..13 MAYIS 1926.. Atatürk’ün, Tekir köyüne giderek kurmaya çalıştığı çiftlikte incelemeler yapması..Silifke Tekir Çiftliği..Atatürk bir Mersin seyahatinde çevresindekilere bir aralık tarımdan bahsedildi, dedi ki:“Ben bir çiftlik almak istiyorum ve bu çiftlikte.Türk milletine örnek çiftçiliğin ne olduğunu göstermek istiyorum, var mı böyle bir yer”.Yaşlı insanlardan bu işten anlayan bazı kişiler hep birden “Var paşam, Silifke civarında bir çiftlik var, toprağı çok verimli, orada çiftçiliğin her branşı yapılabilir. Vergi borcu dolayısı ile Hazine tarafından satılmaktadır. Burayı alırsanız bizde çok memnun oluruz” dediler.Atatürk çiftliği gördü ve almaya karara verdi. Açık artırma ile satışa çıkarılan çiftliğin satışına Atatürk adına Sadık Taşucu girdi ve satın aldı..Atatürk’ün amacı bu bakımsız çiftliğin en kısa zamanda çevreye örnek bir işletme haline getirmekti.Hemen çiftliğin düzenlenmesine girişildi. Modern bir çiftliğe gerekli personel makine tohum ilaç gönderilmeye başlandı. O bölgede hiç rastlanmayan damı kiremit örtülü binalar yapıldı. Damızlık atlar, inekler, koyunlar ve kümes hayvanları için ahırlar yapıldı. Kanallar açıldı.Çeşitli ağaçlar dikildi. Kısa zamanda ders alınacak bir çiftlik görüntüsü oluşturuldu. İşi gücü o zamana kadar olmayan kahve köşelerinde oturan köylüler iş güç, para sahibi oldular..Çevreye damızlık hayvanlar, kaliteli tohumlar dağıtıldı.
Tarımla ilgili bilgi almak isteyenlere dersler verildi..Almanya’dan çiftliğin ihtiyacı olan büyük makineler, traktör biçer-döver, vinçler getirildi. Bu makinelerin karaya çıkarılması için Taş Ucu’na iskele yapıldı. Kıbrıs Adası’ndan erken yetişen ve hastalığa tutulmayan bir cins buğday tohumu getirtti, çiftlikte üreterek tüm çevreye dağıttırdı. Kıbrıs ve Sakız adalarından turfanda yetişen türden çok miktarda bakla tohumu satın aldırdı ve özenle üretilen baklalar ülkenin her yanına dağıtıldı..Çeltik ekilmeye başlandı. Çeltik konusunda büyük başarı elde edildi. İtalya’dan, İran’dan ve Irak’tan getirilen tohumlar içinde en uygunu İtalya’dan gelen tohumlar idi.Şimdilerde bile Çukurova’nın hemen her yerinde ekilen çeltikler Silifke Çiftliği’nden dağıtılmıştır..Çiftlikte Sığırcılık Şubesi 1929’da Suriye’nin Halep kentinden satın alınan inek ve boğalarla, koyunculuk şubesi 1930 yılında Rus hükümetinin Atatürk’e hediye ettiği karagül ırkı koç ve kuzularla kuruldu.Rusların Silifke’ye yolladıkları bu karagül koyunları astragan denilen kürklerin yapıldığı cinstendi.Silifke Çiftliği’nde özenle yetiştirildiler elde edilen deriler kürk yapmak üzere Ankara’ya gönderildi ve büyük gelir elde edildi..Ayrıca çiftliğin ana kanaları üzerinde 6 adet beton köprü, 1 karakol binası, büyük bir ilkokul, çiftlik müdürlük lojmanı, iki memur evi, makine hangarları, tamirhane, akaryakıt deposu, fırın, mutfak, yemekhane, iki ambar ve Susanoğlu koyunda büyük bir ihracat ambarı yapıldı. Avşar Köyü yakınında büyük bir okaliptüs örnek ormanı yapıldı. Toros Dağları’nda modern mandıralar kuruldu..İlk tarım kredi kooperatifi ni kurdurdu.Tekir Çiftliğinin bir başka özelliği de Atatürk’ün ilk kez Tekir Köyü çevresindeki köylülerin katılımı ile ilk Tarım Kredi Kooperatifi’ni kurmuş olmasıdır. Atatürk 1936 yılında merkezi Tekir Çiftliği olmak üzere 10 köyden 36 üreticinin kurucu üye olduğu bir kooperatif kurmuştur. Atatürk’ün başvurusu şöyledir.Silifke Ziraat Bankası’na,Merkezi Tekir Çiftliği olmak ve Arkarası, Persenti, Avşar, Karadereli, Tekir, Tekir koyuncu, Türkmenli, Türkmenaşağı, Tozara köylerini de ihtiva etmek üzere bölgemizde 2836 sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri Kanununa uygun bir tarım kredi kooperatifi kurmak istiyoruz..Gereğinin yapılmasını dileriz.”..30.06.1936..Mustafa Kemal Atatürk ve 36 kurucu üye..Görüldüğü gibi, Atatürk kooperatifleri desteklemekle kalmamış, kendisi de Silifke Taşucu’nda Tekir Çiftliği’nde kurulan Türkiye’nin ilk tarım kredi kooperatifi olan Tekir Kooperatifi’ne 1 no’lu kurucu ortak olmuştur. Kooperatifin kuruluş tarihi olan 30 Haziran günü kurulan,Türkiye’de uzun süre“Koperatifçilik Bayramı” olarak kutlanmıştır.
Türkiye’de devlet, yaklaşık her on yılda bir Aleviler ve Alevilik konusundaki “kurumsal belleği”ni güncelleyen bir mekanizma işletiyor.
süreç, bazen açık biçimde, bazen de daha örtülü yöntemlerle; toplantılar, çalıştaylar, sempozyumlar ve çeşitli organizasyonlar aracılığıyla yürütülüyor.
söz konusu etkinliklerin finansal ve idari desteği çoğu zaman doğrudan devlet tarafından sağlanıyor; vakıf ya da dernek yapıları söz konusu olduğunda ise hem “denetim” hem de “yasaya uygunluk” çerçevesi devletin kontrolünde şekilleniyor.
diğer bir ifadeyle, Alevi örgütlenmeleri ve etkinlikleri düzenli biçimde hukuki açıdan gözden geçiriliyor.
aslında bunun kökleri çok daha eskiye, Osmanlı dönemine kadar uzanıyor :
Osmanlı’dan itibaren Alevi topluluklarına ilişkin bir denetim mekanizması ve kurumsallaşmış kayıt sistemi varlığını sürdürmüş durumda.
örneğin, Osmanlı’da şecereleri denetleyen yapılar bulunuyor; bu şecerelerin onaylanmasıyla birlikte bazı imtiyazlar tanımlanıyor – tanınıyor ve geliştiriliyordu.
tekke ve zaviyelerin toprak kullanımı, vergilendirilmesi ve vergi muafiyetleri de bu çerçevede düzenleniyordu.
daha açık söylemek gerekirse devlet, “kimin kim ve ne olduğunu” bilen ve bunu kayıt altında tutan – denetleyen bir sistem kurmuştu.
yakın dönemde belirtilen “kurumsal belleğin” en kapsamlı güncelleme girişimi, Alevi kurumlarının da katılımıyla gerçekleştirilen “Alevi Çalıştayları” oldu.
Kültür Bakanlığı bünyesinde oluşturulan resmî yapının altyapısı da büyük ölçüde bu süreçte şekillendi.
aynı dönemde, üniversitelerde çok sayıda araştırma ve uygulama merkezi kuruldu. böylece yeni bir model devreye sokuldu: Alevilik üzerine yapılan akademik çalışmaların devlet politikalarıyla entegrasyonu.
günümüzde devletin resmî yaklaşımı bir yandan dedeleri ve zakirleri merkeze alan anlayışı benimsiyor; diğer yandansa Alevilik üzerine çalışan bazı akademisyenleri kendi bünyesine dahil ederek toplumsal alanda daha derin ve yaygın bir etki kurmaya çalışıyor.
buna eğitim müfredatları ve medya araçları da eklendiğinde, devletin yalnızca kabul eden kesimlere değil, kendisini reddeden toplumsal alanlara da hane bazında nüfuz edebildiği görülüyor.
o nedenle, kurumsal yapılar ekonomik, hukuki, idari bakımdan zaten devlet mekanizmalarına bağlı durumda ve Alevilerin devletin geliştirdiği politikaya dayabilme şansı oldukça düşük.. | @ismailenginhd [07.05.2026]
Bugün 6 Mayıs. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamlarının yıldönümü.
Deniz’leri saygıyla anıyorum.
Deniz Gezmiş’in sansürlenen mektubunu bilmiyor muydunuz?
Gelin bu sansürü birlikte delelim…
Bu mektup sayesinde gerçek Deniz’le tanışacaksınız.
Önce mektubun öyküsü…
Yıl 1971… Aylardan Ocak…
12 Mart’a giden günler… 68’in liderlerinden Deniz Gezmiş, eylemleri nedeniyle tüm Türkiye’de aranmaktadır.
Deniz’in babası Cemil Gezmiş, oğlunun öldürüleceğinden endişe ederek Cumhuriyet gazetesinde bir açık mektup yayınlar. Ve Deniz’e teslim ol çağrısı yapar.
O sırada ODTÜ’de saklanmakta olan Deniz, bu çağrıyı elbette kabul etmez. Gazeteci Ergin Konuksever’e ulaşır ve babasına yanıtını iletir. Deniz’in babasına mektubu 29 Ocak 1971’de Cumhuriyet’te yayınlanır.
Mektup şöyle:
“Baba;
Sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.
Baba,
Biz Türkiye’nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da.Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşında olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları.
Düşün baba,
Bugünkü hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdalar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız.
Ya vatan ya ölüm!”
Deniz’i seviyor olabilirsiniz…
Ya da Deniz’i bir “terörist” olarak görüyor olabilirsiniz…
Hangi tarafta olursanız olun, eminim, çoğunuz bu mektubu hiç görmedi. Çünkü bu mektup Deniz’in, daha doğrusu Deniz’lerin, 68’in Atatürkçü kimliğinin bir kanıtıdır.
Bu, gizli bir mektup değil. Hatta Deniz’in en çok önem verdiği metinlerden. O kadar ki, aranıyor olmasına rağmen yakalanma riskine girip mektubu gazeteye ulaştırmış.
Bu, sansürlenmiş bir mektup…
İki kesim bu sansürde birleşmiş.
Bir kesim, kimi sözde Deniz Gezmiş taraftarları…. Sonradan Kürtçü olup ABD’nin kucağına oturanlar…
Diğeri ise 12 Mart’ta zaten Amerika’nın kucağında olanlar: Deniz’i idam edenler…
Deniz’in, Mahir’in ve genel olarak 68’in Atatürkçü kimliğini gizlemek, bir Amerikan projesidir.
Çünkü en çok korktukları şey, bu ülkede solculukla Atatürkçülüğün buluşmasıdır.
Çünkü bu topraklarda Atatürkçülük, aranılan sosyalizmin ta kendisidir.
Deniz’lerin bu kadar sevilmesinin sırrı da budur.
Gelin bu Amerikancı, Kürtçü, gerici sansürü birlikte kıralım. Bu mektubu yaygınlaştıralım. Ve Amerika’nın en büyük korkusunu gerçek kılalım: Atatürkçülükle solculuğu buluşturalım.
68’de olduğu gibi…
Deniz’lerin yaptığı gibi…
— Özgür Erdem’in yazısını Türk Solu internet sitesinde okuyabilirsiniz.