Ana Sayfa Blog Sayfa 148

Öyle bir yıl olsun ki…

0

Öyle bir yıl olsun ki…

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun.

Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.

Öyle bir yıl olsun ki;

Ne başta dert, 

ne gönülde 

hasret olsun.

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Öyle bir yıl olsun ki;

Ne zengin fakir, 

ne sen ben farkı olsun.

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Öyle bir yıl olsun ki;

Yaşamak sevmek gibi gönülden olsun.

Olursa bir şikayet ölümden olsun.

O’da gençlerden uzak olsun…

Cahit Sıtkı Tarancı

Bende ol babına şahı merdanın

0

Bende ol babına şahı merdanın
Penah et kendini zati ekbere
Rahine gel karış Ali Ebanın
O zaman görürsün genci göferi

Dünyayı seyreylersen deryayı heyhat
Bahri zülaletten istersen necat
Mazhar ol nutkuna bula gör hayat
Bilenler içtiler abu kevseri

Fevziye nutgunu gel el eyle nizan
istersen derdine burdadır derman
Tereddütte kalma ey gafil insan
Zikreyle fikreyle nesli Haydarı

Dolanı dolanı gelir

0

Dolanı dolanı gelir
Ölüm yavaşça yavaşça
Kalem alıp yaz derdini
Gülüm yavaşça yavaşça

Garip yüzüm gülmez oldu
Gözüm irak görmez oldu
İşe güce varmaz oldu
Elim yavaşça yavaşça

Sevdiğim bu yana bakmaz
Kaş edip kipriğin kalkmaz
Kırıldı kanadım kalkmaz
Kolum yavaşça yavaşça

Bu dünyaya gelen bilmez
Ölmeyince kan kesilmez
Mesleki’m artar eksilmez
Zulüm yavaşça yavaşça

Dünya kainattan kopup gelirken

0

Dünya kainattan kopup gelirken
Adem miyim hayvan mıyım Ben neyim
Adem ile Havva vücut bulurken
Cennet miyim Şeytan mıyım Ben neyim

İdris Nebi biçer iken hülleyi
Yüksekten geçerken insanlık payı
Muhtacı aşarken ulu deryayı
Gemi miyim Kaptan mıyım Ben neyim

Döküldü gazelim çürüdü bağım
Yıllar evvel göçmüş köyüm bucağım
Bugün doğdum varım yarın da yoğum
Aradaki yalanmıyım Ben neyim

Kimler akıllanmış Kimler bunamış
Eyüp derde düşmüş cahil kınamış
Halil İsmail’i boşa sınamış
Kasap mıyım Kurban mıyım Ben neyim

Aramızda yatar eroğlu erler
Erleri ne bilir köroğlu körler
Bana bu ellerde Mahzuni derler
Merdan mıyım Mervan mıyım Ben neyim

Şaşkınım düşkünüm perişanım ne haldeyim
Arıyorum soruyorum kendimi
Ben kimim ben neyim

Ol ilm-i hikmetten haber almayan

0

Ol ilm-i hikmetten haber almayan
Götürdüler seni dara ne minnet 
Gülün goncanın kadrini bilmeyen 
Ahiri karışır kara ne minnet

Fırsat elde iken kurtar postunu 
Fark edegör düşmanını dostunu 
Bir gün bürür kara toprak üstünü 
Eziyet çekersin zara ne minnet

Deli gönül şu ağyardan farısa 
İkrar verip ikrarında durursa 
Eğer senin meylin Hakka varırsa
Çağrınca yetişir cara ne minnet

Cahil ile meyil katma hoyrata 
Gizli sırlarını söyleme yada 
Tamunun ateşi oddan ziyade 
Başına buz yağar kara ne minnet

Ey Âşık Sözüm atma yabana 
Yatacak yer gerek bu şirin cana 
Cehd et meylini ver mah-i tabana 
Sen aşık olursan yara ne minnet

Bir kandilden bir kandile atıldım

0

Bir kandilden bir kandile atıldım
Türab olup yeryüzüne saçıldım
Bir zaman Hakk idim Hakk ile kaldım
Gönlüme od düştü yandım da geldim

Evelden evvele biz Hakkı bildik
Hakktan nida geldi Hakka Hakk dedik
Kırklar meydanında yunduk pak olduk
İstemem yunmayı yundum da geldim

Şunda bir kardaşla kayda düşmüşüm
Pirler makamında yanmış pişmişim
Kırklar meydanında hem görüşmüşüm
İstemem yanmayı yandım da geldim

Şah Hatâyî eder senindir ferman
Olursun her kulun derdine derman
Güzel şahım sana bir canım kurban
İstemem kurbanı kestim de geldim

Dağlara mı yazdın?

0

Hayli zaman oldu ne aradın sordun
Hayli vakit doldu gelmedin durdun
Hasreti hançeri sineme vurdun
Demem o ki zalim sen beni yordun

Dağlaramı yazdı
Sularamı yazdın
Rüzgara mı yazdın
Tez unuttun beni

Hayli yıllar oldu bekledim durdum
Hayli mevsim doldu gelmedin soldum
Yarim vicdanına kara sumu doldu
Duy sesimi salım hayat senle durdu

Dağlaramı yazdın
Sularamı yazdın
Rüzgara mı yazdın
Tez unuttun beni

UĞRUNA NİCE BİLİM İNSANININ ÖLDÜRÜLDÜĞÜ KİTAP DİVÂN-Ü LÜGAT-İT TÜRK

0

Az buçuk mürekkep yalamış her Türk vatandaşı Türk dünyasının bilinen en eski Türkçe sözlüğünün Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmış olan Divân-ü Lügat-it Türk olduğunu bilir.
Bu eser iki amaçla yazılmıştır:
1- Araplara Türkçeyi öğretmek
2- Türkçenin Arapçadan daha üstün bir dil olduğunu kanıtlamak.
Ancak yine bu eserle ilgili olarak bilmediklerimiz bildiklerimizden çok daha fazladır.
Meselâ pek çoğumuz bu eserin ilk yazıldığı günden bu güne kadar bilinen tanınan bir eser olduğunu zanneder. Oysa değil!
Evet…
Türk Dünyası bu eserin varlığından haberdardır; ancak esere, 1914 yılına kadar herhangi bir yerde rastlamak mümkün olmamıştır.
Yani bizler Türk Dünyası olarak 1914’e kadar Kaşgarlı Mahmut’un Divân-ü Lügat-it Türk adlı bir lügat (sözlük) yazdığını biliyorduk; ama bu tarihe kadar bu eseri eline alıp okumuş ‘’Ben bu kitabı falanca yerde gördüm.’’ demiş bir Allah’ın kulu yoktu!..
1914 yılına kadar böyle bir kitap ortada yok idiyse bizler böyle bir kitabın varlığından nasıl haberdardık?
Bu kitabın varlığından başka kitaplar sayesinde haberdardık.
Meselâ Divân-ü Lügât-it-Türk’ten ilk söz eden Antepli Aynî diye de tanınan Bedreddin Mahmud’dur. ‘’İkdü’l-Cuman fi Tarih-i Ehli’z-Zaman’’ adlı eserinin birinci cildinde Kâşgarlı Mahmud’un eserinden yararlandığı görülmektedir.. Daha sonra Kâtip Çelebi ünlü eseri Keşfü’z-Zünûn’da Divan-ü Lügat-it Türk’ü anmıştır.
Evet…
Türk Dünyasının çok merak ettiği bu kitap ortalarda yoktur!
Daha doğrusu aslında bir insanın evindeki kitaplıkta bulunan kitaplar arasındadır. Bu kişi de zamanın eski maliye nazırlarından Nazif Bey’dir.
Nazif Bey kitabın değerli bir kitap olduğunun farkındadır ama ne kadar değerli olduğunun farkında değildir. O sebeple kitabı ölmeden önce yakını olan bir kadına hediye eder ve ona der ki: ‘’Bu kıymetli bir kitaptır. Başın sıkışınca bunu satabilirsin. Ama 30 liradan aşağıya satma.’’
Bir zaman sonra kadın paraya sıkışır ve kitabı alıp Bayezıt’taki Sahaflar çarşısına götürerek Burhan adlı bir sahafa bırakır ve ‘’Bunu benim için sat. Sen kaça satarsan sat bana 30 Lira ver yeter.’’ der.
Aradan biraz daha zaman geçer.
1914 Yılın başlarında Türk Kütüphaneciliğinin babası Ali Emirî Efendi her zaman olduğu gibi sahafları dolaşmaktadır ‘’Yeni bir kitap düştü mü?’’ diye. Burhan Bey’in dükkanında Divân-ü Lügat-it Türk’ü görünce heyecan ve mutluluktan adeta kalbi duracak gibi olur ve uzatmayalım efendim 30 Lira kitap için 3 Lira da Sahaf Burhan Efendiye komisyon ücreti olarak toplam 33 Liraya kitabı alır.
Daha sonra Ali Emirî yeni edindiği bu kitabı sağda solda anlatmaya başlar:
‘’Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir…
Türkistan değil bütün cihandır.
Türklük,Türk dili bu kitap sayesinde başka bir parlaklık kazanacak. Arap dilinde Sibeveyh’in kitabı ne ise bu da Türk Dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır.
Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez…
Bu kitapla Hz. Yusuf arasında bir benzerlik vardır.
Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar; fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana otuz üç liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere vermem…’’
Haber kısa sürede önce İstanbul’da sonra tüm Osmanlı ülkesinde ve nihayet Türk topluluklarında duyulur ve büyük heyecana sebep olur.
Asırlardır bilinen ama kimsenin görmediği Divân-ü Lügat-it Türk nihayet bulunmuştur.
Ziya Gökalp başta olmak üzere pek çok Türkçü bu kitabı görmek ister lakin Ali Emirî Efendi hiç kimseye göstermez.
Yine de eninde sonunda birilerine göstermek zorundadır zira kitap oldukça dağınıktır. Acaba elindeki kitap Divân-ü Lügat-it Türk’ün tamamı mıdır yoksa eksik bir kitap mıdır? Bu sorunun cevabını verebilecek tek kişi Kilisli Muallim Rıfat Efendi’dir.
Kilisli Muallim Rıfat Efendi kitap üzerinde tam iki ay çalışır.
Formaları düzenler. Sayfalara numara koyar ve müjdeyi verir:
“Bu kitap noksansızdır.’’
Derken efendim olay meşhur Talat Paşa’nın da kulağına gitmiştir ve Talat Paşa bu eserin yok olmaması için bastırılmasını teklif eder. Sonuç olarak I. Dünya Savaşı yıllarında Divân-ü Lügat-it Türk, Ali Emirî
Efendinin isteği üzerine Kilisli Muallim Rıfat’ın editörlüğü ile bastırılır.
(Kâşgarlı Mahmud’un Divân-ü Lügat-it Türk’ü 25 Ocak 1072 günü yazmaya başladığı, 10 Şubat 1074 günü tamamladığı tespit edilmiştir.
Bu hesapça kitap ilk yazılıp tamamlandığı tarihten 840 sene sonra basılmıştır…)
Peki bitti mi hikâye? Hayır!
Dahası var…
Türk Dünyasının şaheseri olan Divân-ü Lügat-it Türk tabii olarak diğer Türk Dünyasında da sevinç ve heyecana yol açtı ve Türkiye dışındaki Türk ülkelerinde de bu kitabın yayınlanması için kollar sıvandı; ancak ne yazık ki her kim bu işe el attıysa maalesef katledildi.
Evet!
Türk Dünyasında ilk tercüme girişimi Azerbaycan’da oldu. Sovyet Bilimler Akademisi’nin Azerbaycan Şubesi, bu iş için Halid Said Hocayev’i görevlendirdi.
Hocayev, 1935-37 yıllarında bu görevi tamamladı; fakat Hocayev ve yardımcılarının başarısının mükafatı, ölüm oldu…
1937 yılında bu kez meşhur Uygur Çairi ve eğitimcisi Şair Muhammed Ali, Dîvân-ü Lügat-it Türk’ü Uygurcaya tercüme ettiği için katledildi ve bütün çalışmaları yakıldı.
Bir diğer Uygur bilim insanı Kutluk Şevki, hac yolculuğu sırasında uğradığı İstanbul’dan Kilisli baskısını alarak ülkesine götürmüştü.
Bilim dünyasına hizmet için giriştiği bu çaba maalesef sonu oldu.
Uygurlar, 1944 yılında Şarki Türkistan Devleti’ni kurduklarında, ilk iş olarak Divân-ü Lügat-it Türk’ün tercümesi işine giriştiler. Bu iş için meşhur âlim İsmail Damollam görevlendirildi.
Birinci cildin tercümesi tamamlanmıştı ki, Rusya ile Çin anlaşarak Şarki Türkistan Devleti ortadan kaldırdılar ve İsmail Damollam öldürüldü.
Şarki Türkistan’ın Kızıl Çin tarafından işgal edilmesinden sonra Uygur bölgesinde Sincan Özerk Yönetimi kuruldu.
Kaşgar bölgesinin Valisi Seyfullah Seyfullin, maddî kaynak da ayırarak tanınmış şair ve tarihçi Ahmed Ziyaî’yi, Dîvân-ü Lügat-it Türk’ün tercümesi için resmen görevlendirdi.
1952-54 yılları arasında Divanın tercümesi tamamlandı ve Pekin’e basılması için gönderildi. Baskının giderleri de Kaşgar valiliği bütçesinden ayrılmıştı; ancak Pekin “karşı devrimcilik ve milliyetçilik” suçlamaları ile Ahmet Ziyaî’yi yirmi yıl ağır hapse mahkûm etti ve Ziyaî cezaevinde işkence altında can verdi, divanın bütün tercümeleri de yakıldı.
Yılmayan Uygurların bir
başka girişimi, 1960-63 yıllarında, Çin İlimler Akademisi Sincan Bölümü Müdür Yardımcısı Molla Musa Sayrani tarafından hayata geçirildi. Fakat hem Sayrani ve yardıcımları öldürüldü. Ayrıca tercümenin metinleri de yakıldı.
Uygurların Divan’a merakı bütün bu olanlara rağmen azalmamakta aksine artmaktaydı. Halkın ve aydınların yoğun isteği ile Dîvân-ü Lügat-it Türk, İbrahim Muti’in yönetiminde 12 kişilik komisyon tarafından tercüme edildi.
Bu tercüme ile Divan, 1981-84 yıllarında Urimçi’de 3 cilt halinde ve 10 bin nüsha basıldı.
Divân-ü Lügat-it Türk, Kazakistan ve Azerbaycan’da ise SSCB’nin yıkılışından sonra yayınlanabildi.

Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna

0

Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna
Can ağrısı tesir etti koluma
Yaradanım merhamet et kuluna
Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne
Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne

Lütfü gelsin telgrafın başına
Bir tel çeksin Musul’da gardaşıma
Bu gençlikte neler geldi başıma
Yazık oldu yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne
Yazık oldu yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne

Yavru yavru bu ne denge, bu ne denge
Oğul sesin aldım bu neden?
Oğulun senin başın gözünü ey
Oğul ben o zaman ne’dem?
Di gel, beni sanam ne’dem?

Telgrafın direkleri sayılmaz
Atik hanım baygın düşmüş ayılmaz
Böyle canlar teneşire koyulmaz
Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne
Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne

Sordum erenlerden pirin birine

0

Sordum erenlerden pirin birine
Ne ararsan sende var dedi bana
Bundan ötesine dalma derine
Yaşarken dervişlik kâr dedi bana

Sana senden yakın ara şahını,
Her olur olmaza deme ahını,
Sır eyle söyleme, kul günahını,
Örterek bir yara sar dedi bana.

Kulları incitip gönül haşlarsan,
Nefsi yücelere koyup kışlarsan,
Sen seni bilerek günah işlersen,
Cehennemde yakar nar dedi bana.

On sekiz bin âlem Hakk’ın yolunda.
Zikir vardır yaratılan dilinde,
Gül kızarır hicabından dalında,
Bülbülün dilinde zar dedi bana.

Kul Sadık özümde sesi duyunca,
Üçler beşler kırklar görüp sayınca,
Kulun dostu Mevla ömür boyunca.
Bir hazreti Allah yar dedi bana

Kınama Sakın

0

Beni sazım ile kınama sakın,
İbadet sazımın telinde başlar,
Belki bir deliyim dervişe yakın,
Akan gözlerimin selinde başlar.

Ervahı ezelden çektiğim çile,
Söylemem derdimi getirip dile,
Bizde ne al vardır nede bir hile,
Sevdamız Kerem’in külünde başlar.

Aslımı sorarsan Adem Havva’dan,
Tüylerim bitmeden uçtum yuvadan,
Kevseri zemzemi buldum duadan,
Yanmamız Veysel’in çölünde başlar.

Kimi hakir görür fikrini söyler,
Kimi güler geçer gönlünü eyler,
Bizi bilemez dost ağalar beyler,
Yolumuz Horasan ilinde başlar.

Kul Sadık’ım ben Mevlanın kuluyum,
Bugün varım ama yarın ölüyüm,
Belki bir mezarın gonca gülüyüm,
Açmamız Mevlanın yelinde başlar.

Anadolu’m, seni gezip dolaştım

0

Anadolu’m, seni gezip dolaştım
Beni gönüllerde pazar ettiler
Kanat açıp, Ağrı dağa ulaştım
Aşıklığım sazla, nazar ettiler

Erenlerin çok oturdum ceminde
Dar-a durup ikrar ettik yeminde
Dostlar sohbetinde, hemi deminde
Muhabbeti candan yazar ettiler

Dede Korkut ışığında yol aldım
Veysel baba himmetiyle saz çaldım
Çorum illerinde bir zaman kaldım
Bana gurbet eli gezer ettiler

Yol yürüdüm erenlerin yolunda
Feyz aldım, On iki er kolunda
Kul Öksüz olmuşum gülşen dalında
Bağ-ı bahçelerde hazar ettiler

Âşık Mustafa Öksüz

Gülüm

0

Ömür kokun sinmiş dağ güllerine
Kovanlarda petek bal olur gülüm..
Adın türkü olmuş sevdan dillerde
Aşk gönülde hasbi hal olur gülüm..

Ömür kısa hızlı geçiyor sene
Sevda aşk ile çıkmaktır güne
Hasret mayalanır, dilenir tene
Sevdayla tutuşan dil olur gülüm.

Gurbet acıdır’ya, giden bağlanır
Haset ateşinde sevda dağlanır
Çile yumağıyla yaşam sağlanır
İnsanlar kendine el olur gülüm

İnsanı hak bilmez zulmün yasası
Susturur dilleri yargı masası
Emekçinin dünya gamı tasası
Ümit’ler yapraksız dal olur gülüm.

Buz tutar yüreğin temmuz a’yında
Bedeninde hançer acısı kında
Huzur bulunur mu el kapı’sında
Zihin bozuk akıl del olur gülüm.

Keder çile gamı yüklersin tene
Aklınla ölçü ver hak’kı bu sene
Eğil bir bak kanın emerken kene
Dilinde söylemler sol olur gülüm.

Vurguni’ çare yok dilde zehire
Gönlüm bulansa da karışmaz kire
Neyleyim insanlık veriyor fire
Gayrı uzak düşler yol olur gülüm..

Abdullah Oral..