Ana Sayfa Blog

Elif dir doksan bin kelâmın başı

0

Elif dir doksan bin kelâmın başı
Var Hâkk’a şükreyle be’yi n’eylersin
Arıtırsan galbin evini arıt
Yüzünü yumağa suyu n’eylersin

Yalan söyleyib de geçme sıraya
Evliya nefesi verme araya
Var bir âmel kazan Hâkk’a yaraya
Hakk’a yaramayan hu’yu n’eylersin

Şeytan benlik ile yolundan azdı
Âşık, Maşuk’unu arayıp gezdi
İki cihan Fahri bir engür ezdi
Fahri ile Fahr olma ba’yı n’eylersin

Varın görün irakipler ganda dır
Hâkk ehli gardaşlar yolda dem’de dir
Bilin ayn-el yakın Ali Cem de dir
Cemiyet olmayan köyü neylersin

Pir Sultan’ım der ki okur yazarım
Turâb oldum ayaklarda tozarım
Yâr elinden içtim ser-mest gezerim
Er den içilmiyen meyi n’eylersin

İstediğimi buldum eşkere can içinde

0

İstediğimi buldum eşkere can içinde
Taşra isteyen kendi kendisi ten içinde

Kayımdurur ırılmaz, onsuz kimse dirilmez
Adım adım yer ölçer, kendi revan içinde

Bu tılsımı bağlayan, cümle dilde söyleyen
Yere göğe sığmayan, girmiş bu can içinde

Uğru olmuş uğrular, gene kendiyi tutar
Şahne kendisi olmuş, kendi zindan içinde

Tutun diye çağırır, uğru dahi çığırır
Bu ne acayip uğru, bu çağıran içinde

Siyaset meydanında kalabadan bakan o
Siyaset kendi olmuş, girmiş meydan içinde

Tartmış kudret kılıcın, çalmış nefsin boynuna
Nefsini tepelemiş elleri kan içinde

Sayrı olmuş iniler, Kur’an ününü dinler
Kur’an okuyan kendi, kendi Kur’an içinde

Türlü türlü imâret, köşk-ü saray yapan ol
Kara nikap tutunmuş girmiş külhan içinde

Baştan ayağa değin Hak’tır ki seni tutmuş
Hak’tan ayrı ne vardır, kalma güman içinde

Bir isen birliğe gel, ikiyi elden bırak
Bütün ma’nî bulasın sıdk u îman içinde

İşit işit key işit mârifet ârif dili
Mârifetin mekali ilm-i Kur’an içinde

Girdim gönül şehrine, daldım onun ka’rına
Aşk ile seyrederken iz buldum can içinde

Ol izi ben izledim, sağım solum gözledim
Çok acayipler gördüm, yoktur cihan içinde

YUNUS senin sözlerin ma’nîdir bilenlere
Söyleyeler sözünü devr-ü zaman içinde

Kurbanınız kabul olsun erenler

0

Muhammed Ali’yi candan sevenler
Kurbanınız kabul olsun erenler
El bağlayıp bir ikrarda duranlar
Kurbanınız kabul olsun erenler

Bu kurbanın aslı nergisden geldi
Dört melaik geldi kısmetin böldü
Kırkların ceminde erkânı gördü
Kurbanınız kabul olsun erenler

Kaynar kaynar kazanını taşırır
Ateş mürşid olmuş onu pişirir
Kurban tek değildir eşin getirir
Kurbanınız kabul olsun erenler

İmam Ali hizmet eder kurbana
Hizmet eder Hıdır Abdal Sultana
İhlas ile getirilsin meydana
Kurbanınız kabul olsun erenler

Hasan, Hüseyin’im, Zeyneldir şahım
Bâkır, Câfer, Kâzım, Rızadır mahım
Takî, Nakî, Askeri, Mehdi penahım
Kurbanınız kabul olsun erenler

SEFİL ALİ himmet aldı pirinden
Yazı yazsam kurbanının kanından
Muhammed Ali’nin alın nurundan
Kurbanınız kabul olsun erenler

Yüzün gördüm dedim ‘elhamdülillah’

0

Yüzün gördüm dedim ‘elhamdülillah’
Boyun gördüm okudum ‘kulhüvallah’

Müselsel zülfünü gördüm muanber
Mukavves kaşların ‘nasrunminallah’

Cemâlin görmüşüm ayrılmağım yok
Eğer inanmazsan ‘vallâhibillah’

Firakcı gözlerin yağmalarından
Yine dönüp dedim ‘estağfirullah’

Dudağın şerbeti ayn-i şifâdır
‘Sekâhum rabbuhum min rahmetillah’

Benim gönlüm sana hayrân olupdur
Ne kim cebbar kılır ‘el hükmülillah’

Otuziki hurûf oldu visâlin
Visâlindir visâlindir eyvallah

Nesîmî kıldıysa bir kat’i tövbe
Nasûhi tövbesi ‘tübtü ilallah’

On sekiz bin âlem halkı cümlesi bir içinde

0

On sekiz bin âlem halkı cümlesi bir içinde
Kimse yok birden ayrı söyleyen dil içinde

Cümle bir onu birler, cümle ona giderler
Cümle dil onu söyler, her bir tebdil içinde

Cümle göz onu gözler, kimse yok nişan verir
Gören kim, gösteren kim, kaldık müşkil içinde

Kim gördü onu ayân, ne nakş-u ne hod nişan
Sözü «len terânî» dir Mûsa’ya Tûr içinde

Doksan bin Hak kelâmı, altmış bini hâs-u âm
Otuz bini hâssül-hâs, otuz bin sırr içinde

Oldurur ol gizli söz, ârif söyler dün gündüz
Hiç nişanı denmedi hûr-u kusûr içinde

YUNUS sen diler isen, dostu görem der isen
Ayandır görenlere ol gönüller içinde

Alevilikte Kurban Leyla Akgül

0

Alevilikte Kurban

Alevilikte kurban var mı? Bayram var mı diye özelden çok soru soruluyor…
Önce bayram nedir onu düşünmek lazım… Ve bunları yazarken bozulmuş uygulamalarını değil anlamını belirtmek gerekiyor…
Bayram, eşinle, dostunla, hısım akraba, komşun ile kavgasız, dövüşsüz, huzur içinde zaman geçirmek, yediğini, içtiğini, yaşamını rızalık içinde paylaşmaktır… Bundan daha güzel bayram olur mu? Bunu şu an Türkiye’de en iyi yapanlar Alevilerdir diye düşünüyorum. Neden derseniz Alevilikte küskünlük yoktur… O sebeple eğer toplumda dargınlar varsa cemlerden önce mutlaka gönül alınıp, barıştırılır, rızalıkla yaşam devam eder… Rızalık yaşamın özünü oluşturur.

Şimdi birçok arkadaş Alevilikte bayram yok diyorlar… Neden ? Alevilik ağlama merkezi mi? Bunca katliama uğrayan bu toplum, cenazesini kaldırınca yaşama kaldıkları yerden bir daha, bir daha, bir daha başlamışlar… Yoksa en uzun süreyle 100 yılda bir katliama uğrayan toplum bunca şeyi başarabilir miydi? En bilinenleriyle en vahşetli, dehşetli olanlarıyla yazalım… 1240 Babaliler katliamından sonra yeniden başlamışlar… Beylikleri, devletleri geçiyorum Hace Bektaş Veli Dergahını ve başka birçok dergahı kurmuşlar… 1418 Şeyh Bedreddin katliamı olmuş… Şeyh Bedreddin Osmanlı’da 5 yıl kazaskerlik yapmış… Osmanlı’nın en önemli mevkii… Yani demem o ki oturup ağlamamışlar… Bu yok etme 1826 ya kadar kesintisiz sürmüş… Hep yeniden yeniden başlamışlar… Dergahların zenginliği gözler önünde… Hem maddi hem de kültürel olarak… Musiki Alevilerin, resim, hat, minyatür Alevilerin… Çünkü bunlar zaten Sünnilikte yasak…
Yani Alevilik birilerinin demeye çalıştığı gibi ağlama merkezi değil… Yaşamın merkezidir… Yaşamda da her şey mevcuttur…

Matem de bayram da…
Alevilikte kurban özünü Hakk’a teslim etmektir… Yola yoldaş ve kurban olmaktır… Cemlerde 12 hizmetten birinin adı kurban ve lokmadır… Kurban meydana getirilir, tekbirlenir ve sonra tığlanır… Alevilerin tekbiri Sünniliğe hiç benzemez… Cemevinin meydanına getirilen kurban duvazimam ve deyişler eşliğinde tekbirlenir… Bu kurban hizmeti şöyle olmaktadır:
Delil yani çerağ uyandırıldıktan sonra kurban hizmeti başlar. Meydanın kirlenmesini önlemek için meydana büyük bir kilim, muşamba vs. serilerek cemde tığlanacak yani kesilecek kurbanlar meydana getirilir. Kurban sahipleri, tığlanacak kurbanları yüzleri Dede’ye doğru dönmüş bir şekilde, sağ eli ile kurbanın sağ ayağı yüzüne doğru kaldırılarak, sağ ayağının başparmağı ile sol ayağını mühürleyerek dara/duaya dururlar.

Dede, “Bismi Şah Allah Allah. Kurbanı Halil, fermanı celil, tüyü Cebrail, canı İsmail, üzeri âdem.” diyerek cemaatle ve kurban sahipleri ile birlikte tekbir getirir. “Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber. Eşhedü en la ilahe illalah vallahü ekber. Allahü ekber ve lillahil hamd.” diyerek üç defa tekrarlar. Dede devamla, “La feta illa Ali, la feta illa Zülfikar. Ya Allah, ya Muhammet, ya Ali. Pîrimiz, üstadımız Hünkâr Hacı Bektaşi Veli. Diyelim Allah Allah” dediğinde tüm cemaat secdeye varırken “Allah Allah” nidaları cemevini doldurur. Dede, aşağıdaki gülbengi söylerken cemdekiler hep bir ağızdan “Allah Allah!” derler.

Dede, “Allah Allah. Akşamlar hayır ola, hayırlar feth ola, şerler def ola. Münkirler mat, münafıklar berbat ola. Müminler şad ola, Hak Muhammed Ali yardımcımız ola. On İki İmam, On Dört Masumu Pak, On Yedi Kemerbest katarından, didarlarından ayırmaya. Pîrimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaşi Veli, yardımcımız ola. Cenabı Hak münkir, münafık şerrinden, zararından, tuzağından uzak eyleye. Dertlerimize derman, hastalarımıza şifa, borçlarımıza eda nasip ve müyesser eyleye. Gökten hayırlı rahmetler, yerden hayırlı bereketler ihsan eyleye. Namerde muhtaç eylemeye. Kurbanlarımızı dergah-ı izzetinde kabul eyleye; lokmalarımıza sevap yazıla. Kazaları, afetleri, belaları defetmiş ola. Dil bizden, nefes Hünkâr’dan ola. Nur-ı Nebi, Kerem-i Ali, Gülbank-ı Evliya, Hünkâr Hacı Bektaşı Veli. Gerçekler demine hü.”der.
Böylece kurban tekbirlenmiş olur ve bu hizmetin tamamlanması için Dede, Aşığa destur verir. Âşık kurban hakkında üç düvazimam söyler. Ben aşağıda örnek olsun diye iki tanesini yazdım.

Cebrail kanadın batırdı nura
On İki İmama inen kurbanım
Serim Mansur gibi asılı dâra
On İki İmama inen kurbanım

Cebrail delili sırda sırdaşım
Hakk’a teslim oldu şu garip başım
İsmail’e inen koça kardeşim
On İki İmama inen kurbanım

Muhammed Ali’nin yoluna vardım
Hasan Hüseyin’in darına durdum
Zeynel Abidin’le zindana girdim
On iki imama inen kurbanım

Bakır, Cafer ile erkâna yattım
Kazım, Musa, Rıza göz gönül kattım
Taki’yle Naki’yle dergâha yettim
On iki imama inen kurbanım

Hasan Al’Asker’le kılıç kuşandım
Günde yüz bin kere doldum boşaldım
Mehdi ile mağaraya sır oldum
On iki imama inen kurbanım

Sadık günahkârım söyler bu hali
Gah yeşil giyerim gahı da alı
Arş aladan gelir kurbanın yolu
On iki imama inen kurbanım

  • * *
    Akıl ermez Yaradan’ın sırrına
    Muhammed Ali’ye indi bu kurban
    Kurban olam kudretinin nuruna
    Hasan Hüseyin’e indi bu kurban

Ol İmam Zeynel’in destinde idim
Muhammed Bakır’ın dostunda idim
Cafer’in Sadık’ın postunda idim
Musa Kazım Rıza’ya indi bu kurban

Muhammed Taki’nin nurunda idim
Ali’yyün Naki’nin sırrında idim
Hasan’ül Asker’in darında idim
Muhammed Mehdi’ye indi bu kurban

Aslı Şah-ı Merdan Gürûh-u Naci
Gerçeğe bağlıdır bu yolun ucu
Senede bir kurban talibin borcu
Pir-i hakikate indi bu kurban

Tarikattan hakikate ereler
Cenneti alaya hülle sereler
Muhammed Ali’nin yüzün göreler
Erenler aşkına indi bu kurban

Şah Hatayi’m erebilir mi her can
Kurbanın üstüne yürüdü erkan
Tırnağında tesbih kanında mercan
Mümin müslümlere indi bu kurban

Bu esnada kesilecek kurbanın mutlaka bir işaret vermesi beklenir… İşaret vermeyen kurban tığlanmaz… Şimdi bu hizmetin olduğu yerde kurban yok kurban bayramı yok demek biraz abes değil mi? Neymiş efendim Aleviler asimile olmuş da ondan kurban girmiş Aleviliğe…

Pir Sultan Abdal,
Dost elinden dolu içmiş deliyim
Üstü kan köpüklü meşe seliyim
Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim
Ben de bu yayladan Şah’a giderim

Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Sizde Şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan Şah’a giderim

Pir Sultan Abdal’ım dünya durulmaz
Gitti giden ömür geri verilmez
Gözüm Şah yolundan Şah’tan ayrılmaz
Ben de bu yayladan Şah’a giderim

Diyor. Şimdi bunu diyen bir insan zorla mı kurban tığlamış… Bazı arkadaşlar nerden bileceksin kurban tığladığını diyeceklerdir… Aleviler senede bir defa görümden/sorumdan geçer… Görümden/sorumdan geçen kişiye namazın kabul olsun derler. Çünkü cemlerde halka namazı vardır ve bu namaz Sünniliğin namazına benzemez… Bu halka namazı, yaşamı ve rızalığı düzenleyen bir namazdır… Bu görümden sorumdan geçme yani halka namazı şöyle olmaktadır…

Cemde görüm/sorum yapılacağı zaman meydana bir post serilir. Görümden/sorumdan geçecek olan musahip kardeşler yanlarında rehber olmak üzere eşleri ile birlikte bellerine kemerbest bağlayarak, ayakları yalın olarak posta çıkarlar. Yaşı büyük olan kardeş postun dört köşesine niyaz ettikten sonra postun alt tarafında sağda ayakta bulunan Rehber’in ayağına niyaz edip ayağa kalkar. Talip, Rehber’in ayağına niyaz ederken Rehber eğilerek ayağına niyaz eden talibin yüzünü tutar. Ayağa niyaz edilmesiyle insanoğlundaki kibrin kırılması amaçlanır. Talip ayağa kalkınca sağ ayak başparmağı sol ayak başparmağının üzerine gelecek şekilde kollar yana salınmış bir vaziyette Dede’nin karşısında dâra durur. Musahip kardeşi ve eşleri de postun dört köşesine, Rehbere, büyük olan musahip kardeşe sırasıyla niyaz ederler. Niyazı bitiren kardeşinin yanında ayağını aynı şekilde mühürleyerek durur ve eşleri de sırayla niyaz ederek dâra dururlar.

Dâra duran talipler “El bağlayıp geldim evliya erkânına, çok şükür yine durdum pirimin divanına, günahım çoktur sığındım erenlerin lütfuna ihsanına. El-aman, el-aman, el-aman. Özüm dârda, yüzüm yerde, erenlerin huzurunda, Muhammed Ali’nin yolunda, İmam Hüseyin’in dârında, Nesimi gibi yüzülürüm, Mansur gibi asılırım, ne hakkımdan kaçarım, ne hakkımdan geçerim. Hakkı olan kardeşler hakkını talep etsin” der.

Dede, görümden/sorumdan geçen taliplere “Aşk Ola Sofu” der. Talipler secdeye kapanırlar.
Talipler secdede iken Dede “İndiğin Hak kapısı, durduğun Mansur dârı, gördüğün Hak didarı, Hak cesedine can verdi, kalbine iman verdi. Can talip, dil mürşit. Erenler meydanında ne gördün, neye geldin” diye sorar.
Görümden/sorumdan geçen talipler secdeden kalkmadan “Hak gördüm, Hakk’a geldim” diye cevap verir.
Dede “Hak gördüğün başlar ağrımasın. Baş kaldır, beyan eyle, dilli başlısın, şirk ile itaat, hile ile ibadet olmaz, özüne sındı sal (özünü yokla), bu meydanda yalan söylenmez, doğru gez, dost gönlünü incitme, yazıda, yabanda, yolda, yolakta ağlattığın varsa güldür, boşalttığın varsa doldur, yıktığın varsa yap, sakladığın varsa senin, sağ erenlerin.”
Bunun üzerine görgüsü/sorgusu yapılan talipler, dâra kalkıp, ayaklarını mühürlerler ve suçları varsa söylerler, yoksa “Allah Eyvallah” derler.

Dede “Erenler meydanında, pir huzurunda mürşidine teslim oldun mu? Hak Muhammed Ali, On İki İmam ve Ehlibeyt soyuna iman-ı ikrar ettin mi? İmam Cafer-i Sadık’ın içtihadı üzere Hak dediğimizi Hak bilip, batıl dediğimizi batıl bildin mi? Muhammed Ali’nin ve Ehlibeyt’inin sevdiğini sevip tevella, sevmediğini sevmeyip teberra ettin mi? Evvel kapı şeriat hak mı? Tarikat hak mı? Pir, mürşit, musahip rehber hak mı? On iki yas, matem hak mı? Kırk sekiz hafta hak mı? Tarik tercüman hak mı? Yol hak mı? Konu komşu hakkı hak mı? Dört kapı kırk makam hak mı? Yıl kurbanı hak mı? Büyüğünü bilmek hak mı? Suret-i Hak’tan görünüp dünya menfaatine gözünü kamaştıracak münafıkların sözlerine aldanıp erenler yolundan uzaklaşırsan mahşer günü yüzün kara olsun mu?” şeklinde sorular sorar.

Talipler her soruya “Hak” diye cevap verir.
Dede bu defa taliplere “Hak ile yolunan yol sürücü müsün?”
Talipler “Allah eyvallah” der.
Dede de “Allah eyvallah” dediğinde talipler “ikrar iman” der.
Dede “Geldik durduk Ali’nin divanına, geldiğiniz hac ola durduğunuz miraç ola. Muharrem hak mı dedim hak dediniz. Muharrem orucu tutuyor musunuz?” diye sorar.
Talipler bu sorulara kendilerine uygun olan cevabı doğru olarak verirler.

Dede, cemde bulunanlara hitaben “Erenler, bu mihman, Nesimi gibi yüzülürüm, Mansur gibi asılırım, Hakk’ı olan canlar hakkını talep etsin” diyor. Erenler bu canları nice bilirsiniz? Bu canlardan razı mısınız? Eğer sizin bu candan bir şikâyetiniz yoksa duran oturan boynuna, oturan duranın boynuna bu candan şikâyetiniz olmadığına dair mümine mâna, aşığa nişan” verin diyerek halktan helallik ister.

Cemde bulunanların meydandaki taliplerden bir şikâyeti yok ise herkes birbirinin yani yanındakinin omzuna ya da oturduğu yere niyaz ederek veya yüksek sesle “razıyız” diyerek helallik verir. Dede topluma razı olup olmadıklarını üç kere sorar. Şikâyet var ise meydana çıkılır ve o sorun toplum önünde mutlaka düzeltilir. Görgüye/sorguya çıkanlar cemden önce anlaşmazlıkları çözüp, helalleştiği için genelde orada bulunanlar “razı olduklarını” belirtirler.

Rızalık alınınca dardaki talipler ellerini dizlerinin üzerine koyarak rükuya eğilirler. Dede “Bismi Şah. Allah Allah. Dârın divanın kabul ola, isteğini dileğini Hak Muhammed Ali vere, On İki İmam katarından ayırmaya, namazın niyazın Hak katında kabul ola. Dil bizden, kerem Hünkâr Hacı Bektaş-i Veli’den ola. Gerçeğe hü” diyerek dua eder.

Dardaki talipler yere niyaz edip kalkarlar ve kişinin görümü/sorumu biter. Bu musahipli bütün canlar için tekrarlanır. Buna geleneksel inançta “Halka namazı” denir. Alevilikte abdest ise Pir elinde ikrar vermeye denir. Yani kalbinden kini, kibiri, arıtmaya… Bu aslında bir Kamil insan olma eğitimidir… Aynı zamanda mahkemedir… Yaşamı rızalık üzerine kurmadır…
Aleviler arasında söylenen bizim abdestimiz alınmış, namazımız kılınmış söyleminin esası budur… Zaten Pir Sultan Abdal da “Alınmış abdestim aldırırlarsa / Kılınmış namazım kıldırırlarsa” diyerek bunu ifade etmekte ve Osmanlı’nın kendisine dayattığı abdest al, namaz kıl vs söylemlere itiraz etmektedir. Sadece itiraz etmemekte “Siz de Şah diyeni öldürürlerse / Ben de bu yayladan Şah’a giderim” diyerek tavrını ortaya koymaktadır. Şimdi bu Pir Sultan Abdal’a kim neyi zorla yaptırabilir…

Bazı arkadaşlar da Aleviler kurban kesmez, çevreyi kirletmez, ekolojik dengeyi gözetir diyorlar… Aslında ne söylediklerini kendi kulakları duymuyor ya da dünyadan bir haberler… Bunu söyleyenlere birkaç şey hatırlatmak gerekir… Öncelikle her şeyi kendi mecrasında değerlendirmezsek bir arpa boyu yol alamayız… Aleviler ya da diğer toplumlar son 20-30 yıl önce ekolojik denge söylemini biliyorlar mıydı? Yoksa inançları gereği bütün doğayı kutsuyorlar mıydı? Mesela ağaç keserken ondan izin almak, kurban keserken izin almak inançlarının gereği miydi? Bu arkadaşlar Alevilerde odun ihtiyacı yok mu diyecekler… Sadece Alevilerde değil Sünnilerde de köy yaşamını incelesinler tuvaletler önceden neredeymiş… Bilmeyenler de Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar romanını okusun…

Aslında Alevilikte kurban hariç et için hayvan kesilmez… O sebeple kendileri de dahil her şey yol için kurbandır. Bu sebeple Aleviler cem yapıyoruz demezler kurban yapıyoruz derler… Yaşları büyük olanlar bu söylediğimi daha iyi anlarlar… Alevilerin kurbanları şunlardır:

a. Abdal Musa Kurbanı: Toplumda herkesin katılımıyla kesilen kurbandır.
b. Musahip Kurbanı: Musahip kardeş olmak isteyen canlar tarafından cem ayininde kesilen kurbandır.
c. Düşkün Kaldırma Kurbanı: Cemde düşkünlüğü kaldırılan kişi tarafından kesilen kurbandır.
d. Muharrem Kurbanı: Muharrem ayının bitiminde on beş gün oruç tutanlar tarafından kesilen kurbandır.
e. Görgü Kurbanı: Yola giren bir Alevî’nin ilk giriş töreninde kesmesi gereken kurbandır.
f. Yıl Kurbanı: Senede bir görümden/sorumdan geçen her Alevi’nin “Baş okutmak” olarak da bilinen, cemlerde kesilen bu kurbandır.
g. Dar Kurbanı: Ölen bir Alevî’nin ardından yakınları tarafından kesilen kurbandır.

Alevilikte aslolan insanın yola kurban olmasıdır. O sebeple gönül kalsın yol kalmasın denir. Yola girmek için dünyevi her şeyden arınmak gerekir. Yani ölmeden ölmek… Bunun için de erkandan geçilir. Bu başka bir konu olduğu için yazmadım…
Şimdi bütün bunların Aleviliğe sonradan girmesi mümkün olabilir mi? Bu kadar ritüel, bu ritüellerin anlamı, amacı zorla yapılsa toplum tarafından böyle kusursuz uygulanabilir mi?
Bazıları da şöyle diyor: Alevilikte kurbanı kesip buzluğa doldurmak yoktur… Alevilikte de Sünnilikte de böyle bir şey eskiden mümkün değildi. Şehirleşme ve bozulma birçok şeyi değiştirmiştir. Yani yine her şeyi kendi mecrasında değerlendirmek gerek… Benim çocukluğumda dedemin evinde otuz kişi vardı… Yani aileler büyüktü… Ve Alevilikte koç hariç bir şey kurban edilmezdi… Şimdi otuz kişiye ve gelen misafire bir koç yeter mi? Annelerimiz, ninelerimiz becerikli kadınlar yani Bacıyan-ı Rum bu Anadolu kadını yoktan var etmeyi bilmiş. 3-4 gün o eti herkese yetirmiş… Ayrıca bir şey daha söyleyim ki bizim büyüklerimiz Kurban bizim şeker Sünnilerin derlerdi… Çünkü o zamanlar ramazan Şeker Bayramı olarak kutlanıyordu ki bizimkiler Şeker’e Yezit’in Hüseyin’i katletmesi sebebiyle hiç itibar etmiyorlardı…

Benim çocukluğumda kurban günler öncesinden alınır, bakılır ve sevilirdi… Kurbana emek verilirdi… Kurban edileceği gün süslenir… Elma yedirilir şu içirilirdi… Gözleri bir tülbent ya da mendil ile bağlanırdı… Sonra bahçeye ya da kurbanın tığlanacağı yere bir kuyu kazılır… Alevilikteki kurban duası ile seve seve izin alarak özür dileyerek kurban tığlanırdı… Kurbanı tığlayan kişinin kimse ile dargın olmaması gerekir zira rızalık önemlidir… Çoğu defa tanık olmuşumdur ki kurban daha duası/tekbiri bitmeden gözünde bir damla yaş ile başını kuyunun kenarına koyardı… O zaman biz anlamasak da aile büyükleri ağlardı… Kurbanın kanı, sakatatları vs hiçbir yeri çöpe atılmaz… Başı, ayakları, karnı ve bağırsakları temizlenip yenirdi… Yenmeyecek yerleri, kemikler ve kanlar o kazılan kuyuya gömülür… herhangi bir hayvanın yemesine engel olunurdu. Kuyunun üzeri kapatıldığında orada kurban tığlandığı anlaşılmazdı… Kurbandan bir parça ayrılıp hemen mutfağa gönderilir koca bir kazanla et kavrulur ve bütün aile, komşular çocuk, çoluk, büyük küçük herkes bir sofrada yerdi… Bu aynı zamanda birlik ve beraberliği pekiştirir, Alevilikte küslük olmaz kırgınları bir araya getirirdi…

Yani dostlar zorlama yorumlarla Aleviliği oraya buraya çekilmesi mümkün değil… Bunu yapanlar Aleviliği sorup öğrenmedikleri gibi kafalarında bir dünya yaratmışlar onu bütün Alevilere hakim kılmaya çalışıyorlar… Her anınız bayram olsun dostlarım…

Hakîkatte zamân mekân yok iken

0

Hakîkatte zamân mekân yok iken
Zamânsız mekânsız zamânda idim
Alemde Ademde nişân yok iken
Cibâl-i ademde burhânda idim

Bu ma’nâ zâhirdir âşık-ı sâfa
Onlar kim hakkile kılar musâffa
İrâde olmadan nun ile kafa
Kaf u nun içinde nihânda idim

Evvel Allah idi vâhid ü kahhar
Murâd etti gencin eyledi izhâr
Nûr-ı pür dânede gevher-i şehvâr
Lame’ân-ı dürr-i rahşânda idim

Sâni’-i hakîkat aldı Lem yezel
Fesubhanellezi e’azz-ı ecel
Nûr-ı Muhammeddir cümleden evvel
İnandım billâhi imânda idim

Arif olan anlar bu ilm-i râzdan
Cevher-i hakikat çıkar mecâzdan
Âlem-i ulviyât yaratılmazdan
Ben lâ vü illâda devrânda idim

İbtida Habîbin halk etti ol Hak
Nûrunu nûrundan eyledi müstak
Âlemi hep nûra kıldı müstağrak
Nûr ile nûr oldu nûrânda idim

Çünki ol alîm-i a’lâm-ı dânâ
Ma’den-i esrârın etti hüveydâ
Muhammed ismine basıldı imza
Yazılan hüccet-i burhânda idim

Anın hürmetine oldu dü âlem
Bâ’is-i âlemdir Hazret-i Hatem
Temiz olunurken vücûd-ı Âdem
Melâik haylile ben anda idim

Kıldı anasırdan cism-i Ademi
Âdemle müzeyyen etti âlemi
Ol zamânda olup aşkın mahremi
Âşık oldum aşkla cihânda idim

O dem mahrem olup esrâr-ı aşka
Kul oldum dergâh-ı hünkâr-ı aşka
Rûhlar cem’ olunca bâzâr-ı aşka
Ben sarây-ı hâs-ı sultânda idim

Hitâb-ı elesti kıldıkda Yezdân
Rabbimizsin dedik cümle ol zamân
Secdeye vardıkda ervâh-ı insân
Kâmiller sâfında sağ yanda idim

Emroldu eşyaya Haktan emânet
İbâ eylediler arz u semâvât
Adem kabûl edip kıldı ita’at
Yazılan ahd ile peymânda idim

Lâda mahv eyledim bu mümkünâtı
İllâ fark eyledim Hakk-ı isbâtı
Mustafa olmaz mı gönül mir’âtı
Adem safi ile cinânda idim

Gitti Adem safi devr etti devrân
Günden güne arttı evlâd-ı insân
Yapıldı sefine emroldu tufân
Nuh ile beraber tufanda idim

Taraf-ı Rahmândan olundu fermân
Ka’beyi yapmaya Halîlü’l-Rahmân
Gökten İsmâile inende kurban
Ben tavâf-ı beyt-i Rahmânda idim

Ne esrår var bunun takaddümünde
Ehl-i idrak olur tefehhümünde
Hak ile Musânın tekellümünde
Tûr-ı Sinâda bir mekânda idim

Ber-karâr olunmaz cihân câhında
İstirahat ara Hak dergâhında
Sultân Süleymânın taht-gâhında
Şah-ı murgân ile divânda idim

İlm-i ledünnîdir bu ilm-i mübhem
Ma’nâ-yı hakîkat Allah-ı âlem
Gelince cihâna İsâ ile Meryem
Ben de anasır-ı bî-cânda idim

Mukaddere mâil olur mu tedbîr
Elbette fesh eder tedbîri takdîr
Okunup ettikde İncili tefsîr
Müştâk-ı nüzûl-ı Furkânda idim

Gör ne hûb bezetti sarayı Subhân
Hâne zîb olmadan konar mı sultân
Teşrîf buyurunca Resûl-ı zîşân
Ben mâti-i râh-ı erkânda idim

Odur evvel âhir fahrı cihânın
Vasfı mümkün müdür öyle zîşânın
Dört kitâb içinde medhini anın
Gûş edip deryâ-yı hayrânda idim

Ol kâşifü’l-esrâr o dürr-i şehvâr
Güneş gibi dinim eyledi izhâr
Dahi mestûr iken o sırr-ı settâr
Anın dergâhında derbânda idim

Ebu’l-beşer bâğ-ı iremde iken
Sarây-ı anasır hademde iken
Silsilem sahrâ-yı ademde iken
Ben meydân-ı aşk-ı seyrânda idim

Bu ma’nâ muğlaktır gelmez beyâna
Akıllar mı erer sırr-ı Sübhâna
Vâlidem gelmeden mülk-i cihâna
Ben rahm-ı mâder-i gümânda idim

Emrah sana haktır bu ilm-i esrâr
Birlik hakîkatin eyledin ikrâr
Neylerem mekteb-i mantık -ı izhâr
Ezelden mekteb-i irfanda idim

Dersimi almışam ilm-i noktadan

0

Dersimi almışam ilm-i noktadan
Men Aref sırrının ârifânıyım
Tecavüz eylemem tarîk-i haktan
Bu dinin hakîkat müselmânıyım

Eğer ki isyânım olursa hesâb
Bir zerresi olur bin türlü kitâb
Dilerse afv eder dilerse azâb
O şâhın bende-i âsitânıyım

Emrâhî görmedim ben benden deli
Benden âli gördüm gördükçe meni
Hakk-ı takdîr olup ta’n etme beni
Ban habib-i hakkın âşığânıyım

Soyulmadık bir derimiz kalmıştı

0

Soyulmadık bir derimiz kalmıştı
Soyun babo soyun meydan sizindir
Hiç bir canlı kardeşine kıyamaz
Yiyin babo yiyin meydan sizindir
Simdi sizin ama sonra bizimdir
Barış bizimdir, Kardeşlik bizimdir

Toprağa karışmış fakirin teri
Ağlamak bilir mi beylerin dili
Size beyefendi bize serseri
Deyin babo deyin meydan sizindir
Meydan sizin ama, İnsanlık bizimdir
Dünya bizimdir, Evren bizimdir

Gıyas edilir mi çul ile halı?
Kimler yapmış size böyle bir yolu?
Yemekle biter mi milletin malı?
Yiyin babo yiyin meydan sizindir
Köşkler saraylar hanlar sizin ama
Onu yapan eller, emekler bizimdir
Mahzuni bizimdir, sevgi bizimdir.

Atatürk ALEVİLERİ ÇOK İYİ TANIYORDU

0

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile Anadolu’daki Alevilerin ilişkisi halen tam olarak bilinmemektedir. Siyasette yer kapmaya çalışan bazı Alevi okumuşları, Gazi’yi, “Alevilerin dergâhlarını kapattı. Dersim’de Alevileri katletti!” biçiminde suçlayabilmektedirler.

Bu azınlığa karşın Alevilerin çok büyük bölümü Büyük Atatürk’ü kendi ailelerinden bir büyükmüş gibi görmekteler ve sevmektedirler.

ALEVİLERİ ÇOK İYİ TANIYORDU
Mustafa Kemal Paşa, 1919’da vatanı kurtaracak bir mücadele başlatmak için Samsun’a çıkarken Aleviler hakkında yeterli bilgiye sahipti. Özellikle kendisinin de içinde yer aldığı İttihad ve Terakki Partisi kadroları, Alevilerin öz Türkler olduğunu anlamışlardı ve bu konuda çalışmalar başlatmışlardı.

Mustafa Kemal’in doğup çocukluğunu geçirdiği çevreler de Alevi kültürüne uygun idi. Samsun’dan Sivas’a doğru yaptığı o tehlikeli yolculukta Alevi kökenli eşrafın evinde kalması, kendisine bu toplumu yakın gördüğünün en açık kanıtıdır. Bunun bir de belgesi vardır. Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’na Alevilerin kazanılması için çaba göstermiş ve Alevi toplumunun buna uygun olduğunu bildirmiştir. 26 Haziran 1919 tarihinde Tokat’tan Konya’daki 2. Ordu Komutanlığı’na çektiği telgraf Amasya ve Tokat’taki Alevileri, nüfus oranlarına kadar bildiğini ortaya koymaktadır. (Bu belgenin içeriğini, Türk aleviliği adlı kitabımızda (Kripto Yayınevi) yayımladık.)

Bugünkü Tunceli bölgesini Osmanlı subayları Kürt sanırken, Mustafa Kemal’in Türk kabul ettiğini de biliyoruz. Bunun bilgisini de yaman bir Atatürk düşmanı olan Kürtçü Baytar Nuri’nin anılarından öğreniyoruz. Bu gerçeği de “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği” adlı çalışmamızda (Kripto Yayınevi) ortaya koyduk. Büyük Atatürk’ün isyancı derebeylerini ikna etmek için Dersim’e elçi olarak yolladığı Ali Cemal Bardakçı’nın raporunda Dersimliler öz Türk olarak anlatılır ki bu da Atatürk’ün görüşüdür. Bu yüzden de kendisi ölene kadar Tunceli halkını Osmanlı zihniyetindeki Sünni mezhepten subayların katliamına karşı korumuştur. Bunun belgelerini de söz konusu kitabımızda verdik.

Düşünün ki başlangıcı ta 1920’ye kadar giden Dersim bölgesi ayaklanmalarında ve 1937 yılındaki kalkışmada sivil halka dokunulmamıştır. Devletin yayımladığımız belgesinde 1937 yılında “Eşkıyadan ölü ele geçirilen insan sayısı sadece 262’dir”. Ancak o ağır hasta iken 1938 yılında Başbakan Celal Bayar ile Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın İçişleri Bakanlığı’nın da katkısıyla yaptığı planlama ile yürüttükleri kırım operasyonu farklıdır. Burada devlet belgesi, eşkıyadan 13160 kişinin ölü ele geçirildiğini gösteriyor. İki rakam arasındaki fark, Mustafa Kemal Atatürk’ün Tunceli halkını korumak için gösterdiği özeni çok açık biçimde ortaya koymaktadır. 1937 ile 1938 arasındaki farkın bilgisine ulaşmak isteyenler Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği adlı kitabımıza koyduğumuz belgelere bakabilirler.

MUSTAFA KEMAL’E KARŞI KULLANILAN ALEVİLER
Bir gerçeğin altını özenle çizelim: Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları vatanı kurtarma savaşını başlattıklarında, bu hareketi ezmek isteyen İstanbul’daki Osmanlı yönetimi ile işgalci İngilizler, bazı Alevi aşiretlerini de kullandılar. Bu iş için de 1918 yılında kurulan Kürt Teali Cemiyeti’ni kullandılar. Bir Kürt devleti kurmak peşindeki bu cemiyetin Alevi kimlikli iki üyesi vardı: Dersimli Baytar Nuri ile Ali Şir.
İşte bu ikisi önce 1921 yılı başında o sıralar Batı Dersim denilen şimdi Sivas’ın doğusunu kaplayan Koç Kırı bölgesindeki Alevileri ayaklandırdılar ve Ankara hükümetine karşı kullandılar. Batıdan Yunan ordusu saldırırken doğudan aslında tümü Türk olan Koç Kırı’nın gerici derebeyleri vurdular. Ankara hükümeti bu isyanı zar zor da olsa bastırdı.
Bu ayaklanmanın elebaşıları Tunceli bölgesine kaçtılar ve 1925’ten itibaren irili ufaklı ayaklanmalarda rol aldılar. İkinci dünya Savaşı’nın patlayacağı sıralarda Dersim bölgesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kullanılacak ayaklanmacıların deposu haline getirilmişti. Bunun belgelerini de Ermeni kaynaklarından söz konusu kitabımızda verdik.

Alevilerin bulunduğu yerlerde çıkan iki önemli ayaklanmaya karşın Mustafa Kemal Paşa asla onlara karşı bir düşmanlık gütmemiştir. Öyle ki 1925’te Seyit Rıza ve öbür Dersim derebeylerine gönderdiği elçisi, Atatürk’ün önerisiyle “Dersim’de Alevilik eğitimi verecek okullar açalım!” demesine karşın, bunların derdi Alevilik olmadığı için bu öneri de reddedilmiş ve devletin bölgeye girmesi çete savaşlarıyla önlenmek istenmiştir. Cumhuriyete ve devrimlere direnen bu derebeylik, 1937 harekâtıyla yıkılmış, elebaşılar da yargılanıp asılmışlardır.

DERGAHLARIN KAPATILMASI YALANI
Atatürk düşmanları, Alevileri onun karşısına dikmek için, “Atatürk Alevi dergahlarını kapatarak inanç kurumlarını yok etti!” yalanını yaymaktadırlar. Bu konuyu, TÜRK ALEVİLİĞİ kitabımızda ayrıntılı olarak inceledik… Alevi dergah ve tekkelerini kapatan Atatürk değildir, Osmanlı padişahı 2. Mahmut’tur. Bu zalim adam binlerce Alevi-Bektaşi’yi öldürttüğü gibi binlerce Alevi-Bektaşi kurumunu yıktırıp yok etmiştir. Sadece Hacı Bektaş Dergahı ile Rumeli’deki Kızıldeli Sultan Tekkesi’ne doknulmamış ama buralara Halidi yobaz şeyhler atanmıştır. 1920’lerde Hacı Bektaş Dergahı’nda resmi yönetici olarak İran’dan gelme Hacı Abdullah adlı Sünni Halidi bir şeyh bulunuyordu.

Atatürk aslında Sünnilerin sayısı binleri bulan dergahlarını ve tekkelerini kapatmış, halkın başına bela olan binlerce softayı sıradan insan haline sokmuştur. Tarikatçıların bugünkü Atatürk düşmanlığının sebebi de budur. Bu arada gayriresmi biçimde çalışan Alevi tekkeleri de kapatılmıştır. Ama zaten bunların sayıları bir elin parmağını geçmemekteydi.
Büyük Atatürk’ün doğrudan Alevileri hedef alan en küçük bir kararı veya uygulaması olmamıştır. O, ülkeyi kasıp kavuran ve 1925 yılında Şeyh Sait isyanına da kaynaklık eden tekke-dergah görüntülü bütün gerici yerleri kapatarak çok doğru bir karar almıştır.

ALEVİ ÇOĞUNLUK ONUN YANINDA YER ALDI
Koç Kırı ve Tunceli bölgesindeki Kürtçü ajanların ayaklandırdığı kesim dışındaki Aleviler bütün güçleri ile Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer aldılar. Kendisi bunu biliyordu ve o yüzden Sivas’tan Ankara’ya giderken Hacı Bektaş İlçesi’ne de giderek buradaki Alevi dedesi Cemalettin Çelebi ile buluşmuştu. Yine buradaki Bektaşi dervişleri ile de konuşmuştu. Geceleyin Cemalettin Çelebi’nin konuğu olan Atatürk buradan aldığı destekle daha bir güçlenmiş olarak Ankara’ya ulaşmıştır. Savaş süresinde ve sonraki devrimler döneminde Aleviler bütün güçleri ile Gazi Mustafa Kemal’in arkasında durmuşlardır.

Atatürk’ün Hacı Bektaş’taki görüşmelerini, bunları izleyen Cemalettin Çelebi’nin kardeşi Veliyettin Çelebi’nin oğlu rahmetli Celalettin Çelebi’den 1988 yılında ayrıntılı biçimde dinlemiştim. O günlerin anısını çok büyük bir onurla ve coşkuyla anlatıyordu.

İLK KEZ EŞİT VATANDAŞ OLDULAR
Aleviler, Mustafa Kemal’i daha ilk anlardan itibaren o kadar önemsediler ki ona, “Zamanın sahibi Mehdi” bile dediler. Onu kötülüklerle dolmuş olan Osmanlı zulüm düzenini bitirecek Mehdi gözüyle bakmaları boşuna da değildi ve beklentileri de hemen çıkmıştı.

Alevi toplumunu 400 sene boyunca inim inim inleten gerici Osmanlı Devleti’ni Mustafa Kemal yıkmıştı. Yerine de cumhuriyet rejimini getirerek halkı ilk kez kulluktan birey konumuna yükseltmişti. Devrimlerle eski kuruluşları parçalayıp atmıştı. Bundan en çok da Aleviler faydalanmıştı.

Örneğin dünya faşizmin çizmeleri altına girerken Büyük Atatürk 1924’te çok demokrat bir anayasa yaptırmıştı. Bu anayasada “Türkiye’de din ve irk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denilir (Madde 88)” maddesini koydurmuştur. Böylece insanların dinleri, mezhepleri, ırkları geriye itilmiş, Alevi ile Sünni yasa karşısında eşit duruma getirilmiştir.
Daha sonra anayasaya laiklik ilkesi de doğrudan konularak Sünni mezhepçi din organlarının devleti yönetmesine hem hukuken hem siyaseten son verilmiştir. Sünni tarikatçıların Atatürk düşmanlığının bir sebebi de işte budur. İşlerine yarayan bu büyük devrimleri bugünkü Aleviler anlayacak durumda değil ne yazık ki… Gelin, 1900’ün başında bile Alevileri Kızılbaş diye aşağılayan ve mahkemelerde mezhep üstünden haksız çıkartan Osmanlı’nın yıkılmasının ve mezhep diktasının çökertilmesinin önemini siz o günkü Alevilere bir sorun.

Sünnilerle Alevileri yasa önünde eşitleme, Alevi tarihindeki en büyük devrimdi ve bizim dedelerimiz bu yüzden Kemal Atatürk’e sonsuz saygı duyarlardı. Gel gör ki günümüzde bazı Aleviciler, bu devrimleri tersinden okuyup Büyük Atatürk’e saldırarak hem Sünni tarikatçıların hem de onların iktidarının yanına düşüyorlar.

TUTUNACAK DALIMIZ
Büyük Atatürk’ün toplumun başına bela olan “şeyh, molla” takımına karşı yürüttüğü bastırma hareketi, onun ölümünden sonra rayından çıkartılmıştır. 1946’dan itibaren Sünni tarikatlar Amerikancı Yeşil Kuşak projesi için yeniden canlandırılmıştır. Sünni temelli tarikatlar zamanla siyaseti yönlendirecek büyüklüğe ulaşmışlardır. Bugünkü AKP iktidarını Amerikancı Halidi tarikatı yaratmıştır. Böylece, yeniden örgütlenen gericilik Yeni Osmanlıcı bir ideolojiyle Atatürkçü değerlere karşı saldırıya geçmiştir. Bugün işte ülkemizde böyle bir savaş yürütülmektedir.
Belirtelim ki Aleviler eğer Atatürk ilkelerinden uzaklaşırlarsa, yeni Osmanlıcı gericiliğe yem olacaklardır. Alevilerin tutunacak tek dalı vardır: “Sarı saçlım, mavi gözlüm; devrimci Büyük Atatürk’üm!”
Görüyorsunuz… Gericiler ve bölücüler vurdukça Atatürk’ümüz nasıl da büyüyor! Ali Taş

Göz açıp dünyaya geldiğin anda

0

Göz açıp dünyaya geldiğin anda
Beşikte aşk ile yoğruldun Hıdır
Mutluluk ararken bu fani handa
Nice düştün nice doğruldun Hıdır

Gücün sana yetti, senle atıştın
Bazen celallendin, bazı yatıştın
Kaybolup gözlerden hiçe karıştın
Ne aranıp ne de soruldun Hıdır

Hiç suçlu arama, sen sana ettin
Bir düş aleminde tükendin, bittin
Kimse gel demeden, sen koşup gittin
Kendi izlerinde yoruldun Hıdır

Ah ile vah ile bir ömür geçti
Ruh tenle barışıp dağları seçti
Sonunda fark ettin ama çok geçti
Deruni olunca duruldun Hıdır…

Can olgıl can içinde,

0

Can olgıl can içinde,
kalma güman içinde İ
stediğin bulasın
yakın zaman içinde

Rükû, sücûda kalma,
ameline dayanma
İlm-ü amel gark olur,
nâz-u niyaz içinde

İkiliği terk etgil,
birlik makamın tutgıl
Canlar canın bulasın
işbu dirlik içinde

Oruç, namaz, zekât,
hac cürm-ü cinâyet durur
Fakir bundan azattır
hass-ı heves içinde

Şeriat korucudur
hakîkat ordusunda
Senin içün korunur
hâsıl ordu içinde

Aynel-yakıyn görüptür,
YUNUS mecnûn oluptur
Bir ile bir oluptur
Hakkal-yakıyn içinde

Bay Camel hoşgeldiniz

0

Prof. Dr. FATMA NUR SERTER
Bay Kemal, Hoşgeldiniz….

Ne kadar da sevindik bilseniz…

Meydanlardaki coşkuyu görüyor musunuz? Araçlar bile kornalarına basarak gelişinizi kutladılar.

Doğrusu ben bunca yıldır böyle bir coşku görmemiştim, büyülendim.

Ya atılan kutlama sloganlarına ne demeli?

Mutluluğumuz, gözyaşlarımıza karıştı, partililer ne yapacağını şaşırdı.

Yıllardır; “Ben Kemal geliyorum!” dediniz ve başardınız, sonunda geldiniz.

Gerçi hedef biraz şaştı ama olsun, geldiniz ya, özlemlerimizi giderdiniz.

İnanın tarihe geçtiniz….

Gelişiniz Türkiye’de bir milat oldu. Bizi hukukun üstünlüğüne ve özellikle yargı bağımsızlığına yeniden inandırdınız. Allah’a hamdolsun ki, artık rahatız, varlığınızla güvendeyiz.

Bu kadar sevildiğinizi bilmediğinize eminim. Özellikle iktidar medyası aylarca yayın yaptı. Çok şükür değerinizi sonunda anlamışlar.

Verdiğiniz son videolu mesajdaki ipuçlarını nasıl da hemen buldular. Arkanızdaki tablodan, oturduğunuz koltuğa hatta masadaki o kutsal kristal bardağa kadar ne kadar incelikle yorumladılar.

Ne de olsa keramet sahibi insanlar, kerametten iyi anlıyorlar.

Arkanız sağlam, öyle bir, iki televizyon kanalıyla yol almak zor olacaktı. Artık tüm medya avuçlarınızda. Yandaş kanallar candaş oldu.

Türkiye’nin alışkanlıklarına yeniden kavuşmasına katkı yaptınız.

Neymiş? CHP iktidara yürüyormuş, oyları %35’leri aşmış, birinci parti olmuş… Boş laflar, bırakın halk çeyrek yüzyıldır alıştığı gibi yönetilsin, değil mi ama?

Ya mutlak butlan kararına karşı Özgür Özel’e destek veren siyasi partilere ve ODTÜ’lü gençlere ne demeli?

Eminim hiç umursamıyorsunuzdur, onlar kendi işlerine baksınlar, değil mi ya?

2023’te helalleştiğiniz gruplar geldi aklıma.

Ne iyi etmiş de 6-7 Eylül mağdurları, Kahramanmaraş ve Sivas katliamı mağdurları, 12 Eylül’de idam edilen gençlerin aileleri, Sulukule’de evleri gaspedilenler, Soma maden kazasında ölenlerin aileleri hatta İsmail Korkmaz’ın ailesi ile bile helalleşmiş ve bu acılardan dolayı CHP’nin sorumlu olduğunun altını kalın çizgilerle çizmiştiniz. Gerçi CHP iktidar bile değildi ama olsun! CHP her zaman suçludur ve her şeyden de sorumludur.

Hatta Said-i Nursi’nin kitaplarına konulan yasağın kaldırılması bile sayenizde oldu. Tarikatların önünü açtığınız için bu millet, oy vermese de size minnet duydu.

CHP, sayenizde CHP’liler dışında herkesin yuvası oldu. Az iş miydi bu ?

Kimileri size Atatürk’ün CHP’sini suçlu ilan eden “1930’ların, 1940’ların CHP’si değiliz” açıklamalarınız için öfke duydu. Hatta CHP’yi dinazorlarla özdeşleştiren video çekimlerinize kırıldı.

Ama olsun, siz CHP’yi tarihin çöplüğüne atarak bir Y-CHP yarattınız. Başarıdan başarıya koştunuz. 2023 seçimlerindeki bonkörlüğünüzü kim unutabilir ki! Tam 39 milletvekilliğini dost ve müttefik olduğunuz sağ siyasi partilere armağan ederken hiçbir karşılık beklemediniz. Getirisi yoktu ama olsun varsın, götürüsü olsun dediniz.

Yine tarihe altın harflerle geçtiniz.

CHP’nin yüzyılı aşkın tarihinde sizin kadar eli açık, gönlü bol bir lider görülmedi. Sırf Recep Tayyip Erdoğan yeniden Cumhurbaşkanı olsun diye, onun ikinci sınıf bir replikasını Cumhurbaşkanı adayı bile yaptınız. O muhteşem seçim sloganını, ‘Ekmek için Ekmeleddin’i hafızalara kazıdınız.

Aslında emekleriniz anlat anlat bitmez.

Son açıklamanız ise çok heyecan yarattı. CHP’yi kuruluş kodlarına döndüreceğinizi vadetmiştiniz.

Gerçi bu açıklama kafaları biraz karıştırdı, siz 13 yıl boyunca CHP’yi kuruluş kodlarından uzaklaştırmak için onca emek sarfetmiştiniz ya, şimdi bu emekler boşa mı gidecek derken, anladık. Bayağı da rahatladık. Ahlaki deformasyona son vermekten söz etmişsiniz meğerse….