
İstanbul Cemevi Semah
Muhammed Ali’nin kıldığı da’vâ
Yok meydanı değil var meydanıdır
Muhammed kırklara niyâz eyledi
Ar meydanı değil er meydanıdır
Kırklar özün bir araya kodılar
Anlar cenâzesin susuz yudular
Deveyi gördün mü gördüm dediler
Ört elin eteğin sır meydanıdır
Vardığın yerlerde ara bulasın
Gezdiğin yerlerde makbûl olasın
Sakla sırrını kim settâr olasın
Çek çevir kendini kâr meydanıdır
Ne diyeyim şu erkânı kurana
Yuf çekerler bu meydanda yalana
Üçyüz altmış merdiveni bilene
Kör meydanı değil gör meydanıdır
Abdal Mûsa Sultan gerçek er ise
Ali’yi sevenler muhib yâr ise
Hak’kın maksûduna erem der ise
Urganı boynunda dar meydanıdır
Muhammed Ali’nin kıldığı dava
Yok meydanı değil var meydanıdır
Bunda zarar verir nefs ile heva
Kırkların durduğu dar meydanıdır
Kırklar özün bir raya koydular
Anlar cenazesin susuz yudular
Gördüğün görmeyesin dediler
Örte gel eteğin sır meydanıdır
Gittiğin yerlerde ara bulasın
Vardığın yerlerde makbul olasın
Sakla Hak sırrını sadık kalasın
Çek çevir kendini er meydanıdır
Hiç demezler şu dünyada filanı
Yok ederler bu meydanda yalanı
Üç yüz altmış altı rütbe bulanı
Bunda can isterler sır meydanıdır
Pir Sultan’ım eydür gerçek er isen
Ali’yi seversen muhip yar isen
Hakk’ın maksuduna ereyim dersen
Rehberini al gel dar meydanıdır
İnsanca Yaşamak İçin.
Sınırlara vura vura başını
Sevda kıyısına çarpıyor yürek
Yaşanılır kılmak için dünyayı
Sevgiyle aşk ile örmemiz gerek
Madem yaratıldı dünyada ilkler
Öyleyse ki nedir şu özel mülkler
Unutulmamalı kardeştir halklar
Tüm dünya el ele vermemiz gerek

Boşa sayıldıkça âlimin sözü
Üşütür ısıtmaz ölünün gözü
Tapınağa değil şu güzel yüzü
İnsan birliğine sürmemiz gerek
Hakkı kendimizde bulamıyorsak
Gönül yapıp sevgi alamıyorsak
Varıp aşk sazını çalamıyorsak
İnsan sırrımıza ermemiz gerek
İnsan ol ki önce kendini tanı
Hurafenin olmaz dini imanı
Kim dedi Sivas’ta ölüm zamanı
İkiliği içten kırmamız gerek
Derler ki yazgıymış ve tanrıdandır
Özü çürüklerin mayası hamdır
İnsanın şeytanı yine insandır
Kör şeytanı yere vurmamız gerek
Aşalım dağları zulmü kırarak
İçteki kötüyü dışa vurarak
Kardeşçe el ele halay kurarak
Kanayan yarayı sarmamız gerek
Önce varlığı bil doğayla özleş
İnsan ol ki bir kez kendinle yüzleş
Vurguni değil mi tüm dünya kardeş
Biraz kendimizi yormamız gerek
Abdudullah Oral…
Beni kafir sanma zahit
“Bu ne bir mezheptir, dinden içeri…”
Yunus Emre
GİZLİ
Beni kafir sanma zahit
Din içinde dinim gizli
Bizde olmaz belge, şahit
Mektebim yok, ilim gizli
Bizdeki baş Hakk’a bağlı
Yüreğimiz aşkla dağlı
Gerek yok beş vakit çağrı
Kulak duymaz, dilim gizli
Bize inmez ayet, kitap
Aşk eliyle düştük bitap
Yol nefesi her bir hitap
Dilde açar gülüm gizli
Gören olmaz namazımı
Duyan olmaz avazımı
Kimse bilmez niyazımı
Hakk’a kalkan kolum gizli
Deruni’yem özüm serdim
Ne ceme ne dara girdim
Ben ikrarı bana verdim
Vicdanımda yolum gizli…
Hıdır Çam (Derunî)
Cehennemle korkutulan bizlere
Müslümanlar için , günahlarından dolayı ceza olarak cehennemde ateşte yanacaklar diye öğretilen şey tamamen uydurma olup, böyle bir şey yok.
Zira;
Her dinde “kötüler için cehennem” kavramı vardır.
Bu anlamda cehennem fikri evrenseldir.
Peki tasvirler /anlatımlar neden farklı?
Sıcak Arap coğrafyasında en büyük korku:
Susuzluk
Kavurucu sıcak
Çöl ve ateş
Bu nedenle cehennem ateş ve hararet üzerinden anlatılır.
Soğuk kuzey ülkelerinde ise korku:
Donmak
Aç kalmak
Sonsuz karanlık
İskandinav mitolojisindeki cehennem (Helheim) tasviri;
soğuk, sisli ve donmuş bir ölüm diyarıdır.
Yani cehennem anlatıları çoğu zaman toplumların:
En büyük doğal korkularını
Günlük tehdit algılarını
Ahlaki düzen anlayışlarını yansıtır.
Dinî yaptırım mekanizmaları tarih boyunca, hukukun zayıf olduğu dönemlerde güçlü bir toplumsal düzen aracı olmuştur.
Adeta görünmeyen bir “kozmik gözetim sistemi ve gizli polisi”gibi çalışmıştır.
Çünkü insan adalet ister.
Dünyada birçok kötülük cezasız kalır.
“Şimdi değilse bile bir gün adalet gerçekleşecek” inancı psikolojik bir denge sağlar.
Özetle:
Bütün dinlerin ortak amacı, ateşte yanacaksınız yada donmuş topraklar,sisli buzlar içinde cezalandırılırsınız diye korku üretmek değil; insanı Adaletli , vicdanlı, merhametli, dürüst, ahlaklı, hak yemeyen iyi bir yaşamaya yönlendirmektir .
Korkutulanlardan değil, eğitilmiş İyi ahlaklı insanlardan olalım.
•••
SAYIN BAKAN
SUÇ İŞLİYOR OLABİLİRSİNİZ…
Sayın Milli Eğitim Bakanı öğretmenlik veya pedagojik eğitim alanında doğrudan bir mesleki geçmişiniz yok.
Eğitim fakültesi mezunu bir öğretmen ya da pedagojik alanda formasyon almış biri değilsiniz; Kariyerinizi eğitimle zerre kadar ilgisi olmayan Kamu yönetimi ve Siyaset bilimleri dalında yaptınız.
Ama maalesef Milli Eğitim Bakanı olarak ülkemizde çocuklarımızın geleceğine yön veriyorsunuz.
En son genelgenizle Ramazan etkinlikeri adı altında Okullardan 4/6 yaşındaki çocuklardan lise öğrencileri dahil bütün öğrencilerin, ramazanda camilere götürülmesi, teneffüslerde maniler ,ilahiler dinletilmesi, iftahar , sahur fotoğraflarını çektirip okulda paylaşmalarını, etkinlikler düzenlenmesi ve raporlanmasını istediniz .
Sayın Bakan;
Özellikle 4–10 yaş arası çocuklar soyut kavramları (inanç özgürlüğü, mahremiyet, laiklik gibi) tam olarak kavrayamazlar; daha çok somut karşılaştırmalar yaparlar. “Kimin sofrası zengin?”, “Kim fotoğraf getirdi?”, “Kim getirmedi?”, “Kim oruç tutuyor?” gibi ayrımlar, çocuklar arasında sosyal hiyerarşi ve dışlanma üretme potansiyeline sahiptir.
Bu tür etkinliklerde oluşabilecek başlıca riskler:
- Sosyal karşılaştırma: Çocuklar yemek çeşitliliği üzerinden ekonomik kıyas yapabilir.
- Dini görünürlük baskısı: Oruç tutmayan ya da farklı inançtan ailelerin çocukları kendini açıklama zorunluluğu hissedebilir.
- Fişlenme endişesi yaratır.
- Mahremiyet ihlali: Ailenin dini pratiği kamusal alana taşınmış olur.
- Akran baskısı: “Neden sen getirmedin?” gibi sorular küçük yaşta utanç ve aidiyet kaygısı yaratabilir.
Okul, tüm çocukların eşit ve güvenli hissettiği kamusal bir alandır. İnanç temelli uygulamaların kurumsal faaliyet haline getirilmesi; sadece çocuklar arasında kalmayıp aileleri arasında da ayrıştırıcı sorgulamalara ve dolaylı olarak ayrışmaya ve fişlemeye yol açar.
Yaratılan bu durum “kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlikedir ve dolayısıyla TCK 216/1 ve devam eden bölümlerinde açıkça ifade edilen “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu işlemiş olabilirsiniz.
Zira ,farkında olarak veya olmayarak halkın bir kesimini;
- sosyal sınıf,
- ırk,
- din, mezhep,
- cinsiyet
veya bölge farklılığına dayanarak diğer bir kesime karşı kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kişi durumunda kalabilirsiniz.
Saygılarımla
Av.Seçkin Dabak
ÖLÜ İLE MUHABBET
Bir ölü dirildi binyıl önceden;
“Yolcular bozulmuş yol bozuk” dedi.
Tüterken gözünde zaman inceden,
“İnsanlar çıldırmış kul bozuk” dedi
İbrişimden kuşak sarmış beline,
Bağladı atını söğüt dalına,
Dal dipten kırıldı düştü eline,
“Söğütler görklü de dal bozuk” dedi.
Oturdu soframa karnı kursaksız!
Ekmeği ortadan kesti bıçaksız,
Daldırdı kâseye eli tırnaksız!
“Herşeyin âlâ da bal bozuk” dedi.
“Ey yolcu sen kimsin nerden gelirsin?
Sen bu hakikati nerden bilirsin?”
“Cevabı kendinde ara bulursun,
“Âsırlar muallak yıl bozuk” dedi.
Dedi, “yol üstünde bir hana girdim,
Manasız yazanlar çizenler gördüm”
“Kalem mi değişti, kim bunlar” sordum?
“Kalemler aynı da el bozuk” dedi.
“Mahluklar maddenin maliki olmuş,
Zayıflar çalışmış güçlüler çalmış,
Çok hesap divan-ı mahşere kalmış,
“Kanunlar yapmacık, hâl bozuk” dedi.
Sonunda ismimi sordu nitekim,
Şair “Narmânî’yim” şaştı “o da kim”?
Dedim “nağme ile devacı hekim”
“Makamın mahir de tel bozuk” dedi…
Nurullah Özdemir #NARMÂNÎ
6 Nisan 2022
Çıktım şu alemi seyran eyledim
Çıktım şu alemi seyran eyledim
Açılmış baharı gülü dağların
Sökülmüş bendleri cuşu yenilmez
Çağlayuban akar seli dağların
Yiğit atına binmese yakınır
Yüreğinde olan elbet çekinir
Kar yağar da dört köşesi yekinir
Yol vermez aşmaya yeli dağların
Aslanı kaplanı yanar yolunur
Şikar almış alçağına dolanır
Yel estikçe safasından salınır
Aheste aheste dalı dağların
Ben kamilim zerresine ermişim
Baharında gonca gülün dermişim
Mürvetsiz beylerden eyi görmüşüm
Yiğidi yaldırır ah dağların
Köroğlu eydür sende tasa olmaz
Yüreğinde aşkı olan yenilmez
Çok dövüşler olur kimseler bilmez
Söylemeye yoktur dili dağların
Köroğlu
Terk edeyim seni ey kaşı keman
Terk edeyim seni hey kaşı keman,
Vefası olmayan yârda nem kaldı?
Hiç mi yok sevdiğim göğsünde iman?
Beni Mecnun eden yârda nem kaldı?
Felek benden beter etsin hâlini,
Ben ölürsem yadlar sarsın belini.
Garip bülbül güle versin meylini,
Figanın arttıran yârda nem kaldı?
Akar gözüm yaşı, bir dem silinmez,
Koy başım sağ olsun, yâr mı bulunmaz?
O yârin yanında kadrim bilinmez,
Kadrimi bilmeyen yârda nem kaldı?
Karac’oğlan der ki: Severim candan,
Can esirgemezdim cananım senden.
İşittim, sevdiğim vazgeçmiş benden,
Giderim gurbete, daha nem kaldı?
KARACAOĞLAN
Maviye çalar gözlerin
Maviye,
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine.
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık…
İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N’olur gel,
Ay karanlık…
Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cigaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çiyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık…
Ahmed Arif
ATATÜRK
Selanik sokağı üstünde taşlar
Mazlumun gözünden dökülür yaşlar
İşte bu hikaye böylece başlar
Masmavi gözlerle doğdu Atatürk.
Babası ölünce işler karıştı
Dayısının çiftliğinde çalıştı
Elinde deynekle işe alıştı
Tarladan kargalar kovdu Atatürk.
Her yerde yabancı postallar vardı
Sokağa çıkmaya insan korkardı
Küçücük beynini düşünce sardı
Ezayı cefayı gördü Atatürk.
Yatılı askeri okul yuvası
Disiplin içinde dersin havası
İçinde memleket hali sorusu
Aklına bir şeyler koydu Atatürk.
Izdırap ve zulüm bitmez biçimde
Özgür bir vatan umut içinde
Padişah keyfinde saray içinde
Gidişat kötüydü gördü Atatürk.
Omuzunda yükseldikçe rütbeler
Toplandı hemen Kuvay-i Milliler
Belirlendi özgürlüğe fikirler
İstikbalde ışık gördü Atatürk.
On dokuz Mayıs’ta Samsun’a çıktı
Oradan memleket haline baktı
Bize ya istiklal ya ölüm haktı
Diyerek planlar kurdu Atatürk.
Amasya tamimi, Sivas, Erzurum
Konuşuldu kongrelerde her durum
Bu gidişle vatan sonu uçurum
Deyip kararını verdi Atatürk.
Bir meclis kurmaya karar verildi
Ankara en uygun yeri denildi
Bin dokuz yüz yirmi meclis kuruldu
Meclise ilk başkan oldu Atatürk.
Cepheden cepheye koştu tek başa
Yanında Mehmetçik, subaylar, paşa
Sakarya’da oldu mareşal paşa
İleride zafer gördü Atatürk.
Çanakkale Boğazı’nda gemiler
Birbirine girdi uçan mermiler
Seyit Onbaşıyı geçemediler
Zafere adını yazdı Atatürk.
Devrimleri ölmez, fikirler ölmez
Yaşayanlar ölür, ölenler ölmez
Esaret bir daha geriye gelmez
Cumhuriyet dedi kurdu Atatürk.
Amansız hastalık sarınca başı
Henüz elli yedi olmuştu yaşı
Peşinden yüz binler döktü gözyaşı
Hayata gözünü yumdu Atatürk.
Üstüne örtüldü ay yıldız bayrak
Kucağını açtı çağırdı toprak
Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkarak
Sevenler gönlüne doldu Atatürk.
Ünyeli Kulfani bu sevda bitmez
Dünyaya bir daha Atatürk gelmez
Öldüler demeyin ölüler ölmez
Ahrette yeniden doğdu Atatürk…
Bir şaha kul olmak gerek
Bir şaha kul olmak gerek
Hergiz ma’zûl olmaz ola
Bir eşik yaslanmak gerek
Kimse elden almaz ola
Bir kuş olup uçmak gerek
Bir kenara geçmek gerek
Bir şerbetten içmek gerek
İçenler ayılmaz ola
Çevik bahri olmak gerek
Bir denize dalmak gerek
Bir gevher çıkarmak gerek
Hiç sarraflar bilmez ola
Bir bahçeye girmek gerek
Hoş teferrüç kılmak gerek
Bir gülü koklamak gerek
Hergiz ol gül solmaz ola
Kişi âşık olmak gerek
Ma’şûkayı bulmak gerek
Aşk oduna yanmak gerek
Ayrık oda yanmaz ola
YUNUS imdi var dek otur
Yüzünü hazrete götür
Özün gibi bir er getür
Hiç cihana gelmez ola
ÖZTELLİ Cahit, Yunus Emre, Doğuş Matbaası,, İstanbul, 1984
Ozanlarımız
Ezelden böyledir çarkı devranı
Kaç yüz yıllık yolculuğun figanı
Kul Himmet Fuzuli Ozan Virani
Gerçeği sezdirdi Ozanlarımız
Sürmedi dünyanın sefa demini
Kırklar meydanında tuttu cemini
Nesimi Hatayi koca Yemini
Haini tezdirdi Ozanlarımız
Asırlardır böyle bu kara düzen
Türküler figanda türküler hazan
Pir Sultan’ım şaha derdini yazan
Zalimi kızdırdı Ozanlarımız
Kimisi gurbette ağladı durdu
Kimisi bir ağıt bozlak savurdu
Kimisi yok yere canını verdi
Gönülden süzdürdü Ozanlarımız
Bazen bir sevdanın düştü peşine
Bazen mendil oldu dinmez yaşına
Anadolu toprağına taşına
Adını kazdırdı Ozanlarımız
Elinde kalemi yürek yaralı
Nasıl anlatayım bahtı karalı
Elde sazı dilde türkü sıralı
Cihanı gezdirdi Ozanlarımız
Katline vaciptir verildi ferman
Âlimler çağırdı yetiş elaman
Haksızlık önünde kurdular divan
Düzeni bozdurdu Ozanlarımız
Türküler ağladı gözelerinde
Nağmeler inledi yazılarında
Anlattı Neriman dizelerinde
Ağıtlar yazdırdı Ozanlarımız
02/07/2015
Neriman Us
İki cihan zindan ise
İki cihan zindan ise
Gerek bana bostan ola
İmdi bana ne gam gussa
Çün inâyet dosttan ola
Varam o dosta kul olam
Hem açılıban gül olam
Hem ötüben bülbül olam
Durağım gülistan ola
O dost yüzün gördü gözüm
Erenlere toprak yüzüm
Söz bilene benim sözüm
Gerek şekeristan ola
Her dâvâdan geçen kişi
Hak’tan yana uçan kişi
Aşk şarabın içen kişi
Geh esrik geh mestân ola
Henüz iki cihan benim
Zindanda görür bu gözüm
Senin aşkınla bilişem
Gerek hâsül hasdan ola
Kördür münafığın gözü
Yarın kara kopar yüzü
Halkın bana acı sözü
Gerek şekeristan ola
Her dem yüzüm yere vuram
Allah’ıma şükür kılam
Ben benliğim dosta verem
Ne dâvâ-yi destan ola
Burda iken açgıl gözün
Der önüne kendi özün
YUNUS senin işbu sözün
Alemlere destan ola
Ben yiğidi bilmez miyim
Dağ başını mesken kılmış
Ben yiğidi bilmez miyim
Cidasını ele almış
Ben yiğidi bilmez miyim
Yiğitliğin tarzı budur
Mah cemali olmuş bedir
İner Çamlıbel’den gelir
Ben yiğidi bilmez miyim
Yiğitler nara atanda
Tozu dumana katanda
Han Ayvaz’ım gürz atanda
Ben yiğidi bilmez miyim
Boyu uzun kendi ince
Kuş olur ata binince
Hoylu’m kavgaya girince
Ben yiğidi bilmez miyim
Yolkesen’im yolda dursun
Kervanlardan hesap sorsun
Hanlar hanı seni görsün
Ben yiğidi bilmez miyim
Yiğit giyer kanlı gömlek
Ahdine dokunmaz felek
Acemoğlu gelsin görek
Ben yiğidi bilmez miyim
Uzaktan merhaba olmaz
Nerde kaldı kabre sığmaz
Güdümen’im az da kalmaz
Ben yiğidi bilmez miyim
Yine kalmış toz içinde
Cümle beden naz içinde
Söz söylenir söz içinde
Ben yiğidi bilmez miyim
Kış kaydını gördüm diyor
Sana haber verdim diyor
Dört kapıya erdim diyor
Ben yiğidi bilmez miyim
Gezer Çamlıbel yolunda
Şeşper takılmış belinde
Al atın gemi kolunda
Ben yiğidi bilmez miyim
Bulut olur göğe ağar
Yağmur olur yere yağar
Önünde devrilir dağlar
Ben yiğidi bilmez miyim
Köroğlu der ömür geçer
Pence vurur göğsün açar
Demircioğlu’m konar göçer
Ben yiğidi bilmez miyim
Köroğlu Bütün Şiirleri, Akvaryum Yayınları, 2007
Bolu beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf’u, güzel ve cins ‘at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbuldür, iyi cins at olur.
Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik gösterişi yoktur. Hatta, çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf’un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi’nden öc alacağını söyler.
Baba Qğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer. Tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf’un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur .O da her türlü şövalyelik oyunlarım öğrenmiş pir babayiğittir.
Bir gece Yusuf, düşünde Hızır’ı götür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır’ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf’ un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir.
Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan, da sevinir. Kendi yerine oğlu, öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.
Körün oğlu Ruşen Ali d:ağa çıkar .Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar .Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık adı Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel’de, bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel’de geçen kervanlardan bac alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır.
Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı’sının oğlu Ayvaz’ı kaçırır, Çamlıbel’e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi’nin bacısı Döne Hanım’ı kaçır’ır, evlenirler. Aradan yıllar geçer, Bolu’yu basar, yakar, yıkar. Bolu Beyi’nden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de Köroğlu’na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu’nu, başka bir seferde de Ayvaz’ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.
Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır-At da sır olmuştur. O Kır-At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu’na hizmet etmiştir.
Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka sôylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar, ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz. Denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Sonra beyleri de dağılırlar.
Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu’nun hikayesi sona erer.
Cahit Öztelli Üç Kahraman Şair Köroğlu Dadaloğlu Kuloğlu Milliyet yayınları-1974
Bizden selâm olsun Bolu Beyi’ne
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
Ok gıcırtısından, kalkan sesinden
Dağlar sada verip seslenmelidir
Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır.
Benden selam olsun Bolu Beyine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
At kişnemesinden kargı sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir
Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfek icad oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır
Köroğlu düşer mi eski şanından
Ayırır çoğunu er meydanından
Kırat köpüğünden düşman kanından
Çevre dolup şalvar ıslanmalıdır
Köroğlu
Atına Binmiş Elinde Dizgin
Atına Binmiş Elinde Dizgin
Girdiği Cephede Hiç Olmaz Bozgun
Çeteler İçinde Yılan Bey Azgın
Vurun Antepli’ler Namus Günüdür
Vurun Türk Uşağı Namus Günüdür
Sürerim Sürerim Gitmez Kadana
Düşmanın Kurşunu Değmez Adama
Kara Haberimi Verin Babama
Vurun Antepli’ler Namus Günüdür
Vurun Türk Uşağı Namus Günüdür
Antep’in Harbine Onbir Ay Oldu
Kanımız Kurudu Benzimiz Soldu
Analar Bacılar Saçların Yoldu
Vurun Antepliler Namus Günüdür
Vurun Türk Uşağı Namus Günüdür















