Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
göreceğiz…
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
ışıklı maviliklere
süreceğiz…
Açtık mıydı hele bir
son vitesi,
adedi devir.
Motorun sesi.
Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir
ne harikûlâdedir
160 kilometre giderken öpüşmesi…
Hani şimdi bize
cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır,
yalnız cumaları
yalnız pazarları..
Hani şimdi biz
bir peri masalı dinler gibi seyrederiz
ışıklı caddelerde mağazaları,
hani bunlar
77 katlı yekpare camdan mağazalardır.
Hani şimdi biz haykırırız
Cevap:
açılır kara kaplı kitap:
zindan..
Kayış kapar kolumuzu
kırılan kemik
kan.
Hani şimdi bizim soframıza
haftada bir et gelir.
Ve
çocuklarımız işten eve
sapsarı iskelet gelir..
Hani şimdi biz..
İnanın:
güzel günler göreceğiz çocuklar
güneşli günler
göreceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
ışıklı maviliklere
süreceğiz…..
1930
Nazım Hikmet
Güzel günler göreceğiz çocuklar
Memleketim İşgalde
MEMLEKETİM İŞGALDE
Birkaç hain pazarlıyor ülkeyi,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Çiğnediler değişmeyen ilkeyi,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Üretimi dış güçlere emanet,
“Sen üretme!” derler, “bizden ithal et!”
Bu gidişin sonu büyük felaket,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Köprülerde Deli Dumrul durumu,
Palavra bol, güzel yapar yorumu.
Yabancıya sattı dört yüz Kurum’u,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Saray geniş, bin yüz tane odalar
Badem sütü, ejder suyu gıdalar…
Yunanlara nasıl geçti Adalar?
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Sermayeye hizmet eder yönetim,
Sayıştay’dan Başkan’a yok denetim.
Uyan artık uyan aziz milletim!
Baştanbaşa memleketim işgalde.
El işletir madenini, bor’unu
Katlederek ormanını, koru’nu…
Hak istiyor Padişah’ın torunu,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Çözemedik Avrupa’yı, NATO’yu
Kaç ülkeden ayrı yedik vetoyu.
Amacına araç etti Feto’yu,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Beynimizi doldurdular cinlerle,
Uğraşırız mezheplerle, dinlerle…
Şehit verdik her alanda binlerle,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Muhalefet susturulmak istenir,
Hak arayan bastırılmak istenir,
Halkıma kan kusturulmak istenir,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Adalet yok, hukuk nerde, hak nerde?
Katranlara belendiler ak nerde?
Şimdi “güçler ayrılığı” bak nerde!
Baştanbaşa memleketim işgalde.
“Liyakatsiz” geldi, bitti liyakat
Revaçtadır biat etmek, sadakat.
Millî oldu eğitimde tarikat,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Büyük Meclis lağvedildi, işlevsiz
Çatlak zurna öter durur, peşrevsiz.
Yüklü maaş alanlar var, görevsiz
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Bir kişiye tapuladık devleti,
“K(a)H(e)K(a)’lar teslim aldı milleti,
Halk’a “Zillet” der Allah’ın lâneti,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Tuttu artık İngiliz’in oyunu,
Kurda, kuşa teslim ettik koyunu,
Çekiştiren alır gider payını,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Tarikatlar bölüşmüşler Ordu’mu,
Söylemeye utanırım derdimi.
Ne hallere düşürdüler Yurdumu,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Halk düşmanı sizin soyu sopunuz,
Bir tek insan etmez ulan topunuz.
Başımıza bela oldu BOP’unuz,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Hazineyi esir almış tefeci,
Terör desen her tarafta çok feci…
Vatandaştan fazla olmuş mülteci,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
İsrail’den “üstün hizmet nişanı”
Ödül alan ucuz satar vatanı.
Vatandaşım sen bunları gör, tanı!
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Her tarafta dinci Yurtlar, Vakıflar…
İktidarı yönetmeye vâkıflar.
İstiklâl’i boşa yazmış Âkif’ler,
Baştanbaşa memleketim işgalde.
Tartışmaya açar şimdi Lozan’ı
Hiç görmüyor göze giren hozanı.
Kim dinliyor şu Bindebir Ozan’ı?
Baştanbaşa memleketim işgalde.
15.12.2018 – (4+4+3)
Ozan Bindebir
Biz, Susturulmuş gecelerin çocuklarıyız.
Biz, Susturulmuş gecelerin çocuklarıyız.
Karanlığın içinde büyüdük,
Yoksulluğun, baskının, adaletsizliğin gölgesinde yürüdük.
Ama hiçbir zaman umudu terk etmedik.
Çünkü biliriz:
En uzun gece bile sabaha yenilir.
Omuzlarımızda yılların yorgunluğu,
Yüreğimizde halkın acıları vardır.
Ama aynı zamanda
Irmaklar gibi çoğalan
bir direnme isteği taşırız içimizde.
Biz,
Korkunun memleket olmasına razı değiliz.
İnsanların susturulduğu,
Çocukların aç bırakıldığı,
Emekçinin ezildiği,
Düşüncenin zincire vurulduğu
bir düzeni kabul etmiyoruz.
Biz,
Göğe başını kaldırabilen insanların
dünyasını istiyoruz.
Öyle bir dünya ki;
Hiçbir çocuk yatağa aç girmesin,
Hiçbir anne gözyaşını saklamak zorunda kalmasın,
Hiçbir emekçi alın terinin karşılığını dilenmesin.
Bizim özlemimiz yalnızca güzel günlere değil, İnsanca bir yaşamadadır.
Nazım Hikmet’in memleket sevdasını,
Mansur Hallac’ın boyun eğmeyen inancını, Nesimi’nin ateşten geçen hakikatini Yüreğimizde taşıyoruz.
Çünkü insan,
Ancak kardeşçe yaşarsa insandır.
Biz biliyoruz:
Karanlık kendiliğinden gitmez.
Aydınlık,
Onu yürüyerek kuranların ellerinde büyür.
Bu yüzden;
Yırtık ayakkabılarla da olsa
yürümeye devam edeceğiz.
Küllerin içinden yeniden filiz vereceğiz.
Ovalara, meydanlara, sokaklara umut taşıyacağız.
Bir gün,
Bu topraklarda korku değil kardeşlik büyüyecek.
Bir gün,
Bu memleketin göğünde özgürlük türküleri yankılanacak.
Ve o gün geldiğinde,
İnsan insanın yarası değil,
Yoldaşı olacak.
Bizim adımız tek başına bir kişi değil;
Bizim adımız halktır.
Bizim adımız umuttur.
Bizim adımız kardeşliktir.
Ve biz,
Güzel günlere olan özlemimizi
Mutlaka gerçeğe dönüştüreceğiz…
Abdullah Oral.
Bir karar vermeden, bir laf söylemeden, bin düşün
Yattığın da rahatmısın vicdanen ?
Derin bir uykuya dalmadan düşün
Son pişmanlık fayda vermez insana
Keşkeler içine dolmadan düşün
Vicdanlı ol rahat uyku çekesin
Şeytana uymayı vurup yıkasın
Zemzem suyu gibi olup akasın
Eldekiler hava olmadan düşün
Kör nefise uyma haramdan kaçın
Senden hesap sorar sakalın saçın
Belki bir fakirin belki bir açın
Bulduğun parayı almadan düşün
Benim karnım doysun gerisi ölsün
Diyor isen eğer yazıklar olsun
İyilik eyleki iyilik kalsın
Felaket kapını çalmadan düşün
Duygular yeşersin kalmasın kurak
Güzel bir gönüle girmektir durak
Lazım olur bir selamlık yer bırak
Hayatta yalınız kalmadan düşün
Kul hakkı haramdır aç kalsan yenmez
Dost olan dostuna zehiri sunmaz
Fırlattığın an da geriye dönmez
Ok’u kirişinden salmadan düşün
Engin ol göklere değmesin başın
Doğru ol her yerde rast gitsin işin
Bugün varsak yarın yokuz bir düşün
Hayır haseneti silmeden düşün
Vakâri imdada yeten bulunmaz
Tabutun ucundan tutan bulunmaz
Mezarına toprak atan bulunmaz
Kurtlar cenazeni kılmadan düşün
Erdoğan Öner (Vakâri)
28 EKİM 2025
Beyaz adamın altınına, sözüne, silahına boyun eğmedi.
Beyaz adamın altınına, sözüne, silahına boyun eğmedi. Tarihe geçti.
Adı Tatanka-lyotanka’ydı. Dünya onu Oturan Boğa olarak tanıdı.
1831 civarında Güney Dakota’da doğdu.
Çocukken o kadar sıradan görünüyordu ki ona “Yavaş” dediler.
10 yaşında ilk bizonu öldürdü. 14 yaşında savaşa katıldı.
Babası ona yeni bir isim verdi: Oturan Boğa.
1869’da Lakota Sioux’un en üst lideri oldu.
Bu unvanı taşıyan ilk kişiydi.
Sonra ihanet geldi. Sioux’lar için kutsal olan Kara Tepeler’de altın keşfedildi. ABD hükümeti antlaşmayı çiğneyerek topraklardan çekilmelerini emretti. Oturan Boğa reddetti.
1876’da birleşik kabileleri ABD ordusuna karşı tarihi bir zafere taşıdı. Kuzey Amerika’nın en güçlü ordusu, yurtları için savaşan bir halk tarafından yenilgiye uğratılmıştı.
Ama savaş bitmemişti. Aç ve avlanan halkı için 1881’de teslim oldu kendisi için değil. İki yıl savaş esiri olarak tutuldu.
Esarette bile efsanesi büyüdü. Buffalo Bill’in gösterisine katıldı. Annie Oakley ile tanıştı, onu manevi kızı olarak benimsedi ve ona “Küçük Kesin Atış” adını verdi.
Halkına döndü. Direniyor, tükenmiyordu.
1890’da yetkililer onu tutuklamak için kulübesini sardı. Silahlı çatışma çıktı. Oturan Boğa öldürüldü.
Annie Oakley haberi duyduğunda şunu söyledi: Eğer beyaz bir adam olsaydı, “cinayetten dolayı asılırdı.”
Hayatını aldılar. Ama ruhunu hiç kıramadılar.
Ara beni
Dost beni görmek dilersen
Alanlarda ara beni
Haksızlığa baş kaldırdım
İsyanlarda ara beni
Yüreğimde derdi kalan
Özgürlük düşlemi kuran
Sevda ile tele vuran
Mızraplarda ara beni
Yoksul halk için söylenen
Söz olup sinemi delen
Dizeleri alevlenen
Türkülerde ara beni
Kavgam yüreğini sarsın
Varsın fırtınalar olsun
Nevruz ateşler yansın
Baharlarda ara beni
Varoşlardan akan selde
Halkın haykırdığı dilde
Güneşin doğduğu yerde
Şafaklarda ara beni
Vurguni’yim dost bu ne hal
Yüreğini alıp ta gel
Ilgıt ılgıt eserken yel
Rüzgarlarda ara beni..
Abdullah Oral..
Sensiz yola girer isem çârem yok adım atmağa
Sensiz yola girer isem çârem yok adım atmağa
Gövdemde kuvvetim sensin, başım götürüp gitmeğe
Gönlüm, canım, usum, bilim senin ile karar eder
Can kanadı sevi gerek uçuban dosta gitmeğe
Kendiliğinden geçeni doğan edinir ma’şûku
Ördeğe, kekliğe çözer suda yüzeni tutmağa
Bin Hamza’ca kuvvet vermiş Ganî Cebbâr aşk erine
Dağları yerinden ırdı, yol eyler dosta gitmeğe
Yüz bin Ferhat külüng almış, kazar dağlar bünyâdını
Kayalar kesip yol eyler, âb-ı hayat akıtmağa
Ab-ı hayatın çeşmesi âşıkların visâlidir
Kadehi dolu yürütür susamışları yakmağa
Yedi veylin tamusunu kül eyler âşıklar âhı
Kasdeder sekiz uçmağı, nûr edip nûra katmağa
Aşık mı diyem ben ona Tanrı’nın uçmağın seve
Uçmak dahi bir tuzaktır, müminler canın tutmağa
Aşık olan miskin olur, Hak yoluna teslim olur
Her ne dersen boyun tutar, çare yok gönül yıkmağa
Bildin, gelenler geçtiler, gördün konanlar göçtüler
Aşk şarabın içen canlar uymaz geçmeğe konmağa
Tutulmadı YUNUS canı, geçti tamudan uçmaktan
Yola düşüp dosta gider, hem aslına uyakmağa
Alevilerde Kurban Bayramı
Alevilerde Kurban Bayramı
1998’di… “Kurban Bayramı” vardı ve bayram kutlamaları yapılırdı. Yalnızca “Pir Sultan Abdal Kültür Derneği”nde değil, Almanya dâhil birçok Alevi kurumunda da bu gelenek sürüyordu.
Sonra tartışmalar başlatıldı. Aleviler ikiye ayrıldı: Kurban ve Bayramı vardır; yoktur diye.. Ardından da “asimilasyon[cu]” suçlamaları…
* * *
Oysa cemevlerinin yapımında ve giderlerinin karşılanmasında “kurban bağışları” ile “lokma” önemli bir yere sahipti.
Bu tartışmaların kurban bağışlarını ne ölçüde azalttığını bilemiyorum; ancak bir gerçek var ki, bugün yaşanan finansal zorluklar önce belediyelere, ardından da devlete olan “bağımlılığı” artırdı.
* * *
1967’ydi… Türk Folklor Araştırmaları dergisinde yayımlanan bir makale dikkat çekiyordu. Naldöken Tahtacılarını bir dizi yazı ile konu edinen Rıza Yetişen, bu kez “Naldöken”de Kurban Bayramı”nı ele alıyordu.
* * *
Tahtacılarda Kurban Bayramı, “Büyük Bayram” olarak da adlandırılır. Arife günü kesilen kurban, Kurban Bayramı kurbanı yerine geçmez. Bu kurban, “musahipli” bir kişi tarafından bayramın birinci günü kesilmelidir.
* * *
“Vardır-yoktur” tartışmalarına saplanmadan; birbirini asimilasyonculukla suçlamadan, köprüleri atmadan; farklı “sürek”leri göz ardı etmeden düşünmek gerekir.
Herkes kendi Aleviliğini, kendi süreğini merkeze koyuyor ve “Alevilik budur, en doğrusu budur” diyor.
Lakin tarihsel ve toplumsal gerçeklik bize şunu gösteriyor:
Alevilik, farklı süreklerin – çoğulculuğun – birlikte var olduğu geniş bir inanç ve kültür dünyasıdır. O nedenle, tek uygulamayı mutlaklaştırmak yerine, farklı deneyim ve uygulamaları anlamak, kabul etmek önemlidir.
Bir örnek de budur | @ismailenginhd [27.05.2026] :
Gül olmaz olsun
Bugün bayramlaşmak için genel merkeze gelecek olan kılıçdaroğlu, güllerle ve gül ki güller açsın türküsüyle karşılanacakmış…
Usta Kul Duran’ın bu güzel eseri zedelenmesin diye ben kendilerine benzerini hicvettim… Buyursunlar!
Gel ki ziller çalsın gül konağında
Yönün sola dönük gönül sağında
Dikenler içinde hain bağında
Sana benzetilen Gül olmaz olsun gül olmaz olsun
Ne çık karşıma ne gözüme görün
Kapansın kapılar sokakta sürün
Ihanet kokuyor her geçen günün
Varsın senle geçen Yıl olmaz olsun yıl olmaz olsun
Kızdırdın bizleri göz göre göre
Yağmurda doluda açtık bin kere
Rezil ettin rezil kendini ele
Elde senin gibi Pir olmaz olsun pir olmaz olsun
Hürdemi Nevzat
Gül ki güller açsın gül yanağında
Yanım sola dönük yatam sağında
Firdevsi âlâda irem bağında
Sana benzemiyen Gül olmaz olsun gül olmaz olsun
Yılda iki bayram gözüme görün
Hasretine dayanamam ölürüm
Bedir saçı belik belik örgülüm
Varsın sensiz geçen Yıl olmaz olsun yıl olmaz olsun
Dağladın sinemi göz göre göre
Bir gönül içinde yandım bin kere
Çunacağım yoktu çundurdun ele
Elde senin gibi Yar olmaz olsun yar olmaz olsun
Kul Duran
Bizim köyün meteliksiz Memiş’i
Bizim köyün meteliksiz Memiş’i
Yoksulluktan yiyemezdi yemişi
Kader ile ters giderdi her işi
Adamcağız çekti çekti ölmedi
Duttan düştü bel kemiği kırıldı
Kafatası yedi yerden ayrıldı
Sınıkçılar geldi tek tek sarıldı
Memiş gene çekti çekti ölmedi
Kanser oldu Ankara’ya saldılar
Ölür diye ağıdını çaldılar
Böbrek ile ciğerini aldılar
Memiş gene çekti çekti ölmedi
Yazın karpuz yüklü kamyondan düştü
Tekerlerin ikisi üstünden geçti
Bir gün ilaç diye DDT içti
Memiş Emmi kustu kustu ölmedi
İt daladı kırk gün yaptılar aşı
Sanırsın Azrail bunun kardaşı
Üstüne devrildi değirmen taşı
Bizim Memiş çekti çekti ölmedi
Hacı’m Memiş’ini dile getirdi
Ecel bir gün vâdesini yitirdi
Bir gün nezle geldi aldı götürdü
Vay Memiş’im çeke çeke zor öldü
Sınıkçı: Kırık-çıkıkları bağlayan, tedavi eden kimse.
Âşık Baba Karakılçık
Elif dir doksan bin kelâmın başı
Elif dir doksan bin kelâmın başı
Var Hâkk’a şükreyle be’yi n’eylersin
Arıtırsan galbin evini arıt
Yüzünü yumağa suyu n’eylersin
Yalan söyleyib de geçme sıraya
Evliya nefesi verme araya
Var bir âmel kazan Hâkk’a yaraya
Hakk’a yaramayan hu’yu n’eylersin
Şeytan benlik ile yolundan azdı
Âşık, Maşuk’unu arayıp gezdi
İki cihan Fahri bir engür ezdi
Fahri ile Fahr olma ba’yı n’eylersin
Varın görün irakipler ganda dır
Hâkk ehli gardaşlar yolda dem’de dir
Bilin ayn-el yakın Ali Cem de dir
Cemiyet olmayan köyü neylersin
Pir Sultan’ım der ki okur yazarım
Turâb oldum ayaklarda tozarım
Yâr elinden içtim ser-mest gezerim
Er den içilmiyen meyi n’eylersin
İstediğimi buldum eşkere can içinde
İstediğimi buldum eşkere can içinde
Taşra isteyen kendi kendisi ten içinde
Kayımdurur ırılmaz, onsuz kimse dirilmez
Adım adım yer ölçer, kendi revan içinde
Bu tılsımı bağlayan, cümle dilde söyleyen
Yere göğe sığmayan, girmiş bu can içinde
Uğru olmuş uğrular, gene kendiyi tutar
Şahne kendisi olmuş, kendi zindan içinde
Tutun diye çağırır, uğru dahi çığırır
Bu ne acayip uğru, bu çağıran içinde
Siyaset meydanında kalabadan bakan o
Siyaset kendi olmuş, girmiş meydan içinde
Tartmış kudret kılıcın, çalmış nefsin boynuna
Nefsini tepelemiş elleri kan içinde
Sayrı olmuş iniler, Kur’an ününü dinler
Kur’an okuyan kendi, kendi Kur’an içinde
Türlü türlü imâret, köşk-ü saray yapan ol
Kara nikap tutunmuş girmiş külhan içinde
Baştan ayağa değin Hak’tır ki seni tutmuş
Hak’tan ayrı ne vardır, kalma güman içinde
Bir isen birliğe gel, ikiyi elden bırak
Bütün ma’nî bulasın sıdk u îman içinde
İşit işit key işit mârifet ârif dili
Mârifetin mekali ilm-i Kur’an içinde
Girdim gönül şehrine, daldım onun ka’rına
Aşk ile seyrederken iz buldum can içinde
Ol izi ben izledim, sağım solum gözledim
Çok acayipler gördüm, yoktur cihan içinde
YUNUS senin sözlerin ma’nîdir bilenlere
Söyleyeler sözünü devr-ü zaman içinde
Kurbanınız kabul olsun erenler
Muhammed Ali’yi candan sevenler
Kurbanınız kabul olsun erenler
El bağlayıp bir ikrarda duranlar
Kurbanınız kabul olsun erenler
Bu kurbanın aslı nergisden geldi
Dört melaik geldi kısmetin böldü
Kırkların ceminde erkânı gördü
Kurbanınız kabul olsun erenler
Kaynar kaynar kazanını taşırır
Ateş mürşid olmuş onu pişirir
Kurban tek değildir eşin getirir
Kurbanınız kabul olsun erenler
İmam Ali hizmet eder kurbana
Hizmet eder Hıdır Abdal Sultana
İhlas ile getirilsin meydana
Kurbanınız kabul olsun erenler
Hasan, Hüseyin’im, Zeyneldir şahım
Bâkır, Câfer, Kâzım, Rızadır mahım
Takî, Nakî, Askeri, Mehdi penahım
Kurbanınız kabul olsun erenler
SEFİL ALİ himmet aldı pirinden
Yazı yazsam kurbanının kanından
Muhammed Ali’nin alın nurundan
Kurbanınız kabul olsun erenler
Yüzün gördüm dedim ‘elhamdülillah’
Yüzün gördüm dedim ‘elhamdülillah’
Boyun gördüm okudum ‘kulhüvallah’
Müselsel zülfünü gördüm muanber
Mukavves kaşların ‘nasrunminallah’
Cemâlin görmüşüm ayrılmağım yok
Eğer inanmazsan ‘vallâhibillah’
Firakcı gözlerin yağmalarından
Yine dönüp dedim ‘estağfirullah’
Dudağın şerbeti ayn-i şifâdır
‘Sekâhum rabbuhum min rahmetillah’
Benim gönlüm sana hayrân olupdur
Ne kim cebbar kılır ‘el hükmülillah’
Otuziki hurûf oldu visâlin
Visâlindir visâlindir eyvallah
Nesîmî kıldıysa bir kat’i tövbe
Nasûhi tövbesi ‘tübtü ilallah’















