerin Sesi, Karacaahmet Sultan, PKK yanlısı olan Zülfikar ve Pir, Türkçü olan Hacı Bektaş Veli ve Genç Erenler veya Ehl-i Beyt Dünyası ve AABF’nin yayın organı Alevilerin Sesi vs. diye çok Alevi dergisi yayımlanıp, tirajlarını artırdılar. Tekniksel ilerleme sonucu da Alevi kimliğinin medyayla oluşturulduğu yeni alanlar keşfedildi. İnternet çağında, Aleviliğe artık bilgisayardaki ”veri yolunda” ulaşılabilir. Çeşitli dernek, akademisyenler cemiyetleri, sanal tartışma forumları[15] artık hatta: www.sahkulu.org, www.aleviyol.com, www.tahtacılar.com, www.alevi.com, www.cemvakfi.org, www.pirsultanabdal.8m.net, www.karacaahmet.org vs. sadece bir kaç örnek. 1993 senesinden beri ağırlıklarını Alevilerin ağır bastığı Türk Halk Müziği’ne koyan radyo kanalları açıldı. Televizyondaki açık oturumda bu konu işlenmekte ve müzik proğramlarına Alevi sanatçılar davet edilmekte (bkz. Vorhoff 2000: 61, dipnot 6).
4.7. Aleviler’in kendi gizlenen kimliklerini açıklama, Sünniler’e karşı önyargıları ve kendi kendini Sünni’lerden sıyırmaları üzerine
Bu sefer de Aleviler, kendi özkimliklerini kazanmak için, dışlamayı kolaylaştıran referans kriterlerini vurgulayıp, kendi kimliklerini dış dünyada ifade eden sembol ve simgeleri takıp kullanmakta: ”Biz varolduğumuzu saldırgan bir biçimde gösteriyoruz. Sayısı gittikçe artan gençler … boyunlarında küçük altın bir kolye takmakta: [adı Zülfikar olan; BG] Ali’nin … kılıcı” (bkz. Die Zeit 14/31.3.1995: 18)[16]. Bir simge olan Zülfikar, ‘dışarda’ taşınan bir amblem olarak taşıyanın ‘iç’ görüşünü ve kökenini kolayca dışarıya karşı gösterebilir. Bu simgeyle Aleviler, Sünniler’den kendilerini sıyırıp, Aleviliğe mensup olduklarını sembolize ediyorlar. Kimlikleri ve kültürlerini Sünnilerin ağır bastığı dış dünyaya karşı göstermek için, Zülfikar, Pir Sultan Abdal ve Ali’nin portresini amblem olarak ve kendi mezheplerine atfedilen kalıplaşmış davranış biçimlerini ‘simgesel ifade aracı olarak’ kullanmaktalar. Alevi kökenli birey, bu inanç topluluğuna aza olduğunu, o gruba atfedilen tipik davranış, görüş, ideoloji, yargı, inanç kalıplarına, töre, örf ve adetine, giyim ve traj tarzına vs. sımsıkı bağlanıp ve benimseyip, kendisini sahneye koymakta. Alevi kökenli birey, böylece kendi Alevi topluluğuna bağlılığını Sünniler’e karşı sunup, bir Alevi için tipik bir örnek olmaya çalışmakta. Böylece, genelde Sünniler’e atfedilen ”inşallah, maşallah … bismillah, elhamdilüllah” (Baş 1992: 29) gibi sözler, Aleviler tarafından pek kullanılmamakta. Onların ‘solcu’ veya ‘liberal’ olması önyargısı da, Aleviliğin’in normatif yerini tespit etmek için kullanılıyor. Alevi olmak isteyen insanlar, Metin’e göre kriter olarak kullanılan şu niteliklere sahip olmaları gerekmekte[17]: ”insan”, ”çağdaş”, ”ilerici”, ”laik” vs. olmak (bkz. Metin 1999: 73-74). ”Siyasi olarak Aleviler gibi düşünmeyen kişi Alevilikle büyük ölçüde ilişkisini kesmiştir.” (Metin 1999: 71) Bu ”Alevi değer ve normlar” kendilerini Sünniler’den sıyırmaları için, Aleviler’ce vurgulanmakta:”hoşgörü … ve aydınlık Aleviliği’nin … olmazsa olmaz koşulları olarak sayılırken, Aleviler’e göre Sünniler, dini fanatizmi ve hoşgörüsüzlüğü … temsil etmekte” (Kehl-Bodrogi 1992: 31). Kurallcılığın ve yasakların İslam’ı olan Sünniliğ’e karşı, özgürlüğün İslamı olan Alevilik sunulmakta (bkz. Baş 1992: 24-35). Fakat Alevi değer e normları tanıtırken, bireysel özgürlüğün kısıtlanması ve Alevi kurallardan sapan davranışının Ayin-i Cem törenlerinde kurulan Halk Mahkemelerinde cezalandırılmasına değinilmiyor. Alevi yazar ve vatandaşların bazıları, Alevilik ve Sünniliğ’i mukayese edip, Aleviler’de kadınların Sünniler’e nazaran daha fazla hakka sahip olduklarını vurgularken, norm ve davranış, ideal ve yaşanan gerçeğin arasındaki farkı ayırtetmiyorlar. Alevi kadının da fiilen belirli bir pasifliği sözkonusuymuş gibi bir izlenim var. Örneğin, önde gelen Alevi yazar, önder ve dedelerin arasında hiç bir kadın yok (bkz. Çakır 1999: 82; Engin 1999a: 555). Bazı kitapların okunmasından sonra (bkz. Baş 1992 veya Metin 1999), okuyucuda, Sünniler, körükörüne iktidar düşkünü olan zorbaların yaydığı bir geleneğe bağlı olan insanlar olarak gösterildiği için, Alevilerin aslında daha iyi Müslüman oldukları bir izlenim bırakmakta, (bkz. Vorhoff 2000: 65). Aleviler de konuşmalarda, Sünniler’in içinde de aydınların varolduğunu eklemekte, ”fakat bu bireysel niteliklerle, Aleviler’de ise kolektif özelliklerle ilgiliymiş.” (Kehl-Bodrogi 1992: 32) Aleviler’e karşı girişilen tarihte düzenlenen katliamların vurgulanmasıyla, Sünniler, araya güvenlik mesafesi koyulması gereken Aleviler’e dönük bir tehdit olarak sunulmakta. Sünniler, şiddet yanlısı, şeriatçı, gerici ve faşist olarak algılanmakta (bkz. Sökefeld/Schwalgram 2000: 24). İstanbul, Ankara, İzmir, Çorum ve Tokat’ta düzenlenen bir ankette, Sünniler’i nasıl gördükleri hakkında bir soru sorulan Alevilerin yüzde 78.3’ü ”şeriat yanlısı” ve yüzde 62,4 ”sağcı” diye cevap verdi (bkz. Engin 1999: 559). Öteki olan Sünniler, Alevi topluluğunun ayakta kalması ve tutulması için yararlı, çünkü ortak düşman cemaatin birliğine yolaçar[18]. Alevilerin de Sünniler’e karşı aynı önyargıları var. Aleviler, kendilerine karşı mevcut olan aynı önyargıları, bu sefer Sünniler’e karşı kullanmakta. Kehl-Bodrogi’ye Sünni köylerdeki adam öldürme, hırsızlık, zina ve akrabalar arası ilişki olayları anlatılırken, böyle şeylerin Aleviler’de hiç bir zaman mümkün olamayacağını vurgunlandı (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 31). Hatta gerçek İslam’ın sadece Alevilik olduğu görüşü bile öne sürülmekte (bkz. Kehl-Bodrogi 1992: 33). Aleviler’in Sünniler’ce dışlanmaları, onların da buna karşı bir tepki olarak Sünniler’den geri çekilmelerini de beraberinde getirmekte. Onların dışlanması için kullanılan referans kriterleri (İslam’ın Beş Şartı, tesettür, alkol yasağı, siyasal düşünce), bu sefer Aleviler tarafından da Zülfikar ve diğer simgelerle birlikte kendi kendilerini Sünniler’den sıyırmalarında yardımcı oluyor[19]. Bu ‘simgesel ifade araçları’, insanın karşısındaki bulunduğu şahsın önceden bu işinin bireysel karakterleriyle bağlantı kurulan mezhebi hakkında yeterli bilgiler sunmakta. Böylece bu amblemler insanların dost ve arkadaş tercihlerini de etkiliyor. Aleviler, Sünniler’le ilişkiden kaçarken, mezhepsel sınırların bu gibi davranışlarla vurgulanarak ayakta kalmasını sağlamaktalar. Son zamanlarda kentlerde genelde Aleviler’ce ziyaret edilen ve Alevilerin böylece kendi aralarında kaldığı türkübarların sayısı artmakta. Bu yerlerde öncelikle aşk, acı ve başkaldırma motifleri olan duygusal türküler saz veya gitarlarla canlı okunmakta. Bu motifler, ortak geçmiş ve kader birliğini vurgulayarak Alevilerin atıf çerçevelerini yeniden canlandırmakta. Tarih ve bugünden acı, haksızlık ve başkaldırma motifleriyle süslü olan türküler, dinleyicilerin kolektif belleğini tazelemekte ve onların yüzyıllardır baskı altında tutulan ve muhalefet birikimine sahip olan ilerici bir grubun üyeleri olduklarını, hatırlatmakta. Çoğu kez bu türküler hem şarkıcı hem dinleyici tarafından beraber okunmakta ve böylece bir kolektif şarkı merasimi çerçevesi içinde törenle Alevi kimliğini oluşturmakta. Bu tören, katılanların ve aynı anda birlikte aynı türküyü okuyanların bireysel farklılıkları azaltıp, hisli melodi ve sözlerle aralarında duygusal bağları pekiştirip, kolektif bilinç ve kimliği oluşturmakta. Bu türkübarlarda, sokaklara hakim olan sakallı ve tesettürlü ‘ötekilerin’ olmamaları göze çarpıp, onların kesinlikle ”bizden” olmadığını kanıtlamakta. Alevilerin, kendilerinin Sünniler’den sıyırmaları, tüketim davranışlarında da farkedilebilir. Aleviler artık, ‘kendi’ esnaflarıyla (gıda, giyim, kaset) alış-veriş yapıp, ‘kendi’ lokanta ve kahvelerine gitmektedirler (bkz. Sarıönder senesiz: 6). Özellikle Gazi ve Sıvas Olayları’ndan sonra açılan dernekler ve işlenen mazlum söylemi Alevi kimliğinin oluşturulması ve sürdürülmesinde katkıda bulunmakta.
4.8. Alevi derneklerinin Alevi kimliğinin oluşturulmasındaki rolü
Alevi dernekleri ve teşkilatlarının hem Türkiye hem de Batı Avrupa’da açılışı Aleviliği’nin rönesansının bir göstergesidir. Aralarında Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (Ankara, Ali Doğan), Cumhuriyetçi Eğitim (Cem) Vakfı (İstanbul, İzzetin Doğan) ve Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu AABF (Almanya, Turgut Öker) derneklerinin başkanları, Alevileri NGO ve hükümetlere karşı temsil etmeye kalkışan transnasyonal seçkinleri oluşturmaktadırlar (bkz. Sökefeld/Schwalgram 2000: 21).
i. Cem Ayinleri ve din öğretimi
Bu dernekler, kolektif kimliğinin inşasında katkıda bulunan Ayin-i Cem törenleri, Saz- ve Semah kursları düzenlemekte, ikrar töreninden evvel derse kattılanlara Alevi değer ve normlarını öğretmekteler. Cem Ayinleri’nin düzenlenmesi ve Alevilerin tekrardan dinsel kurallarına sağlanmasıyla, merasimleri yöneten dedeler değer kazandılar (bkz. Kehl-Bodrogi 1996: 57). Bu ifade tam geçerli değil. Çünkü modernleşme ve kentleşmeyle beraber Alevi değer ve normları dedelerin dini bilgi tekelini kıran dernekler tarafından yayılmakta. Dernek yapısı dedelerin yükünü hafifletmekte (bkz. Yavuz 2000: 91). Dedelerin böylece sadece sembolik değeri kalmakta. Kentlerin büyüklüğü, mezhepsel kökeni kontröl etme ihtimalini azalttığı için, Ayin-i Cem törenleri artık geneleksel Alevi değerlerine rağmen herkese açık (bkz. Kehl-Bodrogi senesiz: 3), ve Alevi değer ve normları, derneklerin verdiği kurslarda herkese, yani Alevi olmayanlara da öğretilebilir. Böylece dış dünyaya karşı kendi inancsal ayrıntıları gizleme kuralı geçerli değidir. Almanya’da İslam din derslerinin düzenlenmesiyle, Alevi öğretisinin sadece dernek üyelerine değil tüm Alevi öğrencilere yayılması ihtimalini yükseltti (bkz. Kaplan 2001b). Belirli bir çerçeve içinde herkese aynı Alevi değer ve normların tekdüzen ve yazılı bir biçimde öğretilmesi, dedenin öğretiyi ikrar töreninde sözle öğretmesi geleneğine aykırı. Batı Avrupa’daki Alevi derneklerindeki Türkiye’deyken değişik ocaklara mensup üyelere, cemiyetin çevresinde bulunan aynı dede dini hizmet vermekte. Cem ayinlerindeki mezhep kontrölünün sona ermesiyle Alevilik, değişen toplumsal koşullara ayak uydurmakta (dernek kuruluşu, kentlere ve yurtdışına göç) ve dışarıya doğru açılmakta. Bu dışa açılmanın arkasında da, çok insanlara ulaşma ve şefaflıkla önyargıları giderme isteğe yatıyor.
ii. Kültürel Şölenler
Bundan ziyade de dernekler, Aşure ve Muharrem Orucu için törenler ve Arif Sağ veya Musa Eroğlu gibi Alevi ozanların davet edildiği konserler düzenlemekte. Alevilikle ilgili açık oturumlar ve mazlum söylemi çerçevesi içinde katliamları anma törenleri (Sıvas, Gazi, Çorum, Maraş vs.) organize edilmekte (bkz. Sökefeld/Schwalgram 2000: 9). Bu tertipler, Alevilik konusunun sürekli canlı tutulmasında yararlı olmakta.
Her sene 16 ile 18 Ağustos sırasında Hacıbektaş’ta (oy hakkına sahip ‘uyanan’ Alevilerin de önemli bir siyasi faktör olduğu için, artık) devlet ve hükümetin önde gelenlerinin de katıldığı Hacı Bektaş Veli’nin anısına bir Cem Ayin’li Alevi kültür festivali düzenlenmekte.
Yeni binyıla giriş vesilesiyle, 13 Mayıs 2000’de AABF’nin Köln’de organize ettiği ‘Binyıl’ın Türküsü’ gecesinde 1246 ozanın saz eşliğinde 674 bayan ve erkek törensel dans olan Semah’ı döndürdüler. Bu tören[20], katılanların şahsi duygularını kolektif birlik ruhuna dönüştürdü (bkz. Alevilerin Sesi’nin editörlüğü 2000a: 5-8).
Mazlum söylemi çapında düzenlenen katiamları anma vesilesiyle, yıldönümlerinde (Gazi 12.3.95 ve Sıvas 2.7.93) tartışma forumları, paneller, toplantılar, sergiler, anma törenleri, konserler, yürüyüşler ve seminerler tertip ediliyor. Bu meyanda bu törenlere katılan Aleviler birlikte kendi kolektif geçmişlerini göz önünde bulunduruyorlar. Anma süreci, bu kendi resmi tarihlerinin sunduğu hatıraları tazeleyen topluluğu bir yüzyıllardır baskı altında tutulan ve zulüme başkaldırma birikimine sahip olan bir grup olarak yaratan bir geçmiş oluşturmakta.
iii. Alevi mazlum söyleminin kolektif kimliğinin oluşturulması ve sürdürülmesine katkısı
Ayin-i Cem, lokmanın verilişi, seçilmiş kardeşlik ilişkisine girme (müsahiplik) töreni, semah dönme ve Alevi kurallardan sapan cemaat mensubu insanların davranışlarını yargılayayarak, değer ve normların yayılması için önemli olan halk mahkemelerinin duruşmasından ziyade, Alevi mazlum söylemi ve anma törenleri kolektif kimliğinin oluşturmasında büyük önem taşımaktadırlar. Aleviler birlikte kendi kolektif belleklerini belirleyen geçmişlerini anıp, kendilerini bugün Alevi olarak oluşturuyorlar. Belirli yıldönümülerinde sürekli ve üstüne basılarak ve tekrar vurgulanarak anılan, olmuş ve olduğu inanılan felaket olayları anma törenlerinde tazelenmekte. Bu törenler, geçmişi belirli şahıslarda (Ali, Hasan, Hüseyin, Şah İsmail, Pir Sultan, Hacı Bektaş, Sıvas ve Gazi Şehitleri), olaylarda (Muaviye’ye karşı savaş, Yezid tarafından öldürülme, ”tahrik edilmiş” bir kalabalık veya polis tarfından öldürülme), zamanlarda (Muharrem, 2 Temmuz, vs.) ve yerlerde (Kerbela, Çorum, Sıvas, Gazi, Maraş vs.) hatırlatır. Bu mersamiler, Alevilerin algılayış tarzını, atıf çerçevesini belirleyip, yüzyılardan beri bugüne değin baskı altında tutulan ilerici bir muhalif inanç grubu olarak oluşturulan Alevi anma topluluğunun dışarıya karşı sınırını törenlerle vurgulayıp güçlendiriyorlar. Şiiler’den alınan travmatik kuruluş efsanesi olarak kullanılan ”Kerbela Destanı” ‘nından Aleviler’in bugünkü durumları sonuç olarak çıkartılıyor. Bu anma törenleri, seminer, konser, panel ve sergiler tam yıldönümlerinde veya onlara yakın bir zamanda düzenlenmekte. Zakir, ozan ve halk müziği sanatçıların mazlum söyleminde önemli rolleri var. Mazlum motifli türküler Alevilerin kendi resmi tarih ve kolektif belleklerini belirlemekteler: Kerbela, Çaldıran, Çorum, Maraş, Malatya, Sıvas ve Gazi Olayları arasında bir tarihsel bağlantı zinciri kurulmakta. Böylece yüzyıllardan beri süren Alevi (yanlısı) kahraman ve Sünni düşmanları arasında bulunan baskı ve zulüme karşı başkaldırlar tarihsel süreklilik kazanmakta: Ali-Ebubekir, Ömer, Osman ve Muaviye; Hüseyin-Yezid; Hacı Bektaş-Selçuklu seçkinleri; Şah İsmaıl-Yavuz Sultan Selim; Atatürk-Vahdettin (bkz. Vorhoff 2000: 63-64); Deniz Gezmiş-cunta vs. ikilemleri yaratılmakta. ”Kerbela Destanı” olan türkü bunun bir örneği sayılıabilir:
”yüreğimi parça parça ayırdım/biri Kerbela’nın çölünde kaldı/biri yola çıktı Şam diyarına/biri Muaviye elinde kaldı/ biri gitti Hacı Bektaş yurduna/ takılıpda erenlerin ardına/biri Pir Sultan’ın düştü eline/ biri Hızır Paşa elinde kaldı/ …/biri dalgasında Karadeniz’in/ biri Kızıldere yolunda kaldı/…/bir Nurhak’ların gölünde kaldı/…/biri dedi unuttun mu Maraş’ı/ orda aktı mazlumların gözyaşı/…”
Aleviler’e karşı baskıların tarihsel olaylar zinciri kronolojik biçimde Hüseyin’in Kerbela çölünde Yezid tarafından öldürülmesinden bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ndeki olaylara kadar halka halka ele alınmış: Hacı Bektaş Veli’nin ve diğer heterodoks dervişlerin Selçuklular’a karşı iyanı; Hızır Paşa tarafından infaz edilen Alevi ozanı Pir Sultan’ın akıbeti, 1921 senesinde, Karadeniz’de faili meçhul bir cinayete Moskova yanlısı TKP’nin önderi Mustafa Suphi’nin sonu, 12 Mart’a dönemlerinde Nurhak ve Kızıldere’de ölü elegeçirilen militan THKO ve THKP-C örgütlerinin efsanevi üye ve liderlerinin kaderi. Maraş katliamı bu türkü de sunulan Aleviler’in tarihi ıstırap yolunun son durağını temsil etmekte. Fakat bu türkülere karışmış olaylar zincirine yeni halka olan, türkülerde konu edilen yeni Sıvas Katliamı’da Edip Akbayram (Türküler yanmaz), Moğollar (Issızlığın ortasında), Zülfü Livaneli (Yangın yeri) gibi eleştirel müzik sanatçıları tarafından ekleniyor. Alevi yazarları da mazlum söylemine katkıda bulunuyorlar. Eral, ‘Çaldıran’dan Çorum’a Alevi Katliamları” eserinde Sıvas Olaylarında itfaiyenin su kullanmamasını şöyle yorumluyor: ”İtfaiye yangını söndürmek için su kullanmıyor. Tıpkı Kerbela’da olduğu gibi su ambargosu uygulanıyor.” (Eral 1995: 240) Eral, Arap çölünde dinsel seçkinlerin arasındaki iktidar çatışmasını radikal dincilerin bir liberal mezhepsel azınlığıa karşı girişilen bir toplu cinayetle mukayese edip, Böylece iki farklı tarihsel olaylar arasında bir bağlantı kurmakta. Bunun bir yorumu, Aleviler’in o zaman ve bugünde fanatik Sünniler tarafından öldürüldüğüdür. Pir Sultan Abdal dergisinin başredaktörü, ”gerçek şu ki, bizi Sıvas’ta yaktılar. Sıvas’a, Alevi ozanı Nesimi’nin dersini düzen … Hallacı Mansur’un ağzına kurşun döken … Pir Sultan Abdal’ı asan … Maraş’ta hamile kadınları bıçaklayanlar geldi.” (Gülçiçek 1994: 114) Aleviler, Arap, Selçuklu, Osmanlı ve Türk tarihlerinde sürekli mazlum olarak gösterilip, Alevilerin olumsuz öztanımlaması (negative self-definition) ve onların yüzyıllardan beri sürekli baskı gören ilerici muhalif bir inanç topluluğu olarak oluşturulmasına katkıda bulunan öcüleştirilmiş, hoşgörüsüz, şiddet yanlısı Sünni olan bir öteki icat ediliyor. Bu mazlum söylemi çerçevesinde sadece Alevilerin kurban tecrübeleri diğer özgürlüğe kavuşma ve işbirliği olayları dikkate alınmazken konu edilmekte. Sadece bir benzeri veya sürekliliği olan Tarihsel olaylar vurgulandığı için (bkz. Assmann 1992: 40), 1826’ya kadar süren Bektaşi-Osmanlı işbirliği görmemezlikten geliniyor. Bununla beraber, İran’a kaçıp ve iltica eden Şah İsmail yanlısı Şahkulu ayaklanmacıların bazı önderlerinin bizzat Hatayi’nin emriyle idam edildiği (bkz. Öz 1992: 172) gözardı ediliyor. Çünkü aksi takdirde bu tarihsel olaylar zincirinin sürekliliğini bozar. Bektaşiler’in Milliyetçi-Dinci çevreler tarafından idealize edilen ve Aleviler’ce sövülen Osmanlı’yla işbirliğinin üzerinde durulması, kanımca Alevi davasının yararında olmaz. Bu Aleviler’ce sevilen Şah İsmail’in ölüm emirleri yüzünden eleştirilmesi için de geçerlidir[21]. Bektaşilerin kısmen özgürlüğe kavuşup, Alevi-Bektaşiler’in İttihatçılarla Birinci Cihan Harbinde Ermeni ve Ruslara karşı işbirliğine girişmesine (bkz. Şener 1994: 57; Şener 1995: 149; Öz 1997: 59) de pek değinilmiyor. Böylece sadece Aleviler’e karşı yapılan katliamlar, yani seçilmiş felaketler (chosen trauma) vurgulanmakta (bkz. Yavuz 2000: 87; Volkan 1991). Aleviler’in baskı altında bulunmalarının tarihsel sürecini devam ettirmek, Atatürk’ü devletin söyleminde bir bütünleşme sembolü olarak kullanan Türk-İslam Sentezi Türkiyesi’nden kendilerini sıyırmak, dışlanan sol ve kürtçü kesimlerle işbirliği yapmak veya Türk ve Kürt kökenli Aleviler arasındaki bağları pekiştirmek için, kanımca Kemalist Tek Parti Dönemi de yeniden yorumlanıyor. Cumhuriyet Türkiyesi’nin Aleviler’i resmen tanımaması, onları ortodoks İslam ve Şeriat’ın geri itilmesiyle kısmen de olsa rahatlatan Kemalist Devrim’in Sünnilik karşıtı laikliğine karşı artık daha fazla önem kazanmakta ve bundan ziyade Tunceli tenkil harekatı da, Aleviler’e karşı işlenmiş bir eylem olarak sunulmaktadır (bkz. Aydın 1999; Balkız 1999; Yıldırım 1999; Bozarslan 2000: 31; Kılıç 1998: 6; Kehl-Bodrogi 2000: 149). Tek Parti Dönemi’nin de Aleviler’in ıstırap yolundaki bir başka durak olarak sunulması, onların artık her dönem de baskı altında olduklarını kanıtlama ve Türkiye Cumhuriyet’in itibar kaybetmesi çabalarına yararlıdır: Emevi, Selçuklu, Osmanlı, 12 Mart dönemlerinde, 78’lerde, 12 Eylül zamanında, doksanlarda ve de nihayet Atatürk Türkiye’sinde Aleviler bu yaklaşıma göre sorunlarla karşılaşmışlar.
4.9. Refahyol hükümetinden 28 Şubat Süreci’ne
1995 seçimlerini kazanan RP, 1996’da AP’nin devamı olan ve Tansu Çiller tarafından yönetilen Doğru Yol Partisi’yle muhafazakar-dinci koalisyon hükümeti kurdu. RP tarafından başı çekilen siyasal hükümet seçkinleri provokatif söz ve eylemlerle hala kısmen laik olan çevreleri tehdit edip, mevcut olan düzenin daha da fazla islamlaşmasını istediğini belirtti. RP döneminde de Aleviler’ karşı baskılar arttı. Türk-İslam Sentezi’nin yerine Adil Düzen gelmeliydi: ”Dini millet fikrine nazaran ikinci planda tutan … Türk-İslam Sentezi’ne karşın Adil Düzen, devlet ve milleti, dine nazaran ikinci plana alıyor.” (Dreßler 1999: 45) Bu değerler ve normlar sistemi büsbütün Sünni Şeriat’tan ibaret ve Türk-İslam Sentezi’nden daha radikal olup, hakim iktisadi ve diğer seçkinleri de tehdit etmekteydi. Mevcut değer ve normlar sistemini Sünni-Şeriatçı Adil Düzen’den korumak için, Türk Silahlı Kuvvetleri 28 Şubat’taki Milli Güvenlik Kurulu’nun toplantısında irticayı sınırlama politikasını uygulamaya zorladılar.
Ordunun açısından izlenecek siyaset bu proğram dan ibaret olmalıydı:
i. Eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesi
n Mecburi öğretim süresinin beşden sekiz yıla çıkartılmasıyla, Şeriatçı Sünni değer ve normların yayıldığı İmam-Hatip Okulları’nın orta kısmının kapatılması
n Çağdaş giyim tarzının yayılması
n Sünni Şeriatçıların yuvası olan Kur’an Kursları’nın izlenilmeye alınıp veya kapatılması (bkz. Engin 1998b: 87).
ii. İslami holdinglerinin ekonomik güçlerinin azaltılması (bkz. Kaynak Yayınevi 1997: 93)
iii. Ordunun içinde irtica’yla mücadele için Batı Çalışma Grubu’nun kurulması ve dincilerin devlet kuruluşlarından dışlanmaları ve devlet birimlerine girmelerine engellenmesi (bkz. Kaynak Yayınevi 1997: 21)[22]. İmam-Hatip’li mezunların polis akademisine girişlerinin engellenmesi de, bu kapsamın içinde (bkz. Özyanık 2001).
iv. RP’ye karşı işlemlerin için baskı: RP yasaklandı (bkz. Steinbach 2000: 62; Savaş 1997, 2000).
Sünni Şeriatçılığı sınırlamak için ordunun 28 Şubat Sürecini başlatmasının ardında siyasal, iktisadi ve mezhepsel nedenler yatıyor:
i. Ordunun müdahalesi için siyasi nedenler: mevcut otorite düzeninin muhafazası ve iç harbe yolaçabilecek toplumun iki düşman siyasi (laik-dinci) ve mezhepsel (Alevi-Sünni) kamplara bölünmesinin engellenmesi
Refah Partisi’nin Çagdaş Aile, Miras ve Kıyafet Kanunlarının Sünni Şeriat’a göre yeniden düzenlenmeleri ve Taksim’de bir cami inşaatı için öneride bulunması (bkz. Kongar 1998: 278), 12 Eylül’den beri hakim egemenlerin amaçladığı islamlaşmanın tasarlanmayıp istenilmeyen yan etkilerinin belirtileriydi. Bu gibi faaliyetler, toplumun iki siyasi ve mezhepsel kaplara bölünmesini teşvik ediyordu (bkz. Kaynak Yayınevi 1997: 30). Bu durum da mevcut düzeni tehdit ediyordu. Refahyol hükümeti ve kısmen laik çevreler arasındaki güç kavgası, aslında iki seçkinler fraksyonu (muhafazakar-dinci siyasal hükümet seçkinleri ve en azından kısmen laik askeri elit) arasındaki bir kavgaydı. Demek, Sünni Şeriatçılar o kadar güçlenmişti ki, mevcut anayasal düzeni değiştirme teşebüssü aşamasına gelebildiler. Bu hükümet ve ordu güç kavgasının bir göstergesi de, hükümetin sistematik bir biçimde (İmam-Hatip’li mezunların bünyesinde gittikçe artan) polisi orduyu ispiyonlamak için kullanmasıydı (bkz. Erzeren 1997: 28). Başka bir örnek te, RP’li belediye reisinin 31 Ocak 1997’de Sincan’da organize ettiği ve konuşmacı olarak davet edilen İran’ın büyükelçisinin Türkiye için Şeriat’ı istediği ‘Kudüs gecesi” ‘ydi (bkz. Steinbach 2000: 62; Kongar 1998: 280). Dinci hareketi ve şeriatçıları daha ileri giden irticai faaliyetlerden caydırmak için, Sincan’da askerler tankla gösteri yaptılar. 28 Şubat’ta toplanan Milli Güvenlk Kurulu isteklerini Refahyol hükümetine yöneltti (bkz. Kaynak Yayınevi 1997). Türk-İslam Sentezi’ne göre daha dinci, yani daha Sünni Şeriatçı olan İslamcılık, egemenlerin ‘ulusal güvenliği’ için PKK örgütünden bile daha tehlikeli olarak tanımlandı (bkz. Kongar 1998: 286). Mevcut düzenin savununcusu böylece ”son elli yıllık din politikasından” (Özcan 2000: 57) vazgeçti. Çünkü mevcut düzen için tehdit, artık Sünni İslam’la dengelenen soldan değil de, irticadan temsil ediliyordu.
ii. Sınırlama politikasının ekonomik nedeneri RP, MSP gibi, islami sermayeye devlet adına hükümet siparişi veren, yükselen Anadolu burjuvazisinin ve onun lobi teşkilatı olan MÜSİAD’ın siyasal temsilcisi olarak görülüyordu. ”Adil Düzen” diye adlandırılan değer ve normlar nizamı, islami çevrelerin hem siyasi hem de iktisadi çıkarlarını savunma işlevini görmekte. İstanbul ve Anadolu’daki ekonomi seçkinlerinin arasındaki rekabetten yanı sıra, RP’nin öncelik tanıdığı islami firmalar, hükümetin siparişleri için ordunun sahip olduğu OYAK şirketlerinle de rekabete girdiler. Generallerin iktisadi çıkarlarını savunmak için de, Türk Silahlı Kuvvetleri irticayla mücadeleyi başlattılar (bkz. Die Tageszeitung 5496/31.3.1998: 12).
iii. Ordunun önde gelenlerin bazılarının mezhepsel kökeni ve Kemalizm’e yakınlığı
Atatürk’ün (Çagdaş Türk Ulusunun içinde mevcut olan mezhepsel farklılıkların önemini azaltan) laiklik anlayışıyla askeri kademlerde yükselen Alevi kökenli üst rütbeli subaylar, ya Alevi ya da Kemalist olarak Sünni islami hareketi bir tehdit olarak algılayıp, müdahaleye karar verdiler. Engin’e göre, RP’ye karşı izlenen ordunun politikasına Alevi subayların da bir katkıları var (bkz. Engin 1999b: 238)[23].
28 Şubat Süreci’nin Aleviler’e etkisi ve onların buna karşı tepkileri:
Sünni Şeriatçı hareketi sınırlama ve marjinalleştirme politikası bir yandan da hala resmi olarak mezhep olarak tanınmayan[24] Aleviler’e yapılan baskıları azalttı. Fakat bazı sorunlara işaret etme veya devletin Alevi politikasını fazla eleştirel ele alan konuşma, kitap ve dergilerdeki yaklaşımlar, şeriatçı ve bölücülere karşı da kullanan 312. madde’ye göre cezalandırılmakta (bkz. Alevilerin Sesi’nin editörlüğü 2000b: 12). Yani Şeriat karşıtı politika, Aleviler’e yönelik başka adımlar kapsamıyor. Siyasal sahnede önemli bir aktör olan ordu’ya şirin gözükmek için, Aleviler’ce Alevilik, hem esasen İslamiyet’in laik bir varyantı sunulup hem de Türklüğü vurgulandı. Aleviliği’nin türkleştirme tezini devletin kuruluşlarıyla irtibata geçmek için en fazla savunan dernek de Cumhuriyetçi Eğitim (CEM) Vakfı’dır (bkz. Vorhoff 2000: 68). Bu kuruluşun başkanı Milli Güvenlik Kurulu’ndan medet ummakta (bkz. Hürriyet-Avrupa baskısı 19.1.2001: 31). Devletin Şeriat karşıtı politikasına rağmen diğer teşkilatlar, mevcut düzeni de eleştirmekteler. Örneğin, Türkiye’deki Pir Sultan Abdal derneği Cumhuriyet’in 75. yıldönümü konu alan yayınında meşrutiyetinin de Atatürk’ten alan bugünkü düzen ve devleti, Kemalist Tek Parti Dönemi’ni de Alevi düşmanı bir zaman olarak göstererek, itibar kaybettirmekte. Aleviler’in Kemalist Cumhuriyet tarafından resmen tanınmamasını ve Tunceli tenkil harekatını aslında Alevi’lere karşı girişilen bir davranış olarak gösterilerek, Sünni Şeriat’a karşı yapılan laik Atatürk Devrimleri’nin önemi azaltılmakta (bkz. Aydın 1999: 21; Balkız 1999: 41; Kaleli 1999: 94; Yıldırım 1999: 71). Diaspora’daki Alevi derneklerinin hareket alanı daha geniş ve böylece Türkiye Cumhuriyeti’ndeki mevcut değer ve normlar düzenine hiç cezalandırılmadan karşı çıkabilirler. Ayrıca, Batı Avrupa’daki Aleviler’i etkileme imkanları daha fazla. Almanya’da faaliyet ve lobi etkinliklerinde bulunan AABF, hem federasyon çapında hem de yerel dernekleriyle düzenlediği panel, sergi, forum, konser, Cem Ayinleri ve medya kuruluşlarıyla (internet adresi: www.alevi.com, dergi: Alevilerin Sesi) Alevi kimliğini oluşturmaya çalışmakta (bkz. Sökefeld/Schwalgram 2000). Almanya’daki okullarda Almanca İslam derslerinin artık mümkün olması[25], AABF tarafından Aleviler için de bir din dersi fırsatı olarak görülüyor (bkz. Föderation der Alevitengemeinden e.V. 2000; Kaplan 2001b)[26]. Böylece yakında öğrencilerin atıf çerçevesin, hayata bakış açısı, ahlak ve davranış tarzını belirleyebilecek olan Alevi değer ve normlar, Almanya’da olası bir Alevi din dersinde talebelere öğretilebilecek. Aleviliği’nin böylece ilk kez bir okulda belirli bir çerçeve içinde her öğrenciye tekdüzen, aynı ve ders kitaplarında, yani yazılı bir biçimde öğretilme imkanına kavuşacak. Bu durum ve Türkiye’nin AB adaylığı için demokratlaşma kriterleri (bkz. Engin 2001b), Alevi konusu hakkındaki şimdiki statükoyu değiştirebilir. Şimdiye kadar bu konuda büyük gelişmeler olmadı.
Sonuç
12 Eylül’den sonra Türk-İslam Sentezi hakim değerler ve normlar sistemi, yani fiilen resmi ideoloji olduktan sonra, çekirdek toplum, Sünni olan Türkler yahut Türk olan Sünniler’i kapsadı. Böylece ayrılıkçı Kürtçüler, Sosyalistler ve Aleviler marjinalleşti. Kemalizm’e nazaran, dinci (Kürt) Sünni’lerin değeri artıp, laik (Kürt ve Zaza) Aleviler de itibar kaybetti. Milliyetçi-dinci ideoloji, toprak ağaları ve büyük sermayenin düzenini solculardan koruyup, Müslüman Kürtler’i sisteme bağlayıp ve egemen seçkinlerin hükümdarlıklarını dindar Sünni çoğunluğun gözünde meşru kılmaktı. Bunun yüzünden de topluma islami değerleri yaymak için de, İmam-Hatip Okulları, zorunlu din dersi ve camiler açılıp, Kur’an Kursları en azından hoşgörüyle karşılandı. Alevilik’ten din dersinde bahsedilmeyip, Alevi köylerinde cami yapılması, egemenlerin aslında bu inanç grubunu asimile etmek istediğini gösterebilir. Atatürk zamanında İslamı kontröl etmek için Diyanet’te, İslamiyet’i teşvik eden en büyük kuruluşlardan oldu. Osmanlı’daki Şeyhlülislam gibi devlet politikasını meşru kılmak ve hükmedilen Müslümanları sistem lehinde etkilemek için, fetva yayınlanıyor. Sünniler gibi vergi ödeyen Aleviler, mezhepsel birliği koruma veya dinsel nedenlerden dolayı, temsil edilmiyor. Bu kuruluşların da etkisiyle dinci Sünniler’in sayısı artması, Sünni değer ve normların (İslam’ın Beş Şartı, başörtüsü takma, alkol içmeme) hakim olmasını kolaylaştırdı. Davranış (Ramazan’da yemek yememe, alkol içme, kadın-erkeğin beraber gezmesi), giyim tarzı (‘açık’ dolaşma) ve sakal şekliyle bu değerlere açıkça itaat etmeyen dünyevi Sünni ve Aleviler, dinle meşrulaşan şiddete maruz kalıyorlar. 1980’lerin ortasından beri yaygın olan İslamcı medya ve holdingler, dinci hareket ve partileri finanse edebiliyorlar. Dindarlığın ve Sünni referans kriterlerinin topluma geri dönmesiyle Aleviler’e karşı mevcut olan önyargılar, milliyetçi-dinci ders kitaplarında, bazı hoca ve öğretmenlerce yayıldı. Bu değerlerin geçerliliğinin bir göstergesi de Sıvas Olayları’ydı. Ortodoks Sünni değerler, kurallar ve normları benimsemeyen ve bunlara karşı çıkan ve çoğu Aleviler’in kültürel seçkinlerini oluşturan 37 insan, 2 Temmuz 1993’de polislerin gözleri önünde saatlerce kuşatılıp ve kundaklanan bir otelde vefat ettiler. Gaziosmanpaşa’da da ondan fazla kişi güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu öldü. Bu edinen mazlum tecrübeleri Alevi kolektif belleği ve öz anlayışlarını belirledi. Buna göre onlar, ilerici, baskı altında ve muhalif bir inanç grubuydu. Sünni Şeriatçılar tarafından dışlanma, Aleviler’in çoğunun sistem ve çekirdek toplumdan yüz çevirmelerini sağladı. Bu olgu, onların siyasallaşması (dernek faaliyetleri), Aleviliği’nin yeniden keşfedilmesi, radikal sol örgütlere yardım, kolektif kimliği ifade eden simgeleri taşımaları, kendi kimliklerini açıklamaları ve klişelere uymalarıyla (değimler, ideoloji, müzik zevki ve oy vermek istedikleri partiler) ve Alevi dini seremoni, kültürel şölen ve mazlumluk söylem çerçevesi içinde anma törenlerine katılmalarıyla anlaşılabilir. Aleviler’i yüzıllarca Sünni despotlar tarafından baskı altındaki ilerici ve mahalif bir grup olarak sahneye koymak için, Kerbela’dan Gazi’ye felaketler seçilip vurgulanmakta. Bektaşiler’in Osmanlı’yla işbirliği, onların İttihatçılar tarafından iyi muamele görmesi ve Kerbela motifinin Şiiler’den ithal edilmesinin üzerinde pek durulmayıp, Tunceli tenkil harekatını Aleviler’e karşı girişilen bir operasyon gibi gösterilmekte. Bundan ziyade Aleviler’in önemli bir kısmı, kendilerini Sünniler’den sıyırıp, ‘kendi’ esnaflarıyla alış-veriş yapmakta ve sadece ‘kendi aralarında’ oldukları türkü-barları ziyaret etmekteler. Doksanların başından beri, Alevilik ve Aleviler hakkında çok yazılıp çizilmekte. Bu Aleviliği’nin medyada da ilgi görmesini sağladı. Bu konularla ilgili internet bir yana, çok kitap, dergi ve gazete basılmakta, televizyon ve radyo proğramı düzenlenmekte. 28 Şubat Sürecinin bile Alevilerin sistemden yüz çevirmesini tamamen engelliyememekte. Özellikle Batı Avrupa diasporasındaki Alevi dernekleri Türkiye’deki cemaatlerinin durumlarını düzeltmek için faaliyete geçtip kurs, seminer, konser, sergi, açık oturum ve anma törenleriyle Türkiye Cumhuriyeti devletinin nüfuz alanının dışında Türk devletine eleştirel yaklaşan bir Alevi kolektif kimliği yaratmaya çalışmaktadırlar.
Kaynakça
Ahmad, Feroz: The Turkish Experiment in Democracy, 1950-1975. Boulder 1977. Alevilerin Sesi Editörlüğü: Alevi Festivali Bin Yilin Türküsü’nün Ardindan. In: Alevilerin Sesi 37 (2000a), S. 5-8 Alevilerin Sesi Editörlüğü: Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Alevilere yaptigi baskilardan bir örnek. In: Alevilerin Sesi 38 (2000b), S. 12. Alptekin, Orhan: Diyanet Alevilige Sahip Çıktı. In: Yeni Düsünce 16.02.2001, S. 6-9. Antes, Peter: Der Islam als politischer Faktor. Bonn 1994. Assmann, Jan: Das kulturelle Gedächtnis: Schrift, Erinnerung und politische Identität in frühen Hochkulturen. München 1992. Aydemir, Celal; Şener, Cemal: Alevilik Dersleri 1. Hückelhoven 2000. Aydın, Erdoğan: Cumhuriyet’in kuruluşunda Din Devlet İlişkileri ya da Türk ve Sünni Bir Ulusun Inşası. In: Pir Sultan Abdal 30 (1999), S. 16-22. Aydın, Hayrettin: Das ethnische Mosaik der Türkei. In: Zentrum für Türkeistudien 10 (1997), S. 65-102. Bal, Hüseyin: Alevi-Bektaşi Sosyolojisi. İstanbul 1997. Balkız, Ali: Dede, Baba, Celebi, Seyit, Nakip ve Cumhuriyet. In: Pir Sultan Abdal 30 (1999), S. 39-44. Baş¸ Mustafa: Alevitische Glaubens- Philosophie. Eine kritische Auseinandersetzung mit den Dogmen des Islam oder Auswirkungen grundlegender Prinzipien des Islam auf die Erziehung islamischer Kinder. Berlin 1992. Bozarslan, Hamit: Araştırmanın Mitosları ya da Aleviliğin Tarihsel ve Sosyal Bir Olgu Olarak Değerlendirilmesinin Zorunluluğu Üzerine. In: Engin, Ismail; Franz, Erhard (Haz./Hg.): Aleviler/Alewiten. Kimlik ve Tarih/ Identität und Geschichte. Cilt 1/Band 1. (Band 59 aus der Reihe Mitteilungen/ Deutsches Orient-Institut). Hamburg 2000. Bozkurt, Fuat: Aleviliğin Toplumsal Boyutları. İstanbul 1993. van Bruinessen, Martin: “Aslini inkar eden haramzadedir!” The Debate of the Ethnic Identity of the Kurdish Alevis. In: Kehl-Bodrogi, Krisztina; Kellner-Heinkele, Barbara; Otter- Beaujean, Anke(Ed.): Syncretistic Religious Communities in the Near East. Collected Papers of the International Symposium “Alevism in Turkey and Comparable Syncretistic Religious Communities in the Near East in the Past and Present”. Berlin, 14- 17 April 1995 (Band 76 aus der Reihe Studies in the History of Religions, herausgegeben von H. G. Kippenberg, E. T. Lawson). Leiden 1997. van Bruinessen, Martin: Kurds, Turks and the Alevi Revival in Turkey. In: http://www.uga.edu/religion/ag/alevivanb.html. (Originally at: http://www.ruu.ul/ oriental_studies/mvbalevi.html). Senesiz. al-Buhari; Sahih: Nachrichten von Taten und Aussprüchen des Propheten Muhammad. Stuttgart 1991. Bulut, Faik: Ordu ve Din. Asker gözüyle Islamci faaliyetler. İstanbul 1995. Canetti, Elias: Masse und Macht. Frankfurt 1993. Çamuroglu, Reha: Some Notes on the Contemporary Process of Reconstructuring Alevilik in Turkey. In: Kehl-Bodrogi, Krisztina; Kellner-Heinkele, Barbara; Otter-Beaujean, Anke (Ed.): Syncretistic Religious Communities in the Near East. Collected Papers of the International Symposium “Alevism in Turkey and Comparable Syncretistic Religious Communities in the Near East in the Past and Present”. Berlin, 14- 17 April 1995 (Band 76 aus der Reihe Studies in the History of Religions, herausgegeben von H. G. Kippenberg, E. T. Lawson). Leiden 1997. Coleman, James S.: Grundlagen der Sozialtheorien (übersetzt aus dem Amerikanischen von Michael Sukale und Martina Wiese). Studienausgabe (Band 1 :Handlungen und Handlungssysteme) . München 1995 . Connerton, Paul: How societies remember. Cambridge 1989. Copeaux, Etienne: Tarih Ders Kitaplarinda (1931-1993) Türk Tarih Tezi’nden Türk-İslam Sentezi’ne. 2.A. İstanbul 1998. Cuma: Aziz Nesin’in provokasyonu: Sivas. Nr.204/8.7.1994, S.30-31. Cumhuriyet Hafta: Avluda yankıilanan üç genç ses. Nr. 21/2001/25.05.2001, S.15. Cumhuriyet Hafta: Seriatci teröre ölüm cezasi. Nr. 20/2001/18.05.2001, S.6. Çakır, Ruşen: Politik Alevilik ve Politik Sünnilik: Benzerlikler ve Farklılıklar. In: Olsson, Tord; Özdalga, Elisabeth; Raudvere, Catharina (Haz.): Alevi Kimliği. İstanbul 1999. Çamuroglu, Reha: Günümüz Aleviliğin Sorunları. 2.A. İstanbul 1994. Çicek, Hikmet: Hangi Hizbullah. İstanbul 2000. Çoşkun, Zeki: Aleviler, Sünniler ve … Öteki Sivas. İstanbul 1995. Çoşturoğlu, Mustafa: Laik Okullara Karşi Bir Seçenek mi? In: Halkoyu 11 (1977), S. 21-22. Die Tageszeitung: Aufruhr vor dem Café des Ostens. Nr. 4569/14.3.1995, S. 3. Die Tageszeitung: Aziz Nesin –vom Opfer zum Täter. Nr.4394/18.08.1994, S. 8. Die Tageszeitung: “Der Staat ist der Mörder”. Nr.4504/28.12.1994, S. 10. Die Tageszeitung: Die Armee als Gesamtkapitalist. Nr. 5496/31.03.1998. Die Tageszeitung: Gnade vor Recht im Prozeß um Sivas-Attentat. Nr.4503/27.12.1994, S. 2. Die Zeit: Die Freundschaft zersplittert. Nr. 14/31.3.1995, S. 17-19. Die Zeit: Jagd auf die “Rotschöpfe”. Nr. 13/24.3.1995, S.3. Donnan, Hastings; Wilson, Thomas M.: Borders: Frontier of Identity, Nation and State. New York 1999. Dreßler, Markus: Die civil religion der Türkei. Kemalistische und alevitische Atatürk-Rezeption im Vergleich. Würzburg 1999. Dural, Tamasa: Aleviler ve Gazi Olayları. İstanbul 1995. Engin, İsmail: Abschlußbericht des Forschungsprojekts “Entstehung, Tradierung und Relevanz von Fremd- und Feindbildern im alewitisch-sunnitischen Konflikt in der Türkei”. In: Orient 40 (1999a), S. 545-572. Engin, İsmail: Alevi Kollektif Bilincinin oluşturulması ile sürdürülmesinde Zakirlerin ve Ozanların rolü. In: Alevilerin Sesi 43 (2001a), S. 24-25. Engin, İsmail: Avrupa Birliği ve Türkiye: Türkiye’de Demokratiklesmenin Önemli Bir Unsuru Olarak Aleviler. In: Alevilerin Sesi 42 (2001b), S.36-37. Engin, İsmail: Eine Analyse der Alevitenproblematik auf der Grundlage der Sitzungsprotokolle des Türkischen Parlaments (Türkiye Büyük Millet Meclisi) der Jahre 1989-1997. In: Orient 40 (1999b), S. 235-253. Engin, İsmail: Imam Hatip Okullari in der Türkei- Zündstoff für das Regime? In: Orient 39 (1998a), S. 85-101. Engin, İsmail: Izzetin Dogan. In: Orient 39 (1998b), S. 541-547. Eral, Sadık: Caldiran’dan Corum’a. Anadolu’da Alevi Katliamları. 2.A. İstanbul 1995. Erdemir, Aykan: Death of a Community: Kizilbas-Alevi-Predicament in 1990’s in İstanbul. In: www.sahkulu.org/aykan_sempoz.htm. Erzeren, Ömer: Der lange Abschied von Atatürk. Berlin 1997. Föderation der Aleviten-Gemeinden in Deutschland e.V.: Alevitentum in den Deutschen Schulen. In: Alevilerin Sesi 37 (2000), S. 29-32. Frankfurter Rundschau: Jeden Tag entstehen vier neue Moscheen. 9.5.1989. Giesen, Bernhard: Die soziale Konstruktion von Erinnerung. [Masch.-schr.] Manuskript. Universität Konstanz. Geisteswissenschaftliche Sektion. Fachbereich für Geschichte und Soziologie 2000. Giesen, Bernhard: Europa als Konstruktion der Intellektuellen. In Viehoff, Reinhold; Segers, Rient T.: Kultur. Identität. Europa. Frankfurt 1999a. Giesen, Bernhard: Kollektive Identität. Die Intellektuellen und die Nation 2. Frankfurt: 1999b. Goffman, Erving: Stigma. Über Techniken der Bewältigung beschädigter Identität. Frankfurt 1975. Gölbaşı, Haydar: Aleviler ve Sivas Olayları. İstanbul 1997. Gronau, Dietrich: Mustafa Kemal Atatürk oder die Geburt der Republik. Frankfurt 1994. Gülçiçek, Ali Duran: Der Weg der Aleviten (Bektaschiten).Köln 1994. Gündüz, Hursit: Demokrasiye Ters Bir Kurum: Diyanet Işleri Başkanlığı. In: Alevilerin Sesi 44 (2001) 4, S. 10-11. Güvenç, Bozkurt: Türk kimliği. Kültür tarihinin kaynakları. İstanbul 1995. Haas, Angelika; Berndt, Thorsten; Dommermuth, Lars: 2. Theoretische Vorüberlegungen. In: Haas, Angelika; Berndt, Thorsten; Dommermuth, Lars et al: Studierende türkischer Herkunft an der Universität Konstanz. Vorwort von Ekin Deligöz (Band 48 aus der Reihe Konstanzer Studien zur Sozialwissenschaft; herausgegeben von Horst Baier und Erhard R. Wiehn). Konstanz 1998. Halbwachs, Maurice: Das kollektive Gedächtnis. Frankfurt 1991. Heckmann, Friedrich: Ethnische Minderheit, Volk und Nation. Soziologie interethnischer Beziehungen. Stuttgart 1992. Hoffmann, Barbara; Balkan C.: Militär und Demokratie in der Türkei. Berlin 1985. Hürriyet-Avrupa Baskısı: Aleviler MGK’ya gidiyor. 19.01.2001, S.31. İkibin’e/2000’e Doğru: Resmi Istikamet: Türk-Islam Sentezi. 25.01.1987, S. 8-13. İkibin’e/2000’e Doğru: Laik Devlet Cihad’a Çağrıyor. 4.1.1987. Kaleli, Lütfi: Cumhuriyet ve Aleviler. In: Pir Sultan Abdal 30 (1999), S. 92-95. Kaplan, İsmail: Diyanet Işleri Yasası Değişmelidir. In: Alevilerin Sesi 44 (2001a), S. 5-6. Kaplan, İsmail: Warum Alevitischer Religionsunterricht? In: Alevilerin Sesi 46 (2001b), S. 27-29. Kaynak Yayınevi: İrticaya Karşı Genelkurmay Belgeleri. İstanbul 1997. Kehl-Bodrogi, Krisztina: Prozesse ethnisch-sprachlicher Differenzierung am Beispiel der zazakisprachigen Alewiten aus Dersim. In: Engin, İsmail; Franz, Erhard (Haz./Hg.): Aleviler/Alewiten. Kimlik ve Tarih/ Identität und Geschichte. Cilt 1/Band 1. (Band 59 aus der Reihe Mitteilungen/ Deutsches Orient-Institut). Hamburg 2000. Kehl-Bodrogi, Krisztina: Tarih mitosu ve kolektif kimlik. In: Birikim 88 (1996), S. 52-63. Kehl-Bodrogi, Krisztina: The New Garments of Alevism. In http:// www.isim.nl.newsletter/5/regional/7.html. Senesiz. Kehl-Bodrogi, Krisztina: Vom revolutionären Klassenkampf zum “wahren” Islam. Transformationsprozesse im Alevitentum der Türkei nach 1980. Sozialanthroplogische Arbeitspapiere 49. Berlin 1992. Kılıç, Ali: Europäische Aleviten. In: Die Stimme der Aleviten. Zentralorgan der Vereinigung der Aleviten- Gemeinden e.V. 26 (1998), S.6-9. Kongar, Emre: 21. Yüzyilda Türkiye‘ nin toplumsal yapısı. 11.A. İstanbul 1998. Kuloğlu, Nazan: Basın ve yayın ile verilen dinsel egitim. In: Alevilerin Sesi 25 (1998), S. 49-52. Laçiner, Ömer: Der Konflikt zwischen Sunniten und Aleviten in der Türkei. In Blaschke, Jochen; van Bruinessen, Martin (Hg.): Thema: Islam und Politik in der Türkei. Berlin 1984. Lenk, Kurt: Volk und Staat. Stuttgart/Berlin 1979. Mater, O. Tayfun: Devrimci Yol Savunmasi. 12 Eylül Öncesi ve Sonrasi. Ankara 1989. Metin, İsmaıl: Aleviliğinin Anayasası. İstanbul 2000. Michaels, Alex: >>Le rituel pour le rituel<< oder wie sinnlos sind Rituale? In: Caduff, Corina; Pfaff-Czarnecka, Joanna: Rituale heute. Berlin 1999. Ocak, Ahmet Yasar: Babailer İsyanından Kızılbaşlığa: Anadolu’da İslam Heterodoksinin Doguş ve Gelişim Tarihine Kısa Bir Bakış. In: Engin, Ismail; Franz, Erhard (Haz./Hg.): Aleviler/Alewiten. Kimlik ve Tarih/ Identität und Geschichte. Cilt 1/Band 1. (Band 59 aus der Reihe Mitteilungen/ Deutsches Orient-Institut). Hamburg 2000. Ocak, Ahmet Yasar: Un aperçu général sur l’Hétérodoxie Musulmane en Turquie: Réfléxions sur les origines et les caracteristiques du Kizilbachisme (Alévisme) dans la perspective de l’histoire. In: Kehl- Bodrogi, Krisztina; Kellner-Heinkele, Barbara; Otter-Beaujean, Anke (Ed.): Syncretistic Religious Communities in the Near East. Collected Papers of the International Symposium “Alevism in Turkey and Comparable Syncretistic Religious Communities in the Near East in the Past and Present”. Berlin, 14- 17 April 1995 (Band 76 aus der Reihe Studies in the History of Religions, herausgegeben von H. G. Kippenberg, E. T. Lawson). Leiden 1997. Oppitz, Michael: Montageplan von Ritualen. In: Caduff, Corina; Pfaff-Czarnecka, Joanna: Rituale heute. Berlin 1999. Öz, Baki: Kurtuluş Savaşında Alevi-Bektaşiler. İstanbul 1997. Öz, Baki: Osmanlı’da Alevi Ayaklanmalari. İstanbul 1992. Özcan, Ahmet: 28 Subat: Cözülüsün Restorasyonu. In: Birikim 131 (2000), S. 55-59. Özyanık, Turan: IHL’ye üvey evlat muamelesi. In: Yeni Düsünce. 11.05.2001, S.16-19. Pevsner, Lucille W.: Turkey’s political crisis. Background, Perspectives. Foreword by James W. Spain. New York 1984. Rinehart, Robert: Chapter 1. Historical Setting. In: Pitman III, Paul M. (Ed.): Turkey: a country study. 4. A. Federal Research Division. O.O. 1988. Roth, Jürgen; Taylan, Kamil: Die Türkei. Republik unter Wölfen. 2.A. Bornheim/Merten 1982. Sarıbay, Ali Yasar: Der Einfluß der Religion auf die türkische Gesellschaft und ihre Rolle im politischen Leben. In: Özak, Halil; Dagyeli, Yıldırım (Hg.): Die Türkei im Umbruch. Frankfurt 1989. Sarıönder, Refika: Globalisierung, Politische Öffentlichkeit und Alevitentum. In: www.sahkulu.org/xrefika.htm. Seufert, Günter: Café İstanbul. Alltag, Religion und Politik in der modernen Türkei. München 1997a. Seufert, Günter: Politischer Islam in der Türkei. Islamismus als symbolische Repräsentation einer sich modernisierenden muslimischen Gesellschaft. Stuttgart 1997b. Soeffner, Hans-Georg: >>Auf dem Rücken eines Tigers<<. Über die Hoffnung, Kollektivrituale als Ordnungsmächte in interkulturellen Gesellschaften kultivieren zu können. In: Heitmeyer, Wilhelm (Hg.): Was hält die Gesellschaft zusammen? Frankfurt 1997. Soeffner, Hans-Georg: Rituale des Antiritualismus. In: Soeffner, Hans-Georg: Die Ordnung der Rituale. Die Auslegung des Alltags 2. Frankfurt 1992a. Soeffner, Hans-Georg: Stil und Stilisierung. Punk oder die Überhöhung des Alltags. In: Soeffner, Hans-Georg: Die Ordnung der Rituale. Die Auslegung des Alltags 2. Frankfurt 1992b. Sökefeld, Martin; Schwalgram, Susanne: Institutions and their Agents in Diaspora. A Comparison of Armenians in Athens and Alevis in Germany [Masch.-schr.]. Paper presented at the 6th European Association of Social Anthropologists Conference, Krakau, 26-29 July 2000. Universität Hamburg. Institut für Sozial- und Kulturanthroplogie 2000. Sönmez, Ergün: Die Türkei von Atatürk bis heute. Berlin 1985. Spuler-Stegemann, Ursula: 2. Türkei. In: Ende, Werner; Steinbach, Udo (Hg.): Der Islam in der Gegenwart. 4.A. München 1996. Steinbach, Udo: Geschichte der Türkei. München 2000. Steinbach, Udo: Die Türkei im 20. Jahrhundert. Bergisch Gladbach 1996. Stonequist, Everett V.: The Marginal Man. A study in Personality and Culture Conflict. New York 1937. Şener, Cemal: Alevilik Olayı. İtanbul 1995. Şener, Cemal: Atatürk ve Aleviler. İstanbul 1994. Şener, Cemal; İknur, Miyase: Şeriat ve Alevilik. İstanbul 1995. Tagesanzeiger: Das lange Warten auf mehr Demokratie.13.3.96. In: http:// www.tages-anzeiger.ch/archiv/96maerz/960313/188662.htm Türkdoğan, Orhan: Alevi-Bektasi Kimliği. Sosyo-Antropolojik Araştırma. İstanbul 1995. Tuşalp, Erbil: Sıvas 1993’den Türkiye 1998’e. In: Alevilerin Sesi 27 (1998), S. 36-37. Tuşalp, Erbil: İslam Faşizmi. İstanbul 1999. [Islam-Faschismus] Voigt, Rüdiger: Mythen, Rituale und Symbole in der Politik. In: Pribersky, Andreas; Unfried, Berthold (Hg.): Symbole und Rituale des Politischen. Ost und Westeuropa im Vergleich. Frankfurt 1999. Volkan, Vamik: On Chosen Trauma. In: Mind and Human Interaction 3 (1991), S. 3-19. Vorhoff, Karin: Alewitische Identität in der Türkei heute. In: Engin, Ismail; Franz, Erhard (Haz./Hg.): Aleviler/Alewiten. Kimlik ve Tarih/ Identität und Geschichte. Cilt 1/Band 1. (Band 59 aus der Reihe Mitteilungen/ Deutsches Orient-Institut). Hamburg 2000. Weber, Max: Wirtschaft und Gesellschaft. Grundriß der verstehenden Soziologie. 5.A. Tübingen 1980. Weiher, Gerhard: Militär und Entwicklung in der Türkei, 1945-1973. Ein Beitrag zur Untersuchung der Rolle der Militärs in der Entwicklung der Dritten Welt. Opladen 1978. Werle, Rainer; Kreile, Renate: Renaissance des Islam. Das Beispiel Türkei. Hamburg 1987. Wiehn, Erhard Roy: Mechanismen der Marginalisierung und Rassismus. [Masch-schr.] Manuskript. Universität Konstanz. Geisteswissenschaftliche Sektion. Fachbereich für Geschichte und Soziologie. Senesiz Wiehn, Erhard Roy: Soziale Randgruppen. Mechanismen der Absonderung. In: Becker, Georg E.; Coburn-Staege, Ursula (Hg.): Pädagogik gegen Fremdenfeindlichkeit, Rassismus und Gewalt. Mut und Engagement in der Schule. Weinheim, Basel 1994. Yavuz, M. Hakan: Değişim Sürecindeki Alevi Kimliği. . In: Engin, Ismail; Franz, Erhard (Haz./Hg.): Aleviler/Alewiten. Kimlik ve Tarih/ Identität und Geschichte. Cilt 1/Band 1. (Band 59 aus der Reihe Mitteilungen/ Deutsches Orient-Institut). Hamburg 2000. Yeğen, Mesut: Devlet Söyleminde Kürt Sorunu. İstanbul 2000. Yıldırım, Ali: Alevi’nin Adı yok. In: Pir Sultan Abdal 30 (1999), S.68-73. Yörükoğlu, Riza: Okunacak en büyük kitap insandır. Tarihte ve Günümüzde Alevilik. 5.A. İstanbul 1995.
[1] Bu hazır parçalar, gereçler, dil, hareket ve sesten ibarettir. Gereçler, törenin belirli zamanda belirli yerlerde düzenlenmesi için gereken bazı nesnelerdir. Dil, önceden ifade edlilen sözlerden, yani yemin, dua, sihirli laflardan ya da inşat edilen efsanelerden oluşmakta. Törene katılanların standardize davranışları, dansları ve jestleri de hareket olarak görülebilir. Müzik enstrümanları tarafından oluşturulan seste, bir törenin hazır parçalarını oluşturmakta (bkz. Oppitz 1999: 73 vd.). [2] En az üç tane tören çeşidi ayırt edilebilir:
Yemin, ant içme ve açıklama törenleri, bir şahsın belirli bir topluluğun üyesi olduğunu vurgulayıp söylediği, hep tekrarlanıp özel andiçmelerden veya itiraflardan oluşan merasimlerdir (bkz. Giesen 1999b: 58).
Anma törenleri, geçmişin şimdiki zamanda hatırlandığı ve ”kolektif belleğin” (Halbwachs 1991) etkilenip ve kolektif bilinci oluşturulduğu merasimlerdir. Toplumsal anma bir geçmişi yaratıyor, ve bu anılan geçmiş de, kendi tarihini hatırlayan topluluğu oluşturmakta (bkz. Giesen 2000: 9). Anma törenleri geçmişi, belirli şahıslar, olaylar, zaman ve yerlerde hatırlatır ve bir topluluğun geçmişinin şimdiki zamana ve geleceğe değin sürekliliğini öne sürer. Anma törenlerinin arkasında yatan ve topluluğun yaratılmasında etkili olan ve tarihi bir ‘zafer’ veya ‘felaketten’ ibaret olan bir ‘kuruluş efsanesi’ vardır: bir aşirettin belirli bir bölgeye gelip, vatan etmesi, bir millettin anavatanından kovulması, bir ulusun istilacı dış düşmana karşı verilen kurtuluş savaşı, bir muharebe sonucu oluşan işga, bir topluğu birleştiren bir kahraman, bir despot hükümdara karşı girişilen devrim bunun bir kaç örneğidir sadece (bkz. Giesen 1999b: 45).
Aklanma törenleri: bir topluluğun yeni üyelerin kabülünde ve şimdiye kadar aza olanların terk etmesiyle dışarıya karşı olan sınırı (doğum, cenaze, evlenme vs.) bu törenler belirler. Temizlenme ve yıkanma merasimleri, oruç ve cinsel züht, vs. dış dünyanın etkisini azaltmayı amaçlıyıp, bir topluluğun üyelerinin yaşamını etkiler: züht, temizlik emirleri ve belirli gıdaların yasağı, ‘vücudun’ pislenmemesini sağlar. [3] Etnik gruplarda rastlanan çeşitli davranış tiplerini Heckmann ve Stonequist araştırdılar (bkz. Heckmann 1992: 204-206, Stonequist 1937). [4] Hacc’a Gitmek ve Zekat’a yer sorunu yüzünden değinmiyorum. [5] ‘montaj planı’ konseptine göre; namaz örneğin hareketlerden (ayakta durma, ellerin dizkapağına erişecek kadar eğilmesi, dizler ve ellerle beraber alnı yere koyma ve oturma), dilden (Kur’an okuma) ve gereçlerden (temiz elbise ve yer vs.) ibarettir. [6] PKK örgütü de dindar Sünni Kürtler’i, hem kendi militanlarını mücahitlerle mukayese ederek, hem de Türkiye Cumhuriyeti’ni Kemalist ve ateist olarak damgalayarak, kendine doğru çekmeye çalıştı (bkz. Seufert 1997b: 227). [7] Bunun yüzünden tanıdığım bir Alevi dönerci, kendi kimliğini Sünniler’den gizli tutuyor. [8] Bazı Alevi tanıdıklarım, Alevi olduklarını açıkladıktan sonra, dışlandıklarını söylediler. [9] Bölücü PKK örgütü Alevi-Sünni sorununa değinmekle, bu problemi kendi leyhine kullanmaya çalışdı: ”Zülfikar, gerillanın elinde.” (Şener/İlknur 1995: 65). PKK, Doğu kökenli Aleviler’i hem kendi yan kuruluşlarıyla hem de dergileriyle kendisine doğru çekmeyi çalıştı (bkz. van Bruinessen 1997: 18). [10] Mezhepsel farklılıklarının önemini azaltma davranışının nedeni, etnik ve dinsel değişikliklerin bahane olarak kullanılmasıyla Osmanlı’lın ayrılıkçı azınlıklar ve dış ülkeler tarafından bölünmesi ve bunun sonucu birden bire azınlık olan Osmanlı-Müslüman-Türkler’in kovulup veya katliama maruz kalmasından doğan Sevr Sendromu olabilir. [11] Sanıklardan birisi kayıp. [12] Karar, bir kaç kez bozuldu. Son karara göre 31 sanık idam cezasına çarptırıldı. Son karara göre sanıklar, örgütlü bir suç işleyerek, devletin laik düzenini devirmek isteyip ve bunun için de ‘namusu iade edilen’ yazar Aziz Nesin’in görüş ve faaliyetlerini bahane ettiler (bkz. Cumhuriyet Hafta 20/18.5.2001:6). [13] Fakat yaralı çocukları olaylardan uzaklaştıran polis memurları da vardı (bkz. Dural 1995: 65). [14] Sünni dinciliğe karşı tepki bu olgunun tek nedeni olmasa gerek. Çamuroğlu’na göre, Alevilik, Sosyalizm’in çöküşü sonucu oluşan anlam boşluğunu doldurmak için değer kazandı. Bu mezhepsel kimliğin vurgulanmasının başka bir nedeni de, Alevi batı ve Kürt kökenli insanları dinsel topluluğun bünyesinde birleştirme çabasıdır (bkz. Çamuroğlu 1997: 26-27). Ayrıca van Bruinessen ve Erdemir’e göre, Alevilik, Alevi kökenli Zaza ve Kürtler’i alternatif bir kolektif kimlikle PKK’dan uzak tutmak ve sistem için de fazla radikal olan Şeriatçı Sünni hareketi dengelemek için de, devlet tarafından teşvik edilmekte (bkz. van Bruinessen 1997: 15; Erdemir senesiz: 2). [15] Bu forumlardaki tartışmalardaki iletişimle Alevi kimliği oluşturuluyor. [16] Bu alıntı Berlin’deki gençlere ait, fakat bu simge taşıma olgusuna Türkiye’de de rastlanmaktadır. [17] Metin’e göre arzu eden herkes, Alevi topluluğun azası olabilir. [18] Sünnilerin, tarihi düşman olarak Aleviler’in kolektif kimliğinin oluşturulması ve sürdürülmesinde anma törenlerinde bir işlevi var. Ayin-i Cem’lerdeki anma merasimindeki (Şiiler’den alınan mazlum mitosu olan) Kerbela Katliamı ve diğer tarihsel baskı ve kıyım olayları zakirlerin saz çalıp okuduğu mistik türkülerde Aleviler’in kolektif belleğinde yerleştirilip, Aleviler, ‘Yezid’ sözüyle aşağılanan Sünniler’ce Ali, Hüseyin’in katledilişinden beri bugünkü zamana kadar sürekli baskı altında tutulan, ilerici olan ve başkaldırıcı bir birikime sahip olan bir topluluk olarak sunulmakta. Bu da zamanaşımına uğramayan Sünniler’e karşı bir düşman imajının oluş(turul)masında katkıda bulunuyor (bkz. Engin 1999a: 568; Engin 2001a: 24-25). ”Yezid” ‘din düşman imajı, bir olumsuz örnek olarak Aleviler’in kendi kendini tanımlamasını kolaylaştırmakta. [19] Diğer ‘simgesel ifade araçları’ Pir Sultan Abdal ve Ali portreli kolye, rozet ve cep telefonu sembolleri. [20] Oppitz’in montaj planına (bkz. Oppitz 1999: 73) göre gereçler Köln Arenası, saz ve aynı tip kılık-kıyafetten (beyaz gömlek, koyu pantalon), ses türkü, saz müziği ve okestra, dil de, beyitlerin okunuşu ve harekette, semahlardan ibaret. [21] İslam-heterodoks Türkmen aşiret önderleri (kam ozanlar), ancak Şah İsmail tarafından kaleme alınan siyadetnameyle Ali’nin akrabala ve torunları olarak ilan edildikten sonra, kuşaktan kuşağa geçen bir dinsel karizmaya sahip, yani dede olabildiler (bkz. Ocak 1997: 201, Ocak 2000: 226), yani onların Ehl-ibeyt’le hiç bir kan ilişkisi olmaması, gözardı edilmekte. [22] Yaklaşık 40 vali, 300 kaymakam, 100 hakim ve savcı, 150 imam, müftü ve müezzin, 200’den fazla İçişleri Bakanlığı bürokratı, 100 Emniyet Genel Müdürlüğü personeli, 400 civarında üniversite öğretim üyesi irticai faaliyetlerde bulundukları saptandı (bkz. Tuşalp 1999: 228, dipnot 16). [23] Bu tezi ispat etmek için mezhepsel kökeni kapsayan istatistiksel raporlar yok. [24] Bu senebaşında Diyanet, il müftüleri toplantısında dağıttığı ve sonradan yine geri aldığı rapora göre, hanefi mezhebine bağlı bir tarikat olarak tanındı (bkz. Alptekin 2001: 6; Kaplan 2001a: 5). [25] Almanya’daki Türkler için Türkiye Cumhuriyeti’nin İslam din dersi tekeli, Türkiye’deki dinci partilerinin uzantıları ve Şeriatçı Sünni derneklerinin Alman makamlarınca tanınıp, resmi din dersi verme hakkı verilince, kalktı. Böylece, bu kuruluşlar, Diyanet’in resmi din anlayışını by-pass ederek, kendi katı Sünni İslam yorumlarını Alman okullarında öğretip, Sünni kökenli olan Türk öğrencilerin daha da fazla dincileşmesini sağlayabilirler. [26] Böylece Alevi kolektif kimliği yaratılabilir. Eğer Türk Alevi ve Sünniler Alman okullarında, mezhepe göre ayrı din dersine giderlerse, ayrı dinsel toplumsallaşma onların arasındaki sınırı daha da güçlenebilir. Bu durumun zaten Sünni ve Aleviler’in çeşitli dernekleriyle kolaylaştı.
Hüseyin ŞAHİN (MALATYA’DA HASAN BASRİ ADI VE TÜRBESİ ÇEVRESİNDE OLUŞAN KÜLTÜREL DEĞERLER ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA) I. GİRİŞ Çalışmamıza konu olan Korucuk/Hasan Basri Türbesi (Hasan Basra, Hasan Dede, Korucuk adlarıyla da tanınmaktadır); 13 Ekim 1986 tarihine kadar Malatya, Yazıhan İlçesine bağlı , 40 hanelik, 150 nüfuslu, şehire 25 km. mesafedeki Korucuk Köyünde bulunmaktaydı. Fırat Nehri üzerine yapılan Karakaya Baraj Gölü’nün suları altında kalmaması düşüncesiyle; Kültür ve Turizm Bakanlığı, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu’nun 29.08.1986/2639 sayılı kararıyla, İl Valiliğince oluşturulan komisyonun gözetiminde yerinden alınmış ve İl merkezine 10 km. mesafedeki Battalgazi (Eski Malatya) İlçesi, Karahan Mahallesinde “Kırk Kardeşler Şehitliği” adıyla bilinen Selçuklu Dönemi’ne ait olduğu tahmin edilen mezarlığın hemen yanındaki alana taşınmıştır.(1) Burası daha sonra Battalgazi Belediyesi tarafından beton bina içerisine alınmış, üzerine kubbe yapılarak çevresi düzenlenmiş, bakımı üstlenilmiştir.
Çalışmanın yöntemi-araştırma teknikleri bakımından tebliğimiz hazırlanırken; öncelikle yazılı kaynaklar gözden geçirilmiş, Hasan Basri’nin tarihi kişiliği, nereden, ne zaman bu yöreye gelmiş olabileceği araştırılmış; ancak yeterli sonuçlar elde etmek mümkün olmamıştır. İkinci aşamada ise konu sözlü kaynakların aktardığı rivayetler/söylenceler değerlendirilerek açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır. Yine bu aşamada hem türbenin yeni yerine taşınmadan önceki kültür çevresi yönüyle durumu ile etrafında oluşmuş söylenceler görüşme tekniği ile derlenmiştir. Diğer taraftan ise, 1986’dan sonra taşınmanın ardından ve yeni yeri kültürel çevresi içerisinde oluşmuş uygulama, algılama ve söylenceler yönüyle de derleme yapılmaya çalışılmıştır.
Sözlü kaynaklarla yapılan görüşmelerin yanı sıra yerinde yapılan katılımlı ve katılımsız gözlem tekniği kullanılmış; yazılı kaynaklarda geçen ortak tanımlama, açıklama, benzetme, özdeşleştirme vb. ne yönelik motifler yönüyle de karşılaştırmalar yapılarak bir senteze ulaşmak amaçlanmıştır.
II.HASAN BASRİ/KORUCUK HAKKINDA YAZILI/SÖZLÜ KAYNAKLARDAN EDİNİLEN BİLGİLER (1986 YILI VE ÖNCESİ)
2.1 ) Korucuk/Hasan Basri Türbesine Dair Yazılı Kaynaklardan Aktarılan Bilgiler Hasan Basri Türbesi’nin ilk yeri olan Korucuk Köyü’ne dair yazılı bilgileri 1560 Kanuni Dönemi Malatya Tahrir Defteri’nden öğrenmekteyiz. Kayıtta dört neferan’ın tüm vergilerden muaf sayıldığı; bunların Derviş Hasan’ın oğlu Yusuf ve Turali, Hamza’nın oğlu Şeyh Ali ile kardeşi Hasan adında kimseler olduğu, evvelden beri atalarının defter-i atikte muaf kaydoldukları, ülema ve süleha’nın hizmetinde bulundukları yazılıdır.(2)
H.1288 (1871-1872), H.1312 (1894-1895), H.1325 (1907) tarihli Diyarbakır ve Ma’muret’ül- Aziz Salnamelerinde ise; Korucuk’un Harbendelu taifesinden, 55 nüfuslu bir köy olduğu; Tohma Nehri’nin Malatya’ya iki saat mesafe mahalle yaklaştığında, Şimale (Güney) dönerek Korucuk adındaki ziyaretgahın bulunduğu yerden Fırat nehrine karıştığı bilgisinin yanı sıra; yöredeki tekke/ziyaret ve türbelerin sayıldığı bölümlerde ise, özellikle H.1325 (1907) senesi Ma’muret’ül- Aziz Salnamesinde Malatya ve çevresinden söz edilirken “Burada ziyaretler, bir çok mezarlar var ise de isimleri ve hayat hikayeleri ile geçmişteki yaşayışlarına dair inandırıcı, gerçek bilgiler yoktur.” denilmektedir.(3)
Korucuk (Hasan Basri)’un bulunduğu yerin bir değerlendirmesi Ankara ve İstanbul Üniversiteleri araştırmacılarının 1975 ve 1977 yıllarında yaptıkları Yüzey Araştırması Raporlarında geçmektedir: “Korucukbaba ziyareti bölgede Hasan Basri Ziyareti olarak bilinmektedir. Çok sayıda ziyaretçi çeken yatırın bulunduğu türbe yakın zamanlarda beton ile yenilenmiş, eski yapıya ait hiçbir iz kalmamıştır.” ifadesi yer alır.(4)
Diğer bir kaynakta ise, Hasan Basri Türbesiyle ilgili bilgi verilirken, bilgiler karıştırılmış olup Korucuk’a coğrafi bakımdan yakın olan Fırat’ın kenarında Elazığ Baskil ilçesine bağlı Tabanbükü (Şeyh Hasan) Köyündeki Şeyh Ahmet Dede Türbesi Korucuk Köyünde olarak gösterilmiş, verilen fotoğraflar da yanlış yer almıştır.(5) Türbenin bulunduğu Korucuk ile ilgili olarak bir kaç yazılı kaynakta ise, türbede yatan zat hakkında, bizim de derlediğimiz kısa söylencelerin yanı sıra Türbenin baraj gölü sularının altında kalmasının önlenmesi sırasında yaşananlar ve ziyaret nedenlerine dair tanıtım bilgileri yer almaktadır.(6)
Hasan Basri’nin Korucuk’taki türbesinin ilk mimari şeklinin nasıl olduğuna dair bilgiler köyleri baraj suları altında kaldığı için Malatya’ya yerleşmiş olan köylülerden öğrenilmeye çalışılmış, ancak sağlıklı bir bilgi edinilememiştir. Ziyaret binasının bulunduğu yerin su kenarında olması sebebiyle zeminde oluşan kaymalardan dolayı 1943 yılında göçtüğünü (yıkıldığını) ve 1945 yılında tamir edildiğini; yine 1965’te binada tekrar çatlaklar oluştuğu ve Sarının Hüseyin, Demirci Kasım ve köylülerin çalışması ile betonarme olarak tekrar yapıldığını öğreniyoruz. Türbe binası bu durumuyla 1986 yılı sonlarına kadar ayakta kalmış, sonra baraj gölü sularına gömülmüştür.
2.2) Hasan Basri İle İlgili Anlatılar (Adı, Nereden-Ne Zaman Geldiği Hakkında Değerlendirmeler) Korucuk/Hasan Basri Türbesinde yatan zatın tarihi kişiliği, nereden-ne zaman geldiği ile ilgili olarak yazılı bir kaynağa/belgeye ulaşmamız mümkün olmamıştır. Ancak, kaynaklarda adı geçen Şeyh Hasan Dede (Oner)(7), Şeyh Hasan(8), Hasan Dede(9), Hasan
Basri(10) , Şeyh Hasan Bey(11), Erzurumlu Hasan Basri(12) hakkında anlatılan/yazılan bilgilere ulaşılmış, konumuzda adı geçen Hasan Basri Türbesinde yatan zatla olabilecek ilgileri değerlendirilmeye alınmıştır. Mevcut yazılı kaynakların hiç birisinde, Korucuk ile ilgili açıklayıcı bir bilgiye ulaşılamamaktadır.(13)
2.1 ) Halk Anlatısında Hasan Basri ( Korucuk’a Gelişi, Fiziki Görünüşü, Ailesi, Korucuk’taki Yaşantısı)
2.1.1) Halk arasında Hasan Basri, Hasan-ı Basra, Hasan Dede, Korucuk gibi adlarla anılan; kabrinin Malatya, Yazıhan İlçesi, Korucuk Köyünde bulunduğuna (Köy şimdi Karakaya Baraj Gölü suları altındadır.) inanılan ermişin yöreye gelişi, kimliği hakkındaki bilgiler söylence/rivayetlere dayanmaktadır. “Rivayete göre Hasan Basri, Irak’ın Basra şehrinde yaşarmış. Oradan da bilinmeyen bir tarihte Anadolu’ya gelmiş …” diye başlayan, aşağıda vereceğimiz söylence anlatılmaktadır :
Hasan Basri(Hasan-ı Basra), aslen Irak tarafında bulunan Basra’ dan olur. Oradan Anadoluya ne zaman geldiğini bilmiyoruz. Ancak Türklüğü ve İslamiyeti yaymak için Erzurum’un Horasan tarafına geldiği rivayet edilir. Yanında beraber geldikleri vardır ama bunu da kesin bilmiyoruz. On hane oldukları söyleniyor. Orada ne kadar kalmışsa…Bir gün demiş ki “Ben ebedi bir yerde mesken tutacam.” Neticede bir sal yapmış, suyla geldi denilir ya, Basra’dan bizim yana Fırat gelmiyor, o tarafa gidiyor. Erzurum’dan salı atmış…Bir asası varmış, biz çöven deriz, asasını savurmuş, “Asamın düştüğü yerde mekan tutacam” demiş. Sal ile gelmiş asasını Korucuk’ta bulmuş. Asanın düştüğü yere de Karadirek derler, oraya da evini yapmış. Orada büyük direkler vardı, kerpiçten ev, çift ana üzerine yapılmış. Alçacık bir evdi…Hasan Basri Fırat Nehri üzerinde bir haftada sal ile gelmiş. Epey zaman durmuş. Bir de hanımı varmış. Çok aksi bir kadınmış, “Kırk sene acuze kahrı çeken Hasan Basri” sözünü bundan derler. İşte bundan ermiş. Karısı çok zulümkarmış… Hasan Basri çok sabırlıymış, ona sabırla katlanmış. Neticede birgün dervişlerle geziye çıkmış. Orda dervişler acıkınca Allaha yalvarmışlar ki “kudret tahmı (taam/aş/yemek) gönder ki yiyelim” diye. O gün yemek inmiş yemişler. Hasan Basri de aynı biçimde yalvarmış, sofra inmiş yemişler. O zaman erdiğini anlamış diye rivayet edilir. O zaman tekrar köye dönmeye karar vermiş, karısı da hastaymış, “Yine gidem de elimden geldiği kadar her derdine katlanayım” demiş. Köye geldiğinde hanımı vefat etmiş.(14) Bir zaman sonra kendi de bu dünyadan göçmüş, mezarının yerini ziyaret yapmışlar.
Diğer bir benzerlikler taşıyan söylencede ise onun Erzurum’dan ayrılarak Korucuk’a gelişinde onların ikliminin sertliğinin etkili olduğu yönündedir. Bu aktaracağımız söylencede Hasan Basri’nin asasını Korucuk’a savurması motifi görülmemektedir;
“Erzurum’un iklimi sertmiş. Hasan Basri Erzurum’un Korucuk adındaki köyünde yaşarmış, ancak oraların soğuğuna dayanamazmış. Fırat’ı takip ederek iklimi daha yumuşak geçen yerlerine gitmeye niyetlenirmiş. Karasu’nun kenarında bir Sal yapmış ve yanına da sevdiği birkaç kişiyle beraber suyu takip ederek, Malatya’nın Fırat ile Tohma Çayı arasında bir ada oluşturan yere geldiklerinde orada durup, çevreyi seyretmeye başlamışlar, Hasan Basri orasının tam kendinin istediği bir yer olduğuna kanaat getirir ve oraya yerleşirler. Önce yaşadığı köyün adını da buraya koyar Korucuk diye…Ben suyla geldim suyla gideceğim diye de bir vasiyette bulunur oradakilere…”
Hasan Basri’nin Irak tarafından Erzurum’a, oradan da suyla Korucuk’a gelmiş olduğu söylencesine dayanılarak onun “Suyla geldim suyla gideceğim” sözünün, 1986 yılında türbesinin Karakaya barajının suları altında kalması neticesinde, suyla tekrar gittiği inancının doğrulanması olarak algılanmaktadır. Tarihi kaynaklara bakıldığında ise Hasan Basri’nin künyesinin el-Hasan ibni Ebül Hasan Yesar el Basri olduğu, 21 h./641 m. de Medine’de doğduğu, 110 h./728 m. de 88 yaşında iken Basra’da vefat ettiğini öğreniyoruz. Hasan Basri, Hz. Muhammed’in hadimi Muhammed Yeseri’nin oğlu olup, İmam Muhammed Bakır zamanına kadar yaşamıştır. Hasan Basri’nin Hz. Muhammed’in süt evladı olduğu, O’nun Aliyel Murtaza’ya, O’nun da Hasan Basri’ye hırka giydirdiği, bilgisi ve görgüsüyle de bir çok alim yetiştirdiği çeşitli kaynaklarda rivayet edilmektedir.(15)
Tarihi dönemler içerisinde anılan Hasan Basri’nin Anadolu’ya gelmediği, kabrinin de Basra’da olduğu düşünüldüğünde, Korucuk/Hasan Basri Türbesinde yatan zatın bir başka “Hasan” olması ihtimalinin olduğu görüşündeyiz.(16)
2.1.2) Fiziki Yapısı/Görünümüne Dair Anlatılar
Hasan Basri’nin fiziksel tarifi, türbeyi ziyaret edenlerin rüyalarından aktardıkları anlatılara göre şöyledir: “Ak sakallı, çok uzun değil, orta boylu… nurani yüzlü/buğday benizli…” olarak anlatılır ki, diğer bir kaynak kişi anlatısında “Beyaz sakallı, iri yarı-kulunçlu, nurlu, pembe gibi yüzlü” olarak da tarif edilmektedir.
Bir kaynakta, 1986 yılında kabrin açılması sırasında çıkan anılan zata ait olduğu düşünülen iskeletin yaklaşık 1.90 m. boyunda olduğu, belirtilmektedir.(17) Ancak kabirden çıkan iskelet üzerinde bilimsel bir laboratuvar çalışması yapılmadığından; yaşı, kime ait olduğu yönünde bir bilgi bulunmamaktadır. Konuyla ilgili değerlendirmeler söylencelerle sınırlı kalmaktadır.
2.1.3) Hasan Basri ve Korucuk’taki Yaşantısı
Halk ağzından anlatılarda; köyün ilk kurucusunun Hasan Basri olduğu ve buralarının O’na vakıf arazisi olarak tahsis edildiğidir. Ancak yazılı bir arşiv belgesine ulaşılamamış olması, bu anlatıyı söylenceler içerisinde açıklamaya yöneltmektedir. Yine, köyün kuruluşu ve köyden 300 sene kadar önce, yörede yaşanan kuraklık ve anlaşmazlıklar sonucunda Tokat
tarafına büyük bir göç olduğu anlatılarını da sözlü kaynakların açıklamalarından öğreniyoruz.(18)
Hasan Basri’nin Korucuk’taki yaşantısına ait ve vefatının ardından, yaşadığı belirtilen kültür çevresi içerisinde bir çok söylencenin oluştuğunu görüyoruz. Bu söylencelerden birisi önceki bölümde de anlatıldığı üzere 40 yıl eşinin kahrını sabırla çektiği yönündedir. Söylenceye göre, bu sabrı neticesinde ermişlerin/velilerin arasına karışmıştır.(19)
Köyde, sonraki yıllarda Türbe’nin hizmetine bakan ve Hasan Basri’nin evlatları (Hizmet edenleri) olarak belirtilen dört kapı (Aile/hane) bulunur. Bunlar; Kör Hüseyingiller, Hoca Mamoğgiller, Hafızlar ile kız tarafından akraba oldukları söylenilen(üç kardeşin bir bacısı vardır.) Deli Hüsükler’dir. Sonraki bölümlerde söz edilecek “Hafta Sırası” adı verilen, ziyaretin bakımı sırası, bu haneler arasında oluşturulmuş bir sıra düzeniyle olmaktadır. Köye sonradan yerleştikleri söylenen “Kışlakçılar” diye anılan hanelerin ise hafta sırası olmamaktadır.
2.1.4) Hasan Basri’nin Eşi, Çocukları- Karasolak ve Ağsolak’ın Kabirleri
Türbenin hemen güney tarafında bulunan taştan yapılmış mezarların yanı sıra, doğu tarafında ise Hasan Basri’nin dervişleri oldukları rivayet edilen Karasolak ve Ağsolak’a ait olduğu; hemen yakınındaki üç mezardan birinin Hasan Basri’nin eşine, diğer iki küçük mezarda ise çocuklarının yattığı biçiminde anlatıların olduğu görülür. Bir rivayete göre Ağsolak ve Karasolak’ın Hasan Basri’nin vefatından sonra oraya geldikleri, diğer bir anlatıya göre de arkadaşları olduğu ifade edilmektedir. Bu kabirler su altında kalmıştır.
2 ) Korucuk’ta Türbeyi Ziyaret Nedenleri- Uygulamalar
2.2.1 ) Ziyaret Nedenleri
Korucuk/Hasan Basri Ziyaretine gidişteki en başta gelen ziyaret nedenlerinden biri, ruhsal rahatsızlığı olanların götürülmesi yönündedir.
Çeşitli konulardaki dilekler için, orada yatan ermişin hürmetine “Allah’ın dileklerini kabul etmesi” düşüncesiyle gidilir. Çocuğu olmayanlar, işlerinin iyi gitmesini dileyenler, müşküllerinin çözüme kavuşması yönlü dilekler; kısmet, bolluk, bereket dileyenler; adaklarının yerine gelmesi ve/veya adaklarının gerçekleşmesi üzerine yapılan ziyaretler.
Sonbaharda hasat sonu, yaz işlerinin bitiminde köylerden yapılan ziyaretler.
Felç, ağrı-sızı, uykusuzluk vs. gibi rahatsızlığı olanların buna umar aramak üzere yaptıkları ziyaretler.
Düğünde, askere , gurbete giderken ya da geldikten sonra, yağmur duası gibi çeşitli amaç ve nedenlerle yapılan ziyaretler.
2.2.2 ) Türbeye Hizmet Edenler-Hafta Düzeni/Sırasının Uygulanışı
Türbeye gelen ziyaretçilere hizmet vermek, türbenin temizlik ve bakımını yapmak üzere; önceki bölümde sözü edilen dört hane arasında “hafta sırası” olarak adlandırılan bir
düzenlemeyle görev yürütülür. Bu hanelerden evlenip ayrı ev açmayla birlikte, bakım sırasındaki sürede bölünür.(20)
Hafta sırası gelen evin büyüğü; yıkanır, abdestini alır. Sırayı teslim alacağı haneye gider. Oradan “Hasan Basri’nin çöveni” olarak tanımlanan “Demir asa/Baston” alınacaktır. “Çöven” i teslim edecek olan, çövenin yanına iki tane da ekmek koyacaktır. Sıra, bir çarşambadan başlar ve bitişi de yine çarşambaya denk getirilir. Çöven yeşil bir beze sarılmıştır. Sıra hizmetini yürütecek olan bunu alır ve kendi evine götürür. Yanına konulan ekmeği de aile beraberce yerler. Daha sonraki hafta değişimi de aynı pratiklerle gerçekleştirilir.
Hafta sırası kendisinde bulunan aile; gelen ziyaretçilere kurbanın kesiminde (Ziyarete gelenler kurbanlık getirmeyebilir) kazan, kab-kacak, yakacak ve eğer orda yatacaklar ise de yatak temininde bulunur. Kurban sahibi bu hizmetler karşılığı isterse hizmet edene biraz et ve kurbanın da postunu verebilir. Kurban etinden pişirilen “lokma” denilen etli aşın dağıtımı ise kurban sahiplerince yapılır.
2.2.3) Ziyaret Sırasındaki Uygulamalar / Anlatılan Rüyalar- Söylenceler
2.2.3.1 ) Uygulamalar- Pratikler Korucuk/Hasan Basri Ziyareti 1986’dan önceki yıllar dikkate alınarak değerlendirildiğinde; ziyarete, önceki bölümlerde de kısaca değinildiği gibi, özellikle ruhsal sıkıntısı olanlar, sara, kalbi sıkışanlar, felçliler, çocuğu olmayanlar ve çeşitli dileklerinin gerçekleşmesini isteyenler gitmiştir. Ziyaretçi yoğunluğu dışarıdan gelenler-köyler- açısından bakıldığında hasat mevsiminin sonu yani güz aylarıdır. Hastası olanlar/dertlerine umar arayanlar, rüyasında ziyarete gittiğini görenler ve diğer dilek amaçlı ziyaretler ise genellikle hafta sonu tatil günlerinde ya da Cuma günleri yoğunluk kazanmıştır.
Ziyarete getirilen hasta ya da rahatsızlığına umar aranan kişi, türbenin içerine yatırılır, uyuması beklenir. Uyandıktan sonra eğer Hasan Basri’yi rüyasında görmüşse anlattırılmaya ve bu anlatımdan da yorumlar çıkarılmaya çalışılır. Özellikle ruhsal rahatsızlığı olduğuna kanaat getirilmiş olan hastalar uyandıklarında “ağlarlarsa iyileşeceğine, gülüp- kahkahalar atarsa iyileşemeyeceğine” yorumlanır.
Diğer bir yönden sağlık, bolluk-bereket, işlerinin olması-rast gitmesi, çocuk isteği gibi taleplere yönelik dilekte bulunanlar da Türbenin hemen dışında bulunan 1 m. yüksekliği 40-50 cm. eni bulunan bir taşa, yerden aldıkları küçük çakıl taşlarını dilekte bulunarak, yapıştırmaya çalışırlar. İnanışa göre, dilek gerçekleşecekse taş yapışırmış.
Yine türbenin içerisinde bulunan kabrin üzerinde bulunan parlak-kaygan bir yassı taş bulunur. Ziyaretçiler, bu taşı ellerine alır, üç defa öperek niyaz ederler. Sonra ise ağrı-sızı, zihin açıklığına kavuşma ve tüm dertlerinden kurtulma umarıyla vücutlarına sürerler.
Kabrin baş yanında bulunan çömleğin içerisinde dışarıda temiz, ayak değmemiş diye nitelendirilen bir yerden alınan toprak bulunur. Bu toprağa “cöher” adı verilir. Cöher’den az miktarda alınarak şifa niyetiyle yenilir, yüze sürtülür, özellikle doğum sancısı çekenlere ve hastalığı olanlara suda eritilerek içirildiği kaynaklarca ifade edilmiştir.
Türbenin güneydoğusunda bir yerde 50 kg. kadar ağırlığı olan, yumurta biçimli taş, “Sarılık Taşı” dır. Sarılık olduğuna kanaat getirildiğinde de Çarşamba günü iki yumurta pişirilir, ağı taşın yanına bırakılır, sarısı yenilir. Böylece de sarılığın geçeceği düşünülürmüş.
Türbe içerisinde bulunan kollu şamdanda hafta sırası olan kimse tarafından her akşam mum yakılır ki, türbedeki ermiş zat karanlıkta kalmasın…
Hasan Basri’nin asası olarak bilinen (Çöven), bir metre kadar uzunluğu olduğu tarif edilen demir asayla, “çövenlenmek isteyen” kimi ziyaretçiler ağrı ve dertlerinden-sıkıntılarından kurtulmak düşüncesiyle, sırtlarına üç defa hafifçe asa ile vurdururlar.Bu işlem yapılırken, elinde asayı tutan ocaklı “Allah, Muhammed, ya Ali” üçlemesini söyler, dualar eder.
Ziyaretçiler, kabrin üzerindeki yeşil bezden bir parça yırtarak ya da keserek alırlar, bu bir “uğur” ve “teberik” (21) olsun diyedir. Kimi bu bezlerden koluna bağlar, kimi arabasının içinde görünür bir yere bağlar, kimisi de üzerinde taşır.
Özellikle evlenme düğünlerinde, baba evinden alınan gelin, düğün alayıyla birlikte türbeye getirilir ve burada niyazda bulunur. Yine gurbete ya da askere giden gençlerinde ziyarete gitmeleri adettendir. Kurban ve Ramazan bayramlarında türbeye ziyaretler yapılır, evden getirilen bisküvi, şeker, leblebi ya da kömbe (Hamurdan yapılan bir tür börek) lokma olarak orada bulunanlara dağıtılır. Hatta kavun, karpuz gibi meyveler de getirilmektedir.
Çocuğu olmayanlar ya da doğup da yaşamayanlar ziyarete gelir, dileklerini dilerler. Kimisi “Eğer çocuğum olursa 7 yıl üzerine koç kurbanla geleceğim” diye taleplerini dile getirirken, kimisi “Eğer oğlum olursa adını da Hasan/Hasan Basri koyacağım” gibi dileklerde bulunurlar. Dileklerden sonra kurbanını keser. Ziyaret sonrasında dileği gerçekleşmişse, tekrar gelir adaklarını “yerine teslim ederler”, yani kurbanlarını keserler.
Halk ağzından aktarılan anlatılardan anladığımız kadarıyla, ziyaretin köye koruyucu bir manevi desteğinin olduğuna inanılır. Yağmur yağmadığı, kurak giden zamanlarda ise, kaynakların anlatısına göre; ağız tarafı yılana benzetilen demir çöven (asa) Fırat’tan alınan suya batırılır, bu su türbenin ve oradakilerin üzerine serpilirmiş. Kurbanlar kesilip, aş pişirilirken; “Allah, Allah yerden nimet, gökten bereket…” diye başlayan dualar edilirmiş.
Sözlü kaynakların aktarımı ve yorumlarına dayalı olarak derlenen rüya, söylenceler ve bu anlatıların içerisinde biçimlendirilmiş olan değerlendirmeler bize ziyarete geliş nedenleri, beklentiler, uygulamalardaki törensel nitelikler yönüyle de bilgiler verir. Anlatılar dan bazıları şunlardır:
B. Köyünden olduğunu söyleyen bir genç askerliğini yaparken ruhi bunalıma girmiş. Teskeresini aldıktan sonra da durumu düzelme göstermemiş. Ailesi çocuklarını zorla ziyarete getirmişler. Türbenin içerisine de zorlukla sokabilmişler. Genç adam, içerde bir süre kaldıktan sonra uyumuş. İki saat kadar sonra uyandığında dışarı çıkarmışlar. İyileşme belirtisi göstermeyen genci tekrar alıp evlerine götürmüşler… Bunlar bir Perşembe günü yine gelmişler. Gencin babası bu gelişlerini oradakilere şöyle anlatmış: “Evde uyurken Hasan
Basri Hazretleri rüyama girdi. Dedi ki, siz üzerime geldiğinizde ben yoktum, bir hastanın üzerine gitmiştim. Bu cuma akşamı gelip hastanızı göreceğim… Üzerime bir kurban alıp geleceksiniz… Adamlar siyah bir koçla geldiler. Çocukları akıllanmış, iyileşmişti… diye anlatılmaktadır.
Hasan Basri’nin Kore Savaşı’na katılmasıyla ilgili bir söylence şöyledir: Manisa tarafından biri ziyaretin adını duyup gelmiş. Ziyaretçinin anlatımına göre rüyasında, Hasan Basri ona “Ben şu anda Kore’de harpteyim. Yakın zamanda gel, gelip senin şifanı vereceğim.” demiş. Ziyaretçi bunun üzerine Korucuk’a gelir, iyileşip gider.
Bir genç kız hayalet geçiriyormuş (Havale-Sara nöbeti), akıldan hastaymış. Kıza rüyasında görünen Hasan Basri “Sen iyi olacaksın hiç üzülme…Kurbanımı niye ayağıma getirmedin, kurbanımı getir” demiş. Kız rüyasını anlatırken, “Hasan Basri bana iyi olacaksın diye söz verdi. Kurbanlık alıp hemen üzerine varalım.” diyerek, ziyarete gelmiş, adağını yerine getirmiş.
Bir tarihte B. köyünden bir ana-kız ziyarete geliyormuş, yolda “Nereye ?” diye sormuşlar. Onlar da Hasan Basri ziyaretine gideceklerini söylemişler. Orada birisi bunları kandırıp, kurbanı ziyarete gitmeden kestirmiş…Daha sonra “Kelek” (Sal) ile Tohma Nehrini karşıya geçirmişler ve ana-kızı ziyarete bırakmışlar. Kız ziyaretin içine yatar yatmaz uyumuş… Rüyasında Hasan Basri “Hani benim kurbanım ?” diye kıza sormuş. Bunun üzerine tekrar gidip kurban alıp, ziyarete adaklarını yerine getirmişler.
Ziyarete inancı olmayan, alay eden birinin başından geçtiği aktarılan bir söylence şöyle anlatılır ve yorumlanır : Adam, ziyarete inanmazmış…Gelmiş ki türbeyi yıkıp uçura: ziyaretin önüne geldiğinde acayip bir şeyle karşılaşmış; artık yedi başlı bir canavar mı ne, ne şekil görünmüşse gözüne…Adam korkmuş. Dert kapmış, çok geçmeden ölmüş.
On senedir hiç gözüne uyku girmeyen bir adam, Hasan Basri ziyaretinden belki bir umar bulurum ümidiyle türbeye gelmiş, bir gece ziyarette yatmış. O akşam hemen uyumuş.
Otuz yıl kadar önce aslen A.’dan olup, İstanbul’da oturan bir ailenin 22 senedir evli oldukları halde çocuğu olmuyormuş. Kadın Hasan Basri ziyaretine gelmiş; ağlamış sızlamış…Yatmış uyumuş. Kadının gördüğü rüya şöyle nakledilmektedir: “Rüyamda, türbe (Kabir) ortadan ikiye yarıldı. Orta boylu, beyaz sakallı biri türbeden çıktı. Bana, üzülme kızım, bir erkek evladın olacak, sen bir kurban al, üzerime gel,” dedi…Ziyaretten sonra hamile kalan kadının bir oğlu dünyaya gelir. Çocuğun ismini Hasan Basri koyar. Çocuğunu yanına alan kadın, koç kurbanla birlikte türbeyi tekrar ziyarete gelir.
Bundan 20 sene önceydi. Yiğenim C.’nin gözleri kapandı. Çok doktora gitti, fayda yok…Yiğenim bir gece uykudan telaşla uyanmış, babasına “Beni amcama götürün, bir şey diyeceğim” demiş. Gece saat bir sıraları bize geldiler. Yiğenim bana “Beni Hasan Basri ziyaretine götür.” dedi. Gece aldım, ziyarete götürdüm, orada yattı, uyudu…Sabah uyandığında dedi ki “Rüyamda bir adam geldi, Hasan Basri burada yok, bir hafta sonra gelin” diye…Bir hafta sonra tekrar toplaştık, kurbanla beraber gittik. Yiğenim türbede yattı uyudu. Aradan üç saat kadar geçmişti, biz lokmayı pişirmiş dağıtmaya hazırlanıyorduk. Anası da eşikte duruyordu. O sırada yiğenim uyanmış seslenmiş, “Amcamı çağırın” demiş. Koşup gittim. Bana, “Amca, gözlerim açıldı” dedi, boynuma sarıldı, kucaklaştık ağlaştık…Yiğenime “Bu nasıl oldu, nasıl tedavi oldun” diye sorunca, o anlattı; “Yatıyordum.
Beyaz sakallı, nurani yüzlü ve üzerinde doktor giysisi giymiş bir zat eline ‘Kırklık’(22) almış, neşter diye…, yat, seni ameliyat edeceğim dedi, ben kırklığı görünce korktum. Yeniden seslendi: Yat çabuk…Birden elindeki kırklığı gözüme batırdı. Can havliyle uyandım, gözlerim açılmıştı. Görüyordum…Bunun üzerine ziyaretten dışarı heyecanla çıktım.” diye kaynak kişi tarafından nakledilmektedir.
Köyden Hasan Basri türbesinin bakımını yapan kadının, ziyarete gelen misafirlerle ilgili gördüğü rüya şöyle geçmektedir: Rüyamda gördüm. Türbede üç tane zat yan yana dizilmiş, ellerini açmış Allah’a dua ediyorlardı. Ben de türbenin –kabrin- ayak ucundaydım. Bir baktım ki yan tarafında da kirvemiz olur, E.’nın oğlu V. var. “Niye geldin” dedim. O da, “Kirve buraya geldim, bunlara hizmet ediyorum” dedi. Ben “Bunlar kim ?” deyince, “Baştaki Hz. Ali (Siyah sakalları var, uzun boylu, başında sarılı bir şey var.), ortada da Zeynel Abidin (Siyah sakallı, iri yarı boylu), onun yanındaki de Hasan Basri (Beyaz sakallı, iri yarı, kulunçlu, allı morlu, nurlu, pembe gibi yüzlü)…” dedi. İşte böyle gördüm. 1974 yıllarıydı sanırım…
Cuma akşamları türbede bazen ışık yandığı söylenirmiş. O zaman derlermiş ki “Hasan Basri Hazretlerinin erenlerden misafiri var, erenler misafirliğe gelmişler.”
Bir kadın, rüyasında türbede davul-dümbelek çalıp oynayan çırcıbıl (Çıplak) kadınlar görür. Onlara sinirlenip, hareketlerinden dolayı kızar. Onlar da kadına gülerler. Sabahleyin rüyasını eşine anlatan kadına, eşi “Onlar herhalde mübareği rahatsız edecekler…” demiş.
Hasan Basri türbesine ruhsal rahatsızlığı olanlar çok sık götürülür. O’nun ünü de bu yönlü yansımıştır. Eğer birkaç defa da hastada iyileşme görülmezse ya da normal hayatı içerisinde sürekli fevri hareketlerde bulunuyorsa, halk arasında yerleşmiş olan şu deyim tekrarlanır: “Yerli deliye Hasan Basri neylesin?”
Çok eskilerde geçtiği söylenen olay şöyle rivayet edilmektedir: Yakın köylerden birinde birisi çok hastalanmış, ziyaretin üzerine gelememiş. Yakınları gelip ziyaretten çöveni (Demir asa) almış, götürmüşler…Hasan Basri “Niye ayağıma gelmiyorlar” diye razılık göstermemiş…Çöveni götürenler hastanın yanına varmışlar. İçeri girince, Hasan Basri öfkelenmiş çöven o anda bir yılan olmuş (Asanın rengi kurşuni, demirdir. Elle tutulacak kısmın ağız tarafı yılan ağzı gibi nakışlıdır.), pencereden hızla uçmuş, kaybolmuş…Elazığ’ın S. Köyü varmış. Orada bir de çeşme. Gidip o çeşmenin içine düşmüş. Bir çiftçi öküzlerini oraya suvarmaya (Sulamaya) getirmiş. Bir de bakmış ki, bir baston. Almış evine götürmüş. Bir gün hanımına “Bunu şehire götüreyim de çüt (çift) demirine uç yaptırayım.” demiş. Şehire (Elazığ) bir demirciye götürmüş. Adam gittikten sonra demirci iki-üç gün uğraşmış, demiri bir şekle sokamamış. Bakmış ki olmuyor, bir noksan kelime kullanmış. O anda demircinin gözleri görmez olmuş…Çiftçi birkaç gün sonra gelmiş, demirci ona “Bu nasıl demir ki kaç gündür bir şekle girmiyor, al bunu evine götür.” demiş… Tabii, buradaki köylüler çöven kaybolduğundan beri ağlaşıp sızlanmışlar. Beş-altı ay geçmiş bulamamışlar. Aradan bir zaman geçmiş, yakın köyde oturan biri Elazığ’a o köye gitmiş. O köyde sohbet sırasında çövenden söz edilince, çövenin kaybolduğunu bilen adam, onlara durumu anlatıp, geri dönüp Korucuk’a haber vermiş. Korucuk’tan birkaç kişi gidip çöveni alıp gelmişler ve bunun üzerine her ev bir kurban kesmiş…
Ruhi bunalım geçirenlerin Korucuk’a götürülmesiyle ilgili ilginç bir hatıra sözlü kaynaklar tarafından sohbetlerde şöyle anlatılmaktadır: 1930’lu yıllarda çevreye korku salmış bir eşkıya olan Resul, soyduğu bir devecinin yaygara koparması üzerine “Ulan beni kızdırma! Beni kızdırırsan seni deveye bağlar, şehrin içinden geçiririm” der. Deveci yaygaraya devam edince de elinden ayağından deveye bağlayan Resul, yakalanma riskine aldırmadan şehrin içinden geçerken, devesine bağlı olan deveci onu yakalatmak amacıyla, “Amanın, beni kurtarın, bu eşkıya Resul’dur. Beni soydu” diye bağırır. Resul, toplanan halka “Benim kardeşimin oğlu. Çıldırdı. Beni eşkıya Resul zannediyor. Kendisini Korucuk’a götürüyorum. İnşaallah şifa bulur” der. Bu ara bağırmakta olan devecinin saçlarını okşayarak “Amcan sana kurban olsun. Tek sen iyi ol da, ben eşkıya Resul olaydım” diyen Resul, halkın “Allah yardımcısı olsun” şeklindeki duaları arasında, deveciyi şehrin dışına çıkarmış, dayak attıktan sonra serbest bırakmış.(23)
TÜRBENİN SU ALTINDA KALMASI SONRASINDA OLUŞAN KÜLTÜR ÇEVRESİNDEKİ UYGULAMALAR VE ANLATILAR (1986 Yılı Sonrası)
Tebliğimizin giriş bölümünde de kısaca belirtildiği gibi; Korucuk Köyünde bulunan Hasan Basri/Korucuk Türbesi, 13 Ekim 1986 tarihinde Battalgazi (Eski Malatya) İlçesinde “Kırk Kardeşler Şehitliği/Mezarlığı” yanındaki alana taşınmıştır. Araştırmacı C. YALVAÇ’ın belirtiğine göre halk arasında “Suyla geldi, suyla gidecektir” inancına uygun olarak bulunduğu yerin su altında kalması ile nakli gerçekleşen Korucuk ziyareti, yüzyıllardır ruhi bunalım geçiren hastalara şifa verici bir makam olarak bilinmekte ve bu şöhretini il dışına taşırmış bulunmaktaydı… Belirtilen tarihte açılan türbe-mezarda bulunan iskelet, yeniden kefenlenip ve dini tören yapılarak bugünkü yerine taşındığında; Korucuk’taki mezar yeri hemen tamir edilerek betonla kapatılmış, “Mübarek yeni yerini beğenmediği için geri dönmüş” denilerek, eski türbenin bulunduğu yeri su altında kalıp yolu kesilinceye kadar ziyaretçilere açık bırakılmıştır. (24) Bir başka kaynakta da türbe-mezarın Battalgazi’deki yeni yerine taşınması sırasında yaşananlar özet olarak şöyle aktarılmıştır: Ziyaretin su altında kalmasını önlemek için Battalgazi Belediyesi Kültür Bakanlığına müracaat eder. Taşıma izni alınır. Ancak köylüler ziyaretin taşınmasına karşı çıkarlar, taşınmanın durdurulması için yetkili makamlara dilekçe verirler. Sonuç alamazlar. Yatırı yerinden çıkarmak için il deki resmi görevlilerden oluşan heyet, yanlarına gerekli araç-gereç ve işçiyi de alarak köye gelirler…Heyette bulunan İl Müftüsü görevlilere “ Anadolu’da birçok yatırın boş olduğu görülmüştür.Olaki bu yatırda da bir şey çıkmayabilir.Bunu dışarıya belli etmeden bu işlemi gerçekleştireceğiz.” der. Kabir eşilir, boş çıkmaz.Gerçek bir mezardır, bir insan iskeleti çıkar. Buradan alınan iskeletin kemikleri kefenlenir, Battalgazi’de hazırlanan yerine taşınır, kurban kesilerek, yeni yerindeki mezara bırakılır… (25)
Ancak, heyetin türbe-mezarı yeni yerine nakletmesiyle her şey bitmez. Yine önceki yerinde olduğu gibi rüyalara dayalı yorumlar ve söylencelerin yanı sıra ziyaretlerin başlamasıyla birlikte, dertlerine umar arayanlar ve çevresinde yaşayanlarca bir çok söylence/menkıbe anlatılmaya başlanmıştır. Bu anlatılar hiç eksilmeden çoğalarak devam etmektedir.
Battalgazi’deki türbe-mezarın üzeri belediye tarafından betonarme olarak, kubbeli olarak yaptırılmış; gelen ziyaretçilerin ihtiyaçlarının karşılanması için 1994 yılında büfe açılarak, çevre düzenlemesi çalışması yapılmıştır. (26)
Yeni yerinde, Türbe yine ziyaretçi akınına uğramaktadır. Yine, özellikle ruhsl sıkıntı ve rahatsızlığı bulunanlarla, felç geçirenlerin, en çok ziyaret edip himmet diledikleri, yatıp uyuyarak şifa bulacaklarına inandıkları bir yer olarak (27) eskiden olduğu gibi şimdi de sürdürmektedir.
3.1) Taşınma Sonrası Ortaya Çıkan Söylence ve Anlatı Örnekleri
3.1.1) Halk ağzından nakledilen, türbe-mezarın yeni yerine taşınması ve taşınmasının ardından ortaya çıkmış olan özellikle rüya görmeye dayalı yorumlamaların bir kaçını aktarmak istiyoruz:
Bakım sırası bizde idi … Eski Malatya’dan K.Ali derler , o arkadaşına diyor ki “Ziyarete gidelim”, orada bulunan birisi diyor ki, “Nere gidiyorsunuz, türbeyi buraya taşıdılar, gidip burada ziyaret edelim” demiş…O gün akşam Hasan Basri, K.Ali’nin rüyasına girmiş, bir kumandan kıyafeti varmış üzerinde..Demiş ki, “Ben yerimdeyim, bir yere gitmedim. Buraya gelin, beni burada (Korucuk) arayın…Beni kazmaladılar, ama ben buradayım.” demiş.
Taşınma esnasında, heyetdekiler kimseyi türbeye yaklaştırmadılar. H. adlı kadın çoban olarak yaklaşmış, fakat yine kazı işini görememiş. Sonra kadın, kanserden üzüntüsünden ölmüş.
Korucuk’taki türbe mezar eşildiğinde bir şey çıkmadığına dair, anlatılardan biri şöyledir: Dediler ki çevreden kazma deyince vücudundan kan çıktı. Sakalı vardı. Niye hiç kimseye göstermediler ya…Yarım metre eşti gittiler…Baraj basıp, yol kesilinceye kadar ziyaretçi geldi. Şimdi su çekilse yeri açılsa yine gidilir. Esas yeri orası…O yerindedir. Rüyamda gördüm. Rüyamda bir ses geldi, şahsını görmedim. Üç kere seslendi: “Ben burdayım, ebedi yerim de Korucuk’tadır” diye üç kere seslendi. Yine “Gitmem, gitmem, gitmeyeceğim” dedi, kayboldu rüyamdan.
Yatırın taşınmasının ardından, açılma sırasında yaşananlarla ilgili söylenceler de artmıştır. Mezarın eşilmesi çalışmasında anlatıya göre “Önce iki ağızlı kazma ile başladılar. İlk vuruşta kazmanın iki ağzı birden kırıldı. İkinci kazmayı aldılar, o da eğilince, mecburen kurban kesildi. Yavaş yavaş kazı devam etti, bir metre derinlikte 3-5-7 yaşlarında üç kız çocuğunun cesedi çıktı. Bu bebekler sanki bir gün önce gömülmüş gibiydiler. Etleri, yüzleri parıl parıldı. Hasan Basri Hazretlerinin sandukasına yaklaşıldı…Sanduka açıldı. Sandukanın içinden bembeyaz ipek kefeni göründü, kefenin üzerinde yalnızca birkaç damla suyun lekesi vardı…Görüldü ki, Hasan Basri Hazretleri sakalları göbeğine kadar inmiş, yanakları kıpkırmızı, vücudu sanki canlıymış gibi duruyordu. Eski kefeniyle birlikte çıkardılar. Yeni sandukaya koydular…diye yeni bir söylence anlatılmaya başlanmıştır.(28)
Karakaya Barajı yapılmış, suyun önü tutulmuştur. Bir kadın rüyasında kendisini Herdi Köprüsü’nün orada Fırat’ın kenarında bulmuş. Bir de bakmış ki Hasan Basri suyun üzerinde gidiyor.
Hasan Basri’nin türbe-mezarı açılıp Battalgazi’deki yeni yerine taşındıktan sonra, birileri kum, çimento alır, Korucuk’taki yerine gelirler. Bunlar rüyasında görmüşler, taşındığını duymamışlar daha…Hasan Basri o adamın rüyasına girmiş. Rüyasında ona “Gelin benim yerim açıkta kaldı, burada üşüyorum. Üzerimi yapın.” demiş. Bu gelenler tekrar kabrin üzerini betonla kapatırlar.
Türbe taşındıktan sonra, şehre göç eyleyen ailelerin birinin gelini gördüğü rüyayı anlatmış: “Hasan Basri şehire gelmişti, ziyaretin önceki bakıcısı ile kapıda bir şeyler konuştu…Ancak, ben sadece Hasan Basri olduğunu anladım, başında foter (Fötr şapka) benzer bir şey vardı, buğday benizli, ak sakallıydı. Geri dönüp gitti.”
3.1.2) Battalgazi’deki yerine taşınan türbe-mezar’ın ziyaretçileri, arasında yeni söylenceler ve anlatılarla ziyaret etrafında oluşmuş olan kültürel çevrenin daha da genişleyip, zenginleşmesine katkılarda bulunmuşlardır.
Türbe’nin Battalgazi’deki yeri Anadolu’nun bir çok yerinden gelen ziyaretçilerin uğrak yeri olmuştur. Özellikle hafta sonu, tatil günlerinde bu sayının arttığı görülür. Ziyarete geliş nedenleri, önceki yerinde olduğu gibidir, değişmemiştir. Ancak, kurbanlar kesildikten sonra, onlara yakacak, yatacak yer vb. hizmeti sağlayan önceki yerinde uygulandığını aktardığımız “Hafta sırası” bakımcılığı burada ortadan kalkmıştır. İlçe Belediye’since türbenin temizlik ve çevre bakımı gerçekleştirilmektedir.
Türbeyi ziyarete gelenlerin bir kısmı, kurbanlarını burada kesmekte, lokma (Etli pilav) denilen yemek pişirilmesi ve dağıtımı işi ise, aynı ilçenin baraj kıyısında bulunan Zeynal Abidin Türbesi’ne götürülerek yapılmaktadır. Gözlemlerimize göre; bu davranışı sergileyen ziyaretçilerin bazıları “Suyla geldi, suyla geri gitti.” deyişinden hareketle burayı bir makam olarak görmeleri ve Hasan Basri’nin esas yerinin Korucuk’ta suyun altında kalması düşüncesinden kaynaklanır. Aynı davranışı gösteren ziyaretçilerin bir kısmı ise, kurban etini pişirme, dağıtma gibi hizmetlerin, diğer türbe yerinde daha kolaylıkla-rahat yapılmasından hareket etmekte ve “Kurbanımızı getirip burada üstünde kestik, ziyaretimizi yaptık. Lokmamızı başka yerde pişirsek bir şey değişmez.” düşüncesi içerisindedirler.
Türbe’nin yeni yerinde gözlemlenen bir diğer durum ise; önceki yerinde dilek taşına taş yapıştırma, bez bağlama, şamdanda mum yakma, cöherlik (Ziyaret toprağının konulduğu yer) gibi pratik ve uygulamaların burada tamamen ortadan kalkmasıdır. Yine, çöven (Asa) etrafında oluşturulan söylence ve uygulama unutulmuştur. Yağmur duası ritüelindeki çövenin suya sokulması, suyun etrafa serpilmesi pratiği de terkedilmiştir.
Yeni yerinde, ziyaretçilerin türbede yatan veli ile ilgili olarak “Nereden gelmiş, ne zaman gelmiş” gibi sorularla karşılık olarak anlatılan; sonradan geliştirilmiş olma ihtimalini düşündüğümüz, bir araştırmacının tespit ettiği söylence şöyle anlatılmaktadır: “Korucuk’un Basra’daki Hasan Basri’nin müridlerinden olduğu söylenir. Bunlar üç kişi olarak yola çıkmışlar ve Fırat kenarındaki köyleri irşad ederek ilerlemişler.Nitekim, Hasan Basri’nin eski Türbesinin dışında iki tane de toprak kabir bulunmaktadır…” (29)
Araştırmacı A.Berat ALPTEKİN, Fırat Havzasında anlatılan efsanelere yer verdiği eserinde, Korucuk Türbesi ile ilgili olarak , Battalgazi İlçesindeki yeni yerini ziyaret eden kaynak kişinin rüya görmeye dayalı olarak anlattığı söylenceyi, Veliler ile ilgili Efsaneler sınıflandırması altında aktarmaktadır:
“Türbeyi daha çok akıl, sinir ve ruh hastaları ziyaret etmektedir.Gelenler, bir gece türbenin başında yattıktan sonra, dertlerine deva bularak tekrar dönerler.Bu türbenin, gerçekten hastalıklara iyi gelmesi ile ilgili bir hadise, daha yakınlarda olmuştur. On-oniki
yaşlarında bir kızın(anlatıcının) üvey annesi, akıl hastasıdır.Kadıncağız, ne yaptığını, ne dediğini bilmez; olur olmaz yerlerde kalkıp, şarkı türkü söylermiş.Bir gün, köy halkı, bu kadını Korucuk’a getirirler, kadının yanında, üvey kızı da vardır.Kadın yolda yine söylenmeyecek sözler söyler, yapılmayacak hareketler yapar ve sonunda türbeye gelirler.Orada, küçük kızı ile üvey anne, yanyana yatarlar.Kız, bir süre uyuduktan sonra, bir rüya görür.Rüyasında, yanına ak saçlı, nur yüzlü bir ihtiyar gelerek: “Haydi kızım, sen kalk git buradan.Senin burada kalmana lüzum yok” , der. Kız, heyecanla kalkıp oturur.Biraz sonra, üvey anne de uyanır ve yine hep birlikte, kadın erkek kamyona binip yola çıkarlar.Kadının iyileşip iyileşmediğini merak eden birisi yolda:“ Zehra Teyze, haydi bir türkü söyle de, dinleyelim” , der.Kadın ise: “Aaa…, bu kadar erin-erkeğin içinde, hiç şarkı-türkü söylenir mi, ayıp değil mi? Siz delirdiniz mi, ben söyleyemem” der.Böylece, kadının iyileştiği anlaşılır.O günden sonra da, kadının hareketleri normale döner” (30)
GENEL DEĞERLENDİRME
4.1) Tarihsel Kimliği Yönüyle Değerlendirmeler
Korucuk/Hasan Basri Ziyaretinde kabri bulunan ermiş zatın, tarihsel kimliğini ortaya koyabilmenin eldeki verilere göre çok zor olduğunu, çalışmamızın girişinde de kısaca belirtmişti. Bu açıdan yaptığımız çalışmada ismi “Hasan” olan adlar ve “velilik” şahsiyeti kazandırılmış aynı adlı şahsiyetlerle olabilecek karıştırmaların en aza indirilmesi yönüyle de değerlendirmeler yapıldı. Bunların, Hasan Basri’nin kimliğinin açıklığa kavuşturulmasında ilgilerinin ne olabileceği konusu, daha önceden yörede yaşadığı kayıtlarda geçen ya da rivayet edilen ismi “Hasan” olan şahsiyetler açısından da ele alınarak aşağıda incelenmiştir.
Türbede kabri bulunan zatın Medine’de 21 h.(641 m.) doğan ve Basra’da 110 h. (728 m.) de vefat eden Arap İslam alimlerinden Hasan Basri olduğu görüşü, halk arasıdaki rivayet/söylencelere dayanmakta olup, bu yönüyle türbe- mezarı bulunan ermiş zatın, belirtilen Hasan Basri olmasını tamamen imkansız kılmaktadır.
Korucuk’tan bakıldığında Fırat’ın karşı yakasındaki Şeyh Hasan (Tabanbükü) Köyünde Türk Mutasavvıfı Ahmed Yesevi’nin soyundan olduğu ve moğol saldırılarından kaçarak , Bağdat’a gittiği, sonra da Konya’ya Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın yanına geldiği, Malatya’ya gelişinin de 1232 yıllarına rastladığı rivayet edilen (31) Şeyh Hasan’a ait olduğu bilinen Türbedeki zat ile ilgili anlatılarda ona, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından arazi verilerek ödüllendirildiği anlatılır.Bu türbenin yakınında kardeşi Şeyh Ahmet Dede’nin türbesi bulunur. Bu türbenin yeri bazı kaynaklarda yanlışlıkla karıştırılmış ve Korucuk olarak gösterilmiştir. (32) İsim benzerliği ve coğrafi olarak hemen Fırat’ın karşı sahilinde bulunan Şeyh Hasan Köyü’nün (Tabanbükü) ismi ile ilgili bağlantılar kurulmasına sebep olmuştur. Tabanbükü’nde Horasanlı Şeyh Ahmet Dede’nin (1103-1166) türbesinin yakınında kardeşi Şeyh Hasan’ın mezarı’nın bulunduğu ve her kisinin de Horasan’dan gelip burayı yurt edindikleri, bir başka araştırmada da anlatılmaktadır. (33)Anadolu ve özellikle bölge tarihi incelendiğinde Şeyh Hasan, Şeyh Hasan Dede, Hasan
Dede, Şeyh Hasan Bey, Derviş Hasan gibi isimler rastlanıldığı da görülür.Yine, Arapgir İlçesi Onar Köyünde bulunan ve bir Selçuklu vakfiyesinde ismi geçen (22 Nisan 1224 m. tarihli) Şeyh Hasan Onar/Oner Dede’nin Korucuk’daki Hasan dede/Hasan Basri olup olamayacağı konusu değerlendirildiğinde; bu isimle bir ilişki kurulamayacağını; İsmail KAYGUSUZ ve İsmail ONARLI’nın belge ve kayıtlara dayalı olarak hazırladıkları, yayınlanmış çalışmalarından öğreniyoruz. (34)
1153/1740 tarihli bir fermanın değerlendirildiği bir çalışmada (35) Şeyh Seyyid Muhammed Bin’i Seyyid Hasan’a ait Korucuk Köyündeki araziye tecavüz edilmemesi hakkındaki Sivas Beylerbeyi Hafız Paşa’ya yazılan fermanda adı geçen tekkenin ismi; Araştırmacı İsmail ONARLI’nın da belirttiği gibi, Elazığ’ın Baskil İlçesi, Tabanbükü Köyünde bulunan Şeyh Ahmed Tavil Tekkesi, türbenin adı da Şeyh Hasan değil Şeyh Ahmet olması (36) gerekmektedir. Çalışmasında Sevgen’in yanlışlığına dikkat çeken Araştırmacı, Hasan Basri Türbesi’nin Şeyh Hasan köyünde değil, Korucuk köyünde bulunduğunu, aynı yayında gösterilen iki fotoğrafın da yanlış kullanıldığını belirtmiştir. Şeyh Hasan’ın soy kütüğünü verirken de onun 1156?-1276 yıllarında yaşadığını aktarır.(37) Bu değerlendirmede geçen Şeyh Hasan Dede ve Şeyh Hasan Onar/Oner’in de Korucuk’ta türbe-mezarı bulunan “Hasan Basri” ismiyle anılan ermiş/veli ile isim benzerliği dışında ilgisinin olmadığı anlaşılmaktadır.
Korucuk’taki Hasan Basri/Hasan Dede’nin Kırıkkale iline bağlı Hasan Dede beldesinde türbesi bulunan “Hasan Dede” (1489-1596) ile ilgisi var mıdır diye bakıldığında, 1515 veya 1562’de Anadolu’ya geldiği yönünde iki farklı tarih verilen(38) Hasan Dede’nin yaşadığı yıllardaki arşiv kayıtlarında Malatya yöresine geldiğine dair bir bilginin bulunmaması, kurmaya çalıştığımız ilgiyi boşa çıkarmaktadır.Diğer taraftan Nezihe ARAZ’ın “Anadolu Evliyaları” adlı eserinde sözü edilen, Erzurum’un Hasan Basri Mahallesi’nde Selçuklu Dönemi’ne ait “Rabia Adeviye Sultan Türbesi’nde” kabri bulunduğu söylenilen kadınla ilgili anlatılan menkıbede; Erzurum’da yaşayan o devrin ulularından Hasan Basri ve Rabia Sultan arasında geçen menkıbevi olaylar anlatılır.(39) Burada dikkatimizi çeken Hasan Basri ile Rabia’nın birbirlerini sınamak için Karasu Nehri kenarında su üzerine post sererek namaz kılma motifidir.
Korucuk ve çevresinde Hasan Basri’nin geliş yönüyle ilgili olarak anlatılan söylence de; onun Erzurum’dan oranın kışına dayanamadığı için bir Sal (Kelek) yaparak Karasu ve Fırat Nehri’ni takip ederek, Korucuk’a gelip yerleştiğinin anlatılmasıdır. Ancak, söylencelerin tarihi bilgilere denk düşen bir yönü bulunmadığından; Hasan Basri’nin Erzurum’da bir mahalleye adını vermiş “Hasan Basri” adlı zat ile bir ilgisinin olamayacağıdır.
Buraya kadar verdiğimiz bilgiler, bize Hasan Basri’nin tarihsel kimliğini açıklamak ve ortaya koymaktan uzaktır. Ancak, Araştırmacı Celal YALVAÇ’ın konuyla ilgili
incelemesi bize bazı ipuçları vermektedir; Zeki ORAL’ın bir çalışmasında açıkladığı Malatya’da Emirlik yapmış Melik Sunullah bin Melik Nasrullah’ın aile seceresinden(40) hareketle kaleme aldığı, ancak yayımlamadığı makalesinde(41) “Bizce Türbede yatan kişi, bir ara Malatya’da müstakil emirlik yapmış olan Şeyh Hasan Bey’dir…Bu Şeyh Hasan Bey, Malatya Emir-i müstakili iken 718 h. (1318)’de vefat etmiş Melik Sunullah’ın oğlu olup, Malatya Emirliği’nde de bulunmuş bir zattır. Torunu Nefise Hatun’un Eski Malatya’nın Meydanbaşı’ndaki türbe-mezarı halen durmaktadır. Emir Ömer’in akrabasıdır.(42) Harbendelü Türkmen Aşireti’ne mensuptur. Sonraki kayıtlarda (Kanuni Devri Malatya Tahrir Defteri-1560) Korucuk Köyü bu aile mensuplarına verilmiş bir timar olarak gözükmekte, bazı mensupları da vergiden muaf tutulmuş bulunmaktadır(43)…Mezkur aile arasında çıkan ihtilaflar, ailenin bölünmesine sebep olmuş, ailenin bir kısmı Arapkir’e, bir kısmı Tokat’a nakil ve yerleşmek durumunda kalmıştır. Korucuk Köyü halkınca anlatılan yakında bir köyle olan kavgadan sonra Tokat’a giden köy halkından sadece Hasan Basri’nin köyde kaldığı(44) ve burada vefat ettiği rivayeti, yukarıda anlatılan aile arasındaki ihtilaf ve göçlerden kaynaklanmış olsa gerektir.” demek suretiyle, ortaya attığı görüşleri ispata çalışır.
Bu aktarmadan sonra, bizim konuyla ilgili görüşümüz ise şöyle biçimlenmiştir: Korucuk/Hasan Basri Türbesi’nde türbe-mezarı bulunan velinin tarihsel kimliğini ortaya çıkarmaya yönelik açıklamalar bir tahminden öteye gitmemektedir. Bu türbede bulunan zatın, 1560 tarihli Kanuni Devri Malatya Tahrir Defteri’ndeki vergi kayıtları dikkate alındığında Araştırmacı Celal YALVAÇ’ın yukarıda belirtilen görüşlerine kısman katılmakla beraber, Tahrir Defteri’ndeki kayıtta geçen Korucuk’un Harbendelu Türkmenleri’nden olduğu, arazilerin Şeyh Nasır’ın kardeşi Mehmet’in tımarı olarak yazıldığı görülür. Kayıtta tüm vergilerden muaf tutulan dört kişiden söz edilir ve adları verilir; bunların bazısının atalarının da önceden beri divani ve örfi vergilerden muaf oldukları belirtilmiştir. C. YALVAÇ’ın bahsettiği Harbendelu Türkmenleri’ne mensup Melik Sunullah ailesinden Şeyh Hasan Bey’in akrabalarından olduğunu tahmin ettiğimiz kayıtta adı geçen iki “Hasan” ismi vardır; bunlardan Hamza’nın kardeşi Hasan’ın kayıtın tutulduğu 1560 tarihinde hayatta olduğu anlaşılırken, Yusuf’un babası “Derviş Hasan” ’ın ise hayatta olmadığı anlaşılmaktadır. Bunların atalarının vergiden muaf tutulmuş olması durumu da dikkate alındığında; bizce türbede kabri bulunan zatın bu ismi geçen “Derviş Hasan” olma ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır.Sonradan yapılacak çalışmalarda Malatya Müstakil Emirleri’nden Melik Sunullah’ın oğlu Şeyh Hasan Bey veya Tahrir Defteri’nde ismi geçen aynı aileden olduğunu düşündüğümüz “Derviş Hasan” ismi üzerinde durulması gerektiğini öneriyoruz.
4.2)Veli/Evliya Kültü Yönüyle Değerlendirme
Hasan Basri adı ve türbe-mezarı etrafında oluşturulmuş Veli/Evliya Kültü içerisinde menkıbe/söylencelerin günümüzde sürekli artarak ve çeşitlenerek devamının olması, bizi kültürel süreç içerisinde öncelerden başlayarak bir değerlendirme yapmaya yöneltmiştir. “Veli” kavramı, sözlük anlamıyla Arapça vela ( ) yahut veliye ( ) –yaklaşmak, yakın olmak- fiilinden gelen Veli kelimesi sözlükte “Dost, ahbap, arkadaş,
yardımcı, komşu vs.” gibi anlamlar ihtiva etmekte olup, evliya ise onun çoğuludur. Türkçe’de halk arasında çoğu zaman evliya kelimesi tekil anlamında kullanılır.(45) Bir velinin kült konusu olup olmadığını anlamak için şu üç unsura bakmak lazımdır:
Veli adına yapılmış bir mezar veya türbenin, yahut kendisinden kalan, kaldığına inanılan bir kısım eşyaların bulunması,
Söz konusu mezar, türbe veya eşyanın, mesela bazı dileklerin gerçekleşmesi, hastalıkların tedavisi gibi herhangi bir maksatla ziyaretlere ve bunlar esnasında adak ve kurbanlara sahne olması,
Dua mahiyetinde olarak veli ile ilgili ve onun adı geçen bir takım sözlerin mevcudiyeti.(46)
Evliya/Veli kavramı IX. Yüzyıldan itibaren yazılmaya başlayan tasavvufi esrlerde yer almıştır.(47) Eren/evliya kültü konusunda önemli çalışmalar yapmış olan Araştırmacı Kutlu ÖZEN, evliya kültünün ancak XI. Yüzyıldan sonra başladığını; Türklerdeki evliya/veli kültünün temelinin şamanist dönemde atıldığının söylenebileceğini ileri sürmektedir. Konuyla ilgili görüşlerine A. Yaşar OCAK’ın çalışmasına atıfta bulunarak devam eden K.ÖZEN, Eski Türk Şamanları incelendiği zaman, bunların Türk evliya/veli imajına çok benzediğini belirtir. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felaketleri önleyen- yahut düşmanlarına belalar musallat eyleyen, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp yanmayan Türk şamanları ile İslam evliyaları arasında büyük benzerlik vardır.Ancak burada, Şamanizm öncesi eski Türk inançlarından olan Atalar Kültü ‘nün ; evliya/veli kültünün temelinin hazırlanmasındaki önemli rolünü unutmamak gerekir (48) demektedir, bizde aynı görüşü paylaşmaktayız.
“Atalar Kültü ataların takdisine dayanır.Atanın öldükten sonra ruhunun bir takım üstün güçlerle donanacağı ve sayede yardım edeceği inancı vardır.Ataların eşyaları ve mezarları kutsal kabul edilip, ruhlarına kurban sunulurdu.İslamiyetin kabulünden sonra atalar kültü Türkler arasında veli kültünün oluşumunda etkili rol oynamıştır.” (49)Etrafında veli kültü gelişmiş olan insan-kişilerin olağanüstü güçlerle donatıldığı durumu Hasan Basri adı çevresinde de görülür. Halkbilimci BORATAV, olağanüstü güç yüklenilen insan-kişileri iki bölümde tasniflemiştir:
Peygamberlerle, tabat-dışı olumlu ya da olumsuz güçleri belirten kişiler,
Yazılı tarih ve menkıbe kaynaklarında anılmış olsun olmasın, kendilerine tarihilik bir değer verilen “ermiş” diye tanınan kişiler. (50) Çalışmamızda incelediğimiz Hasan Basri çevresinde oluşmuş olan veli kültü, BORATAV’ın belirttiği sınıflandırmada ikinci gruba girmektedir. Ulu kişi kültü bakımından konumuz yatır kültüyle ilgisi yönünden incelendiğinde, ulu kişi kültünün yatır kültüründen tamamen farklı düşünülemeyeceği görülür… Ulu kişi öldükten sonra da taşıdığı üstün vasıfları korur. O’nun sadece türbesi değil, hayatta iken kullandığı tesbih veya asa…(51) Ölünce defnedildiği yer ve çevresindeki
ağaç, su kaynağı, taş, toprak vs. de ziyaretçiler ve onun çevresinde bulunan kişiler için kutsallık atfedilen yerlerdir. Bunlarda bir takım hikmetlerin varlığı olduğuna inanılır.
Hasan Basri ‘nin adı ve türbe-mezarı etrafında oluşmuş olan kült içerisinde birçok pratikler ve uygulamaların yanında özellikle rüyaya dayalı söylencelerin varlığını görmek mümkündür. Özellikle bu ermiş/velinin türbesinin ; ruhsal rahatsızlığı olan, korktuğu düşünülen, sarası bulunanların götürülmesi yönlü ziyaret edilmesinin yanında, diğer bir çok yatıra gitme nedenlerinden olan murad istegi, işlerin iyi gitmesi, şans ve kısmet, bolluk- bereket ve sağlık taleplerine dair dileklerin yanında, çocuk isteme vs. gibi arzularının yerine gelmesi isteğiyle de ziyaret edildiği kaynak kişi anlatı ve gözlemlerimizle tespit edilmiştir. Ermiş velinin çevresinde “rüya” görmeye dayalı olarak da iyileşme-iyileşememe; dilek ve taleplerin karşılanmasında ermiş zatın yaklaşımı vb. gibi kültürel psikolojik algılama ve yorumlama kalıpları da oluşmuştur. Böylece, ziyaret çevresinde hastalığı sağaltma fonksiyonu ön plana çıkmaktadır. Çalışmamız içerisinde incelemeye gayret ettiğimiz “Hasan Basri” adına yüklenilen –rüya, menkıbe/söylence ve ziyaretçi anlatımlarıyla- çözümlemeye çalıştığımız motiflerde bir hastalığın uzmanı olma fonksiyonunun yanı sıra diğer bir çok genelleştirilmiş fonksiyonun da anılan türbe-mezarın kültür çevresinde kült oluşturması, onun “mahalli veli” kimliğinin tanınma çevresini genişletmiştir.Çünkü yakın çevresi dışında da tanınmakta ve bilinmektedir. Bir diğer yaklaşıma göre de Anadolu’da veli tiplerinin ortaya konulması yönündeki açıklamalarda , şahsiyetleri niteliğine göre değerlendirildiğinde; “Anadolu Selçukluları ve Osmanlı devirlerinde , yeni fethedilen toprakların üzerinde yerleşerek oraların iskanına da ön ayak olan pek çok adı bilinen ya da bilinmeyen veli, türbe ve mezarlarına Anadolu’nun birçok yerinde rastlanır. Bunlar köy veya aşiretlerin kendi çevrelerinden olanlardır.” (52) görüşü ileri sürülmektedir.
Hasan Basri/Hasan-ı Basra adının, A.Y.OCAK’ın veli tipi yönünden yaptığı değerlendirme esas alındığında O’nun “mahalli veli tipi” özelliğinin olmasının yanında, söylencelerde “Kore Savaşı” na katıldığı anlatısıyla da “Gazi-savaşçı veli tipi” (53) misyonunun menkıbe/söylence geleneğinin anlatı ve aktarımlarla zenginleştirilerek, yaşanılan kültür çevresinin sınırlarını da aşarak daha genel bir çevre oluşturduğunu bize göstermektedir.
Yukarıda veli/ermiş kimliği yönünden tanımlama ve açıklamaya çalıştığımız, Hasan Basri adı ve yatırı etrafında gelişmiş olan geleneksel uygulama ve algılamalarla bütünleşmiş olan inanç kalıpları, bu kültün yapısal ve fonksiyonel durumunu ortaya çıkarır niteliktedir.
4.3) Uygulamaların 1986 Yılı Öncesi ve Sonrası Yönüyle Değerlendirilmesi
Hasan Basri türbesi çevresinde oluşmuş kültürel değerler bütününde; konunun ziyarete geliş nedenleri, ziyaretteki uygulama ve pratikler yönünden su altında kalmadan önceki durum ile 1986 yılında yeni yerine taşınmasının ardından değişen, gelişen ya da tamamen terk edilen /unutulan uygulamaların değerlendirilmesi, kültür değişmesi sürecindeki yapı ve fonksiyonel fenomenlerin durumunun belirlenmesi bakımından önem arzeder.1986 yılından önceki ve sonraki uygulamalar incelendiğinde; *Ruhsal sıkıntı kapsamında algılanan ve değerlendirilen rahatsızlıklarda şifa umuduyla türbeye yapılan ziyaretler günümüzde de devam etmektedir.
*Türbeyi ziyarette, türbeye ziyarette bulunacak olan “kurban sahibi” yakın akraba ve komşu çevresini de davet eder.Uygulama şimdi de aynıdır. *Türbeye köylerden hasat işlerinin tamamlandığı veya azaldığı güz aylarında topluca ziyarete gitme geleneği, şimdilerde azalmış ve aile gruplarının yılın her hangi bir uygun düşen zamanında yapılır olmuştur. *Türbenin 1986 yılı öncesindeki bulunduğu Korucuk’ta; ziyarete bakım(Ziyaret bekçiliği) , ziyaretçilere yardımcı olma işi türbeye “ Hafta sırası” adı altında dört aileye mensup olanlarca düzenlenmiş bir sırayla Çarşamba günleri sıra değişerek yapılırken, yeni yerinde bu durum mecburen ortadan kalkmıştır.Çünkü, İlçe Belediyesi’nin kontrolü altında bakım- hizmet sunulması bu görev düzeninin sona ermesine neden olmuştur. *Türbeye getirilen hasta ya da rahatsızlığına umar aranan kişinin bir süre türbe içinde yatıp, uyuması düşünülür. Yattığında rüya görmesi ve Hasan Basri’nin rüyasında iyileşip-iyileşmeyeceğine dair işaretler vermesi de beklentiler arasındadır. Bu uygulama ve yorumlama motifi şimdi de aynı biçimde sürmektedir. *Korucuk’ta türbenin hemen dışında bulunan dilek taşına, dilek taşı yapıştırılırken; -bu taş suyun altında kalmıştır- yeni taşındığı yerde bu uygulama yoktur. *Türbeden “cöher” (Ziyaret toprağı) alınarak şifa niyetine azıcık tadılır, hastaya suda ezilerek içirilirken; şimdiki uygulamada bu durum ortadan kalkmıştır. *Türbede bulunan “Ziyaret taşı” üç defa niyaz edilerek, ağrısı-sızısı olanların sırtına sürme-hafifçe vurma işlemi de terkedilmiştir. *Mum yakma geleneği unutulmuştur. *Korucuk’ta Hasan Basri’nin asası (Çöven) olarak tanımlanan demir asanın; yağmur yağdırma töreni, hafta sırası değişiminde üzerine ekmek konularak diğer sıra sahibine teslimi ve ziyaretçilerden isteyenlerin hafifçe sırtına vurulmrk suretiyle “Çövenlenme” pratiği de Battalgazi’deki yeni yerinde tamamen unutulmuş ve uygulanmamaktadır. *Ziyarete gidenlerin orada adakları olan kurbanı kesip, aş pişirecek “Lokma dağıtma” geleneği şimdi de aynıdır. Yine, ziyaretçilerin yanlarında bisküvi, şeker, mevye vb.’ni götürüp, gelenlere, tanıdık olsun-olmasın dağıtmaları geleneği de sürdürülmektedir. *Özellikle ziyarete götürülen hastaların, türbeden dışarı çıktıklarında eğer taşkınlıkları devam ediyor ve gülüyorlarsa iyileşemedikleri; ağlıyor ve durgunlaşmışlarsa iyileştiklerine inanılmakta; diğer ziyaret yerinde olduğu gibi tekrar bir kurban alarak, türbeye gelmeleri uygulaması, yine devam eden pratiklerdendir. Kurban kanının önce kurban sahibinin alnına bir damla sürülmesi geleneği de devam etmektedir. *Zamansızlık ya da imkanların türbeye gitmeye el vermediği gibi zamanlarda; kurban sahibinin kendi bulunduğu mahalde, kurbanını “Hasan Basri aşkına adağımı burada kesiyorum, Allah kurbanımızı kabul eylesin.” sözleriyle; adağını kimi hallerde türbeye gitmeden de yerine getirmesi pratiği önceden olduğu gibi şimdi de görülür. *Türbe-mezarın yeni yerine taşınması, önceki yerinin su altında kalmasının ardından, eski yerindeki mezar yeri uzun süre ziyaretçi gidişi yaşamıştır. Bundaki düşünce, Hasan Basri’nin “Suyla Geldim, Suyla Gideceğim” deyişinin halk arasındaki değerlendirilmesinden kaynaklanmıştır. Hatta son birkaç yıldır; yeni yerinde türbeyi ziyaret edip, kurbanını kesen bazı ziyaretçiler “Kurban aşını” yakın bir mahalde baraj gölü kenarında bulunan Zeynal Abidin Türbesi’nde götürüp pişirmekte ve lokmalarını orada dağıtmaktadırlar. Bunun iki açıklaması vardır; birincisi yeni yerinde aşı pişirmeye hazırlama-pişirme, yemek yeme yerlerinin diğer türbedeki imkanlara göre az olmasıdır. İkinci neden ise daha önce belirtilen “Suyla geldi, suyla gitti, kendisi önceki yerinde, burası makamıdır” yorumlama ve algılamasından kaynaklanmaktadır.
4.4) Söylence/Anlatıların 1986 Yılı Öncesi ve Sonrası Yönüyle İncelenmesi
Anadolu’da hemen hemen çevresinde yaşayanlar tarafından ermiş/veli olarak kabul edilen şahsiyetlere dair bir çok menkıbe/söylencenin anlatıldığı bilinmektedir. Bu tespit çalışma konumuz için de geçerlidir.Hasan Basri’nin Korucuk’a gelişi, kim olduğu, oradaki yaşantısı ve türbesini ziyaret gidenlerin başından geçenler, rüyaya dayalı anlatılarla ilgili olarak birçok söylence/menkıbenin varlığını görmek mümkündür. Derlenen örnekler tebliğimizin önceki bölümlerinde vermeye çalışıldığından, değerlendirmemizde bu derleme metinlerini tekrar vermiyoruz. 1986 öncesinde, yani türbe-mezarın su altında kalan yerinde bulunduğu zaman ve O’nun kim olduğu, nasıl geldiği, aile çevresi,ermişliğinin anlaşılmasına dair rivayet ve menkıbelerin; halk söylencesi bakımından önemli motiflerle yüklü olduğunu görüyoruz; suyla Erzurum’dan gelişi, eşine gösterdiği sabır, arkadaşlarına yemek-sofra açması, suyla gelip suyla tekrar gideceği hakkındaki rivayet ve menkıbelerin yanı sıra; O’nun hastalara şifa dağıtıcı, koruyucu yönü üzerine rüya görmeye dayalı ve ziyaretçiler üzerindeki yaşayarak izlenebilen iyileşmeye, dileklerinin yerine gelmiş olması yönündeki gözlem anlatıları bulunmaktadır.
Türbe-mezarın yeni yerine taşınması hazırlıkları ve taşınmasının ardından sözlü kültür anlatıları olarak ortaya çıkan söylenceler de artmıştır. Bunlar; türbe-mezarın açılması, eski yerini terk etmediği sadece su altında kaldığı inancına dair söylencelerle, yeni yerinde de önceden olduğu gibi ziyarete getirilen hastalarla ve dileklerin olması yönünde anlatılan söylencelerin devamlılığıdır. Bu durum, veli/ermiş etrafında yeni bir çok söylencenin ve yorumlamanın zaman içerisinde artarak zenginleşeceğini göstermesi bakımından değerlendirilebilir.
4.5) Motiflerin Değerlendirilmesi ve Sonsöz
Çalışmamız da verilen bilgiler motifler yönüyle değerlendirildiğinde, söylence, rüya görmeye dayalı anlatılar ,ziyaretle ilgili uygulama ve pratiklerin , Anadolu’nun hemen bir çok yöresinde mezarı ya da türbesi bulunan ermiş/veli çevresinde oluşmuş veli kültündeki görünümle aynı veya benzer ortak motifler taşıdığı görülebilir.
4.5.1) Söylenceler ve Rüya Görmeye Dayalı Anlatılarda Görülen Motifler
Hasan Basri’nin Demir asasını(çöven) Erzurum’dan Korucuk’a atması, Erzurum’dan Fırat Nehri’ni Sal üzerinde takip ederek Korucuk’a gelmesi, asasının düştüğü yere evini yapması. Allaha’a yalvararak yoktan yemek gelmesini sağlaması, Rüyasında kişilerin gözüne gözükmesi, onlara şifa vermesi, Gözleri görmeyen genci, rüya aleminde ameliyat ederek iyileştirmesi, Hiddetlenerek demir çövenini yılan şekline sokarak, uçması ve Elazığ’ın Sün Köyünde pınarın yalağına düşmesi, demircinin çövene kötü söz söylemesi ve gözlerinin kapanması,çövenin kurbanlar kesilerek tekrar getirilmesi, Çok sabırlı olması kahır çekmesi, Kore’ye savaşa gitmesi,Türbeyle alay edenin gözüne ejderha donunda gözükmesi, Rüyaya dayalı anlatıda ermiş zatlarla görülmesi, Türbede Cuma akşamları ışık yanmasının görülmesi, Suyla geldiği ve tekrar suyla gideceğine inanılması, Kabri eşilirken kazmanın ağzının kırıldığı ve kurban kesiminden sonra işin normale döndüğüne inanılması,
Türbesinin yeni yerine taşınmasının ardından, rüyalarda “Ben yerimi terketmedim, beni arayan burada bulsun” demesi inancı. Türbe- mezar eşilirken önce üç çocuk cesedinin, ardından da ermişin hala canlı gibi duran naaşının kefene sarılı olması, kefenin üzerinde de bir su damlası olduğu yönünde anlatılan söylence motifleri.
4.5.2) Uygulama ve Pratikler Yönüyle Gözlemlenen Motifler
Ziyarete gelen ziyaretçinin önce kapının yan pervazını niyaz ettiği, sonra içeride bulunan kabri niyaz ettiği görülür. Sonra dua eden ziyaretçi – eğer hastaysa içeride uyumaya çalışır, rüya görmesi arzulanır. Korucuk’taki yerindeki uygulamada ziyaretçilerin bazıları “ziyaret taşı” na niyaz ederek taşla sırtını sıvazlatır, bu işlem çövenle de yapılabilmektedir.Yine cöher denilen ziyaret toprağı da şifa niyetine azıcık alınır tadılır ya da suda eritilerek hastaya içirilir.Kabrin üzerindeki yeşil bezden alınan parça ya bileğe bağlanır, ya kişi üzerinde “teberik (andaç)” olarak taşınır.
Ziyarete gelenler ya önceden adakları olan koç, kuzu, horoz gibi hayvanları kurban olarak getirir, orada etli aş pişirerek lokma olarak bulunanlara dağıtırlar.Kanlı kurban geleneğinin yanı sıra kimileri de yanlarında getirdikleri bisküvi, kömbe (Bir tür börek), şeker, elma, portakal, kavun, karpuz gibi kansız kurban geleneği olarak açıklayabileceğimiz lokmalarını dağıtabildikleri de görülür.
Ziyarete getirilen özellikle ruhsal sıkıntısı olan hastaların yatıp uyuması beklenir.Uyandıktan sonra, durgunlaşıp veya ağlamaya başlarsa iyileştiğine, taşkın hareketlerde bulunup gülmeye başlarsa iyileşemediğine yorumlanır. Bir süre sonra bir kurbanla tekrar ziyarete gelinir. Yine çocuk isteği ile gelenlerin, erkek çocuğu olursa adını “Hasan Basri” korlar, yedi yıl kınalı koç kurbanla ziyarete gelip adaklarını yerine getirirler. Doğum sırasında sancısı artan hastaya şifa dilenerek, ziyaretten getirilen cöher verilir…Türbe’nin Korucuk’taki yerinde Ziyaretin yakınında bulunan “Dilek Taşı” na dilek için taş yapıştırıldığı ve ziyaretin yakınındaki “Sarılık Taşı” na ise sarılık olanları gittiği de anlatılır.
4.5.3) Motiflerin Değerlendirilmesi ve Sonuç
Tebliğimizde incelemeye çalıştığımız velinin çevresinde oluşan kültürel değerlerle biçimlenmiş kült içerisinde yukarıdaki bölümde verilen motiflerin önemi büyüktür. Özellikle Orta Asya eski Türk inançları yönüyle baktığımızda atalar, su, toprak ve taş kültünün izlerini bu söylence ve uygulama içerikli motiflerin ortaya çıkmasında açıkça görebiliyoruz. Bir Anadolu ereni olarak incelediğimiz Hasan Basri adıyla anılan velinin çevresinde oluşmuş olan kült çevresinde ritüellerin varlığını ve bu ritsel çevrede kümelenmiş inançlar ve mitolojik algılama ve anlatıları da belirleyebiliyoruz.(54) Motiflerin (55) menşelerinin izlerini belirttiğimiz çerçeve içerisinde değerlendirilmesini yaptığımızda şu değerlendirme ortaya çıkmaktadır:
1.Hasan Basri’nin demir çöveni’ni(Asa) Erzurum’dan Malatya-Korucuk Köyüne atması,suy takip ederek Asasının düştüğü Korucuk’a yerleşmesi söylencesi incelendiğinde; Ulu kişi/ermiş veli kültünde Anadolu’ya geliş ya da orada gidip yerleşeceği yere yanmış
köseği, taş, ok ve asasını savurması motifleriyle karşılaşmak mümkündür.(56) Çövenin yağmur yağdırma ritüeli içinde işlevinin olması, ermişin eşyalarına da güç yüklenilmiş olmasından kaynaklanan bir algılamadır. Demire yüklenilen anlam, onun Türk mitolojisindeki önemini akla getirir. Eski Türk inançlarında demirin kötü ruhlara, kara iyeler karşı (57) koruyuculuğuna inanıldığı; yine onun kutlu bir madde olarak saygı ve korku konusu olması (58) tespiti, Anadolu’daki izlerini açıklamak yönünde (59) de belirleyici olabilmektedir.Söylencede geçen asanın; “yılan olması, uçması” motifi değerlendirildiğinde, Anadolu halk ağzında çöte, cötüle, çöymel, çöven…. gibi adlarla da(60) adlandırıldığını gördüğümüz demir asaya ermiş zatın olağanüstü gücünün majik bir aktarımla kutsiyet kazandırdığını anlıyoruz. Yılanın şamanizmde yer altı tanrısı “erlik”i temsil etmesi…(61) yine Göktanrı inanç sisteminde “Erlik” in yılanın yanı sıra evren, ejder olarak da tahayyül edildiği(62) bilinir ki; burdaki anlatıda ermişin izni olmadan çövenin-şifa amaçlı götürülmesinde O’nun hiddetlenerek yılan kalıbına girmesi, çok uzaklara mekan aşarak gitmesi, kaybolması, sonra da ona kötü davranıldığında -demircinin gözünün kapanması gibi- bir cezalandırma/gücünü göstermesi motifiyle kendini hissettirmektedir. Diğer bir fonksiyonel durum ise, hafta değişiminde çövenin yanına ekmek konularak ritüelin gerçekleşmesi durumudur ki, burda kutsal nimet sayılan ekmek ile ermişin kutsal çöveninin kültürel çevre içindeki yerinin daha da önem kazanmasına olanak tanımaktadır.
“Su” Türk kültüründe-hayatında çok önemlidir. Su motifinin de böylelikle “Suyla geldi, suyla gidecek” deyişinde olsun, suyun hayat ve bereket kaynağı olarak algılandığı(63) kültürel biçimlendirmenin oluşturduğu ritüellerde olsun, ermiş/velinin çöveninin suya batırılarak sudaki gücün harekete geçirilmesi-yağmurun yağmasında yüklendiği fonksiyonel aktarımı da böylece üstlenmiş olmaktadır.
Söylencede “Arkadaşları olan dervişlere yoktan yemek çıkarıp sofra açması motifi” nin; kültürel çevreyi oluşturan toplumun sosyal/kültürel değerler sisteminde velinin “Ahlaki mertebenin en yükseğine ulaşmış, Allaha en yakın bir kişi olması itibariyle”(64) Anadolu’da yoktan elma, dut vb. gibi mevsimi dışında meyve oldurma, az yemekle çok kişiyi doyurma gibi olağanüstü olan(65) veli etrafında menkıbe/söylencelerde dile getirilen mucize motifleri yönüyle açıklanabilir düşüncesindeyiz. Anadolu’da bir çok yatıra-ziyarete gidiş nedenlerinden biri de çocuk sahibi olma isteğidir. Bu durum konumuz içerisinde; rüyasında çocuk isteyen kadının erkek çocuğu olması, adını Hasan Basri koyması ve yedi yıl kınalı koçla türbeye gelmesidir. Burada ata ruhu/atalar kültünün(66) eski Türk inançlarından aktarımı ve bu ad vermeyle de gök tanrı inancındaki bir ini pratiğin İslamiyet’te de görülmesi olarak değerlendirilebilir.Diğer yönüyle de
Anadolu’da ad verme geleneğinde büyüğün adını yaşatmak(67) değerlendirmesinin de yaygınlığını ön plana çıkarmasıyla açıklanabilir.
Türbeye inanmayana karşı, ermişin onun gözüne çeşitli kılıklara girerek gözükmesi ki, örneğimizde “Ejderha” olarak tasvir edilmektedir. Bunun Türk kozmolojisinde ve Uygur mitolojisinde yer ejderi-gök ejderi motiflerinin yansımasını(68) bize göstermesinin yanında, O’nun kendisine inanmayana-alay edene karşı belalar yağdırması yönlü gücünün de bu ve benzer motiflerle anlatıya dönüştürüldüğünü düşündürür.
“Cöher” denilen ziyaret toprağının şifa verme gücüyle donatılmış bulunması, bize cöherin “toprak kültüyle” ilgisinin olabileceğini hatırlatır. Bu, Anadolu’daki bir çok türbe-yatırda yaygın bir uygulamadır.(69)
Korucuk’taki yerinde görülen “ziyaret taşı”, “dilek taşı”, “sarılık taşı” gibi taş kültüyle ilgili olduğu düşünülen(70) uygulamalar beklenilen talep ve sağaltımın majik/büyüsel yönlü(71) taşa aktarımı olarak açıklanabilir.
Hasan Basri adı ve çevresinde oluşan rüyaya dayalı anlatı, açıklama ve yorumların değerlendirilmesinde onun ermiş zatlarla beraber gömülmesi; çok sabırlı olduğuna dair söylencenin aktarılması, Cuma günleri türbesinde ışık yanması(72) , tedavi edici gücünün olması ve Kore Harbi’ne gitmesi(73) yönlü anlatılarda ağırlık kazandırılan motifler O’nun ermiş/veli kültü içerisinde harikulade olaylar yapabilen tasavvuftaki veli telakkisinde olduğu gibi keramet kavramıyla ilişkili bir yönün oluşmasında etkenlerden biri olmuştur.
Kabrinin Battalgazi’ye nakli sırasında ve sonrasında çevrede olağanüstü motiflerle yüklü birçok söylencenin oluştuğu görülür. Örneğin bir söylencede türbe-mezarın eşilirken kazmanın kırıldığı, kurban kesilince de durumun normale döndüğü… şeklinde devam eden, ancak kazı sırasında yaşananlarla tamamen farklı olsa bile kültür çevresi içerisinde bu anlatıların menkıbevi bir duruma dönüştüğü de gözlemlenir.
Hasan Basri türbesinde şifa bulmak umarıyla götürülen hastaların uyuması ve rüya görmesi arzulanır. Anadolu’da ve dünyanın diğer birçok medeniyetlerinde rüyanın etkilerinin farklı farklı yorumlandığını(74) görürüz. Antropologlara göre ise kişinin şahsiyetine göre ve günlük hayatına bağlı olarak gördüğü rüyalar ile gelenek yönünden gördüğü “kültür örneği” rüyalar vardır. İkinci durumda bir şartlanma söz konusudur. Çocukluktan itibaren bu tür rüyalara aşinalığın yanında, bu rüyaları benimsemek ve bu konuyla ilgili törenlere katılmak bu şartlanmayı sağlamakta olup, kültür örneği rüyalar vasıtasıyla da gelenekler nesilden nesile aktarılarak devam eder.(75) Konu bu bakışla değerlendirildiğinde, rüyalara dayalı söylence motiflerinin de aynı biçimde aktarıldığını görebiliyoruz.
Konuyu ; dileklerin yerine gelmesi talebi, iyileşme, işlerin rast gitmesi, bolluk-bereket vb. istek amaçlı olarak türbeye sunulan kurban geleneği açısından da değerlendirmek istiyoruz. İslamiyet öncesi Türk boylarında kurbana “Taylga” , “Yağışlık
tapıg” gibi adların verilmesinin yanında örneğin Altaylılar arasında ata ruhuma verilen kurbana “Toluu”, Kırgızlarda ise “Tayı”, Yakutlar’ın da “Kereh” dediğini kaynaklardan öğreniyoruz.(76) Anadolu’daki uygulamalarda “istek kurbanları”, “şükür ya da adak kurbanları”(77) , “kefaret kurbanları” şeklindeki kurban sunma motifleri görülür. Bunların içerisinde en yaygın olanlardan birisi adak kurbanıdır. Önceden beri Türk sosyal hayatına bir çok safhada kurban sunulduğu bilinmektedir; doğumlar, ölümler, toy-düğünler, bayramlar, yatır ve mezar ziyaretleri…bereket dilekleri, tanrıya yakarışlar hep kurbanla olurdu.(78) İnceleme konumuz içerisindeki sunuları koç, kuzu, horoz vb. gibi hayvan kurban etmenin yanında; şeker, bisküvi, meyve, kömbe (bir tür börek) vs. gibi “saçı” türünden, öz itibariyle de bir cins kansız kurban niteliği taşıyan yiyeceklerin(79) sunulduğunun da gözlemlendiğidir. Kurban sunularında halk inancına göre, ziyaret yerinde kabri bulunan ulunun Tanrıya daha yakın oldukları, dilek ve isteklerin onların aracılığıyla Tanrı tarafından kabul edileceği tasarımı ve inancı vardır.
Sonuç olarak motiflerin menşeeleri A. Yaşar OCAK’ın yaptığı tasnife göre değerlendirildiğinde(80) menkıbelerin olay örgüsü içerisinde yer alan İslam öncesi eski Türk inançları (toprak, ağaç, su, taş, atalar kültü; hastaları iyileştirme, gelecekten haber verme, farklı kılıkta/donda görünme, mekan açma gibi motifler); Kuran-ı Kerim ve Hadislerden aktarılmoş olanlar; Kitab-ı Mukaddes menşeeli olan motifler, muhtelif destani ve mitolojik mahsuller ile halk geleneklerinden kaynaklandığı görülür. Bunlar taş, toprak, su, atalar kültü; hastaları iyileştirme, farklı kıyafette ve biçimde görünme, düşmanlarına felaket musallat etme; yiyecek çıkarma-sofra açma, çöveni ejderha/yılan şekline sokma, bedduanın tutması, hastalıklardan oluşan vücut arızasını giderme, bereket getirme, rüyada görünme, değişik kalıplara girme, mekan aşma gibi motiflerle menkıbe/söylencelerde yerini almaktadır.
Yukarıda değerlendirilmeye çalışılan Hasan Basri ismiyle bilinen veli/ermişin yörede ne zaman yaşadığının kesin tarihleri itibariyle bilinmesi, çevresinde yaşayanlar için önemli değildir. Ancak bereket , bolluk, şifa dileklerinde bulunurken, orada kendilerini rahatlık duygusu içerisinde hissetmelerinin yanında hem sosyal/kültürel, hem de sosyal psikolojik bir doyumun sağlanması ve veliye duyulan saygının devamlılığında kendi duygularını da yaşamalarıdır. Onlar için önemli olan Hasan Basri adlı veliyi kendilerine çok yakın hissetmeleridir. Bir dileklerinde, hastalıklarına umar aramada, gelin getirmede, askere-gurbete gitmede ve bereket-bolluk vs. gibi isteklerinde… yani yılın bir çok gününde türbeyi ziyaretlerinde yaşadıkları dostluk, birliktelik ve dileklerinin yerine gelmesi yönlü kültürel-psikolojik haz ve doyumun sağlanması bakımından bu durum, toplumsal çevredeki algılama ve değerlendirmenin bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece ziyaret/yatır kültü çevresinde oluşmuş ve oluşmakta olan söylenceler/menkıbeler, törensel uygulama ve pratikler de fonksiyonlarını kuşaklara taşıyarak devam edecektir.
Resim:1 Hasan Basri Türbesi (1986 Yılı Öncesi-Korucuk Köyündeki Türbe) (Celal YALVAÇ Arşivi)
Resim :2 Türbe-Mezarın Korucuk’taki Yerinden Alınması Çalışması (Celal YALVAÇ Arşivi)
Resim :3 Korucuk’tan Battalgazi’ye Türbe –Mezarın Taşınması(13 Ekim 1986 ) (Celal YALVAÇ Arşivi)
Resim: 4 Hasan Basri Türbesi (Battalgazi’ye Taşınma Sonrasında Yapılan Türbe)
YARARLANILAN KAYNAK KİŞİLER LİSTESİ
Ş.Yıldırım, 1950 Doğ., İlkokul Mezunu, Ev Kadını, Malatya
M.Tosun, 1938 Doğ., İlkokul Mezunu, Serbest Meslek, Malatya
B.Yiğit, 1952 Doğ., Ünv. Mezunu, Memur, Malatya
Türbe ziyaretine giden bir çok ziyaretçi ile de gürüşülerek anlatıları çalışmada yer almıştır.
KAYNAKÇA
ALPTEKİN, A.Berat : “Korucuk(Hasan Basri)”, Fırat Havzası Efsaneleri(Metinler). Kültür Ofset, Antakya 1993 ANA BRİTANNİCA : Cilt:10, s.428-429 ARAZ, Nezihe : Anadolu Evliyaları. 7.bsk., Atlas Kitabevi, İstanbul 1984 ARTUN, Erman : “Adana Yağmur Yağdırma Törenlerinde Boğa Dede, Bulut Dede ve Tosun Dede Kültü”, I.Uluslararası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri. Ankara 1998 AŞAN, M.Beşir : “Fırat Kenarında Bir Horasan Ereni Şeyh Ahmet Dede”, I.Uluslar arası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri. Ankara 1998 BALİ, Muhan : “Erzurum’un Manevi Mimarları’nın Anadolu Evliyaları İle İlgisi”, I.Uluslararası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri. Ankara 1998 Battalgazi Belediyesi İlçe Tanıtım Kitabı ve Çalışma Raporu. Yeni Malatya Gazetesi Tesisleri, Malatya 1997 BORATAV, P. Naili : Türk Folkloru (100 Soruda). Gerçek Kitabevi, 2.bsk., İstanbul 1984 CUMHURİYET ANSİKLOPEDİSİ : S.1618 ÇORUHLU, Yaşar : Türk Mitolojisinin Abc’si. Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1998 ERGİNER, Gürbüz : Kurban: Kurbanın Kökenleri ve Anadolu’da Kanlı Kurban Ritüelleri. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1997 ERÖZ, Mehmet : “Türk Boylarında Kansız Kurban Geleneği”. Türk Kültürü , XVIII.Yıl, 211-214. Sayı, Mayıs-Ağustos 1980 ESKİCİ, Bekir : Eski Malatya’daki Türk- İslam Eserleri. Ankara Ünv., Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi A.B.Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1993 FEYZİLİ, H.Tahsin : İslamda ve Diğer İnanç Sistemlerinde Oruç- Kurban. M.Eğitim Bak. Yay.:757, İstanbul 1993 GÖKBULUT, G. Özden : “Hasan Dede ve Hasan Dede Türbesi” . Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Bahar’99/9 Ankara GÜNAY, Umay : Türkiye’de Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi. Akçağ Yay., Ankara 1993 IŞIK, Adnan : Malatya 1830-1919. Kurtiş Matbaacılık, İstanbul 1998 İNAN, Abdülkadir : “Türklerde Demircilik Sanatı(Tarihte ve Folklorda)”, Makaleler ve İncelemeler, II.Cilt, Ankara 1991 İSLAM ANSİKLOPEDİSİ : s.315-316 KAHTALI, Nesrin : Battalgazi’deki Ziyaretlerin Rivayetleri ve Bu Ziyaretlerin Halk Hekimliğindeki Yeri. (Danışman: Öğr.Gör. M.YARDIMCI), İnönü Ünv. Eğitim Fak., TDE Bölümü Dönem Ödevi Çalışması, 1988-1989 Malatya KALAFAT, Yaşar : Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri. Türk Kül.Araş. Ens. Yay.:112, Ankara 1990 KALAFAT, Yaşar : Anadolu Türk Halk Sufizmi: Zazalar, Kırmançlar ve Türkmenler (Erzurum Ziyaret Yerlerinin Tasnifi ve Halk Bilimi İtibariyle Önemi). Avrasya Bir Vakfı Yay.:3, İstanbul 1997
KALAFAT, Yaşar : Kuzey Azerbaycan- Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’da Eski Türk Dini İzleri- Dini Folklorik Tabakalaşma. Kültür bakanlığı Yay., Ankara 1998 KALAFAT, Yaşar : “Türkiye’de Halk İnançları ve Alevilik”, . Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Bahar’99/9 Ankara KAYGUSUZ, İsmail : Bir Doğu Anadolu Köyünün Kültürel Geçmişi Üzerinde Araştırma, Onar Dede Mezarlığı ve Adı Bilinmeyen Bir Türk Kolonizatörü Şeyh Hasan Oner. Arkeoloji ve Sanat Yay., İstanbul 1983 OCAK. A. Yaşar : Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkıbeleri. Başbakanlık Basımevi, Ankara 1983 OCAK. A. Yaşar : Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıbnameler (Metodolojik Bir Yaklaşım). Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1992 ONARLI, İsmail : “Şeyh Hasan Ocağı ve Aşireti”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Kış’99/12 ORAL, M. Zeki : “Malatya Kitabesi ve Tarihi”, III. Türk Tarih Kongresi. Ankara 1949 OYTAN, M. Tevfik : Bektaşiliğin İç Yüzü, Cilt: 1-2, 8.bsk., İstanbul 1988 ÖRNEK, S. Veyis : Sivas ve Çevresinde Hayatın Çeşitli Safhalarıyla İlgili Batıl İnançların ve Büyüsel İşlemlerin Etnolojik Tetkiki. Ankara Ünv. Yay., 2.bsk., Ankara 1981 ÖRNEK, S. Veyis : İlkellerde Din, Büyü,Sanat, Efsane (100 Soruda), 2. bsk., İstanbul 1988 ÖZDOĞAN, Mehmet : Aşağı Fırat Havzası 1977 Yüzey Araştırmaları. ODTÜ A.Fırat Projesi Yay.:2, İstanbul 1977 ÖZEN, Kutlu : Divriği Evliyaları, Dilek Ofset, Sivas 1997 ÖZEN, Kutlu : “Divriği Yöresindeki Alevi-Bektaşi Türk Toplumunda Toprak Kültü (Cöher)”, Halk Kültürü 1985 SEVGEN, Nazmi : “Efsaneden Hakikate”, Tarih Dünyası, Sayı:21, 1951 ŞAHİN, Hüseyin : “Alvar’dan Kabak Abdal Tekke Günü Geleneği”, V. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Gelenek Görenek İnançlar Seksiyon Bildirileri, Kültür Bak. Yay., Ankara 1997 ŞAHİN, Hüseyin : “Bir Anadolu Ereni : Kızıl Deli ( Malatya’da Kızıl deli Adı Çevresinde Oluşan Kültürel Değerler)”,I.Uluslararası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri. Ankara 1998 ŞAHHÜSEYİNOĞLU, H.Nedim : Anadolu Halk kültüründe İnanç Motifleri. Ayyıldız Yay., Ankara 2000 ŞENTÜRK, Ahmet : Özel Arşiv Notları, Malatya ŞENTÜRK, A.- A.HELVACI- M.GÜLSEREN- M.A.CENGİZ : Malatyalı Gönül Sultanları. Darendelinin Sesi Gazetesi Yay., Ankara 1991 Türkiye Halk Ağzından Derleme Sözlüğü : 3.Cilt (C-Ç), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1968 YALVAÇ, Celal : “Malatya Tarihinden Notlar”, Celal Yalvaç Özel Arşivi, Malatya YALVAÇ, Celal : “Korucuk Baba Ziyareti” . Celal Yalvaç Özel Arşiv Notları, Malatya 1987 YİNANÇ, Refet- Mesut ELİBÜYÜK : Kanuni Dönemi Malatya Tahrir Defteri (1560). Gazi Ünv. Yay.:31, Ankara 1983
(*) Malatya Müze Müdürlüğü Araştırmacısı, Antropolog. (1) Çalışamızla ilgili tanıtım bilgileri ile Türbe’nin 1986 senesinde taşınması sırasındaki kazı çalışmasını belgeleyen fotoğraflar Celal YALVAÇ Özel Arşivinden alınmıştır (2) Refet YİNANÇ-Mesut ELİBÜYÜK: Kanuni Dönemi Malatya Tahrir Defteri (1560), Gazi Ünv. Yay. : 31,Ankara 1983, s.38 (3) Salnameler ile ilgili olarak bkz., Adnan IŞIK: Malatya 1830-1919, Kurtiş Matbaacılık, İstanbul 1998, s.203, 251, 281, 292, 351, 354,380,386. (4) Mehmet ÖZDOĞAN: Aşağı Fırat Havzası 1977 Yüzey Araştırmaları, ODTÜ Aşağı Fırat Projesi Yayını, No: 2, İstanbul 1977, s.35-37 (5) Nazmi SEVGEN: “Efsaneden Hakikate”, Tarih Dünyası, sayı 21, 1951; konuyla ilgili karıştırmanın tartışıldığı bir araştırmadaki görüşlerle ilgili olarak bkz., İsmail ONARLI: “Şeyh Hasan Ocağı ve Aşireti”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Kış’99/12, s.33-38 (6) Değerlendirmelerle ilgili olarak bkz., A. HELVACI, M. GÜLSEREN, M.A. CENGİZ, A. ŞENTÜRK: Malatyalı Gönül Sultanları, Darendelinin Sesi Gazetesi Yay. , Ankara 1991, s.7; H.Nedim ŞAHHÜSEYİNOĞLU: Anadolu Halk Kütüründe İnanç Motifleri, Ayyıldız Yay. : 51,Ankara 2000, s.87-89 (7) Bkz. Dr. İsmail KAYGUSUZ: Bir Doğu Anadolu Köyünün Kültürel Geçmişi… , Arkeoloji ve Sanat Yay. , İstanbul 1983; İsmail ONARLI : a.g.m. , s.25-50 (8) Muhammed Beşir AŞAN: “Fırat Kenarında Bir Horasan Ereni Şeyh Ahmet Dede, I. Uluslararası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri (13-16 Ağustos 1998 Ankara), Ankara 1998, s.53-62 (9) Kırıkkale iline bağlı Hasan Dede beldesinde türbesi bulunan Hasan Dede (1489-1596), bkz.,Güler Özden GÖKBULUT: “Hasan Dede ve Hasan Dede Türbesi”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Bahar’99/9, s.101 (10) Hasan Basri (642-728)… İslam Ansiklopedisi, s.315-316; Ana Britannica, Hasan Basri Maddesi, Cilt:10, s.428-429; Cumhuriyet Ansiklopedisi, Hasan El-Basri Maddesi, s.1618; M. Tevfik OYTAN: Bektaşiliğin İç Yüzü, Cilt:1-2, 8. Bsk., İstanbul 1988, s.352 (11) Malatya Emirlerinden Melik Sunullah bin Melik Nasrullah Bey(Vefatı h.718) ‘in oğullarından Şeyh Hasan Bey. (12) Erzurum’un Hasan Basri Mahallesinde bir Selçuklu kadın türbesi(13.yy.) vardır. Adı Rabia Adeviye Sultan olarak anılan kadınla H.Basri üzerine oluşturulmuş menkıbeye bkz., Nezihe ARAZ: Anadolu Evliyaları,, 7.bsk., İstanbul 1984, s.111-124 (13) Adlar yönüyle yapılacak olan değerlendirme ileriki bölümlerde ele alınacağından, burada sadece giriş kapsamında kısa bilgi verilmekle yetinilmiştir. (14) Hasan Basri’nin Erzurum tarafından Malatya’nın Korucuk Köyüne gelişi ve yemek sofrası açmasıyla ilgili olarak , motif bakımından biraz farklılık taşıyan iki rivayet daha bulunmaktadır. Anlatıların biricisinde Yemek çıkarma söylencesi 5-6 arkadaşın hacca giderken yaşanmış olarak anlatılırken, diğer anlatı da ise hem Erzurum’dan Korucuk’a gelişinde yaşanan olayda hem yemek çıkarma rivayetinde farklı motifler bulunur. Bir rivayette demir asasını gideceği mekana savurma varken diğerinde bundan söz edilmemektedir. Basra’dan gelirken Fırat boylarını irşat ederek Korucuk’a üç arkadaş olarak geldikleri Türbenin 1986 da taşındığı yeni yerinde anlatılan bir başka söylence olarak karşımıza çıkar. Bunların değerlendirilmesi 4. Bölümde yapılacaktır.
(15) M. Tevfik OYTAN: a.g.e. , s.351-352, 364; İslam Ansiklopedisi, s. 315-316; Ana Britannica, Cilt:10, s.428-429 (16) Konu, çalışmamızın değerlendirme bölümünde diğer verilerin karşılaştırılması yönüyle ele alınacaktır. (17) Kabrin açılması sırasında hazır bulunan Araştırmacı-Gazeteci Celal YALVAÇ’ın anlatımı ve çektiği fotoğraflarda da belirtilen durum gözlemlenmiştir. Kabrin açılışını video kayıttan izleyen Araştırmacı Nedim ŞAHHÜSEYİNOĞLU ise aynı izlenimlerini kitabında aktarmıştır.(bkz. , Nedim ŞAHHÜSEYİNOĞLU: a.g.e. , s.88-89).Kendisiyle yaptığımız görüşmede YALVAÇ’ın belrttiğine göre mezarın eşilmesi esnasında video kayıt yapılmadığını, adı geçen yazarın video kayıta aktarılmış fotoğrafları izlemiş olabileceğidir. (18) Anlatıya göre 50-60 sene öncesinde Hasgül Dede ismindeki kişi Tokat yöresine gider. Orada tanıştığı birisi onun nereli olduğunu öğrenince “Nasıl ? Oralarda daha fırtına eserken gemi iskelesinde dumanlar kalkıyor mu? Hala yağmur az mı yağıyor…” gibi sorular sorduğu anlatılmaktadır. Bu anlatıdan hareketle de, köyden büyük bir göçün olduğu açıklanmaktadır. (19) Belirtilen söylence ve varyantlarına “Söylenceler” bölümünde yer verilmiştir. (20) Kaynakların anlatımına göre; bir babanın beş kardeşi ve kendinin de bir oğlu olduğu düşünüldüğünde, haftanın toplam kalış süresi önce beşe, sonrada babaya ait olan hizmet süresi oğlu ile beraber olunca ikiye bölünmüş olur. (21) Teberik: Andaç olarak saygı duyulan, kötülük ve sıkıntıdan koruyacağına inanılan ve üzerinde ya da belli yerlerde taşınılan eşya, bez, para vb. maddelere verilen ad. (22) Kırklık: Koyunların yününü kırpmada kullanılan, demirden yapılmış, büyük ebatta bir çeşit makasa verilen ad. (23) Araştırmacı Ahmet ŞENTÜRK ve Celal YALVAÇ’ın özel arşiv notlarından aktarılmıştır. (24) Celal Yalvaç Özel Arşivi : “Korucuk Baba Ziyareti” konulu çalışma notları, Malatya 1987. (25) H.Nedim ŞAHHÜSEYİNOĞLU: a.g.e., s.87-89 (26) Battalgazi Belediyesi İlçe Tanıtım Kitabı ve Çalışma Raporu, Y.Malatya Gazetesi Tesisleri, Malatya 1997, s.42 (27) A.ŞENTÜRK , A.HELVACI, M.GÜLSEREN, M.A.CENGİZ: a.g.e., s.77 (28) Bkz., H.Nedim ŞAHHÜSEYİNOĞLU: a.g.e., s.88-89 (29) Nesrin KAHTALI: Battalgazi’deki Ziyaretlerin Rivayetleri ve Bu Ziyaretlerin Halk Hekimliğindeki Yeri , (Çalışmayı Yöneten: Öğr.Gör.M.YARDIMCI) , İnönü Ünv., Eğitim Fak.i, TDE Bölümü Dönem Ödevi Çalışması, 1988-1989 Malatya, s.16 (30) A.Berat ALPTEKİN : “Korucuk (Hasan Basri) “, Fırat Havzası Efsaneleri(Metinler), Kültür Ofset, Antakya 1993, s.53-54 (31) Konuyla ilgili geniş bilgi ve karşılaştırmalar için bkz., İsmail ONARLI: a.g.m., s.25-50 ; Celal YALVAÇ Özel Arşivi, “Malatya Tarihinden Notlar”. (32) Daha geniş bilgi için bkz., Nazmi SEVGEN: a.g.m. (33) Adı geçen köyde kapsamlı araştırmalar yapmış olan M. Beşir AŞAN’ın çalışmasına bkz., M.Beşir AŞAN: “ Fırat Kenarında Bir Horasan Ereni Şeyh Ahmet Dede”, I.Uluslararası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri (13-16 Ağustos 1998) Ankara 1998, s.53-62 (34) İsmail KAYGUSUZ : Bir Doğu Anadolu Köyünün Kültürel Geçmişi Üzerine Bir Araştırma : Onar Dede Mezarlığı ve Adı Bilinmeyen Bir Türk Kolonizatörü Şeyh Hasan Oner, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1983, s.11-31 İsmail ONARLI: a.g.m., s. 25-50 (35) Nazmi SEVGEN: a.g.m. (36) İsmail ONARLI : a.g.m., s.33 (37) İsmail ONARLI : a.g.m., s.33-37 (38) Güler Özden GÖKBULUT : a.g.m., s.101 (39) Nezihe ARAZ : Anadolu Evliyaları, Atlas Kitabevi, 7. bsk., İstanbul 1984, s.111-124; konuyla ilgili olarak bkz., Muhan BALİ: “Erzurum’un Manevi Mimarları’nın Anadolu Evliyaları İle İlgisi”, I. Uluslararası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri, Ankara 1998, s.66-67 (40) M. Zeki ORAL : “Malatya Kitabesi ve Tarihi” , III. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1949, s.434-440 ekli secere. (41) Celal YALVAÇ : “Korucuk Baba Türbe ve Ziyareti”, Özel Arşiv Notları, Malatya. (42) Nefise Hatun ve Emir Ömer hakkında geniş bilgi için bkz., Bekir ESKİCİ: Eski Malatya’daki Türk-İslam Eserleri, Ankara Ünv., Sosyal Bilimler Enstitüsü. Sanat Tarihi A.B.D., Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 1993, s.67-68 ve s.108. (43) Refet YİNANÇ-Mesut ELİBÜYÜK : a.g.e., s.38. (44) Malatya’da Melik Sunullah ailesinden Tokat’a yapılan göç hakkında bkz. M.Zeki ORAL : a.g.e., s.434-440 (45) Hüseyin ŞAHİN: “Bir Anadolu Ereni: Kızıl Deli (Malatya’da Kızıl Deli Adı Çevresinde Oluşan Kültürel Değerler)”, I. Uluslararası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri, Ankara 1998, s.528. (46) A. Yaşar OCAK : Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, Başbakanlık Basımevi, Ankara 1983, s.6 (47) A. Yaşar OCAK: a.g.e., s.2 (48) Kutlu ÖZEN : Divriği Evliyaları, Dilek Ofset, Sivas 1997, s.15-17 (49) Erman ARTUN : “Adana Yağmur Yağdırma Törenlerinde ‘Boğa Dede, Bulut Dede ve Tosun Dede Kültü” , I. Uluslararası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri, Ankara 1998, s.45 (50) P.Naili BORATAV : Türk Folkloru(100 Soruda), Gerçek Yayınevi, 2.bsk., İstanbul 1984, s.40 (51) Yaşar KALAFAT : “Türkiye’de Halk İnançları ve Alevilik”, H.Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Bahar’99/9, Ankara s.16-17 (52) A.Yaşar OCAK : Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıbnameler (Metodolojik Bir Yaklaşım) Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1992, s.20 (53) Veli tiplerinin neye göre sınıflandırılıp tanımlanacağı konusu ile “Gazi-savaşçı veli tipi” açıklaması için bkz., A.Yaşar OCAK: a.g.e., s.18-26 (54) Ritüeller ve özellikle de kanlı kurban ritüeli konusunda bkz.; Gürbüz ERGİNER: Kurban: Kurbanın Kökenleri…, Yapı Kredi Yay., İstanbul 1997, s.41 (55) Türk menkıbelerinde motifler ve içerdiği anlamlar konusunda geniş bilgi için bkz..; A.Yaşar OCAK: a.g.e., s.70-76 (56) Konunun belirtilen örnekler yönüyle değerlendirildiği çalışmaya bkz.; Hüseyin ŞAHİN : “Alvar’da Kabak Abdal Tekke Günü Geleneği “, V.Milletlerarası Türk Halk Kültürü…, Ankara 1997, s. 396-402 (57) Örneklemeler açısından bkz. Yaşar KALAFAT : Doğu Anadoluda Eski…, Ankara 1995, s.50-51 (58) P.Naili BORATAV : a.g.e., s.65-66
(59) Abdülkadir İNAN : “Türklerde Demircilik Sanatı…”, Makaleler ve İncelemeler, II. Cilt, Ankara 1991, s. 229-231 (60) Türkiye Halk Ağzında Derleme…; Ankara 1968, s.1296 (61) Yaşar ÇORUHLU : Türk Mitolojisin Abc’si, İstanbul 1998, s. 186-190 (62) Yaşar KALAFAT : Kuzey Azerbaycan- Doğu Anadolu ve …, Ankara 1981, s.50 (63) Yaşar KALAFAT : Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990, s.97 (64) A. Yaşar OCAK : a.g.e., s.34 (65) Örneklerin karşılaştırılması hakkında bkz., Hüseyin ŞAHİN: a.g.m., s.396-402 (66) Daha geniş bilgi için bkz. , Yaşar KALAFAT : Kuzey Azerbaycan-Doğu Anadolu ve… , Ankara 1998, s.107
(67) Ad koyma konusunda bkz. , S. Veyis ÖRNEK : Sivas ve Çevresinde …, Ankara 1981, s.52 (68) Yaşar ÇORUHLU : a.g.e., s.143-144 (69) Cöher ile ilgili uygulama için bkz. , Kutlu ÖZEN : “Divriği Yöresindeki Alevi-Bektaşi Türk Toplumunda…” ,Halk Kültürü 1985, s.59-63 (70) Taşla ilgili uygulamalara örnek için bkz. , Yaşar KALAFAT : Anadolu’daki Türk Halk Sufizmi…, İstanbul 1997, s.46 (71) Majik/Büyüsel anlamla yüklü aktarımlar ve değerlendirmeler için bkz., S. Veyis ÖRNEK : İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane (100 Soruda) , Gerçek Yayınevi, 2. bsk. , İstanbul 1988, s.133-150 (72) Türk Hayatında başlangıçtan itibaren ölünün bulunduğu veya gömüldüğü yerde mum yakma adeti vardır. Işık ve ateş, kişileri karanlığın temsil ettiği kötülüklerden korumakta , temizlemektedir. (Bu inançla ilgili bkz., Yaşar KALAFAT : Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990, s.109) (73) Göktanrı inancında “Ana Maykıl” olarak açıklanan iye; eski Türk inançlarında savaşan Türklere yardım eden bir ruh olarak bilinirken, günümüzde Türklere yardım için cepheye giden kutsal balıklar veya bilinmeyen ulu kimseler olarak görülebilmektedir. (Konuyla ilgili bkz., Yaşar KALAFAT : Kuzey Azerbaycan-Doğu Anadolu ve …, Ankara 1998, s.44-47) (74) Rüyalarla ilgili bkz., Umay GÜNAY : Türkiye’de Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara 1993, s.80-91 (75) Umay GÜNAY : a.g.e., s.91 (76) Gürbüz ERGİNER : a.g.e., s.15-16 (77) Adak : Adanmış şey, ahd olunan şey; ahd ve nezretmek. (Geniş bilgi için bkz., H. Tahsin FEYİZLİ : İslanmda ve Diğer İnanç Sistemlerinde… , İstanbul 1993, s.66-153 (78) Mehmet ERÖZ : “Türk Boylarında Kansız Kurban Geleneği”, Türk Kültürü, 211-214. sayı, 1980, s.18 (79) Yaşar KALAFAT : Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 1990, s.96 (80) A. Yaşar OCAK : a.g.e., s.70-96