Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Ben feleğin şu çarkına, çomak sokarım

0

Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine?
Ne olur ıslak ıslak, bakma öyle
Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine?
Ne olur ıslak ıslak, bakma öyle

Saçını dök, sineme, derdini söyle
Yeter ki ıslak ıslak, bakma öyle
Saçını dök, sineme, derdini söyle
Ne olur ıslak ıslak, bakma öyle

Sürerim buluttan, tarlaları
Yağmurlar ekerim, göğün göğsüne
Güneşte demlerim, senin çayını
Yüreğimden süzer öyle veririm
Ben feleğin şu çarkına, çomak sokarım
Ben feleğin tekerine çomak sokarım
Yeter ki ıslak ıslak, bakma öyle
Yeter ki ıslak ıslak, bakma öyle

Sürerim buluttan, tarlaları
Yağmurlar ekerim, göğün göğsüne
Güneşte demlerim, senin çayını
Yüreğimden süzer, öyle veririm
Ben feleğin şu çarkına, çomak sokarım
Ben feleğin tekerine, çomak sokarım

Yeter ki ıslak ıslak, bakma öyle
Yeter ki ıslak ıslak, bakma öyle
Ne olur ıslak ıslak, bakma öyle
Ne olur ıslak ıslak, bakma öyle
Yeter ki ıslak ıslak, bakma öyle

Size söyleyecek birkaç sözüm var

0

Size söyleyecek birkaç sözüm var.
Duyup, tutmazsanız size yazıktır.
Bu yola girmesin fesat, fitne, kâr.
Lekelenir adımız, bize yazıktır.

Hakikât şehrine girmemiş ise,
Ledünî ilmine ermemiş ise,
Cânını cânana vermemiş ise,
Söylemeyin ona, söze yazıktır.

Eğer bir mürşide gitmemiş ise,
Bir olup birliğe yetmemiş ise,
Özünü kul edip satmamış ise,
Bakmayın yüzüne, göze yazıktır.

Benlik edip her dem kaba uçarsa,
Gönül incitip de hatır yıkarsa,
Lezzeti bozulur bir et kokarsa,
Ona tuz atmayın, tuza yazıktır.

Her ağızdan çıkan söze kanarsa,
Kerkes gibi her bir leşe konarsa,
Ecel gelip murdar kelpe dönerse,
Ona kefen sarman, beze yazıktır.

Melûlî’yim yârdan gayriye bakma.
Ahd-û peymanını elden bırakma.
Körlerin önünde çıranı yakma.
Görmezler ışığı gaza yazıktır.

MELÛLÎ BABA

Yolcu incinse de, yol incinmesin

0

Ey tâlip bülbül ol, sevda ile öt
Gönül bahçesinde gül incinmesin.
Görmedinse deme, gördün ise ört
Sözüne hâkim ol, dil incinmesin.

Bel bağlama bura, fânidir cihan
Hakka hakikata eyleme isyan
Öyle yaşa, öyle öl ki ey insan
Hâlik incinmesin, kul incinmesin.

Marifet bahrini boylayan canda
Doğruyu, gerçeği söyleyen canda
Hakikata hizmet eyleyen canda
Bir tek zerre, bir tek tel incinmesin.

Aman Dost Velayet gel dikkat eyle
Yüreğinden pası sil dikkat eyle
Hakka giden yolu bil dikkat eyle
Yolcu incinse de, yol incinmesin.

Velayet Aytan

En azından üç dil bileceksin

0

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
Bedri Rahmi EYUBOĞLU

Kıble-yi îmândur Alî

0

Dinle imdi ne diyeyim
Delîl ü burhândur ‘Alî
Gel eşigine yüz süri
Kıble-yi îmândur ‘Alî

Pervân’olup yanar isen
Gel şu’leye çonar isen
Müşkülini tanlar isen
Mürşîd ü rehberdür ‘Alî

Farza olursan ‘ahde vefâ
Bulasın sıdk ile safâ
Yetişe hasteye şifâ
Derde dermândur ‘Alî

‘Alî sırrı ‘ayân olmaz
Vasfı dilde beyân olmaz
Al gevherden ziyân olmaz
Defter-i dîvândur ‘Alî

Ala gözler şem’i olmuş
Gel sürelim demi olmuş
Duman kendi kimi olmuş
Kerâmet ‘ummândur ‘Alî

Vücûdum şehrinde bulam
Birligin varlıgın bilem
Tamâm on sekiz bin ‘âlem
Bu şehre sultândur ‘Alî

Hakîkatdur, ma’rifetdür
Tarîkatdur, şerî’atdur
Nübüvvetdür, velâyetdür
Küllîde yeksândur ‘Alî

Gel geçelüm kâl ü kîli
Gözedelüm togrı yolı
Muhammed Mustafâ, ‘Alî
Dutar isen dîndür ‘Alî

Hasan Hulkî gönlüm aldı
Hüseyn cismimde cân oldı
Bize Hak’dan nidâ geldi
Hâlıkü’r-rahmândur ‘Alî

‘Abidîn, Bâkır, Sâdık, Kâzım
Önünde başı kodım
Mûsâ Rızâ’ya hak didüm
Gönülde mihmândur ‘Alî

Takî, Nakî, İmâm ‘Askerî
Muhammed Mehdî dîn eri
Yâri Düldül Kanber’i
Seyf-i Nerîmân’dur ‘Alî

Şu ben ne diyeyim size
Çün bu haber degdi dize
Şâh-ı velâyet-i hazâ
Key sırr-ı pinhândur ‘Alî

Muhyi’d-dîn’ün cism ü cânı
Muhammed’dür ‘Alî kânı
Togrı seyr ider cihânı
Ol genc-i nihândur ‘Alî

Muhyiddîn Abdal

Ezel bahar yaz ayları gelende

0

Ezel bahar yaz ayları gelende
Akar boz bulanık seller sabahtan
Kıble tarafından mekkeden yana
Bir haber getirir yeller sabahtan

Ağaçlar hu çeker iniler taşlar
Dağlar gözlerinden akıtır yaşlar
Bülbül figân eder ötmeye başlar
Öter garib garib diller sabahtan

Ben seni severim candan can gibi
Akıttım dideden yaşlar kan gibi
Bügün yâri gördüm hürüman gibi
Dizilmis gerdana teller sabahtan

Aşkınla nûş ettim bir kadeh şerbet
Bilmedim kadrini etmedim hizmet
Dizdize oturup eyledik sohbet
Akar dudağından ballar sabahtan

Ruhsat bu hikmete olmuştur baka
Velakin ellere vermisem yaka
Bizim hulûsumuz temizdir Hakk’a
Varsın zem eylesin eller sabahtan


Aşık Ruhsati

Ömrün Baharı

0

Ne insanlar gödüm yurdsuz vatansız
Bir ömür hayatı sal eylemişler.
Ne canlar vuruldu uykuda ansız,
Hepsi özgürlüğü sel eylemişler..

Emek vurgun yemiş üreten hasta
Gayrı çiçek döker olduk Mayıs’ta
Taksim’de maraşta kanlı Sivas’ta
Ömrün baharını gül eylemişler..

Yoksul canlar gördüm benzi sararmış
Eller yorgun dizler derman ararmış
Maden ocağında yanmış kararmış
Her bir’i acıyı bal eylemişler..

Analar dökerken gözden yaşını
Zılgıt’la tutmuşlar halay başını
Mevsimler eymemiş zulme başını
Baharı çiçekli dal eylemişler..

Vurguni tutuşur elbet karanlık,
Saman Alevi mi sönsün bir anlık,
Ömür baharına yürür insanlık,
Kavgayı Sevdaya yol eylemişler..

Abdullah Oral…

Ey Allah’tan korkmaz alçak müfteri

0

Ey Allah’tan korkmaz alçak müfteri
Kökün kurusun da bitemeyesin
Önüne konunca hesap defteri
Tutunacak dala yetemeyesin

Harama varırken taş olsun elin
Kamburlaşsın sırtın bükülsün belin
Dilerim Allah’tan tutulsun dilin
Kendinden gayrıya çatamayasın

Yılda bir yüzünü görme güneşin
Taksit taksit her gün sökülsün dişin
Çarşıda pazarda ters gitsin işin
Ona alıp bire satamayasın

Beş sene kar yağsın göreme yazı
İt gibi sokakta geçir ayazı
Karın olsun şehrin en güzel kızı
Onunla bir gece yatamayasın

Evladın paranı çalıp da gitsin
Avradın altını alıp da gitsin
Adına bir leke çalıp da gitsin
Bir ömür alnından atamayasın

Kursağında kalsın bütün hevesin
Tıkansın içinde şişsin nefesin
Kör olsun gözlerin kısılsın sesin
Uyuz horoz gibi ötemeyesin

Nasibin olmasın aşktan sevgiden
Yüzüne tükürsün her gelen giden
Bozulsun bağırsak bulansın miden
Bir türlü altını tutamayasın

Malın üç beş gitsin geri tek gelsin
Senedine karşı sahte çek gelsin
Attığın zarların hepsi yek gelsin
Hayatta kimseyi ütemeyesin

Anlamazdan gelip öyle bön bakma
Kızdırıp Mülkî’nin canını sıkma
Yetimin hakkından çaldığın lokma
Boğazına dursun yutamayasın

Aslan AVŞARBEY (Mülkî)
30.03.2018-Eskişehir

Kuş tüyünden döşek görünür ölüm

0

Kuş tüyünden döşek görünür ölüm
Ömür yokuşunda yorulduğunda
Hikâyende başlar ikinci bölüm
Beş metre kefene sarıldığında

Bilinmez olsada sonu herkesin
Bir gün bu sürenin bitişi kesin
Çıkmaz olur sesin biter nefesin
Dünyalık defterin dürüldüğünde

Sevdiğin ne varsa geride kalır
Her işin her düşün yarıda kalır
Dünyanın serveti varı da kalır
O kara toprağa girildiğinde

Sanma ki ecelden kaçan kurtulur
Üstüne bir kürek toprak örtülür
Günahın sevabın tek tek tartılır
İlahi terazi kurulduğunda

Herkes çırılçıplak çıkar kantara
Ne torpil kâr eder ne mal ne para
Seçilir ayrılır ak ile kara
Hesabın hakkıyla görüldüğünde

Şefaat edemez dostun ahbabın
En büyük yardımcın ecrin sevabın
Rahat ol hazırda varsa cevabın
Bir ömrün hesabı sorulduğunda

İyiden doğrudan şaşmamaya bak
Mutedil ol haddi aşmamaya bak
Sıkı tutun ipten düşmemeye bak
Sırat Köprüsüne varıldığında

Mülkî der ki elbet vade dolacak
Canı lütfeyleyen geri alacak
Kim bilir ahvalin nice olacak
Mahşerde yeniden dirildiğinde

Aslan AVŞARBEY (Mülkî)
06.12.2023-Sakarya
29.03.2026-Kocaeli

Ağaç Ağaç Desem Ahmet Özdemir

0

Halk şiirimizde toprak alçak gönüllülüğünde simgesidir. Pir Sultan’ın iki ayrı şiirini şöyle yansımış:

“Türap olup düştüm toza
İncinme gönül incinme
Tahammül eyle her söze
İncinme gönül incinme

Türaplık cümlenin başı
Üstüne atarlar taşı
Daim çiğnenmektir işi
İncinme gönül incinme

……..”

Pir Sultan bir başka deyişinde şöyle söylemekte:

Bakmaz mısın yeryüzünde bostana
Özün turap etmiş kendi mestane
Burda alçak olan orda üstüne
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Alçaklık dediğin iyi bir şeydir
Erden evliyadan kalma bir huydur
Toprağı sorarsan atası nurdur
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Toprak iyi dedi Hak onu öğdü
Erenle evliya topraktan geldi
Kulun nasibin topraktan verdi
Gel gönül topraktan alçak olalım

Uzayan ağaçlar göğe değmedi
İblis benlik ile menzil almadı
Topraktan gayrıya nazar olmadı
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Pîr Sultan’ım topraktadır nazarım
Elim’alıp aşk kitabın yazarım
Ne ararım dağda taşta gezerim
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Eski Türk inanışlarından yansıyan kutsallıklardan birisi de ağaç ve ormanla ilgili…

Şamanî Türklerin kutsal ağacı kayın ağacı. Çocuğu olmayan kadınlar bu tür ağacın altında dua ederlermiş. Evliya Çelebi Kuzey Kafkasya’da ağaca tapan insanları anlatıyor. Diyor ki

“Her yıl bu ağacın altına gelip yiyip içip giderler. Elbette ki bu ağacın yöresinde nice kez yüz bin balmumu ve yıl mumu yakıp her gece çerağan edip yanlış töreleri üzere ağaca taparlar. Yanlış inançları üzere ağaca demir kakarlar ki her kim bu ağaçta bir iz olursa ağaç bu adamı unutmayıp cehennem sıkıntısına komaya ve şefaat edip kurtara.” (cilt 7. Sayfa 740)

Dede Korkut Kitabında Basat” Atam adını sorarsan devletli kaba ağaç” demekte. Dokuz Oğuz destanında Tuğla ve Selenga ırmaklarının arasındaki bir adacıkta çam ve hus ağacının üze rine inen ışıktan Dokuz Oğuzlar türemişlerdir. Oğuz destanında bir ağaç kovuğunda doğan çocuğa Kıpçak adı konmuş.

Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi’nde Hazret-i Pir kendisini kuşatanlardan kurtulmak için Hırka Dağı’ndaki ardıç ağacına sığınır. Ağaç dalları ve yapraklarıyla Hazret-i Pir’i saklar. Gelenler kendisini göremezler. Hacı Bektaş orada kırk gün çile çıkarır. O ağaç o gün bugündür kutsanmakta.

Bugünkü Anadolu’da ağaç kültü Tahtacılar ve Yörükler arasında yayılmış. Tahtacıların tarihteki adları Ağaç Eri’dir. Bu addan da anlaşılacağı üzere, geçimlerini orman işleyerek sağlamaktalar.

Bugün bile onlar Muharrem ayında kesinlikle ağaç kesmezler. Yeniden ise başladıklarında ağaçlara dua ederler. Onların özellikle tek ağaçları kutsadıklarını görmekteyiz.

“Dede Korkut hikayelerinde dağ, su, ağaç kültü açık olarak göze çarpmakta. Dirse Han oğlu Boğaç Hikayesinde anası oğlunun başına gelen felaketi dağ ruhundan bilmiş olacak ki “otların bitmesin, suların akmasın, geyiklerin taşa dönsün” diye dağa sesleniyor.

Dede Korkut hikâyesinde kâfirler Uruz’u asmak için bir ağacın dibine götürürler. Uruz Bey aman isteyip ağaca seslenmiş.

Ağaç ağaç dersem arlanma ağaç!
Mekke ile Medine’nin kapısı ağaç!
Musa Kellimin asası ağaç;
Büyük büyük suların köprüsü ağaç;
Kara kara denizlerin gemisi ağaç,
Şahı merdan Ali’nin Düldülünün eyeri ağaç;
Er olsun, avrat olsun, korkusu ağaç;
Başını alıp bakacak olsam başsız ağaç;
Dibini alıp bakacak olsam dipsiz ağaç;
Beni sana asarlar taşıma ağaç!
Eğer taşıyacak olursan gençliğim seni tutsun ağaç!
Kara hinli kullarıma buyuraydım,
Seni bölük bölük doğruya idiler ağaç!”

Dede Korkut’un izinin Pir Sultan’da da sürdüğünü görüyoruz. Pir Sultan, ağaca kem gözle bakılmasına dayanamaz. Sarı tamburasının aslının ağaç olduğunu, ağaç derse gönüllenmemesi gerektiğini, zira kırmızı gülün de ağaçtan olduğunu ve Hasan Hüseyin’in beşiğinin de ağaçtan olduğunu ekler:

Ol benim sarı tanburam
Senin aslın ağaçtandır
Ağaç dersem gönüllenme
Kırmızı gül ağaçtandır

Ali Fatma’nın yari
Ali çekti Zülfikar’ı
Düldül atının eğeri
O da yine ağaçtandır

Ali gitti Hakk’a yetti
Zülfikar’ı derya yuttu
Sa’d-i Vakkas bir ok attı
O da yine ağaçtandır

Nurdandır Kabe eşiği
Cihanı tuttu ışığı
Hasan Hüseyin’in beşiği
O da yine ağaçtandır

Yeter Pîr Sultan’ım yeter
Dertlilere derman katar
Türlü türlü meyve biter
O da yine ağaçtandır

Ağaca karşı söylenen bu sözlerde Musa Kellim, Şah-ı Merdan Ali gibi sözler çıkarıldığında, Altaylı Şamanların kutsal ağaçlar için söyledikleri ilahiler karşımıza çıkacaktır.

https://www.istanbulgazetesi.com.tr/agac-agac-desem

Bakmaz mısın yeryüzünde bostana

0
OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bakmaz mısın yeryüzünde bostana
Özün turap etmiş kendi mestane
Burda alçak olan orda üstüne
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Alçaklık dediğin iyi bir şeydir
Erden evliyadan kalma bir huydur
Toprağı sorarsan atası nurdur
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Toprak iyi dedi Hak onu öğdü
Erenle evliya topraktan geldi
Kulun nasibin topraktan verdi
Gel gönül topraktan alçak olalım

Uzayan ağaçlar göğe değmedi
İblis benlik ile menzil almadı
Topraktan gayrıya nazar olmadı
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Pîr Sultan’ım topraktadır nazarım
Elim’alıp aşk kitabın yazarım
Ne ararım dağda taşta gezerim
Gel gönül yerlerden alçak olalım

PİR SULTAN ABDAL’ IN ŞİİRLERİNDE TELMİH SANATI

0

Pîr Sultan Abdal hakkında tarihî kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Pir Sultan Abdal ismini kullanan sekiz- on ozanın var olduğu biliniyor. Bunlar arasında asıl Pir Sultan Abdal’ın, 1510 (?)-1589 yılları arasında yaşadığı tahmin ediliyor. Sivaslıdır. Alevi- Bektaşi şiir geleneğinin en ünlü saz şairidir. Pîr Sultan Abdal, hem Dini Tasavvufi Halk Edebiyatı (Tekke Şiiri) hem de Aşık Edebiyatı temsilcisi sayılabilecek bir halk ozanıdı

Osmanlı Devleti ile bugünkü İran topraklarında hüküm süren diğer bir Türk devleti Safeviler arasındaki çekişmede Alevi bir şair olduğundan Safevilerin tarafını tutması nedeniyle Sivas Valisi Hızır Paşa tarafından idam edilmiştir.

Pîr Sultan Abdal, Aleviler arasında Yedi Ulular olarak bilinen Yedi Ulu Ozan’dan birisidir. İdam edilmesi, onu halk nazarında bir evliya derecesine yükseltmiş. Derler ki, asıldığı günün akşamı Sivas’ın yedi kapısından Pir Sultan’ın çıktığı görülmüş.

Pîr Sultan Abdal, nefes, devriyye, koşma tarzı şiirlerinde eski Türk kültürünü ve Alevi- Bektaşî inancını yansıtır. Allah aşkını, Hazreti Muhammed’e, Hazreti Ali’ye, Ehl-i Beyt’e, On İki İmam’a ve Hacı Bektaş-ı Veli’ye duyduğu sevgiyi sıkça işlemiştir. Ayrıca sosyal konulara, dini, ahlaki öğütlere de yer vermiştir. Ölüm, aşk, dostluk, ayrılık, özlem ve taşlama gibi konuları içeren şiirleri de vardır. Bugün için de çok rahat anlaşılan duru bir Türkçe ile yazmıştır. Divan Edebiyatı’ndan hiç etkilenmemiştir.
Pir Sultan, şiirini dini tasavvufi düşüncelerini yaymada bir araç olarak kullanmasına rağmen kuru bir öğreticiliğe düşmemiş, şiirini mecazlı söyleyişlerle duygu yönünden de beslemiştir. Teşbih, istiare, teşhis, telmih, kinaye gibi söz sanatlarını başarıyla kullanmıştır. Bazı şiirlerinde Karacaoğlan gibi dünya güzelliklerini, bazılarında Köroğlu gibi cenk duygularını, bazılarında Yunus’un üslubuyla ilahi aşkı ve tasavvufla ilgili temaları işlemiştir.

Halk arasındaki söylentilere göre çocukluğunda çobanlık yaparken rüyasında bir elinde bâde, bir elinde elma olan nur yüzlü bir ihtiyar görür, uzattığı bâdeyi saygıyla içer, elmaya uzandığı sırada ihtiyarın elinin içinde yeşil bir ben olduğunu fark eder ve onun Hacı Bektâş-ı Velî olduğunu anlar. Hacı Bektaş ona “Pîr Sultan” mahlasını verir, şöhretinin her tarafa yayılmasını, sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmemesini dileyip gözden kaybolur.
Telmîh (Gönderme Yapma/ İşaret Etme), şiirde veya düzyazıda herkesçe çok iyi bilinen tarihî bir olayı, bir aşk hikayesini, bir efsaneyi, bir inanışı, bir peygamber kıssasını, bir ayet veya hadisi, bir atasözünü kısa ip uçlarıyla hatırlatma sanatıdır.

Telmihe konu olan olay, herkesçe bilinmelidir. Okuyucu genel kültür sahibi değilse yapılan telmihi anlayamaz ve telmihin bir değeri kalmaz. Telmih fazla kapalı olursa anlaşılmayabilir. Güzel bir telmih ne fazla açık ne de fazla kapalı olmalıdır.
Telmih edilen şey uzun uzadıya açıklanmaz, sadece kahramanın veya olayın adı ya da geçtiği yer, olayla ilgili temel kelimeler veya kavramlar söylenir. Telmihte amaç şahsı, olayı ya da yeri tamamen vermek değil, onlarla ilgili bir hatırlatmada bulunmaktır.
Bu yazımızda Alevi- Bektaşi şairlerin en önde gelen ismi olan Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinden telmih sanatına örnekler vereceğiz:

“Enel Hak” dedik de çekildik dâra,
Edep erkan bize doğru yol oldu.
Sorgucular geldi sual sormaya,
Yardımcımız Şah-ı Merdan Al’oldu.

“Enel Hak” dedikleri için öldürülen iki büyük mutasavvıf vardır: Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesîmî. Bu dörtlükte “dâra çekilmek” sözüyle Hallac-ı Mansur’un asılması hatırlatılmış.

Münkirin gıdası Hak’tan kesildi,
Nesîmî yüzüldü, Mansur asıldı.
Dünya yetmiş kere doldu eksildi,
Dolduran Ali’dir, dolan Ali’dir.

  1. Yüzyılın başlarında Bağdat çevresinde yaşamış olan Seyyid Nesîmî, bir Divan şairidir. Nesimi, şiirlerinde Hallac-ı Mansur gibi Enel Hakk dediği için Halep ulemâsı onun ulûhiyyet iddia ettiğini, görüşlerinin İslâm’a aykırı olduğunu ileri sürerek öldürülmesi için fetva verdi. Bu fetva, Memlük Sultanı tarafından uygulandı ve boynu vurulduktan sonra derisi yüzdürülerek feci şekilde öldürüldü. İdamının da 1418 veya 1419 yılında olduğu tahmin edilmektedir. Bu dörtlükte Pir Sultan hem Mansur’a hem de Nesîmî’ye telmih yapıyor. Benzer birkaç şiir daha:

Pir Sultan’ım didara bak,
Mansur ipin boynuna tak.
Nesimi oldu Hak’la Hak,
Yüzen kendi derisidir.

“Dîdâr”, yüz çehre demektir. Tasavvufta Cenâbı Hakk’ın müminlere vâdettiği görünüşü, tecellisi demektir. Mutasavvıfların temel gayesi Cennet değil Cenet’te dîdâra vâsıl olmaktır. Dörtlükte vahdet-i vücud (Allah ile bütünleşme) görüşü anlatılmış. İkinci kullanımdaki “Hâk” sözcüğünün “toprak anlamı da şiire uzak değildir.

Mevlâ’m çün yarattı Ahmed’i nurdan,
İnsan olan gelir nura çevrilir.
Böyle kurulmuştur bu çarh-ı devran,
Mansur olan gelir dâra çevrilir.
.
Bülbül figan eder bağ u gülşanda,
Mansur’un kimsesi yoktur meydanda.
Bunca sefillerin boynun urganda,
Seher vakti On’ki İmam sen yetiş.

Hallac-ı Mansur idama götürülürken etrafta toplanan insanlar onu taşlamış, Mansur’dan tek bir acı sesi duyulmamış. Bir dostu ona sevgisini ifade etmek için bir gül atınca derin bir ah çekmiş:

Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz,
Hak’tan emrolmazsa ırahmet yağmaz.
Şu illerin taşı hiç bana değmez,
İlle dostun gülü yaralar beni.

Pir Sultan da Mansur gibi taşlanmış ve idam edilmiş, sonradan bu hikayeyi Pir Sultan için uyarlayanlar da olmuş.
Aşağıdaki dörtlükte ise ozan, hem Kerbela şehitlerine hem de Mansur’a telmih yapıyor, kendisini Hz Hüseyin ve Mansur’la özdeşleştiriyor:

Hafîd-i Peygamber’im has,
Gel Yezid Hüseyin’im kes.
Mansur’um beni dâra as,
Ben ölünce il durulur.

10 Ekim 680’de, bugünkü Irak sınırları içindeki Kerbelâ şehrinde, Hz. Muhammed’in torunu (hafîdi), Hz Ali ve Hz. Fatıma’nın oğlu Hz. Hüseyin kendisine bağlı 70 kişiyle beraber Emevi halifesi I. Yezid’in ordusu tarafından önce kuşatılmış, susuz bırakılmış ve sonra katledilmiştir.

Gelin canlar bir olalım,
Münkire kılıç çalalım,
Hüseyn’in kanın alalım,
Tevekkeltü taalallah.
Pir Sultan Abdal

Hz Muhammed’in diğer torunu Hz. Hasan ise zehirlenerek öldürülmüş:

Kasdettiler imamların soyuna,
Ağu kondu imam Hasan payına.
Kefenini ab-ı zemzem suyuna,
Bandırdılar Şahı Merdan Ali’yi.
Pir Sultan Abdal

Telmih sanatının temel konularından biri peygamber kıssalarına yapılan işaretlerdir:
Yûsuf Peygamberin kıssası Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l kasas”, (hikâyelerin en güzeli) olarak işaret edilir. Bu kıssaya göre, Yûsuf Peygamber Hz. Yakub’un oğludur, rüyasında feleklerin kendisine secde ettiğini görür. Üvey kardeşleri babalarının çok sevdiği Yûsuf’u kıskanırlar. Yûsuf’u kuyuya attılar, Yûsuf’u kurt yedi, diyerek kanlı gömleği gösterirler. Yakup peygamber oğlunun hasretiyle kanlı gözyaşları döker ve kör olur. Kervancılar Yûsuf’u kuyudan çıkarır ve Mısır Azizi’ne köle olarak satar. Aziz’in eşi Züleyhâ, Yûsuf’a âşık olur, Yûsuf’tan kâm almak ister, fakat Yûsuf Peygamber karşı koyar. Züleyhâ’nın elinden kaçmaya çalıştığı sırada gömleği arkadan yırtılır. Dışarı çıktığında Aziz’le karşılaşırlar. Züleyhâ, Yûsuf’un kendine saldırdığını söylese de, peygamberin suçsuzluğu gömleğinin arkadan yırtılmış olmasıyla kanıtlanır ve yine de Yusuf zindana atılır, zindanda uzun süre unutulur, firavunun rüyalarını yorumladığı için zindandan çıkarılır, Mısır’a sultan olur:

Yusuf’u kuyuy’attılar,
Hem aldılar hem sattılar.
Kurtlara bühtan ettiler,
Mısır’ın sultanı geldi.

İbrahim Peygamber (Halilullah) Nemrut tarafından ateşe atılır, ateş bir gül bahçesine dönüşür. Tanrılık iddiasında bulunan Nemrud’ u burnuna giren bir sinek öldürür.

İbrahim varından geçti Halil’dir,
Ateşi gülistan eden Celil’dir.
Rehber Muhammet’tir, mürşit Ali’dir,
Al’aba ayn-ı cem Şah-ı Merdan’ın.
.
Nemrut gibi anka n’oldu?
Bir sineğe havale oldu.
Davamız mahşere kaldı,
Yarın bu senden sorulur.
.
Gurbet elinde çatıldım,
Ana rahmine yatıldım.
İbrahim’le od’atıldım,
Gülistanda nara geldim.

Hz. İbrahim oğlu Hz İsmail’le birlikte Ka’be’yi yapmış. Oğlunu kurban adamış ancak gökten bir koç inmiş:

Halil Kabe yaptı insan gelmeğe,
Şüphesiz günahlar kabul olmağa.
İsmail uğruna kurban kılmağa,
Bir melek bir koyun yederken gördüm.
.
Oğul ıssız iken, üzüm çoğ iken,
Davut sofra iken, bıçak yoğ iken,
İsmail’e inen kurban sağ iken,
Kime dedi şu lokmayı ye diye?
.
Pir Sultan’ım, var mı sözün hatası?
Öldür hırsı nefsin Hakk’a yetesi.
İsmail’e inen koçun atası,
Kurt donunda alıp giden kim idi?

Hz. Musa Tûr dağında Allah u Taala ile konuşmuş, Allah’ın kudreti dağda tecelli etmiş, dağ tutuşup yanmış. Hz Musa âsâsıyla mucizeler göstermiş:

Deniz çaldım asa ile
Göğe ağdım İsa ile
Tur dağında Musa ile
Münacatta dura geldim.
.
Şu dünyaya gelen bir bir gitmede,
Hiç eksilmez derdim, her gün artmada.
Tur Dağı tutuşmuş yanıp tütmede,
Hakk’ın didarını görelden beri.

Eyyûb Peygamber; çok zengindi. On oğlu vardı. Bütün malını kaybetti. Oğulları öldü. Sonra pek şiddetli bir illete tutuldu. Kurtlar vücûdunu yemeye başladı. Asla şikâyet etmeyip Allah’a şükretti. Allah’ın emriyle ayağını yere vurunca iki su çıktı; birisiyle yıkandı, diğerinden içti. Bu sûretle şifa buldu. Allah yeniden mal ve evlâd da verdi. Hz Eyyûb, edebiyatta sabır ve tahammülün timsalidir:

İlkyazın geldiği neden bell’olur?
Gülşeninde öten bülbül daldadır.
Eyyüb’ün teninde iki kurt kaldı,
Biri ipek yapar, biri baldadır.
.
Eyyub ile ten erittim,
Lal-ü mercan gevher tuttum.
Vuslat ile taş arıttım,
Ben bu yolu süre geldim.

Bir dörtlükte bazen birden fazla olaya telmih yapılabilir. Aşağıdaki örneklerde hem Yunus ve Davut peygamberlere hem de Hz Ali’ye telmih yapılmış:

Yunus’la ummana daldım,
Kırk gün balık içre kaldım.
Davut’la demirci oldum,
Örse çekiç vura geldim.
.
Yunus’un deryaya daldığı zaman,
Kırk gündüz, kırk gece kaldığı zaman,
Ali Zülfikar’ı çaldığı zaman,
Hayber kalesinde kolunda idim.

Bu devriyyede şair kendisini Hz Ali’nin kolundaki şahine benzeterek kapalı istiare yapıyor.
Bu dörtlükte Nuh peygambere ve gemisine telmih yapılmış:

Nuh’u Nebi ile kaldık gemide,
Tabip gerek bu yarama em ede.
Kimi kilisede, kimi camide,
Her sabah her sabah yalvarır kullar.

Hz. Süleyman hem bir peygamber hem de bir hükümdardır. Işınlama ve hayvanlarla konuşabilme gibi mucizeleri vardır:

Humâ kuşu yere düştü ölmedi,
Dünya Sultan Süleymân’a kalmadı.
Dedim yâre gidem, nasip olmadı,
Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir.
.
Bülbül olsam gül dalında şakırım,
Öz bağımda biten gül neme yetmez?
Süleyman’ım, kuş dilinden okurum,
Bana talim olan dil neme yetmez?

Hz. Süleyman güç ve kuvvetin timsalidir ve yüzüğü (hatem) ünlüdür.
Bu yüzüğün üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın gizli ismi olan “İsmi Azam” duası yer almaktadır.

Tahtını terk etti İbrahim Edhem,
Süleyman Nebi’ye verildi hatem.
Her kulun alnına yazıldı sitem,
Kişinin çektiği yoludur yolu.

Tekke edebiyatı türü olan ve insanın varoluşunu anlatan şiirlere devriyye denmektedir. Mutasavvıflara göre insan, bütün kâinatın hülâsasıdır, yâni âlemin özü (zübde-i âlem) dür. “Tanrı, bütün kâinattan süzülüp insanda tecellî etmiştir.” görüşüne “devir nazariyesi” denir. Mutlak varlıktan insana ve insandan, aslına dönüşe kadar süren devri anlatan şiirlere de devriyye denir. Ezelde önce ruhlar yaratılmış Allah ruhlara “Ben sizin rabbiniz değil miyim? (elestü bi rabbiküm) diye sormuş, ruhlar da evet (belî) demişler. Allah’tan gelen insan tekrar Allah’a dönecektir.

Pir Sultan’ım, Hak Muhammet Ali’den,
Tâ ikrârım vardır Kalû Beli’den.
Şefaat umarım güzel Veli’den,
Muhammet Ali’yi sevdim okurum.
.
Evvel ikrar verip belî diyenler,
İkrarı üstünde kaim dursunlar.
Erenler yoluna talip olanlar,
Mihmanın sözünde daim dursunlar.
.
Düzel Pir Sultanım katara düzel,
Biz de ikrar verdik kadim ü ezel.
Bir sevdaya düştük, sevdası güzel,
Vardır türlü türlü hayallerimiz.

İlk insan Hz. Âdem balçıktan yaratılmıştır. Şeytan Allah’ın emrine karşı gelerek kibirlenmiş Hz Âdem’e secde etmemiş ve lanetlenmiş:

İblis anlamadı Âdem’de sırrı,
Açıldı vechinde Hakk’ın menşuru,
Geldi zuhur etti Muhammet nuru,
Yayıldı âleme gulgula düştü.
.
Uzayan ağaçlar göğe değmedi,
İblis benlik ile menzil almadı.
Topraktan gayrıya nazar kalmadı,
Gel gönül topraktan alçak olalım.

Hz Muhammed Miraç’tan dönerken bir kapı önünde durur içeri girer içerde aralarında Hz. Ali’nin de bulunduğu Kırklar Meclisi vardır. Hz. Muhammed bir üzüm (engür) tanesini bu kırk kişiye pay eder:

Şeytan benlik ile yolundan azdı,
Âşık maşukunu aradı gezdi.
İki cihan Fahri bir engür ezdi,
Fakr ile fahr olmaz, bayı n’eylersin?

Burak, Hz. Muhammed’in Miraç yolunda bindiği binitin adıdır:

Seyran ettim erenlerin demini,
Kudret kandilini yanarken gördüm.
Burak olup içtim ab-ı hayattan,
Hazret Peygamber’i kanarken gördüm.
.
Kırklar arş üstünde kurdular cemi,
Muhabbet halk olup sürdüler demi.
Balçıktan yarattı Allah Adem’i,
Ben ol vakit anın belinde idim.

Alevi- Bektaşi nefesinde Hz. Ali’ye sık sık telmih yapılır:

Nerde Pir Sultan’ım nerde?
Özümüz asılı darda.
Yemen’den öte bir yerde,
Dahi Düldül savaştadır.
.
Pir Sultan ne güzel bulmuş yerini,
Ben pirime kurban verdim serimi.
Muaviye oğlu mülcem soyunu,
Sürelim dergahtan İmam Hüseyin.

İbn-i Mülcem Hz. Ali’yi şehit eden Haricî’dir.

Musa asasını ejderha kılan,
Leşker-i Yezid’e korkular salan,
Muhammet aşkına Zülfikar çalan,
Kamu müminlere imam olan Şah.
.
Sabah seherinde niyaz ederken,
Pirim Hacı Bektaş Veli’yi gördüm.
Sundu ab-ı kevser mest olmuşum ben,
Kanber’in elinde doluyu gördüm.

Düldül Hz. Ali’nin atı, Kamber, kölesidir. Alevilikte, cemin icrasına göre söylediği nefeslerle canları aşka getiren ve yapılacak sohbetlerin gidişatını belirleyen, yolculukları sırasında dedelerin günlük işlerini gören kişilere de Kamber ismi verilir
Telmih sanatında bazen de halk inanışlarına gönderme yapılır. Eski bir Türk inanışına göre Kıyamet kopacağı zaman bir kocakarı bir de Bozkurt kalacakmış, son olarak Bozkurt kocakarıyı da yiyecek ve ondan sonra Azrail Bozkurdun canını alacakmış:

Ali bindi Düldül ata,
Can dayanmaz bu fırkata.
Bozkurt ile kıyamete,
Kalan dünya değil misin?

“Kıyamet günü Sûr’a üflendiğinde, yeryüzündeki bütün canlılar ölecek. Bütün dağlar yerle bir olacak. Ağaçlar köklerinden sökülüp savrulacak. Korkunç bir rüzgâr âlemin altını üstüne getirecek. Bütün canlılar-cansızlar yok olurken, bir Bozkurt, ayakta kalmak için direnecek. O korkunç rüzgârda, önce tüyleri dökülecek, sonra derisi soyulacak, etleri lime lime kopacak bedeninden. Acı çekecek, susacak… Ama son ana kadar ayakta kalacak.”

Yine dosttan haber geldi,
Dalgalandı taştı gönül.
Yâr elinden Kevser geldi,
Derya gibi coştu gönül.

Hadislerde Kevser şarabı (Havz-ı Kevser) hakkında, sütten beyaz, kardan soğuk, köpükten yumuşak, kokusunun miskten güzel, altın ve gümüşten olan bardak sayısının ise gökteki yıldızlar kadar olduğu, altın ve gümüşten kanalları bulunduğu, su yollarında inciler olduğu ve içenin ebedî olarak susamayacağı ve sarhoş olmayacağı, yüzünün ebediyen kararmayacağı şeklinde rivayetler yer almaktadır. Alevi- Bektaşi inanışında Hz Ali Kevser şarabının sâkisidir:

Kevser Irmağında Sâkî olan yâr
Bir bardak dem ikram etmez mi ola.
Sırat’ın yolunu iyi bilen yâr
Benim de elimden tutmaz mı ola.

Alevi-Bektaşilerce kutsal sayılan elma, cennet meyvesidir; inanışına göre, Hz. Muhammed’e, Cebrail tarafından “terceman” (gülbank) olarak verilmiştir. “Gülbank” Tarikat meclislerinde, bazı dinî ve resmî törenlerde belli bir makam veya eda ile okunan duadır. “Terceman” kelimesi de zaman zaman gülbank ile eş anlamlı olarak kullanılır:

Firdevs-i âlâda bir yanal elma
On sekiz bin âlemin nuru dediler
Muhammed Mustafa, Haydar-ı Kerrâr
Hünkâr Hacı Bektaş Veli dediler

Elma, cem ayinlerinde Pir veya dede tarafından belirli bir düzen içinde bölünerek lokma olarak dağıtılır:

Cennetten Ali’ye bir nidâ geldi
Ali’ye terceman gelen elmalar
Ali kokladı, hem yüzün uzattı
Ali’ye terceman gelen elmalar

Alevî inanışına göre; Allah Teâlâ’nın kudretiyle, Cebrail’in Cennet’ten getirdiği kırmızı elma dört parçaya bölünür. Elmanın her bir parçasından Hz. Ali’ye hizmet ve teslimat için; Fatma (Hz. Ali’nin eşi), Düldül (Hz. Ali’nin atı), Zülfikar (Hz. Ali’nin kılıcı) ve Kanber (Hz. Ali’nin kölesi) yaratılmıştır. Hatayî bir şiirinde bu inanışı özetler:

Cebrail çün terceman çekti o ah-ı akdeme
Cebrail andan getirdi anda siyb-i ahmeri
Çar pâre kıldı anı ol Kadîm-i Lemyezel
Kudretinden geldi şaha hizmet şeyler her biri
Biri Fatma biri Düldül oldu ol çâr pârenin
Biri oldu Zülfikâr bir Ali’nin Kanberi
Hatayi

Şiirde elmanın özünün Hz. Fatıma’yı, kabuğunun Kanber’i temsil ettiği ifade edilir. Çekirdekleri ise Zülfikar ve Düldül’dür. Bu dört varlık Ali’de vahdet bulur:

Elma’sın elma’sın rengi boya
Cümle melâikeler donunu geye
Kadrini bilmeyen kabuğun soya
Ali’ye terceman gelen elmalar

Elma’sın elma’sın misk ile kehribar
Kokuna birikir cümle peygamber
Etin Fatma Ana, kabuğun Kanber
Ali’ye terceman gelen elmalar

Pir Sultan Abdal’ım vahdettir vahdet
Çiğidinden oldu Düldül gibi at
Bir adın seyfullah okunur âyet
Ali’ye terceman gelen elmalar
Pir Sultan Abdal
.
Dost bağında kızıl alma
Gül rengi güllerden solma
Pir Sultan’ım gafil olma
Gelen Murtaza Ali’dir

Türk söylence ve masallarında “don bürünme” (şekil değiştirme), çoğunlukla, “geyik donuna girmek”, “güvercin donuna girmek” ve “turna donuna girmek” şeklindeki kerametlerden söz edilir. Ahmet Yesevi zaman zaman Turna kılığına girermiş. Hacı Bektaş, Güvercin donuna girerek Türkistan’dan Anadolu’ya gelmiş. Kaygusuz Abdal’ın, şeyhi Abdal Musa geyik donuna girmiş:

Yalancı dünyanın varın getiren,
Zemheride gonca gülün bitiren,
Güvercin donuna girmiş oturan,
Hünkar Hacı Bektaş Veli nerdedir?
.
Dört kitabın her ismini yazmalı,
Seyyah olup şu alemi gezmeli.
Bir kuş gördüm ayakları çizmeli,
Onu bilen bu cihanı fark eder.

Pir Sultan birkaç şiirinde Halk hikayelerine telmih yapar:

Pir Sultan’ım ah etti de gülmedi,
Aradı derdine derman bulmadı.
Hak uğruna serin verdi dönmedi,
Ferhat şu dağları delelden beri.
.
Ferhat Şirin’ine tapar,
Külüngün havaya atar,
Başını altına tutar,
Can verir candan ötürü.
Pir Sultan Abdal

RECAİ KAPUSUZOĞLU

Kızıldere 30 Mart 1972

0

Ölüm onları apansız yakalamadı
Ülkemizin uçsuz bucaksız sıra dağlarında ve ovalarında
Kentleri yoksul mahalelerinde, ve uğulduyan meydanlarında
Kuşatmalar altında ve barikartlar arkasından
Sömrüye zulme boyun eğmemenin onuruyla
Ölümün üstüne yürüdü onlar
Tereddüt etmediler yok
Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik diyerek
Türkülerle, marşlarla karşıladırlar ölümü
Özgür ve eşit bir gelecek için
Canımızndan bir parça koparırcasına
En iyilerimizi verdik toprağa
Onlar yaratılan devrimci değerlerin
Onurun, erdemin, inancın simgeleri olarak
Yüreklerimizi dolduruyor, bilincimizi aydınlatıyor
Bizi kopmaz bağlarla bağlıyor devrime

Oy dere Kızıldere
Böyle akışın nere
Oy dere Kızıldere
Böyle akışın nere
Onlar biter mi sandın
Sana can vere vere, oy oy oy oy oy
Onlar biter mi sandın
Sana can vere vere, oy oy oy

Dere bizim evimiz
Suyu alın terimiz
Dere bizim evimiz
Suyu alın terimiz
Söyle nedendir dere
Vurulur gençlerimiz, oy oy oy oy oy
Söyle nedendir dere
Vurulur gençlerimiz, oy oy oy

Dere böyle durulmaz
Gence kurşun sıkılmaz
Dere böyle durulmaz
Gence kurşun sıkılmaz
Sanma faşist olandan
Bir gün hesap sorulmaz, oy oy oy oy oy
Sanma faşist olandan
Bir gün hesap sorulmaz, oy oy oy

Ben cevheri satamadım erenler!

0

Kayanın başında balık tutan var,
Ben denizde tutamadım erenler!
Saat başı haram lokma yutan var,
Ben helâli yutamadım erenler!

Ekmeğe gözyaşı katanlar gördüm,
İnsanı sömürüp yatanlar gördüm,
Pulu, altın diye satanlar gördüm,
Ben cevheri satamadım erenler!

Haksızlık gördükçe içim kanadı,
Dostum bile beni nice sınadı,
Kimi deli sandı, kimi kınadı;
Bir gün rahat yatamadım erenler!

Elimle takarken ben kemendimi,
Bir coşkun sel yıktı geçti bendimi.
Bindebir’im altmış yıldır kendimi,
El içine katamadım erenler!

30.03.2026 – Ozan Bindebir