Yunan Generali Atatürk’ün ‘ÇILGIN’ Dumlupınar Kuşatmasını Fark Etti — 5 Gün Sonra 45.000 Askeri Teslim Oldu
20 Ağustos 1922, Afyonkarahisar, Yunan Genel Karargahı. Saat akşamüzeri 18:30. Güneş batarken, Ege’nin ılık rüzgarı General Nikolaos Trikoupis’in açık penceresinden içeri doluyor, masadaki devasa haritayı hafifçe havalandırıyordu.
Bu, tarihi bir olayı eğitim amaçlı anlatan bir belgeseldir. İçerikte askeri strateji ve savaş unsurları bulunmaktadır.
General Trikoupis, elindeki kristal kadehi ışığa doğru tuttu. İçindeki konyak, zaferin rengi gibi parlıyordu. Karşısında, İngiliz askeri ataşesi ve kurmayları oturuyordu. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Rahatlık. Hatta, tehlikeli bir rehavet. Trikoupis, Afyon tahkimatlarını gösteren rapora parmağıyla vurdu.
“Bakın beyler,” dedi Trikoupis, sesi kendinden emin ve biraz da alaycıydı. “İngiliz mühendislerinin raporuna göre, Türkler bu savunma hattını geçmek isterse, bunu başarmaları en az 6 ay sürer. O da eğer yeterli topları varsa. Ki olmadığını hepimiz biliyoruz.”
Odada gülüşmeler yankılandı. İngiliz ataşesi başını salladı. “Türklerin topçusu yok, General. Mühimmatları yok. İstihbaratımıza göre, askerlerinin ayaklarında çarık bile kalmadı. Bu bir ordu değil, sadece inatçı bir köylü grubu.”
Trikoupis purosunu yaktı. Duman yavaşça tavana yükselirken, General o dumanın içinde kendi geleceğini görüyordu: Atina’ya bir fatih olarak dönmek. “Mustafa Kemal,” dedi ismi ağzında ezerek. “Büyük bir kumarbaz. Sakarya’da şanslıydı. Ama şans, matematik karşısında her zaman kaybeder. Bizim 200.000 tam teçhizatlı askerimiz, kamyonlarımız, uçaklarımız ve modern toplarımız var. Onların neyi var? Paslı süngüler ve dua eden yaşlı kadınlar.”
General haklıydı. Kağıt üzerinde, matematik Yunan ordusunun yanındaydı. Afyon’daki Yunan savunma hattı, askeri tarihin gördüğü en güçlü tahkimatlardan biriydi. Dikenli teller kilometrelerce uzanıyor, makineli tüfek yuvaları birbirini çapraz ateşe alacak şekilde yerleştirilmişti. Beton sığınaklar, topçu saldırılarına dayanacak şekilde tasarlanmıştı. İngiliz Başbakanı Lloyd George bile bu hattı incelediğinde, “Türkler burayı asla geçemez,” demişti.
Ama Trikoupis’in o anda, o konforlu odasında bilmediği, daha doğrusu tahmin bile edemediği bir şey vardı. Matematik sadece sayıları sayar, ama insan ruhunu, bir milletin öfkesini ve bir dâhinin “çılgınlığını” hesaplayamazdı. Trikoupis kadehini yudumlarken, sadece 40 kilometre ötede, karanlığın içinde, tarihin akışını değiştirecek sessiz bir fırtına toplanıyordu. Generalin “6 ayda geçilemez” dediği o hat, sadece 5 gün sonra, onun ve ordusunun mezarı olacaktı.
Aynı saatlerde, Türk cephesinde durum bambaşkaydı. Işık yoktu. Ses yoktu. Sadece toz, ter ve ölümcül bir sessizlik vardı. Akşehir’de, karargah olarak kullanılan mütevazı bir köy evinde, Mustafa Kemal Paşa loş bir gaz lambasının altında oturuyordu. Masasında kristal kadehler yoktu. Sadece haritalar, cetveller ve yarısı içilmiş bir kahve vardı.
Yüzü yorgundu. Gözlerinin altı uykusuzluktan morarmıştı. Aylardır süren hazırlık, insanüstü bir çaba gerektirmişti. Ama gözlerinin içi… Gözlerinin içi yanıyordu. Bir volkan gibi. Yanında Fevzi Paşa ve İsmet Paşa duruyordu. Mustafa Kemal, elindeki kalemi haritanın en “imkansız” noktasına koydu: Afyon’un güneyi.
Burası, Yunan savunmasının en güçlü, en sarp, en geçilemez denilen yeriydi. Sarp kayalıklar, uçurumlar ve yoğun Yunan topçusu. Mantıklı bir komutan, buraya saldırmayı aklından bile geçirmezdi. Buraya saldırmak intihar demekti.
“Paşam,” dedi bir kurmay subay tereddütle. “Orası aşılmaz. Yunanlılar orayı çelikle örmüş. Başka bir nokta denesek?”
Mustafa Kemal başını kaldırdı. O bakış, odadaki herkesin kanını dondurdu. “Tam da bu yüzden oradan saldıracağız çocuk,” dedi sesi kısık ama keskin bir bıçak gibiydi. “Trikoupis, bizim bir asker olduğumuzu düşünüyor. Mantıklı davranacağımızı düşünüyor. Ama biz, bir milletin son şansıyız. Mantık bitti. Şimdi sıra delilikte.”
Plan basitti ama uygulanması imkansıza yakındı: Türk ordusu, varlığını tamamen gizleyerek, geceleri yürüyüp gündüzleri saklanarak, tüm gücünü o sarp kayalıkların altına yığacaktı. 100.000 asker, yüzlerce top, binlerce at… Hepsi hayalet gibi hareket edecekti. Eğer bir tek Yunan keşif uçağı onları görürse, eğer bir tek casus Trikoupis’e haber verirse, her şey biterdi. Türk ordusu açık arazide, Yunan topçusu tarafından yok edilirdi.
Bu, bir strateji değil, bir intihardı. Ya da tarihin gördüğü en büyük blöftü.
24 Ağustos gecesi, “hayalet yürüyüşü” başladı. Türk askerleri, postallarına bezler sararak ses çıkarmayı engelliyordu. Top tekerleklerine saman ve keçe bağlanmıştı. Komutanlar fısıltıyla emir veriyordu. Sigara içmek yasaktı. Ateş yakmak yasaktı. Öksürmek bile yasaktı. On binlerce adam, karanlığın içinde Afyon’a doğru akıyordu.
















