Perşembe, Mart 5, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

Deli gönül sana bir çift sözüm var

0

Deli gönül sana bir çift sözüm var
Göç eder kervanın göçersin bir gün
Kimse bu mekanda edemez karar
Ecel şerbetini içersin bir gün

Deli gönül dalga vurur coş gibi
Geçer gider ömrün hayal düş gibi
Can dediğin bu kafeste kuş gibi
Sen de bu kafesten uçarsın bir gün

Ey Dertli Daimi sen de gidersin
Şu yalan dünyayı ya sen nidersin
Helal haram demez alıp yutarsın
Emel defterini açarsın bir gün

Aşık Daimi

Fatma Nur Çelik Öğretmenin anısına saygıyla

0

Dalga dalga derya iken
Ne mümkündür durulmamız
Terslenirken, azar yerken
Yoktur yine darılmamız

Yurt toprağında gül bizdik
Bayrak renginde al bizdik
Girdik gönüllerde gezdik
Bundandır bu sarılmamız

Feyz aldık Başöğretmen’den
Bahsettik bilimden, fenden
Uzağız nefretten, kinden
Kolay değil yorulmamız

İlim ocağında duman
Olduk; dediler kahraman
Yok yine de zaman zaman
Bir hâl hatır sorulmamız

Birileri çıldırıyor
Öğretmene saldırıyor
Yetkili neden duruyor
Bu kaçıncı vurulmamız

Hürdemi Nevzat
03 Mart 2026

Çizim Demirhan Ocak

KARAC’OĞLAN’IN HAKİKATİ NE İDİ?

0

Karac’oğlan, bizim “Töreli Türk Edebiyatı” adını verdiğimiz edebî yapının her
zaman merkezinde duran sanatkârlarının başında gelir. Fakat onun tarihî
kimliği, sözlü kültür ortamından dolayı âdeta bir muamma haline getirilmiştir.
Dahası, bu durum “herkesin Karac’oğlan’ı kendine” şeklindeki bir anlayışı da
beraberinde getirmiştir. Bu sebeple, “hakikat alanı” dediğimiz daire içerisinde
Karac’oğlan’ın hakikatini ortaya çıkarma vazifesi çoğunlukla akademinin
dışındaki kişilere kalmıştır. Açıkça belirtmek gerekirse, ilk olarak 16. yüzyılda
karşımıza çıkan Karac’oğlan’ın adının bugün hâlâ gelenekte yaşatılması, onun
bu alan ile güçlü irtibatından kaynaklanmaktadır. Hatta onun bir gelenek, olgu,
fenomen, mektep, tip veya kültür kalıbı olarak değerlendirilebilmesi de bu alan
sayesindedir.

Keşke herkes kötü nefsine mezar kazabilse

0

Adım adım gezdim gurbet elleri
Gezdim ama kardaş gel de bana sor
Ömrümün yükünü dert sıraladım
Dizdim ama kardaş gel de bana sor

Genç yaşımda terk eyledim yurdumu
Geri dönüp gözlemedim ardımı
Gönül defterine gizli derdimi
Yazdım ama kardaş gel de bana sor

Hüdai hastayı eylerim nazar
Ben kendi içimde kurdum bir pazar
Bu kötü nefsime kazmasız mezar
Kazdım ama kardaş gel de bana sor

Aşık Hüdai

Sufi mezhebimin nesin sorarsın

0

Sufi mezhebimin nesin sorarsın
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Gözlüye gizli yok ya sen ne dersin
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Eğnimize kırmızılar giyeriz
Halimizce her manadan duyarız
Katarda İmam Cafer’e uyarız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Her kimin ki çerağını Hak yakar
Mümin olanları katara çeker
Aslımız On İki İmama çıkar
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Biz tüccar değiliz alıp satmayız
Erkan gözetiriz yoldan sapmayız
Gönlümüz ganidir kibir tutmayız
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Muhammed Ali’dir kırkların başı
Uralım Yezid’e laneti taşı
Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir eşi
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Baharda açılır gonca gülümüz
dergaha doğru gider yolumuz
On İki İmam ismin okur dilimiz
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Şah Hatayi’m eydür Muhammed Ali
Onlardan öğrendik erkanı yolu
Ali Muhammed’dir Muhammed Ali
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Defol

0

BU TÜRKİYE SİZİN SEÇİMİNİZDİR….!

0

Erdal Atabek

Tesettür (kapanma-gizlenme) on yaşında kız öğrencilere indi. Burada kalmayacaktır.
Erkek ve kız okulları da ayrılacaktır.
Sonra da sıra kamu taşıtlarında “kadın-erkek ayrımı”na gelecektir.
Özel araçlarda kadın-erkek beraberliği de sorgulanacaktır.

Sırası var.
Zamanı var.

Bu Türkiye’yi siz seçtiniz.
Belki bu iktidara oy vermediniz ama gene de düşünürseniz, bu sonuca gelmede sizin de payınız olduğunu göreceksiniz.
Onyıllar boyunca, bu iktidar yıllarından çok önceden başlayan Kuran kursları adı altında milyonlarca çocuğun beyni yıkandı. Bu süreçte çocuklara “Kuran öğretme” adı altında laiklik karşıtı, Cumhuriyet karşıtı telkinler yapıldı.
Bu yaş çocuklarına yapılan öğretim değil, telkindir.
Siz başınızı iki yana sallayıp geçtiniz.
Aklınıza bu çocuklara yaz okulları açıp çağa uygun programla yaz aylarını değerlendirmek gelmedi.
Düşünmediniz.
Üşendiniz.
Size söylendiği zaman da ilgilenmediniz.
Kuran kurslarında beyni yıkanan milyonlarca çocuk büyüdü. Eğitim gördüler.
Fakülte kapılarına dayandılar.
Kızlar “kapanma özgürlüğü” istediler.
Erkekler mescit istedi, cuma namazına gitmek istediler. İnançları doğrultusunda yaşama hakkı istediler.

Siz on yıllar boyunca bakıp durdunuz, şaşıp geçtiniz.
“Çağa aykırı şeyler bunlar” dediniz.
“Devlet izin vermez böyle şeylere” dediniz.
İçinizde “ordu böyle şeylere izin vermez” deyip rahatlayanlarınız vardı.
Siz hep kendi yanınızda gördüklerinize kızdınız:
“Neden bir şey yapmıyorsun?
Bak oralarda neler oluyor?” diye söylenip durdunuz.
Ama siz bir şey yapmadınız.
Sizin göreviniz değildi ki.
Siz seçimden seçime oyunuzu verdiniz, o kadar.
Bazen kızıp oyunuzu da vermediniz.

Sonuçta; bu onyıllar boyu din adı altında dogma eğitimi almış milyonlarca çocuk büyüdü, seçmen oldu.

Sandıktan onların kurup desteklediği parti kazanarak çıktı, iktidar oldu. Üniversitelere indirilmiş puanlarla girdiler, yargıç oldular, savcı oldular, kaymakam oldular, vali oldular.

Sizin şaşkın bakışlarınız arasında erkek hastaya bakmayan kadın doktorlar, erkek eli sıkmayan kadın idareciler oldu.

Bu arada kadın eli sıkmayan erkekler de yöneticiler arasındaki yerini aldı.

Siz, “aman benim çocuğum özgüvenli olsun, kendi kararlarını versin, kendi sorumluluğunu üstlensin, geleceğin dünyasında kendi yerini alsın” diye elinizden geleni yaparken altınızdaki zemin kaydı.

Çocuğunuzun okulunu imamhatip okulu yapıverdiler.

“Aman bu nasıl iş, çocuğum oraya mı gidecek?” diye sızlanınca da size 80 km. uzaktaki okulu gösterdiler.

İmza toplayıp, başvurular, toplanıp şikâyet etmeler sonuç verir mi diye bekliyorsunuz.

Bakın, size “Su yolunu buluyor” denildi.
Siz, “Hangi su hangi yolu buluyor” demediniz.
“Durmak yok, yola devam” denildi.
Siz, “Hangi yola devam” diye sormadınız.
Su sizdiniz, yol da onların istediği yoldu.
Bunları söyleyenleri yıllarca bakan, başbakan yaptınız.
Sonra da cumhurbaşkanı seçtiniz.

Şimdi, ülkeniz kanlı Ortadoğu savaşına girmek üzere.
Elbette sizin savaşınız değil.
Elbette sizin kararınız değil.
Ama artık karar verme iradesi de sizin değil.
Bu irade sizde olduğu zaman gereken işlerin hiçbirini yapmadınız.
Sadece sızlandınız.
Hep başkalarının bir şeyler yapmasını beklediniz.
Onlar sızlanmadı, çalıştı.
Hiç kimseden beklemeden kendileri gereken her şeyi yaptılar. Bıkmadan, usanmadan, yıllar boyu kendileri için gereken her şeyi yaptılar.

Onlar kazandı, siz kaybettiniz.
“Ama Amerika?” demeyin sakın.
Amerika işine geleni destekler.
“Ama aydınlar?” demeyin sakın. Aydın sizdiniz ve farkına varmadınız.
“Ama ordu?” demeyin sakın.
Ordunun işi değildi, sizin işinizdi.

Bugünkü Türkiye mi?
Bu Türkiye sizin seçiminizdir.
Eğer bir şey düşünüyorsanız şimdi başlayacaksınız.
Gün gün, saat saat, dakika dakika.

Ya da “akan suyun nereye gittiğini seyredeceksiniz…”
Erdal Atabek 29 Eylül 2014 Pazartesi
CUMHURIYET

Yüreğim kanıyor altı mayısta

0

Yüreğim kanıyor altı mayısta
Özlemim de kaldın Kara Deniz’im
Ayın karanlıkta güneşin yasta
Bende ki kanayan yara Deniz’im

Üç tomurcuk gülüm soldu Erenler
Dayanır mı bu acıyı görenler
Nerdesiniz ser verecek yârenler
Bağrını koymuşlar nara Deniz’in
Yüreğim kanıyor altı mayısta

Arslan’ım yem oldun hain tilkiye
Kaplâni’yim dönüyorum deliye
Arz eylesek Hünkâr Bektaş Veliye
Özünü çekmişler dara Deniz’in

SALİH BOZOK ANLATIYOR; “DÜŞMANIN İŞİ BİTTİ”

0

Başkomutanlık Meydan Savaşı’na on beş yirmi gün vardı. Ankara’dan, otomobille usulca çıkmış, Konya’ya, oradan Akşehir’e gelmiştik. Bakıyordum, Mustafa Kemal Paşa birbirine eklemecesine durmadan sigara içiyor; gülen gözleri bir noktaya dikili susuyordu.
Ne konuştu, ne bir şey istedi ve hatta bir aralık lastiklerin kontrolü için arabanın durduğunun bile farkına vardı… Evde miydi, otomobilde miydi, seccadede mi uçuyordu, bunların farkında bile değildi…
Akşehir’e gittiğimiz zaman birden silkindi. Elindeki sigarayı otomobilden fırlatıp attı ve bana sordu:

  • Saat kaç?..
    Oysa saat bileğindeydi… Söyledim.
  • İyi, dedi. Demek üç buçuk saatten beri kuruyormuşum…
  • Kurduğunuz nedir Paşam?.. Anlayamadım!., dedim.
    Gülümseyerek, başını bana çevirdi:
  • Hiç, mühim değil!..
  • Paşam yol boyu konuşmadınız. Hasta falan olmayasınız?..
    Gülümseyen yüzünü yine bana çevirdi. Mustafa Kemal Paşa’da seyrek rastlanır bir mutlu ışıltı yüzünü doldurmuştu… Sağ elle, sağ dizimi tuttu:
  • Göreceksin, çok büyük şeyler olacak!.. İnanılmaz bir savaş vereceğiz bu topraklarda… Her zaman söylerim: Ben, askerliğimin yalnız sanat yönünü severim, yaratıcılığa açık
    yanını!.. Askerlik sanatının ustaları, yeni bir savaş mimarisi karşısında hem düşünecekler, hem mest olacaklardır!.. Son üç saat içinde yepyeni bir tablo meydana getirdim. Onu seyredenlerin alacakları çok dersler olduğuna inanıyorum. Ve işte Salih, şimdi düşmanın işi bitti!..

PKK TARAFINDAN ÖLDÜRÜLEN DEVRİMCİ.

0

Kürşat Timuroğlu
1953 doğumludur. Yazar, şair, araştırmacı ve öğretmen Vecihi Timuroğlu’nun oğludur.
Sol görüşlü, mücadeleci bir ailenin çocuğu olarak daha küçük yaşlardan itibaren devrimci fikirlere tanıklık etti. Henüz iki yaşındayken öğretmen babasının tutuklanmasına ve evlerine yapılan polis baskınına şahit oldu; böylece yaşamın çok erken bir döneminde baskıyla tanıştı.
Ailesinden miras aldığı bu direnişçi ruh, onun gençlik yıllarına damga vurdu. Daha lisedeyken derslerinde özellikle matematikte çok başarılıydı ve ileride mimar olma hayali kuruyordu. Sola ilgisi onu erken yaşta devrimci literatürle buluşturdu. 17-18 yaşlarına geldiğinde Karl Marx, Friedrich Engels ve Vladimir Lenin’in eserlerini özgün dilinden okuyacak kadar kendini geliştirmiş, aynı anda İngilizce öğrenip Marksist klasikleri İngilizce kaynaklardan özümsemeye çalışacak denli azimli bir öğrenci olmuştu.
1970’lerin çalkantılı siyasi atmosferinde Kürşat Timuroğlu, genç bir üniversite öğrencisi olarak mücadeleye katıldı. İTÜ’ye mimarlık okumak üzere girmişti; fakat 12 Mart 1971 askerî darbesinin sert siyasi ikliminde okulda barınmasına izin verilmedi. Başarılı bir öğrenci olmasına rağmen hakkında disiplin soruşturmaları açıldı ve üniversiteden uzaklaştırıldı.
Ne var ki bu aktif siyasi faaliyet, onu hızla devletin ve faşistlerin hedefi haline getirdi. 1975 yılında henüz 22 yaşındayken İstanbul’da silahlı bir saldırıya uğradı. Kürşat vuruldu ve ağır yaralandı. Saldırganın kaçmasına rağmen Kürşat mucizevi şekilde hayatta kaldı. Bu olay sonrası tutuklanarak Sağmalcılar Cezaevi’ne gönderildi ve yaklaşık yedi ay hapiste kaldı.
Dönemin tanınmış avukatı Orhan Apaydın, Kürşat’ın hukuki mücadelesini üstlendi. Yapılan duruşmalarda, Kürşat’ı vuran kişinin aslında bir sivil polis olduğu ortaya çıktı: Mustafa Şen adlı bu şahıs, önce kendini üniversite öğrencisi olarak tanıtmış ancak mahkemede sıkışınca polis kimliğini göstererek “Dur dedim, durmayınca vurmak zorunda kaldım” diyerek kendini savunmuştu. Böylece olayın bir provokasyon olduğu anlaşıldı ve Kürşat Timuroğlu haksız yere tutuklu bulunduğu cezaevinden tahliye edildi.


Bu suikast girişimi ve devlet içindeki karanlık güçlerin kumpası, Kürşat’ın ne denli tehlikede olduğunu gözler önüne serdi. Avukatı, duruşmalarda edindiği izlenimlerle Timuroğlu’na “Kürşat’ı kesinlikle vuracaklar, kurtuluşu yok” diyerek ciddi bir uyarıda bulundu.
Bu uyarı üzerine, henüz 23 yaşındaki Kürşat için sürgün yılları başladı.
1976’da Kürşat Timuroğlu, can güvenliği kalmadığı için sahte pasaportla yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Rotasını birçok başka politik mülteci gibi Avrupa’ya, Almanya’ya çevirdi. Hamburg kentine yerleşen Timuroğlu, burada kısa sürede dil öğrendi ve eğitimine devam etti.
PKK TARAFINDAN HAMBURG’TA ÖLDÜRÜLDÜ
O dönem içinde PKK hem kendi içinde hem de sola yönelik bir şiddet politikasına yönelerek, Avrupa’daki sol gruplara yönelik saldırılara girişti. 1984-1987 yılları arasında PKK, Avrupa’da kendine muhalif gördüğü birçok devrimciye suikastler düzenledi. Bu tutum Avrupa’daki Devrimci Yolcular tarafından ciddi bir eleştiri konusu oldu. Bu tartışmalar içinde Kürşat da PKK’nin hedefi haline geldi.
Kürşat Timuroğlu 39 yıl önce bugün, Hamburg’da PKK tarafından evinin önünde kurulan pusuda açılan ateş sonucu ağır yaralandı;
ODTÜ’lü bir Devrimci Yol’cuydu.
Yaralı halde bir dükkana sığındı ama katil geri dönüp kafasına bir el ateş etti.
Emri veren kişi ise Abdullah Öcalan’dı.
PKK’lı katil Ferit Aycan, Timuroğlu’nu öldürdükten sonra Şam’a uçmuş, havaalanında Öcalan’ın koruması Nusret Aslan tarafından karşılanmış, Helvi kampına götürülmüş, eyleminden dolayı terfi ettirilmiş ve Türkiye’ye gönderilmişti.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden kendi adına pasaport almış, İstanbul Ticaret Odası’na başvurup üzerinde kendi fotoğrafı bulunan ikametgâh senediyle, Fer – Tur adında bir şirket kurmuş. Fatih’te Stüdyo Serhat adlı bir fotoğraf stüdyosu açmış.
Hırvatistan’da yakalanan katil Ferit Aycan’ın, adını bile gizlemeye gerek duymadan tam 8 yıl boyunca pek çok kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı, Florya’da ev satın aldığı ortaya çıkmıştı.
Cinayet, sadece bir kişinin hayatını sona erdirmez; aynı zamanda, onu kollayan güçlerin gizli ittifaklarının izlerini de taşır.
25 Şubat1986 tarihinde katledilen Devrimci hareketin onurlu ve hüzünlü bir parçası Kürşat Timuroğlu’nu saygı ve hüzünle anıyor ve selamlıyorum.
Kaynak : Birgün Gazetesi

Çıkınında çökelek Eşkiya Hasan Hüseyin Korkmazgil

0

Çıkınında çökelek
Gözlerinde güneş tuzu
Ayrı düşmüş sürüsünden ilinden
Dağ başında bir kuzu

Sen kendini ne sanırsın bu çapraz fişeklikle
Sen bu dağları dağ mı sanırsın
Bu dağlarda dolaşmakla
A benim yalın ayağım
A benim bulgursuzum
Tenceresi kalaysızım
Dilekçesi parmaklım

Sen kendini bu dünyada eşkıya mı sanırsın
A benim ayakaltım
A benim kerpiç damım
Geri kalmış kuzum benim eşkıyam

Kerpicini yık da gel
Gel bu yana bu yana
Çarığından çık da gel
Gel bu yana bu yana

Şimdi dağlar bu yana
Şimdi dağlar bulvarda
Şimdi dağlar yol kesiyor eşkıyam
Şimdi dağlar yol kesiyor bulvarda

Eşkıyalık aşka benzer eşkıyam
Al aşkını çık dağlara eşkıyam
Bas bağrına mavzerini
Namlusu ıslanmasın
Çek tetiği eşkıyam
Ağızda dil, yürekte kan
Kanda nakış paslanmasın eşkıyam

Sen o dağda ben bu kentte eşkıyam
Sen yürürsün korka korka karanlıklara
Ben yürürüm grev grev parti parti aydınlıklara
Tuz bassak da yaramıza kınalı türkülerde
Yaşasak da aynı aşkı ayrı ayrı dağlarda
Aramızda yüzyıllarlık yollar var
A benim gecikmiş köroğlu’luğum
Eşkıyam

Atatürk her şeyi milletine açık ve net olarak yazmış, anlatmıştır.

0

Bu kitapları onların kafalarına vurmak istiyorum!
Peki kimlerin? Şimdi anlatıyorum…
Atatürk her şeyi milletine açık ve net olarak yazmış, anlatmıştır.
Buna rağmen 100 yıl sonra hâlâ herkesin kendisine göre bir Atatürk modeli çıkarması, bir Atatürk “yaratması” cehalet değilse nedir?
Atatürk’e bundan daha büyük bir kötülük yapılabilir mi?
Atatürk Ne Diyor?
(HAYATIN KÖKENİ)
“Çizdiğimiz hayat zincirinin ilk halkasını sularda bulduk. Hayat; sıcak, güneşli, sığ bataklık suda, çamur veya kum üzerinde başladı. […] Her halde şunu kabul etmek lazımdır ki; hayat tabiatın dışından gelmiş değildir ve tabiatın üstünde bir nedenin eseri de değildir. Hayat; tıpkı suyun buhar olması gibi zorunlu bir tabiat hadisesidir ve ortaya çıkması için gereken tabiî sebepler mevcut olduğu zaman kendiliğinden oluşmuştur.”
(ZEKÂ):
“Şunu söyleyelim ki, insanların bütün bilgileri ve inanışları, insanın zekâsı eseridir. Zekâ, tabiî olan beyinden çıkar. Bundan, tabiatı anlamakta zekânın en büyük cevher ve etken olduğu anlaşıldığı gibi, tabiatın üstünde ve dışındaki bütün kavramların, insan beyni için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmayacağı meydana çıkar.”
(DÜNYA VE HAYAT):
“Bundan 200 sene evveline kadar Dünya’nın 5-6 bin sene önce yaratıldığı ve insanın ‘cennet’te yaratıldığı sanılmaktaydı. Bu kanaatler hep din kitaplarındaki hikâyelerin, olduğu gibi gerçek sanılmasından doğuyordu.”
Analiz: Atatürk Aslında Ne Diyor?
Atatürk, Türk gençliğinin dünyayı ve tarihini dogmalarla (sorgulanmayan inançlarla) değil, bilimsel gerçeklerle tanımasını istemiştir. Kısacası Atatürk diyor ki:
“Dinler, insanların zekâsı tarafından uydurulmuştur.”
“Doğaüstü kavramlar insan beyninin uydurmasıdır.”
Atatürk, “İmamlar, Cumhuriyet sizden fikri kıt, vicdanı kör, irfanı köle nesiller ister” dememiştir!
Aksine öğretmenlere seslenerek: “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” demiştir.
“Ben, manevî miras olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım bilim ve akıldır” diyerek sınırları çizmiştir.
Şimdi Soruyorum: Atatürk’ün Gerçek Mirasçıları Kimlerdir?
Onu anlayan; dogmadan kopmuş, tanrıdan kopmuş, bilimin ve aklın yolunda yürüyenler midir?
Yoksa onu ilahlaştıranlar, Müslümanlaştıranlar, kutsallaştıranlar mı?
Utanmadan peygamber diyenler mi, evliya diyenler mi?
Bu aklın Atatürk’e “ilahi bir güç” tarafından verildiğine inanan cahiller mi?
Atatürk nasıl başarmıştır? Kendi cevabıyla:
“Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım.”_Atatürk

laikliğe sahip çıkmadık

0

Çok sesi yükseldi başı feslinin,
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.
Oyuncağı ettik kara seslinin,
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

Arapça okuttuk ezanımızı,
Düşman saydık doğru yazanımızı.
Şeriatçı yaktı ozanımızı,
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

“Din Kültürü” vardı, oldu “Din Dersi”
Körpe beyinlerin yıkandı hepsi.
Yüz seksen derece döndük tam tersi,
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

Anayasa yaptık şeriatçıya,
Okullar yaptırdık tarikatçıya.
Değer verdik hain, işbirlikçiye;
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

Kara çarşaf giydi gelinler, kızlar
Kapamış yüzünü, görünmez gözler.
Meclis’e seçildi nice yobazlar;
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

Atatürkçü olmak suç oldu artık,
Yobazla konuşmak güç oldu artık.
Sosyal demokrasi hiç oldu artık;
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

Karanlığa girdik günün ortası,
Bindebir’im söyle kimin hatâsı?
Demokrasimizin tek sigortası;
Lâikliğe sahip çıkamadık biz.

09.02.2001 – Ozan Bindebir

Berlin de Hızır Cemi ve Lokması

0

Yoğun bir katılım ile Hızır Cemimizi yaptık, lokmalarımızı paylaştık. Cem esnasında hem alevilik hakkında, hem Hızır hakkında kısa kısa bilgiler sunduk. Ülkemizin çeşitli yerlerinden gelen vatandaşlarımızın ve Türkiye Cumhuriyeti Berlin Başkonsolosu sayın İlker Okan Şanlı ve Ataşe Ebru Çölgeçen’inde katıldığı Hızır Cemi barış, sevgi bereket dilekleri ile sürdürüldü.

Birçok sivil toplum kurumlarının başkanlık düzeyinde katıldığı Cemde alevi inançlı vatandaşlarımızın yanında alevilik hakkında bilgi edinmek isteyen diğer inançlara ait canlarda katıldı, kurban ve lokma paylaşımınında bulundular.

Alevi inancını anlatmak bazen çok basit, bazen de çok zordur. Bu nedenle Alevilerde cem yürütme biçimleri farklılık gösterebilir. Aleviler buna “Yol bir, sürek binbir” derler.

Berlin’de yaşayan Aleviler de ibadetlerini farklı şekillerde sürdürmektedir. Bir bölümü cemevi bünyesinde, bir bölümü ise kendi imkânlarıyla kiraladıkları salonlarda ve dernek lokallerinde cemlerini yürütmektedir.

Alevilik inancında cemevleri ibadethane olarak kabul edilir. Ancak cemevlerinde farklı siyasi görüşlere sahip yöneticiler bulunabilmekte ve bu durum yönetim anlayışlarına da yansıyabilmektedir.

100 bini aşkın Alevi nüfusunun bulunduğu Berlin’de farklılıkların olması doğaldır. Berlin Alevileri bir değil, her semtte bir cemevine sahip olmalıdır.