Ana Sayfa Blog

Bana olan cefa senden değildir

0

Bana olan cefâ senden değildir
Benim kendi bahtım kara sevdiğim
Sana meyil vermek benden değildir
Gönül düştü nedir çâre sevdiğim

Bir gonca almışım cemâl bağından
Bülbül-veş yâd oldum gül budağından
Müjgân oklarından hasret dağından
Ciğerciğim pâre pâre sevdiğim

Sen gibi cânâna kurban olursam
Terk-i vücut, terk-i cihan olursam
Bir gün de çeşminden nihan olursam
Garip Dertli diye ara sevdiğim

Saksağana bokun ilaç demişler

0

Saksağana bokun ilaç demişler
Gidip sıçmış okyanusun içine
Ayıya vermişler acem kınası
Sevindirik olup yakmış kıçına

Tel uyum sağlamaz burguya saza
Buz rakipim diyor ateşe köze
Sormuşlar yundunmu diye kel kıza
Taranıp ta sırma takmış saçına

Dana tosun olmuş inek peşinde
Çıkmaz hayalinden görür düşünde
Ağustos böceği zevkin peşinde
Şu ter döken karıncanın suçu ne

Zamanenin anlaşılmaz oyunu
Çözemedik mizacını huyunu
Tuz yalamış ak sürünün koyunu
Meyil vermiş yoz sürünün koçuna

Dal gibi bükülür yiğidim erim
Sorsan nedenini der mevla kerim
Ey dost bildiklerim yar bildiklerim
Kaplani’yle aranızda açı ne

anlayamadık

0

Üç öğün kar yedik vicdan dağında,
İçimiz yanıyor, anlayamadık.
Yangın var dediler gönül bağında,
Kanımız donuyor, anlayamadık.

Sakladı sinsiler fikirlerini,
Üstümüze sildiler kirlerini.
Hırsızlar suçladı birbirlerini,
Kim kimi kınıyor, anlayamadık.

Kim yoldu kır atın kuyruk yalını,
Kimler çaldı ayağından nalını?
Ah, bir bilsek perdelerin dalını,
Ne filim dönüyor, anlayamadık.

Ayağa eğildi dik duran başlar,
Dostlara atıldı en büyük taşlar.
En temiz bildiğim rengârenk kuşlar,
Her leşe konuyor, anlayamadık.

Vaatler boş çıktı, çıkan sallamış;
Yalanı katlayan zarfla yollamış.
Muhtar, ya köylüyü salak bellemiş,
Ya bizi sınıyor, anlayamadık.

Taş çatlatır yalakanın lafları,
Plaketle kupa dolu rafları.
Uyanıklar salakları, safları,
Nasıl da tanıyor, anlayamadık.

Harun, bizi tunç ettiler, gümüştük;
Kalleşliğe dağ dayanmaz, demiştik.
Biz tekmeyi midemize yemiştik,
Kaşımız kanıyor, anlayamadık.

Âşık Harun Ustaoğlu

ayıptır

0

AYIPTIR
Sözüm sana hırsızların ustası
Yirmi verip yüz’ü çalma, ayıptır!
Hırsızlığın bile vardır kıstası
Kaş yaparken gözü çalma, ayıptır!

Ehliyetli isen sanma ehilsin,
Bağnazlığın batağına dahilsin.
Ben bilirim cahillerden cahilsin,
Sıfır çekip tez’i çalma, ayıptır!

Yalan yanlış kelam eden dilinle,
Bir ampulü yakamayan pilinle,
Sinek papaz atıp kirli elinle,
Şu bizdeki kozu çalma, ayıptır!

Mazlum halkı düşürürken feryada,
Gemileri yüzdürürsün deryada…
Memleketi peşkeş çekip bir yâda,
Çoğa katıp azı çalma, ayıptır!

Bindebir’im kaybedersen izanı,
Kürdan diye yuttururlar hezanı.
Eğer değil isen halkın ozanı,
Elindeki sazı çalma, ayıptır!

02.02.2016 -(4+4+3)
Ozan Bindebir

ulu Tanrım akıl ermez işine

0

Ulu Tanrım, akıl ermez sırrına,
Bin bir ismi hak’ta pinhan edersin.
İçirirsin sabrın peymanesini,
Hikmetini sonra ıyân edersin.

Gizlenirsin bir nüvenin içinde,
Âdemin de şeytanın da cinin de,
Her milletin ayrı ayrı dininde
Şirke, küfre, raybı burhan edersin.

Aşk olursun, gönlümüzü yakarsın,
Leyla olur, karşımıza çıkarsın,
Rakıyb olur canımızı sıkarsın,
Vuslatını bize hicran edersin.

Bozuktur düzenin, olmazsın akort,
Tavşana kaç dersin tazıya aport,
Haham, papaz, hoca ettikçe zart zurt,
Alay eder güler, isyan edersin.

Sen indirdin yere şu dört kitabı,
Ayrı ayrı her birinin hisabı,
Her bir dinin sensin putu, mihrabı,
Yalanına kendin iman edersin.

Zerdüşt olmuş görünmüşsün ateşte,
Brahmen’in Vişno’susun güneşte,
Bir parlayış parladın ki Kureyş’te
Mahbubunu zatına şan edersin.

Hem goncasın, hem bülbülsün, hem diken,
Hem canansın, hem de çileyi çeken,
Hikmetine defineler açıkken
Seyyah derviş olur selman dersin.

Yok olmadan var olmanın yolu yok,
Kendin gibi seni arayan pek çok,
Hiç şaşırmaz kaderden attığın ok,
Sevdiğini aşka nişan edersin.

Çiftçi olur, öküzünü haylarsın,
Ağa olur, hizmetkârı paylarsın,
Yersin, göksün, yıllar, günler, aylarsın,
Asırları toplar bir an edersin.

Görünürsün her velide, delide,
Mustafa’da, Avram’da, Pandeli’de,
Bir maymuncuk gibi her bir kilide
Hem uyarsın hem de bühtan edersin.

Neşve olur, gizlenirsin şarapta,
Helal, haram yazılırsın kitapta,
Sevdalarla şu inleyen dolapta,
Sensin, âşıkları nalan edersin.

Zincir olur mecnunları bağlarsın,
Görür, acır, karşısında ağlarsın,
İrmak olur dere tepe çağlarsın,
Tufan olur, dehri viran edersin.

Bir ot idin, kamış oldun, ney oldun,
Feryadıma karşılık hey hey oldun,
Su, kök, filiz, asma, üzüm, mey oldun,
Her katreni bana umman edersin.

Çıban olur, enselerde çıkarsın,
Yanar canın yine kendin sıkarsın.
Kendin yapar, kendin yakar yıkarsın,
Sigortadan ne kâr, ziyan edersin?

Bir iraden adam yapar eşeği,
Azlolurken batar ona döşeği,
Gazabındır şu felaket şimşeği,
Her nereye çaksan sûzan edersin.

Çıkmayan bir candan umut kesilmez,
Rahmetinden zerre bile eksilmez,
Gözümüzü senden başkası silmez,
Güldürmeden önce giryan edersin.

Şımartırsın bir sonradan görmeyi,
Öğretirsin halka çorap örmeyi,
O çalarken tam gözünden sürmeyi,
Yakalarsın, hapse ferman edersin.

Zengin olur kasaları kitlersin,
Fakir düşer garip başın bitlersin,
Deri, kemik, beden bizi ciltlersin,
Hicranlara canlı divan edersin.

Lanetin mi şu Şeyrı İslam kapısı,
Yedi cehenneme bedel yapısı
Zebanilerde mi bunun tapısı?
Bu çeteyi sen perişan edersin.

Dâr-ün Nedve midir şu Dâr-ül-hikme
Savurdular birbirine çok tekme.
Kuyruğu sakattır, pek hızlı çekme,
Eşeklerle bizi handan edersin.

Kudururlar arpalıkla, tiritle,
Girişirler kafa, göz, yüz, divitle;
Geğirirler, anırırlar, tecvitle,
Harf-ı meddi yular, kolan edersin!

Fitne için yeter İzmir’li Cüce,
Yelken takar devedeki hörgüce,
Kürek çeker akıntıya her gece,
Boklu dereye mi kaptan edersin?

Nerde olsa başındadır belası,
Haset, fitne, o firavn’ın Musa’sı,
Cehil, gurur vesaire cabası,
Sakla domuzlara çoban edersin.

Sana giren, çıkan nedir be dürzü?
Dersin bana ey Allah’ın öküzü!
İçirirsin on dört bin okka düzü,
Beni bulutlarda mihman edersin!

Serserinim, düştüm aşkınla mey’e,
Nasıl girdin elimdeki şu ney’e?
Hem seversin beni Neyzen’im deye,
Hem de sarhoş diye destan edersin!

İşin Aslı

0

Sağlamı dururken delikli tasın,
Dolduğu devrana denk geldik, eyvah!
Demirden çıkardık yürekte pasın,
Kaldığı devrana denk geldik, eyvah!

Belli değil çağın dönek, dürüstü;
Düz sandığın, en yamuğun bir üstü.
Kadın değil, erkeğinin orospu
Olduğu devrana denk geldik, eyvah!

Levye sökmez gören gözden çapağı,
Dost olmuşlar köyün alçak kaypağı.
Tencerenin yuvarlanıp kapağı
Bulduğu devrana denk geldik, eyvah!

Düğün gürültülü, düştü sıvalar,
Halay uzun, yetmez çöller ovalar.
Davulcunun dönek, kalleş havalar
Çaldığı devrana denk geldik, eyvah!

Kıymeti kalmamış yekin yektanın,
İlk önce konusu olur cüzdanın.
İnsanlığın, merhametin, vicdanın
Öldüğü devrana denk geldik, eyvah!

Harun’un dilinde her sözü nakit,
Şair kalemine yakışmaz sükut.
Yalancının, riyakârın beş vakit
Kıldığı devrana denk geldik, eyvah!

Âşık HARUN USTAOĞLU

Bize burda türlü ta’n eyleyenler

0

Bize burda türlü ta’n eyleyenler
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi
Doğru yolu koyup eğri gidenler
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi

Bizden evvel gelen üçler yediler
Münafıkın sözü şektir dediler
Tevhitlerde dönmek haktır dediler
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi

Varır bir münkire müşkil sorarsın
Kendi kendin cehenneme salarsın
Ya sen dünya için niçin dönersin
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi

YUNUS EMRE kılar ah ile zârı
Görün nice döner Molla Hünkar’ı
O Allah yaratır cümleyi, varı
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi

Bu kadar zulmetme Sultan’ım bana

0

Bu kadar zulmetme Sultan’ım bana
Gün gelir de göremezsin daha
Ne selamın gelir ne de haberin
Hiç kimseden soramazsın bir daha,gülüm bir daha
Ne selamın gelir ne de haberin
Hiç kimseden soramazsın bir daha,gülüm bir daha

Yolum yıldızlardan öteye düşer
Bastığım topraklar boyunu aşar
Ne hayalim kalır,ne cismim kalır
Ak göğsüne saramazsın bir daha,canım bir daha
Ne hayalim kalır,ne cismim kalır
Ak göğsüne saramazsın bir daha,canım bir daha

Kaplani’nin mezarında ot biter
Başucunda yaban kuşları öter
Ayrığın derdi canına yeter
Bu diyarda duramazsın bir daha
Ayrığın derdi canına yeter
Bu diyarda duramazsın bir daha

Gurbette koyman ölümü

0

Gurbette koyman ölümü
Toprağım bana darılır.
Sevdiğim anlar halimi
Belki gelir de sarılır.

Elbisemden soya beni
Öpsün doya doya beni
Gözyaşıyla yuya beni
Belki bedenim dirilir.

Beni tutarsa bir sancı
Han’ından kovarsa Hancı
Sağım solum hep yabancı
Ödüm yüreğim yarılır.

Ahireti essah ise
Son sözümüz eyvah ise
Güzel sevmek günah ise
Kesin kalemim kırılır.

Nice aç gittim nice tok
Gidip gelmişliğim pek çok
Kâinatta yok olmak yok
Bindebir ölür dirilir.

03.09.2026 – Ozan Bindebir

Nuri Kurtcebe’ye Özgürlük

0

Türk edebiyatI yazım ve çizim tarihinin yaşayan en yaşlı çınarlarından, Kuvayi Milliye, Gaddar Davut ve 10. Yıl Nutku gibi ölümsüz eserlerin sahibi 78 yaşındaki karikatürist ve yazar Osman Nuri Kurtcebe, kesinleşen 1 yıl 14 aylık hapis cezası nedeniyle her an cezaevine girme ve orada hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla verilen bu cezanın “Konutta İnfazı” (Ev hapsi) için yapılan yasal başvurular, altından kalkılması imkânsız bir hukuk ve tıp skandalı zinciriyle reddedilmiştir. Ek maddelerde sunduğumuz resmi belgeler, cezaevi koşullarının 78 yaşındaki bir sanatçı için açık bir “idam fermanı” olduğunu kanıtlamaktadır:
1. %90 SÜRESİZ ENGELLİ VE KISMİ BAĞIMLI RAPORU VARDIR:
Fethiye Devlet Hastanesi’nin %90 süresiz engelli, “Çalışamaz” ve “Kısmi Bağımlı” olduğunu onayladığı resmi raporuna göre; Osman Nuri Kurtcebe Akciğer Kanseri (Ca) geçmişine sahiptir, Orta derece KOAH hastasıdır, sol gözünde %90 görme kaybına yol açan Makula Dejenerasyonu (Sarı Nokta) vardır ve bilateral ileri derece işitme kaybı yaşamaktadır.
2. DOKTORLAR “HAYATİ ÖNEME HAİZDİR” DİYE BÜYÜK HARFLERLE YAZDI:
Mersin Erdemli Devlet Hastanesi’nin 20.04.2026 tarihli uzman hekim raporlarında, Kurtcebe’nin ağır KOAH ve kontrol altına alınamayan Esansiyel Hipertansiyon (Yüksek Tansiyon) hastalıkları için; “HASTANIN MEVCUT İLAÇLARINI DÜZENLİ OLARAK KULLANMASI HAYATİ ÖNEME HAİZDİR” ibaresi büyük harflerle resmi olarak kayda geçirilmiştir. Kalabalık, tozlu ve tıbbi müdahalenin gecikebileceği cezaevi ortamı bu hayati riski doğrudan tetikleyecektir.
3. TIP BİLİMİYLE ALAY EDEN “KOCAMA VE SAKATLIK YOKTUR” RAPORU:
Tüm bu ağır tablolara rağmen, sevk edildiği Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu, tıp bilimiyle ve vicdanla alay edercesine “Cezaevinde kalması sağlığını olumsuz etkilemez, sakatlık ve kocama hali yoktur” şeklinde gerçeğe aykırı bir rapor düzenlemiştir. 78 yaşında, %90 engelli, kanser ve KOAH hastası bir insanda “kocama ve sakatlık yoktur” demek, açık bir hak ihlalidir.
4. İNFAZ HAKİMLİĞİNDEN SKANDAL “NİYET OKUMA”:
Fethiye 2. İnfaz Hâkimliği (Dosya No: 2026/3270), evde infaz talebini reddederken hukuki bir gerekçe sunmak yerine; “Özel infaz uygulanırsa bu durum hükümlüde suç işlemeyi teşvik edici nitelikte olur” şeklinde tamamen öznel, siyasi ve niyet okumaya dayalı bir skandal gerekçeye imza atmıştır.
78 yaşında, kendi bakımını bile tek başına idame ettiremeyen bir karikatüristin, resmi raporlardaki “HAYATİ RİSK” uyarılarına rağmen cezaevine konulması adalet değil, insan hakları ihlalidir.
Vakayı köşenize taşıyarak, haberleştirerek ya da bültenlerinizde yer vererek bu vicdan ve hukuk dışı uygulamaya karşı kamuoyu oluşmasına destek vermenizi; neredeyse 80 yaşındaki bir sanatçının cezaevinde hayatını kaybetmesinin önüne geçilmesini rica ediyoruz.

İletişim ve Detaylı Bilgi İçin:
Hükümlü Vekili: Av. Ahmet Ergun CİRİTCİ (İstanbul 1 Nolu Baro)
Telefon: 0532 565 49 62

Aşkı gözle arayanlar

0

Aşkı gözle arayanlar
Dert, cefayı zahmet bilir
Sırra vasıl evliyalar
Hakk’tan gelen rahmet bilir

Bir lütuftur iner Hakk’tan
Cümleyi var eder yoktan
Aşık olan korkmaz oktan
Açıp göksün himmet bilir

Bin içinde biri seçer
Aşk demiyle zemzem içer
Kıl sıratı sarhoş geçer
Yar koynunu cennet bilir

Aşka düşen aşkı anlar
Dile gelir cümle canlar
Hakkikatı arayanlar
Aşkı sırrı hikmet bilir

Her kim aşık, yer kafayı
Çöpe atar zevk, sefayı
Aşktan gelen dert, cefayı
Deruni bir nimet bilir…

Beni burada arama

0
Screenshot

Havalandırmanın ortasına kurulan darağacı,
Ve infaza saniyeler kala Adalı’dan ilginç bir istek gelir.
Hakim Ali Kayacan’a döner
Efendim”Şu gömleğin iki düğmesini açabilir miyiz,
Gömleği dar yapmışlar”

Hakim anlatıyor
Garip bir durum yaşanmıştı,
Ölüme tanıklığın bir kaç saniye öncesin de
Boynuna dar ağacı geçecekti, ancak o boğazından iki düğme çözmek istedi.

Koşarak çıktı Adalı sehpaya
Cellat sandalyeyi çekti infaz tamamdı,
Adli doktor baktı ölmüş tamam,
22 yaşındaydı
Tamamdı:(

Nevzat Çelik şu dizelerle anlatıyor Necdet Adalı’yı
Saygı İle anıyorum

Beni burada arama
Arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne ağlama…
Kaç zamandır yüzüm traşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim kulağım kirişte
Ölümü özledim anne
Yaşamak isterseken delice…

Ah.. verebilseydim keşke
Yüreği avcunda koşan herbir anneye
Tepeden tırnağa oğula
Ve kıza kesmiş
Bir ülkeye armağan
Düşlerimle sınırsız
Diretmişliğimle genç
Şaşkınlığımla çocuk devrederken sırdaşıma
Usulca acı verdi yanağımda tomurcuk
Pir sultan’ı düşün anne, şeyh bedretinn’i
Börklüce’yi, torlak kemal’i
Insanları düşün anne
Düşün ki yüreğin sallansın
Düşün ki o an güzel günlere inanan
Mutlu bir yusufcuk havalansın…

Beni burada arama
Arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne ağlama…

Yani benim güzel annem
Ala şafağında ülkemin yıldız uçurmak varken
Oturup yıldızlar icinde kendi buruk kanımı içtim
Ne garip duygu şu ölmek
Öptüğüm kızlar geliyor aklıma
Bir açıklaması vardır elbet giderken dar ağacına…

Geride masa üstünde boynu bükük
Kaldı kağıt kalem.
Bağışlar beni güzel annem
Oğul tadında bir mektup yazamadım diye
Kızma bana…
Elleri değsin istemedim
Gözleri değsin istemedim
Ağlayıp kokluyacaktın
Belki bir ömür taşıyacaktın koynunda
Yaşamak ağrısı asıldı boynumda
Oysa türkü tadında yaşamak isterdim…

Ölmek ne garip şey anne!
Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
Sedef kakmalı bir kutu içinde
Vermek isterdim çocukların ellerine
Sonra, sonra benim güzel annem
Damdan düşer gibi vurulmak isterdim bir kıza…

Gecenin kıyısında durmuşum
Kefenin cebi yok
Koynuma yıldız doldurmuşum
Koşun çocuklar koşun
Sabah üstüme üstüme geliyor…

Kısacası güzel annem
Bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
Gülmek umud etmek özlemek
Ya da mektup beklemek
Gözleri yatırıp ıraklara….

Ölmek ne garip şey anne!
Artik duvarlari kanatırcasına tırnağımla
Şaşkin umutlu şiirler yazamıyacağım
Mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamıyacağım
Baba olamıyacağım örneğin
Toprak olmak ne garip şey anne!…

Ölmek ne garip şey anne!
Uçurumlar ki sende büyür
Dagdır ki sende göçer
Ben bayram derim çiçek derim
Çam diplerine açmış kanatlarını kozalak derim
Gül yanaklı çocuğa benzer
Yinede oğlunu yitirmek ne garip şey anne…

Her kavgada ölen benim
Bayrak tutan çarpışan
Her kadın toprağı tırnaklıyarak
Doğurur beni
Özlem benim kavga benim aşk benim…

Bekle beni anne
Bir sabah çıkagelirim
Bir sabah anne bir sabah
Acını süpürmek için açtığında kapıyı
Adı başka sesi başka
Nice yaşıtım
Koynunda çiçekler
Çicekler içinde yeni bir üke getirirler….
Nevzat Çelik

Gönül senden tek dileğim

0

Gönül senden tek dileğim
Atma beni yardan yara
Götür hiçlik deryasına
Yüzdür beni vardan vara

Kaf dağını düş eylettin
Ruhu tene küs eylettin
Gam, kederi süs eylettin
Sen düşürdün zardan zara

Boş düşlere verdin değer
Bir varmış bir yokmuş meğer
Korunda aşk yoksa eğer
Yakma beni hardan hara

Hakk aşkına dem içende
Bağban olup, gül biçende
Başım alıp dağ göçende
Savur beni kardan kara

Sen korlayıp sen pişirdin
Hoş üfleyip, boş şişirdin
Avcı olup sen düşürdün
Deruni’yi dardan dara…

Kurtuluş Savaşına Buhara Altınları

0

8 EYLÜL 1920 – Külçe altın halinde ilk parti Sovyet yardımının Erzurum’a gelişi ve teslim alınışı :
Kurtuluş Savaşına Buhara Altınları
Buhara Cumhuriyeti’nin (şimdiki Özbekistan Devleti) ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu, Sovyet Yardımının Hikayesini Anlatıyor
Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu 1972 yılında Yakın Tarihimiz Dergisi’ne yaptığı açıklamalarda yardım hadisesini aşağıdaki gibi anlatmıştır.
“1920 yılında Buhara Cumhuriyeti kurulduktan sonra, ben ilk cumhurbaşkanı olarak, yanıma başvekilimiz rahmetli Feyzullah Hoca’yı alarak Sovyet Rusya büyükleri ve bu arada Lenin ile temasta bulunmak üzere Moskova’ya gitmiştim. Bizden bir müddet önce, temmuz ortalarında Türkiye’den de milli hareketi temsil eden ilk heyetin Bekir Sami Bey’in başkanlığında Moskova’ya gelerek Lenin, Çiçerin ve Karahan ile, bilhassa yardım temini konusunda müzakerelerde bulundukları anlaşılıyordu.
Nitekim, Kremlin Sarayı’nda kendisi ile görüştüğümüz gün Lenin, önem verdiğini hissettirdiği “Türkiye”den söz açarak, bana
“- Ankara’dan bir Türk heyeti geldi. Vaziyetlerini anlatarak acele yardım istedi. Bu hususta sizin fikriniz nedir? “ dedi.
Hiç tereddüt etmeden kendisine:
“- Elbette yardım etmek gerek… ve vakit geçirmeden yapılmalıdır.” deyişim üzerine bu işte zaten kararlı olduklarını, fakat bazı zorluklarla karşılaştıklarını belirten bir ifade ile,
“-Yardım meselesi için bizi düşündüren iki zorluk var.” dedi ve devam etti.
”- Birincisi Türklerin istedikleri altın para bizde pek azdır.” deyince sözünü kestim.
“- Bizde altın para vardır! dedim. Verebiliriz de…”
Lenin memnun olduğunu belirten bir baş eğişiyle devam etti.
“- İkincisi, yol meselesidir. Çünkü Türklere yalnız para değil, her türlü harp malzemesi de vermemiz gerekiyor. Bunları emniyetle Ankara’ya ulaştıracak yol lâzım! Halbuki Kafkaslar’daki durum dolayısıyle yollar kapalıdır. Ne zaman açılabileceği malum değildir.”
Biz, bu hususta ayni kanaat ve fikirde olduğumuzu söyleyerek ilave ettim:
“- Kafkaslar’da kurulan cumhuriyetlerle anlaşmak mümkündür. Bu bölgede Müslümanlar çoğunluktadır. Gürcüler de menfaatleri icabı Müslümanlara yakındır. Ermeniler de keza… Çalışılırsa müşterek bir yol bulmak imkanı vardır.“ dedim.
Ayrıca paranın miktarını tespit etmek icap ediyordu. Bunu mütehassıslar tespit etsinler dedik ve bizim -aynı zamanda Hariciye Nazırı olan- Başvekil Feyzullah Hoca ile Rus mütehassıslardan mürekkep bir heyete havale ettik. Bu heyet uzun müzakereler sonunda yardım miktarını en az yüz milyon altın ruble olarak tesbit etti. Tekrar Lenin’le buluştuk. Lenin bu sefer yaptığımız konuşmada sözü tekrar para konusuna getirerek ne kadar verebileceğimizi sordu.
“- Yüz milyon ruble…” dedim.
Lenin tekrar etti:
“-Yüz milyon mu?”
“-Evet… Derhal verebiliriz!”
Çarlık zamanından kalma altın rublelerimiz çoktu. Buhara hazinesindeki bu paraya Ruslar el sürmezler, dokunmazlardı. Buhara bir Çar emâreti olduğu halde, idari ve mali işlerde müstakildi. Bu sebeple bizde altın belegan mâbelâg (haddinden fazla) çoktu.” (Yakın Tarihimiz, Cilt.1, shf.292-293)
Lenin’le bu şekilde mutabık kaldıktan sonra heyet Buhara’ya geri döner. Para yardımı meselesini meclise götürürler. O sırada Buhara’nın nüfusu dört buçuk milyondur. Buhara parlamentosu Türkiye’ye yüz milyon altın ruble yardımını tek itiraz sesi yükselmeden oy birliğiyle alkış ve tezahüratlar altında kabul eder.
Parlamentonun bu kararının hemen ertesi günü gereken muameleleri tamamlayarak parayı, Ankara’ya yetiştirilmek üzere Rus hazinesine teslim ederler.
O zamanlar dış ilişkilerde tamamen Sovyetlere bağlı olan Buhara Cumhuriyeti ancak yönetim ve malî konularda, yani içişlerinde serbestti. Durum böyle olunca, Buhara’dan gönderilecek yardımların Moskova kanalıyla gelmesinden başka doğru bir yol olamazdı. Öte yandan Moskova’nın bilgisi dışında gizli yollardan gönderilmesi ise zamanın şartları, yol güvenliği ve paranın çokluğu gibi nedenlerden dolayı neredeyse olanaksızdı.
Bu hadiseyi, Türk subayı Raci Çakırgöz’de hatıralarında anlatmaktadır. 1. Dünya Savaşında esir düştüğü Ruslardan kaçarak Türkistan’a gelen ve Taşkent’te öğretmenlik yapmakta olan Raci Çakırgöz, “Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl” adıyla yayımlanan hatıralarında, Sovyet yardımları olarak bilinen yardım hakkında aşağıdaki hususları yazmaktadır.
“Ben Taşkent’teyken Buhara Geçici Hükümeti’nin İstiklal Savaşı vermekte olan, Ankara Hükümeti’ne para yardımında bulunduğunu haber aldım. Maalesef bu yardım bizim gazetelerde Rus para yardımı şeklinde geçmiştir. Ancak son zamanlarda yetkili kimseler bu olayın içyüzünü aydınlatmışlardır. Türkiye’ye bu yardımın yapılmasında en büyük rolü oynayan kimse, o sırada Maliye Nazırı olan Osman Hoca (Kocaoğlu) idi. Osman Hoca 1921 yılında ilan edilen Buhara Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunuyordu. Sonra 1923’te Afganistan’a ve oradan da Türkiye’ye geçti. 28 Temmuz 1968’de İstanbul’da vefat etti.
Sonradan öğrendiğime göre Buhara Hükümeti’nin Ruslar aracılığıyla Türk Hükümeti’ne yaptığı 100 milyon altın rublelik yardımdan, Ankara Hükümeti’ne ancak 10 milyon altın ruble ulaşabilmiştir. Ruslar, geri kalan 90 milyon altını, herhalde aracılık ücreti olarak almış olacaktır!
Esasen Ruslar, Buhara halkından ve saraydan topladıkları 12 vagon dolusu altın ki, aralarında çok ağır bir altın avize vardır. Ziynet ve çok kıymetli kuzu derilerini Moskova’ya götürdüler. Bu kuzu derileri ‘astragan’ı sağlayan Buhara’nın koyunları, Karakul denen gölün civar mıntıkasında, üretiliyordu.” (shf.68)
Buhara Emiri Alim Han’ın Terkettiği Hazine
“Genç Buharalılar” hareketinin Bolşeviklerle birlikte yaptıkları darbe sırasında Buhara Emiri, Alim Han’dır. İktidarını kaybeden Alim Han, 1 Eylül 1920’de Buhara’dan kaçıp Afganistan’a sığınmak zorunda kalır. Ardında ailesinin bir kısmını ve Buhara hazinesini bırakır. Özbek yazar Nabican Bakiyev, Sovyet istihbarat arşivlerinden yararlanarak yazmış olduğu “Enver Paşa’nın Vasiyeti” adıyla yayımlanan kitabında, Emir’in hazinesine el konulması olayını aşağıdaki gibi anlatır.
“Emir Alim Han, Buhara’yı terk ettiğinin ikinci günü Sitare-i Mahı (Saray) Ruslar tarafından işgal edilir. 2 Eylül 1920’de Buhara iç şehri tamamen Bolşevikler tarafından ele geçirilerek kontrol altına, Emirin aile fertleriyle, yakınları gözaltına alınmıştır. Bu arada ihtilalcıların bir kısmı Kuşbeği başta olmak üzere, reisi, kadıyı, saray memurlarıyla, Emirin aile fertlerinin öldürülmesini istemektedirler. 2 Eylül 1920’de Kızılordu askerleri tarafından esir alınıp, sorgulanan Kuşbegi Osman Beg verdiği ifade de şunları söyleyecektir.
“Beni hayrete düşüren o ki, Emir Alimhan hazineden bir tek lira (teng) dahi almamış olmasıdır. Bütün hazine, altın ve gümüş paralar, takılar mahzendeki özel yerlerinde duruyordu. Onları saymak mümkün değildi”.
Sonradan Emir’in kendi ifadesine göre, hazinede otuz iki çuval padişah sikkesi, altın ziynetler inci ve yakut gibi kıymetli mücevherlerin sayısını kendi de bilmediği gibi, ayrıca 20 bin adette tüfek bulunmaktadır.
Rus askerleriyle, Kızıl Buharalılar, işgali takiben üç gün boyunca Buhara’da müthiş bir yağmaya girişirler. Nihayet yağma bittikten sonra, Türkistan işgal komutanı yağma edilen hazineyi askerlerden imza karşılığında toplamaya başlar.”(shf.86)
5 Eylül 1920’de Rus hükümet yetkilileriyle, Rusya Bolşevik Partisi Merkez Komitesi temsilcileri ve Buhara İhtilal Komitesi rehberleri karma bir meclis kurulması konusunda anlaşarak, M. Frunze başkanlığında, Rusya hükümetini temsilen Kovrov, Buhara komünistlerinin reisi Hüseyinov, Buhara Bakanlar Kurulu reisi Feyzullah Hocayev, Buhara İhtilal Komitesi sekreteri Aripov’un katılımıyla bir toplantı düzenlerler. Toplantıda, yağmadan kurtulabilen Buhara hazinesinin muhafaza edilmesine ilişkin aşağıdaki karar alınır.
“Savaş devam derken, Buhara cumhuriyetinin hazinesi yağma edilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğundan ve onları korumak zor olduğu göz önünde tutularak, Buhara Devrim Komitesi olarak, hazinenin Semerkant veya Taşkent’teki bankalarından birinde geçici olarak muhafaza edilmesini Rusya hükümetinden rica edilmesi kararına varmıştır”. (shf.88)
Bu kararın ardından Buhara hazinesi önce Sermerkant’a, oradan da daha sonra Moskova’ya nakledilir. 100.000.000 altın ruble, Buhara Cumhuriyeti’nin Başbakanı, aynı zamanda Dış işleri Bakanı olan Feyzullah Hoca tarafından Moskova’ya bizzat teslim edilir. Kitapta anlatıldığına göre, 1921 başlarında Kronştat’da çıkan Denizci isyanında, isyancıları korumak amacıyla Buhara’dan götürülen bu altınlarla silah alınmış, altınlar Bolşevik hükümetinin kurulmasında önemli bir rol oynamıştır.
Buhara Hükümeti tarafından gönderilen altının sadece 18.326.800 altın rublelik kısmı, o da üç yıla yayılarak Türkiye’ye teslim edilmiştir. Türkiye’ye gönderilmesi gereken 81.673.200 altın ruble tutarındaki Özbek altını, Lenin hükümeti tarafından açıkça gasp edilmiştir. Bu para eksiksiz olarak Türkiye’ye gelmiş olsaydı gerek ordunun gerekse Türk ulusunun ve sanayinin o zamanki yoksul halini düzeltirdi.
Türkistan’dan Gönderilen Üç Kılıç
İstiklal Savaşı devam ederken, Buhara Halk Cumhuriyetinden bir heyet diplomatik temaslar yapmak üzere 17 Ocak 1921’de Ankara’ya gelir. Heyet, beraberinde getirdiği üç adet altın işlemeli kılıç ile Timur’a ait bir Kuran-ı Kerim’i Mustafa Kemal’e hediye eder. Sakarya Zaferini tebrik amacıyla gönderilen bu hediyeler karşısında müteessir olan Mustafa Kemal Paşa, meclis kürsüsünden duygu dolu bir konuşmayı yapar:
“Buhara ahalisinin Türkiye’deki Türk ve Müslüman kardeşlerine hediye olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim ile Türkiye Halk Ordusuna nişane-i takdir ve tebrik olarak irsal eylediği kılınç, Hak din ile hayat-ı hidame-i kuvveti temsil eden fevkalade muazzam ve kıymetdar iki yadigârdır. Bu emanetleri elinizden alır iken kalbim heyecan ile doldu. Halkımız ve ordumuz uzaklardaki kardeşlerimizden gelen teşebbüsat ve tebrikat nişanelerinden, şüphesiz, çok mütehassis ve mesrur olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirmek, bu Kitab-ı Mukaddes’i millete, seyf-i azizi de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allah’ın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan milli ordumuz, İnşallah pek yakında bu kılıncı da kazanmış olacaktır. Heyet-i muhteremenize de Türkiye ahalisi ve ordusu, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti namına teşekkür ederim.” (Hakimiyeti Milliye, 8 kanunusani (Ocak) 1922.)
Kılıçlardan biri Mustafa Kemal Paşa’ya, diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya, üçüncü kılıç, 9 Eylül sabahı İzmir’e girerek Hükümet Konağına Türk bayrağını çeken İkinci Süvari Tümeni 4. Alayında Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Şerafettin Bey ’e verilmiştir.
Kahraman yüzbaşının hikayesini “Üçüncü Kılıç” adıyla kitaplaştıran Yrd. Doç. Dr. Kemal Arı, kitabın tanıtımı için yaptığı bir açıklamada, Şerafettin (İzmir) Bey 1951´de vefat edince, eşi Siret Hanım’ın “üçüncü kılıcı” İzmir’de açılması planlanan İnkılap Müzesi´ne verilmek üzere İstanbul Valiliği’ne teslim ettiğini, fakat kılıcın kaybolduğunu, bu büyük kahramanın adının maalesef hafızalardan silindiğini söylemektedir.
Utanç Verici Bir Olay


Türkistan’lı kardeşlerimizin bu unutulmaz destek ve yardımlarına karşılık, hatırlandıkça hepimizin utanç duyacağı bir iş yapılır. Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca ülkesi Sovyet işgali altına düşünce, Afganistan üzerinden geçerek 1923 yılında Türkiye’ye sığınır. Atatürk, Osman Hoca’ yı sıcak bir ilgi ile kabul eder. Türk vatandaşlığına geçen Osman Hoca, Kocaoğlu soyadını alır, Osman Hoca’ya milletvekili maaşı bağlanır. Bu maaş Osman Hoca’nın vefatından sonra kesilmez, eşi ölünceye kadar ödenmeye devam eder. Atatürk döneminde, Sovyetler Osman Hoca’nın sınır dışı edilmesi için sürekli tazyikte bulunurlarsa da Atatürk buna direnir. Atatürk’ün ağır hasta olduğu sırada 4 Kasım 1938’de Başbakan Celal Bayar hükümeti Bakanlar Kurulu’nun kararıyla Osman Hoca TC vatandaşlığından çıkarır. Milli Mücadele’ye yardım etmek üzere, 100 milyon rublelik altını Türkiye’ye nakletmek için seferber olan Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca (Kocaoğlu) 1923′ten beri vatandaşı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni terk etmek zorunda kalır. Kendisine 1944’te tekrar vatandaşlık verilerek, 1944 sonunda İran’dan Türkiye’ye döner. 1968’de vefat eden Osman Hoca, Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’ne defnedilir.
KAYNAKLAR
Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımının İçyüzü”, Yakın Tarihimiz, Cilt.1, Sayı 10 (Mayıs 1972), shf. 292-293, 1972.
Raci Çakırgöz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları, 1990.
Nabican Bakiyev, Enver Paşa’nın Vasiyeti, Doğu Kütüphanesi, 2006.

Muhammed Ali’ye sırt dönen herkes

0

Muhammed Ali’ye sırt dönen herkes
Hakka, hakikata düşman değil mi ?
Bir işe karışsa heva vu heves
O işte kılavuz şeytan değil mi ?

Bizim ile yola gelenler desin
Gönlünün pasını silenler desin
Cahil konuşmasın, bilenler desin
Münkir akıbeti hüsrân değil mi ?

Çıkar için nefis yarıştıranlar
Yol ehlini bölüp ayrıştıranlar
İnkârı ikrâra karıştıranlar
İnsan görünümlü hayvan değil mi ?

Velayet’i derde gama salanlar
Dünyanın mülküne secde kılanlar
Ali’siz bir yola talip olanlar
Emevi asıllı Mervan değil mi ?