Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu söyleyişinin 93. yılı!… Atatürk; Bursa’da, “Türkçe Ezan” okunmasına karşı protesto gerçekleşmesi üzerine, 5 Şubat 1933 akşam yemeğinde, “Bursa Nutku” adı verilen bir konuşma yapmış, “Türkçe Ezan”a karşı yapılan protestoya, çok sert biçimde tepki göstermiştir. Atatürk’ün, “Bursa Nutku” (Bursa, 5 Şubat 1933)
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu; “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa, onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç; “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “demek, adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek.” Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki; “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte, benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”
Atatürk; 6 Şubat 1933’te, Anadolu Ajansı’na, şu açıklamayı yapar: “… Sorunun niteliği; esasen din değil, dildir. Kesin olarak bilinmelidir ki; Türk milletinin milli dili ve milli benliği, bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır.” Bursa olayıyla lgili soruşturma, 13-14 Şubat 1933’te sona erdi; 5 kişi ikişer yıl, 7 kişi birer yıl, 7 kişi de beş ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. Nutkun yayınlanması Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın; Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu Değerlendirmesi “Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile ‘zaaf’ içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlarından kuşkulanabilen, ama gençliğe böylesine ‘sınırsız’ bir güven besleyen, böylesine ‘çek’ veren, gençliği böylesine ‘son çare’ olarak gören bir devrimci yoktur. Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar hem de gençlik konusunda yanılmamıştır.” Türk Tarih Kurumu’nun; Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu Değerlendirmesi “Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu’nun 24 Ekim 1966 tarihli toplantısında Bornova Asliye Hukuk Hakimliği’nin 27/9/1966 tarih ve 1966/338 sayılı yazısı ve bu yazıya ekli Atatürk’ün Bursa Nutku ile ilgili sözlerin üzerine gerekli incelemeler yapılmıştır. Bu incelemeler sonunda bu sözlerin Atatürk’ün 1933 Şubat’ında Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır.”
Atatürk’ün, “Bursa Nutku”yla ilgili 5 kitap okuma önerisi: Rıza Ruşen (Yücer), Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra, Şaka Basımevi, İstanbul, 1947, 26 Sayfa Reşit Ülker, Atatürk’ün Gizlenen Bursa Nutku Nokta Kitap Yayınevi, İstanbul, 2008, 160 Sayfa. Mustafa Kemal Atatürk, Belgelerle Bursa Nutku, Halk Kitabevi, İstanbul, 2017, 144 Sayfa Mustafa Kemal Atatürk, Bursa Nutku, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2013, 88 Sayfa Mustafa Kemal Atatürk, Tanıklar ve Belgelerle Bursa Nutku, Kültürperest Yayınevi, İstanbul, 2017, 192 Sayfa
Sevgili kitap sever dostlar. Kitap okuyalım, aydınlanalım. Kitap okutalım, aydınlatalım. Yoksa; nasıl çıkarız, karanlıktan aydınlığa? İyi okumalar. Hep kitapla kalalım…
Yaşar Kemal’in 19 Şubat 1972’de öldürülen Ulaş Bardakçı anısına yazdığı, Bugünlere Bahar İndi şiir kitabında bulunan “Ulaş” isimli bir şiiri bulunmaktadır. Bu şiirin bir kısmı Zülfü Livaneli tarafından bestelenmiştir. Ayrıca bu şiir Grup Yorum ve Ali Asker tarafından da yorumlanmıştır:
Ulaş
hele ulaşa ulaşa ulaş benziyor güneşe ulaş kardaş can verirken görenlerin aklı şaşa
ulaş canım ulaş gülüm sana yakışmıyor ölüm sana demedim mi kardeş düşman hayin düşman zalim
ulaş benim gülüm güzel insanlığım yolum güzel kardeş sen öldükten sonra vallah billah ölüm güzel
döğünürüm yana yana haber olmadı mı sana yüreğindeki kırk kurşun ağır gelmiyor mu sana
şu boğazın günden yanı gitti gelmez ulaş hani bu dünya güzel olacak bu insan güzel olacak ulaş kardeş koç yiğidim görmeyecek güzel günü
dağlar taşlar geldi dile bu dünya kalır mı böyle öcümüz yerde kalamaz sinanıma selam söyle kadirime selam söyle
sinan kadir hüseyinim soylu dağım yüce kinim ulaş selam et dostlara bizi durduramaz ölüm
bu zalim günler günler geçecek bu zalim günler geçecek düşmanlar ağu içecek bundan sonra yeryüzünde çiçekler ulaş açacak çiçekler kadir açacak çiçekler ilkay açacak bundan sonra yeryüzünde çiçekler dostluk açacak
generaller generaller kızıl kanda kanlı eller sizi de yeneriz bir gün bize türk milleti derler
hele ulaşa ulaşa ulaş benziyor güneşe ancak sen ölürsün böyle böyle yiğit biz ölürüz düşmanların aklı şaşa ulaş benziyor güneşe bundan sonra yeryüzünde hep çiçekler ulaş aça
Yunan Generali Atatürk’ün ‘ÇILGIN’ Dumlupınar Kuşatmasını Fark Etti — 5 Gün Sonra 45.000 Askeri Teslim Oldu
20 Ağustos 1922, Afyonkarahisar, Yunan Genel Karargahı. Saat akşamüzeri 18:30. Güneş batarken, Ege’nin ılık rüzgarı General Nikolaos Trikoupis’in açık penceresinden içeri doluyor, masadaki devasa haritayı hafifçe havalandırıyordu.
Bu, tarihi bir olayı eğitim amaçlı anlatan bir belgeseldir. İçerikte askeri strateji ve savaş unsurları bulunmaktadır.
General Trikoupis, elindeki kristal kadehi ışığa doğru tuttu. İçindeki konyak, zaferin rengi gibi parlıyordu. Karşısında, İngiliz askeri ataşesi ve kurmayları oturuyordu. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Rahatlık. Hatta, tehlikeli bir rehavet. Trikoupis, Afyon tahkimatlarını gösteren rapora parmağıyla vurdu.
“Bakın beyler,” dedi Trikoupis, sesi kendinden emin ve biraz da alaycıydı. “İngiliz mühendislerinin raporuna göre, Türkler bu savunma hattını geçmek isterse, bunu başarmaları en az 6 ay sürer. O da eğer yeterli topları varsa. Ki olmadığını hepimiz biliyoruz.”
Odada gülüşmeler yankılandı. İngiliz ataşesi başını salladı. “Türklerin topçusu yok, General. Mühimmatları yok. İstihbaratımıza göre, askerlerinin ayaklarında çarık bile kalmadı. Bu bir ordu değil, sadece inatçı bir köylü grubu.”
Trikoupis purosunu yaktı. Duman yavaşça tavana yükselirken, General o dumanın içinde kendi geleceğini görüyordu: Atina’ya bir fatih olarak dönmek. “Mustafa Kemal,” dedi ismi ağzında ezerek. “Büyük bir kumarbaz. Sakarya’da şanslıydı. Ama şans, matematik karşısında her zaman kaybeder. Bizim 200.000 tam teçhizatlı askerimiz, kamyonlarımız, uçaklarımız ve modern toplarımız var. Onların neyi var? Paslı süngüler ve dua eden yaşlı kadınlar.”
General haklıydı. Kağıt üzerinde, matematik Yunan ordusunun yanındaydı. Afyon’daki Yunan savunma hattı, askeri tarihin gördüğü en güçlü tahkimatlardan biriydi. Dikenli teller kilometrelerce uzanıyor, makineli tüfek yuvaları birbirini çapraz ateşe alacak şekilde yerleştirilmişti. Beton sığınaklar, topçu saldırılarına dayanacak şekilde tasarlanmıştı. İngiliz Başbakanı Lloyd George bile bu hattı incelediğinde, “Türkler burayı asla geçemez,” demişti.
Ama Trikoupis’in o anda, o konforlu odasında bilmediği, daha doğrusu tahmin bile edemediği bir şey vardı. Matematik sadece sayıları sayar, ama insan ruhunu, bir milletin öfkesini ve bir dâhinin “çılgınlığını” hesaplayamazdı. Trikoupis kadehini yudumlarken, sadece 40 kilometre ötede, karanlığın içinde, tarihin akışını değiştirecek sessiz bir fırtına toplanıyordu. Generalin “6 ayda geçilemez” dediği o hat, sadece 5 gün sonra, onun ve ordusunun mezarı olacaktı.
Aynı saatlerde, Türk cephesinde durum bambaşkaydı. Işık yoktu. Ses yoktu. Sadece toz, ter ve ölümcül bir sessizlik vardı. Akşehir’de, karargah olarak kullanılan mütevazı bir köy evinde, Mustafa Kemal Paşa loş bir gaz lambasının altında oturuyordu. Masasında kristal kadehler yoktu. Sadece haritalar, cetveller ve yarısı içilmiş bir kahve vardı.
Yüzü yorgundu. Gözlerinin altı uykusuzluktan morarmıştı. Aylardır süren hazırlık, insanüstü bir çaba gerektirmişti. Ama gözlerinin içi… Gözlerinin içi yanıyordu. Bir volkan gibi. Yanında Fevzi Paşa ve İsmet Paşa duruyordu. Mustafa Kemal, elindeki kalemi haritanın en “imkansız” noktasına koydu: Afyon’un güneyi.
Burası, Yunan savunmasının en güçlü, en sarp, en geçilemez denilen yeriydi. Sarp kayalıklar, uçurumlar ve yoğun Yunan topçusu. Mantıklı bir komutan, buraya saldırmayı aklından bile geçirmezdi. Buraya saldırmak intihar demekti.
“Paşam,” dedi bir kurmay subay tereddütle. “Orası aşılmaz. Yunanlılar orayı çelikle örmüş. Başka bir nokta denesek?”
Mustafa Kemal başını kaldırdı. O bakış, odadaki herkesin kanını dondurdu. “Tam da bu yüzden oradan saldıracağız çocuk,” dedi sesi kısık ama keskin bir bıçak gibiydi. “Trikoupis, bizim bir asker olduğumuzu düşünüyor. Mantıklı davranacağımızı düşünüyor. Ama biz, bir milletin son şansıyız. Mantık bitti. Şimdi sıra delilikte.”
Plan basitti ama uygulanması imkansıza yakındı: Türk ordusu, varlığını tamamen gizleyerek, geceleri yürüyüp gündüzleri saklanarak, tüm gücünü o sarp kayalıkların altına yığacaktı. 100.000 asker, yüzlerce top, binlerce at… Hepsi hayalet gibi hareket edecekti. Eğer bir tek Yunan keşif uçağı onları görürse, eğer bir tek casus Trikoupis’e haber verirse, her şey biterdi. Türk ordusu açık arazide, Yunan topçusu tarafından yok edilirdi.
Bu, bir strateji değil, bir intihardı. Ya da tarihin gördüğü en büyük blöftü.
24 Ağustos gecesi, “hayalet yürüyüşü” başladı. Türk askerleri, postallarına bezler sararak ses çıkarmayı engelliyordu. Top tekerleklerine saman ve keçe bağlanmıştı. Komutanlar fısıltıyla emir veriyordu. Sigara içmek yasaktı. Ateş yakmak yasaktı. Öksürmek bile yasaktı. On binlerce adam, karanlığın içinde Afyon’a doğru akıyordu.
Bir çatışma anı. Silahlar, sert bakışlar, karanlık bir dil.. Ama fonda, yüzyıllardır mazlumun sesi olmuş bir Alevi deyişi. Bu sahne ne ilkti, ne de son olacak gibi görünüyor. Uzun zamandır televizyon dizilerinde ve dijital platformlarda benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz aslında, Mafya, çeteleşme, yasa dışı ilişkiler, şiddet ve güç gösterisi… Ve arka planda Pir Sultan Abdal’dan, Hatayi’den, Nesimi’den, Kul Himmet’ten sözler. Burada durup düşünmek gerekiyor. Çünkü bu mesele sadece bir müzik tercihi ya da estetik bir tercih meselesi değil bence, inanç kodlarının yerinden edilmesi, anlamının ters yüz edilmesi meselesi gibi duruyor. Kerbela’da Hüseyin’in durduğu yer bellidir. O yer; gücün değil, hakkın yanıdır. Zorbalığın değil, adaletin yanıdır. Şiddetin değil, direncin ve ahlâkın yanıdır. Pir Sultan Abdal’ın felsefesi de böyledir. O, zalime karşı sözünü esirgememiştir ama hiçbir zaman zorbalığı yüceltmemiştir. Ne Hüseyin’de ne Pir Sultan’da mafyalık vardır. Onlarda zulme karşı duruş vardır; ama bu duruş, başkasını ezerek değil, bedel ödemeyi göze alarak kurulmuştur. Bugün ise diziller de Digital platformlar da bu sözler, bu deyişler, bu nefesler; mafya romantizminin, “haklı şiddet” anlatılarının arka fonuna yerleştiriliyor. Daha da düşündürücü olan şu; Bu diziler özellikle gençler tarafından izleniyor. Alevi mahallelerinde büyüyen, kimliğini, yolunu yeni yeni arayan gençlerin; arabanın içinde son ses Alevi deyişi açıp, sosyal medyada elinde tespih ya da silahla poz vererek “sertlik” üretmesi de tesadüf değil gibi. Bu bir algı üretimi gibi duruyor. Ekran, sadece hikâye anlatmaz; davranış biçimi üretir, rol modeli üretir, kimlik inşa eder. Ve Alevilik, ekranda bir “sertlik estetiği”ne indirgenirken; gerçek hayatta Aleviliğin öğretisi görünmez hale geliyor, çarpıtılıyor. Oysa Alevi inancı; eline, beline, diline sahip olmayı öğretir. Rızalıkla yaşamayı öğretir. Kolay yoldan güçlenmeyi değil, emekle insan olmayı öğretir. Bence bugün burada yapılması gereken şey bağırmak, yasaklamak ya da parmak sallamak olmamalı, ama bu gidişatı da doğru adlandırmak zorundayız. Alevi deyişleri bir “ambiyans müziği” olmamalı, bir kültürün, bir inancın, bir direnişin taşıyıcısı onlar çünkü. Bu deyişler; çeteleşmenin, haraç düzeninin, silah estetiğinin süsü olmamalıdır. Çünkü Hüseyin’in yolu, adaletle yürünür. Zorbalıkla değil. Ve bu farkı anlatmak, bugün en çok da gençlere karşı sorumluluğumuzdur. Sessiz kalarak değil; bağırarak değil; aklı, vicdanı ve yolu hatırlatarak… Eren Yıldırım
Savrulmadan / gizli durur; / tane saman / içindedir, Kâinatta / her ne varsa, / hepsi zaman / içindedir.
Hava, toprak, / su ve ateş; / dört unsurda / gizli Halik, Var içinde / var olmuştur, / yok olana / kimdir malik?
Yaradan’ın / erkek diye / yarattığı / ise Âdem; Niye doğsun / kaburgadan, / kadın ise / Havva, madem?
Kaç peygamber, / nice veli, / bunca insan, / bunca nebi Hep bir Haktan / var olmuşsak; / kim bizdendir, / kim ecnebi?
Erdem diye / öğrettiler / insanlığa / bunca dini Erdemli bir / insan olan / insan sever, / bilmez kini.
İki kere / iki dörttür / toplasan da / aynı sonuç, Matematik / yanılır mı / bilmeyende / her zaman suç.
Enerji hep / enerjidir / bir nesneden / bir nesneye Kaç evrede / don değişir, / bitki, hayvan, / insan diye.
“Yel kayadan / bir şey almaz”, / derlerse de / hiç inanma! Kaya erir / toprak olur, / yel her zaman / yeldir amma…
Bindebir’im / her ne desem / anlamıyor / yobaz güruh, Ruh dediğin; / enerjidir / kaya bile / taşır bir ruh. 08.12.2014 Ozan Bindebir Açıklamalar. (TDK Sözlük) Halik: Tanrı Malik: Sahip, iye Ecnebi: Yabancı Evre: Bir olayda birbiri ardınca görülen, bir işte birbiri ardınca beliren, gelişen değişik durumların her biri, aşama, safha, merhale Güruh: Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk, derinti, sürü
Alevi toplumu açısından tarihsel öneme sahip ve umut verici bir gelişme yaşanmıştır.
Avusturya’nın başkenti Viyana Belediyesi öncülüğünde kurulan Viyana İnançlar Konseyi, 29 Ocak 2026 tarihinde imzaladığı Temel İlkeler Deklarasyonu ile “Alevi düşmanlığını” açık ve net bir biçimde eşitlik ve adalet ilkesine aykırı bir suç unsuru olarak tanımıştır. Bu gelişme, dünyada ilk kez bir başkent belediyesi düzeyinde, resmi ve imzalı bir belgeyle Alevi düşmanlığının açıkça mahkûm edilmesi anlamına gelmektedir.
Viyana Belediye Başkanı Michael Ludwig’in katılımıyla gerçekleşen bu tarihi toplantıda; insan onuru, özgürlük, adalet, toplumsal barış ve cinsiyet eşitliği gibi evrensel insani değerler temel alınmış; dinlerin siyasi çıkarlar için istismar edilmesine, ayrımcılığa ve nefrete karşı ortak ve kararlı bir duruş sergilenmiştir. Söz konusu deklarasyonda Din Konseyi, ırkçılığa, antisemitizme, Alevi düşmanlığına, İslam ve Hristiyan karşıtlığına, dini gerekçelerle şiddete, dışlamaya ve ötekileştirmeye karşı açık bir şekilde cephe almıştır. Bu yalnızca bir niyet beyanı değil, aynı zamanda kamusal sorumluluk üstlenen resmi bir taahhüttür. Bu adım, yüzyıllardır yok sayılan, görmezden gelinen ve çoğu zaman tanımsız bırakılan Alevi karşıtı nefretin artık uluslararası düzeyde adı konularak tanınmasıdır. Bu, Alevi toplumunun onur mücadelesinde çok önemli bir kazanım, hak, eşit yurttaşlık ve görünürlük yolunda tarihi bir eşiktir.
Viyana’da atılan bu adım, yalnızca Avusturya’daki Aleviler için değil; Avrupa’daki ve dünyadaki tüm Aleviler için emsal teşkil eden güçlü bir mesajdır: Alevi düşmanlığı vardır ve bu kabul edilemezdir. Bu gelişme; demokratik, çoğulcu ve birlikte yaşama kültürünü esas alan tüm kurumlara ve ülkelere çağrıdır. Alevi toplumu olarak bu kazanımı önemsiyor, emeği geçen tüm kurum ve temsilcilere teşekkür ediyor; eşitlik, adalet ve insan onuruna dayalı ortak yaşam mücadelesini kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz. Bu bir başlangıçtır. Bu bir kazanımdır. Ve bu, Alevilerin görünürlüğü ve hak mücadelesi adına tarihe geçen bir adımdır.
Kozmografya Yıl 1929.. Lise 3 ders kitabı. Adı: Kozmografya.. Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar. Atatürk’ün isteği ile yazıldı. Büyük önderdeki öngörüye bakar mısınız?
Hikayesi ise inanılmaz…. “Bu kitabı bulabilmek için uzun zamandır çaba sarf ediyordum. Sonunda bir sahafta buldum. Adı Kozmografya. Türkiye’deki ilk astronomi kitabı. İlk baskısı 1929’da yapıldı. Benim bulduğum ise 1933 baskısı. Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar. Bu kitap yazılmadan 8 sene önce Ankara Hükümeti’nin kasasında sadece 48 kuruş vardı. İşgal güçleriyle, fakirlikle, cehaletle ve hastalıkla mücadele ediliyor; savaş sonrası Osmanlı’nın borçları ödeniyor, diğer yandan bilimle sanatla Cumhuriyet inşa ediliyor, fabrikalar yapılıyor, operalar temsil ediliyor, yurt dışına eğitim için öğrenciler gönderiliyor, örnek bir ülke yaratılıyordu.
O dönem insanlar dünyanın düz olduğunu ya da boğanın boynuzları üzerinde durduğunu düşünüyordu. Astronomi nedir, kimse bilmiyordu. Ama bir kişi bunun önemini biliyordu. Dünyada başka örneği yoktur, bir devlet adamının astronomi kitabı yazdırmasının. Evet, Kozmografya, Atatürk’ün isteğiyle Ali Yar Bey’e 1929’da yazdırılmıştır. Gezegenler, mevsimler nasıl oluşur, kara delik nedir, Aristo’dan başlayarak Kopernik’ten Galileo’ya tüm uzmanların düşünceleri, Samanyolu haritasına kadar her şey bu kitaba konulmuştu. 1933’ten başlayarak tüm liselerde zorunlu ders olarak okutulmuştur ta ki 1979’a kadar.
Kitabın yazarı Ali Yar Bey Mektebi Sultani yani Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1912 Temmuz’unda Paris Yüksek Tayyarecilik Mektebi’nden mezun olur ve dünyanın ilk üç uçak mühendisinden biri unvanını elde eder. Darülfünun yani İstanbul Üniversitesi’nin o dönem Zeynep Hanım Konağı diye bilinen konakta cebir, astronomi dersleri verir. Atatürk’ün isteğiyle de bu kitabı yazar. Sahaftan gelen tarihi Kozmografya kitabını açtığımda beni bir sürpriz bekliyordu.
Kapağın hemen arkasına kime ait olduğunu gösteren bir isim yazılıydı. 1933’te İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda 275 okul numaralı bir kişiye aittir bu kitap; adı Fahrettin Akbulut. Kim mi bu kişi? Sonradan önemli bir matematik profesörü olacak Ege Üniversitesi’nde dersler verecek Türkiye’de matematiği gençlere sevdirecektir. Bir gün Fahrettin Akbulut’un çocuğu evdeki kütüphane rafını karıştırır. Kozmografya kitabını görür. Şu an bende olan kitabı…
Alır inceler. İçinde gökyüzü haritalarının, teleskopların, gezegenlerin ve kainatın fotoğraflarını görünce astronomiye ilgi duymaya başlar. Sonra ne mi olur? California Üniversitesi (Berkeley) Matematik bölümünden mezun olur. Wisconsin Üniversitesi’nde, Michigan State Üniversitesi’nde profesörlüğe kadar yükselir. “Yaşadığımız uzayı tabii Euclid (Öklid) uzayı mı, yoksa onun yalancı kopyası mı?” sorusunun yanıtını arar ve İngiliz Astronomi Profesörü Zeeman’ın 1963’te yaptığı tahmini çözümünü bulmayı başarır.
Bu nedenle de birçok ödüle hak kazanmıştır. Bunlardan biri de TÜBİTAK Bilim Ödülü’dür. Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca tanınan Profesör Dr. Fahrettin Akbulut’un oğlu Prof. Dr. Selman Akbulut matematik ve astronomi alanında yaptığı çalışmalardan ötürü uluslararası ödüllerle taçlandırılır. Baba Fahrettin ve oğlu Selman matematik ve astronomi alanında önemli çalışmalara imza atar. İşte Kozmografya kitabının önemi buradadır.
İçindeki 275 okul numaralı lise talebesi Fahrettin’in kitaba karaladığı ismi bizi böylesine bir yolcuğa çıkarıyor. Bu kitap, küçük bir çocuğun yani Selman’ın eline geçmesiyle dünyaca tanınan bir bilim insanına dönüşmesine vesile olur. Ya bu kitap Atatürk tarafından Ali Yar Bey’e yazdırılmasaydı?
Fahrettin Akbulut bu kitabı İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumasaydı? Sonrasında oğlu Selman bu kitabı görüp astronomiye heves etmeseydi… İşte Atatürk’ün neden büyük bir insan olduğunun örneği… Atatürk yüzünü bilime dönmüştür. İstikbal Göklerdedir demiştir. Belki de en güzeli nüansı yazdırdığı Kozmografya kitabının içindeki Ay fotoğrafındaki kraterlerdir.
Neden mi? 1956 senesinde Dr. Hugh Percy Wilkins Ay’daki bir kratere büyük saygı duyduğu Atatürk’ün adını vermiştir. Ay’da bir kratere Atatürk’ün adının verilmiş olduğunu biliyor muydunuz? Lütfen bu yazıyı Atatürk’ü anlamayanlara, O’nun kıymetini bilmeyenlere okutun… En azından “En Hakiki Mürşit İlim” ve “İstikbal Göklerdedir” sözlerinin somutlaşmış örneklerini gösterebilmiş olursunuz.”
Kozmografya kitabını buradan indirip okuyabilirsiniz
Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizler İstanbul’a ayak basınca, Türkiye’de amansız bir “insan avı” başlatılmıştı. İngiliz askeri polisi, padişah hafiyesi ve bazı Ermeniler el ele vermişlerdi. Birçok kişi sorgusuz sualsiz yakalandı. Bunların çoğu “Bekirağa Bölüğü” denen uğursuz cezaevine tıkıldı. Bir süre sonra, tutuklananların bir bölümü İngilizlerce Malta Adası’na sürülecekti. Yakalanıp sürülenlerin çoğu Türkiye’nin ileri gelenleriydi. İçlerinde sadrazamlık, nazırlık, Meclis başkanlığı, mebusluk yapmış devlet adamları vardı. Ermeniler tarafından Roma’da vurulan eski Sadrazam Said Halim Paşa, daha sonra başbakanlık yapacak olan Hüseyin Rauf (Orbay), Ali Fethi (Okyar) Beyler de Malta’ya sürülmüş olanlardı..
İngilizler, İstanbul’da bulunduğu sırada Mustafa Kemal Paşa’yı da kara listeye geçirdiler. İstanbul’daki İngiliz İstihbarat subayı Yüzbaşı H.A.D. Hoyland tarafından hazırlanan bu kara liste 28 Şubat 1919 tarihliydi. Listede, tutuklanıp sürülmesi istenen kişiler sıralanmıştı ve bunların başında Mustafa Kemal Paşa ile yaveri Üsküplü Binbaşı Cevat Bey (Abbas Gürer) bulunuyordu. Yani Atatürk, Samsun’a çıkışından seksen gün önce kara listeye girmişti. Aynı kara listede Kazım Karabekir Paşa, Harbiye Nezareti Müsteşarı İsmet (İnönü) Bey, Yarbay Kel Ali (Çetinkaya), Halil (Killi) Paşa daha birçok Türk subayının adları vardı. General Milne, bu listeyi 42 gün elde tuttuktan sonra ancak 12 Nisan 1919 tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na göndermişti..
Prof. Gotthard Jaeschke, İngilizlerin kara listesinde olduğu halde Mustafa Kemal’in neden tutuklanıp sürülmemiş olduğunu da, o günlerde O’nun Padişah’ın ve Sadrazam Damat Ferid Paşa’nın gözünde “pek makbul kişi” (persona gratissima) olmasıyla açıklıyordu. Jaschke şöyle diyordu : “Milne, Hoyland’ın (Mustafa Kemal ile ilgili) raporunu ancak 12 Nisan 1919’da Foreign Office’e göndermiş ve orada Balfour ile R. Graham buna pek ilgi göstermemişler. Mustafa Kemal’in Padişah’ın ve Damat Ferid Paşa’nın gözünde pek makbul kişi olması da İngiliz İstihbarat Servisi raporunu gölgelemiştir..” Bu görüş pek yanlış değildir, sanıyorum. O günlerde Mustafa Kemal Paşa, Sarayla ilişkilerini sürdürüyor, Padişahın ve Sadrazamın güvenini kazanmış görünüyordu. Mustafa Kemal Paşa o nazik günlerde büyük bir taktisyen olarak, Damat Ferid Paşa’ya güven vermeyi, hatta İngilizlerin kuşkularını kısmen gidermeyi başarmıştı. Bu nedenle General Milne, Mustafa Kemal’in tutuklanıp sürülmesini öneren raporu hemen Londra’ya göndermeye karar verememiş olabilir.
O günlerde Boğazlar’dan çıkış için İngilizlerden “vize” almak gerekiyordu. Samsun’a hareketinden önce Mustafa Kemal ve arkadaşları için de İngiliz vizesi alınmıştı. Vizeyi vermiş olan Yüzbaşı John Godolphin Bennett, olaydan 55 yıl sonra yayınladığı “Witness” adlı hatıratında “Bana ‘Mustafa Kemal Paşa, Sultan’ın güvenine tam olarak sahiptir’ dendi” diye kendisini savunmuştur..
Ayrıca o günlerde İngilizler o kadar çok kara liste hazırlamışlardı ki, listelerdeki bütün sanıkları bir anda yakalamak imkansız denecek kadar güçtü. Hangi listeden işe başlayacaklarını, önce kimleri tutuklayacaklarını şaşırmış gibiydiler.. İngiliz askeri makamlarının dikkatleri, İstanbul’da “nezaret emrinde” bulunan bir paşadan ziyade, aktif görevde, birliklerin başında bulunan ve Mondros Mütarekesinin uygulanmasında İngilizlere güçlükler çıkaran komutanlara ve İttihatçılara dönüktü. Tanınmış İttihatçıları ve cephe komutanlarını tutuklayıp sürmeye öncelik veriyorlardı. Mustafa Kemal ise ne İttihatçı görünüyordu, ne de cephe komutanıydı. Bütün bunlar, Atatürk’ün o nazik günleri tutuklanmadan geçirebilmesinde ve Anadolu’ya geçebilmesinde rol oynamıştır, sanırım.. 1 Mayıs 1919 tarihli İkdam gazetesi şöyle bir haber veriyordu : “Mustafa Kemal Paşa umum şark orduları müfettişliğine tayin edildi”.. Mustafa Kemal Paşa’ya verilen yetkiler, olağanüstü geniştir. Paşa, askeri bakımdan bir çeşit başkomutan durumundadır ve bir başkomutanın mülki amirler üzerindeki bütün yetkileri kendisine verilmiştir. Eski sadrazam Ahmet İzzet Paşa, “Kendisine verilen yetki şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış genişlikteydi” der.
Atatürk, “Nutuk”ta şöyle diyor : “Bana bu yetkiyi onlar bilerek ve anlayarak vermediler. ne olursa olsun benim İstanbul’dan uzaklaşmamı arzu edenlerin icat ettikleri sebep ‘Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp önlem almak için Samsun’a kadar gitmek’ idi. Ben, bu görevin yerine getirilmesinin, bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O tarihte Genel Kurmayda bulunan ve benim amacımı bir dereceye kadar sezinleyen zevat ile görüştüm. Müfettişlik görevini buldular ve yetkiye ait talimatı da ben kendim yazdırdım..” Mustafa Kemal Paşa, bu yetkileri 19 Mayıs 1919’dan 8 Temmuz 1919’a kadar hukuken, ondan sonra da hiçbir resmi sıfatı kalmadığı ve kovuşturma altında olduğu halde fiilen kullandı.”