Kahramanımız Morgan Robertson (1861 – 1915) Genç bir denizci iken işleri iyi gitmeyince Newyork’ta kuyumculuk yapmaya başlar ve amatörce hikayeler yazar. Nasıl olursa yazdıkları satılır iyi para kazanır ve bunun üzerine epeydir aklında olan, eski mesleğinden aşina olduğu konularla ilgili bir roman yazmaya girişir. Roman biter, basılır ama pek ilgi görmez satılmaz.. Yıl 1898’dir Burada biraz duralım: Ne anlatmaktadır bu romanda Robertson ona göz atalım: Romanda büyük bir gemi vardır. İngiltere’den yola çıkar Newyork’a gitmektedir ama yolda bir buzdağına çarparak batar. Hemen ne düşündünüz. Elbette Titanik.. Batışından tam 14 yıl önce yazılmış bir romanda benzer bir tema. Eğer benzerlik bu kadarla sınırlı kalsaydı çok da ilgi çekmez şaşırtıcı olmazdı ama şimdi sıkı durun:
Robertson’un romanındaki gemi Southampton limanından yola çıkıp New York’a gidiyordu. 14 Yıl sonra Titanik’de Southampton limanından yola çıkıp New York’a gitmek üzere hareketlenmişti. *Romandaki gemi ile, Titanik arasında sadece birkaç metre fark vardı. Romandaki gemi 244 metre, Titanik 269 metreydi.
İki geminin ağırlıkları da çok yakındı. Robertson romanındaki gemi 70.000 ton ağırlığında idi; gerçek Titanik ise 66.000 tondu.
Her iki geminin de üç pervanesi vardı ve her ikisinde yolcu kapasitesi 3000 idi. Romanda gemi dolu olarak 3000, Titanik 2228 yolcu taşıyordu. Gerek romandaki hayali gemiye gerekse de gerçek Titanik’e Avrupa’nın sayılı zenginleri ve ünlü aileleri binmişlerdi. -Her iki olaydaki gemiye de asla batmaz denilmişti.
Robertson’un romanındaki dev gemi, New Foundland yakınında; Kuzey Atlantik’te bir buzdağına çarparak battı ve işte belki de en inanılmaz ama gerçek kısım; Titanik de 14 yıl sonra aynı koordinatta, aynen romandaki benzeri gibi bir buzdağına çarparak okyanusa gömüldü.
Ve her iki gemide de; yeterince can kurtaran filikası yoktu; Robertson romanındaki gemide 24 filika bulunduğunu yazıyordu; Titanik’te ise 20 filika vardı ve bu yüzden can kaybı büyük oldu. *Her iki geminin yolculuğu da Nisan ayında idi.
Darbe hızı, darbe zamanı, etki noktası gibi pek çok teknik bilgi de ya aynı ya da çok benzerdi. Peki geliyoruz sona.. Asıl sürpriz burada. Robertson romanındaki gemiye hangi adı vermişti dersiniz: Titan.. Ne dersiniz, bu kadar tesadüf nasıl bir araya gelmiş olabilir. Denizcilik geçmişinden dolayı bu benzerliği normal karşılayanlar yanında daha sıklıkla yapılan yorum Robertson’un psişik yetenekleri olduğu yönünde çünkü bu kadar olmasa da kehanetlerle dolu başka kitapları da var. Robertson başarısız bir yazar olarak Mart 1915’de bir otel odasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Tabi bu kadar bilgiyi tesadüfi olarak nasıl birleştirdiğinin sırrı da onunla birlikte gitmiş oldu.
“Şirinler” yıllardır Komünizm propagandası yapmakla suçlanmış ve Amerika’da bir dönem gösterimi yasaklanmıştır.
Bunun nedeni; para olmadan komünal bir yaşam sürmeleri, Şirin babanın Karl Marx’a benzemesi ve kızıl şapka giymesidir.
Şirinler köyünde herkes kendi işini yapar ve herkes aynı kıyafeti giyer.
Çizgi filmdeki Şirinlerin düşmanı Gargamel papaz cübbesi giyer ve dini sembolize eder. Altın ve para düşkünüdür (kapitalizm) ve onları yeme (misyonerlik) gibi pek çok gizli unsur bulundurduğu iddia edilmiştir.
Şirinler çizgi filminin yaratıcısı Peyo bir sosyalisttir. Peyo, yaptığı çizgi filmle bir mesaj vermek ve emperyalist Amerika’ya karşı bu yolla propaganda yapmak istemiştir.
Şirinler köyünde hiç ibadethane bulunmaz. Kural ve kutsal yoktur. Para kullanılmaz ama herkes kendine gerekli olan şeyleri bedava edinir. Tembel şirin bile hiç bir iş yapmadığı halde bütün şirinlerle aynı standartlarda yaşamaktadır. (Tembellik hakkı)
Şirin çileği tarlaları sadece bir şirine ait değildir. Bütün şirinler bu tarlada hak sahibidir. Gargamel’in kedisi Azman ise (orjinalindeki adı Azrail’dir) ABD’nin peşinden ayrılmayan küçük ülkeleri sembolize eder.
Ayrıca şirinlerin İngilizce yazılımı “SMURF”tur, bu da “Socialist Men Under Red Flag” yani, kızıl bayrak altında yaşayan adamlar anlamına gelir..
Her kim ki, Tengri’den kut almak dilerse, başkasına yakarmasın.
Bir İl(Ülke), bir Kağan, bir Tengri..
Bir kına iki kılıç girmez. Bir hatun iki er alamaz ve bir budunda iki töre olmaz. Töre tektir. Töre kesin ve keskindir. Kim ki, töreye uya kutlanır. Kim ki, töreye kıya katlanır..
Kimse töreden üstün değildir. Dirlik ve birlik için töre budur.
Bir çoban sürüsünden, bir er ailesinden, bir Kağan budunundan sorulur.
Her er eşine, atına, pusatına sahip çıkacak.
Ana-babaya ve ataya tazim(saygı) duyulacak.
Hısmına sarılacak, komşusunu gözetecek.
Er kişi yalan söylemeyecek.
Mal çalan, mülk çalan misliyle ödeyecek. Hesabı ya malıyla ya canıyla sorulacak.
Kim ki, bir ırza musallat olursa, canından olacak.
Her kim olursa olsun haksız, aldatıcı iş tutarsa hesabı hemen sorulacak.
Cenkten beri duran ya da kaçan tamuya(cehennem) uçacak.
Aman dileyene kılıç üşürülmeyecek, sığınana arka dönülmeyecek.
Baş kaldıranın başı alınacak, hak isteyenin hakkı verilecek.
Kimse kimseye üstünlük taslamayacak. Ne ak etin karadan, ne karanın kızıldan, ne kızılın sarıdan farkı olmayacak.
Kin ve gururdan uzak olunacak.
Mazluma merhamet, zalime azap duyulacak.
Zayıfa, yaralıya, çocuğa ve kadına el kaldırılmayacak.
Kızı isteyen Kağan da olsa, bey de olsa, kız istediğine verilecek.
Gereksiz yere ağaç kesmeyeceksin, suyu kirletmeyeceksin.
Bilmeyip de bildim demeyeceksin, bilene danışacaksın.
Bugünün işini yarına bırakmayacaksın.
Kusur görmeyecek, kusur aramayacaksın.
Güçlüyken affet, zayıfken sabret.
Yazgına asi olma.
Yaptığın iyiliği unut, yapılan iyiliği unutma.
Herkes adaletle iş görecek.
Her ne edersen et, yargılanacağını her daim akılda tut.
Milletine yaban kalma. İpeğin iyisine, sözün güzeline kanma, onlara boyanma.
Kağan o dur ki, adaleti üstün tutsun, töreyi yaşatsın. Töre yok olursa, İl yok olur. İl olmazsa, budun kul olur.
Ey Türk Oğuz beyleri, ey milletim işitin! “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin İlini ve töreni kim bozabilir?”
1935 yılında Uluslararası Kadın Kongresine ilk kez devlet düzeyinde evsahipliği yapıldı.
Bu büyük onur Türkiye’nin oldu. Kongrenin nerede yapılacağı tartışılırken Kurun gazetesi yazarı Asım Us, Yıldız sarayını önerdi.
Türk milleti kadın, erkek cephede çarpışırken şer’iye vekaleti bu sarayda kadınların nasıl kapanması gerektiğini tartışıyordu.
İşte bu sebepten Yıldız Sarayı kongre yeri olarak seçildi.
Türk kadını, Padişaha, O’nun emriyle toplanan bu komisyona, hareme ve kadın düşmanlığına karşı görkemli bir zafer kazanıyordu. Asım beye tebrikler yağdı. Oysa Asım Us adıyla Kurun gazetesinde yazan kişinin Atatürk olduğunu ve sık, sık yazdığını çok az kişi biliyordu.
Dünyanın her yerinden gelen 360 katılımcıyla 18 Nisan günü, saat 10:00’da kongre açıldı. Avustralya delegesi Madam Rischbieth aylar süren bir yolculuğun ardından gelebildi. “Türk kadınına ve O büyük adama duyduğum saygının yanında yolculuğun lafı edilmez” dedi. Dünyanın gözü İstanbul’a döndü. Roosevelt övgü dolu bir telgraf yolladı. Eleanor Roosevelt de teamüle aykırı olarak ve tüm engellemelere rağmen başka bir telgraf daha yolladı. First Lady ünvanı o zaman ortaya çıktı.
Kongre açıldı.
Komisyonlar, toplantılar, söylevler, bildiriler öyle çoşkulu öyle etkileyiciydi ki 21 Nisan günü tertip edilen boğaz gezisinde “Bu bir kongre değil, bu bir isyandır” sloganları atıldı.
Atina’da çıkan Akropolis gazetesi diyordu ki: “On beş sene evvel kime söylesen bütün kalbi ile gülmekten katılırdı. Türk kadını, harem hayatının mahpus, esrarengiz hanımı bugün dünyanın feministlik tacını tutuyor!”
Kongre sonunda delegeleri Atatürk kabul etti. İlk kez O’nunla tanıştılar.
Davet sona erdiğinde Dünya Kadınlar birliği başkanı Madam Ashby “Meğer Kongrenin en önemli hadisesi O’nu tanımakmış” dedi.
Gördüğünüz fotoğraftaki kadın, kongrenin açılış konuşmasını yapan Türk Kadınlar Birliği başkanı Latife Bekir hanımdır. Konuşmasında şöyle demiştir: “Bu kadar fırtınalar arasında kızkardeşlerinin dileklerini seçen bu adam, bizim için yalnız bir vatan kurtarıcısı değil aynı zamanda Türk kadınının da kurtarıcısıdır.” 1935’lere gitsek ülke olarak 50 yıl ileri gideriz.
Kaynak: Olcayto Ahmet TUĞSUZ Ayşe Işık Pehlivanoğlu Selim Sarısoy.!
Sağcıların, yobazların, emperyalist uşaklarının sevmediği gibi, Solcuların da bir bölümü Atatürk’ü sevmez .
Sevgi / nefret türü ifadelerin tarih okumada pek de yeri yoktur aslında. Herkes gibi Atatürk de eleştirilir eleştirmekte de sorun yok.
Ama bazıları Atatürk’ten nefret eder.
Bir kişi şeriatçıysa akla bilime düşmansa veya beyinsiz bir mahluksa bu nefreti de anlarım.
Ama hangi tonuyla olursa olsun kendine solcuyum diyen bir insanı nefret içinde görürsem sabır taşım çatlar ve o arkadaşa usulca yaklaşıp sorarım:
23 Nisan nedir?
Vereceği yanıt herkesin bildiği şeydir: “Ulusal egemenlik ve çocuk bayramı”
İyi de derim. Neden çocuk bayramı?
Çocukları sevdiği için bir de çocuklara bayram yapılsın diye balon satışları artması amacıyla vs…
Bu ülkede ilericilik gericilik veya solculuk sağcılık cumhuriyetle icad edilmiş kavramlar değil.
Osmanlı zamanında da ilerici solcu insanlar vardı.
Bu solcu insanlar Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan sadece iki yıl önce: 1917 yılında çok ilerici bir yasa teklifi sundular:
“Kız çocuklarına evlenme yaş sınırı 9 ile sabitlensin”
Yani?
“9 yaşından küçük kızlarla evlenmek yasak olsun”
Şimdi diyeceksiniz ki “Bunun nesi ilericilik adamlar 9 yaşındaki çocukla evlenebilirsiniz diyorlar”
Haklısınız. Ama o tarihte bu ilerici bir hamleydi.
Çünkü o payitahttttt dirilişşşşşş gibi osuruktan teyyare dizilerde asla söylenmez ama Osmanlı’da bir erkeğin bir “kadın”la evlenme yaş sınırı 2’ydi (yazıyla iki)… Altmış yaşında bir “koca” “çişini tutan” iki yaşında bir bebeğe (pardon kadına) hallenebilir ve başlık parasında anlaşırsa çocuğu (bebeği) iki yaşındayken yatağına alabilirdi.
İnanılmaz değil mi?
İnanılmaz ama gerçek.
1917 Medeni Kanun Meclis Tutanaklarını bir okuyun. Solcu (ilerici) vekiller 9 yaş sınırı yasa teklifini verince nelerle karşılaşıyorlar bir görün… Ne kafirlikleri kalıyor ne de vatan hainlikleri. Bu vekillerin idam edilmesi bile talep ediliyor. Allah’ın kanunlarına karşı çıkan bu teröristlerin Meclis’te işi ne? diyorlar.
Ve karar kabul edilmiyor. Bir yıl askıda kalıyor ve sonra tamamen rafa kaldırılıyor.
Atatürk’ün son darbeyi vurup yıktığı Osmanlı denilen aile şirketinde tüm kız çocukları iki yaşından itibaren herhangi yaşta bir erkeğin evlenme teklifine açık olarak yaşıyorlar.
Sonra ne oluyor?
Atatürk şeriatçı köpeklerin kafasına balyozu indiriyor ve kız çocuklarının aile rızasıyla evlilik yaşı 15’e kendi rızalarıyla evlenme yaşı 18’e çıkartılıyor.
Solcu vekillerin başarısız “dokuz yaş” önerisinden 300 yıl sonra mı? Hayır sadece dokuz yıl sonra.
Bu yüzden 23 Nisan’a “ulusal egemenlik ve çocuk bayramı” adı veriliyor.
Kız çocuklarının “çocukluk” hakkı kanunla sabitleniyor.
İslam dünyasında ilk kez.
Ve şu anda bile neredeyse tek örnek olarak.
Şimdi çaktınız mı şeriatçının “haklı” Atatürk düşmanlığının sebebini
Çocuk Bayramı bir lay lay lom günü değil arkadaşlar. Herkes referandumdaki %50-%50 durumunu konuşuyor ya her toplumun yarısı kadın yarısı erkektir.
Kadını bu derece aşağılayan bir anlayışla hiçbir ulus egemen filan olamaz. Kadın yoksa ne ulus var ne egemenlik…
Eleştirel düşünceye sahip solcu arkadaşım. Atatürk’ü gel beraber eleştirelim.
Ama bir yandan da düşünelim “Biz bu yaşımıza kadar iki elimizle bir şeyi doğrultamamışken adam 9 senede bütün kız çocuklarını kurtarmış. Kim oluyoruz da kimi eleştiriyoruz? Ne dersin yiğidim?”
2017 Yılında “Yerim Sizin Destanınızı” Başlıklı Yazısıyla Büyük Ses Getiren Gazeteci Yeliz Koray, Geçtiğimiz Hafta Ankara’da Gözaltına Alındı, Vermiş Olduğu İfadeyi Aşağıya Bırakıyorum… Milli, manevi ve dini değerlerimize hakaret etmedim. “Atatürk manevi kızıyla ilişki yaşadı” demedim mesela… “Annesi Zübeyde Hanım genelevde çalışıyordu” da demedim. Sadece bu değil.. Nefret ettiğim bir insan bile olsa ‘ölü’ye her zaman saygı duydum. Annesini millete yuhalatmadım! Benimle aynı fikirde değil diye sandıkta ‘evet’ diyenlere “terörist-şerefsiz” demedim. A partisini B partisini destekliyor diye hiçbir sanatçıyı “sanatçı bozuntusu” diye aşağılamadım. Eşini dostunu madende kaybeden acılı insanların isyanını tekmelemedim. Kimseye mezhebini sormadım. “Ölmüş mü?Zaten Aleviydi” demedim. Stres altındayken ve hatta sabrım sınanırken bile kimseye “gavat” demedim. O ya da bu nedenle “anam ağladı” diye şikayet eden birine “ananı da al git” demedim. Bana göre doğru olmayan şeyleri ‘doğru’ diye yazdığı için hiçbir gazeteciye “Sizi tasmalarınızdan kurtardım, nankörler” demedim. Bir ağaç için canını siper eden gençlere “Çapulcular-Vandallar” demedim. Bu ülke için ölen her bir asker, polis ve korucu için derinden üzüldüm,ağladım. “Yan gelip yatma yeri değil” de demedim “Birkaç Mehmetçik için meclis açılmaz” da demedim. Kaç kişi olduğu mühim değildi, hiçbir can için ‘kelle’ hesabı yapmadım. Dinimle alay etmedim. “Her Cuma bir dua sallıyorum” demedim. “Bakara makara” diye dalga geçmedim. “Namaz kılmayan hayvandır” da demedim. Kadınları bekaretine göre ayırıp “Kız mıdır kadın mıdır?” da demedim. Türbanına göre ayırıp “Türbansız kadın perdesiz eve benzer” de demedim. Bitmedi… “Çocuğu olmayan kadın yarım kadındır” da demedim… “Kadın makyaj yapıyorsa kaportası bozuktur” da demedim “Beni desteklemezseniz başınıza şu gelir bu gelir” diye kimseyi tehdit etmedim. Beni gördüğüne sevinen birine “Bi taklaat bakayım ne kadar sevindin?” diye aşağılamadım. Engelli gence “Görmeyen gözünle sana işvermişiz daha ne istiyorsun?” demedim. “Senin çocuğun da işsiz kalsın, kişisel sorunlarını bana anlatma” demedim. Tecavüze uğrayan çocukları savunmak yerine “Bi kereden bir şey olmaz” demedim. Atanamayan bir öğretmene “Oy vermezsen verme” demedim. İlaçlarını alamayan kanser hastası birine “Al şu parayı git” diye dilenci muamelesi yapmadım. Gülüyor, sakız çiğniyor, düğünlerde oynuyor ya da karnı burnunda dışarı çıkıyor diye hiçbir kadına ‘iffetsiz’ demedim. “İffetli olsun da kürtaj yaptırmasın” da demedim. Yalnızca kendi edebime baktım, kimseye “edepsiz” demedim! Hiçbir cemaate, tarikata üye olmadım, onlardan övgüyle bahsetmedim. “Hocam gel artık” diye ağlamadım. “Ne istedin de vermedik” demedim. MHP’ye “En iyi yaptığı şey kışkırtmaktır”, ülkücülere de “Kafatasçı vampirler,ırkçılar” demedim. PKK ile masaya oturmadım, “oturdun” diyenlere “İspat etmezsen şerefsizsin” demedim. İspatı gelince de kimseyi ‘vatan haini’ ilan etmedim.
Peki, ben ne dedim; 15 Temmuz’dan bir gün sonra ‘Filler Tepişti’ başlıklı köşe yazımda; “Komutanın emriyle ağaca bile selam vermek zorunda olan gencecik askerler öldüresiye dövüldü. Tüm dünya askerlerimizin soyulduğunu, tokatlandığını gördü” dedim. “Kurunun yanında yaş da yandı” demek isteyerek gariban Mehmetçiklere üzüntümü dile getirdim. Sırf bu yüzden Atatürk’e hakaret eden bir pislikle aynı maddeden, yani; “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik ve Aşağılama” dan yargılanacaksam söyleyecek pek bir şey yok. En büyük mahkeme vicdanımdır. Oradan beraat ettim.