“‘Biz Müslüman değiliz; Aleviyiz’ genellemesi” 2’56” [13.01.2026] | @ismailenginhd
Birey, neye inanıyorsa ve kendini nasıl tanımlıyorsa odur; buna itiraz edilemez. Sorun, bireysel kimlik beyanının bir inanç topluluğunun tamamına teşmil edilmesi, o topluluk adına konuşulmasıyla başlıyor.
Herkes kendi algısını merkeze alıyor; “ben böyleyim, o halde sen de böyle olmak zorundasın” diyerek başkalarını da kendi algılamasının içine yerleştiriyor, bunu şablonlaştırıp farklı düşünenleri dışlıyor.
* * *
Söz konusu tartışma, bugün ortaya çıkmadı; arkasında yıllara yayılan süreç var. Kurumun resmî programıyla yöneticilerinin kamuoyuna yansıyan söylemleri arasındaki derin uçurum da cabası.
Yazılı programı başka şey söylerken, yöneticiler zaman zaman bunun tam tersini dile getirebiliyor.
Programın, “üyeleri”ni kimlik anlamında bu şekilde konumlandırmadığı; İslam dinini kendine göre Sünni inancın dışında yorumladığını vurguladığı aslında açık.
Buna rağmen, programa aykırı görüşlerin kurum içinde dile getirildiği izlenimi seziliyor. O hâlde; ya program değişmeli ya da söylem :
Bursa cezaevinde Nâzım Hikmet, Orhan Kemal’le aynı koğuşta kalmaktadır. Koğuş masasının üzerinde Orhan Kemal’in (asıl adı ”Mehmet Raşit Öğütçü”) bir roman başlangıcını görür. Okur. Ayağında takunyalar koşarak avluya çıkar Nâzım Hikmet. Orhan Kemal’e soluk soluğa sorar, “Siz mi yazdınız bunu?” Orhan Kemal çekinerek, “Evet” der. Nâzım Hikmet büyük bir coşkuyla, “Birader, neden bahsetmediniz bundan. Siz nesir adamısınız! Hikâye yaz, roman yaz!” diyerek o gün bir romancının doğuşunun müjdesini verir. 26 Eylül 1943 Pazar sabahı Orhan Kemal’in cezası biter, hapishaneden ayrılır. Ayrılmadan birkaç gün önce Nâzım Hikmet’e bir şiir yazar, ona okur ve bu şiir Nâzım Hikmet’i ağlatır…
NÂZIM HİKMET’E / ORHAN KEMAL Sen “Promete’nin çığlıklarını kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam”, sen benim mavi gözlü arkadaşım; kabil değil unutmam seni. 26 Eylül 1943
Seni yapayalnız bırakıp hapishanede, bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken koşacağım memlekete. Ve tren bir güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek, gözü yaşlı bir genç kadına beş senenin ardından kocasını getirecek. O dem ki boş verip istasyon halkına, yanaklarından öperken sevgilimi, sen neşeli mavi gözlerinle bakacaksın içimden bana. O dem ki yürekten her şey atılacak, ekmek, kin, hasret, fakat Nâzım Hikmet,
sen şu kadar kilometre uzakta kalmana rağmen aydınlık yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını, batan bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın arkadaşını. Günler geçecek, ekmek derdi çökecek omuzlarıma. Fabrika, makinalar, tezgâhım… Sana şekerkamışı, portakal yollayacağım. Karım yün çorap örecek. Her hafta mektup yazacağız. Askere almazlarsa eğer. Unutabilir miyim seni?
Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini ve radyoda şark cephesinden haber beklediğimiz müthiş anların küfrünü! Radyonun yanındaki duvara kurşunkalemiyle abus insan yüzleri çizmiştin.- Unutabilir miyim seni?
Hâlâ beton malta boylarında duyuyorum takunyalarının sesini! Orhan Kemal’den Nâzım Hikmet’e Unutabilir miyim seni hiç? Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim, hikâye, şiir yazmayı ve erkekçe kavga etmeyi senden!
Ankara’daki beylerden biri vatandaşa diyor ki: ”Kuru ekmek yiyorsan karnın toktur.” Peki soruyorum o büyüğümüze: Sen bu vatana hangi hizmetlerinden dolayı ödül aldın da her gün kahvaltıda havyar yiyorsun? Söyle…
Ayakların çatlak, ellerin nasır, Terini toprağa kattın mı, söyle? Başında ot yastık, altında hasır, Üzerin yorgansız yattın mı, söyle?
Hiç gezdin mi dağı, taşı ,ovanı? Kuşlar gibi terk ettin mi yuvanı? Boz ekmeğe dürüp acı sovanı, Bal diye zehiri yuttun mu, söyle?
Zarın var mı baharında, kışında? Yağan karlar buz tuttu mu başında? Ummana daldın mı yedi yaşında? Gece karanlıkta yittin mi, söyle?
Kanlı zincir iz etti mi parmağa? Terini döktün mü Kızılırmak’a? Benim gibi gerildin mi çarmıha? Canını bir pula sattın mı, söyle?
Atatürk’ün, Japon Prensi Takamutsu şerefine verilen ziyafette konuşması. Japon Prensi Noboyoto Takamatsu’nun Türkiye Ziyareti a) Ziyaretin Bildirilmesi Türkiye’nin Tokyo Büyükelçisi Cevat Bey’den 5 Nisan 1930’da alınan ayrıntılı bilgiye göre; İngiliz Kralının oğlu Duc De Glocester bir yıl önce Tokyo’ya bir ziyarette bulunmuş ve İngiltere’nin meşhur “Diz Bağı” nişanını Japon İmparatoru Mikado’ya takdim etmiştir. Hem buna bir iade-i ziyarette bulunmak, hem de İspanya kralına sunulmak üzere krizantem nişanı vermek amacıyla Japon Prensi Noboyoto Takamatsu, Avrupa’ya bir seyahat düzenleyecektir. Prens, 24-25 yaşlarında olup yaklaşık bir ay önce on dokuz yaşındaki bir prensesle evlenmiştir. Prens tamamen sıkı bir askeri terbiye almış olup ciddi manada bahriye askeridir. Büyük milletlerle dostluk ilişkileri kurmayı amaçlamış, bu anlamda Türk-Japon Yardım Cemiyeti’nin de kuruculuğunu üstlenmiştir. İngiltere ve İspanya başkentlerindeki resmi ziyaretlerinden sonra, Avrupa’da önem verdiği diğer bazı ülkeleri de ziyaret edecektir. Tokyo Büyükelçiliğinden 5 Nisan 1930’da alınan yazılı bilgiye göre, Türk-Japon Yardım Cemiyeti’nin kurucusu olan ve yakın zamanda evlenen Prens Takamatsu ve eşi şerefine 2 Mart 1930’da söz konusu cemiyet tarafından bir ziyafet verilmişti. Türk ve Japon milli marşlarının da çalındığı bu yemeğin sonuna doğru Prens Takamatsu söz alarak, 1931 yılı Ocak ayında Türkiye’yi ziyaret ederek üç gün Ankara’da kalmak ve Türk inkılâbını yakından görmek istediğini söylemişti. Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan Tokyo Büyükelçisi Cevat Bey’e verilen cevapta ise Prens Takamatsu’nun bu ziyaretinden Mustafa Kemal Paşa ve Türkiye Hükümeti’nin son derece memnun olacağı bildirilmiştir.
Prens ve Prenses Takamatsu’nun Türkiye’yi ziyaret çerçevesinde takip edecekleri program şu şekilde belirlenmişti: 11 Ocakta saat 17:00’da deniz yolu ile İstanbul’a gelecek olan prens ve prenses, İstanbul valisi ve beraberindeki erkân tarafından vapura çıkılmak suretiyle karşılanacak, Tophane rıhtımına çıkılarak oradan Pera Palas Oteli’ne gidilecektir. Prens 18:30’da otelden ayrılarak Haydarpaşa’ya gelecek ve özel bir trenle 19:40’ta Ankara’ya hareket edecektir. Ertesi gün saat 11:47’de Ankara’ya varacak olan Prens askeri kıta ve resmi erkân tarafından karşılanacak, saat 13:O0’da Türkiye Dışişleri Bakanı tarafından düzenlenecek öğle yemeğine katılacaktır. Ardından Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, Prens Takamatsu’yu kabul edecek, ardından da kendisine iade-i ziyarette bulunacak ve akşam 20:30’da Prens şerefine bir yemek verecektir. 13 Ocak günü saat 13:30’da öğle yemeği düzenlenecek, akşam Japon Büyükelçisi’nin konuşması dinlenecek, ertesi gün saat 17:00’da Türk Ocağı’ndaki çay ziyafetine katıldıktan sonra akşam saatlerinde İstanbul’a gitmek üzere Ankara’dan ayrılacaktır. Prens 15 Ocak’ta Haydarpaşa’ya vardıktan sonra Pera Palas’a gidecek, ertesi gün prensesle birlikte müzeleri ziyaret edecektir. 18 Ocakta saat 10:00’da Harbiye Mektebi ziyaret edilerek öğrenci ve süvari talimlerinde hazır bulunacaklar, 19 Ocak’ta ise Sofya’ya gitmek üzere Türkiye’den ayrılacaklardır. Anadolu Ajansı’nın 10 Ocak 1931’de verdiği habere göre; Yunanistan’ın kuzey topraklarını Mora Yarımadası’ndan ayıran Korint Kanalı’nın kapalı olmasından dolayı Prens Takamatsu ve beraberindekiler İstanbul’a bir gün geç gelecek, bu nedenle daha önce planlanan program bir gün tehir ile icra edilecektir. b) Japon Prensi Takamatsu’nun İstanbul’a Gelişi Japon İmparatoru’nun kardeşi olan Noboyoto Takamatsu eşiyle birlikte çıktığı yurtdışı gezisinde, Yunanistan’dan ayrılarak 12 Ocak 1931 Pazartesi günü İstanbul’a gelmiştir. Prensin bulunduğu Semiramis Vapuru öğlene doğru Sarayburnu Limanına girmiştir. Japonya’nın Türkiye Büyükelçisi M. Yuşida, Türkiye Dışişleri Bakanlığı adına Ali Şevki Bey, İstanbul Valisi Muhittin Bey, Emniyet Müdürü Ali Rıza Bey, Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa, Protokol Genel Müdür Yardımcısı Kadri Bey ve İstanbul basınından temsilciler ise Sakarya motoruna binerek Sarayburnu açıklarında Japon kafilesini getiren vapuru karşılayıp vapura çıkmışlardır. Prensin çok ileri derecede İngilizce ve Fransızca bilen eşi, Galata taraflarını göstererek “-ben bir kitapta okumuştum, karşısı Galata değil mi?” diye sormuş, aldığı “evet” cevabı üzerine “-okuduğuma göre orada Yüksek Kaldırım diye bir yer varmış, tekkeleri ve şeyhleriyle meşhurmuş doğru mu?” diye sormuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılan inkılâplara aleyhte bir kitap okuduğu anlaşılan prensese gerekli cevap verilerek Türkiye’de artık tekke ve derviş olmadığı ifade edilmiştir. Saat 11:00’da karaya çıkarak Pera Palas Oteli’ne geçen Prens Takamatsu ve eşi, iki saat sonra Japonya Büyükelçiliğini ziyaret ederek kendileri için düzenlenen yemeğe katılmışlar, ardından tekrar otele dönmüşlerdir. Prens Takamatsu saat 18:30’da Japonya Büyükelçisi ve yanında bulunan kişilerle birlikte Sakarya motoruna binerek Haydarpaşa’ya geçmişler, 19:40’da da demiryolu ile Ankara’ya hareket etmişlerdir. Rahatsızlığı nedeniyle İstanbul’da kalan Prensese ise Vilayet Özel Kalem Müdürü Ekrem Bey’in eşi eşlik etmekteydi.
c) Prens Takamatsu’nun Ankara Temasları Japon Prensi Takamatsu, yaveri, özel doktoru ve yanındakilerle beraber 13 Ocak saat 11:45’te Ankara’ya varmışlardı. Türk ve Japon bayraklarıyla süslenen istasyonda kendisini Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey, dışişleri ve deniz müsteşarları, Cumhurbaşkanlığı Genel Kâtibi Tevfik Bey, Japonya Büyükelçisi ve protokol karşılamıştır. Prens ve yanındakiler ilk olarak Ankara Palas’taki özel odalarında bir süre istirahat ettikten sonra Tevfik Rüştü Bey tarafından Dışişleri köşkünde verilen yemeğe katılmışlardır. Yemekte Hamdullah Suphi Bey, Şükrü Kaya, Yusuf Kemal Bey gibi önde gelen kişiler de hazır bulunmuştur. Prens Takamatsu, saat 16:00’da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilmiş, bir süre özel sohbetin ardından Ankara Palas’a dönmüştür. Saat 17:30’da da Gazi Mustafa Kemal Paşa Ankara Palas’a giderek Prens Takamatsu’ya iade-i ziyarette bulunmuş, bu görüşme 40 dakika sürmüştür. Akşam saat 20:40’da ise Marmara Köşkü’nde prens şerefine bir yemek tertip edilmiştir. Prens yemekte, Mustafa Kemal Paşa’ya Japon ipeklerinden işlenmiş önemli bir hediye takdim etmiştir. Japon Prensinin Türkiye ziyaretine ayrı bir önem atfedilmişti. Çünkü 48 sene önce Türkiye’ye gelen Prens ve Prenses Komatsu’dan sonra Prens Takamatsu’nun bu ziyareti Türk-Japon dostluğunun belli başlı hadiselerinden birini teşkil etmiştir. Prensin Ankara temasları ve Türkiye hakkındaki düşüncelerini öğrenmek arzusuyla kendisiyle bir görüşme yapmak isteyen Hâkimiyet-i Milliye gazetesi muhabirine, Protokol Müdürü M. Yamagata vasıtasıyla verdiği röportajda, o güne kadar 18 ülkeyi ziyaret eden ve 7 ülkeye daha gidecek olan Prensin bu uzun yurtdışı seyahatinin Türkiye ayağının kendisine göre gezi programının en önemli kısmı olduğunu söylemiştir. Kendisinden önce gelen Amiral Yamamato, Japonya’ya dönüşünde Türkiye’den övgü dolu sözlerle bahsetmiş, o günden beri bu güzel ülkeyi ve idarecilerini görme arzusu kendisinde belirmişti. Prens sözlerini şu şekilde sürdürmüştür: “… Asil milletinize şef olmak liyakatini her suretle göstermiş olan Mustafa Kemal Hazretleriyle görüşmüş olmak, cumhuriyetin bânisinden Türk inkılâbını dinlemek de beni sevindiren bir fırsat oldu. Devamlı harpler Türkiye’yi çok yorduğu halde kendilerinden dinledim ve gördüm ki Türkiye çok çalışıyor ve çok çalışacaktır. Bu faaliyetiniz cidden takdire layıktır.” Mustafa Kemal Paşa, 13 Ocak 1931 akşamı saat 20:30’da Marmara Köşkü’nde Prens Takamatsu şerefine bir akşam ziyafeti vermiştir. Bakanlar Kurulu üyeleri, Dışişleri Müsteşarı Numan Rıfat Bey ve Japon Elçilik üyelerinin de bulunduğu yemek sırasında Mustafa Kemal Paşa yaptığı konuşmada, prensi Ankara’da ağırlamaktan son derece memnun olduğunu söyleyerek sözlerini şu şekilde sürdürmüştür: “…Türk ve Japon milletleri öteden beri birbirine karşı samimi ve dostane hislerle doludur. İki memleket arasındaki ilişkilerin takviyesi hususunda Türk-Japon cemiyetinin hâmisi sıfatıyla sarf buyurduğunuz mesaiye bilhassa müteşekkirim. Bu ilişkilerin her gün daha da gelişeceğine kanaatim vardır. Japon milletinin yüksek ve vatanperverane vasıfları, medeniyet yolundaki dikkate şayan icraat ve gelişmeleri Türkiye’de daima alaka ve samimi takdirat ile takip olunmuştur. Prens hazretleri, ziyaretinizin yüksek ve kıymetli hatırasını daima muhafaza edeceğiz. İmparator hazretleri ile hanedanınız ve zat-ı fehimanelerinin saadetlerini ve Japonya’nın refah ve teâlisini en samimi hislerle temenni ederim”. Prens Takamatsu ise yaptığı konuşmada, kendisine karşı gösterilen nazik kabul ve ülkesi için buyrulan sözlerden dolayı samimi teşekkürlerini beyan etmiştir. İki milletin birbirlerine eskiden beri samimi ve dostane hisler beslediğine dair inancını belirtmiştir. Bununla birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın liderliği altında Türk milletinin başardığı parlak eserleri zikretmek fırsatını kaçırmak istemeyip, iki ülke arasındaki dostane ilişkilerin gelişmesi için zaman harcayacağını ifade etmiş ve son olarak ise Mustafa Kemal Paşa’nın şahsı ve Türk milletinin saadet ve refahı için samimi temennilerini arzetmiştir. Prens Ankara ziyareti kapsamında gezilerine devam ederek 15 Ocak günü Augustus Mabedi’ni ziyaret etmiştir. Mabedin mimarisi ve Augustus’un vasiyeti hakkında Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişi Aziz Bey’den bilgi almış, Hitit kabartmalarını ayrı ayrı incelemiş ve oradan da kaledeki müzeye giderek bir süre şehri seyretmiştir. Daha sonra Maliye Bakanlığı binasının yanında bulunan Julianus Zafer Anıtı’nı ilgiyle incelemiş, Japon Elçisi’yle beraber Etnografya müzesini gezmişlerdir. Ardından İsmet Paşa tarafından verilen yemeğe, saat 20:30’da ise Ankara Palas’ta Japon elçisi tarafından tertip edilen ziyafete katılmıştır. Prens maiyetindekilerle birlikte ertesi gün ise Gazi Öğretmen Okulu, Kız Öğretmen Okulu, Kız Enstitüsü ve Musiki Muallim Mektebini ziyaret etmiştir. Ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ziyaret ederek burada bir süre Cumhurbaşkanının odasında özel sohbetlerde bulunduktan sonra saat 17:00’da Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi Bey’in verdiği çay ziyafetine katılmıştır. Bu ziyafette Başbakan İsmet Paşa, Meclis Başkanı Kâzım Paşa ve Dışişleri Bakanı da hazır bulunmuştur. Prens aynı gün akşam 19:00’da Dışişleri Bakanı ve Japonya’nın Ankara Büyükelçisi’nin de aralarında bulunduğu erkân tarafından İstanbul’a uğurlanmıştır. d) Prensin İstanbul’a Dönüşü ve Türkiye’den Ayrılışı 16 Ocak sabahı İstanbul’a dönen Prens Takamatsu istasyonda merasimle karşılanmıştır. Prens, Ankara’yı ziyaretten son derece memnun kaldığını ve doğu milletleri olan Türk ve Japonlar arasındaki bağların bu ziyaretle daha da kuvvetlendiğini ifadeyle, bu durumun doğuda barışın tesisine de katkıda bulunacağını belirtmiştir. Prens, aynı gün havanın yağmurlu olmasına rağmen Ayasofya’yı, Süleymaniye Camiini, Yerebatan Sarayı’nı, Yedikule surlarını ve Karaköy’de bulunan Japon Ticaret Sergisi’ni ziyaret etmiştir. 17 Ocak’ta saat 10:00’da Tophane rıhtımından Kalamış Vapuru ile Heybeliada’ya giderek orada bulunan Deniz Lisesi’ni ziyaret eden Prens Takamatsu, daha sonra Büyükada ve Boğaziçi’ni gezmiştir. Prens ve eşi 18 Ocak’ta saat 10:00’da Pera Palas’tan ayrılarak harbiye, Erkân-ı Harbiye ve Mülkiye mekteplerini ziyaret etmişler, ardından otele dönüp öğle yemeğini yedikten sonra saat 14:00’te yeniden çıkarak Topkapı Sarayı’nı, civardaki müzeleri ve Kapalıçarşı’yı gezmişlerdir. Bu ziyaretler Prens üzerinde son derece olumlu intibalar bırakmış, özellikle okullardaki düzene hayranlıklarını bizzat beyan etmişlerdir. Böylece Türkiye’deki temas ve incelemelerini tamamlayarak saat 15:20’de Semplon Ekspresi ile İstanbul’dan ayrılarak Sofya’ya hareket etmişlerdir. Prens istasyondan hareketi esnasında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek, Türk topraklarını unutulmaz hatıralarla terk ederken, bu ziyaretleri esnasında kendisine ve eşine gösterilen misafirperverlik ve dostluk hislerinden dolayı derin minnettarlığını bildirmiş ve Türk-Japon Yardım Cemiyeti’nin hamisi sıfatıyla Türkiye’ye karşı özel bir ilgisi bulunması hasebiyle bu ziyaretinin Türkiye ile Japonya arasındaki dostluk ilişkilerinin daha samimi bir hale gelmesine de yardım edeceğini ifade etmiştir. Prens ayrıca M. Kemal Paşa’nın şahsi saadeti ve Türk milletinin refahı için de samimi temennilerde bulunmuş, Türkiye’de kaldığı süre boyunca kendilerine gösterilen hürmetten dolayı Başbakan İsmet Paşa ile Bakanlar Kurulu üyelerine de minnettarlığını iletmiştir. M. Kemal Paşa ise verdiği cevapta, Prensin bu nazik telgrafına karşılık en içten teşekkürlerini sunarak, Japon Prensi ve Prensesi’nin Türkiye’de gördüğü hüsnü kabulün hem kendileri hem de Japon milleti hakkındaki hakiki dostluk ve muhabbet duygularının çok samimi bir tezahürü olduğunu ifade etmiştir. İstanbul’dan ayrılan Prens ve beraberindekiler Bükreş, Budapeşte, Viyana, Prag, Berlin, Bern, Paris ve Londra gibi çeşitli Avrupa şehirlerini gezdikten sonra, Amerika ve Kanada’ya da uğrayıp oradan da Japonya’ya döneceklerdir. Böylelikle Prens Takamatsu, eşi ve beraberindekilerin çıkmış olduğu büyük Avrupa gezisi sona erecektir. JAPON PRENSİ TAKAMUTSU VE JAPONYA HAKKINDA KONUŞMASI (13.01.1931) Sayın Prens, Değerli şahsınızı hükümet merkezimizde selâmlamaktan çok memnunum. Türk ve Japon milletleri, öteden beri birbirine karşı içten, dostça hislerle bağlıdır. İki memleket arasındaki ilişkinin kuvvetlenmesi konusunda Türk- Japon cemiyetinin koruyucusu sıfatıyla harcadığınız çalışmaya özellikle teşekkür borçluyum. Bu ilişkilerin her gün daha fazla gelişeceğine inancım vardır. Japon milletinin yüksek ve vatanseverce nitelikleri, uygarlık yolundaki dikkate değer uygulamaları ve gelişmeleri, Türkiye’de daima ilgiye ve içtenlikle izlenmiştir. Sayın Prens, ziyaretinizin yüksek ve kıymetli anısını daima koruyacağız. İmparator Hazretleri ile hanedanınızı ve değerli şahsınızın mutluluklarını ve Japonya’nın rahatlık ve yükselmesini en içten duygularla dilerim.
Mandacı görüşü savunanlar, ABD Başkanı Wilson’un ünlü 14 ilkesinden 12.’sinin Türklerin çoğunlukta bulunduğu topraklarda bağımsız bir Türk devletinin kurulmasına uygun olduğunu savunarak “Türk-Wilson Cemiyeti” kurdular. Bu dernek, 5 Aralık 1918 tarihinde, Halide Edip Adıvar, Yunus Nadi Abalıoğlu, Ahmet Emin Yalman gibi kişilerin imzalarıyla ABD Başkanı Wilson’a Amerikan mandası istemiyle başvurdu. Mektupta, azınlıkların haklarının güvence altında olacağı, önemli bakanlıklara birer Amerikalı Baş Müsteşar atanacağı, yine Amerikalı Baş Müsteşar Başkanlığı’nda toplanacak bu Müsteşarlar Kurulu’nun ülkeyi geliştirecek reformları saptayıp, uygulamaya koyacağı, reformların yürütülmesi hakkında milletçe güvence verileceği, polis ve jandarmanın bir Amerikalı genel müfettişe bağlanacağı belirtiliyordu. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne Saygıdeğer Efendim, Memleketin siyasî durumu en son kertesine geldi. Kendimize bir yön çizebilmek için, Türk milletinin zarını atıp olumlu bir durum alma zamanı ise geçmek üzere bulunuyor. Dış durum İstanbul’da şöyle görünüyor : Fransa, İtalya, İngiltere, Türkiye’nin mandaterlik meselesini Amerikan Senatosu’na resmen teklif etmiş olmakla birlikte, Senato’nun bu teklifi kabul etmemesi için bütün güçlerini kullanıyorlar. Taksimden pay kaçırmak elbette işlerine gelmiyor. Suriye‘de aradığını bulamayan Fransa, zararını Türkiye’den kapatmak istiyor. İtalya namuslu bir emperyalist olduğundan, savaşa ancak Anadolu’nun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıktan açığa söylüyor. İngiltere‘nin oyunu biraz daha incedir. İngiltere, Türk’ün birliğini, çağdaşlaşmasını, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecekte bile istemiyor. Yeni imkân ve görüşlerle; tamamen çağdaş ve kuvvetli bir Müslüman-Türk hükümeti başında hilâfet de olursa, İngiltere’nin elindeki müslüman esirleri için kötü bir örnek olur. İngiltere Türkiye’yi bütünü ile ele geçirebilse, kafasını kolunu koparır, birkaç yılda sadık bir sömürge durumuna sokar. Buna, memleketimizde en başta ve özellikle dinî sınıflar çoktan taraftardırlar. Fakat bunu Fransa ile dövüşmeden yapabilmek mümkün olamayacağından taraftar olamaz. Fakat, Türkiye’yi bütün olarak korumak gereği duyulursa, yani bölüşmenin büyük askerî fedakârlıklarla yapılabileceğini anlarsa Lâtinleri sokmamak için Amerikan görüşünü tutar ve destekler. Nitekim İngiliz siyasetçileri arasında zaten bu görüşe eğilimli olanlar vardır. Morisson (Morison) gibi ünlü kimseler Amerika’nın Türkiye’de manda kurmasını istiyorlar. Başka bir çözüm yolu da, Türkiye’yi Trakya’dan, İzmir’den, Adana’dan, belki de Trabzon’dan ve hele İstanbul’dan yoksun bıraktıktan sonra, eski Kapitülasyonları ve boğulmaya mahkûm iç sınırlarıyla başbaşa bırakmak. Biz İstanbul’da, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını içine almak üzere geçici bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz. Dayandığımız noktalar şunlardır : 1- Aramızda, hangi şartlar altında olursa olsun, Hıristiyan azınlıklar kalacaktır. Bunlar hem Osmanlı vatandaşı olma haklarından yararlanacaklar hem de dışarıda bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklar, sürekli olarak müdahaleye yol açacaklar ve zaten göstermelikten ibaret olan bağımsızlığımızdan azınlıklar adına her yıl bir parça daha kaybedeceğiz. Güçlü bir hükümet ve çağdaş bir idare kurulabilmesi için, patrikhanenin siyasî imtiyazla, azınlıkların kuvvetli devletler vasıtasıyla yaptıkları sürekli tehditler ortadan kalkmalıdır. Küçük ve zayıf bir Türkiye bunu başaramayacaktır. 2 – Biri birini yok eden, çıkar sağlama, hırsızlık, macera ve şöhret için yaşayanların hırsını doyuran bu hükümet anlayışı yerine, milletin refah ve kalkınmasını sağlayabilecek, halkı ve köyleri, sağlığı ve zihniyeti ile çağdaş bir halk durumuna getirebilecek bir hükümet anlayış ve uygulamasına ihtiyacımız var. Bunun için gerekli olan paraya uzmanlığa ve kudrete sahip değiliz. Siyasî dış borçlar, siyasî esareti artırıyor. Taraf tutma, cahillik ve çok konuşmaktan başka olumlu bir sonuç veren yeni bir hayat yaratamıyoruz. Bugünkü hükümet, adamlarını takdir etmese bile, halkı ve halk hükümeti kurulmasını yararlı gören Filipin gibi vahşî bir memleketi, bugün kendi kendini idareye muktedir çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye’yi, her ferdi öğrenimi ve zihniyetiyle gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye’yi, ancak yeni dünyanın kabiliyeti yaratabilir. 3 – Yabancı devletlerin Türkiye üzerindeki rekabetlerini ve kuvvetlerini memleketimizden uzaklaştırabilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa’dan daha güçlü bir elde bulabiliriz. 4 – Bugünkü oldu bittileri ortadan kaldırmak ve davamızı sür’atle dünyaya karşı savunabilmek için, gerekli güce sahip bir devletin yardımını istemek lâzımdır. Yayılma siyaseti güden Avrupa’nın başvurduğu binbir yol ve alçakça siyasetine karşı böyle bir vekil olarak Amerika’yı kendimize kazanarak ortaya atabilirsek, Doğu Meselesi’ni de Türk Meselesi’ni de gelecek için kendimiz çözümlemiş olacağız. Bu sebeplerden dolayı, bir an önce istememiz gereken Amerikan mandası da, elbette sakıncasız değildir. Haysiyetimizden epeyce fedakârlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz. Yalnız, bazılarının düşündüğü gibi, Amerika’nın resmî sıfatında dinî eğilim ve taraf tutma yoktur. Hıristiyanlara para verecek misyoner kadın Amerika’sı, Amerika’nın yönetim mekanizmasında bir yer tutmaz. Amerika’nın yönetim mekanizması dinsiz ve milliyetsizdir. O, türlü cins ve mezhepten insanları çok uyumlu ve kaynaşmış olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor. Amerika, Doğu’da mandaterlik yapmak Avrupa’da başına dert açmak niyetinde değildir. Fakat onların onur meselesi yaptıkları şey, yöntemleri ve idealleri ile Avrupa’dan daha üstün bir millet olmak iddiasıdır. Bir millet içtenlikle Amerikan milletine başvurursa, Avrupa’ya, girdikleri memleket ve milletin yararına nasıl bir idare kurduklarını göstermek isterler. Amerikan resmî mahfillerinin önemli şahsiyetleri arasında epey lehimize bir hava oluştu. İstanbul’a Ermeni dostu olarak gelen birçok hatırı sayılı Amerikalı, Türk dostu ve Türk propagandacısı olarak döndüler. Bu akımı temsil eden resmî ve gayrî resmî Amerikan görüşünün altında yatan gizli düşünce şudur: Türkiye’yi parçalamamak, eski sınırları içinde bir bütün halinde olduğu gibi korumak şartıyla genel ve tek bir mandaya bağlamak. Suriye, Amerikan Komisyonu orada iken, genel bir kongre toplayarak Amerika’yı istemiştir. Suriye‘nin bu isteği Amerika’da çok iyi karşılanmıştır. Amerika, bizim topraklarımız üzerinde Ermenistan kurmaya niyetli görünmüyor. Eğer mandayı alırlarsa, bütün milletleri eşit şartlar altında bir memleket evlâdı olarak kabul edip alacaklarını önemli çevrelerden haber aldım. Ne var ki, Avrupa, mutlaka bir Ermenistan meselesi ortaya çıkarmak -özellikle İngiltere- Ermenilere tavizler vermek istiyor. Amerikan kamuoyunda zulüm görmüş Ermeniler adına bir oyun oynamaya çalışıyor. Avrupa korkusu bizim fikir adamlarını düşündürüyor. Reşat Hikmet Bey gibi, Câmi Bey gibi, hattâ millî birliğe şekil veren diplomatlarımızın, Ermeni meselesi için bir çözüm yolu tavsiyeleri var. Resmen size yazılıyor. Çok tehlikeli anlar geçiriyoruz. Anadolu’daki mücadeleyi dikkat ve sevgiyle izleyen bir Amerika var. Hükümet ve İngilizler, bunun Hıristiyanları öldürmek, İttihatçılar getirmek için yapılan bir hareket olduğu düşüncesini Amerika’ya elbirliği ile benimsetmeye çalışıyorlar. Her an bu Millî Mücadele’yi durdurmak için kuvvet gönderilmesi tasarlanıyor; bunun için İngilizleri kandırmaya çalışıyorlar. Millî Mücadele sür’atle ve olumlu isteklerle kendini ortaya koyarsa ve Hıristiyan düşmanlığı gibi bir rengi de olmazsa Amerika’da hemen destek bulacağını yine çok önemli çevreler garanti ediyorlar. Sivas Kongresi toplanıncaya kadar, Amerikan komisyonunu alıkoymaya çalışıyoruz. Hattâ, kongreye Amerikalı bir gazeteci göndermeyi de belki başarabileceğiz. İşte bütün bunlar karşısında, dâvâmızda bize yardımcı olabilmesi için, bu fırsat dakikalarını kaybetmeden, bölüşülme ve çözülme korkusu karşısında, kendimizi Amerika’ya başvurmaya mecbur görüyoruz Vasıf Bey kardeşimizle bu hususta birleştiğimiz noktaları kendisi de ayrıca yazacaktır. Türkiye’yi azim ve irade sahibi geniş görüşlü bir iki kişi belki kurtarabilir. Macera ve boğuşma devri artık geçmiştir. Gelecek için kalkınma ve birlik savaşı açmaya mecburuz. Sınırlarında bu kadar çok evladı ölen zavallı memleketimizin düşünce ve medeniyet savaşında kaç tane şehidi var. Biz Türkiye’nin hayırlı evlâtlarından, yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Sizin, Rauf Bey kardeşimizle birlikte, temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanızı bekliyoruz. Saygılarımı gönderir, başarınıza dua ederim. Millî dâvâda canıyla başıyla çalışanlar arasında, sade bir Türk askerinin alçak gönüllülüğü ile, sizinle birlikte olduğumu ifade ederim. 10.8.1919 Halide Edip Halide Edip Afyonkarahisar, 13.8.1919 15′inci Kolordu Komutanlığı’na Mustafa Kemal Paşa’ya özel: İstanbul’daki çeşitli partilerin birleşerek Amerika hey’etine verilmek üzere aldıkları kararlar aşağıda arz olunur : 1 — Ermenistan için Türkiye’nin doğu sınırları üzerinde Ermenilerin işine yarayacak bir toprak parçası vermeye Doğu illerindeki Türklerin ve orada iş başında bulunan büyüklerin, bu bölgenin gelecekteki refahını ve serbestçe gelişmesini düşünerek razı olabilecekleri görüşünde olduklarını, yalnız bu görüşlerini, oradaki Kürtlerle işbirliği yapmış olmaları ve Kürtlerin de Ermenilere toprak verme düşüncelerine kesinlikle karşı bulunmaları dolayısıyla açığa vurmak istemediklerini ve hattâ açığa vursalar bile, oradaki Türk çoğunluğunun, aşağıdaki şartların yerine getirileceği konusunda kendilerine güvence verilmedikçe bu düşüncede Kürtlerden ayrılmayacaklarını zannettiklerini tespit etmiştir. Şöyle ki: Birincisi, Türk ve Kürt çoğunluğunun ve aralarındaki diğer azınlıkların yaşadıkları toprakların bütünlüğü; ikincisi, Türk bağımsızlığının tam olarak tanınması ve fiilen garanti edilmesi; üçüncüsü, Türkiye’nin çağdaş medeniyete ulaşabilmesi için serbestçe gelişmesine engel olan kayıtların kaldırılmasıyla Wilson prensiplerinde vadedildiği üzere, bağımsızlıklarından ve haklarından en güvenli bir şekilde yararlanmasına imkân verilmesi; dördüncüsü, bu hususlarda ve Türklerin gelişmelerinin çabuklaştırılmasında Amerika’nın bize yardımcı olacağını, Cemiyet-i Akvam (48)’a karşı üstlenmesi. 2 — Boşaltılacak topraklardan çıkarılacak olan Türk ve Kürtlerin gönderildikleri yeni topraklarda derhal yerleştirilmeleri ve bu topraklardan hemen yararlanmalarını sağlamak için Amerika’nın yardım etmesi. 3 — O çevrede ve özellikle Erzincan ve Sivas arasında yoğun olarak bulunan Ermenilerin yine Ermenistan sınırları içine gönderilmelerinin sağlanması. 4 — Ermenistan adına ve hesabına gerçekleşmesini muhtemel gördüğümüz toprak verme durumu, bağımsız bir Ermenistan adına değil, ancak büyük ve medenî bir devletin mandası altında gelişecek çağdaş bir devlet adına olacaktır. Çünkü, bugünkü Ermenistan’a toprak bırakmak, Türkiye’nin başına ikinci bir Makedonya derdi açmak demek olduğu gibi, Kafkasya için de bir gaile çıkarmak demektir. 5 — Bütün bunlar tartışılabilir bir «teklif» niteliğindedir. Ancak, bunların kesin bir şekil alabilmesi, memleketteki hey’etlerle temas kurmaya bağlı ise, oraya Amerikan hey’etinden birinin gönderilmesi şarttır. 6 — Ve en son olarak konunun kanunî ve meşru bir şekle sokulması için Osmanlı Millî Meclisi’ne (49) götürülmesi tabiîdir. Kişiye özel Erzurum, 21.8.1919 339 12′nci Kolordu Komutanlığı’na 20′nci Kolordu Komutanlığı’na (Yalnız 12′nci Kolordu). İlgi: 13.8.1919. İstanbul’da çeşitli partilerin Amerikan Komisyonu’na verilmek üzere aldıkları kararlar, burada Hey’et-i Temsiliye’mizce son derece üzüntü ve esefle karşılandı. Çünkü, birinci maddede Ermenistan’a Doğu illerimizden toprak verilmesi söz konusu olmaktadır. Oysa, ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu illerden bir karış toprağın bile Ermeniler hesabına yazılmasının, bugün için uygulamada mümkün olamayacağı şöyle dursun, unsurlar arasındaki nefret ve öcalma duygusunun dehşet ve şiddeti, Osmanlı Ermenilerinin dönmeleri halinde bile iller içinde yoğun olarak yerleştirilmelerini tehlikeli göstermektedir. Bu bakımdan, suçlu olmayan Osmanlı Ermenilerine gösterilecek en büyük kolaylık, adaletli ve eşit şartlar altında vatanlarına dönmelerini kabulden başka bir şey olamayacaktır. Üçüncü maddede, Erzurum ve Sivas arasında yoğun bir Ermeni topluluğu bulunduğu hayali, bilgisizlik ve vukufsuzluktan başka birşey değildir: Harpten önce bile, buralarda oturanların büyük çokluğu Türk, birazı Zaza denilen Kürtlerden ve pek azı da Ermenilerden ibaretti. Bugün artık varlığından söz edilecek sayıda Ermeni yoktur. O halde, bu gibi dernekler yetkilerini bilmeli ve bir iş yapmak isterlerse, hiç olmazsa Harbiye ve Hariciye Nezaretleri’nin barış hazırlıkları dolayısıyla yaptıkları resmî istatistik ve grafiklere olsun başvurmak zahmetinden kaçınmamalıdırlar. Bu telgrafın aynen İstanbul’a gönderilmesini rica ederiz. Mustafa Kemal Erzurum’da, Sivas’a gelme hazırlıkları yapıldığı bir sırada kendisine sorulan: “Paşam, Sivas’ta galiba manda meselesi bizi çok üzecek ve yoracak” sorusuna heyecanla şu cevabı verir: “Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar .” “Biz başarılı olacağız. Buna şüphem yok. Acaba zafere kavuştuğumuz ve memleketi kurtardığımız zaman Osmanlı ricalinin ileri gelenleri utanmak hissini duyabilecekler mi?.. Öyle bir manda istenecek veya verilecekmiş ki, hakimiyet hakkına, dışarda temsil hakkımıza, kültürel bağımsızlığımıza, vatan bütünlüğümüze dokunulmayacakmış. Buna ve böylesine, Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeden böyle bir mandayı niçin kabul etsinler? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi aşık olacaklar. Bu ne hayal ve ne gaflettir? Hayır Paşalar hayır, hayır, beyefendiler hayır, hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok, Ya istiklal ya ölüm var… 46) Doğu İlleri Kongresi. 47) Kötülüğün en az zararlısı. 48) Milletler Cemiyeti: Birleşmiş Milletler. 49) Meclis-i Millî-i Osmanî’ye.
Rahata erdim derken emeklerin hiç oldu Ek gelirin olmadan geçinmen de güç oldu Çemkirir partizanlar hak araman suç oldu Eğleniyon bizimle diyon para yetmiyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Gündüz fiyat kabarır pazarlara akşam çık Askıdan ekmeği al asla yemezsin kazık Hükümetten bekleme Allah’tan gelir rızık Zamları yapan Allah aklın idrak etmiyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Elektrik gazı öde hiç dert etme kirayı Ölü taklidi yapar atlatırsın bu ayı Bütçene göre harca ye simiti iç çayı Nankörlük etme beyim deme ocak tütmüyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Kullansaydın kafayı Bir yolunu bulsaydın Gülseydi şans yüzüne zengin oğlu olsaydın Biraz tasarruf edip gemi felan alsaydın Belin büküldü gayrı elinde iş tutmuyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor Gururludur fakirler çalmasını bilmiyor
Godaman beylerden ders almasını bilmiyor Tespitimde yanılmam ondan yüzü gülmüyor Alnı açık yüzü pak haram lokma yutmuyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Ha fasulye yemişsin ha kırmızı et yedin Lezzetini düşünme eşittir protein Avrupa’lı kıskanır rahatlığını senin Sende olan nimeti Avrupa’lı tatmıyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Bugün Alevi örgütlenmesi ciddi bir kriz yaşamaktadır. Bu kriz geçici değildir; derinleşmiş, yapısal hale gelmiş ve artık görünmez kılınamayacak bir noktaya ulaşmıştır. Sorun yalnızca dış baskılar, devlet politikaları ya da siyasal iklim değildir. Asıl mesele, Alevi örgütlü yapısının kendi iç işleyişinde yaşadığı bozulmadır. Bu nedenle meseleyi kişisel tartışmalara indirgemeden, olması gerekenlerle mevcut durum arasındaki farkı açıkça ortaya koymak zorundayız.
Alevi Örgütlenmesinde Olması Gereken Nedir? Alevi örgütlenmesi, yolun değerlerinden bağımsız düşünülemez. Olması gereken örgütlenme: • Yol bilgisine dayanır • Rızalığı esas alır • Sorgulamayı teşvik eder • Hak, hukuk ve adalet ilkesine yaslanır • Temsil sorumluluğunu kişisel çıkardan üstün tutar Alevi kurumları: • Toplumu ileri taşımak • Değerleri korumak • Gelecek kuşaklara onurlu bir miras bırakmak zorundadır.
Bugün Yaşadığımız Temel Eksiklikler Nelerdir? a) Yol Bilgisi Olmadan Temsil Bugün birçok yönetici ve delege: • Alevi tarihini bilmiyor • Yol erkânına hâkim değil • Temsil ettiği değerlerin farkında değil Buna rağmen kurum adına söz söyleyebiliyor. Bu durum, temsil krizinin en açık göstergesidir. b) Liyakat Yerine Sadakat Örgütlerde belirleyici olan çoğu zaman: • Bilgi • Emek • İlke değil; • Yakınlık • Bölgecilik • “Bizden olsun” anlayışıdır. Bu anlayış, örgütleri içeriden çürütmektedir. c) Eleştirinin Bastırılması Alevi yolu sorgulamayı esas alır. Ama bugün: • Eleştiri tehdit olarak görülüyor • Sorgulayanlar dışlanıyor • Doğruyu söyleyenler yalnızlaştırılıyor Bu, yol ahlakıyla açık bir çelişkidir. d) Delege Sisteminin Boşalması Delege olması gereken: • Hesap soran • Denetleyen • Temsil eden kişidir. Ama bugün delege: • El kaldırıp indiren • Güç dengelerine göre pozisyon alan • Sessiz kalmayı tercih eden bir figüre indirgenmiştir.
Bu Eksiklikler Neden Tıkanmaya Yol Açtı? a) Ortak İrade Oluşmuyor Değer ortaklığı zayıfladıkça: • Güçlü refleksler üretilemiyor • Hayati meselelerde birlikte hareket edilemiyor Suriye’de yaşanan Alevi katliamı karşısında ortaya konan zayıf tepki bunun açık örneğidir. b) Kurumlar Toplumdan Kopuyor Toplum: • Kurumlara güven duymuyor • Temsil edildiğini hissetmiyor Bu kopuş, örgütlenmeyi etkisizleştiriyor. c) Asimilasyon İçeriden Üretiliyor Değerler savunuluyor gibi yapılıyor ama pratikte aşındırılıyor. Bu, en tehlikeli asimilasyon biçimidir: sessiz ve içeriden.
Tıkanmanın Temel Sebepleri Nelerdir?
Yol ile kurum arasındaki kopuş
İlke yerine güç merkezli siyaset
Liyakat sisteminin olmaması
Eleştirinin bastırılması
Bölgecilik ve dar grupçuluk
Nitelikli insanların dışlanması Bu sebepler birleştiğinde: • Örgüt kalabalık ama etkisiz • Görünür ama güçsüz • Varlığı olan ama iradesi olmayan bir yapıya dönüşmektedir.
Tıkanmanın Sonuçları Nelerdir? • Yol değerleri aşınıyor • Kurumlar meşruiyet kaybediyor • Toplum umutsuzlaşıyor • Genç kuşaklar uzaklaşıyor • Ortak gelecek fikri zayıflıyor Bu gidişat sürerse: • Ne yol yaşatılabilir • Ne örgütler ayakta kalabilir
Sonuç Yerine: Bir Yüzleşme Çağrısı Bu eleştiri yıkmak için değil, kurtarmak için yapılmaktadır. Bugün gerçek tehlike: • Dışarıda değil • İçeridedir. Ya Alevi örgütlenmesini yol ahlakıyla yeniden inşa edeceğiz ya da tabelaları koruyup içini boşaltmaya devam edeceğiz. Bu yol, suskunlukla değil hakikatle yürünür. Aşk-ile 12.01.2026 Hasan Aygün
Aman Doktor: Aman doktor canım kuzum doktor Derdime bir çare Çaresiz dertlere düştüm Doktor bana bir çare Mendilimin yeşili aman aman Ben kaybettim eşimi Al bu mendil sende sende dursun Sil gözünün yaşını Aman doktor canım kuzum doktor Derdime bir çare Çaresiz dertlere düştüm Doktor bana bir çare
Atladım Bahçene İndim: Atladım bahçene girdim gülleri fincan gibi Gerdanında üç beni var her biri mercan gibi Sarılalım sarmaşalım ikimiz bir can gibi Gel seninle kavledelim ya onu sev ya beni Bir tenhada buluşalım ya onun ol ya benim
Alişimin Kaşları Kare: Alişimin kaşları kare Sen açtın sineme yare Bulamadım derdime çare Görmedim hiç ah civan Alişimi Tuna boyunda Evleri var hane hane Benleri var tane tane Saramadım kane kane Görmedim hiç ah civan Alişimi Tuna boyunda Evleri var yol başında Benleri var sol kaşında Saramadım genç yaşında Görmedim hiç ah civan Alişimi Tuna boyunda
Bülbülüm Altın Kafeste: Bülbülüm altın kafeste Öter aheste aheste Ötme bülbül yarim hasta Ah neyleyim şu gönlüme Hasret kaldım sevdiğime Ben sana dayanamam Yarim ben sana aldanamam Ben sana dayanamam Yarim ben sana katlanamam Bülbülleri har ağlatır Aşıkları yar ağlatır Ben feleğe neylemişim Beni her bahar ağlatır Ben sana dayanamam Yarim ben sana aldanamam Ben sana dayanamam Yarim ben sana katlanamam
Cana Rakibi Handan Edersin: Cana rakibi Handan edersin Ben bi nevayı giryan edersin Biganelerle ünsiyyet etme Bana cihanı zindan edersin
Çanakkale İçinde: Çanakkale içinde aynalı çarşı Ana ben gidiyorum düşmana karşı Offf gençliğim eyvah Çanakkale içinde bir uzun selvi Kimimiz nişanlı kimimiz evli Offf gençliğim eyvah Çanakkale üstünü bir duman bürüdü On üçüncü fırka harbe yürüdü Offf gençliğim eyvah Çanakkale içinde bir dolu testi Analar babalar mektubu kesti Offf gençliğim eyvah
Çökertme: Çökertmeden çıktım da Halilim Aman başım selamet Bitez de yalısına varmadan Halilim Aman koptu kıyamet Arkadaşım İbrahim çavuş Allah’ına emanet Burası da aspat değil Halilim Aman bitez yalısı Ciğerime ateş saldı Aman kurşun yarası Gidelim gidelim Halilim Çökertmeye varalım Kolcular gelirse Halilim Nerelere kaçalım Teslim olmayalım Halilim Aman kurşun saçalım Burası da aspat değil Halilim Aman bitez yalısı Ciğerime ateş saldı Dostlar kurşun yarası Güvertede gezer iken Aman kunduram kaydı Çakır da gözlü Gülsümümü Çerkez kaymakam aldı Kaymakam baskısı canım Aman aldı yürüdü Burası da aspat değil Halilim Aman bitez yalısı Ciğerime ateş saldı Dostlar kurşun yarası
Dayler Dayler Viran Dayler: Dayler dayler viran dayler Yüzüm güler, kalbim ağlar Yüreğimden kanlar damlar Edirne köprüsü taştan Sen çıkardın beni baştan Bir olaydı bir olaydı Ne olur benim olaydı
Esiri Zülfünün Ey Yüzü Mahım : Esiri zülfünün ey yüzü mahım Gece doğmuş benim bahtı siyahım Güzel gün görmeye var iştibahım
Gemi Kalkar Sulara Akar: Gemi kalkar sulara akar Kara kaşlı bana bakar Giymiş mor fesini de Süleyman Bakışı canlar yakar Kara kara kazanlar Kara yazı yazanlar Cennet yüzü görmesin Süleyman Aramızı bozanlar Yeşil sandık kilidi Üstüne toz bürüdü Geçme kapı önünden Süleyman Civanım ömrüm çürüdü
Gitti de Gelmeyiverdi: Gitti de gelmeyiverdi Gözlerim yollarda kaldı Ne bileyim nerde kaldı Ne zaman gelir ne zaman gelir Gel a nazlım da lahur şallım Sağı solu dolaşalım Ne zaman ne zaman gelir Saati beldeye değer Gecesi hazneye değer Gönlümüz yosmayı dever Ne zaman ne zaman gelir Gel a nazlım da lahur şallım Sağı solu dolaşalım Ne zaman ne zaman gelir
Hab-Gah-ı Yare Girdim Arz İçin Ahvalimi: Hab-gah-ı yare girdim arz için ahvalimi Bir perişan halini gördüm unuttum halimi Sakiten icra ederken dide eşk-i alimi Leblerinde sinesinde gizlenen amalimi Leblerimle topladım tebrik edin ikbalimi
Havada Bulut Yok: Havada bulut yok bu ne dumandır Mahlede ölüm yok bu ne şivandır Şu Yemen elleri ne de yamandır Anom Yemen’dir gülü çimendir Giden gelmiyor acep nedendir Burası Muş’tur yolu yokuştur Giden gelmiyor acep ne iştir Kışlanın önünde redif sesi var Bakın çantasında acep nesi var Bir çift kundurayla bir de fesi var Anom Yemen’dir gülü çimendir Giden gelmiyor acep nedendir Burası Muş’tur yolu yokuştur Giden gelmiyor acep ne iştir Kışlanın önünde çalınır sazlar Ayağım yalınayak yüreğim sızlar Yemene gidene ağlasın kızlar Anom Yemen’dir gülü çimendir Giden gelmiyor acep nedendir Burası Muş’tur yolu yokuştur Giden gelmiyor acep ne iştir
İzmir’in Kavakları: İzmir’in kavakları şarkı sözleri Dökülür yaprakları Bize de derler çakıcı Yar fidan boylum Yıkarız konakları Selvim senden uzun yok Yaprağında üzüm yok Gamalıda zeybek vuruldu Yar fidan boylum Çakıcıya sözüm yok
Kırmızı Gülün Âli Var: Kırmızı gülün Âli var Her gün ağlasam yeri var Bugün benim efkarım var Bu gönül arzu eder seni Kırmızı gülü budarlar Altına meclis kurarlar Güzeli candan severler Bu gönül arzu eder seni seni Kırmızı gülün bürçeği Önünde oynar köçeği Neyleyim yarsız döşeği Bu gönül arzu eder seni seni
Kimseye Etmem Şikayet: Kimseye etmem şikayet Ağlarım ben halime Titrerim mücrim gibi Baktıkça istikbalime Perde-i zulmet çekilmiş Korkarım ikbalime Titrerim mücrim gibi Baktıkça istikbalime
Köroğlu Solağı / Uca Dağların Başında: Uca Dağların Başında Karlı Dağların Başında Tek Atlı Gezdiğin Var Mı (Le Le Can) Tek Atlı Gezdiğin Var Mı Her Taraftan Üç Beş Kelle Terkiye Astığın Var Mı (Le Le Can) Terkiye Astığın Var Mı Kargının Ucunu Salla Etme Düşmana Eyvallah (Le Le Can) Etme Düşmana Eyvallah Köroğlu Söyler Şanından Kuş Uçurmaz Meydanından (Le Le Can) Kuş Uçurmaz Meydanından
Köşküm Var Deryaya Karşı: Köşküm var deryaya karşı Durmaz akar gözüm yaşı Sevadadır her işin başı Var gönül var git seyreyle Gel bana söyle Elmayı nazik yararlar Çini tabağa koyarlar Güzeli candan severler Var gönül var git seyreyle Gel bana söyle
Manastırın Ortasında: Manastırın ortasında var bir havuz aman havuz canım havuz Dimetoka kızları hepsi de yavuz biz çalar oynarız Manastırın ortasında var bir çeşme aman çeşme canım çeşme Dimetoka kızları hepsi de seçme biz çalar oynarız Manastırın ortasında var bir pınar aman pınar canım pınar Dimetoka kızları hepsi de çınar biz çalar oynarız
Nihansın Dideden Ey Mest-i Nazım: Nihansın dideden ey mest-i nazım Bana sensiz cihanda can ne lazım Benim sensin felekte çaresazım Bana sensiz cihanda can ne lazım Sezadır matemim tutsa felekler Bana insan değil ağlar melekler Hevaya gitti hep bunca emekler Bana sensiz cihanda can ne lazım
Olmaz İlaç Sine-i Sad Pareme: Olmaz ilaç sine-i sad parame Çare bulunmaz bilirim yareme Baksa tabiban-ı cihan çareme Çare bulunmaz bilirim yareme Kastediyor tir-i müjen canıma Gözleri en son girecek kanıma Şerhedemem halimi cananıma Çare bulunmaz bilirim yareme
Pencere Açıldı Bilal Oğlan: Pencere açıldı Bilal Oğlan piştov patladı Varın bakın kanlı da Bilal yine kimi hakladı Allı yemeni Bilal Oğlan pullu yemeni Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni Ben sana varmam Bilal Oğlan ben sana varmam Yedi yıl karşımda dursan yine sana yalvarmam Allı yemeni Bilal Oğlan pullu yemeni Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni
Sarı Zeybek: Sarı Zeybek aman şu dağlara yaslanır aman Yağmur yağar silahları efem ıslanır Bir gün olur aman deli gönül uslanır aman Eyvah olsun telli de doru efem şanına Eğil bir bak mor cepkenin efem kanına Karşı dağı aman duman duman bürüdü aman Üç yüz atlı beş yüz yaya efem yürüdü Sarı Zeybek aman şu cihanda bir idi aman Eyvah olsun telli de doru efem şanına Eğil bir bak mor cepkenin efem kanına
Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz: Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz Aşkın beni sermest ediyorken keder olmaz Ölsem de senin uğruna cânım heder olmaz Sen saçlarını çözdüğün akşam seher olmaz…
Şahane Gözler Şahane: Şahane gözler şahane Hüsnüne yoktur bahane Sülayman olsam cihane Gönül eylenmez asla Uçan kuşlar kebab olsa Akan sular şarab olsa Meyhaneler mesken olsa Gönül eylenmez asla
Vardar Ovası: Maya dağdan kalkan kazlar Al topuklu beyaz kızlar Yarimin yüreği sızlar Eğlenemem aldanamam Ben bu yerlerde duramam Vardar ovası Vardar ovası Kazanamadım sıla parası Maya dağın yıldızıyım Ben annemin bir kızıyım Efendimin sağ gözüyüm Eğlenemem aldanamam Ben bu yerlerde duramam Vardar ovası Vardar ovası Kazanamadım sıla parası
Yanık Ömer: Yanık Ömer her savaştan bir yara taşıyor Yanık Ömer yiğit Ömer öğünmeden yaşıyor Kurtuluş Savaşında yirmi sekiz yaşında Mangasının başında taşıyor Yanık Ömer yiğit Ömer siperleri aşıyor Savaş biter Yanık Ömer köye döner Köylü bütün bayram eder Yanık Ömer kutlulanır Nişanlısı mutlulanır Yanık Ömer attan iner Pembegüle bağlar kemer Köylülere gider haber Düğüne düğüne Eline kına yakar başına teller takar Belinde altın kemer,öyle alana çıkar Pembegül allanır, pullanır Yanık Ömer’in köyüne düğün alayı yollanır
Müzeyyen Senar Atatürk Şarkı Listesi: 1.Kimseye Etmem Şikâyet 2.Mani Oluyor – Söz & Müzik: Müzeyyen Senar 3.Havada Bulut Yok – Söz & Müzik: Müzeyyen Senar 4.Dayler Dayler – Söz & Müzik: Safiye Ayla 5.Cana Rakibi Handan Edersin – Söz & Müzik: Müzeyyen Senar 6.Alişimin Kaşları Kara Söz & Müzik : Safiye Ayla 7.İzmir’in Kavakları – Söz & Müzik: 8.Şahane Gözler – Söz & Müzik: Müzeyyen Senar 9.Sigaramın Dumanı – Söz: Müzeyyen Senar 10.Asker Yolu Beklerim -Söz: Müzeyyen Senar 11.Çile Bülbülüm Çile Söz: Safiye Ayla 12.Değirmene Un Yolladım – Söz & Müzik: Müzeyyen Senar 13.Şu Dalmadan Geçtin Mi – Müzeyyen Senar 14.Pencere Açıldı Bilal Oğlan – Söz: Safiye Ayla 15.Habugaha Girdim – Müzeyyen Senar 16.Yanık Ömer – Safiye Ayla 17.Fikri’min Ince Gülü – Müzeyyen Senar 18.A Benim Mor Çiçeğim – Müzeyyen Senar 19.Vardar Ovası – Müzeyyen Senar 20.Akşam oldu Yine Bastı Kareler – Müzeyyen Senar
Günün köşe yorumu gazeteci yazar Mustafa mutlu,dan geldi. “DEFOL LAN!..” DEMOKRASİSİ.. MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, X hesabından yeni infaz düzenlemesine ilişkin bir açıklama yapmış… “Aslında biz infaz düzenlemesi yaptık. 50 bin kişi çıkıyor, 6 ay içerisinde bir 50-60 bin kişi daha çıkacak…” Bir X kullanıcısı da bu paylaşımın altına, “Toplum barışını bombalama görevini sana mı verdiler? İnfaz affıyla 100 bin suç makinesini niye toplum içine salıyorsunuz?” diye kendi yorumunu yazmış… Feti Bey’in yanıtı son derece kibar olmuş… “Defol lan şuradan!” ★★★ İşte; bu! Türkiye’yi bütün dertlerinden, sorunlarından kurtaracak sihirli söz bu… Öyle lamba şişesini okşayıp “Hokus pukus” demeye de gerek yok… Birisi canınızı mı sıktı? Sizin üstün fikirlerinize karşı mı çıktı? Hatta eleştirme terbiyesizliğinde mi bulundu? Demokrasidir, nezakettir, terbiyedir, düşünce özgürlüğüdür falan demeyeceksiniz; hemen cevabı yapıştırıp tartışmayı bitireceksiniz: “Defol lan şuradan!” ★★★ “Asgari ücrete yaptığınız zam sefalet zammıdır…” “Defol lan şuradan!” “Emekliler açlık çekmeye başladı, insan onuruna yakışır şekilde yaşamak istiyoruz…” “Defol lan şuradan!” “Enflasyonu önleyin, vurguncuları tespit edin cezalandırın!” “Defol lan şuradan!” “Çocuk istismarı, kadına şiddet arttı…” “Defol lan şuradan!” “Yargı iktidarın eline geçti…” “Defol lan şuradan!” “Göstericileri zindana atmayın…” “Defol lan şuradan!” “Masumiyet karinesinin uygulanmasını sağlayın.” “Defol lan şuradan!” “Yolları sizden ayrıldıktan sonra öldürülen eski arkadaşlarınızın ailelerinin yanında olun…” “Defol lan şuradan!” “Milletvekilliğini kullanarak altın kaçakçılığı yaparken yakalanan eski arkadaşlarınızın partiden istifa etmesi yetmez. Milletvekilliklerinin de düşmesini ve yargılanmalarını sağlayın…” “Defol lan şuradan!” ★★★ Rahmetli hocamız sosyolog Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’dan demokrasi çeşitleri olarak şunları öğrenmiştik: Temsili demokrasi… Parlamenter demokrasi… Başkanlık veya yarı başkanlık demokrasisi… Konsey demokrasisi… Totaliter demokrasi… Günümüzde bunlara bir de “Defol lan şuradan” demokrasisini ekleyebiliriz. Dünya demokrasisine katkıları için de… Sayın Feti Yıldız’a teşekkürü borç biliriz! Yeni dalkavuk! Hani bazı anlar vardır ya… İnsan olduğunuz için utanırsınız! Ezilir, büzülür, yerin dibine girmek istersiniz! Aslında suçlu olan ya da ezilmesi, ufalması gereken kişi siz değilsinizdir ama… Tanık olduğunuz şey öyle mide bulandırıcıdır ki gördüklerinizin bir kabus olması için dua edersiniz… Kedi köpek öldüren… Otuz yıllık karısını bıçaklayan… Küçücük çocuklara uyuşturucu satan birisini gördüğünüz andaki duygulardır bunlar! ★★★ Dün, AKP’nin Grup Toplantısı’nda bu partiye katılan eski CHP’li Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır’ı izlerken hissettim aynı şeyleri… O nasıl bir hezeyandı öyle, anlayamadım! Çıldırmış gibi eski partisine, dava arkadaşlarına saydırdı. Sonra kendisine oy veren 80 bin insana ihanet ederek AKP Genel Başkanı’na yağcılığa soyundu. “İki başkomutan var; biri Gazi Mustafa Kemal Paşa, diğeri Türkiye Cumhuriyeti ordularının başkomutanı Recep Tayyip Erdoğan” diyerek asker selamı çaktı. Kırk yıllık AKP’lileri bile gölgede bıraktı… ★★★ Dedim ya… Utandım. Tamam; partinizle anlaşamaz istifa edersiniz ama… Düne kadar, iktidarına son vermek için canla başla çalıştığınız birine böyle dalkavukluk etmezsiniz! Kimi kast etti? Gelecek Partisi Genel Başkanı ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu dün Yeniyol Grubu’nda konuşmuş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir çağrıda bulunmuş: “Uyuşturucularla mücadeleyi derhal baronlara kadar gidecek ve irtibatı olan bütün siyasetçileri kapsayacak şekilde genişletin. Kimin geçmişte Venezuela’yla ilişkisi olmuşsa, hangi siyasilerin bu yönetimlerle ilişkisi olmuşsa hiç gözünün yaşına bakmayın.” ★★★ Bu üslubu sevmiyorum. Bir siyasetçi, sorduğu sorunun yanıtını biliyorsa çıkıp “delikanlı gibi” açık açık konuşmalı… Ahmet Davutoğlu da hem ülkenin eski Başbakanı, hem de AKP’nin “en içi”nden biri olarak, “uyuşturucuyla irtibatı ve Venezuela’yla ilişkisi olan siyasetçileri” adı gibi biliyor… Ama söylemiyor! Her zaman olduğu gibi sadece yine, “Ben her şeyi biliyorum” havası atıyor! Hadi; Ahmet Bey, “boş yapmayı” bırakın da uyuşturucuyla irtibatı olan o siyasetçinin adının ilk harfini bari verin! B’yle mi başlıyor? GÜNÜN SORUSU: Sorum “Tayyip Bey normalleşemez, çünkü kavgadan besleniyor” diyen CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e: Bunu gerçekten bugün mü anladınız? Mustafa Mutlu
Bu zihniyette sadece işinin halkının temsilinde olan milletvekillerimize selam olsun. Başbakan İsmet İnönü milletvekillerinin ihalelere katılmalarına, iş takipçiliği yapmalarına karşıydı. Bunu yasaklayan yasa çıkarmak istiyordu. Atatürk ayrı görüşteydi: “Bu kanunla olmamalı. Milletvekilleri böyle işlere girmenin sakıncalı olduğunu kendileri anlamalıdır. Bir milletvekiline ‘ihalelere girmeyeceksin’ demek, milletin seçtiği insanın idrakine güvenmemektir. Birkaç milletvekilinin yaptığı yanlış tüm milletvekillerinin üstüne yayılmamalıdır.” Kuşkusuz konu basında da yer aldı. Falih Rıfkı Atay, İnönü’den yanaydı; görüşünü Ulus’taki köşe yazısına taşıdı. O günlerde, Milli Savunma Bakanı Abdülhalik Renda’nın İnönü’yü ziyaret ettiği ve ihale takipçiliği yapan bir milletvekilinden duyduğu rahatsızlığı ilettiği bilgisi, Atatürk’ün kulağına geldi. Milli Savunma Bakanlığı silah alımı için ihale açmıştı ve iki firma adına bir milletvekili, iki ayrı teklif vermişti. Yani… İhaleyi hangi firma kazanırsa kazansın, kâr aynı kişinin cebine gidecekti! Firmalar adına teklif veren kişi, Maraş Milletvekili Mithat Alan’dı. Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin ablası Naima ile evliydi; yani eniştesiydi. Atatürk, İnönü’ye sordu:
Bu işin içinde Kılıç Ali’nin de parmağı olabilir mi? – Sanmıyorum Paşam, belki kullanılıyor olabilir! Sorunu çözmek Atatürk’e kaldı… O akşam konunun muhatapları Abdülhalik Renda, Falih Rıfkı Atay, Kılıç Ali vs. Çankaya Köşkü’ne davet edildi. Atatürk birden Kılıç Ali’ye, “Enişten nasıl” diye sordu. Kılıç Ali, “Sayenizde iyidir Paşam” yanıtını verince Atatürk sinirlendi: “Neden benim sayemde iyi olacakmış, kendi sayesinde iyidir.” Sonra, “Haydi Mithat Bey’in evine baskın yapalım” diyerek sofrada bulunanlarla Mithat Bey’in evine gitti. Sofrada Atatürk konuyu milletvekillerinin iş takipçiliğine getirdi. “Bir milletvekili demek, o ülkenin en yetişkin insanı demektir. Millet için yararlı olabilmesi buna bağlıdır. Onun için dokunulmazlığı vardır. Milletvekili beyaz eldivenli adam demektir. Ben arkadaşlar arasında eldivenini lekeleyen birilerinin olacağına inanmak istemiyorum.” Falih Rıfkı’ya dönerek, “Hiçbir milletvekili böyle alçak işlere tenezzül edemez, rahat ol sayın yazar, rahat ol!” dedi. Ardından… Mithat Alan’a bakarak; “Sizin işler nasıl gidiyor sayın vekilim?” dedi..
Milletvekili olunca elimdeki ufak tefek işleri dağıttım Paşam. Şimdi ticaretle uğraşıyorum.
Yaa öyle mi? Demek yanlış biliyorum, senin bazı temsilcilikler yaptığını söylemişlerdi.
Bir-iki silah fabrikasının mümessilliği, temsilciliği var Paşam.
Hangileri onlar?
Biri Çekoslovakya’nın, diğeri Fransa’nın…
Ticaretle uğramadığını söylediğine göre bunlar fahri işler herhalde.
Fahri değil pek Gazi hazretleri, iş olursa küçük bir komisyon veriyorlar.
Nasıl yani yüzde 5, yüzde on?
Gazi Paşam yüzde yarım, yüzde bir bazen yüzde iki…
Peki siz bu komisyona karşılık ne yaparsınız?
Fabrikaların Türkiye’deki işlerini gözetirim. İhale olursa haber veririm. Fabrika adına teklif veririm.
Anlaşıldı. Yani Türkiye’de fabrikaların işini kovalarsınız. Atatürk sonra Kılıç Ali’ye döndü: “Yani Kılıç, para kazanacak ne işler var görüyor musun? Sen bunlardan bana hiç bahsetmezsin.” Kılıç Ali çok üzgündü, “Paşam beni bilirsiniz, ben bu işlerden anlamam ve yapanlardan da pek hoşlanmam. İşte yüzü burada, ben Mithat’a kaç defa söyledim bu işlerle uğraşma diye. Milletvekili milletvekilidir o kadar.”
Bak bunu iyi söyledin Kılıç, milletvekili milletin vekilidir, milletin derdiyle uğraşacak. Sonra tekrar Mithat Alan’a döndü Atatürk:
Siz eskiden beri bu fabrikaların temsilcisi misiniz Mithat Bey?
Çekoslovakya silah temsilciliğini iki yıldır, Fransız silah temsilciliğini dört aydır Paşam. Atatürk, Bakan Renda’ya sordu:
Orduya silah alım ihale ilanını kaç ay önce vermiştin sayın bakan?
Dört ay önce efendim… Bu yanıt üzerine Atatürk, “Haydi arkadaşlar kalkalım!” dedi. Kılıç Ali, eniştesi Mithat Alan ile konuştu. Ortada hırsızlık, rüşvet yoktu. Fakat… Bir milletvekilinin iş takipçiliği yapması doğru değildi. Eniştesinin istifa etmesini istedi. Dört dönemdir Maraş milletvekilliği yapan Mithat Alan elindeki istifa mektubuyla Çankaya Köşkü’ne çıktı. Atatürk makamına kabul etmedi. Elindeki istifa dilekçesini yavere bırakıp gitti. “Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” farkıdır bu…ise
Hüseyin Gazi Metin – Son Derlememde kendisiyle daha önce bir söyleşi yaptığım Hüseyin Gazi Metin Dede’nin görüşlerini derlemiş, kendi şiirlerinden bazı örnekler sunmuş, kitapta kendisine 55 sayfa yer ayırmıştım. İlginize muhabbetlerimle… Geleneği Geleceğe Aktaran Çağdaş Bir Ses Pir Sultan Abdal’ın Yolundan Giden Bir Halk Ozanı HÜSEYİN GAZİ METİN DEDE Divriği Çamşıhı Şahin Köyü’nde, 1939 yılında doğan Hüseyin Abdal Ocağı’ndan Hüseyin Gazi Metin Dede, maden ocaklarının kıvılcımlarını ezen- ezilen ikilemi ekseninde ördüğü dünya görüşünü besleyen damarlar olarak hissetmiş. Dünyada herkesin bir ve kardeş olabilmesinin yolunun adaletsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabileceğini görmüş, bunu hayat ilkesi edinmiş. Her zaman haklının yanında, işçinin yanında, horlananın yanında yer alırken, Alevilerin de bu dünya en çok haksızlığa uğrayan kitlelerden birisi olduğunu fark etmiş. Erenler yurdu Sivas’tan tüm dünyaya uzanan ünüyle sazını her zaman, Pir Sultan Abdal gibi Anadolu ozanlarının karanlıkları yırtan, güvercin aydınlığında bir barış dünyası özleyen duygularıyla çalmış, yazdığı şiirleri de bu duygularla bezemiş. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yönetiminde uzun yıllar örgütlü mücadeleyi savunan Hüseyin Gazi Metin Dede, yurtdışında da özellikle Alevi gençlerinin ve kadınlarının yetişmesi için cemler yürütmüş, muhabbet meydanları açmış, gönüllerde silinmez izler bırakarak “devrimci dede” ünvanını almıştır. Kendisiyle yaptığım uzun söyleşiden derlediğim bu yazıda; Halk Ozanı Hüseyin Gazi Metin Dede’nin dedelik kurumunu, Çamşıhı yöresinin etkili olan dedelerini, yörede yürüyen yol ve erkân hakkındaki bilgilerini ilginize sunuyorum. Ayhan Aydın (Gazeteci – Yazar)
Çok sevgili dedem, halk ozanlığıyla ilgili olan sorularımızı yazılı olarak yanıtlamıştınız. Şimdi Hüseyin Gazi Metin’in yaşantısını kendi dilinden dinleyeceğiz; nerede doğmuş, nasıl yetişmiş, kimlerin yanında yetişmiş, hangi dedeleri tanımış, nasıl bir eğitimden geçmiş, bunları öğrenmeye çalışacağız. Biraz dedelik konusu üzerinde duracağız. Daha sonra ezilmişliklerin üzerinde duracağız ve daha sonra da esas konumuz olan dedelik müessesinin günümüzde ki görünümleri, problemleri, sıkıntıları dedenin bu yönde ki fikirlerini alacağız. Evet dedem hoş sefa geldiniz, güzellikler getirdiniz, gözlerinizi nasıl bir ortamda açtınız, nasıl bir dünyada açtınız? Köyünüzden, bölgenizden, ananızdan, babanızdan biraz bahsedelim bakalım? Şimdi sevgili can, ben Sivas’ın Divriği kazasının Çamşıhı yöresinden Şahin köyündenim. Nüfus cüzdanımda 1941 yazsa da 1939’da dünyaya gelmişim. Efendim Mahmut Dededen, Hatice anneden doğma sekiz çocuktan biriyim. Bizim soyumuzda geleneksel olarak mı dersin ne derseniz deyin bu kültürün birinci taşıyıcısı olan saz sanki bizim ocağımızla da ilgili bir şeydi. Köyümüzde ilkokul vardı. Uyandım ki başımda bir saz asılı. Sorduk kimin sazı, diye. Dediler ki bu saz, deden Hüseyin Ağa’nın sazı. Hüseyin Ağa derlermiş Seyit Hüseyin aslında asıl ismi. Çok müthiş saz çalarmış Âşık Ali Metin’den de o iyice. Sanki böyle diyorum ki saz benden doğacak torunlarım kalksınlar, bizim bu kültürümüzü yürütsünler, bunu eline alsınlar, yerde koymasınlar, garip koymasınlar gibi bize sesleniyordu sanki. Biz de o sazı aldık elimizi başladık pirin himmetiyle hizmetlere. O zamanın behrinda Âşık Ali Metin ile aynı evin çocuklarıydık, amcamın oğlu olduğu için sazımı o düzenliyordu, en çok da, Battal Karababa vardı, rahmetli oldu ondan büyüktü, o düzenliyordu. Diğer bir Âşık Hüseyin vardı o ara sıra düzenliyorlardı halamın oğlu Feyzullah Çınar aynı zamanda kaynım o benden yaşça büyük olduğu için o biraz düzenliyordu. İşte Mahmut Erdal o da akrabam, yakınım onlar bizim sazı ufak tefek düzenliyorlardı.
Biz çalmaya başladık önce onlardan aldığımız parçalardan meydana çıktık yöresel parçalarla başladık. Yine bizim yöreyle ilgili olan, Âşık Veysel biliyoruz ki Çamşığıyla ilgili olan, Sivrialan, Emlek yöresi ve birçok yerde bulunuyor. Onunda ustası yine bizim büyük dedemiz Ali Ağa diye geçer onun kitabında da geçer Çamşıhlı Ali Ağa diye geçer, o da bizim yakın akrabamız, amcamızdır. Onun hocası da Çamşıhlıdır. Kalktık; bana deden gibi bir saz çalan yok, deden gibi söyleyen yok, sen de onun adısın dediler, bundan tabii ki biz etkilendik. Sazımızı elimize aldık bu üstatların manilerini çalmaya başladık, ayrıyeten biraz büyüyünce yöresel şiirler yazmaya başladık azda olsa. Askere gidenlere işte ne bileyim aman yaman işte sevda şiirleri ufak tefek bir şeylerimiz oldu. Köyümüzde çobanlık da yaptım, babam orta yollu bir ailenin çocuğuydu, beş on parça tarlası vardı, çiftçilik de yaptım, tırpan da vurduk… Velhasıl zamanı gelince askere gittik. Askerlikte jandarma onbaşı olarak görev yaptık. Oradan da askerlik dönüşümüzde Divriği’de demir madenlerine işe çağırıldık ve işe girdik. İşe girince bizim bu dünyamız birazcık daha değişti. Elbette herkesin olduğu gibi bizim de hasımlarımız vardı. Madende emeğin ne demek olduğu, yemeğin ne demek olduğunu, ezilenin ne demek olduğunu, işverenin ne demek olduğunu bu kutsal maden ocağından öğrenmiş olduk. Öğrenince de burada bir sınıfa katılmış olduk. Bunu öğrendikten sonra hepimizin ortaklaşa bir düşmanın olduğunu; memleketi sömürenlerin, fakir fukarayı ezenlerin, insanları ırka şuna, buna bölerek çıkarını sağlayanların bizim gerçek hasmımız olduğunu o kutsal maden ocağında anlamış olduk. Bu arada da şiirlerimiz birazcık daha gelişti.
Ondan sonra sağ sol kavramını orada kavramış olduk. Bizim yerimizin de nerede olacağı zaten belli, tarihten belli ezilen kimse onun yanında bizim yerimiz var. Hayatta hemen hemen kimseyi ayırmayı hiç bilmeyen bir toplumumuz var, bana öyle geliyor. Sınıfımızı bu maden ocağında tayin etmiş olduk. Burada işçilerin, insanların Alevi, Sünni demeden, sağ, sol demeden bir araya geldikleri zaman sevgili Ayhan, haklarını aldıklarını gördüm ve bunları yaşadım, grevler yönettim sazımla sözümle. Ne zaman ki işveren oyununa geldikleri zaman ya sen bizdensin, Elhamdülillah sen çok Müslümansın onun peşine niye gidiyorsunuz, dediğimiz zaman, bölündüğümüz zaman o zavallının da hakkının kaybolduğunu gördüm, benim de hakkımın kaybolduğunu gördüm. Ve söyledim o zaman işveren sana mükâfat verdi mi? Yok. Derdin neydi kurban olduğum, bak hak bir, ezen belli, ezilen belli hepimizin bir olması gerekiyor diye o insanları ikna ettik. Sendikalaşmayı savunduk, bunu da başardık. Çağdaş Sünni dediğimiz o kökenden ılımlı adamlarından en azından sosyal demokrat adamlardan sendikayı aldık ve iyi bir sendika yönettiğimize inanıyorum ve insanları da takdir ediyorum. Buradan sendikamız Türk-İş’e bağlıydı o zaman işte Türk-İş’in biraz düzen yanlısı olması ortaya çıktı. Şura bura derken mücadele verdik sendikamızı Türk-İş’ten daha doğrusu Sarı Sendika’dan, devrimizi sendikayı yer altı madenine geçirmeyi başardık. Tabi ne başaracaksın orada seni dürbünle görüyorlar yukarıda biliyor musun birileri seyrediyor sizi. Seyrettiler haydi babam bir de 12 Eylül darbesi çıkarttılar karşımıza. Yerimiz de vardı, yurdumuz da vardı, geçerliliğimiz de vardı sendika işçi alımlarında üç sendika heyeti giriyordu üç de giriyordu, disiplin kollarında 12 Eylül darbesi geldi güzelce sendikamızı, yerimizi, yurdumuzu hepsini elimizden aldı ve bizi de sorguya çekti. Suçumuz ne? Hak aramak. Başka bir suçumuz da yok. Yargıdan sonra velhasıl zorunlu emekli ettiler bizi. Bakıyorlar kimler bu işin elebaşları onları görüyorlar tabi kendileri not etmişler. Onların not defterlerinde yazılı zaten herkesin kim olduğu. Hani nasıl insan adam ahirete göçtüğü zaman diyorlar ya işte birileri din adamları, solcuların sol tarafına koyacaklar defterleri, sağcıların da sağ tarafına koyacaklar defteri bizim orada defterimizi bu tarafımıza koydular demek ki, bizi sildi çıkardılar. Ankara’ya geldim, Ankara’ya geldiğimde 1991’de bir kiralık ev tuttuk orada oturduk. Onun dışında fazla bir gelirim yoktur, emekli gelirim var. Pir Sultan Abdal Derneği Dikmen’deydi gittim hemen ona üye oldum, Halk Ozanları Derneği’ne üye oldum, 1968 kuşağının kurmuş olduğu derneğe üye oldum, başından beri yaşamım bu benim. Sevgili
Ayhan sivil örgütlenmeye çok değer veririm ben. Nedir sivil örgütlenme size göre? Sivil örgütlenme şudur Sayın Ayhan Aydın Bey, şimdi bir insan hakkını alabilmesi için, kimliğini ortaya koyabilmesi için, varlığını meydana koyabilmesi için, kültürünü sürdürebilmesi için kurulan örgütler. Bunun illegal örgütleri de vardır, legal örgütleri de vardır ve mevcuttur. Adamına göre nereye kafan sarıyorsa gider oraya üyeliğini yaptırırsın. Şimdi örgüt olmadığı zaman her şeyi bir zaten hâkimiyetin eline bıraktığınız zaman düzenin adamına bıraktığınız zaman ebet ananız ağlar. Birileri yanlış görürler, yanlış yorumlarlar, şudur budur derler ama ben yanlış yorumlamıyorum. Biz de bir atasözü vardır; öküz öküzün boynunda çamur görmezse rahat durmaz. Mecbur eğer ki baskı varsa, eğer ki zulüm varsa, eğer ki işsizlik varsa, eğer enflasyon varsa, eğer ki faşizm varsa bak bunun altında faşizm de var tabi ki, birilerinin bir tarafta adam gibi örgütlenmesi gerekiyor. Bananecilik dünyadaki en büyük kötülüktür, kalleşliktir, adam işi değildir. Bana ne, diyen adamların çoluğuna çocuğuna geleceğine büyük zararı vardır. Sivil örgütlenmede demin belirttiğim gibi aklı başında örgütlenmelere değer veririm. Ben de bu örgütlere kaydımı yaptırdım. Seçim oldu bizi uygun görmüşler Pir Sultan Abdal Derneği’ne seçtiler zatıâliniz de biliyorsunuz. Halk Ozanları Vakfı yönetim veriyorlar hala veriyorlar. Seçildik burada iyi bir mücadeleye girdik biliyorsunuz. Örgütlenme nedir? Maraş’ta niçin yandık örgütsüzlüğümüzden, Malatya olaylarını biliyorsunuz, Hamitoğlu olaylarını biliyorsunuz. Niçin o kadar evler yıkıldı, insanlar vuruldu, kırıldı, yandı? Örgütsüzlüğümüzden. Erzincan’da defalarca, Sivas’ta defalarca, Çorum’da Gül Sazak olayları oldu. İnsanlarımız zarar gördü, efendim buna benzer İstanbul’da Gazi olayları oldu. Bunlar belli ki bizim örgütsüzlüğümüzden ileri geldi. Dağınıklıktan ileri geldi. Dağınıklığımızdan ileri geldi biz dağınık olmasaydık bu işler başımıza gelmezdi ben öyle diyorum. Zaten dağınıklığımızdan beri, tarihten beri bir türlü muhalefetten kurtaramadık kendimizi. Acaba bu Aleviliğin özünde mi var yoksa devleti yönetenleri veya ortamın koşulları dolayısıyla mı Aleviler yönetimden, iktidardan, haklarından mahrum kaldılar. Yoksa bu bir alın yazısı değil herhalde? Yok, efendim ben alın yazısına hiç inanmayan bir dedeyim. Kimse benim alnıma bir şey yazamaz. Onlar saçmalık, kim ne yazacak benim alnıma? Böyle bir yazı filan işi değil bu aksine yönetenlerin işi. Sayın Ayhan Bey, kelime çok kaba düzen ne yapıyor, affedersiniz düzülenleri çok seviyor. Ama yaramazları sevmez devamlı onu susturma yoluna, sindirme yoluna gider ve düzenbazlar da bunu böyle yaptılar, bugüne kadar böyle her zaman kafamıza vurmaya çalıştılar. Sözümüzü, sazımı kesmeye çalıştılar ama tabi ki topluma öncülük eden ozanlarımız, büyüklerimiz, İmam Hüseyinlerimiz, Pir Sultanlarımız, biraz da önceden açıkladık, Hallaçlarımız buna benzer bir sürü öncülerimiz var. Bu öncülerimiz başının pahasına da olsa bizim güzelliğimizi yılmadılar yüzüldüler, asıldılar ama yolundan dönmediler. Pir Sultan ne dedi, “Dönen dönsün ben dönmezen yolumdan, yolumda doğruluk var, dürüstlük var” dedi bizim yolumuzu bugüne taşıdılar, bizi emanet ettiler. Peki, yolundan dönülmeyen bu inanç Alevi Bektaşi inancı olarak nitelendiriyoruz bu inanç İmam Hüseyin’den günümüze kadar kırımlarla, yıkımlarla bugüne geldi, diyoruz sizin de savunduğunuz fikir bu. Siz anladığım kadarıyla Alevi yapısını, felsefesini, inancını doğuşundan bugüne daha çok ezilen, horlanan bir kesimin inancı olarak algıladığınız için ve Sünni İslam inancı olsun veya belli zihniyetin insanları olsun onlar da daha çok yönetici sınıflı olduğu için sürekli kendilerine bağlayabilmek için bunları ezdiler, diyorsunuz. İslamiyet’te iki büyük inanç var; Sünnilik, Alevilik ya da Batini yorum yani tasavvufi yorum Aleviliğe kaçan yorum onun karşısında ise işte medrese sistemi dediğimiz kurallara bağlı olan bir sistem. Şimdi kuruluşundan beri doğruluk, dürüstlük var ezildik, horlandık, dışlandık bu inancımızı kabul ettiremedik, dediniz. Acaba sadece bu mu var, sadece menfaat ilişkisi mi var, ezilenler mi sadece Alevilerdir; yoksa Alevilik başından beri bir farklı bir inanç, farklı bir kültür olduğu için de ezilmelerinin ötesinde öbür inanç sahipleri çoğunlukta olduğu için bunları istememişler, kendilerine dâhil etmeye çalışmışlar? Yani olayı sırf sömürmek- sömürülmek, işçi sınıfı açısından değerlendirmeyelim de olayın bir inanç farklılığı boyutu var. Yani kendi bildiği yönde Arap felsefesiyle diğer felsefelerle bu Türk kültürü koruyan kültürü kendi yanına çekemedikleri için de bir baskı var. Hem ezilme var bir de yozlaştırma var herhalde, siz ne dersiniz?
Şimdi Sevgili Ayhancığım, dünyanın yaşı 4,5-5 milyar yıl oluyor bilim adamlarına göre, canlıların yaşı 2,5-3 milyar yıl oluyor. Geliyor inançlar bazına geldiğimiz zaman dinin inançları 50 bin yılı doldurmuyor. Bunun içinde güneşe tapma dâhil, aya tapma dâhil, puta tapma dâhil, ineğe tapma dâhil, yıldıza tapma dâhil, şimşek çakmış ona tapmış bunlar da dâhil 50 bin yılı doldurmuyor. İnsanoğlu geliştikçe kalkmış ne yapmış aya tapmış, bakmış ki onun dünyanın döndüğünü fark etmiş, o taptıkları şeyin farkına varmış. Farkına varamadığı şeylere çok tapmış. Bunun arkasında senin dediğin kavrama geleceğim Peygamberler tarihine baktığımız zaman, İsa’nın doğuşuna baktığımız zaman mantığının almadığı kavramlarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bugün dünya 2,5 milyar yılı canlıların yaşı bu dünyanın hepsi Âdem’den geldi din adamlarına göre. Adem’den geldi çok güzel. Âdemi peygamber olarak söylüyorsunuz Âdem peygamberdir diyorsunuz kendi kendine mi peygamber oldu. Orada demek ki bir nesil oldu orada canlılar var ki peygamber olarak atanmış. Havva’dan geldi onun arkasından diyor ki, Havva’yı yaratmış sol kaburgasından, sağ kaburgasından. Oraya baktığımız zaman sağda ki çocukla solda ki çocuğu birbiriyle evermişler onlardan bu kadar nüfus da zuhur etmiş gelmiş. Bunun arkasından Nuh’un tufanı olmuş, nüfusun tamamı gitmiş Nuh’un tufanında gemiye binenler orada kalmışlar yine bu kadar nüfus, bu kadar milyarlarca hayvan, canlı oradan gelmiş. Onun arkasında dünya kadar depremler olmuş, dünya yedi defa dolmuş boşalmış. Şimdi Alevi toplumu olarak bizim başımız ilime bağlı hurafeye bağlı değil. Bunun hemen akıbetin de geliyoruz peygamberler tarihi başladığı zaman sevgili can, Musa Peygamber kalkıyor diyor ki, öbürünü takmayın, onun yaptığı tapınaklara da tapmayın, seni de beni de yaratan bir yaratan var diyor. Bak yerdeki tapınakları göğe çıkıyor görülmez yere çıkarıyor. Onun arkasından da geliyor işte o zamanın şeyiyle Firavun başa çıkarmıyor Musa yetişmiş bir tarihte kayınbabası eğitimci, öğretimci efendim bakıyor ki taraf topluyor susturma yolunu buluyor. “Ya Musa gel seninle anlaşalım” kral öyle diyor. Ne yapacağız ben senin dediğin Tanrıyı tanıyayım diyor bana ekmek vermiyor, su vermiyor, ekmek istemiyor benden, elbise istemiyor benden sen de bir yasa koy diyor. Ne yasası? Yazdığın kitaba şükür yasası.
Sevgili Ayhancığım şükür yasası sevginin malını koruma yasasıdır direkmen, fakiri susturma yasası Cenabı Allah sana bu kadar verdi bana da bu kadar verdi. Bu haline şükredeceksin. Amerika’da adamlar sefalet içinde duruyorlar, Afrika’da adamları sinek yiyor o haline şükret Cenabı Allah taksimi böyle yapmış, diyorlar. Nasıl taksim yapmışsa. Bunun arkasından hemen geliyor, biraz uzun olacak, İsa peygamber çıkıyor. İsa da gökteki Tanrı’yı yere indiriyor o benim babam, diyor. Ben Tanrı’nın oğluyum insan sıfatına giriyor orada değişik bir konum daha var insan sıfatına giriyor yani dikkatinizi çekiyorum. O benim babam diyor böylece Tanrı’yı atıyor yere. Böyle yapıyor havarilerini yetiştiriyor sonra biliyorsunuz, İsa’yı öldürüyorlar bir taşın altına koyuyorlar. Madem Tanrı’nın oğluysan seni kurtarsın Tanrının, diyorlar. Onun havarileri, yandaşları İsa’yı çıkarıyorlar oradan kaybediyorlar. Odur budur İsa’nın göğe çıktığını o insanlarda böyle anlıyorlar. İsa da tabi birdir diye bağırtamadı, Musa da bağırtamadı bir tek var, Tanrı birdir, diye bağırtan peygamber Hz. Muhammed Mustafa o bağırttı. Peygamberin soyunu da peygamberden sonra bağırttılar. Soyunu, sopunu, çağasını, çocuğunu bağırttılar. Peygamber hemen öldü akibetinde hemen halifeliğe başladılar Ebu Bekir’i halife seçtiler ne kadar Ehlibeytini emanet ettiyse, ne kadar Kuran’ı emanet ettiyse, ne kadar nasihatler verdiyse hepsi geçersiz kaldı, direkmen haklar gasp edildi eski pir eski hamam oldu ellerinden aldılar. Burada Hz. Ali efendimiz dördüncü halife tek halkın isteğiyle seçilen halife Ebu Bekir’i kendiliğinden geldi, Ömer de kendiliğinden geldi, Osman’da kendiliğinden geldi. Bak Ebu Bekir zamanında Kuran yoktu, Ömer zamanında da yoktur, Osman zamanında toparlatılmış. Bak bu Kuran’ı toplatacaksın da Muhammed’in yanında kim bulunmuş en çok kim bulunur, dediler, Ali bulunur, kızı Fatıma bulunur, torunu, çoluğu çocuğu, dediler. Ama onlar Kuran toplatılırken dışarıda tutulmuşlar. Dış tutuldukları için de Ehlibeyti sevenler Ali’yi sevenler, her zaman Kuran-ı Kerim’e dedikleri Kuran’a belki başlarıyla bağlıdır getir Peygamberin Kuranı’nı ki ben başımı bağlayayım. Osman’ın yazdığı Kuran’a ben başımı bağlamam demiş itirazını yapmıştır.
Kuran’ı da Ali ile Muaviye’nin savaşı tamamen senin dediğin konuya geleceğim İslam içerisinde ki ağır bir bölünmeyi ortaya getirmiş. Ali’nin cemini sevenler, Ali’nin cemiyetini sevenler, Ali’nin zikrini, fikrini sevenler Ali evi, Ali yanlısı olarak vaksedilmiş diğeri o keçede ki Sünni bak Sünni suni yani yapmacık suni sen âlim adamsın. Bir şey uydurdular o gün bugün bize yutturdukları İslam diye, Muhammed’in İslam’ı diye, Ehlibeytin yerine Ehli sünneti koydular şeriatın katı kurallarını dayatmışlar halen de dayatıyorlar ve geliyorlar. Bunun karşısında duranları ezmişler, bıçaklamışlar, hançerlemişler, yok etmeye çalışmışlar. Ve yine de yok olmadığının nedenini ben tekrar söylüyorum bunun temelinin bir sağlam olması, Alevi canlarımızın temelinin sağlam olmasıdır. Nedir sağlamlık? Hiçbir zaman Alevi dedesi olarak falanı öldürürsen cennete gideceksin demeyiz, dememiz mümkün değildir, falanı örneğin Hıristiyan, falanı şu bu dememiz de mümkün değil. Bizim söylemlerimizde tasavvuf düşüncelerden öte birinci bir güzellikler vardır, susmayan güzelliklerdir bunlar. Hz. Ali kalkıyor diyor ki, “Enel Kuran” ben Kuranın canlısıyım, diyor. Onun arkasından bir Hallacı Mansur çıkıyor diyor ki, Enel Hakk bu aynı kelime dikkat ederseniz. Enel Hakk diyor, Hakk bende diyor, kötü yolları öldürdüm mü ben Hakk olurum Hakk. Bunun arkasından bütün pirler piri Hacı Bektaşi Veli onlardan sonra kuşak olarak geliyor diyor ki, Hz. Ali ne dedi; “Bana bir harf öğretenin ben kırk yıl kölesi olurum”. O da dedi ki, “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” Bağlantıya bak tarihin bağlantısına bak. Onun için karanlıkta çıkarı olanlar ışıktan korktular devamlı bu ışığı söndürmek için elinden gelenleri yaptılar, yapmaya devam ediyorlar. Yok, mum söndürdü, yok Kızılbaş, yok zındık… Tüm bunlar, bu söylentilerin altına iyi bakarsanız; bir türlü çıkar kavgası var. Dinlerin kabuğunu kaldırdığınız zaman altında bir sınıfın kavgası çıkıyor.
Yani dinlerin mücadele tarihini siz sınıfsal olarak nitelendiriyorsunuz ve Sünni İslam inancına sahip olan yapıyı da Ehli sünnet inancına sahip olan insan yapılarını da egemen sınıfların, illegal sınıfların bir inanç sistemi olduğunu, daha çok da ezilenlerin Alevi dediğimiz inanç çevresinde kümelendiğini ve o şekilde kendilerini ifade ettiğini söylüyorsunuz. Ama Sünnilerden de ezilenler olursa nasıl oluyor bu iş? Yani inancı tamamen bir sınıfsal yapı olarak görmek ne kadar doğru?
İnanç bazında ezildiklerine inanmıyorum, bence inanç bazında ezilmediler. Ben askerlik yaptım adam Şafiyse de kabul ederler, Hambeliyse de kabul ederler, Malikiyse de kabul ederler sadece Aleviliğin mezhep dediği İmam Caferi kabul etmezler. Onları da askerde hiçbir zaman için adam yerine koymazlar. Yok, yani bire bir o zaman şöyle diyebiliriz dede, yani Sünni kesimden de ezilenlerin belli inançsal farklılıkları var, siyasal farklılıklar var Aleviler içerisinde de farklılıklar var. Daha çok diyelim yani hepsini bu sistemin içerisine koymayalım da daha çok Sünnilik dediğimiz inanç içerisinde egemen sınıfının yapısı var diyorsunuz daha çok ezilenler içerisinde de Alevi varlığı var diyorsunuz. Ama işçi sınıfı Sünnilerden de işçi olabilir, Alevilerden de olabilir fakat sizin ısrarla belirttiğiniz nokta Alevilerin daha çok ezildiği her yönüyle. Yani Alevilerin Sünnilerden işçi bile olmuş olsalar ne olmuş olursa olsunlar hem inanç yönünden, hem geçim yönünden her bakımdan çok daha fazla ezilen bir halk olduğunu söylüyorsunuz.
Çünkü düzenin yanlışlığını durmuyor sazıyla söylüyor, sözüyle söylüyor. Şimdi ben başında da söyledim işçi sınıfından söyledim ne zaman Alevi’si, Sünni’si bir araya geldiği zaman haklarını aldıklarını gördüm. Gerçekten baktığınız zaman bu memlekette Alevi’siyle Sünni’siyle her zaman ben cemlerimde bunu işlerim çok işlerim, ezilen toplum olarak bir araya gelebilsek. Bizim toplum aşağı yukarı ayık, aşağı yukarı az da olsa diğerlerinden ayık. Ben desem ki Ayhan ben seni cennete götüreceğim cennetin adresini sorarsın bana nerede, diye. Ama diğer kesim de, yani açıkçası Sünni kesimde, hala bunu ayıramayan insanlar çok. Hocanın fetvalarıyla insan öldürenler çok. Aynen benim gibi ezilen insana beni ezdiriyor. Mesela diyorum ki,
Savcı bey halkımızı vuranlar Vuranlar belli de kurtulan nerede Memleketi soyup soyup yolanlar Yolanlar belli de yolduran nerede.
Onun alt tabakasında aynen dediğimiz gibi o ezilen sınıf bir ayıkabilse, hacının hocanın şu egemenliğinden kendini bir kurtarabilse. Şimdi yani hem inanç bazından gericiliğe, hem ırkçılığa karşısınız, ezen, sömüren sisteme de karşısınız. Önemli olanın ırkçılığın, gericiliğin olmaması, egemen sınıfların insanları ezmemesi, sömürmemesi hakça, adaletçe bir düzenin kurulmasıdır, diyorsunuz. Ve bu arada da Alevi Bektaşi kesiminin Sünni İslam inancını benimseyen insanlardan daha fazla ezildiğini, tarihler boyunca hem inançlarından dolayı dışlandıklarını, sizin şiirlerinizde, eserlerinizde onu hissediyorum, hem de bir inanç olarak da ta başından beri zaten bu ezilmişlikten çıktığını söylüyorsunuz. Sizin Aleviliğe bakışınız da diğer birçok insandan farklı, Yani Alevilik İslam’ın içinde sırf bir inanç değil, bir kültür, bir sınıf meselesi diye de yaklaşıyorsunuz? Yani işçi sınıfı ağırlıklı olduğu için, işçi sınıfı ezilen de bir sınıf olduğu için, Alevilerin de çoğu ezilen ve işçi olduğu için burada bir örtüşme var, diyorsunuz. İnanç bakımında da Sünni İslam’da yüzyıllardır kayma/farklılaşma olmamış ama Alevilerin kendine ait bir ibadeti olmuş, bir kültürü olmuş, Anadolu toprağından da almış kültürünü, birçok özelliğini, diyorsunuz. Aleviliğin kendine özgü bir felsefesi bir anlayışı var, bir zihniyeti var, o her zaman yobazlığa karşı durmuş, diyorsunuz. Siz temelde buna inanıyorsunuz? Doğru. Şimdi halen bugün fırsat bulsalar Ortaçağda ki inen bir kitapla Kuran-ı Kerim’le bu dünyayı idare edecekler ama Alevi toplumu bu değil. Alevi toplumu, yeni yasaları, yeniliği, ilimi, çağdaşlığı, teknolojiyi, füze çağını kabullenmiş, sınıfını geçmiş bir toplum. Her ne kadar başını böyle zorluyoruz ki ismini Ali’den de alsa, Veli’den de alsa, Ehlibeyt’ten alsa ama orada oturup kalmamış. Her zaman kendisini yenilemesini, almasını bilmiş Anadolu bütün kültürlerin eşiği ve beşiği diyorsunuz siz de yazılarınızda söylüyorsunuz. Bu eşikte, beşikte belenmişler, elenmişler burada güzellikleri almışlar. İslam dünyasından aldıkları güzellikler nedir ezilen bir kesim almışlar, hakkı gasp edilen kesim kimmiş Ehlibeyt bunu bağrına basmışlar, onun baş tacı etmişler, kutsal etmişler, kutsal varlık olarak o ezilen kesimin iktidar kesimini almamışlar ezilen kesimi başına taç etmişler halende öyledir. Ama bunu yanı sıra da Şamanizm’den getirdiklerini, diğer kültürden aldıklarını da buraya ilave yapmışlar. Bugün ben bazı dedelerimize bakıyorum oturdukları zaman başımız Kurana bağlı, biz de İslam’ımız, diyorlar. Bugünkü yaşanan İslam’a baktığım zaman kardeşim eğer İslam dünyasını ele alalım, İslam dünyası diyorsunuz Ali’yi hançerletmek, Hüseyinleri kesmek, Ehlibeytleri yok etmek, düşünce adamlarını yok etmek bu kadar insanları al katil et içi dışı böyle gelişi doğrusunun dışında kan katil et. Ben sana bakıyorum ya sen hiçbir pisliğe bulaşmamış bir insansın, alnına leke bulaşmamış. Hatemi (Prof. Dr. Hüseyin Hatemi) bir tartışmasında dedi ki, “Ben Alevi camiadan bir ısrarım var, kurban kestikleri zaman alnına kan bulaştırmasınlar. Bunu bilmeyerek yapıyorlar” dedi. Niye dedim? Dedi ki, “Kerbela’da İmam Hüseyin’i kestikleri zaman, Hak için tek kurban İmam Hüseyin’dir onu dışında hiç hak kurbanı kabul etmiyorum ben, tek Hak için kurban bir zattır o da İmam Hüseyin’dir” dedi. “Orada İmam Hüseyin’in kanına el bulaştırdılar, yüzüne çaldılar, alnına çaldılar gitti Yezid’den bahşiş istediler. Ben de bu savaşın içindeydim, ben de onu öldürmeye katıldım, diye bahşiş aldılar, dedi. Kan sizin alnınıza yakışmıyor. Hangi kurbanda olursa olsun alnınıza kan çalmayın, dedi. Bu toplumun alnına kan bulaşmadı, alnına kan bulaşanlar belli mükâfat için” ben bunu o insandan gerçekten Ayhancığım duydum, işittim. Eğer buysa e sen bunun içinde nasıl yer alıyorsun. Allahu Ekber diyor kadının karnına bıçak sokuyor Çorum’da, Allahu Ekber diyor Maraş’ta beş gün insanları vuruyor, kesiyor, Allahu Ekber diyor Sivas’ta bu canları yakıyor, Allahu Ekber diyor meydanlara düşüyor, katletmediği adamlar, kırmadığı canlar koymuyorlar. Buna benzer bir sürü kan kin var. Sen bunun neresindesin, sen ne kendini zorluyorsun, niye kendini bir yere yamamaya çalışıyorsun, bunun sebebi nedir? Eğer İslam buysa ben İslam değilim. Gazi Metin adına ben kendime söylüyorum şahsen beni o şeyden silsinler İslam buysa ben İslam değilim.
Feyzullah Çınar’ın güzel bir sözü var diyor ki, şiirinde yazıyor kasetinde yazıyor Derviş Kemal’in demesiyle,
Derviş Kemal der inanma Adem denmez her adama Müslümanlık kuru sanma İnsan olmak zordur hocam.
İnsan olmak zordur, Alevi kurallarında insanlık vardır. Sen kendini niye zorluyorsun böyle ben burada meydan okuyorum bizi bir yerlere yamamaya çalışanlara. Şu sazımı götürsün Kuran’ın bir yerine sığdırsınlar, Osman’ın yazdığı Kuran’ın içine onu sığdırsınlar onların alnını çatını öpeceğim ben, hangi dedeyse, gözlerinden öpeceğim bu sazımı sığdırsınlar bana göstersinler. Dedim cemimi bırak kadınlarla kızlarla semah dönmemi, oturmamı, kalkmamı, yememi, içmemi, rakımı, şarabımı, dünyaya bakışımı bırak bunları bir tarafa koy aha bu sazı sığdırsınlar da ben göreyim. Sığmıyor mu bu saz Kuran’a? Mümkün değil. Kuran nasıl bir kitap o zaman? Osman topladı diyorsunuz? Cahil içtihadına göre toparlattı Muhammedi en yakın kim tanır, Ali tanır, bunu toplarken Ali’yi bile çağırmadılar, kızı Fatıma’yı çağırmadılar ya. Yani Alevi, Bektaşi inancında diyorsunuz Kuran belli bir yere kadar varsa onun çok da ötesinde kültürel yapılar onun üstünde diyorsunuz. Tabi tabi ben şunu iddia ediyorum getir Muhammed’in Kuran’ını ki başımı bağlayayım ben Osman’ın yazdığı, düzdüğü, şey yaptığı katı kurallarını kabul etmek zorunda mıyım? Peki, Alevilik Sünnilikten temel olarak dünyaya bakış açısı açısından, ibadet şartları açısından ayrılıyor. Yani ikisi ayrı birer sistem. Siz demin çok önemli bir noktaya değindiniz yani insan merkezli dediniz, insan severlik dediniz, hak Âdemdedir dediniz, Aleviliğin bu düşüncesini oluşturanlar da İmam Hüseyin gibi, Hallacı Mansur, Pir Sultan Abdallar gibi ulular dediniz, bunların eserlerinde bu var, dediniz. Bunları okursak dediniz insanın yüceltildiğini görürüz, dediniz. Herhalde bunun köklerinde yine Anadolu uygarlığı da var, diğer felsefeler de var. Fakat gelelim biz o kültürü bugünlere getirenlere esas meselemize âşıklara, ozanlara, dedelere. Ozanlarla ilgili fikirlerinizi biliyoruz çalarak, söyleyerek getirmişler bu yolu. Peki dedeler, kendilerinin Seyid-i Saadet olduklarını söylüyorlar, Evlad-ı Resul olduğunu söylüyorlar siz her ne kadar asaletle övünülmez deseniz de, soyla övünülmez deseniz de Ehlibeyt’ten gelinerek bu yollar sürüldü, diye bir inanç var, Anadolu’da dedeler bunu böyle ocaklara bağlı olarak sürdürüyorlar. Peki, bu Ehlibeyt kavramıyla ocakları nasıl bağdaştırıyorsunuz, dedelik kurumuna nasıl getiriyorsunuz, bu olayı anlatır mısınız? Şimdi sevgili Ayhancığım peygamberlerin doğum yeri Urfa’dır, şura bura değil, Arabistan falan değil. Halil İbrahim peygamber Urfalı’dır, doğum yeri Urfa’dır gölü de oradadır. Burada Halil İbrahim Peygamberin iki karısı oluyor biri Sara biri de Hacer. Hacer’den doğma İsmail’i Hicaz’a Yemen’e gönderiyor nüfusunu kabul ettirebilmesi için, İshak’ı da Musevilere gönderiyor, İsrailoğullarına gönderiyor. Bugünün söylemiyle Hıristiyan âlemine gönderiyor. Bunların ikisi bir kardeştir ayrı da değildir. Şimdi Seyid-i Saadet evlatlarına gelince buradan Hicaz’a gidiyor oradan Arap Şeyhinin kızıyla evleniyor, on iki tane çocukları oluyor ondan sonra bu makam çekişmeleri yüzünden aynı anneden, aynı babadan doğan insanlar birbirlerine zıt oluyorlar. Muaviye ile Ali sülaleden akrabadır bunu kimse inkar edemez, onlar akrabadır yani bunun ayrı gayrı bir kol değildir. Ama burada mesele nedir? Emevi saltanatı elinde hâkimiyet olduğu için nereden akrabadır? Anne tarafından akrabalardır, baba tarafından akraba değillerdir. Dede tarafı Halil Peygambere çıkmaz. Abu Sufyan’ın dede tarafı olan tarafı Halil Peygambere çıkmıyor. Ama Hz. Muhammed Mustafa’nın Ali’nin baba tarafı, dede tarafı Halil İbrahim Peygambere çıkıyor. Halil İbrahim Peygamberin babasının adı Hazer’dir, Arap değildir Hazer’dir. Dedeliği dolaşmış biliyorsunuz. Buradan gidiyorlar neyse bu kavgaları geldik geçtik dedelik kurumundan. Seydi Saadet evlatları doğru oradan gidiyorlar, orada ki kurum tarafından ezildikten sonra bunlar tekrar sülaleyi taraflarına çekilmek zorunda kalıyorlar. Malatya’da bugün Zeynel Abidin türbesi vardır, Anadolu’da dolu Zeynel Abidin türbesi vardır. İstanbul’un ortasındasınız İmam Hüseyin’in kızlarının türbesi var. Ne oluyor o bölgelere geliyorlar, o bölgelere geldikleri zaman torunları beraber geliyor, çocukları beraber geliyor, burada doğum yapıyorlar yani gelmeler bundan oluyor, bağlantılar bundan oluyor. Tabi ki demin de işledik dedelerin ellerinde beratları olanları var ama ellerinde berat olmayan dedelerimiz de var. Düzen rahat durmamış, saray rahat durmamış. Bakmış ki bu soyun etkinliğini kesebilmek için elinden geleni kullanmış. Elinden gelen ne olmuş sarayda birer tane mühür basmış seni de dede olarak bir yerlere tayin etmeye başlamış belli dönemde. Hünkâr Hacı Bektaşi Veli Anadolu’da bir okul açmış Hacı Bektaşi Veli Bektaşiliği kurmadı asla Bektaşilik diye bir kurumu Hünkâr kurmamıştır. Balım Sultan’dan sonra kuruldu Bektaşilik kurumu. Ayrıyeten Hünkar Hacı Bektaşi Veli ayrı bir Bektaşilik; Aleviliğin dışında, Kızılbaşlığın dışında bir kurum kurmadı, Balım Sultan gününde kuruldu bu sistem, buradan da yola bir çelişki sokulmak istendi. Hünkâr’ın bel evlatlarıyla, yol evlatları; babalarıyla, çelebiler halen çekişmeler devam ediyor, bugünün ortamında devam ediyor. Dediler her adam dede olabilir burada yetişir baba olur şudur budur, dediler. Amaç devlet düzeninde buraları eline almak, hiçbir zaman egemenliği altına almadığı ocaklar vardır, onları kontrol etmekti. Bir zaman için egemenliği altına alamayan ocakları egemenliği altına almanın yollarını aradı. Sonra baba tayin etti birisinin babasının babasını tayin etti, şunu tayin etti biraz da devlet göz yumdu. Hünkâr Hacı Bektaşi Veli işte dağdaki, bayırdaki adamları toplamış, eğitimini vermiş eline de bir diploma vermiş. Sen Kütahya yöresine gideceksin, sen Tokat yöresine gideceksin, sen falan yere gideceksin yerleşik durumu bu şekilde Hz. Hünkâr dedeleri yetiştirmiş Anadolu’da, Balkanlar’da her yere göndermiş. Benim şu anda sülalemde Hünkâr’ın verdiği icazetname var. Soyları bundan bağlanıyor. Bu bağlamın dışında İzzettin Dede’yle bir yerde daha konuşmuştu dedi ki; Mevlana hazretleri için, “Alevidir o dedi”. Aynen böyle yumuşak bir dille “Alevidir” dedi. Orada itiraz ettiler, Diyanet reisi falan, dediler bize bir şey bırakmadınız ki, dedi. O da, sizin zaten bir şeyiniz yok ki, dedi. Orada doğru söyledi. Mübarek adamlar bir şeyiniz yok, Anadolu’ya gelene kadar Sünni kavramı yok. Yavuz geldi bir Hırka-i Şerifi getirdi Hırka-i Şerifle beraber yobazlığı da beraber getirdi. Sakalı, yobazlığı, tesbihi, takkeyi aldı buraya beraber geldi. Ne zaman Osmanlı yönetimi dedi aynen böyle onun ağzıyla konuşuyorum, Osmanlı yönetimi Hacı Bektaş kültürüne yürüdüğü zaman Viyana’ya kadar yürüdü. Ne zaman Şeyhülislama dönüştüğü zaman kısıldı, kısıldı, kısıldı her şeyini kaybetti. Matbaaya karşı çıktılar, yeniliğe karşı çıktılar, şuna karşı çıktılar, buna karşı çıktılar. Dede dedi ki ya olur mu Mevlana ki madem Mevlana Sünni ise camilerde niye semah dönmüyorsunuz? Mevlana semah dönüyor. Neden camilerde semah dönmüyorsunuz? Mevlana’nın kapısında bir yazı yazıyor, “Ne olursan ol gel” eğer Mevlana katı Sünni kurallı olsaydı, doğru saray yanlısı hareket etmiş, ama bağnaz, yobaz birisi değil Mevlana. Bunu söyledi. Hoşuma gitti. Teşekkür ederim ona o pir yine oraya bir şey koymuş, “Ne olursan ol gel”, demiş, bir de semahını ortaya koymuş. O günü ben bunları televizyonda dinledim.
Alevilik Sünnilik kavramını bolca kullanıyoruz gerçekten baktığımız zaman siz de bakmışsınızdır Yavuz hareketiyle Türkiye’de daha çok Sünni kavramı işlemeye başlamış. Kangal’da Oğmuşlar var İzzettin Dedeyle akraba Oğmuşlar Sünni ama aslında bizim talibimiz. Baskı olunca insanlar değişiyorlar. Yani Sultan Selim zamanından itibaren bir devlet idaresi ve yönetim şekli olarak Sünnilik denilsin. Sünnilik benimsenmiş dedeler kavramı da işte denmiyor, yolunu bırakmıyor, yaklaşmaya dağda, bayırda o can veren insanlar bu kültürü almış ki büyük bir emanet getirmişler. Efendim Seyit sülalesinden olduklarını ellerinde ki beratlardan söylüyorlar ama bu yeterli değil.
Ben sizin düşüncelerinizi çok iyi biliyorum yani Türk kültürü geliyor, Anadolu’da harmanlanıyor eren, evliyalarla Hacı Bektaş Dergâhında ocağında pişiyorlar onlara hizmetlerine göre icazetler veriyor, Anadolu’ya dağıtıyor, gönderiyor Hünkâr Hacı Bektaş. Daha sonradan da belli ocaklar teşekkül ediyor, her bir bölgeyi ocaklar irşad ediyorlar… Anadolu’da birçok ocak Hacı Bektaş Dergahı’na bağlı oluyor. Oradan bir eğitim alıyorlar. Çünkü bizim toplum medreseye gidemiyor, medrese de okuyamıyor. Ya da okumuyordur kendileri çünkü dil Türkçe’yi kullanıyor. Uygun gelmiyor. Uygun gelmiyor yapı bakımından ve halk kitleleri toplanıyorlar. Böylece halkı eğitiyor ocaklar, dergâhlar. Dedeler de oralarda yetişiyor babadan oğula nesilden nesile sürüyor daha sonra diyorsunuz ki Balım Sultan’dan sonra bir Bektaşilik oldu. Belden gelmeyenler de, yolu sürenler de bu işe girdiler. Babalık diye bir kurum çıktı bu iş oldu dedesiyle babasıyla bu işi bugüne kadar getirdiler. Peki, sistem nedir yani dede kimdir? Yani manevi manada gerçek bir dede kimdir? Neyin temsilcisidir, kimin temsilcisidir? Bir toplumda hangi pozisyondadır, hangi pozisyonda olmalıdır? Tarih boyunca bize aktarılan bilgiler var. Siz de öyle bir aileden geliyorsunuz, Hüseyin Abdal Ocağı Hacı Bektaş dergâhına bağlı bir ocak diyorsunuz. Oranın bir mensubusunuz? Şimdi Sevgili Ayhancığım dede kimdir doğrudur evvel sülaleden gelmiştir. Bir yerde Hz. Ali’nin güzel bir sözü vardır yahutta Hz. Hünkâr’ın güzel bir sözü vardır, “Belimden gelen değil de yolumu süren de benim evladımdır.” Demiştir.
Bektaşiler o lafı çok benimsiyorlar çünkü onların kılavuzu o laf. Benimsiyorlar şundan demek istiyor diyor ki, belimden gelmiş yolumu öğrenmedikten sonra, kafası çalışmadıktan sonra, belli bir eğitim almadıktan sonra ne yapacak ki bu adam. Burada Hünkâr’ın amacı şu: yolun sürülebilmesi için ne lazım, eğitim lazım. Hz. Hünkâr’ın çocuğu da olsan, evladı da olsan, evladı resul da olsan, seydi saadette olsan kendini yetiştirmedikten sonra kukla gibi kalırsınız. Nitekim bazı dedelerimiz var, yanına bir âşık alırlar her şeyi o yürütür, o der, o çalar bir tek Allah Allah bilir yallah yallah bilir başka bir şey bilmez. Çünkü o dede kendini yetiştirmemiştir, kendini ona bağlamıştır. Burada eskiden bir dede hem saz bilirdi, hem hacıydı, hem doktordu, toplumun her şeyiydi. Kadıya gitmek yok, yasak. Mahkemeni orada olacaksın o dedenin huzurunda, o pirin huzurunda, o ocakta yargılanacaksınız. Ha doktora zaten gidilmiyor dağda kalmış. O insan önce bildiği kadarıyla ottan şundan bundan ilaç yapacak yarasına merhem olacak, bilemediğine de ya sual söyleyecek verecek ya da bir elma verecek. Ayhan’ım iyileşeceksin yavrum şu İmam Hüseyin’in lokması, hele onu bir al, iyileşirsin, diyor. Bu insanın kafasına bu güzelliği koyarak bu güzelliğiyle dolaştığı zaman tabi ki iyileşmeleri de oluyordu olmaz da değildi. Onlara manevi bir güç de vermişler. Bu işlevleri vardı Tekkelerin; çocuk yetiştirme, eğitimleştirme, cemi, cemiyeti unutturmama gibi işlevleri vardı. Ama bu tekkeler işlevlerini bugün kaybettiler.
Peki, cem evleri yeteri kadar dergâhların görevlerini karşılıyor mu, karşılayabilir mi? Şimdi bunun yerine dernekler girmeye başladı. Dernekler girdi şu anda bile siz de içindesiniz dünyanın her tarafında Alevi Derneği var. Şimdi burada ben bir Gazi Metin olarak her tarafa çağırıldım nefesimin yettiği kadar. Birkaç tane insanları kabullendiği, çağın kabullendiği dedeler var birkaç tane fazla değil sayısı çok az. Bunlar bu devletlere yetebilir mi, yetemez mi o da ayrı bir mesele. Tabi burada şu gereksinme oluyor dedeler bizi bağışlasınlar bazıları soyuyla sopuyla öğünüyorlar. Mesele bu değil eğitimiyle övünsünler. Bu cem evlerinin, Cem Vakfı’nın, Alevi derneklerinin her görevden önce bir görevi var; okul açmaları gerekir. Okul açıp burada insan yetiştirmeleri gerekir, aksi takdirde asimile oluyoruz. Bugün tarihten beri asimile edilmeyen Arapça’ya fazla karışmayan bir toplum idik. Ama artık değişiyor her şey. Bugün belki burada Arapça’yla katılıyorsunuz siz ceme filan. (Cem Vakfı’nı kastediyor.) Türkçe’ye ağırlık veriliyor ama Arapça da var ama. Arapça da var demi pek anlamıyorsunuz?
Bir söyle bakalım Arapça, biraz Kuran oku bakalım. Ondan sonra da Türkçe kuran oku. Şimdi şöyle bir şey var biliyor musun başında da söyledik reklam gibi olmasın, Mahsuni’nin cenazesine bizi çağırdılar orada okuduk. Mesela dedik, “Ey cemaat Peygamber’in aziz ruhuna selavat. Allahümme sella ala seydine Muhammed ve ala Ali Muhammed essedül bil hakkı Fatımatül Zöhre vel Hasan vel Hüseyin Ali evladı İsmail La İlahe illallah Hak birsin Muhammed Resulullah Aliyül Veliyül lah mürşidi kamilullah Ehlibeytin ya resul Allah. Böyle gidiyor. Sadakal Allahül azim Bismi şah Allah Allah. Ey yüce Allah sana geldik sana sığınıyor, sana yalvarıyoruz, senden medet bekliyoruz bizler senin kullarınız hata etmiş olabiliriz, günah işlemiş olabiliriz Habibin aşkına, Muhammed Mustafa’nın aşkına, Aliyel Mürtezanın aşkına, Ehlibeytin aşkına günahlarımızı bağışla Yarabbim. Kusurlarımıza bakma bizi ateşinden, yarından yakma gönlümüze hainlik, fesatlık, kin, kibir, benlik sokma Yarabbim. Evlat isteyenlere hayırlı evlat, kısmet isteyenlere hayırlı kısmet, küflet isteyenlere hayırlı küfletler nasip eyle Yarabbi. Bizden doğacak zümreye annesinden, babasından büyüklerine ehlibeytin yoluna itaat edenlerden eyle Yarabbi. Gökten hayırlı rahmetler yerden hayırlı bereketler ihsan eyle Yarabbi Yarabbi bizleri nizandan, kinden, kibirden, kuldan, gaybetten, benlikten uzak eyle Yarabbi. Yarabbi bizleri birliğimizden, dirliğimizden, insanlığımızdan, özgürlüğümüzden, cemimizden, cemiyetimizden ayırma yarabbi. Duamızı yapıyoruz bu şekilde Türkçe olarak. Yani Yasin okumuş olsaydınız çok az bir bölümünü nasıl okuyordunuz?
Hak Muhammed Ali geldi dilime Kalma günahlara mürvet ya Ali Yine ihsan senden ola kuluna Kalma günahlara mürvet ya Ali
Hatice Fatıma mihr-i muhabbet Allah’ım kuluna edesin rahmet İmam Hasan İmam Hüseyin mürvet Kalma günahlara mürvet ya Ali
İmam Zeynelabidin’e varalım Derdimizin dermanını bulalım Doksan bin erlere yüzler sürelim Kalma günahlara mürvet ya Ali
İmam Bakır imamların serveri Ol İmam Cafer imanım nuru Allahım eydirme amanla zarı Kalma günahlara mürvet ya Ali
İmam-ı Musa-yi Kazım er-Riza Günahım çok imiş diyeyim size Allah’ım hidayet eylesin bize Kalma günahlara mürvet ya Ali
İmam Taki İmam Naki’dir virdim Anlara sığındım dayandım durdum Hasan-ül-Asker’e yüzümü sürdüm Kalma günahlara mürvet ya Ali
Pir Sultan’ım tamam oldu sözümüz On İki İmam’a bağlı özümüz Muhammed Mehdi’ye var niyazımız Kalma günahlara mürvet ya Ali
Onu da şimdi iyice başında Peygamberin aziz ruhuna selavat diyorsunuz. Ama hocaların okuduğu selavatı yerine getirmiyorlar onlar sadece Allahümme sella ala seydine Muhammed ve Alanül Muhammed diye şey yaparlar. Bizde, Essedül bil Hakkı Fatımatül Zöhre vel Hasan vel Hüseyin Ehlibeyti katması gerekir. Ali evladı ecmaül diyoruz. Eşhedü enne İlahe illallah yerine la İlahe illallah Hak *** Muhammed Resulullah Aliyül Veliyullah mürşidi Kamilullah Ehlibeytin Ya resul Allah diye hitap ediyorsun. Arkasından, öbüründe de aynen selavatı getiriyorsun. (Burada Arapça Kuran okuyor) Elhamdülüllahi Rabbil alemin el fatiha diye Fatihasını okuyorsun. Öyle devam ediyor çok güzel yani her ikisinin de farkını da böylece sevgili izleyenlerde dedemizden dinlemiş oldular. Şimdi dedelik kurumuna geldik orada konuyu değiştirdik ve tekrar oraya dönerek devam edelim. Bizim bir iki gündür yogun olduk biraz da kafamızda yorgunluk var herhalde. Yok, hayır ben konuyu değiştiriyorum. Estağfurullah sizin hafızanız bizden çok daha kuvvetli, yerinde. Yani dedelik Hacı Bektaş’tan bu yana yolu süreninidir, yolu hak edenindir, o yüzden kim bu yola layıksa, yetişiyorsa o gelecek. Şimdi somutlayalım meseleyi; size gelelim, siz hangi dedelerden yetiştiniz nasıl bir ortamda büyüdünüz? En başta aldık da dedelik konusuna gelelim. Şimdi biz bunu tamamlayamadık. Şimdi ben yetiştiğimde dedeler tabi Seyidi Saadet evlatlarıydı, talibi irşad etmek Seyidi Saadet evladı olması gerekiyordu, ikrar vermiş, talip o da talibine ikrar vermişti birbirine bağlı ikisi birbirinden eksiği noksanı yoktur. Yani taliplik mertebesine erişmekte kolay değil. Kamil insan olmak kolay değil belli bir okuldan geçmesi lazım. Bir cemden, bir cemiyetten musahip ile olacak, öğütlerini alacak, gerekeni yapacak, her şeyi yapacak ondan sonra yetişkin bir insan olacaksın ki talip olasın yoksa ben talibim demeyle talip olamazsınız. Ben dedeyim demeyle de dede olmazsınız ben talibim demekle de gerçek bir talip olamazsın. Bu dede beni irşad edebilir, beni ikna edebilir, bana yön verebilir. Her yönüyle bir dede dürüst olacak, ağzından çıkan sözleriyle izi bir olacak, gidişatı bir olacak, yanlışlığı olmayacak, eline, beline, diline sahip olacak, başta bu ilkeye en çok bu kurumun uyması gerekiyor. Evvel bir dede talibe gittiği zaman ilk önce kendi köyünden bir helallik alıyordu en azından. Benim Tokat’ta taliplerim var bizim Âşık Ali Metin’i görüyoruz köyde bir kurban keserdi kurban kesilince de köyü toplar kiminle kavgalıysa ona ısrar edilirdi, onunla barışılırdı. Ondan sonra o adam izin verirse, yol verirse, dede görgüye gidiyordu. Komşusuyla barışmadan bir yere varamıyordun. Ama şimdi öyle değil. Bir dede toplumda kendini mutlaka kanıtlamış olmalı; eğitimiyle, terbiyesiyle, öğretileriyle, turaplığıyla, enginliğiyle topluma kendisini kabul ettirmesi lazım. Bir de cem yaparken çünkü artık her yörenin talibi o cemde bulunuyor orada o insanlara düşüncesini kısa olarak anlatacak arkasından da o insanlardan izin isteyecek. Postu tarif edecek ve izin isteyecek o insanlar eleştirirsiz izin verirlerse oraya oturacak. Öyle dedelerin dokunulmazlığı yok ki, posta otururum beni kimse eleştiremez, kimse öteye git diyemez, kimse benim yanlışımı göremez niye? Efendim öyle değil, öyle değil her insanın sorgu hakkı olmalı, sual hakkı olmalı dede kalkıp oturduğunda müsaade istemeli. Dede’ye, ben seni tanıyorum sen falan yerde şunu yapmıştın o makama oturamazsın, diyebilmeli talibin bu hakkı olmalı. Ben saf, temiz olacağım ki benim yıkadığım da temiz olsun, ben temiz değilsem benim yıkadığım temiz olur mu? Siz halka soruyorsunuz, köyünüzden böyle bir onay alıyorsunuz. Peki, Hacı Bektaş Dergâhına bağlıyız, dediniz ocak olarak orayla bağlantılarınız nasıl? Şimdi evvelden şu anda bağlantılarımız kopuk. Şu anda biliyorsunuz herkesin, her dedenin bağlantısı kopuk. Evvel böyle değildi evvel mesela Hüseyin benim büyük dedem Kara Halil Baba hazret kapının önünde on iki hazretler şey vardır o da dördüncüsüdür orada eğitimini almış. Onun oğlu Hüseyin Abdal eğitimini almış belli çevrelere gönderilmiş onun oğlu Ali Baba gelmiş eğitimini almış yine babasının yoluna gitmiş bunlar kayıtlı onun oğlu seyit Mahmut Osmanlıya karşı durmuş idamı gelmiş Malatya’nın Akçadağ Kasımoğlu aşireti karısı oralı olduğu için oraya gitmiş iki çocuğunu beraber götürmüş Elif ile Seyit İbrahim, orada Hakka yürümüş o insan orada türbesi orada. Elif orada kalmış, oğlu İbrahim tekrar Hacı Bektaş Tekkesine gelmiş o kadar mücadeleden sonra eğitimini almış yine gelmiş tekkeye sahip çıkmış. Hangi tekkeye gelmiş? Hüseyin Abdal tekkesine. Hangi tekkeye gelmiş? Hüseyin Abdal tekkesine. Oraya sahip çıkmış orada insanları yetiştirmiş arkasından devamlı insan yetişmiş belli dönem, belli zaman. Bugün yöremizde çok anılan dedelerden Seyfettin Dede vardı, Battal Karababa ve Âşık Ali Metin; büyük ozan kaynım Feyzullah Çınar; rahmetli Aşık Veysel’in de ustası Çamşıhlı Ali Ağa Dede bunlar bizim yörenin o zaman tanınan simalarıydı. Battal Karababa vardı, Mahmut Erdal’ın babası Kanbur Mustafa Erdal dede vardı. O cemlere yetenekliydi. Feyzullah Çınar’ın emmisi olan Mustafa Çınar Dede o da yetenekliydi. Çamşığı’da Dışbudak Âşık Hüseyin Karababa Dede de vardı. Esef Dede, oğulları vardı: Ali Dede, Mamo Dedeler, Başören Köyü Aziz Ağa Mezrasında Hüseyin Karakuş (Katık Hüseyin) Dede vardı. Kangal Minarekaya’dan; Şirzade Mehmet Erdem (Şirin Dede) vardı, Yellice’de Yahya Dede vardı, Budala Dede vardı, Teyyar Dede vardı. Eğin’den gelen Ağ Dede vardı. Yağbasan Köyü’nde Ali Dede (Garip Musalı), Ziniski Kırmızı Dede, Dışlık’ta Kumru’yu yazan Hasan Efendi (Dede – Garip Musalı) Höbek’te Gözoku İsmail Aslandoğan Dede, Hıdırlık Köyü’nde Ağucan’lı İsmail Coşkun (Ozan Sinemi’nin babası), Karageben İsmail Dede vardı, Çamşıhı’nda Eyübağa Köyü’nden Hacı Şahin Dede, (Hüseyin Elmas Dedenin dayısı) Baloğan Köyü’nde Aziz Toprak Dede, Azizağan Köyü İbrahim Karakuş Dede (Kağıtçı Dede) Depehan Hüsnü Dede vardı. Feyzullah Çınar’ın köyü Selman Şahin (Salman Efendi), Yalıncak Köyü’nde Ali Dede, Mithat Dede, Gözel Dede (Maraş’ta ölünce 60 kurban kestiler. Battal Karababa’nın yiğeni.) İşte bunlar namlı dedelerdir. Yeri gelince başkaldıran, bildiğini sakınmadan söyleyen gerçek dedeler bunlardı. Hüseyin Abdal Türbesinin elli yıl türbedarlığını yapan Çakırağa’nın Köyü’nden Yahya Dede (Tekke, Hüsayin Abdal’ı getirdiğimiz yerde). Fatma Ana (Benim Babaannem Yalıncaklı. Cem yapıyordu, ben buna yetiştim. Salman Efendi’nin kızı.) Eşke İnsaf Ana (Cem Yapıyordu. Hacı Şahin’in Dede bacısı.) Zeynep Ana (Battal Karababa’nın bacısı. Yalıncak’ta Ali Dede’nin hanımı. Cem Yapıyordu. Taliplerinin üzerinde büyük ağırlığı vardı. Maraş yöresine gidince talipleri büyük hürmet gösterirdi.) Çamşıhı yöresi bir toplandığı zaman gerçekten görgüsünü, sorgusunu 2-3 ayda bitirebiliyorlardı. Peki, bu dedelerin sizce normal diğer dedelerden farkı neydi o dönemin temel farkı neydi. O dedelerin en büyük özellikleri neydi? Temel farkları, eğitimini almışlardı. Eğitim derken ne gibi bir eğitim, ne gibi bir bilgi donanımı vardı yani? Şimdi o insanlar gelmiş Hünkâr’da beş yıl kalmış bir insan. Beş yıl orada Hünkâr’ın açtığı okulda o okulda dört kapıyı, kırk makamı dürüstlüğü, doğruluğu, insanlığı, inceliği, tasavvuf düşüncesini ne bileyim bunların hepsini oradan almış, eline bir icazet verilmiş. Yani sizin döneminizde ki o küçük yaşınızda oraya gidip hizmet gördükten sonra geliyorlar dergâha dedeler. Tabi canım, belli döneme kadar gidiyorlardı. Bunu hatırlıyorsunuz, biliyorsunuz? Biliyorum. Biri benim büyük dedem yani bir iki tane fazla değil fazlası oradan eğitimini almış gelmiş o insan. Ondan sonra zaten eğitimsizlik kopmaya başlamış insanlarda bizim hepimiz şu anda ben eğitimimi aldım, eğitimimi şöyle aldım, orada eğitim gören dedeleri İbrahim Dede o yörede yetiştirmiş kendisine dede o da gelmiş orada durmamış o da insanları eğitmiş. Onun eğittiği insanlardan biz eğitim aldık. Kuşaktan kuşağa öyle bir gelenek var. Gelenek var. Peki, nasıl bir eğitim aldınız? Yani ne gibi bir etkileme yani sen dede evladısın, sen ocakzadesin, sen şu kurallara uyacaksın, şunları bileceksin, cem şudur, semah budur, görgü budur bunları öğretiyorlar mıydı size? Hepsini teker teker. Zaten Ayhancığım şöyle, çocukken ceme katıldığın zaman çocuk. Çocuklar ceme katılabiliyor o yörede. Tabi bizim yöremizde katılır sadece bir görgü cemine musahipsiz adam katılmaz diğer cemlere. Görgü cemi dediğiniz musahiplik cemi mi yoksa? Musahiplik cemi. Sene de bir her talibin kurban hakkıdır, dede huzurunda görülecek ona da mı görgü deniyor. Musahiplikle o görgü aynı isimle mi anılıyor? Hayır efendim. Mesela yeni çift musahip olacak. Musahip tutacak insanların cemi ayrı oluyor, görgü cemi ayrı oluyor. Görgü nedir? Ben musahibi bağlarım dede olarak bir yıl sonra da giderim bağladığım musahipleri bir yoklarım. Derim benim öğretilerime bu insanlar uydular mı? O köyde benim bir vekilim vardır hani dikme baba diyoruz ya, dedelerin ulaşamadığı köyde bedri kolu, babalık kolu denen, orada o dikme insan ben gelene kadar, dede gelene kadar orada sorumludur o insan. Eksiği, noksanı toparlar, dede görgüye geldiği zaman dedeye bunları aktarırlar. Şunun şu noksanı vardı, bunun bu noksanı vardı şu talip şuna uymadı yani görgü adıyla yapılan de sorgulanır hesap sorulur terazisi kurulur