Ana Sayfa Blog

Güzel Dost

0

Erenler cemine serdim özümü
El ele, El Hakk’a erdik güzel dost
Eğilip eşiğine sürdüm yüzümü
Kırklar meydanına girdik güzel dost

Hak için ikrarım, sözümü derim
Bu yola kurbandır, bin defa serim
Bir lokmayı kırka pay etti Pir’im
Rızadan nasibi derdik güzel dost

Şah-ı Merdan Ali, başta neslimiz
Güruh-u Naci’den gelir aslımız
Kerbela’dan beri gönül yaslımız
Biz bize ikrarı verdik güzel dost

KUL ÖKSÜZ’üm engür, dolumuz oldu
Hacı Bektaş Veli ulumuz oldu
Dört kapı kırk makam, yolumuz oldu
Özümüz meydana serdik güzel dost

Aşık Mustafa Öksüz
11 Nisan 2021

Kuvayı milliyenin bilim adamları

0

Ankara Vilayet Konağı’nda tek bir oda. Bir bakan, birisi sağlık memuru iki personel. 1920 yılında kurulan ilk Sağlık Bakanlığı bu kadarcık. Sıtma, Kolera, Veba, Trahoma, verem, çiçek, daha pek çok salgın hastalık en az 1920’li yıllarda Mustafa Kemal ve arkadaşlarının savaştıkları mütareke güçleri kadar sinsi.

Sağlık Bakanlığı’nı kurmak Mustafa Kemal ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı ilk bir kaç işten biri. Meclis açıldıktan 10 gün sonra kuruluyor Sağlık Bakanlığı. Başına getirilen isim donanımlı ama bir o kadar çaresiz Adnan Adıvar.

Çaresiz çünkü. Personel yok, ilaç yok, imkansızlık bin bir çeşit. Adıvar’ın önceliği savaş yaralarını sarmak ve bir de bakanlık mevzuatını oluşturmak. Ama belli ki attığı tohumlar sağlam. Çünkü bir kaç yıl içinde bakanlığa bağlı yatak sayısı 6 binin üzerine çıkıyor. Hekim sayısı ise 500’den fazla. Kuduz ve veremle savaş için merkezler açılmış. Verem sanatoryumu Burgaz Ada’da.

Ve o savaş koşullarında İtalya’dan çiçek aşısı alıyor Ankara Hükümeti. Bir yandan da aşıhane ve bakteriyoloji bölümleri kuruluyor ki bu devasa sorunlara çözüm bulunabilsin. Yurtsever doktorlar gizlice Anadolu’ya geçip salgınla mücadeleye girişiyorlar.

Onlardan biri; Zekai Muammer…

Daha yeni evlenmiş. Tam da o günlerde Anadolu’dan bir haber alıyor Zekai Muammer, “Gel, Kuvvay-ı Milliye’ye katıl. 100 bin kişilik çiçek aşısına ihtiyacımız var” diyor Ankara ona…“Gidelim” diyor gencecik eşine Zekai Muammer. Fırtınalı bir gecede İstanbul’dan yola çıkıyorlar. Muammer’in yanında İstanbul Bakteriyolojihanesi’nden gizlice çıkarttığı kolera ve veba kültürleri, laboratuvardan aldığı çiçek aşısı ve birkaç deney hayvanı var. Zorlu bir deniz yolcuğundan sonra İnebolu’ya gelip Kuvvay-ı Milliye’ye katılıyor Zekai Muammer. Tam 4 yıl Kastamonu’da çiçek aşısı üretiyor.

Sadece o mu ?

Sıvas’ta kurulan Sivas Aşı Merkezi’nde Mustafa Hilmi Bey, Dr. Tevfik Sağlam, Dr. Server Kamil ve Asım Beyler’in canla başla çalışmaları sonucunda 1920-1921 yılları arasında üretilen çiçek aşısı miktarı 3 milyondan fazla.

Yetmiyor aynı yıl Anadolu’da üretilen çiçek aşısı Fransız, İngiliz ve Amerikalı’lara ihraç ediliyor. İşte bu bunun adı mucize…Yine savaş günlerinde frenginin ücretsiz tedavisi için kanun çıkartıyor Meclis.

1922’de yine bir sağlık neferi Kemal Muhtar’a “Anadolu’ya ne kadar çiçek aşısı hazırlayabileceği sorulunca. “’fazla dana verirseniz yılda 5 milyon kadar yaparım” der. Ve o yıl 3,5 milyon doz aşı üretiyor bir nişanla ödüllendiriliyor.

Mustafa Kemal Paşa 1 Mart 1923’te daha cumhuriyeti ilan etmeden önce Meclis’te yaptığı konuşmada, “Ülkenin sağlık durumu Allah’a şükür sevindirici” diyor ve uzun uzun anlatıyor Anadolu’daki sağlık tablosunu. Diyor ki; “1921 yılı içinde, üç milyon kişilik çiçek aşısı yapabilen Sivas Kurumu geçen yıl içinde beş milyon kişilik çiçek aşısı, 537 Kg. kolera, 477 Kg. tifo aşıları üretmiş ve bunlar halka yeterli bir şekilde yapılmıştır.

İstanbul kimyahanesinde üretilen devlet kinininin bin kiloya yakın mevcudu Ziraat Bankası eli ile bütün bölgelere dağıtılmak üzeredir. 250 kilo da parasız kinin dağıtılmıştır.” O yıl Bakanlığa bağlı hastahanelerde yirmi bini aşan hasta tedavi ediliyor ve bütün kurumların laboratuvarlarında 30 bin muayene yapılıyor

‘SIRMA SAÇLI VE BADEM GÖZLÜ’ YALÇIN KÜÇÜK

0

Aslında bugün “Haksızlık, Hukuksuzluk ve Adaletsizliğe Alışmayacağız; Tekrar Tekrar Karşı Çıkacağız” başlıklı bir yazı yazacaktım.

Fakat Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları için aşağıdaki satırları yazmış olan ve yakından tanıdığım Yalçın Küçük ölünce kendisine Allah’tan rahmet ve sevenlerine başsağlığı dileyerek hakkındaki gerçekleri yazmak gereğini hissettim.

“Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı’na sonradan katıldılar ve çöken düzene yakındılar.

Sonradan geldiler, kendilerinden önce gelenleri ve daha önemlisi, Kemal Paşa-İsmet Paşa-Fevzi Paşa triumvirası, başlamış olan kurtuluş ve bağımsızlık hareketine göre daha tutucu olduğu için daha radikal olanları tasviye etmek zorunluluğu duydular.”


Yalçın Küçük ve eski eşi Temren ile tanışıklığımız çok eskidir…

1960’lı, 70’li Ankara günlerine dayanır:

Eşlerimizin aynı işyerinde çalışmaları bir yana, biz de Prof. Mübeccel Kıray’ın 1960’lı yıllarda Ankara’daki evinde yaptığı, herkese açık Perşembe toplantılarında zaman zaman birlikte olurduk.

O sıralarda, 29 Nisan 1960 günü, Demokrat Parti iktidarının, 27 Nisan’da “Tahkikat Encümeni” Yasası ile yaptığı Anayasa Darbesi’ne karşı Siyasal Bilgiler Fakültesi bahçesinde gerçekleştirdiğimiz protesto eylemini ezmek için Menderes’in emriyle gelen polis ve askerlerin baskınında, süvariler okul bahçesine girmesin diye ben atların ayaklarının önüne yattığımda, o da o sırada bahçede olduğunu söylemiş, aramızda bir tür yakınlık doğmuştu.

O yıllar, Türkiye’nin Devrimci 1961 Anayasası’na göre yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı, grev hakkının tanındığı, bağımsız yargı ve bağımsız TRT’nin, Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulduğu yıllardır.

1961 Anayasası Devrimci Demokratik kimliği ile Atatürkçülük ile Sosyalizm arasında köprülerin inşa edilmesine de olanak tanımıştı.

AMA ne yazık ki o yıllarda Türkiye’de, yasaklardan dolayı, hâlâ emekleme aşamasında olan Sosyalizm, hem kendi içinde “Milli Demokratik Devrimciler” (Mihri Belli-biraz zorlamayla Doğan Avcıoğlu) ve “Sosyalist Devrimciler” olarak bölündü ve Moskova-Pekin-Ulusal (Aziz Nesin) Sosyalizm kavgasında yok olup gitti, hem de Atatürk’e ve “Cumhuriyet Devrimine” karşı tavır alarak filizleneceği bir toprağı reddetti.

Sonuç olarak yeni çiçeklenen özgürlük ortamında, sol hareketler, Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik (CHP), Sosyalistlik/Komünistlik (Aybar-Aren/Boran ayrılığı-Renkli ve Beyaz Aydınlık/Perinçek), Sivil-Asker öncülüğünde Devrimcilik (Yön-Devrim, Avcıoğlu), Resmi TKP-Gençlik Hareketleri (Goşistler, THKO-THKP-C, Deniz’ler-Mahir’ler) olarak birbirine yakın ama birbiriyle rekabet eden akımlar olarak belirdi.

Ben FKF’nin DevGenç’e dönüşmesini, DevGenç’in Dev-Yol ve Dev-Sol olarak bölünmesini, Sosyalizmin Moskova ve Pekin çizgisinde birbirine düşman partiler haline gelmesini, Türk işçi hareketinin Türk-İş ve DİSK olarak bölünmesini, içlerinde yaşayarak bütün kavgaları bir AntiFaşist ve bir AntiGoşist olarak AtatürkCumhuriyet-CHP-TKP çizgisinde izledim, bazılarına da aktif olarak katıldım.

Sonuç olarak, bölünmenin ve ayrışmanın bütün olumsuzlukları yaşandı ve sonuçta Türkiye önce 1971, sonra 1980 darbelerine ve bu darbeler yoluyla bugünlere taşındı.


Yalçın Küçük ile buralarda en baştaki CHP çizgisi hariç, hiçbir yerde uyumlu bir çizgide karşılaşmadık.

Bunun çok nedeni vardı:

1) Dengesiz ve çok kavgacıydı. DPT’den bu yüzden ayrılmış, TİP’ten de bu nedenle ihraç edilmişti.

2) Çok zeki ve çok çalışkandı ama hemen kavga çıkarıyor ve derhal eski dostlarına, yeni rakiplerine karşı saldırıya geçiyordu.

3) Tutarsızdı; bir süre ittifak ettiklerini çok kısa bir süre sonra suçluyor ve ayrılıyordu.

4) Her konumuna uygun değişik tezleri savunduğu için fikirleri tutarsızdı. Kendisi de “Yazdıklarımı dönüp okumam: Onlar, dolduğum zaman kustuğum düşüncelerimdir. Kusmuklarımı okumam” derdi. Türkiye Üzerine Tezler ve insanları adlarına göre etnik olarak etiketlediği kitaplar yanlış ve fantastik iddialarla doludur. Bunları alıntılamak ve düzeltmek için yeni bir kitap daha yazmak gerekir.

5) Atatürk’e, Cumhuriyet’e karşıydı; elbette olabilir ama bu nedenle tarihi tahrif ediyor ve kendisine İkinci Cumhuriyetçiler (Birikimciler, etnikçiler, dinciler) arasında yer arıyordu.

6) Fazla muhteristi; hem iktidara hemen ortak olmak istiyor ama bunun örgütünü de yolunu da bir türlü bulamıyordu, çünkü yaşadığı dönem istikrarsız bir değişme dönemiydi.

7) Bilmediği konularda, gerçeklere ve bilimsel yöntemlere uygun olmayan çıkarsamalar yapıyor ve ilişkilerini kullanarak bunları popülerleştiriyordu.

8) Çok sık değiştirdiği konumlarından birinde Paris’te, etnikçi Kürtçülük ile Sosyalizm arasında köprü ve ittifak kurmaya çalışmış ama onu da başaramamıştı.

9) Baskıcı ve darbeci iktidarlar tarafından büyük haksızlıklara uğramış ve beni de isyan ettiren biçimde haksız, hukuksuz ve adaletsiz olarak hapis yatmıştı; sanıyorum onunla ilgili yanlış yorumların bir kaynağı da buydu.


Galiba onun hakkındaki en gerçekçi yargıyı, şu satırlarıyla Zeki Sarıhan yapmıştır: YALÇIN KÜÇÜK: DİKKATLERİ ÜZERİNDE TOPLAMAK

Zeki Sarıhan


“Onun bazı doğruları kullanarak abuk sabuk şeyler söylediği kanısına vardım. Görüşlerini sükûnetle dile getirmesi, çağrılan her yere gitmesi ise iyi yanıydı.”


“Aydınlık’ta yayımlanan yazılarını ‘Aydınlık Zindan’ adlı bir kitapta toplamıştı. Savunduğu tezleri Aydınlık da doğru bulmamıştı ki kitabı okuyup bir yazı yazmamı istediler.

Kitabı okuyunca Yalçın Küçük’ün aykırı bir insan görüntüsü vererek ilgi çekmek için gerçekleri nasıl tersyüz ettiğini daha iyi gördüm.

Kitapta ele aldığı 11 konudan 10’u hakkında yanlış yazıyordu! 26 Mart 2000 tarihiyle Aydınlık’ta ‘Yalçın Küçük’ün Kitabında Tarihsel Yanlışlar’ yazısında bunları anlattım.”


Yalçın Küçük’ün saldırganlığını ve eleştirel tavrını sevenlerin onun arkasından yazdıklarını anlayışla karşılıyorum.

Ne demişler “Kel ölür, sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur!”.

Ama Yalçın Küçük ne “Atatürkçü ne de Cumhuriyetçi” idi…

Hatta, Marksistliği ya da Sosyalistliği de birçok Sosyalist/ Marksist örgüt ya da parti tarafından reddedilmiştir.

“Sosyalistlik etiketi” altında, güya “Marksist Çözümleme” yaparak pek çok teorik ve tarihsel gerçeği saptırmıştı.


1960’lı, 70’li yılları bilmeyenler, dinciliğin, etnikçiliğin, goşizmin, Marksizme, Sosyalizme, TKP’ye ve ülkeye ne biçim zarar verdiğini görmeyenler, ya bilmedikleri konularda popüler kültüre katılarak ahkâm kesmesinler ya da biraz okuyup o dönemlerin gerçek tarihini doğru kaynaklardan öğrensinler!

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/emre-kongar/sirma-sacli-ve-badem-gozlu-yalcin-kucuk-2493881

Emre Kongar, 10.04.2026,Cumhuriyet Gazetesi

Eşi bulunmaz bir Cimri

0

Aziz NESİN

Yunan ordusu 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmişti. Bu sırada Ayvalık’ta Türk ordusunun Yüzyetmişikinci Alay’ı vardı. Yüzyetmişikinci Alay’ın komutanı Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey’di. Bu alayın erlerinin çoğu, Büyük Dünya Savaşı’na katılmış gazilerdi. Bu erler, askerlik görevlerini bitirdiklerinden, bikaç gün sonra terhis olup köylerine döneceklerdi. Evlerine gidecekleri için sevinçliydiler.

O günlerde Ayvalık koyuna iki Yunan torpidosu gelip demirlemişti. Bu torpidolarda Yunan deniz erlerinden başka, Yunan piyade erleri de vardı. Gemilerde piyade erlerinin bulunması, Yunanlılar’in Ayvalık’a asker çıkaracaklarını gösteriyordu.

Yüzyetmişikinci Alay Komutanı Yarbay Ali Bey, işgalci Yunanlılar’a karşı koymaya, düşmana karşı direnmeye karar verdi. Ama İstanbul’daki Padişah hükümeti, Yunanlılar’a karşı direnilmesini istemiyordu.

Yarbay Ali Bey, Yüzyetmişikinci Alay’ın erlerini, erbaşlarını, assubay ve subaylarını toplayıp onlara şöyle dedi:

— Arkadaşlar! Biliyorum, Büyük Savaş’ın yorgunluğunu bile daha üzerinizden atmadınız. Büyük Savaş’ta silah arkadaşlarınızdan çoğu şehit düştü. Sizler de kanlarınızı döktünüz. Sizlerden artık hiçkimsenin bir görev istemeye hakkı yoktur. Bikaç gün sonra terhis olup köylerinize gidecek, evlerinize dönecek, ailelerinize kavuşacaksınız. Ama biliyorsunuz, İzmir’imizi düşman işgal etti. İşte görüyorsunuz, karşımızda da düşmanın iki savaş gemisi duruyor. Belki bugün, belki yarın, bu iki düşman gemisi Ayvalık’ı top ateşine tutacak. Yunan askerleri Ayvalık’ı da işgal edecek. Biz, yurdumuzun bu bölümünü düşmana bırakıp evlerimize gidemeyiz. Bu görevi sizden ben istemiyorum, anayurt istiyor. Yurdumuzu savunmak için benimle burda kalıp savaşmak isteyenler şu yana geçsinler. “Hayır, biz savaşmaktan çok yorulduk. Bundan sonra artık askerlik yapmayız” diyenler de haklıdırlar. Onlar da silahlarını bıraksınlar, gülegüle evlerine gitsinler!

Yarbay Ali Bey, yüzü gülmez, sert görünüşlü, duygularını dışa vurmaz bir askerdi. Ama erlerine bu sözleri söylerken o denli duygulanmıştı ki, gözleri buğulanmış, sesi titremişti. Dudaklarından bir hece daha çıksa, yıllarca savaş alanlarında vuruşmuş o yiğit yarbayın gözlerinden yaşlar boşanacaktı.

Komutanlarının bu sözü üzerine, Yüzyetmişikinci Alay’ın tek eri bile silahını bırakmadı. Hepsi birden, yurtlarını savunmak için, alay komutanlarının gösterdiği yana geçti. Hükümet, işgalci Yunanlılar’a karşı direnilmesini istemediğine göre, direnişe geçen Yüzyetmişikinci Alay, hükümete karşı geliyor demekti. Bu durumda hükümet Yüzyetmişikinci Alay’ın gereksinmelerini karşılamayacak, giderlerini sağlamayacaktı. Alaydaki subayların, assubayların, erlerin yiyecekleri, giyecekleri, yakacakları, yunacakları, sonra hayvanların yemleri kısacası bütün bu gereksinmeler nasıl, nerden sağlanacaktı?

1919 yılının 26 Mayıs günüydü. Yunan ordusu İzmir’i işgal edeli onbir gün olmuştu. İşte o

gün Yarbay Ali Bey atına atlayıp Ayvalık’tan Burhaniye’ye geldi. Burhaniye’deki tanıdıklarından zeytinyağı fabrikası sahibi Ali Osman Ağa’yla bu konuyu konuştu. Ali Osman Ağa, Burhaniye’nin ilerigelenlerini çağırdı. Tüccar Hacı Tali Bey’in yazıhanesinde gizli bir toplantı yaptılar. Yarbay Ali Bey, o toplantıda bulunanlara şöyle dedi:

— Burhaniyeliler, alayımın her türlü gereksinmesini sağlarsa, yiyeceğini, giyeceğini, hayvan yemini verirse, ben hükümete karşı gelip alayımla düşmana karşı direneceğim.

Burhaniye’nin ileri gelenleri, Ali Bey’in bu önerisini benimsediler. Bu iş için Burhaniye Haklan Savunma Derneği (Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) kuruldu. Müderris Şükrü Hocaefendi, bu derneğin başkanlığına seçildi. Tüccar Hacı Tali Bey de derneğin levazım işleri yönetmenliğine getirildi. İlk toplantıda, düşmana karşı direnmek için Yüzyetmişikinci Alay’dan başka, bir de sivillerden oluşacak bir milis alayının kurulmasına karar verildi.

Bundan sonra, Burhaniye’ye çok yakın olan Havran ve Edremit ilçelerinde de Hakları Savunma Dernekleri kuruldu.

Yoksul Burhaniye halkı Yüzyetmişikinci Alay’la milis alayını besleyemez, bu iki alayın tüm gereksinmelerini karşılayamazdı. Havranlılar’la Edremitliler de bu yurt görevine katıldılar. İki alayın giderlerinin yüzdekırkbeşini Edremitliler, yüzdeotuzunu Havranlılar, yüzdeyirmibeşini de Burhaniyeliler karşılıyordu. İlk ağızda o günün parasıyla yetmişdörtbin lira (Bugün için iki milyon lirayı aşkındır), onbin şinik buğday (Bir şinik onbeş kilo olduğuna göre yüzellibin kilo buğday), üçyüzyirmi koyun toplanarak bu iki alayın bir süre için gereksinmesi sağlandı.

Alayların giderlerini sağlamada zorluk çekiliyordu. Başkan Şükrü Hocaefendi, derneğin bir toplantısında şöyle dedi:

— Arkadaşlar! Varlıklı olanlara, zenginliklerine göre salma koyacağız. Başka umarımız yoktur. Parası olan para, malı olan mal verecek! Herkes olanını bağışlayacak…

Bunun üzerine,o toplantıda bulunan üyeler, kendilerinden yardım istenilecek varlıklıların adlarını saymaya başladılar. Üyeler bağış alınacakların adlarını söylüyor, derneğin yazmanı olan Hüseyin Hüsnü (Develi) de bu adları bir deftere yazıyordu. İşte böylece, para ve mal istenilecek kişilerin adlarıyla, her adın yanına da, o kişiden nice mal yada para alınacağı yazılarak bir salma listesi yapıldı. Bu listedeki adlar arasında bir de Çoruk Köyü’nden Çapkınoğlu Hasan Ağa adı vardı. Bu adın yanına 500 şinik buğday salma yazılmıştı.

Çoruk Köyü’nden Çapkınoğlu Hasan Ağa’nın adı söylenip listeye yazılırken, ordakiler alaylı alaylı gülümsemişlerdi. Çünkü bu Hasan Ağa, onların tanıdığı en cimri kimseydi; dünyada ondan daha pintisi olamazdı. Çok zengin olduğunu herkes biliyordu, ama kimseye bişey verdiğini, bir yoksula yardım ettiğini gören olmamıştı. Ondan para yada mal istemek, canından can koparmak demekti. Biriktirdiği altınları, tenekeye doldurup toprağa gömdüğü söylenirdi.

Salma listesine yazılanlara gidip, biçilen salmayı vermeleri istenecekti. Ama ordakilerden hiç kimse, salma istemek için Çoruk Köyü’nden Hasan Ağa’ya gitmek istemiyordu. Çünkü O’nun bişey vermeyeceği belliydi.

Bu Hasan Ağa çok yaşlıydı. Bu denli yaşlı ve zengin bir adamın bu denli eli sıkı olmasına herkes şaşar kalırdı. O’nun dillere söylence olmuş pintiliği üzerine pek çok olay anlatılırdı.

Pazara gitmek için köyünden Burhaniye’ye geleceği zaman, yolda yürürken aşınıp eskimesin diye, ayağından ayakkabısını çıkarıp koltuğuna sıkıştırırdı; Burhaniye’ye dek yalınayak gelirdi. Burhaniye’ye girerken ayakkabısını giyerdi. Akşam olup da köyüne dönerken, yine ayakkabısını ayağından çıkarıp koltuğunun altına kor, köyüne dek yalınayak giderdi. Eskimesin diye giymeye kıyamadığı ayakkabısı da o zaman, yirmiiki kuruştu.

Onca zengin, onca varlıklı olan Hasan Ağa para harcamaktan çok sakınıldı, parası gidecek diye ödü kopardı. Öyle elisıkı bir adamdı ki, Burhaniye’ye gelişlerinde, O’nun bir çayevine oturduğunu, bir bardak çay yada bir fincan kahve içtiğini gören olmamıştı. O kocamışlığıyla Burhaniye’ye dek yayan ve yalınayak yürümekten çok yorulduğu için, Burhaniye’ye gelince alandaki koca çınara sırtını dayar, orda bir süre soluklanıp dinlenirdi. Bu çınarın önündeki çayevinde oturanlardan O’nu tanıyanlardan biri,

— Hasan Ağa, gel, buyur, bir yorgunluk kahvesi iç! diye çağırsa, gitmezdi.
Para kendisinden çıkmasa da, alışkanlık olur korkusuyla, ısmarlanan çayı, kahveyi bile içmezdi. O’na çay, kahve ısmarlayanlara, günün birinde kendisinin de çay, kahve ısmarlaması gerekeceğini düşünürdü. O zamanın parasıyla bir fincan kahve on paraydı. Hasan Ağa on paraya bile kıyamazdı.
İşte bu denli cimri olduğu bilinen Hasan Ağa’ya salma almak için, ordakilerden hiçbiri gitmek istemeyince Hacı Tali Bey, derneğin yazmanı Hüseyin Hüsnü’ye,
— Senin dilin tatlıdır, ağzın laf yapar. Var sen git, iste! dedi.
Hüseyin Hüsnü Çoruk Köyü’ne gitti. Salma alacağından umutsuzdu. Köy kahvesine girdi. Kahvede gördüğü köyün korucusuna, Hasan Ağa’yı çağırmasını söyledi. Az sonra korucu, Hasan Ağa’yı köy kahvesine getirmişti. Hüseyin Hüsnü, köy kahvesinde oturanların da duyacağı bir sesle,
— Hasan Ağa amca, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti sana beşyüz şinik buğday salma yazdı… dedi.
Hasan Ağa,
— Bana çok salma koymuşsunuz yiğen… dedi.
Hüseyin Hüsnü de O’na,
— Allah daha da çok versin, sende de çok var Hasan Ağa amca… dedi.
Bunun üzerine Hasan Ağa,
— Öyleyse kalk yürü! dedi.
Hüseyin Hüsnü’nün bileğinden tuttu. Bileğini bırakmadan O’nunla yürüdü. Tahtadan yapılmış bir büyük ambar önüne geldiler. Ambarın uzunluğu yirmi metre vardı, belki de daha uzundu. Hasan Ağa anahtarıyla ambarın kapı kilidini açtı. Ambara girdiler.

İçeri girince Hüseyin Hüsnü şaşıp kalmıştı. Çünkü içerisi tahılla doluydu. Ambarda tahta perdelerle ayrılmış onbir bölüm vardı. Her bölüm, silme, tepeleme tahılla dopdoluydu. Hasan Ağa her bölümü Hüseyin Hüsnü’ye ayrı ayrı gösterip,
— İşte bu bölmede buğday var! Bu bölmede arpa dolu! Bu bölmeye de çavdar yığdık! İşte burası da yulaf bölmesi, dolu… diyordu.
Hüseyin Hüsnü şaşkınlıktan konuşamıyordu. Sanki düş görüyordu.
Hasan Ağa sözünü sürdürdü.
— Bana beşyüz şinik buğday mı saldınız? Neye bu kadar az salma koydunuz bana yiğen? İki alaya beşyüz şinik buğday yeter mi hiç! Bak yiğen, bu ambardaki salt buğday altıbinikiyüz şinik… Buğdaylar da, arpalar, yulaflar, çavdarlar da, hepsi hepsi, burda her ne varsa, hepsi Kuvvayimilliyye’nin, hepsi askerlerimizin… Alın, götürün! Taşıma için araba isterseniz, arabalarım da var. Arabalarımı da alın götürün, onlar da askerlerimizin… Yedirin tahıllarımı askerlerimize. Burdakiler yetmezse hiç kaygılanmayın, daha da bulur buluştururuz. Her ne isterseniz, her neyim varsa, varımı yoğumu vereceğim. Bende yoksa, olanlardan ödünç alıp, borç alıp vereceğim. Başka hiçbir umarımız kalmadı yiğen; yeter ki gavuru buralara sokmayın. Evimde, odamın duvarına asılı bir tüfeğim yar, salt bir onu veremem. Çünkü onu kendime ayırdım. Yaşlıyım diye tüfek kullanamam belleme. Düşman buralara dek girerse o tüfekle namusumuzu koruyup savunacağım ölene dek… Hadi şimdi var git güle güle! Bu dediklerimi böylece bir bir anlat! Güle güle! Benden selam söyle Hacı Tali’ye!

Hüseyin Hüsnü, Burhaniye’ye döndü. Burhaniye Hakları Savunma Derneği’nin dokuz üyesi yine Hacı Tali Bey’in yazıhanesinde toplanmıştı. Hüseyin Hüsnü içeri girince, ne haber getirdi diye, üyelerin hepsi merakla O’na baktılar. Dünyanın en cimri adamı olarak bildikleri Çoruk Köyü’nden Hasan Ağa’dan ne haber getirmişti?
Yazman Hüseyin Hüsnü olanları anlattı. Hasan Ağa’nın sözlerini onlara iletti. Bu sözleri duyunca ordakilerin başlan önlerine eğildi. Bir derin sessizlik oldu. Burhaniye’nin yaşlı ileri gelenlerinin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ençok üzülen de Hacı Tali Bey olmuştu. Ağladığı görülmesin diye yazıhaneden çıkmıştı. Koca adam kendini tutamamış, hüngür hüngür ağlıyor, biyandan da sesi titreyerek,
— Hiç kimse için kötü düşünmeyeceksin! diye söylenip duruyordu.

Attila Saran paylaşımı…

hiç bir makama liyakatsiz kimse gelmemeli

0

Adam uzun yıllar devesiyle taşımacılık yapmış.
Yaşlanan deve yolun sonuna gelmiş.
Artık öleceğini anlayınca:
— Sahibimi çağırın da helallik vereyim, demiş.
Devenin sahibi:
— Ne hakkı varmış ki bende? demiş.
Demiş ama yinede merak etmiş.
Dayanamayıp devesinin yanına gitmiş.
— Ne hakkın var ki bende? demiş.
Deve:
— Öyle deme!
İlk olarak; benim taşıma gücüm belliyken, sen bunun iki katı çuval yüklerdin bana.
Bu hakkımı helal ediyorum sana.
— İkinci olarak; benim günlük 10 kg yiyeceğe ihtiyacım varken, sen hep 8 kg verir kalanı vermezdin.
Bu hakkımı da helal ediyorum.
— Ayrıca ; Üç günlük yolu iki günde gitmem için sopayla döverdin beni.
Bu hakkımı da helal ediyorum.
— Dahası; bir de yavrum olmuştu.
Onu kesmiş, misafirlerinle bir güzel yemiştiniz.
Bu hakkımı da helal ediyorum.
— Amma bir hakkım var ki, onu sana asla helal etmeyeceğim.
Mahşerde bunu senden soracağım.
Sahibi merakla sormuş.
— Nedir o?
— Her seferinde her yolu en iyi ben bildiğim halde, tüm yükü ben taşıdığım halde, yularımı bir eşeğe verirdin.
Beni bir eşeğe mahkum ederdin ya, işte bu hakkımı asla helal etmeyeceğim!

Ezcümle;ehil olmayan, liyakatsız eşeklere hiç bir makamın, değerin ve emanetin teslim edilmemesi dileğiyle

Şah-ı Merdan cûşa geldi sırrın aşikâr eyledi

0

Şah-ı Merdan cûşa geldi sırrın aşikâr eyledi
Yağmuru yağdıran menim Ömer diye söyledi
Ol dem de şimşek balkıyıp yedi sema gürledi
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

Ömer vardı ol Muhammed katına dedi beyan
Ya Muhammed Ali midir arş yüzünde gürleyen
Çark-ı gerdün elindedir türlü hikmet eyleyen
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

Muhammed lisana geldi yektir Ali’m bir dedi
Hem evveli hem ahiri her şeye kadir dedi
Ali’ye şek getirenler mutlaka kâfir dedi
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

“Lahmike lahmi” buyurdu “cismim Ali demmike”
“Ali benim veçhim” dedi zülcelâl-ı rabbike
Hükmü baki adilham dir la ilahe gayruke
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

“Kün” deyince var eyledi on sekiz bin âlemi
Hem yazandır hem bozandır levh-i mahfuz kalemi
Cümle dertlerin dermanı yaraların merhemi
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

SEFİL ALİ’m akıl ermez hikmetine Ali’nin
Sarraf olan kıymet biçsin gevher ile lal’inin
Hem aşığa maşuk oldu aklın aldı delinin
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanım Ali

Aleviler ve Abdallar

0

ÜMİT KAFTANCIOĞLU

0

Ümit Kaftancıoğlu, politik yanıyla birlikte edebiyata da gönül verenlerdendi. Hanak’ın Saskara köyünden çıktığı zorlu yol İstanbul/Mecidiyeköy’de kurşunlarla sona erdiğinde daha 45 yaşındaydı. Onu okula götürmek istediği kızının yanında vurmuşlardı.Tarihler 11 nisan 1980’i gösteriyordu. Vurulduğunu haber alıp bir avuç gençle olay yerine geldiğimizde yere düşen kanı hala yolun üstünde duruyordu
Dayanılmaz bir acıyla sarsıldım. O an hayatımın en unutulmaz anı olarak hafızama yerleşti. Durup baktım. Hala özlem duyduğum topraklar geçti gözümün önünden. Orada yaşadıklarım.Dokuz yaşımda ayrıldığım memleketimin kokusu hala üzerimdeydi. Yüreğimde fırtınalar kopuyordu. Sesini, sözünü dinlediğim, hikayelerine gönül verdiğim bir ışık daha sönmüştü.Öylece kalıvermiştim onun kanınin damladığı yerde.
Zaman aktı gitti ama o an bir türlü silinmedi yüreğimden. Çocukluğumun hatıralarında kalan memleket yeniden depreşti içimde.Ona dair ne varsa bir bir belirdi gözümün önünde. Güvercin pınarı, evre kayası, çeşme başında toplananların gülen sesleri, Güllü’nün Güldene’nin yaşadıkları, Aşır’ın Yelatan’a yakarışları ve bir avuç insanın yaşamla mücadelesi bir filmin kareleri olarak geçip gitti önümden. Söz, sohbet ve deyişler düştü aklıma;
“Kayabaşı gürgenlik,
Ne hoş olur ergenlik,
Ergenlikte yar sevmek,
O da bir bezirgenlik…”

O hikayelerinde satırlarla oynamıştı. Halkın içinde yer eden deyişlere dil olmuştu.
“Eliyle etti, boynuyla çeksin.”
“Civciv girdi adamın kafasının içine.”
Ümit Kaftancıoğlu benim hikayelerimin geçtiği topraklarda yaşamıştı. Aşıkların dizi dibinde oturmuş, halkın dilindeki türküleri toplamak için diyar diyar dolaşmıştı.
“Gel dereye yukarı,
Derenin özündeyim,
Pişmanlık senden oldu,
Ben gene sözündeyim…”

Onun yaşadığı diyarlarda yokluk ve soğuk düşmezdi kimsenin yakasından. Yelatan’dan başlardı kış. Tıpkı Sahara’dan Ardahan ovasına indiği gibi. İner ve kara borana boğardı etrafı.Sonra Ulgar dağı tutulurdu fırtınaya. Başı dumanlı Cin dağı görünmez olurdu. Erdağ, Gezek dağı tipiye keser aman vermezdi. Yinede dağların altında soğuktan titreyen yaşamlar umut büyütürdü.
Ümit Kaftancıoğlu bu yaşamlara kalem çalmıştı.Zemherinin kasıp kavurduğu diyarlarda dolaşmıştı. Toprak damlı evlerde anlatılan masallara ortak olmuştu.Onlarla birlikte gülmüş, onlarla birlikte ağlamıştı. Türkülerde söylenen ağıtlara dil olmuştu.
“Oğul, oğul bu dağlar kömürdendir,
Geçen gün ömürdendir.
Oğul, oğul feleğin bir kuşu var,
Pençesi demirdendir.
Pençesi demirdendir…”

Yokluğun kol gezdiği diyarlarda söylenenleri yüreğine kazımış ve gün gelmiş topladığı hikayeleri, destanları gün ışığına çıkartmıştır.
“Oğul, oğul bu dağın gediğine,
Vuruldum ediğine…”
O yaşadığı topraklara vurgun olanlardandı. Yok olmaya yüz tutmuş masalları nenelerin, bibilerin dizi dibinde dinleyip bize ulaştırandı.
“Vardı yoktu Tanrının kulu çoktu.
Çok demenin yeri yoktu.
Bir yerde bir padişah vardı…”
Böyle başlardı bir çoğu bizi yeniden çocukluğumuza götürürdü. O toprak damlı evlerin kokusu sinerdi içimize.


“Biz anlattık dil ile,
Günler geçti yıl ile…”
Bu topraklar çok renkli hikayelerin yeşerdiği topraklardır. Biz şimdi masalların geldiği yerlerde, geçtiği bellerde ve konakladığı ellerde arıyoruz onu. Geçen 46 yıla rağmen hatırası hale taze yüreklerimizde. Dün başkaları anıyordu, bu gün biz anıyoruz. Yarın bizden sonrakiler anacak. Onu vuranlar çoktan unutuldu. Hikayelerimize, masalalarımıza ve destanlarımıza kalem çalan Ümit Kaftancıoğlu unutulmadı.Yelatan’da durur sesi soluğu.Şırıl, şırıl akan derelerde. Taze bir bahar kokusu gibi yayılır bize bıraktığı hatıralar.
“Akan ağlasın, yakan ağlasın,
Benim yengeme bakan ağlasın…”
Geçmiş yad edilerken ondan feyz alınmalı. Ümit Kaftancıoğlu topraklarında yaşayanların dili olmuştur. Onların yaşamlarından kesitler vererek unutulmaya yüz tutan sözleri ve deyişleri günümüze kadar taşımıştır.
İşte onlardan bazı örnekler;
“Kurtla yer, kuzuyla otlarmış.”
“Kaşıkla verip, sapıyla göz çıkarırmış.”
“Eli eğrilikte, gözü oynaştaymış.”
“Sofrası dizinde, ekmeği yüzünde.”
“kız dediğin bir delikli boncuk, yerde kalır mı?”
Onlar hayatın yaratıcıları. Sözü söz edenler. Dili, dil edenler.. Bakıp söylediklerine ders çıkartmak düşer bize. Uzayıp gider uzun ince bir yoldur bu. Ümit Kaftancıoğlu bunları toplamıştır. Aşıkların, bilgiçlerin dizi dibinde oturmuş, dağarcığını söz ile, türkü ile doldurmuştur. Köroğlu olup kötülerle savaşmıştır. Civan mert delikanlıların dili olmuştur. Çaresizlerin çaresi.
Ne demişler;
“Yemiş içmiş, yere geçmişler,
Kalan günleri de bize bağışlamışlar…”
Bizde bize bağışlanan bu günlerde, onların hikayelerini çoğaltmaya, onların masallarına kalem çalmaya devam edeceğiz..
“Aya doğma, ben doğam,
Güne çalma, ben çalam…” diyeceğiz.
Ve bir türkü tutturacağız;
“Sallanda gel sevdiğim,
Yel atan yamacından…”
O kalemiyle, yüreğiyle yürüdü karanlığın üstüne. Onu vuranlar, sıktıkları kurşunlarda, türküleri vurdular, deyişleri. Dağarcığına yüklediği destanları öldürdüler. Halkın canına can olan Köroğlu’na kıydılar…
ANISINA SAYGIYLA
KENAN KARABAĞ

Dillerim Lal

0

Dağların ardındayım
Yasaklar yurdundayim
Dostların derdindeyim
Dillerim lal
…….
İşkence aç burada
Konuşmak suç burada
Adalet geç burada
Dillerim lal
…..
Aydınlar susturulmuş
Yazarlar küsturülmüs
Özgürlük bastırılmıs
Dillerim lal
…..
Sevdalar kurutulmuş
Gelenek çürütülmüş
Fikirler eritilmiş
Dillerim lal
……
Çetesi yol kesiyor
Mafyası kol kesiyor
Mebusu bol esiyor
Dillerim lal
…..
Mahpus yatar şairi
Nerde Deniz’i Mahir’i
Tutsak olmuş şiiri
Dillerim lal
Söz Müzik :Mehmet Koç

Yüzün şemsü kamer gözlerin nurdur

0

Yüzün şemsü kamer gözlerin nurdur
Ayın hilaline benzer kaşların
On sekiz bin alem hüsnüne kuldur
Labin Kevser olmus dürdür dişlerin

Ak alnın sadeftir kirpiğin oklar
Münkir inkar olur mü’mini haklar
Gerçek aşık olan kapuyu bekler
Efendim kıyasa gelmez işlerin

Zülfün gül yüzüne eyler bin nikap
Münkirler gözüne görünür hicap
Yedi hat vech ile hem yüz dört kitap
Fitne salar dü cihana saçların

Celalinden münkirlere bakarsın
Yedi tamu içre nare yakarsın
Kalbini de vesveye sokarsın
Gözlerinden akar kanlı yaşların

Cemalinden bakarsan mü’min kullara
Geçer serden baştan düşer yollara
Marifet bağında gonca güllere
Gülistan bahçesinde öter kuşların

Seven sizi can içre cananısın
Aşıklar katredir sen umanısın
Gönül bir gemidir sen dümensin
Yelken açmak ister bu dervişlerin

Cemalin benzettim ümmü l- kitaba
Arifler zerredir sen afitaba
NOKSANI kusurum gelmez hisaba
Şah’ım aft kıl cümlemizin suçların

Havalanıp gönül çekme gel ceza

0

Havalanıp gönül çekme gel ceza
Kılavuzsuz gökte uçar kuş olmaz
Belaya sabır et kazaya rıza
Kişinin başına gelmez iş olmaz

Halına şükreyle sen sana bakın
Kendinden yukarı bakmadan sakın
Akıllı ol adın divane takın
Divaneler sırrı hergîz faş olmaz.

Kötülük edene sen eylik eyle
Arif ol herkesin halini söyle
Özün hâke indir alçağı boyla
Alçak yerde bahar olur kış olmaz

Konuş akranınla haddini tanı
Sadık kalb oluben gözlegil nânı
Hak yoluna kurban ver şirin canı
Sermaye gerektir eli boş olmaz

Yetiş bir mürşide aça can gözün
Sakın her ledüne harcetme sözün
Yürü Dımaşk’a da gösterme izin
Balı zehr edersin sonra nuş olmaz

Hak söze bak kimden gelürse haktır
Sözünü bilmeyen Hak’tan ıraktır
Ben mü’minim deyüp cihanda çoktur
Nişansız mü’minin sözü guş olmaz

Her yere uzatma Noksanî elin
Kalbinden bilmeze bildirme halin
Haramisi çok olursa bir belin
Uğrama ziyandır karı hoş olmaz

Kötü yuvarlanır düşer atından

0

Bu ki meydan almaz ondan zat olmaz
Beslemen beygiri arap at olmaz
Er olanlar düşmanına alt olmaz
Seri verir ser kurtarır meydanda

Koç yiğitler belli olur zatından
Kötü yuvarlanır düşer atından
Arap at hışmından er heybetinden
Yiğit ölür şanı kalır meydanda

Dolu verin koç yiğitler uyansın
İki hasım birbirine dayansın
Ak gövdeler kızıl kana boyansın
Kötülerin canı çıkar meydanda

Köroğlu der dünya ganidir gani
Koç yiğit uğruna koymuşum canı
Mert olan kazanır dünyada şanı
Yiğit olan nam kazanır meydanda

Fayda etmez kazandığın malların

0

Fayda etmez kazandığın malların
Bir gün ilişkini kesersin gönül
Hapis olur sonra şirin dillerin
Eller sus demeden susarsın gönül

Artık çıkamazsın hayat dağına
Yelpaze sallarsın solu sağına
Geri dönemezsin gençlik çağına
Kendi talihine küsersin gönül

Zalim nefsin ıslahına yetmedin
Aklın gösterdiği yola gitmedin
Doğmayı ölmeyi hesap etmedin
Hep kendi doğruna esersin gönül

Yapamazsın eda, cilve, nazını
Göremezsin baharını yazını
Yıllardır çaldığın sevda sazını
Gün gelir duvara asarsın gönül

Can cesetten çıkar kuru poz kalır
Sümmanoğlu belki üç beş söz kalır
Kazancından birkaç metre bez kalır
Elini bağrına basarsın gönül

Aşık Hüseyin Sümmanioğlu