Pazar, Mart 22, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 149

Aydınlar korkuyla sindirildi’

0

Ilhan Tascı
Eski İçişleri Bakanı Tantan, ‘Asıl önemli olan tetikçilerin arkasındaki beyni ortaya çıkarmak’ dedi
‘Aydınlar korkuyla sindirildi’
‘IŞIK TUTUYOR’ 24 Ocak 1993’te katledilen gazetemiz yazarı Uğur Mumcu’nun yolsuzluktan kaçakçılığa, terörden din ticaretine dek birçok alanda yaptığı çalışmalar günümüzde de yolumuza ışık tutuyor.

** Türkiye, faili meçhul cinayetlere kimi zaman toplumbilimcisini, kimi zaman halka doğruları gösteren aydınlarını kurban verdi. ”Masum insanlar öldürülürken susanlar” vardı, susmayanlar gibi. Susanların çoğunluğu ise ülke yönetiminde sorumluluk sahibi olanlardı. Bir yandan da Uğur Mumcu’nun deyişiyle ”Geçmiş cinayetleri kolaylıkla unutan bir toplum, bundan sonra dökülecek kanların da sorumluluğuna ortak oluyor”lardı. Yaşanan her cinayetin ardından dönemin siyasileri ”cinayetin çözülmesinin namus borçları” olduğunu dillendiriyorlardı… Bu borcu ödeyemeyeceklerini bile bile…
** Cinayetler, tozlu raflara kaldırılan dosyalar, savsaklanan soruşturmalarla aydınlatılmaya çalışıldı. Cinayetlerin ardından yakalananlar ise hep ”tetikçiler” oldu. Ya tetiği çektirenler? Yoktu… Tetiği çektirenler meçhul kaldı. Tetikçiyi harekete geçiren genellikle dış güdümlü güçlere ulaşılamaması ise yeni cinayetleri de beraberinde getirdi… Dizimizde, toplumun yüreğine sızılar düşürmüş cinayetlerin ardındakileri yorumlayanlarla karşı karşıya geleceksiniz. Yorumcular kimi kez eski İçişleri Bakanı, kimi kez emekli yargıtay başsavcısı, kimi kez de yürekteki koru en derinde duyan eşler olacak…
Muammer Aksoy Bahriye Üçok Ahmet Taner Kışlalı
Faili meçhullerin ”tetikçilerinin” yakalandığı operasyon için düğmeye basan dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, cinayetlerin ”önünün-arkasının” tam olarak aydınlatılamadığını vurguladı.
Katliamın arkasından yalnızca eylemcilerin yakalanabildiğine işaret eden Tantan, ”Ancak bunların arkasında beynin düşüncesi ortaya çıkarılmadı. Bu kişiler neden öldürüldüler? İşin özü tetikçilerin arkasındaki beyni çözmektir” dedi. Cinayetlerdeki ”hedeflerin” bilinçli seçildiğine dikkat çeken Tantan, ”Türkiye’nin arkasından gideceği aydını kalmadı. Aydınlar korkuyla sindirildi” değerlendirmesini yaptı.
Gazetemiz yazarları Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Muammer Aksoy ile Doç. Dr. Bahriye Üçok cinayetlerini de kapsayan 22 olayın failinin ortaya çıkarılmasındaki kilit isim Sadettin Tantan, İçişleri Bakanlığı öncesi ve sonrasında yaşananları, soruşturmada izlenen yöntemi anlattı.
‘ÖZEL EKİP OLUŞTURULDU’
Tantan, İçişleri Bakanlığı görevine gelmeden önce, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılabilmesi ve güvenliğin tam olarak sağlanabilmesi için projeler geliştirdiğini belirtti ve ”Hedefim Türkiye’de terörün gelmiş olduğu noktada, bu yöndeki örgütlenmeleri çökertmekti” dedi.
Polis müdürlüğünü ima ederek ”yıllarca bu mücadelenin içinde yer aldığı için neyin ne olduğunu bilerek” bakanlık koltuğuna oturduğunu bildiren Tantan, ilk olarak terör ve organize suç örgütleriyle mücadelede görülen hukuki altyapı eksikliklerinin giderilmesi için harekete geçildiğini söyledi. Örgütlü suçlarla mücadelede, gizli ajan kullanmaktan telefon dinlemeye kadar birçok yeniliğin yasal düzenlemesinin yapıldığını belirten Tantan, bu çalışmaların ardından cinayetlerin çözülmesi noktasında yoğunlaştıklarını dile getirdi.
Faili meçhul cinayetlerin aydınlatılabilmesi için özel ekip oluşturduğunu ve bu ekipte yer alanların uzun süreli eğitimden geçirildiğini anlatan Sadettin Tantan, ”Eğitimin ardından projeli çalışmayı yürütecek özel kadro oluşmuş oldu” dedi.
‘LEGAL ÖRGÜTLER DE ARAŞTIRILDI’
Cumhuriyet tarihinde ilk kez dernek, vakıf adı altında faaliyet yürüten Türkiye genelindeki tüm legal görünümlü yapılanmaların araştırıldığını açıklayan Tantan, özellikle terör örgütleri ve cemaatlerin altyapısını oluşturanlarda yoğunlaşıldığını vurguladı.
Tantan, terör örgütlerinin altyapısına bakıldığında illegal yapılanma dışında legal yapılanmaların da dikkat çektiğini kaydetti ve ”O güne kadar legal görünümlü yapılanmalar hiçbir şekilde araştırılmamış. İllegal olanlar da ancak operasyonel faaliyetlerin ardından yakalandıkları kadarıyla kalmış. Legal olanların büyük bölümünü araştırdık. Biz bunu, ulusal ve uluslararası silahlı, silahsız örgütleri besleyen kaynaklara ulaşılması amacıyla yaptık” diye konuştu.
Tozlu raflara kaldırılmış, bilinçli olarak tutulmuş dosyaların ortaya çıkarıldığını anlatan Tantan, ”İstikrarsız ortamda kuralsızlık ortaya çıkıyor. Bu ortamda da örgütler giderek büyüyor. Bunlar da dikkate alınarak çalışmalar yapıldı. Kuralsızlıktan beslenen sistem içerisinde meslek odaları bile araştırıldı” dedi.
Oluşturulan ekibin bu çalışmaların ardından ilk olarak cinayetlerin üzerinden uzun zaman geçmesi nedeniyle o günkü koşullarda toplanmış olan bilgi ve delillerin tümünü yeniden elden geçirdiğini söyleyen Tantan, ”Oluşturulan özel ekip bu bilgi ve belgeleri güncelledi ve bunun üzerinden çalışmalara yön verildi” dedi.
‘TESADÜF DEĞİL’
Tantan, İstanbul Beykoz’da Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’nun öldürüldüğü operasyonda sağlanan açılımla faili meçhul cinayetlerde ”bir uç” yakalandığını anımsattı ve ”Olaylar matematiksel bir problem çözülüyormuş gibi irdelendi. Parçalar bir araya getirildi. Çünkü Türkiye’deki yaratılan güvensizlik ortamı bir tesadüf değildi. Kontrollü bir istikrarsızlık ortamı devam ettirilmeye çalışılıyordu” dedi.
Tantan faili meçhul cinayetlerdeki hedeflerin bilinçli seçildiğini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı: ”Biz operasyonlara başladıktan sonra bakan olarak ben ve savcı, kolluk gücünün arkasında dimdik durduk. Bire bir dosya bazında gittik. Takip etmemiş olsaydık zaten bu sonuçlar ortaya çıkmazdı. Asıl önemli olan bu insanları kim yetiştirdi? Bunların arkasındaki güç kim? Bu tam olarak çıkmadı. Yalnızca eylemciler çıktı. Bu tetikçileri kim ve niçin kullandı? Tam olarak faili meçhullerin önü arkası çıkarılamadı. Cinayetlerde yalnızca tetikçiler çıktı. Ancak bunların arkasında beynin düşüncesi ortaya çıkarılmadı. Bu kişiler neden öldürüldüler? İşin özü tetikçilerin arkasındaki beyni çözmektir.”
‘AYDIN KALMADI’
Aydınların birer birer katledilmesiyle birlikte ”Türkiye’nin arkasından gideceği; halkın önünü açacak aydınının” kalmadığına işaret eden Sadettin Tantan, ”Türkiye’de sokakta aydın yok. Sözde aydınlar var. Halka sanal ortamlar yaratmak isteyenler var. Halkın önündeki aydınlar ‘Bırakın Avrupa yapsın her şeyi’ diyor. ‘Biz yapamıyoruz onlar yönetsin’ diyorlar. Bunlar toplumsal bilincin çökertilmesini beraberinde getirdi. Oysa hiçbiri tesadüf değil. Planlı bir çalışmanın ürünüdür” diye konuştu.
Tantan, ”Uğur Mumcu’dan sonra halkı bilgilendirecek, yol gösterecek gazeteci de kalmadı. Dedikodu yazan gazeteciler var. Çünkü artık korktular. Aydınlar korkuyla sindirildi” değerlendirmesini yaptı.
Tantan faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasına dönük çalışmalar sırasında yaşanan kimi olaylara da tepki gösterdi ve ”Yıllardır çözülmesi beklenen faili meçhul cinayetleri işleyenlere, bir bilim insanı, sanıkları görmeden ‘Bunlar işkence görmüştür’ diye rapor verebilmiştir. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken önemli konulardan birisidir” dedi.
Sadettin Tantan, birçok aydına yönelik saldırıyı, Türkiye’de istikrarsız bir ortam yaratmak ve bunu sürdürmek isteyenlerin ”kavgayı körüklemek için” yaptıklarına dikkat çekti ve Mumcu suikastının ardından siyasilerce yalnızca sözler verildiğine, ancak adım atılmadığına işaret etti. Tantan, ”O gün siyaseten konuşuldu. Oysa yabancı servisler, aydınları öldürebilme gücüne sahipse bir yerde eksiklik vardı. Buradaki ihtiyaç iç ve dış bilgi ağınızı kurumsal yapıya dönüştürmekti. Ama kimse buna yanaşmadı. Ülkenin aydınları birer birer katlediliyor, birileri ‘Tuğlayı çekersek duvar üzerimize çöker’ diyerek kendilerini aldatıyor. ‘Düşmanı dışarda değil, içerde ara’ mesajı veriliyor. Bunlar aldatmacaydı” diye konuştu.
”Türkiye’de 3 binin üzerinde yabancı servis elemanı var dendi. Hiç kimse de yalanlamadı” diyen Sadettin Tantan, ”Bugün bile siyasette aymazlık var. İstikrarsızlığı ortadan kaldıracak bir projesi yok hükümetin” dedi. ”Cemaatler büyük güç olarak, hem siyasi hem de ekonomik olarak gelişiyorsa devlet güçsüz bırakılmış demektir” diyen Tantan, ”En büyük yanılgı, IMF’ye teslim edilmiş ekonomi, borç ödeme ekonomisidir. Kayıt dışının yüzde 70’lere vardığı bir ortamda hâlâ cemaat ve terör ekonomisi araştırılmaktan kaçınılıyor” diye konuştu. Türkiye’nin henüz ”istikrarsız konuma getirildiğinin farkında olmadığını” söyleyen Tantan, ”Yaşananların projeli olduğu bilinmiyor. Bugün gelinen noktada koltuk sürsün diye politika üretmeye çalışıyorlar. Türkiye’nin haber alabilme aracı bile bağımlıdır. Bu araçlar Türk halkına ait değildir. Böyle bir ülkede özgürlükler ve bağımsızlık savunulabilir mi?” dedi.
‘PARASI OLMAYAN ÖRGÜT ÇÖKER’
Tantan, Türkiye’de terör ekonomisini besleyen legal ve illegal yapılanmanın ekonomik boyutunun bilinemediğini ve araştırılmadığını belirterek şu değerlendirmeyi yaptı: ”Terörü besleyen kaynaklara el konulabilmesi noktasında boşluk var. ABD ve Alman hukukundaki gibi müsadere yetkisi tanınmıyor. Ancak 11 Eylül’den sonra bu yetki, Avrupa’da daha da geliştirildi. Önemli olan bu kaynakların kesilmesidir. Çünkü terör ekonomisi sürdükçe terör faaliyetleri de sürecektir. Hiçbir siyasi iktidar bunu önleyici girişimde bulunmuyor.
Batı terörü besleyenlere el koyuyor, ancak Türkiye ile ilgili kaynaklara el koymuyor. ABD, PKK’nin finans kaynağını dondurabileceğini duyurdu. Türkiye ise PKK’nin temizlenmesini ABD’den bekliyor. Oysa bütün kaynaklarına el koysa sorun çözülecek. Hizbullah için de bu böyledir. Parası olmayan bir örgütün yaşama şansı artık yoktur.”
Cumhuriyet, 24.01.05
CİNAYETLER DİZİSİ
Türkiye’de özellikle 1970’lerden sonra, halka yol gösterip önünü açan birçok aydın, ilerici birer birer katledildi. Her faili meçhul cinayete yenileri eklendi.
Necdet Güçlü: Hacettepe Üniversitesi (HÜ) öğretim üyesi. 13 Nisan 1970’te AÜ Tıp Fakültesi’ne yapılan saldırıda öldürüldü.
1 Mayıs Katliamı: 1 Mayıs 1977 tarihinde Taksim’de işçi bayramını kutlayanların üzerine ateş açıldı, 36 kişi yaşamını yitirdi.
Orhan Yavuz: Erzurum Atatürk Üniversitesi öğretim görevlisi. 15 Haziran 1977’de bıçaklı saldırı sonucu öldürüldü.
Bedri Karafakioğlu: İTÜ Elektrik Fakültesi profesörlerinden. 20 Ekim 1978’de İstanbul’da öldürüldü.
Bedrettin Cömert: HÜ öğretim üyesi. 11 Temmuz 1978’de aracının içinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Doğan Öz: Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı. 24 Mart 1978’de Ankara’da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Necdet Bulut: KTÜ öğretim üyesi. 8 Aralık 1978’de uğradığı saldırı sonucu öldü.
Kahramanmaraş Katliamı: 23-24 Aralık 1978’de, özellikle Alevi yurttaşlara dönük saldırıda 100’ü aşkın insan yaşamını yitirdi.
Ümit Doğanay: İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekan Yardımcısı. 20 Kasım 1979’da İstanbul’da uğradığı silahlı saldırı sonucu öldü.
Cevat Yurdakul: Adana Emniyet Müdürü. 28 Eylül 1979’da uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
Cavit Orhan Tütengil: İÜ İktisat Fakültesi Sosyoloji Kürsüsü Başkanı. 7 Aralık 1979’da İstanbul’da uğradığı silahlı saldırı sonucu öldü.
Abdi İpekçi: Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü ve başyazarı. 1 Şubat 1979’da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Ümit Kaftancıoğlu: TRT yapımcısı ve yazar. 11 Nisan 1980’de uğradığı saldırı sonucu öldürüldü.
Gün Sazak: MHP Genel Başkan Yardımcısı, Gümrük ve Tekel Bakanı. 27 Mayıs 1980’de Ankara’da silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
Çorum Katliamı: Çorum’da Mayıs 1980’de çıkan olaylarda, çoğunluğu Alevi yurttaşlar olmak üzere 48 kişi yaşamını yitirdi.
Nihat Erim: Eski Başbakan. 20 Temmuz 1980’de İstanbul’da öldürüldü.
Kemal Türkler: Maden-İş Genel Başkanı. 22 Temmuz 1980’de İstanbul Merter’de uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
İlhan Erdost: Onur ve Sol Yayınları’nın yayıncısı, yazar. 7 Kasım 1980’de Ankara Mamak Cezaevi’nde askeri aracın içinde dövülerek öldürüldü.
Hiram Abbas: MİT Müsteşar Yardımcısı. 26 Eylül 1990’da İstanbul’da silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
Muammer Aksoy: Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı ve anayasa hukuku profesörü. 31 Ocak 1990’da evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Bahriye Üçok: İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi. 6 Ekim 1990 tarihinde evine gönderilen bombalı paketle öldürüldü.
Turan Dursun: Gazeteci-yazar. 4 Eylül 1990’da İstanbul’da evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu katledildi.
Adnan Ersöz: Eski MİT Müsteşarı, emekli Orgeneral. 14 Ekim 1991’de uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Kemal Kayacan: Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı ve CHP milletvekili. 29 Temmuz 1992’de uğradığı saldırı sonucu öldürüldü.
Çetin Emeç: Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni. 7 Mart 1990’da İstanbul’da vurularak öldürüldü.
Musa Anter: Gazeteci-yazar. 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da katledildi.
Sıvas Katliamı: Aralarında şair Behçet Aysan, Uğur Kaynar, Metin Altıok, ozanlar Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, yazar Asım Bezirci ile karikatürist Asaf Koçak’ın da bulunduğu 37 kişi, şeriat isteyenler tarafından Sıvas Madımak Oteli’nde yakılarak öldürüldü.
Mehmet Topaç: Eski Adalet Bakanı. 29 Eylül 1994 tarihinde Ankara’daki bürosunda öldürüldü.
Onat Kutlar: Gazetemiz yazarı. 30 Aralık 1994’te bombalı saldırıya uğradı. 11 Ocak 1995’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.
Metin Göktepe: Evrensel gazetesi muhabiri. 8 Ocak 1996’da İstanbul’da polisler tarafından dövülerek öldürüldü.
Ahmet Taner Kışlalı: AÜ İletişim Fakültesi öğretim üyesi ve gazetemiz yazarı. 21 Ekim 1999’da evinin önündeki aracına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi.
Gaffar Okkan: Hizbullah’a yönelik operasyonlarıyla öne çıkan Diyarbakır Emniyet Müdürü Okkan, 24 Ocak 2001’de Diyarbakır’da 5 polis memuruyla birlikte öldürüldü.
Necip Hablemitoğlu: Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi.
Cumhuriyet, 24.01.05


Avrupa’da laiklik ve türban tartışmaları

0

Ali Sirmen
Avrupa’da laiklik ve türban tartışmaları

‘Okullarda türban serbestisi’ isteğiyle sokaklara dökülen eylemcilere karşı özellikle Fransız hükümeti sert önlemler aldı
Avrupa: Laiklikten vazgeçilemez

  • Fransa’da Cumhurbaşkanı Chirac’ın, aralarında türbanın da bulunduğu dini simgelerin okullarda yasaklanmasını istemesi, ülkenin birçok kentinde kalabalık mitinglerle protesto edildi. Gösterilere katılan ‘Müslümanlar’ Fransız yönetiminin İslam korkusu ile hareket ettiğini ileri sürüyordu.
  • Oysa Chirac konuşmasında laikliğin Fransa’nın temel ilkesi olduğunu belirttikten sonra, toplumun bir gerginlik içinde olduğunu söylüyor ve ekliyordu: ”Cumhuriyet ayıran, bölen ve dışlayan her şeye karşı çıkacaktır. Kural karışımdır, çünkü bir araya getirir, bireyleri eşitlik temeline oturtur…”
    Fransa’nın birçok kentinde, (Marsilya, Lille; Toulouse, Nice, Bordeaux da) ve dünyanın dört bir yanında 18 Ocak 2004 günü gösteriler vardı. Gösterilerin amacı, Cumhurbaşkanı Chirac ‘ın çağrısı üzerine parlamentoda 4 Şubat günü oylanması beklenen, okullarda türban yasağını protesto etmekti.
    Paris’teki gösteriye 20 bin gibi küçümsenmeyecek sayıda kişinin katılmasına karşın yoğun bir Türk Müslüman nüfusunun oturmakta olduğu Berlin’deki göstericilerin sayısı yalnızca binle sınırlı kalmıştı.
    Ankara ve İstanbul’da Fransa Büyükelçiliği ile konsolosluğu önüne siyah çelenkler bırakıldı. ”Başörtüsüne mi yoksa İslama karşı yasa mı” diye soran pankartlar açıldı.
    Fransa’da türban ile ilgili yasa İslama karşı mı?
    Konuya bu biçimde yaklaşım ilk kez olmuyor. Stasi raporunun tartışıldığı sıralarda da, Chirac’ın açıklanmasının beklendiği günlerde de Fransa’da yönetimin ”İslam korkusu” ile hareket ettiği söylenmişti.
    Acaba gerçekten öyle miydi?
    Doğrusu Stasi komisyonunun oluşumu, cumhurbaşkanına sunduğu rapor, Jacques Chirac’ın açıklamaları hiç de bu yönde değildi.
    Her şeyden önce, komisyonun resmi adı, ”Cumhuriyet’te Laikliğin Uygulanması Konusunda Düşünce Geliştirme Komisyonu” idi ve 22 seçkin üyesi arasında, biri de Türk olan Gaye Petek olmak üzere, 4 tane Müslüman üye vardı.
    Bunlar arasında özellikle Sorbonne’da da İslami Düşünce Tarihi Kürsü’sünün başı olan Ord. Prof. Muhammed Arkoun dikkati çekmekteydi.
    Üstelik komisyonun, cumhurbaşkanına okullarda aralarında başörtüsü de olmak üzere, göze çarpan dini simgelerin taşınması ve kimi hastanelerde, bazı Müslüman kadın hastaların erkek doktora muayene olmak istememesi ile igili olarak yeni bir yasanın gerekli olduğunu bildiren rapordaki bütün kararlar, oybirliği ile alınmıştı.
    Başka bir deyişle, komisyonda bulunan Müslüman üyelerin de başörtüsü ile ilgili yasa konusunda, öbür üyelerden farklı bir görüşleri olmamıştı.
    Chirac ne diyor?
    Parlamentoya söz konusu yasa için çağrıda bulunan Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın konuşmasında, bazı noktaların yeterince anlaşılamadığı veya hiç değilse üzerinde durulamadığını da görüyoruz.
    Jacques Chirac 17 Aralık 2003 tarihli konuşmasında, laikliğin Fransız Cumhuriyeti’nin temel ilkesi olduğunu, yıllar içinde bunun titizlikle korunduğunu belirttikten sonra, toplumun şu anda bir gerginlik içinde olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor:
    ”… Bu gerginlik etkenlerinin neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Küreselleşme şans getirici bir unsur olsa da bireyleri endişelendirmekte, istikrarını bozmakta ve bazen onları içe kapanmaya itmektedir.
    Büyük ideolojilerin ortadan kalktığı bu anda aydınlık düşmanlığı ve fanatizm dünya üzerinde kendine yer edinmeye başlamaktadır. Fransız ulusu ile olmasını istediğimiz Avrupa yurttaşlığı kavramı arasında kalan bu ara dönemde, her birimizin sınırlarını yeniden tanımlaması gerekiyor.
    Aynı zamanda eşitsizliklerin sürmesi ve hatta ciddileşmesi, sorunlu mahallelerle ülkenin geri kalanı arasında derinleşen uçurum, fırsat eşitliği ilkesini boşa çıkarmakta ve cumhuriyetçi anlaşmamızı parçalamakla tehdit etmektedir.
    Şurası kesindir ki, bu soruların cevabı ‘ne kendi içine tümden kapanmakta ne de cemaatçiliktedir.’ Cevap tam tersine beraberce yaşama isteğimizin ifadesinde, ortak hamlenin sağlamlaştırılmasında ve tarihimiz ve değerlerimizde yatmaktadır… Laiklik, geleneklerimizin bir parçasıdır. Cumhuriyetçi kimliğimizin merkezinde yer almaktadır. Bugün artık laikliği yeniden tanımlamak ya da sınırlarını değiştirmek söz konusu değildir. Laikliği, oluşturduğumuz dengelere ve cumhuriyetin değerlerine sadık kalarak yaşatmamız gerekmektedir.”
    Fransa Cumhurbaşkanı, sonradan Fransız olan göçmenlerin ayrımcılığa uğramamaları için entegrasyonlarını daha iyi sağlayacak koşulların yaratılması için de yasal düzenleme ve programlar önerdikten sonra, ”Cumhuriyet ayıran, bölen ve dışlayan her şeye karşı çıkacaktır. Kural karışımdır, çünkü bir araya getirir, çünkü bireyleri eşitlik temeline oturtur, çünkü insanlar cinsiyetlerine, kökenlerine, renklerine, dinlerine göre ayırmayı reddeder” diyor ve önerisini açıklıkla dile getiriyor:
    ”Bilinçli olarak bağlı bulunulan dini gözle görülür biçimde sergileyen kıyafet ve işaretlerin okullar, kolejler ve kamu liselerinde kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum.”
    İşte kanun bu gerekçelere dayanıyor ve ister Katolik, ister Protestan, ister Yahudi, ister Müslüman olsunlar, öğrencilerin ve kamu görevlilerinin aşikâr biçimde fark edilecek dini simgelerle okula gelmelerinin yasaklanmasını istiyor.
    Ayrıca kimi hanım hastaların dini inançlarını ileri sürerek karşı cinsten doktora muayene olmak istememeleri, kız öğrencilerin erkeklerle birlikte beden eğitimi derslerine katılmayı reddetmelerini de engelleyici hükümleri zorunlu buluyor. Yeni düzenlemeden sonra kamu alanı dışında kalan alanlarda evde, lokantada, sokakta, inancı yüzünden başını örtenler veya boynunda büyük bir haç taşıyan ya da Yahudi takkesi giyenlere yine kimse karışmıyor Fransa’da.
    Müslümanlar ne diyorlar?
    Hemen belirtmek gerekir ki, ülke kamuoyunun yarıdan fazlası daha bir yıl önce, böyle bir yasaya gerek görmüyordu. Bugün ise yasaya yandaş olanlar üçte iki çoğunluğa ulaşmış durumdadırlar. Dünyanın çeşitli bölgelerinde olduğu kadar Fransa’daki İslami kuruluşlar, Chirac’ın önerisi üzerine hazırlanmakta olan ve önümüzdeki hafta Bakanlar Kurulu’nda görüşüldükten sonra, parlamentoya sunulacak tasarıyı salt Müslümanlara yönelik olarak görüp şiddetle protesto etmekteler.
    Bu arada, EL Cezire TV’sinde konuşan, Mısırlı Yusuf El Karaduyi , Fransız Cumhurbaşkanı Chirac’a gönderdiği mektupta ”bir zamanlar özgürlük ve hoşgörü ülkesi olan Fransa’nın şu anda İslamın değerlerine karşı böylesine büyük bir şiddetle saldırmasını protesto ettiğini” söyledikten sonra, başkanı olduğu Avrupa Fetva Komisyonu’nun da Dublin’de yaptığı toplantıda, Fransa’ya Moritanya Adalet Bakanı başkanlığında bir heyet göndereceğini açıkladı.
    Fransa İslamcı Kuruluşlar Birliği, yeni yasaya karşı çıktığını, içlerinden herhangi birini ayırmaksızın, bütün girişim ve gösterilere destek vereceğini bildirdi 5 Ocak günü.
    Fransız imamlar
    Aynı gün İsviçre’de Tarık Aziz de kitleleri coşturacak bir konuşma ile yeni tasarıya karşı olduğunu belirtti. 2003 Haziran’ında seçilmiş olan Fransa Müslümanlar Konseyi Başkanı ve Paris Camii Rektörü Dalil Boubakeur ise bu ayın 7’sinde, Parisen gazetesine verdiği demeçte, 17 Aralık günü yapılacak gösterilere katılmama kararı verdiğini, yerel seçimlere iki ay kala din adına yapılacak bir gösterinin doğuracağı sonuçların hayırlı olmayacağını söyledi.
    6 Ocak günü, Elysee’de, Katolik, Protestan, Musevi temsilcileriyle birlikte Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından kabul edilen Boubakeur, Chirac’ın, Fransa’da laikliğin temellerini yeniden tanımlayıp genişletmenin söz konusu olmadığı konuşmasına atıf yapıp bu görüşü desteklerken ”söz konusu olanın gerginlik odaklarını söndürmek, cemaatçilik eğilimine set çekmek olduğunu, bunun için de bir an önce Fransız imamlar yetiştirilmesinin zorunlu olduğunu” söylemekteydi.
    Ya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ne diyor?
    Dinini ortaya koymak ve gereklerini yerine getirmek, Avrupa Konvansiyonu’nun 9. maddesi ile güvence altına alınmıştır. Ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen çoğu Türkiye kaynaklı şikâyetlerin ele alındığı davalarda bugüne kadar, şikâyetlere hak veren bir karar çıkmamıştır.
    Böylelikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ”başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak, genel güvenlik ya da düzenin, sağlığın ya da moral değerlerin korunması” gerekçeleriyle bu özgürlüğe kimi sınırlamalar getirilebileceği yolunda, mustakar, (yerleşmiş, istikrarlı hale gelmiş) içtihatları vardır. Dilerseniz bu konuda, biri İsviçre’den gelen (DAHLAP davası 2001), öbürü Türkiye’den açılan (Ankara, Şenay Karaduman; 13.2.2003) davalarla ilgili olan iki karara göz atalım:
    DAHLAP kararından: ”… Kadın türban takmakla erkek karşısında ikinci plana düşmektedir. Türbanlı kadın, kendisini cinsel bir varlık olarak görmekte, kendisini erkekten türban yoluyla koruyacağını düşünmekte, bu da kadın erkek eşitliğini bozmaktadır. (….) Kaldı ki, türban takarak kamuda dini bir işaret göstermek istenilmektedir ki, bu da kamu hukukuna aykırıdır. Türban yoluyla bayan öğretmen öğrencileri dini telkin altında tutmaktadır. Oysa çocukları dini telkinden korumak gerekmektedir. (Nakleden Vural F. Savaş Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi, Aralık 2003, sayı 63, sayfa 47)
    Şimdi dilerseniz bir de Türkiye ile ilgili 13.2.2003 tarihli kararın, yine Vural F. Savaş tarafından nakledilen gerekçelerine bakalım:
    1 – Mahkememiz demokratik bir toplumda devletin örneğin başörtüsü takarak dini inancını sergileme özgürlünü kamu düzeni ve güvenliğini koruma amacıyla sınırlayabileceğini düşünmektedir.
    2 – Din özgürlüğü ile bağdaşmasa bile öğretmenin ibadet saatleri ile çakışan normal çalışma saatlerine uyma zorunluluğu vardır.
    3 – Mahkememiz yukarıdaki ilkeleri Türkiye’ye uygularken laiklik ilkesinin hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokrasiye saygı ile birlikte devletin temel ilkelerinden biri olduğunu göz önünde tutmuştur. Bu ilkeye saygı gösterilmemesi şeklindeki bir tutum, kişinin dini inancını açıklama özgürlüğünü de kapsayan ve sözleşmenin 9. maddesindeki korumadan yararlanacak bir davranış olarak kabul edilmeyecektir.
    4 – Dini inançların uygulanışının nötr ve tarafsız bir düzenleyicisi olarak devlet, bu rolünü yerine getirirken kendi egemen yetkilerinin bir bölümünü kullanarak halen çalışan ya da gelecekteki memurlarına hedef ve eylem planları dini kuralların yerleştirilmesi olan İslami köktendinci hareketlerde yer almama yükümlülüğü getirebilir .
    5 – Türkiye gibi büyük bir çoğunluğu belli bir dine mensup ülkelerde, üniversitelerde dinin gereklerini yerine getirmeyen ya da başka dinlere mensup öğrenciler üzerinde baskı kurulmasını engelleyecek bazı önlemlerin alınması sözleşmenin 9/2 hükmü uyarınca haklı görülebilir.
    Cumhuriyet, 27.1.2004’ten
    Aleviyol, 29.1.2004
    Gündem

Türkiye’de Demokratikleşmenin Önemli Bir Unsuru Olarak Aleviler

0

Avrupa Birliği ve Türkiye:
Türkiye’de Demokratikleşmenin Önemli Bir Unsuru Olarak Aleviler

Dr. İsmail Engin *

31 Temmuz 1959’da o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) ortaklık için başvuran ve 12 Eylül 1963’te “Ankara Anlaşması”yla AET ile ortaklık anlaşması imzalayan Türkiye, 14 Nisan 1987’de Avrupa Topluluğu’na tam üye olmak için başvurdu. 11-12 Aralık 1999’da Avrupa Birliği’nin Helsinki’de gerçekleştirdiği “Avrupa Konseyi Zirve Toplantısı”nda Türkiye’ye adaylık statüsü tanındı.
AET’den AT’ye ve AB’ye, ekonomiden siyaset ve askeri birliği doğru uzanan süreç içerisinde, birlik ülkeleri ya da üye ülkeler, kendi mevzuatlarında standartlaştırma ve uyum çalışmaları yapar, belirli kriterleri oluşturur, onları göz önünde bulundururken 1993’te yeni üye olacak aday ülkelerin yerine getirmesi zorunlu görülen ve “Kopenhag Kriterleri” adı verilen bir katalog da hazırladılar.
1993’te Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen ve Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen aday ülkeler tarafından yerine getirilmesi gerekli olan kataloğu içeren “Kopenhag Kriterleri”nin temel dayanağını
“demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarının gerçekleştirilmesi”
ve “birliğin amaçlarına uyma” oluşturmaktadır. Buradan hareketle, Avrupa Birliği’ne aday olan her ülkenin yol haritasının ulaşacağı noktanın, “Kopenhag Kriterleri” bağlamında Avrupa’yı Avrupa yapan temel “değerler” manzumesiyle buluşmak, örtüşmek ve uyuşmak olduğu belirtilebilir. Sözü edilen kriterlerin temel dayanağı, bu “değerlerin” neler olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
11-12 Aralık 1999’da Türkiye’ye birliğe aday statüsü tanınıncaya değin, Türkiye ile ilgili Kopenhag Kriterleri ışığında kaydedilen gelişmelere yönelik 4 Kasım 1998 ve 13 Ekim 1999 tarihlerinde iki “İlerleme Raporu” yayınlanırken, Türkiye’nin birliğe aday üyeliği kabul edildikten sonra hazırlanan konuya yönelik ilk düzenli “İlerleme Raporu”, “Katılım Yolunda Türkiye’nin İlerlemesi Üzerine Komisyon’un Periyodik Raporu 2000” adıyla, 8 Kasım 2000 tarihini taşıyordu. Kopenhag Kriterleri ışığında hazırlanan ilgili raporun 19. sayfasında ilk kez Aleviler üzerine ibareler de yer aldı:
“Görünen o ki, Alevilere karşı resmi tavırda bir değişiklik olmamıştır. Aleviler, özellikle okullardaki mecburi din derslerinden ve ders kitaplarının kendi görüşleri doğrultusunda Alevi kimliğini yansıtmadığından; sadece Sünni camilerinin inşasına ve dini vakıflara parasal destek verildiğinden şikayetçidir. Ne kadar hassas olursa olsun, artık bu konular açıkça tartışılabilmelidir.”
Böylelikle sözü edilen kriterlere dayanarak Türkiye’de AB’yle bütünleşme çabalarında düzeltilmesi gereken bir “Alevi sorunu”nun olduğu vurgulandı.
8 Kasım 2000 günlü “İlerleme Raporu”ndaki “Alevi sorunu”nun ne olduğunu ve neden bu konunun böyle bir raporda gündeme getirildiğini açmadan önce, bugüne kadar yapılan çalışmaların, Alevilikle Sünni Müslümanlığın birbirinden farklı iki sosyal/kültürel yapı oluşturduğunu ortaya çıkardığının ve buradan hareketle de Türkiye toplumunda, Alevilerin Heterodoks, Sünnilerin Ortodoks bir dini yapıya sahip olduğunun; Türkiye toplumunun en önemli iki dini cemaatinin Aleviler ile Sünnilerden oluşmasının, onlar arasındaki ilişkilerden kaynaklanan sorunları beraberinde getirdiğinin, özellikle, devlet örgütlenmesi ve bunu sağlayacak vergilendirme sisteminde, yuttaşlık haklarında (yasal/yasalar önünde) bölüşümden söz edilebileceğinin;
· ancak, Alevilerin bunun Sünniler lehinde olduğunu düşündüklerinin;
· devlet örgütlenmesinde, eğitim, adalet gibi sosyal-kamusal kurumlarda karşılıklı hizmetin ve eşitliğin bulunmadığının;
· Alevilerin, özellikle eğitim ve din alanında bu hizmetin Sünniler için var olduğunu belirttiklerinin,
· bu nedenle de din öğretimi ve tarih öğretimi kapsamında eğitimin Aleviler için entegrasyonu değil, asimilasyonu içerdiğinin
altı çizilmelidir.
Türkiye’nin AET üyesi olmak için başvurduğu 31 Temmuz 1959’dan ve 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden başlayarak vergi ödeyen, askere giden, toplumda ortak sorumluluklar paylaşan Alevilerin, önceleri tek tek bireyler olarak, 1990’lı yılların başından beri de kurdukları sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, değişik vesilelerle “tolerans”a ve yurttaşlık ödevlerini yaptıklarına; Türkiye’de inanç, dil ve köken farklılıklarının kültür zenginliği olduğuna, bunların Türkiye’nin asıl gücünü oluşturduğuna atıf yaparak, sorunlarını gündeme getirdikleri ve tartışmaya açtıkları görülmektedir. Buna göre:
· Türkiye’de gerçek anlamda bir laiklik yoktur. Hanefilik, din kapsamı içinde değerlendirilmektedir.
· Öncelikle Sünni Müslümanlar adına diğer dini akımlara baskı yapılmaktadır.
· Alevilerin inanç ve ibadet özgürlükleri yasal olarak fiilen bulunmamaktadır.
· Aleviler inanç ve ibadetlerini, yasalardan kaynaklanan nedenlerden dolayı, Sünni Müslümanlar gibi özgürce yapamamaktadır.
Buradan hareketle, konuyla ilgili önemli bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı’nın fonksiyonları sorgulanmakta,
· Onun Sünni Müslümanlara yönelik bir yapılanma içinde olduğu dile getirilmekte;
· Alevilerin inançlarına yönelik hiçbir faaliyette bulunmadığı belirtilmektedir.
Aleviler, “temel yurttaşlık haklarını” ve “insan haklarını” içeren sorunlarının giderilmesi için tarihi-başlangıcı aşağı yukarı Türkiye’nin AET’ye üyelik başvurusuna paralel düşen bir örgütlenme süreci içinde olmuşlardır. AT’ye tam üyelik başvurusuna denk düşen ve yeni bir ivme kazanan kimliğin dışa- kamusal alana yansı(tıl)ması, örgütlenme ya da “kurumsallaşma” sürecinde ise, tek tek bireysel olarak değil, oluşturdukları sivil toplum kuruluşları aracılığıyla vurguladıkları
1) Alevi cemaatin dışlanmamasına,
2) devletin Alevileri kucaklamasına ve entegre etmesine,
3) devletin ayrımcı politikadan vazgeçerek Sünni devlet olmaktan çık(arıl)masına ve gerçek anlamda laik olmasına,
4) devlete ödenen vergilerden sadece Sünni Müslümanların yararlanmaması gerektiğine ve devletin her inançtan vatandaşın devleti olmasına, bu bağlamda, Alevi inancının ibadethaneleri olan cemevlerinin, camiler gibi, açılması gerektiğine
5) hukuk düzeninin yeniden yapılandırılmasına ve uygulamada inanç bazında yasal eşitlik olması gerektiğine,
6) Aleviler için, inanç-ibadet özgürlüğünün tanınmasına ve bunun için nüfusları (oranları) oranında bütçeden ödenek ayrılmasına,
7) Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı’nın tüm inançları kapsayacak bir şekilde yeniden yapılandırılmasına ve(ya) özerk hale getirilmesi gerektiğine,
8) ders kitaplarına Alevilikle ilgili bilgiler konmasına ve tarih kitaplarının yeniden gözden geçirilerek tahrif edilmiş Alevi tarihinin düzeltilmesine
9) devlet elindeki kitle iletişim organlarında Sünniliğin yanı sıra Aleviliğe de yer verilmesine
10) 1982 Anayasası’yla zorunlu olan din derslerinin kaldırılmasına; kalkmayacaksa Aleviliği de içermesine
yönelik istemleriyle dikkat çekmektedir.
Bu istemlerin Türkiye’deki “demokrasi” ya da “demokratikleşme” istemleriyle doğrudan ilişkisi olduğu da bir gerçektir. Hemen burada belirtilmelidir ki, söz konusu istemlerin temel dayanağı “dini inanç ayrılıkları, üniter bir devletin varlığına ve ortak bir siyasi teşkilat oluşturmaya engel değildir” ilkesinden alınmaktadır ve bu ilke ilgili kamu kuruluşlarına bir hareket alanı ya da koridoru açmaktadır. Nitekim, bu bağlamda, Aleviliğe yönelik sivil toplum kuruluşları güçlendiği oranda, konuya yönelik istemlerin daha da güçlendiği görülmektedir. Bu durum, “Kopanhag Kriterleri”nin özü ve mesajıyla da örtüşmektedir. Dolayısıyla, son “İlerleme Raporu”nda Türkiye’de var olduğu kaydedilen Alevi sorununun, ancak demokrasiyle çözülebileceği, bunun için de “sivil toplum kurumlarının istikrarının” bir ön koşul olduğu söylenebilir. Bu bağlamda şu hususa da dikkat çekilmelidir: Yasalar önünde eşitlik ile din ve vicdan özgürlüğü istemlerini dile getiren Aleviler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. ve 24. maddelerinin uygulanmadığının altını çizerek; anayasanın Alevilere eşit olarak uygulanması gerektiğini belirtmektedirler.

Sonuç Yerine:

Bir toplumun içindeki dini cemaatler-gruplar, onlar arasındaki ilişkilerden kaynaklanan sorunları da beraberinde getirir. Sorunların ulaştığı en uç nokta, cemaatler-gruplar arasındaki çatışmalardır. Her ne kadar sosyolojik olarak çatışmacı kurama göre çatışmaların, yaratacağı dinamizmiyle sosyal gelişmeyi arttırıcı bir özelliği olduğu vurgulansa da çatışmalar, esas itibariyle toplumu ve sosyal ilişkileri zayıflatıcı bir sonuç getirmektedir. Bu bağlamda, antropolojide, bir toplumun iki önemli cemaati-grubu arasında görülen en önemli sorun, karşılıklı sosyal entegrasyon ve onun nasıl sağlanacağı-sağlandığıdır. Burada, ilgili cemaatlerin-grupların birbirlerini tanıyabilmeleri, kendi kimlikleriyle algılayabilmeleri, gerçek kimliğe dayanan bir imaj oluşturabilmeleri sorunun çözümünde öne çıkmakta ya da önem kazanmaktadır.
Karmaşık toplumlar, devlet esasına göre örgütlenmişlerdir. Devlet, bir üst örgüt olarak, tüm sosyal kurumlar-örgütler arasındaki ilişkileri düzenler; yazılı hukuk kurallarıyla bunları koordine ve kontrol eder. Devletin en önemli görevleri veya temel fonksiyonları, var olan ya da olası farklı cemaatler-gruplar arasında, hukuk yoluyla dengeyi-eşitliği kurabilmek; bireyin ait olduğu cemaate-gruba özgü kimliğini reddetmeden, onda yurttaşlık kavramının-kimliğinin geliş(tiril)mesine zemin ve olanak sağlayabilmektir. Devlet, cemaatler-gruplar arasındaki ilişkilerde ve entegrasyonda dengeli, eşit uzaklıkta ve yakınlıkta olduğu ölçüde demokrasi yerleşir, toplum güçlenir. Bu anlamda, sosyal sorunların ve tabii ki çatışmaların en aza indirildiği bir toplum modeli, sosyal entegrasyon denge ve hukuki eşitlik üzerine bina edildiğinde oluşturulabilir. Avrupa Birliği’nin de özünde yatan “değerler”in açılımı kanaatimizce bundan ibarettir.
Devlet, kurumlarıyla cemaatlerin-grupların sosyal entegrasyonunu bu şekilde destekleyebilir-üstlenebilir; eğitim, sağlık, adalet gibi sosyal kurumlardaki ve ekonomideki karşılıklı hizmeti dengeli bir şekilde-ayrım gözetmeksizin, eşit uzaklıkta ve yakınlıkta gerçekleştirebilir; beraberce kendi aralarında oluşturdukları alt grupları (aynı iş yerini paylaşma, meslek grupları vb. gibi) destekler, onların gelişmesine olanak-zemin sağlar ve buna yol açarsa, cemaatler-gruplar arasındaki sorunlar (var olan-olası çatışmalar) olabildiğince azalır.

Azınlık Raporu’na Azınlık Yorumu

0

Azınlık Raporu’na Azınlık Yorumu
Avukat Bakar, Lozan Antlaşması’ndaki azınlık maddelerinin uygulanmamasından rahatsız; yazar Şener Raporun tümüne katılmasam da saldırıyı onaylamak mümkün değil ; gazeteci Dink, Bu aslında ‘Türkiye’ raporu diyor. Çerkez Bal, raporu tümüyle onaylıyor.
BİA Haber Merkezi 02/11/2004
BİA (İstanbul) – Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’na bağlı Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu’nun çıkardığı Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu’yla ilgili olarak azınlıklara mensup kişiler görüşlerini bianet’e aktardı.

Azınlıklar Raporu’na genel olarak olumlu baktıklarını söyleyen avukat Diran Bakar, Lozan Antlaşması’ndaki azınlık maddelerinin tatbik edilmemesinden rahatsız olduklarını belirtti.

Rapordaki düşüncelerin ne olursa olsun o biçimde saldırıya uğramaması gerektiğini söyleyen Alevi araştırmacı-yazar Cemal Şener de saldırının hiçbir gerekçe ile savunulamayacağını belirtti ve şöyle dedi: Raporun içeriğinin tümüne ben de katılmıyorum ama onun bu şekilde saldırıya uğraması gerekmiyor.

Ermenice ve Türkçe yayımlanan Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink ise, bu raporun adının doğru konulması gerektiğini söyledi ve raporun aslında ‘Azınlık’ değil ‘Türkiye’ raporu olduğunu vurguladı. Raporun, Türkiye’nin tam bir fotoğrafını yansıttığını belirten Dink, İnsan haklarına bakış açısından bu fotoğraf, gecikmiş bir fotoğraftır aslında, ancak çok olumlu bir çabadır dedi.

Çerkez Federasyonu Genel Sekreteri Cumhur Bal da raporu değerlendirirken, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun üyesi olduklarını, rapor oylanırken orada olduklarını ve kabul oyu verdiklerini söyledi.

Lozan’daki maddeler uygulanmalı

Raporu değerlendiren avukat Diran Bakar, cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinememe sorununun hala çözümsüz olduğunu söyledi. Lozan’daki maddelerin uygulanması gerektiğini belirten Bakar, Müslüman azınlık haricindekiler için yorum yapmaktan kaçındı. Şahıs olarak şikâyetleri olmasa da eskiden yaşanmış olayların, 6-7 Eylül olaylarının herkesçe bilindiğini söyleyen Bakar, vakıflar konusundaki hassasiyetlerini dile getirdi ve cemaat kuruluşlarına baskı olduğunu, din adamı yetiştiremediklerini, okul, hastane açamadıklarını sözlerine ekledi.

Şener: Rapor savunulamadı

Alevi araştırmacı-yazar Cemal Şener’in rapora ilişkin görüşleri şöyle:

  • Komisyon Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu bile raporunu savunamadı. Bunu Milliyet gazetesinde yer alan söyleşiden hareketle söylüyorum. Kaboğlu, ‘Ben olsaydım, Türkiyelilik kavramını değil, Türkiye Cumhuriyeti kavramını kullanırdım’ diyor.
  • Aleviler azınlık kavramına yüklenen siyasi misyondan dolayı azınlık olarak nitelenmekten rahatsız oldular. Azınlık statüsünü kabul etmek, adeta laik cumhuriyete karşı olmakla özdeş olarak ifade edildi. Bu konuda, Alevilerin kırmızı çizgilerinden birisi şeriata, hilafete, saltanat ve benzeri özlemlere karşı laik cumhuriyetin yanında yer almaktır.
  • İstanbul’un fethinden beri dinsel gruplar için azınlık kavramı kullanılsa da, bu kavramlar daha çok gayri Müslimleri ifade ediyor. Aleviler Osmanlı döneminde İslam oldukları için azınlık sayılmadılar. Ne azınlık ve de çoğunluk haklarından yararlanabildiler. Bu durum Cumhuriyet döneminde de aynen devam etti. Hiçbir resmi belgede Alevilik meşru olarak görülmedi. Alevilik ilk defa AB İlerleme Raporu ile Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu raporunda yer aldı. Bu belgelerde bu biçimde bile yer alması, Alevilerin kendilerini özgürce ifade etmeleri için bir tartışma ortamı yaratılmış oldu.

Yok sayılmasındansa tartışılması kazanımdır

Bu konuların yok sayılmaktansa tartışılmasının bir kazanım olduğunu söyleyen Cemal Şener; AB’nin insan haklarıyla demokrasiye ilişkin getirmek istediği değerlerin, Alevilerin karşı çıkamayacağı değerler olduğunu ifade etti. Azınlık haklarına ilişkin olarak da, Aleviler 72 millete aynı gözle bakarlar dedi.

Raporun aslı Türkiye’nin aslıdır

Raporu hazırlayanları kutlamak gerektiğini ifade eden Ermenice ve Türkçe yayımlanan Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, raporun içinde elbette tartışılabilecek unsurlar olabileceğini, ancak bu tartışmanın usulünün raporu yırtmak olmadığını vurguladı.

Dink ayrıca: Evet, belki raporun bir nüshası yırtılmış olabilir ama o raporun aslı Türkiye’nin ta kendisidir ve asıl gerçeği de yerli yerinde durmaktadır dedi. Dink sözlerini şöyle sürdürdü:

Türkiye’nin azınlık algılaması Batı’nınkinden farklı

  • Türkiye’nin azınlık algılamasıyla Batı demokrasilerinin azınlık algılamaları farklı. Batı her türlü farklılığı kendi içinde önemseyip var kabul ederken ve bunu azınlık kavramıyla değerlendirirken, Türkiye kendi azınlık anlayışını sadece Lozan’daki gayrı-Müslim azınlıklara kilitlemiştir.
  • Bu algılayış bir güvenlik kaygısıyla yoğrulmuştur. Bu aşağılık kavramdır, bu aşağılık bir statüdür, dolayısıyla biz azınlık olamayız. Oysa bu ülkede, aşağılık ya da ikinci sınıf olarak nitelendirilseler de azınlıklar mevcuttur. Ben de bu kesimin bir ferdiyim.
  • Devlet gayri-Müslim azınlığı nasıl güvenlik sorunu olarak değerlendiriyorsa, ben de geleceğime güven açısından bir sorun taşıyorum.
  • Dolayısıyla, görülüyor ki, Türkiye’de azınlık kavramı güven ile güvenlik kavramları arasında sıkışıp kalmıştır. Bunun içindir ki, azınlık sadece milli güvenlik ders kitaplarında anlatılmaktadır. Bunun içindir ki, devletin güvenlik kaygısı taşıdığı hemen her bürokratik kademesinde azınlıklara yer yoktur. Türkiye’deki azınlık tanımı ve algılayışı maalesef bu.

Kamu-Sen temsilcisinin tavrını tasvip etmiyoruz

Çerkez Federasyonu Genel Sekreteri Cumhur Bal ise, raporun içeriğine katıldıklarını ve basın toplantısında Kamu-Sen temsilcisinin tavrını tasvip etmediklerini söyledi. Bal, kaba kuvvetle bir şeyi çözmenin mümkün olmadığını belirterek şunları söyledi: Sonuçta bu rapor oylandı ve kabul edildi. Raporun benimsenmemiş olması şiddeti gerektirmez. (NS/BB)
www.karacaahmet.com forumundan alınmıştır

Gönül çalamazsan aşkın sazını

0

Gönül çalamazsan aşkın sazını
Ne perdeye dokun ne teli incit
Eğer çekemezsen gülün nazını
Ne dikene dokun ne gülü incit

Bülbülü dinle ki gelesin coşa
Karganın namesi gider mi hoşa
Meyvesiz ağacı sallama boşa
Ne yaprağını dök ne dalı incit

Bekle dost kapısın sadık dost isen
Gönüller tamir et ehli dil isen
Sevda Sahrasında Mecnun değilsen
Ne Leyla’yı çağır ne çölü incit

Rızaya razı ol hakka kailsen
Ara bul mürşidi müşkülde isen
Hakikat şehrine yolcu değilsen
Ne yolcuyu eğle ne yolu incit

Gel haktan ayrılma hakkı seversen
Nefsini ıslah et er oğlu ersen
Hüdai incinir inciden versen
Ne kimseden incin ne eli incit
Aşık Hüdai

Attila Aşut Bir toplu öldürümün yargı süreci

0


Bugün, kanlı bir günlemenin onuncu yıldönümü…
Türkiye’nin toplumsal tarihine “Sıvas Cankırımı” olarak geçen şeriatçı topluöldürüm olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde, Cumhuriyet’in tohumlarının atıldığı bir kentte gerçekleşti. Köktendinci eylemciler, laik cumhuriyete karşı düşmanlıklarını, kalkışma sırasında sık sık yineledikleri “Cumhuriyet Sıvas’ta kuruldu, Sıvas’ta yıkılacak!” sloganıyla açığa vurdular. 37 kişinin yanarak ve dumandan boğularak yaşamını yitirdiği “Madımak Yangını”, hâlâ yüreklerimizdeki sıcaklığını koruyor. Bu olayda ben şahsen, yakın dostlarım Metin Altıok, Behçet Aysan, Asaf Koçak ve Nesimi Çimen’i yitirdim. Asım Bezirci ve Uğur Kaynar da yazın çevresinden tanıdığım insanlardı. Böylesine büyük bir acıyı unutmak olanaklı değil.
“Sıvas Davası”, tam sekiz yıl süren çetin bir hukuk sürecinden sonra 2001 yılında sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin onadığı karar uyarınca, cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma girişiminde bulunan sanıklardan 33’ü TCY’nin 146/1. maddesine göre idam cezası aldı; dördü 20 yıl, biri 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Böylece toplam 38 sanık, esas olarak TCY’nin 146. maddesini ihlal suçundan hüküm giymiş oldu.
Sanıklara verilen cezalar, “Sıvas Cankırımı”nda yakılarak öldürülen aydınları, sanatçıları kuşkusuz geri getiremezdi. Ama, sekiz yıllık gecikmeyle de olsa, bu gerici kalkışmanın laik cumhuriyete yönelik bir nitelik taşıdığının yüksek yargı kararıyla tescil edilmesi, şeriat tehlikesi karşısında toplumun daha duyarlı ve uyanık olması konusunda uyarıcı bir işlev gördü.


Davanın öyküsü
“Sıvas Davası”, yargı süreci sona ermiş olsa da, toplumsal açıdan “bitmemiş bir dava”dır. Binlerce kişinin örgütlü olarak yer aldığı bu kanlı gösterinin gerçek düzenleyicileri ve eylemin ardındaki örgütler, devlet kurumlarının görevlerini yapmaması yüzünden ortaya çıkarılamamış; hakkında dava açılan 106 sanıktan yalnızca 38’i cezalandırılmıştır. Üstelik dava, başlangıçta devletin adli mercilerince “adi bir olay” gibi sunularak, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası ya da bireysel adam öldürme çerçevesinde ele alınmış ve cumhuriyet tarihimizin bu en büyük şeriatçı ayaklanması, ısrarla TCY’nin 146. maddesi dışında tutulmaya çalışılmıştır. Bu amaca ulaşmak için de, Sıvas olayı, bütünlüğünden koparılıp parçalara bölünerek birkaç yargı yerinde ayrı ayrı davaların konusu yapılmak istenmiştir. Sekiz yıl süren yargılamanın her aşamasında Sıvas mağdurlarının avukatları büyük engellerle karşılaşmış, küfür ve tehditlerle sindirilmeye çalışılmış, zaman zaman da mahkeme salonunda sanıkların ve sanık vekillerinin sözlü ve fiili saldırılarına hedef olmuşlardır.
Duruşmalar başlıyor
Sıvas cankırımıyla ilgili ilk dava, olaydan 18 gün sonra, 20 Temmuz 1993 tarihinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’na aykırılık savıyla Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde açıldı. 22 Temmuz 1993’de ise Sıvas Ağır Ceza ve Asliye Ceza mahkemelerinde aynı olayla ilgili iki ayrı dava daha açıldı. Davalar, olayın kamuoyunda yarattığı büyük tepkiyi yatıştırmak amacıyla, kısa sürede ve ciddi bir hazırlık yapılmadan açılmıştı. Tüm kanıtlar toplanmamış, sanıklardan pek çoğu yakalanmamıştı. Hazırlık soruşturması ise, aynı yasa kapsamında başka davalarda yargılanan sol örgüt üyelerinden farklı olarak, gözaltında sanıkların birbirleriyle teması sağlanarak ve her türlü kolaylık gösterilerek gerçekleştirilmişti. Üstelik, daha işin başında, kanıtlar tam değerlendirilmeden, 60 sanık hakkında savcılıkça “takipsizlik” kararı verilerek, dava dosyasındaki sanık sayısı azaltılmaya çalışılmıştı.
Müdahil avukatlar, aynı konuda üç ayrı dava açılmasını hukuka aykırı buldular ve davaların, “Anayasal düzene karşı şeriatçı amaçlarla kalkışma” eylemine uyan TCY’nin 146. maddesi kapsamında değerlendirilerek dosyaların DGM’de birleştirilmesini istediler. Bu arada, Kayseri ve Sıvas’ta açılmış olan davalar, olay yerinde ve Kayseri’de güvenlik sorunu yaratacağı gerekçesiyle Ankara’ya nakledildiler. Nakilden sonra Ankara 3. Ağır Ceza ve 19. Asliye Ceza mahkemeleri, eylemin “şeriatçı kalkışma” olduğunu, “örgütlü, planlı, organize tek suçtan söz edilmesi gerektiğini” ve suçun TCY’nin 146. maddesi içinde ele alınmasının uygun olacağını belirterek görevsizlik kararı verdiler. Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı da 20 Eylül 1993 günlü yazısıyla, aynı doğrultuda görüş bildirdi. Ancak, Ankara 1 Numaralı DGM bu kararları ve Başsavcılık istemini yerinde bulmayarak, görev konusundaki uyuşmazlığın çözülmesi için dosyayı Yargıtay’a gönderme kararı aldı. Üyelerden Yargıç Yarbay Ertan Urunga, davanın DGM’de görülmesi gerektiğini belirterek bu karara karşı çıktı.Yargıtay 10. Dairesi, 8 Kasım 1993 tarihinde verdiği kararla, Ankara Ağır Ceza ve Asliye Ceza mahkemelerinin daha önceki görevsizlik kararlarını yerinde buldu. Böylece dava, 21 Ekim 1993 tarihinde yeniden Ankara DGM’de görülmeye başlandı.
Sıvas Davası’na, Türkiye Barolar Birliği ve Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatlar büyük destek verdiler. Çeşitli illerden 300 kadar avukat, gönüllü olarak mağdur yakınlarını savunmak için duruşmalarda görev aldı. Ayrıca, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Alevi Birlikleri Federasyonu, davanın düzen içinde yürütülmesi ve hukuksal giderlerinin karşılanması için büyük çaba gösterdiler.
25 Mart 1994’teki duruşmada Savcı, 51 sanığın salıverilmesini istedi. Daha önceki salıvermelerle tutuklu sayısı zaten 78’e düşmüştü. Öğleden sonraki oturumda mahkeme, 26 kişinin daha salınmasına karar verdi. Aynı oturumda, müdahil avukatların tüm itirazlarına karşın, mahkeme heyeti “Gizlilik” kararı aldı. Bu kararla davanın mahkeme salonuna hapsedilmesi ve kamuoyunun dikkatinden kaçırılması amaçlanıyordu. Müdahil avukatlar kararı protesto ederek, davanın bundan sonraki oturumlarına katılmayacaklarını açıkladılar.
Bu gergin koşullarda duruşmalar birbirini izledi. Sonunda mahkeme, 26 Aralık 1994 günlü oturumunda kararını açıklayarak, yirmi iki sanık hakkında 15, üç sanık hakkında 10, bir sanık hakkında 5, elli dört sanık hakkında 3, altı sanık hakkında 2 yıl ceza; 37 sanık hakkında beraat, bir sanık için de tefrik (dosyayı ayırma) kararı verdi. Katliam sanıkları, bu hafif cezalar karşısında bile mahkeme heyetine saldırmaktan geri durmayarak, ceplerindeki bozuk paraları, çakmakları, kalemleri kürsüdeki yargıçların yüzüne fırlattılar. Küfürler ve sloganlar arasında ilk perde kapandı…
Düş kırıklığı
Mağdur yakınları ve müdahil avukatlar için tam bir düş kırıklığı yaratan bu karar, Sıvas katliamını “adiyen adam öldürme” bağlamında değerlendiriyor ve sanıkların örgütlü kalkışma girişimini gizlemeyi amaçlıyordu. DGM’nin bu kararı müdahil avukatların yanı sıra, cezaları çok bulan sanık vekillerince de temyiz edildi. Bu süre içinde, DGM heyetinde kimi değişiklikler olmuştu. Uzun bir inceleme sürecinden sonra Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 6 Haziran 1996 tarihinde, müdahillerin hukuksal değerlendirmesine katılarak, 42 sanık hakkında TCY’nin 146/1., 39 sanık hakkında 146/3. maddelerinin uygulanmasını istedi. Bozma kararı üzerine yargılama yeniden başladı. Mahkeme bu kez esas olarak Yargıtay kararına uyarak TCY’nin 146. maddesine aykırılık savını benimsedi. Böylece, toplam 38 sanık, TCY’nin 146. maddesinin çeşitli fıkralarına aykırı davranıştan çeşitli cezalara çarptırıldı. Ancak, davayla ilgili “usül” sorunları bitmek bilmiyordu. Kimi sanıkların doğum kayıtlarında “Nüfus Müdürlüğü mührünün okunaksız olduğu” gibi gerekçelerle dava dosyası, daha uzun yıllar yerel mahkeme ve Yargıtay arasında gidip geldi. Sonunda Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 4 Mayıs 2001 tarihinde, birkaç sanığın Pişmanlık Yasası’ndan yararlanma istemiyle ilgili hüküm konulmaması yönünden kararı yeniden ve kısmen bozmakla birlikte, tüm sanıkların mahkûmiyet kararını onadı. Böylece, idam cezaları yönünden karar kesinlik kazanmış oldu.
Suçlu yaratma çabaları
Bu davanın yargılama aşamasında, olayın karanlık yönleri tümüyle aydınlatılamadı. Öte yandan, haklarında tutuklama kararı bulunan sanıklarından, başta Sıvas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak olmak üzere dokuz şeriatçının Almanya ve Suudi Arabistan’a sığındıkları öğrenildi. Sıvas olayına adı karışanlardan, dönemin Sıvas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu, daha sonra Refah Partisi’nden milletvekili seçildi. Aynı partinin Sıvas milletvekili (şu anda AKP’nin Başbakan Yardımcısı) Abdüllatif Şener, Meclis Araştırma Komisyonu’nun konuyla ilgili raporuna “karşı oy yazısı” yazarak, Sıvas’taki olaylardan Aziz Nesin’i sorumlu göstermeye çalıştı.Yine aynı partinin milletvekillerinden ve Refah-Yol Hükümeti’nin Adalet Bakanı Şevket Kazan, hem avukat, hem bakan olarak Sıvas katliamcılarına her türlü yardımı yapmaktan geri durmadı. Ayrıca belirtmek gerekir ki, şeriatçı eylemler sırasında Sıvas Valisi olan Ahmet Karabilgin, olayları, “devlete karşı irticai tertip ve kalkışma” olarak değerlendirirken, aymazlık içindeki DYP-SHP Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu, “Yangın, önceden planlanmış bir olay değil, topluluk psikolojisi ile ortaya çıkmıştır” diyerek, birçok sağcı politikacı gibi o da olayların sorumlusu olarak Aziz Nesin’i gösterdi. İşte bu koşullarda görülen Sıvas Davası’nda, topluöldürümün köktendinci kahramanları (!), sokaklardan sonra, mahkeme salonunu da büyük bir pervasızlıkla savaş alanına çevirmekten çekinmediler. İzlediğim karar duruşmasında, DGM yargıçlarının bu saldırganları engelleme yerine, adeta kaçarak mahkeme salonunu terk etmelerine tanık oldum.
Aradan on yıl geçmesine karşın, şeriatçı kesim, Sıvas olayını çarpıtmak için hâlâ yeni senaryolar üretmekten geri durmuyor. Köktendinci basının son aylardaki boy hedefi ise, Sıvas cankırımından şans eseri kurtulan sanatçı Arif Sağ. Madımak Oteli’nde, aralarında Muhlis Akarsu’nun da bulunduğu en az iki kişinin Arif Sağ’ın tabancasından çıkan kurşunlarla öldüğü savı, özellikle internet ortamında el altından yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Ne var ki, 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan “Sıvas Cankırımı”nın şeriatçı bir ayaklanma girişimi olduğu gerçeğini bu tür düzmece haberlerle değiştirmek olanaklı değil… Güneşi balçıkla sıvama ve mızrağı çuvala sığdırma çabaları, bugüne değin olduğu gibi bundan sonra da sonuç vermeyecektir.
Aleviyol, 2.7.2003
Belgeler

Evvel zaman içinde “dede”ye atfedilen değer

0

İsmail Engin

Evvel zaman içinde “dede”ye, yani “evlad-ı Resul”e atfettiğimiz değerler vardı. Günümüzde bunlar aşındı; artık “dede” ve “dedelik kurumu”yla ilgili başka şeyleri konuşuyoruz. “Dede”nin “sakalı” bile bizim için önem taşıyordu. “Dede” ile karşılaştığımız yerleri kutsuyorduk; onları “düşek” yapıp sonradan ziyaret haline getiriyorduk ve buralara “niyaz” ediyorduk. Ne oldu bize? Şimdi neler konuşuyoruz?

a) Süklün Koca ve >> sakal << olayı

Osmanlı Sultanı Süleyman I (Kanunî) tahta geçince (1520 – 1566), “arazi tahriri”nin yenilenmesini ve hazine gelirlerinin artırılmasını gündeme getirdi. Merkezi hükümet, bu amaçla vergi gelirlerinin yeniden düzenlenmesini sağlamak için “ilyazıcıları”nı görevlendirdi. Onlardan “vergi gelirlerinin eski defterlerden fazla gösterilmesi” istendi. Bunun için, yeniden arazi yazımı veya düzenlemesi yapıldı. Sipahilerin beratlarında kayıtlı yerlerden “ifrazlar” bulundu ve bunlar geri alındı. Avrupa’nın içlerinde 1526’da Macaristan Seferi’nde bulunan Sultan Süleyman I’in en güçlü döneminde, imparatorluğun merkezinde Anadolu’da birden bire isyanlar patlak verdi. Ayaklanma önce Bozok Türkmenleri arasında başladı. “İlyazıcısı” Kadı Muslihiddin’in vergi artırmasına yapılan itirazlarda, Kimi “Türkmen” ileri gelenlerine >> sakal kestirme << cezası verildi. Ardından, bunu büyük “hakaret” gören / sayan Türkmenler ayaklandı. Celâlzade ve Peçevî olayların nasıl geliştiği ve sonuçları hakkında geniş bilgiler verir; Mustafa Akdağ da bunları ünlü “Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celalî İsyanları” (Ankara 1975) adlı eserinde aktarır. Hemen ekleyelim, o dönemde, “Şah’ına giden Türkmen” ile Şah’ı ve Türkmen, Türkmenlik ve Kızılbaşlık arasında güçlü bir bağ vardır. “Türkmen” ve “Kızılbaş” kavramları hemen hemen eş anlamlar kazanmıştır. Nitekim, Nejat Birdoğan “Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik” (Hamburg 1990) adlı eserinde, Türkmenlikten ayrılmayı “Sünniliğe bağlanma” olarak değerlendirir. Bu bağlamda, Alevi tarihçi Baki Öz de “Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları” (İstanbul 1992) adlı eserinde, sözü edilen olayı “köylü-Türkmen-Alevi hareketi” olarak zikrederken, “bir Türkmen Alevi dedesinin -aşağılamak amacıyla- uzun sakalı kesildi” der ve olayın başlangıcını buna dayandırır.

b) >> Dede Düşekleri <<

Anadolu’nun değişik yerlerinde “kutsallığına inanılan bir kişinin kutsamasıyla oluşan ve bu hadiseden sonra adak yeri olma özelliğini kazanan kutsal mekânlar” vardır ve bunlar “Dede Düşekleri, Çelebi Düşekleri, Hızır Düşekleri, Hz. Ali Düşekleri, Kabayel Düşekleri, Gedik Bekçisi Düşekleri…” olarak adlandırılır; çoğu zaman niyaz edilip geçilen adak yerleridir. Bunlardan bir bölümü taş yığınları şeklindedir. Düşekler ya dedenin karşılanmasıyla oluşur; ya kendisinin isteğiyle belirli yere işaret konularak oluşur; ya da dedenin dinlendiği yerlerdir. Bunlar “talip” tarafından kutsanır ve dilek dilenerek, niyaz edilen taş yığınları / kutsal mekânlardır. İsteyen o taş yığınından bir taşı teberrük (kutsal eşya) olarak alır; yerine bir taş koyar. Şifa niyetine kullanır.

Bilindiği gibi önceki yıllarda Alevi dedeleri, belli günlerde kendilerine bağlı yerleşim yerlerini dolaşır ve “talip”lerinin toplumsal ilişkilerini gözden geçirip düzenler ve “cem”ler yaparlardı. Kutlu Özen’in “Sivas ve Divriği Yöresindeki Dede Düşekleri” adlı çalışmasında kaydedildiği üzere (bkz. www.alewiten.com ), dedelerin bu tür dolaşmaları önceden bilindiği için, o köylerde karşılama ve uğurlama merasimleri yapılırdı. Divriği yöresindeki “Düşek Baba” ve “Hüseyin Dede Düşeği” bu özelliktedir. Cem bittikten sonra yolcu edilen Hüseyin Dede, yol kenarına bir taş bırakarak: ― Burası benim düşeğim olsun, der. Köylüler de yerden almış oldukları taşları niyaz ederek, düşeğin üzerine bırakırlar. Burası artık kutsal bir mekândır. Yoldan gelip geçenler daha sonraki günlerde ve yıllarda dedeye hürmeten birer taş bırakırlar. Yörede daha büyük bir adak yeri yoksa burayı her türlü dilekler için ziyaret ederler; kurban keserek dilek dilerler. Cem-cemaat (ayin) yaparlar. Dede düşeklerinin, herhangi bir yatır mezarı veya türbesi gibi kutsallığı vardır.

Aleviyol, 17.12.2003

Yorum

Ateşten ateşe atarlar beni

0

Ali Kaykı
Ateşten ateşe atarlar beni

Ateşten ateşe atarlar beni
Sevdamın uğruna yakarlar beni
Konuşmak istesem dinleyen olmaz
Susarım sustukça suçlarlar beni

Derdimin halinden anlayan yoktur
Zamanın insanı paraya kuldur
Mezata koyuldum değerim puldur
Varından yokuna satarlar beni

İkrarın verip te ikrardan dönen
Hiç bizden olur mu özüne söven
Gülümü soldurup kanımı döken
Dikenler içine sokarlar beni

Budak Ali’yim nasibim Hakk’tan
Kötünün gönlünden gitmesin güman
Suç ise doğruluk suçluyum heran
Yediler Kırklara sorarlar beni

Aleviyol, 21.01.2004
Kültür & Sanat

Boşuna

0

Ne çok Hain Ataol Behramoğlu

0

Sizinle galiba arkadaş filandık
Işıklı günlerinde gençliğimizin.
Hayalleriyle kanatlanırdık
Gelecek, güzel Türkiye’nin.
Fakat nasıl da değiştiniz birden
Arınıp bütün o düşlerden
Buzlu sularında bencilliğin.
Ne çok hain.

Hayır, belki de değişmediniz,
Aslınız belki de buydu sizin.
Sadece zamana ayak uydurdunuz
Ortak ateşinde ısınıp gençliğin.
Sonra neyseniz o oldunuz
Asıl kimliğinizi buldunuz
Uşağı oldunuz zalimin.
Ne çok hain.

Şimdi giydiğiniz her şey markalı
Tadını aldınız zenginliğin.
O fotoğraflar parkalı markalı
Uzak bir anısı oldu geçmişin.
Fakat yine de yeri geldikçe
El atıp eski albüme
Kullanıyorsunuz reklam için.
Ne çok hain.

Aynı arsız kibir suratlarınızda
Erkeğinizin dişinizin.
İçim bulanıyor karşıma çıktıkça
Ekranlarında TV’lerin.
Kiminiz yeni yetme faşist çığırtkan
Kiminiz kaşarlanmış sırtlan,
Sanırsın kardeşi vampirin.
Ne çok hain.

Yoksul aile çocuklarıydınız
Orta halli, belki zengin.
Soyluydu sizden anneniz babanız,
Sade yurttaşları Cumhuriyet’in.
Siz hangi piç köklerden türediniz,
Kimsiniz, neden böylesiniz
Nasıl boğuldunuz içinde ihanetin.
Ne çok hain.

Zaman geçer, devran döner
Yıkılır sarayı, zindanı zalimin
Efendi uşağını terk eder
Gereği kalmayınca hizmetin
Hele azıcık da diklendiniz mi
Yersiniz kaçınılmaz tekmeyi
Hadi, sıkıysa diklenin
Ne çok hain.

Kimliksizler, omurgasızlar
Hedefisiniz şimdi lanetin.
Ne hizmetinde olduğunuz iktidar
Ne sahte parıltısı şöhretin
Kurtaramayacak sizi bu lanetten,
Halkın içinde yükselen nefretten,
Artık hiç değilse susmayı deneyin.
Ne çok hain.

Anadolu Türkülerle Doludur

0

Her nereye dönüp baksam sevdiğim
Anadolu, Türkülerle doludur
Kızıl ırmak olup aksam sevdiğim
Anadolu, Türkülerle doludur

Kara bulut gibi esip bulansam
Toprak olup, yağmur ile sulansam
Kucaklaşıp, sazım ile dolansam
Anadolu, Türkülerle doludur

Bade içmiş erenleri meşk ile
Destan olmuş gönüllere köşk ile
Nice sevdalar yaşanmış aşk ile
Anadolu, Türkülerle doludur

Yunus Emre, sular gibi akmıştı
Ferhat Şirin için, dağlar yıkmıştı
Pir Sultan’ım, seyrangâha çıkmıştı
Anadolu, Türkülerle doludur

Bir Köroğlu geçti Bolu dağında
Bülbül oldu gülşeninde bağında
Ninniyle söylendi, sol ve sağında
Anadolu, Türkülerle doludur

Veysel olup düştü dilden dillere
Mahzuni’de seyran etti illere
Devrani babadan, sevgi güllere
Anadolu, Türkülerle doludur

Ozanları, Türküleri söylüyor
Sevda olup gönülleri eyliyor
Gözyaşıyla kimi, umut beyliyor
Anadolu, Türkülerle doludur

KUL ÖKSÜZ’üm geçti, Çorum elinde
Erenlerin muhabbetler dilinde
Nağmeleri eser, seher yelinde
Anadolu, Türkülerle doludur

Âşık Mustafa Öksüz

Derin Beni

0

O gün gelip çattığı gün
Türkülerle sarın beni.
Güneş bende battığı gün
Şiirlerden sorun beni..

Gönül hep aşkın darında
Hala umudum yarında
Her yılın ilk baharında
Kızıl gülden derin beni..

Dizilir mavi göğüme
Turnalarım küme küme
Dağlar yorgandır üstüme
Toprağına karın beni..

Halkdır gönülde pazarım
Çok basit olsun mezarım
Enel hakdır ahuzarım
Gül dalından görün beni..

Toprakla sevişirken ten
İmam kuranda istemem
Boylu boyunca birtanem
Mezarıma serin beni..

Vurguni geldim giderim
O gün biter gam kederim
Ta doğuştan sadık yarim!
Toprağıma verin beni..

Abdullah Oral…

AMASYA YÖRESİ ALEVİ ZİYARETGAHLARI Muzaffer DOĞANBAŞ

0

Amasya yöresinde zamanla ziyaretgah özelliği kazanmış bir çok türbe bulunmaktadır.
Bunlardan özellikle bazıları daha çok Alevilerce ziyaret edilmektedir. Çünkü bu türbelerde medfun
bulunan şahıslar kendi yaşadıkları dönemdeki Alevi ileri gelenlerinden ya da lider konumundaki
kişiliklerdir. Bu ziyaretgahlardan en çok bilinenleri ve uğrak olanları Amasya Hamdullah Efendi
türbesi,Merzifon Piri Baba türbesi ve Gümüşhacıköy ilçesi Sarayözü köyü Pir Ali Bircivan türbesi ile
Amasya merkez Yassıçal beldesindeki Ergonaş Baba türbesidir. Aşağıda bu türbelerin genel bir
tanıtımıyla birlikte tarihçeleri hakkında bilgiler verilecektir.

Hamdullah Efendi Türbesi :
Hacı Bektaş Veli dergahının 23.Postnişini olan Hamdullah Çelebi (1767-1836),Feyzullah
Çelebi’nin büyük oğlu olup,babasının 1824 yılında hakka yürümesi üzerine Postnişin olmuştur. Asıl adı
Mehmed Hamdi olan Hamdullah Çelebi (Hamdullah Efendi) önce Yeniçeri Ocaklarının ve bunu
devamında Bektaşi tekkelerinin kapatılması sonucu II.Mahmud tarafından 23 Cemaziülahir 1243
(1827 Miladi) tarihli fermanla Amasya’ya sürgün edilmiştir.
A.Celalettin Ulusoy, Pir Dergahından Nefesler adlı kitabında (s.27),Hamdullah Efendi’nin
sürgüne giderken beraberinde bir çok kitap ve belge götürdüğünü fakat erkek evladı olmadığı için
olsa gerek götürülen kitap ve belgelerin günümüze kadar korunamadığını yazmaktadır.
Hamdullah Efendi hakka yürüdükten sonra Amasya’daki Aleviler, Hicri 1263 yılında (1847)
mezarının üzerine bir türbe yaptırmışlardır. Kare planlı tek kubbeli olarak düzenlenen türbe
Amasya’nın Pirler mevkiinde yer almaktadır. Türbe bir avlu duvarıyla çevrili olup,kuruluk,ocak ve
kesim yeri gibi müştemilata da sahiptir.
Türbe ile ilgili bilgi veren en eski kaynak Abdizade Hüseyin Hüsameddin Yasar’ın Amasya Tarihi
adlı eseridir. Fakat burada ne yazık ki tarih ve bilgi yanlışlıkları görülmektedir. En büyük yanlışlık
türbeden bahsedilirken Bektaş Baba türbesi ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Bu konuda Hüseyin
Hüsameddin Yasar’ın verdiği bilgiler şöyledir:
“ Aşağı Pirler’in kuzey batısında Tekke medresesi bitişiğinde olup,kargir bir kubbesi olan hususi
bir odadır. İçinde Bektaşilerden Kırşehirli Bektaş Baba medfun olup,baş ucunda ‘el-Hac Bektaş Baba-yı
Veli’ levhası vardır. Pir eşiğini ziyaret etmesi münasebetiyle, ‘Hacı’ denmiştir. Amasya köylerinde
oturan Aleviler tarafından 1284’te (1867) bir türbe yaptırılmış ve 1314’te (1896) bu türbe aynı köylüler
tarafından tamir edilmiştir. Alevilerin ziyaret ettiği bir yerdir.”
bu ifadeleri maddeler halinde eleştirerek düzeltecek olursak;
1- Hamdullah Efendi türbesinde Kırşehirli Bektaş Baba diye bir kimse medfun
olmayıp,Hamdullah Efendi ve Eşi medfun bulunmaktadır. Buradaki Bektaş Baba herhalde Hamdullah
Efendi’den “Bektaşi Baba” şeklinde söz edilmesi ve zamanla bu deyimin “Bektaş Baba” şekline
dönüşmüş ve sanki Hamdullah Efendi değil de Bektaş Baba diye biri bu türbede medfun gibi
gösterilmiştir.
2- Türbede Hüseyin Hüsameddin’in bahsettiği “el-Hac Bektaş Baba-yı Veli” diye bir levha
yoktur. Aksine türbenin orijinal kitabesinde türbenin bizzat ‘Hamdullah Efendiye’ ait olduğu
yazmaktadır.
3- “…Pir eşiğini ziyaret etmiş olması münasebetiyle ‘Hacı’ denmiştir…” ifadesine gelince; Alevi-
Bektaşi anlayışında pir eşiğini öpmekle kimsenin hacı olamayacağını sanırım herkes bilir. Bu ifadeler
yazarın Alevi-Bektaşi yolunu ne kadar az bildiğini,buna rağmen bu az bigilerden hareketle yorum
yaptığını göstermektedir.
4- Türbenin yapılış tarihi hakkında 1284h./1867m. Tarihi verilmiştir ki,türbenin üzerindeki
orijinal kitabesi 1263h./1847m. Tarihli olup,Amasya Tarihi yazarının bu kitabeyi (belki de türbeyi ?)
hiç görmediğini veya gördüğü şeyi yanlış hatırladığını akla getirmektedir. Zaten Amasya Tarihi adlı
eserin bir çok yerinde tarih ve bilgi yanlışlıkları bulunmaktadır. Burada sadece konuyla ilgili olan
kısmın eleştirisi yapılmıştır.
Bu kısa eleştiri ve düzeltmeden sonra gelelim Hamdullah Efendi türbesinin 1263 hicri (1847)
tarihli kitabesine. Beş dize halinde ta’lik hatla yazılmış olan kitabenin orijinal metni aşağıya
çıkarılmıştır:
1- Postnişin-i asitan-ı Hacı Bektaş-ı Veli,hem dahi evladı hünkar nesli şahı-ı evliya
2- Şübhesiz seyyid Hüseyin en-nesebi ali haseb,çaker-i isna aşerem hadim-i fakr-u fena
3- Mazharı feyzi bidayeti mürşidi kamil idi,oldu mir’at-ı kemali salikane hak nema
4- Zahiren etsin ziyareti kabrini hep zairan,esnayı ruhi olsun batınen al-i aba
5- Çıkdı hafız çardeh ma’sum tarih ……….,etdi Hamdullah Efendi hak deyü azm-i hüda
Sene – 1263 (1847)
Türbenin giriş kapısı sonraki yıllarda kuzeyden güneye alınmış ve türbe müştemilatının
bulunduğu cepheyle bakışımlı hale getirilmiştir. Türbenin içerisinde üzeri yeşil örtülerle örtülmüş iki
adet ahşap sanduka bulunmaktadır. Bu sandukalardan önde olanı Hamdullah Efendi’ye,diğeri
ise,eşine aittir. Türbe içerisinde dikkati çeken ilk şey duvarlardaki kalem işi bezemelerdir. Bu
bezemeler türbenin beden duvarları ve kubbeye geçişi sağlayan tromplarla kubbe içerisine
işlenmiştir. Ayrıca iç mekanı aydınlatan pencere sövelerinin içerisi karşılıklı olarak birbirine bakar
şekilde bir vazodan çıkan Natürmortlarla bezenmiştir. Beden duvarları ise,dikdörtgen panolara
bölünerek pano içlerine ince çizgilerle birbirine bağlanan zigzagların oluşturduğu ve adeta birer beşik
çatının üstten görünümünü hatırlatan şekillere sahiptir. Kubbe içerisi en ortada bir yıldız ve bu yıldızın
etrafında dört tane yuvarlak madalyon ve en dışta ise,kubbe eteklerinde,içleri palmet ve lalelerle
doldurulmuş kuşaklar yer almaktadır.
Yukarıda anlatılan bu bezemelerden ayrı olarak madalyonlar içerisinde yer alan ve yazı
bezeme örneklerinden sayılabilecek çalışmalarda bulunur. Bu madalyonlar içerisinde Oniki İmamlara
ait isimler yer almaktadır. Alevi-İslam inancının temel dinamiğini oluşturan Oniki İmamların adlarının
burada yer alması anlamlıdır. Bununla birlikte Allah,Muhammed ve Dört Halifenin adları da yuvarlak
pano içlerine işlenmiştir. Fakat Oniki İmamlarla birlikte burada ilk üç halifenin (Ebu Bekir,Ömer ve
Osman) adlarının da bulunması,Alevi-İslam inanç geleneğine uygun bir durum değildir. Sanırım
Vakıflar tarafından yapılan onarımlarda bu isimler eklenmiş olmalı. Ayrıca yine bu onarımlardan
dolayı olsa gerek Oniki İmamların adlarında da bazı yanlışlıklar görülmektedir.
Bu bilgilerden sonra tekrar Hamdullah Efendi’ye dönecek olursak,onun duygu yüklü
dünyasından söz etmek yerinde olacaktır. O,yüreği ve kalemi güçlü bir hak aşığıdır. Onun dizelerinde
en başta insan sevgisi olmak üzere,Tevhid,Kur’an,Ehl-i Beyt ve Oniki İmamlar ön planda yer
almaktadır. Kendisi sürgüne yollanmadan önce “Hamdullah” mahlasını,sürgünde ise –memleketi
Hacıbektaş’a hasret kaldığı için olsa gerek- “Hasireti” mahlasını kullanmıştır. O’nun yüreği bazen
kıpırtısız bir deniz gibi sessiz sakin,bazen de coşkun bir sel gibidir. Bunu O’nun şiirlerinden anlamak
mümkündür.

Piri Baba Türbesi:
Merzifon ilçesi Nusratiye mahallesinde yüksekçe bir mevkide yer alan Pir-i Baba türbesi
yörenin önemli ziyaretgahlarındandır. Pir-i Baba’nın yaşamı ile ilgili ayrıntılı bilgiler ne yazık ki
günümüze ulaşamamıştır. Bununla birlikte O’nunla ilgili bilgi veren kaynakların başında Evliya Çelebi
seyahatnamesi gelir. Evliya Çelebi Merzifon’a geldiğinde Pir-i baba türbesine uğradığını,O’nun Hoca
Ahmed Yesevi’nin izniyle Anadolu’ya gelip Merzifon’a yerleştiğini,ara sıra hamamlarda yatan ve Allah
aşkı ile deli divane olmuş bir veli olduğunu belirttikten sonra,Pir-i Baba’nın bir çok menakıbının
(övünülecek yanının) olduğunu yazmaktadır. Ayrıca Evliya Çelebi,Pir-i Baba dergahından söz ederken
de dergahın büyük kubbelerle süslü olduğunu ve buranın aşevi ve derviş hücreleriyle donatılmış
olduğunu,burada her gece ikiyüz insanın konakladığını ve Pir-i Baba’nın başı açık iki yüz dervişinin
bulunduğunu yazmaktadır.
Evliya Çelebi’nin vermiş olduğu bilgilerden hareketle Fuad Köprülü’de Türk Edebiyatında İlk
Mutasavvıflar adlı eserinde Pir-i Baba’nın (Pir Dede) Hoca Ahmed Yesevi’nin Anadolu’ya gönderilen
halifelerinden olduğunu kabul etmektedir.Yine bir başka eserde ise,Pir-i Baba Hacı Bektaş Veli’nin
müritlerinden biri olarak gösterilmektedir.Ayrıca Amasya Tarihi’nde ise,Horasanlı olarak takdim
edilen Pir-i Baba’nın 868h./1464m. Tarihte Merzifon’da bir zaviye yaptırdığı ve bu zaviye için vakıf
tanzim ettirerek Merzifon’u ihya edenlerden olduğu yazılmaktadır.
Piri Baba türbesine girebilmek için önce birkaç basamaklı bir merdivenden revak kısmına girilir.
Türbe iki katlı olarak yapılmış olup,Alt kat cenazelik kısmıdır. Ziyaret edilen üst kat ise,sandukanın
bulunduğu kısımdır. Buradaki sanduka alışılmışın dışında yüksek ve geniş bir biçimdedir. Sanduka dışa
taşıntı yapan bir kaide üzerinde yer almakta ve türbe mekanının tam ortasında olup,bu mekanın
büyük bir kısmını kaplamaktadır. Ahşap sandukanın üzerinde yeşil renkte bir örtü bulunmaktadır.
Piri Baba türbesi kare mekanlı ve üzeri tek kubbelidir. Sekizgen kasnaklı kubbeye geçiş dilimli
troplarla sağlanmıştır. Türbe moloz taş malzeme ile yapılmış ve önde yer alan iki gözlü revak kısmında
ise,molz taş ve tuğla malzeme kullanılmıştır. Ayrıca eserin beden duvarları ve kubbe kasnağı üzerinde
tuğla dizilerinden oluşan kirpi saçaklar bulunmaktadır. Türbe doğu ve batı duvarlarında,kubbe kasnağı
seviyesinde açılmış bulunan küçük birer pencere ile güney cephede yer alan bir pencereyle
aydınlanmakta ve genel yapısı itibariyle dışa kapalı bir görünüm arz etmektedir. Ayrıca türbenin
güney cephesi alınlığında ise,çini bezeme izleri görülmektedir.
Türbe üzerinde yapımıyla ilgili herhangi bir yazıt bulunmadığı için kesin yapım tarihi hakkında
bir bilgiye sahip değiliz. Fakat mimari özelliklerinden hareketle 15.yüzyılda yapılmış olabileceği kabul
edilebilir. Bu noktada Amasya Tarihinde konuyla ilgili az da olsa verilen bilgi tarihleme konusundaki
görüşümüzü desteklemektedir. Bütün bunlarla birlikte Dünden Bugüne Merzifon adlı eserde türbeyi
yapan ustanın Şamlıoğlu Hoca İbrahim adlı bir usta olduğu hakkında bilgi bulunmaktadır. Bu bilgi el
yazması halinde bulunan ve kimin tarafından ne zaman yazıldığı bilinmeyen Menakıb-ı Pir-i Baba adlı
eserden naklen verilmekteyse de bugün sözü edilen eserin akıbeti hakkında ne yazık ki bilgi sahibi
değiliz.
Pir-i Baba türbesi içerisinde çok sayıda ağaç bulunan geniş bir bahçeye sahiptir. Bahçe
gerisinde kuruluk ve mutfak gibi müştemilatı da bulunmaktadır. Ayrıca türbenin güney kısmında bir
de hazire (mezarlık) yer almaktadır.
Pir-i Baba türbesi Sanat Tarihimiz açısından da önemli bir yere sahiptir. Çünkü içerisinde yer
alan duvar resimleri Osmanlı resim sanatının seçkin örnekleri arasındadır. Burada olabildiğince bütün
iç mekan kök boyalarla bezenmiş bir durumdadır. Beden duvarlarında özellikle dikkati çeken olgu
birbirinin benzeri olan natürmort (ölü doğa) çalışmalarıdır. Ayrıca doğu duvarda yer alan ve kare bir
pano içerisine birbirine bakar şekilde karşılıklı olarak işlenmiş teber (derviş baltası),tespih ve kılıç
motifleri ile ortada bir ipe asılı olan keşkülden oluşan kompozisyon ilgi çekicidir. Özellikle teberlere
asılı olan kılıçlar ilgi çekicidir. Çünkü bu kılıçlar sıradan birer kılıç olmayıp,ağzı çatal olan zülfikar adlı
kılıçtır. Bilindiği gibi zülfikar,Hz. Muhammed tarafından Hz. Ali’ye armağan edilmiş olan kılıçtır. İşte
bunun içindir ki burada resmedilen derviş baltası,tespih,zülfikar ve keşkül gibi olgular tekke-zaviyederviş
anlayışındaki öğelerin sembolik birer anlatımıdır. Ayrıca burada keşkül motifi üzerine yazılmış
iki satırlık bir de yazıt bulunmaktadır. Osmanlıca yazılmış olan yazıtın okunuşu ve Türkçe anlamı
aşağıya çıkarılmıştır:
Zair gir bu makama bahulus baihtiram
Kıl ziyaret merkad-ı Pir-i Baba zir bu makam
(Ziyaretçiler ! bu makama gönül temizliği ve hürmet ile girip,bu makamın altındaki Pir-i
Baba’nın mezarını ziyaret edin)
Ağırlıklı olarak patlıcan moru,kirli sarı,kırmızı,yeşil,vişne çürüğü ve mor renklerin kullanıldığı
kalem işi bezemeleri yapan usta imzasını giriş kapısın üzerinde bulunan yazıtlık kısmına atmıştır. İki
satırlık yazıtın üst satırında belirgin bir şekilde La ilahe illallah Muhammedün Resulullah (yani kelime-i
şahadet) ibaresi,altta ise üste oranla mütevazi bir şekilde yazılmış Nakkaş İbrahim sene-1322 ibaresi
yer almaktadır. Bu yazıttan da anlaşılacağı üzere türbedeki duvar resimleri Nakkaş İbrahim tarafından
1322h./1906m. yılında yapılmıştır. Bu çalışmalar büyük bir olasılıkla türbenin 20.yüzyıl başlarında
geçirmiş olduğu büyük onarım sırasında yapılmış olmalıdır. Ayrıca türbe 1977 yılında Vakıflar Genel
Müdürlüğünce bir onarım daha görmüştür.

Pir Ali Bircivan Türbesi :
Pir Ali Bircivan türbesi Gümüşhacıköy İlçesine 8 km uzaklıkta bulunan Sarayözü köyünde yer
almaktadır. Pir Ali Bircivan hakkındaki bilgilerimiz daha çok rivayetlere dayalıdır. Bu konuda yazılı
belgelerin olmayışı konu hakkında çok net bilgiler verilmesini engellemektedir.
Meyilli bir alanda inşa edilmiş olan türbeye son zamanlarda yapılmış olan beton basamaklı bir
yoldan gidilir. Türbenin asıl giriş kapısından başka birde dış avlu kapısı yer alır. Bu dış avlu kapısının
her iki yanında birer fallos yer almaktadır. Antik Roma çağına ait olan bu taş falloslar köy sakinlerinin
vermiş olduğu bilgilere göre Pir Ali Bircivan sandukasının baş ve ayak kısımlarında bulunmaktayken
daha sonraları şimdi bulundukları yere getirilmişlerdir.
Türbenin asıl giriş kapısı tek kanatlı ve ahşaptandır. İçerisi dikdörtgen planlı ve oldukça kasvetli
bir haldedir. İç mekan ahşap korkuluklarla ikiye ayrılmış ve güneyde kalan mekan mescit olarak
kullanılmakta olup,Pir Ali Bircivan’ın türbesi kuzey kısımda kalmaktadır.
Köy sakinlerinden Haydar Hoca olarak bilinen Ocakzade Haydar Altun’un vermiş olduğu
bilgilere göre mevcut türbe binası hicri 1320 (1902) yılında yapılmıştır. Türbenin mimarisi kayda değer
fazla bir özellik taşımamakla birlikte,türbenin iç beden duvarlarında yer alan ve oldukça yoğun bir
şekilde işlenmiş duvar resimleri türbeyi anlamlı kılmakta ve son dönem Osmanlı resim sanatının
örneklerinden olması nedeniyle önem arz etmektedir.
Türbe içerisinde dikkat çeken bir önemli nokta da sandukanın oldukça uzun bir şekilde yapılmış
olmasıdır. Yaklaşık sekiz metre uzunluğunda olan sandukanın üzeri betonla sıvanmış ve üzerine yeşil
bir örtü serilmiştir. Sandukanın uzunluğu konusunda benzer uygulamalar Amasya Serçoban,Pehlivan
Dede ve Gani Baba türbesi sandukalarında da karşımıza çıkmaktadır.
Pir Ali Bircivan’ın sandukasının uzunluğu konusunda Haydar Altun birkaç rivayet ileri
sürmektedir. Bir rivayete göre;Pir Ali Bircivan,sandukasını yapan ustanın rüyasına girmiş ve
bacaklarının üşüdüğünü söylemiş bunun üzerine ustada sandukayı uzun yapmış. Diğer bir rivayete
göre ise,Pir Ali Bircivan’ın sandukasının yanında kız kardeşinin sandukası da varmış ve daha sonra
ikisini birleştirmişler,böylelikle sandukada uzun bir biçim almış. Üçüncü bir rivayete göre ise,Pir Ali’nin

  1. İmam,İmam Rıza soyundan gelmiş olması nedeniyle sandukası sekiz metre uzunlukta yapılmıştır.
    Ocakzade Haydar Altun,Pir Ali Bircivan’ın Horasan’dan gelmiş olduğunu,soy olarak 12
    İmamlardan 8. İmam Rıza soyundan gelen Şah Mahmud Veli evlatlarından dördüncüsü yani en
    küçüğü olduğunu söylemektedir. Bunun üzerine sırası gelmişken Haydar Altun’a “Bircivan”
    sözcüğünün anlamı sorulduğunda,O yine sözlü gelenekten duyduğunu aktarıyor bize. Rivayete göre
    Şah Mahmud Veli, Anadolu’ya irşat etmesi için gönderdiği küçük oğlu Pir Ali’nin başarılarını duyduğu
    zaman “Benim Ali’m tek bir civandır” demiş ve böylece küçük oğlu Pir Ali Bircivan diye anılır olmuş.
    Türbe içerisine beden duvarlarına yapılmış olan duvar resimleri oldukça ilgi çekicidir. Özellikle
    batı duvarda yer alan teber,kılıç,keşkül,takke ve sancak gibi betimlemeler tıpkı Merzifon Piri Baba
    türbesindeki betimlemeleri anımsatmakta ve aralarında büyük bir üslup benzerliği bulunmaktadır.
    Ayrıca doğu,güney ve kuzey duvarlarda Antik Çağ sütun ve sütun başlıkları üzerinde vazo içerisinde
    yer alan natürmort çalışmaları bulunmakta ve yine bunlardan farklı olarak üzüm salkımı,selvi,hurma
    ve karpuz betimlemeleri doğal ölçülere uygun bir şekilde işlenmiştir. Bütün bu çalışmalarda renk
    olarak sarı,yeşil,kırmızı,bordo,kahverengi,mor ve tonları kullanılmıştır.
    Türbe beden duvarlarının geniş ve uzun olması sanatkara yoğun bir çalışma ve hayal gücünü
    uygulama alanı sağlamıştır. Batı duvarda minberin üst kısmında yuvarlak pano içerisinde “Hasan
    radyallahu anha sene 1320 (1902)” yazıtının varlığı bu çalışmaların 1320h./1902m. yılında (yani
    yapının yapıldığı yıl) yapıldığını göstermektedir.
    Buradaki bezemelerin Merzifon Piri Baba türbesindeki bezemelerle içerik ve üslup benzerliği
    göstermesi göz önüne alındığında,bu bezemelerin Piri Baba türbesinin bezemelerini yapan Nakkaş
    İbrahim tarafından yapılmış olduğu olasılığını güçlendirmektedir. Çünkü aralarındaki içerik ve üslup
    benzerliği yanında her iki türbe bezemelerinin tarihleri arasında sadece iki yıllık bir fark
    bulunmaktadır. Dolayısıyla denilebilir ki; Nakkaş İbrahim, Pir Ali Bircivan türbesi bezemelerini 1902
    yılında,Piri Baba türbesi bezemelerini de 1904 yılında yapmıştır. Zaten Piri Baba türbesi
    kitabeliğindeki “Nakkaş İbrahim sene 1322 (1904)” ibaresi de bu durumu kanıtlamaktadır.
    Bütün bunlarla birlikte minberin üst yanında yer alan madalyon içerisinde “Ali radyallahu anha
    sene 1382 (1963)” ibaresinde geçen 1382h./1963m. tarihi de bezemelerin bu tarihte onarılmış olduğu
    fikriyle birlikte türbe içerisine yazılmış bulunan ilk üç halifenin adlarının da bu tarihte buraya
    eklendiğini akla getiriyor. Aynı durum Amasya Hamdullah Efendi türbesinde de görülmektedir.
    Ergonaş Baba (Seyyid Mustafa) Türbesi :
    Ergonaş Baba türbesi,Amasya Merkez Yassıçal (Ebemü) kasabasında yer almaktadır. Bu türbe
    de diğerleri gibi kültür varlığı olarak tescilli bulunmaktadır. Bu türbe,oldukça sade ve basit bir konutun
    içerisinde yer almakta olup,konut bünyesinde özel bir oda içerisinde bulunmaktadır.
    Türbede medfun bulunan kişi Ergonaş Baba değildir. Çünkü bu türbe Ergonaş Baba’nın oğlu
    Seyyid Mustafa’ya aittir. Fakat buna rağmen gerek resmi kayıtlarda gerekse de halk arasında büyük
    bir çoğunlukla bu türbenin Ergonaş Baba’ya ait olduğu ifade edilmektedir.
    Ergonaş Baba (Ergonaş Seyyid Bali),günümüzde Taşova ilçesine bağlı olan Uluköy (Sonusa)
    kasabasında yer alan türbesinde medfun bulunmaktadır. Rivayete göre Ergonaş Baba Horasan
    Erenlerinden olup,yaşadığı sürece yöre halkını irşat etmiş ve bu arada yörede yaşayan Hıristiyan halkı
    da çeşitli kerametler yoluyla Müslüman yapmıştır.
    Ergonaş Baba’nın çocuklarından Seyyid Mehmet Ordu’nun Ünye ilçesi Alan köyünde,diğer bir
    oğlu Amasya Merkez Uygur kasabasında,bir oğlu ve bir kızı da Sarımeşe (Efte) köyünde medfun
    bulunmaktadırlar. Yine Yassıçal’lı olan hak aşığı Fedayi Baba da (1855-1940) Ergonaş Baba’nın
    oğlu Seyyid Mustafa’nın soyundan gelmektedir.
    Amasya yöresi Alevi ziyaretgahları arasında yukarıya çıkarılan bu ziyaretgahlar dışında başka
    ziyaretgahlarda bulunmaktadır. Bunlar arasında günümüzde Çorum ili Mecitözü ilçesi Dağsaray köyü
    sınırları içerisinde kalan Topçam Evliyası ile Amasya Merkez İlyas köyde yer alan ve halk
    arasında Hızır-İlyas veya Baba İlyas türbesi olarak bilinen türbe sayılabilir. Ayrıca bunların dışında
    sadece bulundukları köy veya mevki halkı tarafından bilinen mezar-ziyaretgahlar da bulunmaktadır
    DİPNOTLAR
    YÜRÜKOĞLU,R.,Okunacak En Büyük Kitap İnsandır-Tarihte Ve Günümüzde Alevilik,s.203
    PİROĞLU,Hüseyin,Evliyalar Yatağı Anadolu,s.158
    ULUSOY,A.Celalettin,Pir Dergahından Nefesler,s.27
    ÖZ,Baki,Alevilikle İlgili Osmanlı Belgeleri,s.
    YASAR,H.Hüsameddin,Amasya Tarihi,C.I,s.152
    ULUSOY,A.Celalettin,a.g.e.,s.27
    Evliya Çelebi Seyahatnamesi,C.II,s.398
    KÖPRÜLÜ,Fuad,Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar,s.46
    KÖPRÜLÜ,Fuad,a.g.e.,s.46
    ERKEN,Sabih,Türkiye’de Vakıf Abideler Ve Eski Eserler,s.334
    YASAR,H.Hüsameddin,a.g.e.,C.I,s.326-327
    YASAR,H.Hüsameddin,a.g.e.,C.I,s.327
    TAİAN,A.Aziz,Dünden Bugüne Merzifon,s.114
    Bu konuda İsmail ONARLI, Cem Dergisinin 71.sayısında yayınlanan “Merzifon’da Pir-i Baba Tekkesi” adlı
    makalesinde Merzifon’da gazeteci-yayıncı Nurettin Gürgen adlı kiĢinin Pir-i Baba Menakıbnamesinin elinde
    olduğunu ifade ettiğini belirtmektedir.
    ERKEN,Sabih,a.g.e.,s.334
    ÇELEBİ,Abdullah,Amasyalı Fedayi Baba Divanı,s.16
    ÇELEBİ,Abdullah,a.g.e.,s.16
    ÇELEBİ,Abdullah,a.g.e.s.17

TÜRKÜLER VE BEN

0

Hıdır Çam
Türküler ve ben;
Su ve toprak, ağaç ve yaprak gibi iç içe büyüdüm
Çocukluğuma ait fazla ipucu kalmadı zamana ve karanlık hücrelere yenik düşen silik hafızamda
Ama hala kayıklarım yüzmekte Fırat kenarlarında;
Hala ellerim madımak toplar Sivas yaylalarında;
Ve hala “Eğin dedikleri küçük bir şehir” benim gözlerimde
Radyoyla ilk tanışmamızda, hep “Uzun dalgayı açın” derdim büyüklerime
Benim çocuksu aklımla uzun dalga, uzun hava demekti
Sanki uzun dalgayla Erzurum dağları konacaktı kucaklarıma
Sanki gençliğimi çalıp götüren kışlalar dolup dolup boşalacaktı göz yaşlarımla
Sadece Ankara ve Erzurum radyolarıydı rahatça dinleyebildiğimiz
Bir de anamın dinlediği orta dalgada Kürtçe yayın yapan Erivan radyosu vardı
Anam, yanık türküler çıktıkça hep hıçkırıklara boğulurdu
Kürtçe bilmeyen babam, önce onu azarlar, sonra bir köşeye çekilir o da gizlice göz yaşları dökerdi
Günlük radyo program akışlarını can kulağıyla dinlerdim
Hangi saatte hangi sanatçılardan türküler var diye
Ve o saatte ne açlık ne oyun ne de dağlara düşkün küçük ayaklarım beni esir alabilirdi
Ben o saatte radyonun başında türkülerin esiriydim
Sabahlarımı süsleyen “Günaydın” programı vardı ki tadı hala kulaklarımda
Bir de akşam ajanslarından önce Ümit Kaftancıoğlu’nun hazırlayıp, sunduğu “Türkülerin Dili”
O kadar sade, o kadar yalındı ki
Sanki o dil, bir türlü dönmeyen anamın diliydi
Koca Veysel’in, Mahmut Erdal’ın, Ali Ekber’in, Daimi’nin, Davut Sulari’nin, Gülabi’nin, Can Etili’nin ve daha nice ozanların, sanatçıların delisiydim
Türkülerle büyüyordum gün gün, ay ay, yıl yıl
Ne acı ki Mahzuni, İhsani, Şah Turna gibi birçok ozanımızın sesleri daha uzaklarda, kısa dalgada yabancı radyoların Türkçe yayınlarından ulaşıyordu kulaklarıma
Doğduğum köy, sırtını Yama dağlarına, Baydığın’a dayamıştı.
Sola dönsem yanık Çamşığı türküleri, sağa dönsem bir o kadar içli Arguvan havaları
Din, kitap yoktu o diyarlarda, o rakımlarda
Rehberimiz pirler, dedeler, ozanlar ve türkülerimizdi
Mansur kesilmiş, Nesimi yüzülmüş, Pir Sultan asılmış mıydı gerçekten?
Eğer doğruysa dağlarda ki o ulu sözler, o kutsal izler kimlere aitti?
Türkü sözleri, bir ayetti bizler için
Mahzuni, “Çadır yerimizde otlar/ Bitti artık gelme deli ” derken kime şifre yolluyordu?
Ya da “ Erim erim eriyesin…” demekle kimleri yerin dibine sokup çıkarıyordu?
İhsani’nin mektubu, neler yazıyordu? Kimlere yazılmıştı?
Ali İzzet, “Musa, Tevrat’a hak dedi/ Firavun, aslı yok dedi/ İsa, İncil’e bak dedi/ Sonradan bu Kuran nedir?” derken dört kitabı dört dizeyle nasıl yellere savuruyordu?
Ozanla saz arasındaki ilişkiyi, anayla bebe arasındaki kutsal ilişkiye benzetip “Bebe gibi kollarımda yaylattım” diyebilmek;
Ya da yaşamı bir kumaş parçasına benzetip ayrılık sonrası “Ömrüm orta yerden sökülür gider” diyebilmek ne büyük sözlerdi
İnsanın kendisiyle barışık olmasını, “Eğlenecek yer bulamam/ Gönlümde ki köşk olmazsa…” diyerek iki satırla bu kadar yalın hangi psikolog anlatabilirdi?
Ya da dinlerin bu kadar büyük, kutsal ve öcü gibi tanımladığı Tanrıyı bakkala, mahalle muhtarı düzeyine indirgeyerek “İnanmazsan git Allah’a sor beni” diyebilmek?
Ve gözleri, bakışlarda mühürlemek; “Mühür gözlüm” diyebilmek?
Gah Tanrılaşıp göklere çıkmak; Gah “Öyle Sırat köprüsünden geçmekse/ Akar boz bulanık sele giderim…” diyerek her şeyi yer yüzüne indirgemek
O kadar yoğrulmuştum ki türkülerle, radyodan bir kez dinlemekle türkülerin sözleri akıldan kalır mı?
İnanılması güç ama kalıyordu işte;
Hem de bestesiyle birlikte
Yıllar sonra en görkemli resmi elbiselerimle, büyük bir kentin, en lüks bulvarında çok farlı düşlerle gezinirken, uzaktan gelen “Deli gönül hangi dala konarsın / Senin tutunacak dalın mı kaldı?” türkünün sözleriyle nasıl çırılçıplak kaldığımı;
Nasıl Baydığın’ın tepesine savrulduğumu ve bir Temmuz akşamı nasıl tir tir titrediğimi, yüreğimin nasıl ilmik, ilmik söküldüğünü bir ben bilirim bir de gözyaşlarımla sığındığım o kuytu sokaklar
Baktım olacak gibi değil, türküler beni boğmadan, ben izlerini süreyim dedim türkülerimin
Dupduru gözelerine daldım
Grundig marka eski bir teybimle, köy köy, dağ dağ dolandım
Yaşlı nenelerden, emmilerden türküler, maniler, ağıtlar, deyişler topladım
Arşivimi sahipsiz, dilsiz topraklarla süsledim nakış nakış
Seksen darbesinden sonra zaten ısınamadığım omuzlarımda ki o yıldızlarım sökülmüş, ben de bir tutsaktım artık
Ne acı ki tüm arşivimle birlikte o güzelim türkülerim, kasetlerim ve şiirlerim de dumanlara karışmıştı;
Hem de düşmanın gözleri değip kirlenmesin diye bir dost eliyle
Arşivimi ataşlara, beni de doğduğum topraklara savurmuştu darbenin acımasız yelleri
Bir kez daha özlem giderdim dağlarımla, türkülerimle
Aradan onca zaman geçti
Yıllar yılları kovdu, yollar yolları
Türkülerle güç kazandım, türkülerle büyüdüm
Türkülerimle devirdim yarım asrı, devrilmeden
Şimdi dönüp de arkaya baktığımda ben de şaşkınım;
Ben de bilmiyorum ne hallardayım;
Ben de çözemedim “Gurbet ne yana düşer, sıla ne yana?”
Ama emin olduğum tek şey, türküler hep bana düşer
Hem de yaşlı, yorgun ve de yaralı yüreğimin tam ortasına…
.