Çarşamba, Nisan 1, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 13

İnsan boğazlatan din benim değil.

0

Kim ne derse desin umrumda olmaz
İnsan boğazlatan din benim değil.
Böyle bir inancı havsalam almaz
Sevgiye tarafım, kin benim değil.

Yoksul eti yiyip, içerler kanı
Cihad der katleder bunca insanı.
Çıkarına araç dini, imanı;
Böylesi hinoğlu hin benim değil.

Düşünen beynimi geçmez pul etmem,
Hayal âlemine köle, kul etmem.
Bilimden öteye yol kabul etmem,
Medet umdukları sin benim değil.

Yobazlar huriyi düşlesin dursun,
Hocalar muskaya başlasın dursun,
Hacılar Şeytan’ı taşlasın dursun,
Şeytan benim değil, cin benim değil.

Cahille arama bir duvar ördüm,
Aklın yolu birdir; yok üçüm, dördüm.
Tanrı’yı her daim çevremde gördüm,
Fizikötesinde tin benim değil.

Gerçek âleminde görülmez serap,
Gördüm diyen varsa olmuştur harap.
Gerçek insanlığa olurum türap,
Bindebir’im ancak, bin benim değil.

10.06.2014 – Ozan Bindebir

Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş,

0

Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş,
Meğer Şah’ı sevmiş dese yeridir
Yetmiş iki millet sevmedi Şahı,
Biz severiz Şah-ı Merdan Ali’dir.

Kırkımız bir katara dizildik,
Hakk’a, Muhammed’e ümmet yazıldık.
Hakikate şerbet olduk ezildik,
Biz içeriz sâki peyman Ali’dir.

Gidi Yezit bizler haram yemedik,
Bâtın ettik gördüğümüz demedik.
İkrâr birdir dedik, geri dönmedik,
Yediler’iz, birincimiz Ali’dir.

Muhammed dinidir bizim dinimiz,
Tarikat altından geçer yolumuz.
Cibril-i Emindir hem rehberimiz
Biz müminiz, mürşidimiz Ali’dir.

Pir Sultan’ım, Nesimi’dir pîrimiz,
Evvel kurban verdik Şah’a serimiz.
On’ki İmam meydanında dârımız,
Biz şehidiz serdarımız Ali’dir.

TEKKE VE ZAVİYELER NEDEN KAPATILDI?

0

Atatürk, Kastamonu’da 30 Ağustos 1925’te türbelerden, yalancı evliyalardan söz ederek “Ölülerden yardım istemek medeni bir toplum için uygun değildir” demişti.[1] Türbelerin, tekkelerin, zaviyelerin kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının işaretini şu sözüyle vermişti:
“Var olan tarikatların amacı, kendilerine bağlı olan kimseleri dünyada ve manevi olan hayatta mutluluk sahibi yapmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün kapsamı ile medeniyetin ışığı karşısında filan veya falan şeyhin uyarmasıyla maddî ve manevi mutluluğu arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medeni toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum.”
VAKIF DERNEK DEĞİLDİR
Tarikattaki şeyh-mürit ilişkisi, eleştirel aklı dikkate almadığı için biata neden olur. Bilimin değil, şeyhin himmeti yol göstericidir. Atatürk ise buna karşı çıkarak kendi aklını kullanan, özgür yurttaşı hedeflemiştir:”Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakikî tarikat, tarikatı medeniyedir.”[2]
Dahası tarikat ve cemaatları sendika, meslek kuruluşu, dernek, vakıf gibi kurumlarla aynı kategoride değerlendiremeyiz. Tarikat ve cemaatların iç işleyişlerinin belirlendiği tüzükleri olmadığından kural yoktur. Kural, şeyhin ağzından çıkandır. Koşulsuz biat vardır.
Tarikatlar inançla sınırlı kalmayıp en son FETÖ’de görüldüğü gibi devleti ele geçirip inanç gözetmeksizin milletimize karşı silah kullandılar. Çünkü tarikatlar bahçedeki çiçekler değildir. Kendini “en doğru inanç yolu” olarak kabul ettirirler.
30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine [Kapatılmasına] ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına [Yasaklanmasına ve Kaldırılmasına] Dair Kanun”[3] ile tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Dahası şeyhlik, dervişlik, müritlik, falcılık, büyücülük, vb yapılması ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesi de yasaklandı.
Bu durum yasanın 1. maddesinde şöyle belirtilmiştir:
“Türkiye Cumhuriyeti içinde, gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhin yönetimi altında gerekse başka şekillerde kurulmuş bulunan tüm tekke ve zaviyeler; sahiplerinin, diğer şekillerde haklarını kullanarak sahiplenmeleri devam etmek üzere tamamı kapatılmıştır. Bunlardan, yasal düzenlemelere uygun olarak, cami veya mescit şeklinde kullanılanların faaliyeti sürer. Genel olarak tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, naiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber verme ve isteğine kavuşturmak amacı ile nüshacılık (muskacılık) gibi unvan ve sıfatlara ait hizmet görmek ve/veya kıyafeti giymek yasaktır. Türkiye Cumhuriyeti içinde, sultanlara ait ya da bir tarikata yahut çıkar sağlamaya yönelik olanlarla tüm sair türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştır. Kapatılmış olan tekke ve zaviyeleri ya da türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden kuranlar veya tarikat ayini yapmak için geçici bile olsa, yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar ya da bunlarla ilgili hizmetleri yapanlar veyahut kıyafetleri giyenler, üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere para cezası ile cezalandırılırlar.”
TARİKAT ÖZGÜRLÜĞÜ BOĞAR
10.6.1949 tarihindeki 5438/1 nolu kanunun ek maddesi ile “Şeyhlik, babalık ve halifelik gibi, baş durumda bulunanlar altı aydan az olmamak üzere hapis ve 500 liradan aşağı olmamak üzere sürgün cezası ile cezalandırılırlar” hükmü getirilmiştir. 13.7.1965 tarih ve 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun geçici 2. maddesiyle sürgün cezası kaldırılmıştır. 1990 yılında da maddeye “Türbelerden Türk büyüklerine ait olanlarla büyük sanat değeri bulunanlar Kültür Bakanlığınca umuma açılabilir. Bunlara bakım için gerekli memur ve hizmetliler tayin edilir” hükmü eklenmiştir.[4]
Bugün ise “Tekke ve zaviyelerin kapatılması ise toplanma özgürlüğü ve dernek kurmaya ilişkin evrensel ilkelere aykırıdır” diyerek açılma talebi var. Oysaki tarikat ortamında özgürlük, çok kültürcülük, çoğulculuk değil, aksine tek-tipçilik, biat vardır. Tarikat özgürlüğü boğar.
Kaynakça:
1- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.I, 3. Baskı, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, s.225.
2- Aynı yer.
3- Mustafa Solak, Şükrü Kaya (Atatürk’ün Bakanı), 3. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016, s.320.
4-http://www.mevzuat.gov.tr/ Metin1.Aspx?MevzuatKod=1.3.677&MevzuatIliski=0&sourceXmlSearch=Tekke%20ve%20Zaviyeler&Tur=1&Tertip=3&No=677, erişim tarihi 27.11.2018.
https://www.aydinlik.com.tr/tekke-ve-zaviyeler-neden… MUSTAFA SOLAK / TARİHÇİ-YAZAR.Fotoğraf Hereke 17 Ocak 1923.

Vurulduk ey Halkım unutma bizi

0

“Ben Atatürkçüyüm….
Ben, cumhuriyetçiyim…
Ben lâikim…
Ben antiemperyalistim…
Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım…
Ben insan hakları savunucuyum…
Ben, terörün karşısındayım…
Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.
Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız.
Öyleyse vurun, parçalayın, her parçamdan benim gibiler beni aşacaklar doğacaktır.”

Uğur Mumcu anısına saygılarımızla

Uğur Mumcu (* 22. August 1942 in Kırşehir; † 24. Januar 1993 in Ankara)

Türkiye neden Atatürk’ün istemediği bir ülke oldu da, istediği ülke olamadı?

0

Türkiye neden Atatürk’ün istemediği bir ülke oldu da, istediği ülke olamadı?
Halka anlatılan din bir masaldır.
Bu masal şunları söyler:
Sabret
Şükret
Kaderine razı ol
Bu dünya imtihan
Asıl adalet öte dünyada
Masalın amacı nettir:
Bu dünyada sus, itaat et, katlan; karşılığını hayali bir gelecekte al.
Halka anlatılan din, halkın hayatını değiştirmez.
Halkın hayatına katlanmasını sağlar.
Gerçek din halk için değildir.
Gerçek din:
Yönetenler içindir
Sömürenler içindir
Hesap vermek istemeyenler içindir
Gerçek dinin işlevi:
Meşruiyet üretmek
İtaati kutsamak
Sorgulamayı günah ilan etmek
Tanrı adına konuşan, insana hesap vermez.
Bu, tarihte icat edilmiş en kusursuz iktidar zırhıdır.
Din hukuk üretmez.
Çünkü hukuk:
Eşitlik ister
Genellik ister
Denetlenebilirlik ister
İtiraz hakkı ister
Dinde bunların hiçbiri yoktur.
Dinde olan şey buyruktur:
Kaynağı sorgulanamaz
Yorumu güçlüye aittir
Cezası keyfîdir
Bu nedenle:
Şeriat hukuk değil, itaat rejimidir.
Üstelik dinde eşitlik, sadece müslümanlar arasında bile yoktur.
Hiyerarşi açıktır: yöneten–yönetilen, erkek–kadın, mümin–kâfır.
Din siyaset yapmaz.
Program üretmez
Kamu yararı tanımlamaz
Ekonomi kurmaz
Ama şunu yapar:
İktidarı Tanrı adına meşrulaştırır
Biatı erdem yapar
İtaati kutsal kılar
Bu yüzden her diktatör dine yaslanır.
Hiçbir demokrat buna ihtiyaç duymaz.
Din ahlak üretmez.
Çünkü ahlak:
Empati ister
Sorumluluk ister
Bireysel vicdan ister
Dinde ölçü şudur:
Tanrı emrettiyse doğrudur.
Bu, ahlak değildir; ahlakın iptalidir.
Bu yüzden din:
Çocuk evliliğini meşrulaştırır
Kadın dövmeyi hak sayar
Şiddeti kutsar
Katliamı görev haline getirir
Din Ne Üretir?
Din şunları üretir:
Korku
Tehdit
Terör
Cehennem
Azap
Lanet
Korku, itaatin yakıtıdır.
Yalan
Cennet vaadi
Şehitlik masalı
Kandıranı ödüllendirir, kandırılanı susturur, aç ve sefil bırakır.
Kandıramadığını düşman ilen eder.
Ya araca bağlar, ya sürer, yahutta katleder.
Terörü ve savaşı Allah ile meşrulaştırır
Ölürsen kazanırsın
Öldürürsen sevap
Bu mantık yalnızca dinle mümkündür.
Kutuplaşma ve Düşmanlık
Biz–onlar
Mümin–kâfır
Uzlaşma imkânsizdir, çünkü Tanrı pazarlık yapmaz.
Kadın Düşmanlığı
Kadın yarımdır
Kadın denetlenmelidir
Kadın özne değil nesnedir
İslam reforme edilemez
Kim ki buna yeltenir canıyla öder.
Bu yaşananlar yanlış yorum değildir.
Bu dinin istisnası değil, doğal sonucudur.
Din güçsüzken yumuşak görünür.
Güçlenince:
Buyruk verir
Şiddet ister
Kan ister
Bu tarihsel olarak istisnasızdır.
Atatürk Neden Bu Dine Karşı Devrim Yaptı?
Eğer din anlatıldığı gibi zararsız bir masal olsaydı:
Halifelik kaldırılmazdı
Medreseler kapatılmazdı
Tarikatlar dağıtılmazdı
Laiklik getirilmezdi
Masal devlet yıkmaz.
Ama din:
İsyan örgütledi
Fetva çıkardı
Cumhuriyetin karşısına dikildi
Atatürk dine saldırmadı.
Din saldırıyordu.
Elinden gelse dini kökünden kazıyacaktı.
Neden Dini Kaldırmadı?
Çünkü toplum hazır değildi.
Din bir gecede kaldırılamazdı.
Kaldırılsaydı iç savaş çıkardı.
Atatürk’ü en yakınındakiler terk eder, sırtını döner, Kendilerini kurtarmak için Atatürk’ü satarlardı
Yani bu cehalet Atatürk`ü taşlardı
Bu yüzden Atatürk:
Dini serbest bırakmadı
Ama iktidarsızlaştırmak istedi
Diyanet bu amaçla kuruldu: dini toplumdan korumak için değil, toplumu dinden korumak için.
Din:
Bilgi değildir
Hukuk değildir
Ahlak değildir
Siyaset değildir
Din:
Korku üzerine kurulu bir itaat ve tahakküm düzenidir.
Halka masal anlatılır.
Yönetenlere yetki verilir.
Sömürenler aklanır.
Hesap soranlar susturulur.
Din budur.
Başka bir din yoktur.
Atatürk Türk Milletine Ne Söylüyor?
Bu soru basit bir sorusu değildir.
Bu soru, Atatürk’ün bütün hayatı, devrimleri ve çatışmalarının özüdür.
Atatürk Türk milletine şunu söylüyordu:
Akıldan Vazgeçersen İnsanlıktan Vazgeçersin
İnsan, aklını bir otoriteye teslim ettiği anda kül olur.
Din, gelenek, tarikat, lider, kutsal kitap…
Kaynağı ne olursa olsun, sorgulanamayan her şey insanı küçültür.
Atatürk’ün bütün devrimleri tek bir hedefe yöneliktir:
Aklı özgürleştirmek
İnsanı kül olmaktan çıkarmak
Yurttaş yaratmak
Din Vicdanda Kalmalı, Devletten Çıkmalıdır
Atatürk dine ahlaki bir saygı göstermedi; siyasi bir sınır çizdi.
Mesajı açıktı:
Din bilgi kaynağı olamaz
Din hukuk üretemez
Din devlet yönetemez
Devlet, gökten gelen buyruklarla değil, hayatın gerçekleriyle yönetilir.
Bu, dine karşı bir saldırı değil; toplumu koruma refleksidir.
Ulus Olmadan Özgürlük Olmaz
Ümmet, özgür birey üretmez.
Ümmet:
Sorumluluğu Tanrı’ya devreder
Kimliği siler
Bireyi eritir
Ulus ise:
Sorumluluk yükler
Hesap sorar
Yurttaşlık bilinci üretir
Bu yüzden Atatürk:
Halifeliği kaldırdı
Ulus-devlet kurdu
Bilim Olmadan İlerleme Olmaz
Bilim, tek meşru bilgi kaynağıdır.
Bu yüzden:
Medreseler kapatıldı
Eğitim birleştirildi
Akıl dışı öğretiler tasfiye edildi
Bilim dışı her yol, çöküş yoludur.
Kadın Özgür Değilse Toplum Esirdir
Kadını aşağılayan bir toplum özgür olamaz.
Kadın:
Yurttaş yapıldı
Hukuk önünde eşitlendi
Kamusal alana çıkarıldı
Bu bir jest değil, medeniyet zorunluluğuydu.
Türkiye Neden Atatürk’ün İstemediği Bir Ülke Oldu?
Devrim Yapıldı, Zihniyet Değişmedi
Yasalar değişti.
Zihinler değişmedi.
Toplum:
Kaderci kaldı
Biatçı kaldı
Otoriteye bağımlı kaldı
Zihin değişmeden devrim kalıcı olmaz.
Laiklik Savunulmadı, Sadece Yazıldı
Laiklik:
Eğitimle korunur
Kültürle yerleşir
Cesaretle savunulur
Ama:
Eğitim dinselleştirildi
Tarikatlar tolere edildi
Din siyasete geri alındı
Sonuç kaçınılmazdı.
Yurttaş Yerine Seçmen Yetiştirildi
Cumhuriyetin hedefi yurttaştı.
Zamanla:
Sorgulayan birey değil
Oy veren kitle üretildi
“Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır. Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir.” __Friedrich Nietzsche
Seçmen sorumluluk almaz.
Yurttaş alır.
Atatürk Anlaşılamadı, Kutsallaştırıldı
Atatürk’ün en büyük trajedisi:
Onun düşüncelerinin değil, heykellerinin korunmasıdır.
Oysa Atatürk şunu istiyordu:
Sorgulanmak
Asılmak
Geliştirilmek
Dondurulan fikir olur.
“Milletimizin saf karakteri yetenekle doludur. Ancak bu doğuştan gelen yeteneği geliştirebilecek metodlarla donanmış vatandaşlar lazımdır __Kemal Atatürk
Din Yeniden İktidar Aracı Yapıldı
En ucuz yönetme yöntemi tekrar devreye sokuldu:
Korku
Kader
Kutsallık
Bu, Atatürk’ün açıkça uyardığı şeydi.
Atatürk’ün istediği Türkiye:
Akılcı
Bilimsel
Laik
Yurttaş temelli
Bugünkü Türkiye:
Kaderci
Biatçı
Kutsalla yönetilen
Sorgulamadan korkan
Sorun Atatürk değil.
Sorun, onun ne dediğinin yapılmamış olmasıdır.

Nokta

Bu aracı yolcu eden ağlıyor,

0

Bu aracı yolcu eden ağlıyor,
Hiç kimsenin güldüğünü gören yok.
Dünyadan ahrete hep yol alıyor,
Bir gün yolda kaldığını gören yok.

Arkasından bakan göze yaş gelir,
Tekerine ne çivi ne taş gelir.
Kimi götürdüyse, geri boş gelir;
Bir kez dolu geldiğini gören yok.

Yolda bozulmuyor, kimse itmiyor,
Mezarlıktan başka yere gitmiyor.
Herhangi bir eşya kabul etmiyor,
Bagaj, bavul aldığını gören yok.

Omuzlarda dağı, taşı aşıyor,
Arkasından konu komşu koşuyor.
Asırlardır ahrete ,can taşıyor,
Kontenjanın dolduğunu gören yok.

Bu araç gelince Harun fesh olur,
Feryatlı, figanlı, acı ses olur.
Hangi evin önündeyse, yas olur;
Davul zurna çaldığını gören yok.

Aşık Harun Ustaoğlu

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın anılarına…

0

Hüseyin İnan, idam sehpasının altındaki tabureye çıkmadan masanın üzerinde son kez şöyle seslenir:

“Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmen halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım.

Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım.

Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum.

Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler.

Kahrolsun faşizm.”


9 Ekim 1971’de Deniz Gezmiş ve 23 arkadaşının yargılamaları biter ve 18 devrimciye idam cezası verilir. Deniz Gezmiş’den başka Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve arkadaşlarının yargılandığı THKO davasında, yapılan savunmanın ana örgüsünü oluşturan düşünce şöyleydi:

“Toplumların tarihi, ezenler ve ezilenler arasındaki mücadelelerin tarihidir…

Günümüzde ezenleri temsil eden ve çıkarı uğruna yoksul ulusları, boyunduruğu altında tutan EMPERYALİZM’dir. İnsanlık tarihi gericiliğin, barbarlığın ve vahşetin kalesi olan emperyalizmin de sonunu müjdeliyor.

Bütün ezilen uluslar, emperyalizme, her gün darbe üstüne darbe vuruyorlar…

Ezenlere karşı verdikleri mücadelelerde, ölen tüm ezilenlere selam olsun…” (1. THKO Davası – Mahkeme Dosyası, 1.Cilt, S. 393–394, Yöntem Yayınları, 1974)

1974 yılında ilk çıktığı dönemde gençlik içinde önemli bir etki yaratan THKO sanıklarının yayınladığı 1.THKO Davası isimli kitapta yer alan savunma şöyle sürdürülür:

“Türkiye, emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı veren ve onu dize getiren ülkedir. Bütün ezilen uluslara ışık tutan ve Kurtuluş Bayrağını dalgalandıran Türkiye halkı, bundan 50 yıl önce görevini yapmıştır. Ne yazık ki, o zaman yurdumuzu terk etmek ve yenilgiyi kabullenmek zorunda kalan emperyalist ülkeler, sonradan bir avuç satılmışın menfaati uğruna tekrar yurdumuza girdiler. Ve Kurtuluş Savaşında gerçekleştiremedikleri emellerini bugün gerçekleştiriyorlar. Ulusumuz, Amerikan emperyalizminin sömürüsü altında ezilmektedir. Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen yüzbinlerin onurları ve cesetleri üzerinde yabancı pençesi cirit atmaktadır.”

Öncelikle THKO savunmasında kullanılan kavramları ve deyimleri okuyalım: Ezen ve ezilen, emperyalizm, emperyalizme darbe vuran ezilen uluslar, sonu gelen emperyalizm, emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı veren ülke, Türkiye halkı, ulusumuz, Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen yüzbinlerin onurları…

Savunmalarında, 1919-23 yıllarında emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşına, “Kurtuluş Savaşımız” diyecek kadar sahip çıkan THKO’lu devrimcilerin hayatta kalanları 1970’lerde bu geleneğe sahip çıkarak toplum önüne çıktılar ve güç topladılar. Ancak 1970’lerin ikinci yarısından itibaren, Halkın Kurtuluşu adını taşıyan hareket içine savrulduğu “sosyal emperyalizm”ci görüşün etkisiyle dünya emperyalist sistemine bakışını değiştirdi ve varlık nedeni Anti-emperyalizm, Tam Bağımsızlıkçılık olan THKO çizgisinden uzaklaştı. Bu kesim bütün gücüyle ABD emperyalizmine karşı bağımsızlıkçı cephede olmak yerine Sovyetler Birliği karşıtı malum çizgiye oturarak yanlış yerde mevzilendi. 2000’li yıllara doğru bu geleneğin devamcısı olarak ortaya çıkan EMEP ise bu kez BDP-HDP siyasetinin peşinden gitti ve geleceğini bu harekete teslim ederek var olan gücünü de eritti.

5 Mayıs 2012’de ODTÜ Vişnelik’te Denizleri anma adına düzenlenen bir toplantıda eski THKO’luların bir kısmı geçmişe ve güncele dair değerlendirmeler yaptılar. Bu konuşmalar karşısında hayrete düşmemek mümkün değildi. İnsan bu kadar mı değişir!? Eski THKO’lulardan birçok kişi konuştu, iki-üç kişi dışında hiç birisi 1968-71 döneminde verdikleri mücadelenin esas karakterinin Anti-emperyalizm olduğuna vurgu yapmadı. Hepsi de Deniz’e sahip çıktı ama konuşmacıların çoğunluğu “Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye” mücadelesinin altını çizmedi. 68’in Türkiye’nin somut sorunlarından çok Batı’da ortaya çıkan gençlik hareketlerinden kaynaklandığını, enternasyonal olduğunu anlattılar. Dünyanın ve Türkiye’nin çok değiştiğinden, anti-kapitalist mücadelenin öneminden, küreselleşmeyle birlikte solun “sorular, sorular” sorması gerektiğinden, Avrupa’da ve Amerika’da ortaya çıkan yeni “sol” vb hareketlerin yaratıcılığından, Kürt meselesinin belirleyiciliğinden söz ettiler ama günümüzde ABD emperyalizminin bölgede ve Türkiye’de yürüttüğü politikanın anlamı ve sahnedeki aktörler üzerindeki etkisinden gerektiği gibi söz etmediler.

Konuşmacılardan birisi toplantılarına bir tek gencin katılmamasının nedeni sordu ama hiç kimse ikna edici bir cevap vermedi. Çünkü yapılan o konuşmaların ve sorulan soruların benzerlerini yıllardır liberalleşen solcular dünyanın birçok yerinde tekrar edip duruyorlardı. Ve bu liberal düşünceler dünyanın ezilenlerinin, sömürülenlerinin sorunlarına cevap üretmiyor aksine o sorunlara cevap üretecek olanların önünü kesiyordu. Yeni bir şey söyleniyormuş gibi Batı kaynaklı kalıplaşmış düşüncelerin tekrar edildiği toplantılara gençler neden gelecekti?

Bu toplantıda konuşmacılardan birisi Deniz Gezmiş’in idama giderken haykırdığı son sözlerini bile bütünlüğü içinde ele almayarak “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” ifadesinden farklı sonuçlar çıkarmaya kalkıştı. Deniz’in bu son sözlerini bugün savunduğu görüşlerine dayanak yapmaya kalkması doğru bir tavır değildi. Avukatı Halit Çelek’in verdiği bilgiye göre, Deniz Gezmiş idama giderken halkımıza tam olarak şöyle seslenmişti:

“Yaşasın tam bağımsız Türkiye

Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi

Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi

Kahrolsun emperyalizm

Yaşasın işçiler, köylüler.”

Bu toplantıda konuşan Deniz’in bazı eski arkadaşları, O’nun bu son sözlerinin ana temasının “Yaşasın tam bağımsız Türkiye” olduğunu görmezden geldiler. İki halkın birlikte vereceği mücadelenin asıl hedefinin “Tam Bağımsız Türkiye” olması gerektiğine yaptığı vurguyu es geçtiler. Halit Çelenk “İdam Gecesi Anıları” isimli kitabında Deniz’in sehpada yüksek sesle yaptığı bu haykırış sırasında “Kahrolsun emperyalizm” kısmını söyler söylemez savcının cellâda bağırmasını şöyle anlatır:

“(Deniz) Emperyalizm kelimesinin ‘izm’ini bitiremeden infaz savcısı:

Çek, çek! diye bağırıyor.” (H.Ç. S.86)

Ama O’nun bir kısım eski arkadaşı, Deniz’in düşüncelerine ve mücadelesine ana rengini veren “Anti-emperyalizm” ve “Tam Bağımsızlık”çılığın üstünden atlayarak onu anıyorlardı…

Bir eski THKO’lunun “Savunmayı da biz yaptık, şimdi de eleştiririz kime ne?” mealli, yeni konumlanışlarını izah etmeye dönük, sözlerine rağmen -altına 6 Mayıs 1972’de idam edilen üç devrimcinin de imzalarını attığı- THKO Savunması’nı okumaya devam edelim.

“Dünyanın ve Orta-Doğu’nun en eski devletlerinden biri olan Türkiye hala kalkınamamış olup, yarı bağımlı durumdadır. Bir avuç sermaye çevresi Amerikan doları uğruna ulusumuza ihanet etmiş ve bağımsızlığımızı yabancılara ticaret konusu yapmışlardır. Yurdumuzun bağımsızlığı için giriştiğimiz bu kavgada Kurtuluş Savaşımızda şehit olanların onurlarını ve ulusumuzun kaderini korumaya kararlı olduğumuzu bildiriyoruz.

Kurtuluş Savaşımızın tüm şehitlerine selam olsun…

Bugün ezilen halkların tek ve ortak düşmanı emperyalizmdir…

Türkiye halkı Kurtuluş Savaşımızda, emperyalizme ve uşaklarına, gerekli dersi nasıl verdiyse, bu defa da onurunu çiğnetmeyecek ve bağımsızlığını elde edecektir…

Emperyalizme ve onun emrindeki uşaklara karşı verdiğimiz kutsal bağımsızlık kavgamızın şehitlerine selam olsun…

Emanetiniz olan bağımsızlık ve kurtuluş bayrağını, alnımız açık, yiğitçe dalgalandırdık, bundan sonra da dalgalandırmaya devam edeceğiz.” (I. THKO Davası-Mahkeme Tutanakları, S.394-396)

THKO’luların savunmalarında yer verdikleri kavramları ve fikirleri okuyunca o dönemin samimi, dürüst ve yurtsever devrimcileriyle günümüzün küreselleşmeci “solcu”larının tamamen zıt yerlerde olduklarını açıklıkla görebiliyoruz. Bunun en somut kanıtlarından biri de Deniz Gezmiş’in savunmasıdır.

Deniz Gezmiş’in Savunması

Deniz’in savunmasındaki şu etkili sözlerini dikkatle okuyalım:

“… biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunuyoruz. Ve Türk halkları ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz… Türkiye’de gaflet dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır…” (Age, S.319)

Deniz Gezmiş, savunmasının devamında öğrenci olmalarına rağmen “tek özlemleri”nin “Türkiye’nin bağımsızlığı” olduğunun altını çizdikten sonra iddianamede 14 Mayıs 1950 tarihinde ilk defa seçimle iktidarın değiştiğinin belirtilmesi konusunda şunları söyler:

“Bu tarih (14 Mayıs 1950 bn) bize göre, Amerikan Emperyalizminin Türkiye’de seçimle iktidara gelmesidir…” dedikten sonra ikili anlaşmaların bu tarihten sonra yapıldığını ve Türkiye’nin madenlerinin, petrolünün 1950’den itibaren Amerikalılara verildiğini ifade eder.

Savunmasında “Kurtuluş Savaşını da yerli yerine oturtmak gerekir” diyen Deniz, “50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları” olduklarını belirttikten sonra şöyle seslenir:

“Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşını yapmak için Samsun’a çıkanlara İstanbul Örfi İdaresince ve Mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi kurtuluş savaşına iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul’da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir.” (I. THKO Davası-Mahkeme Tutanakları, S.320)

Lozan Antlaşmasının müzakereleri sırasında İngiliz delegasyonu başkanının İsmet İnönü’ye söylediği “bize tekrar geleceksiniz” sözlerine gönderme yapan Deniz Gezmiş, Kurtuluş Savaşı’nın aydınların yönetiminde yapıldığını ortaya koyar ve feodal mütegallibe ve eşrafın yönetime sızmasından söz eder.

“Bu eşraf ve mütegallibe evvela İş Bankası’na sızdı daha sonra da 1944–1945 yıllarında Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu hazırlıklarında bu tasarıya kesin cephe aldılar. Bunlar Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Demokrat Partiyi kuran kimselerdir. Böylece… 1950 tarihinde Amerikan emperyalizmi iktidara geldi.”

Deniz Liberal Solcuların Yıllar Sonra Yapacakları Saptırma ve İnkârcılığa 1971’de Cevap Veriyor…

Bunun en somut örneklerinden biri Deniz Gezmiş’in 27 Mayıs ve sonrasındaki iktidar değişikliği hakkındaki değerlendirmesidir. Bu konuda şunları söylüyor:

“… Demokrat iktidar 27 Mayıs 1960’da tarihe gömüldü. Demokrat Parti gitti, bunun gitmesi ile tellaklar değişmedi, hamam aynı, … 27 Mayıs’ı kastetmiyorum, bundan sonrasını kastediyorum. Hamam aynı fakat bu defada tellaklar değişti. Amerika bu dönemde imdada yetişip İnönü’yü düşürdü (1965 bn), Demirel’i iktidara getirdi…” dedikten sonra iddianamede yer alan öğrenci hareketleriyle ilgili iddialara cevap verir:

“Öğrenci hareketlerine gelince, İddianamede Öğrenci hareketlerinin başlangıç tarihi 1968 olarak belirtilmektedir. Bu tarih yanlıştır. Türkiye’de öğrenci olayları 50-60 senedir eksik olmamıştır. Sultan Hamit’in Tıbbiye talebelerini Saray Burnundan denize attığı tarihten itibaren öğrenci hareketleri Türkiye’de devam edegelmiştir. 1908’i hazırlayan hareketler ileriye dönük hareketlerdir. Vagon-Li’yi tahrip eden gençler ilerici gençlerdir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, faşizme hayır diyen gençler ilerici gençlerdir. Ve 28 Nisan 1960 tarihinde özgürlük savaşı veren gençler… İlerici gençlerdir. Amerikan emperyalizmi tarafından İnönü hükümetten düşürülünce protesto gösterisi yapan gençler ilerici gençlerdir. Anayasaya bağlılık mitingini de biz yaptık…*”

Anayasaya bağlılık mitinginde iktidarın kiralık adamlarının ve polisin saldırısına uğradıklarından söz eden Deniz, 1968 gençlik olayları sırasında üniversitelerin öğrenciler tarafından işgal edildiğini belirtir ve sonrasındaki gelişmeleri özetler:

“1968 senesine gelince Üniversiteler öğrenciler tarafından işgal edildi. İşgaller gayet meşru idi ve kürsü ağaları dahi bu işgallerin haklılığını hiçbir zaman inkâr edemedi. Ve 1968’de umumi efkar ve herkes öğrenci isteklerinin kabul edileceğini beyan ediyordu… Aradan üç sene geçti, bu üç sene içerisinde o zamanki isteklerin tahakkuku istikametinde en ufak bir kıpırdanma olmadı… Amerikan Filosuna karşı gösteri yapanlardan Vedat Demircioğlu polis tarafından hunharca öldürüldü… Bundan sonra… İktidarın… kiralık kuvvetleri ve polisi hunharca devrimcilerin üzerine saldırdı. Yirmiye yakın devrimci öldürüldü. Bunların hiçbirinin katili bulunamadı. Polis karakolları işkencehane yerine (çevrildi.) Hiçbir savcı buna karşı çıkmadı.”

Deniz savunması sırasında İddianamede Atatürk’ü küçümsedikleri şeklindeki bir iddiayı cevaplandırırken, O’nun “İstiklal-i tam Türkiye” idealini yalnızca kendilerinin temsil ettiğini, Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıktıklarını belirtir. Ayrıca burada ifade ettiği “Diğer yurtseverler” kavramıyla diğer devrimci kesimlerin de bu anlayışta olduğunu ortaya koymaktadır.

“İddianamede bir gerçek tahrif edilmek isteniyor, bu hususu da belirtmek ve düzeltmek isterim. (İddianamede bn) Fikir özgürlüğünü ve Anayasayı paravan yapanlar önceleri Atatürkçü geçinirlerken, onun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladılar… ve sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı şeklinde bir cümle mevcut. Bunu kesin olarak reddediyorum, asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez bu kasten tahrif edilmek isteniyor, gerçekler örtülmek isteniyor. Bu cümle art niyetle hazırlanmıştır. Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun istiklal-i tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz.”

Deniz, İddianamede “Anayasayı cebren ilgaya teşebbüs ettikleri” şeklindeki ithamı kabul etmediklerini belirtirken “bu ülkede Anayasayı en fazla” savunanların kendileri olduğunun altını çizmektedir:

“… bu ülkede Anayasayı en fazla savunan bizleriz. Anayasayı ihlal edenlerse ortadadır. Anayasanın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasayı uygulamayan yavuz kimselerse hala ortadadır… İddia Makamı bizim vermekte olduğumuz bağımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına karşı, reformlara karşıdır. Ve bu nedenle bizim Anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir…”

Deniz Gezmiş savunmasında Demirel’i anayasayı ihlal etmekle ve despotlukla suçlar ve bu arada 27 Mayıs İhtilalini yapanlardan “38 yurtsever subay” şeklinde söz ederken geçmiş yöneticileri, 12 Mart döneminin sorumlularını ve yargı mensuplarını da itham ederek şöyle der:

“… Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye’ye girdi ve hiç biriniz sesinizi çıkarmadınız ve Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız, taaki 38 yurtsever subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar… Süleyman Demirel’in Anayasayı ihlaline ve despotizmine ve ülkeyi Amerika’ya satmasına ses çıkarılmadı. Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek mecburiyetinde kaldık bizler kurşunlandık.”

Deniz Mücadelelerini Ülkenin Bağımsızlığı İlkesi Üzerinde Oturtmaktadır

Deniz Gezmiş savunmasında sürekli olarak bağımsızlık vurgusu yapmakta ve mücadelelerini bu ilkeye bağlarken, varlıklarını Türkiye halkına armağan ettiklerini belirtmektedir.

“Türkiye’nin bağımsızlığından başka hiç bir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk, varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir.”

Deniz, 3 Mart 1971’de 4 Amerikalıyı kaçırdıktan sonra THKO adına yayınladıkları bildiriye gönderme yaparak savunmasına devam eder. Burada emperyalizme ve içerdeki işbirlikçi sermayeye karşı mücadeleyi esas aldıklarını belirtir. Emperyalizmle işbirliği yapan feodal ve yarı-feodal güçleri de hedefleri arasında sayar.

“… Orada açıkça da anlatıldığı gibi bizim düşmanımız Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileridir. Yine bildiride açıkladığımız gibi yerli işbirlikçiler hain patronlar yani emperyalizmle işbirliği yapan patronlar feodal mütegallibe yani bezirgânlar, tefeciler, toprak ağaları ve diğer işbirlikçileri ve bizim bütün eylemlerimiz bu hedefe yönelmiş bulunmaktadır…”

Deniz kime karşı silah kullanmadığını ama silahını kime çevirdiğini açıklamaktan da geri durmaz:

“Ben silahımı halka orduya karşı kullanmadım, ancak vatan hainlerine karşı kullanmak maksadıyla taşıdım ve halka ve orduya karşı kullanırım şeklinde beyanda bulunmadım. Silahlarımızı vatan hainlerine çeviririz…” (Age, S. 328)

Deniz, “Profesyonel devrimci”nin kim olduğunu şu ifadelerle ortaya koyar:

“Profesyonel devrimci bugünün Türkiye’sinde kendini hayatı boyunca Türkiye’nin bağımsızlığına adayan kimsedir.”

Deniz Gezmiş savunmasında Misak-ı Milli kavramı, Türk ve Kürt halklarının birlikteliği ve ortak mücadeleleri hakkında da görüşlerini ortaya koymakta ve şunları söylemektedir:

“Ayrıca iddianamede Türkiye halkının bir takım etnik gruplardan teşekkül ettiği iddiaları ve bunu bizim yaptığımız, ortaya attığımız ithamları mevcut bulunmaktadır. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararında ve Misakı Millide şu vardır. Misakı Milli sınırları içinde iki kardeş kavim yaşar Türk ve Kürt kavmi yaşamaktadır. Birinci Büyük Millet Meclisinin kararı böyledir. Türkiye’de iki kardeş kavmin ve unsurun yaşadığını kabul etmektedir. Bunu kabul etmek bölücülük değildir. Bölücülük olarak kabul edildiği takdirde Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Mustafa Kemal’i de bölücü olarak kabul etmek gerekir. Bu iki kardeş unsur Birinci Kurtuluş Savaşını müştereken başarmışlardır. Güney cephesinde düşmanla omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden biz Türkiye halkı diyoruz ve bu iki kardeş unsur ikinci bağımsızlık savaşını müştereken başaracaklardır. Asıl bölücüler bu gerçeği kabul etmeyenlerdir.”

Görüldüğü gibi Deniz, “iki kardeş unsur”un emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı verecekleri “ikinci bağımsızlık savaşını müştereken başaracak”larına vurgu yapar ve sonra “Asıl bölücülerin bu gerçeği kabul etmeyenler” olduğunu açıklar.

Deniz savunmasının sonunda mücadelelerini 1961 Anayasasının başlangıç bölümünde yer alan direnme hakkına dayandırır ve bu haklı kavgalarını Türkiye’nin bağımsızlığı için verdiklerini açık ve net bir biçimde ortaya koyar:

“Ben şunu iddia ediyorum ki hareketimiz tamamen Anayasal bir harekettir. Anayasanın başlangıç ilkesinde belirtilen Ulusun zulme karşı direnme hakkını kullandık. Bu sebeple Anayasal bir davranışta bulunduk. Yaptıklarımızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum. Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün ve ben 24 yaşımdayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz.”

Görüldüğü gibi Deniz savunmasını “Bağımsız Türkiye” şiarıyla başlatır ve yine bu şiarla bitirir. “Bağımsızlık düşüncesini mezara kadar” taşıyacaklarını ifade eder. Emperyalizmin ülkemizi işgaline ve işbirlikçilerinin halk üzerindeki sömürü ve tahakkümüne son vermeyi amaçlayan bu şiarın devrim anlayışı olarak karşılığının MDD olduğu açıktır.

Hüseyin İnan’ın Savunması

THKO hareketine en fazla emek harcayan ve fikri olarak can verenlerin başında Hüseyin İnan gelir. Hüseyin İnan, savunmasında iddianamenin politik yönünün ağır bastığını, verilecek kararın politik ortamın ürünü olacağını belirttikten sonra Cumhuriyet döneminin politik ve ekonomik yapısının anlaşılır hale getirilmesi durumunda, THKO’nun çıkışının da anlaşılabileceğini ifade eder ve şöyle der:

“Milli Mücadele Subay, Aydın, İşçi, Köylü ittifakının omuz omuza vererek başardıkları bir mücadeledir. Bu dönemde yurdu istila eden düşman saflarındakiler, Padişah ve onun dayanağı toprak ağaları, tüccar ve eşraftır. Önceleri Milli Mücadeleye karşı olan ve düşmana yeşil ışık yakan bu güçler daha sonraları, halkımızın başarılarına ve ülkenin düşmandan temizleneceğine emin olduktan sonra, derhal saf değiştirmişler ve yurtsever kesilmişlerdir. Kurtuluş Savaşı dönemine baktığımız zaman yurdumuzu dört bir yandan işgal eden düşman askerlerine bunların ‘hoş geldiniz’ dediğini görürüz. Yunan ordusu İzmir’i işgal ettiği zaman tek başına hayatını ortaya koyarak karşı koyan ve silah kullanan Hasan Tahsin bu güçlerin gözünde vatan hainidir. Yurtseverlerin gözünde ise gerçek bir kahramandır. Bu da gösteriyor ki, vatan hainliği şartlara ve değişik güçlerin menfaatlerine göre değişen bir kavramdır.” (I. THKO Davası, s.335-36)

Hüseyin İnan, Kurtuluş Savaşından sonra–ağa, tüccar ve eşraf takımının– padişah desteğinden mahrum kaldıklarını ifade ettikten sonra şunları söylüyordu:

“Düşmanlar yurttan yeni atıldığı için (ağa, tüccar ve eşraf takımı bn) emperyalist devletlerden yardım alamadı. Ve varlığını korumak için yurtsever oldu. Ve Meclise kadar sızdı. Bir taraftan gizli çalışarak, eski otokratik düzeni tekrar getirmeye çalışıyor, bir taraftan da meclise ağırlığını koyarak reformları engellemeye çalışıyordu. Padişahlık kalktı fakat bunların toplum içindeki kökeni yok edilemedi. Eski güçleri zayıflamıştı, tek başlarına iktidara gelecek güçte olmadıkları için, yine tek kurtuluş yolunu dış destekte buldular.”

Bu egemenlik ve iktidar peşinde koşan gerici takımının bundan sonra neler yaptıklarını, hangi dış güçlerle işbirliği içine girdiklerini, nasıl demokratlar (!) olduklarını Hüseyin İnan savunmasında açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Ve zamanın Ortadoğu’daki hâkim devleti İngiltere ile gizli anlaşmaya başladılar… Hilafetin, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına açıkça karşı koymuşlar, 1925 Şeyh Said isyanı ile şanslarını denemişler, 1926’da İzmir’de Atatürk’e suikast düzenlemişler, fakat başaramamışlar, 1930’larda Serbest Fırka etrafında birleşmişler, fakat sonradan faaliyetleri yasaklanmıştır… 1930-1939 yıllarının Devletçilik politikası karşısında direnerek varlıklarını korumuşlar ve ekonomik yapıda bir güç olma durumlarını devam ve muhafaza ettirmişlerdir. Bu dönemdeki ağır sanayiye yönelik devlet politikasına karşı her türlü gayri meşru yollara başvurarak kazançlarına kazanç katmışlardır… Başlarında 1950-1960’ların Cumhurbaşkanı Celal Bayar olduğu halde dışarıdan destek alarak iktidarı ele geçirmeye azimlidirler… 1939-1945 yıllarındaki savaş politikası halkı açlığa sefalete ve kıtlığa mahkum ederken bu takım yani ağa, tüccar, eşraf takımı palazlanma imkanı bulmuş ve yükünü tutmuştu. Halen CHP içinde olmalarına rağmen hem Devletçilik politikasına meydan okumakta ve hem de ekonomik yapıyı ele geçirmeye çalışmaktadırlar…”

Hüseyin İnan’ın Cumhuriyet dönemiyle ilgili görüşlerini uzun bir şekilde alıntılamamın nedeni, bu büyük devrimciyi her 6 Mayıs’ta anan gençlerin onun hangi düşünceler için ölüme gittiğini açıkça görmelerini sağlamak içindir.

ABD Emperyalizminin Dünya Gücü Olması ve Türkiye’yi Hegemonyası Altına Alması Süreci

Hüseyin İnan, İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasını değerlendirirken ABD emperyalizminin dünya gücü olarak sahneye çıkmasını ve İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasında “demokrasi” kavramını hegemonya kurma aracı olarak ileri sürmesini anlattığı savunmasında bu politikanın Türkiye’deki işbirlikçiler arasında karşılık gördüğünü ama Amerikancı demokrasiyi benimseyen bu çevrelerin Toprak Reformu’nu engellemelerinden söz eder. Bu arada BM’e girme, demokrasi ve çok partili hayata geçme konularında DP’yi kurmaya hazırlananların iki yüzlülüklerinden söz etmektedir:

“Tarih sahnesine yeni bir dev çıktı, ABD, o yılların sloganı haline gelen Demokrasi sözü ve yeni devin yeni yüzü bu takımın hoşuna gitti, CHP içinde ve parlamentoda önemli ağırlıkları vardı, ortak istediklerini yapabilecek güçteydiler… O zamanın Türkiye’sinin en önemli ilerici iki sorunu olan Toprak Reformu ve BM’e girme ve çok partili rejime geçme konusunda farklı davranışları, toprak reformuna hayır diyerek engellemişler ve yeni parti kurmak istedikleri için BM’e girme ve çok partili rejime geçme konusunda Demokrasi adına en büyük ilerici kesilmişlerdir.”

DP’nin bu işbirlikçi kesim tarafından kurulduğunu ve ABD yardımı almak için her türlü oyunun oynadıklarını belirten Hüseyin İnan, 1919’lardaki Amerikan Mandacısı zihniyetin nihayet muradına erdiğini ifade etmektedir:

Demokrat Partiyi kurdular. Bir taraftan yurdun her yerinde ağa, tüccar, eşraf kontrolünde teşkilatlanırken, diğer taraftan Amerikan yardımı almak için her türlü oyunu oynadılar ve Marshall yardımını yurda soktular. Böylece Dünyadaki yeni emperyalist canavar ABD ile Türkiye’nin Mandacı zihniyeti DP dost oldu. 1919’larda Amerikan Mandası diye kendini yırtan bu takım nihayet muradına nail oluyordu.” mlerine bu koşullarda gidildiğini, seçimde halkın tek partili döneme olan tepkisi nedeniyle ve gerçek dışı vaatler ve gericilik propagandasıyla DP’nin iktidar olduğunu, Aydınlı bir toprak ağası olan Adnan Menderes’in de başbakanlığa getirildiğini anlatır. Bu gelişmenin “25 yıllık gerici mücadelenin yeniden iktidara gelişi” olduğunun altını çizdikten sonra bu konuda şu tespiti yapıyordu: “Yüzyıllar öncesinin gerici düşünceleri hortlatıldı ve ilerici güçlere karşı amansız bir baskıya girişildi.”

Hüseyin İnan, Sıkıyönetim Mahkemesinde yaptığı savunmasında Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülke olan Türkiye’nin tekrar emperyalizmin güdümüne sokulduğunu ve demokrasi vaadiyle muhalefetin susturulduğunu, ülkenin ekonomik değerlerinin ABD’nin hizmetine sunulduğunu ve sanayileşmesinin önünün kesildiğini açıklar:

“Bundan sonra (DP’nin iktidara gelmesinden sonra bn) Amerika’ya kapılar sonuna kadar açıldı. Yabancı sermaye teşvik kanunu çıkarıldı. NATO’ya girildi, ikili anlaşmalar yapıldı, ekonomik ve askeri alanda Amerika’ya bağlanıldı. Ve Kurtuluş Savaşı vermiş Türkiye tekrar emperyalizmin güdümünde bir ülke oldu. Demokrasi vaadi ile DP bütün muhalefet politikasını susturdu. Yeraltı ve yerüstü servetlerimizi Amerika’nın emrine verdi… Amerikan mamul maddelerinin satılması gerektiği için ağır sanayi engellendi. Montaj sanayine hız verildi.” (I.THKO Davası, s.338-39)

27 Mayıs ve Sonrası

Hüseyin İnan savunmasında, DP iktidarı döneminde, ABD’nin ülke ekonomisi üzerinde etkinlik kurduğunu, NATO ve ikili anlaşmalarla bağımlılığın perçinlendiğini anlatır ve artık ülkemizin Kurtuluş Savaşı öncesine, geriye götürüldüğünü belirtir ve sonra 27 Mayıs ve ertesindeki gelişmeler hakkındaki görüşlerini ortaya koyar.

“Bu gidişe 1960 yılında son verildi. DP kapatıldı. Siyasi ortamda at koşturanlar cezalarını çektiler, fakat bunları iktidara getiren Amerika’yı yurda sokan takıma önemli bir şey yapılmadı. Bir yıl sonra yeni Anayasanın kabulü ve normal siyasi ortamın kurulması ekonomik yapıya hâkim olan bu takım AP adıyla sahneye çıktı. Ve 1964 yılına kadar bocaladı.”

Hüseyin İnan, İnönü’nün Başbakanlıktan düşürülüşü ve Demirel’in iktidar oluşunu anlatarak savunmasını sürdürür.

“Aynı yıl (1964 bn) Amerikan oyunu ile İsmet İnönü düşürüldü ve AP tekrar iktidara geldi. Toprak ağası olan eski Başbakanın (Menderes bn) yerini artık bir Amerikan Şirketinin Temsilcisi Süleyman Demirel aldı. Politikası ve tutumu ile DP’den hiçbir farkı olmayan bu iktidar 12 Mart muhtırasına kadar iktidarda kaldı.”

Hüseyin İnan savunmasında 27 Mayıs’ın getirdiklerinden; 1961 Anayasasının kalkınmacı, reformcu karakterinden ve bu anayasanın gelecek iktidarların gerici yollara girmesini önlemeye yönelik oluşturduğu kurumlardan söz etmektedir.

“27 Mayıs’ın getirdiği önemli iki mesele, 1-Ülke kalkınmasına, sanayileşmeye açık ve reformları ön gören 1961 Anayasası, 2. Bu Anayasanın teminatında gelecek iktidarın keyfi tutum ve politikasının faşizm yöntemini önleyici kurum ve müesseseler getirmesidir.”

Anayasanın AP iktidarları dönemindeki (1965–71) uygulanması, daha doğrusu uygulanmaması, yapılan partizanlıklar, kalkınma konusunda gerekli olan adımların atılmaması ve anayasanın yapılmasını emrettiği reformların gerçekleştirilmemesi hakkındaki görüşlerini ise şöyle dile getiriyordu:

“AP 27 Mayıs’ın ve 1961 Anayasasını kendisine düşman bildiği için Anayasayı uygulamadı ve rafa kaldırdı. Devletin kurum ve müesseselerine keyfince adam atayarak, yanlış uygulamalarla buraları Parti büroları haline getirdi. Ve bunu büyük oranda başardı. Temel politikası DP’nin aynısıydı. Montaj sanayi hızla ilerledi. Ağır sanayi kurulamadı, halkın sefaletle geriliği devam etti. Anayasanın öngördüğü reformlar yapılamadı. Ve kısaca Türkiye geri kalmış bir ülke olmaktan kurtulamadı.”

Hüseyin İnan Türkiye Gerçeklerinin Altın Çizer

Hüseyin İnan burada “Anayasanın emrettiği reformlar yapılamadı” derken aslında “yapılmadı” demek istediği çok açık. Savunmasının bundan sonraki kısmında Türkiye’nin o günlerdeki ekonomik, askeri ve siyasi bağımlılığının haritasını çıkarır.

“35 milyon nüfusunun 24 milyonu köylerde, okulsuz, yolsuz açlığa terk edilmiş halde halkının %70’i hala okur-yazar olmayan, 500 bin işçisi Almanya’ya, Avustralya’ya göçmen olarak gitmek isteyen milyonların sırada beklediği köyden şehre akının hızla geliştiği, şehirlerin sanayileşmediği, köylerin hala ağa, tüccar, eşraf kontrolünde olduğu, yıllık kalkınma hızının yıllık nüfus artışının altında bulunduğu, seçimden seçime elli, yüz yıllık yatırımların temlinin atıldığı, ağır sanayi diye kolonya fabrikalarının açıldığı, tarikatçılığın, nurculuğun ve kuran kurslarının asırlar öncesinin geri düşüncelerini yaydığı bir Türkiye”yi anlatıyordu. (Age, S.340)

Savunmasına emperyalizmin ülkemizi nasıl hegemonyası altına aldığını açıklayarak devam eden Hüseyin İnan, halkın karşı karşıya bırakıldığı önemli sorunları ve baskıları tarihi süreç ve o günün gerçekliği içinde özetler:

“1955 ikili anlaşma, 101 üssü, NATO’su, CENTO’su, 20 bin askeri, binlerce Barış Gönüllüsü ve Bakanlıklardaki danışmanları ile askeri, kültürel alanda; montaj sanayii, meşrubat sanayii, tüketim sanayii, sağlık ve turistik tesisleri ile ekonomik alanda ve Morison şirketinin Türkiye temsilcisi Süleyman Demirel ile politik alanda Amerika ülkemiz yönetiminde söz sahibi oldu. Böyle bir Türkiye bize göre yarı bağımlı bir Türkiye’dir… Türkiye gibi ekonomisi Amerika’ya bu derece bağlı ve bu kadar üssün bulunduğu ülke parmakla gösterilecek kadar azdır. Ama ne yazık ki, Kurtuluş Savaşında milyonların canı ve malı pahasına kurtulan Türkiye bir avuç insanın menfaati uğruna Amerika’ya bağımlı hale getirildi. Bugün yurdumuzda her doğan çocuk Amerika’ya 3500 lira borçlu doğmaktadır. Yıllardır alınan borçların faizi borçların kendisini geçmiş fakat bu borçların kat kat fazlası kar dışarı transfer edilmiştir. Yurdumuzu Amerika’ya peşkeş çekenler 1940’larda Almanya’ya alkış tutanlar 1900’lerde İngilizlerle Osmanlı Devletini paylaşanlardır. Böyle bir ortamda halkımız demokratik taleplerle ortaya çıkınca zorla bastırılıyorlardı. İki yılda kanuni gösteri ve yürüyüşlerde 20’den fazla genç ölmüş binlercesi yaralanmıştır.”

Hüseyin İnan, ülkemizin emperyalizm tarafından tahakküm altına alınma sürecini anlattığı bu satırlardan sonra egemen sınıfların 61 Anayasasına bakışını, iktidar çevrelerinin yasakçılığını ve onlara karşı gelişen muhalefeti anlatır:

“1961 Anayasasına öcü gözü ile bakıldı. Ve nerede ise Anayasa sözcüğünü dahi yasaklar oldular. Böyle bir ortamda iktidarı yıpratıcı çeşitli baskı unsurları doğdu. Bunların bir kısmı açık, bir kısmı gizli çalışıyordu. İşte THKO böyle bir ortamda mücadeleye başlamıştı. Yayınladığımız bildiride açıkça düşman olarak ilan ettiğimiz emperyalizm, işbirlikçi patronlar ve ağalar takımı bunlardır. Bunlara karşı mücadeleyi bir yurtsever olarak ve inanarak yürüttük.”

Hüseyin İnan 12 Mart Muhtırasının verilişini, muhtevasını ve sonrasını açıklarken tekelci sermaye içindeki çelişkilere de vurgu yapar.

“12 Mart Türk Silahlı Kuvvetlerinin namlularını parlamentoya ve Demirel Hükümetine çevirdiği gündür. Muhtıradan sonra Hükümet çekilmiş, Parlamento yerinde kalmıştır. Oysa muhtırada Parlamento da Hükümet kadar suçlanmaktadır. Muhtıranın diğer kısımlarında ise yeni Hükümetin Atatürk Devrimlerini gerçekleştirmesi Anayasal reformları yapması ve anarşiye son vermesi istenmektedir… (Muhtıradan sonra bn) AP iktidardan çekilmiş, fakat Parlamentoda ağırlığını muhafaza etmiştir. Yeni iktidar için AP, CHP’nin çoğunluğu, MGP ile diğer partilerin ittifakı ile Erim iktidarı sahneye çıkmıştır. Muhtırada Atatürk Devrimlerinden ve Anayasal reformlardan bahsedilmesine rağmen böyle bir iktidarın yerine İkinci Cihan Savaşının hortlattığı Hacı Ömer Holding ve Akbank saltanatıyla AP tahttan inmiş, yerine Koç Holding ve Yapı Kredi Bankası saltanatı Erim iktidarıyla tahta geçmiştir… Bu iki güç arasında önemli sayılabilecek bir fark Erim iktidarında toprak ağalığı ve tefecilik gibi konularda AP’den daha ilerici ve dürüst bakanların bulunmasıdır.”

Hüseyin İnan’ın sözünü ettiği “AP’den daha ilerici ve dürüst bakanlar” hükümete girmelerinden yaklaşık 8 ay sonra istifa eden 11’lerdir. “Beyin Kabinesi” olarak anılan 1. Erim Hükümetiyle ilgili kamuoyunda büyük bir reform beklentisi yaratılmıştı. Ancak kısa sürede aksi yönde gelişmeler ortaya çıkacak ve sonuçta 11’ler istifa edeceklerdi.

Hüseyin İnan, AP’nin iktidardan düştükten sonra da ekonomiyi kontrol edebildiğini çünkü ABD ile ilişkilerini sürdürdüğünü söyler ve savunmasına şöyle devam eder:

“Bu yüzden Erim Hükümeti AP’yi karşısına alacak güçte değildir. Onu kendisine destek yapmak zorundadır ve böyle davranmıştır… Erim iktidarı namluların desteği ile ve AP ile menfaat ilişkilerine girerek, varlığını devam ettirmiştir.”

Koşulların AP ile Erim Hükümetini pazarlığa ittiğini, AP’nin yargılanmamak şartıyla Erim’e destek olduğunu belirten Hüseyin İnan, bu ilişkinin ne kadar süreceğinin belli olmadığını belirttikten sonra “bir de işin diğer yönü” olduğunu söyler:

“12 Mart muhtırası ile bir hükümet düşürülmüştür. Suçu açıktır. Anayasayı ihlaldir. Türkiye halkına ve Dünya kamuoyuna Erim iktidarının hesap vermesi gerekir. (Erim, hesabı asıl suçlu olan AP iktidarını yargılamadığı için vermelidir, bn.)Oysa asıl suçlu, AP, Erim iktidarı ile ittifak halindedir. Bunun için başka suçlu bulmak gerekir. Ve biz 20 genç asıl suçlu olarak vatana ihanetten şu anda mahkeme huzurundayız. 50 yılın bütün hesabını 20 gençten soruyorlar. Bununla da kalmayarak daha da ileri gidiyorlar, üç ayda eşi görülmemiş zamların, vergilerin ve hayat pahalılığının yaratıcısı ve reformların engelleyicisi Parti ve Bakanların üstüne örtü çekilerek dikkatler bizim üzerimize çekilip, biz 20 genç topun ağzına sürülüyoruz.”

Verilecek cezayı yukarıda anlattığı “pazarlık”ın belirleyeceğini ifade eden H. İnan “İddia makamını muhatap olarak” almadığını belirttikten sonra şöyle diyordu:

“Ve Mahkemeyi bağımsız yargı olarak kabul etmiyorum. Karanlık günler yaşadığımız Erim iktidarı döneminde sözlerimizin halktan gizleneceğini biliyorum. Cezamızın başka organlarca verileceğini (de) çok iyi biliyorum.”

Mücadele Sürecektir

Hüseyin İnan, Anayasaya saygı yürüyüşlerinde saldırıya uğradıkları halde Anayasayı ortadan kaldırmakla suçlanmalarının tezat teşkil ettiğinden söz eder ve yargılamanın sonucu ne olursa olsun söylediklerinin gerçekleşeceğini ve mücadelenin mutlaka devam edeceğinin altını çizer.

“Bu kavga biz olmasak da devam edecektir. Türkiye halkı var oldukça devam edecektir. Yurtsever analar var oldukça devam edecektir.”

Hüseyin İnan, savunmasında devrimcilerin Türkiye’de ilerici her adıma destek verdiklerini, gericiliğe ise hep karşı çıktıklarına vurgu yaptıktan sonra 12 Mart yönetiminin reformculuğu konusunda şunları söyler:

“… toprak reformu yapacak bir iktidar o reformun stratejisi için toprak ağalarının partilerinden yardım bekler(se) buna sadece güleriz. Onun için tekrar ediyoruz. Bu reform beyaz bir reform olacaktır. Sadece yapılmış olmak için yapılacaktır…”

Erim Hükümetinin reformculuğuna inanmayan Hüseyin İnan, her şeye rağmen “Petrol, Boraks gibi madenlerin devletleştirilmesi çok önemli ve ilerici harekettir” demektedir. Kromun devletleştirilmesini de isteyen İnan bunları yapmaya iktidarın gücünün yetmeyeceğini çünkü bu girişimlere ABD’nin engel olacağını ve iktidarın Amerika ile ortaklığı devam ettireceğini ifade etmektedir.

Sıkıyönetimin gerçek nedeninin Anayasayı değiştirmek ve iktidarda kalabilmek olduğunu belirten Hüseyin İnan, Erim’in yeni bir Salazar olma sevdasında olduğunu ifade eder.

Savunmasında THKO’nun ülkenin emperyalizme olan bağımlılığına son vermek amacıyla mücadeleyi başlattığını anlatan Hüseyin İnan, bu örgütün düşünce ve eylemlerinin isnat edilen suç ve istenen ceza ile ilgisinin olmadığını ortaya koymaya çalışır. 12 Mart muhtırasından, bu muhtıra sonrasında kurulan Erim hükümetinin sınıfsal karakterinden, AP’nin bu dönemde de oynadığı önemli rolden ve asıl suçluların emperyalizm, işbirlikçileri, 12 Mart darbecileri, Erim iktidarı ve müttefiki AP olduğunu belirten Hüseyin İnan, savunmasının sonunu şu sözlerle bağlıyordu:

“1961 Anayasası için hayatlarını ortaya koyan 27 Mayıs ihtilalinin öncüleri Vatan haini ilan edilmek üzeredir. İhtilalin başı Cemal Gürsel Amerikan hapları ve iğneleri ile çoktan öldürülmüştür. Hepsinin yerini Erim faşizmi almıştır. Fakat bizler yarınlara ümitle bakıyoruz. Çünkü tarih çok büyük saltanatları yerle bir etmiştir. Buna inancım tamdır. Son sözüm yaşasın 1961 Anayasası” diyerek savunmasını bitirir. (I. THKO Davası Mahkeme Dosyası, s.346)

Yusuf Aslan’ın “Son Sözleri”

Yusuf Aslan’ın idam sehpasındaki son sözleri bütün devrimciler için unutulmayacak niteliktedir.

Halit Çelenk, Yusuf Aslan’ın “sehpanın altında, yüksek ve yürekli bir sesle” şöyle haykırdığını yazar:

“Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum.

Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz.

Biz halkımızın hizmetindeyiz.

Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz.

Yaşasın devrimciler!..

Kahrolsun Faşizm!..”

Görüldüğü gibi THKO’nun önderleri her şeyden önce anti-emperyalist, yurtsever-devrimcilerdi. Ülkemizin kurtuluşu-bağımsızlığı ve halkımızın gerçek demokrasi ortamında, mutlu bir şekilde yaşaması için mücadele eden, bu uğurda hayatlarını feda eden insanlardı. Geçmişin bütün ilerici-devrimci değerlerine sahip çıkıyorlardı. Ama daha sonraki süreçlerde Onların takipçisi olma iddiasıyla ortaya çıkanların Onların yolunu geliştirdikleri söylenemez. Hele de son yıllarda öyle şeyler yaşandı ki, koca bir gelenek göz göre göre yok edildi. İzlenen zikzaklı ideolojik çizgilerin üzerine bir de Türkiye halkının gerçeklerine ve mücadele geleneğine aykırı politikalar eklenince bu büyük ve yerli hareket adeta bitirildi.

Son bir not: Tohumu Kızıldere’de atılan devrim kardeşliği 1970’li yıllarda da sürdürülseydi Türkiye sosyalist hareketi ülkemizin geleceğinde ağırlığını etkili bir şekilde koyabilirdi. Bu durumda kelimenin gerçek anlamıyla birleşik devrimci mücadeleyi örgütleyebilirdik ve bugünlerde karşılaştığımız olumsuzlukların hiçbirini yaşamak zorunda kalmazdık.

Denizlerin verdiği kavgaya; emperyalizme, her türlü gericiliğe ve sınıf mücadelesinden sapmalara karşı duracak devrimci-yurtsever, sosyalist gençlerin sahiplenmesi umuduyla…

Mehmet Ali Yılmaz

(*) Deniz’in sözünü ettiği Vagon-Li, Osmanlı’nın son yıllarında ve Cumhuriyet döneminde ülkemizde faaliyet yürüten Fransız demiryolu şirketidir.

Vagon-Li olayı şöyle meydana gelmiştir: 1933’de bu şirketin Beyoğlu’ndaki bürosunda bir Türk çalışan Türkçe konuşur. Şirketin Belçikalı müdürü büroda Fransızca konuşma zorunluluğu olduğu gerekçesiyle bu memura para ve 15 gün işten uzaklaştırma cezası verir. Bu olayın kamuoyuna yansıması üzerine Darülfünun’lu ve MTTB üyesi binlerce genç (ünlü matematikçimiz Cahit Arf da aralarındadır) bu şirketin Beyoğlu ve Karaköy bürolarını tahrip ederler, gazetelerin önünde gösteri yaparlar.

Vagon-Li olayından sonra Pera’daki şirketlerin yabancı dille yazılmış tabelaları Türkçe yazılır ve 1928’de olduğu gibi “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası yeniden başlatılır.

Vagon-Li daha sonra diğer yabancı şirketler gibi devletleştirilir.

Bu Eller bizim

0

Sevmiyorsan başın alıp gidersin
Savaşla kazandık bu İller bizim.!
Neden bölücüsun ayrım edersin
Şehitlerle dolu bu Eller bizim.!

Her ovada yiğitlerin yetişir
Kumruların kekliklerin ötüşür
Sıralanmış aşıklar ın atışır
Laz,Kürt,Zaza,Çerkez bu diller bizim

Seher vakti bülbül dertli öterdi
Vatan diye kalbî hızlı atardı
Gül aşkıyla yaralıydı beterdi
Bülbülün öttüğü bu güller bizim

Eser yeller ağaçların sallanır
Arı uçar peteklerin ballanır
Güzellerin beyazlanır allanır
Ilgıt ılgıt eser bu yeller bizim

Göçler yola sıralanır gideriz
Yüce yaradana dua ederiz
Söyle zalim biz Vatan,sız nideriz
Kıvrılıp uzanan bu yollar bizim

Vatansızlar Vatan kıymeti bilmez
Hain olanların yüzleri gülmez
Türk Milleti onurludur eyilmez
Tutuşup yansada bu dallar bizim

HÜDAVERDİ kurban olsun Vatan,a
Selâm olsun büyüğüme Atam,a
Vurulup alnından şehit yatan,a
Yıldız,la Hilalle bu allar bizim…


Hüdaverdi Altun 08-08-2021;13;10

ŞEMS-İ TEBRİZİ’NİN 40 KURALI;

0

1. Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sen de bu vasıflardan bolca var demektir. 

2. Hak Yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil! 
3. Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batınınin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindirki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye. 

4. Kainattaki her zerrede Allahın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescitte, kilisede, havra da değil, her an her yerdedir. Allahı görüp yaşayan olmadığı gibi, O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır. 

5. Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:”Bırak kendini, ko gitsin! ” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var! 

6. Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin. 

8. Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sadece kimsenin bilmediği gizli bir bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir. 

9. Sabretmek öylece durup beklemek değil ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki,gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. Ne yöne gidersen git,-Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney-çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır. 

11. Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir. 

12. Aşk bir seferdir.Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur. 

13. Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir.Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üsütne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? 

15. Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek hepimiz tamamlanmamış birer sanat eserleriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin. 

17. Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır. 

 
19. Başkalarından saygı, ilgi yada sevgi bekliyorsan,önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir. 

22. Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil… 

23. Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır, ne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. Madem ki indan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allahın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak buna yakışır , soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir. 

25. Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz. 

26. Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

27. Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsin o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir. 

28. Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise, başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatını yaşar. 
29. Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demektir. Bu sebepten, “ne yapalım hayatımız böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıpta kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez. Kusur örter. 

31. Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar. 

32. Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost… Ve sakın doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

33. Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil,hiçlik bilincidir.

34. Hakka teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir belde de yaşar.

35. Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır. 

36. Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrıda onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer.
Onun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan! 
37. Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde herşey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

38. “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli. (

39. Noktalar sürekli değilse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, herşey yerli yerinde kalır, merkezinde…… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar. 

40. Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi yada cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata yada tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.

Kazım Balaban

CARIMIZA YETİŞ YA BOZ ATLI HIZIR!

0

Ayhan Aydın

Alevi – Bektaşi Öğretisi, yüzyıllar boyunca kendi değerleriyle bugüne gelmiş, dünyaya, yaşama, tüm insanlığa kendi dünya görüşünün yansımasıyla hep aydınlık bir pencereden bakmıştır.
Her türlü karanlık ve karamsarlık içinde umudu var eden bir inanç ve kültür öğretisi olarak; tüm yaşamı, senenin her döngüsünü, bir insan ömrünü, dünyayı ve evreni de yine tüm insanlığın ortak tarihi ve kültürel bilinç dünyasının gözüyle görmüş, Alevi – Bektaşi toplumu da bu ilkelerle yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
Birçok inanç ve uygarlıkta olan Hızır ve de Hızır – İlyas Kültü, İnancı Aleviliğin ve Bektaşiliğin de temel yapı taşlarından birisidir.

Hızır; zaman zaman bir peygamber, bir eren, bir veli kimliğinde daha çok sırlarla örülü bir gizemli varlık olarak tasavvur edilmiştir.
Hızır dar günlerin, zor günlerin, imdat istenilen anların kurtarıcısı, insanın ve insanlığın sığındığı, çağırdığı, beklediği gizli güçleri olan insan – üstü bir kimliktir.
Hızır bir anda ortaya çıkar, Hızır bilinmez diyarlardan gelir, Hızır mağruptan maşruğa dek sınırsız bir çizgide tüm insanlığın dertlerinin ortağı, kurtuluş müjdecisidir.
Hızır; Ekmeği tükenene un, dermansız hastalara sağlık, kederler içinde yaşama aşkını tüketenlere bir umut kaynağıdır.

Hızır’da zaman, mekân mefhumu yoktur. O her yerde hazır ve nazırdır.
Hızır’dan hiçbir zaman umut, ümit kesilmez, Hızır’a asla ve asla beddua edilmez, Hızır her daim hazır ve nazır bilinir ve o sadece sevgiyle anılır.
Anadolu’da özellikle kırsal alanda, Doğu Anadolu’da; karlar – tipiler yaşamı çok güçleştirir, ağalar / beyler insanın emeğini sömürür, yaşam koşulları insanları çaresiz bırakır. Tarlası kıraç, harmanı kesat, yüce dağ başlarında fırtınalar içinde çaresiz kalan yüz binler her daim bir umut kapısı aramışlar kendilerine. Bir kurtarıcı, ellerinden tutacak bir iyilik meleği, onları dertlerden, açlıktan, sefaletten çekip alacak bastığı yerler yeşeren bir hayat kaynağı düşlemişler tarihler boyunca.
Denizler de ise türlü fırtınalar içinde kalan denizciler, yolcular da yine bir kutlu peygamber, bir eren çağırmışlar rüzgârlara katarak seslerini; İlyas, Elyas olmuş o da Hızır’ın can yoldaşı, kan kardeşi, en sevdiği sırdaşı, gönüldaşı, mühasip kardeşi ve biricik sevdiceği.
Onlar Hıdırellez (Hızır – Elyas’ta yani 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece buluşup sabahlara kadar en saf, en temiz bir şekilde muhabbet eyleyip her tarafı pür-ü pak ederek, yazı karşılamışlar.
Artık 21 Martta doğanın uyanması tamamlanmış, toprak – su bütünleşmiş doğa can suyunu alıp, canlanmış yaz başlamıştır.

Ama zemheri ayında yani, bugün hala Yunanistan’daki Alevi – Bektaşi toplumunun 8 Kasım günü (Kasım Kurbanı Etkinlikleri) yaptıkları gibi, kış başlayıp harman – ekim – dikim bitip canlılık yer altına çekilince Aralık ayından sonra kışın en zor günleri başlar. İşte bu günler de Abdal Musa Lokması verilip “Birlik Cemleri” kurulur. Ocak sonu ve şubat boyunca ise Alevi – Bektaşi İnancı’nda “Hızır Günleri” başlamış olur. Yani kışın en sert, soğuk, zor günlerinde Alevi – Bektaşi toplumu daha fazla Hızır’ı çağırır, anar, onun anısını yaşatır.

HIZIR GÜNLERİ
Hızır adına oruçlar tutulur, lokmalar yapılıp dağıtılır, cem meydanları açılır. Anadolu’nun farklı tarihlerinde olsa da yani ocak sonu şubat ayı içinde, belirmem günlerde çoğunlukla üç gün Hızır aşkına oruçlar tutulur.
Hızır aşkına bazı yörelerde 3 gün, Dersim (Tunceli), Tokat, Amasya gibi yörelerde ise Perşembe akşamı başlayıp diğer Perşembe akşamına kadar sürecek 7 gün “Hızır Oruçları” tutulur.
Hızır aşkıyla coşa gelen âşıklar, zakirler, sadıklar sürekli Hızır nefesleri, şiirleri söylerler.
Hızır’ın aşkı âlemi sararken, insanlar ellerinde ne var ne yoksa ibadethanelere yani; ocaklara, tekkelere, dergahlara, ziyaret mekanlarına, kutsal mezarlıklara, cemevlerine, derneklere, vakıflara getirirler, insanlarla paylaşırlar.

Bu iş geleneksel olarak; insanların ortaklaşa veya dileyen kişi olursa onun niyetine kurban adakları getirilip dedeler, babalarla dualar alınıp tığlanır… Gülbanklar (gülbenk) çekilir, insanlar evlerinde ellerinden gelen bildikleri hamur işlerini yaparlar bol bol getirirler diğer insanlarla pay ederler.
Özellikle Hızır Oruçlarında getirilen lokmaların tümü bir araya getirilir, herkese eşit bir şekilde pay edilir.
Hızır Orucundan sonra kurbanlar kesilir, etli pilav tüm gelenler ayrım gözetmeksizin pay edilir.
Özellikle Hızır günlerinde tüm inanç merkezlerinde insanlar toplanır “Allah, Allah, Allah, Ya Hızır, Ya Hızır, Ya Hızır, Ya Boz Atlı Hızır, Medet Mürvet Kapıları Açılsın, Derdimizin Dermanı Sensin Ya Hızır…” denilerek hep beraber nefesler söylenir, yüksek sesle dualar okunur, gülbenkler çekilir…
Bu bolluğun ve bereketin sembolüdür.

Hızır Hanenize Uğrasın, denir. Hızır El Vursun, denir, Hızır Gadanızı, Balanızı Kaf Dağı’nın Ardına Atsın, denir. Medet Senden Ya Boz Atlı Hızır, Yetiş Car (Zor) Günlerimize, denir…
Hızır’la ilgili Anadolu’da sayısız inanç ve gelenek vardır. Bir haneye Hızır’ın uğraması bolluk, bereket, sağlık, mutluluk yani yeryüzündeki en büyük keramet ve kısmetinin gelmesi demektir. Öyle ki, bir boş odaya, bir tepsi üzerine un konulur, o gece Hızır haneye gelmişse o una el bastığına inanılır, insanlar büyük sevinçler duyarlar. Kış aylarında olmasına rağmen evler tümüyle havalandırılır, temizlenir, çeşmelerden taze sular getirilip evlere, evlerin önlerine serpilir. Ateşler yakılır, hamur işleri olmak üzere yemekler yapılır. Eğlenceler yapılır, oyunlar oynanır… İnsanlara büyük bir sevinç ve mutluluk gelir. Hızır’ın gelmesiyle koyunlar kuzular… Bolluk, bereket, sağlık umutları her tarafı kaplar.
Bir peygamber, eren, veli olduğuna inanılan, kerametler gösteren, gerçek anlamda darda, zorda kalanlara el attığına inanılan Hızır inancı Alevi – Bektaşi Öğretisi’nin temel sembol şahıslarından – uygulamalarından birisidir.

Alevi – Bektaşi toplumu Hızır adına ant içer, onun adı kutsaldır.
Hızır aslında saf iyilik halidir, İnsan-ı Kamil olma, olgun olma halidir.
Bir insan özüyle, tümüyle kendi isteğiyle ve öz bilinciyle bir insana, topluma bir fedakârlıkta bulunup, hiçbir etki altında kalmadan kendi alın teri, kendi bilinci, kendi sevinci ile bir yardımda bulunur, iyilik ederse onun eli Hızır’ın elidir.

Hızır onun elini kullanmıştır, dünyayı zalimliklerden, fakirliklerden, yokluklardan kurtarmıştır.
İnsan yaşamı kutsaldır. Hızır da bir insan vasıtasıyla bir yaşamı kolaylaştırarak yeryüzünde adaletin sağlanmasına vesile olmaktadır.

Gerçeküstü bir varlık gibi görünen Hızır ve İlyas aslında Alevi – Bektaşi Öğretisinin ve bunu istismar etmeyen tüm dünya insanlığının ortak iyilik aklıdır, ruhudur.
Her bir insan bir diğerinin Hızır’ı olmalıdır.
Bir öğrenci okutan, darda kalana yardımcı olan, bir hastayı iyileştiren, mesleğini namusuyla, özverili bir şekilde yapan çalışkan insanının elinden de Hızır tutmuş demektir.
Hakk cümlemizi Hızır’ın bereketiyle nurlandırsın, zalimlere fırsat vermesin, dünya insanlığını ve güzel yurdumuzu karanlıklar içinde, yokluklar içinde bırakmasın…

Hızır hanenize uğrasın…
Hakk eyvallah. Aşk ile…
Muhabbetlerimle…
Ayhan Aydın
1 Şubat 2022

YETİŞ CAR GÜNÜNDÜR

Yetiş car günündür boz atlı Hızır
Ateşler içinde korda kalmışam
Ayan olsun sana ahvalim halim
Halil İbrahimem narda kalmışam

Bir divane kulum ağlar sızlarım
Mümkünüm kesildi tutmaz dizlerim
Geleceksin diye yolun gözlerim
Yakup gibi ahuzarda kalmışam

Seyfiliyim tez gel sultanım şahım
Dinmiyor feryadım figanım ahım
Dost nedir kusurum, nedir günahım
Hallacı Mansurum darda kalmışam

Hüseyin Yorulmaz (Ozan Seyfili)

Günün Sözü

0

İnkılâbımız henüz yenidir. Dedikleri gibi kökleşip benimsendiği hakkındaki kanaatlerimiz ancak ilerde karşılaşacağımız hâdiselerle gerçekleşecek ve sağlamlaşacaktır.

Fakat, şimdi şuna emin olmalısınız ki, bugün başına şapka giyen, sakalını bıyığını traş eden, skomin ve frakla toplum hayatımızda yer alanlarımızın çoğunun kafalarının içindeki zihniyet, hâlâ sarıklı ve sakallıdır.

Mustafa Kemal ATATÜRK

Yaşamak şakaya gelmez, Nazım Hikmet

0

Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela.

Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Yani, o derecede, öylesine ki,
Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
İnsanlar için ölebileceksin.

Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel, en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için
Yaşamak, yani ağır bastığından.

Resim Demirhan Ocak

ALEVİ KÜLTÜR DÜNYASINDA ŞAH İSMAİL HATAYİ Ayhan Aydın

0

Anadolu, Balkanlar, Kafkasya, Ön Asya, Ortadoğu, Mısır, İran, Hindistan… İnsanlığın, kültürlerin, uygarlıkların mayalandığı yerler. Ekim – dikimin, yazının, sanatın, aşkın, sevdanın yurtları… Ama yüzyıllar boyunca kavimler göçüne tanıklık ettiği gibi, yüzlerce savaşa, kayıma, katliama da tanıklık etmiş bu yaralı topraklar.

Acaba hiçbir zaman; inançlar, mezhepler, zorba otokrat yönetimlerin iktidarları için kıydıkları canların feryatları dinmeyecek mi? Bugün bile bu topraklarda halen kan ve gözyaşı akıyor…
Savaş tarihler boyunca ve bugün de bir egemenlik sürme mücadelesidir. Ama aslolan insanlık değil midir, insanı sevmek, yaşamı çoğaltmak, geleceğin umutla dolmasını sağlamak…
Bu coğrafyada bir de Osmanlı – Safavi mücadelesi yaşandı, bir de Yavuz Sultan Selim – Şah İsmail Hatayi çatışmasına tanıklık etti bu kanla yoğrulmuş dağlar, vadiler, ovalar.
Bir de hem savaşan, hem de inanç temelli de olsa ölümsüz şiirler yazan bir devlet adamını da gördü tarih, tarih durdukça yaşayacak Şah İsmail Hatayi Sultan…

İnsanın özüne dönüp kendisini keşfetmesi, onu “eşrefi mahlûk” olarak yaratmış olan Tanrı’ya korkuyla değil, sevgiyle varıp, en büyük kötülüğün insan kalbi kırmak olduğu düsturuyla varlık âlemine çıkan ve birçok inanç ve kültürden de beslenen Kalenderi – Kızılbaş – Alevi – Bektaşi yol ve öğretisinde insan kalbi bir Kâbe’dir, onu yıkan kâinatı yıkmış gibidir.

Hakk’ın bir tecelliği olan ve tüm âlemdeki yaratılmış her nesneye; sevgi, saygı ve özüyle bağlılığı betimleyen Alevi Bektaşi kültüründe Hakk – Muhammed – Ali bir nurdandır; Hakk yaratan ise, Peygamber Mürşid-i Âlem, Ali bolluk, bereket dağıtan, evrenin devamlı yanan, canlı üç çerağının saç ayağıdır. “Yaratmıştır on sekiz bin âlemi / ırızkları veren Ali değil mi” (Pir Sultan Abdal)
Alevi inancında Muhammed Mustafa bilge, Ali ise; bir Gök Tengri, zalimlere kılıç çalan, mazlumun hakkını alan, adalet dağıtan bir rehberdir. Seyyidlerin oturduğu post Ahmed-i Muhtar yani Muhammed Mustafa bilgelik ve adalet postudur. Onu yola getiren, Miraç’ta O Tanrı’yla görüşmeden yüzüğünü ona veren, her şeyi bilen bir Hermes olan Hz. Ali, “ilim şehrinin kapısıdır”. Atası Muhammed’i, Ali’yi bile dara kaldırıp hesap soran “Şehitler Serdarı” İmam Hüseyin ise; zalimin zulmüne direnip, haksızlığa / karanlığa fırsat vermemek için kendi canını en sevdiklerinin canıyla birlikte feda eden ve eski Mezopotamya mitolojisinde “haksız yere öldürülen Tanrı (Tammuz-Adonis) Figüro boyutunda sonsuz direnç, övünç, hak alma, mazlumluk timsalidir.

Şah İsmail Hatayi
17 Temmuz 1487’de Erdebil’de doğan Şah İsmail Hatayi’nin babası; Safavi devletinin önemli isimlerinden Şeyh Haydar, annesi ise Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu Uzun Hasan’ın kızı Begümşah Sultan’dır.
Babasının öldürülmesi üzerine çok zorlu bir çocuklukla baş başa kalan Şah İsmail Hatayi’yi, bu haneden ailesini, onlara gönülden bağlı bir halk kitlesi hem korumuş, hem büyütmüş, hem de her daim sevip kollamıştır.
Şah İsmail Hatayi’yi ve onun yaşamına yön veren mücadelesindeki temel yapıyı anlayabilmek için onun büyük dedesine bakmak gerekir. Safavi Devleti’nin ve Safavi Tarikatı’nın kurucusu olarak kabul edilen Şeyh Safiyeddün Erdebili (1252 – 1334) neredeyse Osmanlı Hanedanlığı’nın kuruluş döneminde sadece Erdebil’de değil, tüm Kafkasya’da, İran’da, Hindistan’a kadar uzanan büyük bir bölgede bir tarikat – devlet örgütlenmesi meydana getirerek insanlar arasında çok geniş, inanç temelli, çok etkili bir sosyal ağ kurmuştur.
Bu devlette bir şeyhlik kurumu, tarikat örgütlenmesi dikkat çeker. Buna göre şeyhine ölümüne bağlı müritler topluluğu aşiret aşiret, ocak ocak, yöre yöre, bölge bölge, şehir şehir o büyük tarikata, şeyhlerine bağlılık gösterirler.
Ölümüne sevdikleri, onların izinden gidip mistik bir şekilde bağlandıkları, bir mürşit olarak gördükleri şeyhleri için yapmayacakları olmayan, bu göçebe toplulukları; onların sözünden çıkmayarak, gerekirse seve seve kendi canlarını verirler.

Çok iyi bir eğitim alıp kendisini yetiştiren Şeyh Safiyeddün Erdebili’nin kurmuş olduğu o köklü yapı Safavi Devleti’ni ve Şah İsmail Hatayi’yi doğurmuştur.
Buna göre; kuş uçmaz kervan geçmez dağ başlarından, derin vadilere, yemyeşil ovalara kadar çok büyük bir coğrafyada, turna süreleri gibi kadını – erkeği, yaşlısı – genci binlerce insan, bazen tanrısallaştırdıkları şeyhlerinin izinden gitmek için yollara düşmüşlerdir. Bazen yurtlarını bile terk edip, onlara bağlılık göstermişler, gerekirse kuzusundan, koyununa, tahılına, kilimine, ellerinde ne varsa, onları “nezir” olarak o şeyhlere, o ocaklara vermişler, onlar için, her türlü fedakârlığı göze almışlardır.
Kökenleri hakkında çok farklı fikirler ileri sürülen Safavi hanedanlarının; Kürt, Fars, Türk olduğu, inançlarının Sünni, hatta temelde Şii olduğu zaman içinde Kızılbaşlık öğretisinin geliştiği ve bu topraklarla özdeş hale geldikleri söylenir.

Bu bir süreçtir; Şah İsmail (1487 – 1524) ve ondan sonra yaklaşık yüz – yüz elli yıllık dönemde Kızılbaş Öğretisi devlet yönetiminde, halk kesiminde, âlim sınıfında en zirvede iken zamanla her şey değişmiştir. Şiilik zamanla Kızılbaşlık öğretisini kendi içinde eritmiş, tarikatın bir zamanlar asli unsuru olan Kızılbaş öğretisi, inançları, kural ve ayinleri, erkânları yok sayılmış, dışlanmış, aynen Osmanlı’da olduğu gibi, din dışılığı, İslam dışılığı ifade eden, “Rafizi, Mülhit, Zındık” şeklinde dinden sapmış bir kimlik olarak algılanmıştır.

Osmanlı’da Aleviler
Osmanlı’nın ilk yüz, yüz elli yıllık kuruluş sürecinde Kalenderi, Alp – Eren, Baba, Dede, Işıklar, Torlaklar, Cavlakiler, “Anadolu ve Rumeli Abdalları, Erenleri” ve tüm farklı inanç ve konar – göçer halk toplulukları kısmen hoş görüşle karşılanıp Osmanlı topraklarında nefes almıştır. Bunda hem bu toplulukların, hem de Osmanlı’nın kendilerince yararları söz konusudur. Bu topluluklar kendilerine bir kimlik ve zamanla bu topraklarda yer yurt bulurken, Osmanlı ise bu geniş halk kesiminin hem manevi, hem insan popülâsyonundan yararlanmıştır.
Ama özellikle 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alıp devleti imparatorluğa geçirme sürecinde buradaki öykü değişmeye başlamıştır. Ocaklara, Tekke, Dergâh yapılarına, konar – göçer topluluklara gösterilen hoşgörü ortadan kalkmış, yerleşik yaşam ve vergi düzeni, Bizans’ı (Roma’yı) örnek alan merkezi idare, geniş halk kesimlerini bu arada Alevi olarak nitelendirilen geniş kitlelerin özgürlüklerini kısıtlamış, yaşamlarını zorlaştırmaya başlamıştır. Yani toplum üzerindeki devlet baskısı artmıştır.

Merkezi bir otoriteyi daha çok hissettirmek isteyen Osmanlı askeri sistemiyle, sarayın büyüyen giderleriyle, sözde askeri seferler yani yağmalardan elde edilen gelirlerden (ganimet) çok daha fazlasını aktardığı batıya yapılan yatırımların faturasını Anadolu halk kesiminden çıkarmaya başlamış, bu da toplumsal tepkiyi arttırmıştır.
Kerbela’dan beri devamlı bir kıyım, sürgün, baskı gören ve Alevi – Bektaşi / Kalenderi – Kızılbaş zümresinin tabanını oluşturan halk kesimi zaten 1240 tarihinde Anadolu’nun ve tüm Türk Tarihinin en büyük Halk Hareketi olarak kabul edilen Babailer İsyanı’nda eşi benzeri olmayan bir kalkışmayla Selçuklu devletine başkaldırmıştı.
Osmanlı’da ise Şeyh Bedreddin İsyanı (1420) ve diğer isyanlarla tepkisini gösteren halk kitlelerinin ekonomik, sosyal istekleri yanında inanç yönünden de baskıya uğramaya başladıklarını söyleyebiliriz. Bu tepkiler ise Yavuz Sultan Selim’le doruğa çıkmıştır.
Osmanlı Hanedanlığı Safaviler gibi bir tarikat örgütlenmesi içinde olmasalar da, devlet erki dini toplumu dizginlemek için kullanmaya yönelmiş, Şeyhülislamlık kurumunun memurları olan Kadılar devlet bürokrasisinde çok etkin olup tüm Osmanlı’da dini hükümlerin kalıcı olmasını sağlamışlardır. Sünni İslam inancını benimseyen Osmanlı Devlet Sistemi hızla İslamiyet’in farkı bir yorumu olarak bile görmeyi bıraktıkları Kızılbaş – Alevi topluluklarını baskı altına almaya başlamışlar, Anadolu ve Rumeli’de çok ciddi zulümlere girişmişlerdir.

Burada şunu söylemek gerekir; Osmanlı bir yandan zaten Sünni devlet yapılanması içinde eritmek istediği, zaman zaman ayaklanan, zorbalıklara tepki gösteren, kendi özgün kimliğini, inancını, kültürünü yaşatmak isteyen bir kitleyle karşı karşıyayken, aynı zamanda Safavi Devleti’nin topraklarının, ülkelerinin doğusunda yükselen bir güç olmasının da derin etkisiyle Alevi – Kızılbaş zümrelere kıyımlarını arttırmıştır.

Şah İsmail’in Anadolu’daki Etkileri

Dedelerinden aldığı mirası yaşatmak için müthiş bir istek duyan Şah İsmali Hatayi bir yandan bir devlet adamı iken, bir yandan da Türk Dili’nin en büyük ozanlarından birisi olarak tarihteki yerini almıştır. Zaman zaman safiyane bir şekilde her ikisi acaba ayrı insanlar mıdır? Dedirtecek şekilde iki ayrı dünyayı yansıtan Şah İsmail Hatayi, bir devlet adamı olarak ordusunun başında savaş alanındayken, bir yandan da özellikle inanç konularında benzersiz şiirler (deyişler) yazan bir bilge inanç önderi, şeyhi olarak ortaya çıkmaktadır.
Çaldıran’dan (23 Ağustos 1514) önce Şah İsmail, büyük dedesinin izinden giderek kendisine gönülden bağlı yüz binlerce seven kitlesini harekete geçirmek için ciddi gayretler içinde oldu.
Kendisi de Erzincan’a kadar gelen Şah İsmail’in aslında en büyük hedefi Osmanlı topraklarındaki Kızılbaş – Alevi / Konar – göçer halk kitleleriydi. Bunları kendisine bağlayıp, Osmanlı’yı zayıflatıp, onun topraklarını zapt etmek istiyordu. Osmanlı devlet sisteminden çok rahatsız olan Anadolu Türkmen boyları, mürşit, pir ocağı olarak bilinen Erdebil Ocağı / Dergâhı’nın başında olan Şah İsmail’i hem inanç önderleri olarak dede, hem bir adil büyük bir devlet adamı, hem kendilerine gelecek vaad eden bir şeyh olarak görüyorlardı.
Şah İsmail’le birlikte büyük dedesinden itibaren yoğun propaganda, taraftarlarının yürüttükleri irşat faaliyetleri, eğitimci, hatip, ozan, şair kimlikle aynen İsmaili Daileri gibi rehberler; dağlarda, yaylalarda, köylerde Safavi Devleti’nin etkisini yılmadan, usanmadan ölümcül bir görev gibi, buralara kadar taşımışlardı.
Anadolu Alevi – Kızılbaş halk zümrelerine göre; Yezit Osmanlı bir zalim yönetim, İmam Ali ve İmam Hüseyin’in yolundan giden aynı zamanda Aleviler için çok kutsal olan Musa-yı Kazım Soyundan olduğuna inanılan Safavi mürşitleri cennet bahçesinin gülleridir, bu dünyanın sultanlarıdır, onlara can feda edilmelidir…
Pir Sultan yazdığı bir şiirinde Şah’ın yani Safavi Şahlarının Anadolu’ya gelip, İstanbul’a oturmasını diliyor…

“Hak’tan inayet olursa
Şah Urum’a gele bir gün
Gazada bu Zülfikar’ı
Kafirlere çala bir gün

Hep devşire gele iller
Şah’a köle ola kullar
Urum’da ağlayan sefiller
Şad ola da güle bir gün

Çeke sancağı götüre
Şah İstanbul’a otura
Firenk’ten yesir getire
Horasan’a sala bir gün

….” (Pir Sultan Abdal)

Şah İsmail Hatayi çok yönlü bir siyaset izleyerek öğretisini, görüşlerini, fikirlerini Anadolu içlerine kadar hızlı bir şekilde yaymıştır. Zaten dedelerinden aldığı mirası devam ettirmiş, öz kendisiyle bir yakınlığı olan kitlelerle bağlantı kurmuş, Türkçe konuşup, yazdığı için de Anadolu içlerinde öyle derin kırılma hatları oluşturmuştur ki, 1512 yılında Antalya Teke Yöresinde ayaklanan Şahkulu; Şah İsmail, Safaviler aşkına on bin kişilik bir güce ulaşmış, Osmanlı ordularını dize getirmiş, binlerce insanı arkasından sürükleyebilmiştir.
En nihayetinde Çaldıran yenilgisinden (1514), kısa bir süre sonra (1524) çok genç yaşında (36) hayata veda eden Şah İsmail Hatayi aslında Alevi / Kızılbaş, hatta Bektaşi toplulukları için bir ütopyanın yaratıcısıdır.

Çaldıran’da Avşar boylarına kadar nice nice obalar, aşiretler, farklı kesimler onun yanında yer almasına rağmen Osmanlı batıdan da aldığı paralı askerlerin, kullandıkları silahların da etkisiyle Safavileri yenilgiye uğratmışlar, bozguna uğrayan sadece Safavi ordusu değil, Şah İsmail Hatayi’nin peşinden giden on binlerce kişinin hayalleri olmuştur.
Çaldıran’da Osmanlı ordusu içindeki Yeniçeri birliklerinin içinden, karşılarında kılıç salladıklarının, o güne kadar “Kızılbaş” olarak aşağılanan kitlenin aslında kendilerinin de çok sevdikleri Hacı Bektaş Veli gibi önderleri seven kitleler olduğunu görünce ikilemde kalıp hatta Şah İsmail tarafına geçen birlikler olduğunu tarihi kaynaklar kaydetmektedir.
Bu bir savaş; savaşı Safaviler kazanmış olsaydı belki tarih farklı yazılacaktı ama bu kanlı toprakların kaderi gerçekten kökten değişecek miydi?

Sonuçta; Safavilerin Çaldıran’da savaşı kaybetmeleri, Osmanlı’nın paralı Frenk askerleri sayesinde zafer kazanmalarının en korkutucu sonucu, Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi yurtlarında yaşayan Kızılbaş topluklara zulümlerinin artması, baskının devletin tüm bürokrasisine sinen bir paranoyaya dönüşmesidir. Bugüne kadar halen ve halen “Kızılbaş” bu topraklarda düşman, ahlaksız, hain, rezil bir insan tipi olarak anılmaktadır. Bunun sebebi de, ülkesinin gerçeklerini görmek istemeyen, insanına insan gibi davranmayan, farklı inançları benimseyip tüm toplulukları, kendi yurdunun insanını tam kucaklayamayan ümmetçi gerici bir kafa yapısıdır.

Anadolu’da Osmanlı’nın baskı ve zulmü Şah İsmail Hatayi ve Safavilerin manevi desteğiyle halkın içinde isyancı ruhu canlı tuttu. Yine Anadolu tarihinin en büyük halk hareketlerinden birisine dönüşen ve Hacı Bektaş Veli’nin soyundan, hatta Pir Balım Sultan’ın evladı olduğuna inanılan bir Alevi – Bektaşi önderi Hacı Bektaş Çelebisi, Pir Kalender Çelebi, 1527 büyük bir ayaklanma çıkarmış, on binlerce kişiyi yanına toplamayı başarmıştır. Maraş’tan başlayıp geniş bir alana yayılan ayaklanmayı Osmanlı orduları zorlukla bastırabilmişlerdir. Maalesef pir Kalender Çelebi’nin boynu vurulmuştur. Başı bugün Hacı Bektaş Dergahı’nda, Hacı Bektaş Veli türbesi yanındaki Pir Balım Sultan Türbesi içindedir.
Şah İsmail Bir Toplum – İnanç Önderi Ama Bir Büyük Ozan
Şah İsmail özellikle Anadolu’da Alevi pirlerini yani ocak inanç önderlerini kendi tarafına çekmiş, onlara “Kızılbaş – Alevi” öğretisinin değerlerini tekrar hatırlatmış, benzersiz deyişlerinin de derin manevi etkisiyle sürekli bir şeyh, bir ocakzade, İmam Ali’nin tezahürü olduğu vurgusunu yapıp duygusal olarak onları etkisi altına almaya başarmıştır.

Burada çok ısrarla söylemek gerekirse; Safavilerin ve Şah İsmail’in buradaki en büyük başarısı çok köklü bir tarikat yapılanması, çok ciddi bir örgütlenme içinden gelmeleridir. Şeyh’e bağlılık düsturunu çok iyi kullanan Şah İsmail, kendileri için hayatlarından bile vaz geçecek insanları iyi keşfetmiş, yeri gelince insanları ödüllendirmiş, yeri gelince cezalandırmış, sadece kendi yol ve öğretisi ve devlet nizamında cesaretle, yılmadan çalışmıştır.

Anadolu yaylalarından binlerce kişi obalar halinde çadırlarıyla konar – göçer olarak Safavi Devleti sınırlarına doğru yönelmiş, bu hem insan gücü, maddi – manevi kaybı nedeniyle Osmanlı’yı sarsmış, buna karşı çok büyük tedbirlere başvuran Osmanlı Yönetimi Anadolu’dan doğuya, Safavi Devleti’ne akışı kesmek için zor kullanmaya başlamıştır. (Faruk Sümer, Safavi Devleti’nin Kuruluşunda Anadolu Türkmenlerinin Rolü isimli tarihi çalışmasında tüm bunları detaylarıyla ortaya koymuştur.)
Bir nevi Osmanlı’yı gafil avlayan Şah İsmail aynı zamanda yine sadece sözlü olarak değil yazılı olarak tarikatının ve inanç sisteminin öğretisini çok mahir bir şekilde Anadolu içlerine tekkelere, dergâhlara, ocaklara sokmayı başarmıştır. Belki gerçekten bir mucizevî olayı tam anlamıyla kavrayamayanlar bunu açıklıkla yorumlayamıyorlar. Çünkü Şah İsmail Hatayi kendi yaşadığı dönemde hemen bu etkiyi yaratabilmiştir. Büyük dedesi Şeyh Safiyüddün Erdebili’nin yazmış olduğu ve Alevi – Bektaşi / Kızılbaş toplulukları için çok önemli şeyler ifade eden, bir pir (dede) ile talip (muhip) insanlar arasındaki inanç ve sosyal davranışların neler olduğu, inanç yaptırımlarına, inancın gereklerine ilişkin “Buyruk” denilen kitapları halkın anlayacağı şekilde yeniden ele almıştır. Bu buyrukların yüzlerce, belki binlerce kopyayla Anadolu içlerine göndermiştir. Tarihçilerin ifadesine göre Bisati tarafından kaleme alınan ve yine Şah İsmail Hatayi’nin büyük dedesi Safavi Devleti’nin kurucusu Seyh Safiyeddin Erdebili’nin yazdığı ve çok hacimli olan temel buyruk kitabının (Menâḳıbü’l-esrâr behcetü’l-aḥrâr) bir özeti ve güncel hali olan bu buyruklar büyük bir maharetle (Şah İsmail’den sonra da) Anadolu Alevi dedelerine, ocaklarına, tekkelere, dergâhlara, ozanlara, köylere ulaştırılmıştır.

Bu eserlerde bir inançlı insanın uyması gereken yasaklar, dünya ve ahret yaşamını belirleyen kurallar bütünü vardır. En temel Alevi – Bektaşi / Kızılbaş yazılı metinlerinden birisi olan bu eserlerle de Şah İsmail sadece benzersiz şiirleri (Deyiş, düvez-i imamları, şathiyleri) kadar yazınsal olarak da Anadolu Kızılbaş zümrelerine hükmetmiştir.
Safavi Ocağı / Tarikatı / Dergâhı aynı zamanda Erdebil Ocağı olarak da söylenmektedir. Türkiye’de aynı zamanda manevi ve tarihsel olarak Erdebil Ocağı’na bağlı dedeler olduğu gibi somut olarak da çok önemli inanç merkezli ocaklarımızdan Şah İbrahim Veli Ocağı doğrudan Erdebil ve Şah İsmail’le kan bağı olan bir ocaktır.

Bir zamanlar doğu Anadolu’daki birçok ocağın Erdebil Ocağı / Dergâhına doğrudan bağlı olmasalar da, o ocağın çok derin etkisinde kaldıkları tarihi bir gerçektir.
Şah İsmail ordusundaki erlerin bir kısmına Kızıl Börkler giydirirmiş, Kızılbaş bu kızıl börklülerden gelmektedir. Zamanla Kızılbaş öğretisini benimseyen, uygulayan, yaşatanlara yani ocağa, dergâha, tarikata sıkı sıkıya bağlı olanlara bu isim verilmiş, bu kısa sürede her yere yayılmış, bir tamlama, bir isimlendirmenin ötesinde bugün Alevi denilen halk toplulukları için kullanılır olmuştur.
Safavi Devleti’ni kendisine düşman bilen ve böyle gösteren Osmanlı Hanedanlığı Kızılbaşlığı en aşağılık sıfatlarla bezeyerek bir küfür, hakaret, saldırı objesi olarak kullanmaya başlamıştır.
Anadolu’daki baskılardan, Safavi Devleti’nde yeni bir yaşam arayışı, mürşit bildikleri şeyhlerine akın akın giden Anadolu Türkmen Boyları “Kızılbaş” nitelendirmesiyle çok büyük bir saldırıya maruz kalmışlardır. Yani Osmanlı bilinçli olarak hem Safavi Hanedanlığını, onların şeyhlerini, ileri gelenlerini hedeflerindeki düşman olarak görürken, bir yandan da, onları destekleyen, onlarla beraber olan, oraya giden ve Anadolu ve Rumeli’de kalan bir kitleyi de psikolojik olarak ezmek için tüm yazışmalarında bu terimi kullanmıştır. Açık açık ana – bacı tanımayan, her türlü ahlaksızlığı, iffetsizliği yapan, dinsiz, imansız, mülhit, zındık bu güruhun katledilmesi fermanları Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde binlerce örneğiyle durmaktadır. Devletin bakışı bu şekildedir.

Şah İsmail Hatayi Alevi – Bektaşi kültür dünyasında o kadar derin bir yere sahiptir ki, bu dünyada yaşayıp ölmüş bir insanın etkisinin çok çok ötesinde bir etkidir.
Şah İsmail Hatayi’nin kendi zamanında basılmış birkaç nüshası da olan çok önemli bir divanı vardır, Hatayi Divanı. Ama gerek onun şiirleri ya da zamanla onun ismini kendi ismi yapan yani onun mahlasıyla deyişler yazan ozanların yüzlerce şiirini bizzat binlerce insan ezbere okur olmuştur.
Şah İsmail Hatayi’nin deyişlerinde Hakk sevgisi, Ehlibeyt, Ali aşkı, Kerbela ve tüm Alevi öğretisinin özünde olan temalar işlenmiştir. Ama burada Anadolu’dan Balkanlar’a kadar istisnasız hemen tüm Alevi topluluklarında Şah İsmail Hatayi kadar okunan, bilinen, deyişleri sazlar eşliğinde söylenen ikinci bir ozanın olmaması çok ilginçtir. Hatta Anadolu’da onun adına başka ocaklar bile kurulmuştur; Hatayi Sultan Ocağı, gibi. Hatta bir şiirin sonu olarak, yani ozanın mahlasını içeren kısma o şiirin “hatayisi” denir.

Şah İsmail Hatayi Alevilik’te, Alevi cemlerinde olmazsa olmaz zorunlu bazı hizmetlerin yerleşmesini, o hizmetler yerine getirilirken adeta bir dua olan deyişlerin sahibi olarak bir nevi de inançsal yapıyı belirleyen bir isim de olmuştur. Daha doğrusu aynen İmam Hüseyin’de olduğu gibi, Hz. Ali’de olduğu gibi, Şah İsmail Hatayi bir ozan, inanç önderi kimliğinde ölümünden sonra bir başka boyutta çok daha canlı ve ölümsüz bir şekilde Alevi –Bektaşi toplumu tarafından yaşatılmaya başlanmıştır.
Otuz yıllık Anadolu ve Balkanları kapsayan geniş araştırmalarımızda, yaptığımız binlerce söyleşide, girdiğimiz cemlerde gördüğümüz, kayıt altına aldığımız gibi; ne ilginçtir ki, bugün de kesinlikle hala, Alevi cemlerinde, sohbet ve muhabbetlerinde, türlü etkinliklerde ağırlıklı olarak Şah İsmail Hatayi’nin nefesleri sazlar eşliğinde çalınıp söylenmektedir. Hatta konserlerde ünlü sanatçılar da Şah İsmail Hatayi’den mutlaka deyişler söylerler. Bu başlı başına bir bilimsel çalışma konusudur.

Sonuç
Sonuçta; iki devlet çatışırken, iki toplum kesimi de birbirine düşman kılınmıştır. Osmanlı sürekli Kızılbaş (Alevi) düşmanlığı yaparak Sünni İslam inancındaki topluluklarda Alevilere karşı çok büyük ön yargıların oluşmasına bizzat devlet zemin oluşturmuştur.
Safavi Devleti’nde de Sünni ve Şii kesime bir baskının olduğu gerçektir. Hatta Şah İsmail Hatayi zaman zaman kendi kurallarına uymayan Kızılbaş topluluklarını, Anadolu’dan İran (Safavi) coğrafyasına giden konar – göçer toplulukları da cezalandırmıştır.
Tüm bunların sonucunda da Osmanlı’da devlet yapısı iyece Sünni merkezli bir inanç yapısına bürünürken, İran’daki bazı baskılardan sonra, zamanla Kızılbaş düşmanlığı büyümüş Şiilik bugünkü halini almıştır.

Şah İsmail Hatayi büyük bir devlet adamı ama ondan da önemlisi çok büyük bir ozandır. Dayandığı kökleri yaşatmak, atalarının çektiği acıların bir nevi öcünü almak için büyük bir mücadeleye girişmiş, kendisini inancın merkezine oturtmuş, belki de Baba İlyas ve Baba İshak’ın rolünü biraz alarak, kendisine bağlı halkı da ayaklandırıp, kendisine bağlayarak tüm Anadolu ve Ön Asya’da bir büyük önder olmak istemiştir.

Amacı hiç kuşkusuz bir dünya imparatoru olmak olan Şah İsmail Hatayi’nin karşısındaki Yavuz Sultan Selim ise; fırsat bu fırsat diyerek Anadolu’da ciddi bir Alevi – Kızılbaş katliamı yapmış, Kızılbaş düşmanlığını tüm ülkeye yaymıştır. Ama asıl büyük Sünnileştirme ve Kızılbaş düşmanlığını 46 yıl hükümdarlık yapan oğlu Kanuni Sultan Süleyman gerçekleştirmiştir. Kent merkezlerine büyük camiler yapan, halkı camiye gitmeye zorlayan Kanuni, devletin temeline sinen korkuyu yenmek, imparatorluğu sarsılmaz bir şekilde merkezileştirmek için bu sefer kılıçla birlikte kalemi kullanmış, Kızılbaş düşmanlığını binlerce fermanla tüm Anadolu ve Rumeli’ne taşımıştır. Askeri ve idari bürokraside resmen bir inanç temelli yapı yaratan Kanuni bugünkü iktidarların mezhepçi bakış açılarını kendi din adamlarıyla birlikte devletin temeline o zaman koymuştur.

Kızılbaşlar’ın defterlerinin dürülmesi, sürgün edilmesi, Sünnileştirilmesi, Kızılbaş merkezlerine cami – medreseler yapılması, Kalenderilerin cezalandırılmasına ilişkin binlerce belgenin, yüzlerce taraflı, mezhepçi, gerici kitabın yazılmasını sağlamıştır.
Son beş yüz yıllık tarihte Çaldıran bozgunundan bu yana bu topraklarda bedeli hep halk ödemektedir.
Halk zümrelerini mezhepçi bir şekilde ikiye bölen bizzat devletin kendisi olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde; cumhuriyete, laikliğe, çağdaşlığa rağmen hala devlet beş yüz yıllık hastalıkla bakışından kurtulamamış, kendi öz vatandaşları olan Alevi – Bektaşi (Kızılbaş) zümreleri yok saymaya, örselemeye, haklarını gasp etmeye devam etmektedir.
Aleviliğin / Bektaşiliğin – Kızılbaşlığın bir büyük erdemi de; toplumsal barışı – ahlaksal yaşamı hedeflemesidir. Kişi kendi özünü Kerbela’da katledilen İmam Hüseyin, zalimler elinden hayatını kaybeden Fatıma Ana, Bağdat’da katledilen Hallac-ı Mansur, Halep’te derisi yüzülen Seyyid Nesimi gibi dara çekip, öz eleştirisini yaparak dostluğa, kardeşliğe doğru yürürken, bir yandan da toplumun aydınlanması için çalışır.

Kendisi ve içinde olduğu kesiminin dışında da, tüm dünya insanlığı, evren ve tüm canlılarla barış dolu bir dünyada yaşamak isteyen Alevi – Bektaşi toplumu artık; bu çağda yüzyılların üzerlerine bindirdiği yüklerden, tortulardan, ön yargılardan kurtulmak, özgür bireyler ve özgür bir toplum olarak serbestçe hareket edip, kendi kültürünü, inancını, öğretisini baskı olmadan yaşamak istemektedir.
Aslında özlemi duyulan şey; gerçek bir demokrasi, insan hakları, laiklik, hakça üretip – hakça pay edilen eşitlikçi bir dünya düzenidir.

Muhabbet ehline aşk ile…
Ayhan Aydın
22 Aralık 2025

Sufi mezhebimin nesin sorarsın
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Gözlüye gizli yok ya sen ne dersin
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Eğnimize kırmızılar giyeriz
Halimizce her manadan duyarız
Katarda İmam Cafer’e uyarız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Her kimin ki çerağını Hak yakar
Mümin olanları katara çeker
Aslımız On İki İmama çıkar
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Biz tüccar değiliz alıp satmayız
Erkan gözetiriz yoldan sapmayız
Gönlümüz ganidir kibir tutmayız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Muhammed Ali’dir kırkların başı
Uralım Yezid’e laneti taşı
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir eşi
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Baharda açılır gonca gülümüz
Ol dergâha doğru gider yolumuz
On İki İmam ismin okur dilimiz
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Şah Hatayi’m eydür Muhammed Ali
Onlardan öğrendik erkânı olu
Ali Muhammed’dir Muhammed Ali
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Şah Hatayi

Berfin BAHAR Dergisi

Yörüklere Ağıt Ayhan Aydın

0

Anadolum sütün kesilir
Yörük yürümez, dil vermez
Ahir zaman destanları
Kaf dağından ses gelmez

Keçisi, oğlağı, devesi
Yükün çekip yaylasına yürümez
Ah çeker, sinesini deler
Ağlar, ağlar şafağa ermez

Kilimine, halısına kan damlar
Nakışları solar gayrı
Çiğdemleri boy sürmez
Ak saçların örgüsüne kar yağar
Kederli yüzler bir dahi gülmez
Gitmez ağam gitmez
Nazlı, güzel ağam,
Bal bakışlı kalender ağam
Bu düzen, bu kara düzen
Böyle gitmez

Köle değilim
Kör değil
Lâl değilim
Sağır değil
Bu devran böyle sürmez
Soldurma renklerimi
Kırıp dökme hayallerimi
Kehribar sarısı bıyığım
Tütün tabakam
Yerde sürünen nazlı yavrum
Her biri bir köşede sefil
Neyleyim gönlümü nergis kesmez
Hançer saplanmış ekmeğime
Ateş yanmaz, ocağımda tütün tütmez

Sohbetin tadı kaçmış
Artık kurtlar bile obamda ulumaz
Çadırlarımın kılları yılan
Urganları cellada delil olur
Benim kaderimi ferman kesmez
Dağ çökmüş obama
El aman, karı, kışı geçit vermez

Anamın kınalı keyveni elleri, içli sesi
Belindeki kuşağı ve ki direnci
Öfkesi kınında kilitlenmiş dişleri
Haykırır vadiler boyu ses kesmez
Vicdansız dağlar, vicdansız düzen
Akbababalara
Sırtlanlara yem etme beni
Katarlanmış gidiyor
Bir türkü tutturmuş, dertli bir türkü
Yürüyor dağlar, bulutlar yürüyor
Cerenler iniyor deredeki suya,
Uçup giden, beni öksüz koyan
Turnalar, turnalar, turnalar
Kesmeyin dizlerimdeki takatı
Gitmeyin, gitmeyin, ne olur gitmeyin
Giderseniz de
Beni bu çöllerde öksüz komayın
Ben de varayım, ben de varayım
Ben de o kervana varayım
Varayım da canımı o kervana vereyim
Ölürsem de o tozlu yollarında öleyim
Sıla da gurbet, gurbet de sıla diyeyim
Gözlerim turnalarda, bir vadi dibinde kalayım…
Ayhan Aydın
16 Ocak 2023

AABF disiplin kurulundan sert açıklama: Kurultay bu koşullarda yapılamaz

0

AABF disiplin kurulundan sert açıklama: Kurultay bu koşullarda yapılamaz
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Merkez Disiplin Kurulu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nda (AABK) 31 Ocak 2026’da yapılması planlanan Olağan Seçimli Kurultay öncesinde izlenen yöntemin ciddi hukuki ve kurumsal sorunlar barındırdığını belirterek, yargı süreci devam eden yöneticilerin görev ve karar mekanizmalarında yer almaması gerektiğini vurguladı.

Yapılan açıklamanın tam metni şöyle:

Alevitische Gemeinde Deutschland
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu
Körperschaft des öffentlichen Rechts

AABF GYK
AABF İnanç Kurulu
Almanya Alevi Gençler Birliği
Almanya Alevi Öğrenciler Birliği
AABF Bölge Temsilcilikleri

Bremen, 22.01.2026

KAMUOYUNA

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Yönetim Kurulu tarafından yapılan toplantı çağrısı ve özellikle 31 Ocak 2026 tarihinde yapılması planlanan Olağan Seçimli Kurultay öncesinde izlenen yöntem, Avrupa’daki Alevi örgütlülüğünün tamamını ilgilendiren ciddi hukuki ve kurumsal sorunları bir kez daha görünür kılmıştır.

Öncelikle açıkça ifade edilmelidir ki; 6 Şubat 2023 depremleri sonrasında toplanan bağışlar ve Madımak Belgeseli için ayrıldığı belirtilen fonlara ilişkin tartışmalar yeni değildir. Bu mesele bugün ortaya çıkmamış, ilk kez sorulmamış ve ilk kez belge talep edilmemiştir. AABF Merkez Denetleme Kurulu raporlarına yansımış, Bölge toplantıları ve Genel Kurul gündemini oluşturmasına rağmen bu konularda delegelerin söz ve bilgi isteme hakkı engellenmiş ve Merkez Disiplin Kurulu, aylar boyunca, usulüne uygun ve yazılı şekilde bilgi ve belge talebinde bulunmuş; ancak bu taleplerin tamamı AABF Yönetimi tarafından cevapsız bırakılmıştır. Belgeler sunulmamış, denetim fiilen engellenmiş, kurumsal denetim mekanizmaları işlevsiz hale getirilmiştir.

Bu nedenle bugün yapılan “yüzleşme”, “gelin konuşalım” ya da “belgesi olan gelsin” çağrıları, hukuki ve kurumsal gerçeklikle örtüşmemektedir. Çünkü bu süreçte belge sunma yükümlülüğü iddia sahiplerine değil; kamu kaynağını kullanan, bağış toplayan ve harcama yetkisini elinde bulunduran yönetime aittir. Banka hareketleri, sözleşmeler, faturalar, teslim ve dağıtım tutanakları yönetimin sorumluluğundadır. Yetkili kurullar belge isterken susan bir yönetimin, kamuoyuna dönerek “gelin anlatın” demesi samimi olmadığı gibi hukuken de geçerli değildir.

Gelinen aşamada, AABF Denetleme Kurulu raporlarına yansıyan ciddi usulsüzlük tespitleri, Madımak Belgeseli kapsamında ortaya çıkan ve bugüne kadar açıklanmayan yüz binlerce Avroluk farklar ve deprem yardımlarına ilişkin belgesizlik hali, iç denetim yollarıyla giderilememiştir. Bu nedenle Almanya genelinde yaklaşık 150 yönetici, delege ve kurum temsilcisi tarafından suç duyurusunda bulunulmuş, konu yargıya intikal etmiştir. Bu başvurular keyfi değil; aylarca sonuç alınamayan denetim ve disiplin süreçlerinin zorunlu bir sonucudur.

Öte yandan, AABK’nin çok federasyonlu yapısına rağmen konfederasyon başkanlığının fiilen ve süreklilik arz edecek biçimde tek bir federasyon üzerinden yürütülmesi, kurumsal eşitlik ilkesini zedelemekte; konfederasyonun ortak irade iddiasını zayıflatmaktadır. Yine Genel Kurulu dernekler masası tarafından tescil edilmediği halde, Özgür Demir’in Almanya Alevi Kadınlar Birliği Başkanı sıfatı ile AABF Yönetiminde yer alması ve akabinde AABK delegeliği, aynı zamanda AABF Denetim Kurulu üyeliğinin sürdürülmesi kamu hukuku yönetim ilkeleri ile bağdaşmadığı gibi yetkisiz temsiliyete de sebep olmaktadır. Yine AABF Yürütmesinde görev alıp aynı zamanda AABK denetiminde de görev almak yönetim hukuku ilkelerine aykırılık teşkil etmektedir. Bu durumlar, özellikle kriz dönemlerinde, kurumsal meşruiyet sorununu ve organların ayrılığı, denge-denetim sorununu daha da derinleştirmektedir.

31 Ocak 2026 tarihinde yapılması planlanan Olağan Seçimli Kurultay, bu ağır hukuki ve kurumsal sorunların gölgesinde gerçekleştirilemez. Hakkında ciddi ve belgeli iddialar bulunan, yargı sürecine konu olmuş yöneticilerin; yargı sonuçlanana kadar temsil, görev ve karar mekanizmalarında yer almaması, bir cezalandırma değil; masumiyet karinesinin, kurum itibarının ve kamu yararının korunmasıdır. Aksi yöndeki her adım, şüpheleri derinleştirecek ve Alevi kurumlarına duyulan güveni daha da zayıflatacaktır.

Bu süreç; kişisel husumetlerin, siyasal hesapların ya da “birlik bozuluyor” söyleminin konusu değildir. Bu süreç, kamu tüzel kişiliği statüsüne sahip bir kurumun kamu parasına hesap verme sürecidir. Toplantılarla geçiştirilemez, seçim takvimine sıkıştırılamaz, sorumluluk iddia sahiplerine yüklenemez. Hukuki sorumluluk; belge sunmakla, denetime açılmakla ve yargı önünde hesap vermekle yerine getirilir.

AABF Merkez Disiplin Kurulu olarak, yargıya başvuran 150 duyarlı delegeler kurumumuza ilettiği; sürecin hukuki zeminde, şeffaflık ve kamu yararı temelinde yürütülmesi yönündeki kararlılık bildirimlerini, kamuoyuna saygıyla paylaşıyoruz.

Aşk ile…

AABF Disiplin Kurulu