Ana Sayfa Blog

Ben dedemle yaşıt idim,

0

Ben dedemle yaşıt idim,
Üvey değil, öz ey zahit.
Adem ile eşit idim,
Gel bu sırrı çöz ey zahit.

Anamı sardım, emzirdim,
Babamı sırtta gezdirdim,
Adımı arşa yazdırdım,
Görmek için göz ey zahit.

Kundağımı kendim sardım,
Mezarımı nice kardım,
Her devri daimde vardım,
Seksen, doksan, yüz ey zahit.

Sanma giden dönmez daha,
Dondan dona, çağdan çağa,
Aldanma hiç dil, kulağa,
Gönüldendir söz ey zahit.

Beşer sırra erdiği gün,
Hiçe gider şan, şöhret, ün,
Dört kitabın dördü de dün,
Var ötede yüz ey zahit.

Kör olanlar tene kanar,
Göçenleri öldü sanar,
On dört bin senedir yanar,
Deruni’de köz ey zahit

Erenler yoluna talibsen aşık

0

Erenler yoluna talibsen aşık
Bir er’e bende ol her er er olamaz
Şerr-ü tarikatte olagör sadık
Bağ-ı hakikatte açan gül solmaz

Nefsinde icra et “men aref” dersin
Aldatmasın seni firavun nefsin
Ehl-i kemal oldum deyip gezersin
Taklitle yürüyen marifet bulmaz

Ucub, kibir,riya hased her yanın
Bunlara müsaitmidir edyanın
Böylemidir senin ikrar imanın
Bulanıktır kalbin, neden durulmaz

Arifler kelamın anlayan BASRİ
Tecerrüt eyleyip terk eder dehri
Bir anda geçer hem umman u nehri
Ehl-i Hak deryaya dalar boğulmaz

Hasan Basri Baba

Her arşayı arşı rahman sendedir

0

Gafil olma cümle cihan bir vücud
Fark edersen aziz mihman sendedir
Çün ademe kıldı secde-i sücud
Her arşayı arşı rahman sendedir

Adem beytullahtır Adem kabedir
Adem kutb ü Adem iş bu esmadır
Adem’den ba deyi Muhammed Mustafadır
Fark edersen aziz sultan sendedir

Ademi don edip giyindi Allah
Cem i cümlesine bir idi Allah
Günah etmen deyi buyurdu Allah
Sen hakkı görmezsen gören sendedir

Adem Hakka Hakkta demde sır oldu
La mekan rahmolup kula yar oldu
Ali cümle evliyaya ser oldu
İmam Cafer ilmi Kuran sendedir

Virani’ yim emr-i ferman Allah’ tan
Derdine düşenin dermanı Allah’ tan
Haksızlık etmeyin korkun Allah’ tan
Defterini yazıp veren sendedir

İç dediler içtim kırklar âşkına

0

Selman keşkülünden engür suyundan
İç dediler içtim kırklar âşkına
Kırıla kırıla azap fayından
Geç dediler geçtim sırlar âşkına

Zahirden batına, sıfattan zata
Vela havle dedim gücüm takata
Gönül kapısını ehl-i hakkata
Aç dediler açtım varlar aşkına

Dermana ayandır dertlinin hâli
Yolumdur Muhammed imanım Ali
Çiçekten çiçeğe arı misali
Uç dediler uçtum pirler âşkına

Dilliyi dilsizden,kumruyu faktan
Geceyi gündüzden,karayı aktan
Doğruyu yanlıştan,Hak’kı na haktan
Seç dediler seçtim Erler âşkına

PERDESİZ at gitsin,dünyalık cifen
Durup boşaltmazsan, yük olur küfen
İkrâr meydanında,kendine kefen
Biç dediler biçtim, nurlar âşkına

Martin Luther (1483–1546),

0

Martin Luther (1483–1546), Alman ilahiyatçı, rahip ve akademisyendir. En çok, 1517 yılında Katolik Kilisesi’nin bazı uygulamalarını eleştiren 95 Tez‘i yayımlamasıyla tanınır. Luther’in temel görüşleri şunlardı:

  • İnsanların kurtuluşa iyi işler yerine imanla ulaşabileceği.
  • İncil’in, dinî konularda en yüksek otorite olduğu.
  • Dinî metinlerin halkın anlayacağı dillere çevrilmesi gerektiği.

Bu nedenle İncil’i Almancaya çevirmiş ve okuryazarlığın yayılmasına katkıda bulunmuştur. Luther’in fikirleri zamanla Luthercilik ve diğer Protestan mezheplerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Luther’in 16. yüzyılda başlattığı reformasyon, dogmatik düşünceyi sarsarak ve bireysel aklı ön plana çıkararak sonraki yüzyıllarda Aydınlanma felsefesinin yeşereceği entelektüel temelleri atmıştır.

Hakikatten kaçan bizden değildir

0

Ey erenler şayet hakikat buysa
Hakikatten kaçan bizden değildir
Temel felsefemiz insanlık ise
İnsanlıktan geçen bizden değildir

İnsan hakkı hakkın doğru yoludur
Tabiatda renkler hakkın nurudur
Dünya bir bahçedir insan gülüdür
Gülü gülden seçen bizden değildir

Özüne bak hele benzermi bize
Süreti hakk görüp aldanma yüze
Hakikat gizlidir görünmez göze
Riya’ya kol açan bizden değildir

Haramiyle yandaş olup getiran
İnsan emeğini çalıp götüren
Varıp namert sofrasında oturan
Kadehinde içen bizden değildir

Aşık olmayana gerekmez didar
Karga gülde ötse gül etmez nazar
Bülbüle öykünür sevdasımı var
Böyle konup uçan bizden değildir

Usuli der hey dost beri gel beri
Akar sudur Arif tutarmı kiri
Kamil toprak misalidir serseri
Kibirle dil sürçen bizden değildir

Ozan Usuli

Kemalizm’in Tasfiyesi mi, Devletin Dönüşümü mü? Dr. İsmail Engin

0

Kemalizm’in Tasfiyesi mi, Devletin Dönüşümü mü?

[İsmail Engin] Kuşku yok ki; meydanlarda kimin konuştuğu, hangi sözün büyütüldüğü kadar hangi sözün görmezden gelindiği de siyasetin bir parçası…

Günümüz Türkiye’sinde birbirinden farklı görünen bazı gelişmeler aynı siyasal zeminde buluşuyor:

İmralı’dan gelen “demokratik entegrasyon” mesajları, kimlik ve örgütlenme özgürlüğüne yapılan vurgular, Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisî üzerinden kurulan tarihsel anlatı ve Hacıbektaş’ta kimi Alevi kurumlarının yükselttiği itirazlar…

Herbirini ayrı ayrı değerlendirmek mümkün. Lâkin, bu başlıkların birbirleriyle nasıl ilişkilendiği önem taşıyor.

Yeni bir çözüm sürecinin dilinin ötesinde; devlet-toplum ilişkisi, kimlik, inanç, yurttaşlık ve Türkiye’nin tarihsel belleğinin yeniden yorumlanması gibi daha geniş bir alandan söz ediyor; öncelikle, tarihin neden yeniden çağrıldığını düşünüyoruz.

Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisî referansı bu nedenle önem kazanıyor.

İmralı eksenindeki tartışmalarda bu tarihsel ittifak daha önce de gündeme geldi. İmralı’daki 2025 – 2026 değerlendirmelerinde, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî ittifakına ilişkin ifadeler yer aldı. Fakat, burada dikkat edilmesi gereken nokta, tarihsel bir olayın bugüne taşınmasının kendisinin bir siyasal yorum olduğudur.

Çaldıran dönemindeki Osmanlı-Kürd ilişkilerini bugünün Türkiye’sine doğrudan tercüme etmek mümkün değil. O dönemin devlet yapısı, mezhep çatışmaları, bölgesel güç dengeleri ve yerel iktidar biçimleri bugünkünden tamamen farklıydı. Buna rağmen, tarihsel bir ittifakın bugün hatırlatılması da dikkat çekici. Zira, tarihin siyasette yeniden çağrılması, çoğu zaman bugünün geleceğini tarif etmek için yapılıyor.

O hâlde, geçmişin hangi tarafının bugüne taşındığı üzerinde düşünülmelidir.

İttifak mı? Devlet aklı mı? Merkezî otorite mi? Kürdlerle yeni bir siyasal ilişki modeli mi? Yahut bunların üzerine “demokratik entegrasyon” adı verilen yeni bir anlam mı inşa ediliyor?

Bu sorular sorulmadan yalnızca sloganlara bakmak, fotoğrafın tamamını görmemize yetmiyor.

* * *

İmralı’dan 2026’dan itibaren aktarılan mesajlarda “demokratik entegrasyon” kavramı açık biçimde kullanılıyor. Kimlik, ifade ve fikir özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve kadın özgürlüğü bu çerçevenin parçası olarak tarif ediliyor; bunların salt Kürdleri kapsamadığı; herkes için geçerli özgürlük alanları olduğu belirtiliyor. Ve “Aleviler bu sürecin tam yüreğinde, tam kalbinde” vurgusu yapılıyor.

Bu durum, “Kürd sorununun çözümü” başlığına sıkıştırılabilecek bir söylem olmayı aşıyor.

Tarif edilen şey, Kürdlerin devletle ilişkisinin yeniden kurulmasının yanı sıra Cumhuriyetin kendisinin daha demokratik bir zemine oturtulması iddiası oluyor. Tam da burada yapılan vurguyla “Alevi sorunu” önem kazanıyor. Zira, “demokratik entegrasyon” gerçekten toplumun bütün kimliklerini ve inançlarını kapsayan bir demokratikleşme projesiyse, bunun Alevilerin taleplerine nasıl karşılık vereceği sorusu kaçınılmaz olarak ortada duruyor.

Yalnız, tek bir “Alevi tutumu” varmış gibi konuşmak da gerçekçi olmanın ötesinde ütopik… Alevi kurumları arasında farklı siyasal yaklaşımlar, farklı öncelikler ve farklı çözüm önerileri bulunuyor.

Öte yandan, Ağustos 2026’da kimi Alevi çatı kurumları ortak bir irade ve birlik çağrısı yaptı. Hacıbektaş’ta “Dergâhlarımızı istiyoruz” talebiyle yürüyüş gerçekleştirildi. Alevi kurumlarının temsilcileri dergâhların yönetimi, Alevi kurumlarının özerkliği ve devletin Alevilik alanındaki rolü konusunda itirazlarını dile getirdi. Ancak, yine burada belirtilmelidir ki; gerek Çelebilerden ve gerek Dedebabalardan bu konuda bir talep gelmedi. Hatta, konu önceden meşhur Alevi Çalıştaylarında dile getirildi. Örgüt temsilcilerinin dışında, ilgili taraflarca buna soğuk bakıldığı da ifade edildi.

Dolayısıyla sorun, “Aleviler sürecin içinde mi, dışında mı?” sorusundan daha karmaşık ve Alevilerin [de] bu sürecin öznesi yahut onlar adına kurulmuş bir siyasal anlatının nesnesi olup olmadığı ayrımı kritik önemde. Keza, bir topluluğun “sürecin kalbinde” olduğunun söylenmesi, o topluluğun kendi taleplerinin gerçekten belirleyici olduğu anlamına gelmiyor.

Siyasal bir projenin Alevilerden söz etmesi başka şey; Alevilerin kendi siyasal ve inançsal taleplerinin o projenin şekillenmesinde belirleyici olması ise başka. Ve bu bağlamda, Hacıbektaş’taki yürüyüşü, yalnızca bir meydan protestosu olarak görmek eksik kalıyor. Burada tartışılan yalnızca belirli bir kişi ya da program değil; Alevi kurumlarının kendi inanç alanları üzerindeki söz hakkı. O nedenle, Hacıbektaş’taki itirazı başka bir tartışmanın gölgesinde bırakmak da, onu bütünüyle “perdeleme operasyonu” olarak açıklamak da aynı ölçüde sorunlu. İlki sorunu küçültüyor. İkincisi ise kanıtlanmamış bir niyeti gerçekmiş gibi sunuyor.

Gerçek siyasal analiz, iki ihtimali aynı anda taşıyabilmelidir:

Bazı tartışmalar hakikaten kendiliğinden büyümüş olabilir. Ancak, aynı zamanda bazı tartışmaların büyüklüğü, başka bir tartışmanın görünürlüğünü de azaltabilir. Bunun hangisi olduğunu anlamanın yolu, niyet okumak değil; haber akışına, siyasi aktörlerin tutumlarına ve ortaya çıkan sonuçlara bakmaktır.

Siyasetin eski yöntemlerinden biri, toplumsal bir sorunun merkezine başka bir tartışma yerleştirmektir. Bazen gerçekten “cambaza bak” denir. Bazen de ortada birbirinden bağımsız toplumsal ve siyasal çatışmalar vardır. O nedenle, her gürültüyü bir “perdeleme operasyonu” olarak görmek kolaycılıktır; ama “bunların hiçbir bağlantısı yok” demek de aynı ölçüde kolaycılıktır.

Ve durumu analiz edebilmek için, olayların sonuçlarına bakmak gerekmektedir:

Hangi tartışma büyüdü? Hangisi küçüldü? Kim hangi anda konuştu? Kim sustu? Hangi açıklama medyada manşetlere kim tarafından ve nasıl taşındı? Hangisi birkaç saat sonra kayboldu? Ve bütün bu hareketliliğin sonunda siyasal kazanç kimin hanesine yazıldı?

Bunlar sorulmadan “orkestra”yı anlamak mümkün değil.

Bir başka başlık da “Kemalizm’in tasfiyesi” tartışması. Burada da sloganın ötesine geçmek gerekiyor. Türkiye’de devletin ideolojik ve kurumsal yapısı uzun zamandır dönüşüyor. Bu dönüşümün Kürd sorunu, Alevilik, yeni anayasa tartışmaları, devlet-toplum ilişkisi ve iktidar bloklarının yeniden yapılanmasıyla nasıl kesiştiği daha kapsamlı bir araştırmayı gerektiriyor. Dolayısıyla, bugünkü gelişmeleri, sadece “Kürd sorunu” ya da beraberindeki “Alevi sorunu” olarak okumak eksik kalabiliyor. Tersine, bütün gelişmeleri tek bir gizli plana bağlamak da analitik olarak yeterli değil.

Siyasette niyet ile sonuç aynı şey olmadığı için, “farklı aktörlerin farklı amaçlarla attığı adımlar, sonunda nasıl ortak bir siyasal sonuç üretiyor?” sorusu üzerinde düşünmek gerekiyor.

Zira, bir itiraz, samimi olabilir; ama sonuçları başka bir siyasetin işine yarayabilir. Bir suskunluk, bilinçli bir tercih ve fakat güçsüzlüğün göstergesi de olabilir. Bir slogan, kendiliğinden yükselmiş olabilir; ve fakat başka bir tartışmayı görünmez hâle getirebilir.

Siyasal analiz, aktörlerin ne söylediğinin dışında, söylediklerinin ne ürettiğine de bakmalıdır.

Bugün Türkiye’de farklı kimlikler, farklı siyasal aktörler ve farklı tarih okumaları aynı sahnede karşılaşıyor. Kürdler, kendi hakikatini konuşuyor. Aleviler, kendi taleplerini ve yaralarını. Devlet, kendi güvenlik ve bütünlük perspektifini. İktidar, kendi stratejisini. Muhalefet, kendi pozisyonunu…

Kimi özgürlük diyor, kimi devlet; kimi demokratik entegrasyon, kimi Alevilik, kimi Kemalizm. Kimi geçmişin hesabını açıyor, kimi geleceğin kapısını göstermeye çalışıyor.

Hülasa: Herkes kendi türküsünü söylüyor. Ve fakat, türküler birbirine karıştığında müziği değil, orkestrayı da dinlemek gerekiyor:

Kim hangi anda sahneye çıkıyor? Kim hangi anda susuyor? Hangi söz büyütülüyor? Hangisi kayboluyor? Ve bütün bu hareketliliğin sonunda siyasal yön, nereye doğru değişiyor?

Bugün ihtiyaç olan şey daha yüksek sesle bağırmak değil. Bir adım geri çekilip bütün sahneyi görmek; İmralı’dan gelen sözleri de tartışmak, Alevi kurumlarının taleplerini de ciddiye almak, Hacıbektaş’taki tüm tarafların itirazlarını anlamaya çalışmak. Ve Yavuz–İdris-i Bitlisî anlatısının bugünkü siyasal karşılığını sorgulamak, “demokratik entegrasyon” kavramının gerçekten ne anlama geldiğini açmak; “Kemalizm’in tasfiyesi” iddiasını tarihsel bağlamına oturtmak. Ve bütün bunların birbirinden bağımsız olup olmadığını araştırmak.

Aynı yaranın etrafında çok sayıda ses yükseliyorsa, gerçeğe yalnızca en yüksek ses işaret etmiyor olabilir. Belki de asıl sorun, türküyü kimin söylediği kadar, orkestranın hangi makamda çaldığıdır. Herkes kendi formasını giymiş, kendi safında ve derdinde ve de gerçeğinde; ama sahadaki oyunun “asıl” kurucusu kim? Antrenörü kim? Hakemi kim? Ve son düdük çaldığında, siyasal kazanç kimin hanesine yazılacak?

“Deyiş havalandırmak” zordur. Hele herkes kendi sesini hakikat sanıyorsa… Hakikate ulaşmanın ilk şartı, kendi türkümüzü biraz susturup başkasının ne söylediğini gerçekten dinlemekten ve sonra da herkes sustuğunda şu soruyu sormaktan geçiyor: Bu orkestranın notasını kim yazıyor? | @ismailenginhd [21.8.2026]

Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

0

Yûnus ibn Ya’kûb el-Cufî, mevlâmız İmâm Ca’fer es-Sâdık ‘aleyhi’s-selâma şöyle arz etti: “Sizi ve velâyetinizi tanımak, benim için dünyâdan ve içindeki her şey’den daha değerli bir nîmettir. Allâhu Teâlâ bizlere, sizin velâyetinizi tanıtmakla üzerimize büyük bir minnet bırakıp lütuf etmiştir.”
Yûnus şöyle devâm etti: “Ben böyle söyleyince İmâm ‘aleyhi’s-selâmın çehresinde gazâbın emârelerini gördüm.
İmâm es-Sâdık ‘aleyhi’s-selâm şöyle buyurdu: “Ey Yûnus! Bizim sevgimizi yersiz bir şey’le mukâyese ettin. Dünyâ ve içindeki şey’ nedir ki? Karnını doyurmak ve edeb yerini örtmekten ibârettir. Oysa ki bizim muhabbetimiz ebedî hayâttır.”

Eğribozlu (Εύβοια) da bu şu’ûrla dünyâyı terk etmiş ve kendisinin deyimiyle gurbet elde bî-kes kalmıştır. Âl-i ‘Abâ ‘aleyhimu’s-selâm, kendisinin yegâne yâri ve Onlara duyduğu muhabbet te yegâne azığı olmuştur:

Bugün abdâl olub terk-i sivâyım
Müdâm derd ü belâya mübtelâyım
İrişdüm kenz-i ‘aşka pâdişâyım
Beni sen sanma zâhid gedâyım
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Muhammed ümmetiyim hamdü’lillâh
Ana kul olmuşum cân ile vallâh
Ana kul olmayanlar oldı gümrâh
Okurum dilde virdim “kul hüvallâh”
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Severim cân u dilden Murtazâ’yı
Velâyet ma‘deni cûd u sehâyı
Ben andan gayra kılmam ilticâyı
Anı bilen bilür esrâr-ı “bâ”yı
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Hasan Hulk-i Rızâ bedrü’d-dücâdur
İmânun nûrıdur kalbe ziyâdur
Hakîkat ehline çün reh-nümâdur
Ana cân virmeyen Hak’dan cüdâdur
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Hüseyn-i Kerbelâ’dur nûr-ı Sübhân
Kamu dertlilerün derdine dermân
Sana vasf ideyim ol Şâh’ı ey cân
Degül mi necd-i pâk-i Şâh-ı Merdân
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

İmâm-ı Âbidîn şâh-ı cihândur
Nazîri dirseler geldi yalândur
Anunçün kıble-gâh-ı ‘âşikândur
Mekânı şüphesiz bâğ-ı cinândur
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

İmâm-ı Bâkır kim nesli ‘Alî’dür
Erenler serveri gerçek velîdür
Kamu ‘âlem ânun kemter kulıdur
Bunı inkâr iden bil ki delîdür
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Dilersen mezheb-i Hak Ca’ferî ol
Yolında cân fedâ kıl Hayderî ol
Yüzün sür yirlere hâk-i deri ol
Sen anı sevmeyenlerden berî ol
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

İmâm-ı Kazım bizim sultânımuzdur
Yolında cân u baş kurbânımuzdur
Âşıklar bülbüli gülşânımuzdur
Cihânda bir katre ol ‘ummânımuzdur
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Rızâ’dur menba’-ı ‘ilm-i İlâhî
Hakîkat ehlinün peşt ü penâhı
Meveddet âlemünün pâdişâhı
Degül mi ehl-i ‘aşkun rast-râhı
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Muhammed Takî’dür yâr-ı cânım
Anun çün vasfını söyler zebânım
Menem bülbül çün oldur gülistânım
Çıkubdur göklere zâr u figânım
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Nakî’dür muktedâsı dü cihânun
O’dur hem rehberi rah-ı Hüdâ’nun
Degül mi necd-i pâk Murtazâ’nun
Bu yolda ey gönül vir bâş u cânun
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Hasan’ül-‘Askerî’nün ‘askeriyim
Yolında cân fedâ hâk-i derîyim
Ben anı sevmeyenlerden berîyim
Yezîd’e la‘netün ser-defterîyim
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Muhammed Mehdi-yi sâhib-livâdur
Vücûdı ser-te-ser nûr-ı Hüdâ’dur
Ne denlü vasfını itsem sezâdur
Kapusında nice şâhlar gedâdur
Ne şâhım, ne vazîrim, ne ağâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Bulardur mihteri halk-ı cihânun
Bulardur bihteri kevn ü mekânun
Bulardur rehberi râh-ı Hüdâ’nun
Bulara Sırrî virgil bâş u cânun
Ne şâhım, ne vezîrim, ne gedâyım
Muhibb-i bende-yi Âl-i ‘Abâyım

Eğribozlu Mehmed Emîn Sırrî (d. 1795)

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyü’l-Azîm ve sallallâhu âlâ Muhammedîn ve Âlihi’t-tâhirîn.

Kaynak: İbn Şa’be el-Harrânî, Tuhef’ul Ukûl ‘an Âli’r-Rasûl, s. 379-380 (1984, Kum)

Müseddes: Dîvân-ı Sırrî, 24. Musammat (Neşreden: Sıddık Cansever)

Nakış: Hâtemü’l-enbiyâ Muhammed Mustafâ, İmâm ‘Alî ibn Ebû Tâlib, İmâm Hasan ibn ‘Alî ve İmâm Hüseyin ibn ‘Alî ashâbıyle birlikte, Kaçarlar ekolü, XIX. ‘asr (özel koleksiyon)

Arz-ı hâlimiz:

0

Görenler şu fakîre, bak buna bir der-be-der derler
Gezer âlemde beyhûde, cihândan bî-haber derler

Ne tesbîh, ne ibâdeti, ne savm, ne selâtı var
Gâhî deli, gâhî uslu, gâhî sekran gezer derler

Kazârâ meclis-i nâdâna varsam rağbet etmezler
Bu nereden geldi buraya, bunu görmek zarâr derler

Eger keyfsiz olup yatsam, gelip yanıma münkirler
Sorarlar hâtırım, güyâ velî, gizli geber derler

Eğer bir dâvete gidip bulunsam sofrada nâgâh
Edibâne yesem ol lokmadan, riyâ eder derler

Eğer serbestçe ekletsem o lokmadan riyâsızca
Bu bir aç göz, nezâketsiz, hemen misli bakar derler

Tasavvufdan, hakîkatten eger meclisde bahsetsem
Bu farmason veya zındık, vücûdu, aynı şer derler

Sükûtu ihtiyar etsem eger ki açmasan ağzını
Ne ilimden, ne irfândan ki bunda yok eser derler

Egerçi Âl-i Evlâd-ı Resûl’ün medhini etsem
Be Bektaşî, Kızılbaştır ki yani surh-ı ser derler

Maîşetim için bir kaç kuruş cemine sây etsem
Bu bir hâris, tamâ kimse, îmânı sîm ü zer derler

Maâzzallâh eğer nan pâreye muhtâc fakîr kalsam
Bu tenbel bir hâyırsız, meyvesiz kuru şecer derler

Geceler subhâ dek evrâd u ezkârla günüm geçse
Bu gaflet ehli bir câhil, yatar vakt-i seher derler

Eger âriflere sorsam Penâhî işbu hâlimden
Sâbır eden nihâyette bulur elbet zafer derler

Dârendeli Penâhî, Mustafa Müslim Ocak (1847-1942)

Günümüz Türkçesi

Hâlimizi arz edelim:

Beni görenler, “Şu zavallıya bak, başıboş ve perişan biridir” derler.
Dünyada boşu boşuna dolaşır, bu âlemden habersizdir derler.

Ne tesbihi vardır, ne ibadeti; ne orucu vardır ne de namazı.
Bazen deli, bazen aklı başında, bazen de sarhoş gezer derler.

Tesadüfen cahillerin meclisine gitsem, bana ilgi göstermezler.
“Bu buraya nereden geldi? Bunu görmek bile zarardır” derler.

Keyifsiz olup bir kenara yatacak olsam, yanıma gelip inkârcılar sorarlar:
“Hâlin nasıl?” derler; sanki velîymişim gibi, “Gizlice ölüyor” derler.

Bir davete gidip ansızın sofraya otursam,
Yemeğimi edeple yesem, “O lokmayı gösteriş için yiyor” derler.

O lokmadan rahatça, gösteriş yapmadan yesem,
“Bu açgözlü ve nezaketsiz biridir” derler;
hemen onun gibisine bakarlar.

Mecliste tasavvuftan ve hakikatten söz edecek olsam,
“Bu ya farmasondur ya da zındıktır; özü de sözü de şerdir” derler.

Eğer susmayı tercih etsem, ağzımı hiç açmasam,
“Ne ilminden ne de irfanından bir eser var; bunda hiçbir şey yok” derler.

Resûl’ün Evlâdı’nın, övgüsünü yapacak olsam,
“Bu Bektaşîdir, Kızılbaş’tır; derler.

Geçimimi sağlamak için birkaç kuruş biriktirmeye çalışsam,
“Bu hırslı ve tamahkâr biridir; imanı gümüşe ve altına bağlıdır” derler.

Allah korusun, bir parça ekmeğe muhtaç bir fakir olarak kalsam,
“Bu tembel ve işe yaramaz biridir; meyvesiz, kuru bir ağaçtır” derler.

Geceleri sabaha kadar zikir ve virdlerle geçirsem,
“Bu gaflet içinde yaşayan cahilin biridir; seher vaktinde yatıyor” derler.

Eğer bu hâlimi ariflere sorsam, Penâhî, onlar şöyle derler:
“Sabreden kimse, sonunda mutlaka zafer bulur.”

Asıl adı Mustafa Müslim Ocak olan şair, Malatya’nın Darende ilçesi Şeyhli mahallesinde 1847’de doğmuştur (Ulu 1990: 66). Bir yazma divanı, basılmış bir mevlidi ve çok sayıda şiiri olan şair Salih Nihânî’nin oğludur. Dinî bilgiler ve tasavvufi eğitim konusunda ilk hocası olan babası, şairlik konusunda da oğlunun ilk ustası olur (Yılmaz 1995: 37).

Âşık, medrese eğitimi görmüş olup, 1884’e kadar Darende’de yaşar, bu tarihlerde çocuklarından birinin kendisinin rızası dışında bir evlilik yapmasına dayanamayarak memleketini terk eder ve İstanbul’a yerleşir. Bir daha da geri dönmez. Burada münzevi bir hayat yaşar. 1942’de İstanbul’da vefat eder (Yılmaz 1995: 38).

Şiirlerinde Penâhi mahlasını kullanan şairin basılı bir eseri bulunmaz. Şiirlerinin birçoğunun da zaman içinde kaybolduğu belirtilir. Kalan eserleri incelendiğinde şiirlerinde sevgi ve özlem konularını işleyip, insanların çelişkili davranışlarına, tutarsızlıklarına taşlamalar yönelttiği görülür. Penâhi’nin koşmalarının yanı sıra aruzla yazılmış şiirleri de bulunur.

Âşık; bir güzele meftun olduğu, onun aşkıyla dertlendiği, mehtaplı gecelerde tabiata, sessizliğe, yalnızlığa sığınıp inlediği bir gençlik dönemi yaşar. Bu aşk onun dilini çözer, içindeki his coşkunluğu kelimeye ve mısraya dönüşür (Yılmaz 1995: 38).

Penâhi aynı zamanda iyi bir sosyal gözlemcidir. Toplumu, insanları, insanların birbirleriyle ilişkilerini, övgü ve yergilerini, bunların kaynaklarını da bazı şiirlerinde dile getirir. Şairin hece ile yazdığı koşmalarında ve aruzla yazdığı diğer şiirlerinde çok sade, samimi ve içten bir halk söyleyişinin yanında, halk şiirinde pek kullanılmayan birçok Arapça, Farsça kelime ve tamlamalar da yer alır. Bu şairin aldığı medrese eğitiminin bir sonucu olduğu kadar 18. yüzyılda başlayan ve 19. yüzyılda iyice etkisini gösteren divan ve halk şiiri yakınlaşmasının da bir sonucudur (Yılmaz 1995: 39).

Kaynakça

Ulu, Şükrü Erdoğan (1990). Darende Şairleri Antolojisi. Ankara: Güney Matbaacılık. 

Yılmaz, Mehmet (1995). “Darendeli Şairlerden Penahî”. Somuncu Baba Kültür Edebiyat ve Araştırma Dergisi. 6: 37-4

Yatacağım yerdir işte burası

0

Amma bu gün amma yarın öbür gün
Yatacağım yerdir işte burası
Aş ekmek yerine kara toprağı
Yutacağım yerdir işte burası

Meydana gelirse anlımın akı
Yiyin diyen kimmiş zıkkımın kökü
Zalimlerin yakasından sımsıkı
Tutacağım yerdir işte burası

Hiç ayrım yapmadım topala kele
Her ne desem doğrusunu hak bile
Ben günahsız karıncaysam kırk file
Yeteceğim yerdir işte burası

Dem devran sürmedim yıllardan beri
Yürüdüm yoruldum ileri geri
Ser çeşmenin gözesinden demleri
Atacağım yerdir işte burası

Ruh uçar toprakta kalırmış beden
Asla ölmez derler doğruya giden
Akşam güneşiyle her gün yeniden
Batacağım yerdir işte burası

Hak yanında değerlidir çirkin çil
O güzeller güzellikle gitmez bil
Çiğdem çiçek nergis lale gonca gül
Biteceğim yerdir işte burası

Bire dostum ne yaparsan iyilik yap
Sevgi olmayanda dolmaz imiş kap
Mevta olan her bir dosta bir kitap
Satacağım yerdir işte burası

Sevgi tohumumu toprağa ekip
Meçhule giderim ansızın çekip
Dumansız ateşi ruhumda yakıp
Tüteceğim yerdir işte burası

Azrail gelince hak vuku bulur
Sicilin yazılır ardından gelir
Karga mıyım bülbül müyüm kim bilir
Öteceğim yerdir işte burası

YADİGAR’IM unutmaya sazını
Unutmaya sohbetini sözünü
Dünyanın en büyük kumarbazını
Üteceğim yerdir işte burası

Ozan garip YADİGAR 2021

Bahar seli gibi dağlar başında

0

Bahar seli gibi dağlar başında
Gör nice torlandım nice bulandım
Bir dâr-ı şifâdan boşanmış gibi
Sürüyüp zenciri hayli dolandım

Ömrüm helâk ettim dehrin peşinde
Yüzbin çile vardır her bir işinde
Hicran ocağında aşk ateşinde
Ciğer-kebab oldum gör nice yandım

Gâhi sâil gibi düştüm yollarda
Gâh Mecnûn kıyafet gezdim çöllerde
Bir kısmet cem’ine gurbet ellerde
Çok meşakkat çektim çok yuvarlandım

Bıktım o sofunun ibadetinden
Geçtim o tekkenin kerâmetinden
Usandım mürşidin icâzetinden
Çille-i felekten bezdim usandım

Himmeti bu imiş bize pîrlerin
Hizmetini ettim nice mîrlerin
Hayli müsellimin çok vezirlerin
Sâyesinde bir Dertli’lik kazandım

DERTLİ

  1. Nice: nasıl. Torlanmak: derlenmek, durulmak, ağa düşmek, avlanmak. Dar-ı şifa: hastahane, timarhane. Dolan-mak: serserice gezmek.
  2. Dehr: zaman, dünya, cihan. Hicran: ayrılık.
  3. Gâhi: kâh, kimi vakit. Säil: dilenci. Mecnun kıyafet: Leyla ile Mecnun masalının kahramanı Mecnun’un giyinişi gibi perişan, deli giyinişi gibi. Cem’ine: bulmağa, toplamağa. Meşakkat: sıkıntı, eziyet.
  4. Sofu: dinin buyruk ve yasaklarına tastamam uyan kim-Be. Kerâmet: Bâzı ermiş insanların gösterdiklerine inanılan olağanüstü birtakım yeteneklere sahip olma hali. Mürşit: reh-ber, yol gösteren, seyh, İcâzet: müsaade. Çille-i felek: feleğin, talihin gilesi, derdi.

Aşık İhsani…1932 – 21 Nisan 2009…

0

Aşık İhsani…1932 – 21 Nisan 2009…
Aşıklık Geleneğinde Sazını Mavzer gibi kullanan bir sosyalist, ozan bir öncüydü…
Yıldızlar yoldaşı olsun…


Korkuyorlar korkacaklar korksunlar
Geliyoruz geleceğiz yakındır
Kim nerede ne işliyor hepsini
Biliyoruz bileceğiz yakındır


Bölüşmüşler memleketin malını
Bekliyoruz gelsin hele yarını
Elimizin nasır balyozlarını
Başlarına vuracağız yakındır


Din alıp satmaya vermişler hızı
Hele şu Amerika başlıca sızı
Zorlanıp alınan haklarımızı
Fitil fitil alacağız, yakındır…


UYAN ARTIK
Al kardaşım al eline gürzünü
Vur zalimin beline, vur be vur!
Kendi rahatını kendi elinle
Onlar için değil kendin için, kur be kur!


İşin mi var malın mı var han ile
Atılan sen, satılan sen kan ile
Asker senden, vergi senden, oy senden
Senden olmayandan hesap, sor be sor!


Emeğin çok dermanın yok günün dar
Oturup durmak mı? Daha ne kadar
Boğazını sıkan hain bir el var
Demirden de olsa onu, kır be kır!


Yeter be! Her gelen seni taşladı
Atılan taş kemiğine işledi
Uyan artık senin kavgan başladı
Yapış bir ucundan kavgaya, gir be gir…


DÜŞÜMDE GÖRDÜM
Dün gece düşümde gördüm dostlarım
Türk millet birden bire yürüdü
Kimi eşeğini kimi kazını
Tepe bayır süre süre yürüdü


Kiminin sıkılmış nasırlı eli
Kiminin kimine dayalı beli
Afyon’dan Ağrı’dan bir insan seli
Kaya kaya dere dere yürüdü


Kiminin sırtında baltası çulu
Kiminin dağlara çevrili yolu
Samsunlu İzmirli tüm Anadolu
Bölge bölge sıra sıra yürüdü


Kimisi yaşlıca kimisi ergen
Kimi dev yapılı azimli girgen
Kiminin uyy babo elinde dirgen
Bıyığını bura bura yürüdü


Kimisi sarılmış çıplak bir taya
Kimisi göğsünü eylemiş kaya
Koca halkım bir aydınlık bulmaya
Karanlığa vura vura yürüdü…


İhsani’nin halk ozanlığını sosyalist bir bilinçle yeniden üretmesi, bu gelenekte yeni bir çığır açtı…O bir öncüydü…
İhsani’nin çığır açıcılığı sadece içerik boyutunda kalmadı. Halk ozanlarının ürettiği şiir ve türkülerin biçimlerinde de yenilikler yaptı…
İhsani’nin şiirleri biçim olarak, kuşkusuz ki halk şiirinin geleneksel kalıplarının özelliklerini taşıyordu. Ama o, şiirlerinde, kentsel yaşamın ağır bastığı ve genişletilmiş yeniden üretimin egemen olduğu bir 20. yüzyıl toplumunun sorunlarını ve özlemlerini dile getirmek istiyordu…
Halk şiirinin kalıpsal yapısı ise, onun şiirinin yeni içeriğini yansıtmada yetersiz kalıyordu. Bu durum, şiirlerinin çağdaş ve devrimci içeriğinden ödün vermeyen İhsani’nin, yer yer, halk şiirinin kalıplarını kırmasına yol açtı. Kuşkusuz bunu, ustası olduğu ve geniş halk kitlelerine seslenmede ve ulaşmada kendisine avantaj sağlayan geleneksel biçimleri bir kenara atmadan, onlardan kopmadan yaptı…
Bu biçimsel yeniliği, türkülerinde de denedi. Halk türkülerinin, belli ritim ve ölçülerle birbirini tekrar eden ezgiler toplamından oluşan kalıpsal yapısının dışına çıktı. Ezgilerini, daha bir serbestlik içinde, daha çok ses, ton, ritim çeşitliliği içerecek şekilde oluşturdu…
İnsani bu dönemde, bağlamanın, sadece bu ezgileri seslendiren bir enstrüman olmasından ibaret işlevini de kırdı. Türkülerini seslendirmede bağlamayı, başlı başına bir yorum aracı olarak kullandı…
1960’larda Türkiye’de de moda olmaya başlayan rock müziğinin ayrılmaz unsurları olarak kabul edilen el kol, ayak, beden, jest mimik ve ses hareketlerini İhsani, onlardan habersiz ve bağımsız olarak, kendi türkülerini söylemede kullandı. İhsani yaptığı bu yenilikle, daha sonra Cem Karaca, Moğollar, Kurtalan Ekspresi gibi müzisyenler ve gruplar tarafından geliştirilen “Anadolu Rock”ının, deyim yerindeyse, esin kaynaklarından biri oldu…
İhsani, ezgisindeki seslerin uzunluk ve kısalıklarını, tonlamaları ve onları destekleyen el kol, yüz, vücut hareketlerini, bağlamanın tellerine vuruşlarını, rock müzikçilerine taş çıkartacak bir ustalıkta kullandı. Bu tonlama, vurgulama ve hareketlerle müziğinde zengin bir çeşitlilik ve renklilik yaratmıştır…
İhsani isyanın ve kavganın ozanıydı. Bu durum onun, türkülerinde sesini bir savaş davulu, bağlamasını bir mavzer gibi kullanmasına yol açtı…
Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya, hakça bir düzen, özgür ve kardeşçe bir yaşam özlemi taşıyan ve özlemlerinin gerçekleşmesini bir devrim umuduna bağlayan eğitimli eğitimsiz on binlerce insan, İhsani’nin “sert” ve insanın yüzünde kırbaç gibi şaklayan şiirinde ve müziğinde, özlemlerinin ve umutlarının açık ve net bir ifadesini buluyorlardı…
İhsani kendi şiirleri üzerine kurduğu türkülerinde, erkek sesinin bütün tonlarını içeren bir ses çeşitliliği yaratmaya çalıştı. Kullandığı ritim, tutturduğu tempo ve bağlama ile yaptığı yorum, müziğine, geleneksel halk türkülerinin dışına taşan, çağdaş bir zenginlik katıyordu…
Onun türkülerindeki, en eğitimlisinden en eğitimsizine kadar on binlerce insanı sarıp sarmalayan çekiciliği, şirininin ve müziğinin bu özelliklerinde aramak gerekir…
Fransızların ünlü LE MONDE gazetesi İhsani hakkında 1971’de yaptığı bir değerlendirmede, müzikleri bakımından İhsani ile Batı’daki protestocu ve muhalif folk ve rock sanatçılarını karşılaştırırken şöyle diyordu:
“Ray Charles’ın ya da Johnny Hallyday’in çığlık türküsü, Charlie Mingus’un yakarı türküsü, Bob Dylan ya da Joan Baez’in yakınma türküsü, Leo Ferre ve Georges Brassens’in taşlama türküleri, İhsani sözlerindeki sertlikle karşılaştırıldıklarında adeta çekingen kalırlar. Yalnızca Vietnam Savaşı’na karşı koyan dünya ozanlarında görülen açık sözlü sertlik, İhsani şiirinin ilk göze çarpan özelliğidir. İhsani bu öfkeyi, bu sertliği, halkına karşı olan her şeyi yermekte kullanıyor…

Millî Mücadelede İç Ayaklanmalar

0

Osmanlı Devleti’nin girmiş olduğu 1. Dünya Savaşı’nı noktalayan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile Türk tarihinde Millî Mücadele adı verilen yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem, mütareke şartlarının uygulanması sırasında yaşanan işgaller, azınlık terörü gibi her türlü olumsuzluğu içeren bir dizi uygulamaya karşı Türk halkının başlattığı direnme ruhu ile alevlenen Kurtuluş Savaşı’nı ve ardından gelen yeni Türk devletinin varlığının ve bağımsızlığının dünya devletlerince kabul edilişini kapsamaktadır.

Mütarekenin imzalanmasından sonra ülke tam anlamıyla bir kaosa sürüklenmiştir. Bütün devlet dengelerinin bozulduğu bu ortamda birbiri ardına kurulan hükümetler uzun ömürlü olamamış, hiçbir kabine bu durumun üzerine yüklediği ağırlığı taşıyamamış ve bu felaketten çıkış için sağlıklı fikirler üretememiştir.

İtilaf Devletleri 1. Dünya Savaşı sırasında kağıt üzerinde paylaştıkları Osmanlı topraklarını bu defa fiilen bölüşmeye başlamışlar ve yürüttükleri işgaller Türk halkı için zor bir dönemin başlayacağını ortaya koymuştur. Bununla birlikte, imparatorluk bünyesinde yüzyıllardır barış ve huzur ortamında yaşamış olan azınlıkların, özellikle Ermeniler ve Rumların Türk topraklarında kendileri için bağımsız yeni yurtlar kurma girişimleri de silahlı çeteler vasıtasıyla yeni bir boyut kazanarak Müslüman ahali ile anılan azınlıklar arasında önemli olayların çıkmasına yol açmıştır.

Böylesine büyük bir otorite boşluğunun oluştuğu bir ortamda, yaşanan olumsuzluklar arasında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde değişik zamanlarda ve farklı nedenlerle ortaya çıkan iç ayaklanmalar çok önemli bir yer tutmaktadır.

Tarih boyunca çeşitli milletler kendilerini sömüren yabancı devletlere karşı ayaklanarak bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Bu, anlaşılması kolay bir konudur. Ancak aynı ülkenin insanlarını çeşitli sebeplerle karşı karşıya getiren iç ayaklanmaların açıklaması zordur. Zor olduğu gibi dramatik olaylara ve kapanması uzun sürebilecek yaralara da sebebiyet vermesi mümkündür.

1919-1923 yılları arasında gerçekleşen iç ayaklanmaların temelinde çeşitli etkenler yatmaktadır. Dış etkenlerin özünü İtilaf Devletlerinin istek ve çıkarları oluştururken, iç etkenler daha fazla çeşitlilik göstermektedir.

Ayaklanmalar tek tek incelendiğinde de görüleceği gibi başlıca etken olarak İstanbul Hükümetleri ile Kuvvayı Millîye arasındaki çekişme göze çarpmaktadır. Bunun yanı sıra etnik farklılıklar temelinde gelişen ayaklanma girişimleri ve nihayet liderlik yarışı sebebiyle baş gösteren ayaklanmalara da tanık olunmuştur.

Ali Batı Ayaklanması

Millî Mücadelede yaşanan iç ayaklanmaların kronolojik sıralaması aşağıdaki gibidir

11 Mayıs 1919 Ali Batı Olayı

20 Ağustos 1919 Ali Galip Olayı

27 Eylül 1919 Birinci Bozkır Ayaklanması

20 Ekim 1919 İkinci Bozkır Ayaklanması

20 Ekim 1919 Ahmet Anzavur’un Millî Mücadele aleyhinde birinci defa saldırtılması

26 Ekim 1919 Şeyh Eşref Ayaklanması (Hart Olayı)

28 Ekim 1919 Kızılkuyu Olayı

28 Ekim 1919 Apa Çarpışması

1 Kasım 1919 Dinek Çarpışması

15 Kasım 1919 Demirkapı Çarpışması

16 Şubat 1920 Ahmet Anzavur’un Millî Mücadele aleyhine ikinci defa saldırtılması

4 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un Gönen’e taarruzu

13 Nisan 1920 Birinci Düzce Ayaklanması

16 Nisan 1920 Çerkez Ethem kuvvetleriyle Ahmet Anzavur kuvvetlerinin Yahyaköy Çarpışması

18 Nisan 1920 Kuvvayı İnzibatiyenin kurulması

19 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un Karabiga’dan İngiliz gemisiyle İstanbul’a kaçışı

25 Nisan 1920 Taraklı Çarpışması

8 Mayıs 1920 Ahmet Anzavur’un Adapazarı ve Geyve Harekâtı

8 Mayıs 1920 İkinci Düzce Ayaklanması

11 Mayıs 1920 Anadolu Fevkalâde Müfettişi Umumiliğinin işe başlaması

12/13 Mayıs 1920 Mudurnu Çarpışması

15 Mayıs 1920 Birinci Yozgat Ayaklanması

20 Mayıs 1920 Cemil Çeto Olayı

23 Mayıs 1920 Millî Mücadele kuvvetlerinin Kuvvayı İnzibatiyeye taarruzu

25 Mayıs 1920 Zile Ayaklanması

27 Mayıs 1920 Sulusaray Olayı

1 Haziran 1920 Millî Aşireti Olayı

13 Haziran 1920 Yozgat’ın asiler tarafından işgali

14 Haziran 1920 Kuvvayı İnzibatiye Tümeninin taarruzu

20 Haziran 1920 Çerkez Ethem kuvvetlerinin Ankara’dan Yozgat’a hareketi

21 Haziran 1920 Çopur Musa (Çivril) Olayı

27 Haziran 1920 Kula Olayı

20 Temmuz 1920 İnegöl Olayı

5 Eylül 1920 İkinci Yozgat Ayaklanması

8 Eylül 1920 Çengelhan Olayı

8 Eylül 1920 Nogaykızıközü Olayı

23 Eylül 1920 Ayvalıközü Çarpışması

25 Eylül 1920 Koyunculu Çarpışması

2 Ekim 1920 Konya Ayaklanması

6 Aralık 1920 Demirci Mehmet Efe Ayaklanması

7 Aralık 1920 Çerkez Ethem Ayaklanması

6 Mart 1921 Koçgiri Ayaklanması

…1918 – 21 Kasım 1923 Aynacıoğlu Olayları

… 1918 … 1923 Pontus Ayaklanmaları ve Olayları

11 Mayıs – 18 Ağustos 1919 tarihlerinde baş gösteren ve Midyat, Nusaybin, Ömerkan, Dirilömer çevresinde etkileşen bu ayaklanma, İngilizlerin Osmanlı topraklarında ayrılıkçı güçleri kışkırtarak, onlar aracılığıyla bölgede dolaylı bir etkinlik sağlama politikasına uygun düşen tipik bir örnektir.

Bu bölgede yaşayan söz sahibi kişiler, İngilizlerin kışkırtmalarıyla bir Kürdistan oluşturulması fikrini yayma çabasında bulundukları sırada, bu rüzgardan etkilenen Ali Batı diğer yandan da kendisinin İstanbul Hükümetinin Mardin Temsilcisi olduğu yolundaki propagandalarla etkinliğini artırmaya çalışmıştır.

11 Mayıs 1919 günü emrindeki yüz silahlı adamı ile Nusaybin’e gelen Ali Batı’ya İlçe Kaymakamı ve burada bulunan 24. Alay Komutanı ilk müdahaleyi nasihat yoluyla yapmışlarsa da, buradaki askerî kuvvetin kendi sayılarından daha az olduğunu anlayan Ali Batı her ikisini de tehdit etmiş ve daha da ileri giderek hapishanedeki mahkûmları serbest bırakmış ve halktan zorla para ve insan toplamaya başlamıştır.

Bunun üzerine 5. Tümen Komutanlığının emri ile civardaki askerî kuvvetler birleştirilerek Ali Batı’nın üzerine gönderilmiştir. 4 Haziran’da Mekre yakınlarında bozguna uğratılan Ali batı, bir grup adamıyla kaçmayı başarmıştır.

  1. Tümen Komutanı, 6 Haziran’da bir bildiri yayınlayarak, köylülerin ve aşiretlerin bu eşkıyaya yardımda bulunmamak şartıyla serbest olduklarını ilan etmiştir. Devam eden takip sonucunda Ali Batı 18 Ağustos’ta gizlendiği Medah mevkiinde kıstırılmış ve yapılan çarpışma neticesinde ölü olarak ele geçirilmiştir.

Ali Galip Olayı (20 Ağustos – 15 Eylül 1919)

Mustafa Kemal ve beraberindekilerin Erzurum’da topladıkları Kongreyi engelleyemeyen Damat Ferit Hükümetinin, Amasya Tamiminde çağrısı yapılan ve yurdun bütünlüğü için kararlar alınacak olan Sivas Kongresini engelleme çabasının bir ürünü olmuştur.

Dahiliye Nazırı Adil Bey ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa’nın emriyle dönemin Elazığ Valisi Ali Galip’in görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Aynı dönemde İngiliz Binbaşısı Noel, bağımsız bir Kürt önderleri Bedirhanî Halil, Kamuran, Celâdet ve Ekrem Beylerle toplanmıştır.

Bu gruba, görev emrini aldıktan üç gün sonra 6 Eylül’de Ali Galip de dahil olmuş ve yapılan toplantıda Malatya Mutasarrıfı Bedirhanî Halil’den 500 seçkin atlı hazırlamasını kararlaştırmışlardır.

Öteden beri bu girişimleri izleyen Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar, gelişmelerin Kürtleri ayaklandırmak ve Sivas Kongresini dağıtmaktan başka Doğu illerinde asayişsizlik olduğu gerekçesiyle bu bölgenin de işgaline zemin hazırlanacağı değerlendirmesini yapmışlar ve bu nedenle Ali Galip ve beraberindekilerin Sivas üzerine yürümelerini beklemeksizin onların ele geçirilmeleri kararını almışlardır.

Böylelikle Elazığ, Diyarbakır, Siverek ve Aziziye’den bazı birlikler Malatya üzerine gönderilmiş ve bunun üzerine önce Noel ile Kamuran, Celadet ve Ekrem, arkasından Ali Galip ile Mutasarrıf Halil Kâhta’ya doğru kaçıp, Bey Dağ’daki Reşvan Aşireti Başkanı Bedir Ağa’nın yanına sığınmışlardır.

Ali Galip kaçarken maliye veznesinden almış olduğu :

“Mustafa Kemal ve avenesinin tenkili masarifine karşılık olmak üzere olbabdaki emrini tevfikan altı bin lira alınmıştır.” ibareli senedi de unutmuştur.

Beydağ’da da yeni kuvvet toplama girişiminde bulunduğu anlaşılan Ali Galip üzerine kuvvet gönderilince bu defa Urfa’ya kaçmış, oradan da Noel’in çağrısı üzerine Halep’e gitmiştir.

Birinci Bozkır Ayaklanması (27 Eylül – 4 Ekim 1919)

Konya’nın Bozkır ilçesinde meydana geldiği için bu adla anılan ayaklanmalar, ulusal direnişin güçlenmesini ve gelişmesini geciktirici türden ayaklanmalardır. Mustafa Kemal Paşa’nın, komutanlara Mondros Mütarekesi’nin uygulanmasına davet eden telgraflarına olumlu yanıt veren Cemal Paşa, bölgedeki halkı Millî mücadeleye katılmaya ve ordusunun eksiklerini tamamlamaya çalışırken İstanbul’a çağrılmıştır.

Ardından görevi devralan Albay Selahattin de kısa bir süre sonra görevinden ayrılınca, İngiliz Muhipler Cemiyeti ve Damat Ferit’e bağlılığıyla bilinen Vali Cemal Bey duruma hâkim olmuştur.

Cemal bey bir yandan halkı Millî kuvvetlere karşı gelmeye zorlarken, diğer yandan da hapishaneyi boşaltarak buradaki suçluları silahlandırmıştır. Bu gelişmeler karşısında Heyet-i Temsiliye, Albay Refet Bey’i (Bele) valinin tehlikeli faaliyetlerine son vermesi için görevlendirmiştir. Konya halkının da bu yeni gelişmeye verdiği desteği gören Vali Cemal Bey 27/28 Eylül 1919 gecesi Konya’yı terk ederek İstanbul’a dönmüştür.

Halife, Padişaha bağlılık ve Millî harekete karşı çıkış temelindeki ilk örneği teşkil eden Birinci Bozkır Ayaklanması böyle bir ortamda Vali Cemal ve İstanbul’da İngiliz Papazı Frew ile ilişkisi olan Bozkırlı Zeynelabidin ve arkadaşlarının kışkırtması sonucu başlamıştır.

Kısa sürede Bozkır’a egemen olan yaklaşık bin kişi, Seydişehir’den üzerlerine gönderilen askeri birliği de etkisiz hale getirince, bölgeye bir nasihat heyeti gönderilmiş ve Bozkır’a Millî kuvvetlerin gönderilmeyeceği garantisi verilerek isyanlar yatıştırılmıştır.

İkinci Bozkır Ayaklanması (20 Ekim- 4 Kasım 1919)

Birinci ayaklanmanın yatıştırılmasının ardından yeni bir ayaklanmamanın çıkmaması için Afyon’dan Yarbay Arif (Karakeçili) Müfrezesi de Seydişehir’e kaydırılmıştır. Bu gelişmeleri haber alan Zeynelabidin’in adamları, yeniden harekete geçerek Bozkır’ı basmışlar ve üzerlerine gönderilen öncü birlikleri yenilgiye uğratmışlardır (24 Ekim 1919, Akkise civarı).

Ertesi gün Yarbay Arif asilerin sağ kanadından etkili bir harekat düzenlemiş, 30 kadar ölü ve bir o kadar da yaralısı bulunan isyancılar geri çekilmeye başlamışlardır.

Takip harekâtında Karaman-Çumra yolu üzerindeki Kızılkuyu’da geceyi geçiren 30 kişilik bir müfreze, baskın sonucu ele geçmiş (28/29 Ekim 1919), asiler erlerin para, silah ve hayvanlarını alıp serbest bırakmış, ancak başlarındaki iki subayı idam etmeye teşebbüs etmişlerse de araya giren yaşlıların ve herhalde yaklaşmakta olan Yarbay Arif kuvvetlerinin etkisiyle vazgeçerek kaçmışlardır.

Bu arada Yarbay Arif Müfrezesi ile asiler arasında bir çarpışma da Apa ve dolaylarında gerçekleşmiş (28 Ekim1919), 20 ölü ve 10 yaralı veren isyancılar kaçmaya devam etmişlerdir. Ayaklanmacılara son darbe de 1 Kasım 1919’da Dinek yöresinde vurulmuş, dağılan asilerin elebaşları da dağlara kaçmak zorunda kalmış, asilerin bütün köyleri işgal edilince Bozkır’a bir tek silah patlamadan girilmiştir (4 Kasım 1919).

Şeyh Eşref (Hart) Ayaklanması (26 Ekim – 24 Aralık 1919)

Tipik bir irtica hareketi niteliği taşıyan bu ayaklanma, Bayburt’a 20 km. uzaklıktaki Hart kasabasında yaşayan Eşref adında birinin kendine özel bir tarikat kurması ve ününün çevreye yayılması sonucu İçişleri Bakanlığınca soruşturma açılmasını gerektiren bir durumun oluşması ve Eşref’in soruşturmaya karşı çıkmasıyla başlamıştır. Bu konudaki ilk girişim Erzurum Valiliğince başlatılmıştır.

Valilik, Bayburt Kaymakamlığına bu şeyhin kökeni, mesleği, mezhebi, müritlerinin kimliği ve faaliyetleri hakkında bilgi sormuştur. Sonuçta Dahiliye Nezaretinin emriyle harekete geçen Bayburt Kaymakamlığı, ilçe müftüsünün başkanlığında din adamlarında oluşan bir kurul oluşturmuştur. Şeyhin kurulun davetini reddetmesi ve müritlerinin ayaklanma içinde olduğu yolunda duyumlar alınması üzerine 6 Aralık 1919’da Bayburt’taki 28. Alaydan 50 kişilik bir müfreze göz korkutmak için Hart’a gönderilmiştir.

Hart’a gelen heyet, Şeyhin önceden ayrılması sebebiyle kendisi ile temas edememiş, halk yorgun düşen askerleri ikramda bulunmak vaadiyle birer ikişer evlere dağıtmış ve Hart’a geri dönen Şeyhle birlikte harekete geçerek onları esir almıştır. Bu olay, Alay Komutanı Binbaşı Nuri’nin şehit edilmesiyle yeni bir boyut kazanmış, bunun üzerine otuzar kişilik iki piyade bölüğünden yeni bir müfreze oluşturularak 9 Aralık 1919’da Hart’a sevk edilmiştir.

Bu müfrezeye de bir baskın düzenleyen Eşref başarılı olup askerleri tutsak ettikten sonra, kendisinin mehdi olduğunu ilan edip daha da azgınlaşmaya başlamıştır. Askerlerin tedbirsizliği ve tecrübesizliği neticesiyle oluşan bu durum karşısında hükümetin uzlaşma girişimlerinde bulunmuş olması da bir fayda sağlamamıştır ve bu defa dört tabur ve iki bölükten oluşan 700 kişilik bir kuvvet Hart’a gönderilmiştir. İhtiyaten biri Gümüşhane’de, diğeri Of’ta iki tabur da hazır tutulmuştur.

24 Aralık’ta Hart’ı kuşatan bu kuvvetler özellikle topçuların isabetli atışları vasıtasıyla sonuca gidebilmeyi başarmıştır. Evine isabet eden top mermisiyle havaya uçan Şeyh Eşref’in akıbetini öğrenen müritleri daha fazla direnemeyip teslim olmuşlardır.

Birinci Anzavur Ayaklanması (25 Ekim – 30 Kasım 1919)

Ahmet Anzavur’un önderliğinde çeşitli aralıklarla gelişen ayaklanmalar, esasen Anadolu’daki direnişi kırmaya yönelen iç isyanlar arasında en önemlisi sayılabilir. Çünkü Batı Cephesinin oluşturulması ve Yunan işgalinin durdurulmasının gecikmesine sebep olmuştur.

Emekli Jandarma Binbaşısı olan Ahmet Anzavur, Millî Mücadeleye karşı tavır alarak saltanat ve halifeliğe bağlılığının karşılığında, özellikle Biga, Gönen, Manyas ve civarındaki Çerkezleri teşkilatlandırarak Kuvvayı Millîyeye karşı bir güç oluşturmak amacıyla bu bölgeye gönderilmiştir. Heyet-i Temsiliye Anzavur hareketini bastırmak için 31 Ekim 1919’da Albay Kazım’ı (Özalp) ve Salihli Cephesi Komutanı Ethemi görevlendirmiştir.

2 Kasım 1919’da Susurluk’a gelerek kuvvet toplamaya başlayan Anzavur ile ilk temas 15 Kasım’da Demirkapı sırtlarında gerçekleşmiş, bir taraftan Albay Kazım komutasındaki 11. Tümen, diğer taraftan da Yarbay Rahmi müfrezesi arasında kalan Anzavur, 10 kadar ölü ve 40 kadar yaralı bırakarak kaçmıştır.

Takip harekatına bu aşamada Salihli cephesinde bulunan Çerkez Ethem de katılarak 30 Kasım’da Söğütalanı’nda Anzavur yeniden sıkıştırılmış ve ancak birkaç adamı ile kaçmayı başarmıştır. Birinci Anzavur Ayaklanmasının 2/3 Aralık 1919’da bittiği kabul edilmektedir.

İkinci Anzavur Ayaklanması (16 Şubat – 19 Nisan 1920)

Ahmet Anzavur’un ikinci kez ayaklanma girişimi, Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyesi üyelerinden Edremit Kaymakamı Hamdi Bey’in katledilişi ile başlar. Hamdi Bey 26/27 Ocak 1920 gecesi düzenlediği bir baskınla Gelibolu yarımadasının Akbaş mevkiinde Fransız askerlerinin gözetimi altındaki silah ve cephaneleri ele geçirmiş ve sabaha kadar tümünü Anadolu kıyılarına taşıtmış yurtsever bir kişidir. Daha sonra Biga’ya geçerek asker toplamaya başlayan Hamdi Bey, yaklaşık 500 genç ile Biga’daki 190. Alayın 2. Taburu emrine girmiştir.

Birliğin ihtiyaçları için halktan para toplamak zorunda kalışı, buradaki halkı ( çoğunlukla Pomaklar) hoşnutsuzluğa itmiş ve Biga’da bir isyan başlatılmıştır. Bu esnada 15 kadar adamıyla Biga’ya gelen Ahmet Anzavur, hükümet konağına yerleşerek ayaklanmanın idaresini ele almıştır. Hamdi Bey yalnız kalınca Yenice istikametine doğru yola çıkmış, fakat yolda yakalanarak katledilmiş ve cesedi halka teşhir edilmiştir.

Bu gelişmeden sonra Anzavur yönetimindeki 800 kadar asi Yenice’ye saldırarak, Akbaş’tan kaçırılan silahları ele geçirmek istemiştir. Çaresiz geri çekilmek zorunda kalan yurtseverler silahları ve cephaneliği asilerin eline geçmemesi için dinamitle havaya uçurmuştur. Bu arada İstanbul Hükümeti de Anzavur çetesine katılmak üzere İstanbul’dan subaylar göndermiş, mali destek sağlamış, İngilizlerle birlikte bu ayaklanma örgütünü genişletmeye çalışmıştır.

Çok ciddi boyutlara ulaşan ikinci Anzavur kuvvetlerinin bastırılması konusunda Ankara’da Mustafa Kemal Heyet-i Temsiliye başkanı olarak kararlı bir bildiri yayınlamış ve isyanın bastırılması için 2 000 civarında asker toplanmıştır. Çerkez Ethem’in idaresindeki birlikler 16 Nisan 1920’de Susurluk’un Kuzeyindeki Yahyaköy’de karşılaşmışlar, tam gün süren şiddetli çarpışmalar sonunda asiler dağıtılabilmiştir. Bunun üzerine 19 Nisan’da Karabiga’ya kaçan Anzavur oradan da bir İngiliz gemisiyle İstanbul’a dönmüştür.

Birinci Düzce Ayaklanması (13 Nisan-31 Mayıs 1920)

7 Nisan 1920’de Amiral de Robeck’i ziyaret ederek onunla Millîyetçilere karşı alınması gereken önlemleri ve bu konudaki İtilaf Devletlerinin desteğini araştıran Damat Ferit’in 12 Nisan 1920’de dördüncü defa Sadrazamlığa getirilişinin hemen ardından başlayan bu ayaklanma da Anzavur, Yozgat ve Konya isyanları ile aynı türden sayılabilir.

Düzce yöresinde baş gösteren bu ayaklanmalar bir yandan hilafetin ve şeriatın savunulmasına dayandırılmakla beraber diğer yandan da Çerkezlik davası güdülen bir içeriğe de sahiptir. Bölgede yaşayan Çerkez ileri gelenlerinin sarayla yakın ilişkide olmaları gelişen Anadolu hareketine karşı olumsuz tavır almalarına sebep olmuştur. Ayrıca İstanbul Hükümeti’nin buradaki Çerkez ve Abaza’ları ulusal direniş hareketine karşı kışkırtırken, bu hareketi yürütenlerin İttihatçıların devamı olduğu yolundaki propagandaları da etkili olmuştur.

Bütün bu gelişmelerin sonucunda Ömer Efendi Köyünde toplanarak silahlanan Çerkez ve Abazalar Düzce’deki güvenlik müfrezesini basarak buradaki birlik komutanı Mahmut Nedim’i teslim almış ve Düzce’ye egemen olmuşlardır.

Ayaklanmanın öncülerinden Berzeg Sefer Kaymakamlığa, emekli Binbaşı Maan Ali de Jandarma Komutanlığına atanmış ve ayaklanma bu suretle seri bir şekilde yayılmaya başlamıştır. Kısa bir zaman içinde Bolu, Hendek, Adapazarı ve Safranbolu’da insanlar “Müslümanlık” gayreti ile ya da “padişah yanlısı” olduklarını göstermek amacıyla ayaklananların safına katılmışlardır.

Tehlikenin büyüklüğü karşısında yeni kurulan Büyük Millet Meclisi’nin Muvakkat İcra Vekilleri Heyeti (Geçici Yürütme Kurulu) bölgeye askeri birliklerle beraber halkı yatıştırmak için Ankara’dan Husrev Gerede, Adapazarı’ndan da Sait ve Kazım Beyler başkanlığında birer “Nasihat Heyeti” gönderilmiştir. Fakat bu girişim sonuçsuz kalmış, Gerede Heyeti asiler tarafından tutuklanmış, Sait ve Kazım Beyler öldürülmüştür.

Bunun üzerine Geyve’deki tümenden sonra Çerkez Ethem birliği ve diğer Kuvvayı Millîye birlikleri bölgeye yollanmış, Ali Fuat (Cebesoy) ile Refet (Bele) ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmiştir.

23—31 Mayıs 1920 tarihleri arasında başlayan ayaklanmayı bastırma harekatı, 26 Mayıs’ta Çerkez Ethem kuvvetlerinin Düzce’yi ele geçirmesiyle ve ayaklanmanın elebaşlarıyla birlikte 53 kişiyi idam etmesiyle ve aynı gün Refet Bele kuvvetlerinin Bolu’ya girmesiyle devam etmiş, Refet Bey’in 31 Mayıs’ta Gerede’ye girmesiyle sonuçlanmıştır.

İkinci Düzce Ayaklanması ( 19 Temmuz-23 Eylül 1920)

Birinci Düzce ayaklanmasının bastırıldığı günlerde Yozgat’ta da bir ayaklanmanın başlaması üzerine Çerkez Ethem’in ve Binbaşı Çolak İbrahim’in kuvvetleri Genelkurmayca Yozgat bölgesine, düzenli orduya mensup birlikler de Yunan saldırılarını karşılamak amacıyla cepheye gönderilince bu bölgede daha önce dağılıp sinen asiler yeniden toparlanmaya başlamışlardır.

Bu defa ayaklanan Çerkez ve Abazaların düşünceleri, Hendek’i almak, İzmit ile bağlantı sağlayıp Yunanlılarla birleşmek ve güya kendi hayat ve geleceklerini Millî kuvvetlerden kurtarıp, garanti altına almak şeklinde gelişmiştir. 8 Ağustos’ta Düzce’yi ele geçirmeyi başaran asilerin üzerine Ankara, Eskişehir, Bilecik ve Uşak’tan takviye birlikler gönderilince yok edileceklerini anlayan asiler hareketlerine son vermişlerdir.

Bunda Ali Fuat Paşa’nın Abaza başkanlarıyla görüşmek üzere gönderdiği aracıların da olumlu katkısı olmuş ve 66 gün süren ayaklanma bu şekilde sonuçlanmıştır.

Kuvvayı İnzibatiye Harekâtı

Dördüncü kez 5 Nisan 1920’de kabinesini kuran Damat Ferit’in Millî mücadeleyi boğmak için başvurduğu yollardan biridir. Kuvvayı İnzibatiye adı verilen bu yarı-resmî askeri örgütün diğer adı Hilafet Ordusudur.

Komutanlığına Süleyman Şefik Paşa’nın atandığı Kuvvayı İnzibatiye üç piyade alayı ve bir topçu taburundan oluşmuştur. 18 Nisan 1920’de kurulan bu oluşumun hemen öncesindeki önemli gelişmeleri hatırlamak yararlı olacaktır.

11 Nisan’da Şeyhülislam Dürrizade El Seyid Abdullah’ın fetvası ile Mustafa Kemal ve onunla beraber hareket edenlerin öldürülmelerinin İslam dinince caiz olduğu ilan edilmiş, buna mukabil Ankara da Börekçizade Mehmet Rifat Efendi’nin fetvası ile (16 Nisan 1920) haklılığını aynı zeminde kanıtlamaya girişmiştir. Artık İstanbul ile Ankara arasındaki bütün köprüler atılmış ve geri dönüşü olmayan bir yola girilmiştir. Bu arada İngilizler de denetimleri altındaki Türk silah depolarından Kuvvayı İnzibatiye’ye silah dağıtılmasına izin vermektedirler.

Süleyman Şefik Paşa kendisine sonradan katılan Anzavur Ahmet ile anlaşmazlığa düşünce İstanbul’a dönmüş ve Kuvvayı İnzibatiye’nin başına Yarbay Senai geçmiştir. Kuvvayı İnzibatiye’nin bu dönemdeki amacı Geyve boğazını alarak Eskişehir istikametinin yolunu açmaktır. Bu amaçla top ve makineli tüfeklerle pekiştirilmiş 2.000 kişilik bir kuvvetle Geyve boğazına taarruza karar verilmiştir.

Anzavur Ahmet’in komutası altında 15—16—17 Mayıs’ta saldırılar gerçekleştirilmiş, her defasında geri püskürtülen Anzavur Adapazarı’ndan ayrılarak İstanbul’a dönmüştür.

23 Mayıs’ta yeniden temas edilen Kuvvayı İnzibatiye birlikleri ağır bir yenilgiye uğratılmış, 3 subay, 40 kadar er esir edilmiş, 4 topla 4 makineli tüfek ve çok sayıda malzeme ele geçirilmiş, Sapanca ve Adapazarı kurtarılmıştır.

Hilafet Ordusuna son darbe 14 Haziran sabahı başlayan taarruzla vurulmuş, zaten yenilgiler ve askerden kaçanlar nedeniyle iyice zayıflayan birlikler tamamen etkisiz hale getirilmiştir.

Birinci Yozgat Ayaklanması (15 Mayıs-27 Ağustos 1920)

Yozgat ve çevresinde çıkan bir dizi ayaklanma girişiminin gerisinde İstanbul Hükümetini destekleyen Hürriyet ve İtilaf Partisinin Yozgat başkanı Çapanoğlu Edip ve kardeşi Celal’in çabaları yer almaktadır. Bu yörede nüfuz alanı geniş olan Çapanoğlu Kardeşler sürekli olarak “Ankara’da toplanacak olan meclisin padişahın isteklerine ve yasalara aykırı olduğu” yolunda propagandalarla halkı Büyük Millet Meclisi aleyhine kışkırtmaya çalışmışlardır. Bölgedeki karışıklıkların ilki Yıldızeli’nde yaşanmıştır.

Padişahın bildirge ve fetvalarını halka dağıtan Postacı Nazım, Yozgat beyleriyle de temas kurarak halkı Kuvvayı Millîye aleyhine örgütlemeye başlamışlardır. Toplanan asileri dağıtmak üzere gönderilen tabur ile ilk çarpışmalar Sulusaray civarında yaşanmış, ancak etkili bir sonuç alınamamıştır.

Giderek güç kazanan asiler üzerine iki müfreze daha gönderilmiş, Çamlıbel’deki müfreze baskına uğramıştır. Bunun üzerine Antep civarında bulunan Kılıç Ali de Büyük Millet Meclisi tarafından 80 kadar adamıyla bölgeye sevk edilmiştir. Kılıç Ali’nin birlikleri Akdağ Madeni civarında asilere küçük çapta üstünlük sağlarken, 14 Haziran’da Yozgat asiler tarafından işgal edilmiştir.

Ayaklanma civar bölgelere de yayılırken 15/16 Haziran gecesi Artova ve Çamlıbel karakollarının basıldığı görülmüştür. Durumun tehlikeli bir hal alması üzerine Genel Kurmay Başkanlığı 19 Haziran 1920’de Çerkez Ethem’i ayaklanmayı bastırmakla görevlendirmiştir. 70 subay, 2100 piyade, 1300 atlı, dört kudretli dağ topu, bir sahra topu, sekiz makineli tüfekle 23 Haziran’da sabahın erken saatlerinde Yozgat önüne gelen Çerkez Ethem Müfrezesi öğleye kadar süren çarpışmalarla Yozgat’ı ele geçirmiştir.

Yozgat’ta kurulan askeri mahkemede elebaşlarından 12 kişi asılmış, Celal ve Edip kardeşler kaçmışlardır. Kaçanlar Yozgat-Alaca yolu üzerindeki Arapseyfi civarında Ethem’in kuvvetleriyle yeniden karşılaşmış, burada da 300 civarında kayıp vermişlerdir (27 Haziran 1920).

Bu tarihlerde Yunan Ordusunun da Bursa ve Uşak üzerine doğru büyük bir saldırı başlattığı dikkate alınacak olursa, bu tür ayaklanmaların nelere mal olduğu anlaşılabilir. Dirençleri büyük ölçüde kırılan asiler bundan sonra küçük çaplı çarpışmalarla dağıtılmışlardır.

İkinci Yozgat Ayaklanması (5 Eylül-30 Aralık 1920)

Birinci ayaklanma sonunda af dileyerek hayatta kalan asilerden oluşturulan 500 kişilik Akmağdeni Alayı cepheye gönderilmek istenince kaçarak yeniden asi durumuna geçmişlerdir. Bu asiler 8 Eylül’de Çengelhan’da yağmacılık yapmışlar, 9 Eylül’de de Ortaköy’ü basmışlardır.

Üzerlerine gönderilen İkinci Kuvvayı Seyyare ile Nogaykızıközü, Ayvalıközü ve Koyunculu çarpışmaları sonucunda asiler dağılarak kaçmışlardır (25 Eylül 1920).

Bundan sonraki dönemde Akmağdeni ve Zile yörelerinde yapılan taramalarda birçok asi ele geçirilmiş ve ikinci Yozgat ayaklanması Aralık ayı sonlarında tamamen bastırılmıştır

Zile Ayaklanması (25 Mayıs-21 Haziran 1920)

Bu ayaklanma Yıldızeli ve Yozgat olaylarıyla iç içe gelişmiştir. Buralardaki olaylardan cesaret alan Avukat Ali, eski Bucak Müdürü Naci, eski mal müdürünün oğlu İhsan’ın 30 kadar atlıyı toplaması ile başlayan tehdit edici gelişmeler üzerine bölgeye gönderilen 5. Tümen, Yarbay Cemil Cahit komutasında duruma müdahale etmiştir.

Halkı hükümet aleyhine kışkırtmaya çalışan asilerle ilk ciddi çarpışmalar Zile’de yaşanmış, 150 kadar asi ölü ve yaralı olarak etkisiz hale getirilmiş, 30 kadarı da teslim alınmıştır. Yakalananlardan 50 kişi askeri mahkemede yargılanmış ve 22’si idam cezası almıştır.

Millî Aşireti Olayı (1 Haziran-8 Eylül 1920)

Özellikle İngiltere‘nin ve Fransa‘nın olumsuz propagandaları, para yardımı ve bir takım vaatler, Güneydoğu Anadolu bölgesindeki aşiretleri Türklerden ayırarak bağımsız bir Kürdistan fikrine yöneltmiştir.

Bu çerçevede Millî Aşiretinin ileri gelenlerinden Mahmut, İsmail, Halil, Bahur ve Abdurrahman Beyler Güneydeki düşmanlarla gizli temas ve bağlantı kurmuş ve harekete hazır hale gelmişlerdir.

Fransızların Haziran ayı başlarında Urfa’yı ikinci kez ele geçirme girişimleri sırasında Millî Aşiretinin de Siverek yönünde harekete geçmesi TBMM Hükümeti için ciddi bir sorun halini almıştır.

İlk etapta 13. Kolordunun 5. Tümeni bölgeye gönderilmiş, 18 Haziran’daki çarpışmalardan sonra Güneydoğuya kaçan asiler dışarıdan aldıkları destekle güçlenerek 24 Ağustos’ta 2 000’den fazla kuvvetle yeniden saldırmaya geçmişler ve Viranşehir’i ele geçirmişlerdir.

7/8 Eylül’de 5. Tümenin gerçekleştirdiği taarruz karşısında tutunamayan asiler Suriye tarafına kaçmışlardır

Cemil Çeto Olayı (20 Mayıs-7 Haziran 1920)

Garzan’da Bahtiyar Aşireti Reisi Cemil Çeto, bazı aşiret reislerini kendi etrafında toplayarak bölgede hükümet kurma girişimlerine başlamıştır.

Bu çerçevede Reşkotan aşiretini kendi yanına çekmek için tehditkar teklifler götürmüş, ancak Reşkotan aşireti başkanı tehditlere aldırmayarak hükümete sadakatini vurgulamıştır. Yine de harekete geçen Cemil Çeto, bir süre Garzan yöresine hâkim olmuşsa da 13. Kolordunun aldığı önlemler üzerine hâkimiyetini yitirmiştir.

Adamlarının çoğunu kaybeden Cemil Çeto 7 Haziran 1920’de dört oğlu ile birlikte teslim olmuştur.

Konya Ayaklanması (2 Ekim-22 Kasım 1920)

Bu ayaklanma da Kuvvayı Millîyecileri “asi ve kâfir” olarak gören, Anlaşma Devletlerine karşı Millî bir direnişin mümkün olamayacağına inanan kişilerin önayak olduğu türdendir.

Kaynağını bir yıl öncesindeki Konya Valisi Cemal Bey’in Kuvvayı Millîye aleyhine yürüttüğü faaliyetlere bulmak mümkündür.. Ulusal güçlerin direnişinin yakında Konya’nın Anlaşma Devletlerince işgal edilmesine yol açacağı yolundaki propagandalar, Kuvvayı Millîyecilerin Yunanlılarla savaşmak yerine Türk köylerini soyduğu şeklindeki söylentilerle beslenince beklenen gelişme olmuş, Çumra’da Delibaş Mehmet çoğu asker kaçağı yaklaşık 500 kişilik bir çeteyle baskın yaparak buraya egemen olmuştur.

Daha sonra Konya’ya yönelen Delibaş, bir yandan da kendi yandaşlarını Konya’ya vali, polis müdürü ve jandarma komutanı olarak atamıştır. İsyancılara Akşehir ve Beyşehir’in de katılması, Konya ve Isparta sancaklarının Konya’ya yakın yerlerinin asilerin eline geçmesi durumu ciddileştirmiştir.

TBMM Hükümeti ayaklanmayı bastırma görevini Albay Refet’e (Bele) vermiştir. Refet Bele komutasındaki birlikler 6 Ekim’de Konya’yı, 16 Ekim’de Bozkır’ı, Seydişehir’i ve Beyşehir’i, 23 Ekim’de Çiğil’i ele geçirmeyi başarmıştır.

Güçlerini önemli ölçüde yitiren ve dağılan ayaklanmacıların etkinliğinin tamamen ortadan kalkması, 10 Ekim’de Dinar’dan hareket eden Demirci Mehmet Efe’nin önce Akseki’yi alması, 22 Kasım’da da Isparta’ya varmasıyla mümkün olmuştur.

Konya ayaklanmasına karışanların yargılanması Konya İstiklal Mahkemesinde yapılmıştır. Suçları sabit görülen 24 kişi idam cezasına çarptırılmıştır.

Demirci Mehmet Efe Ayaklanması (1-20 Aralık 1920)

Çeşitli isyanların bastırılmasında emeği geçen Demirci Mehmet Efe (1885-1959) Birinci Dünya Savaşı esnasında kendisine yapılan onur kırıcı bir muameleden dolayı bulunduğu yerden kaçarak dağa çıkmış, kısa zamanda topladığı yaklaşık 200 kişilik bir çeteyle Ödemiş civarında ün salmayı başarmıştır.

Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlıların cazip vaatlerini reddederek Millî kuvvetler safında yer almıştır. Kendisine 5 Ekim 1919’da Aydın Cephesi Umum Kuvvayı Millîye Komutanı adı verilmiştir.

Düzenli ordu kurulması aşamasında milis kuvvetlerinin de lağvedilmesi gerektiği gerçeğinin ortaya çıkması Demirci Mehmet Efe’yi tereddüde düşürmüştür.

Mehmet Efe 22—23 Kasım gecesi İçişleri Bakanı ve Güney Cephesi Komutanı Refet Bey’den şöyle bir şifreli telgraf alır:

“Artık milis teşkilatının şimdiye kadar olduğu gibi devamına sebep ve mahal kalmamıştır. Şimdiye kadar bunların gördüğü vazifeleri, şimdiden sonra ordu göreceğinden, Kuvvayı Millîye teşkilatı lağvedilmiştir. Demirci Efe bundan sonra askeri bir sıfat ve nizam altında atlı takip kuvvetleri komutanı olarak benim refakatimde vazife görecektir. Artık “Demirci Mehmet Efe” yerine “Mehmet Beyefendi” tabiri kullanılacaktır.”

Teklifi kabul etmeyen Demirci Mehmet Efe’nin bu sıralarda Ankara ile ilişkileri gerginleşen Çerkez Ethem’le birleşme ihtimalinin ortaya çıkması Albay Refet Bey’i acil önlem alma durumuna getirmiştir; Demirci Mehmet Efe tasfiye edilecektir.

Demirci Mehmet Efe’nin yakalanması için Güney cephesi Komutanlığının 11 Aralık’ta başlattığı harekat içinde ilk teması 16 Aralık’ta Keçiborlu’nun 20 km. kadar Güneydoğusunda İğdecik Köyü’nde gerçekleşmiş, arazinin engebeli oluşundan yararlanan Mehmet Efe kaçmıştır.

18 Aralık’a süren takibatta Demirci’nin 800 adamından 700 kadarı yakalanmıştır. Araya sokulan aracılar vasıtasıyla ikna edilen Demirci Mehmet Efe 30 Aralık 1920’de teslim olmuştur.

Daha önceki hizmetleri karşılığında hayatı bağışlanan Mehmet Efe köyünde sakin bir hayat sürdürerek 1959 yılına kadar yaşamıştır.

Çerkez Ethem ve Kardeşlerinin Ayaklanması

(27 Aralık 1920-23 Ocak 1921)

Ethem Bey Bursa’da yerleşmiş olan, emlak ve arazi sahibi Ali Bey’in küçük oğludur. Ağabeylerinden biri Saruhan Milletvekili Reşit, diğeri ise Yüzbaşı Tevfik Beylerdir. Askerlik teskeresini başçavuş olarak aldıktan sonra Balkan Savaşları sırasında Çürüksulu Mahmut Paşa kolordusunda süvari subay vekili olarak görev yapmış, birkaç ay sonra da Bandırma’ya ailesinin yanına dönmüş, fiili askerlik hizmetini tamamlamıştır.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali sonrasında kurulan yerel direnme örgütleri arasına katılan Çerkez Ethem bir kısım atlı kuvveti ile Salihli Cephesini kurmuştur. Daha sonra Kuvvayı Seyyare adı verilen kuvvetleriyle özellikle Anzavur kuvvetlerinin dağıtılmasında, Düzce, Adapazarı ve Yozgat isyanlarının bastırılmasında önemli hizmetleri olmuştur. Ancak düzenli ordunun kurulması aşamasında kuvvetlerinin dağıtılmasını kabullenmeyerek, ağabeyleri Tevfik ve Reşit Beylerle birlikte Ankara Hükümetine karşı cephe alma noktasına gelmiştir.

Batı Cephesi Komutanlığı sınırları içinde elde ettiği şöhret ile birlikte Ethem ve kardeşlerinin Büyük Millet Meclisi otoritesinin dışına çıkmak istemelerinde çeşitli etkenler rol oynamıştır.

Bu etkenler şöyle sıralanabilir:

· Yozgat isyanını bastırması sırasında yargılamak istediği Ankara Valisi Yahya Galip’in bu şekilde usulsüz yargılanmasına Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal’in engel olması

· Büyük Millet Meclisi’nin 18 Eylül 1920 gün ve 42 sayılı kararla kurduğu İstiklal Mahkemelerini asker kaçaklarını yargılayacak tek makam olmasını kardeşleriyle birlikte reddetmesi

· İçişleri Bakanlığına ait olan asker toplama yetkisini yasa dışı olarak kendi adamlarıyla yürütmek istemesi

· Batı Cephesinin ikiye bölünmesine ve Güney Cephesi Komutanlığının Albay Refet’e verilmesine karşı çıkması

· Düzenli ordu fikrine şiddetle karşı durması

· Başkomutanlık emir ve komuta yetkisinin sadece Büyük Millet Meclisine ait olduğunun 18 Kasım 1920’de ilan edilmesi

· Ethem kuvvetlerini diğerlerinden ayırt etmek için verilen “Birinci Kuvvayı Seyyare” adını küçümseme sayarak ısrarla “Umum Kuvvayı Seyyare ve Kütahya Havalisi Komutanlığı” adını kullanmak istemesi

· Büyük Millet Meclisince gelişigüzel er toplanmasının yasaklanması; Batı Cephesi Komutanlığının oluşturduğu “Simav ve Havalisi Komutanlığı“nın reddedilmesi ve Komutan Yarbay İbrahim Bey’in Yüzbaşı Tevfik (Ethem’in ağabeyi) tarafından geri gönderilmesi

· Batı Cephesi Komutanlığınca birliklerdeki silah ve cephanenin denkleştirilmesi işini reddetmeleri

Bunların yanı sıra, Ethem’in prestijinin en yüksek olduğu dönemde siyasal olarak da farklı bir yöne eğilmesi, Bolşevizm akımından etkilenmesi Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile arasının açılmasında etkili olmuştur.

Çerkez Ethem’in bu dönemde Sovyetlerin Ankara’da kendisini Mustafa Kemal’e yeğ tuttuklarına inandığı belirtilmektedir.

Bütün bu gelişmeler kardeşleri ve bir grup yandaşı ile Çerkez Ethem’in tavrını kesinleştirmesine ve kendisini “Umum Kuvvayı Seyyare ve Kütahya Bölgesi Komutanı” ilan etmesine yol açmıştır. Ankara Hükümeti başlangıçta uzlaşma girişimlerinde bulunduğu halde bundan bir sonuç alınamamıştır. Ethem bir yandan Millî müfrezeleri kendisi ile işbirliği yaparak hükümete karşı tavır almaya, diğer yandan kıta subaylarını kurmaylar aleyhine kışkırtmaya çalışmıştır.

Sonuçta Batı ve Güney Cephelerinden toplam 796 subay, 14.596 er, 8.750 tüfek, 63 ağır makineli tüfek, 32 top ve 4.111 hayvan sağlanarak Çerkez Ethem’in üzerine bir harekat düzenlenmiştir. Bu sırada Ethem kuvvetlerinin genel toplamı 4.650 insan, 2 otomatik tüfek, 6 ağır makineli tüfek ve 4 top şeklindedir.

Yapılan çarpışmalar sonunda Kütahya’dan Gediz’e çekilmek zorunda kalan Ethem, İnönü mevziindeki Yunan saldırılarını etkisiz hale getiren düzenli ordunun tekrar kendisine yönelmesi üzerine Yunanlılara sığınmıştır.

Çerkez Ethem’in isyanı konusu çeşitli çevrelerce sürekli istismar edilmiştir. Bu çevrelerden gelen iddialar ağırlıklı olarak siyasal amaçlıdır. Bu nedenle de bilimsel olma kaygısı taşımamaktadır.

Koçgiri Ayaklanması ( 6 Mart-17 Haziran 1921)

Yaklaşık iki ay süren bu ayaklanma Sivas, Erzincan ve Tunceli yöresini etkisi altına almıştır. Merkezi Zara olmak üzere 10 kaza ve 135 köyü kapsayan bir bölgede yaşayan Koçgirililer; İbolar, Zazalar, Balular, Kerteliler ve Sarular isimli beş büyük kabileden oluşmaktaydı.

Aşiret reisleri arasında adı geçen Mehmet İzzet, Hasan Askerî, Kazım, Alişir Beylerin yanı sıra Kürt Teali ve Teavün Cemiyeti’nin İmranlı şube başkanı Haydar Bey bölgede egemen olarak yönetimi ellerinde bulundurma isteği ile ayaklanmaya öncülük eden isimlerdir.

Ayaklanma, bölgedeki 6. Süvari Alayı’nın bir grup asker kaçağını yakalamak isterken baskına uğramasıyla 6 Mart 1921’de başlamıştır. 8 Nisan’da aşiret başkanlarından Mehmet Naki, Alişir, İbrahim, Mustafa, Mahmut Mansur ve Seyithan imzalı bir telgraf Büyük Millet Meclisine gönderilir. Asiler bu telgrafla Koçgiri (Zara) ile Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah ilçelerinin seçkin bir vilayet haline konularak bir Kürt valinin başa geçirilmesini ve bunun yanına da bir Türk vali muavini vermek suretiyle bir idarenin kurulmasını, henüz önemli miktarda kan dökülmemişken sorunun halledilmesini istemişlerdir.

11 Nisan’da ayaklanmayı bastırma harekâtına başlayan Merkez Ordusu’nu zor bir görev beklemekteydi: Taarruzlar, ayaklanmanın düzenleyicileri ve kışkırtıcıları olan elebaşlara ve onlarla birlik olanlara karşı yöneltilecek, ilişkisi olmayan halkın gönlü alınacak ve hükümet tarafına geçmeleri sağlanacaktır.

22 Nisan’da harekatın birinci evresi sona erdiğinde asiler küçük gruplar halinde dağılarak Kuzey ve Kuzeydoğu yönünde kaçmışlardır. Bundan sonraki ikinci etapta geniş çaplı takip harekatı ile asilerin etkinliği iyice kırılmış, 17 Haziran’da asilerin elebaşlarından Haydar Bey’in kardeşi Alişan ve 32 asi ileri geleni ile 500’den fazla asi teslim olmuş, bunlar muhakeme edilmek üzere Sivas’a gönderilmişlerdir.

Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa, bu tür olayların tekrarlanmaması için “Asi köylerini dağıtmak, bunları Anadolu’nun başka bölgelerine, Türklerin arasına serpiştirmek ..” tezini savununca Büyük Millet Meclisinde özellikle Doğulu milletvekilleri buna karşı çıkarak bir soruşturma kurulunu görevlendirmişlerdir.

Bu gelişmeler karşısında Genelkurmay Başkanlığı Nurettin Paşa’yı görevinden almıştır.

Pontus Harekâtı

Pontus, Samsun-Trabzon çevresinde yaşayan Rumların kurduğu eski bir krallığın adıdır. Sadece M.Ö. 281’de bağımsız olmuş, bu da ancak 63 yıl sürmüştür. Bu tarihten sonra hep başka devletlerin egemenliği altında varlığını sürdüren Pontus Krallığına, Fatih Sultan Mehmet Trabzon’u alarak son vermiş ve bundan sonra buradaki Rumlar diğer azınlıklar gibi Osmanlı Devletinde uzun yıllar huzur ve barış içinde yaşamaya devam etmişlerdir.

Yaklaşık 2.000 yıl sonra yeniden bağımsız bir Pontus ülkesini kurmak için ilk girişim 1904 yılında kurulan “Pontus Cemiyeti” ile yapılmıştır. Bu derneğin kuruluşunda Merzifon’da faaliyet gösteren Amerikan Kolejinin büyük katkıları olmuştur.

Bu dernek tarafından bastırılan bir haritaya göre; Pontus Cumhuriyeti, merkezi Samsun olmak üzere, Batum’dan İnebolu’nun Batısına kadar olan Karadeniz kıyıları ile bugünkü Kastamonu, Çankırı, Yozgat, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Gümüşhane ile kısmen de Erzincan vilayetini kapsamaktaydı.

Bu harita tek başına bile Yunan “Megalo İdeası” hakkında insanı hayrete düşürecek boyutlara sahiptir. Bölgede yaşayan Rum nüfusun Müslüman nüfusa oranının yaklaşık onda biri olduğu gerçeği kolayca göz ardı edilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Yunanistan ve Rusya lehine casusluk faaliyetine girişen Karadenizli Rumlar Mütareke döneminde de siyasi ve fiili eylemlerle amaçlarına hizmet etmeye çalışmışlardır.

Dernek başkanı Konstantinidis’in uluslararası alanda, Rumların zulme uğradığı yolundaki propagandalarla destek sağlama çabaları önemlidir. Oysa durum tam tersidir. Kurulan Rum çeteleri silahlanarak Müslümanlara karşı Samsun, Amasya ve Tokat çevresinde saldırmaya başlamışlardır

Pontus konusunda Yunanistan’ın tavrı da ilginçtir. 30 Aralık 1918 günü Venizelos tarafından Barış Konferansına sunulan raporda şu istek yer almaktaydı:

“Ermenistan eyaletleri ile Rus Ermenistan‘ı, Milletler Cemiyetine bağlı büyük bir devletin mandası altına konulmak üzere bağımsız bir devlet haline getirilmelidir. Trabzon vilayeti de bu Ermeni devletine bağlanabilir. Böylece 350 000 kişilik kesif Rum topluluğu kendi sınırları içinde Türk idaresinden bundan böyle kurtulma imkânına kavuşmuş olacaktır.”

Ne yazık ki, İtilaf Devletleri bu çılgınca ve tehlikeli Pontus propagandasına set çekmek için hiçbir teşebbüste bulunmamışlardır.

Bu tarihlerde Anadolu’da kurulacak bir Ermenistan devleti içinde Rumların güvence altında yaşayabileceğine inanan Venizelos, aynı zamanda Yunan Ordusu subaylarından Albay D. Katenyotis’i görevlendirerek, durumu yerinde tespit etmek ve Pontus Rumlarını askeri birlikler halinde teşkilatlandırmak üzere bölgeye göndermiştir.

Yunan Albayı daha çok Batum ve Tiflis’te faaliyet göstererek, Konstantinidis ve Trabzon Metropolidi Krisantos ile birlikte Pontus meselesine en çok hizmet eden üç kişiden biri olmuştur.

Örgütlenen Rum çeteleri 1921 yılı sonuna kadar 1.641 Türk’ü yaralamış, 3.723 evi yakmış, 2.000.000 lira değerinde hayvanı almış, 2.000.000 altın lira nakit, bir çok mal ve eşyayı yağma ve tahrip etmişlerdir.

Bu durum karşısında ciddi tedbirlerin alınması zorunlu olmuştur. İlk önlem olarak Aralık 1920’de Merkez Ordusu oluşturulmaya başlanmış ve civardaki birlikler bu orduya bağlanmıştır.

İdarî önlem olarak Rumlar üzerinde etkili olan Ortodoks din adamları sınır dışı edilmiş, bir bölümü istiklal mahkemelerinde yargılanmış, Rum köyleri boşaltılarak burada yaşayan Rumlar Anadolu’nun iç bölgelerine yerleştirilmiştir.

Merkez Ordusunun yeterince güçlenmesiyle başlayan büyük çaplı temizlik harekatı 6 Şubat 1923’e kadar sürmüş, ayaklanmacıların bütün elebaşları ve de yardımcıları yok edilmiştir. Ayaklanmacılardan bir kısmı da teslim olmak veya af dilemek suretiyle etkisiz hale getirilmiştir.

Sonuç

Ağırlıklı olarak 1919 ile 1921 yılları arasında göze çarpan iç ayaklanmalar Millî mücadelenin en sancılı bölümlerinden biri olmuştur.

Çıkış sebepleri ne kadar çok çeşitli olursa olsun, bu hareketler en büyük zararı ulusal güçlerin birleşme sürecine vermişlerdir. İşgalci devletlerle baş etmek gibi hayati bir görevi üstlenen Büyük Millet Meclisi’nin aynı zamanda Anadolu’dan başlayarak tüm yurtta otorite ve etkinliğinin sağlanması önündeki engellerin önemli bir kısmını yine bu ayaklanmalar oluşturmuştur.

Ayaklanmaların sayısının çokluğu içteki mücadelenin ne denli yaygın, sürekli ve tehlikeli olduğunu da ortaya koymaktadır.

Ayaklanmaların yaşandığı bölgelerde kaydedilen felaketlere rağmen Türk halkının bu süreci olumlu bir şekilde tamamlaması elde edilen en önemli kazanç sayılmalıdır.

Sen de bencileyin divâne misin

0

Sen de bencileyin divâne misin
Bâğ ile bend olmuş her yanın bülbül
Yoksa ki açılmış gülün goncası
Yetürdün âleme figânın bülbül

On bir ay gözlersin bezm-i gülzârı
Edersin güller ile aşk bâzârı
Rûz u şeb kılarsın ehline zârı
Bilmez misin solar gülşenin bülbül

Emrah bülbül gibi sevme gülleri
Gözünden akıtma kanlı selleri
Güzel olunca eser hazan yelleri
Geçer gülistândan zamanın bülbül