Ana Sayfa Blog

Anadolu tarihinde bilebildiğimiz ilk Alevi Katliamı

0

OCAKLAR

Anadolu tarihinde bilebildiğimiz ilk Alevi Katliamı, Babai hurucundan (başkaldırısından) sonra, Selçuklu Devletinin yaptığı katliamdır.

1239 yılında başlayıp, 1240 -1241 yılında bastırılan Babai başkaldırısından sonra, Selçuklu Devleti sürek avına çıkar gibi Babai başkaldırısına katılan dervişlerle, Babalıların başkaldırısına destek olan oymakların peşine düşüp, yakaladıklarına korkunç zulümler etmeye başlıyor. Hacı Bektaş’ın bu dönemde, saklı – gizli bir şekilde yaşadığını, mesela “Delikli taş” diye bilinen mağara gibi bir yerler de barınmış olabileceğini düşünüyorum.

Babailerin hurucunu bastıran Selçuklu Devletinin bu başkaldırıya – ayaklanmaya katılan dervişlerle, Babai hurucuna destek olan oymaklara yaptığı zulüm hattı piyanı aşıyor. Bundan dolayı da, Barak Baba, Moğollara gidip, Moğollar’dan kendilerini Selçuklu zulmünden kurtarmaları için yardım istiyor. Hamdullah Çelebi, şeriat mahkemesinde yaptığı savunmasında, Barak Babanın isteği üzerine Moğolların Selçukluya akın düzenleyip, selçukluyu yenerek, Babalıları Selçuklu zulmünden kurtardığını mahkemede şöyle anlatıyor:

“Selçuklu Devleti … yüzyıl(ca) Türk katliamı yapmıştır. Babailer katliamını yapmıştır … kılıçtan geçirmişlerdir. Babailer, Barak Baba ve arkadaşları İlhanlı Devletine, Moğollar’a dert yandılar. Moğollar orduları Anadolu’ya girdiler, Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu orduları yenildi. Anadolu’yu küçük küçük devlet, beylikler haline getirdiler. Hacı Bektaş Veli ile olan Türkmenler zarar görmediler, bu guruplar devleti ele geçirmişlerdir.” (Serçeşmenin Savunması, Pir Hamdullah Çelebi, Dorlion Yayınevi, birinci baskı, sayfa 69.)

Hamdullah Çelebi’nin bu sözleri tarih algımızı değiştirecek niteliktedir.

Babai başkaldırısının bastırılmasından iki buçuk – üç yıl sonra da Moğollar Selçuklu Devletine akın edip, Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu Devletini yenerek Babai Hurucuna katılan Babalıları Selçuklu zulmünden kurtarıyor; Moğolların bu yardımı, tarihsel olarak, Timur’un gelip, yurtları işgal edilen Türkmen beylerini kurtarmasına çok benziyor. Nasıl ki, Beylerinin Timur’un safında olduğunu gören Türkmenler, Ankara savaşı’nda kendilerini kurtaracak olan Timur’un safına geçmişlerse, Kösedağ Savaşı’nda da Babai dervişleri Moğolları desteklemiş olmalıdırlar; tarihsel süreci düşünen kişi bunu anlayıp, hissedebilir.

İşinin ehli diplomatlar bir savaş yada ayaklanma gibi sosyal bir olay olunca öncelik bu kimin yararına diye bakarlarmış; Moğolların Selçuklu Devletini yıkması öncelikle Babai dervişlerini Selçuklu zulmünden kurtarmıştır.

Kösedağ Savaşından sonra kurulan beyliklerin tümünde, Babai dervişlerinin danışman olarak görevler aldığı görülüyor. Hamdullah Çelebi, Savunmasında Osmanlı Beyliği ile ilgili durumu şöyle anlatıyor:

“… Osmanlı Beyliği’nde Babai’lerden hatırlı müşavirler bulunmaktadır. Ecdadım Hacı Bektaş Veli, Türkmenlerin dilini, örfünü, geleneğini gözeterek, örfünü, adetini korumasını Osmanlı beylerinden rica ederek, korumalarını, korunmasını istemiş. Onlar da imparator olursak ordularımızla, valilerimizle, beylerimizle, hükmettiğimiz yerleri de koruması dışında adetlerine hükmettikleri her yerde Türk ve Türkmenlere çok yardımcı olacağınıza kasem (ant) olsun demişlerdir. Bütün Osmanoğlu Beyliği imparator olunca bu Türklere, Türkmenlere hürmette kusur etmemişlerdir. Ama 930 (Hicri 1524 yılına denk geliyor bu -R) senesi sonrasında misli misali görülmeyen Alevi katliamları uygulanmıştır. Yazıklar olsun, lanet oldun kanlı katil hükümete de, idareye de, …” sayfa 69-70.

Selçuklu Devleti Kösedağ Savaşı’nda yenilip dağılma sürecin girince, Babai Başkaldırısına katılanlara yaptığı baskılar da sona eriyor, böylece de Babayi Hurucun da dağılan Babai dervişleri tekrar toparlanıp, bir araya gelme sürecine giriyorlar. Efsanevi bir biçimde Hacı Bektaş’ın hayatını anlatan Velayetname’in başlangıç kısmı, bu süreci anlatır.

Özellikle Emre Sultanın, “Taptuk, Sultanım Taptuk” diyerek “Taptuk Emre” adını alışını anlatan bölüm bunun en açık göstergesidir. Bu süreçte Hacı Bektaş’ın adını “IHTIRICI” koyarlar. Ihtırıcı, bir yere oturtan, bir yere bağlayan yani bu günkü anlamda örgütleyen kişi demektir.

Hacı Bektaş’ın etrafında bir araya gelen dervişler, ilk iş olarak Serçeşme dedikleri Hacı Bektaş dergahını kuruyorlar. Dergahlardan sonra da Tekkeleri kuruyorlar. Dergahlar ile tekkeler bir kişiye bağlı kurumlar değiller, ortaklaşa yönetilip, ortaklaşa kullanılan kurumlar oluyor. Dergahlar ile Tekkelerde Alevilik eğitimi de verildiği için Alevilik adına irşad faliyetinde bulunup, Aleviliği anlatan aşıklar buralarda yetişiyor. Bunun için Yunus Emre, “Baba Taptuk manasını saçtık elhamdulillah” diyor. Dikkat ederseniz, Alevi edebiyatının temelini atan Yunus Emre, Taptuk Emre’nin Dergahında, Alevi edebiyatının kurucusu olarak kabüledilen Kaygusuz Abdal, ABDAL Musa’nın Dergahında yetişiyor; Yemini, Kızıldeli Dergahında yetişiyor. Ben bundan şu sonuça varıyorum; aşıklar bu inancın kurucusu değil, Dergahlarla, Tekkelerden aldıkları, manayı deyişlerinde işleyip, cemi cümleye saçan yani yaymaya çalışan insanlardır, bunun içİn Yunus Emre, “Baba Taptuk manasını saçtık elhamdulillah” diyor.

Dergahlar ile tekkelerin böylesi çok önemli bir işlevi var, Aleviliği anlatan aşıkların altını kazıyın, içinden kıpkızıl böylesi bir eğitim çıkar; almadan vermek olmaz. Yunus Emre kendini bir su dolabına benzeterek, “enginden alıp yükseğe taşıdım” diyor.

Osmanlı Devleti süreç içinde bu kurumları kapatıp, bir kısmını da yıktığı için günümüzde bu kurumlar görülmüyor.

Velayetname’nin “HALİFEKER” başlıklı bölümün de şöyle deniyor:

“Hacı Bektaş Hünkâr, otuzaltıbin çerağ uyarmış, otuzaltıbin halife dikmişti. Bunların üçyüzaltmışı, gece gündüz, Hünkâr’ın huzurunda hizmette bulunurdu. Hünkâr âhirete göçünce onların herbiri, Hünkâr’ın gönderdiği yere gitti. Hepsini etraflıca anlatırsak söz uzar. Yalnız bu üçyüz (altmış) halifeden, bugünedek adları malum olanları anacağız.

Cemâl Seyyid, Saru İsmail, kolu açık Hacım Sultan, Baba Resul, Pir Ebi Sultan, Recep Seydi, Sultan Bahâeddin, Yahya Paşa, Barak Baba, Ali Baba, Saru Kadı, Atlas Pûş Sultan, Dust-ı Hudâ, Hızır Sâmid.

Bunların hepsinin soyunu sopunu, erenlere nasıl kavuştuklarını anlatırsak söz uzar. Biz gelelim sözümüze.”

Velayetname’nin ilerleyen sayfalarında ise Hacı Bektaş Dergahına hizmet eden bu kişiler anlatılıp, bunlara hangi bölgenin yurt verildikleri anlatılıyor. Mesela Saru İsmail bölümünde bu şöyle deniliyor:

“Birgün, acaba Hünkar, bize nereyi yurt verecek, nerede dem-yom oynatacağız fikrine daldı. Hünkâr’a malum oldu. İsmail’im dedi, ben göçtükten sonra sopanı at, nereye düşerse ora yurdun olsun, yeşil fermanı da yanında götür, sana lazım olur buyurdu.”

Hacı Bektaş, Dergaha hizmet eden, Hünkâr’ın yanında bulunan yardımcılarını yola hizmet etmeleri için belirli bölgelere gönderiyor; bunlar zaman içinde o yörelerdeki dede ocakları oluyorlar.

Şimdi bura da Ocak kavramı üzerine de düşünmemiz gerekiyor.

Türkçede bir söz içinde kullanıldığı cümleye bağlı olarak anlamlar yüklenir. Mesela “yüz” sözü; insanın çehresi olarak yüz, ırmakta yüz, sayı olarak yüz, dağın yamacı anlamında yüz, koyunu yüz gibi içinde bulunduğu cümleye bağlı olarak anlam kazanır. Tıpkı bunun gibi, Ocak kavramı da içinde bulunduğu cümleye bağlı olarak anlamlar yüklenir.

Mesela evlerde ateş yanan yere de Ocak denir, patates ekilen yere de Ocak denir, eskiden partilerin taşra örgütlenmelerinde de ocak örgütleri, bucak örgütleri vardı, tıpkı bunun gibi bir örgütlenme adı olarak, “Türk Ocağı”, “Ülkü Ocağı” gibi adlarla kurulan örgütlenmeler vardı. Kısaca söyleyecek olursak, Ocak sosyal bir örgütlenme adıdır.

Sol Yayınlarından çıkan, V. Gordlevski’nin “Anadolu Selçuklu Devleti” kitabında, Ocak sözcüğünün, Türkçede 30 anlamına geldiğini yazıyordu. Buna göre bir düzüne deyince nasıl 12 sayısı anlaşılıyorsa Ocak denince de 30 sayısı anlaşılıyormuş.

Yukarda Velayetnameden aktardığıma göre, Hacı Bektaş da, Dergaha hizmet eden yardımcılarını 30 yerleşim yerini kapsayan bir bölgede muhibbana pratik rehberlik etsinler diye yardımcılarını görevlendirmiş, bunlar da zaman içinde bilinen dede ocaklarına dönüşmüşler. Tarihi süreç içinde dede ocağına bağlı olan talibler de yerinden yurdundan göçüp, başka başka bölgelere dağıldıklardandan dolayı, bu günkü durum açığa çıkmış diye düşünüyorum. Bu benim fikrim.

Bölgelere giden dede, dergahtan aldığı hüccetle, dergahın vekili – Dergahın temsilcisi olarak yola hizmet eder, talibe rehberlik edermiş; hüccet vekil, temsilci demek. Her dede her yıl olmasa da iki ya da üç yılda bir dergaha gelir, hüccetini yenilermiş. Abdülbaki Gölpınarlı, İslam Ansiklopedisinin “Kızılbaşlık” maddesinde, Cemal Bardakçı da 1921’de Hacıbektaş’a geldiğinde edindiği bilgilere dayanarak yazdığı “Kızılbaşlık nedir” adlı kitabın da yazdığına göre, Dergahtan hüccet denen vekillik, temsilcilik belgesi alıp, talibin yol hizmetine giden dedeler, talipten “salma” ya da “döküm” adıyla toplanıp, dedeye verilen hakkullah’ın bir bölümünü de “Karakazan Hakkı” olarak dergaha getirirmiş. Babam, Hacı Bektaş’ın, “belirli bir süre içinde dergaha gelip hüccet almayan dedenin tacı delik, kestiği mundar, kendisi de mürtattır” dediğini söylerdi. (Hasan Sabah’ın Alamut Kalesi de görevlilere verdiği belgeye “Hücce – Hüccet” deniyor.)

Ocakta dedelik hizmetini yürüten dede, yaşlanınca bu görevi ailede birine verirmiş; yol dilinde buna “elvermek” denirmiş. Dedesinden el alan kişi de, Dergaha gelip, Dergah postnişininden hüccetini akarak talibi görmeye, yolun hizmetini yerine getirmeye gidermiş, böylece de her ocağın bir post dedesi olurmuş – olurdu. Yol uzun bir dönem böyle sürdürülmüş, sonra tarihsel süreç içinde tarihi nedenlerle bazı bozulmalar olmuş; bunu şöyle anlatabilirim.

Alevilerin Serçeşmesi olan Hacıbektaş Dergahını kuran, Hacı Bektaş 1272’de bu dünyadan göçmüş. Hacı Bektaş Dergahını kurduğunda, bu bölge Dulkadiroğlu beyliği içindeymiş; Velayetname’nin, “İbrahim Hacı” bölümünde, “Hacı Bektaş Veli, Rum Ülkesine, Türkmen içinde, Zülkadirli İlinde Bozok’tan girdi” der. Velayetname’nin “Hırkadağı” bölümünde ise, Hacı Bektaş’a, Dergahın yerinin değiştirilip, “deniz kıyıların da başka bir yere gitmesinin” teklif edildiğini Hacı Bektaşında bunu her defasında reddetti belirtiliyor. Bence bunlar Hacı Bektaş’ın bu bölgeyle bağlarının, tarihsel, köklü nedenlere bağlı olduğunu gösteriyor.

Hacı Bektaş Dergahının olduğu bölge 1522 yılında ilhak edilip, Osmanlı Beyliğine bağlanınca buna tepki olarak başkaldırılar oluyor. Bu başkaldırının ilki, ülkelerinin ilhakından 4 yıl sonra Dulkadiroğlu beyzadelerinden Baba Zünnün önderliğinde 1526’da başlıyor, bundan bir yıl sonra da Hacıbektaş Dergahı Postnişini Kalender Çelebi ile Dulkadiroğlu Beylerinden Deli Dündar önderliğinde Osmanlı tarihinin en büyük başkaldırısı olan Kalender Çelebi Hurucu (isyanı) başlıyor; bu başkaldırılara Huruç etmek deniyor. Kalender Çelebi’nin Hurucu 1527 yılında kanlı bir biçimde bastırılınca Dergah kapatılıyor. Biraz zaman geçip de, ortam biraz soğuyunca, Kanuni Sultan Süleyman Dergahı yönetmesi için. kaynı Server Paşayı, “Sersem Ali Baba” adıyla 1550 ya da 1551 yılında Dergahın başına atıyor.

Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı, Sersem Ali Babanın Dergaha atanması Alevilikte yani Hacı Bektaş geleneğinde bir yol ayrılığına yol açıyor; bu ayrılıkta, sersem Ali Baba taraftarlarına “Dervişçiler – yada Bektaşiler”, Hacı Bektaş dergahını eskiden beri yönetip gelen Çelebilerin taraftarlarına da “dedeciler” deniyor.

Osmanlı Devleti, Kanuni Sultan Süleyman’in insiyatifinde kurulan ya da yeniden canlandırılan Kerbeladaki Hüseyin Abdal tekkesi kanalıyla, Osmanlı Devletinin atadığı, Dervişçileri destekleyip, Osmanlı Devleti ile işbirliği yapan dedelere, bir kayırma belgesi olarak “ŞECERE “ denilen, o belgeyi alanın ehli beyit soyundan geldiğini, bu belgeyi alanın vergi vermeyeceğini, askere girmeyeceğini, her gittiği devlet dairesinde işlerinin görüleceğini, bu belgeyi alan dedenin de namaz kıldırıp, Ramazan’da oruç tutturacaklarını, insanları haca gitmeye teşvik edeceklerini söyleyen belgeler veriyorlar. Bu süreç içinde, Osmanlı devletinin de Teşvikiyle dedelerin Hacı Bektaş dergahı ile ilişkileri soğumaya başlıyor. İşin aslında ise bütün dede ocakları Serçeşmeyi, rehber olarak görür, gülbenklerinde “pirim Hünkar Hacı Bektaş Veli” diye Hacı Bektaş’ı anarlarmış, halada ananlar.

Dede ocaklarının durumunu bu tarihi süreç içinde Dergahlarla, tekkelerle beraber düşünmek gerekir; bu üç kurumun üçü de birbirleri ile ilişkilidir. Dergahlar ile tekkeler eğitim de yapılan sosyal kurumlardır, dede ocaklarında düzenli bir eğitim yapılmaz ama sahadaki Alevi kitle ile daha içli dışlıdırlar.

Bu yazımı bir anımdan söz ederek bitirmek istiyorum.

Bir toplantı için Fransa’da Strazburg’dan Durak Aslan’ın yaşadığı Metiz kentinin cemevine gitmiştim. Durak Aslan, “Fransa’ya gelipte Paris’i görmeden olmaz” dedi. Paris’te Hayrullah Akkaya ile konuştuk, zamanı uygunmuş hızlı trenle Paris’e gittim iki yada üç gece Hayrullah canın mihmanı oldum. Hayrullah can, “Burada ki etkinliklere katılan, Dersimli Rıza Yağmur dedemiz var, akşam muhabbetimize onu da davet etmemi ister misin dedi. Hay hay, can baş üstüne, muhabbetimize davet edelim, gelirse memnun olurum dedim.

Rıza Yağmur dede geldi, Derviş Cemal Ocağından, yaşı kemelete ermiş olgun bir insandı. Candan, tadına doyum olmaz güzel bir muhabbet oldu. Rıza Yağmur dede muhabbetin bir yerinde şöyle bir anısını anlattı.

Benim çocukluktan gençliğe doğru geliştiğim dönemde, bir dedemiz vardı, epeyce yaşlanmıştı. “Ben haca gitmeden ruhumu teslim edip, bu dünyadan göçmeyeceğim” derdi. Sonra, bir ara bu dedemiz kayboldu, birkaç ay ne oldu, nereye gitti bilemedik. Sonra birgün çıkageldi, haca gidip geldim, artık ruhumu teslim edip, bu dünyadan göçe bilirim dedi. Hac diye nereye gidip geldiğini sorduk, Hacıbektaş’a gidip gelmişti; demekki bizimkiler Hacıbektaş’a gidip gelmeyi haca gitmek olarak görürlermiş dedi.

Dedelerin olduğu kadar talipler içinde Hacı Bektaş, hac yeridir. Benim ebem de, dedem de Hacıbektaş dergahına gitmeye böylesi bir kutsiyet atfedenlerdi.

Alevilik, özellikle de Alevi kurumları bir bütündür. Alevi kurumlarını bu bütünsellik içinde görüp, anlatmak gerekir. Örneğin Cem, kendi içinde 12 hizmeti olan bir bütündür. Bu 12 hizmet, Cem’in bütünlüğü içinde kendi anlamını bulur; bunlar bütünden parçalanırsa olmaz. Mesela Semah ya da dem, Cem’deki 12 hizmetten biridir, bunları Cem bütünlüğünden koparıp, ayırırsan anlamını yitirirler. Cem dışında oynanan oyun, şeklen semaha benzese de Semah olmaz, Cem dışından alınan bade de, dem olmaz. Bu üç Alevi kurumunu yani hem Dergahı, hem Tekkeyi hem de Dede ocağını bu bütünlük içinde anlayıp, anlamlandırarak anlatmak gerekir

Aşk ile. 24-28 Ocak 2023

Rıza Aydın

içinde

0

Kıymetli dostlar! Bu şiirim; benim gözümde bir şaheser. Alfabemizde olan harfleri alfabetik sıralı olarak ayak kafiyelerde ve mısra başlarında zincirleme olarak kullandım. Sabırla okuyunuz, çok şey anlatıyor.
*
İÇİNDE
(Alfabetik Ayaklı Zincirleme)
*
Hey ağalar bir dinleyin, ne günlere kaldık böyle
Hiç kimseye söz geçmiyor, sen ne söyler isen söyle
Derdimizi beyan etsek, tutuştursak birkaç föyle
Kaybolup gidiyor elbet, bir sürü AZMAN içinde
*
AZMAN çoğaldı ülkede; hukuk, yasa kalktı rafa
“Demokrasi budur” diye yutturdular bunca safa
Yoksul çöpten doyar oldu, hiç gelen yoktur insafa
Kısacası her konuda ülkemiz BUHRAN içinde
*
BUHRAN içinde vatandaş, ölür gider bu gidişle
Her gün başka operasyon, suçsuzları durma fişle
Fakire bir kuru ekmek, dişin kaldı ise dişle
Sonuncu olmamız yakın koskoca CİHAN içinde
*
CİHAN denen âlem bize nedendir ki oluyor dar
Utanacak yüzü olan elbette eder hicap, ar
Ne kaçacak yerimiz var, ne göçecek yerimiz var
Baş başa kalmışız artık; yılanla ÇIYAN içinde
*
ÇIYAN, yılan sömürürken “çok güçlü ülkeyiz” deriz
Ahvalimiz çırıl çıplak; milleti sanmayın keriz
Düşmanı besler büyütür, sonra yok etmek isteriz
Kendimizi avuturuz bir çakma DESTAN içinde
*
DESTAN ettiler Dünya’ya, zarar gördü öz hakkımız
Zengin yer biz yalanırız, nerde bizim göz hakkımız
Vergisini biz öderiz, neden olmaz söz hakkımız
Salonların güçlüleri, T(e)R(e)T(e) EKRAN içinde
*
EKRAN ekran haber olur, Cumhuriyet Savcıları
İçlerinden bazıları dersin “kafa avcıları”
Şeriatın hazırlığı, çoğu bunun tavcıları
Hukuk artık iki dudak, bir kuru FERMAN içinde
*
FERMAN gelmiş Padişahtan zehri içebilir isen
Deli Dumrul Köprüsünden gel geç geçebilir isen
Yanlış nedir, doğru nedir; sen seç seçebilir isen
Algı yönetimi ile halkımız GÜMAN içinde
*
GÜMAN düşmüş gönlümüze; kararsızlık haddinden çok
Ranta alışmış sermaye, hem çalışmaz hem karnı tok
Köylüm, çiftçim eker biçer yine bağrında saplı ok
Masrafını çıkaramaz; borçludur HARMAN içinde
*
HARMAN içinde borçlandık; hem Ağaya, hem de Beye
Kendimizi hep avuttuk; “Allah Kerim” diye diye
Bayram gelse yoksulumuz, gurbetten gidemez köye
Zenginimiz sahillerde, yüzer ILIMAN içinde
*
ILIMAN sahil, denizler görememek bize mahsus
Muhalife suç üretip, haydi yallah doğru mahpus
Sussan “haydi konuş” derler, konuşunca “konuşma, sus”
Bu gidişle patlayacak; insanlar İSYAN içinde
*
“İSYAN etme” derler düzen, “böyle gelmiş böyle gider”
Düşünmez ki Dünya halkı bu gülünç duruma ne der
Bu ülkede vatansever her ne yapsa bedel öder
Yandaş “ayaklı gasteler”, gezerler JANJAN içinde
*
JANJAN içinde yaşarlar, öz varlığı sata sata
Kimseye kızmayın beyler, en başından bizde hata
Paramızı pul eyledi, inanılmaz bir safsata
Ekonomi güme gitti, “Nas” durur KUR’AN içinde.
*
KUR’AN Hakk’ın kelâmıysa, neden yüksek bu faizler
Faizden maaş alıyor, faiz yiyor tüm vaizler
Eğitimin tekelini yönetmeye de haizler
Gemicikler beşer-onar demirler LİMAN içinde
*
LİMAN artık dar geliyor, kucak açar engin deniz
Zenginlere yalakaca övgü düzen çoktur aciz
Ozan olmak kolay değil, her sözü söylerim veciz
İçinde mücevher taşır, mercan var MERCAN içinde
*
MERCAN olmaz öyle her can, sır içinde sır gizlidir
Dizilmiştir nizamice, yüz tanelik nar gizlidir
Hiç kimseye kötü demem; çünkü namus, ar gizlidir
Peşin hükümlü insanlar her zaman NOKSAN içinde
*
NOKSAN demek boş laf değil, her insanın kusuru var
Yaşam denem mücadele, çalışmanın mansuru var
İnsan kapalı kutudur, bilinmez ne mahsuru var
Nice dertler gizli durur; görünmez ORGAN içinde
*
ORGAN her canlıya gerek, milyarlarca yıl ürünü
Doğal yaşama uymazsan, yok eder gider sürünü
Kimi göklerde uçarak, kimi sürünü sürünü…
Beden benliğini buldu, o kendi ÖZ CAN içinde
*
ÖZ CAN tatlı her canlıya, kolay kolay vazgeçilmez
Evren geniş gezegen çok, hayat var mı su içilmez
Dogmalara karnımız tok, bilime hudut biçilmez
Gün geçtikçe keşif olur, bazısı PİNHAN içinde
*
PİNHAN olmak; gizliliktir, yok olmak değildir asla
Keşfolmadık neler vardır, bulunmayı bekler halâ
Gelişmeye açık durur, bilim her değerden evlâ
Rahman mı zaman içinde, zaman mı Rahman içinde
*
Rahman korur kollar ise, zalimden korusun bizi
Savaşlarda, zulümlerde soldurmasın benzimizi
Tiranlara, Deccallara sanki veriyor tavizi
Mazluma iğne aratır, tonlarca SAMAN içinde
*
SAMAN parçacığı gibi, milyarlarca insanız biz
Herkes Hakk’ın bir parçası, damla damla olduk deniz
Hangi hakla birileri diğerini eder taciz
Bilmem kimi taşlayayım, bu kadar ŞEYTAN içinde
*
ŞEYTAN insanın nefsidir; kötüye kullanma sakın
Canlı hakkına girmezsen olursun sen Hakk’a yakın
Sözde inanan çok gördüm, harama ederler akın
Memleketim baştanbaşa kalırken TALAN içinde
*
TALAN edip hak yiyenler, az çalışıp çok yiyenler
“Ben güçlüyüm bir şey olmaz, sen kendine bak” diyenler
“Ben seçildim, ben atandım, her ne yapsam hak” diyenler
Nice boğulup gittiler, bir yağlı URGAN içinde
*
URGAN çiftçilere kalsın, gerisinden uzak olsun
İnsanlara ne kötülük, ne de gizli tuzak olsun
Çalışana ne iş kaybı, ne bekleme kızak olsun
Liyakat sahibi olan çalışsın ÜNVAN içinde
*
ÜNVAN sahibi bir kişi, hep gözetsin vatandaşı
Kimse üzülüp yanmasın, akmasın gözünün yaşı
Hiç kimseye fayda etmez, kardeş – kardeşin savaşı
Şöyle empati yapalım, o yüce VİCDAN içinde
*
VİCDAN edip her canlıya merhamet ile bakmalı
İnsan olan karanlığa bir mum olsa da yakmalı
Ölmek istemeyen insan birkaç eser bırakmalı
Kalmasın öz kültürümüz yer ile YEKSAN içinde
*
YEKSAN olmak; yer ile bir olarak kalmak demektir
Aydınlanmak; bir topluma verilen büyük emektir
Cehalet dediğin asıl cahilliğin bilmemektir
Bindebir’i anlasalar, kalmazdı ZİNDAN içinde.
*
01.06.2025 – (8+8) – Ozan Bindebir
#öneçıkar
#ozanlarımız
#takipçi
#ozanlarınsesi
#şiirler

Bir Ana KUCAĞINA BELENİP GELDİK

0

Barışın Sevginin olduğu yerden
İnce eleklerden elenip geldik
İnsanlık ruhunu bulduğu yerden
Bir Ana kucağına belenip geldik

Dört kapıyı geçip, kırk makam gördük
Erenler ceminde Niyaza durduk
Helâl ile Rıza lokması kardık
Hakkın divanında dilenip geldik

Kâinattır dengeleri misleden
Yetmiş iki Milleti as-leden
Dört renkden var olduk dörtde nesleden
Hakkın Rahmetiyle sulanıp geldik

Engür dolusunu içerek kanıp
Zühre yıldızıyla batında yanıp
Aşkın ateşiyle Semahlar dönüp
Cihan-ı âlemi dolanıp geldik

Kul Öksüz’üm, Ummanlara dalarak
Desturunu Şah-ı Pir’den alarak
Saz elinde Deyiş Düvaz çalarak
Aşkın deryasında bulanıp geldik

Âşık Mustafa Öksüz

Mezarlık

0

Kenardan seyrettim şu kabristanı,
Ne kadar yatan var, yası kalmamış.
Elim günüm çoktur diyenin hanı?
Başucunda hiç kimsesi kalmamış.

Taşları okudum, ölene baktım,
Düşündüm, gerçeğe, yalana baktım.
Birbirine düşman olana baktım,
Kimsenin kimseyle küsü kalmamış.

Başucunda bitmiş çamlar, söğütler,
Boşa çıkmış nasihatler, öğütler.
Aslan gibi kükreyen o yiğitler,
Sür sükût yatıyor, sesi kalmamış.

Dişleri kırılmış ömür çarkının,
Ecele faydası yokmuş korkunun.
Kıymeti yok burda güzel çirkinin,
Kimsenin havası, süsü kalmamış.

Dünyayı özünün bilen vardı ya,
Gözleri doymayan, çalan vardı ya,
Mal mülk, her bir şeyi olan vardı ya,
Elinde bir kırık tası kalmamış.

Harun, son durağı gelmem diyenin,
İdrakı noksandır, ölmem diyenin.
Dost düşmandan geri kalmam diyenin,
Kimseyle yarışı, bahsi kalmamış.

Âşık Harun Ustaoğlu

Gönüllere pazar kurduk

0

Gönüllere pazar kurduk
İnci, mercan satarız biz
Aşk uğruna dara durduk
Canı kora atarız biz

Ne Cebrail ne de atı
Dolanırız yedi katı
Görür suçu, kabahatı
Nefsimize çatarız biz

Okuduk Levhi Kalemi
İşittik sırrı kelamı
Dilimizde aşk selamı
Kem gözlere batarız biz

Bizde olmaz yalan, hile
Yoldur “Ele, bele, dile”
Ramazanı verdik sele
Nefs orucu tutarız biz

Deruni bir korda yanar
Aşk içinde aşkı arar
Zahit bizi öldü sanar
Hakk’a giden katarız biz
Hıdır Çam
.

it izi karıştı atın izine

0

İt izi karıştı atın izine
Yolları sis bastı, kervan değişti
Yezid dili değdi mürşit sözüne
Düşkünler türedi, devran değişti

Rehberler talibi çevirdi çöle
Yabana saptılar göz göre göre
Bir de mayaları tutunca göle
Yavuzlar türedi, ferman değişti

Kendi kazmamızla hendek eşildi
Gâhi gören oldu, gâhi düşüldü
Körpe ekinlerin suyu kesildi
Yaban ot bürüdü harman değişti

Talip kaçar oldu Mansur darından
Dönmedi turnalar ahu zarından
Aslanlar göç etti Pir diyarından
Tilkiler dolandı, orman değişti

Edep, erkan, töre atıldı dama
Bâtını zahire yaptılar yama
Deruni bu kadar susmazdı ama
Yaşlandı, yoruldu derman değişti…
.

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Bağlamında Bir Tartışma – Rızalık Yolu mu, Tüzük Yolu mu?

0

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Bağlamında Bir Tartışma – Rızalık Yolu mu, Tüzük Yolu mu?

[İsmail Engin] Aleviliği günümüzde genel geçer şekilde “rızalık yolu” olarak tanımlamak kadar, rızalığın yerini bütünüyle “tüzük yolu”nun aldığını söylemek yüzeysel bir bakıştır. Antropolojik açıdan soru, rızalık ile tüzüğün birbirinin basit karşıtı olup olmadığının dışında; “Alevi olarak adlandırılan ilişkilerin hangi inanç odaklı toplumsal, hukukî ve kurumsal biçimler içinde yeniden üretildiğidir.”

O nedenle, konuya, “Alevilikte eskiden rızalık vardı, şimdi tüzük var” biçiminde doğrusal bir kayıp anlatısının dışında, “bir ilişki biçiminin başka bir ilişki biçimiyle nasıl eklemlendiği ve dönüştüğü” üzerinden bakmak, gerekmektedir.

Alevi erkânında “rızalık” hem bir ahlâkî ilke hem de insanların birbirleriyle, yol ile, cemaat ile ve erkân ile kurdukları ilişkinin örgütlenme biçimlerinden biridir. Dâr, kişinin, yolun ve cemaatin huzurunda kendi sorumluluğuyla yüzleşmesini; görgü, yol içindeki ilişkilerin, sorumlulukların ve karşılıklı rızanın cem bağlamında yeniden değerlendirilmesini mümkün kılan pratikleri ifade etmektedir.

Dâr ve görgünün temel işlevi, bir kural ihlâlini tespit etmek; ihlâl karşısında bir “ceza” üretmekten çok, bozulan ilişkinin görünür kılınması, tarafların yüzleşmesi, rızanın aranması ve mümkün olduğunda toplumsal ilişkinin yeniden kurulmasıdır.

Tam da burada modern dernekleşme biçimleriyle önemli bir karşılaşma ortaya çıkmaktadır :

Günümüzde Alevi kurumları, modern hukuk düzeninin tanıdığı dernek biçimi içinde örgütlenmektedir. Ve, bu örgütlenme biçimi; üyelik, temsil, seçim, organlar, görev tanımları, genel kurul, yönetim kurulu, denetim ve disiplin gibi kategoriler üretmektedir. Böylece, daha önce farklı bir ilişki mantığı içinde anlam kazanan bazı roller ve kavramlar, yeni bir kurumsal dil içerisinde “yeniden tanımlanmaya” başlamaktadır.

Ve, talip “üye”ye, cemaat “üyeler topluluğu”na, cem “genel kurul”a, ocak dedeliği “kurumsal görev”e, dede “inanç kurulu üyesi”ne çevrildiğinde kavramların anlamları ve ilişkilerin kuruluş biçimi de değişebilmektedir.

Burada, antropolojik açıdan önemli olan husus, bu dönüşümün otomatik olarak “Aleviliğin yok olması” anlamına geldiğini varsaymamak; ve fakat, aynı zamanda kurumsal biçim değişikliğinin ilişkilere hiçbir etkisinin olmadığını da kabul etmemektir.

Diğer bir ifadeyle; “dede” adının korunması, dedelik ilişkisinin de aynı biçimde devam ettiğini kendiliğinden göstermemektedir. “Talip” denilmeye devam edilmesi, talipliğin ikrar, hizmet, sorumluluk ve yol ilişkisi olarak sürdüğünü kanıtlamamaktadır. “Cem” kavramının kullanılması, cem erkânının ve cemaat ilişkisinin dernek toplantısıyla aynı şey olduğu anlamına gelmemektedir. “İnanç Kurulu” adının kullanılması da o kurulun ocak, erkân ve klasik otorite biçimleriyle aynı inanç odaklı toplumsal işlevi taşıdığını varsaymak için yeterli değildir.

Dolayısıyla, şu antropolojik sorular, “bu kurum Alevi midir, değil midir?” sorusundan önce gelmektedir: “Bu kurum hangi tür ilişkiler üretmektedir?” Ve, “bir ilişkide belirleyici olan şey üyelik ve temsil midir, taliplik ve ikrar mı?”; “otorite seçimle mi, görev tanımıyla mı, ocak ve erkân ilişkisiyle mi kurulmaktadır?”; “herhangi bir anlaşmazlıkta başvurulan temel mekanizma disiplin prosedürü müdür, dâr, görgü ve rızalık mıdır?”; “kişinin topluluk karşısındaki sorumluluğu, tüzük maddesiyle mi belirlenmektedir, erkânın ve cemaatin ilişkisel dünyası içinde mi anlam kazanmaktadır?”

Bu türden sorular, “özgün Alevilik” ile “bozulmuş Alevilik” arasında basit bir ayrım yapmaktan daha açıklayıcı olabilir.

Rızalık bir “kural” değil, bir ilişki biçimidir. Ve, Alevi antropolojisi açısından rızalığın özgün önemi, onu basitçe “herkesin onay vermesi” biçiminde anlaşılabilecek bir ilkeye indirgememekte bulunmaktadır. Rızalık, karşılıklı ilişkinin meşruiyetini kuran inanç odaklı bir toplumsal pratik olarak düşünülebilir. Ve fakat, karar alma sürecinin bir parçası olmanın ötesinde; kişinin başkalarıyla kurduğu ilişkinin nasıl sürdürüleceğine dair inanç odaklı bir toplumsal mantıktır, aynı zamanda.

Hâliyle de rızalık ile tüzük, aynı düzlemde değildir.

Tüzük, modern hukukî-kurumsal yapının işleyişini tanımlayan yazılı bir normatif çerçevedir. Kimlerin üye olabileceğini, hangi organların bulunacağını, yetkilerin nasıl dağıtılacağını, seçimlerin ve disiplin süreçlerinin nasıl yürütüleceğini, belirlemektedir.

Rızalıksa, bir kurumun teknik işleyişinden çok, kişiler arasındaki ilişkinin nasıl meşru ve sürdürülebilir hâle geldiğiyle ilgilidir. O nedenle, bir derneğin tüzüğünde “rızalık” kelimesinin bulunması, rızalık ilişkisinin varlığını, tek başına göstermediği gibi; tüzüğün bulunması da rızalığın zorunlu olarak ortadan kalktığını, göstermemektedir. Ve, burada asıl üzerinde durulması gereken, tüzüğün ve dernek kurumunun rızalık ilişkisini taşıyan, destekleyen, ona alan açan bir araç mı, yahut onun yerine geçen başlı başına belirleyici bir normatif düzen mi olduğudur.

Dâr ile disiplin arasında da fark bulunmaktadır. Yukarıdaki benzer ayrım, dâr ve disiplin mekanizmaları arasında kurulabilmektedir. Disiplin kurulu, belirli bir kurumsal normun ihlâl edilip edilmediğini; buna hangi yaptırımın uygulanacağını belirleyen formel bir mekanizmadır. “Dâr” ise sadece “suç” ve “ceza” kategorileriyle açıklanabilecek bir pratik olmanın dışındadır. Kişinin kendisini yol ve cemaat karşısında konumlandırması, sorumluluğunu üstlenmesi, bozulan ilişkinin yeniden kurulmasına imkân veren bir “yüzleşme alanı”dır. O nedenle, bir anlaşmazlığın “Disiplin Kurulu ne karar verdi?” sorusuyla çözülmesi ile “taraflar birbirinden razı mı?” sorusuyla ele alınması, aynı dinî ve toplumsal ilişkiyi üretmemektedir. İki mekanizma aynı anda var olabilir; hatta modern Alevi kurumlarında çoğu zaman birlikte bulunmaktadır. 

Ve fakat, burada antropolojik olarak incelenmesi gereken şey, “hangisinin diğerini belirlediği”dir :

Eğer, disiplin mekanizması hukukî zorunlulukları yerine getiren ikincil bir araç olarak kalıyor ve asıl ilişki rızalık, görgü ve cem üzerinden kuruluyorsa, farklı bir kurumsal sentez ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık, rızalık, görgü ve cem kurumun “sembolik repertuarı”nda yer alıyor; fiilî uyuşmazlıklar üyelik, tüzük, seçim ve disiplin prosedürleri üzerinden çözülüyorsa, burada “başka bir ilişki biçimi”nin baskın hâle geldiğinden söz etmek mümkündür.

Ocaktan kuruma, otoritenin yeniden örgütlenmesinde benzer dönüşüm, ocak ilişkisinde de görülebilmektedir. Ocak, fizikî bir kurum ya da idarî bir birim; taliplik, dedelik, ikrar, hizmet ve erkân gibi ilişkilerin tarihsel olarak birbirine bağlandığı inanç odaklı bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Ve, “dede”yi “Alevi kurumunda dinî görevli” şeklinde tanımlamak, dedeliğin ilişkisel niteliğini görünmez kılmaktadır.

Modern dernekleşme içinde dedelik, belirli bir görev tanımı, seçim veya atama, kurul üyeliği ve kurumsal yetki çerçevesinde “yeniden tanımlanmakta”dır. Bu durumda soru, “bu kişi gerçekten dede midir?” sorusundan ziyade şudur: “Dedelik, burada hangi ilişkiler tarafından üretilmektedir?”; “ocakla ilişkisi var mıdır?”; “taliplikle nasıl bir ilişki kurulmaktadır?”; “ikrar ve erkân bu ilişkinin neresindedir?”; “dedenin otoritesi, cemaatin rızası, ocak bağı ve erkân üzerinden mi; yoksa kurumun tüzüğünde tanımlanan görev ve yetkiler üzerinden mi oluşmaktadır?”

Bu sorular, “gerçek dede” ile “sahte dede” arasında özcü bir ayrım yapmadan, dedeliğin toplumsal olarak nasıl yeniden üretildiğini incelemeye imkân vermektedir.

Öte yandan, “asimilasyon”, “sadece” dışarıdan gelen bir süreç olmanın dışındadır. Ve, burada “asimilasyon” kavramı üzerinde yeniden düşünülmelidir. Asimilasyonu dışarıdan gelen baskı, devlet politikası, başka dinî geleneklerin etkisi veya Alevi olmayan toplumsal çevrelerin müdahalesi olarak ele almak yeterli değildir. Bir dinî – toplumsal form, kendi kavramlarını ve sembollerini koruyarak da dönüşebilir. “Dede”, “talip”, “cem”, “ocak”, “rızalık”, “görgü” ve “erkân” kavramları kullanılmaya devam ederken onların işaret ettiği ilişkiler değişebilir. Bu durumda, “kavramsal süreklilik” ile “ilişkisel süreklilik” birbirinden ayrılmaktadır. Bir kavramın korunması, onun dinî ve toplumsal pratiğinin de korunduğu anlamına gelmemektedir. 

Tam tersine, antropolojinin temel sorularından biri tam burada ortaya çıkmaktadır: “Bir topluluk, kendisini adlandırma biçimini korurken kendisini oluşturan ilişki biçimlerini değiştirdiğinde ne olur?”

Bu sorunun cevabı, doğrudan “asimilasyon” ya da “asimilasyon değildir” biçiminde verilemez. Öncelikle hangi ilişkilerin değiştiğini göstermek gerekmektedir. 

Hâliyle, “rızalık yolu mu, tüzük yolu mu?” sorusu, başlangıç için güçlü olmakla birlikte, antropolojik olarak daha ileri bir soruya dönüştürülebilir: “Alevi toplumsallığı, modern hukukî-kurumsal biçimlerle karşılaştığında, hangi ilişkilerini koruyor, hangilerini dönüştürüyor ve hangilerini yeni kurumlara devrediyor?”

Modern bir derneğin tüzüğe sahip olması, kendi başına Alevi erkânının ortadan kalktığını göstermemektedir. Aynı şekilde, bir kurumun “cem”, “dede”, “talip” veya “inanç kurulu” adlarını kullanması da Alevi erkânının devam ettiğini kanıtlamamaktadır.

Belirleyici olan, kurumun fiilen hangi ilişki mantığıyla çalıştığıdır. Anlaşmazlıkların çözümünde karşılıklı rıza, yüzleşme, görgü ve cemaatin yeniden bütünleşmesi temel mekanizmalarsa, tüzük bu ilişkileri düzenleyen ikincil bir çerçeve olarak kalabilmektedir. Ve fakat, ilişkinin aslî belirleyicileri üyelik, temsil, seçim, görev tanımı, disiplin ve hukukî prosedürler haline gelmişse, artık farklı bir kurumsal mantığın oluştuğu da söylenmelidir.

Bu durumda sorun, “Alevilik ortadan kalktı mı?” sorusundan çok daha somuttur: “Alevilik adına örgütlenen bu kurum, hangi tür insan ilişkilerini dinî inanç – toplumsallık bağlamında üretmektedir?”

Aleviliği isimler, semboller ve kurumsal ünvanlar üzerinden tanımlamak, dönüşümü görmeyi zorlaştırmaktadır. Antropolojik açıdan Alevilik; salt “cem” adı verilen bir toplantı, “dede” adı verilen görevli, “talip” adı verilen katılımcı veya “inanç kurulu” adı verilen bir organ değildir. Zira, bunların her biri, belirli ilişkiler içinde anlam kazanmaktadır. “Taliplik”, ikrar ve sorumlulukla; “dedelik”, ocak, talip ve erkân ilişkileriyle; “cem”, cemaat ve rızalıkla; “dâr”, sorumluluk ve yüzleşmeyle; “görgü”, bozulan ilişkilerin yeniden kurulmasıyla; “musahiplik”, karşılıklı yükümlülüklerle; “ocak”, bütün bu ilişkileri tarihsel olarak taşıyan inanç odaklı toplumsal bağlarla birlikte düşünülmelidir.

Buradan hareketle, günümüzde sorulması gereken soru, “Alevi kurumları tüzük kullanmalı mı?”dan ziyade “tüzük, Alevi ilişkilerini düzenleyen bir araç mı olmaktadır; yoksa Alevi ilişkilerinin yerini alan temel örgütlenme biçimine mi dönüşmektedir?” olmalıdır.

Ve, “rızalık var mı, yok mu?”dan öte; “rızalığın söylemsel bir değer olarak mı kaldığı; kurumun gündelik işleyişinde gerçekten bir ilişki kurma ve uyuşmazlık çözme pratiği olarak mı sürdüğüdür”.

O bakımdan, “rızalık yolu” ile “tüzük yolu”nu iki tarihsel dönemin basit karşıtlığı olarak değil, iki farklı toplumsal ilişki ve meşruiyet mantığının karşılaşması olarak ele almak daha açıklayıcıdır.

Bir tarafta rıza, ikrar, erkân, dâr, görgü, cemaat, taliplik ve ocak bağı üzerinden kurulan ilişkisel bir inanç odaklı toplumsallık; diğer tarafta üyelik, temsil, seçim, görev, disiplin ve tüzük üzerinden işleyen modern hukukî-kurumsal bir toplumsallık bulunmaktadır.Günümüz Alevi kurumlarını ve Alevi adı altında hangi ilişkilerin yaşamaya devam ettiğini anlayabilmek için, rızalığın ve tüzüğün nerelerde çatıştığını, nerelerde birbirine eklemlendiğini ve bu karşılaşmanın inanç odaklı Alevi toplumsallığını nasıl yeniden biçimlendirdiğini araştırmak gerekmektedir. | @is

Ne güzel uymuş

0

Hakk’ın varlığında vücuda gelmiş
Âşığa da maşuk ne güzel uymuş
Birisi batarken biri yücelmiş
Karanlığa ışık ne güzel uymuş

Sevgi gören deli dahi çıldırmaz
Öz hakkını aklı olan çaldırmaz
Çatalı saplasam suyu kaldırmaz
Çorbaya da kaşık ne güzel uymuş

Sevgisiz büyüyen hizaya gelmez
Annesi gülmeden çocuğu gülmez
Düşeceğim, diye korkusu olmaz
Bebeğe de beşik ne güzel uymuş

Bir bahçeyi bahçe eden bağbandır
Bir âşığı harap eden hicrandır
Derler; Dünya iki kapılı handır
Kapıya da eşik ne güzel uymuş

Bindebir Dünya’dan göçer giderim
Yıldız gibi ışık saçar giderim
Elimde değildir naçar giderim
Nöbetçiye keşik ne güzel uymuş

22.07.2025 – (6+5)
Ozan Bindebir
#öneçıkar
#ozanlarımız
#şiirler
#ozanlarınsesi
#akademi

Ey benim ile yar olan

0

Ey benim ile yâr olan
Dosta giden gelsin beri
Varlıkların elden koyup
Talan eden gelsin beri

Terk edelim kıyl-ü kali
İsteyelim doğru yolu
Hem bulalım gevher kânı
Gevher alan gelsin beri

Gevher canın maksududur
Can, maksudun Mansûr’dur
Maksud için Mansurlayın
Berdar olan gelsin beri

Emek dilersen maksuda
Çok hizmet eyle mürşide
Sen senliğinden ayrıl da
Dîdâr yakın, gelsin beri

Pinhan edenler kendözün
Onlar görürler Hak yüzün
Görmek dilersen bil sözün
İkrar eden gelsin beri

YUNUS gel anlat halini
Bildir nedir ahvâlini
Derde bırak gel kendini
Derman eden gelsin beri

Gemisin kurtarmak hüner demişler

0

Sefine-i kalbin engine salma
Aşk bahrinde rüzgâr eser demişler
Gark olup girdâb-ı mihnete dalma
Gemisin kurtarmak hüner demişler

Rızk için teessüf çekme âlemde
Rezzak ismi varken levh-ü kalemde
“Usrün yüsrü” vardır kalma elemde
Attan inen yine biner demişler

Sen hakkına râzı olman mı Dertli
Çün geldin cihana ölmen mi Dertli
Nahnü Kasemnâ’yı bilmen mi Dertli
Hak’tan ne gelirse kader demişler

Hak bizi yoktan var etti

0

Hak bizi yoktan var etti
Şükür yoktan vara geldim
Yedi kat arşa asılı
Kandildeki nura geldim

Eyyûb ile ten erittim
Lâl-ü mercân gevher tuttum
Vuslat ile taş arıttım
Ben bu yolu süre geldim

Yunus’la ummana daldım
Kırk gün balık içre kaldım
Davut’la demirci oldum
Örse çekiç ura geldim

Gurbet elinde çatıldım
Ana rahmine yatıldım
İbrahim’le oda atıldım
Gülistanda nara geldim

Sahabelere uğradım
Kudret lokmasın doğradım
Er bir dedim, Hak bir dedim
Bini saydım bire geldim

Bir muazzam büyük şora
N’istersen bulunur ara
Kapısı on iki pare
İstediğim şara geldim

İçi altın dışı gümüş
Suyu şekerle bal imiş
Böyle bezesten düzülmüş
İstediğim yere geldim

Deniz çaldım asa ile
Göğe ağdım İsa ile
Tur dağında Musa ile
Münacatta dura geldim

Pîr Sultan Abdâl coşkuna
Gel otur gönül köşküne
On iki imam aşkına
Ben bu seri vere geldim

Pîr Sultan Abdâl

Kaynak:
-Pîr Sultan Abdâl, Ahmet Özdemir, 2010, s-132-133

Gurbet Elde Yâd Ellerin Derdini

0


Gurbet elde yâd ellerin derdini ah gülüm gülüm
Çekeyim de eğleneyim bir zaman ah gülüm gülüm
Yaralı sineme bal ile tuzu ah gülüm gülüm
Ekeyim de eğleneyim bir zaman ah gülüm gülüm

Sılaya gönderdim gönül kuşumu ah gülüm gülüm
Seyredip gidiyor dağlar başını ah gülüm gülüm
Akıttığın gözlerimin yaşını ah gülüm gülüm
Dökeyim de eğleneyim bir zaman ah gülüm gülüm

Aşıp gider var mı bizim illeri ah gülüm gülüm
Yel ırgalar zülfündeki telleri ah gülüm gülüm
Dostlarımın göreceği yerleri ah gülüm gülüm
Gezeyim de eğleneyim bir zaman ah gülüm gülüm

Pîr Sultan Abdal’ım Seyyit Nesimi ah gülüm gülüm
Destan etti şu illerde sesimi ah gülüm gülüm
Uğrun uğrun bir kenarda yasını ah gülüm gülüm
Tutayım da eğleneyim bir zaman ah gülüm gülüm

Ne ağlarsın benim Zülfü siyahım

0

Âşık Daimi’nin eşi Gülsüm Ana’ya (Gülsüm Aydın) yazdığı “Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım” türküsü, 1980 dönemi olaylarında kaybedilen evladın acısıyla tutulan matemin ve eşine teselli vermenin derin hüzünlü hikayesini taşır.

Türkünün Hikayesi
Evladın Kaybı: Âşık Daimi’nin oğlu Kazım, 1980’li yıllardaki toplumsal ve siyasi olaylar (sağ-sol çatışmaları) sırasında yaşamını yitirir.

Gülsüm Ana’nın Matemi: Evladının acısına dayanamayan, sürekli gözyaşı döken eşi Gülsüm Ana derin bir yasa bürünür.Teselli ve Ağıt: Âşık Daimi, hem kendi yüreğindeki evlat acısını bastırmak hem de kahrolan, gözyaşı döken eşi Gülsüm Ana’yı teselli etmek için bu ölümsüz eseri kaleme alır.

Mısralara Yansıyanlar: Türküde geçen “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım / Bu da gelir, bu da geçer, ağlama” dizeleriyle Daimi, yaşanan büyük felaketlerin ve acıların da zamanla geçeceğini, sabretmek gerektiğini belirterek eşinin acısını hafifletmeye çalışır.

çıktım erik dalına

0

1 Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü
Bostân ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu

2 Kerpîç koydum kazana poyraz ile kaynatdım
Nedir diye sorana bandım verdim özünü

3 İplik verdim Çulhâya sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar gelsin alsın bezini

4 Bir serçenin kanadın kırk kağnıya yükletdim
Çifti dahı çekmedi kaldı şöyle yazılı

5 Bir sinek bir kartalı kaldırıp vurdu yere
Yalan değil gerçekdir ben de gördüm tozunu

6 Balık kavağa çıkmış zift turşusın yemeğe
Leylek koduk doğurmuş bak a şunun sözünü

7 Bir küt ile güreşdim elsiz ayağım aldı
Güreşip basamadım göyündürdü özümü

8 Kâf Dağı’ndan bir taşı şöyle atdılar bana
Öylelik yere düşdü bozayazdı yüzümü

9 Gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü

10 Bir öküz boğazladım kakıldım sere kodum
Öküz ıssı geldi eydür boğazladın kazımı

11 Uğruluk yapdım ana bühtân eyledi bana ben ayım
Bir çerçi geldi eydür kanı aldın gözgümü

12 Tosbağaya uğradım gözsüzsepek yoldaşı
Sordum sefer kancaru Kayserî’ye ‘azimi

13 Yûnus bir söz söylemiş hîç bir söze benzemez
Münâfıklar elinden örter ma‘nâ yüzünü

Yunus Emre’nin sembolik olan sözkonusu bu şiiri bilmece gibidir.

Her kelimesi, her kavramı ayrı bir metafordur. Kullandığı bu semboller akıl ürünü değildir.

Manevi yolculuğa çıkan insanın gönül kapıları açılmaya başlar.

Herkese kapalı olan gerçekler yani ilahi sırlar, yolcunun gönlüne yansıdığı kadarıyla anlam kazanmaya başlar. 13 beyitlik olan Yunus’un bu şiirinin son beyiti şöyledir:

“Yûnus bir söz söylemiş hîç bir söze benzemez
Münâfıklar elinden örter ma‘nâ yüzünü”

İlahi hakikatler uluorta yerde anlatılmaz. Bunları tecrübe edene veya ehline anlatılır. Bu şiirde de bütün ilahi gerçekleri anlamayan zahir ehlinden örtmek için bu şekilde söylüyor.

  1. beyit
    Erik dalına çıktım, onda üzüm yedim. Bahçenin sahibi ‘cevizimi niye yersin!’ diye beni azarladı. Burada 3 metafor var.

Erik, üzüm, ceviz. Burada bahsettiği erik ekşi eriktir. Eriğin dışı değerli ve çekirdeği yenmiyor.

Üzümün tamamı yeniyor.

Ceviz ise 4 kademelidir: Yeşil kabuğu, sert kabuğu, sarı zarı, ve meyve kısmı.

Kuran-ı Kerim’de 4 kademelidir. Zahiri anlamı vardır. Tarikat ehlinin anlayacağı, marifet ehlinin anlayacağı ve son merhalede hakikati yaşayanların anladığı kısım.

Başa dönersek, Yunus erik dalında üzüm yiyemezsin diyor.

Yani sırayı gözetmeliyiz.

Müslüman olmaktan maksat hakikate ulaşmaktır.

Hakikate ulaşmak isteyen kişi tarikat ve marifet makamlarını geçmek zorundadır. Yunus bu konuda yolcuları uyarıyor.

Bostan ıssı tarikatın (yolun) sahibidir yani insan-ı kamildir.

Sen Allah’a talip isen bu sırayı gözeterek hakikate ulaşabilirsin. Aksi takdirde yolun sahibi kızar.

Tarikat deyince zikir ve tefekkür esas alınmalıdır. En önemli şartı zikir ehli olmaktır.

Erik şeriatı temsil eder ve ekşi olması şeriat uygulamalarının zorluğunu temsil eder.

Yani o acıyı/ekşiyi nefsimize tattırmadan tatlı üzüme ulaşamayız. Aslında bunları uzun uzun anlatmamız lazım.

  1. beyit
    Kazan yemek pişirilen kaptır. Kerpiç ise evin yapı malzemesidir.

Poyraz, sert esen rüzgâr demektir. Yunus, kazanın altına ateş yakmak yerine onu sert rüzgârla kaynatmaya çalışan birinden söz eder.

“Nedir diye sorana, bandım verdim özünü” diyerek de aslında pişmemiş, dolayısıyla yenmeye elverişli olmayan bir yemeğe işaret eder.

Kerpiç insan bedenini temsil etmektedir.

İslâm kültürüne göre insan bedeni dört unsurdan (anâsır-ı erbaa): toprak, su, ateş ve havadan oluşur.

Bu bedenin, yani nefsin, terbiye edilebilmesi için “pişmesi” gerekir.

Mevlânâ’nın ifadesiyle: “Hamdım, piştim, yandım.” Pişmek için ateşe ihtiyaç vardır; rüzgâr ise pişirmez, aksine ateşi söndürür.

Yunus’un burada vurguladığı husus, tasavvuf yolunda da her alanda olduğu gibi sahtekârların bulunduğudur.

Türkçede “soğuk nefesliler” diye adlandırılan bu kişiler, silsile itibariyle Peygamberimiz’e dayanmazlar.

Bu nedenle nefsin terbiyesinde etkili olamazlar.

Bu beyitte:
Kerpiç nefsi,
Kazan tarîkati,
Ateş aşkı,
Poyraz ise soğuk nefeslileri temsil eder.

Sonuçta Yunus, “Pişmemiş insan bir insanı pişiremez; ancak pişmiş insan bir insan pişirebilir” gerçeğini dile getirir.

  1. beyit
    Yunus’un yaşadığı dönemde iplik yapımı göz önüne getirilmelidir.

Ninelerimiz koyun ya da keçiden elde ettikleri yünü kirman adı verilen aletle iplik hâline getirir, kullanılabilir hâle sokarlardı.

Daha sonra bu iplik çulha denilen dokumacıya verilirdi. Dokumacı ipliği tezgâhında dokur ve kumaş hâline getirirdi; bu kumaştan da giysi yapılırdı.

Bu sembolik anlatımda dokumacı mürşidi, iplik ise bizim dünyada manevî olarak biriktirdiklerimizi temsil eder.

Nasıl ki ipliği dokumacıya götürüp “bundan bez yap” diyorsak; nefsimizi de terbiye edilmek üzere bir mürşide teslim etmek gerekir ki, ondan insan-ı kamil ortaya çıkabilsin.

Yunus burada olumsuz bir duruma işaret eder: Dokumacı ipliği kumaş hâline getirmediği hâlde, “Ben dokudum, gelsin alsın” demektedir.

Halbuki ortada ne kumaş vardır, ne de ortaya çıkan bir kemâl. Yani kâmil geçinen sahte mürşitlerden söz etmektedir. Böyle birine rastlarsan insan-ı kâmil makamına ulaşamazsın.

Burada akla şu soru gelir: Kamilliğin alameti nedir?

İlk merhalede, mürşit denilen zatta mutlaka Hz. Peygamber’in manası zuhur etmelidir.

İkinci merhalede ise, senin gönül dünyandan, yani kendi iç manandan Hz. Peygamber’in nuru ortaya çıkmalıdır.

Eğer bu gerçekleşmezse, o yol gerçek yol değildir

  1. beyit
    Kağnı, yani öküz arabası, bazı el yazmalarında doğrudan “öküz” şeklinde geçmektedir ve aynı anlama gelir.

Kırk kağnı ifadesiyle kastedilen kırk alimdir.

Serçe kuşu ise kuşların en zayıfı olarak, yolun başında, henüz bir gün ya da bir saat önce mürşidine teslim olmuş dervişi simgeler.

Yunus’a göre, gerçek bir mürşide biat eden bir dervişin bir saatlik irfan bilgisi, kırk alimin sahip olduğu bilgiden daha değerlidir ve onları geride bırakır.

Kağnı bir çift öküz tarafından çekildiği için kırk kağnı seksen öküz demektir.

Bu da, ne kadar çok alim ve kitap bilgisi olursa olsun, yeni bir dervişin aldığı hakikat bilgisinin karşısında yetersiz kalacağını gösterir.

Şiirdeki “yazılıp kalmak” ifadesi, dizlerinin üzerine kapanmak, yüzüstü yere serilmek anlamına gelir.

Böylece alimlerin sahip olduğu dışsal bilgiler, tasavvufun sunduğu ilm-i ledün karşısında aciz kalır.

Çünkü tasavvufi bilgi, yani ledün ilmi, bütün zahiri bilgilerden üstündür.

  1. beyit
    Yunus, sinek ile kartalı karşılaştırır. Sinek küçücük, kartal ise güçlüdür.

Sadece kitabi bilgilere, yani şeriatın zahiri yönüne bağlı kalan alimler; Yunus gibi okuma-yazma bilmeyen veya kitap bilgisi sınırlı olan dervişleri küçümserler.

Yunus’un yaşadığı ortamda da bu durum sıkça görülmüştür.

Bir gün ümmi bir derviş ile bir alim karşı karşıya gelmiştir.

Kartal gibi görünen alim, sinek gibi gördüğü derviş tarafından alaşağı edilmiştir.

Yunus “yalan değil, gerçektir; ben de gördüm tozunu” diyerek bu olayı aktarır.

Burada Türkçedeki “tozunu attırmak” deyimini kullanır.

Tasavvuf erbabı gönülden çalıştığı için, gönülde elde ettiği bilgileri uluorta dile getiremez.

Ancak çok zaruri bir durumda bu bilgileri kullanabilir. Bu da sık rastlanan bir şey değildir.

Dolayısıyla hakiki arifler çoğu zaman yenilmiş görünmek zorundadır; çünkü galip gelselerdi içlerindeki sırrı ifşa etmiş olacaklardı.

Oysa bu Hak tarafından yasaklanmıştır. İşte bu durum, Hallâc-ı Mansur’un başına gelen olayı hatırlatır.

6.beyit
Balık denizde yaşar; fakat Yunus’un beyitinde balığın kavağa (Yunus dilinde çınar ağacı) çıktığını görürüz.

Balık genel anlamda nefsi, özel olarak ise burada kendini insan-ı kamil gibi gösteren kişiyi temsil eder.

Normalde denizde olması gereken balığın ağaçta bulunması, ters bir duruma işaret eder.

Bu balık, zift turşusu ile beslenmektedir ve çevresindekilere de bundan yedirmektedir.

Zift, ağaç kabuğundan elde edilen siyah bir merhemdir; eskiden sıcak merhem olarak kullanılır, soğuduktan sonra ise tahta gibi sertleşirdi.

Çınara çıkan balığın bu sert ve besleyici olmayan madde ile beslenmesi, aslında sahte bir mürşidi simgeler.

Çünkü sahte mürşit, ne ile beslenmişse talibine de onu sunar.

Yunus burada yolcuları uyarır: sahte mürşidin verdiği lokma boğazda kalır.

Devamında Yunus, “Leylekten leylek doğar” der. Koduk ise katır demektir.

Katırın soyunun devam etmemesi nedeniyle bu benzetme yapılır.

Leylek, insan-ı kamili temsil eder; insan-ı kamilden insan-ı kamil doğar.

Buna karşılık katır misali sahte mürşitlerden hakikate dair bir nesil ya da hakikat bilgisi türemez. Bu yolun sahtekarlarından ilm-i ledün dersi alınmaz.

  1. beyit
    “Küt” kelimesi, eli ayağı kesik, kötürüm insan demektir; bir başka anlamı da şeytandır.

Yunus, bir küt yani şeytan ile güreştiğini anlatır: Eli yoktu ama ansızın daldı ve iki ayağımdan yakalayıp çekti. Güreş sırasında arkasına dolanıp üzerine çıkmak ve onu alt etmek istedim, fakat başaramadım. Bu güreşte, küt beni tuşa getirdi, içimi acıttı.

Burada Yunus, nefse karşı mücadelenin ne kadar zor olduğunu anlatmaktadır.

Nitekim Peygamber Efendimiz de en kanlı savaşlardan döndüklerinde sahabeye dönüp, “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” buyurmuştur.

Büyük cihat, insanın kendi nefsiyle olan savaşıdır: kin, kibir, riya, öfke ve arzularla mücadeledir.

Yunus, bu beyitte kendi nefsiyle mücadelesinde defalarca yenik düştüğünü, fakat yılmadan çabalayarak başarıya ulaşana kadar büyük emekler verdiğini ifade eder.

  1. beyit
    Kaf Dağı, hayali bir dağdır ve varlık aleminin en yüksek noktası olarak kabul edilir.

Bu alemin en yüce yerinde insan bulunur. İnsanlık aleminin içinde en belirgin ve öne çıkan kişiler ise alimlerdir.

Ancak bu alimler, peygamberi bilirler ama onun ilminin özüne vakıf olamazlar.

Çünkü Peygamberimizin manası, miracın sırrında gizlidir.

Bu beyitte Kaf Dağı alim kişiyi temsil eder.

Oradakilerin attığı taşlar ise, “Sen bu işi bilmezsin” demektir.

Yunus’un “Bozayazdı yüzümü (Taş neredeyse yüzüme çarpacaktı)” ifadesi, alim geçinenlerin sataşmaları ve ithamları sonucunda, Yunus’un neredeyse irfani bilgisini açığa çıkaracak hale geldiğini anlatır.

Burada Yunus, böyle bir tehlikeye karşı dikkatli olunması gerektiğini vurgular.

  1. beyit
    Gözsüz kişi, varlığa Hak ile bakan kişidir; o, Haktan başka bir şey görmez.

Sağır kişi ise, varlıkta Haktan başka bir şey işitmez.

Yunus, bu kimseler için “gözsüz” ve “sağır” tabirlerini kullanır.

Dilsiz olan da Haktan başka bir şey söylemez; onun tüm sözleri Hak’tandır.

Burada görünüşte üç özürlü insan modeli vardır. Oysa aslında özürlü olan bizi; gördük sandığımızı göremeyen, duyduk sandığımızı işitemeyen, konuştuk sandığımızı hakkıyla söyleyemeyenler.

İnsan, gözüyle Hakk’ı görmedikçe, kulağıyla Hakk’ı işitmedikçe, diliyle Hakk’dan konuşmadıkça bu yol bitmez.

  1. beyit
    İslam tasavvufunda her hayvanın bir sembolik değeri vardır.

Bunlardan yalnızca birkaç tanesi istisna tutulur; onlardan biri de leylektir.

Bunu rüya tabir ilmine vakıf olanlar iyi bilir.

Bu beyitte öküz, şehveti temsil eder.

Onun sert bir şekilde yere serilmesi, dervişin nefsinin şehvet duygusunu yenmiş olduğunu gösterir.

Ancak bu sırada öküzün sahibi gelip hesap sorar.

Öküzün sahibi, kin, kibir ve öfke gibi cehennemin yedi kapısına işaret eder.

Nefsin tüm bu unsurları tek bir gövdeye bağlıdır; o da nefs-i emmaredir.

Nefs-i emmare, “Kazımı neden boğazladın?” diye hesap sorar.

Kaz, insandaki ahmaklık sıfatını temsil eder.

Bu da gösterir ki nefis, tek bir hamlede kolayca öldürülemez. Onunla mücadele uzun ve çetin bir süreçtir.

  1. beyit
    Çerçi, satıcı demektir. Eskiden Anadolu’da çerçiler, boyunlarına astıkları tezgâhlarda incik boncuk, ayna gibi küçük eşyalar taşır ve satarlardı.

Yunus, böyle bir satıcıdan ayna çaldığını ve ardından “Neden aynamı çaldın?” diye azar işittiğini söyler.

Bu sembolik anlatımda çerçi, insan-ı kâmili; hırsızlık yapan kişi ise nefs-i emmareye sahip olan kimseyi temsil eder.

Ancak burada dikkat çekilen husus şudur: Gerçek insan-ı kamil “neden aynamı çaldın” diye hesap sormaz, çünkü onun gayesi insan yetiştirmektir.

Ayna hz peygamberin manasını temsil eder.

  1. beyit
    “Tosbağa” kaplumbağa, “gözsüz sepek” ise köstebek anlamına gelir.

Yunus, bu iki hayvanı sembolik olarak kullanır. Kaplumbağa, münzevi ve dedikoducu kişileri temsil eder; başını çıkarır, söyleyeceğini söyler ve ardından tekrar kaybolur.

Köstebek ise gözsüzdür; hakikati ne görebilir ne de duyabilir.
Toprak altında yaşadığı için güneşi, yani hakikati göremez.

Türkçedeki “Körler sağırlar birbirini ağırlar” atasözü bu duruma uygundur.

Yani gözü görmeyen, kulağı işitmeyen kişi hakikat ehline değil, sahte mürşitlere yönelir.

Halbuki gözü gerçekten görebilseydi, hakikat ehlini bulabilirdi.

Yunus burada “Kayser”adlı kişiyi örnek verir. Kayseri, “Kayser’in memleketi” demektir; yani Hz. Muhammed’in memleketi değildir.

Asıl sefer, hakikate doğru olmalıdır.

Kaplumbağa ve köstebek misali kişilerden alınan bilgilerle Hakikat-i Muhammediye’ye varılamaz; onların götürdüğü yer sadece “Kayser”dir.

  1. beyit
    “Yunus bir söz söylemiş hiç bir söze benzemez
    Münâfıklar elinden örter mana yüzünü”

Münafık iki kişinin arasını, toplumun ahlakını bozan demektir.

Hakikate ehli bilgisini bu münafıklardan gizler. Bu dün böyleydi. Bugün de böyledir.

Hakikate ehli her dönem olacaktır. Olmak zorundadır.
Bunlar kendilerini bazen gizlerler.

İbn Arabi demiştir ki: hakikat meydanda ulu orta konuşuluyorsa hakikat ehli gizlidir, hakikat ehli ortada açıkta ise hakikat bilgii gizlidir. Hakikati hakikat ehli ehli olmayandan gizlemek zorundadır.

Mustafa Tatcı

Yunus Emre‘nin Mezarı

0

YUNUS EMRE’NİN GERÇEK MEZARI NEREDEDİR?
Yunus Emre, 13. yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında Anadolu’da yaşamış, Türk tasavvuf ve halk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Hayatı hakkında kesin bilgiler sınırlıdır; ancak şiirlerinden ve ona atfedilen gelenekten, tasavvuf yolunda ilerlemiş bir gönül eri ve derviş olduğu anlaşılır. Yunus Emre’yi yalnızca büyük bir şair olarak görmek eksik olur. O, insan sevgisini, gönül temizliğini, hoşgörüyü, ilahî aşkı ve birlik düşüncesini şiirleriyle anlatan önemli bir Anadolu düşünürüdür.

Hacı Bektâş-ı Velî Velayetnamesindeki anlatıma göre Sivrihisar’a bağlı Sarıgök köyünde doğmuş, Yunus Emre adlı biri vardı. Yunus’un mezarı da doğduğu bu yere yakındır. Yunus, ekincilikle geçinir yoksul bir adamdı. Bir sene kıtlık oldu, ekin bitmemişti. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli’ye gelip yardım isteyeyim dedi. Bir öküzün üstüne alıç yükleyip Sulucakarahöyük’e dergâha geldi.

Hünkâr’a; “yoksul bir adamım, ekinimden mahsul alamadım, ahalim ve ailem çok perişandır. Yemişime karşılık lütfedin de köylüm ve ailem ile birlikte karnımızı doyuralım.” dedi. Hünkâr emretti, alıç dergâhta yenir. Yunus birkaç gün sonra gitmek ister. Hünkâr,“ buğday mı verelim, nefes mi verelim? diye Yunus’a sordu. Yunus; “bana buğday gerek, ben nefesi ne yapayım“ dedi. Hünkâr “her alıç çekirdeğinin başına on nefes vereyim.” dedi. Yunus; “ahalim var, ailem var bana buğday gerek” dedi.

Buğdayı öküze yüklediler. Yunus yola çıkıp köyün aşağısına gelince, “ne acayip iş etim, her çekirdeğe on nefes verdi kabul etmedim. Buğday bir kaç güne biter, nasipten mahrum kaldım.” dedi ve Yunus tekrar nasip istemek için dergâha döndü, “erenler bana himmet ettiği nasibi veriniz, bana buğday gerekmez” diyerek buğdayları öküzden indirdi. Halifeleri gidip Hünkâr’a durumu bildirdi. Hünkâr, “o iş bundan böyle Tabduk Emre’ye kaldı, o kilidin anahtarını Tabduk Emre’ye sunduk. Varsın ona gitsin, nasibini ondan alsın” dedi. Yunus, Tabduk Emre’nin tekkesine varıp Hünkâr’ın selamını söyledi, olup biteni anlatı. Tabduk Emre, selamı aldı, safa geldin, kademler getirdin, halin bize malum oldu, hizmet et, emek ver nasibini al” dedi.

Yunus Emre kırk yıl hizmet eder, dergâha eğri odun girmez diye düz odunları kesip arkasıyla tekkeye getirdi. Günün birinde Tabduk Emre’ye bir neşe geldi, hallendi. Mecliste Yunus-u Guyende atlı bir şair vardı, ona söyle dedi. O mırın kırın etti, söylemedi. Mürşidi Tabduk Emre, Yunus Emre’ye döndü “Hünkâr’ın nefesi yerine geldi, vakit tamam oldu o hazinesinin kilidini açtık, nasibini verdik, hadi söyle” dedi. Hemen Yunus Emre’nin gözünden bir perde kalktı, söylemeye başladı. Söylediği nefesler, büyük bir divan oldu.

Yunus Emre’nin günümüzde Aksaray/Ortaköy ilçesine bağlı Sarıkaraman köyü; Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Manisa/Emre Mahallesi; Afyonkarahisar/Sandıklı ve İhsaniye ilçeleri; Ordu/Ünye ilçesi; Erzurum/Pasinler ilçesi; Isparta/Gönen ilçesi; Tokat/Niksar ilçesi; Bolu, İzmir, Sivas, Bursa, Karaman ve Nevşehir gibi 20 – 25 yerde makam mezarı bulunduğu söylenmektedir. Bazı araştırmacılar gerçek mezarının Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy’de olduğunu iddia etmektedir.

Benim kanaatime göre Yunus Emre ve Tabduk Emre’nin gerçek mezarlarını Hacıbektaş ilçesinin yakınlarında aramak lazımdır. Bu anlamda Tabduk Emre’nin türbesinin olduğu Aksaray/Merkezilçe’ye bağlı Tabdukemre köyü Hacı Bektâş-ı Velî’nin türbesinin bulunduğu Nevşehir/ Hacıbektaş ilçesine 92 km uzaklıktadır. Yunus Emrenin türbesinin olduğu Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyü, Hacı Bektâş-ı Velî’nin bulunduğu Nevşehir/Hacıbektaş ilçesine 34 km uzaklıktadır. Tabduk Emre’nin türbesinin olduğu Aksaray/Merkezilçe’ye bağlı Tabdukemre köyü, Yunus Emrenin türbesinin olduğu Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyü 39 km uzaklıktadır. Buna karşılık bazı araştırmacıların Yunus Emre’nin gerçek mezarı Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı sarıköy’dür tezine karşılık; Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy ile Nevşehir/Hacıbektaş ilçesi arası 350 km’dir. Yunus Emre’nin yaşadığı düşünülen 1300-1400 yıllarında 350 km uzaklığa bir öküz yürüyüşüyle ancak 10 günde gidilebilir. Oysa 39 kilometre uzaklıkta olan Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyünden Nevşehir/Hacıbektaş ilçesine 1 günde rahatlıkla gidilebilir. O bakımdan Tapduk Emre’nin mezarı Aksaray/Merkezilçe’ye bağlı Tabdukemre köyünde olmalıdır. Yunus Emre’nin mezarı da Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyünde olmalıdır.