Ana Sayfa Blog Sayfa 145

Karnı aç olan doyar, gözü aç olan doymaz

0

Genç Padişahın gözleri dışarıda esen buz gibi poyraza rağmen iri dalgaların arasında balık tutmaya çalışan genç balıkçıya takıldı. Aşağı yukarı aynı yaşlardaydılar. Genç padişah yıllar boyu sıcak odasında otururken, dışarda balıkçının tabiatın çetin şartlarına rağmen azimle mücadele ederek oltası ile denizden ekmeğini çıkarışını seyrederdi. Balıkçıya için için gizli bir hürmet besliyordu.
Yıllar silinmez izler bırakarak hızla geçmişti. Artık ne kendisi, ne de balıkçı genç değillerdi. Şimdi geriye çekilme, gölgede oturma vaktiydi. Padişah tahtını oğluna devretmeye karar verdi. O esnada gözü dışarıya, eski sandalında halâ olta sallayan ihtiyar balıkçıya takıldı. Gözünden geçmiş yıllar bir film şeridi gibi geçti.
Duygulanmıştı. Vezirini çağırtarak, İlk tahta çıktığında görüp tanıdığı İhtiyar balıkçının da artık köşesine çekilip dinlenmesi gerektiğini, bunun için yarın bütün gün tuttuğu balıkların tartılarak kaç kilo geldiyse o kadar altının kendisine verilmesini emretti. Veziri balıkçıya durumu anlattı. Balıkçı çok sevinmişti. Ne de olsa yılların tecrübesi ile sanatını konuşturup, orta halli bir servetin sahibi olabilir, kalan günlerini de zahmetsizce sıcak odasında, geleceği düşünmeden geçirebilirdi.
O gece bütün takımlarını yeniledi ve itina ile hazırladı. En avcı oltaları hazırlayıp parlattı. Sabah gün doğmadan eski sandalına binip, açıldı. En bereketli bildiği yerine gelince dua edip oltasını yemleyip indirdi.
Beklemeye başladı. ne de olsa balıkçılık sabır işiydi. Zaman geçiyor, güneş neredeyse tepeye çıkıyordu fakat tek bir balık bile vurmuyordu. Artık hava kararmaya başlamıştı. İhtiyar balıkçı dokunsalar hüngür hüngür ağlayacak durumdaydı. Bomboş livara bakarak kaderine lanet okuyordu. Hava artık iyice kararmış, gün bitiyor martılar çığlık çığlığa yuvalarına dönüyorlardı. Az sonra son kuşlar da süzülerek gittiler. İhtiyar balıkçı yavaş yavaş oltasını mantara sarmaya başladı. Bir iki kulaç kadar sardıktan sonra birden heyecanla irkildi. O an oltanın boş olmadığını anlamıştı. Heyecanla oltasını topladı. Oltanın ucunda ortası delik bir kemik vardı. Sadece ortası delik bir kemik. Balıkçı düşündü, bir de kemiğe baktı. Etse etse iki, bilemedin üç altın ederdi. Gözleri buğulandı. Sandalı bağlayıp rıhtıma çıktığında padişah ve saray erkânından bazı kişiler kendisini bekliyordu.


Gözlerini padişahın gözlerinden kaçırarak mahcup bir eda ile kemiği kantarcıya uzattı. Kantarcı bıyık altından gülerek küçümser bir ifade ile kemiği kantarın kefesine bırakırken, öbür kefeye de iki altın koydu. Kemiğin bulunduğu kefe yerinden bile oynamadı. İki altın daha koydu, kefede gene bir hareket yok. On altın, yirmi altın ,yüz altın ,bin altın, bir çuval altın, kefede halâ bir hareket yok. Padişah ve saray erkânı hayret içinde duruma bir izah, tatmin edici bir cevap bekliyorlardı. Fizik alimleri başta olmak üzere günlerce çok kişi geldi, kendilerince bir takım açıklamalarda bulundular ama padişahı tatmin edemiyorlardı.
Bir gün kalabalık arasından pejmürde kılıklı bir kişi çıktı. Durumu izah edeceğini söyleyerek kantara yaklaştı. Kantarcı bu densiz adamı tam kovacakken, durumu ilginç bulan padişah kantarcıya mani oldu. Adamdan durumu açıklamasını istedi.
Adam yanda duran hamallara altın çuvalını indirmelerini söyleyerek yerden bir avuç toprak aldı ve boşalan kefeye koydu. Bir çuval altınla yerinden kıpırdamayan kemik, birden bire havalandı. Pejmürde kılıklı adam padişaha dönerek Bu kemik, haris ve aç gözlü birisinin elmacık kemiğidir. Görülen boşluk da göz boşluğudur.
Terazinin diğer kefesine bütün dünyayı koysanız bile bu göz doymaz, bunu ancak bir avuç toprak doyurur dedikten uzaklaşıp gitti.

Borcum Var Hasan Kaplani

0

Anamdan doğmadan dış ülkelere
Milyonlarca dolar para borcum var
Gönlümü verdiğim vefasız yare
Yüreğimde azmış yara borcum var

Yediğim ekmeğe içtiğim suya
Gökteki yıldıza güneşe aya
Borç ödemek için geldim dünyaya
Bitmek bilmez sıra sıra borcum var

Anama babama evlatlık borcum
Başımda ağaya ırgatlık borcum
Hele vergim var ki devletlik borcum
Ayağım bastığım yere borcum var

Seçimlerde vekilime oy borcum
Toprağımdan evladıma pay borcum
Kasap bakkal manav günlük say borcum
Ay içinde otuz kere borcum var

Öyle alıştım ki borçtan bıkamam
Aydan aya borç yapmadan çıkamam
Kadınımdan başkasına bakamam
Namusa borcum var ara borcum var

Hans’a Alberto’ya bizim Feto’ya
Milli Piyango’ya Süper Toto’ya
Oisidi IMF’ye Nato’ya
Daha nice uzun süre borcum var

Güzele çirkine topala şaşa
Yerde karıncaya semada kuşa
İlkbahara yaza ve karakışa
Esen yele yağan kara borcum var

Mezarında ot tünemiş ölüye
Muhammed Mustafa İmam Ali’ye
Hünkar Hacı Bektaş Kızıl Deli’ye
Hocaya dedeye pire borcum var

Hasan Kaplani’ye şöhret şan borcum
Sömürgene damarımdan kan borcum
Mekansız Allah’a tatlı can borcum
Kara toprak beni sara borcum var

Sakın cahilin yanına

0

Sakın cahilin yanına
Varma gönül demedim mi
Müşkül olsa da halını
Sorma gönül demedim mi

Bulamaz dost arasını
Eksik alır darasını
Kabuklaşan yarasını
Sarma gönül demedim mi

Aç gezer o tokçasına
Muhammet’in hakçasına
Namussuzun bahçasına
Girme gönül demedim mi

İpek’i düşürdün aşka
Görmeseydim seni keşke
Kendi kusurundan başka
Görme gönül demedim mi

Özcan Mutlu yıllardır siyaset sahnesinde yer aldığı Yeşiller Partisinden istifa etti.

0

Almanya da ve Türkiye de birçok cemevlerinin alınmasında katkı sağlayan, Alman Parlamento binasında ki inanç odasında alevilerin de sembollerinin konulmasında büyük emeği olan değerli Özcan Mutlu ,
“Bu parti artık benim değerlerimi temsil etmiyor. İnsanların kariyerlerini yok eden, etik değerleri hiçe sayan bu yapıları destekleyemem. Yeşiller Partisi’nden bugün itibarıyla istifa ediyorum.”

Berlin Cemevinin alınmasında da büyük katkısı olan Özcan Mutlu, Berlin de Mayıs ayında yapılan İstanbul Cemevi dayanışma gecesinde de maddi ve manevi olarak destek sunmuştu. Emekleri Hakk yanında zay olmasın

Ali Diyen Canlar Aşk Olsun Size.

0

Elest-i Bezminde, Ulu Divanda
Beli Diyen Canlar Aşk Olsun Size.
Muhammed Ali’ye İki Cihanda
Veli Diyen Canlar Aşk Olsun Size.

Âşık Olanların Bak Sinesine
Kulak Verir Gelen Bâtın Sesine.
Mürşid Huzurunda Kendi Nefsine
Ölü Diyen Canlar Aşk Olsun Size.

Velayet Nuru Var Hakkın Dininde
Tâlib Hizmet Eyler Pirin Önünde.
İmam Sorulunca Mahşer Gününde
Ali Diyen Canlar Aşk Olsun Size.

Velayet Aytan

Gaflet uykusuna dalmış insanlar

0

Gaflet uykusuna dalmış insanlar
Göz açıp gerçeği gören az olur.
Nefsinin kölesi olmuş insanlar
Kulluğun hakkını veren az olur.

Varoluş sırrını gördük Adem’de
Çok azımız kaldı sabit kademde
Herkes bir yol tutmuş gider bu demde
Hakikat yolunu süren az olur.

Doğal bitti, şimdi bir çok şey yapay
Gönül vermez böyle gidişe onay.
Elin kusurunu aramak kolay
Özünü meydana seren az olur.

İnsanlık yolunda oldu efkârım
Günden güne arttı ah ile zârım
Ben söylerim dinler geçer dostlarım
Sözün manâsına eren az olur.

Hâni nerde Mecnun, nerde Leylâ’lar
Öksüz kalmış, yetim kalmış sevdalar
Velayet’i yordu dövüş, kavgalar
Varıp bir gönüle giren az olur.

Velayet Aytan

HIZIR CEMİ BERLİN

0

Hızır Orucu: Bereket, İyilik, Merhamet Sembolü

Bereketin, kolaylaştırıcılığın, iyiliğin ve merhametin sembolüdür Hızır. Pek çok dini kitapta Hızır adına yer verilmiştir. Hızır, insanların en acil durumlarında ve en zor günlerinde onlara el uzatan bir yardımcıdır. Yardımın ve iyiliğin simgesi olan Hızır, birçok mezhep için önemli bir yere sahiptir. Nuh Tufanı’ndan Kur’an ve Tevrat’a, Gılgamış Destanı’ndan Yunan mitolojisindeki Glankos Efsanesi’ne kadar uzanan geniş bir yelpazede Hızır’a rastlamak mümkündür. Alevi inancı için de Hızır, bir kurtarıcı ve bilgedir.

Bir Alevi Dedesi’nin anlatımına göre; Hızır şu cümlelerle ifade edilir: “Hızır’ı yaratan bizim inancımız, ikrarımızdır. Onun için her birey kendi Hızır’ını farklı yer ve zamanda görür. ‘Birilerine Hızır ol ki, Hızır’ı yanında bulasın’ öğretisi bizim inancımızın önemli bir ilkesidir. Çünkü o sana hem veren hem de seni sınamak için isteyendir. Bazen fakir kılığında, bazen de vezir kılığında nail olur.”

Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden farklı ocaklara bağlı Canlar, Hızır Ceminde Alevilerin bu kutsal ibadetini birlikte yapacakları bir cem ile bitirecekler.

Bazı yörelerin 3 gün bazı yörelerin 7 gün tuttuğu Hızır Orucu içinde kötülük barındırmayan her cana sağlık sıhhat ve esenlik getirsin.

Gerçeğe Hü, Mümine Ali.

gönül bir saraydır sevgi sultandır
insanlar kendini bildiği zaman
ya hızır ya hızır ya hızır ya hızır ya hızır
canım ya hızır gözü kör olana ne yapsın hızır

garibanın gözlerinde sel olmaz, canım sel olmaz
dertli kerem boşa yanıp kül olmaz
insanlık bir bütün asla el olmaz
insanlar kendini bildiği zaman
ya hızır ya hızır ya hızır ya hızır ya hızır

Gönlü güzel insanlarla

0

Gönlü güzel insanlarda
Edeb ile âr bulunur.
İrfan kokar muhabbeti
Cemâlinde nur bulunur.

Dert ile dolsa da sine
Gel ağlama döne döne.
Belki azdır ama yine
Ahde sâdık yâr bulunur.

Günler gelsin geçsin böyle
Salma ömrüne velvele.
Gönül arzu etsin hele
Ağustosta kar bulunur.

Etsin bize Hak inayet
Tükenmesin bu muhabbet
Sitem etme Dost Velayet
Âşıklarda zâr bulunur.

Velayet Aytan

Cemal emmi eski komşular gitmiş

0

Cemal emmi eski komşular gitmiş
Arayı bozmuşlar haberin var mi
Terazi çekmiyor kantar pas tutmuş
Darayı bozmuşlar haberin var mı?

Kim demiş ki yanlış yola sapmışlar
Beceriyi Avrupadan kapmışlar
Her suyun başına bir hes yapmışlar
Dereyi bozmuşlar haberin var mı?

Nöker ağa olmuş ağaysa nöker
Ne saban var nede dönüyor teker
Küçüğü evlenmiş abisi bekar
Sırayı bozmuşlar haberin var mı?

Kültürü bozmuşlar böyle olmuyor
Düğünlerde davul zurna çalmıyor
Gelini sorarsan edep bilmiyor
Töreyi bozmuşlar haberin var mı?

Hani eski dostlar olmuşlar yaban
Selamı kesmişler hısım akraban
Ne dağda sürü var nede baş çoban
Yöreyi bozmuşlar haberin var mı ?

Arı doğal değil baktım ballara
Pilaka vermişler bütün mallara
Zeki kalk gidelim gurbet ellere
Burayı bozmuşlar haberin var mı?

Zeki Akalın

Her on yıl neler götürüyor

0

Aynı liseden mezun, 40’lı yaşlardaki arkadaş grubu akşam nerede yemek yiyeceklerini tartışıyorlarmış.

Sonunda “Neşeli Lokanta”da buluşmaya karar vermişler.

Gerekçeleri Maria adlı garsonun mini etek giymesi ve bacaklarının çok güzel olmasıymış.

10 yıl sonra, 50 yaşına geldiklerinde tekrar buluşmuşlar.

Buluşma öncesi aynı konuyu tartışmışlar ve yine “Neşeli Lokanta”da buluşmaya karar vermişler.

Bu defa gerekçe lokantanın yemeklerinin güzelliği ve zengin bir şarap yelpazesine sahip olmasıymış.

10 yıl sonra, 60 yaşına geldiklerinde aynı konuyu tartışmışlar ve yine “Neşeli Lokanta”yı seçmişler.

Bu seferki gerekçeleri lokantanın sessiz ve sakin olmasıymış.

Aradan bir 10 yıl daha geçmiş, 70 yaşına geldiklerinde aynı konuyu tartışmışlar ve yine “Neşeli Lokanta” demişler…

Gerekçeleri ise lokantanın tekerlekli sandalyeler için asansörünün bulunmasıymış.

Bir 10 yıl daha geçmiş, 80 yaşına gelmişler artık. Yine buluşup, gidecekleri lokantayı tartışmaya başlamışlar.

İçlerinden biri “Neşeli Lokanta” demiş.

“Harika…” demiş ötekiler. “Burayı hiç görmedik. Yeni bir yer… Ne iyi!.

Kibirli cahilin derdi çekilmez

0

Kibirli cahilin derdi çekilmez
Bir nevi namerdin lokması gibi
Hep kendine bakar karşıta bakmaz
Öküzün tirene bakması gibi

Bir dumandır her tarafı boğuyor
Hortum gibi tepe tepe yığıyor
Fakirin başına bela yağıyor
Zengine talihin akması gibi

Gecesini gündüzüne katıyor
Ham bakırı altın diye satıyor
Fakirin her şeyi göze batıyor
Akrebin yılanı sokması gibi

Hayat kantarında insan tartılır
Kim demiş ki koyun kurda katılır
Sabır eden her beladan kurtulur
Güneşin ufuktan çıkması gibi

Deryami kapılma dünya hırsına
Ne kendine güven ne birisine
Görüyorsun bütün işler gider tersine
Kedinin aslanı yıkması gibi
AŞIK DERYAMI BABA

Alevi’yiz Allah’ı bir bilenleriz

0

Alevi’yiz Allah’ı bir bilenleriz
Başımız ol yüce Kur’an’a bağlı
Resul’üne iman edenlerdeniz
Yolumuz bir ulu divana bağlı

Severiz Resul’ü aşk ile candan
Hazreti Ali’yi seçmeyiz ondan
Müsahip oldular hem teni tenden
Kalbimiz bir ulu ikrara bağlı

Aşığız bizler hakikatin yoluna
Rehberine mürşidine pirine
Hazreti Resul’ün İslâm dinine
Mezhebimiz İmam Cafer’e bağlı

Etmeyin iftira bize ne kârınız var
Hak’ka doğru dönen didarımız var
Hacı Bektaş gibi hünkârımız var
Gittiğimiz yollar dergâha bağlı

Severiz bizler on iki imamı
Kalben bağlıyız yoktur gümanı
Gelecek diye Mehdi sahip zaman
Âşık Musa’nın gönlü yollara bağlı

Musa KARAKAŞ

ŞAŞIP KALIYORUM …İlhan Selçuk

0

Arap İngiliz’le birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş
Ermeni Rus’la birleşmiş,
Doğu Anadolu’yu kana bulamış;
Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş,
Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık,
kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış,
Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok!..
Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez,
yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk..
Nasıl kurtulmuşuz?..
Şaşıp kalıyorum.
Yunan’ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz,
İngiliz’i İstanbul’dan nasıl çıkarmışız,
dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?
Yıl 1923
Anadolu’da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor; aç biilaç, parasız;
Yüzde 95’i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz… .
.
Ne yapacaksın?..
Demokrasi yap!.. Nasıl yapacaksın?..
1923’ün yanmış yıkılmış Anadolu’sunda nasıl demokrasi yapacaksın?..
Kalan ne? Yıl 1923
Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu’yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın.
Fabrikan yok,
İşçin yok,
İş adamın yok,
Mühendisin yok,
Doktorun yok,
Uzmanın yok,
Tüccarın yok,
Suyun yok,
Barajın yok,
Elektriğin yok,
Kadınların çarşafta çuvala giriyor,
Erkeğin dört karı alıyor,
Yurttaşlik yasası yok,
Üniversiten yok,
Banka yok,
Burjuva yok,
Proletarya yok,
İhracatçı yok,
İthalatçı yok,
Sermayen yok.
Kalkın bakalım…
Nasıl kalkınacaksın?…
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?
Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?…
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..
Merkez Bankası 1930’a değin neden açılamamış?..
Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..
Yeni devlet nasıl kurulmuş?..
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?
1920’de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95’i
Alfabesizken savaş artığı bir toplumla,
Okuma yazma seferberliği nasıl açılmış?
Kitaplıklarda kitap yokken,
Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..
Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?..
Yunanlı ile dostluk nasıl kurulmuş?..
Avrupa’da saygınlık nasıl kazanılmış?..
Şaşıp kalıyorum.
2000’li yılları geçtiğimiz,
Yetmiş milyonluk Türkiye’nin haline bakıyorum…
Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..
Herşeyimiz varken neler yapamıyoruz?..
Bir de bu ortamda,
Mustafa Kemal’e saldıranlara bakıyorum.
Daha çok şaşıp kalıyorum.
İlhan Selçuk

Mutluluk birine veya birşeye bağımlı olmamalı

0

Berberde oturmuş, hem sıramın gelmesini bekliyor, hem de hemen yanıbaşımda traş olan bir genç ile çalışan arasındaki sohbeti dinliyordum. Genç yakın zamanda evlenmiş ve balayından döner dönmez de, bankadan yüklü miktarda kredi çekip, eşiyle beraber müstakil bir ev almış. Öyle ki, eve giren paranın yarısından fazlası her ay krediye gidecekmiş, geri kalanıyla da, tatil yapmadan, gezip tozmadan falan idare edeceklermiş. Berber dayanamadı ve “Eee, peki bu krediler kaç yılda bitecek?” diye sorunca, genç kabataslak bir hesap yapıp “Otuz yılda biter.” dedi. Berberin gözleri açıldı.

-Otuz yıl mı?

-Otuz yıl.

-Yani, sen o zaman kaç yaşında olacaksın?

-Hımm…Elli beş yaşında olurum.

-Peki, neden böyle büyük bir ev aldınız ki? Hani demem o ki, daha küçük, fiyatı daha az bir ev…

-Olmuşken, büyük olsun dedik. Tanıdığımız bir iki çift var. Onlar da müstakil ev aldılar. Şimdi biz gidip bir apartman dairesi alsaydık, vallahi bizi tefe koyarlardı.

Berber durdu, başını kaşıdı ve uzun uzun aynadan gence baktı.
“Vallahi bu nasıl bir hesap, benim aklım ermedi be kardeş. En güzel zamanlarınızı bir evin kredisini ödemek için heba edeceksiniz, bir tatile bile çıkamayacak, sevdiklerinizi ziyaret edemeyecek, karı koca felekten bir gün çalamayacak, gezip tozup, eğlenemeyeceksiniz, otuz yıl sonra da, eviniz oldu diye mutlu olacaksınız, öyle mi?”

Bu kez şaşırma sırası gençteydi. Önce bir kem küm etti, ardından da “Tamam da abi, fena mı işte, yaşlanınca rahat edeceğiz.” dedi.

Berber başını iki yana sallayıp, gencin omuzundan tuttu ve “Ah be delikanlı” dedi “Siz sırf birileriyle yarışasınız diye ev almışsınız… Otuz yıl boyunca rahatsız, huzursuz ve endişeli bir hayat geçirdikten sonra elde edeceğin mutluluk ve huzur çok geç kalınmış bir rahatlıktır. Oysa her şey zamanında değerlidir. İnsan, eli kolu tutuyorken, gözü görüyor, kulağı duyuyorken, gücü kuvveti ve enerjisi yerindeyken, hem kimseye muhtaç olmamak için çalışmalı, hem de hayatı doya doya yaşamalı. Yoksa, yarın dediğin şey nedir ki? Kocaman bir hiç. Elli beş yaşında gurur duyacağın bilmem kaç odalı bir evin olacak ama sen aynı sen olmayacaksın. Sen evinden daha çok eskiyeceksin. “

Bu konuşmayı dinlerken, aklıma çocukluğum geldi. Dört odalı evimizin en havadar ve büyük odası kapısı kapatılarak misafirler için ayrılmıştı ve biz en küçük olanını oturma odası olarak kullanırdık. Lokumun en tazesi, terliğin en yenisi, böreğin en sıcağı, tabağın, kaşığın, çatalın en kalitelisi ve yastıkların en rahatı hep o çok sık gelmeyen ama gelmesi her an muhtemel misafirler içindi.

Annemin, ta biz çocukken aldığı bir yemek takımı vardı. Kıyıp da kullanmadı, öylece vitrine koydu. Sonra aradan yıllar geçti. Babam öldü, annem yaşlandı, biz büyüdük ama o yemek takımı hep o vitrinde kaldı.

Sonra bir baktım, durum bununla da sınırlı değilmiş. Nedense, her şeyin en güzelini ve en özelini kendimizden kısıp başkaları için kullanıyoruz.
Zamanı,
Mutluluğu,
Huzuru,
Vicdanı.
Hatta Sevgimizi bile!
Her an kapımızı çalması muhtemel birileri için, kendimizi varlık içinde yoksul bırakıyoruz.

Fransız Marksist yazar Guy Debord 1967 yılında kaleme aldığı “Gösteri Toplumu” kitabında hemen hemen şöyle der “Eskiden insanların bir var olma amacı vardı ama zamanla bu var olma amacının yerini sahip olma aldı. Bir şeylere sahip olma hırsı, var olma amacının önüne geçti ama daha kötüsü, bir süre sonra da, bu sahip olma hırsı yerini sahipmiş gibi olmaya bıraktı. Yani, sahip değiliz ama kendimizi bir şeylere sahipmişiz gibi yapmak zorunda hissediyoruz.”

Sonu gelmeyen, vahşi bir yarış bu.
Evin en heybetlisi, arabanın en hızlısı, mobilyanın en yenisi, telefonun en son modeli…
Ve bizler hayatlarımızın çoğunu sevdiklerimize ya da sevdiğimiz işlere ayırmak yerine, işte bu eşyaların kredileri, taksitleri ve borçları için heder ediyoruz. Sonra bir bakıyoruz, ömür geçmiş gitmiş. Belki elimizde bir şeyler var ama eski gücümüz, enerjimiz kalmamış ve hepimiz, saat sekiz, dokuz dedi mi, televizyon önünde uyayakalan ihtiyarlar oluvermişiz.

Oysa insan önce kendini güzel sevmeli.
Önce kendine, sonra da sevdiklerine sıkı sıkı sarılmalı.
Hayallerine ve özünü iyi hissettiği uğraşlara zaman ayırmalı.
Ertelenen, ötelenen mutluluk artık mutluluk değildir. Çünkü mutluluğa randevu verilemez!

İnsan önce kendini en güzel odalarda misafir edebilmeli.
Şarabın en kalitelisi,
Kıyafetin en yakışanı,
Yemeğin en lezzetlisi…

Bu dünyada insan önce kendi özünü baş köşede ağırlamalı.
Meyvenin tatlısı, yemişin tazesi, koltuğun rahatı, tatilin en keyiflisi…

Bakın, bir zamanlar yere göğe sığdıramadıklarımız, el üstünde tuttuklarımız ve ciğerimizden koparıp verdiklerimiz, şimdi yanımızda değiller.
Herkes bir şekilde gidiyor, geriye bir biz kalıyoruz.
Öyleyse, misafir olduğumuz şu yeryüzünde, hemen şimdi, şu anda, sonraya bırakmadan, misafir odalarının kapılarını kendimize açma vaktidir.

En son ne zaman elimize kitap aldık?
Ne zaman oturup da eskilerden kalma bir plağa kulak verdik, fotoğraf albümlerine baktık, kaybettiklerimizin yüzlerini hatırlayıp, gülümsedik?
Ne zaman vurduk kendimizi dağlara, ovalara, köy yollarına?
En son ne zaman çimenlere uzanıp gökyüzüne baktık, hayaller kurduk, ve umut ettik geleceğe dair?
Bir çocuğa uzatılan el, bir dayanışma çalışması, spor, sosyal faaliyet, tiyatro, sinema, resital ya da müze…
En son ne zaman yaşadığımızı farkına vardık?

Öyleyse, hadi.
Pahalı olmasa da olur, el aleminki kadar şatafalı olmasa da olur ama şu üç günlük ömrümüz mutlaka kaliteli olsun, bizim olsun, bizden olsun, bizim için olsun.

***
Özünüze rast gelesiniz.
Sevgiyle…

t a m e r d u r s u n
#tamerdursun