Pazar, Ocak 11, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

Biz “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz”

0

Biz “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz”

İbrahim Göktürk’ün 10 Kasım 1964 yılında Ulus gazetesinde yayımlanan yazısında Zihni Kavukçu’nun ağzından pek bilinmeyen bir Ankara gecesi anlatılıyor:

“Ben Kurtuluş Savaşı sıralarında Ankara’nın Saman pazarı semtindeki bir askeri hastahanede sağlık memuru idim. Hastahane dediysem öyle ahım şahım bir bina ve kurum aklınıza gelmesin… Burası, o zaman ilk Rus Elçiliği binasının arkalarına düşen koca bir konak bozuntusu ve bozuk bir evdi. Odalar, koridorlar, merdivenler, haraplıktan gıcırdar dururdu…
O günlerde muhtelif savaş cephelerinden durmadan hasta ve yaralı askerler buraya sevk ediliyordu… Hastahanemiz yüzlerce yaralı ve hasta ile ağzına kadar doluydu. Buna rağmen binada sağlık personeli olarak bir ben, bir tek de doktor vardı… Nizamiye kapı nöbetçimiz, ünlü kadın kahraman Kara Fatma idi.

Elimizde ilaç yoktu ve ameliyat aletleri pek basit ve sınırlı şeylerdi. Tek doktorumuz ise bir operatör bahriye binbaşıydı. Tabii o zaman kendisi hastahanenin her şeyi sayılırdı. Sarı saçlı,yakışıklı, babacan bir deniz subayı. Kasımpaşa’dan kaçarak gelmiş buraya. Üstelik sesi de güzel ve yanık. Rakı bulursa birkaç tek atar akşamları. Bir taraftan hem yanık türküler söyler hem de isli bir petrol lambasının altında yaralıların ameliyatını yapar, kurşunları çıkarır, masanın üstüne dizerdi. Gündüz çalışmaları yetmediğinden gece de bu kesmeli, biçmeli, dikmeli ve gazelli operasyonlar geç vakitlere kadar devam ederdi. Bu esnada ben de bayılan yaralıların başucunda eter koklatır ve kendine yardım ederdim. Tabii o vakit hemşire filan hak getire… Ayrıca balık istifli yaralı ve hastaların inilti, feryat ve figanları çevreden duyulurdu… Yokluk ve yoksulluk diz-boyu, battaniye, karyola v. s. bulmak veya almak olanaklı değil… Üst makamdan bazen çaresiz istersek resmen: “Var olanla yetinin” diye yanıtlanırdı…

Yine kanlı cephe muharebelerinden sonraki gecelerden birindeyiz… Hastahane iyileşmemişleri bile taburcu ettiğimiz halde yaralılarla dopdolu… Tek operatörümüzle ameliyat odasındayız. İsli petrol lambası tepemizde… Ortalık dağınık, karışık, ben yerimdeyim. Doktorun sarı saçları terli anlına yapışmış.Beyaz gömleği kan ve leke içinde… Ağzında tatlı, özlemli, bir İstanbul türküsü, habire yaraları kesiyor, biçiyor, temizliyor, sarıyor, dikiyor. Bir yaralı masadan kalkarken yerine başkası yatırılıyor…

Tam bu sırada odaya bir kaç gölge ve ayak seslerinin girdiğini hissettim. Ve sertçe bir ses: “Kolay gelsin doktor bey!” dedi. Başlarımızı uzatarak dikkatle baktık: Gelen Gazi Mustafa Kemal’di… Sessizce binadan içeri girmişti, elinde bir kırbaç vardı. Hâl ve hatırımızı sordu ve: “Doktor, hele bir hastaneyi gezelim,” dedi. Hep beraber odaları, koğuşları, koridorları gezerken ve yaralıları üst üste balık istifi tahtalar üzerinde görünce, Gazi Mustafa Kemal’in gözleri birden şimşeklendi ve: “Kaç hastanız var? Karyola, battaniye ve yatağınız yok mu?” Doktor, altı yüz hastanın olduğunu, var olan yüz karyolayı kurduklarını ve gereksinime yetmediğini söyledi.

Gazi Mustafa Kemal bir an düşündü sonra: “Şimdi beş yüz tane yatak ve karyola göndereceğim. Hem iki saate kadar bunların hepsi kurulmuş olacak ve yerde yatan tek bir nefer görmeyeceğim!” dedi. Ellerimizi sıkarak yanındakilerle birlikte hızla ve yıldırım gibi hastahaneden uzaklaşıp gitti. Uykulu gözlerle saate baktık; gece yarısından üç saat sonraydı; Baştabiple birbirimize bakıştık. O zamanın Ankara’sında ve savaşın en civcivli günlerinde bir gece iki saate değil beş yüz karyola ve yatak, elli tane bile zor bulunuyordu… Hatta doktor; “Bu akşam Gazi, bir iki tek fazla atmış galiba.” dedi. Gülüşerek odamıza uykuya çekildik.

Neden sonra idi ki kapının vurulmasıyla derin yorgun uykumdan uyandım… Kapıdaki er: “Gazi’nin yatakları geldi, hemen kurulacak!” dedi. Kulak verdim, etraftan gıcır gıcır bir sel halinde sesler, uğultular, sert emirler birbirine karışıyordu. Pencereden şöyle bir başımı uzattım. Sayısız kağnılar birbiri ardınca gıcırtılarla Samanpazarı yokuşu yollarından hastaneye doğru akıyordu. Tan yeri neredeyse ağaracak gibi. Henüz aradan iki saat geçmiş bulunuyor…

Gazi’nin buyruğuyla beş yüz yatak ve karyola aynı gece Ankara’nın evlerinden teker teker toplanarak kağnılara yükletilmiş. İşte gelen onlardı… İçlerinde öyleleri vardı ki daha hiç kimse yatmamış. Alta serilmemiş…Kar gibi genç kızların rüyası olan gelinlik çeyizleri idi. Nice sırmalı, nakışlı örtüler, yastık yüzleri, atlas yorganlar, daha katlarından açılmamıştı bile…

Hayretler içinde kaldık… Önceki sözlerimizden utandık… Ve sıcak sevinç yaşlarımızı tutamadık. Gözlerimiz boşalıverdi.
Bütün ömrüm boyunca inandım ve gördüm ki, her zaman ve her çeşit koşullar altında Atatürk’ün kağnıları onun buyruğunu zamanında yerine ulaştırırdı…”

Şahın evladıyım, Dedeyim dersen

0

Şah’ın evlâdıyım, Dedeyim dersen
Seyyidlik vasfına uyman gerekir
Hakikât Ceminde postunu sersen
Halka tüm gerçeği yayman gerekir

Var öz Talibine, eyle himmeti
Her Talibin elbet vardır hâceti
Ezelden böyledir Pir’in gayreti
Nakiplik hırkasın giymen gerekir

Yol’a göre Talip sana bir evlât
Evlatlar hakkında eyleme feryat
Olmayı dilersen ehl-i kemâlât
Yedi başlı nefse kıyman gerekir

Sen de bir Talipsin unutma sakın
Kusurları görme, sen sana bakın
Varsan öz Pir’ine, gönlüne yakın
Bâde-i desturdan doyman gerekir

Her yana saçılsa bozuk fikirler
Özünü bilirsen yapışmaz kirler
Hikmetten okuyup çalsa Zâkirler
Kalbinle anlayıp duyman gerekir

Revân olma münkir münafık ile
Kin düşer gönlüne, edersin hile
Vermek istemezsen Ruhuna çile
Zarardan el çekip cayman gerekir

Muhammed Ali’ye bağla özünü
Dergâhta pişirip söyle sözünü
İlimden irfândan çekme gözünü
Tozları kalbinden sıyman gerekir

KEREMÎ’yim budur gerçek kerâmet
Engin bir gönülden doğar fazilet
Buyruğa edersen her dem riayet
Kendini bir yolcu sayman gerekir

Her gün Atatürk okumak beden ve ruh sağlığınıza iyi gelecektir

0

10 OCAK 1922 – Atatürk’ün, gazeteci Ahmet Emin (Yalman) Bey’le yaptığı -hayatına ait- uzun görüşmenin Vakit gazetesinde yayımlanması: “…Her tarafta çeşitli isimler altında birtakım örgütler başlamıştı. Bunları aynı program ve aynı ad altında birleştirerek bütün milleti ilgilendirmek ve bütün orduyu da bu amaca hizmet ettirmek gerekiyordu. Anadolu’ya girdiğim zaman daha ordu müfettişi görevi ve yetkisi üzerimde iken bu noktadan işe başladım ve bu amaç az zamanda belirdi, izlediğim çalışma şekli İstanbul’ca anlaşılınca beni İstanbul’a getirtmek istediler. Gitmedim; neticede istifa ettim.”

Mustafa Kemal’ gazeteci Ahmet Emin’e [Yalman] ”İlk hatıralar”, ”İlk emrivaki”, ”İsminin menşei”, ”Edebiyat merakı”, ”Siyasî İştigaller ve yeni fikirler”, ”Mektepte çıkarılan gazete”, ”Aramıza giren hafiye”, ”Askeri hayatımın başlangıcı”, ”Hürriyet cemiyetinin tesisi”, ”Makedonya’ya resmen nakil”, ”Meşrutiyet’ten sonra”, ”31 Mart’tan sonra”, ”Trablus ve Balkan harpleri”, ”Umumi harp”, ”Harbin son safhasında”, ”Mütarekeden sonra”, ”İstanbul’dan ayrılmak kararı”, ”Türkiye Büyük Millet Meclisi”, ”Misak-ı Milli ve ondan sonra”, ”Şahsi emeller istinatgâh bulamaz” başlıklarıyla 1922’de bir mülakat vermişti

Gazeteci Ahmet Emin’e Mustafa Kemal Paşa ile mülakat randevusunu Meclis ikinci başkanı Dr Adnan (Adıvar) almıştı. Fransız gazeteci Berthe Georges-Gaulis şerefine bir davet verilmiş, randevu da işte orada kotarılmıştı.

Ahmet Emin, Vakit gazetesinde herkesin merak ettiği Mustafa Kemal’i anlatacaktı. Ahmet Emin, soğuk ama güneşli bir kış sabahı Dr Adnan ile buluştu ve saat 11.00’den önce Çankaya’daki evin kapısını çaldılar. Kısa bir süre çalışma odasında onu beklediler.

Saat tam 11’i çalarken kapı açıldı, Mustafa Kemal Ankara’nın harp modasına uygun bir kıyafetle odaya girdi, masanın başına oturdu. Ahmet Emin büyük bir heyecanla çocukluk günlerinden başlayarak Mustafa Kemal’in yaşamına dair sorularını sıralamaya başladı. Ayrıntılı cevaplar alıyordu.

Yemek vakti gelmiş, acele işler için Meclis’e gitmek gerekiyordu. Üç saate yakın süren mülakat sırasında Mustafa Kemal ya bir ya iki sigara için soluklanmıştı. 10 Ocak 1922 günü Vakit gazetesinde yayımlanan bu görüşme Mustafa Kemal’in yaşamını anlatan tek ayrıntılı roportaj olarak yıllardır okunuyor, alıntılanıyor. *

MUSTAFA KEMAL’İN AHMET EMİN’E VERDİĞİ MÜLÂKAT, 10 Ocak 1922

İlk Hatıralar

”Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, mektebe girmek meselesine aittir. Bundan dolayı annemle babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem, ilâhilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Rüsumatta memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendi’nin mektebine devam etmeme ve yeni usul üzerine okumama taraftardı.

Nihayet babam işi mâhirane bir surette halletti: Evvelâmerasim-i mütâde (alışılmış tören) ile mahalle mektebine başladım. Bu surette anmemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım. Şemsi Efendi’nin mektebine kaydedildim.

Az zaman sonra babam vefat etti. Annemle beraber dayımın nezdine (yanına) yerleştik. Dayım köy hayatı geçiriyordu. Ben de bu hayata karıştım. Bana vazifeler veriyor, ben de bunları yapıyordum. Başlıca vazife tarla bekçiliği idi. Kardeşimle beraber bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuz ve kargaları koğmakla uğraştığımızı unutamam. Çiftlik hayatının diğer işlerine de karışıyordum. Böylece biraz vakit geçince, annem mektepsiz kaldığım için endişe etmeye başladı. Nihayet Selânik’te bulunan teyzemin evine gitmeme ve mektebe devam etmeme karar verildi. Selânik’te Mülkiye İdadisi’ne kaydoldum. Mektepte Kaymak Hafız isminde bir hoca vardı. Bir gün sınıfımızda ders verirken diğer bir çocukla kavga ettim. Çok gürültü oldu. Hoca beni yakaladı. Çok döğdü. Bütün vücudum kan içinde kaldı. Büyük validem zaten mektepte okumama aleyhtardı. Beni derhal mektepten çıkardı.

İlk Emrivaki

Komşumuzda binbaşı Kadri Bey isminde bir zat oturuyordu. Oğlu Ahmet Bey askerî rüştiyesine devam ediyor ve mektep elbisesi giyiyordu. Onu gördükçe ben de böyle elbise giymeğe hevesleniyordum. Sonra sokaklarda zabitler görüyordum. Bu dereceye vâsıl olmak için tâkip edilmesi lâzım gelen yolun, askerî rüştiyesine girmek olduğunu anlıyordum.

O sırada annem Selânik’e gelmişti. Askerî rüştiyesine girmek istediğimi söyledim. Valide askerlikten mütehâşi idi (ürkmüştü). Asker olmama şiddetle mümanaat ediyordu (karşı koyuyordu). Kabul imtihanı zamanı ona sezdirmeden kendi kendime askerî rüştiyesine giderek imtihan verdim. Böylece valideye karşı bir emrivâki ihdas edilmiş oldu.

Rüştiyede en çok riyaziyeye merak sardırdım. Az zamanda bize bu dersi veren hoca kadar, belki de daha ziyade malûmat sahibi oldum. Derslerin fevkinde meselelerle iştigal ediyordum. Tahriri sualler yazıyordum. Riyaziye muallimi de tahriren cevap veriyordu.

Mustafa Kemal İsminin Menşei

Hocamın ismi Mustafa idi. Bir gün bana dedi ki: ”Oğlum, senin de ismin Mustafa, benim de… Bu böyle olmayacak. Arada, bir fark bulunmalı, bundan sonra adın Mustafa Kemal olsun…” O zamandan beri ismim filhakika Mustafa Kemal kaldı.

Hoca sert bir adamdı. Sınıfta birinci, ikinci tanımıyordu. Bir gün bize: ”Aranızda kendine kimler güveniyorsa kalksınlar, onları müzakereci yapacağım” dedi. Evvelâ tereddüt ettim. Ayağa öyleleri kalktı ki ben kalkmamayı tercih ettim. Bunlardan birinin müzakeresi altına girdim. Müzakerenin sonunda tahammülüm son dereceye geldi. Ayağa kalkarak: ”Ben bundan iyi yaparım” dedim. Bunun üzerine hoca beni müzakereci yaptı, eski müzakereciyi benim müzakerem altına verdi.

Askerî rüştiyesini ikmal ettiğim zaman merakım epeyce ileri gitmişti. Manastır askerî idadisinde riyaziye (matematik) pek kolay geldi. Bununla meşgul olmağa devam ettim. Fakat Fransızcada geri idim. Muallim benimle çok meşgul olmuyor, acı ihtarlarda bulunuyordu. Bu ihtarlar benim pek gücüme gitti. İlk sıla zamanında çare aradım. İki, üç ay gizlice Frerler mektebinin hususî sınıfına devam ettim. Böylece mektep derslerine nispetle fazla derecede Fransızca öğrendim.

Edebiyat Merakı

O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci Bursa idadisinden koğulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat diye bir şey olduğuna o zaman muttali oldum (öğrendim). Ona çalışmağa başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat, beni şiirle iştigalden menetti. ”Bu tarz işgal seni asker olmaktan uzaklaştırır” dedi. Maahaza güzel yazmak hevesi bende baki kaldı.

İdadide iken muannidane (inatla) bir surette çalışıyorduk. Sınıfta birinci, ikinci olmak için hepimizde şiddetli bir gayret vardı. Nihayet idadiyi bitirdim. Harbiyeye geçtim. Burada da riyaziye merakı devam ediyordu. Birinci sınıfta saf, gençlik hayallerine tutuldum. Dersleri ihmal ettim. Senenin nasıl geçtiğinin hiç farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım.

İkinci sınıfa geçtikten sonra askerlik derslerine merak sardırdım. Şiir yazmak hakkında idadi hocasının vazettiği memnuiyeti unutmuyordum. Fakat güzel söylemek ve yazmak hevesi baki idi. Teneffüs zamanlarında kitabet talimleri yapıyorduk. Saati ellerimize alıyor, ”bu kadar dakika sen, bu kadar dakika ben söyleyeceğim.” diye müsabaka ve münakaşalar tertipliyorduk.

Siyasî İştigaller ve Yeni Fikirler

Harbiye senelerinde siyaset fikirleri baş gösterdi. Vaziyet hakkında henüz nâfiz (içe işliyen) bir nazar hâsıl edemiyorduk. Sultan Hamit devri idi. Namık Kemal Bey’in kitaplarını okuyorduk. Tâkibat sıkı idi. Ekseriyetle ancak koğuşta, yattıktan sonra okumak imkânını buluyorduk. Bu gibi vatanpervarane eserleri okuyanlara karşı takibat yapılması, işlerin içinde bir berbatlık bulunduğunu ihsas ediyordu (sezdiriyordu). Fakat bunun mahiyeti gözlerimiz önünde tamamıyla tebellür etmiyordu (belirmiyordu.)

Erkân-ı harp sınıflarına geçtik. Mutad olan derslere çok iyi çalışıyordum. Bunların fevkinde olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni fikirler peyda oldu.

Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğunu keşfetmeye başladık.

Mektepte Çıkarılan Gazete

Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu keşfimizi anlatmak hevesine düştük. Mektep talebesi arasında okunmak üzere mektepte el yazısıyla gazete tesis ettik.

Sınıf dahilinde ufak teşkilâtımız vardı. Ben heyet-i idareye dahildim. Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben yazıyordum.

O zaman Mekâtip (okullar) Müfettişi İsmail Paşa vardı. Bu harekâtımızı keşfetmiş. Takip ettiriyormuş. Mektebin Müdürü Rıza Paşa isminde bir zattı. Bu zat Padişah nezdinde İsmail Paşa tarafından tahtie edilmiş (hatalı görülmüş) ”Mektepte böyle talebe var. Ya farkında olmuyor, ya müsamaha ediyor.” denilmiş. Rıza Paşa mevkiini muhafaza için inkâr etmiş.
Bir gün, gazetenin icap eden yazılarından birini yazmakla meşguldük. Baytar dershanelerinden birine girmiş, kapıyı kapatmıştık. Kapı arkasında birkaç nöbetçi duruyordu. Rıza Paşa’ya haber vermişler. Sınıfı bastı. Yazılar masa üstünde ve ön tarafta duruyordu. Görmemezliğe geldi. Ancak dersten başka şeylerle iştigal vesilesiyle tevkifimizi emretti. Çıkarken: ”Yalnız izinsizle iktifa olunabilir” dedi. Sonra hiçbir ceza tatbikîne lüzum olmadığını söylemiş. Böyle hareket etmesinde, kendine atfedilen kusuru meydana çıkarmamak gayretinin dahli olmakla beraber hüsn-i niyeti de inkâr edilemezdi.

Erkân-ı Harbiye sınıflarının nihayetine kadar bu işlere devam ettik. Yüzbaşı olarak mektepten çıktıktan sonra İstanbul’da geçireceğimiz müddet zarfında bu işlerle daha iyi iştigal için bir arkadaş namına bir apartman tuttuk. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketlerimizin hepsi takip olunuyor ve biliniyordu.

Aramıza Giren Hafiye

Bu sırada Fethi Bey namında eski arkadaşlardan zabit iken askerlikten terdolunmuş bir zat karşımıza çıktı. Kendisinin sefalet-i halinden (yoksul durumundan) muavenete (yardıma) muhtaç olduğundan, yatacak yeri bulunmadığından bahisle bize iltica etti( sığındı). Biz de bu zatı malik olduğumuz apartmanda yatırmaya ve muavenet (yardım) etmeye karar verdik. İki gün sonra kendisinin talebi üzerine bir yerde mülâki olacaktık. Gittiğim zaman yanında mâbeyne mensup bir de yâver gördüm. Apartmanda yatan İsmail Hakkı Bey namında bir zat vardı, derhal götürmüşler. Bir gün sonra da bizi tevkif ettiler. Fethi Bey meğer İsmail Paşa’nın hafiyesi imiş, bir müddet münferit surette mahpus kaldım. Sonra mâbeyne götürdüler. İsticvap edildim (sorguya çekildim). İsmail Paşa, başkâtip, bir de sakallı bir adam hazır bulunuyordu. İsticvaptan anladık ki gazete çıkardığımızdan, teşkilât yaptığımızdan, apartmanda çalıştığımızdan, hulâsa bütün bu işlerden dolayı maznun bulunuyorduk. Daha evvelki arkadaşlar itiraflarda bulunmuşlar. Birkaç ay böyle mevkuf tutulduktan sonra bıraktılar.

Askerî Hayatımın Başlangıcı

Birkaç gün sonra Erkân-ı Harbiye Dairesine tekmil erkân-ı harp arkadaşları çağırdılar. Mütesaviyen (eşit olarak) Edirne ve Selânik’e, yani o zamanki ikinci ve üçüncü ordulara gönderilmemiz mukarrerdi. Kur’a çekileceğini, fakat beynimizde (aramızda) anlaşırsak kur’aya lüzum kalmayacağını söylediler. Ben arkadaşlara işaret ettim. Biraz konuştuk. Filhakika ufak bir anlaşma neticesinde ikinci ve üçüncü ordulara gidecekleri ayırdık. Bu tarz hareketi aramızda teşkilât bulunduğuna delil diye telâkki ettiler. Beni Suriye’ye nefyettiler (sürgün ettiler). Şam’da bir süvari kıt’asında staj yapmaya memur olunmuştum. O sıralarda Dürzîlerle bir takım meseleler vardı. Dürzîler üzerine kıtaat sevk olunuyordu. Ben de bu meyanda gittim. Dört ay orada kaldım.

Hürriyet Cemiyetinin Tesisi

”Hürriyet Cemiyeti” namında bir cemiyet vücuda getirdik. Bunu tevsi (genişletmek) için aldığımız tedbirler meyanında benim muhtelif sünufu askeriyede (askeri sınıflarda) staj yapmak bahanesiyle Beyrut, Yafa ve Kudüs’e gitmem vardı.

Böylece hareket ettim. İsimlerini saydığım yerlerde teşkilât yapıldı. Yafa’da, daha fazlaca kaldım. Oradaki teşkilât daha kuvvetli oldu. Fakat Suriye’de arzu ettiğimiz derecede işi taazzuv ettirmek (oldurmak) gayri mümkün görünüyordu. Bende işin Makedonya’da daha sert gideceği kanaati vardı. Oraya gitmek için çare düşünmekte idim.

Nefye (sürgüne) dair hakkımda çıkan iradede ”vesait-i sehile ile memleketine gidemeyecek bir yere gönderilmesi” kaydı vardı. Bu itibarla Makedonya’ya gitmek müşküldü. O esnada bir yanlışlık mahsulü olduğuna şüphe olmayan bir mezuniyet tezkeresi elimize geçti. Buna yanlışlık denebilir. Fakat bu yanlışlık şurada burada çalışan komite erkânının netice-i mesaisi (çalışmalarının sonucu) olarak icat edilmişti.

Bu tezkereye nazaran mezunen İzmir’e gidebilecektim. İşin içinde bir yanlışlık olduğunun meydana çıkacağını takdir ediyordum. Fakat o esnada Selânik’te topçu müfettişi bulunan Şükrü Paşa’nın gayet vatanperver bir zat olduğunu hikâye ediyorlardı. Kendisine bir mektup yazdım. Kendimi ve maksadımı az çok açıkça anlattım. Bu maksatların seri surette yapılması Makedonya’ya gitmeme mütevakkıftı (bağlı idi). Kendi evsafı hakkında duyduğum şeyler doğru ise delâlet (yardım) etmesini rica ettim. Doğrudan doğruya cevap vermedi. Fakat ne şekilde olursa olsun kendiliğinden Selânik’e gidersem işi temin edeceğini bilvasıta bildirdi. Tezkereyi cebimize koyduk. Makedonya’ya gitmek üzere hareket ettim. Fakat hareketi müteakıp meselenin meydana çıkması ihtimaline karşı izimi kaybettirmek için evvelâ Mısır’a, sonra Yunanistan’a gittim. Şayet bir malûmat olursa oralardan geçerken Yafa’da bildireceklerdi. Hiçbir şey yazmadılar. Mütenekkiren (kılık değiştirerek) Selanik’e girdim. Bir gece Şükrü Paşa’yı gördüm. Benimle temastan tevahhus ediyordu (ürküyordu). Ben ciddî bir nokta-i istinat (dayanma noktası) bulmaksızın dört ay kadar Selânik’te kaldım. Bu esnada mektep müdürü Tahir Bey, Hoca İsmail Efendi, Ömer Naci, Hüsrev Sami, Hakkı Baha gibi arkadaşlara maksatlarımı anlattım. Hürriyet Cemiyeti’nin bir şubesini tesis ettim.

Makedonya’ya Resmen Nakil

Selânik’te bulunduğumu İstanbul haber alarak, takibata başladı. Oradan tekrar mütenekkiren (kılık değiştirerek) Yafa’ya geldim. O zaman bir Akabe meselesi vardı. Kendimi derhal hududa memur ettim. Arandığım zaman hudut üzerinde isbat-ı vücut ettim.

Cem’an (Toplam) iki buçuk, üç sene Suriye’de kalmıştım. Bu müddet zarfında her şey unutulmuştu.

Makedonya’ya nakil için resmen müracaat ettim. Maksadıma nihayet vâsıl oldum.

Selânik’e geldiğimde bizim Hürriyet Cemiyeti’nin ”Terakki ve İttihat” namını aldığını duydum. Doktor Nazım Bey, Paris’ten Selânik’e gelmiş. ”Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin tarihte yeri var. O nam altında çalışırsa daha iyi tesir eder” diye arkadaşları ikna etmiş. Cemiyet o nam altında çalışmakta devam etti. Resmi memuriyetim, maiyet müşürü erkân-ı harbiyesinde idi. Ben bu vaziyette iken 1324 (1908) senesi geldi ve Meşrutiyet ilan olundu.

Meşrutiyet’ten sonra

Meşrutiyet’ten sonra bütün eşhas (şahıslar) meydana çıktı. O zamana kadar saf ve nezih (temiz) çalışıyorduk. Ben herkesi öyle biliyordum. Şahsi nümayişleri çirkin buldum.

Bazı arkadaşların harekâtını şayan-ı tenkid gördüm. Tenkidden içtinap etmedim (çekinmedim).

Bu fenalıkları bertaraf etmek için ilk düşündüğüm tedbir ordunun siyasetten çekilmesi nazariyesi idi. Bunu diğer arkadaşlar caiz görmüyorlardı. Nihayet 31 Mart Vak’ası oldu. Bu vak’a üzerine Makedonya’dan giden kıtaatın ve ilk devirde Edirne’den bunlara iltihak eden kuvvetlerin erkân-ı harbiye reisi olarak İstanbul’a gittim. Bidayette kumandan Hüsnü Paşa idi. ”Hareket Ordusu” ismini ben buldum. O zaman bunun manasını kimse anlamamıştı. Mesele şundan ibaretti: İstanbul’a hitaben bir beyanname yazmak lazım geldi. Bunu ben yazdım. Sonra sefirlere hitaben ikinci bir beyanname yazdık. Buna ne imza konulması münasip olduğunu düşündük. Bazı arkadaşlar ”Hürriyet Ordusu” dediler. Halbuki bütün ordu hürriyet ordusu vaziyetinde idi.

Hareket halinde bulunan kuvvetlerin vaziyetini göstermek için ”hürriyet ordusunun operasyon kuvvetleri” denildi. Ben bu ”operasyon” kelimesinin Türkçeye tercümesini düşünerek ”Hareket Ordusu” tâbirini kullandım.

31 Mart’tan sonra

31 Mart meselesi halledilince tekrar Selânik’e döndüm. Ordunun cemiyetten ayrılması ve siyasetle iştigal etmemesi nokta-i nazarını bu defa daha kuvvetle ileri sürmeye başladım.

İlan-ı meşrutiyetten (meşrutiyetin ilanından) sonra teşkilât yapmak için Trablusgarp’a gönderilmiştim. Her defa orada İttihat ve Terakki Kongresi’ne murahhas (delege) intihap olunuyor, fakat gitmiyorduk. Bir defa yalnız bu maksadı anlatmak için gittim. Maksadımı kabul ettirdim. Fakat muvaffakiyet yalnız kongrenin nazari kararında kaldı. Tatbik edilmedi. İttihat ve Terakki’nin bazı eşhası (kişileri) ile aramızda Meşrutiyet’ten sonra başlayan ihtilâf-ı efkâr (fikir ayrılığı) nihayet derecede şiddetlendi ve tamam bu ana kadar devam etti.

Bundan sonra yeni ordu teşkilâtı yapıldı. İzzet Paşa Erkân-ı Harbiye Reisi idi. Ben bu teşkilâtta Selânik kolordusu Erkân-ı Harbiyesi’ne küçük rütbede bir zabit sıfatıyla dahil oldum. Henüz kolağası rütbesinde idim. Ordunun talim ve terbiyesi ile uğraşıyordum. Bu itibarla şifahi ve tahriri pek çok tenkitler yapmak mecburiyeti hâsıl oluyordu. Bun tenkidat bilhassa eski kumandanları rencide ediyordu. Bunun, benim ameliyattan ziyade nazariyatçı olduğumdan ileri geldiğine zahip olarak (kapılarak) mücazat (cezalandırma) kabilinden 38’inci piyade alayına kumandan yaptılar. Bu tâyin gazap yüzünden rahmet oldu. Alay Kumandanlığı’nı ifa ettiğim sırada, Selânik’te bulunan tekmil garnizon kıtaatı, alayın tatbikatına kendiliklerinden iştirâke başladılar. Verilen konferanslara diğer zabitlerin iştirâki görüldü. O zaman Selânik’te bu faaliyetten şüphelendiler. Beni Mahmut Şevket Paşa marifetiyle İstanbul’a çağırdılar. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye’de bir vazifeye tâyin ettiler.

Selânik’te bulunduğum sırada Arnavutluk harekâtıyla meşgul olmuştum. Evvela Şevket Turgut Paşa memur iken Mahmut Şevket Paşa bizzat Arnavutluk harekâtını ele almıştır. Beni de erkân-ı harbiye reisi diye beraber götürdü.

Trablus ve Balkan harpleri

İstanbul’a çağırıldığım sırada İtalyanlar Trablusgarp’a hücum ettiler. Ben de tebdil-i nam (ad değiştirme) ve kıyafet ederek bazı arkadaşlarla beraber Mısır’a oradan Bingazi taraflarına gittim. Bir sene kadar devam eden harp esnasında Bingazi Kuvvetleri Kumandanlığında bulundum.

Asıl memlekette de Balkan Harbi başlamıştı. Bulgar ordusu Çatalca hattına ve Bolayır’ın şimâline (kuzeyine) geldiği bir sırada İstanbul’a avdet ettim (döndüm).

Umumî harp
Bu senenin nihayetinde Harb-i Umumî ilan olundu. Vâki olan müracaat ve talebim üzerine Tekirdağı’nda henüz teşkil edilen 19’uncu fırkaya kumandan oldum. Arıburnu’nda, Anafarta’da bulundum. İngilizler çekilip gittikten sonra bir ay Edirne’de 16’ncı Kolordu ile kaldım. Sonra Kolordu Kumandanı olarak Diyarbakır ve havalisine gittim. Orada yaptığımız mühim muharebelerden biri, Bitlis ve Muş’un Ruslardan istirdadıdır (kurtarılmasıdır).

Harbin son safhasında

Harbin son safhasında bazı fikirlerim kabul edilmeyince kumandayı da red ile İstanbul’a döndüm. O sıralarda idi. Veliahd ile birlikte Alman Karargâh-ı Umumîsi’ne gittik ve Alman garp cephesinin bazı aksamını gördük. Bu müşahedatımdan (gözlemimden) Hindenburg ve Ludendord ile mülâkatlarımdan sona mutalebat-ı sâbıkamdaki (eski isteklerimdeki) isabete daha ziyade kani oldum.

O zaman hâsıl ettiğim son kanaat, Harb-i Umumi’ye dahil olunduğu ilk anda söylemiş olduğum fikrin aynı olarak tecelli etti (meydana çıktı).

Bu seyahatten hasta olarak İstanbul’a geldim. İstanbul’da bir iki ay tedavi gördükten sonra tedavi maksadıyla Viyana’ya gittim. Orada sanatoryumda bir ay yattım. Bir müddet de Karlsbat’da kaldım.

Diğer taraftan Sina cephesinde, benim vaktiyle raporlarda tafsil ettiğim (iyice açıkladığım) fecayi aynen vâki oldu.

Bunun üzerine Falkenhayn Almanya’ya çağırıldı. Yerine Liman Von Sanders memur edildi. Birkaç gün sonra iki Alman generalinin yanında huzura çağrıldım. Maksadın beni tekrar yedinci orduya göndermek olduğunu öğrenmiş bulunduğum için yalnızca kabul edilmek arzusunu izhar ettim (belirttim). İlk şekl-i davette ısrar gösterildi ve bana, yedinci orduya kumandan tayin edildiğimden bahisle nev’ama (sadece) ifa edeceğim hidemata (hizmetlere) dair talimat verildi. Bu talimat, bana tevdi edilen (verilen), vazife ve salâhiyetle gayr-i kaabil-i icra (yapılamaz) idi. Ancak bunu anlatmaya da imkân yoktu. Binnetice vaktiyle istifa etmiş olduğum 7. Ordu Kumandanlığı’na tekrar başlamak üzere Nablus’a gittim.

Mütarekeden sonra

Aynı sıralarda mütareke imza edilmişti. Daha Halep’te iken, derhal kabineyi tebdil etmek (değiştirmek) ve yerine isimlerini sarahaten (açıkça) söylediğim zevattan (kişilerden) mürekkep bir kabine geçirmek lüzumunu ve aynı zamanda benim İstanbul’a celbim faydalı olacağını açıktan açığa İstanbul’a bildirmiştim. Vâkıa kabine tebeddil etti, fakat benim İstanbul’a celbime lüzum görülmedi. Nihayet bu kabine de düştükten sonra İstanbul’a gittim.

İstanbul’a muvasalatımda (varışımda) benim nazarımda vaziyet şu idi: Meclis-i Meb’usan nasıl hareket etmek lazım geleceğinde mütereddit (kararsız) bulunuyordu.

Yeni sukut etmiş (düşmüş) zevatla ve mes’uslarla ayrı ayrı görüştüm. O zaman düşündüğüm şey, her ciheti tatmin ederek müdafaa-i memleket için kuvvetli bir vaziyet ihdas olunabileceği merkezinde idi. Fakat bu düşünce üzerinde lüzumu kadar çalışmaya vakit kalmadan Meclis’in feshine şahit olduk.

İstanbul erbabı hamiyetince (hamiyetli kimselerinden) muhtelif namlar altında programlar ve fırkalar teşkil olunmak suretiyle çare-i halâs (kurtuluş yolu) aranmakta idi. Bunların her birini ayrı ayrı tetkik ettim. Hiçbiri bir kuvve-i teyidiyeye (inandırıcı kuvvete) istinat etmiyordu (dayanmıyordu). Binaenaleyh hiçbiriyle teşrik-i mesâiden (işbirliğinden) bir netice beklemedim. Kuvve-i teyidiyenin doğrudan doğruya millet olacağı kanaati bende pek kuvvetli idi.

İstanbul’dan ayrılmak kararı

İstanbul’da cereyan eden ahvalden, yapılan teşebbüslerden, bilhassa vaziyetin vahamet (ağırlık) ve fecaatinden milletin haberi yoktu. İstanbul’da oturup milleti haberdar etmek imkânı da kalmamıştı. Binaenaleyh yapılacak şeyin İstanbul’dan çıkıp milletin içine girmek ve orada çalışmak olduğuna karar verdim. bunun suret-i icrasını (uygulama şeklini) düşündüğüm ve bazı arkadaşlarla müzakere ettiğim sırada idi ki hükümet beni ordu müfettişi olarak Anadolu’ya göndermeyi teklif etti. Bu teklifi derhal maalmemnuniye (sevinçle) kabul ettim ve tam Yunanlıların İzmir’e girdikleri gün idi ki İstanbul’dan ayrıldım.

Benim düşündüğüm şu idi: Her tarafta muhtelif namlar altında birtakım teşekküller başlamıştı. Bunları aynı program ve aynı nam altında birleştirerek bütün milleti alâkadar etmek ve bütün orduyu da bu maksada hâdim (hizmet eder) kılmak lâzımdı. Anadolu’ya girdiğim zaman, daha ordu müfettişi sıfat ve salâhiyeti üzerimde iken, bu noktadan işe başladım ve bu maksat az zamanda hâsıl oldu.

Takip ettiğim tarz-ı mesai (çalışma tarzı) İstanbul’da malûm olunca beni İstanbul’a celbetmek istediler. Gitmedim. Binnetice istifa ettim.

Bir ferd-i millet sıfatıyla Erzurum Kongresi’ne iştirak ettim. Erzurum Kongresi’nde tespit edilen esasları bütün memlekete teşmil (yayma) maksadıyla Sivas’ta da bir kongre akdolundu. Bu kongrelerin tevlit ettiği Heyet-i Temsiliye namındaki heyetle kongrelerin esasatını takip ettik.

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Meb’usanın (milletvekillerinin) tekrar intihabı (seçimi) ve Meclis’in İstanbul’da küşadı (açılması) temin olunmuşsa da Meclis’in duçar-ı tecavüz (saldırıya uğramış) olması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni vücude getirmeye teşebbüs olunmuş ve bu suretle 23 Nisan tarihinde bu Meclis toplanıp işe başlamıştı. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda mevcut olup mezkûr kanunun ruhunu ifade eden ve ilk projede zikrolunan prensiplerin menşeine gelince, esasen ötedenberi Hâkimiyet-i Milliye’nin en iyi temsili mümkün olacağına dair nazari olarak bazı tetkikat ve tetebbuat-ı nazariyeden benim çıkarabildiğim netice şu idi: Hâkimiyet-i Milliye’nin tamamıyla mütecelli olması (meydana çıkması), bunun sahib-i aslîsi (asıl sahibi) olan bütün insanların bir araya gelip, bunu bilfiil istimal etmesiyle (kullanmasıyla) mümkündür. Fakat bütün Türkiye ahalisinin toplanması suretiyle bu maksadın teminine amelî bir çare olsa olsa bunların sahib-i salâhiyet vekillerinin bir araya gelip bu işi yapması olabilirdi. Hâkimiyet-i Milliye’mizin bir zat veyahut eşhası mahdut (sınırlı) kabine gibi bir heyet tarafından temsil edilmesi yüzünden memleketi ve milleti istibdattan kurtaramadığımız vekayi-i tarihiye ile (tarihi olaylarla) müsbit (ispat edilmiş) olduğundan herhalde bu hakkı temsili mümkün olduğu kadar çok insanlardan mürekkep ve müddet-i vekâleti az bir heyette temsil ve tecelli ettirmek bence yegâne çare idi. Memleket dahilinde ve millet içinde evvel ve âhır (sonra) yapmış olduğum tetkikat ve tetebbuat (araştırma) da bana bu fikrin kaabiliyet-i icraiyesinde (uygulamasında) büyük imkânlar ve isabetler olduğu kanaatini vermişti. Herhalde halkımızı idare ile yakından alâkadar etmek yani idareyi doğrudan doğruya halkın eline verebilecek bir tarzı idareyi tesis etmek hem Hâkimiyet-i Milliye’nin hakiki olarak temsili ve hem de bu sayede halkın benliğini anlaması itibariyle elzem (çok lüzumlu) idi.

İşte bu düşüncelerin bu tetkiklerin ilhamı olarak bu proje yapılmıştı.

Halkçılık teşkilâtı en ufak daireye kadar teşmil edildiği takdirde muhassalanın (elde olunan sonuç) daha büyük ve feyznak (feyizli) olacağına şüphe yoktur. Memleket ve milletin içinde bulunduğu müşkülâtı ve hal-i harbi de (savaş durumunu da) düşünürsek Meclis’in muhassala-i faaliyetini (çalışmalarının sonucunu) ve oradaki muvaffakiyetini takdir etmemek mümkün değildir.

Misak-ı Milli ve ondan sonrası

Misak-ı Milli sulh akdetmek için en mâkul ve asgari (en az) şeraitimizi (şartlarımızı) ihtiva eder bir programdır. Sulhe vâsıl olmak için temerküz ettireceğimiz (toplayacağımız) esasatı ihtiva eder. Fakat memleket ve milleti kurtarmak için sulh yapmak kâfi değildir. Milletin halâs-ı hakikisi (gerçek kurtuluşu) için yapılacak mesai ondan sonra başlayacaktır. Sulhtan sonraki mesaide muvaffak olabilmek milletin istiklâlinin mahfuziyetine (korunmasına) vâbestedir (bağlıdır). Misak-ı Milli’nin hedefi onu temindir. Memleket ve milletin âtisinden (geleceğinden) asıl emin olabilmesi, bir defa halkçılık esasına istinat eden teşkilâtı idariyesinin bihakkın teşmiş ve taazzuv ettirilmesi ve tatbik olunmasıyla beraber ahval-i iktisadiyemizin (ekonomik durumumuzun) refah-ı millimizi (milli refahımızı) temin edecek tarzda ıslah ve ihyasına (canlandırılmasına) vâbestedir (bağlıdır). Bu hakayikı (gerçeği), akîde-i milliye tanıyarak muhafaza edebilecek bir heyet-i içtimaiye olabilmemiz için de maarifimizi tamamen amelî ve ihtiyacat-ı hakikiyemize (gerçek gereksinmemize) muvafık bir program dairesinde ihya etmek lazımdır. Bu noktalarda muvaffakiyet sayesinde memleket imar edilebilecek ve millet zenginleştirilebilecektir.

Ufak bir program kadrosu söylemek lazım gelirse: teşkilât baştan nihayete kadar halk teşkilâtı olacaktır. İdare-i Umumiye’yi halkın eline vereceğiz. Bu Heyet-i İçtimaiye’de sahib-i hak olmak, herkesin sahib-i sa’y (çalışma sahibi) olması esasına istinat edecektir (dayanacaktır). Millet, sahib-i hak (hak sahibi) olmak için çalışacaktır. Islah olunacak şeyler, iktisadiyat ve maariftir. Bu sayede memleket imar edilecek, millet refah sahibi olacaktır. Hiçbir millet ve memlekete karşı fikr-i tecavüz (tecavüz fikri) beslemeyiz. Fakat muhafaza-i mevcudiyet ve istiklâl için, bir de milletimizin bu dediğimiz sahada müsterihane ve kemal-i itminan (tam bir güvenle) çalışarak müreffeh ve mesut olmasını temin için her vakit memleket ve milletimizi müdafaaya kaadir (gücü yeter) bir orduya malikiyet de nuhbe-i âmâlimizdir (emellerimizin en kutsalıdır).

Teşkilâtı idaremizde bütün bu esasların mahfuziyeti tabiidir. Buna nazaran hükümet doğrudan doğruya BMM’nin kendisidir. Böyle umur-u idareyi (idari işleri) memlekette sahib-i icraat olan bir heyetin, muhtelif fikir ve içtihatlar etrafında toplanmış partilerden ziyade müşterek nukat-ı esasiyeye (esas noktalara) riayetkâr mümteziç (kaynaşmış) ve müstenit bir heyet olması şayanı arzudur. Ancak içtimai esaslarımızın menbaı (kaynağı) olan millette henüz hayat ve saadat-i hakikiyelerini kâfil (sağlayan) efkârı umumiye şâmil bir surette gayri mütebariz (belirsiz) olduğundan, bundan istifade ederek kendi fikir ve içtihatlarının isabetli iddiasında bulunacak bazı insanlarıny ine bazı kimseleri kendi nokta-i nazarlarına raptetmesi (bağlaması) ve binnetice parti haline teşekküller vücude gelmesi baîdül ihtimal (uzak ihtimal) değildir.

Buna mukabil bazı hususi içtihatların mevcudiyeti belki de müsademe-i efkâr (fikir çarpışması) için faydalı olabilir. Fakat eskisi gibi millet ve memleketten memba ve nokta-i istinat (kaynak ve dayanak noktası) almayan ve onun menafi-i hakikiyesiyle hiç münasebeti olmayacak surette ya sırf nazari veya hissi ve şahsi programlar etrafında parti teşkiline kalkışacak insanların millet tarafından hüsnü telâkkiye mazhar olacağını zannetmiyorum.

Benim bütün tertibat ve icraatta düstür-u hareket ittihaz ettiğim bir şey vardır. O da vücuda getirilen teşkilât ve tesisatın şahısla değil, hakikatle kaabili idâme (sürekli) olduğudur. Binaenaleyh herhangi bir program, filanın programı olarak değil, fakat ihtiyac-ı millet ve memlekete cevap verecek efkârı (düşünceleri) ve tedabiri (tedbirleri) ihtiva etmesi itibariyle haiz-i kıymet ve itibar olabilir.

Şahsi emeller istinatgâh bulamaz

Misak-ı Milli dairesinde temin-i mevcudiyet ettikten sonra gürültü çıkarıp fesatçılık edecek ve tevsii arazi fikrinde bulunacak adamlar ortaya çıkamaz. Bence buna imkân yoktur.

AHMET EMİN
Kaynak: Vakit Gazetesi, 10 Ocak 1922

Kırk Budak’ta şem’a yanar

0

Kırk Budak’ta şem’a yanar
Dolusun içenler kanar
Aşıkların sema döner
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Bahçende gördüm gülünü
Erenler sürsün demini
İmam Rıza’nın torunu
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Balım Sultan er köçeği
Keser kılıncı bıçağı
Cümle erenler gerçeği
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Pir Sultan’ım gerçek veli
Erenlerden çekmem eli
On iki İmamın yolu
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Pir Sultan Abdal

0

Şükrü Kaya:’Atatürk’ün Hastalandıktan Sonra 2 Yıllık Ömrü Kaldığını Biliyorduk’
Güneş Batıyor
Haziranın beşiydi (1938), Türkiye Büyük Millet Meclisi vaktinde bütçeyi kabul etmiş onunla ilgili kanunları müzakere ediyordu. Yaz tatiline girmek zamanı da gelmişti. Böyle günlerde Mecliste nasıl sinirli ve sabırsız bir hava estiğini, sualleri cevaplandırmak, meseleleri aydınlatmak mesuliyetinde olanlar bilirler. Ben, o tarihte hükümetin en son mesulü değilsem de en meşgul olan vekillerindendim. Üzerimde Dahiliyenin ve partinin işlerinden başka Hatay davasının tertip ve takibi vazifesi de vardı. Fazla olarak, başvekilin emriyle Meclis müzakerelerine devama, icab eden cevapları ve izahları vermeye de memur edildim.
Atatürk 19 Mayısta İstanbul’a gitmiş, Savarona yatında kalıyordu. Rahatsızdı. Saraydan telefon etmişler, Atatürk, mümkünse o akşam, değilse, ertesi gün behemahal İstanbul’a gitmekliğim, emir buyuruyorlarmış. Vakit dar, vaziyet sıkışık olmakla beraber, Meclis reisi ve Başvekil derhal dönmek emriyle İstanbul’a gitmekliğimi, emir buyuruyorlarmış. Atatürk beni Dolmabahçe önünde demirli yatın güvertesindeki açık salonda hiç bir ev sahibinde görülmeyen o eşsiz nezaket ve samimiyetle kabul etti. Ben onu, yatak odası dışında hiçbir vakit gecelikle görmemiştim. O gün entari gecelikle idi. Deve tüyü rengindeki pardösüsü de üzerindeydi. Meclisteki kanunlar işi ve Hatay hakkında tafsilat aldıktan sonra ‘Gel sana kamaranı göstereyim’ diye ayağa kalktı. Gözleri yine mavi, zekalı ve manalıydı. Bakışları yine cana yakın ve okşayıcıydı. Fakat çehresi süzük ve solgun, hali üzüntülü ve yorgundu.
Elbisemi değiştirmeye vakit bulamamıştım. Arkamda Ankara Tiftik Kurumunun dokuttuğu açık lacivert ve yazlık sof ceket vardı. Atatürk dikkatle baktı. ‘Ne güzel ceket’ dedi, O, benim elbiselerimi beğenmek iltifatında bulunurdu. Hatta kolları biraz kısa gelmekle beraber pek beğendiği bir palto ve pardösümü almış ve giymişti. Arkasındaki de benden aldığı Jeagu pardösü idi. Onun da bana verdiği ve giydiğim elbiseleri vardı.
Ben derhal ceketimi çıkardım. ‘Buyurun güle güle giyiniz, ben başkasını yaptırırım,’ dedim.
Üstünden pardösüsünü aldılar. Ceketi giydi ama, ilikleyemedi. Bana baktı. Ben o gözlerde hiddetin şimşeklerini, sevginin ışıklarını, infialin gölgelerini, merhamet ve şefkatin yaşlarını çok görmüştüm. Fakat o anda bakışlarında gizlemek istediği vekarlı tesirin hüzün ve elemini asla unutamayacağım. Sükünla ve tabii sesiyle ‘Sen farkına varmadın. Bu karınla bu ceket giyilir mi? Karnımda asit varmış, ne olacak bilmem’ dedi.
Halbuki onun hekimlerden ayrı ayrı tafsilat aldığını, ansiklopedik ve tıp mecmualarının cirrhose fasıllarını okuduğunu, Dr. Fiessenger’in bu hastalık hakkında yazdığı broşürü okuduğunu biliyorduk. Fakat O da, biz de bilmemezlikten geliyorduk. Atatürk hiçbir vakit, hiç bir kimseye hastalığının vehametinden, ümitsizliğinden; ölmek ihtimalinden bahsetmemiştir. O, ölmekten korktuğunu göstermekten fazla korkardı. ‘Ölmek istemek bir cesaret değil, ama ölümden korkmak ahmaklıktır’ derdi.
Ben, konuşmasını istemediğini pek iyi bildiğim, hastalığı bahsine girmemek için ‘o tedavi, perhiz ve istirahatle geçecek bir arıza imiş, kumaşı getirtelim yeni ölçüde bir ceket yaptırtalım, sonra da daraltılır,’ dedim. Baş işaretiyle muvakkat etti. Ertesi gün Ankara’da arkadaşım Mümtaz Ökmen’e telgraf çektim. Kumaşlar geldi, fakat yaptırmak ve giymek kısmet ve nasip değilmiş. O kumaşlar sonra ‘üç top Ankara sofu’ diye Atatürk’ün tereke listesinde çıktı. Neye ve hangi hisse atfedilirse edilsin ben de bir daha o ceketi giymedim ve hala bir yadigar gibi dolapta durur.
Yatın güvertesinde biraz daha konuştuk. Akşam olmak üzere idi. Atatürk kalktı, küpeşteye dayandı. Ben de yanına gittim. Hava sakindi. Boğaziçi vapurları, Marmara’nın yine mavi harelerini yer yer dalgalandırıyorlar ve arkalarında dantelalı izler bırakıyorlardı.
Üsküdar’ın ve İhsaniye evlerinin pencereleri hiç bir ressamın hâlâ rengini bulamadığı fakat şairlerimizin hayran olduğu o efsaneli alevler içindeydi. Atatürk’ün gözlerine de gurubun son ışıkları aksetmiş gibiydi.
Ben hiç görmedim. Galiba kimse de görmemiştir. O teessür veya sevinçten ağlayacağını hissederse bir kaç derin nefes almakla gözyaşlarını kalbine akıtmasını bilirdi.
Denizin, göğün Boğaz’ın ve İstanbul’un bütün renklerini, şekillerini ve güzelliklerini içine sindirmek istiyormuş gibi derin nefesler aldı.
Yüzünün en sakin ve rahat ifadesi, sesinin en münis ve okşayıcı ahengiyle ‘Güneş batıyor inelim,’ dedi.
Bütün akşamların grupların, gecelerin, hüzünleri ve kederleri gönülde toplandı. Kendimi ıssız, tenha ve kimsesiz gurbetlerde sandım. İçimden; ‘Evet,’ dedim, ‘Güneş batıyor ve ne yazık, sen vakitsiz sönüyorsun…’
Savarona’da Atatürk’ün Odası Ve Sofrası
Kalktık, aşağı indik. Bana kamaramı gösterdi. Bu, yatın en güzel odalarından biriydi. ‘Sen okumasını seversin diye dolabına kitaplar da koydurdum. Yukarıda başka kitaplar da var. İstersen onları da getirt…’ dedi. Oradan kendi yatak salonuna geçti. Burası hem iskele, hem sancak tarafındaki denizlere bakan geniş bir oda idi. Bir köşede yatağı, bir köşede de mavi soya örtülü büyücek bir masa etrafına sıralanmış koltuklar, bir de şezlong, onun yanında bir yazı masası ve kitap dolabı vardı.
Ortada yatağa yakın bir yerde de küçük müdevver beyaz örtülü bir kişi için hazırlanmış yemek masası vardı. Üzerinde, ne o görmeye alıştığımız rakılar, ne de o mezeler ve leblebi tabağı vardı. Masanın bütün süsü, bir su sürahisiyle birkaç çiçekten ibaretti.
İster, istemez Çankaya’daki köşkte, sarayda, trende, vapurda lokantada ve hatta ahbap evlerindeki Atatürk sofralarını hatırladım. O, neşeli, zevkli nutuklu, münakaşalı, hattâ bazı kere de gürültülü ve kavgalı, fakat daima müzikli ve daima alaturka şarkılı ve sabahların lacivertleşmesine kadar devam eden sofralarla bu tenha ve öksüzlük arasındaki fark cidden hazindi.
Atatürk’ün sofralarına zamanının tanınmış adamlarından davet edilmeyenler pek azdır. Kendisini sevmeyenler ve gelemeyenler bile oraya daveti şeref sayarlar, onu itibar ve ikballerinin ileri bir merhalesi addederlerdi. Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra o sofraları beğenmeyenler, yerenler, hattâ zemmedenler çoğaldı.
Mürailik haset ve kıskançlıklarından Atatürk sofralarını sarhoşluk, ayyaşlık, sefahat ve rezaletle kötülemek ve kirletmek isteyenlere hala tesadüf edilmektedir. Atatürk’ün şahsı, işleri ve hayatı gibi sofrası da kimsenin müdafaasına ve himayesine muhtaç değildir. O’nun hayatı bütün kusurlarıyla meydandaydı. Gizli ve gizlenecek bir tarafı yoktu. 1925’te bir yaz günüydü. İzmir’de Kordonboyu’nda Atatürk’e tahsis edilen evin mermer sofasında büyücek bir sofra etrafında, İzmir’li davetliler toplanmıştık. İçiliyor ve konuşuluyordu. Kordon üzerindeki kapılar ve pencereler açıktı. Halk üst üste yığılmış içeriyi ve bizi seyrediyordu.
Başyaver Binbaşı Rusuhi, kalktı pencereleri ve kapıları kapattırdı. Gazi Mustafa Kemal, niçin kapatıldığını sordu. Halk bakıyor da onun için dediler. Gazi kapıların ve pencerelerin kanatlarını açtırdı ve sofrayı kapıya yaklaştırdı. Kadehini birkaç defa kaldırdı. Halkın şerefine içti. Dışarda bir alkış tufanıdır koptu. Vakit ilerledikçe halk dağılmaya başladı. Nihayet kimse kalmadı. Paşa ‘Rusuhi Bey,’ dedi.
‘Haydi şimdi davet edin bakalım kimse gelir mi? Halkın seyrinden, merakından değil, alakasızlığından, küskünlüğünden korkmalı, şimdi onlara Mustafa Kemal içiyor, sarhoşun biridir derlerse, evet, biz onu gördük, başka neyi, ne günahı var, bize onu söyleyin derler. Ve beni müdafaa ederler,’ demişti.
Böyle büyük adamların hususiyle büyük seferler yapmış, zaferler kazanmış meşhur kumandanların hal tercümeleri, insana, onların sofraları ve sofra hayatları, mesleklerinin belki muvaffakiyet ve şöhretlerinin icaplarındanmış kanaatini veriyor.
İskender’in, Sezar’ın, Napeleon’un daha başka büyük kumandanların ve inkılapçıların hattâ meselâ İsa’nın içkili sofraları pek meşhur ve hepsi de acı, tatlı hadiselerle doludur.
Plutarguen’in, İskender’in seferlerini tasvir eden sayfaları, onun hayat ve karakterini, seferlerinin ve zaferlerinin tarihinden daha iyi anlatır.
Ne yazık ki, Atatürk’ün seferlerini bize ve gelecek nesillere olduğu gibi anlatacak bir Plutargue hâlâ çıkmadı. İskenderler seferlerinin ve zaferlerinin planlarını sofralarında hazırlarmış. Atatürk daha derli toplu, daha metotluydu. Onun bir kütüphanesi ve devlet işlerinin her şubesinde ayrı ayrı erkânı harbiyesi vardı. Fikirler orada geliştirilir, orada planlaştırılırdı. Sofra onun bir nevi karma istihbar bürosu, fikirler ve kararlarının da ilk yayım ve propaganda merhalesiydi.
Benim bu zihnimden geçenleri sezmiş gibi ‘Evet’ dedi. ‘Şimdi de soframız işte böyle, sıkı bir perhizdeyiz. Rakı içmiyorum. Partideki arkadaşlar da sofralarında alkolü kaldırmışlar. Sen vapurda kalacağın müddet vapurdan dışarıya çıkma. Sen de perhiz yaparsın, hem de görüşeceğimiz çok şeyler var’ dedi. Sonra ilâve etti: ‘Bu yat alınırken çocuklar gibi sevinmiştim. Bana hastahane, size de karantina oldu.’
O akşam birlikte perhiz yaptık. Biraz konuştuk. Hekimler, Atatürk’ün ya yatakta, ya şezlongta uzanmasını, çok konuşmamasını, yorulmamasını tavsiye etmişlerdi. Saat ona doğru izin aldım, arkadaşlarla biraz dertleştikten sonra kamarama çekildim.
Atatürk’ün Rahatsızlığı
Atatürk’ün halinden ve sözlerinden duyduğum hüzün ve teessürle odamda baş başa kaldım. Issız bir çölde yalnız ve ümitsiz bir yolcu gibiydim. Zihnimde Atatürk’ün sağlık durumunun şemasını yaptım.. .
Atatürk narin ve nazik yapılı olmakla beraber sağlam, sıhhatli ve sıkı ve kavi adeleli bir adamdı. Yorgunluğa, uykusuzluğa tahammülü şaşılacak kadar dayanıklı ve kuvvetliydi. Harplerde günlerce uyumaz, arkadaşları ve askerleri onu daima önde ve ayakta görürlermiş… Büyük Nutkunu bastırırken de düşünme ve çalışma ve konuşma kudretinin herkesten ne kadar ileri ve üstün olduğunu hep biliriz. Sofrada da uzun müddet içtikten sonra, hora, dans yaptığını, zeybek oynadığını ve en güzel ve en manalı nutuklarını söylediğini her yerin o yaştaki Türkleri hatırlarlar.
Kışın sıcak salonun pencerelerini, kapılarını açtırır, herkes nezle olacağından ürkerken o geniş nefeslerle soğuk havayı ciğerlerine sindirir. Bulursa elini yüzünü karla yıkardı. Ben onun 1923’te geçirdiği bir krizden maada (diş ağrısı) başka bir rahatsızlık geçirdiğini işitmedim ve bilmiyordum.


1936’da hususiyle Ege manevralarından sonra nezleyi sıklaştı. Ara sıra burnu kanamaya, vücudu kaşınmaya başladı.
1937 ocak ayında, yine rahatsızlanmıştı. Umumi Kâtip Hasan Rıza Soyak’a da saatlerce konuştuk. Hekimlerin tavsiyelerine daha ziyade ehemmiyet vermesini, Atatürk’ten rica etmeye kara verdik ve öyle de yaptık.
Atatürk, ehemmiyet vermedi ve doğrusu dikkat de etmedi. Hastalığı da ağrısız ve sinsiydi. Ve henüz kat’i olarak teşhis de edilmiş değildi. Onlar da, kendisi de halsizliğini ve rahatsızlıklarını, alkole ve vücut ve zihin yorgunluğuna atfediyorlardı.
1936 şubatının ilk haftasında Yalova’ya gittik. O sık sık banyo yapıyor, sonra odasına kapanıyor saatlerce çalışıyordu. Kendisini en çok meşgul eden mesele nal sesleri ve naraları işitilir gibi yaklaşan harpten Türkiye’yi kurtarmak için tedbirler bulmak ve Hatay meselesini bir an evvel hal için çareler aramaktı.
Ben kendisine bir iki defa ayak gezintisi teklif ettim. Çıktık, fakat her defasında beş adım yürüdükten sonra bana bir şeyler söylemek bahanesiyle bir kanepeye oturur, dinlenirdi. Yorgunluğunu söylemek halsizliğini göstermek istemiyordu.
Nihayet 10-11 şubatta Gemlik Suni İpek Bursa Yün ve Kumaş fabrikalarının açılma törenini yaptık. Atatürk, pek sevdiği ve pek güzel söylediği nutuklarını yazmak istemeyişi yorgunluğunun ve halsizliğinin eseriydi.
Ankara’ya döndük. 27 Mayıs 1938’de Hariciye köşkünde Sırp devlet adamlarına bir ziyafet veriliyordu. Atatürk suvareye geç geldi. Yine burnu kanamıştı. Misafirlerle biraz görüştükten sonra bir kanepeye oturdu ve yanına beni çağırdı.
Artık alkolü terk etmiş gibiydi. Elinde bir konyak kadehi vardı. Yudum yudum içiyordu. ‘Konuşalım da bizi rahatsız etmesinler’ dedi. Atatürk ilk defa misafirleriyle görüşmek istemiyordu. Bir aralık yanından ayrıldım. Sıhhiye Vekaleti Müsteşarı Doktor Asım Arar bana geldi. Heyecanlı ve ıstıraplıydı;
‘Size mühim bir devlet işinden ve büyük bir tehlikeden bahsedeceğim. Atatürk hastadır, hem de ağır hastadır. Muayene ettirmek, tedavi altına almak hükümetin vazifesidir sanırım. Bunu şimdi size haber vermeyi hem hekim, hem hükümet memuru, hem de bir Türk olmak itibariyle kendimi mecbur ve vazifeli gördüm…’ dedi
Ben doktor Asım’ın hekimliğine aklına ve vicdanına pek kıymet veririm. Fakat bana bu ihtarı başka biri de yapsaydı, yine aynı dikkatle dinleyecek ve aynı ehemmiyeti verecektir.
Başvekil Celal Bayar, ayakta İngiliz Elçisiyle görüşüyordu. Yanlarına gittim. Başvekile mühim bir işten bahsedeceğimi söyledim. Elçiden müsaade aldı ve geldi. Doktor Asım’ın söylediklerini anlattım. ‘İşte kendisi de burada, görüşünüz’ dedim. Ben de yanlarında idim. Doktor durumu aynı heyecan ve ıstırapla izah ve Avrupa’dan bir hekim getirilmesini de tavsiye etti.
Celal Bayar sarardı, dudakları titredi, ağlamalı oldu. Beni bir tarafa çekti. ‘Yarından tezi yok, toplanalım karar verelim, bir hekim getirtelim’ dedi.
Profesör Neşet Ömer’in tavsiyesiyle Prof. Fiessenger getirildi. Ve ilk muayenede hastalığın Cirrhosse olduğuna katii karar verildi. Atatürk ciddi ve dikkatli tedavi altına alındı.
Atatürk, on gün kadar istirahatten ve perhizden sonra kendisinde bir iyilik hissetti. Bütün ısrarlara ve ricalara rağmen yorulmayacağını teminatiyle 15 Mayıs 1938’de Adana ve Mersin’e gitti.
Atatürk, Hatay davasının hallinin gecikmesine çok üzülüyordu. Her türlü ihtimale karşı tedbirler ve ihtiyatlı bulunmak üzere fırkaları ve paramiliter teşkilatını yerinde görmek ve teftiş etmek istiyordu ve gitti.
19 Mayıs Spor Bayramı’nı bir nutukla ben açmıştım. Nutkun biteceği sıralarda tribünlerde fazla bir hareket oldu. Halkın alkışları sıklaştı ve arttı. Şeref tribününe baktım, Atatürk gelmiş. Beni de selamladı ve devam etmemi işaret etti. Nutku biraz daha uzattım. Ve yanına gittim. Törenden sonra İstanbul’a gideceğini söyledi. Hep birlikte istasyona gittik, ben Atatürk’ün sol gerisindeydim. Atatürk’ün boynu, ensesi çok incelmiş ve sararmıştı. Kulakları kansız, ısığı aksettirecek kadar şeffaflaşmıştı. Ölümün kanadının üzerine getirildiğini ve pençesinin en büyüğümüzün can evine uzandığını görür gibi oldum.
Atatürk’ü uğurladık. Hükümet kendi işleriyle ve dertleriyle baş başa kalmıştı. Fakat hükümetin en büyük endişesi Atatürk’ün rahatsızlığı, en müstacel ve mühim işi de Devlet reisinin tedavisiydi.
Herkesin zihni onun sıhhatiyle meşguldü. Bütün milletin kalbi onun hastalığının ıstırabı ve endişesiyle çarpıyordu.


Ben de yukarıda dediğim gibi haziranda İstanbul’a çağrıldım ve İstanbul’da Savarona yatında kendi kamaramda Atatürk’ün hastalığının bu safhalarını hatırlıyorum.
Hastalığın derecesi ağır ve meşum neticesi yakın gibiydi. O halde yeise kapılmamalıydı.
Çünkü düşünülecek başka şeyler ve alınacak tedbirler vardı.
Atatürk, Prof. Fiessenger Ve Ben
6 haziran 1938 sabahı. Savarona’ya gelen gazetelerde şöyle bir ajans haberi vardı: ‘Şükrü Kaya Atatürk’ün misafiri olarak Savarona’da bir müddet kalacaktır’ Hayret ettim ve doğrusu pek üzüldüm. Bu haberin Ankara’da hükümette ve Mecliste yanlış tefsir edileceğini biliyordum. Tebliğin nereden ve kimin tarafından verildiğini öğrenmesi için Kalemi Mahsus Müdürünü ajansa gönderdim.
Atatürk’ün uyandığını da söylediler. Yanına gittim. Beni gülerek kabul ettiler. ‘Maşallah’ dedi. ‘Artık bize resmî tebliğlerle misafir oluyorsun!’ Daha gazeteleri okumamıştı. Ajansa O’nun yazdırdığını anladım. ‘Öyle emir buyurmuşsunuz’ dedim. ‘Canım iki güne kadar doktorlar gelecek tekrar muayene olunacağım. Senin de bulunmanı istedim’ dedi. Ve 8 haziran 1938′de Prof. Fiessenger geldi. Neşet Ömer, Nihat Reşat, Abravaya, daha birçok doktorlarla beraber Atatürk’ü muayene ettiler. Muayenelerinde ve konsültasyonlarında ben de bulundum.
Onlar raporlarını hazırlarken Atatürk beni çağırttı. Ne diyorlar, diye sordu. Barsak ve Karaciğer rahatsızlığı, perhiz, istirahat ve tedavi ile geçer diyorlar diye cevap verdim.
Yat, baştan, kıçtan demirli, başı Boğaziçi’ne doğru Saraya müvazi duruyordu. Havalar pek sıcaktı. Boğazın poyrazı, meltemi kamaraları serinletemiyordu. Odanın havasını biraz soğutmak için dört köşesine leğenler içine buzlar konulmuştu. Atatürk onları gösterdi. ‘Şükrü Kaya’, dedi. ‘Bak, benim barsaklarım da leğendeki buzlar gibi sular içinde yüzüyormuş. Böyle insan yaşar mı?’
Tabii yaşamaz, ama sizinki öyle değilmiş. Sonra galiba suyun alınmasına da karar verildi dedim.
‘Evet, belki biraz rahat edeceğim’ dedikten sonra: ‘Bu akşam Dr. Fiessenger senin davetlin olsun. Onu Florya’ya götür. Çay içer, baş başa konuşursun. Ama her şeyi her şeyi konuşursunuz’ dedi.
Peki dedim. Ama o kadar doktorlar varken benim konuşmamın mânâsını doğrusu birden bire pek anlayamadım… Düşündüm. Bulur gibi de oldum ama Atatürk’ün benim aklıma geleni kastetmiş olmasına pek ihtimal vermedim.
Akşam üzeri Dr. Fiessenger ile birlikte Florya’ya gittik. Köşkte kimse yoktu. Kılıç Ali’nin evine gittik. Hanımı bize çay hazırladı. Bizi baş başa ve yalnız bıraktı. Doktorlarla biraz görüştükten sonra da daima aklımı yakan iki suali sordum: ‘Doktor,’ dedim ‘ben Dahiliye Vekiliyim ve Atatürk’ün Partisinin Genel Sekreteriyim. Muayenenizde konsültasyonlarda bulundum. Meslekten değilim bir şey anlayamadım. Aklıma gelen iki suali de orada soramadım. Şimdi sizden öğrenmek istiyorum; Atatürk bu hastalıktan ölür mü? Ve ne vakit ölebilir? Bana bu sualleri, hükümet de, parti de, Mecliste soracaktır…’
Prof. ciddileşti ve hüzünlü bir tavır aldı… Atatürk’ü metheti. Fransa o zaman karışıktı. Colonel de la Rogue’ün hareketleri Paris’i alt üst ediyordu. Ve Başvekil Leon Blum sokakta tokatlanmıştı. Faşist elemanlar, Meclise hücum etmişler, mebusları arka kapıdan kaçmaya mecbur etmişlerdi.
Fiessenger koyu Katolik fakat Cumhuriyetçiydi. Fransa’nın Atatürk gibi bir şefe ihtiyacı olduğunu söyledi. ‘Şimdi’ dedi, ‘hepimiz kazaya uğramış bir geminin içinde bulunuyoruz. Başımıza gelecek felaket beni de sizin kadar müteessir etmektedir. Atatürk, tıbbın müdahalesi ve tabiatın yardımı ile daha iki sene yaşayabilir. Tıp tarihinde bunun misalleri çoktur. Fakat şimdi yata döneriz, barsak veya beyin kanamasından Atatürk’ü ölmüş de bulabiliriz. Onun için siz Cumhuriyetin selameti için icap eden tedbirleri şimdiden alınız.’
‘Donc il faut gue vous preniez les mesures necessaires pour le salut de la Republigue…’
Atatürk’ün her şeyi konuşun demesinin sebebini Fiessenger’in ağzından öğrenmiş oluyordum. Ertesi sabah Atatürk’ü gördüğüm vakit bana ilk sözü doktorlar görüşüp görüşmediğimi sormak oldu. ‘Evet,’ dedim. ‘Her şeyi her şeyi ama her şeyi görüştünüz mü?’ dedi.
Takdikim üzerine ‘Anladın ya sen artık Ankara’ya dön, işlerinle meşgul ol’ dedi. Başka bir şey ne söyledi, ne de sordu.
Ben direktifi almıştım. Ayrıldım. Başvekile telefon ettim. Pazartesi günü eve geldi. Vaziyeti olanı biteni, görüşüleni anlattım. Başvekil Celal Bayar masaya dayandı elleriyle gözlerini kapadı. Gözyaşlarının masaya damladığını gördüm, sessiz sessiz ağlıyordu.
Ben Atatürk’ü kaybetmemiz bizim için büyük bir felakettir. Fakat bizim talihsizliğimiz bununla da kalmıyor. Bir taraftan onu tedavi ettirmeye çalışırken, diğer taraftan da memleketi idareye Cumhuriyeti ve Teşkilât kanununu muhafazaya ve yerine de Meclis tarafından halefinin intihabının teminine mecburuz.
Ben, Atatürk’ün böyle hastalığını ve ölümünü hatırıma getiremezdim, fakat âni bir kaza neticesinde öldüğü takdirde ne yapmak lâzım geldiğini düşünmüştüm. Zamanın başvekiline Meclis Reisine ve Genelkurmay Başkanına söylemiştim. Esasta mutabık kaldık. Yapılacak iş şudur: Öyle meşum bir hal vukuunda eğer toplu değilse derhal Millet Meclisini davet etmek Atatürk’ün halefini intihap etmek, Atatürk’ün cenazesiyle beraber hükümetin istifasını da yeni Cumhurreisine vermekti. Tensip ederseniz yine öyle yapalım. Başka tedbirleriniz varsa konuşalım, dedim.
Başvekil ayağa kalktı. Elini bana uzattı:
‘Dediğin gibi yapacağımıza birbirimize namus sözü veriyor muyuz?’ Elini sıktım. Evet, dedim. O Atatürk’ün yanına gitti, ben de Ankara’ya hareket ettim. Sözümüzde durduk. Tedbirlerimizi aldık, korkulan musibet başımıza geldiği vakit, kimsenin burnu kanamadan ve kanatmadan vazifemizi yaptık. Sözümüzü ve namus borcumuzu yaptık.


Kaynak:Her Yönüyle Atatürk, Avni Altıner, 1981

Hak belasın versin Mülcem Oğlu’nun

0

Hak belasın versin Mülcem Oğlu’nun
Hançer ile kanın saçtı Ali’nin
Terk eyledi Bağdat gibi şarını
Ecel burcu boynun büktü Ali’nin

Ali’m çeker idi dünya firkatın
Cümle kullarını alırdı satın
Fatma Ana ile Şehriban Hatun
Libasın üstüne döktü Ali’nin

Ali’m ah eyledi eridi sızdı
Kanber de bu işte ayrılık sezdi
Oğlu İmam Hasan tabutu düzdü
Tabutu misk anber koktu Ali’nin

Bir nur doğdu Muhammed’in veçhinde
Zülfikar oynadı Çin ü Maçin’de
Doksan bin evliya sancak içinde
Gözleri kan ile doldu Ali’nin

Pir Sultan Abdal’ım sever hazırı
İstemişler Üveys ile Hızır’ı
Yükletmişler Ab-ı Zemzem çadırı
Deve kapısına çöktü Ali’nin

Arama boşuna mümin kulları

0

Arama boşuna mümin kulları
Şu âhir zamanda artık bulunmaz
Gerçeği söylersem kul kızar ama
Hakk olan Cem’lere çoğu alınmaz.

Hakk olan Cemleri yürüten yoktur
Meydanı seyire çeviren çoktur
Her Ân’ı kalemle yazdıran Hakk’tır
Amel defterinde yazı silinmez.

Ali evlâdında kibir olur mu
Müminin kalbini kırıp böler mi
Nefis denizine yelken salar mı
Münafıktan asla kâmil olunmaz.

Talipler azıtıp Yoldan çıktılar
Haramlara helâl gibi baktılar
Hanesine ateş atıp yaktılar
Kül olmuş evlere cila çalınmaz.

Buyruğa göre Yol sürülmez oldu
Kâmil’e müşkiller sorulmaz oldu
Nuh’un gemisine sarılmaz oldu
Tufandan kurtulup geri gelinmez.

Müminlerin olmaz kalpte karası
Hakk iledir, uzak değil arası
Gece gündüz durmaz kanar yarası
Kerbelâ Yolundan ayrı kalınmaz.

Keremî’yim der ki bozuldu düzen
Kalmadı âr edep, çoğaldı azan
Ol ikrâr imanla kuruldu mizân
Parça parça edip bine bölünmez.

Sözler: Baki Pınar (Keremî)

Rumeli’nin Kapısını Açan Yenilmez Gönül Eri: Sarı Saltık Ayhan Aydın

0

Geldik’ti bir zaman, Sarı Saltık’la Asya’dan,
Bir diyarı Rum’a dağıldık Sakarya’dan (Yahya Kemal Beyatlı)


XIII. yüzyılda yani 1200’lü yıllarda yaşamış, muhtemelen 1263 yılında Balkanlar’a yani Rumeli’ye geçen, 1293’de Hakk’a nail olduğuna inanılan, Anadolu’nun ve Rumeli’nin tarihe en derin bir şekilde izler bırakmış ulu erenlerinden birisi de Sarı Saltık’tır.
Onun; Aleviler – Bektaşiler arasındaki yaygın inanca göre; Hacı Bektaş Veli’nin, “biz seni Rumeli’ye (Rum Eli’ne) saldık, orada bizim yolumuzu, erkânımızı süresin, oradakileri gönlünle fethedesin” sözleriyle sırtını sıvazlayıp, “safa nazar kıldıktan”, hayır duada bulunduktan sonra, Anadolu’dan Rumeli’ye aynen kendisinin Anadolu’ya güvercin donunda geldiği gibi, mana gücüyle gönderilen bir barış elçisi olduğuna inanılmaktadır.
Sarı Saltık’la ilgili; Ahmet Yaşar Ocak, Şükrü Haluk Akalın gibi bazı isimlerin bilimsel çalışmalarla ortaya koyduğu bazı gerçekler yanında, menkıbeler içinde, bazen tümüyle uydurma, akıl almaz şekilde başka tarihi şahıslarla ilişkilendirenlere kadar piyasada yüzlerce yazı, birçok da kitap bulunmaktadır.
Nihayetinde her ne kadar tarihsel bazı verilerle de örtüşüp, “alp eren” kimliğinde bir öncü isim olsa da ki, belli bir siyasi eğilime- inanca sahip insanlar Sarı Saltık’tan Balkanlar’ı kılıcıyla Müslümanlaştıran bir savaşçı kahraman Türk mücahidi simgesi çıkarmışlardır, bu tarihi çarpıtmaktan başka bir şey değildir.
Uzmanı olmadığım bir alan ve zaten haddimizi bildiğimiz için, kesin analizlerde bulunacak bir alanda ahkâm kesen birisi gibi davranamayacağımız için, bu konuda da derin konulara giremeyeceğim. (Kendileri masa üstünde her konuyu bilen birileri, benim analiz yapma kabiliyetim olmadığı için, bir yazar olmadığımı da söyleyebilirler, ne gam!)
Bilimsel çalışmalarla onun hem tarihi, hem de çok geniş coğrafyalar üzerinden yapılacak araştırmalarla söylencesel kimliği elbette ortaya konulacaktır.
Yalnız; Alevi – Bektaşi toplumu içinde; “alp – eren” kimliğinden ziyade “sohbet ve muhabbetleriyle”, üstün mahir yetenekleriyle, bir dede, bir baba, bir eren, Hacı Bektaş Veli gibi bir büyük pirden himmet alması dolayısıyla gösterdiği kerametlerle; insanlığın “bin bir donunda’ görünen Sarı Saltık, aynı zamanda bir halk önderi olarak da kabul edilmektedir.
Alevi – Bektaşi düşünce dünyasında O, sıra dışı bir yol ulusu, sadece kendi başına hareket eden, derviş nitelikli bir eren değil, mücadeleci, sürekli hareket eden, devamlı mucizeler (kerametler) göstere göstere binlerce darda olan cana yardımcı olandır. Her ne kadar Hızır’ı zaman zaman çağırsa ya da Hızır onun yardımına ulaşsa da, kendisi yer yer Hızır gibi aynı anda çok uzak diyarlarda müşkül halde bulunanlara ulaşan, dertlere derman olan, zalimin karşısına kılıçla çıkan, yüzerek nice deryaları aşan, yedi başlı ejderhayı yenen, “kafir -küffar” kralın kızını kurtarıp sağ salim krala teslim eden, muhipleriyle, yarenleriyle, dervişleriyle nice nice tekkeler kuran, tam anlamıyla gezgin, Hıristiyan dinini çok çok iyi bilen, dört kutsal kitabı ezbere okuyan, “mantıkdan mana veren”, konuşmaları ve öngörüleriyle halkı ikna eden, halkı kendine hayran eden, kimi yerde çoluğu çocuğuyla döl alıp evlatlarıyla hala hayatta olan, Balkanlar’da tüm hayatını Hakk, halk ve adalet için savaşlarla, mücadelelerle geçiren, hiçbir kılıcın kendisine işlemediği ululardan ulu, gönüllerde yer etmiş bir ölümsüz cengaverdir.
Halktır bu, sevdiğini her daim yaşatır yüzyıllar boyunca, onu zaman zaman kılıktan kılığa sokar ama her daim belleğinin içinde onu çerağları yanan ibadet kürsüsünde baş tacı eder.
İşte Sarı Saltık da nihayetinde her gittiği yerde çerağlarını yakmış, gönüllere ölmez, yenilmez bir er olarak yerleşmiş, kurduğu yoldaki sevgi pınarından bal damlamaya devam eden aynı zamanda bir halk kahramanıdır.
O sonsuz bir muhabbet meydanı kurmuş, “ocak – tekke – dergâh- zaviye” dediğimiz gerçeklikle yaşamını sürdürmüş, en son vasiyeti gereği de “çerağının yanmaya devam ettiği”, yani Hakk nefeslerinin söylenmeye devam ettiği yine kendisinin kurduğu dergâhında, Romanya Babadağ’daki mekanında – makamında sonsuza kadar bir “sır olmuştur”.
Ama o zamana kadar nice nice zalim küffar krallarla savaşmış, kâh cinlere, kâh devlere karşı mücadele vermiştir. Hatta hatta çoğu insanın bilmediği şekliyle tüm Anadolu’da, tüm Balkanlar’da, Arabistan’a, Çin’e, Kırım’a kadar giden istisnasız Alevi – Bektaşi kimlikli en meşhur Türk “masal – menkıbe – inanç önderi – alp / eren” kahramanı olmuştur. Bu bir abartı değildir.
1453’de İstanbul’un Türkler tarafından alınışını yapan Fatih Sultan Mehmet’in bir sefere çıkması dolayısıyla oğlu Şehzade Cem’i Edirne’ye göndermesiyle birlikte belki de onunla ilgili bilgileri daha fazla elde etmemizi sağlayan bir çalışmaya da sahip olmuş olduk. Cem Sultan halkın hafızasında, ruhunda, sözlerinde çok ama çok canlı bir şekilde yaşayan Sarı Saltık Efsanesini derlemesi için yanında bulunan Ebü’l Hayr-ı Rumi isimli bir kişiye bir görev vermiş. O da yedi yılda halk arasında dolaşarak Sarı Saltık anlatılarını, efsanelerini, masallarını, menkıbelerini derleyip toparlamış, sonuçta da; Saltukname isimli ölümsüz bir eser meydana getirmiştir. İşte çok hacimli ve elbette ki farklı anlatıların da karıştığı bu eser Sarı Saltık’ı anlamak için bir veri kaynağı teşkil ediyor. Ama elbette bu bir derleme kitaptır. Nasıl ki, birçok eser sonradan derlendiyse, hatta Alevi- Bektaşi toplumunun öncü isimlerinden Hacı Bektaş Veli adına yazılan Velayetname de, Uzun Firdevs isimli birisi tarafından Hacı Bektaş Veli’nin Hakk’a nail olmasından yaklaşık iki yüz yıl sonra derlenmişse, aynen onun gibi Saltukname de, Sarı Saltık’tun ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra derlenmiştir. Üstelik bu eser muhteva bakımından da çok farklıdır. Geniş coğrafyalar cereyan eden tarihi savaşlar, destanlar, efsaneler, inanç konuları, kahramanlıklar, birbirinden çok kopuk öyküler gibi birçok konunun iç içe geçtiği Saltukname farklı bir kitaptır.
Türkiye’de bir ocak merkezi olarak Tunceli Hozat’taki türbesinin dışında Anadolu’nun birçok farklı yerinde bu arada bizzat gidip gördüğümüz gibi Babaeski’de, İstanbul Rumelifeneri’nde türbeleri (makamları) bulunan Sarı Saltık’ın Balkanlar’da ise yirmiden fazla yerde türbesi (makamı) vardır.
Şahsen; asıl türbesinin olduğu söylenen Romanya Babadağ’daki, Bulgaristan Varna yakınlarındaki Kaliagra, Makedonya Ohri’deki Sveti Naum Manastırı içindeki, Arnavutluk Kruya kentinde bir dağdaki, Kosova İpek şehri yakınlarında bir köydeki, Bosna Mostar Blagay’daki türbe ve makamlarını gördüğüm Sarı Saltık’ın bunlar dışında da birçok yerde türbesinin (makamını) olduğunu duyduk, okuduk.
İnanışa göre yüz yıl ömür sürüp, sonuçta bu dünyadan göçeceğini anladığında çok sevildiğini bildiği ülke krallarının gelip kendi cenazesini alacağını düşünüp bazıların göre 7, bazıların göre 12, bazılarına göreyse 30 farklı tabut yaptıran, Sarı Saltık son anda da herkesin gönlünü yapmasını bilerek büyük bir ders vermiştir. Sonunda ise; çerağının yandığı yani dergâhının olduğu Romanya Babadağ’da toprak anaya “sır”, inananlara, onu her daim dillerinde, gönüllerinde yaşatanlara ise sonsuza kadar bir kılavuz, bir meşale olmuştur.
Can dostlar; Sarı Saltık ve Sarı Saltıklar bugün de halen yaşamaktadırlar.
Evet, evet o nice nice öncü, ulu, hafızalara, tarihe, kültürümüze derin bir şekilde kazınmış yüzlerce ölümsüz sima gibi Sarı Saltık da hala aramızda yaşamaktadır.
Sevgili dostlar;
Onun çok büyük coğrafyalarda, farklı kültür katmanlarımda, ona inanan her toplumun arasında farklı farklı bir kimlikle yaşaması bir şey ifade etmez.
O, “saz çalınır akşamları cem olur / gönlüm terazisi yıkılır gider” denilen Dersim coğrafyasında, onun soyundan geldiğine inanan, onun adına cemler yürüten, deyişler, düvazlar söyleyen Anadolu Alevi halk toplulukları içinde, onun soyundan geldiğini söyleyen dedelerde, onun adına saz çalan zakirlerde, adak adanan, kurbanlar kesilen, lokmalar sunulan tüm makamlarda, yani Anadolu’nun birçok yerinde halen cap canlı yaşadığı gibi, tüm Balkanlar’da da bugün de yaşamaktadır.
Ama Balkanlar’da yaşayan Sarı Saltık; elbette çok daha farklı bir kültür motifi olarak varlığını sürdürmekte, yerli dinlerin, inançların, efsanelerin de karışımıyla, bir “kültür ve dinler karması” temel bir sembol olarak varlığını devam ettirmektedir.
Elbette zaman zaman; çelik zırhı, miğferi, kılıç veya uzun mızrağıyla yiğit bir atın üstünde, yenilmez bir şövalye, insanları kendi inancına – dinine çağıran ve sürekli vaazlar veren bir misyoner, kiliseler de herkesi derinden etkileyen hatip bir rahip, çocukların gözünde “zalim kral, kont, soylu”lardan zaten halkın olan türlü ganimetleri zorla alıp yine fakir halka dağıtan Robin Hood gibi bir halk kahramanı olarak da yaşamaktadır.
Yine Balkanlar’da Müslüman, Türk veya Arnavut Alevi- Bektaşi, Sünni toplumun gönlünde de Sarı Saltık, İslam’ı en güzel şekilde Hz. Peygamber Efendimizin yaşadığı şekilde, adaletle, kin ve nefreti yok eden, “dört kitabın manasını bilen”, sesli Kuran olup Hıristiyanlar’ı derin bir cezmeye düşürüp onları Müslüman eden bir İslam misyoneri olarak da yaşamaktadır.
Bektaşiler ise; onun bir “baba” olduğuna, meydanlar açtığına, cem yaptığına, tekkelerinde çerağlarını dualadığına, deminde, devranın da, sofrasında tuzu ve muhabbetiyle bir Yol önderi olduğuna inanmaktadırlar.
Sarı Saltık deyince; masallar, efsaneler, menkıbeler, muhabbetler birbirine karışmaktadır.
Sarı Saltık, çok geniş coğrafyalarda; Alevi – Bektaşi Müslüman halk kesiminin gönlünde, Kah Zaloğlu Rüstem, kah İmam Hüseyin’in öcünü alan ölümsüz bir ruh Eba Müslim Horasani / Teberdar, kah Beyazıd-ı Bestami, kah öğütler veren, Koca Ahmet Yesevi’nin hikmetlerini söyleyen bir Hace, yani ulu bir kişi, kah Dedem Korkut, kah Yunus Emre gibi dilde dilekleri gönülde muratları hâsıl eden bir büyük ozan, bir şaman, bir ermiş kişi olmaktadır.
Kim bilir tarihte yine birilerinin gönlünde; Sarı Saltık aynı zamanda çığlıkları vadilerde yankılanmaya devam eden, inançlarından dolayı diri diri yakılan on binlerce Bogomil’in de öcünü alan, haksızların bağrını ezen, mazlumların yegane umudu, gözlerinin yaşını silen, geleceklerinin ışığı, hanların, ağaların, derebeylerinin korkulu rüyasıdır.
Derbentler yapsa da, Şatolar, Kaleler kursa da; kimse önü alınamaz bir sel gibi, bir ateş gibi, volkan gibi akıp giden Sarı Saltık ve onun gibilerin akışının çağıltısını durduramaz…
Onlar hareket edince; dağlar iniler, vadilerde sesler yankılanır…
Ama ille de, ille de, bir haksızlık yapan varsa, kim olursa olsun, Sarı Saltık/Sarı Saltıklar çağırılır, o tez zamanda yetişir Boz Atlı Hızır gibi, Hızır Aleyhisellam gibi…
Altay Dağları’ndan, Horasan Yurdu’na, Tebriz’deki Ulu Dergâha, Dersim’de Düzgün Baba’dan, Romanya Babadağ’a, Bosna Mostar’da Blagay Buna Irmağı’nın çıktığı gözeye bir kervanımız gider bizim…
S A R I S A L T U K
Günün battığı yerde senin makamlarını gösteren mühür;
çıkıp kendi kalıp ve sûretinden, et ve kemiklerinden
su ve ateş kılığında dalıyorsun bir kökler ormanına
sen bir zamanlar yalnız bozkırlarda dolaşan derviş
yalnızca yaban balı ve çekirge ile beslenmiş
sen kumarbaz fatihin bir yenine gizlediği kupa beyi
sen yetimin kan yerlerinde edeceği dönülmez yemin
sen ömrünü seher yellerine yüklemiş abdal gezgin
“Seni Rum’a saldım. Var git, post ve asa ile,
nam ve şan sahibi ol yedi krallık yerde !”
Seni duyacak halkın ağzından Edirne’den bir şehzade.
ve diyecek: “ Bu kentte otururum padişah olursam !”
Gecenin boş sayfaları senin gecende değil artık.
aynı düşleri görürken o kuş dillerinde konuşanlar.
Bir tabut hazırlanacak öldüğün zamanlar, eğer ölürsen,
Bir tabut verilecek seni dileyen o yedi kral

Özdemir İnce
Sevgili Dostlar;
Sarı Saltık ölmez, durmaz, tükenmez, ölümsüz bir isimdir…
O bir büyük inancın, kültürün, Yolun bir büyük neferidir…
O da nihayetinde Onun gibi nice nice ulularla birlikte anlam kazınır, bir bütünde buluşur…
Bu erenlerin kurduğu Erenler Katarına katılanların yoğrulduğu, var olduğu, bir büyük Yol, bir büyük Öğretidir… Devamlı, devamlı kendini yeniler, ezelden ebede, akıp gider kainat var olduğunca…
Bazı Önemli Alevi – Bektaşi Önderleri – Ozanları
Alevilik – Bektaşilik bu inanç için çok önemli olan, kendi yollarını aydınlatan İnanç Önderlerinden çok etkilenerek oluşmuş Ebu Müslim-i Horasani (ö. 755), Beyazıd-ı Bestami (ö. Yaklaşık 875) Cüneyd-i Bağdadi (ö. 910), Hallacı Mansur (ö. 922), Koca Ahmet Yesevi (ö. 1167), Ebul Vefa (Tacu’l-Arifin Seyyid Ebü’l-Vefa Bağdadi) (ö. 1107), Dede Garkin, Haydariliğin kurucusu Kutbeddin Haydar (ö. 1221), Kalenderiliğin kurucusu Cemalü’d-Din Savi (ö. 1232/33), Şıhabeddin es Sühreverdi (ö. 1234), Baba İlyas (ö. 1240), Baba İshak (ö. 1240), Muhyiddin İbnü’l Arabi (ö. 1241), Ahi Evran (ö. 1261), Hacı Bektaş Veli (ö. 1270), Sarı Saltık (ö. 1293), Barak Baba (ö. 1307), Tabduk Emre, Yunus Emre (1320), Şeyh Edebali (1326), Abdal Musa, Abdal Murad, Abdal Mehmed, Postinpuş Baba, Şeyh Mehmed Küşteri (I. Murat Dönemi (1362/1389), Seyyid Ali Sultan (ö. 1420’ler), İmameddin Nesimi (ö. 1408), Şeyh Bedreddin (ö. 1416), Kaygusuz Abdal (ö. 1444) Hacı Bayramı Veli (ö. 1429), Otman Baba (ö. 1478/79), Akyazılı Sultan, Demir Baba (XV. – XVI. Yüzyıl yıllar), Şah İsmail Hatai (1487- 1524), Pir Sultan Abdal, Kul Himmet (1500’lü yıllar), Gül Baba (ö. 1541), Yemini, Virani (1500 yılların sonu, 1600’lü yıllar) Hubyar Sultan, Şah İsmail, Şah İbrahim Veli gibi aynı zamanda bir kısmı için İslam tasavvufunun da temel taşları diyebileceğimiz insanların görüş ve düşüncelerinden de etkilenerek, onların fikirlerini de benimseyerek inanç ve ibadet sistemlerini oluşturmuşlardır.
Tarihler boyunca dergâhlar, tekkeler, ocaklar, cemevleri Alevi/Bektaşi inancının da hem merkezleri, hem de bu inancın yayıldığı mekânlar olmuşlardır.
Pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli’de ocaklar yanmış, kinler- kibirler yok olmuş, gönüller birlenmiş; Anadolu bir harman yeri olmuştur.
İşte sevgili dostlar;
Abdal Musalarla, Mısır’da Kaygusuz Abdallar’la, Baba Mansurlarla, Ağu içenlerle, Kureyş Babalarla, Şahkulu Sultan, Karacaahmet, Eryak Baba, Veli Babalarla, Süceattin Veli’lerle, Sinemiller, Cemal Abdallarla, Seyyid Ali Sultan, Otman Baba, Demir Baba, Ali Koç Baba Sultan, Sersem Ali – Harabati, Hıdır Babalarla, Dikmen Dedelerle, Budapeşte’de Gülbaba’ya kadar binlerce yol ulusunun, pirininin, mürşidinin, ozanının içinde olduğu bitip tükenmeden giden bir büyük hazimeniz bir ulu kervanımız vardır bizi…
Yine Balkanlar’dan bir büyük Alevi – Bektaşi ozanı Virani bizim için söylemiş…


Bir Ulu Şehide tellalığım var
Ben tellalım pazar başım Ali’dir
Eksik alıp artık satsam yine kar
Ben tellalım pazar başım Ali’dir


Irıza malıdır alıp sattığım
Üçler, Beşler, Kırklar Pazar ettiğim
İmam Cafer’den dükkânı tuttuğum
Ben tellalım pazar başım Ali’dir


Virani’yem hem dem Hakk’a yeterim
Tellal oldum şu Âlemi gezerim
Kudretten dükkânım kendi pazarım
Ben tellalım pazar başım Ali’dir


Hakk Muhammed Ali diye sazların çaldığı, deyişlerin söylendiği, bir dostluk kervanıdır bu kervan…
Sonra durmaz, durdurulamaz bu ulu kervan bir yürüyüş eyler; Makedonya Ohri’ye de varır, Arnavutluk Kuruya’ya da çıkar, işte Bosna – Hersek’de Mostar Blagay’a bir dağ eteğindeki gözeden su da içer…
Dağdan dağa, ovadan ovaya, ormandan ormana, su gözelerine oradan da insanlığın doruklarına ulaşır Alevi Bektaşi Yolu’nun Rehberleri…
Sarı Saltık üstüne ne dense azdır.
Yirmi yılda Balkanlar’da en geniş coğrafyalarda türbesini gezdiğim, açıkçası özel olarak sözlü bir derleme yapmasam da, isminin çok ama çok iyi bilindiğini, gönüllerde yer ettiğini gördüğüm Sarı Saltık’ın tarihini, inancını da, kültürünü de onun içinden çıktığı Alevi- Bektaşi toplumunun bir ferdinin yazması gerekir.
Bunu yazacak insanlar çıkarmamak da, bu toplumun affedilmez bir eksiği, bu kurumların ihmal edilmez bir görevleridir.
Muhabbet ehline saygı, sevgi ve aşkla…
Ayhan Aydın
8 Nisan 2020
Rumelifeneri’nde Sarı Saltık
Anadolu ve Rumeli Alevi – Bektaşi kültür dünyasında (evreninde) en önemli sembol isimlerden birisi olan Sarı Saltık’ın gerek Anadolu’da, gerekse de Balkanlar’da (Rumeli)’de birçok yerde türbesi bulunmaktadır.
Bir kişinin birden çok yerde mezarının bulunması olağan bir durum değildir. Ancak aynı isimli şahsiyetlerin belki ayrı ayrı yerlerde mezarları – türbeleri olabilir. Fakat aynen Yunus Emre’de, Kızıldeli’de, Karacaahmet’te olduğu gibi Sarı Saltık’da da durum farklıdır. Döneminde veya yaşadıkların devrin sonrasında halkın gönlünde ve hafızasında çok derin yerler bırakan ulu şahsiyetlere farklı coğrafyalarda birçok insan topluluğu sahip çıkmıştır – çıkmaktadır. Bir de tarihsel olarak, bir kutlu kişinin farklı yörelere ziyaretleri, farklı bölgelerde konaklamaları- gezmeleri, oralarda kalmaları da onların etkisinin büyük bir alana yayılmasına vesile olmuştur. Yani belli bir türbesi olsa da, kabri bir yerde olsa da, onu kendi yurdunda görmek – göstermek isteyenler tarafından makam mezarlar / makam türbeler de yapılmıştır. Bu durum için en iyi örnek Sarı Saltık’tır. Büyük ihtimalle Romanya Babadağ’da asıl türbesi olmasına rağmen; Bulgaristan Varna – Kaliağra Burnu’nda, Makedonya Ohri Kenti’nde Ohri Gölü yanındaki St. Naum Manastırı içinde, Arnavutluk başkent Tiran’ın 40. Km. kuzeyindeki Kruya Kentinde bir dağda, Kosova İpek Köşk Köyü vd. birkaç yerde, Bosna – Hersek, Mostar Blagay’daki türbe – makamlar en bilinenleridir. (Çok şükür hepsini görme şansına ulaştım.)
Hatta bununla ilgili anlatılan bir menakıp olayı çok iyi açıklamaktadır. Kendisinin bütün Balkanlar’da çok sevildiğini iyi bilen Sarı Saltık ilerleyen yaşında bir gün dervişlerine şöyle bir vasiyette bulunmuştur. “Bir gün bu dünyadan göçersen, yedi tabut yapın, her bir yerden beni sevenler, Sarı Saltık bizimdir, biz onu alıp kendi yurdumuza götüreceğiz, derler. Siz de yedi tabutun hepsini hazırlayın, her gelene de birer tanesini verin, benim gerçek tabutum burada kalsın, der. Hakk baki olur, bir gün Sarı Saltık bu dünyadan göçer. Haber tez ulaşır, Rumeli’nin dört bir tarafından o bölgenin yöneticileri atlarla cenazeye gelir ve Sarı Saltık’ın dediği gibi onu alıp kendi yurtlarına götürmek isterler. Dervişler de her birine ayrı ayrı, gizli olarak bu tabutları verirler. Gelenler emin olmak için tabutları açar onun gül yüzlü cemalini görmek isterler. Her birisi de onu görüp tanıyıp tabutları alıp götürürler, kendi yurtlarında defnedip bir türbe yaparlar. Böylece Sarı Saltık her manada olduğu gibi bu manada da bir mucize gösterir, ne kadar ulu bir zat olduğunu bir kez göstermiş olur. Böylece Balkanlar’da yedi yerde türbesi olmuş, kendisini çok sevenlerin hem gönüllerine, hem topraklarına sırlanmış olur. Bu menakıpname yaygın olarak halen bugün Balkanlar’da Aleviler, Bektaşiler arasında anlatılmaktadır.
Selçuklu Dönemi’nde yaşayan ve Anadolu’dan Rumeli’ye 1263-64 yıllarında geçtiğine inanılan Sarı Saltık ise özellikle Balkanlar’da bugün de etkisi çok ciddi şekilde hissedilen bir alp – eren olarak çok büyük bir saygı, sevgi, hürmetle anılmaktadır.
Bir Kalenderi önderi olarak ve alp – eren kimliğinde, barışın, hoşgörünün, adaletin temsilcisi olarak görülen, yedi başlı ejderhayı yenen yiğit bir kahraman olarak bilinen, Hıristiyan Azizler gibi Hıristiyanlarca da kutsanan, manevi önderliğiyle Rumeli topraklarına mührünü vuran, Balkanlar’da en az yedi yerde türbesi – makamı bulunan Sarı Saltık, bugün halen burada halkın gönlünde capcanlı yaşamaya devam etmektedir.
Rumelifeneri’nde Sarı Saltık…
Bugün ise; belki bazıları için biraz farklı gelse de, ihmalkârlığımın bir eseri olarak, Türkiye’de Tunceli Hozat, Babaeski’de türbelerden sonra, yaşadığım şehirdeki makamına ilk kez gitmenin heyecanını yaşadım. (Sarı Saltık’ın Türkiye’de daha birçok yerde türbesi, türbe – makamı var.)
İki yıldır planlamamıza rağmen bir türlü gidemediğimiz türbeye Haşim Turan canımızın rehberliğinde bugün, ulaşmak kısmet oldu. Şu anda Şahkulu Sultan Dergâhı’nda hizmet yürüten İmam Yılmaz Hocamızla bir büyük sevinci ve mutluluğu yaşadık.
Önerimizi dikkate alan Pir Haber Ajansı’nın çok değerli iki muhabiriyle birlikte sisli bir günde yola koyulduk. Sarıyer’deki Telli Baba’ya uğradıktan sonra menzilimize yöneldik.
Rumelifeneri’nin içinde, zemininde yer alan türbede yatan Sarı Saltık yatırıyla ilgili ayrıntılı bir bilgi yok elimizde.
Yine söylenceler içinde kalmış bir kimlik var karşımızda. Tam da bugünkü gibi bir havada yani, sislerin, pusların olduğu bir havada, dalgalar içinde kıyıya varma sevdasında ve endişesinde olan denizcilerin rehberi olarak, onlara kılavuzluk eden Sarı Saltık’ın, denizcilerin koruyucusu olduğuna inanılıyor. Yani; Sarı Saltık, Horasan’dan gelen bir eren kişi olarak, denizcilere yardım eden bir denizci piri olarak da anılıyor.
Ama aynı zamanda Sarı Saltık, yanındaki yoldaşlarıyla, yarenleriyle Karadeniz’e tam da bu noktadan açılan ve Rumeli’yi fetheden bir alp eren olarak kimlik buluyor.
Daha önce çok sevgili Mahmut Aydın ve Hüseyin Başar Babaların ziyaret ettiğini biliyorum. Onları sevgiyle yâd ediyorum.
Bu makam bugün tümüyle Sünni gelenek ekseninde örtünmüş bir durumda. Seccadeler, tesbihler, Kabe- Hacc resimleri her yeri kaplamış durumda. Belki de ilk kez başında Hakk Muhammed Ali aşkıyla İmam Yılmaz hoca sayesinde çerağlar yandı, dualar edildi.
Pir Haber Ajansı tüm bu erkânları görüntüledi, Haşim Turan, İmam Yılmaz ve benden bazı bilgileri kayıt altına aldı. İsmet Sefer ve diğer basın emekçisi arkadaşımıza şükranlarımız vardır.
Dileğimiz; her yerde yaşadığımız asimilasyonlar karşısında, tekke ve dergâhlarımızın, ocak merkezlerimizin elimizden çıkması karşısında, şaşkın – lal olmuş bir şekilde, sözde bir şey yapamamanın çaresizliği için sağa sola geçici öfke patlamaları yapmak yerine, yapmamız gereken; gerçekten adam gibi ve tam anlamıyla örgütlenmek, değerlerimize sahip çıkmaktır.
Olması gereken; Alevi – Bektaşi kültür evreninde temel şahsiyetlerimizin bir kısmını kaybedip, (Ahi Evran, Yunus Emre gibi) neredeyse uzaktan üzüntüyle seyrederek iç geçirmek yerine, her birisini varlığımız, onurumuz, şerefimiz olarak kabul edip, onları koruyabilme gücünü göstermemizdir.
Siyasi artistler gibi orada burada poz vererek, iki nutuk çekip, sahte bilgece sözlerle buralar kurtarılamaz, birlikler sağlanamaz.
Dert bizde, derman ellerimizde ve örgütlü toplum olmaktan geçmektedir.
Erenler Katarında, Hakk Muhammed Ali Kervanında, Alevi Bektaşi Yolu’nda, Gerçeğe Hizmet Edenlere; Eyvallah Dostlar, Eyvallah…
Not: Sarı Saltık’la ilgili özellikle, onun yaşadığı dönemin tarihi arka planıyla ilgili, çok değerli bilim insanı, tarihçi Ahmet Yaşar Ocak’ın kitabını herkese tavsiye ederim. Birinci baskısı Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan eserin üçüncü baskısı Kitap Yayınevi tarafından çıkarılmıştır.
Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, Popüler İslamın Balkalar’daki Destani Öncüsü, 13. Yüzyıl, Güncellenmiş ve Genişletilmiş 3. Baskısı, Kitap Yayınevi, 2016, İstanbul, 200 Sayfa
Ayhan Aydın
Rumelihisarüstü- Sarıyer
28 Mart 2018, Çarşamba
Sarı Saltuk (Saltık) Hakkında Bazı Bilgiler
Sarı Saltuk’la İlgili Ahmet Yaşar Ocak’ın Eserinden Alıntılar…
… Sarı Saltık’ın içinde bulunduğu, Dobruca’ya göç eden aşiretin, Babailer isyanına katıldığını bildiğimiz Çepni boyu olduğu, Fuat Köprülü, Z. Velidi Togan ve Faruk Sümer gibi bazı tarihçilerce çok muhtemel görülmektedir. Bu mümkündür; çünkü isyanda çok faal bir rol oynayan bu boyun, isyanın bastırılması ve Selçuklu kuvvetlerinin takibatı sebebiyle merkezden uzak mıntıkalara çekilmesi çok normaldir… (Sayfa: 66)
… İşte ancak böyle bir sosyal-dini statü ve otorite sahibi olarak Sarı Saltık, II. İzzettin Keykavus’un yolladığı haber üzerine, Karesi (Balıkesir) yöresindeki on oniki bin kişilik kendi aşiretini almış ve Konstantinopolis boğazından geçirerek Bizans imparatoru VIII. Mihail’in kendilerine tahsis ettiği Dobruca steplerine götürmüş ve yerleştirmiş olabilir. Sıradan bir dervişin böyle bir işi başarabilmesi, göç gibi önemli bir olay konusunda büyük bir Türkmen aşiretine sözünü geçirme ihtimalinin çok zayıf olması itibariyle, imkansıza yakın derecede zordur. Böyle önemli bir işi ancak o aşiretin iç inde çok yüksek bir nüfusu olan biri, kısaca lider konumuna sahip birisi becerebilir. Bu sebeple biz, Sarı Saltık’ın yalnız bir şeyh değil, aynı zamanda aşiret reisi olması gerektiğini düşünüyoruz. (Sayfa: 67-68)
….
Şu halde bu anlatılanları bir arada değerlendirdiğimiz zaman, Sarı Saltık ve aşiretinin Dobruca’ya yerleşmesinden çok daha eski tarihlerde, Dobruca ve havalisinde Hıristiyanlığın, Ortodoksluğa mensup yönetici ve yüksek tabaka hariç olmak üzere, büyük çoğunluğuyla Bogomiller’den oluşan heterodoks bir toplumsal ve dini taban teşkil ettiğini; Sarı Saltık zamanında artık mevcut olmasalar da, Müslüman kolonilerinin muhtemelen İsmaililer’den meydana gelen bir İslam heterodoksisi oluşturduğunu, İsmaili tesirler ağırlıklı bu teterodoksiyi Sarı Saltık’la gelen Türkmenler’in pekiştirdiğini tahmin edebiliriz. Her ne kadar Balkanlar’daki bu karmaşık dini zeminin analizi konusunda bugün için bazı problemlerin çözülmesine ve bu sebeple daha detaylı araştırmalara ihtiyaç varsa da, çizmeye çalıştığımız bu kaba taslak yapı profili dahi, Sarı Saltık ve kolonisinin nasıl bir dini zemine geldiğini göstermeye bir parça da olsa yetecektir.
İşte Sarı Saltık ve kolonisi, bu heterodoks zemine Anadolu Türkmenleri’nin Babai isyanından çıkmış yeni heterodoks İslam anlayışını taşıdı. Bugün onun kısmen Bulgaristan, kısmen de Romanya topraklarında kalmış eski faaliyet alanlarında Bektaşilik ve Alevilik gibi, artık biribiri içine geçmiş iki heterodoks İslami toplumun mevcudiyeti bir tesadüfün değil, böyle bir tarihsel arkaplanın Osmanlı fetihleri ile devamından başka bir şey değildir. Bu iki zümrede bugün de canlılığını koruyan hulul ve tensüh merkezli heteredoks İslam inançlarının temeli, Bogomilizm’den Müslümanlığa geçen Hıristiyanlarca, İsmaili hakıyyeleriyle, Sarı Saltık ve aşiretiyle 1263/64’lerde buralarda atıldı ve XVI. Yüzyılda da Safavi propagandasıyla gelişti. Günümüzde Romanya Bektaşileri ile Deliorman Alevileri’nin kökeni büyük bir ihtimalle işte bu şekilde oluşmuş olmalıdır. (Sayfa: 98-99)
… Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz sanıyoruz: Bugün artık Sarı Saltık’ın gerçekte Alevilik ve Bektaşilik ile bir ilgisinin bulunmadığını söylemenin, bu çevre mensuplarınca hiçbir kıymeti yoktur. Sebebi ise gayet açıktır: Bugün Balkanlar’da çok güçlü bir şekilde, kendinden sonraki bütün evliyadan daha canlı olarak yaşayan Sarı Saltık kültü, bütünüyle Bektaşiliğin ve Aleviliğin damgasını taşır. Başka bir deyişle, ona öldükten sonra ölümsüzlük kazandıran bunlar olmuştur. Bu sebeple bugün halkın hafızasında yaşayan Sarı Saltık Bektaşidir, Alevidir. Halk arasında dolaşan menkabeleri da bunu göstermiyor mu? (Sayfa: 124)
Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, Popüler İslam’ın Balkanlardaki Destani Öncüsü, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2002, Ankara
Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, RUMELİ’DE SARI SALTUK’UN İZLERİ VE OHRİ’DEKİ SVETİ NAUM / SARI SALTUK ZİYARETGÂHI yazısından alıntı.

Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli’nin fethi esnasında gazalara katılan, kahra¬man¬lığı ve velayeti ile daha yaşarken efsane¬vî bir şahsiyet haline gelen bir Türk kahramanıdır [1]. Hayatı etrafında oluşan menkıbelere diğer gazi ve velilerin menkıbe¬le¬ri de karışmıştır. Bu sebeple Sarı Saltuk’un gerçek hayatı ile ilgili bilgileri elde etmek son derece güçleşmiştir. Tarihî kaynaklarda yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler Sarı Saltuk’un gerçek hayatını ortaya koyacak nitelikte değildir. Gerçek hayat ile menkıbevî hayat birbirine karışmıştır. Üstelik tarihî kaynakların Sarı Saltuk hakkında verdikleri bu bilgilerin bazan birbiriyle çeliştiği de görülmektedir.
Sarı Saltuk’un destanî şahsiyeti ile ilgili bilgileri çeşitli menakıb-nâmelerde [2] ve velayet-nâmelerde [3] bulabilirsek de hiç şüphesiz bu konuda en önemli kaynak, doğrudan doğruya Sarı Saltuk’un hayatını konu alan Saltuk-nâme adlı eserdir. Ebül¬hayr-ı Rûmî adındaki bir yazar Cem Sultan’ın emri üzerine Anadolu ve Rumeli’yi adım adım dolaşarak Sarı Saltuk’a ait menkıbeleri toplamış ve üç ciltlik bir eser haline getirmiştir. Eser tahminen 1480 yılında tamamlanmıştır [4].
Saltuk-nâme’ye göre Sarı Saltuk’un asıl adı Şerif Hızır’dır [5]. Babasının adı Seyyid Hasan’dır. Şerif Hızır, üç yaşındayken babasız kalır. Şerif’in yetiştirilme¬si işini Seravil adındaki bir lala üstlenir [6]. Kısa sürede ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kul¬lan¬mayı öğrenen Şerif Hızır, Türk destanlarındaki alp tipinin önemli bir örneğini teşkil eder.
Şerif Hızır’ın Saltuk adını alışı ise bir geleneğe dayanmaktadır. Bu gelenek, kişinin gösterdiği kahramanlık sonucu ad almasıdır. Dede Korkut Kitabı’nda örnekle¬ri¬ni gördüğümüz ad alma-ad verme olaylarının [7] benzerleri Saltuk-nâme’de de yer almak¬¬tadır. Kahramanımıza Saltuk adını, savaşta yendiği Alyon adlı bir düşmanı vermiştir. Müslüman olan Alyon’a da Saltuk, İlyas adını verir [8]. Bu ad verme olayı dışında eserde geçen diğer ad verme olayları Saltuk’a yenilerek Müslüman olan kişilere Saltuk tarafından bir Türk adı verilmesi ile ilgilidir [9].
Sarı Saltuk, bir destan kahramanında bulunması gereken bütün özelliklere sa¬hip¬¬tir. Son derece güçlüdür, yüreğinde korkunun zerresi bile yoktur. Tek başına düş¬man içine yanar od gibi girmekte, düşman kalelerini fethetmektedir. Aman dile¬yen düşmanına karşı ise merhametlidir. Saltuk-nâme’de, yiğitte bulunması gereken özel¬lik¬ler ok atmak, yazı yazmak, suda yüzmek ve yiğitçe gezmek olarak sırala¬nır¬ken, Sarı Sal-tuk’un bu dört hünerde mahir olduğu özellikle belirtilir.
… Dobruca bölgesinin Romanya’da kalan kısmında Babadağ olarak anılan küçük bir kasabada Sarı Saltuk türbesi vardır [50]. Burada yatan kişinin gerçekten de Sarı Saltuk olduğuna dair kaynakların bulunduğuna yukarıda değinmiştik. Kuzey Dobruca’daki 9.000 nüfuslu bu kasabanın güney kısmındaki Maçin sokağında Sarı Saltuk türbesi ve bu türbenin karşısında da yaz kış akan Baba Pınarı bulunmaktadır. Türbe yakın zamanda bir onarımdan geçirilmiştir. Ancak, bu onarım sırasında türbenin tarihî yapısı kısmen kaybolmuştur. Türbe, bugün de kasabadaki ve çevredeki Türkler tarafından ziyaret edilmektedir. Türbeyle Vedat Tairoğlu adlı Babadağlı bir Türk ilgilenmektedir. Babadağ’ın yaşlıları, eskiden bu türbenin yanında bir bina daha bulunduğunu söylüyorlar. Arif Reyip’in dedesinden dinlediğine göre bu bina eskiden tekke olarak kullanılıyormuş[51]. Evliya Çelebi’nin Seyahat-nâme’de büyük bir hayranlıkla anlattığı bu türbe ve tekkeden bugün sadece üzeri kapalı bir mezar kalmıştır. Kasabanın en yaşlı kadını Sıdıka Emriye Hanım eskiden beri türbenin ziyaret edildiğini, kadınların adaklar adadığını anlatıyor. Çocukluğunda türbe ziyaretinin büyük bir tören şeklinde yapıldığını, Hıristiyanların da türbeyi ziyaret ettiğini[52] belirtiyor[53]. Günümüzde ise Hıristiyanlar artık bu türbeyi ziyaret etmiyor. Kasabadaki bir başka ziyaretgâh olan Koyun Baba’yı Müslümanların yanı sıra Hıristiyanlar da ziyaret etmektedir. Sarı Saltuk türbesini ziyaret eden kadınlar dileklerinin olması için türbede dualar okumakta, mum yakmaktadır. Eve döndükle¬rin¬de koku çıkarma olarak adlandırdıkları kızgın yağda hamur kızartma işini yapmaktadır[54]. Anadolu’da lokma dökme olarak adlandırılan bu geleneğin Babadağ’da koku çıkarma olarak adlandırılması dikkat çekicidir. Kokunun ve tütsünün eski Türk inancı içerisinde, özellikle nazardan, büyüden ve tehlikelerden korunmakta önemli bir yeri olduğu bilinmektedir[55]. Bu hamurlar daha sonra hayır için üç veya yedi eve dağıtılmaktadır. Bunlar da Türk inanç sistemi içerisinde yeri olan sayılardır.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, RUMELİ’DE SARI SALTUK’UN İZLERİ VE OHRİ’DEKİ SVETİ NAUM / SARI SALTUK ZİYARETGÂHI, ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ, ( http://turkoloji.cu.edu.tr/CAGDAS%20TURK%20LEHCELERI/6.php)
Machıel Kıel’in Makalesinden Alıntı…
… Tarihî kaynaklara göre Sarı Saltuk, Dobruca’ya yerleşmesinden vefatına kadar irşad faaliyetlerini sürdürmek amacıyla çeşitli tekke ve zâviyeler açmıştır. Dobruca’daki Sarı Saltuk, Kaligra’daki Sultan (Yılan) Tekkesi, kendisinin bizzat açtığı ve faaliyette bulunduğu tekkeler olarak bilinmektedir. Sarı Saltuk’un adına ölümünden sonra açılan tekkeler Babaeski’deki Eski Baba Tekkesi ile Kütahya Şeyhlü’deki Sarı Selcük Tekkesi’dir. Sarı Saltuk uğradığı yerlerde önemli hizmetlerde bulunduğundan adına makam-türbeler oluşturulmuştur. Saltuknâme’ye göre başlıcaları Kalliakra (Bulgaristan), Babadağı (Romanya), Blagay (Hersek), Ohri (Makedonya), Kruya (Akçahisar / Arnavutluk), Rumelifeneri (İstanbul), Babaeski (Edirne), Bor (Niğde), Diyarbakır, Tunceli ve İznik gibi merkezlerde olmak üzere Sarı Saltuk’un pek çok türbesi bulunmaktadır. Babadağı’ndaki zâviye 1484’te II. Bayezid’in emriyle külliyeye dönüştürülmüş ve etrafında yeni bir şehir olarak Babadağı kurulmuştur. Buradaki zâviye XVIII ve XIX. yüzyıllardaki Rus istilâlarında yok olmuş, 1828’den sonra yaptırılan tek kubbeli basit türbe binası zaman zaman onarılarak korunmuş, son olarak Türk iş adamları tarafından restore ettirilip 26 Ekim 2007’de ziyarete açılmıştır.
Önceleri hıristiyanların da ziyaret ettiği türbe halen hem ziyaretgâh hem önemli tarihî bir mekân olarak korunmaktadır.
Kalliakra’da Sarı Saltuk’a ait bir zâviyenin varlığı, XVI ve XVII. yüzyıl kaynaklarında temellükâtı ve dervişlerinin isimleri zikredilmek suretiyle belirtilmektedir. Kaynaklar o dönemde Sarı Saltuk’un hâtırasının yaşadığını gösterse de zâviye bugün mevcut değildir. Kruya, Ohri ve Blagay’da bulunan türbeleri yanı başlarındaki yapılarla hâlâ birer ziyaretgâhtır. Arnavutluk’un Kruya kasabasındaki (Akçahisar) Sarısaltuk tepesinde bir mağaranın içinde basamaklarla inilen tekkedeki türbe 975’te (1567-68) veya daha geç yapılmış olmalıdır. Ohri’de Sveti (Aziz) Naum Manastırı’ndaki şapelde yer alan türbe hıristiyanların Slav asıllı hıristiyan bir azize, müslümanların ise Sarı Saltuk’a ait kabul ettikleri bir yerdir. Kosova’da Dragaş’a yakın Plava köyünde, Jur köyünde, Virmica-Dragaş kavşağının sağında, Paştrik dağının tepesinde, Yakova – İpek arasındaki Pirlepe köyünde Sarı Saltuk makamları vardır. Bunlardan İpek’te bulunan ve her yıl 2 Ağustos’ta büyük kutlamalar yapılan türbe sarılık hastalığına yakalananların ziyaret ettiği bir mekândır.
….
Machıel Kıel KAYNAK: Bu metin Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nden alınmıştır. (İslam Ansiklopedisi, Cilt: 36; sayfa: 147)
Balıkesir Üniversitesi’nden Aydın Ayhan’ın Makalesinden Alıntı…
Rumeli’nin Türkler tarafından fethinden sonra Kazdağı Türkmenlerinin bir kısmının Yakup Ece önderliğinde yeniden Rumeli’ne geçerek pirlerinin başlatmış olduğu mukaddes vazifeyi sürdürmek için serhat boylarına dağılıp belki de daha sonra “akıncı gaziler” teşkilatlarının çekirdeğini teşkil ettiler.[80]
Tarih içinde gerek Rumeli’nde gerekse Anadolu’da Alevi inançlı bazı gruplara “Işıkçılar Cemaati” dendiği kaydedilmektedir. “Işıkçı” diye anılan gruplar arasında Sarı Saltık Baba’ya bağlıların da olduğu, ya da o devirlerde “Rafizi”, “Kızılbaş” veya “Alevi” olarak adlandırılan bütün gruplara Rumeli ve Anadolu’da “Işıkçılar” deniliyordu.[81] bazı Osmanlı kaynaklarında “ışıklık” Bektaşî-Alevî toplumu içinde bir tarikat mertebesi olarak da kabul edilmekteydi.[82]
“Işıklar”ın “Devlet-i Alîye’nin birçok yerinde tekkeler, dergâhlar açtıkları,[83] sık sık Sünni inançlı devlet yönetimi ve halkla inanç, adet, ibadet şekilleri bakımından ters düştükleri, şikâyet edildikleri, tekke ve dergâhlarının devamlı teftiş edilip cezalandırıldıklarını, bayramlarda, belkide nevrûz ve kandillerde de kös, küdüm, dümbelek, nekkâre ve saz çalarak dolaştıklarını ve bunların bu davranışlarının[84] ve hattâ kurdukları vakıflarının bile engellendiğini görüyoruz.[85]
“Işık” kelimesi anlam olarak 13.asır Türkçesi ile “ışk” o zamandan kalan bütün metinlerde aşk anlamındadır.[86] (Bu konuda rahmetli Bedri Noyan Dedebaba ile aramızda aramızda bir fikir ayrılığı oluşmuştu. Bedri Noyan Dedebaba, akşam olunca bütün Bektaşi dergâhlarında “çerağ uyandırılır” Bunun için bunlara “Işıkçılar” denilmiştir, diyordu. Oysa akşamları, bütün dergâhlarda, hankâhlarda, zaviyelerde, tekkelerde, türbelerde ışık uyandırılır. Sultan Bayezid buraları feth ederken, geçtiği her yer Hıristiyan diyarı idi. Ama bence “Işkçı” tabiri, Sultan buraya gelince, kendileri gibi Türkçe konuşan dervişlere rastlamış, onlara kim olduklarını sorduğunda: “Biz ışk ehliyiz, Sultanım.” Diye cevap vermelerinden kaynaklanmaktadır.
“Saru Saltuk Baba” Balkan Türkleri ve Müslümanlığı arasında bu güne kadar yaşayagelmiştir. Sarıu Saltuk Baba’nın Hakk’a yürümesinden en az iki yüz elli sene sonra kaleme alınan “Otman Baba Velâyetnamesi’nde bile Sarı Saltuk Baba’nın kendisinde “hulûl” ettiği iddiasındadır.[87]
“Işıklar” aleyhine verilmiş 1558 ve daha sonraki yıllarda birçok hüküm varsa da gerek Kaligra’daki Sarı Saltık Dede ve gerekse Varna’daki Akyazılı Baba tekkelerinin bütün suçlamalara rağmen kapatılmasına dair bir teşebbüs yoktur.[88]
Verilen emir ve hükümler buralarda şarap yapan, tekkelerde saz çalan, namaz ve Sünni inancı ile alay eden kişilerin cezalandırılmaları, men edilmeleri yönündedir.
Rumeli’nde Dobruca ve Deliormanlar bölgesinde bugün bile Alevî inançlı Işıklara, Abdallara ve Sofulara ait köyler bulunmaktadır.[89]
1643 de buralara gelen Evliya Çelebi[90] oralarda anlatılan efsaneyi, “Kelegra Sultan Tekkesi ve kalesi” başlığıyla Sarı Saltık Tekkesini uzun uzun anlatmıştır.[91] Tekkeyi ziyaret eden Evliya Çelebi burada şeyhin; ağaç kılıcı, sapanı, def ve kudümü, sancağı ve bayraklarının hala durduğunu, dervişlerinin Ehlisünnet akidesine bağlı ilim ve fazilet ehli olduğunu kaydetmektedir.
Bölge Osmanlılar tarafından ilk defa Yıldırım Bayazid Han tarafından feth edilmiştir. Daha sonra buradaki kale, belki de “Fetret Devri”nde elden çıkmış, 2. Bayazid devrinde yeniden Türklerin eline geçmiştir.[92] Zamanla kale harap olmuş, sık sık Kazaklar tarafından baskına uğradığından 4. Murad Han’ın emriyle Özi Muhafızı Koca Kenan Paşa tarafından yeniden güçlü bir şekilde inşa ettirilmiştir.
1967 ve 1971’de buraları gezen Michael Kiel, buradaki eserlerin “93 harbi”nde harap edildiği ve şimdi çok kötü durumda olduğunu yazmaktadır.
Sarı Saltık Gazi, çevredeki Hıristiyanlardan da çok hürmet görmüş ve benimsenmiştir. Özellikle Ortadoks Bulgar halk tarafından bir aziz gibi; Sveti Nikola (Aziz Nikola), Aziz Spyridon, Aziz Naum diye kabul görmüştür.[93] Hatta Aziz Georgios, Aziz Elias, daha sonraları Aziz Simeon ve Kara Koncolos yerine de konulmuştur.[94]
Sarı Saltık Baba (Dede, Gazi) Türk-İslam âleminde derin izler bırakmış, özellikle Rumeli’ndeki Müslümanlar üzerinde ve Alevi-Bektaşi inancı çevresinde hürmet gösterilen, saygı ile anılan bir yol önderi olmuştur. Baba’nın manevi şahsiyeti o kadar derindir ki sıkıntılı zamanlarda imdada çağrılanlardan olmuştur. Bu inanç çerçevesinde Rumeli’ni İslamlaştıran, her zaman menkıbelerde anılan bir “Alperen”dir.


Genç Abdal’la Hacı Bektaş geldiler
Sar Saltığı Rumeli’ne saldılar
Şükrolsun dertlere derman oldular
Tavafın kabuldür abdal dediler. [95]


Yönümü döndürdüm Sarı Sultan’a
Ali muratları vere sabahtan
Yüzümü süreyim Seyit Battal’a
Mahlûkun Zülfikâr yolu sabahtan. [96]


Aydın Ayhan, Turan Jeopolitiği’den. http://turanjeopolitigi.com/…/116-babadag-ile-ilgili…
Neval Konuk’un çalışmasından…
Günümüzde türbe ve restorasyonda yapılan müdahaleler
Restorasyonu yapılan Sarı Saltuk Türbe binasının Sarı Saltuk’un ölümünden uzak olmayan bir zamandan kalmış olabileceği gibi, Rus istilasından sonra yapılmış olabileceği tahmin ediliyor. Yapı, kare planlı olup, içten tromp geçişli – kubbe ile örtülüdür. Türbenin önünde, iki tarafı duvarlı ve yaklaşık 3. M. Derinliğinde bir sundurma bulunmaktadır. Restorasyon esnasında, esas mekân örtü sistemi ile sundurmanın üst örtüsü alaturka kiremitle tamamen yenilenmiştir. Kubbenin ortasında da bir âlem konulmuştur. Türbe, içten içe 4.83X4.83 m. Ölçülerindedir. Duvar kalındığı, 0.96 m.dir. Türbenin dış cephesi tamamen sıvanarak, moloz taş duvar örgüsü kapatılmıştır. İç kısmında ise, pencerelere kadar olan duvarların alt kısmı ile üstlerde de tromplar moloz taş örgüsüyle bırakılmış, diğer yerler sıvanarak kapatılmıştır. Bu moloz taşlı olan kısımların derzleri ise, harçla yenilenmiştir.

Türbenin bahçesinde hicri 1050 (miladi 1640-41) tarihinde vefat eden İbrahim Çelebi’nin mezarı ile bir mezar taşı içinde, avlunun kuzey –batı köşesinin karşısında kabirler düzenlenmiştir.
… Restorasyon; Nihayetinde 27 Haziran 2006’da başlayıp, Haziran 2007’de tamamlanan restorasyon, toplam 65.500 AVRO’ya mal olmuştur. Ertan ve Erkan Demirhan kardeşler 28.500 AVRO, TİKA 27.000 AVPO, T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı 10.000 AVRO vererek, restorasyonun finansmanın sağlamışlardır.
Romanya Babadağ Sarı Saltuk Türbesi Restorasyonu, Hazırlayan: Neval Konuk, Sarıyıldız Basımevi, Siteler, 2007, Ankara
Sarı Saltık’la İlgili Birkaç Kitap ve Makale

  • Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltık, Popüler İslam’ın Balkanlardaki Destani Öncüsü, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2002, Ankara
  • Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, RUMELİ’DE SARI SALTUK’UN İZLERİ VE OHRİ’DEKİ SVETİ NAUM / SARI SALTUK ZİYARETGÂHI, ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ, ( http://turkoloji.cu.edu.tr/CAGDAS%20TURK%20LEHCELERI/6.php)
  • Machıel Kıel KAYNAK: Bu metin Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nden alınmıştır. (İslam Ansiklopedisi, Cilt: 36; sayfa: 147)
  • Aydın Ayhan, http://turanjeopolitigi.com/…/116-babadag-ile-ilgili…
  • Neval Konuk, Hazırlayan, Romanya Babadağ Sarı Saltuk Türbesi Restorasyonu, Sarıyıldız Basımevi, Siteler, 2007, Ankara
    Romanya gezisini tamamlayıp Türkiye’ye dönünce internet üzerinden bir araştırmaya girince 2015’de Romanya’da bir sempozyum daha yapılacağını öğrenmiş oldum.
    Davet
    BİRİNCİ DUYURU
    Değerli Araştırmacılar,
    Bilgi, iletişim ve teknoloji çağı olarak adlandırabileceğimiz günümüz dünyası hızlı bir değişim ve gelişim göstermektedir. Ancak bu gelişmelerin ışığında millî ve manevî değerlerin korunması ve gelecek nesillere aktarılması da bir o kadar zorunluluktur. Geçmişinden, kültüründen ve köklerinden uzaklaşan, kopan milletler tarih sayfasından silinmeye mahkumdurlar.
    Türkler ve Türk tarihi için en az Anadolu ve Orta Asya kadar önemli bir coğrafya da Balkanlardır. Tarihî belgelere bakıldığında sanılanın aksine, Türklerin Balkanlara komşu bir millet değil, doğrudan doğruya 1640 yıldan beri Balkanların yerlisi olan bir millet olduğu anlaşılmaktadır.
    Balkanların Türkleşmesi ve İslamlaşmasında pek çok insanın katkısı olmuştur. Bu amaç uğrunda üstlendiği görevle özellikle Sarı Saltuk Gazi ismi öne çıkmaktadır. Bu Türkmen dervişinin Balkanlara gidişinin birtakım sosyal, kültürel ve bilimsel etkinliklerle anılması, Sarı Saltuk Gazi’nin ve onun menkıbevi hayatını konu alan Saltuknâme’nin kültür tarihimiz açısından öneminin yeni bilgi, belge ve araştırmalar ışığında gün yüzüne çıkarılıp kamuoyuna duyurulması ve sonuç itibariyle böylesi etkinliklerle arzulanan Balkan barışına katkı sağlanması, Balkan ülkeleriyle dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin artırılması bir gereklilik arz etmektedir.
    Bu ve benzeri gerekçelerle Trakya Üniversitesi, Yunus Emre Enstitüsü, Türk Dil Kurumu ve Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) iş birliğinde, 6-9 Mayıs 2015 tarihinde Bosna Hersek’in Saraybosna şehrinde II. ULUSLARARASI SARI SALTUK GAZİ SEMPOZYUMU” düzenlemek istiyoruz.
    Bu sebeple ,“Sarı Saltuk”, “Sarı Saltuk ve Balkanlar” genel başlıkları çerçevesinde çalışmalar yürüten değerli araştırmacıları bu bilimsel etkinliğe bildirileri ile katılmaya davet ediyoruz.
    Doç. Dr. Rıdvan CANIM Prof. Dr. Yener YÖRÜK
    TÜ Balkan Araştırma Enstitüsü Müdürü Trakya Üniversitesi Rektörü
    S A R I S A L T U K
    Günün battığı yerde senin makamlarını gösteren mühür;
    çıkıp kendi kalıp ve sûretinden, et ve kemiklerinden
    su ve ateş kılığında dalıyorsun bir kökler ormanına
    sen bir zamanlar yalnız bozkırlarda dolaşan derviş
    yalnızca yaban balı ve çekirge ile beslenmiş
    sen kumarbaz fatihin bir yenine gizlediği kupa beyi
    sen yetimin kan yerlerinde edeceği dönülmez yemin
    sen ömrünü seher yellerine yüklemiş abdal gezgin
    “Seni Rum’a saldım. Var git, post ve asa ile,
    nam ve şan sahibi ol yedi krallık yerde !”
    Seni duyacak halkın ağzından Edirne’den bir şehzade.
    ve diyecek: “ Bu kentte otururum padişah olursam !”
    Gecenin boş sayfaları senin gecende değil artık.
    aynı düşleri görürken o kuş dillerinde konuşanlar.
    Bir tabut hazırlanacak öldüğün zamanlar, eğer ölürsen,
    Bir tabut verilecek seni dileyen o yedi kral
    Özdemir İnce
    Arnavutluk Kruya Kenti’ndeki ziyaret makamı yanında bulunan Sarı Saltık heykeli. (Fotoğraf: Ayhan Aydın)

Yolların olayım Şah Abbas senin

0

Bindi Ukap´a da sürdü Fırat´a,
Yolların olayım Şah Abbas senin.
Allah Allah deyip geldi gayrete,
Dillerin olayım Şah Abbas senin.

Yedi sargıyı da yarıp sollayan,
Ehlibeyt´in yetimlerin kollayan,
Kanlı yezidlere kılıç sallayan,
Ellerin olayım Şah Abbas senin.

Yoluna bakarım gözlerim nem de,
İsmini anarım sohbette demde,
Mekan kurducağın habu sinem de,
Güllerin olayım Şah Abbas senin.

Doldurdun Fırat´tan suyu tuluma,
Siper ettin bedenini zuluma,
Canım kurban yürüdüğün yoluna,
Çöllerin olayım Şah Abbas senin.

Çarpışa çarpışa halin kalmamış,
Çekmediğin bunca zulüm kalmamış,
Dökülmüş yaprağın dalın kalmamış,
Dalların olayım Şah Abbas senin.

Nedir bu kederin kurban olduğum,
Hasretinden sararıpda solduğum,
Arayıpda yetimlerin bulduğun,
Yılların olayım Şah Abbas senin.

Erlik meydanında gösterdin çaba,
Fırat´tan suyunu doldurdun kaba,
Binipde sürdüğün atın Ukap´a,
Nalların olayım Şah Abbas senin.

Senin içindir ağlayıp coştuğum,
Ahı feryad figanlara düştüğüm,
Ol fakir hanene serip açtığın,
Çulların olayım Şah Abbas senin.

Gözyaşımı gözyaşına katayım,
Ellerimi ellerinden tutayım,
Dağılmış arılar sönmüş peteğin,
Balların olayım Şah Abbas senin.

Sayılmıyor vücüdunda yaralar,
Bu dert beni pare pare pareler,
Yakışır mı sana giymek kareler,
Alların olayım Şah Abbas senin.

ALİ SEFA´m der ki Şah´tır gördüğüm.
Ayağı tozuna yüzler sürdüğüm,
Bir damla su için şehit verdiğin,
Kolların olayım Şah Abbas senin.

Yol yezidi el yezidi barıştı

0

Mümin olan dostlar sararıp soldu
Bağrını döverek saçını yoldu
Dünya kahpelerin eline kaldı
Dürüst belli değil puşt belli değil
.
Çağırırım Hakk’ı daim her demde
İçim kan ağlıyor gözlerim nem de
Herkes diyor Allah benim sinemde
Dolu belli değil boş belli değil
.
Kimse artık kötülükten kaçmıyor
İyiye güzele kucak açmıyor
Haram mıdır helal mıdır seçmiyor
Lokma belli değil aş belli değil
.
Bu gidişe bin kez olsun yazıklar
Mazlumları ezer sütü bozuklar
Herkes tutmuş birbirini kazıklar
Çirkin belli değil hoş belli değil
.
Hakk’ı sevdim diye el beni taşlar
Akıyor gözümden kan ile yaşlar
Gül dalına konmuş öter baykuşlar
Bülbül belli değil kuş belli değil
.
Yol yezidi el yezidi barıştı
Şah Hüseyin’le savaşmakta yarıştı
Mevsimlerde dost düşmana karıştı
Bahar belli değil kış belli değil
.
Dost dostunu yese bile doymuyor
Büyük küçük birbirini saymıyor
Böyle düzen beş parayı degmiyor
Hayal belli değil düş belli değil
.
Ali Sefa’m sonumuz ne olacak
Herkes ettiğini bir gün bulacak
Hepimizin bir gün başı yanacak
Kuru belli değil yaş belli değil

Seneler sürer her günüm

0
JPEGmini

Seneler sürer her günüm
Yalnız gitmekten yorgunum
Zannetme sana dargınım
Ben gene sana vurgunum

Başkalarına gülsem de
Senden uzak kalsam da
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum

Dağları aşınca başım
Geri kaldı her yoldaşım
Gel sevgilim gel kardaşım
Ben gene sana vurgunum

Gönlüm seninkine yardı
Aynı şeyleri duyardı
Ayaklarımız uyardı
Ben gene sana vurgunum

İtilmiş tekmelenmişim
Doğduğum günde yanmışım
Yalnız sana güvenmişim
Ben gene sana vurgunum

Sabahattin Ali.

Sordum erenlerden pirin birine

0

Sordum erenlerden pirin birine
Ne ararsan sende var dedi bana
Bundan ötesine dalma derine
Yaşarken dervişlik kâr dedi bana

Sana senden yakın ara şahını,
Her olur olmaza deme ahını,
Sır eyle söyleme, kul günahını,
Örterek bir yara sar dedi bana.

Kulları incitip gönül haşlarsan,
Nefsi yücelere koyup kışlarsan,
Sen seni bilerek günah işlersen,
Cehennemde yakar nar dedi bana.

On sekiz bin âlem Hakk’ın yolunda.
Zikir vardır yaratılan dilinde,
Gül kızarır hicabından dalında,
Bülbülün dilinde zar dedi bana.

Kul Sadık özümde sesi duyunca,
Üçler beşler kırklar görüp sayınca,
Kulun dostu Mevla ömür boyunca.
Bir hazreti Allah yar dedi bana

Onat Kutlar’ın Deniz’ler için yazdığı şiir

0

I.

Ateş sardı kör yılanın gözünü
İspinoz kuşu da ötmez oldu
Kurudu evinizin önündeki asma
Ananızın kurduğu salçalar
Soğuyor kızgın güneşte ve örtüyor
Gözyaşlarının dinmeyen buzları
Sayısız köylerini yoksul doğunun

Yüzünüzün denizinde yapraklanan kan
Şimdi ölü suların dibine çöküyor
Kinin külrengi örümcekleri
Seriyor suların ve şehirlerin
Üstüne unutuşun kefenini
Artık cellatlar sizi hatırlamıyor

Yalnız sessizliğin çınladığı
Avlunuzun taşlarından bir ses
Soruyor belirsiz zamanlarda
“Öldün mü oğul?”
Kim biliyor bu sorunun karşılığını
Ananız kapıları kapatıyor
Kapatıyor yollarını doğunun kan
Kanın kepengini beş bezirgân kapatıyor

Mermer sokaklarda tabutlar gibi
Abanoz renginde bir arabanın
Sıcak koltuğunda yüz ölü vizon
Kayıtsız bir kahkahayı sarıyor
Berber koltuklarında taş orkideler
Bana ne alıyor pazaryerinden
Soyulmuş kabuklarıyla çürürmüş muzlar

Kocaman hesap makinelerinden geçiyor
Rotatifin el değmemiş topları
Matbaa ananın yüksek kapıya
Besleme girdiğinde peydahladığı
Sürüyle pezevenk bağrışarak
Kirli kâğıtlarla kapatıyor
Daracık bir avlunun gerçeğini
Kanlı ve unutulmaz gerçeğini

Sizin için değil artık gölgeli serin
Bir ikindi masası konuşmaları
Oralarda demirden çeneleriyle
Zamanın kahvesini öğütüp içen
Bir yudum kahveye bir yudum acı
Bir yudum kahveye koca bir deniz

II.

Ölüleri öylesine gömdüler
İyi ki mayıs ve sabah erken
Keten çiçekleri getirmiş rüzgâr
Başka da kimseler yoktu
Şimdi bazen mayıs mı unutuyorum

İlmeği arkadan vuran
Kolu bir tane değil ki
Hepsini gördüm hepsini
Ah daracık avludan geçen ses
Oğlumun boynuna dokunamıyorum

Geri gelmeyecek olan
Nasıl bilir ve oradan vururlar
Denizin yüzü ürperiyor
Kanlı bıçağını su temizlemez
Nereye gidersen git seni tanıyorum

III.

Üzülme baba, nerdeyse çıkar
Şimdi dağlardan
Gelir serin bir esinti terini siler
Okşar derisini kanı temizler
Biz o rüzgârı biliriz
Rüzgâra parmaklık konur mu?

Kahırlanma baba demir kapılar
Ardından iki türkü şimdi erişir
Biri köpekler üstüne bir aslanlar
Yüzünden sular gibi geçer ölü oğlunun
Biz o türküleri tanırız
Doldurur gökyüzünü, toprağa yeter
Türküye kurşun sıkılır mı?

Unutma baba onun arkadaşları var
Çatlamış nar gibi mayıs ayında
Yazları ürperen zeytin dalları
Altın eylül ağaçları gibi genç kızlar
Alnını çiçeklerle donatırlar
Çiçeksiz düğüne gidilir mi?

Unutma baba onun arkadaşları var
Seyrek ağaçlı korularından yoksulluğun
Ve uçsuz bozkırlardan koşarak
Ölüme açılan yiğit çocuklar
Yaşamanın savaşçısı çocuklar
Tez ulaştırırlar onu güneşe
Kentlerin kanalına dolar balçığı
Güneş balçıkla sıvanır mı?

Hatırlar mısın baba, ninem anlatırdı
Serin yaz sabahlarında Sivas’ın
Söğüt dallarında bir ak güvercin
Açarmış eski kitabın sayfalarını
Okuu okuuu… dermiş ağzında can dili
Denizi geçen Yusuf’un sayfalarını
Hüseyin’in Battal Gazi’nin sayfalarını
Her birine Simav’dan bir zeytin dalı
Koysak bir gün okuyan olur mu?

IV.

Baba Hıdır İlyas kıssadan hisse söylerdi
Darağacına tahta veren çınar bir gün anlar
Bayrağı taşıyan düşerse onu taşırlar
Son yoksul çocuğun yüzü gülünceye kadar.
(Onat Kutlar)

Sevgili Onat Kutlar’ın, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan katledildikten sonra yazdığı şiirin kısa öyküsü şöyle:

12 Mart faşizminin karanlık günlerinde idamlara karşı düzenlenen imza kampanyasının başını bilindiği üzere Onat Kutlar çekmişti. Ankara’da da Altan Öymen ve Erdal Öz’ün çabalan unutulmaz. Ben de o dönem İnşaat Mühendisleri Odası başkanı olarak karınca kararınca katkı koymaya çalıştım. Toplumda olumlu yankı bulan, adeta baskı günlerinin ölü toprağını silkeleyen bu imza kampanyası bilindiği üzere sonuç vermedi ve 6 Mayıs 1972’de üç fidanımız darağacına gönderildi.
Umut çiçeklerinin sonuçsuz kalsa da açmasını sağlayan bu çabanın öncüsü Onat Kutlar’ın ne kadar etkilendiğini tahmin etmek zor değil.

Bir gün Ataköy’e, çalıştığım şantiyeye geldi. Yazdığı şiiri verdi. Benim de bir kopya çıkartmamı istedi. O günler fotokopi yaygın değil. Elimle kopyasını çıkartıp geri verdim bu şiiri. Daha sonra tekrar temize çektim evde.

Çok sonra şiir kitabının hazırlığını yaparken aradı Sevgili Onat. Yazdığı bu şiiri bulamıyordu. Bendeki kopyasını istedi. Ne kadar arasam boşuna.. Bulamadım nereye koyduğumu. Öyle kaldı bu adsız şiir bir kitap arasında..
Sevgili Onat Kutlar’m bombalı saldın sonucu öldürülmesinin üzerinden on beş yıl geçti. Ve ben geçenlerde kuytu köşede bekleyen bir kitabın içinde buldum bu şiiri.
(METE AKALIN, 6 Mayıs 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi)

Ara ara göç ettiler birakarak yoldaşları

0

Ara ara göç ettiler birakarak yoldaşları
Gözler yaşli terkettiler ağlayan gurbet kuşları
Gönül ezik, ayrilirken alem duydu feryatları
Cana, dosta sarilirken ‘döneceğiz” diyordu gurbet kuşları

Sitem sanma ey allahim, nedir sevenin günahı
Mutlulukla kucaklyaşip tez dönsün gurbet kuşları
Çilemiz bu, yazimiş buymuş kader aldi hep ahları
İki yudum sevgi için ezildi gurbet kuşları.

Sanırım ben de bir ozanım ama

0

Sanırım ben de bir ozanım ama
Bir Mahsuni olamadım ne çıkar.
Veysel ile düzen verdim sazıma
Şenlik gibi çalamadım ne çıkar.

Zemheride bahar yeli oldum da,
Pirim Hacı Bektaş Veli oldum da,
Yunus gibi, sevgi seli oldum da
Bir dergaha dolamadım ne çıkar.

Üç- beş yıl yanında bulundum O’nun,
Hiç kervanı olamadım yolunun,
Karslı Âşık Murat Çobanoğlu’nun
Kıymetini bilemedim ne çıkar.

Asım’la, Muhlis’le yanıp, yakılıp,
Kara zindanlarda boynum bükülüp,
Pir Sultanlar gibi dara çekilip
Nesimi’ce ölemedim ne çıkar.

Sevenlerin yaş dinmezmiş gözünde,
Hüzün vardır her sevdanın özünde,
Nice dost buldum da şu yeryüzünde
Bir Himmeti bulamadım ne çıkar.

Karacaoğlan’dan destur alarak,
Hüdai’nin sevdasıyla dolarak,
Bir İhsani, bir Reyhani olarak
Şu dünyaya gelemedim ne çıkar.

Bülbül ayrılır mı gonca gülünden,
Suna nasıl ayrılırsa gölünden,
Abdurrahim Karakoç’un gönlünden
Mihriban’ı alamadım ne çıkar.

Her günüm gam, keder, her günüm çile,
Bu aşkı çekmemiş Sefai bile,
Küheylan atıyla Köroğlu ile
Çamlıbel’de kalamadım ne çıkar.

Mevla çok ağlatmış Dertli kulunu,
Mecnun terk etmemiş bir gün çölünü,
Kılıç kuşandırıp Dadaloğlu’nu
Toroslar’a salamadım ne çıkar.

Seyrani’yle başımızı alıp da,
Yad ellerde boynu bükük kalıp da,
Şirin’in uğrunda Ferhat olup da
Şu dağları delemedim ne çıkar.

Yetti bu ayrılık canıma yetti,
Ne ömrüm tükendi, ne gamım bitti,
Ali İzzet gibi sel olup gitti
Gözyaşımı silemedim ne çıkar.

Şu sazımı omuzuma asalı,
Dertlerime deva olmadı Aslı,
Yanık Ozan, Âşık Kerem misali
Bir gün olsun gülemedim ne çıkar.

Düşler Ülkesinde Dolunay Vakti adlı kitabımdan
Mayıs 2013 Adapazarı
Yanık Ozan