Cuma, Ocak 9, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

Sanırım ben de bir ozanım ama

0

Sanırım ben de bir ozanım ama
Bir Mahsuni olamadım ne çıkar.
Veysel ile düzen verdim sazıma
Şenlik gibi çalamadım ne çıkar.

Zemheride bahar yeli oldum da,
Pirim Hacı Bektaş Veli oldum da,
Yunus gibi, sevgi seli oldum da
Bir dergaha dolamadım ne çıkar.

Üç- beş yıl yanında bulundum O’nun,
Hiç kervanı olamadım yolunun,
Karslı Âşık Murat Çobanoğlu’nun
Kıymetini bilemedim ne çıkar.

Asım’la, Muhlis’le yanıp, yakılıp,
Kara zindanlarda boynum bükülüp,
Pir Sultanlar gibi dara çekilip
Nesimi’ce ölemedim ne çıkar.

Sevenlerin yaş dinmezmiş gözünde,
Hüzün vardır her sevdanın özünde,
Nice dost buldum da şu yeryüzünde
Bir Himmeti bulamadım ne çıkar.

Karacaoğlan’dan destur alarak,
Hüdai’nin sevdasıyla dolarak,
Bir İhsani, bir Reyhani olarak
Şu dünyaya gelemedim ne çıkar.

Bülbül ayrılır mı gonca gülünden,
Suna nasıl ayrılırsa gölünden,
Abdurrahim Karakoç’un gönlünden
Mihriban’ı alamadım ne çıkar.

Her günüm gam, keder, her günüm çile,
Bu aşkı çekmemiş Sefai bile,
Küheylan atıyla Köroğlu ile
Çamlıbel’de kalamadım ne çıkar.

Mevla çok ağlatmış Dertli kulunu,
Mecnun terk etmemiş bir gün çölünü,
Kılıç kuşandırıp Dadaloğlu’nu
Toroslar’a salamadım ne çıkar.

Seyrani’yle başımızı alıp da,
Yad ellerde boynu bükük kalıp da,
Şirin’in uğrunda Ferhat olup da
Şu dağları delemedim ne çıkar.

Yetti bu ayrılık canıma yetti,
Ne ömrüm tükendi, ne gamım bitti,
Ali İzzet gibi sel olup gitti
Gözyaşımı silemedim ne çıkar.

Şu sazımı omuzuma asalı,
Dertlerime deva olmadı Aslı,
Yanık Ozan, Âşık Kerem misali
Bir gün olsun gülemedim ne çıkar.

Düşler Ülkesinde Dolunay Vakti adlı kitabımdan
Mayıs 2013 Adapazarı
Yanık Ozan

Benim sevdam başka sevda

0

Benzemiyor hiçbirine
Benim sevdam başka sevda
Ne Layla’ya ne Şirin’e
Benim sevdam başka sevda

Bülbül olur gülde kanar
Uçup gider dile konar
Karda yanar, korda donar
Benim sevdam başka sevda

Ninnisiyim çocukların
Rüzgarıyım yağmur, karın
Bayramıyım ahu zarın
Benim sevdam başka sevda

Aya, güneşe taparım
Yıldız toplar ev yaparım
Kurdu kuzuya katarım
Benim sevdam başka sevda

Halayların başındayım
Ağıtların peşindeyim
Anaların döşündeyim
Benim sevdam başka sevda

Gözümdür gördüğüm gözler
Sözümdür duyduğum sözler
Yüzümdür baktığım yüzler
Benim sevdam başka sevda

Baharımın güzü yoktur
Meleğimin yüzü yoktur
Din, kitabın izi yoktur
Benim sevdam başka sevda

Deruni’yem sırrı vermez
Zahir gözler bakar görmez
Duyanların aklı ermez
Benim sevdam başka sevda…

Bugün “Ben devlet adamıyım” diye geçinen bazılarının

0

Bugün “Ben devlet adamıyım” diye geçinen bazılarının mutlaka okuması gereken bir olay. Onlar ki M. Kemal’i ve Cumhuriyeti karalamak için ellerine geçen her fırsatı değerlendirme çabasındalar. Yanlış olsa da bazı kesimlerin kafasını bulandırmak bile yeterli. Yapılan insafsızca saldırılar, yakıştırmalar yalan çıkınca utanmasalar “Bunu kim ortaya attı?” veya “Bizi yanlış anladınız.” yalanı arkasına sığınırlar. Son günlerde bu ve benzeri örnekleri çok yaşadık. Bu öyküyü okusunlar ki devlet adamlığı neymiş, “Tek Adam” nasıl olunurmuş öğrensinler.
Size Atatürk döneminde yaşanan bir olayı anlatacağım.
“O dönemde bize yan bakmayı bırakın kaşlarını bile çatamazlardı” dedirtecek bir olay. Olay “Kanapiçe Koyu Olayı”.
Tarih 14 Temmuz 1934. Kanapiçe Koyu, Aydın-Kuşadası sınırları içinde, Sisam Adası’nın hemen dibinde, karşıdan biri seslense sesi rahatlıkla duyulabilecek kadar yakın bir koy. İşte her şey bu koyda oluyor.
O tarihte İngiliz donanması Sisam Adasına demirler. Sınırlarımızı yine askerlerden oluşan Gümrük Muhafaza Alayları korumakta. Donanma askerlerinden dördü bir sandalla gizlice bizim koya yaklaşır. Askerlerimiz kendilerini ikaz eder, dinlemezler. Bunun üzerine adamlara ateş açıp hepsini vururlar. Yalnız ölen İngilizlerden 3’ünün cesedi bizim kıyıda kalır, 1 İngiliz’in cesedi ise denize düşüp kaybolur.
Durum hemen Kaymakam Dilaver Bey’e bildirilir. Kaymakam da durumu telgrafla Ankara’ya anlatır. Ankara’dan talimat gelmesi beklenirken, bir İngiliz savaş gemisi Kuşadası Limanı’na demirler. 2 İngiliz subayı karaya çıkıp, Kaymakamın makamına gider. Kaymakamdan askerlerin hesabını sormaya çalışır. Ancak Kaymakam, Atatürk’ün arkasında olacağını düşünüp, hesap sormalarına sert bir şekilde karşılık verir. Türk askerinin ülkemizin yasalarını uyguladığını anlatır.
Bunun üzerine İngilizler 3 maddelik bir ültimatom verir. Ültimatom maddelerinden biri de İngilizlere ateş açıp vuran Balıkesirli er Musa’nın kendilerine teslimi. İngilizler gidince Kaymakam durumu tekrar Ankara’ya bildirir. Ültimatomdan Atatürk de haberdar edilir. Konuyu inceleyen Atatürk şu emri verir:
“Görevini yaptığı anlaşılan Türk eri Balıkesirli Musa, yerinden alınamaz ve cezalandırılamaz. Gerekirse Musa için İngiltere ile savaş göze alınır. Şimdi Ankara’ya hareket ediyorum. Ege’de kısmi seferberlik emri veriyorum.”
Atatürk’ün emri derhal uygulanır. Ültimatomu kabul etmeyeceğimiz telgrafla İngiliz donanmasına, İngiliz donanmasınca da Londra’ya bildirilir. Kısacası bir er için gerekirse İngiltere ile savaşa girilecektir.
Sonunda İngiliz Hükümeti Türkiye’nin kararlılığını görünce, ültimatom maddelerinden sadece kayıp olan teğmenin cesedinin Türk karasularında aranmasına razı olur. Gıkları çıkmaz. Türk Devletinin iyi niyetiyle ortak bir arama faaliyeti başlatılır.
Bu olay sonunda, Kuşadası Kaymakamı Dilaver Bey’e bir takdirname ile 50 lira para ve 1 hafta istirahat izni verilir. 1934’ten sonra Dilaver Bey başka bir yerde görevliyken Kuşadası’na gelen Mülkiye Müfettişleri, İngiliz amirale çekilen 9 liralık telgraf ücretini uygunsuz bulup, hakkında soruşturma açarlar.
Dilaver Bey, devlet parasını çarçurdan mahkemeye sevk edilir(Günümüz politikacılarının bu durumdan çok ders almaları gerekir, ama nerde). Yargıç Kemal Aksüt, ilk celsede salonu boşaltır, Dilaver Bey’i yanına çağırır, gerekli makamlara ağzına geleni söyler ve beraat kararı verir.
Kanapiçe Olayı’nda cesaret var. Uluslararası siyasette dik duruş var. En önemlisi ulusal gurur ve onur var.
İşte önder, devlet itibarı budur. Bir eri için koca bir ulusu savaşa sürükleyebilecek kadar cesur olana önder denir. O koskoca ulus da bilir ki; bir tek er İngiliz’e teslim edilirse ardından ulus teslim edilir, namus teslim edilir. Bu ülke işte böyle bir dönem yaşamıştı.
Bu öyküden, isteyen istediği hisseyi çıkartır…

Değişir Bu Devran

0

Hele sabret gönül değişir devran
Göl bağlanır umman konuşur birgün
Rüzgar eken fırtınayı biçecek
Yel bağlanır tufan konuşur birgün

Gönüldür incinir hoyrat dillerden
Yeniden doğmak var sönen küllerden
Duman çıkmaz ateş olmayan yerden
Kül bağlanır duman konuşur birgün

Ruhunu kemiren azabı düşün
Başıboş değiliz hesabı düşün
Hazırlan o güne cevabı düşün
Kul bağlanır rahman konuşur birgün

Ziynetin olmalı sağlam şahsiyet
Nefse kul olmaktır asıl acziyet
İnsan olan asla etmez eziyet
Dil bağlanır vicdan konuşur birgün

Yapraklar düşmeden evvel sararır
Yola çıkan elbet menzile varır
Bilemezsin sır içinde sır vardır
Yol bağlanır iman konuşur birgün

Ozan Coşkun Arslan

Koçgiri İsyanını Hazırlayan Sebepler

0

İsyanın kaynağını oluşturan Koçgiri aşireti Zara, Hafik, İmranlı, Su Şehri, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Ovacık, Kuruçay ve bunları kapsayan bölgeye yerleşmiş durumdadır. Aşirete bağlı olan İbolar, Zazalar, Balular, Kereteliler ve Sarular olmak üzere beş büyük kabilenin katılımıyla ‘Batı Dersim’ denilen bölgede patlak veren bu isyan esasen Ekim 1920’de başlamıştır. Yunan 23 Mart 1921’de Afyon ve Eskişehir’den saldırıya geçmiş, böylelikle İkinci İnönü adı verilen çetin savaşlar başlamış, bu tarihten itibaren Koçgiri isyancıları da saldırılarını arttırmışlardır. Dökülen kan artmış, isyan iyice ilerleyip ciddi bir saldırı haline gelmiştir. Koçgiri aşiretlerinin 6185 silahlı kuvvetine Dersim’ den gelen 2150 kişilik destek kuvvet de eklenince isyancıların sayısı 8335’i bulmuş, batıda Yunanlılarla mücadele eden Türk Ordusu doğuda isyancılara karşı adeta ikinci bir cephede savaşmak durumunda kalmıştır.

Masum bölge halkı nasıl kandırıldı?

Mondros Mütarekesinden sonra Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyyid Abdülkadir ve Kürt ileri de gelenleri İngiliz yanlısı bir politika izleyerek İngiliz desteğinde ‘Kürdistan’ devleti kurmayı amaçlamışlardır. Sadrazam Damat Ferit Paşa da İngilizlerle sürekli temas halinde olmuş, milli mücadeleye karşı Kürtleri kullanmayı önermiştir. Bu öneri İngilizler tarafından uygun görülmüş Fransız etkinlik alanındaki Kürtleri kullanabilmek için Fransızlar’dan işbirliği istenmiştir.
İngilizler Dersim Aşiretlerini kendi politikaları doğrultusunda kullanabileceklerini düşünmektedirler. İngilizlere göre Dersim halkı kullanılmaya çok müsait olup aşiret başkanlarınca yönetilmektedir. Koçgiri yöresi dağlık ve yüksek rakımlıdır. Yoksul olup hayvancılıkla uğraşan halk, dünyada ne olup bittiğinden hatta devletin varlığından bile habersizdir. Halkın yaşamı, geçimi ve huzuru aşiret reisinin himayesindedir. Dersimde bir aşiret ağası diğer bir aşiretle dövüşmek veya devlete karşı gelmek istediği zaman aşireti için seferberlik ilan etme hakkına sahiptir. Aşiret reisi bir devlet başkanı gibi yüzyıllardan beri bu hakkı korumuştur. Kürdistan’ı kurmak için öncelikle Dersim ve Koçgiri bölgelerini Kürdistan’ın içine çekmeleri gerektiğini bilen İngilizler bu görevi Kürt Teali Cemiyetine verirler. Cemiyet Dersim ve Koçgiri halkını Kürt olduklarına inandırmaları için Baytar Nuri’nin de (Nuri Dersimi) içinde bulunduğu bir ekibi Dersime görevlendirir. Böylelikle Kürtçülük fikri ilk defa Dersim ve Koçgiri topraklarına girer. Cemiyetin sekreterliğini yapan Alişir’de Jepin adlı gazeteyi çıkartarak Kürtçülük propagandası yapmaktadır. Alişir, tıpkı fotoğrafta gördüğünüz Baytar Nuri gibi isyanın elebaşlarından birisi olarak karşımıza çıkacak.

İsyanda etnik kökenli ve mezhepsel Propaganda

Baytar Nuri’nin Dersim’in Kalan Aşiretinden olması ve Koçgirililerin Türkçe ile birlikte ‘kurmançça’ konuşan Aleviler olması Kürtçülük propagandası için büyük avantaj sağlasa da 16. yüzyılda yapılan Osmanlı-Kürt ittifakı bölge halkının hafızasından silinmemiştir. Ayrıca bölge halkının siyasi bilinci olmadığından Kürtlük sorunu da yoktur. Kendi coğrafyalarının dışında gelişen Kürtlük sorunu aşiret reislerinin dayatmaları ile yöreye girmiş ve köken olarak Türkmen olan bu halk, Kürtçülük olaylarının içine itilmiştir. İngiltere, Kürt Cemiyetleri vasıtasıyla Kürdistan vaat ettiği aşiret reisleri ile anlaşmıştır. Koçgiri Aşireti reislerinden Haydar Bey Kürt Teali Cemiyeti ve Teavün Cemiyeti üyesidir. Kardeşi Alişan Bey’de Kürt Teali Cemiyeti’nin İngiliz Yüksek Komisyonu’na gönderdiği kurul içinde yer almaktadır. İsyanın dikkat çekici noktalarından birisi de Aşiret reislerinin eylem kararını Aleviler için kutsallık taşıyan Hüseyin Abdal Tekkesi’nde almış olmalarıdır. Aşiret reisleri ve Kürt ileri gelenleri bu tekkede and içerek eylem kararı almışlardır. Burada aşiret reislerinin halkın isyana katılımı için Alevilik motif ve simgelerinin kullandığını söyleyebiliriz.
Ayrıca halkın arasında dolaşan din adamı kılığındaki yabancı ajanlar halkı en duyarlı oldukları noktadan vurarak “Alevileri Hükümet vuracaktır” söylentisini yaymışlar ve halkı kendini savunmaya davet etmişlerdir. Aşiret reislerinin de aynı tutumu sergilemesi ile cahil bölge halkında “Hükümet bizi öldürmeye gelecek, kendimizi müdafaa etmek zorundayız” düşüncesi meydana gelmiş, artık olayların başlaması için gerekli zemin oluşmuştur.

İsyanın Fiilen Başlaması

25 Temmuz 1920’de Şadan Aşireti reisi Paşo Refahiye’den Kuruçay’a gönderilen cephane kafilesinin önünü keserek jandarmaları esir alır. Refahiye ilçe merkezini işgal ederek yönetime doğrudan el koyar. Hükümet konağına sözde Kürdistan bayrağını çeker.
Alişir’in propagandasının etkisinde kalan Mustafa Ağa Kemah köylerine giderek Dersimlilerin devlete asker vermeyeceğini Kemahlılarında vermemesi gerektiğini söyler ve halkı korkutur. 1 Ekim 1920 de Alişir Kemah’ı basar soygun ve yağmacılık yapar ve isyan yayılır. Günlü çiftliğini basan Kara İbo köylülerin çoğunu öldürür geri kalanlara da “Siz Ermenilere yaptınız bizde size yapıyoruz. Dersim aşiretleri geliyorlar. Biz Sivası alacağız ve sonra Ankara’ya gidip ulusal hükümeti devireceğiz” diyerek gözdağı verir. Dersim aşiretlerinden Bezgar Aşireti Eğin’e gelmekte olan jandarma birliğini Kuruçay’ın Kambo yöresinde esir alır ve cephanelere el koyar. Alişan Bey Hozat ve Çemişgezek aşiretleri ile ‘Hozat Toplantısı’nı yapar. Kürt ulusal kuruluşunda birlik olduğunu, Kürdistan’ın bağımsızlığını açıklamaya hazır olduklarını, Batı Dersim’de kırk beş bin kişilik birliğin hazır beklediğini söyler ve hep birlikte and içilir. Batı Dersim’de kırk beş bin kişilik birliğin hazır beklediğini söyler ve hep birlikte and içilir. 20 Aralık 1920’de Sivas-Kangal-Divriği arasındaki posta işletmesi engellenir. Posta müdürlerinden Ayanoğlu Mustafa öldürülür. 25 Aralık 1920’de Ankara’ya ‘Batı Dersim Aşiret Başkanları’ imzasıyla bir telgraf çekilir. Sevr Antlaşması gereği doğu illerinde Kürdistan’ın kurulması istenerek aksi takdirde bu hakkın silah yolu ile alınacağı bildirilir. Olaylar üzerine Miralay Halis Bey’in birliği 14 Şubat 1921 günü İmranlı’ya varır. Halis Bey taburunu İmranlı’da bırakarak birkaç askerini yanına alıp aşiret reisleri Haydar ve Alişan beylerle görüşmek için Boğazviran’a giderek şunları söyler:
‘Bakın beyler annem bir Kürt kızı idi. Bende bir Kürt yeğeniyim. Gelin Hükümete bağlılığınızı bildirin. Ben de raporumda ıslah edilecek bir şey yoktur diyeyim. Siz de bu çete olaylarına son verin. Siz de biz de huzura kavuşalım.’

Geniş yetkilere sahip Nurettin Paşa isyanın bastırılması için Zara, Kangal, Refahiye ve Kemah askeri ve sivil birliklerine talimatlar göndererek 54. Süvari Tümenini Sivas’tan Koçhisar’a, 32. Süvari Alayını Tokat’tan Sivas’a, Erzincan’daki yüz milisi ise Refahiye’ye gönderir. Nurettin Paşa emrindeki birliklere gönderdiği bildiride yapılacak olan imha harekatının detaylarını anlatırken sivil halka müdahalede edilmeyeceğinin de üstünde şu sözlerle durmaktadır:
“İmha harekatı Koçgiri aşiretine ve bunlara katılmak üzere Tunceli’den gelmiş olan asilere ve Koçgiri çevresinde isyana katılmış olanlara yöneltilecektir. Kanunlara bağlılıklarını devam ettirmiş olan köy ve aşiretler halkının hiçbir suretle zarar görmemeleri çok önemlidir. İmha harekatı sırasında kişi haklarına önem verilmesini, halkın kalbini kazanmaya gayret harcanmasını silah arkadaşlarımdan beklerim”

10 Mart 1921 tarihinde Müdafaa-i Milliye vekaletinden Giresunlu Osman Ağa’ya (Topal Osman) gizli bir şifre gelir ve Giresun Gönüllü Alayının derhal isyan bölgesine hareketi emredilir. İsyanı bastırma işinin Topal Osman’a verilme sebebi Giresun Alayının isyan bölgesine yakın olması ve çete savaşlarını iyi bilen Koçgiri İsyancılarının ancak çete savaşlarını en az onlar kadar iyi bilen Osman Ağa ve gönüllüleri tarafından dize getirileceğinin düşünülmesidir.
Osman Ağa Haydar ve Alişan Bey’lere bir mektup gönderir ve şunları söyler:

“Ey din kardeşlerimiz, muhterem arkadaşlar! İçimizdeki Pontusçuları temizledik. Ermenilere terki silah ettirdik. Başka büyük düşmanlarımız var. Yunan ordusu da yurdumuza saldırdı. Kardeş kavgasını bırakalım, bir din kardeşi olarak birleşelim. Yunan ordusunu yurdumuzdan atalım. Davamızın peşi pek büyüktür. Vatanımızı bu felaketten kurtaralım”
Uzlaşmak istemeyen Alişan ve Haydar beylerden Topal Osman’a şu cevap gelir:
“Osman Ağa, biz senin topunu tüfeğini elinden alacağız, başka kimse ile işimiz yoktur.”

Koçgirili Beko özel olarak Osman Ağa ve birliği ile savaşmak için gönderilir. Beko Sabaha karşı Giresun Alayına baskın yapar. Osman Ağa’nın emri ile makineli tüfekler patlamaya başlar. İsyancılar geri çekilmek zorunda kalır. Refahiye’yi hareket üssü olarak seçen Giresun Alayı Kalkancı bölgesini temizler ve Kızıltepe’deki isyancılarla savaşır. İki ateş arasında kalan isyancılar Kuzeydoğu yönünden kaçarlar. 5 Nisan’da 600 kişilik kuvvetli bir isyancı grubu Alaya yeni bir saldırı yapar. Bu çatışmada isyancılar 50 ölü 64 yaralı verirken, Giresun Alayı bir yaralı verir. Kırıktaş Köyü civarında yapılan ayrı bir çatışmada ise Giresun Alayı isyancılara birçok kayıp verdirir. Hükümet kuvvetlerinin moralini yükselten bu çatışmalardan sonra Nurettin Paşa başarılandan dolayı Osman Ağa’yı tebrik eder.

15 Nisan 1921’de Belensor – Taşdibi yönüne ilerleyen Giresun Alayı Kemah Müfrezesi ile birleşip Koçgiri’yi alır. İsyancılar batı ve kuzeybatı yönünden kaçarlar. 18 Nisan 1921’de Kızlartepesi ve Alakilise taraflarına kaçan isyancıları dağıtılır. İsyancılardan 150 kişi ölürken 60 tüfek ele geçirilir. İsyanın elebaşlarından Alişir’in evi yıkılır. Görünmezkale mevkiindeki çatışmada Osman Ağa’nın atı vurulur ancak Osman Ağa yara almadan kurtulur. 27 Nisan 1921’de Çıragediği mevkiinde 28. Süvari Alayı isyancılar tarafından pusuya düşürülür. 5 Subay ve 82 er şehit olurken zayiatın daha fazla artmasını Giresun süvari birliği önler. Cesaretlenen isyancılar iki gün sonra Giresun müfrezesi ile tekrar çatışmaya girerler. Çalıyurt, Mistolar, Karahüseyin, Karataş köylerinde yapılan çatışmalarda isyancılar 20 ölü ve 12 yaralı bırakan isyancılar kaçmak zorunda kalırlar. 10 Mayıs 1921’de yiyecekleri tükenen 300 kişilik Dersimli grup Kemah’ı basar. Halk bir süre çarpıştıktan sonra kaleye çekilir. 22 Mayıs 1921’ de 400 kişilik Dersimli Grup Kemah’ın güneyinden Tan köyü yönünden saldırıya geçer. 3. Kafkas Tümeninin 11. Alayından iki bölük saldırıya karşı koyar ve başarılı bir savunma verir. 23 Mayıs 1921’de Kemah’ı koruması için 54. Alay görevlendirilir.

24 Mayıs 1921’de Nurettin Paşa Genelkurmay’a bir telgraf göndererek ‘Koçgiri ayaklanmasını bastırma hareketinin bitmek üzere olduğunu, şimdiye dek Fırat – Erzincan – İmranlı arasındaki bölgede 500 kadar isyancının öldürüldüğünü ve bölgenin temizlendiğini’ bildirir. 30 Mayıs 1921’de isyancılar büyük bir saldırıda bulunurlar. Bu saldırının, isyancıların son ciddi saldırısı olduğunu söyleyebiliriz. 500 kadar isyancı Dersim’den Ilıç’a doğru harekete geçerler. 2 Haziran 1921’de Hıktar köyü yakındaki çatışmada isyancılar geri çekilmek zorunda kalırken 2 nizamiye eri ve 1 gönüllü şehit olur. 17 Haziran 1921’de isyanın elebaşlarından Alişan Bey’in ve 32 ileri gelen isyancının teslim olması ile birlikte isyan tamamen bastırılmış olur.

Geniş yetkilere sahip Nurettin Paşa isyanın bastırılması için Zara, Kangal, Refahiye ve Kemah askeri ve sivil birliklerine talimatlar göndererek 54. Süvari Tümenini Sivas’tan Koçhisar’a, 32. Süvari Alayını Tokat’tan Sivas’a, Erzincan’daki yüz milisi ise Refahiye’ye gönderir. Nurettin Paşa emrindeki birliklere gönderdiği bildiride yapılacak olan imha harekatının detaylarını anlatırken sivil halka müdahalede edilmeyeceğinin de üstünde şu sözlerle durmaktadır:
“İmha harekatı Koçgiri aşiretine ve bunlara katılmak üzere Tunceli’den gelmiş olan asilere ve Koçgiri çevresinde isyana katılmış olanlara yöneltilecektir. Kanunlara bağlılıklarını devam ettirmiş olan köy ve aşiretler halkının hiçbir suretle zarar görmemeleri çok önemlidir. İmha harekatı sırasında kişi haklarına önem verilmesini, halkın kalbini kazanmaya gayret harcanmasını silah arkadaşlarımdan beklerim”

10 Mart 1921 tarihinde Müdafaa-i Milliye vekaletinden Giresunlu Osman Ağa’ya (Topal Osman) gizli bir şifre gelir ve Giresun Gönüllü Alayının derhal isyan bölgesine hareketi emredilir. İsyanı bastırma işinin Topal Osman’a verilme sebebi Giresun Alayının isyan bölgesine yakın olması ve çete savaşlarını iyi bilen Koçgiri İsyancılarının ancak çete savaşlarını en az onlar kadar iyi bilen Osman Ağa ve gönüllüleri tarafından dize getirileceğinin düşünülmesidir.
Osman Ağa Haydar ve Alişan Bey’lere bir mektup gönderir ve şunları söyler:

“Ey din kardeşlerimiz, muhterem arkadaşlar! İçimizdeki Pontusçuları temizledik. Ermenilere terki silah ettirdik. Başka büyük düşmanlarımız var. Yunan ordusu da yurdumuza saldırdı. Kardeş kavgasını bırakalım, bir din kardeşi olarak birleşelim. Yunan ordusunu yurdumuzdan atalım. Davamızın peşi pek büyüktür. Vatanımızı bu felaketten kurtaralım”
Uzlaşmak istemeyen Alişan ve Haydar beylerden Topal Osman’a şu cevap gelir:
“Osman Ağa, biz senin topunu tüfeğini elinden alacağız, başka kimse ile işimiz yoktur.”

Koçgirili Beko özel olarak Osman Ağa ve birliği ile savaşmak için gönderilir. Beko Sabaha karşı Giresun Alayına baskın yapar. Osman Ağa’nın emri ile makineli tüfekler patlamaya başlar. İsyancılar geri çekilmek zorunda kalır. Refahiye’yi hareket üssü olarak seçen Giresun Alayı Kalkancı bölgesini temizler ve Kızıltepe’deki isyancılarla savaşır. İki ateş arasında kalan isyancılar Kuzeydoğu yönünden kaçarlar. 5 Nisan’da 600 kişilik kuvvetli bir isyancı grubu Alaya yeni bir saldırı yapar. Bu çatışmada isyancılar 50 ölü 64 yaralı verirken, Giresun Alayı bir yaralı verir. Kırıktaş Köyü civarında yapılan ayrı bir çatışmada ise Giresun Alayı isyancılara birçok kayıp verdirir. Hükümet kuvvetlerinin moralini yükselten bu çatışmalardan sonra Nurettin Paşa başarılandan dolayı Osman Ağa’yı tebrik eder.

15 Nisan 1921’de Belensor – Taşdibi yönüne ilerleyen Giresun Alayı Kemah Müfrezesi ile birleşip Koçgiri’yi alır. İsyancılar batı ve kuzeybatı yönünden kaçarlar. 18 Nisan 1921’de Kızlartepesi ve Alakilise taraflarına kaçan isyancıları dağıtılır. İsyancılardan 150 kişi ölürken 60 tüfek ele geçirilir. İsyanın elebaşlarından Alişir’in evi yıkılır. Görünmezkale mevkiindeki çatışmada Osman Ağa’nın atı vurulur ancak Osman Ağa yara almadan kurtulur. 27 Nisan 1921’de Çıragediği mevkiinde 28. Süvari Alayı isyancılar tarafından pusuya düşürülür. 5 Subay ve 82 er şehit olurken zayiatın daha fazla artmasını Giresun süvari birliği önler. Cesaretlenen isyancılar iki gün sonra Giresun müfrezesi ile tekrar çatışmaya girerler. Çalıyurt, Mistolar, Karahüseyin, Karataş köylerinde yapılan çatışmalarda isyancılar 20 ölü ve 12 yaralı bırakan isyancılar kaçmak zorunda kalırlar. 10 Mayıs 1921’de yiyecekleri tükenen 300 kişilik Dersimli grup Kemah’ı basar. Halk bir süre çarpıştıktan sonra kaleye çekilir. 22 Mayıs 1921’ de 400 kişilik Dersimli Grup Kemah’ın güneyinden Tan köyü yönünden saldırıya geçer. 3. Kafkas Tümeninin 11. Alayından iki bölük saldırıya karşı koyar ve başarılı bir savunma verir. 23 Mayıs 1921’de Kemah’ı koruması için 54. Alay görevlendirilir.

24 Mayıs 1921’de Nurettin Paşa Genelkurmay’a bir telgraf göndererek ‘Koçgiri ayaklanmasını bastırma hareketinin bitmek üzere olduğunu, şimdiye dek Fırat – Erzincan – İmranlı arasındaki bölgede 500 kadar isyancının öldürüldüğünü ve bölgenin temizlendiğini’ bildirir. 30 Mayıs 1921’de isyancılar büyük bir saldırıda bulunurlar. Bu saldırının, isyancıların son ciddi saldırısı olduğunu söyleyebiliriz. 500 kadar isyancı Dersim’den Ilıç’a doğru harekete geçerler. 2 Haziran 1921’de Hıktar köyü yakındaki çatışmada isyancılar geri çekilmek zorunda kalırken 2 nizamiye eri ve 1 gönüllü şehit olur. 17 Haziran 1921’de isyanın elebaşlarından Alişan Bey’in ve 32 ileri gelen isyancının teslim olması ile birlikte isyan tamamen bastırılmış olur.

Yeni eserimiz “Yolun Hınzırları” yayınlandı.

0

Yeni eserimiz “Yolun Hınzırları” yayınlandı.
Bu eser; alevi yol öğretisini asimile eden içimizdeki keklik soylulara ithafen yazılmıştır.

Pirin dediğini yanlışa yoran,
Bilimin yolundan çıkanlar çoktur,
Yolun önderidir natık-ı kuran,
Arapçayı hayra yoranlar çoktur..


“Yolun Hınzırları”; 90 lı yıllarda Devlet desteği ve organizasyonuyla kurulmuş, dizayn edilmiş,
erkanları ise özel olarak yetiştirilmiş elemanlar aracılığıyla belirli yapılar tarafından kurgulanmış,
yaklaşık 30 yıllık tarihi olan günümüz cem evlerinde yetişmiş, asimilasyon için özel olarak eğitilmiş çıkar peşinde koşan bazı tüccar kişiliklerdir.
Sıdk ile özünü çekmemiş dara
Atmamış benliğin ateşe nara
Yolun hınzırları açarlar yara
Ardımızdan bizi vuranlar çoktur
Belirli yapılar eliyle dizayn edilen günümüzde ki yaradılışçı, dinci, mezhepçi, ırkçı bu yapay
aleviliğin temsilcilerinin bizlere alevilik dersi vermeye çalışması; papanın imamlara islamı,
şeyhülislam’ın ise papazlara hıristiyanlığı öğretmesine benzer.


Terkedip pirini uymuş imama,
Salavat getirip gelmiş imana,
Badem bıyıkları uymuş zamana,
Ehl-i sünnet deyip buranlar çoktur..


Her dönemin ihanetçileri olmuştur, oluyor ve olacaktır ama bu ihanetçiler hiçbir
zaman Hallac-ı Mansur, Pir Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal gibi anılmayacaklardır.
Dün farklı egemen güçlere bugün ise yine günün egemenlerine hizmet eden bu ihanetçi,
keklik soylular olsa olsa “Yolun Hınzırları”olarak anılacaklardır, bizde bu ihanetçileri layık oldukları şekilde eserimizle tarihe not düştük.


Keramet bilgidir bunu iyi bil,
Sevgi doldur kalbe cehaleti sil,
Bizim kabemizdir insan-ı kamil,
Kıble nerde diye soranlar çoktur..


Bu keklik soyluların yaptıkları asimilasyon yetmiyormuş gibi, birde bizim gibi düşünen, yaşayan ve mücadele edenleri tehdit edip hedef göstermeleri, zaman zaman cana kast etmeye varan söylemleri, bizi ne mücadelemizden ne de hakikatin yolundan alıkoyamaz.


En-El Hak der dilim hiçbir korkum yok,
Boş laflara artık bilki karnım tok,
Karataş çok yedi cahillerden ok,
Katli vacip deyip duranlar çoktur.
Aşk ile..
Metin Karataş (Sersuri)

Hey erenler zaman azdı

0

Hey erenler zaman azdı
Bu dünya karışır oldu
Tilki aslana kuyu kazdı
Ha edip erişir oldu

Oğuldur atanın hızı
Dinlenmiyor ulu sözü
Altı aylık olmayan kuzu
Koç ile vuruşur oldu

Ata sözü tutmaz uşak
Deve yerin gözler köşük
Küllükte tepinen eşek
At ile yarışır oldu

Palaz üstünde yatmayan
Dudağı yala batmayan
Porsuk ardından gitmeyen
Ceylana erişir oldu

Teslim Abdal zaman azgın
Evlat babasından bezgin
Kokmuş leşe konan guzgun
Turnayla yarışır oldu

TESLİM ABDAL

Kafirin kıralı dönmez sözünden

0

Kafirin kıralı dönmez sözünden
Hayır gelmez amelinden özünden
Bin kul yanar bir münafık yüzünden
Mehdi Resul sahip zaman gel yetiş

Yüzbin asker süvarisi peşinde
Hile çoktur ol mel’unun işinde
Atatürk var Türkiye’nin başında
Mehdi Resul sahip zaman gel yetiş

Balım Sultan aman sonu uzatma
Mürüvvet diyeni tufana katma
Atatürk’ün fidanların budatma
Mehdi Resul sahip zaman gel yetiş

Şu Çar-ı melunun gider mi kini?
Ali İmran okur gerçeğin dili
Gün gibi balkıyor Muhammed dini
Mehdi Resul sahip zaman gel yetiş

KUL FAKIR’ım der ki sevmem ziyneti
Çalışalım Şah-ı Merdan gayreti
Kerbelada akan kanlar hürmeti
Mehdi Resul sahip zaman gel yetiş
KUL FAKİR

RIZA ZELYUT – Osmanlılar Türklerin atası değildi

0

Cehaletin bilgi diye pazarlandığı bir ülkede yaşıyoruz. Halkın büyük bölümü, hatta okumuşlar bile, Osmanlı denilince bundan bir millet anlıyor. Ve Osmanlı’yı Türk sanarak onu atalarımız yerine koyuyor.
40 yıldır Osmanlı tarihi, kültürü, sanatı üzerine çalışmalar yapan birisi olarak Osmanlı gerçeğini özetliyorum:
*Osmanlı, bir milletin adı değil, bir ailenin adıdır. “Âl-i Osman” yani Osman oğulları diye bilinen ve Söğüt bölgesinde küçük bir beylik kuran ailedir bu. Bu aile, Türk’tür yani Türk milletin bir parçasıdır.
*Türk töresinin egemen olduğu kuruluş süreci, saray teşkilatı devreye girince yavaş yavaş atılmış; yerine Sünni Şeriat anlayışı hakim olmuştur.
*Osmanlı ailesinden gelen padişahlar, Türk ailelerin de beylik isteğiyle ortaya çıkmalarını önlemek için asla Türk kızlarını eş olarak almamışlardır. Türk korkusu yüzünden, Osmanlı ailesi Türkleri devlet organının dışına atmıştır.
*Türk karşıtlığı Fatih Sultan Mehmet zamanında başlatılmış, torunu olan Yavuz Sultan Selim döneminde ise tam bir Türk düşmanlığına dönmüştür.
*Böylece, devlet örgütündeki Türkler temizlenmişler; kurucu millet Türk, kendi devletinin düşmanı gibi gösterilmiştir.
*Osmanoğlulları, Türkleri kötülemek için onları “Kızılbaş, Rafizi, Işık, Zındık, Mülhid” gibi sıfatlarla yermiştir. Ve Yavuz Sultan Selim döneminden başlayarak bunlar Celali diye kötülenip yüz binlercesi katledilmiştir.
*Bu işler Başkent İstanbul’daki Topkapı Sarayı’ndan yönetilmiştir.
*Topkapı Sarayı, Osmanlı Devleti’ni yöneten kadroların yetiştirildiği yer idi. Buradaki Enderun denilen okuldan yetiştirilenler devletin merkez ve taşra örgütlerini yönetirdi.
*İşte bu okula, Ermeni, Sırp, Bulgar, Macar, Rum, Arnavut vb… Hıristiyan kökenli milletlerin çocukları alınırken yüzyıllar boyunca 1 tane bile Türk çocuğu alınmamıştır.
İşte Osmanlı dediğimiz tabaka, bu Hıristiyan çocuklarından oluşturulan tabakadır.
Şimdi soruyorum: Bunlar bizim atalarımız olabilir mi?
HEPSİ TÜRK DÜŞMANIDIR
Bizim Osmanlıcılar bilmez ama o devletin adı bile Osmanlı değildi ve “Devlet-i Âliyye” idi.
Bu devleti yöneten kadroların temel özelliği Türkleri düşman görmeleri idi. Bunların çevresindeki şairler de aynı kafadaydılar ve efendilerine hoş görünmek için Türklere demediklerini bırakmıyorlardı.
Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’nın has şairlerinden Taşlıcalı Yahya, Türkleri “Türk-i ebter” yani soysuz Türk diye aşağılayıp şöyle yazmıştı:
“Bî-namaz idi hem yüzi kare
Düşmayince başı inmezdi yere”
(Okara yüzlü (alçak) adam namaz kılmazdı/Başı kesilip yere toprağa düşmeden de yere değmezdi)
Kendisinden 50 yıl önceki Kadimi mahlaslı saray sekreteri şair daha sertti. Bakın yazdıklarına:
“Türk’ü zannetme ki ola âdem
Türk ile oturma durma bir dem
(…)
Ser-i Etrak’i kesip hiç yime gam
Uktül-üt Türk’e velev kane ebak”
(Türk’ü sakın insan sanma/Onunla asla bir an bile bir araya gelme/Türklerin başını hiç üzülmeden kes/Baban bile olsa Türk’ü katlet.”
İşte, birilerinin atamız/dedemiz diye savunduğu Osmanlı bu…
Yetmedi mi? Size bir de meşhur şair Nefi’den de örnekler verelim. Bakın Türk’ü nasıl aşağılamış:
“O faziletle bak eşek Türk’e
Asrının hâce-i efdali görünür”
(O anlayışla bak eşek Türk’e/Çağının seçkin hocası görünür.)
“Gider ol Türk-i dûnı kim dahi
Torbasında seferceli görünür”
(Uzaklaştır o aşağılık Türk’ü ki/Torbasında ayvası görünür)
“Türke Hak, çeşme-i idraki haram etmişdir
Eylese her ne kadar sözünü sihr-i helâl”
(Allah, Türk’e akıl çeşmesini haram etmiştir/ İsterse sözünü sihirle bezesin.)
Padişah hocası sayılan tarihçi Sadettin Efendi de Türk’ten söz ederken, “Etrak-ı bî-idrak” yani “akılsız/aptal Türk” demiyor muydu?
MİLLETİN AHLAKINI BOZDULAR
Buna benzer yüzlerce örnek var.
Bu Osmanlı denilen dönme-devşirme takımı, Türk milletinin ahlakını da bozdu. Osmanlı yönetici tabakası, parlak oğlanları yatak odalarına aldılar. Öyle ki kadınla cinsel ilişki aşağılanır oldu. Onlar için övücü şiirler yazdılar; içki meclislerinde bunları oynattılar. Bu zihniyetten beslenenler, günümüzde erkek çocuklarımıza tecavüzün görüldüğü vakıflara arka çıkmıyorlar mı?
Türk milletinin ahlakını bozan bu hastalıklı zihniyeti, “Osmanlıda Oğlancılık” adlı kitabımızda anlattık.
Böyle bir tabakaya Türk milletinin ceddi gözüyle bakanlar ya çok cahildir ya da Türk düşmanıdır.
Rıza Zeylut.

Uğur Mumcu anısına Saygıyla

0

“Haklıdan yana değil, güçlüden
yana olanlar korkak ve kaypak olurlar.
Güç merkezi değiştikçe dönerler,
fırıldak olurlar.
Sürekli güçlünün yanında yer almak
adamı yalaka, dalkavuk yapar.
Çünkü güç dengeleri sürekli değişir.” –
Uğur Mumcu

TERZİ FİKRİ Geçti bu dünyadan…

0

Türkiye’nin karanlık yılları..
CIA’nın ortadoğu şefi Paul Henze‘nin ABD başkanı Jimmy Carter’a “Bizim oğlanlar yaptı” dediği 80 darbesine daha bir yıl var..
1979 yani..
Karadeniz’in şirin ilçesi Fatsa’da belediye seçimleri yapılacak..
Bağımsız aday Fikri Sönmez farklı şeyler söylüyor..
Herşeyi halkla yapacağım..
Belediyeyi halkla yöneteceğim..
Özellikle gençlerden kendisine büyük destek var..
Diğer partiler rahatsız..
Ankara’nın baskısıyla seçim iki kez erteleniyor..
Sonunda Fikri Sönmez 3096 oyla belediye başkanı oluyor.
CHP’nin oyu 1150..
Adalet Partisi’nin 850..
MHP ve MSP’yi de eklesen, Fikri Sönmez’in yarısı etmiyor..
Fatsa Belediye Başkanı Fikri Sönmez bir terzi..
O nedenle Terzi Fikri diyorlar…
Devrimci, sosyalist biri..
Seçimden bir gün sonra Fatsa’da halk örgütleri kuruyor.
Halkın direkt yönetime katılmasını sağlıyor..
En önemli sorun çamur..
Halkla bir haftada Fatsa’nın tüm çamurlu yollarını yeniliyor..
Özellikle fındık üreticilerin sorunlarıyla ilgileniyor..
Aracıların, komisyoncuların önünü kesiyor..
Kooperatifleşme çalışmaları yapıyor..
Karaborsacıların üzerine gidiyor..
İlçede ekmek fiyatını fırıncılarla masaya oturan halk örgütleri ortak belirliyor..
Ulaşımı ve suyu ucuzlatıyor..
Fatsa’da küçük bir sosyalist düzen kuruyor..
Yapılanlar karşısında ilçenin CHP, Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi temsilcileri de yönetime tam destek veriyor.
Ancak, Fatsa’nın halkla yönetilmesi Ankara’daki karanlık odaları rahatsız ediyor..
Önce ilçeye mazot göndermiyorlar..
Moskova’dan alsınlar diyorlar..
Gazeteler hergün Fatsa’yı kötülüyor..
Süleyman Demirel Çorum katliamını unutturmak için “Çorum’u bırak Fatsa’ya bak” diyor.
Ülkenin tüm sorunları bitmiş gibi, fındık kadar bir ilçe sürekli manşetlere çıkıyor.
Özellikle Tercüman ve Hürriyet’te..
“Komünistler Fatsa’yı ele geçirdi..”
“Devlet Fatsa’da yok..”
“Dinsizler dini yasakladı..”
“Halk mahkemeleri kuruldu.”
Öyle akıl almaz, öyle gerçek dışı şeyler yazılıyor ki..
Sonunda Fatsa’nın, CHP, AP ve MSP örgütleri bile isyan ediyor.
“Biz burada huzur içinde yaşıyoruz.Burada komünist iktidar yok, kan yok, halk var.”
Fatsa kaymakamı bile önce valiye, sonra Ankara’ya mesaj geçiyor.
“İlçede bir sorun yok”
Ama hemen görevden alıyorlar..
Sonra bir köşe yazarı çıkıyor ortaya..
Oktay Ekşi..
O günlerde Hürriyet’in başyazarı..
10 Temmuz 1980’de şöyle diyor köşesinde..
“Fatsa bir nifak merkezi..Tehlikeli bir õrnek..Eğer Fatsa’nın başı ezilmezse cumhuriyet elden gidecek..Ordu Fatsa’ya hemen el koymalı”
..Ve 12 Temmuz 1980’de ordu Fatsa’ya el koyuyor..
Silahlı Kuvvetler 12 Eylül’ün ilk provasını Fatsa’da yapıyor..
Terzi Fikri görevden alınıyor..
Yüzlerce insanla birlikte cezaevine konuyor..
İşkence tezgahlarında sabahlıyorlar..
.,Ve Kenan Evren “Fatsa’da taş taş üstünde bırakmadık” diyor..
Netekim!..
4 Mayıs 1985 Cezaevinde ağır işkencelere dayanamayan Terzi Fikri öldü..
Cenaze namazını yarıda kestiler.
Komünistti dediler cenazesini yıkamadılar..
Dinsiz bu adam dediler, salasını okumadılar..
Öylesine gömüldü..
Terzi Fikri ve binlerce Fatsalı..
Fatsa’yı “Sınırsız ve duvarsız bir kardeş sofrası” gibi açmışlardı..
Kısa sürdü..
9 aylık rüya kanla bitti..
Ama Terzi Fikri’nin şu sözleri hiç unutulmadı.
“Ben ne yaptıysam, halkım için halkımla yaptım”
Yüreklerini betimsiz sevdalarla dolduranlara ölümün hükmü yoktur..
Terzi Fikri için de ölümün hükmü yoktu..
Ve Can Baba’nın Terzi Fikri üzerine yazmış olduğu sözler;
“Her seçim döneminde
Göğünü yitirmiş bir ay gibi Karadeniz’e düşerim
Ilık bir düş vaktine dönüşür Fatsa
Gözlerimin tuzu Karadeniz’e
Karadeniz gözlerime dolar
Ağzım dilim dudaklarım arar
Ben Fikri’yi ararım.
Terzi Fikri öyle bir giysi dikti ki Fatsa’ya
O Gürcü öyle bir gürledi ki arkadaşlarıyla.
Noktalar, noktalı virgüller, askeri operasyonlar.
Kimseler çıkaramaz Fatsa’nın sırtından
Emek hakkının sımsıcak çıplaklığını..! “

Gidenler BEKRİ MUSTAFA’YA SÖYLESİN, Doğu Perinçek Türkiye nin islam temsilcisi olmuş

0

1593-1634 yıllarında Sultanahmet’te doğup-yaşayan, Bekri Mustafa’nın adını,herhalde duymuş olmalısınız…
Onun, kendini genç yaşında “içki”ye verdiğini, “gece-gündüz içtiği” için Bekri namıyla ün yaptığını
Ve 41 yaşında öldüğünü belki bilmezsiniz ama,
Bekri Mustafa’nın “imam” olma hikâyesini herhalde bilirsiniz.
Efendim, hikâye şöyle:
Bekri Mustafa,
yoksul bir mahallede,
“Küçük Ayasofya Camii”nin önünden geçmektedir…
O sırada musallada bir tabut vardır,
Fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur.
Cemaatin, beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu,
Sırtında cübbesiyle oradan geçen
Bekri Mustafa’yı;
“Hoca” zannederek namazı kıldırmasını söylerler.
“Yok, ben hoca değilim” dese de,
Dinlemezler ve zorla öne geçirirler…
Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına
bir şeyler fısıldar.
Cemaat, ölüye ne söylediğini merak eder.
Bekri Mustafa gülerek cevaplar:
Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun.
Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa,
Bekri Mustafa Ayasofya’ya imam oldu dersin.
Onlar durumu anlar. dedim…

İran’ın başkenti Tahran’da gerçekleştirilen;
Dünya İslami Uyanış Kurultayı’nda,
Türkiye’yi TEMSİLEN konuşmacı olarak, kim katıldı biliyor musunuz?
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek.

Hakkın kandilinde gizli nihanda

0

Hakkın kandilinde gizli nihanda
La mekan elinde sır idi Ali
Küntü kenzin hep esrarı andadır
Dünya kurulmadan var idi Ali

Feriştahlar kendi nurundan oldu
Sen kimsin diye Cibril’e sordu
Cibril bilemedi kanadı yandı
Ol zaman kandilde nur idi Ali

Ol vakit “Kün” dedi dünya kuruldu
Ademi balçıktan yaptı yoğurdu
Kendi anasını kendi doğurdu
(Be) nokta altında bir idi Ali

Adem’in bezminden Şit’e erişti
Müminin evrakı ona karıştı
Ayin oldu Yasin ile görüştü
Evrakı ezelden dür idi Ali

Kur’an’da Ali’dir İncil’de İlyâ
Zebur’da Papa’dır Tevrat’ta Ulya
Yoktan var eyledi bu cümle eşya
Devranî kapında kulundur Ali
Aşık Devrani

Uğur Mumcu’yu Saygı ve Özlemle Anıyoruz

0

Uğur Mumcu’yu Saygı ve Özlemle Anıyoruz

Demokrasi, laiklik, düşünce özgürlüğü ve halkın haber alma hakkı uğruna yaşamını adayan gazeteci–yazar Uğur Mumcu, katledilişinin yıl dönümünde İstanbul Cemevi Eğitim ve Kültür Vakfı olarak anılacaktır.

Defol git benim yurdumdan

0

Defol git benim yurdumdan
Amerika katil katil
Yıllardır bizi bitirdin
Amerika katil katil

Devleti devlete çatar
İt gibi pusuda yatar
Kan döktürür silah satar
Amerika katil katil

Japonya’yı yiyen velet
Dünyadaki tek nedamet
İki yüzlü kahpe millet
Amerika katil katil

Su diye yutturur buzu
Katil düştük kuzu kuzu
Dünyanın en namussuzu
Amerika katil katil

İnsanlıkta ırk sarısı
Küstü dünyanın yarısı
Vietnam’ın pis karısı
Amerika katil katil

Mahzuni şerif uyuma
Gün geldi çattı akşama
Bizden selam Vietnam’a
Amerika katil katil

Söz – Müzik: Aşık Mahzuni Şerif