Sitenizde yer alan “Âşık Kâtibî’nin eserlerinden örnekler (Âşık Güzide Ana Kâtibî)” başlıklı içeriği dikkatle inceledim.
Öncelikle bu tür kültürel içeriklerin paylaşılmasını kıymetli bulduğumu belirtmek isterim. Ancak ilgili içerikte önemli bir tarihsel ve kaynak kullanımına dayalı karışıklık bulunmaktadır.
“Kâtibî” mahlası yalnızca Güzide Ana’ya ait değildir. Halk edebiyatı geleneğinde aynı mahlası kullanan birden fazla âşık bulunmaktadır. İçeriğinizde ise bu mahlas doğrudan Güzide Ana ile özdeşleştirilmiş ve bu durum hatalı bir anlam oluşturmaktadır.
Ayrıca içerikte yer alan bilgilerin, aşağıda paylaştığım kaynaktan büyük ölçüde alındığı açıkça görülmektedir. Ancak söz konusu kaynakta bahsedilen Kâtibî; Tokat ili Zile ilçesi Çakırçalı köyünden olan, Aşık Murtaza Kurt olarak belirtilen kişinin babasıdır. Bu şahsiyetin Güzide Ana ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır ve tamamen farklı bir kişidir.
Bu noktada özellikle belirtmek isterim ki bahsi geçen Kâtibî, benim dedemin dedesidir. Dedemin babası Âşık Murtaza Kurt, dedem ise Âşık Ali Kurt’tur. Her iki isim de Türk halk müziği ve âşıklık geleneği içerisinde önemli yere sahiptir.
Âşık Murtaza Kurt ve Âşık Ali Kurt’a ait eserlerin, TRT repertuarında çok sayıda kaydı bulunmaktadır. Bunun yanında birçok sanatçı tarafından eserleri seslendirilmiş ve halk arasında yaygın şekilde icra edilmiştir.
Ayrıca başta Prof. Dr. Fuat Bozkurt olmak üzere birçok araştırmacı; gerek kitaplarında gerekse akademik çalışmalarında Âşık Kâtibî, Âşık Murtaza Kurt ve Âşık Ali Kurt’tan açık şekilde bahsetmektedir.
Tüm bu bilgiler doğrultusunda, ilgili içeriğinizde “Kâtibî” mahlasının yalnızca Güzide Ana’ya aitmiş gibi sunulması hem kaynakla çelişmekte hem de tarihsel açıdan yanlış bir aktarım oluşturmaktadır.
Bu nedenle:
İçeriğin “Âşık Kâtibi (Doğumu: 1863 Tokat-Zile-Çakırçalı Köyü) şeklinde düzeltilmesi,
Aynı mahlası kullanan farklı âşıkların bulunduğuna dair açıklayıcı bir not eklenmesi
gerektiğini düşünüyorum.
Konuyla ilgili dayanak kaynaklar aşağıda yer almaktadır:
Âşık Kâtibi 1863 yılında Tokat’a bağlı Zile’nin Çakırçalı Köyünde doğdu. Asıl adı Ali’dir. Baba İsmail Malatya’nın Akçadağ İlçesine bağlı bir köyde ikamet etmekte iken göç etmek zorunda bırakılmıştır. Baba her şeye rağmen, her şeylerini o köyde bırakarak iki çocukları ile birlikte Zile’nin Çakırçalı Köyüne gelip yerleşir. İsmail’i çocukları ile birlikte göç etmeye zorlayan neden, günümüzde de olduğu gibi o dönemde Sünni Osmanlı hükümetinin ve Sünni toplumunun Alevi toplumu üzerindeki baskısı ve zulmüdür. İsmail’in babası o çevrede yaşayan Sünni köylüler tarafından öldürülmüştür. Adından da anlaşılacağı gibi Çakırçalı Köyü tepenin üzerine kurulmuş taşı kayası oldukça fazla olan bir köydür. Güzelbeyli kasabasından bakıldığında (eski adı Silis) iki tepe arasına sıkışmış küçük bir köy. Köyün önceki hali ormanlık içerisinde, kerpiç yapılı derme çatma toprak damlı evlerden oluşmakta idi. Günümüzde ise bazı evler iki katlı betondan yapılmış, çatıları kiremitli, daha derli toplu gözükmektedir. İsmail Malatya’da ikamet ettiğinde maddi durumu çok iyidir. Çakırçalı Köyüne gelirken de yüklü miktarda para ile geldiği köyün büyükleri tarafından anlatılmaktadır. Köye yerleştiğinde köyde kendilerinden önce oturanların olduğu bilinmektedir. İsmail zamanla yanında getirdiği parayla köyün arazisinin yarısına yakınını satın alır. Malatya’da olduğu gibi artık burada da durumu çok iyidir. Çevresindeki köylerin hepside Alevi köyleridir. Bundan böyle İsmail hem köyünde hemde çevresinde sözü geçen ve sevilen birisi durumundadır. Ali bu köydeki kerpiç yapılı toprak damlı bir evde doğar. Sekiz on yaşlarına kadar köyde annesi ve babasının gözetiminde yaşar. Ali yaklaşık on yaşlarındadır. Babası onu okuması için Zile ilçesinde bir akrabasının yanına gönderir. Ali bu akrabanın yanında Ulu Medrese’de on dört yıl medrese eğitimi alır. Osmanlıcayı, Farsçayı ve Arapçayı çok iyi öğrenir. Ali büyümüş yaklaşık yirmi beş yaşlarında genç bir delikanlıdır. Babasının evinde on iki perdeli bir de bağlaması vardır. Onu bağlama merakı sarar. Babasının da onca gayretlerine rağmen her ne hikmetse bir türlü bağlama çalmakta başarılı olamaz. İnatçılık yönü de olduğu için bir türlü bağlamadan da vaz geçmez. Ali yirmi beş yaşlarında Zile’den bir kızla nişanlanıp evlenir. Bu evlilikten Murtaza ve Haydar isimli iki erkek çocuğu olur. Ali’nin oğlu Murtaza, babasının işi ile ilgili bir anısında “Bir gün evimize atlı, iki kişi geldiler. O zamanı cok iyi hatırlıyorum. Önceleri babamda annemde korktular. Daha sonraları babam o gelen atlıların devletin adamları olduklarını, kendisini bir konu ile ilgili Zile’den istediklerini, korkmamamız gerektiğini, en geç iki üç gün içerisinde gelebileceğini söyledi. Buna rağmen bizler babam gelene kadar korkudan tir tir titredik” diye anlatır. Bu görüşmeler sonucu Ali bir süre nahiye müdürlüğü yapar. Hangi nahiyenin müdürlüğünü yaptığı konusunda bilgi sahibi olmadığımız için görev yaptığı yeri belirtemedik. Oğlu Murtaza bir anısında“Ben ve kardeşim yaklaşık dört beş yaşlarında idik. Köyden ayrıldığımızda annemde biz de sık sık ağlardık. O dönemlerde bu kadar eğitimli insanlar görmek mümkün değildi. Anladığım kadarıyla babam da bu görevi isteyerek yapmıyordu. Bir bakıma zorla yaptırtıyorlardı. Çünkü babamın durumu çok iyi idi. Devletten alacağı paraya ihtiyacı yoktu. Çevreden ve köyden ayrı kalmamız hem annemi babamı, hemde bizleri üzüyordu. Nasıl olduğunu bilmiyorum amma, babam hiç birimizin de onaylamadığı bu görevi bıraktı” diye anlatır. Baba İsmail’in vefatı ile Ali’nin ailevi sorumlulukları daha da artmıştır. Ali yaklaşık otuz beş kırk yaşlarındadır. Hâlâ bağlama çalmasını öğrenememiştir. Ali bir gece rüyasında bağlama çalmaya çalışırken, karşısına yaşlı, aksakallı, elinde asası nur yüzlü birisi çıkar. Bu yaşlı, nur yüzlü kişi Ali’ye “Sen ne yapmaya çalışıyorsun” diye sorar. Ali ise cevap olarak “Yıllardır bağlama çalmayı öğrenmeye çalışıyorum ama bir türlü çalmasını öğrenemedim” der. Bunun üzerine yaşlı ihtiyar elindeki kadehi uzatarak “Korkma al bu doluyu iç, bundan böyle hem çalacak hem de söyleyeceksin” der ve kaybolur. Ali korku ile uyanır. Bir süre uyuyamaz. Mevsimlerden kış mevsimidir. Köyde cem ibadetini yürütmek için gelmiş olan dedeye niyazını yaptıktan sonra bir köşeye oturur. Ali düşüncelidir. Onun düşünceli halini gören dede “Neyin var? Niçin bu kadar dalgınsın?” diye sorar. Dedenin bu sorusu üzerine Ali, dede ve yanında bulunan köyün büyüklerine gördüğü rüyayı anlatır. Dede ile köyün büyükleri gelecekte kendisinin iyi bir ozan olacağı müjdesini verirler. Kısa bir süre sonra Ali hem saz çalmasını öğrenir, hemde irticalen söylemeğe başlar. Bunun üzerine köyde bulunan dede Ali’ye sana bir isim bulmamız gerekir der. Bundan böyle deyiş ve duazlarında “KÂTİBİ” mahlasını kullanacaksın der. Dede Şah İbrahim ocağına mensup bilge bir kişidir. Ali yerinden kalkarak duaya durur ve böylece Kâtibi mahlasını da almış olur. Diğer büyük halk ozanlarında olduğu gibi Kâtibi’nin de haktan dolu içtiği görülmektedir. Bütün deyiş ve duazlarında Kâtibi mahlasını kullanmıştır. Kâtibi’nin gördüğü o gizemli rüyadan sonra ilk okuduğu deyişin aşağıya ilk dörtlüğünü yazdığımız deyişin olduğunu oğlu Murtaza da teyit etmektedir. Bu deyişin tamamını Kâtibi’nin hayat hikâyesinden sonra ki deyiş ve duazlar bölümünde bulunmaktadır.
Kül etti derunum aşkın ateşi Akıbet bu bizi yakar savuşur Ne bilsin başına gelmeyen kişi Seyreder kenardan bakar savuşur
Kâtibinin yazmış olduğu eserlerine bakıldığına daha çok edebiyatın ve felsefenin ağırlık kazandığı görülüyor. Bu eserlerin birçokları halkın ezberinde ve bazı sanatçıların repertuarında yer almaktadır. Bu eserlerden bazılarını da kendisinin müziklendirdiğini bilmekteyiz. Kâtibi’ nin çok iyi bağlama çaldığı söylenilmektedir. Zile ve çevresinde Hak’a yürüyen onlarca Halk ozanlarının en önde geleni, güçlü ve etkileyici bir Halk ozanı olduğu görülmektedir. Oğlu babası Kâtibi’nin hayatı boyunca dört yüzün üzerinde eserinin olduğunu söylemektedir. Ne yazık ki yazmış olduğu bu dört yüzün üzerindeki deyiş ve duazların bulunduğu cönk Artovalı Gurap Ali adında bir kemancı tarafından geri iade edilmek üzere alındığı, ancak bir daha da geri getirilmediği oğlu Murtaza tarafından anlatılmaktadır. Kâtibi yaşamı boyunca hiçbir rahat yüzü görmemiştir. Bir taraftan devletin baskısı bir taraftan da eşkıyanın baskısı devam etmektedir. Osmanlı’nın son dönemlerinde karınlarını doyurabilmek için kol gezen eşkıyanın yer yer köyleri basarak yiyecek ve giyecek topladıkları bilinmektedir. Bu baskınları en çok ta köyde durumları iyi olan aileler üzerinde yoğunlaştırdığı bilinmektedir. Kâtibi’nin durumunun çok iyi olduğu eşkıyalarca da bilindiği için en çok da karınlarını orada doyururlarmış. Kâtibinin oğlu Murtaza babasının istemeyerekte olsa bunu yapmak zorunda kaldıklarını şöyle anlatıyor; “Biz o dönemler iki kardeşte buluğ çağlarında idik. Bir grup eşkıya gelir hem karınlarını doyurur, hemde diğer arkadaşlarına ne bulurlarsa yiyecek giyecek alıp götürürlerdi. Giderken de eğer bizleri devlete ihbar ederseniz kendilerinizi yok bilin diye de tehditler savururlardı. Bizler korkumuzdan devlete ihbarı değil sesimizi dahi çıkaramazdık” Eşkıyaların o civarda en çok Kâtibi’nin evinde karınlarını doyurduğunu duyan devletin bazı yetkilileri Kâtibi’nin evine baskınlar düzenler. Kâtibi çaresizlik içerisindedir. Çünkü bir tarafta devletin baskısı vardır, diğer tarafta ise eşkıyanın baskısı. Devlet adına gelen bazı yetkili kişiler Kâtibi’yi eşkıyaya yataklık yapıyor, eşkıya besliyor diye tutuklar. Kâtibi idamla yargılanır. Kâtibi’yi tanıyan çevrede ki Sünni köylerinde hatırı sayılır, sözü dinlenir bazı kişiler Kâtibi’nin böyle bir şey yapmayacağı hususunda şahitlik yaparlar. Bu şahitlik üzerine Kâtibi idamla yargılanmaktan kurtulur. Aradan çok zaman geçmez Kâtibi tekrar tutuklanır. Bu defada Kâtibi Kızılbaşları örgütlüyor, onları devlete karşı kışkırtıyor diye tekrar idamla yargılanır. Hâlbuki Osmanlının son dönemlerinde halk fakir ve perişandır. İnsanlar çocuklarının karınlarını doyurabilmeleri, akşamları bir lokma ekmeği evlerine götürebilmek için her türlü eziyete katlanırlarmış. Kâtibinin maddi durumunun iyi oluşu ister istemez durumu iyi olmayan bazı insanları da yanına çekmiştir. Akşama kadar çalışan birçok insan burda hem karınlarını doyuruyor, hemde akşam evlerine dönerken çocuklarının nafakalarını da beraberinde götürüyorlarmış. Kâtibi’nin tutukluluğu devam ederken bir yandan da evi gözetim altına alınmış. Devlet yetkililerinin Kâtibi’yi tutuklamasıyla çevresindeki insanlar Kâtibi’yi daha da sahiplenmiş, adeta ona kol kanat olmuşlardır. Gizlice Kâtibi’nin evini gözetleyen devletin yetkilileri bunun bir örgütlenme olmadığını, gelenlerin çoğunluğunun ihtiyaçtan geldikleri kanaatine vardıkları için Kâtibi’yi tekrar salıverirler. Kâtibi’nin devletle karşı karşıya kalmasına sebep olan en büyük nedenlerden biri Kâtibi’yi çevrede çekemeyen bazı kişilerin asılsız ihbarlarından kaynaklandığı anlatılmaktadır. Kâtibi bu yüzden çok çekmiştir, kendisini çekemeyen bazı insanlardan da oldukça dertlidir. Yıl 1930, Mevsimlerden İlkbahar. Kâtibi 67 yaşlarında hastalanır. Yakınları onu tedavi ettirmek için kasabaya götürmek isteseler de gitmek istemez. Tedavi için hastane ye gitmeyişinin nedeni yine görmüş olduğu gizemli bir rüyadan dolayıdır. Oğlu Murtaza, babası hastalandığında öldüğü güne kadar yazmış olduğu deyiş ve duazlardan sadece birisinin bir dörtlüğünü okuduğunu, o eserin aşağıda yazılı olanlar içerisinde olmadığını, hangi eser olduğunu bir türlü hatırlayamadığını söylüyor. Hastalığa yakalanması ile vefat etmesi yaklaşık bir ay kadar sürer. Nisan veya Mayıs ayları içerisinde Hakkın rahmetine kavuşur. Kâtibi’nin ölümünden yaklaşık bir yıl sonra da torunu doğar. Babası ona Kâtibi’nin adı olan Ali (Âşık Ali KURT) ismini verir. Adını verirken de kulağına, adın gibi iyi bir ozan ve âşık ol der Kâtibi’nin yaşamı ile ilgili hiçbir bilgi yazıya geçmiş değldir. Hakkında kendi köyünde yaşamlarını sürdürmekte olan insanların bazı dedelerin dışında, hiç bir bilgi sahibi olanla karşılaşılmaz. Bazı sanatçı ve yazarların yeterli bilgiye sahip olmadan kulaktan dolma bilgilerle Kâtibi’ye ait olan eserlerin Güzide Ana’ya aitmiş gibi yorumlar yapmalarının ne kadar üzücü olduğunu belirtmek isterim. Bu hususta yeterli bilgi ve birikime sahip olmadan yorumlar yapan insanlara sormak gerekir. Kâtibi mahlasının Güzide Anaya ait olduğunu iddia edenler Kâtibi’yi ve Güzide Anayı ne kadar tanıyorlar? Bugüne kadar gelmiş geçmiş ulu ozanların hepsine de ayrı ayrı bakıldığında hiç birisin de çifte mahlas kullandığı görülmemektedir. Sıdkı hariç (Pervane). Sıdkı’nın da çifte mahlas kullandığı konusunda kuşkularımın var olduğunu belirtmek isterim. Aslına bakılırsa bu konunun uzmanları Sıtkı, Pervane hususunu iyice araştırdıktan sonra kesin bir sonuca varmalıdırlar. Nasıl ki Sıtkı, Pervane konusunda benim kuşkularım varsa, bu hususta konuştuğum bazı insanlarında kuşkularını bir şekilde gidermiş olurlar. Anlaşılan ya Sıtkı’nın eserleri Pervaneye, yada Pervanenin eserlerinin Sıtkı’ya yazıldığı kuşkuları sürüp gidecektir. Çünkü Nesimi’den, Verani’den, Hatayi’den, Teslim Abdal’dan, Derviş Muhammet’ten, Kulhimmet’ten, Pirsultan’dan tutunda günümüzdeki Veysel’e, Mahsuni’ye, Akarsuya, Daimi gibi nice ozanlara bakıldığında hiç birisinde böyle çelişkili bir durumla karşı karşıya kalındığı görülmemektedir. Bir başka dikkatleri çeken husus ta yıllar önce yaşamış olan Ulu ozanların mahlaslarının, yıllar sonra yaşayan ozanlar tarafından kendilerine aynı mahlası kullanmalarıdır. Bu gibi durumlar ise yazılı olan eserlerin hangi ozana ait olduğu konusunda çelişkiler yaratmaktadır. Âşık Kâtibi’nin hayatı ile ilgili özgeçmişi ikinci kez kitaplaşmış olacaktır. Bu konuda Kâtibinin hayatını ve eserlerini Prof. Dr. Fuat Bozkurt yazmıştı. Kâtibi hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenlerin kitap ile ilgili bilgi kısmındaki telefondan numarasını arayarak yeterli bilgiye sahip olabileceklerini belirtmek isterim. Kâtibi konusunda yanlış bilgiye sahip olanlar hem Kâtibi’yi daha yakından tanımış olacaklar, hem de Kâtibi ismi ile yazılmış olan eserlerin gerçek sahibine ait olduğu da gerçeklik kazanmış olacaktır.
HAYDAR KURT KÂTİBİ’NİN DEYİŞ VE DUVAZLARI 1 Bizim cemimize kolay girilmez Nefsine uymuşta haksızsan gelme Bu cemde kimseye ödün verilmez Ali yolundan yozmuşsan gelme
Duvara secdeyi eyleme meyil Âdem huzurunda hürmetle eğil Mevlana misali bin kere değil Tövbeni bir kere bozmuşsan gelme
Kâtibi’yim derki kulak ver bana Ben tavır koymuşum gerçekten yana Doğruyu güzeli söylerim amma Bu gerçek sözlere kızmışsan gelme
2
Baharda açılır gonca dühanı Bülbülün sevdası gül sefa geldin Ali’yi sevene bu canım kurban Dili şeker lebim bal sefa geldin
Şahı velayetten Selman’mı geldi Evladı Resul’den fermanmı geldi Yoksa dost elinden dermanmı geldi Yarama melhemin sar sefa geldin
Fey basar fark eder gülü gevheri Arifler fark eder kışı baharı Alana satarız türlü cevheri Altın sarrafıdır al sefa geldin
Yasin âdemdedir bilmezmi arif Veçhinde yazılı ihlâsı şerif Ehli yol olana gerekmez tarif Arifler ustası pir sefa geldin
Kâtibi der yardımcımız evliya Şükür secde kıldık yüzü benliye Cümle sular akar gider deryaya Muhip deryasından göl sefa geldin 3 Gönül bir güzele meyil aldırmış Sevmiş ayrılmanın çaresi yoktur Derunundan Sıtkı candan yandırmış Sabredip bir yerde durası yoktur
Bu gün dünya bu gün ahret gün bu gün Geçti geçen günler sayılmaz o gün Hakın ihlâs kulu o ehli yakın Gerçeğin gönlünde karası yoktur
Yanar dertli sinem yaram yürekte Şükrolsun Huda’ya elimiz pekte Oncaları kalpa çıktı mehenkte Silinmiş sikkesi turası yoktur
Alış veriş işlenirmi tuç ilen Hak bulunmaz cedelinen lecinen Bir Kâmilde iffet etse picinen Ustaz meydanında sırası yoktur
Mürşide yetenler cana can katar Cehennem narından Ali sen kurtar Hak nizam kurmuşlar hayır şer tartar Terazi başvurmuş darası yoktur
Bir gün olur suçlu suçsuz derilir Halis olan bu dergâhtan sürülür Yalancılar hayvan olmuş yayılır Yetemez menzile süresi yoktur
Kâtibi der Şah Hüseyin’dir Pirim Şu iki cihanda umudum varım Şimdi ise yaralandı her yerim Derler ki görmekte çaresi yoktur 4 Ağu içen cümle Erenler Şahı Alnına gün doğmuş âlemler mahı Yoluna kurbandır canım vallahi Nurlara garg olmuş gördüm cismini
Elleri yeşildir nurdandır cismi Atası İmamı Ali’nin nesli Nedendir dost bizden selamın kesti Muhabbeti hoştur duydum sesini
Evladı Resul’dür Seyit’i Sadet Esirip coşunca kopar kıyamet İçinde gizlidir bin bir alamet Sırlara bürünmüş gördüm tacını
Kâtibi niyazım zikrim Pirime Medet mürvet merhamet kıl zarıma Canlar kurban edem Şahın yoluna Dönmem ikrarımdan yüzseler beni
5
Sefinemiz bir girdaba uğradı Car günüdür Celal Abbas gel yetiş Adunun hançeri sinem dağladı Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Münkirler kast etti Ali kuluna Sen el atki haklı haksız biline Gözüm yaşlı düşer oldum yoluna Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Mışmedip kâfiri taşa tutturdun Hırsızın karnında horoz öttürdün Ol zalimi sen bir kuşa yutturdun Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Sumru’da Muhammet Mehdi’ye bildir Urumda ağlayan sefiller güldür Dar günlerde yetiş tut bizi kaldır Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Şahı Merdan her eşyayı var eder Cahteylerse şar köşeyi bir eder Bun günleri müminlere car eder Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
İmam Hüseyin’in Dergâhı için Eleman babında bağışla suçum Kanlı gömleğinin hürmeti için Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Kerbela aşkına verdim serimi Fırat üzre kalem kıldım kolumu Senden başka kime arz edem halimi Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
İmam Kazım Ali Rıza aşkına Gözlerim kan revan döndüm şaşkına Nolur bir yudum su Allah aşkına Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Sultan Şah İbrahim Veli de bile Uğratma kervanı bu coşkun sele Bir arzuhal sundum Şah İsmail’e Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Abdal Musa Sultan hazırdır cara Hünkâr Hacı Bektaş Piri Pey kare Gamlanma Kâtibi sefil biçare Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
6
Tarihler bin üç yüz kırka gelince Sultan cemal terk eyledi cihanı Muhipleri bu haberi duyunca Mümin müslüm kıldı ahı figanı
Ezelden Muhammet Ali nin soyu Sulpu İmam Kazım Rıza nın nuru Eleman nizamda unutma toyu Arz eyleyip gitti ulu divanı
Ceddi Balım Sultan düştü virdine Kondu göçtü evliyalar yurduna Mehlem olmaz bu ecelin derdine İçenler meyinden bulur emanı Bektaşi Veliden gelir beratı Gerçek don değişir görmez mematı Sevenlere ihsan geçir sıratı Efendim gösterme bize niranı
Kul kefa billahi makamın didar Nesli Ehli Beyit tez gelir gider Kutup don değişir kutup nasveder Ceddin Muhammet’tir ahır zamanı
Veli efendi Pir zadeler yerine Meracül Bahreyn mercan dürüne Akıl ermez Evliyalar sırrına Tez gitti cihandan kılıp seyranı
Muhabbet hatm olup sır nihan oldu Velayet sırrınız aşikâr oldu Yetmiş üç devrinde erbayim geldi Arasan bulunmaz kevni mekânı
Hamsinde on elde yediye biri Üçlere ayandır onların sırrı Seri yek görünür cihanın varı Nuş edip sır oldu bahri ummanı
Ey miskin Kâtibi derunun dağla Hüseyin aşkına karalar bağlar Adettir Veli ler tez gider böyle Dur etme didardan şefaat kanı
Âşık Kâtibi bu deyişi Hacı Bektaşi Veli Postnişini olan Cemalettin Ulusoy’un vefatı ile ilgili yazmıştır. Kâtibinin Cemalettin Ulusoy ile ilgili yazmış olduğu iki eserinin daha olduğu oğlu Murtaza Kurt tarafından ifade edilmektedir. Kâtibinin hayat hikâyesinde de ifade edildiği gibi yüzlerce deyiş ve duazlarla birlikte bu eserlerde yok olmuştur.
7
Âdemi yaratıp var den Mevlam Emanet verince şükrana geldi Akıl fikir ilim kılınca eta Emin oldu Âdem yeksana geldi
Âdem’e Hava’yı eyledi Munis Hava’dan dünyaya var oldu her cins Âdem’e buğdayı yediren iblis O zaman âdem’e bigâne geldi
Âdem buğday yedi ikrarı bozdu Nice yıllar üryan ağladı gezdi Levhi kaleminde Hak böyle yazdı Desturu Cebrail meydana geldi
Kerbela sahrası anda göründü Elaman babında tacı vurundu Abu hayat ile cesedi yundu Gördü Âdem bunda cihana geldi
Âdem için geldi bir Huri kızı Kâfi nunu farket anla bu sözü İkrara çare yok bozulmaz yazı İkisi bir olup meydana geldi
Bir ikrara kurdu Levhi kalemi Bir ikrarda var eyledi âlemi Yedullah babında aldı selamı Üç isim bir olup irfana geldi
Kâtibi der sen kendini boşlama Bir gönüle iki saray başlama Kara çalı aşlak tutmaz aşlama Aşlak vurmak taze fidana geldi
8
Varlığından geçip gel bu meydana Mansur olmayınca dara durulmaz Ne davacı ol ne dava kazan Dava ile Hak katına varılmaz
Buna umman derler dalabilirsen Gövher bundan çıkar alabilirsen Erkân ile teslim olabilirsen Teslim olmayınca sitem sürülmez
Tabip baştan başa yara görsene Ek muhabbet tuzun sara görsene Alıp müsahibin dara dursana Ali yoludur musahipsiz girilmez
Bay olur marifet ehli fakirler Bülbül olup gülistanda şakırlar Yezit’e Mervan’a lanet okurlar Hüseyni kullara sorgu sorulmaz
Ustazlar kâmildir dokunmaz tele Cebrail kul oldu nuru kandile Gerçek âşık aşlak vurur çitile Yaramın melhemin sor benim ustam
Kâtibi dil olmaz ustaz yanında On iki kapının müptahı sende Ustaz olan gövher satar meydanda Vezn edip pahasın sor benim ustam
15 Eliften ders alır gerçek âşıklar Be noktası zuhur oldu yüz ondan Te den se ye kadim basan sadıklar Cim den ha’ya hayallenir yüz ondan
Hı’dan dal zel raya bağladım beli Ze’de ziynet görür la mekân eli Sin’de sitem görmez hakikat kulu Işın şefaati bulur yüz ondan
Satan safi olup olursan gülam Dat’tamı görmesin vallahi âlem Car köşede nokta birdir yek kalem Tı doğurur payın alır yüz ondan
Zı zuhur edip meydana geldi Bin bir kelam bir ayından hatm oldu Gayın gavvas olup ummana daldı Te telek nida kılar yüz ondan
Gaf kadim ikrarın bilen ellere Kef kerimdir mazhar eder sırlara Nem lanet var mim’e münkir körlere Nun hikmet bahre daldı yüz ondan
Vav’u velayet sırrı dayandı ha’ya Âşıklar yakındır lam elif ya’ya Bizim üstümüze çekilen sa’ya Gönderen Huda’dır gelir yüz ondan
Kâtibi dört harf var nokta on iki Çin ile meçine yüklenir göçü Bir göçer seyrettim havada kökü Meyve verip ziyalanır yüz ondan
16 Kudretiullahı izhar eyleyen Koça bıçak indi mümine Erkan El Eta sırrını mazhar eyleyen Koça bıçak indi mümine Erkan
Kayiyyede nedir sülfü pederin Errahmanırahim halidir serin Anla bu kelamı gitsin kederin Koça bıçak indi mümine Erkan
İlmi Cavidan’dan dersin almalı Otuz bini beş harf ile bilmeli Yay âleme bir elifte kalmalı Koça bıçak indi mümine Erkan
Mümine mevali olup bilindi Bir Zühre yıldızı doğmuş bulundu Setrede doksan bin kelam bölündü Koça bıçak indi mümine Erkan
Kâtibi der Göğ Erkândan alınır Ne ararsan bu meydanda bulunur İsmi Şah talibine Erkan çalınır Koça bıçak indi mümine Erkan
17 Alnında Zühre yıldızı vardır Vallahi Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın Sağ yüzünde yeşil ben var Billahi Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
El rızıkı verir gafur’dur Allah Tevhidi Erkan’a söyler İllallah Nasip veren yeşil elsin yedullah Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
Ezelden karışmış kanım kanına Ol sebepten kurban canım canına Velilik fermanı indi şanına Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
İhlâs âşıkların men dergâhısın Şu iki cihanın bedir mahısın Cemali Ali’nin seyranğahısın Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
Bu Kâtibi kapınızın kuludur Kızıl Elma’daki Kızıl Deli’dir Musahibin Sultan Seyit Ali’dir Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın 18 Perimi Melek’mi Huri’mi nesli Du çeşmi Er Rahman hub anı gördüm Süzülüp Güruhu Naci’den aslı Seri Ahmer taçlı Sultanı gördüm
Kef karar almadan ahu zar eder Arş yüzünde yeşil kubbe var eder On yedi bin lem mim hayâ yar eder Cavidan seyreden Şıranı gördüm
Nunda nokta du cihanı var eder Celal ından azazulu dur eder Yek nefeste yedi derya sır eder Mest olan Musa’dır İmranı gördüm
Kırkların Ceminde bade dolduran Sefiy olup müminleri güldüren Velagat deminde ziya bildiren Cümle yek renk olmuş irfanı gördüm
Kâtibi yakın oldu yetmişe yedi Sividuğ harfleri cemal da idi Velagat Kerem’na Âdem’de idi Hint’ten cara gelen Merdan’ı gördüm
18 Derunumda vardır onulmaz yara Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin Gönül ne durursun mürşidin ara Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
Eyub’un çektiği çileler için Gayet günahım çok bağışla suçum Kanlı gömleğinin hürmeti için Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
Gel güvenme gönül şunda beş güne Cümle yardım eyle kerem düşküne Atan Ali Fatima’nın aşkına Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
Destin vere öğret bakma sonuna Gönül amel kazan ahret evine Deden Muhammet’in yüzü suyuna Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
Gönlümde kalmadı zerrece güman Sana yalvarırız ya Şahı Merdan Kâtibi çağırır mürvet elaman Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
19
Ezel baharda açılır Gonca gonca gülün dağlar Can ile serden geçilir İçildikçe mülün dağlar
Arayı arayı buldum Sana indim aram kıldım Ziyaret etmeğe geldim Memleketin ilin dağlar
Gözüm yıldızlara bakar Önümüze duman çöker Coşu huruş edip akar Boz bulanık selin dağlar
Goncadır güllerin solmaz Yârinden ayrılan gülmez Kâtibi der tabir olmaz Açılmış sümbülün dağlar 19 Kalma kusuruma gül yüzlü Şahım Sefa ile uğur olsun Erenler Keremi ihsanı bol Padişahım Sefa ile uğur olsun Erenler
Rahmeyle didemden dökülen yaşa Görüşür ne gamdır sağ olan başa Aşkı niyaz eyle bacı gardaşa Sefa ile uğur olsun Erenler
Konan göçer dünya fani durana Hayır, dua olsun Pire varana Selam söylen eşe dosta yarene Sefa ile uğur olsun Erenler
Çetindir çekilmez bu aşkın yayı Kerem eyle nuş edince badeyi İyilik söylen seversen Hudayı Sefa ile uğur olsun Erenler
Şükür haki paye sürmüşüm yüzü Arada selamın sal bazı bazı Kâtibi katardan unutman bizi Sefa ile uğur olsun Erenler
Talip isen talip halin gör derler Görmez isen sana ağma kör derler Bu remzin haberin dürüst ver derler Ne bir artık ne bir noksan isterler
Taliplik göstermek halka alaydır İçi bakır olmuş dışı kalaydır Hak âdemde demek dile kolaydır Arifler bu söze bürhan isterler
Arifler meydanda oynar utulmaz Evliya yoluna hile katılmaz Kuru dava ile Hakka yetilmez Senden bir gün hüccet berat isterler
Kâtibi Hak yola getiremezsen Talip yükü ağır götüremezsen Talip minderinde oturamazsan Dört Kapı kırk makam Erkân isterler 21 Gerçekler meyinden içen âşıklar Cana can olmuştur cananı gözler Rahı Hakka doğru yelen Sadık’lar Üç isim bir olmuş irfanı gözler
Bir huruf var oldu arşın yüzünde Nur ile münevver vardır sözünde Derya gider fark edersen izinde Dördü seyreyleyip ummanı gözler
Cebrail çok vakit havada durdu Muhammet Miraç’da burağa bindi Gönüller bir oldu ziyalar yandı Kırk bin yıldan sonra emanı gözler
Bir bedesten açtı kendi oturdu Bir hurufu doksan bine yetirdi Bir fidandan bin bir meyve bitirdi Mürüvvet babında emanı gözler
Bir elma var olup meydana geldi On iki on yedi onda bir oldu Eleman babında tacı vurundu Kırk bin yıldan sonra emanı gözler
Kâtibi der ervah vasfın ararsan Sındırdığın elin ile sararsan Mute kalbe el tamuta erersen Vücudun adalet mihmanı gözler
22 Âşıklar virdeder ismi azamı Dokunmayan rahmi Rahman bizimdir Elif defi lama devreder mimi Kırkların sürdüğü irfan bizimdir
Musa’yı Kazım’dan gelir kolumuz İncil Zebur Tevrat okur dilimiz Desti yedi beza tutmuş elimiz Kelimullah Musa İmran bizimdir
Babı şeriatı okuyup bildik Tarikat ilminden haberdar olduk Marifet bahrimiş aşk ile dolduk Te ile zeyn olan irfan bizimdir
Hakikat sır olmuş nihan içinde Serin veren bilir meydan içinde Kenzi nihan gördüm viran içinde Adalet tahtında Sultan bizimdir
Kâtibi pervaneyim korkmazam nardan Tutmuşum demanım dönmezem Pir’den Münhacılar vaz’mı geçer bu dardan Yek renk yekvücut bir can bizimdir
23 Kül etti derunum aşkın ateşi Akıbet bu bizi yakar savuşur Ne bilsin başına gelmeyen kişi Seyreder kenardan bakar savuşur
Tabip buldum diye varıp embiyen Bu günkü demini yarına koyan Üç gün için şu dünyada gam yiyen Bulanık sel suyu akar savuşur
Fani dünya için odlara yanma Cahilin sözüne inanıp kanma Her namerdin sofrasına el sunma Akıbet başına kakar savuşur
Kâmil ol fehmeyle üç ile beşi Seni zebun eyler nefsin ateşi Almayana örseletme kumaşı Müşteri değildir bakar savuşur
Gezdim seyreyledim devri cihanı Kâmilim der döker her dem dühanı Sakın gafil gezme bunda Kâtibi Akıbet elinden çıkar savuşur
Âşık Kâtibinin hayat hikâyesinde de anlatıldığı gibi, Kâtibi rüyasında yaşlı bir Pir’in elinden dolu içer. O ana kadar hiç çalıp söyleyemeyen Kâtibi rüyadan sonra kendisine gelen ilham ile çalıp söylemeye başlar. Oğlu Murtaza Kurt’un anlattıklarına göre rüya esnasında ilk okuduğu eser yukarıda yazılı olan: ‘ Kül etti derunum aşkın ateşi – Akıbet bu bizi yakar savuşur ‘ adlı eseridir. 24 Bugün aşkı müdam oldum meydanda Akar bu didemin seli görünür Hakkı arar isen illa Âdemde Musa’yı Kazım’ın kolu görünür
Hayali gönlümü ürüşen eden Artırdı yaramı acep bu neden Şükür Kerbela’dan kaldı bu dem Nasip veren yeşil eli görünür
Zikrede gör Abdal Musa Sultanı Musayı Kazımdan İbrahim Sani Eleman katardan ayırma beni Şükür Pir elinden dolu görünür
Şah İbrahim Veli Pirimiz bizim Onun için kadim yolumuz bizim Her yere uzanır kolumuz bizim Tecellim Elesti Bezmi görünür
Lutfedegör küllü noksan hatam var Don etmiş giyinmiş Hakkı tutan var Süleyman’lar Süleyman’ı putan var Kâtibi kapının kulu görünür
25 Biz de hanedana gidek der iken Mihman canlar bize sefa geldiniz Pirim Şıh Sofu’dan kaldı yol Erkan Mihman canlar bize sefa geldiniz
Temenna et bir gerçeğin destine Gel duralım ahdi aman üstüne Yüz sürelim ol Hünkâr’ın postuna Mihman canlar bize sefa geldiniz
Gittiğimiz İmam’ların yoludur Tuttuğumuz bir gerçeğin elidir Ser çeşmemiz Hacı Bektaş Velidir Mihman canlar bize sefa geldiniz
Gitti yoldaşlarım kaldık yalınız Bahçede açılır gonca gülümüz Şirin muhabbetin tatlı diliniz Mihman canlar bize sefa geldiniz
Gel ey gönül ne beklersin viranı Şükür olsun sizi bize vereni Âşık Kâtibi’nin eşi yareni Mihman canlar bize sefa geldiniz
Aşağıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Kâtibi’ye ait olan bazı deyiş ve duazların Kul Himmet, Pirsultan, Şah Hatayi gibi bazı ozanların üzerine yazıldığını görmekteyiz. Bu deyişin kesinlikle Kâtibi’ye ait olduğu bilinmektedir. Oğlu Murtaza Kurt ölmeden önce Kâtibi’ye ait olan eserlerden bazılarını kendi el yazısı ile kaydetmiştir. O yıllarda Zile ve çevresinde yaşayan birçok yaşlı insanlarında Kâtibi’ye ait olan deyiş ve duazların birçoğunu ezbere bildikleri bilinmektedir. Halen ezbere bilinen eserler içerisinde bu deyişinde var olduğunu, cem ayinlerinde yaşlı insanların Kâtibi’ye ait olan deyiş ve duazlarla birlikte bu duazıda okuduklarını görmekteyiz. Kâtibi hayatta iken onu çok iyi tanıyan, onun deyiş ve duazları ile büyüyen 95 yaşını geçkin, Kâtibi’nin köylüsü olan Ali Saper’de Kâtibi’nin bazı eserlerin başkalarına yazıldığını söylemektedir. Ali Saper’in açıklamalarından da anlaşıldığı gibi yukarıdaki yazılı olan eserin kesinlikle Kâtibi’ye ait olduğu anlaşılmaktadır.
27
Çok kazanmayınan yiyemmi dersin Kudretten nasip verilmeyince Sır Ali sırrıdır bilemmi dersin Sana Hak’tan nazar kılınmayınca
Onlar her kapıya gövher koymazlar Gerçekleri didarından ırmazlar Seni yol içinde iyi saymazlar Sende Hak nişanı bulunmayınca
Onlar her kardeşe kapımı açarlar Gerçeği yetmiş iki den seçerler Senin günahından nasıl geçerler Mürvet deyip dara durulmayınca
Hak demez müminden mihmanmı olur Yalancı kalleşle irfanmı olur Haktan özge derde dermanmı olur Pak edip vücudun silinmeyince,
Törpüsüze duvarını ördürme Delik kor içeri karı doldurma Değme bir gözeden kabın doldurma Ayağı akıp gözü durulmayınca
Pınarın gözün bul her yerden içme Muhammet Ali’yi ayırıp seçme Kâtibi kumaşın her yerde açma Müşteri olupta alınmayınca
28 Be hey derviş şimdi zamane halkı Her biri bir türlü iş eylediler Ayete hadise iman etmeyip Bahane sözlerle coş eylediler
Sırrı Muhammet’ten kalmadı eser Fitne ile doldu cihan sert eser Mümin olan yılda üç kurban keser Kılı ibrişime baş eylediler
Yolumuz çektiler kıra bayıra İşimiz zorlaştı Mevlam kayıra Hiçbir ağzın açan yoktur hayıra Bir acayip çirkin iş eylediler
Dinsiz imansızı bir yere derip Delilsiz irfansız yol erkân sürüp Yılda bir hayvanın kanına girip Cahilin gönlünü hoş eylediler
Muhabbet tohumun ham boza ekip Aşkın badesini kerüze döküp Katırı beygiri tavraya katıp Sarı küheylana eş eylediler
Körüğü şeyh oldu çıktı huzura Çaylak vezir oldu geçti mühüre Virane verdiler baykuş fakire Serçeyi bir Anka kuş eylediler
Kimi post sahibi masallar düzer Kimi yol gösterir kimisi yüzer Kimisi kendince fetvalar düzer Evliya yolunu boş eylediler
Yukarıda ki yazılı eser Katibi’ye aittir. 1920 li yıllarda eski yazı ile yazılmış olan cönkten alınmıştır. Eserin yazılı olduğu sahifenin alt kısmı yırtık olduğu için Şah beyiti yazılı değildir. Elimizde bulunan eski yazıyla yazılmış olan bu cönkü emekli öğretmen Rıfat Öztürk Türkçeleştirmiştir.
29
Söyle âşık söyle esrarı haktır Erenlerin yolu söz ile değil Muhabbet tohumun ekip yeşertmek Avrat oğlan uşak kız ile değil
Alnında bin bir türlü seda var İçilecek içilmedik bade var Bu yolun içinde tam kırk madde var O da gönlüncedir az ile değil
Yola bir kez sapar yoldaş içinde Bir nesne ararsan sırdaş içinde Hakkı gören görür az yaş içinde Yetmiş seksen doksan yüz ile değil
Kuş misali her çeşmeye konarsın Acı tatlı demez içip kanarsın Hakkı aynel yakın gördüm sanarsın Oda kem baktığın göz ile değil
Kâtibiyim Pir’den nasihat aldım Arifler ziyasın okuyabildim Katreden katreye ummana girdim Coşlara karıştım az ile değil
30 Talip benlik ile girme meydana Evvela haline yeksan ol talip Ne yaman uğraştın aklı noksana Ettiğin işlere pişman ol talip
Ne yola talipsin ne Hakka kulsun Sen yolu bilmezsen yol seni bilsin Men Araf sırrından haberin olsun Fark eyle özünü insan ol talip
Hak sende buyurmuş allemel esma Fark eyle sendedir Hünsayı Kübra Sana zuhur oldu hep cümle eşya İncil Zebur Tevrat Furkan sendedir
Otuz sekiz harfin hesabın görde Yirmi sekiz harfin aslına erde Dördü batındadır yedisi sırda Her gören Âdeme kitap ol talip
Yirmi sekiz harfin dört yedi hece On dördü gündüzdür on dördü gece Lam Elif cümle burçlardan yüce Yerde gökte arşta Rahman ol talip
Kâtibi der Hakka ola gör bende Fark eyle noktayı be ile nunda Her ne arar isen tamamı sende Kin buyurdu sana noksan ol talip
Yine bu iki eserde elimizdeki eski yazı ile yazılmış olan cönkten alınmıştır. Kâtibi’nin hayat hikâyesinde de bahsedildiği gibi yaklaşık 400 ün üzerinde eserinin olduğu oğlu Murtaza Kurt tarafından ifade edilmektedir. Yazılı cönküne ulaşılamadığı, 50 ye yakın eserinin kayıt altına alındığı, bir kısmının da Güzide Ana’ya mal edildiği anlatılmaktadır. Hâlbuki Güzide Ana yazmış olduğu eserlerinin hepsini de Güzide mahlası ile yazmıştır. Geçmiş dönemlerden günümüze kadar bakıldığında hiçbir ulu ozanın iki isim kullandığı görülmemektedir. Güzide Ana Ulusoylara yakınlığı ile bilinir. Bu sebeptendir ki Ulusoylara yakınlık duyan bazı yazarlar ve ozanlar Katibi’ye ait olan eserleri Güzide Ana’ya mal etmeğe çalışmaktadırlar. Katibi’ye ait olan eserlerin Güzide Ana’ya ait olduğunu söyleyenler hangi kaynağa dayanarak böylesi bir ithamda bulunuyorlar anlamak mümkün değildir. Şu an 95 yaşlarında halen yaşamakta olan Ali Saper adlı aynı köyde doğup büyüyen kişinin öfkesini de dinlemek gerekir.
31 Güzel seni ancak sevdim dünyada Yüzüne baktığım kâr bana yeter Dolaştırma beni şema ziyade Bu kadar yandığım har bana yeter
Hublar’ınan menzil olmuş göçersin Dost elinden bade gelse içersin Beni görüp kaşın yıkar geçersin Bir kez hatırımı sor bana yeter
Ellerinde dolu bade süzerler Em odur ki kara bağrım ezerler El içinde sefil zarun gezerler Gayriden çektiğim ar bana yeter
Kâtibi der candan sadakatim var Muhabbet yolunda seyahatim var Bilirim ulusun kanaatim var Sineni sineme sar bana yeter
32 Döndükçe bu çarkı devran döndü Nice Süleyman’lar tahtından indi Şimdi Beyzadeler hımara bindi Küheylana kıymet biçilmez oldu
Ar hayâ kalmadı gelinde kızda Zamparalar şimdi gönülde gözde Beyzadeler yola geldiler sözde Şimdi Hak’tan yana geçilmez oldu
Çakal tilki aslan ile vuruştu Bülbül yuvasından kargalar uçtu Tatlı suya acı sular karıştı Bozuldu lezzeti içilmez oldu
Kâtibi didemden akıttım yaşı İyilere kötülük mahlûkun işi Vahdete uğradı hayatın kışı Gemilere kaptan biçilmez oldu 33 Kamil gerek gediğinde otura Yiğidin neciliye binmesi de olur Eğer arif isen değme hatıra Gönül bir sırçadır sınması da olur
Koç yiğit gönlünde komaz kudüret Kavga olmayınca hâsıl olmaz murat Vaktine hazır ol kader kudüret Denizin ateşe yanması da olur
Arap atı meydanlara çıkınca Cevlan kurup dört yanına bakınca Bir yiğit meydanda rakip yıkınca Eğilip elinden tutması da olur
Şahin gibi gördüğüne toylama İnip dalgıç gibi derya boylama Büyük giy büyük ye büyük söyleme Yükseğin eğnine enmesi de olur
Kâtibiyim iyidir sözünden dönme Bir vefa güzelin oduna yanma Koç yiğidin kaçmasına güvenme Cevlan kurup geri dönmesi de olur
34 Muhabbettir muhabbetim artıran Beş vakitte Kıble gâhım olan yar Hayali gönlüme vahdet yetiren Aşıkını bu sevdaya salan yar
Kaşların Bismillah kametin Taha Çekilmiş velleyli alnın veddüha Sin ile okunur Yasin keyfüha Cümlenin üstüne Sultan olan yar
Âlemler lerçike sadırın yazdım Yüz on dört sureden Errahman dizdim Sırrı atmış bini Ali’de çözdüm Ehli Tarikata mihman olan yar
Kâtibiyim Kulfü Vallahi Ahet Canım Hak yoluna her dem her saat Muhammet Ali’ye indi bu ayet Dört Kitapta Ümmül Kuran olan yar
35 Gönül derdi kelam getirir dile Aşkın deryasına daldığı zaman Akar gözyaşlarım döndürür sele Yâr bizi sevdaya saldığı zaman
Kaçma canan kaçma dosttan fenadan Böyle haber aldık darul gedadan Bize cevredenler bulur Hüdadan Herkes ettiğini bulduğu zaman
Kâtibi gör Erkânını yolunu Olura olmaza açma sırrını Sevdiğin bu edna fakir kulunu Unutma derdinden öldüğü zaman
36 Sırrı hakikatten irfan isterler Onuda her cana diyebildin mi? Varlığın var ise desti post derler Onuda geriye koyabildin mi?
Ya kime ilhak gördüler duayı Arif olda boyla engin ovayı Bir sofrada yedi katar deveyi Hiçbir oturuşta yiyebildin mi?
Deveyi yer iken arif görürse Arayıpta çiğ lokmanı bulursa Katarın birisi eksik olursa Altı katarınan doyabildin mi?
Çok deryalar geçtim yâre varırken Çölde susuz kaldım derya dururken İsrafil arşta sala verirken Onu bu meydanda duyabildin mi?
Kâtibi hayali gitmiyor serden Güzelce muhabbet sevgisi candan Yirmi dört bin meyti yıykar bir yandan Kırkına bir tas su koyabildin mi?
37 Ahir’im Muhammet aşinam Ali Yollarına candan kurban olurum Muhabbet bağına girdim gireli Gerçek Erenlere kurban olurum
Ta ezelden nasibimiz bu imiş Ahır encamım evvelim şu imiş Gece gündüz dilde zikrim hü imiş Kırkların Ceminde Selman olurum
Bu canımı koydum Pirin yoluna Katıldım kaynayan aşkın seline Bülbül olup kondum gülün dalına Deryaya karışıp umman olurum
Tariki nazenin Güruhu Naci Bey tül Mukaddeste olmuşuz Hacı Sırrını sır eyle olma davacı Kâtibi Kibriya’ya pinhan olurmu
38 Görüp cemaline âşık olduğum Hakkı bir bilirsen ağlatma beni Uğruna serimi feda kıldığım Hakkı bir bilirsen ağlatma beni
Bu güzellik baki kalmaz sevdiğim Aşıkı ağlatan gülmez sevdiğim İyilikten kemlik gelmez sevdiğim Hakkı bir bilirsen ağlatma beni
Kâtibi der yavru öğüt tutmazmı Aşıkın dediği yola gitmezmi Kara bağrın hun eyledin yetmez mi Hakkı bir bilirsen ağlatma beni
Âşık Kâtibi’nin yazmış olduğumuz bazı eserleri üç veya dört kıtadan ibarettir. Torunu Ali Kurt’un anlattıklarına ve elimizdeki yazılı deyişlerine bakıldığında Kâtibinin yazdığı eserlerin bu kadar kısa olabileceğinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Ben yinede elimdeki kaynakları mümkün olduğunca bende yazılı olduğu gibi yazmaya çalışıyorum.
39 Deli gönül melul olup gam yeme Ağlamanın elbet gülmesi vardır Aduya intikam kalır mı böyle Herkes ettiğini bulması vardır
Hak için ibadet eden sadıklar Mertebesin bulur bağrı yanıklar Bivefa dilberi seven aşıklar Gahi böyle melul olması vardır r Bu aşk dedikleri bir yoldur ince Bülbüle cevr eder bir gül-i gonce Bir güzelin kendi gönlü olunca Tenhaca odaya gelmesi vardır
Bu bir eski sözdür söylenir ezel Dilber akçe ister dinlemez gazel Zengince bir aşık bulsa bir güzel Züğürdü feryada salması vardır
Katibi sabreyle ötesi yakın Hercai gözetmez tuz ekmek hakkın Bivefa dilbere aldanma sakın Hemen bir yüzüne gülmesi vardır
40 Yüzüne Hakkın nuru saçılmış Var ise can ister kulundan senin Gönlünde nev bahar taze açılmış Emreyle dereyim gülünden senin
Her zaman eğnine yüzüm sürdükçe İltifat edersin bizi gördükçe Var ol cihan içre dünya durdukça Geçmesin adular yolundan senin
Şu beni seversin bilirim amma Bir melek misali ey şemsi sima Anladım aşıksın destinde hüma Baz eksik olmasın kolundan senin
Hakikatlı yarsın bilirsin halden Huda ayırmasın sen selvi daldan Söyledikçe sözün tatlıdır baldan Abu zülâl akar dilinden senin
Katibi kapından yabana atma Lütfeyle göz yaşım sellere katma Bari gülmüş iken beni ağlatma Yandım zalim Felek elinden senin
41 Gurbet ele düştü yolum Ağlayıp gezer yürürüm Efkârlandı deli gönlüm Dağlayıp gezer yürürüm
Bir desti misali akarken doldum Erenler yolunda bi karar oldum Ben Hak’kı ararken kendimde buldum Kudretten bir dolu içtim Erenler
Sen arzetki ben kapına geleyim Şahım dergâhına yüzler süreyim Sanki yetmişinde dilsiz bebeyim Pir’in dergâhında piştim Eren’ler
Ali’m Eren’lere olalı bende Lokmansın hekimsin dermansın derde Nerde çağırdıysam hazır heryerde Ne hikmettir böyle şaştım Eren’ler 55 Halden anlamazki derdim yanayım Nedendir beni hor görürsün gardaş Zehiri bal edip derdi bölüştük Neden kızıp surat edersin gardaş
Mezhebim Kızılbaş istersen sorma Tanımadan beni yargıya varma Bende bir insanım gel hakir görme Boğulur deryada kalırsın gardaş
Hacıdan hocadan kendini sakın Öyle uzak durma hele ol yakın İkilik yaratır dürzüye bakın İnanma çamura batarsın gardaş
Çok uzak kalmışsın ilimden fenden Faize haram der hazırdır dünden Günah der arada alırsın demden Sızıp bir köşede yatarsın gardaş
Tanırsan Ali’yi Kızılbaş oğlu Gözümüz kapalı elimiz bağlı Yüzünü gördükçe olurum deli Yinede din iman sorarsın gardaş
56 Kırk demeden aklar düştü saçıma Kader deyin çile deyin gam deyin Şu fani dünyada bir gün gülmedim Kader deyin çile deyin gam deyin
Mecnun oldum Leyla için çöllerde Gönül hasret çeker gözüm yollarda Ali’m gibi dertli varmı kullarda Kerem olup kendim yakar ağlarım
67 Hançer alıp dertli sinem deleyim Bu ızdırap için için yer beni Aç yüzünü mah cemalin göreyim Bu ızdırap için için yer beni
Kirpikler ok olmuş gözleri ela Bir türlü başımdan gitmiyor bela Cevretmek yakışmaz sen gibi kula Bu ızdırap için için yer beni
Yaylasına vardım karsız dumansız Bir vefasız sevdim dinsiz imansız Yandım ateşine ahtı amansız Bu ızdırap için için yer beni
Geceler uzadı sabah olmuyor Kulaklarım seste haber gelmiyor Yar vefasız kadir kıymet bilmiyor Bu ızdırap için için yer beni
Sanki yüce dağlar girdi araya Gel gönül aldanma kaşı karaya Mehlem diye tuz bastılar yaraya Bu ızdırap için için yer beni Âşık Kâtibi 1863 yılında Tokat’a bağlı Zile’nin Çakırçalı Köyünde doğdu. Asıl adı Ali’dir. Baba İsmail Malatya’nın Akçadağ İlçesine bağlı bir köyde ikamet etmekte iken göç etmek zorunda bırakılmıştır. Baba her şeye rağmen, her şeylerini o köyde bırakarak iki çocukları ile birlikte Zile’nin Çakırçalı Köyüne gelip yerleşir. İsmail’i çocukları ile birlikte göç etmeye zorlayan neden, günümüzde de olduğu gibi o dönemde Sünni Osmanlı hükümetinin ve Sünni toplumunun Alevi toplumu üzerindeki baskısı ve zulmüdür. İsmail’in babası o çevrede yaşayan Sünni köylüler tarafından öldürülmüştür. Adından da anlaşılacağı gibi Çakırçalı Köyü tepenin üzerine kurulmuş taşı kayası oldukça fazla olan bir köydür. Güzelbeyli kasabasından bakıldığında (eski adı Silis) iki tepe arasına sıkışmış küçük bir köy. Köyün önceki hali ormanlık içerisinde, kerpiç yapılı derme çatma toprak damlı evlerden oluşmakta idi. Günümüzde ise bazı evler iki katlı betondan yapılmış, çatıları kiremitli, daha derli toplu gözükmektedir. İsmail Malatya’da ikamet ettiğinde maddi durumu çok iyidir. Çakırçalı Köyüne gelirken de yüklü miktarda para ile geldiği köyün büyükleri tarafından anlatılmaktadır. Köye yerleştiğinde köyde kendilerinden önce oturanların olduğu bilinmektedir. İsmail zamanla yanında getirdiği parayla köyün arazisinin yarısına yakınını satın alır. Malatya’da olduğu gibi artık burada da durumu çok iyidir. Çevresindeki köylerin hepside Alevi köyleridir. Bundan böyle İsmail hem köyünde hemde çevresinde sözü geçen ve sevilen birisi durumundadır. Ali bu köydeki kerpiç yapılı toprak damlı bir evde doğar. Sekiz on yaşlarına kadar köyde annesi ve babasının gözetiminde yaşar. Ali yaklaşık on yaşlarındadır. Babası onu okuması için Zile ilçesinde bir akrabasının yanına gönderir. Ali bu akrabanın yanında Ulu Medrese’de on dört yıl medrese eğitimi alır. Osmanlıcayı, Farsçayı ve Arapçayı çok iyi öğrenir. Ali büyümüş yaklaşık yirmi beş yaşlarında genç bir delikanlıdır. Babasının evinde on iki perdeli bir de bağlaması vardır. Onu bağlama merakı sarar. Babasının da onca gayretlerine rağmen her ne hikmetse bir türlü bağlama çalmakta başarılı olamaz. İnatçılık yönü de olduğu için bir türlü bağlamadan da vaz geçmez. Ali yirmi beş yaşlarında Zile’den bir kızla nişanlanıp evlenir. Bu evlilikten Murtaza ve Haydar isimli iki erkek çocuğu olur. Ali’nin oğlu Murtaza, babasının işi ile ilgili bir anısında “Bir gün evimize atlı, iki kişi geldiler. O zamanı cok iyi hatırlıyorum. Önceleri babamda annemde korktular. Daha sonraları babam o gelen atlıların devletin adamları olduklarını, kendisini bir konu ile ilgili Zile’den istediklerini, korkmamamız gerektiğini, en geç iki üç gün içerisinde gelebileceğini söyledi. Buna rağmen bizler babam gelene kadar korkudan tir tir titredik” diye anlatır. Bu görüşmeler sonucu Ali bir süre nahiye müdürlüğü yapar. Hangi nahiyenin müdürlüğünü yaptığı konusunda bilgi sahibi olmadığımız için görev yaptığı yeri belirtemedik. Oğlu Murtaza bir anısında“Ben ve kardeşim yaklaşık dört beş yaşlarında idik. Köyden ayrıldığımızda annemde biz de sık sık ağlardık. O dönemlerde bu kadar eğitimli insanlar görmek mümkün değildi. Anladığım kadarıyla babam da bu görevi isteyerek yapmıyordu. Bir bakıma zorla yaptırtıyorlardı. Çünkü babamın durumu çok iyi idi. Devletten alacağı paraya ihtiyacı yoktu. Çevreden ve köyden ayrı kalmamız hem annemi babamı, hemde bizleri üzüyordu. Nasıl olduğunu bilmiyorum amma, babam hiç birimizin de onaylamadığı bu görevi bıraktı” diye anlatır. Baba İsmail’in vefatı ile Ali’nin ailevi sorumlulukları daha da artmıştır. Ali yaklaşık otuz beş kırk yaşlarındadır. Hâlâ bağlama çalmasını öğrenememiştir. Ali bir gece rüyasında bağlama çalmaya çalışırken, karşısına yaşlı, aksakallı, elinde asası nur yüzlü birisi çıkar. Bu yaşlı, nur yüzlü kişi Ali’ye “Sen ne yapmaya çalışıyorsun” diye sorar. Ali ise cevap olarak “Yıllardır bağlama çalmayı öğrenmeye çalışıyorum ama bir türlü çalmasını öğrenemedim” der. Bunun üzerine yaşlı ihtiyar elindeki kadehi uzatarak “Korkma al bu doluyu iç, bundan böyle hem çalacak hem de söyleyeceksin” der ve kaybolur. Ali korku ile uyanır. Bir süre uyuyamaz. Mevsimlerden kış mevsimidir. Köyde cem ibadetini yürütmek için gelmiş olan dedeye niyazını yaptıktan sonra bir köşeye oturur. Ali düşüncelidir. Onun düşünceli halini gören dede “Neyin var? Niçin bu kadar dalgınsın?” diye sorar. Dedenin bu sorusu üzerine Ali, dede ve yanında bulunan köyün büyüklerine gördüğü rüyayı anlatır. Dede ile köyün büyükleri gelecekte kendisinin iyi bir ozan olacağı müjdesini verirler. Kısa bir süre sonra Ali hem saz çalmasını öğrenir, hemde irticalen söylemeğe başlar. Bunun üzerine köyde bulunan dede Ali’ye sana bir isim bulmamız gerekir der. Bundan böyle deyiş ve duazlarında “KÂTİBİ” mahlasını kullanacaksın der. Dede Şah İbrahim ocağına mensup bilge bir kişidir. Ali yerinden kalkarak duaya durur ve böylece Kâtibi mahlasını da almış olur. Diğer büyük halk ozanlarında olduğu gibi Kâtibi’nin de haktan dolu içtiği görülmektedir. Bütün deyiş ve duazlarında Kâtibi mahlasını kullanmıştır. Kâtibi’nin gördüğü o gizemli rüyadan sonra ilk okuduğu deyişin aşağıya ilk dörtlüğünü yazdığımız deyişin olduğunu oğlu Murtaza da teyit etmektedir. Bu deyişin tamamını Kâtibi’nin hayat hikâyesinden sonra ki deyiş ve duazlar bölümünde bulunmaktadır.
Kül etti derunum aşkın ateşi Akıbet bu bizi yakar savuşur Ne bilsin başına gelmeyen kişi Seyreder kenardan bakar savuşur
Kâtibinin yazmış olduğu eserlerine bakıldığına daha çok edebiyatın ve felsefenin ağırlık kazandığı görülüyor. Bu eserlerin birçokları halkın ezberinde ve bazı sanatçıların repertuarında yer almaktadır. Bu eserlerden bazılarını da kendisinin müziklendirdiğini bilmekteyiz. Kâtibi’ nin çok iyi bağlama çaldığı söylenilmektedir. Zile ve çevresinde Hak’a yürüyen onlarca Halk ozanlarının en önde geleni, güçlü ve etkileyici bir Halk ozanı olduğu görülmektedir. Oğlu babası Kâtibi’nin hayatı boyunca dört yüzün üzerinde eserinin olduğunu söylemektedir. Ne yazık ki yazmış olduğu bu dört yüzün üzerindeki deyiş ve duazların bulunduğu cönk Artovalı Gurap Ali adında bir kemancı tarafından geri iade edilmek üzere alındığı, ancak bir daha da geri getirilmediği oğlu Murtaza tarafından anlatılmaktadır. Kâtibi yaşamı boyunca hiçbir rahat yüzü görmemiştir. Bir taraftan devletin baskısı bir taraftan da eşkıyanın baskısı devam etmektedir. Osmanlı’nın son dönemlerinde karınlarını doyurabilmek için kol gezen eşkıyanın yer yer köyleri basarak yiyecek ve giyecek topladıkları bilinmektedir. Bu baskınları en çok ta köyde durumları iyi olan aileler üzerinde yoğunlaştırdığı bilinmektedir. Kâtibi’nin durumunun çok iyi olduğu eşkıyalarca da bilindiği için en çok da karınlarını orada doyururlarmış. Kâtibinin oğlu Murtaza babasının istemeyerekte olsa bunu yapmak zorunda kaldıklarını şöyle anlatıyor; “Biz o dönemler iki kardeşte buluğ çağlarında idik. Bir grup eşkıya gelir hem karınlarını doyurur, hemde diğer arkadaşlarına ne bulurlarsa yiyecek giyecek alıp götürürlerdi. Giderken de eğer bizleri devlete ihbar ederseniz kendilerinizi yok bilin diye de tehditler savururlardı. Bizler korkumuzdan devlete ihbarı değil sesimizi dahi çıkaramazdık” Eşkıyaların o civarda en çok Kâtibi’nin evinde karınlarını doyurduğunu duyan devletin bazı yetkilileri Kâtibi’nin evine baskınlar düzenler. Kâtibi çaresizlik içerisindedir. Çünkü bir tarafta devletin baskısı vardır, diğer tarafta ise eşkıyanın baskısı. Devlet adına gelen bazı yetkili kişiler Kâtibi’yi eşkıyaya yataklık yapıyor, eşkıya besliyor diye tutuklar. Kâtibi idamla yargılanır. Kâtibi’yi tanıyan çevrede ki Sünni köylerinde hatırı sayılır, sözü dinlenir bazı kişiler Kâtibi’nin böyle bir şey yapmayacağı hususunda şahitlik yaparlar. Bu şahitlik üzerine Kâtibi idamla yargılanmaktan kurtulur. Aradan çok zaman geçmez Kâtibi tekrar tutuklanır. Bu defada Kâtibi Kızılbaşları örgütlüyor, onları devlete karşı kışkırtıyor diye tekrar idamla yargılanır. Hâlbuki Osmanlının son dönemlerinde halk fakir ve perişandır. İnsanlar çocuklarının karınlarını doyurabilmeleri, akşamları bir lokma ekmeği evlerine götürebilmek için her türlü eziyete katlanırlarmış. Kâtibinin maddi durumunun iyi oluşu ister istemez durumu iyi olmayan bazı insanları da yanına çekmiştir. Akşama kadar çalışan birçok insan burda hem karınlarını doyuruyor, hemde akşam evlerine dönerken çocuklarının nafakalarını da beraberinde götürüyorlarmış. Kâtibi’nin tutukluluğu devam ederken bir yandan da evi gözetim altına alınmış. Devlet yetkililerinin Kâtibi’yi tutuklamasıyla çevresindeki insanlar Kâtibi’yi daha da sahiplenmiş, adeta ona kol kanat olmuşlardır. Gizlice Kâtibi’nin evini gözetleyen devletin yetkilileri bunun bir örgütlenme olmadığını, gelenlerin çoğunluğunun ihtiyaçtan geldikleri kanaatine vardıkları için Kâtibi’yi tekrar salıverirler. Kâtibi’nin devletle karşı karşıya kalmasına sebep olan en büyük nedenlerden biri Kâtibi’yi çevrede çekemeyen bazı kişilerin asılsız ihbarlarından kaynaklandığı anlatılmaktadır. Kâtibi bu yüzden çok çekmiştir, kendisini çekemeyen bazı insanlardan da oldukça dertlidir. Yıl 1930, Mevsimlerden İlkbahar. Kâtibi 67 yaşlarında hastalanır. Yakınları onu tedavi ettirmek için kasabaya götürmek isteseler de gitmek istemez. Tedavi için hastane ye gitmeyişinin nedeni yine görmüş olduğu gizemli bir rüyadan dolayıdır. Oğlu Murtaza, babası hastalandığında öldüğü güne kadar yazmış olduğu deyiş ve duazlardan sadece birisinin bir dörtlüğünü okuduğunu, o eserin aşağıda yazılı olanlar içerisinde olmadığını, hangi eser olduğunu bir türlü hatırlayamadığını söylüyor. Hastalığa yakalanması ile vefat etmesi yaklaşık bir ay kadar sürer. Nisan veya Mayıs ayları içerisinde Hakkın rahmetine kavuşur. Kâtibi’nin ölümünden yaklaşık bir yıl sonra da torunu doğar. Babası ona Kâtibi’nin adı olan Ali (Âşık Ali KURT) ismini verir. Adını verirken de kulağına, adın gibi iyi bir ozan ve âşık ol der Kâtibi’nin yaşamı ile ilgili hiçbir bilgi yazıya geçmiş değldir. Hakkında kendi köyünde yaşamlarını sürdürmekte olan insanların bazı dedelerin dışında, hiç bir bilgi sahibi olanla karşılaşılmaz. Bazı sanatçı ve yazarların yeterli bilgiye sahip olmadan kulaktan dolma bilgilerle Kâtibi’ye ait olan eserlerin Güzide Ana’ya aitmiş gibi yorumlar yapmalarının ne kadar üzücü olduğunu belirtmek isterim. Bu hususta yeterli bilgi ve birikime sahip olmadan yorumlar yapan insanlara sormak gerekir. Kâtibi mahlasının Güzide Anaya ait olduğunu iddia edenler Kâtibi’yi ve Güzide Anayı ne kadar tanıyorlar? Bugüne kadar gelmiş geçmiş ulu ozanların hepsine de ayrı ayrı bakıldığında hiç birisin de çifte mahlas kullandığı görülmemektedir. Sıdkı hariç (Pervane). Sıdkı’nın da çifte mahlas kullandığı konusunda kuşkularımın var olduğunu belirtmek isterim. Aslına bakılırsa bu konunun uzmanları Sıtkı, Pervane hususunu iyice araştırdıktan sonra kesin bir sonuca varmalıdırlar. Nasıl ki Sıtkı, Pervane konusunda benim kuşkularım varsa, bu hususta konuştuğum bazı insanlarında kuşkularını bir şekilde gidermiş olurlar. Anlaşılan ya Sıtkı’nın eserleri Pervaneye, yada Pervanenin eserlerinin Sıtkı’ya yazıldığı kuşkuları sürüp gidecektir. Çünkü Nesimi’den, Verani’den, Hatayi’den, Teslim Abdal’dan, Derviş Muhammet’ten, Kulhimmet’ten, Pirsultan’dan tutunda günümüzdeki Veysel’e, Mahsuni’ye, Akarsuya, Daimi gibi nice ozanlara bakıldığında hiç birisinde böyle çelişkili bir durumla karşı karşıya kalındığı görülmemektedir. Bir başka dikkatleri çeken husus ta yıllar önce yaşamış olan Ulu ozanların mahlaslarının, yıllar sonra yaşayan ozanlar tarafından kendilerine aynı mahlası kullanmalarıdır. Bu gibi durumlar ise yazılı olan eserlerin hangi ozana ait olduğu konusunda çelişkiler yaratmaktadır. Âşık Kâtibi’nin hayatı ile ilgili özgeçmişi ikinci kez kitaplaşmış olacaktır. Bu konuda Kâtibinin hayatını ve eserlerini Prof. Dr. Fuat Bozkurt yazmıştı. Kâtibi hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenlerin kitap ile ilgili bilgi kısmındaki telefondan numarasını arayarak yeterli bilgiye sahip olabileceklerini belirtmek isterim. Kâtibi konusunda yanlış bilgiye sahip olanlar hem Kâtibi’yi daha yakından tanımış olacaklar, hem de Kâtibi ismi ile yazılmış olan eserlerin gerçek sahibine ait olduğu da gerçeklik kazanmış olacaktır. HAYDAR KURT KÂTİBİ’NİN DEYİŞ VE DUVAZLARI 1 Bizim cemimize kolay girilmez Nefsine uymuşta haksızsan gelme Bu cemde kimseye ödün verilmez Ali yolundan yozmuşsan gelme
Duvara secdeyi eyleme meyil Âdem huzurunda hürmetle eğil Mevlana misali bin kere değil Tövbeni bir kere bozmuşsan gelme
Kâtibi’yim derki kulak ver bana Ben tavır koymuşum gerçekten yana Doğruyu güzeli söylerim amma Bu gerçek sözlere kızmışsan gelme
2
Baharda açılır gonca dühanı Bülbülün sevdası gül sefa geldin Ali’yi sevene bu canım kurban Dili şeker lebim bal sefa geldin
Şahı velayetten Selman’mı geldi Evladı Resul’den fermanmı geldi Yoksa dost elinden dermanmı geldi Yarama melhemin sar sefa geldin
Fey basar fark eder gülü gevheri Arifler fark eder kışı baharı Alana satarız türlü cevheri Altın sarrafıdır al sefa geldin
Yasin âdemdedir bilmezmi arif Veçhinde yazılı ihlâsı şerif Ehli yol olana gerekmez tarif Arifler ustası pir sefa geldin
Kâtibi der yardımcımız evliya Şükür secde kıldık yüzü benliye Cümle sular akar gider deryaya Muhip deryasından göl sefa geldin 3 Gönül bir güzele meyil aldırmış Sevmiş ayrılmanın çaresi yoktur Derunundan Sıtkı candan yandırmış Sabredip bir yerde durası yoktur
Bu gün dünya bu gün ahret gün bu gün Geçti geçen günler sayılmaz o gün Hakın ihlâs kulu o ehli yakın Gerçeğin gönlünde karası yoktur
Yanar dertli sinem yaram yürekte Şükrolsun Huda’ya elimiz pekte Oncaları kalpa çıktı mehenkte Silinmiş sikkesi turası yoktur
Alış veriş işlenirmi tuç ilen Hak bulunmaz cedelinen lecinen Bir Kâmilde iffet etse picinen Ustaz meydanında sırası yoktur
Mürşide yetenler cana can katar Cehennem narından Ali sen kurtar Hak nizam kurmuşlar hayır şer tartar Terazi başvurmuş darası yoktur
Bir gün olur suçlu suçsuz derilir Halis olan bu dergâhtan sürülür Yalancılar hayvan olmuş yayılır Yetemez menzile süresi yoktur
Kâtibi der Şah Hüseyin’dir Pirim Şu iki cihanda umudum varım Şimdi ise yaralandı her yerim Derler ki görmekte çaresi yoktur 4 Ağu içen cümle Erenler Şahı Alnına gün doğmuş âlemler mahı Yoluna kurbandır canım vallahi Nurlara garg olmuş gördüm cismini
Elleri yeşildir nurdandır cismi Atası İmamı Ali’nin nesli Nedendir dost bizden selamın kesti Muhabbeti hoştur duydum sesini
Evladı Resul’dür Seyit’i Sadet Esirip coşunca kopar kıyamet İçinde gizlidir bin bir alamet Sırlara bürünmüş gördüm tacını
Kâtibi niyazım zikrim Pirime Medet mürvet merhamet kıl zarıma Canlar kurban edem Şahın yoluna Dönmem ikrarımdan yüzseler beni
5
Sefinemiz bir girdaba uğradı Car günüdür Celal Abbas gel yetiş Adunun hançeri sinem dağladı Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Münkirler kast etti Ali kuluna Sen el atki haklı haksız biline Gözüm yaşlı düşer oldum yoluna Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Mışmedip kâfiri taşa tutturdun Hırsızın karnında horoz öttürdün Ol zalimi sen bir kuşa yutturdun Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Sumru’da Muhammet Mehdi’ye bildir Urumda ağlayan sefiller güldür Dar günlerde yetiş tut bizi kaldır Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Şahı Merdan her eşyayı var eder Cahteylerse şar köşeyi bir eder Bun günleri müminlere car eder Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
İmam Hüseyin’in Dergâhı için Eleman babında bağışla suçum Kanlı gömleğinin hürmeti için Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Kerbela aşkına verdim serimi Fırat üzre kalem kıldım kolumu Senden başka kime arz edem halimi Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
İmam Kazım Ali Rıza aşkına Gözlerim kan revan döndüm şaşkına Nolur bir yudum su Allah aşkına Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Sultan Şah İbrahim Veli de bile Uğratma kervanı bu coşkun sele Bir arzuhal sundum Şah İsmail’e Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Abdal Musa Sultan hazırdır cara Hünkâr Hacı Bektaş Piri Pey kare Gamlanma Kâtibi sefil biçare Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
6
Tarihler bin üç yüz kırka gelince Sultan cemal terk eyledi cihanı Muhipleri bu haberi duyunca Mümin müslüm kıldı ahı figanı
Ezelden Muhammet Ali nin soyu Sulpu İmam Kazım Rıza nın nuru Eleman nizamda unutma toyu Arz eyleyip gitti ulu divanı
Ceddi Balım Sultan düştü virdine Kondu göçtü evliyalar yurduna Mehlem olmaz bu ecelin derdine İçenler meyinden bulur emanı Bektaşi Veliden gelir beratı Gerçek don değişir görmez mematı Sevenlere ihsan geçir sıratı Efendim gösterme bize niranı
Kul kefa billahi makamın didar Nesli Ehli Beyit tez gelir gider Kutup don değişir kutup nasveder Ceddin Muhammet’tir ahır zamanı
Veli efendi Pir zadeler yerine Meracül Bahreyn mercan dürüne Akıl ermez Evliyalar sırrına Tez gitti cihandan kılıp seyranı
Muhabbet hatm olup sır nihan oldu Velayet sırrınız aşikâr oldu Yetmiş üç devrinde erbayim geldi Arasan bulunmaz kevni mekânı
Hamsinde on elde yediye biri Üçlere ayandır onların sırrı Seri yek görünür cihanın varı Nuş edip sır oldu bahri ummanı
Ey miskin Kâtibi derunun dağla Hüseyin aşkına karalar bağlar Adettir Veli ler tez gider böyle Dur etme didardan şefaat kanı
Âşık Kâtibi bu deyişi Hacı Bektaşi Veli Postnişini olan Cemalettin Ulusoy’un vefatı ile ilgili yazmıştır. Kâtibinin Cemalettin Ulusoy ile ilgili yazmış olduğu iki eserinin daha olduğu oğlu Murtaza Kurt tarafından ifade edilmektedir. Kâtibinin hayat hikâyesinde de ifade edildiği gibi yüzlerce deyiş ve duazlarla birlikte bu eserlerde yok olmuştur.
7
Âdemi yaratıp var den Mevlam Emanet verince şükrana geldi Akıl fikir ilim kılınca eta Emin oldu Âdem yeksana geldi
Âdem’e Hava’yı eyledi Munis Hava’dan dünyaya var oldu her cins Âdem’e buğdayı yediren iblis O zaman âdem’e bigâne geldi
Âdem buğday yedi ikrarı bozdu Nice yıllar üryan ağladı gezdi Levhi kaleminde Hak böyle yazdı Desturu Cebrail meydana geldi
Kerbela sahrası anda göründü Elaman babında tacı vurundu Abu hayat ile cesedi yundu Gördü Âdem bunda cihana geldi
Âdem için geldi bir Huri kızı Kâfi nunu farket anla bu sözü İkrara çare yok bozulmaz yazı İkisi bir olup meydana geldi
Bir ikrara kurdu Levhi kalemi Bir ikrarda var eyledi âlemi Yedullah babında aldı selamı Üç isim bir olup irfana geldi
Kâtibi der sen kendini boşlama Bir gönüle iki saray başlama Kara çalı aşlak tutmaz aşlama Aşlak vurmak taze fidana geldi
8
Varlığından geçip gel bu meydana Mansur olmayınca dara durulmaz Ne davacı ol ne dava kazan Dava ile Hak katına varılmaz
Buna umman derler dalabilirsen Gövher bundan çıkar alabilirsen Erkân ile teslim olabilirsen Teslim olmayınca sitem sürülmez
Tabip baştan başa yara görsene Ek muhabbet tuzun sara görsene Alıp müsahibin dara dursana Ali yoludur musahipsiz girilmez
Bay olur marifet ehli fakirler Bülbül olup gülistanda şakırlar Yezit’e Mervan’a lanet okurlar Hüseyni kullara sorgu sorulmaz
Ustazlar kâmildir dokunmaz tele Cebrail kul oldu nuru kandile Gerçek âşık aşlak vurur çitile Yaramın melhemin sor benim ustam
Kâtibi dil olmaz ustaz yanında On iki kapının müptahı sende Ustaz olan gövher satar meydanda Vezn edip pahasın sor benim ustam
15 Eliften ders alır gerçek âşıklar Be noktası zuhur oldu yüz ondan Te den se ye kadim basan sadıklar Cim den ha’ya hayallenir yüz ondan
Hı’dan dal zel raya bağladım beli Ze’de ziynet görür la mekân eli Sin’de sitem görmez hakikat kulu Işın şefaati bulur yüz ondan
Satan safi olup olursan gülam Dat’tamı görmesin vallahi âlem Car köşede nokta birdir yek kalem Tı doğurur payın alır yüz ondan
Zı zuhur edip meydana geldi Bin bir kelam bir ayından hatm oldu Gayın gavvas olup ummana daldı Te telek nida kılar yüz ondan
Gaf kadim ikrarın bilen ellere Kef kerimdir mazhar eder sırlara Nem lanet var mim’e münkir körlere Nun hikmet bahre daldı yüz ondan
Vav’u velayet sırrı dayandı ha’ya Âşıklar yakındır lam elif ya’ya Bizim üstümüze çekilen sa’ya Gönderen Huda’dır gelir yüz ondan
Kâtibi dört harf var nokta on iki Çin ile meçine yüklenir göçü Bir göçer seyrettim havada kökü Meyve verip ziyalanır yüz ondan
16 Kudretiullahı izhar eyleyen Koça bıçak indi mümine Erkan El Eta sırrını mazhar eyleyen Koça bıçak indi mümine Erkan
Kayiyyede nedir sülfü pederin Errahmanırahim halidir serin Anla bu kelamı gitsin kederin Koça bıçak indi mümine Erkan
İlmi Cavidan’dan dersin almalı Otuz bini beş harf ile bilmeli Yay âleme bir elifte kalmalı Koça bıçak indi mümine Erkan
Mümine mevali olup bilindi Bir Zühre yıldızı doğmuş bulundu Setrede doksan bin kelam bölündü Koça bıçak indi mümine Erkan
Kâtibi der Göğ Erkândan alınır Ne ararsan bu meydanda bulunur İsmi Şah talibine Erkan çalınır Koça bıçak indi mümine Erkan
17 Alnında Zühre yıldızı vardır Vallahi Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın Sağ yüzünde yeşil ben var Billahi Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
El rızıkı verir gafur’dur Allah Tevhidi Erkan’a söyler İllallah Nasip veren yeşil elsin yedullah Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
Ezelden karışmış kanım kanına Ol sebepten kurban canım canına Velilik fermanı indi şanına Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
İhlâs âşıkların men dergâhısın Şu iki cihanın bedir mahısın Cemali Ali’nin seyranğahısın Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
Bu Kâtibi kapınızın kuludur Kızıl Elma’daki Kızıl Deli’dir Musahibin Sultan Seyit Ali’dir Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın 18 Perimi Melek’mi Huri’mi nesli Du çeşmi Er Rahman hub anı gördüm Süzülüp Güruhu Naci’den aslı Seri Ahmer taçlı Sultanı gördüm
Kef karar almadan ahu zar eder Arş yüzünde yeşil kubbe var eder On yedi bin lem mim hayâ yar eder Cavidan seyreden Şıranı gördüm
Nunda nokta du cihanı var eder Celal ından azazulu dur eder Yek nefeste yedi derya sır eder Mest olan Musa’dır İmranı gördüm
Kırkların Ceminde bade dolduran Sefiy olup müminleri güldüren Velagat deminde ziya bildiren Cümle yek renk olmuş irfanı gördüm
Kâtibi yakın oldu yetmişe yedi Sividuğ harfleri cemal da idi Velagat Kerem’na Âdem’de idi Hint’ten cara gelen Merdan’ı gördüm
18 Derunumda vardır onulmaz yara Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin Gönül ne durursun mürşidin ara Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
Eyub’un çektiği çileler için Gayet günahım çok bağışla suçum Kanlı gömleğinin hürmeti için Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
Gel güvenme gönül şunda beş güne Cümle yardım eyle kerem düşküne Atan Ali Fatima’nın aşkına Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
Destin vere öğret bakma sonuna Gönül amel kazan ahret evine Deden Muhammet’in yüzü suyuna Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
Gönlümde kalmadı zerrece güman Sana yalvarırız ya Şahı Merdan Kâtibi çağırır mürvet elaman Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
19
Ezel baharda açılır Gonca gonca gülün dağlar Can ile serden geçilir İçildikçe mülün dağlar
Arayı arayı buldum Sana indim aram kıldım Ziyaret etmeğe geldim Memleketin ilin dağlar
Gözüm yıldızlara bakar Önümüze duman çöker Coşu huruş edip akar Boz bulanık selin dağlar
Goncadır güllerin solmaz Yârinden ayrılan gülmez Kâtibi der tabir olmaz Açılmış sümbülün dağlar 19 Kalma kusuruma gül yüzlü Şahım Sefa ile uğur olsun Erenler Keremi ihsanı bol Padişahım Sefa ile uğur olsun Erenler
Rahmeyle didemden dökülen yaşa Görüşür ne gamdır sağ olan başa Aşkı niyaz eyle bacı gardaşa Sefa ile uğur olsun Erenler
Konan göçer dünya fani durana Hayır, dua olsun Pire varana Selam söylen eşe dosta yarene Sefa ile uğur olsun Erenler
Çetindir çekilmez bu aşkın yayı Kerem eyle nuş edince badeyi İyilik söylen seversen Hudayı Sefa ile uğur olsun Erenler
Şükür haki paye sürmüşüm yüzü Arada selamın sal bazı bazı Kâtibi katardan unutman bizi Sefa ile uğur olsun Erenler
Talip isen talip halin gör derler Görmez isen sana ağma kör derler Bu remzin haberin dürüst ver derler Ne bir artık ne bir noksan isterler
Taliplik göstermek halka alaydır İçi bakır olmuş dışı kalaydır Hak âdemde demek dile kolaydır Arifler bu söze bürhan isterler
Arifler meydanda oynar utulmaz Evliya yoluna hile katılmaz Kuru dava ile Hakka yetilmez Senden bir gün hüccet berat isterler
Kâtibi Hak yola getiremezsen Talip yükü ağır götüremezsen Talip minderinde oturamazsan Dört Kapı kırk makam Erkân isterler 21 Gerçekler meyinden içen âşıklar Cana can olmuştur cananı gözler Rahı Hakka doğru yelen Sadık’lar Üç isim bir olmuş irfanı gözler
Bir huruf var oldu arşın yüzünde Nur ile münevver vardır sözünde Derya gider fark edersen izinde Dördü seyreyleyip ummanı gözler
Cebrail çok vakit havada durdu Muhammet Miraç’da burağa bindi Gönüller bir oldu ziyalar yandı Kırk bin yıldan sonra emanı gözler
Bir bedesten açtı kendi oturdu Bir hurufu doksan bine yetirdi Bir fidandan bin bir meyve bitirdi Mürüvvet babında emanı gözler
Bir elma var olup meydana geldi On iki on yedi onda bir oldu Eleman babında tacı vurundu Kırk bin yıldan sonra emanı gözler
Kâtibi der ervah vasfın ararsan Sındırdığın elin ile sararsan Mute kalbe el tamuta erersen Vücudun adalet mihmanı gözler
22 Âşıklar virdeder ismi azamı Dokunmayan rahmi Rahman bizimdir Elif defi lama devreder mimi Kırkların sürdüğü irfan bizimdir
Musa’yı Kazım’dan gelir kolumuz İncil Zebur Tevrat okur dilimiz Desti yedi beza tutmuş elimiz Kelimullah Musa İmran bizimdir
Babı şeriatı okuyup bildik Tarikat ilminden haberdar olduk Marifet bahrimiş aşk ile dolduk Te ile zeyn olan irfan bizimdir
Hakikat sır olmuş nihan içinde Serin veren bilir meydan içinde Kenzi nihan gördüm viran içinde Adalet tahtında Sultan bizimdir
Kâtibi pervaneyim korkmazam nardan Tutmuşum demanım dönmezem Pir’den Münhacılar vaz’mı geçer bu dardan Yek renk yekvücut bir can bizimdir
23 Kül etti derunum aşkın ateşi Akıbet bu bizi yakar savuşur Ne bilsin başına gelmeyen kişi Seyreder kenardan bakar savuşur
Tabip buldum diye varıp embiyen Bu günkü demini yarına koyan Üç gün için şu dünyada gam yiyen Bulanık sel suyu akar savuşur
Fani dünya için odlara yanma Cahilin sözüne inanıp kanma Her namerdin sofrasına el sunma Akıbet başına kakar savuşur
Kâmil ol fehmeyle üç ile beşi Seni zebun eyler nefsin ateşi Almayana örseletme kumaşı Müşteri değildir bakar savuşur
Gezdim seyreyledim devri cihanı Kâmilim der döker her dem dühanı Sakın gafil gezme bunda Kâtibi Akıbet elinden çıkar savuşur
Âşık Kâtibinin hayat hikâyesinde de anlatıldığı gibi, Kâtibi rüyasında yaşlı bir Pir’in elinden dolu içer. O ana kadar hiç çalıp söyleyemeyen Kâtibi rüyadan sonra kendisine gelen ilham ile çalıp söylemeye başlar. Oğlu Murtaza Kurt’un anlattıklarına göre rüya esnasında ilk okuduğu eser yukarıda yazılı olan: ‘ Kül etti derunum aşkın ateşi – Akıbet bu bizi yakar savuşur ‘ adlı eseridir. 24 Bugün aşkı müdam oldum meydanda Akar bu didemin seli görünür Hakkı arar isen illa Âdemde Musa’yı Kazım’ın kolu görünür
Hayali gönlümü ürüşen eden Artırdı yaramı acep bu neden Şükür Kerbela’dan kaldı bu dem Nasip veren yeşil eli görünür
Zikrede gör Abdal Musa Sultanı Musayı Kazımdan İbrahim Sani Eleman katardan ayırma beni Şükür Pir elinden dolu görünür
Şah İbrahim Veli Pirimiz bizim Onun için kadim yolumuz bizim Her yere uzanır kolumuz bizim Tecellim Elesti Bezmi görünür
Lutfedegör küllü noksan hatam var Don etmiş giyinmiş Hakkı tutan var Süleyman’lar Süleyman’ı putan var Kâtibi kapının kulu görünür
25 Biz de hanedana gidek der iken Mihman canlar bize sefa geldiniz Pirim Şıh Sofu’dan kaldı yol Erkan Mihman canlar bize sefa geldiniz
Temenna et bir gerçeğin destine Gel duralım ahdi aman üstüne Yüz sürelim ol Hünkâr’ın postuna Mihman canlar bize sefa geldiniz
Gittiğimiz İmam’ların yoludur Tuttuğumuz bir gerçeğin elidir Ser çeşmemiz Hacı Bektaş Velidir Mihman canlar bize sefa geldiniz
Gitti yoldaşlarım kaldık yalınız Bahçede açılır gonca gülümüz Şirin muhabbetin tatlı diliniz Mihman canlar bize sefa geldiniz
Gel ey gönül ne beklersin viranı Şükür olsun sizi bize vereni Âşık Kâtibi’nin eşi yareni Mihman canlar bize sefa geldiniz
Aşağıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Kâtibi’ye ait olan bazı deyiş ve duazların Kul Himmet, Pirsultan, Şah Hatayi gibi bazı ozanların üzerine yazıldığını görmekteyiz. Bu deyişin kesinlikle Kâtibi’ye ait olduğu bilinmektedir. Oğlu Murtaza Kurt ölmeden önce Kâtibi’ye ait olan eserlerden bazılarını kendi el yazısı ile kaydetmiştir. O yıllarda Zile ve çevresinde yaşayan birçok yaşlı insanlarında Kâtibi’ye ait olan deyiş ve duazların birçoğunu ezbere bildikleri bilinmektedir. Halen ezbere bilinen eserler içerisinde bu deyişinde var olduğunu, cem ayinlerinde yaşlı insanların Kâtibi’ye ait olan deyiş ve duazlarla birlikte bu duazıda okuduklarını görmekteyiz. Kâtibi hayatta iken onu çok iyi tanıyan, onun deyiş ve duazları ile büyüyen 95 yaşını geçkin, Kâtibi’nin köylüsü olan Ali Saper’de Kâtibi’nin bazı eserlerin başkalarına yazıldığını söylemektedir. Ali Saper’in açıklamalarından da anlaşıldığı gibi yukarıdaki yazılı olan eserin kesinlikle Kâtibi’ye ait olduğu anlaşılmaktadır.
27
Çok kazanmayınan yiyemmi dersin Kudretten nasip verilmeyince Sır Ali sırrıdır bilemmi dersin Sana Hak’tan nazar kılınmayınca
Onlar her kapıya gövher koymazlar Gerçekleri didarından ırmazlar Seni yol içinde iyi saymazlar Sende Hak nişanı bulunmayınca
Onlar her kardeşe kapımı açarlar Gerçeği yetmiş iki den seçerler Senin günahından nasıl geçerler Mürvet deyip dara durulmayınca
Hak demez müminden mihmanmı olur Yalancı kalleşle irfanmı olur Haktan özge derde dermanmı olur Pak edip vücudun silinmeyince,
Törpüsüze duvarını ördürme Delik kor içeri karı doldurma Değme bir gözeden kabın doldurma Ayağı akıp gözü durulmayınca
Pınarın gözün bul her yerden içme Muhammet Ali’yi ayırıp seçme Kâtibi kumaşın her yerde açma Müşteri olupta alınmayınca
28 Be hey derviş şimdi zamane halkı Her biri bir türlü iş eylediler Ayete hadise iman etmeyip Bahane sözlerle coş eylediler
Sırrı Muhammet’ten kalmadı eser Fitne ile doldu cihan sert eser Mümin olan yılda üç kurban keser Kılı ibrişime baş eylediler
Yolumuz çektiler kıra bayıra İşimiz zorlaştı Mevlam kayıra Hiçbir ağzın açan yoktur hayıra Bir acayip çirkin iş eylediler
Dinsiz imansızı bir yere derip Delilsiz irfansız yol erkân sürüp Yılda bir hayvanın kanına girip Cahilin gönlünü hoş eylediler
Muhabbet tohumun ham boza ekip Aşkın badesini kerüze döküp Katırı beygiri tavraya katıp Sarı küheylana eş eylediler
Körüğü şeyh oldu çıktı huzura Çaylak vezir oldu geçti mühüre Virane verdiler baykuş fakire Serçeyi bir Anka kuş eylediler
Kimi post sahibi masallar düzer Kimi yol gösterir kimisi yüzer Kimisi kendince fetvalar düzer Evliya yolunu boş eylediler
Yukarıda ki yazılı eser Katibi’ye aittir. 1920 li yıllarda eski yazı ile yazılmış olan cönkten alınmıştır. Eserin yazılı olduğu sahifenin alt kısmı yırtık olduğu için Şah beyiti yazılı değildir. Elimizde bulunan eski yazıyla yazılmış olan bu cönkü emekli öğretmen Rıfat Öztürk Türkçeleştirmiştir.
29
Söyle âşık söyle esrarı haktır Erenlerin yolu söz ile değil Muhabbet tohumun ekip yeşertmek Avrat oğlan uşak kız ile değil
Alnında bin bir türlü seda var İçilecek içilmedik bade var Bu yolun içinde tam kırk madde var O da gönlüncedir az ile değil
Yola bir kez sapar yoldaş içinde Bir nesne ararsan sırdaş içinde Hakkı gören görür az yaş içinde Yetmiş seksen doksan yüz ile değil
Kuş misali her çeşmeye konarsın Acı tatlı demez içip kanarsın Hakkı aynel yakın gördüm sanarsın Oda kem baktığın göz ile değil
Kâtibiyim Pir’den nasihat aldım Arifler ziyasın okuyabildim Katreden katreye ummana girdim Coşlara karıştım az ile değil
30 Talip benlik ile girme meydana Evvela haline yeksan ol talip Ne yaman uğraştın aklı noksana Ettiğin işlere pişman ol talip
Ne yola talipsin ne Hakka kulsun Sen yolu bilmezsen yol seni bilsin Men Araf sırrından haberin olsun Fark eyle özünü insan ol talip
Hak sende buyurmuş allemel esma Fark eyle sendedir Hünsayı Kübra Sana zuhur oldu hep cümle eşya İncil Zebur Tevrat Furkan sendedir
Otuz sekiz harfin hesabın görde Yirmi sekiz harfin aslına erde Dördü batındadır yedisi sırda Her gören Âdeme kitap ol talip
Yirmi sekiz harfin dört yedi hece On dördü gündüzdür on dördü gece Lam Elif cümle burçlardan yüce Yerde gökte arşta Rahman ol talip
Kâtibi der Hakka ola gör bende Fark eyle noktayı be ile nunda Her ne arar isen tamamı sende Kin buyurdu sana noksan ol talip
Yine bu iki eserde elimizdeki eski yazı ile yazılmış olan cönkten alınmıştır. Kâtibi’nin hayat hikâyesinde de bahsedildiği gibi yaklaşık 400 ün üzerinde eserinin olduğu oğlu Murtaza Kurt tarafından ifade edilmektedir. Yazılı cönküne ulaşılamadığı, 50 ye yakın eserinin kayıt altına alındığı, bir kısmının da Güzide Ana’ya mal edildiği anlatılmaktadır. Hâlbuki Güzide Ana yazmış olduğu eserlerinin hepsini de Güzide mahlası ile yazmıştır. Geçmiş dönemlerden günümüze kadar bakıldığında hiçbir ulu ozanın iki isim kullandığı görülmemektedir. Güzide Ana Ulusoylara yakınlığı ile bilinir. Bu sebeptendir ki Ulusoylara yakınlık duyan bazı yazarlar ve ozanlar Katibi’ye ait olan eserleri Güzide Ana’ya mal etmeğe çalışmaktadırlar. Katibi’ye ait olan eserlerin Güzide Ana’ya ait olduğunu söyleyenler hangi kaynağa dayanarak böylesi bir ithamda bulunuyorlar anlamak mümkün değildir. Şu an 95 yaşlarında halen yaşamakta olan Ali Saper adlı aynı köyde doğup büyüyen kişinin öfkesini de dinlemek gerekir.
31 Güzel seni ancak sevdim dünyada Yüzüne baktığım kâr bana yeter Dolaştırma beni şema ziyade Bu kadar yandığım har bana yeter
Hublar’ınan menzil olmuş göçersin Dost elinden bade gelse içersin Beni görüp kaşın yıkar geçersin Bir kez hatırımı sor bana yeter
Ellerinde dolu bade süzerler Em odur ki kara bağrım ezerler El içinde sefil zarun gezerler Gayriden çektiğim ar bana yeter
Kâtibi der candan sadakatim var Muhabbet yolunda seyahatim var Bilirim ulusun kanaatim var Sineni sineme sar bana yeter
32 Döndükçe bu çarkı devran döndü Nice Süleyman’lar tahtından indi Şimdi Beyzadeler hımara bindi Küheylana kıymet biçilmez oldu
Ar hayâ kalmadı gelinde kızda Zamparalar şimdi gönülde gözde Beyzadeler yola geldiler sözde Şimdi Hak’tan yana geçilmez oldu
Çakal tilki aslan ile vuruştu Bülbül yuvasından kargalar uçtu Tatlı suya acı sular karıştı Bozuldu lezzeti içilmez oldu
Kâtibi didemden akıttım yaşı İyilere kötülük mahlûkun işi Vahdete uğradı hayatın kışı Gemilere kaptan biçilmez oldu 33 Kamil gerek gediğinde otura Yiğidin neciliye binmesi de olur Eğer arif isen değme hatıra Gönül bir sırçadır sınması da olur
Koç yiğit gönlünde komaz kudüret Kavga olmayınca hâsıl olmaz murat Vaktine hazır ol kader kudüret Denizin ateşe yanması da olur
Arap atı meydanlara çıkınca Cevlan kurup dört yanına bakınca Bir yiğit meydanda rakip yıkınca Eğilip elinden tutması da olur
Şahin gibi gördüğüne toylama İnip dalgıç gibi derya boylama Büyük giy büyük ye büyük söyleme Yükseğin eğnine enmesi de olur
Kâtibiyim iyidir sözünden dönme Bir vefa güzelin oduna yanma Koç yiğidin kaçmasına güvenme Cevlan kurup geri dönmesi de olur
34 Muhabbettir muhabbetim artıran Beş vakitte Kıble gâhım olan yar Hayali gönlüme vahdet yetiren Aşıkını bu sevdaya salan yar
Kaşların Bismillah kametin Taha Çekilmiş velleyli alnın veddüha Sin ile okunur Yasin keyfüha Cümlenin üstüne Sultan olan yar
Âlemler lerçike sadırın yazdım Yüz on dört sureden Errahman dizdim Sırrı atmış bini Ali’de çözdüm Ehli Tarikata mihman olan yar
Kâtibiyim Kulfü Vallahi Ahet Canım Hak yoluna her dem her saat Muhammet Ali’ye indi bu ayet Dört Kitapta Ümmül Kuran olan yar
35 Gönül derdi kelam getirir dile Aşkın deryasına daldığı zaman Akar gözyaşlarım döndürür sele Yâr bizi sevdaya saldığı zaman
Kaçma canan kaçma dosttan fenadan Böyle haber aldık darul gedadan Bize cevredenler bulur Hüdadan Herkes ettiğini bulduğu zaman
Kâtibi gör Erkânını yolunu Olura olmaza açma sırrını Sevdiğin bu edna fakir kulunu Unutma derdinden öldüğü zaman
36 Sırrı hakikatten irfan isterler Onuda her cana diyebildin mi? Varlığın var ise desti post derler Onuda geriye koyabildin mi?
Ya kime ilhak gördüler duayı Arif olda boyla engin ovayı Bir sofrada yedi katar deveyi Hiçbir oturuşta yiyebildin mi?
Deveyi yer iken arif görürse Arayıpta çiğ lokmanı bulursa Katarın birisi eksik olursa Altı katarınan doyabildin mi?
Çok deryalar geçtim yâre varırken Çölde susuz kaldım derya dururken İsrafil arşta sala verirken Onu bu meydanda duyabildin mi?
Kâtibi hayali gitmiyor serden Güzelce muhabbet sevgisi candan Yirmi dört bin meyti yıykar bir yandan Kırkına bir tas su koyabildin mi?
37 Ahir’im Muhammet aşinam Ali Yollarına candan kurban olurum Muhabbet bağına girdim gireli Gerçek Erenlere kurban olurum
Ta ezelden nasibimiz bu imiş Ahır encamım evvelim şu imiş Gece gündüz dilde zikrim hü imiş Kırkların Ceminde Selman olurum
Bu canımı koydum Pirin yoluna Katıldım kaynayan aşkın seline Bülbül olup kondum gülün dalına Deryaya karışıp umman olurum
Tariki nazenin Güruhu Naci Bey tül Mukaddeste olmuşuz Hacı Sırrını sır eyle olma davacı Kâtibi Kibriya’ya pinhan olurmu
38 Görüp cemaline âşık olduğum Hakkı bir bilirsen ağlatma beni Uğruna serimi feda kıldığım Hakkı bir bilirsen ağlatma beni
Bu güzellik baki kalmaz sevdiğim Aşıkı ağlatan gülmez sevdiğim İyilikten kemlik gelmez sevdiğim Hakkı bir bilirsen ağlatma beni
Kâtibi der yavru öğüt tutmazmı Aşıkın dediği yola gitmezmi Kara bağrın hun eyledin yetmez mi Hakkı bir bilirsen ağlatma beni
Âşık Kâtibi’nin yazmış olduğumuz bazı eserleri üç veya dört kıtadan ibarettir. Torunu Ali Kurt’un anlattıklarına ve elimizdeki yazılı deyişlerine bakıldığında Kâtibinin yazdığı eserlerin bu kadar kısa olabileceğinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Ben yinede elimdeki kaynakları mümkün olduğunca bende yazılı olduğu gibi yazmaya çalışıyorum.
39 Deli gönül melul olup gam yeme Ağlamanın elbet gülmesi vardır Aduya intikam kalır mı böyle Herkes ettiğini bulması vardır
Hak için ibadet eden sadıklar Mertebesin bulur bağrı yanıklar Bivefa dilberi seven aşıklar Gahi böyle melul olması vardır r Bu aşk dedikleri bir yoldur ince Bülbüle cevr eder bir gül-i gonce Bir güzelin kendi gönlü olunca Tenhaca odaya gelmesi vardır
Bu bir eski sözdür söylenir ezel Dilber akçe ister dinlemez gazel Zengince bir aşık bulsa bir güzel Züğürdü feryada salması vardır
Katibi sabreyle ötesi yakın Hercai gözetmez tuz ekmek hakkın Bivefa dilbere aldanma sakın Hemen bir yüzüne gülmesi vardır
40 Yüzüne Hakkın nuru saçılmış Var ise can ister kulundan senin Gönlünde nev bahar taze açılmış Emreyle dereyim gülünden senin
Her zaman eğnine yüzüm sürdükçe İltifat edersin bizi gördükçe Var ol cihan içre dünya durdukça Geçmesin adular yolundan senin
Şu beni seversin bilirim amma Bir melek misali ey şemsi sima Anladım aşıksın destinde hüma Baz eksik olmasın kolundan senin
Hakikatlı yarsın bilirsin halden Huda ayırmasın sen selvi daldan Söyledikçe sözün tatlıdır baldan Abu zülâl akar dilinden senin
Katibi kapından yabana atma Lütfeyle göz yaşım sellere katma Bari gülmüş iken beni ağlatma Yandım zalim Felek elinden senin
41 Gurbet ele düştü yolum Ağlayıp gezer yürürüm Efkârlandı deli gönlüm Dağlayıp gezer yürürüm
Bir desti misali akarken doldum Erenler yolunda bi karar oldum Ben Hak’kı ararken kendimde buldum Kudretten bir dolu içtim Erenler
Sen arzetki ben kapına geleyim Şahım dergâhına yüzler süreyim Sanki yetmişinde dilsiz bebeyim Pir’in dergâhında piştim Eren’ler
Ali’m Eren’lere olalı bende Lokmansın hekimsin dermansın derde Nerde çağırdıysam hazır heryerde Ne hikmettir böyle şaştım Eren’ler 55 Halden anlamazki derdim yanayım Nedendir beni hor görürsün gardaş Zehiri bal edip derdi bölüştük Neden kızıp surat edersin gardaş
Mezhebim Kızılbaş istersen sorma Tanımadan beni yargıya varma Bende bir insanım gel hakir görme Boğulur deryada kalırsın gardaş
Hacıdan hocadan kendini sakın Öyle uzak durma hele ol yakın İkilik yaratır dürzüye bakın İnanma çamura batarsın gardaş
Çok uzak kalmışsın ilimden fenden Faize haram der hazırdır dünden Günah der arada alırsın demden Sızıp bir köşede yatarsın gardaş
Tanırsan Ali’yi Kızılbaş oğlu Gözümüz kapalı elimiz bağlı Yüzünü gördükçe olurum deli Yinede din iman sorarsın gardaş
56 Kırk demeden aklar düştü saçıma Kader deyin çile deyin gam deyin Şu fani dünyada bir gün gülmedim Kader deyin çile deyin gam deyin
Hedefi görmeden mermi atmanın faydası ne Tembellik züğürt düşürür yatmanın faydası ne Elinden geldikçe çalış kula kulluk eyleme Muhannetin lokmasını yutmanın faydası ne
Akıl ermez bu dünyanın ahvaline haline Gece hapishane olur gündüz benzer geline Şayet bülbül değil isen konma gülün dalına Karga olup gül dalında ötmenin faydası ne
Daima karanlık gider cehaletin dünyası Sırtına günah bağlayıp Mevla’ya olur asi Söz götürüp söz getiren münafığın kendisi İki dostun arasını katmanın faydası ne
Şerefle şöhretle yaşa edebinle arında Gir insanlık çemberine dolaşma kenarında Şahsen uygun hareket et ağır otur yerinde Davetsiz teklifsiz yere gitmenin faydası ne
Belki de sözün yanlıştır be Nüsüret Toruni Laf bir kez namludan çıktı bulacaktır yerini Yersen mazlumun hakkını çekersin ecirini Hakkın huzurunda inkâr etmenin faydası ne
24 MART 1938 – Devlet tarafından Cumhurbaşkanı için satın alınan Savarona yatına, İngiltere’nin Southampton limanında bayrak çekme merasimi. Törende Londra Büyükelçimiz Fethi Okyar da hazır bulunmuş, yat teslim alınışını takiben Hamburg’da inşa edildiği fabrikada bakımdan geçirilip bazı değişiklikler yapıldıktan sonra 22.5.1938 günü buradan hareketle 1.6.1938’de İstanbul’a gelmiştir. SAVARONA’NIN BİLİNMEYEN HİKAYESİ Alman kökenli mühendis John A. Roebling tel kablonun mucidiydi. Bu nedenle göç ettiği Amerika’da dünyanın en büyük tel kablo üreticilerinden biri oldu. Telgraf telleri, elektrik telleri, köprü telleri, gemi ve asansör telleri üretip sattı. Amerikalı zengin mühendisin bir hayali vardı; Brooklyn ile Manhattan’ı birbirine bağlayacak köprü yapmak. 1865’te kolları sıvadı; köprü projesini kendi çizdi. Gerekli girişimleri yapıp teklifini kabul ettirdi. Fakat talihsizlik; köprünün yerini tespit çalışmaları sırasında geçirdiği kaza sonucu 1869’da öldü. Oğlu Washington Roebling, babasının hayalini hayata geçirmek için inşaatın başına geçti. Yine bir talihsizlik, köprü kulelerinin inşa edileceği su altı odalarında çalışırken vurgun yedi ve yatalak oldu. Ancak babasının hayalini gerçekleştirmek için inşaatı bırakmadı; eşi Emily Warren Roebling yardımıyla köprüyü 1883’te bitirdi. Savarona’nın ilk sahibi Emily Margaret Roebling, işte Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden bu çiftin kızıydı…
İLK SAHİBİ “OKYANUSYA ÖTESİ” PENNSYLVANIA’DAN Pennsylvanialı Richard McCall Cadwalader, Princeton Üniversitesi mezunu başarılı bir bankacıydı. Müziğe kabiliyetliydi ama onu asıl merakı denizcilikti. Roebleingler’in kızı Emily Margaret ile evliydi. Emily Margaret Cadwalader da kocası gibi denizi seviyordu. Yatlara düşkündüler. Yatlarıyla dünyanın birçok yerini gezdiler. O yıllar Amerikalı zenginler arasında dünyayı turist olarak gezmek modaydı. Cadwalader çiftinin 1926’da yaptırdıkları yatlarının adı, Savarona’ydı. Savarona; Hint Okyanusu’nda yaşayan bir Afrika kuğusunun adıydı. Cadwalader çifti ikinci yatlarını 2 yıl sonra, 1928’de inşa ettirdi. İlginçtir, ona da Savarona adını verdiler. Ve üç yıl sonra 1931’de yaptırdıkları, dünyanın en büyük özel yatına da Savarona adını koydular. İşte bugün gündemimize -ne yazık ki fuhuş baskınıyla gelen- Savarona bu Savarona’ydı! Almanya’nın ünlü Blohm und Voss tersanesinde inşa edilen ve Hamburg’ta denize indirilen Savarona, 124.3 metre gövde uzunluğuyla dünyanın en büyük yatıydı. Savarona’nın denize indirilişi hayli görkemli oldu. Time, The New York Times, Chicago Tribune gibi dünya basını Savarona’ya çok ilgi gösterdi. Ancak Savarona’nın ABD’ye girişi sorunlu oldu. Amerika yatın yapım gideri kadar gümrük ve kayıt parası istedi. Bu da yaklaşık 3 milyon dolar tutarındaydı. Cadwalader çifti parayı ödemek istemedi. Savarona geldiği yolu izleyerek tekrar Hamburg’a döndü. Savanora Almanya’ya dönmüştü ama kurtuluşu yoktu. Çünkü Amerikan vergi memurları Savarona’nın peşini bırakmadı. Cadwalader çiftini vergi kaçırmakla itham ettiler. İddiaya göre çift, daha az vergi vermek için Savarona’yı şirket malı gibi göstermişti. Dava sürerken, yetmezmiş gibi Emily Margaret Cadwalader geminin çarkçı başına aşık oldu. Yatın en üst katındaki odasından, üç kat aşağıdaki çarkçı başının odasına giden özel bir merdiven yaptırdı. Gizlice buluşuyorlardı. Ve sanıyorlardı ki 80 küsur personelin bu aşktan haberleri yok. Olay, Richard McCall Cadwalader’ın kulağına gitti. Aile faciası son anda önlendi. Savarona Cladwalader ailesine uğurlu gelmemişti. Şubat 1937’de gemiyi satılığa çıkardılar. ATATÜRK ÇOK KIZDI Tarih 4 Eylül 1936. Yer İstanbul. Atatürk’ün canı bir olaya çok sıkkındı. O gün, İstanbul’a gelen İngiliz Kralı 8’inci Edward’ın şerefine Moda koyunda yelken yarışı düzenlendi. Atatürk yarışı Kral Edward’la birlikte yaşlı Ertuğrul yatında izledi. Fakat Ertuğrul manevra yaptıkça etrafa yağlı kurum yağdırdı. Edward, beyaz elbisesine konan kurumu üfledikçe elbisesi daha da berbat oldu. Atatürk’ün canı sıkıldı; durumu kurtarmak için, “Majeste bu yat epey zamandır çalışmadığı için, kazanları ısınıncaya kadar bu kurumlar bizi rahatsız edecektir” dedi ve Kral’ın koluna girerek bitişikteki İngilizlerin görkemli kraliyet yatına geçtiler. Atatürk akşam yemeğinde yanındakilere, “Efendim medeniyet iddiası lafla olmaz, Bu iddiaya girenlerin her malzemesi her hususta tamam olmalıdır. Yoksa insan işte böyle kepaze olur.” Kuşkusuz… Bir tek bu olay Savarona’nın alınma sebebi değildi. Bir başka neden de Atatürk’ün sağlığıyla ilgiliydi. Atatürk’ün hastalığı ağırlaşıyordu. Doktorları, deniz havasının Atatürk’e iyi geleceğini söylüyorlardı. Savarona bir umuttu; umudun adıydı. Ama tek başına bu da Savarona’nın alınmasının nedeni değildi. Gözden kaçan bir olgu var: Atatürk hayatının son döneminde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin deniz işleriyle çok alakalıydı. O dönemde neredeyse sadece Denizbank’ı kurdurmak, Türk deniz ticaret filosu oluşturmak, Deniz kuvvetlerini güçlendirmek gibi projeler üzerinde çalışıyordu. O yıllarda Almanya’ya Sus, Trak, Marakaz, Etrüsk gemilerinin sipariş edilmesinin sebebi de buydu. Bunların tümü Savarona’nın alım nedeniydi. HİTLER, SAVARONA’YI SATIN ALDI MI Atatürk Savarona’nın fotoğraflarını görünce çok beğendi. Berlin Büyükelçisi Haydar Apak Cadwalader ailesiyle temasa geçti. Ardından Cumhurbaşkanlığı özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak başkanlığında bir komisyon kuruldu. Heyet Almanya’ya gitti. Tercümanları ise Atatürk’ün manevi evladı Abdurrahim Tunçak idi. Ayrıca incelemeler yapması için de Sakarya gemisi motor makinisti Adil Aşıroğlu görevlendirildi. Çünkü Savarona 5 yıldır Hamburg limanına demirliydi. Bazı tamiratların yapılması elzemdi. Fakat Türk heyetini bekleyen bir sürpriz vardı. Savarona’nın alımında karşılarına bir engel çıktı: Adolf Hitler! Hitler, Savarona’yı Alman denizaltıları için ana gemi olarak kullanmak istiyordu. Kimi iddialara göre Savarona’yı satın almışlardı. Sadece devir işlemleri yapılmamıştı. İşte tam bu sırada Türkiye teklifini vermişti. Yani araya giren Hitler değil, Türkiye idi. Almanya ile Türkiye Savarona yüzünden karşı karşıya geldi. Atatürk geri adım atmaya yanaşmadı. Sonunda Hitler Savarona’dan vazgeçti. Niye? Bir iddia; Hitler, Savarona’yı Atatürk’ün çok istediğini duyunca almaktan vazgeçti. Çünkü Atatürk’ün askerliğine hayrandı ve Atatürk’ün hastalığını biliyordu. Kim bilir belki de, Avrupa’yı işgale hazırlanırken Atatürk gibi bir askeri karşısına almak istemiyordu. İkinci iddia ise, Cadwalader ailesi, Hitler’in Savarona’yı hangi amaçla istediğini anladılar ve kuşkusuz ABD’nin dayatmasıyla satmaktan vazgeçtiler. Neyse, Türkiye sonunda Savarona’yı 23 Şubat 1938’de resmen aldı. Ödenen para 1 milyon 200 bin dolar idi.
Ve Savarona 1 Haziran 1938’de Dolmabahçe önüne demirledi. Atatürk çok heyecanlandı ve hemen Dolmabahçe’den Acar motoruyla yata gitti. Çok beğendi. Yata “Güneşdil” adının verilmesine karşı çıktı; Savarona adı güzeldi; “öyle kalsın” dedi. Savarona’da ilk emrini Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’ya verdi; “Nuri oğlum, kitaplarımı getirdin mi? Hepsini kamarama muntazam koy, herhalde pek dışarı çıkmayacağım için bol bol okuma fırsatım olacak.” Savarona’yı görünce sevinci ve heyecanını saklayamayan Atatürk, Savarona’da sadece 56 gün yaşadı. Evet, iki ay bile değil. İlk günler rahatsızlığı hafifler gibi oldu. Fakat daha sonraki günler, -kendisine o kadar iyi bakmasına, perhizlerine harfiyen uymasına rağmen- iki kez kriz geçirdi. Hastalığı artınca, 25 Temmuz gece yarısı saat 01.00’de Dolmabahçe’ye nakledildi. Bir daha Savarona’ya hiç gidemedi. Ve ne yazık ki Savarona, Atatürk’e derman olmadı; uğurlu gelmedi.