Pazartesi, Mart 23, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 144

As Beni Yar.

0

Gözlerine vurulmuşum
Terasına as beni yar
Göksünde üşümüş kuşun
Yarasına as beni yar..

Günler ömrümüzden kırpar
Kapılar yüzüme çarpar
Kaşında aşk kanat çırpar.
Arasına as beni yar..

Dağda yaslandığım kayın
Şavkı düşmüş yüze Ay’ın
Gönlündeki sessiz çay’ın
Deresine as beni yar..

Aşk’a sevdalı her yanın
Gözler müjdecisi tan’ın
Mecnun Kerem’le Aslı’nın
Yöresine as beni yar…

Vurguni gönlümde yerin
Sensiz her şey uçuk derin
Aklımı çalan gözlerin
Karasına as beni yar…

Abdullah Oral….

GÜNEŞ GİBİ DOĞDUĞUNDA

0

Ufuklarda Güneş gibi doğduğunda
Yıkıp kaşlarını, geçtiğini gördüm
Yağmur olup yer yüzüne yağdığında
Bahar Çiçekleri, açtığını gördüm

Ay’a benzer yüzün, Nurşen gözlerin
Hoştur muhabbetin, candan sözlerin
Saygıdan sevgiden, gülen yüzlerin
Gizlenip gönüle, uçtuğunu gördüm

Aşka yandın, İçerimde narımsın
Firgat oldun yüreğime zarımsın
Mahmur ettin, Şen gülüşlü yarimsin
Alıp diyar diyar, kaçtığını gördüm

Cemâlin şeklinde gördüm Gülleri
Coşa geldi KUL ÖKSÜZ’ün, dilleri
Eserek üstünde seher yelleri
Doğaya kokunu, saçtığını gördüm

Âşık Mustafa Öksüz

TESADÜF MÜ, KEHANET Mİ?

0

Kahramanımız Morgan Robertson (1861 – 1915) Genç bir denizci iken işleri iyi gitmeyince Newyork’ta kuyumculuk yapmaya başlar ve amatörce hikayeler yazar. Nasıl olursa yazdıkları satılır iyi para kazanır ve bunun üzerine epeydir aklında olan, eski mesleğinden aşina olduğu konularla ilgili bir roman yazmaya girişir. Roman biter, basılır ama pek ilgi görmez satılmaz.. Yıl 1898’dir
Burada biraz duralım: Ne anlatmaktadır bu romanda Robertson ona göz atalım:
Romanda büyük bir gemi vardır. İngiltere’den yola çıkar Newyork’a gitmektedir ama yolda bir buzdağına çarparak batar.
Hemen ne düşündünüz. Elbette Titanik.. Batışından tam 14 yıl önce yazılmış bir romanda benzer bir tema. Eğer benzerlik bu kadarla sınırlı kalsaydı çok da ilgi çekmez şaşırtıcı olmazdı ama şimdi sıkı durun:

  • Robertson’un romanındaki gemi Southampton limanından yola çıkıp New York’a gidiyordu. 14 Yıl sonra Titanik’de Southampton limanından yola çıkıp New York’a gitmek üzere hareketlenmişti.
    *Romandaki gemi ile, Titanik arasında sadece birkaç metre fark vardı. Romandaki gemi 244 metre, Titanik 269 metreydi.
  • İki geminin ağırlıkları da çok yakındı. Robertson romanındaki gemi 70.000 ton ağırlığında idi; gerçek Titanik ise 66.000 tondu.
  • Her iki geminin de üç pervanesi vardı ve her ikisinde yolcu kapasitesi 3000 idi. Romanda gemi dolu olarak 3000, Titanik 2228 yolcu taşıyordu. Gerek romandaki hayali gemiye gerekse de gerçek Titanik’e Avrupa’nın sayılı zenginleri ve ünlü aileleri binmişlerdi.
    -Her iki olaydaki gemiye de asla batmaz denilmişti.
  • Robertson’un romanındaki dev gemi, New Foundland yakınında; Kuzey Atlantik’te bir buzdağına çarparak battı ve işte belki de en inanılmaz ama gerçek kısım; Titanik de 14 yıl sonra aynı koordinatta, aynen romandaki benzeri gibi bir buzdağına çarparak okyanusa gömüldü.
  • Ve her iki gemide de; yeterince can kurtaran filikası yoktu; Robertson romanındaki gemide 24 filika bulunduğunu yazıyordu; Titanik’te ise 20 filika vardı ve bu yüzden can kaybı büyük oldu.
    *Her iki geminin yolculuğu da Nisan ayında idi.
  • Darbe hızı, darbe zamanı, etki noktası gibi pek çok teknik bilgi de ya aynı ya da çok benzerdi.
    Peki geliyoruz sona.. Asıl sürpriz burada. Robertson romanındaki gemiye hangi adı vermişti dersiniz: Titan..
    Ne dersiniz, bu kadar tesadüf nasıl bir araya gelmiş olabilir. Denizcilik geçmişinden dolayı bu benzerliği normal karşılayanlar yanında daha sıklıkla yapılan yorum Robertson’un psişik yetenekleri olduğu yönünde çünkü bu kadar olmasa da kehanetlerle dolu başka kitapları da var.
    Robertson başarısız bir yazar olarak Mart 1915’de bir otel odasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Tabi bu kadar bilgiyi tesadüfi olarak nasıl birleştirdiğinin sırrı da onunla birlikte gitmiş oldu.

Şirinler

0

“Şirinler” yıllardır Komünizm propagandası yapmakla suçlanmış ve Amerika’da bir dönem gösterimi yasaklanmıştır.

Bunun nedeni; para olmadan komünal bir yaşam sürmeleri, Şirin babanın Karl Marx’a benzemesi ve kızıl şapka giymesidir.

Şirinler köyünde herkes kendi işini yapar ve herkes aynı kıyafeti giyer.

Çizgi filmdeki Şirinlerin düşmanı Gargamel papaz cübbesi giyer ve dini sembolize eder. Altın ve para düşkünüdür (kapitalizm) ve onları yeme (misyonerlik) gibi pek çok gizli unsur bulundurduğu iddia edilmiştir.

Şirinler çizgi filminin yaratıcısı Peyo bir sosyalisttir. Peyo, yaptığı çizgi filmle bir mesaj vermek ve emperyalist Amerika’ya karşı bu yolla propaganda yapmak istemiştir.

Şirinler köyünde hiç ibadethane bulunmaz. Kural ve kutsal yoktur. Para kullanılmaz ama herkes kendine gerekli olan şeyleri bedava edinir. Tembel şirin bile hiç bir iş yapmadığı halde bütün şirinlerle aynı standartlarda yaşamaktadır. (Tembellik hakkı)

Şirin çileği tarlaları sadece bir şirine ait değildir. Bütün şirinler bu tarlada hak sahibidir. Gargamel’in kedisi Azman ise (orjinalindeki adı Azrail’dir) ABD’nin peşinden ayrılmayan küçük ülkeleri sembolize eder.

Ayrıca şirinlerin İngilizce yazılımı “SMURF”tur, bu da “Socialist Men Under Red Flag” yani, kızıl bayrak altında yaşayan adamlar anlamına gelir..

Işığı Görmezmisiniz

0

Ey insanlık, nere kula taparak·
Mülk allahın derler bilmez misiniz?
Önce kendimizle barış yaparak
Kötülük çarkını kırmazmısınız

Yetmezmi haksızca ocağa itiş
İçten eritiyor bu nasıl bitiş
Gel benim dünyam ol kavgama yetiş
Bu kavgaya omuz vermezmisiniz

Azgın seller gibi çağlarım güne
Fişlendi acılar saplandı tene
Duygu bendim taştı isyanda yine
Siz abdestsiz suaya girmezmisiniz

Bir yanımız kavga, derya ve deniz
Sırt sırta verseydik yıkılmazdık biz
Yalanmı yarına verdiğimiz söz
Siz hak diyarına varmazmısınız

Size derim size çok gördüm diyen
Yalanla hileyle herzeler yiyen
Al bak pis ayndanda kendini beğen
Kendinize selam durmazmısınız

Biraz takılayım kafa bozmuşken
Özlemde kavga da olsun yazmışken
Kanadım mahirle deniz gezmişken
Yen içinde yaram sarmazmısınız

Selam olsun yarın sana sözüm var
Nevrozlarda yanan narda özüm var
Kara kışta donmam özde közüm var
Can yanar ışığı görmezmisiniz

Hakka giden yolda ölmüşüm kaç kez
Vurguni bu yol zor geri dönülmez
Tel isyana düştü, perdelerde naz
Siz özü meydana sermezmisiniz

Abdullah Oral….

Dal olsan yeter..

0

Dağım ol ki kalbim sana yaslansın
Sen başımdan esen yel olsan yeter
Sevki gülüm deli gönlüm uslansın
Yanmış yüreğime dil olsan yeter..

El dediğin bilmez söze yanarım.
Dikenin içinde gülle dönerim
Yâr için ağlayan gözde kanarım
Şu deli gönlüme yol olsan yeter.

Aşklar vardır pınar olmuş akıyor
Ne sevenler gördüm gönül yıkıyor
Nere gitsem yollar sana çıkıyor
Gönlümün bağım’da gül olsan yeter.

Bir sevda başımda terör estirir
Seven arsız gönül aşkı susturur
Bülbülün sevdası gülü küstürür;
Vurguni tuttuğum dal olsan yeter..

Abdullah Oral…

Ah edip gözümden dökerim yaşı

0

Ah edip gözümden dökerim yaşı
Dost elin uzatıp, silmez efendim.
Belâlı baş bilir, belâlı başı
Lokman Hekim gelse, bilmez efendim.

Kaçılmaz akıbet, devinim mi bu ?
Olması gereken birikim mi bu ?
Kaza mı, kader mi, talihim mi bu ?
Nedendir bu yüzüm gülmez efendim.

Ecel şerbetini içer giderim
Fâni ne var ise geçer giderim
Dünyadan ukbaya göçer giderim
Cân cânana varır, ölmez efendim.

Bir vefa görmedi Mecnun Leylâ’dan
Kerem kurtulmadı dertten belâdan.
Dost Velayet bir gün yalan dünyadan
Giderse geriye gelmez efendim.

Velayet Aytan

İndim seyreyledim demi devrani

0

İndim seyreyledim demi devrani
Ay doğmadı vallah günden ezeli
Katarlanmış şahın gerçek kulları
Kim bu mülke kondu bundan ezeli

Derya kenarında mülküm sel aldı
Üstad nefesinden gerçek kul oldu
Değirmene vardım unum yel aldı
Yüküm tane idi undan ezeli

** gördüm can oldum
Muhammed’e erdim gevherkan oldum
Kaptan kaba süzüldüm kızıl kan oldum
Bir kadre (damla) su idim kandan ezeli

Muhammed Ali’nin darına durdum
Kırklar meydanından bu deme erdim
Yolcunun durağı o hana vardım
Durağım kandildir handan ezeli

Kul Hüseyin’im bunu böyle söyledi
İnip aşkın deryasını boyladı hemen boyladı
Dünkü gelen aşık bugün söyledi
Biz bunu söyledik dünden ezeli

Ben Dervişim Diyene

0

Ben dervişim diyene, bir söz edesim gelir,
Tanıyarak şimdiden, varıp yetesim gelir.

Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir,
Varıp onun üstüne, evler yapasım gelir.

Altında cehennem kuyusu vardır, içi ateş ile doludur,
Varıp ol gölgelikte, biraz yatasım gelir.

Ayıplamayın hocalar, hatırınız hoş olsun
Varıp o gölgelikte, biraz yanasım gelir.

Ben günahımca yanam, rahmet suyunda yıkanam,
İki kanat takınam, biraz uçasım gelir.

Sınırda Cennete varam, Cennette huriler görem,
Huri ile gılmanı, bir bir kucaklayasım gelir

Derviş Yunus bu sözü, eğri büğrü söyleme,
Seni sorguya çeken bir Molla Kasım gelir.
Yunus Emre (k.s)

Bilge Kağan Yasası

0

“ATALAR TAŞA KAZIYIP YAZMIŞLAR
BİZ OKUMAKTAN ACİZİZ “…

BİLGE KAĞAN YASASI:
EN ESKİ TÜRK ANAYASASI “TÖRE”

  1. Tengri (yaratan) Tektir.
  2. Her kim ki, Tengri’den kut almak dilerse, başkasına yakarmasın.
  3. Bir İl(Ülke), bir Kağan, bir Tengri..
  4. Bir kına iki kılıç girmez. Bir hatun iki er alamaz ve bir budunda iki töre olmaz. Töre tektir. Töre kesin ve keskindir. Kim ki, töreye uya kutlanır. Kim ki, töreye kıya katlanır..
  5. Kimse töreden üstün değildir. Dirlik ve birlik için töre budur.
  6. Bir çoban sürüsünden, bir er ailesinden, bir Kağan budunundan sorulur.
  7. Her er eşine, atına, pusatına sahip çıkacak.
  8. Ana-babaya ve ataya tazim(saygı) duyulacak.
  9. Hısmına sarılacak, komşusunu gözetecek.
  10. Er kişi yalan söylemeyecek.
  11. Mal çalan, mülk çalan misliyle ödeyecek. Hesabı ya malıyla ya canıyla sorulacak.
  12. Kim ki, bir ırza musallat olursa, canından olacak.
  13. Her kim olursa olsun haksız, aldatıcı iş tutarsa hesabı hemen sorulacak.
  14. Cenkten beri duran ya da kaçan tamuya(cehennem) uçacak.
  15. Aman dileyene kılıç üşürülmeyecek, sığınana arka dönülmeyecek.
  16. Baş kaldıranın başı alınacak, hak isteyenin hakkı verilecek.
  17. Kimse kimseye üstünlük taslamayacak. Ne ak etin karadan, ne karanın kızıldan, ne kızılın sarıdan farkı olmayacak.
  18. Kin ve gururdan uzak olunacak.
  19. Mazluma merhamet, zalime azap duyulacak.
  20. Zayıfa, yaralıya, çocuğa ve kadına el kaldırılmayacak.
  21. Kızı isteyen Kağan da olsa, bey de olsa, kız istediğine verilecek.
  22. Gereksiz yere ağaç kesmeyeceksin, suyu kirletmeyeceksin.
  23. Bilmeyip de bildim demeyeceksin, bilene danışacaksın.
  24. Bugünün işini yarına bırakmayacaksın.
  25. Kusur görmeyecek, kusur aramayacaksın.
  26. Güçlüyken affet, zayıfken sabret.
  27. Yazgına asi olma.
  28. Yaptığın iyiliği unut, yapılan iyiliği unutma.
  29. Herkes adaletle iş görecek.
  30. Her ne edersen et, yargılanacağını her daim akılda tut.
  31. Milletine yaban kalma. İpeğin iyisine, sözün güzeline kanma, onlara boyanma.
  32. Kağan o dur ki, adaleti üstün tutsun, töreyi yaşatsın. Töre yok olursa, İl yok olur. İl olmazsa, budun kul olur.
  33. Ey Türk Oğuz beyleri, ey milletim işitin!
    “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin İlini ve töreni kim bozabilir?”

(Bilge Kağan Yazıtı – 730
Orhun Irmağı yakınları, Ötügen-Moğolistan)

Dünyanın 7 hatası

0

kendi varlığını bilmeyen aşık

0

Kendi varlığını bilmeyen aşık
Güvercin olup da uçanı söyler
Denizler karalar gökler yok iken
Arş’ın kapısını açanı söyler

Anlamaz sözünü, bilmez konunu
Tarif eder kainatın sonunu
Daha dikemezken sökük donunu
Makassız libası biçeni söyler

Cahil değiştirmez çirkin huyunu
Çekemez ardından kazar kuyunu
Haram diye içmez üzüm suyunu
Kevser şarabını içeni söyler

Şer solunda imiş hayır sağında
Bilenler gezermiş cennet bağında
Şu atom devrinde feza çağında
Camiden, tekkeden kaçanı söyler

Daimi’yim küllüklerde tozanlar
Kötü örnek olur edep bozanlar
Çağın kültürünü alan ozanlar
Bilim ışığını saçanı söyler

Aşık Daimi

1935 yılında Uluslararası Kadın Kongresine

0

1935 yılında Uluslararası Kadın Kongresine ilk kez devlet düzeyinde evsahipliği yapıldı.

Bu büyük onur Türkiye’nin oldu.
Kongrenin nerede yapılacağı tartışılırken Kurun gazetesi yazarı Asım Us, Yıldız sarayını önerdi.

Türk milleti kadın, erkek cephede çarpışırken şer’iye vekaleti bu sarayda kadınların nasıl kapanması gerektiğini tartışıyordu.

İşte bu sebepten Yıldız Sarayı kongre yeri olarak seçildi.

Türk kadını, Padişaha, O’nun emriyle toplanan bu komisyona, hareme ve kadın düşmanlığına karşı görkemli bir zafer kazanıyordu.
Asım beye tebrikler yağdı.
Oysa Asım Us adıyla Kurun gazetesinde yazan kişinin Atatürk olduğunu ve sık, sık yazdığını çok az kişi biliyordu.

Dünyanın her yerinden gelen 360 katılımcıyla 18 Nisan günü, saat 10:00’da kongre açıldı.
Avustralya delegesi Madam Rischbieth aylar süren bir yolculuğun ardından gelebildi.
“Türk kadınına ve O büyük adama duyduğum saygının yanında yolculuğun lafı edilmez” dedi.
Dünyanın gözü İstanbul’a döndü.
Roosevelt övgü dolu bir telgraf yolladı.
Eleanor Roosevelt de teamüle aykırı olarak ve tüm engellemelere rağmen başka bir telgraf daha yolladı.
First Lady ünvanı o zaman ortaya çıktı.

Kongre açıldı.

Komisyonlar, toplantılar, söylevler, bildiriler öyle çoşkulu öyle etkileyiciydi ki 21 Nisan günü tertip edilen boğaz gezisinde “Bu bir kongre değil, bu bir isyandır” sloganları atıldı.

Atina’da çıkan Akropolis gazetesi diyordu ki:
“On beş sene evvel kime söylesen bütün kalbi ile gülmekten katılırdı. Türk kadını, harem hayatının
mahpus, esrarengiz hanımı bugün dünyanın feministlik tacını tutuyor!”

Kongre sonunda delegeleri Atatürk kabul etti.
İlk kez O’nunla tanıştılar.

Davet sona erdiğinde Dünya Kadınlar birliği başkanı Madam Ashby “Meğer Kongrenin en önemli hadisesi O’nu tanımakmış” dedi.

Gördüğünüz fotoğraftaki kadın, kongrenin açılış konuşmasını yapan Türk Kadınlar Birliği başkanı Latife Bekir hanımdır.
Konuşmasında şöyle demiştir:
“Bu kadar fırtınalar arasında kızkardeşlerinin dileklerini seçen bu adam, bizim için yalnız bir vatan kurtarıcısı değil aynı zamanda Türk kadınının da kurtarıcısıdır.”
1935’lere gitsek ülke olarak 50 yıl ileri gideriz.

Kaynak:
Olcayto Ahmet TUĞSUZ
Ayşe Işık Pehlivanoğlu
Selim Sarısoy.!

23 Nisan nedir ?

0

Sağcıların, yobazların, emperyalist uşaklarının sevmediği gibi, Solcuların da bir bölümü Atatürk’ü sevmez .

Sevgi / nefret türü ifadelerin tarih okumada pek de yeri yoktur aslında. Herkes gibi Atatürk de eleştirilir eleştirmekte de sorun yok.

Ama bazıları Atatürk’ten nefret eder.

Bir kişi şeriatçıysa akla bilime düşmansa veya beyinsiz bir mahluksa bu nefreti de anlarım.

Ama hangi tonuyla olursa olsun kendine solcuyum diyen bir insanı nefret içinde görürsem sabır taşım çatlar ve o arkadaşa usulca yaklaşıp sorarım:

  • 23 Nisan nedir?

Vereceği yanıt herkesin bildiği şeydir: “Ulusal egemenlik ve çocuk bayramı”

  • İyi de derim. Neden çocuk bayramı?

Çocukları sevdiği için bir de çocuklara bayram yapılsın diye balon satışları artması amacıyla vs…

Bu ülkede ilericilik gericilik veya solculuk sağcılık cumhuriyetle icad edilmiş kavramlar değil.

Osmanlı zamanında da ilerici solcu insanlar vardı.

Bu solcu insanlar Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan sadece iki yıl önce: 1917 yılında çok ilerici bir yasa teklifi sundular:

“Kız çocuklarına evlenme yaş sınırı 9 ile sabitlensin”

Yani?

“9 yaşından küçük kızlarla evlenmek yasak olsun”

Şimdi diyeceksiniz ki “Bunun nesi ilericilik adamlar 9 yaşındaki çocukla evlenebilirsiniz diyorlar”

Haklısınız. Ama o tarihte bu ilerici bir hamleydi.

Çünkü o payitahttttt dirilişşşşşş gibi osuruktan teyyare dizilerde asla söylenmez ama Osmanlı’da bir erkeğin bir “kadın”la evlenme yaş sınırı 2’ydi (yazıyla iki)… Altmış yaşında bir “koca” “çişini tutan” iki yaşında bir bebeğe (pardon kadına) hallenebilir ve başlık parasında anlaşırsa çocuğu (bebeği) iki yaşındayken yatağına alabilirdi.

İnanılmaz değil mi?

İnanılmaz ama gerçek.

1917 Medeni Kanun Meclis Tutanaklarını bir okuyun. Solcu (ilerici) vekiller 9 yaş sınırı yasa teklifini verince nelerle karşılaşıyorlar bir görün… Ne kafirlikleri kalıyor ne de vatan hainlikleri. Bu vekillerin idam edilmesi bile talep ediliyor. Allah’ın kanunlarına karşı çıkan bu teröristlerin Meclis’te işi ne? diyorlar.

Ve karar kabul edilmiyor. Bir yıl askıda kalıyor ve sonra tamamen rafa kaldırılıyor.

Atatürk’ün son darbeyi vurup yıktığı Osmanlı denilen aile şirketinde tüm kız çocukları iki yaşından itibaren herhangi yaşta bir erkeğin evlenme teklifine açık olarak yaşıyorlar.

Sonra ne oluyor?

Atatürk şeriatçı köpeklerin kafasına balyozu indiriyor ve kız çocuklarının aile rızasıyla evlilik yaşı 15’e kendi rızalarıyla evlenme yaşı 18’e çıkartılıyor.

Solcu vekillerin başarısız “dokuz yaş” önerisinden 300 yıl sonra mı? Hayır sadece dokuz yıl sonra.

Bu yüzden 23 Nisan’a “ulusal egemenlik ve çocuk bayramı” adı veriliyor.

Kız çocuklarının “çocukluk” hakkı kanunla sabitleniyor.

İslam dünyasında ilk kez.

Ve şu anda bile neredeyse tek örnek olarak.

Şimdi çaktınız mı şeriatçının “haklı” Atatürk düşmanlığının sebebini

Çocuk Bayramı bir lay lay lom günü değil arkadaşlar. Herkes referandumdaki %50-%50 durumunu konuşuyor ya her toplumun yarısı kadın yarısı erkektir.

Kadını bu derece aşağılayan bir anlayışla hiçbir ulus egemen filan olamaz. Kadın yoksa ne ulus var ne egemenlik…

Eleştirel düşünceye sahip solcu arkadaşım. Atatürk’ü gel beraber eleştirelim.

Ama bir yandan da düşünelim “Biz bu yaşımıza kadar iki elimizle bir şeyi doğrultamamışken adam 9 senede bütün kız çocuklarını kurtarmış. Kim oluyoruz da kimi eleştiriyoruz? Ne dersin yiğidim?”

Yaşasın 23 Nisan.

Yaşasın kız çocuklarının çocukluk yaşama hakkı.

Yaşasın özgürlük.

Nice 23 Nisan’lara!

yerim sizin destanınızı

0

2017 Yılında “Yerim Sizin Destanınızı” Başlıklı Yazısıyla Büyük Ses Getiren Gazeteci Yeliz Koray, Geçtiğimiz Hafta Ankara’da Gözaltına Alındı, Vermiş Olduğu İfadeyi Aşağıya Bırakıyorum…
Milli, manevi ve dini değerlerimize hakaret etmedim.
“Atatürk manevi kızıyla ilişki yaşadı” demedim mesela…
“Annesi Zübeyde Hanım genelevde çalışıyordu” da demedim.
Sadece bu değil..
Nefret ettiğim bir insan bile olsa ‘ölü’ye her zaman saygı duydum.
Annesini millete yuhalatmadım!
Benimle aynı fikirde değil diye sandıkta ‘evet’ diyenlere “terörist-şerefsiz” demedim.
A partisini B partisini destekliyor diye hiçbir sanatçıyı “sanatçı bozuntusu” diye aşağılamadım.
Eşini dostunu madende kaybeden acılı insanların isyanını tekmelemedim.
Kimseye mezhebini sormadım. “Ölmüş mü?Zaten Aleviydi” demedim.
Stres altındayken ve hatta sabrım sınanırken bile kimseye “gavat” demedim.
O ya da bu nedenle “anam ağladı” diye şikayet eden birine “ananı da al git” demedim.
Bana göre doğru olmayan şeyleri ‘doğru’ diye yazdığı için hiçbir gazeteciye “Sizi tasmalarınızdan kurtardım, nankörler” demedim.
Bir ağaç için canını siper eden gençlere “Çapulcular-Vandallar” demedim.
Bu ülke için ölen her bir asker, polis ve korucu için derinden üzüldüm,ağladım.
“Yan gelip yatma yeri değil” de demedim
“Birkaç Mehmetçik için meclis açılmaz” da demedim.
Kaç kişi olduğu mühim değildi, hiçbir can için ‘kelle’ hesabı yapmadım.
Dinimle alay etmedim. “Her Cuma bir dua sallıyorum” demedim.
“Bakara makara” diye dalga geçmedim.
“Namaz kılmayan hayvandır” da demedim.
Kadınları bekaretine göre ayırıp “Kız mıdır kadın mıdır?” da demedim.
Türbanına göre ayırıp “Türbansız kadın perdesiz eve benzer” de demedim.
Bitmedi…
“Çocuğu olmayan kadın yarım kadındır” da demedim…
“Kadın makyaj yapıyorsa kaportası bozuktur” da demedim
“Beni desteklemezseniz başınıza şu gelir bu gelir” diye kimseyi tehdit etmedim.
Beni gördüğüne sevinen birine “Bi taklaat bakayım ne kadar sevindin?” diye aşağılamadım.
Engelli gence “Görmeyen gözünle sana işvermişiz daha ne istiyorsun?” demedim.
“Senin çocuğun da işsiz kalsın, kişisel sorunlarını bana anlatma” demedim.
Tecavüze uğrayan çocukları savunmak yerine “Bi kereden bir şey olmaz” demedim.
Atanamayan bir öğretmene “Oy vermezsen verme” demedim.
İlaçlarını alamayan kanser hastası birine “Al şu parayı git” diye dilenci muamelesi yapmadım.
Gülüyor, sakız çiğniyor, düğünlerde oynuyor ya da karnı burnunda dışarı çıkıyor diye hiçbir kadına ‘iffetsiz’ demedim.
“İffetli olsun da kürtaj yaptırmasın” da demedim.
Yalnızca kendi edebime baktım, kimseye “edepsiz” demedim!
Hiçbir cemaate, tarikata üye olmadım, onlardan övgüyle bahsetmedim.
“Hocam gel artık” diye ağlamadım.
“Ne istedin de vermedik” demedim.
MHP’ye “En iyi yaptığı şey kışkırtmaktır”,
ülkücülere de “Kafatasçı vampirler,ırkçılar” demedim.
PKK ile masaya oturmadım,
“oturdun” diyenlere “İspat etmezsen şerefsizsin” demedim.
İspatı gelince de kimseyi ‘vatan haini’ ilan etmedim.


Peki, ben ne dedim; 15 Temmuz’dan bir gün sonra ‘Filler Tepişti’ başlıklı köşe yazımda;
“Komutanın emriyle ağaca bile selam vermek zorunda olan gencecik askerler öldüresiye dövüldü. Tüm dünya askerlerimizin soyulduğunu, tokatlandığını gördü” dedim.
“Kurunun yanında yaş da yandı” demek isteyerek gariban Mehmetçiklere üzüntümü dile getirdim.
Sırf bu yüzden Atatürk’e hakaret eden bir pislikle aynı maddeden, yani;
“Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik ve Aşağılama” dan yargılanacaksam söyleyecek pek bir şey yok.
En büyük mahkeme vicdanımdır. Oradan beraat ettim.

YelizKoray