Ana Sayfa Blog

Bahar seli gibi dağlar başında

0

Bahar seli gibi dağlar başında
Gör nice torlandım nice bulandım
Bir dâr-ı şifâdan boşanmış gibi
Sürüyüp zenciri hayli dolandım

Ömrüm helâk ettim dehrin peşinde
Yüzbin çile vardır her bir işinde
Hicran ocağında aşk ateşinde
Ciğer-kebab oldum gör nice yandım

Gâhi sâil gibi düştüm yollarda
Gâh Mecnûn kıyafet gezdim çöllerde
Bir kısmet cem’ine gurbet ellerde
Çok meşakkat çektim çok yuvarlandım

Bıktım o sofunun ibadetinden
Geçtim o tekkenin kerâmetinden
Usandım mürşidin icâzetinden
Çille-i felekten bezdim usandım

Himmeti bu imiş bize pîrlerin
Hizmetini ettim nice mîrlerin
Hayli müsellimin çok vezirlerin
Sâyesinde bir Dertli’lik kazandım

DERTLİ

  1. Nice: nasıl. Torlanmak: derlenmek, durulmak, ağa düşmek, avlanmak. Dar-ı şifa: hastahane, timarhane. Dolan-mak: serserice gezmek.
  2. Dehr: zaman, dünya, cihan. Hicran: ayrılık.
  3. Gâhi: kâh, kimi vakit. Säil: dilenci. Mecnun kıyafet: Leyla ile Mecnun masalının kahramanı Mecnun’un giyinişi gibi perişan, deli giyinişi gibi. Cem’ine: bulmağa, toplamağa. Meşakkat: sıkıntı, eziyet.
  4. Sofu: dinin buyruk ve yasaklarına tastamam uyan kim-Be. Kerâmet: Bâzı ermiş insanların gösterdiklerine inanılan olağanüstü birtakım yeteneklere sahip olma hali. Mürşit: reh-ber, yol gösteren, seyh, İcâzet: müsaade. Çille-i felek: feleğin, talihin gilesi, derdi.

Aşık İhsani…1932 – 21 Nisan 2009…

0

Aşık İhsani…1932 – 21 Nisan 2009…
Aşıklık Geleneğinde Sazını Mavzer gibi kullanan bir sosyalist, ozan bir öncüydü…
Yıldızlar yoldaşı olsun…


Korkuyorlar korkacaklar korksunlar
Geliyoruz geleceğiz yakındır
Kim nerede ne işliyor hepsini
Biliyoruz bileceğiz yakındır


Bölüşmüşler memleketin malını
Bekliyoruz gelsin hele yarını
Elimizin nasır balyozlarını
Başlarına vuracağız yakındır


Din alıp satmaya vermişler hızı
Hele şu Amerika başlıca sızı
Zorlanıp alınan haklarımızı
Fitil fitil alacağız, yakındır…


UYAN ARTIK
Al kardaşım al eline gürzünü
Vur zalimin beline, vur be vur!
Kendi rahatını kendi elinle
Onlar için değil kendin için, kur be kur!


İşin mi var malın mı var han ile
Atılan sen, satılan sen kan ile
Asker senden, vergi senden, oy senden
Senden olmayandan hesap, sor be sor!


Emeğin çok dermanın yok günün dar
Oturup durmak mı? Daha ne kadar
Boğazını sıkan hain bir el var
Demirden de olsa onu, kır be kır!


Yeter be! Her gelen seni taşladı
Atılan taş kemiğine işledi
Uyan artık senin kavgan başladı
Yapış bir ucundan kavgaya, gir be gir…


DÜŞÜMDE GÖRDÜM
Dün gece düşümde gördüm dostlarım
Türk millet birden bire yürüdü
Kimi eşeğini kimi kazını
Tepe bayır süre süre yürüdü


Kiminin sıkılmış nasırlı eli
Kiminin kimine dayalı beli
Afyon’dan Ağrı’dan bir insan seli
Kaya kaya dere dere yürüdü


Kiminin sırtında baltası çulu
Kiminin dağlara çevrili yolu
Samsunlu İzmirli tüm Anadolu
Bölge bölge sıra sıra yürüdü


Kimisi yaşlıca kimisi ergen
Kimi dev yapılı azimli girgen
Kiminin uyy babo elinde dirgen
Bıyığını bura bura yürüdü


Kimisi sarılmış çıplak bir taya
Kimisi göğsünü eylemiş kaya
Koca halkım bir aydınlık bulmaya
Karanlığa vura vura yürüdü…


İhsani’nin halk ozanlığını sosyalist bir bilinçle yeniden üretmesi, bu gelenekte yeni bir çığır açtı…O bir öncüydü…
İhsani’nin çığır açıcılığı sadece içerik boyutunda kalmadı. Halk ozanlarının ürettiği şiir ve türkülerin biçimlerinde de yenilikler yaptı…
İhsani’nin şiirleri biçim olarak, kuşkusuz ki halk şiirinin geleneksel kalıplarının özelliklerini taşıyordu. Ama o, şiirlerinde, kentsel yaşamın ağır bastığı ve genişletilmiş yeniden üretimin egemen olduğu bir 20. yüzyıl toplumunun sorunlarını ve özlemlerini dile getirmek istiyordu…
Halk şiirinin kalıpsal yapısı ise, onun şiirinin yeni içeriğini yansıtmada yetersiz kalıyordu. Bu durum, şiirlerinin çağdaş ve devrimci içeriğinden ödün vermeyen İhsani’nin, yer yer, halk şiirinin kalıplarını kırmasına yol açtı. Kuşkusuz bunu, ustası olduğu ve geniş halk kitlelerine seslenmede ve ulaşmada kendisine avantaj sağlayan geleneksel biçimleri bir kenara atmadan, onlardan kopmadan yaptı…
Bu biçimsel yeniliği, türkülerinde de denedi. Halk türkülerinin, belli ritim ve ölçülerle birbirini tekrar eden ezgiler toplamından oluşan kalıpsal yapısının dışına çıktı. Ezgilerini, daha bir serbestlik içinde, daha çok ses, ton, ritim çeşitliliği içerecek şekilde oluşturdu…
İnsani bu dönemde, bağlamanın, sadece bu ezgileri seslendiren bir enstrüman olmasından ibaret işlevini de kırdı. Türkülerini seslendirmede bağlamayı, başlı başına bir yorum aracı olarak kullandı…
1960’larda Türkiye’de de moda olmaya başlayan rock müziğinin ayrılmaz unsurları olarak kabul edilen el kol, ayak, beden, jest mimik ve ses hareketlerini İhsani, onlardan habersiz ve bağımsız olarak, kendi türkülerini söylemede kullandı. İhsani yaptığı bu yenilikle, daha sonra Cem Karaca, Moğollar, Kurtalan Ekspresi gibi müzisyenler ve gruplar tarafından geliştirilen “Anadolu Rock”ının, deyim yerindeyse, esin kaynaklarından biri oldu…
İhsani, ezgisindeki seslerin uzunluk ve kısalıklarını, tonlamaları ve onları destekleyen el kol, yüz, vücut hareketlerini, bağlamanın tellerine vuruşlarını, rock müzikçilerine taş çıkartacak bir ustalıkta kullandı. Bu tonlama, vurgulama ve hareketlerle müziğinde zengin bir çeşitlilik ve renklilik yaratmıştır…
İhsani isyanın ve kavganın ozanıydı. Bu durum onun, türkülerinde sesini bir savaş davulu, bağlamasını bir mavzer gibi kullanmasına yol açtı…
Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya, hakça bir düzen, özgür ve kardeşçe bir yaşam özlemi taşıyan ve özlemlerinin gerçekleşmesini bir devrim umuduna bağlayan eğitimli eğitimsiz on binlerce insan, İhsani’nin “sert” ve insanın yüzünde kırbaç gibi şaklayan şiirinde ve müziğinde, özlemlerinin ve umutlarının açık ve net bir ifadesini buluyorlardı…
İhsani kendi şiirleri üzerine kurduğu türkülerinde, erkek sesinin bütün tonlarını içeren bir ses çeşitliliği yaratmaya çalıştı. Kullandığı ritim, tutturduğu tempo ve bağlama ile yaptığı yorum, müziğine, geleneksel halk türkülerinin dışına taşan, çağdaş bir zenginlik katıyordu…
Onun türkülerindeki, en eğitimlisinden en eğitimsizine kadar on binlerce insanı sarıp sarmalayan çekiciliği, şirininin ve müziğinin bu özelliklerinde aramak gerekir…
Fransızların ünlü LE MONDE gazetesi İhsani hakkında 1971’de yaptığı bir değerlendirmede, müzikleri bakımından İhsani ile Batı’daki protestocu ve muhalif folk ve rock sanatçılarını karşılaştırırken şöyle diyordu:
“Ray Charles’ın ya da Johnny Hallyday’in çığlık türküsü, Charlie Mingus’un yakarı türküsü, Bob Dylan ya da Joan Baez’in yakınma türküsü, Leo Ferre ve Georges Brassens’in taşlama türküleri, İhsani sözlerindeki sertlikle karşılaştırıldıklarında adeta çekingen kalırlar. Yalnızca Vietnam Savaşı’na karşı koyan dünya ozanlarında görülen açık sözlü sertlik, İhsani şiirinin ilk göze çarpan özelliğidir. İhsani bu öfkeyi, bu sertliği, halkına karşı olan her şeyi yermekte kullanıyor…

Millî Mücadelede İç Ayaklanmalar

0

Osmanlı Devleti’nin girmiş olduğu 1. Dünya Savaşı’nı noktalayan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile Türk tarihinde Millî Mücadele adı verilen yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem, mütareke şartlarının uygulanması sırasında yaşanan işgaller, azınlık terörü gibi her türlü olumsuzluğu içeren bir dizi uygulamaya karşı Türk halkının başlattığı direnme ruhu ile alevlenen Kurtuluş Savaşı’nı ve ardından gelen yeni Türk devletinin varlığının ve bağımsızlığının dünya devletlerince kabul edilişini kapsamaktadır.

Mütarekenin imzalanmasından sonra ülke tam anlamıyla bir kaosa sürüklenmiştir. Bütün devlet dengelerinin bozulduğu bu ortamda birbiri ardına kurulan hükümetler uzun ömürlü olamamış, hiçbir kabine bu durumun üzerine yüklediği ağırlığı taşıyamamış ve bu felaketten çıkış için sağlıklı fikirler üretememiştir.

İtilaf Devletleri 1. Dünya Savaşı sırasında kağıt üzerinde paylaştıkları Osmanlı topraklarını bu defa fiilen bölüşmeye başlamışlar ve yürüttükleri işgaller Türk halkı için zor bir dönemin başlayacağını ortaya koymuştur. Bununla birlikte, imparatorluk bünyesinde yüzyıllardır barış ve huzur ortamında yaşamış olan azınlıkların, özellikle Ermeniler ve Rumların Türk topraklarında kendileri için bağımsız yeni yurtlar kurma girişimleri de silahlı çeteler vasıtasıyla yeni bir boyut kazanarak Müslüman ahali ile anılan azınlıklar arasında önemli olayların çıkmasına yol açmıştır.

Böylesine büyük bir otorite boşluğunun oluştuğu bir ortamda, yaşanan olumsuzluklar arasında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde değişik zamanlarda ve farklı nedenlerle ortaya çıkan iç ayaklanmalar çok önemli bir yer tutmaktadır.

Tarih boyunca çeşitli milletler kendilerini sömüren yabancı devletlere karşı ayaklanarak bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Bu, anlaşılması kolay bir konudur. Ancak aynı ülkenin insanlarını çeşitli sebeplerle karşı karşıya getiren iç ayaklanmaların açıklaması zordur. Zor olduğu gibi dramatik olaylara ve kapanması uzun sürebilecek yaralara da sebebiyet vermesi mümkündür.

1919-1923 yılları arasında gerçekleşen iç ayaklanmaların temelinde çeşitli etkenler yatmaktadır. Dış etkenlerin özünü İtilaf Devletlerinin istek ve çıkarları oluştururken, iç etkenler daha fazla çeşitlilik göstermektedir.

Ayaklanmalar tek tek incelendiğinde de görüleceği gibi başlıca etken olarak İstanbul Hükümetleri ile Kuvvayı Millîye arasındaki çekişme göze çarpmaktadır. Bunun yanı sıra etnik farklılıklar temelinde gelişen ayaklanma girişimleri ve nihayet liderlik yarışı sebebiyle baş gösteren ayaklanmalara da tanık olunmuştur.

Ali Batı Ayaklanması

Millî Mücadelede yaşanan iç ayaklanmaların kronolojik sıralaması aşağıdaki gibidir

11 Mayıs 1919 Ali Batı Olayı

20 Ağustos 1919 Ali Galip Olayı

27 Eylül 1919 Birinci Bozkır Ayaklanması

20 Ekim 1919 İkinci Bozkır Ayaklanması

20 Ekim 1919 Ahmet Anzavur’un Millî Mücadele aleyhinde birinci defa saldırtılması

26 Ekim 1919 Şeyh Eşref Ayaklanması (Hart Olayı)

28 Ekim 1919 Kızılkuyu Olayı

28 Ekim 1919 Apa Çarpışması

1 Kasım 1919 Dinek Çarpışması

15 Kasım 1919 Demirkapı Çarpışması

16 Şubat 1920 Ahmet Anzavur’un Millî Mücadele aleyhine ikinci defa saldırtılması

4 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un Gönen’e taarruzu

13 Nisan 1920 Birinci Düzce Ayaklanması

16 Nisan 1920 Çerkez Ethem kuvvetleriyle Ahmet Anzavur kuvvetlerinin Yahyaköy Çarpışması

18 Nisan 1920 Kuvvayı İnzibatiyenin kurulması

19 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un Karabiga’dan İngiliz gemisiyle İstanbul’a kaçışı

25 Nisan 1920 Taraklı Çarpışması

8 Mayıs 1920 Ahmet Anzavur’un Adapazarı ve Geyve Harekâtı

8 Mayıs 1920 İkinci Düzce Ayaklanması

11 Mayıs 1920 Anadolu Fevkalâde Müfettişi Umumiliğinin işe başlaması

12/13 Mayıs 1920 Mudurnu Çarpışması

15 Mayıs 1920 Birinci Yozgat Ayaklanması

20 Mayıs 1920 Cemil Çeto Olayı

23 Mayıs 1920 Millî Mücadele kuvvetlerinin Kuvvayı İnzibatiyeye taarruzu

25 Mayıs 1920 Zile Ayaklanması

27 Mayıs 1920 Sulusaray Olayı

1 Haziran 1920 Millî Aşireti Olayı

13 Haziran 1920 Yozgat’ın asiler tarafından işgali

14 Haziran 1920 Kuvvayı İnzibatiye Tümeninin taarruzu

20 Haziran 1920 Çerkez Ethem kuvvetlerinin Ankara’dan Yozgat’a hareketi

21 Haziran 1920 Çopur Musa (Çivril) Olayı

27 Haziran 1920 Kula Olayı

20 Temmuz 1920 İnegöl Olayı

5 Eylül 1920 İkinci Yozgat Ayaklanması

8 Eylül 1920 Çengelhan Olayı

8 Eylül 1920 Nogaykızıközü Olayı

23 Eylül 1920 Ayvalıközü Çarpışması

25 Eylül 1920 Koyunculu Çarpışması

2 Ekim 1920 Konya Ayaklanması

6 Aralık 1920 Demirci Mehmet Efe Ayaklanması

7 Aralık 1920 Çerkez Ethem Ayaklanması

6 Mart 1921 Koçgiri Ayaklanması

…1918 – 21 Kasım 1923 Aynacıoğlu Olayları

… 1918 … 1923 Pontus Ayaklanmaları ve Olayları

11 Mayıs – 18 Ağustos 1919 tarihlerinde baş gösteren ve Midyat, Nusaybin, Ömerkan, Dirilömer çevresinde etkileşen bu ayaklanma, İngilizlerin Osmanlı topraklarında ayrılıkçı güçleri kışkırtarak, onlar aracılığıyla bölgede dolaylı bir etkinlik sağlama politikasına uygun düşen tipik bir örnektir.

Bu bölgede yaşayan söz sahibi kişiler, İngilizlerin kışkırtmalarıyla bir Kürdistan oluşturulması fikrini yayma çabasında bulundukları sırada, bu rüzgardan etkilenen Ali Batı diğer yandan da kendisinin İstanbul Hükümetinin Mardin Temsilcisi olduğu yolundaki propagandalarla etkinliğini artırmaya çalışmıştır.

11 Mayıs 1919 günü emrindeki yüz silahlı adamı ile Nusaybin’e gelen Ali Batı’ya İlçe Kaymakamı ve burada bulunan 24. Alay Komutanı ilk müdahaleyi nasihat yoluyla yapmışlarsa da, buradaki askerî kuvvetin kendi sayılarından daha az olduğunu anlayan Ali Batı her ikisini de tehdit etmiş ve daha da ileri giderek hapishanedeki mahkûmları serbest bırakmış ve halktan zorla para ve insan toplamaya başlamıştır.

Bunun üzerine 5. Tümen Komutanlığının emri ile civardaki askerî kuvvetler birleştirilerek Ali Batı’nın üzerine gönderilmiştir. 4 Haziran’da Mekre yakınlarında bozguna uğratılan Ali batı, bir grup adamıyla kaçmayı başarmıştır.

  1. Tümen Komutanı, 6 Haziran’da bir bildiri yayınlayarak, köylülerin ve aşiretlerin bu eşkıyaya yardımda bulunmamak şartıyla serbest olduklarını ilan etmiştir. Devam eden takip sonucunda Ali Batı 18 Ağustos’ta gizlendiği Medah mevkiinde kıstırılmış ve yapılan çarpışma neticesinde ölü olarak ele geçirilmiştir.

Ali Galip Olayı (20 Ağustos – 15 Eylül 1919)

Mustafa Kemal ve beraberindekilerin Erzurum’da topladıkları Kongreyi engelleyemeyen Damat Ferit Hükümetinin, Amasya Tamiminde çağrısı yapılan ve yurdun bütünlüğü için kararlar alınacak olan Sivas Kongresini engelleme çabasının bir ürünü olmuştur.

Dahiliye Nazırı Adil Bey ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa’nın emriyle dönemin Elazığ Valisi Ali Galip’in görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Aynı dönemde İngiliz Binbaşısı Noel, bağımsız bir Kürt önderleri Bedirhanî Halil, Kamuran, Celâdet ve Ekrem Beylerle toplanmıştır.

Bu gruba, görev emrini aldıktan üç gün sonra 6 Eylül’de Ali Galip de dahil olmuş ve yapılan toplantıda Malatya Mutasarrıfı Bedirhanî Halil’den 500 seçkin atlı hazırlamasını kararlaştırmışlardır.

Öteden beri bu girişimleri izleyen Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar, gelişmelerin Kürtleri ayaklandırmak ve Sivas Kongresini dağıtmaktan başka Doğu illerinde asayişsizlik olduğu gerekçesiyle bu bölgenin de işgaline zemin hazırlanacağı değerlendirmesini yapmışlar ve bu nedenle Ali Galip ve beraberindekilerin Sivas üzerine yürümelerini beklemeksizin onların ele geçirilmeleri kararını almışlardır.

Böylelikle Elazığ, Diyarbakır, Siverek ve Aziziye’den bazı birlikler Malatya üzerine gönderilmiş ve bunun üzerine önce Noel ile Kamuran, Celadet ve Ekrem, arkasından Ali Galip ile Mutasarrıf Halil Kâhta’ya doğru kaçıp, Bey Dağ’daki Reşvan Aşireti Başkanı Bedir Ağa’nın yanına sığınmışlardır.

Ali Galip kaçarken maliye veznesinden almış olduğu :

“Mustafa Kemal ve avenesinin tenkili masarifine karşılık olmak üzere olbabdaki emrini tevfikan altı bin lira alınmıştır.” ibareli senedi de unutmuştur.

Beydağ’da da yeni kuvvet toplama girişiminde bulunduğu anlaşılan Ali Galip üzerine kuvvet gönderilince bu defa Urfa’ya kaçmış, oradan da Noel’in çağrısı üzerine Halep’e gitmiştir.

Birinci Bozkır Ayaklanması (27 Eylül – 4 Ekim 1919)

Konya’nın Bozkır ilçesinde meydana geldiği için bu adla anılan ayaklanmalar, ulusal direnişin güçlenmesini ve gelişmesini geciktirici türden ayaklanmalardır. Mustafa Kemal Paşa’nın, komutanlara Mondros Mütarekesi’nin uygulanmasına davet eden telgraflarına olumlu yanıt veren Cemal Paşa, bölgedeki halkı Millî mücadeleye katılmaya ve ordusunun eksiklerini tamamlamaya çalışırken İstanbul’a çağrılmıştır.

Ardından görevi devralan Albay Selahattin de kısa bir süre sonra görevinden ayrılınca, İngiliz Muhipler Cemiyeti ve Damat Ferit’e bağlılığıyla bilinen Vali Cemal Bey duruma hâkim olmuştur.

Cemal bey bir yandan halkı Millî kuvvetlere karşı gelmeye zorlarken, diğer yandan da hapishaneyi boşaltarak buradaki suçluları silahlandırmıştır. Bu gelişmeler karşısında Heyet-i Temsiliye, Albay Refet Bey’i (Bele) valinin tehlikeli faaliyetlerine son vermesi için görevlendirmiştir. Konya halkının da bu yeni gelişmeye verdiği desteği gören Vali Cemal Bey 27/28 Eylül 1919 gecesi Konya’yı terk ederek İstanbul’a dönmüştür.

Halife, Padişaha bağlılık ve Millî harekete karşı çıkış temelindeki ilk örneği teşkil eden Birinci Bozkır Ayaklanması böyle bir ortamda Vali Cemal ve İstanbul’da İngiliz Papazı Frew ile ilişkisi olan Bozkırlı Zeynelabidin ve arkadaşlarının kışkırtması sonucu başlamıştır.

Kısa sürede Bozkır’a egemen olan yaklaşık bin kişi, Seydişehir’den üzerlerine gönderilen askeri birliği de etkisiz hale getirince, bölgeye bir nasihat heyeti gönderilmiş ve Bozkır’a Millî kuvvetlerin gönderilmeyeceği garantisi verilerek isyanlar yatıştırılmıştır.

İkinci Bozkır Ayaklanması (20 Ekim- 4 Kasım 1919)

Birinci ayaklanmanın yatıştırılmasının ardından yeni bir ayaklanmamanın çıkmaması için Afyon’dan Yarbay Arif (Karakeçili) Müfrezesi de Seydişehir’e kaydırılmıştır. Bu gelişmeleri haber alan Zeynelabidin’in adamları, yeniden harekete geçerek Bozkır’ı basmışlar ve üzerlerine gönderilen öncü birlikleri yenilgiye uğratmışlardır (24 Ekim 1919, Akkise civarı).

Ertesi gün Yarbay Arif asilerin sağ kanadından etkili bir harekat düzenlemiş, 30 kadar ölü ve bir o kadar da yaralısı bulunan isyancılar geri çekilmeye başlamışlardır.

Takip harekâtında Karaman-Çumra yolu üzerindeki Kızılkuyu’da geceyi geçiren 30 kişilik bir müfreze, baskın sonucu ele geçmiş (28/29 Ekim 1919), asiler erlerin para, silah ve hayvanlarını alıp serbest bırakmış, ancak başlarındaki iki subayı idam etmeye teşebbüs etmişlerse de araya giren yaşlıların ve herhalde yaklaşmakta olan Yarbay Arif kuvvetlerinin etkisiyle vazgeçerek kaçmışlardır.

Bu arada Yarbay Arif Müfrezesi ile asiler arasında bir çarpışma da Apa ve dolaylarında gerçekleşmiş (28 Ekim1919), 20 ölü ve 10 yaralı veren isyancılar kaçmaya devam etmişlerdir. Ayaklanmacılara son darbe de 1 Kasım 1919’da Dinek yöresinde vurulmuş, dağılan asilerin elebaşları da dağlara kaçmak zorunda kalmış, asilerin bütün köyleri işgal edilince Bozkır’a bir tek silah patlamadan girilmiştir (4 Kasım 1919).

Şeyh Eşref (Hart) Ayaklanması (26 Ekim – 24 Aralık 1919)

Tipik bir irtica hareketi niteliği taşıyan bu ayaklanma, Bayburt’a 20 km. uzaklıktaki Hart kasabasında yaşayan Eşref adında birinin kendine özel bir tarikat kurması ve ününün çevreye yayılması sonucu İçişleri Bakanlığınca soruşturma açılmasını gerektiren bir durumun oluşması ve Eşref’in soruşturmaya karşı çıkmasıyla başlamıştır. Bu konudaki ilk girişim Erzurum Valiliğince başlatılmıştır.

Valilik, Bayburt Kaymakamlığına bu şeyhin kökeni, mesleği, mezhebi, müritlerinin kimliği ve faaliyetleri hakkında bilgi sormuştur. Sonuçta Dahiliye Nezaretinin emriyle harekete geçen Bayburt Kaymakamlığı, ilçe müftüsünün başkanlığında din adamlarında oluşan bir kurul oluşturmuştur. Şeyhin kurulun davetini reddetmesi ve müritlerinin ayaklanma içinde olduğu yolunda duyumlar alınması üzerine 6 Aralık 1919’da Bayburt’taki 28. Alaydan 50 kişilik bir müfreze göz korkutmak için Hart’a gönderilmiştir.

Hart’a gelen heyet, Şeyhin önceden ayrılması sebebiyle kendisi ile temas edememiş, halk yorgun düşen askerleri ikramda bulunmak vaadiyle birer ikişer evlere dağıtmış ve Hart’a geri dönen Şeyhle birlikte harekete geçerek onları esir almıştır. Bu olay, Alay Komutanı Binbaşı Nuri’nin şehit edilmesiyle yeni bir boyut kazanmış, bunun üzerine otuzar kişilik iki piyade bölüğünden yeni bir müfreze oluşturularak 9 Aralık 1919’da Hart’a sevk edilmiştir.

Bu müfrezeye de bir baskın düzenleyen Eşref başarılı olup askerleri tutsak ettikten sonra, kendisinin mehdi olduğunu ilan edip daha da azgınlaşmaya başlamıştır. Askerlerin tedbirsizliği ve tecrübesizliği neticesiyle oluşan bu durum karşısında hükümetin uzlaşma girişimlerinde bulunmuş olması da bir fayda sağlamamıştır ve bu defa dört tabur ve iki bölükten oluşan 700 kişilik bir kuvvet Hart’a gönderilmiştir. İhtiyaten biri Gümüşhane’de, diğeri Of’ta iki tabur da hazır tutulmuştur.

24 Aralık’ta Hart’ı kuşatan bu kuvvetler özellikle topçuların isabetli atışları vasıtasıyla sonuca gidebilmeyi başarmıştır. Evine isabet eden top mermisiyle havaya uçan Şeyh Eşref’in akıbetini öğrenen müritleri daha fazla direnemeyip teslim olmuşlardır.

Birinci Anzavur Ayaklanması (25 Ekim – 30 Kasım 1919)

Ahmet Anzavur’un önderliğinde çeşitli aralıklarla gelişen ayaklanmalar, esasen Anadolu’daki direnişi kırmaya yönelen iç isyanlar arasında en önemlisi sayılabilir. Çünkü Batı Cephesinin oluşturulması ve Yunan işgalinin durdurulmasının gecikmesine sebep olmuştur.

Emekli Jandarma Binbaşısı olan Ahmet Anzavur, Millî Mücadeleye karşı tavır alarak saltanat ve halifeliğe bağlılığının karşılığında, özellikle Biga, Gönen, Manyas ve civarındaki Çerkezleri teşkilatlandırarak Kuvvayı Millîyeye karşı bir güç oluşturmak amacıyla bu bölgeye gönderilmiştir. Heyet-i Temsiliye Anzavur hareketini bastırmak için 31 Ekim 1919’da Albay Kazım’ı (Özalp) ve Salihli Cephesi Komutanı Ethemi görevlendirmiştir.

2 Kasım 1919’da Susurluk’a gelerek kuvvet toplamaya başlayan Anzavur ile ilk temas 15 Kasım’da Demirkapı sırtlarında gerçekleşmiş, bir taraftan Albay Kazım komutasındaki 11. Tümen, diğer taraftan da Yarbay Rahmi müfrezesi arasında kalan Anzavur, 10 kadar ölü ve 40 kadar yaralı bırakarak kaçmıştır.

Takip harekatına bu aşamada Salihli cephesinde bulunan Çerkez Ethem de katılarak 30 Kasım’da Söğütalanı’nda Anzavur yeniden sıkıştırılmış ve ancak birkaç adamı ile kaçmayı başarmıştır. Birinci Anzavur Ayaklanmasının 2/3 Aralık 1919’da bittiği kabul edilmektedir.

İkinci Anzavur Ayaklanması (16 Şubat – 19 Nisan 1920)

Ahmet Anzavur’un ikinci kez ayaklanma girişimi, Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyesi üyelerinden Edremit Kaymakamı Hamdi Bey’in katledilişi ile başlar. Hamdi Bey 26/27 Ocak 1920 gecesi düzenlediği bir baskınla Gelibolu yarımadasının Akbaş mevkiinde Fransız askerlerinin gözetimi altındaki silah ve cephaneleri ele geçirmiş ve sabaha kadar tümünü Anadolu kıyılarına taşıtmış yurtsever bir kişidir. Daha sonra Biga’ya geçerek asker toplamaya başlayan Hamdi Bey, yaklaşık 500 genç ile Biga’daki 190. Alayın 2. Taburu emrine girmiştir.

Birliğin ihtiyaçları için halktan para toplamak zorunda kalışı, buradaki halkı ( çoğunlukla Pomaklar) hoşnutsuzluğa itmiş ve Biga’da bir isyan başlatılmıştır. Bu esnada 15 kadar adamıyla Biga’ya gelen Ahmet Anzavur, hükümet konağına yerleşerek ayaklanmanın idaresini ele almıştır. Hamdi Bey yalnız kalınca Yenice istikametine doğru yola çıkmış, fakat yolda yakalanarak katledilmiş ve cesedi halka teşhir edilmiştir.

Bu gelişmeden sonra Anzavur yönetimindeki 800 kadar asi Yenice’ye saldırarak, Akbaş’tan kaçırılan silahları ele geçirmek istemiştir. Çaresiz geri çekilmek zorunda kalan yurtseverler silahları ve cephaneliği asilerin eline geçmemesi için dinamitle havaya uçurmuştur. Bu arada İstanbul Hükümeti de Anzavur çetesine katılmak üzere İstanbul’dan subaylar göndermiş, mali destek sağlamış, İngilizlerle birlikte bu ayaklanma örgütünü genişletmeye çalışmıştır.

Çok ciddi boyutlara ulaşan ikinci Anzavur kuvvetlerinin bastırılması konusunda Ankara’da Mustafa Kemal Heyet-i Temsiliye başkanı olarak kararlı bir bildiri yayınlamış ve isyanın bastırılması için 2 000 civarında asker toplanmıştır. Çerkez Ethem’in idaresindeki birlikler 16 Nisan 1920’de Susurluk’un Kuzeyindeki Yahyaköy’de karşılaşmışlar, tam gün süren şiddetli çarpışmalar sonunda asiler dağıtılabilmiştir. Bunun üzerine 19 Nisan’da Karabiga’ya kaçan Anzavur oradan da bir İngiliz gemisiyle İstanbul’a dönmüştür.

Birinci Düzce Ayaklanması (13 Nisan-31 Mayıs 1920)

7 Nisan 1920’de Amiral de Robeck’i ziyaret ederek onunla Millîyetçilere karşı alınması gereken önlemleri ve bu konudaki İtilaf Devletlerinin desteğini araştıran Damat Ferit’in 12 Nisan 1920’de dördüncü defa Sadrazamlığa getirilişinin hemen ardından başlayan bu ayaklanma da Anzavur, Yozgat ve Konya isyanları ile aynı türden sayılabilir.

Düzce yöresinde baş gösteren bu ayaklanmalar bir yandan hilafetin ve şeriatın savunulmasına dayandırılmakla beraber diğer yandan da Çerkezlik davası güdülen bir içeriğe de sahiptir. Bölgede yaşayan Çerkez ileri gelenlerinin sarayla yakın ilişkide olmaları gelişen Anadolu hareketine karşı olumsuz tavır almalarına sebep olmuştur. Ayrıca İstanbul Hükümeti’nin buradaki Çerkez ve Abaza’ları ulusal direniş hareketine karşı kışkırtırken, bu hareketi yürütenlerin İttihatçıların devamı olduğu yolundaki propagandaları da etkili olmuştur.

Bütün bu gelişmelerin sonucunda Ömer Efendi Köyünde toplanarak silahlanan Çerkez ve Abazalar Düzce’deki güvenlik müfrezesini basarak buradaki birlik komutanı Mahmut Nedim’i teslim almış ve Düzce’ye egemen olmuşlardır.

Ayaklanmanın öncülerinden Berzeg Sefer Kaymakamlığa, emekli Binbaşı Maan Ali de Jandarma Komutanlığına atanmış ve ayaklanma bu suretle seri bir şekilde yayılmaya başlamıştır. Kısa bir zaman içinde Bolu, Hendek, Adapazarı ve Safranbolu’da insanlar “Müslümanlık” gayreti ile ya da “padişah yanlısı” olduklarını göstermek amacıyla ayaklananların safına katılmışlardır.

Tehlikenin büyüklüğü karşısında yeni kurulan Büyük Millet Meclisi’nin Muvakkat İcra Vekilleri Heyeti (Geçici Yürütme Kurulu) bölgeye askeri birliklerle beraber halkı yatıştırmak için Ankara’dan Husrev Gerede, Adapazarı’ndan da Sait ve Kazım Beyler başkanlığında birer “Nasihat Heyeti” gönderilmiştir. Fakat bu girişim sonuçsuz kalmış, Gerede Heyeti asiler tarafından tutuklanmış, Sait ve Kazım Beyler öldürülmüştür.

Bunun üzerine Geyve’deki tümenden sonra Çerkez Ethem birliği ve diğer Kuvvayı Millîye birlikleri bölgeye yollanmış, Ali Fuat (Cebesoy) ile Refet (Bele) ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmiştir.

23—31 Mayıs 1920 tarihleri arasında başlayan ayaklanmayı bastırma harekatı, 26 Mayıs’ta Çerkez Ethem kuvvetlerinin Düzce’yi ele geçirmesiyle ve ayaklanmanın elebaşlarıyla birlikte 53 kişiyi idam etmesiyle ve aynı gün Refet Bele kuvvetlerinin Bolu’ya girmesiyle devam etmiş, Refet Bey’in 31 Mayıs’ta Gerede’ye girmesiyle sonuçlanmıştır.

İkinci Düzce Ayaklanması ( 19 Temmuz-23 Eylül 1920)

Birinci Düzce ayaklanmasının bastırıldığı günlerde Yozgat’ta da bir ayaklanmanın başlaması üzerine Çerkez Ethem’in ve Binbaşı Çolak İbrahim’in kuvvetleri Genelkurmayca Yozgat bölgesine, düzenli orduya mensup birlikler de Yunan saldırılarını karşılamak amacıyla cepheye gönderilince bu bölgede daha önce dağılıp sinen asiler yeniden toparlanmaya başlamışlardır.

Bu defa ayaklanan Çerkez ve Abazaların düşünceleri, Hendek’i almak, İzmit ile bağlantı sağlayıp Yunanlılarla birleşmek ve güya kendi hayat ve geleceklerini Millî kuvvetlerden kurtarıp, garanti altına almak şeklinde gelişmiştir. 8 Ağustos’ta Düzce’yi ele geçirmeyi başaran asilerin üzerine Ankara, Eskişehir, Bilecik ve Uşak’tan takviye birlikler gönderilince yok edileceklerini anlayan asiler hareketlerine son vermişlerdir.

Bunda Ali Fuat Paşa’nın Abaza başkanlarıyla görüşmek üzere gönderdiği aracıların da olumlu katkısı olmuş ve 66 gün süren ayaklanma bu şekilde sonuçlanmıştır.

Kuvvayı İnzibatiye Harekâtı

Dördüncü kez 5 Nisan 1920’de kabinesini kuran Damat Ferit’in Millî mücadeleyi boğmak için başvurduğu yollardan biridir. Kuvvayı İnzibatiye adı verilen bu yarı-resmî askeri örgütün diğer adı Hilafet Ordusudur.

Komutanlığına Süleyman Şefik Paşa’nın atandığı Kuvvayı İnzibatiye üç piyade alayı ve bir topçu taburundan oluşmuştur. 18 Nisan 1920’de kurulan bu oluşumun hemen öncesindeki önemli gelişmeleri hatırlamak yararlı olacaktır.

11 Nisan’da Şeyhülislam Dürrizade El Seyid Abdullah’ın fetvası ile Mustafa Kemal ve onunla beraber hareket edenlerin öldürülmelerinin İslam dinince caiz olduğu ilan edilmiş, buna mukabil Ankara da Börekçizade Mehmet Rifat Efendi’nin fetvası ile (16 Nisan 1920) haklılığını aynı zeminde kanıtlamaya girişmiştir. Artık İstanbul ile Ankara arasındaki bütün köprüler atılmış ve geri dönüşü olmayan bir yola girilmiştir. Bu arada İngilizler de denetimleri altındaki Türk silah depolarından Kuvvayı İnzibatiye’ye silah dağıtılmasına izin vermektedirler.

Süleyman Şefik Paşa kendisine sonradan katılan Anzavur Ahmet ile anlaşmazlığa düşünce İstanbul’a dönmüş ve Kuvvayı İnzibatiye’nin başına Yarbay Senai geçmiştir. Kuvvayı İnzibatiye’nin bu dönemdeki amacı Geyve boğazını alarak Eskişehir istikametinin yolunu açmaktır. Bu amaçla top ve makineli tüfeklerle pekiştirilmiş 2.000 kişilik bir kuvvetle Geyve boğazına taarruza karar verilmiştir.

Anzavur Ahmet’in komutası altında 15—16—17 Mayıs’ta saldırılar gerçekleştirilmiş, her defasında geri püskürtülen Anzavur Adapazarı’ndan ayrılarak İstanbul’a dönmüştür.

23 Mayıs’ta yeniden temas edilen Kuvvayı İnzibatiye birlikleri ağır bir yenilgiye uğratılmış, 3 subay, 40 kadar er esir edilmiş, 4 topla 4 makineli tüfek ve çok sayıda malzeme ele geçirilmiş, Sapanca ve Adapazarı kurtarılmıştır.

Hilafet Ordusuna son darbe 14 Haziran sabahı başlayan taarruzla vurulmuş, zaten yenilgiler ve askerden kaçanlar nedeniyle iyice zayıflayan birlikler tamamen etkisiz hale getirilmiştir.

Birinci Yozgat Ayaklanması (15 Mayıs-27 Ağustos 1920)

Yozgat ve çevresinde çıkan bir dizi ayaklanma girişiminin gerisinde İstanbul Hükümetini destekleyen Hürriyet ve İtilaf Partisinin Yozgat başkanı Çapanoğlu Edip ve kardeşi Celal’in çabaları yer almaktadır. Bu yörede nüfuz alanı geniş olan Çapanoğlu Kardeşler sürekli olarak “Ankara’da toplanacak olan meclisin padişahın isteklerine ve yasalara aykırı olduğu” yolunda propagandalarla halkı Büyük Millet Meclisi aleyhine kışkırtmaya çalışmışlardır. Bölgedeki karışıklıkların ilki Yıldızeli’nde yaşanmıştır.

Padişahın bildirge ve fetvalarını halka dağıtan Postacı Nazım, Yozgat beyleriyle de temas kurarak halkı Kuvvayı Millîye aleyhine örgütlemeye başlamışlardır. Toplanan asileri dağıtmak üzere gönderilen tabur ile ilk çarpışmalar Sulusaray civarında yaşanmış, ancak etkili bir sonuç alınamamıştır.

Giderek güç kazanan asiler üzerine iki müfreze daha gönderilmiş, Çamlıbel’deki müfreze baskına uğramıştır. Bunun üzerine Antep civarında bulunan Kılıç Ali de Büyük Millet Meclisi tarafından 80 kadar adamıyla bölgeye sevk edilmiştir. Kılıç Ali’nin birlikleri Akdağ Madeni civarında asilere küçük çapta üstünlük sağlarken, 14 Haziran’da Yozgat asiler tarafından işgal edilmiştir.

Ayaklanma civar bölgelere de yayılırken 15/16 Haziran gecesi Artova ve Çamlıbel karakollarının basıldığı görülmüştür. Durumun tehlikeli bir hal alması üzerine Genel Kurmay Başkanlığı 19 Haziran 1920’de Çerkez Ethem’i ayaklanmayı bastırmakla görevlendirmiştir. 70 subay, 2100 piyade, 1300 atlı, dört kudretli dağ topu, bir sahra topu, sekiz makineli tüfekle 23 Haziran’da sabahın erken saatlerinde Yozgat önüne gelen Çerkez Ethem Müfrezesi öğleye kadar süren çarpışmalarla Yozgat’ı ele geçirmiştir.

Yozgat’ta kurulan askeri mahkemede elebaşlarından 12 kişi asılmış, Celal ve Edip kardeşler kaçmışlardır. Kaçanlar Yozgat-Alaca yolu üzerindeki Arapseyfi civarında Ethem’in kuvvetleriyle yeniden karşılaşmış, burada da 300 civarında kayıp vermişlerdir (27 Haziran 1920).

Bu tarihlerde Yunan Ordusunun da Bursa ve Uşak üzerine doğru büyük bir saldırı başlattığı dikkate alınacak olursa, bu tür ayaklanmaların nelere mal olduğu anlaşılabilir. Dirençleri büyük ölçüde kırılan asiler bundan sonra küçük çaplı çarpışmalarla dağıtılmışlardır.

İkinci Yozgat Ayaklanması (5 Eylül-30 Aralık 1920)

Birinci ayaklanma sonunda af dileyerek hayatta kalan asilerden oluşturulan 500 kişilik Akmağdeni Alayı cepheye gönderilmek istenince kaçarak yeniden asi durumuna geçmişlerdir. Bu asiler 8 Eylül’de Çengelhan’da yağmacılık yapmışlar, 9 Eylül’de de Ortaköy’ü basmışlardır.

Üzerlerine gönderilen İkinci Kuvvayı Seyyare ile Nogaykızıközü, Ayvalıközü ve Koyunculu çarpışmaları sonucunda asiler dağılarak kaçmışlardır (25 Eylül 1920).

Bundan sonraki dönemde Akmağdeni ve Zile yörelerinde yapılan taramalarda birçok asi ele geçirilmiş ve ikinci Yozgat ayaklanması Aralık ayı sonlarında tamamen bastırılmıştır

Zile Ayaklanması (25 Mayıs-21 Haziran 1920)

Bu ayaklanma Yıldızeli ve Yozgat olaylarıyla iç içe gelişmiştir. Buralardaki olaylardan cesaret alan Avukat Ali, eski Bucak Müdürü Naci, eski mal müdürünün oğlu İhsan’ın 30 kadar atlıyı toplaması ile başlayan tehdit edici gelişmeler üzerine bölgeye gönderilen 5. Tümen, Yarbay Cemil Cahit komutasında duruma müdahale etmiştir.

Halkı hükümet aleyhine kışkırtmaya çalışan asilerle ilk ciddi çarpışmalar Zile’de yaşanmış, 150 kadar asi ölü ve yaralı olarak etkisiz hale getirilmiş, 30 kadarı da teslim alınmıştır. Yakalananlardan 50 kişi askeri mahkemede yargılanmış ve 22’si idam cezası almıştır.

Millî Aşireti Olayı (1 Haziran-8 Eylül 1920)

Özellikle İngiltere‘nin ve Fransa‘nın olumsuz propagandaları, para yardımı ve bir takım vaatler, Güneydoğu Anadolu bölgesindeki aşiretleri Türklerden ayırarak bağımsız bir Kürdistan fikrine yöneltmiştir.

Bu çerçevede Millî Aşiretinin ileri gelenlerinden Mahmut, İsmail, Halil, Bahur ve Abdurrahman Beyler Güneydeki düşmanlarla gizli temas ve bağlantı kurmuş ve harekete hazır hale gelmişlerdir.

Fransızların Haziran ayı başlarında Urfa’yı ikinci kez ele geçirme girişimleri sırasında Millî Aşiretinin de Siverek yönünde harekete geçmesi TBMM Hükümeti için ciddi bir sorun halini almıştır.

İlk etapta 13. Kolordunun 5. Tümeni bölgeye gönderilmiş, 18 Haziran’daki çarpışmalardan sonra Güneydoğuya kaçan asiler dışarıdan aldıkları destekle güçlenerek 24 Ağustos’ta 2 000’den fazla kuvvetle yeniden saldırmaya geçmişler ve Viranşehir’i ele geçirmişlerdir.

7/8 Eylül’de 5. Tümenin gerçekleştirdiği taarruz karşısında tutunamayan asiler Suriye tarafına kaçmışlardır

Cemil Çeto Olayı (20 Mayıs-7 Haziran 1920)

Garzan’da Bahtiyar Aşireti Reisi Cemil Çeto, bazı aşiret reislerini kendi etrafında toplayarak bölgede hükümet kurma girişimlerine başlamıştır.

Bu çerçevede Reşkotan aşiretini kendi yanına çekmek için tehditkar teklifler götürmüş, ancak Reşkotan aşireti başkanı tehditlere aldırmayarak hükümete sadakatini vurgulamıştır. Yine de harekete geçen Cemil Çeto, bir süre Garzan yöresine hâkim olmuşsa da 13. Kolordunun aldığı önlemler üzerine hâkimiyetini yitirmiştir.

Adamlarının çoğunu kaybeden Cemil Çeto 7 Haziran 1920’de dört oğlu ile birlikte teslim olmuştur.

Konya Ayaklanması (2 Ekim-22 Kasım 1920)

Bu ayaklanma da Kuvvayı Millîyecileri “asi ve kâfir” olarak gören, Anlaşma Devletlerine karşı Millî bir direnişin mümkün olamayacağına inanan kişilerin önayak olduğu türdendir.

Kaynağını bir yıl öncesindeki Konya Valisi Cemal Bey’in Kuvvayı Millîye aleyhine yürüttüğü faaliyetlere bulmak mümkündür.. Ulusal güçlerin direnişinin yakında Konya’nın Anlaşma Devletlerince işgal edilmesine yol açacağı yolundaki propagandalar, Kuvvayı Millîyecilerin Yunanlılarla savaşmak yerine Türk köylerini soyduğu şeklindeki söylentilerle beslenince beklenen gelişme olmuş, Çumra’da Delibaş Mehmet çoğu asker kaçağı yaklaşık 500 kişilik bir çeteyle baskın yaparak buraya egemen olmuştur.

Daha sonra Konya’ya yönelen Delibaş, bir yandan da kendi yandaşlarını Konya’ya vali, polis müdürü ve jandarma komutanı olarak atamıştır. İsyancılara Akşehir ve Beyşehir’in de katılması, Konya ve Isparta sancaklarının Konya’ya yakın yerlerinin asilerin eline geçmesi durumu ciddileştirmiştir.

TBMM Hükümeti ayaklanmayı bastırma görevini Albay Refet’e (Bele) vermiştir. Refet Bele komutasındaki birlikler 6 Ekim’de Konya’yı, 16 Ekim’de Bozkır’ı, Seydişehir’i ve Beyşehir’i, 23 Ekim’de Çiğil’i ele geçirmeyi başarmıştır.

Güçlerini önemli ölçüde yitiren ve dağılan ayaklanmacıların etkinliğinin tamamen ortadan kalkması, 10 Ekim’de Dinar’dan hareket eden Demirci Mehmet Efe’nin önce Akseki’yi alması, 22 Kasım’da da Isparta’ya varmasıyla mümkün olmuştur.

Konya ayaklanmasına karışanların yargılanması Konya İstiklal Mahkemesinde yapılmıştır. Suçları sabit görülen 24 kişi idam cezasına çarptırılmıştır.

Demirci Mehmet Efe Ayaklanması (1-20 Aralık 1920)

Çeşitli isyanların bastırılmasında emeği geçen Demirci Mehmet Efe (1885-1959) Birinci Dünya Savaşı esnasında kendisine yapılan onur kırıcı bir muameleden dolayı bulunduğu yerden kaçarak dağa çıkmış, kısa zamanda topladığı yaklaşık 200 kişilik bir çeteyle Ödemiş civarında ün salmayı başarmıştır.

Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlıların cazip vaatlerini reddederek Millî kuvvetler safında yer almıştır. Kendisine 5 Ekim 1919’da Aydın Cephesi Umum Kuvvayı Millîye Komutanı adı verilmiştir.

Düzenli ordu kurulması aşamasında milis kuvvetlerinin de lağvedilmesi gerektiği gerçeğinin ortaya çıkması Demirci Mehmet Efe’yi tereddüde düşürmüştür.

Mehmet Efe 22—23 Kasım gecesi İçişleri Bakanı ve Güney Cephesi Komutanı Refet Bey’den şöyle bir şifreli telgraf alır:

“Artık milis teşkilatının şimdiye kadar olduğu gibi devamına sebep ve mahal kalmamıştır. Şimdiye kadar bunların gördüğü vazifeleri, şimdiden sonra ordu göreceğinden, Kuvvayı Millîye teşkilatı lağvedilmiştir. Demirci Efe bundan sonra askeri bir sıfat ve nizam altında atlı takip kuvvetleri komutanı olarak benim refakatimde vazife görecektir. Artık “Demirci Mehmet Efe” yerine “Mehmet Beyefendi” tabiri kullanılacaktır.”

Teklifi kabul etmeyen Demirci Mehmet Efe’nin bu sıralarda Ankara ile ilişkileri gerginleşen Çerkez Ethem’le birleşme ihtimalinin ortaya çıkması Albay Refet Bey’i acil önlem alma durumuna getirmiştir; Demirci Mehmet Efe tasfiye edilecektir.

Demirci Mehmet Efe’nin yakalanması için Güney cephesi Komutanlığının 11 Aralık’ta başlattığı harekat içinde ilk teması 16 Aralık’ta Keçiborlu’nun 20 km. kadar Güneydoğusunda İğdecik Köyü’nde gerçekleşmiş, arazinin engebeli oluşundan yararlanan Mehmet Efe kaçmıştır.

18 Aralık’a süren takibatta Demirci’nin 800 adamından 700 kadarı yakalanmıştır. Araya sokulan aracılar vasıtasıyla ikna edilen Demirci Mehmet Efe 30 Aralık 1920’de teslim olmuştur.

Daha önceki hizmetleri karşılığında hayatı bağışlanan Mehmet Efe köyünde sakin bir hayat sürdürerek 1959 yılına kadar yaşamıştır.

Çerkez Ethem ve Kardeşlerinin Ayaklanması

(27 Aralık 1920-23 Ocak 1921)

Ethem Bey Bursa’da yerleşmiş olan, emlak ve arazi sahibi Ali Bey’in küçük oğludur. Ağabeylerinden biri Saruhan Milletvekili Reşit, diğeri ise Yüzbaşı Tevfik Beylerdir. Askerlik teskeresini başçavuş olarak aldıktan sonra Balkan Savaşları sırasında Çürüksulu Mahmut Paşa kolordusunda süvari subay vekili olarak görev yapmış, birkaç ay sonra da Bandırma’ya ailesinin yanına dönmüş, fiili askerlik hizmetini tamamlamıştır.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali sonrasında kurulan yerel direnme örgütleri arasına katılan Çerkez Ethem bir kısım atlı kuvveti ile Salihli Cephesini kurmuştur. Daha sonra Kuvvayı Seyyare adı verilen kuvvetleriyle özellikle Anzavur kuvvetlerinin dağıtılmasında, Düzce, Adapazarı ve Yozgat isyanlarının bastırılmasında önemli hizmetleri olmuştur. Ancak düzenli ordunun kurulması aşamasında kuvvetlerinin dağıtılmasını kabullenmeyerek, ağabeyleri Tevfik ve Reşit Beylerle birlikte Ankara Hükümetine karşı cephe alma noktasına gelmiştir.

Batı Cephesi Komutanlığı sınırları içinde elde ettiği şöhret ile birlikte Ethem ve kardeşlerinin Büyük Millet Meclisi otoritesinin dışına çıkmak istemelerinde çeşitli etkenler rol oynamıştır.

Bu etkenler şöyle sıralanabilir:

· Yozgat isyanını bastırması sırasında yargılamak istediği Ankara Valisi Yahya Galip’in bu şekilde usulsüz yargılanmasına Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal’in engel olması

· Büyük Millet Meclisi’nin 18 Eylül 1920 gün ve 42 sayılı kararla kurduğu İstiklal Mahkemelerini asker kaçaklarını yargılayacak tek makam olmasını kardeşleriyle birlikte reddetmesi

· İçişleri Bakanlığına ait olan asker toplama yetkisini yasa dışı olarak kendi adamlarıyla yürütmek istemesi

· Batı Cephesinin ikiye bölünmesine ve Güney Cephesi Komutanlığının Albay Refet’e verilmesine karşı çıkması

· Düzenli ordu fikrine şiddetle karşı durması

· Başkomutanlık emir ve komuta yetkisinin sadece Büyük Millet Meclisine ait olduğunun 18 Kasım 1920’de ilan edilmesi

· Ethem kuvvetlerini diğerlerinden ayırt etmek için verilen “Birinci Kuvvayı Seyyare” adını küçümseme sayarak ısrarla “Umum Kuvvayı Seyyare ve Kütahya Havalisi Komutanlığı” adını kullanmak istemesi

· Büyük Millet Meclisince gelişigüzel er toplanmasının yasaklanması; Batı Cephesi Komutanlığının oluşturduğu “Simav ve Havalisi Komutanlığı“nın reddedilmesi ve Komutan Yarbay İbrahim Bey’in Yüzbaşı Tevfik (Ethem’in ağabeyi) tarafından geri gönderilmesi

· Batı Cephesi Komutanlığınca birliklerdeki silah ve cephanenin denkleştirilmesi işini reddetmeleri

Bunların yanı sıra, Ethem’in prestijinin en yüksek olduğu dönemde siyasal olarak da farklı bir yöne eğilmesi, Bolşevizm akımından etkilenmesi Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile arasının açılmasında etkili olmuştur.

Çerkez Ethem’in bu dönemde Sovyetlerin Ankara’da kendisini Mustafa Kemal’e yeğ tuttuklarına inandığı belirtilmektedir.

Bütün bu gelişmeler kardeşleri ve bir grup yandaşı ile Çerkez Ethem’in tavrını kesinleştirmesine ve kendisini “Umum Kuvvayı Seyyare ve Kütahya Bölgesi Komutanı” ilan etmesine yol açmıştır. Ankara Hükümeti başlangıçta uzlaşma girişimlerinde bulunduğu halde bundan bir sonuç alınamamıştır. Ethem bir yandan Millî müfrezeleri kendisi ile işbirliği yaparak hükümete karşı tavır almaya, diğer yandan kıta subaylarını kurmaylar aleyhine kışkırtmaya çalışmıştır.

Sonuçta Batı ve Güney Cephelerinden toplam 796 subay, 14.596 er, 8.750 tüfek, 63 ağır makineli tüfek, 32 top ve 4.111 hayvan sağlanarak Çerkez Ethem’in üzerine bir harekat düzenlenmiştir. Bu sırada Ethem kuvvetlerinin genel toplamı 4.650 insan, 2 otomatik tüfek, 6 ağır makineli tüfek ve 4 top şeklindedir.

Yapılan çarpışmalar sonunda Kütahya’dan Gediz’e çekilmek zorunda kalan Ethem, İnönü mevziindeki Yunan saldırılarını etkisiz hale getiren düzenli ordunun tekrar kendisine yönelmesi üzerine Yunanlılara sığınmıştır.

Çerkez Ethem’in isyanı konusu çeşitli çevrelerce sürekli istismar edilmiştir. Bu çevrelerden gelen iddialar ağırlıklı olarak siyasal amaçlıdır. Bu nedenle de bilimsel olma kaygısı taşımamaktadır.

Koçgiri Ayaklanması ( 6 Mart-17 Haziran 1921)

Yaklaşık iki ay süren bu ayaklanma Sivas, Erzincan ve Tunceli yöresini etkisi altına almıştır. Merkezi Zara olmak üzere 10 kaza ve 135 köyü kapsayan bir bölgede yaşayan Koçgirililer; İbolar, Zazalar, Balular, Kerteliler ve Sarular isimli beş büyük kabileden oluşmaktaydı.

Aşiret reisleri arasında adı geçen Mehmet İzzet, Hasan Askerî, Kazım, Alişir Beylerin yanı sıra Kürt Teali ve Teavün Cemiyeti’nin İmranlı şube başkanı Haydar Bey bölgede egemen olarak yönetimi ellerinde bulundurma isteği ile ayaklanmaya öncülük eden isimlerdir.

Ayaklanma, bölgedeki 6. Süvari Alayı’nın bir grup asker kaçağını yakalamak isterken baskına uğramasıyla 6 Mart 1921’de başlamıştır. 8 Nisan’da aşiret başkanlarından Mehmet Naki, Alişir, İbrahim, Mustafa, Mahmut Mansur ve Seyithan imzalı bir telgraf Büyük Millet Meclisine gönderilir. Asiler bu telgrafla Koçgiri (Zara) ile Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah ilçelerinin seçkin bir vilayet haline konularak bir Kürt valinin başa geçirilmesini ve bunun yanına da bir Türk vali muavini vermek suretiyle bir idarenin kurulmasını, henüz önemli miktarda kan dökülmemişken sorunun halledilmesini istemişlerdir.

11 Nisan’da ayaklanmayı bastırma harekâtına başlayan Merkez Ordusu’nu zor bir görev beklemekteydi: Taarruzlar, ayaklanmanın düzenleyicileri ve kışkırtıcıları olan elebaşlara ve onlarla birlik olanlara karşı yöneltilecek, ilişkisi olmayan halkın gönlü alınacak ve hükümet tarafına geçmeleri sağlanacaktır.

22 Nisan’da harekatın birinci evresi sona erdiğinde asiler küçük gruplar halinde dağılarak Kuzey ve Kuzeydoğu yönünde kaçmışlardır. Bundan sonraki ikinci etapta geniş çaplı takip harekatı ile asilerin etkinliği iyice kırılmış, 17 Haziran’da asilerin elebaşlarından Haydar Bey’in kardeşi Alişan ve 32 asi ileri geleni ile 500’den fazla asi teslim olmuş, bunlar muhakeme edilmek üzere Sivas’a gönderilmişlerdir.

Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa, bu tür olayların tekrarlanmaması için “Asi köylerini dağıtmak, bunları Anadolu’nun başka bölgelerine, Türklerin arasına serpiştirmek ..” tezini savununca Büyük Millet Meclisinde özellikle Doğulu milletvekilleri buna karşı çıkarak bir soruşturma kurulunu görevlendirmişlerdir.

Bu gelişmeler karşısında Genelkurmay Başkanlığı Nurettin Paşa’yı görevinden almıştır.

Pontus Harekâtı

Pontus, Samsun-Trabzon çevresinde yaşayan Rumların kurduğu eski bir krallığın adıdır. Sadece M.Ö. 281’de bağımsız olmuş, bu da ancak 63 yıl sürmüştür. Bu tarihten sonra hep başka devletlerin egemenliği altında varlığını sürdüren Pontus Krallığına, Fatih Sultan Mehmet Trabzon’u alarak son vermiş ve bundan sonra buradaki Rumlar diğer azınlıklar gibi Osmanlı Devletinde uzun yıllar huzur ve barış içinde yaşamaya devam etmişlerdir.

Yaklaşık 2.000 yıl sonra yeniden bağımsız bir Pontus ülkesini kurmak için ilk girişim 1904 yılında kurulan “Pontus Cemiyeti” ile yapılmıştır. Bu derneğin kuruluşunda Merzifon’da faaliyet gösteren Amerikan Kolejinin büyük katkıları olmuştur.

Bu dernek tarafından bastırılan bir haritaya göre; Pontus Cumhuriyeti, merkezi Samsun olmak üzere, Batum’dan İnebolu’nun Batısına kadar olan Karadeniz kıyıları ile bugünkü Kastamonu, Çankırı, Yozgat, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Gümüşhane ile kısmen de Erzincan vilayetini kapsamaktaydı.

Bu harita tek başına bile Yunan “Megalo İdeası” hakkında insanı hayrete düşürecek boyutlara sahiptir. Bölgede yaşayan Rum nüfusun Müslüman nüfusa oranının yaklaşık onda biri olduğu gerçeği kolayca göz ardı edilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Yunanistan ve Rusya lehine casusluk faaliyetine girişen Karadenizli Rumlar Mütareke döneminde de siyasi ve fiili eylemlerle amaçlarına hizmet etmeye çalışmışlardır.

Dernek başkanı Konstantinidis’in uluslararası alanda, Rumların zulme uğradığı yolundaki propagandalarla destek sağlama çabaları önemlidir. Oysa durum tam tersidir. Kurulan Rum çeteleri silahlanarak Müslümanlara karşı Samsun, Amasya ve Tokat çevresinde saldırmaya başlamışlardır

Pontus konusunda Yunanistan’ın tavrı da ilginçtir. 30 Aralık 1918 günü Venizelos tarafından Barış Konferansına sunulan raporda şu istek yer almaktaydı:

“Ermenistan eyaletleri ile Rus Ermenistan‘ı, Milletler Cemiyetine bağlı büyük bir devletin mandası altına konulmak üzere bağımsız bir devlet haline getirilmelidir. Trabzon vilayeti de bu Ermeni devletine bağlanabilir. Böylece 350 000 kişilik kesif Rum topluluğu kendi sınırları içinde Türk idaresinden bundan böyle kurtulma imkânına kavuşmuş olacaktır.”

Ne yazık ki, İtilaf Devletleri bu çılgınca ve tehlikeli Pontus propagandasına set çekmek için hiçbir teşebbüste bulunmamışlardır.

Bu tarihlerde Anadolu’da kurulacak bir Ermenistan devleti içinde Rumların güvence altında yaşayabileceğine inanan Venizelos, aynı zamanda Yunan Ordusu subaylarından Albay D. Katenyotis’i görevlendirerek, durumu yerinde tespit etmek ve Pontus Rumlarını askeri birlikler halinde teşkilatlandırmak üzere bölgeye göndermiştir.

Yunan Albayı daha çok Batum ve Tiflis’te faaliyet göstererek, Konstantinidis ve Trabzon Metropolidi Krisantos ile birlikte Pontus meselesine en çok hizmet eden üç kişiden biri olmuştur.

Örgütlenen Rum çeteleri 1921 yılı sonuna kadar 1.641 Türk’ü yaralamış, 3.723 evi yakmış, 2.000.000 lira değerinde hayvanı almış, 2.000.000 altın lira nakit, bir çok mal ve eşyayı yağma ve tahrip etmişlerdir.

Bu durum karşısında ciddi tedbirlerin alınması zorunlu olmuştur. İlk önlem olarak Aralık 1920’de Merkez Ordusu oluşturulmaya başlanmış ve civardaki birlikler bu orduya bağlanmıştır.

İdarî önlem olarak Rumlar üzerinde etkili olan Ortodoks din adamları sınır dışı edilmiş, bir bölümü istiklal mahkemelerinde yargılanmış, Rum köyleri boşaltılarak burada yaşayan Rumlar Anadolu’nun iç bölgelerine yerleştirilmiştir.

Merkez Ordusunun yeterince güçlenmesiyle başlayan büyük çaplı temizlik harekatı 6 Şubat 1923’e kadar sürmüş, ayaklanmacıların bütün elebaşları ve de yardımcıları yok edilmiştir. Ayaklanmacılardan bir kısmı da teslim olmak veya af dilemek suretiyle etkisiz hale getirilmiştir.

Sonuç

Ağırlıklı olarak 1919 ile 1921 yılları arasında göze çarpan iç ayaklanmalar Millî mücadelenin en sancılı bölümlerinden biri olmuştur.

Çıkış sebepleri ne kadar çok çeşitli olursa olsun, bu hareketler en büyük zararı ulusal güçlerin birleşme sürecine vermişlerdir. İşgalci devletlerle baş etmek gibi hayati bir görevi üstlenen Büyük Millet Meclisi’nin aynı zamanda Anadolu’dan başlayarak tüm yurtta otorite ve etkinliğinin sağlanması önündeki engellerin önemli bir kısmını yine bu ayaklanmalar oluşturmuştur.

Ayaklanmaların sayısının çokluğu içteki mücadelenin ne denli yaygın, sürekli ve tehlikeli olduğunu da ortaya koymaktadır.

Ayaklanmaların yaşandığı bölgelerde kaydedilen felaketlere rağmen Türk halkının bu süreci olumlu bir şekilde tamamlaması elde edilen en önemli kazanç sayılmalıdır.

Sen de bencileyin divâne misin

0

Sen de bencileyin divâne misin
Bâğ ile bend olmuş her yanın bülbül
Yoksa ki açılmış gülün goncası
Yetürdün âleme figânın bülbül

On bir ay gözlersin bezm-i gülzârı
Edersin güller ile aşk bâzârı
Rûz u şeb kılarsın ehline zârı
Bilmez misin solar gülşenin bülbül

Emrah bülbül gibi sevme gülleri
Gözünden akıtma kanlı selleri
Güzel olunca eser hazan yelleri
Geçer gülistândan zamanın bülbül

Daha Adem Havva nura ermeden

0

Daha Âdem, Havva nura ermeden 
Biz senle haldaştık devri mekânda
Habil Kabil ile cenge girmeden
Biz senle gardaştık devri mekânda

Melek, şeytan olup Hakk’a küsmeden
Koç inip Nebiye, kurban kesmeden
Firdevsî Âlâ’ya tohum düşmeden
Biz gülde güldaştık devri mekânda

Hakk’ı yansıtırdı nurlu cemalin
Ayetler kokardı her bir kelamın
Ay, Gün lisanıydı kutsî selamın
Biz dilde dildaştık devri mekânda

Zâhirî gözlerde sırken aslımız
Nice masallarla doldu testimiz
Güruhu Naci’den öte neslimiz
Biz Yol’da yoldaştık devri mekânda

Ruhumu ruhuna yeksan eyledin
Evirip, çevirip insan eyledin
Deruni mahlasın ihsan eyledin
Biz sırda sırdaştık devri mekânda…
           Hıdır Çam

Yunus olup çok aradım

0

Yunus olup çok aradım
Nice yoldan yola düştüm
Yerde, gökte aşk taradım
Bir ilahi kora düştüm

Öyle kor ki, yok ataşı
Gönle düşer, yakar taşı
Bin bir derde sokar başı
Nimet bilip zora düştüm

Zorda sürdüm kervanımı
Yele verdim harmanımı
Kendim yazdım fermanımı
Şol cennette hara düştüm

Har içinde yolum seçip
Nice kapı, makam geçip
Sonunda aşk demi içip
Hiç içinde vara düştüm

Hiç içinde buldum varı
Anda dindi yürek harı
Deruni’ydim oldum arı
Boş petekte bala düştüm

Hey erenler bu ne sırdır

0

Hey erenler bu ne sırdır
Hâl içinde hâl gizlendi
Tohum küstü, yere düştü
Dal içinde dal gizlendi

Düşüp yere toprak oldu
Yeşererek yaprak oldu
Çiçeklendi, arı doldu
Bal içinde bal gizlendi

Sahiplenip âdem tattı
Pazarlarda alıp sattı
Kefesine hile kattı
Mal içinde mal gizlendi

Mal mülkiyle köşkler kurdu
“Ben Karun’um” dedi durdu
Boş düşleri hayra yordu
Fal içinde fal gizlendi

Karun düştü topraklara
Tohum oldu aşkı nâra
Geri döndü yapraklara
Al içinde al gizlendi

Deruni’ye sır ayandı
Bir düş gördü, tez uyandı
Kör olanlar üryan sandı
Şal içinde şal gizlendi

Kazak Abdal hakkında

0

Âşık edebiyatının önemli temsilcilerinden Kazak Abdal, 17. yüzyılda yaşadığı söyleniyorsa da şiirlerindeki konu ve üsluba bakacak olursa 16. yüzyılda yaşadığı kuvvetle muhtemeldir. 
Romanya Türklerinden olduğu düşünülür. Söylentilere göre; 
genç iken Deliorman’da Demir Baba onu evlat edinmiştir, 
daha sonra Balım Sultan‘ın müridi olmuş ve ondan el almıştır.

Anadolu’da dervişlik geleneği içinde yetişmiş, tasavvufi bir kimliği olan ve halkla iç içe yaşamıştır. 
“Abdal” sıfatı, onun bir derviş geleneği mensubu olduğunu göstermektedir. Abdallar, Anadolu’da özellikle Bektaşi kültürü ile bağlantılı olarak bilinir. Bu gelenek, hem mistik öğretiyi hem de toplumsal eleştiriyi şiir yoluyla halka aktarmayı amaçlar.

Asıl adı, Ahmet‘tir. 
Fakat, Kazak Abdal adıyla tanınmıştır. Kabri, Denizli’dedir. 
Kazak Abdal’ın eserlerinin incelendiğinde mizahi, eleştirisel 
ve halktan yana bir bakış açısına sahip olduğu aşikardır. 
Kazak Abdal, hem halkın günlük sorunlarını hem de 
yöneticilerin ve din adamlarının ikiyüzlülüğünü hicvetmiştir.

16.yy. Anadolusu ve Sosyal Ortam

Kazak Abdal‘ın yaşadığı 16. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun 
hem siyasi gücünü zirveye taşıdığı hem de toplumsal gerilimlerin yaşandığı bir dönemdir. 
Bu yüzyılda Osmanlı, Kanuni Sultan Süleyman‘ın seferleriyle Avrupa’da güçlü bir imparatorluk olmuş fakat Anadolu’da 
sosyal ve ekonomik sorunlar hissedilmeye başlanmıştır.

16.yüzyıl aynı zamanda, Bektaşilik ve Kalenderilik gibi 
tasavvufi akımların geniş kitlelere ulaştığı bir dönemdir. 
Halk, bu tarikatlar sayesinde hem manevî bir sığınak bulmuş ve baskılara karşı dayanışma içinde olmuşlardır. 
Yüzyılın sonlarına doğru ekonomik sıkıntılar ve vergi yükleri Anadolu insanında huzursuzluk yaratmıştır. Bu ortam, halk ozanlarının eleştirel seslerinin yükselmesine neden olmuştur.

“Eşeği Saldım Çayıra” 
Hikâyesi

Kazak Abdal‘ın en bilinen eserlerinden biri olan 
“Eşeği Saldım Çayıra”, 
halk arasında dilden dile aktarılan ve günümüzde de 
önemini koruyan bir hiciv şiiridir. 

Bu şiirin arka plânında ise köy halkı arasında anlatılagelen 
rivayet şöyledir: 
Kazak Abdal’ın yaşadığı köyde; köylülere sürekli zulmeden, 
onların emeklerini sömüren, kursaklarından geçen bir lokmayı 
zehir eden hayatı köylüye zindan eden bir ağa varmış. 

Köylü, ağadan nefret eder bir kaşık suda boğmak ister. 
Fakat, bırak boğmayı, ağanın korkusundan gözlerinin içine bile bakamazlarmış. Yıllar geçmiş bu böyle devam etmiş. 
Köylüyü ezen, zulmeden ağa gün gelmiş yaşlanmış hasta düşmüş, artık ölümün yaklaştığını hissetmiş tüm köylüleri toplamış.

Herkes, merakla ağanın ne diyeceğini beklerken, Ağa; 
Onlara, yıllardır yaptığı kötülüklerden pişman olduğunu 
ve bunun cezasız kalmaması gerektiğini söylemiş. 
Ardından, tuhaf bir vasiyette bulunmuş. 
“Ben öldüğümde, cesedimi köyün girişindeki büyük ağaca 
asın ki, görenler ibret alsın zulmeden ağa olsa bile sonu böyledir ibret alsın.” 
Köylüler, bu isteği şaşkınlıkla ve içten içe sevinçle karşılamışlar. Günler geçmiş, ağa ölmüş. 
Köylüler de cesedi alıp köyün girişindeki büyük ağaca asmışlar. Köylüler, zalimden kurtulduklarını artık rahat nefes alacaklarını sanırken; işin aslı tam öyle değilmiş. 
Ağanın zulmünden henüz kurtulamamışlar. 
Birkaç gün sonra köye askerler gelmiş. Köyün girişinde ağaca asılı ağayı gören askerler, köylülerin el birliğiyle ağayı öldürdüklerini düşünmüşler. 
Köylüler, ne kadar anlatsalar da; 
“yahu, etmeyin eylemeyin bu ağanın vasiyetidir.” deseler de 
kimseyi inandıramamışlar. 
Sonunda bütün köy halkı suçlu ilan edilmiş, falakadan geçirilmiş 
ve zulüm devam etmiştir.

Böylece, Ağa; 
yaşarken köylüye ettiği zulmü, öldükten sonra bile 
cesediyle köylünün başına bela olarak devam ettirmiş. 
Köylüye rahat yüzü göstermemiştir. 

İşte, Kazak Abdal bu olay karşısında derin bir sitem ile 
“Eşeği Saldım Çayıra” şiirini kaleme almışlardır. 

O mısralar, sadece ağayı değil; 
bu düzeni sürdüren, zulme göz yuman herkesi hedef almış.

*

ŞİİR İNCELEMESİ

Şiirin her bir dörtlüğü, yalın gibi görünen dilin ardında 
katmanlı sembolik anlamlar barındırmaktadır. 
En çok bilinen, dört dörtlüğü ele alalım.

Eşeği saldım çayıra
Otlaya karnın doyura
Gördüğü rüya hayra
Yoranın da avradını

Birinci dörtlükdeki “eşek” metaforu, hor görülen halkı 
temsil ederken; onu, “çayıra salmak” kendi kaderine 
terk edilmesinin bir simgesi olarak yorumlanabilir. 

Şiir, bu özgürleşme eylemini bile “hayra yoran” 
yani sisteme uygun bir şekilde yorumlaya çalışanlara dahi 
lanet okuyarak, ozanın kopuşu ve meydan okumayı benimser. 
Her türlü iyi niyetli yorumu reddeden bir manifestosudur.

Münkür münafığın soyu
Yaktı harap etti köyü
Ölüsüne bir tas suyu
Dökenin de avradını

İkinci dörtlükte geçen “münkür” (inanmayan, inkar eden) ve “münafık” (ikiyüzlü) kavramları, şiirin hedefini İslami ana akım yorumuna karşı olanları işaret etmektedir. 

“Köyü harap etme” eylemi, 
doğrudan 16. yüzyıldaki Kızılbaş katliamlarına ve yağmalara gönderme yapar. 
“Ölüsüne bir tas suyu dökenin” ifadesi ise, bir küfür ve lanet niteliğindedir. Bu, zulmü gerçekleştirenlere duyulan nefretin, 
onların ölümünden sonra da devam ettiğini ve dini ritüellerin bile bu nefreti dindiremediğini vurgular.

Müfsidin bir de gammazın
Malı vardır da yemezsin
İkisin meyyit namazın
Kılanın da anasını

Üçüncü dörtlükte geçen ”müfsid” (bozguncu, fesat çıkaran) 
ve ”gammaz” (ispiyoncu, muhbir). 
Bu kişiler, dönemin baskı ortamında otoriteye hizmet eden, 
toplumu içeriden çürüten hainleri temsil eder. 
”Malı vardır da yemezin” ifadesi ise, cimriliği ve dünya düşkünlüğüyle toplumsal ahlakı bozan tiplere bir eleştiridir. 
Kazak Abdal, bu iki tip zalimin cenaze namazını kılan kişiyi lanetleyerek, zalime en son manevi desteği veren kişiyi dahil affetmeyen radikal bir duruş sergiler.

Derince kazın kuyusun
İnim inim inlesin
Kefen diken iğnenin
Dikeninde avradını

Şiirin dördüncü dörtlüğünde geçen “kuyu” ve “inilti” sembolleri, cehennem azabı ve sonsuz ıstırap çağrışımları yapar. 
Lanet, sadece ona değil, onun kefeninin diken iğneyi bile kapsamaktadır. Bu öfkenin ne kadar mutlak olduğunu, zalimle 
en ufak ilişkisi olan herkese yöneldiğini göstermektedir.

Dağdan tahta getirenin
Mezarına götürenin
Talkını bitirenin
İmâmın da avradını

Beşinci dörtlük, cenaze sürecindeki tüm ritüelistik eylemleri ve 
bu eylemeleri gerçekleştirenleri hedef alır. 
”Dağdan tahta getiren” mezar ve tabut için malzeme getirenin, cenazeyi taşıyanın ve özelikle ”Talkını bitiren”, islami gelenekte ölünün sorguya hazırlanması için telkin okuyan kişi lanetlenir 
yani dördüncü dörtlükte ki imâm. 
Bu zulmün sona ermesi için atılan adımlara karşı duran 
dini otoritenin açıkça reddediğini ve en ağır şekilde 
eleştirildiğini gösterir.

Kazak Abdal lütfeyledi
Yaktı köyü mahfeyledi
Sorarlarsa kim söyledi
Soranın da avradını

Bu son dörtlük, ozanın şiirinin sorumluluğunu üstlendiği 
ve meydan okumasını açıkça ifade edildiği kısımdır. 
Şiirin anlamını sorgulayacak her türlü otoriteye karşı 
en sert dille cevap vermesi, ozanın tartışmaya kapalı 
radikal duruşunu ortaya koyar.

Kazak Abdal‘ın Eşeği Saldım Çayıra şiiri; 
Arif Sağ, Rahmi Saltuk, Ruhi Su, Erkan Oğur, Cem Karaca, Kıraç gibi sanatçılar tarafından seslendirilerek modern kültüre taşınmıştır. 

KAYNAKÇA:
Berken Ataşçı. “söylentidergi.com (http://xn--sylentidergi-4ib.com/)”, Edebiyat, Ekim 2025.

Alay, Okan. “Yergi, İroni ve Mizahla İlintili Kavramlara Dair Bir Değerlendirme”. Türk Dili 68. 792 (2018): 30-36.

Çakır, Emine. “Kazak Abdal”. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Türk Edebiyatı Araştırmaları Merkezi. Web. Erişim Tarihi: 5 Ekim 2025.

Yıldırım, Rıza. “Abdallar, Akıncılar, Bektaşilik ve Ehl-i Beyt Sevgisi: Yemini’nin Muhiti ve Meşrebi Üzerine Notlar
”. Belleten 75. 272 (2011):51-86

Atatürk sana ne yaptı?

0

“Senelerdir mantığımın almadığı tek düşünce şu oldu; nasıl olur da bir ülkenin halkı kendisini işgalden kurtaran, kölelikten kurtaran, ona insanca, özgür bir yaşam kurmaya çalışan kurucusundan nefret eder?

Nasıl olur da savaş alanında askerlerini kaybeden ülkelerin halkları bile onu ders kitaplarına koyar, ona saygı duyarken, kendi halkı ona bu derece nankörlük eder?

Parlamenter demokrasi bu ülkeye onunla gelmişken, onun sistemi en kifayetsiz, en vasıfsızın bile bu ülkede seçilme hakkını sağlamışken; neden onun verdiği bu haklardan bu derece nefret ederler?

Artık öyle iğrenç bir hale geldi ki; kaMAL yazanlar (islamcı zekası bu kadar), Kurtuluş Savaşı’na ‘tiyatro’ diyecek kadar gözü dönüp, gerçek tiyatrolarda tankın namlusunu kıçına sokarak durdurduğunu iddia edenler, “put” diye heykellerine saldıranlar ve en kötüsü; yazılı, belgeli tarihin yalan olduğunu iddia eden cahiller. Belki cahil diyerek onları aklıyorum, aslında düpedüz hain demek lazım..

Yarattıkları alternatiflere bakıyorsun; Abdülhamid, Vahdettin bu ülke tarihinin yüz karaları. Saraydan çıkamayan, halkı birbirine kırdırmış bir şizofren ve “bana dokunmayın da, ülkeye ne yaparsanız yapın” diyen bir korkak. Gene bakıyorsun, dünya tarihine geçmiş savaşların, destanların var ama senin seçilmişin onları silip, senden aldığı vergiyle beslediği ekranında yalan tarih kahramanları yaratıyor. Taptığı kabile reisini bile, o adamın yönetim sistemiyle başa getiren soysuz da o yalan tarihi alkışlıyor.

“Atatürk sana ne yaptı?” diye soruyorsun;

“Dinimi yaşayamadım” diyor. “Ulan soysuz, Yunan’ı, İngiliz’i memleketi işgal etse mi yaşayacaktın dinini?” diye soruyorsun. “Daha hayırlı olurdu” diyor. (üstadları fesli soytarı)

Kadına bakıyorsun, “bak sana seçme, seçilme hakkı verdi, kimse de yokken sende vardı” diyorsun, “sen mal gibi alınıp, satılma diye kanunlar yaptı” diyorsun, “Ben çarşafla özgürüm” diyor, kocasından dayak yiyor, öldürülüyor, on iki yaşında tecavüze uğruyor! O hırsla çocuğunu da kendi gibi yetiştiriyor.

“Bir gecede cahil kaldık” diyor. “Bak o savunduğun Osmanlı’da sen ırgattın, senin dedenin dedesi okuma yazma bilmezdi. Osmanlı’da okur yazar bu kadar, Cumhuriyet dönemi bu kadar” diyorsun; “o iş öyle deeel” diyor.

Örnekler uzar gider ama aslında gerçek ne biliyor musun?

Atatürk’ü sevmiyor!

Sevmiyor çünkü halk olmayı sevmiyor, ümmet olsun biri onu gütsün istiyor.

Sevmiyor çünkü derdi vatan, millet, birlik falan değil. Kendisi gibi olmayan ölsün istiyor.

Sevmiyor çünkü “Allah, kitap” deyip hırsızlık yapsın, kimse hesap sormasın istiyor.

Sevmiyor çünkü medeni kanun, hukuk falan işine gelmiyor. İstediğine tecavüz etsin, sıkıldığı kadını sorgusuz sualsiz kapının önüne koyabilsin istiyor.

Sevmiyor çünkü yaşadığı yerin içine sıçıp, içine sıçamadığı bir cennetin hayaliyle yaşıyor.

Sevmiyor çünkü sanat, doğa, bilim falan işine gelmiyor. O istiyor ki beyni hiç çalışmasın, osurana gülsün, küfredeni sevsin, ağaç keseni baş tacı etsin.

Sevmiyor çünkü onun yaşayamadığı hayatı o Atatürkçüler yaşıyor, onun giyemediği kıyafetleri Atatürkçüler giyiyor, onun anlamadığı insanca sohbetleri Atatürkçüler yapıyor. Hayalini kurduğu hayatı Atatürkçüler yaşıyor.

Eline ilk para geçtiğinde de, o Atatürkçülerin yaşadığı yere taşınıyor, çocuğunu onların okuluna yolluyor.

İçten içe biliyor kendisi gibi olanların sapkınlığını, içten içe biliyor insanca yaşamın Ata’mın yolundan geçtiğini. İtiraf edemiyor sadece. Biliyor kendisi gibi olanların insanlıkla alakası olmadığını. Korkuyor yutarlar onu diye.

Gene de; ilk kıçı sıkıştığında “iki ayyaş” dediğinin gölgesine sığınıyor, afişlerini asıyor partisinin binasına yıllar sonra.

Bizler? Biz hiç kandırılmadık. Biz hiç o kadar salak olmadık. Biz hiç o kadar güzel salak ayağına yatmadık. Neysek oyuz.

Özlemle, saygıyla, sevgiyle, belki biraz buruklukla.

Ne “ona dokunmak ibadettir” dedik, ne de peygamber ilan ettik. Biz onu bizim gibi olduğu için, bir baba gibi sevdik. Ömrünü kendi evlatlarının cebini doldurmak için değil, milletine adadığı için sevdik.

En nihayetinde; yaşımız kaç olursa olsun “Ey Türk Gençliği!” nin gençleriyiz. Son nefese kadar.”

Şebnem Uzunçiçek.

Türkiye Atatürk’ü Allaha , geri kalan her şeyinide Atatürk’e borçludur

0

Seni bize Allah gönderdi

Tarih 30 Ağustos 1968. Afyon Lisesi öğretmeni Sabri Tanrıkut, öğretmen arkadaşlarıyla Dumlupınar’ da yapılan törene katıldı.

Konuşmacılardan birisi kurtuluş savaşımızın süvari kolordu komutanı Fahrettin Altay Paşa’ydı.
Bir albay, Paşa’nın koluna girdi.

Kürsüye çıkmasına yardımcı oldu.Konuşma süresince de elinde bir semsiye ile O’nu güneşten korudu.

Fahrettin Altay Paşa konuşmasına şöyle başladı:

” Bana Mustafa Kemal’i anlatır mısınız? dediler. Ben de memnuniyetle kabul ettim ve geldim.

Ancak anlatımım kısa olacak. Size 26 Ağustos 1922 sabahı taarruz anındaki bir olayı aktaracağım.

Bu şekilde Mustafa Kemal’i anlatmış olacağım.

Paşanın Mustafa Kemal’i nasıl anlatacağını herkes merak etti.
Önündeki bardaktan bir yudum su içti ve konuşmasını, sonradan avukatlığa başlayan Sabri Tanrıkut’un tuttuğu nota göre şöyle sürdürdü:

Planlandığı şekilde 26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.00’te başta Mustafa Kemal olmak üzere İsmet Paşa, Fevzi Çakmak, Nurettin Paşa, ben ve diğer komutanlar, ordu karargahı olarak Afyon Kocatepe’deydik.

Plan gereği taarruz, önce top atışlarıyla başladı.
Bu bir baskındı. 20 dakika sürdü.

Ardından ‘Tahrip’ atışları yapıldı. Bu da 10 dakika devam etti Yunan mevzilerindeki makineli
tüfek yuvalan, Yunan topları, tel örgüleri hedef alndı.

Komutanlar olarak bizler de top atışlarının sonucunu görmeye çalışıyor, alt kademelere iletmek üzere Mustafa Kemal’in emrini bekliyorduk.

Sonuçta Yunan mevzilerinde alevlerin yükseldiğini, hedeflerin vurulduğunu, düşmanın mevzilerini terk ederek geri çekilmekte olduğunu gördük.

Mustafa Kemal’e yöneldik. O’nun taarruz ve takip emrini bekliyorduk.
Ne ki gözlerini O, Yunan mevzilerinden ayırmıyor ve geri çekilen Yunan ordusunu izliyordu.

Fevzi Çakmak, sessizliği bozdu. ‘ Haydi Kemal düşman kaçıyor, taarruz emrini ver !’ dedi.
Mustafa Kemal: ‘ Dur Abi !’ diye cevap verdi.

Bir süre sonra Fevzi Çakmak, ‘ Kemal, tarihi bir fırsatı kaçırıyorsun, düşman yeni mevzilerine yerleşecek.

Emrini ver artık !’ diye ısrarda bulundu.
Mustafa Kemal, yine ‘ Dur abi !’ dedi.
Bir süre daha geçti. Fevzi Çakmak bu kez ‘Allah aşkına Kemal, ver şu emri, komutanlar seni bekliyor, yeter artık !’ diye sesini yükseltti.

Mustafa Kemal yine ‘ Dur Abi !’ dediği sırada beklenmedik bir olay meydana geldi.

Yunan ordusunun terk ettiği mevzilerde cehennemi patlamalar başladı.

Mustafa Kemal’in taarruz ve takip emrini geciktirme sebebi anlaşıldı.
Yunan ordusu, geri çekilirken cephe boyunca mevzilere saatli bombalarını yerleştirmiş, askerlerimize tuzak hazırlamışlardı.

Mustafa Kemal’ in öngörüsü, büyük bir felaketi önlemişti.

Taarruzda ısrar eden Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal’e sarıldı. ‘ Seni bize Allah mı gönderdi Kemal ? ‘ dedi.

Müteakiben süngü hücumu ve ileri top atışları emrini aldik. Alt kademelere ilettik. Sonucu biliyorsunuz.

Bana ‘ Mustafa Kemal’i anlat ‘ dediler.

‘ İşte Mustafa Kemal budur !’ “

Dedi ve bir albayın yardımıyla kürsüden indi.

Fahrettin Altay Paşa’dan dinlediği bu olayı ve anıyı, öğretmen, sonradan da avukat olan Sabri Tanrıkut hiç unutmadı. Paşaya 2 metre uzaklıkta dinlediği bu anıyı,
O güne ait fotoğrafları da bizimle paylaştı.

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun… Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını minnetle, saygıyla anıyoruz.

(*) Gazeteci ve Yazar Saygı Öztürk’ten derlenmiştir

Sanmayın erenler dünden bu güne

0

Sanmayın Erenler Dünden Bu Güne
Biz Nice Bin Kerre Bu Hana Geldik
Hakk Teala Nura Tecelli Kıldı
Ol Nurdan Payımız Aldıkta Geldik

Kandili Kudreti var etti Nurdan
On İki Ervahı Yarattı Sırdan
Lamekan Şehrini kurdu Nurdan
Askı Muhabbeti Cevlana Geldik

Ademe Kavuştuk Cennete Girdik
Havva İle Orda Çok Demler Sürdük
Binasını Yerin Göğün Biz Kurduk
Arzu Kıldık Onu Seyrana Geldik

Hak Buyurdu Buğday, Yemeyin Hey Can
Galebe Eyledi nefs İle Şeytan
Yedikte Buğdayı Eyledik İsyan
Sürüldük Cennetten Cihana Geldik.

Tövbe Kıldık Makbul Oldu Sözümüz
Muhammet Cisminde Açtık Gözümüz
Adem’den Hatem’e Sürdük Yüzümüz
Ol Demde Sureti İnsana Geldik

Muhammet Cisminde Karar Eyledik
Hakk Buyurdu Hak Kelamın Söyledik
İndik Aşkın Deryasını Boyladık
İkrar Verdik Şah-ı Merdana Geldik

Başımıza Vurduk Tacı
Çıktık Seyreyledik Arşı
Miraçta Biz Gördükol Hakkı
Hatemi Aslana Geldik

Fatıma Muhammet Ali
Ezelden Kurdular Yolu
Hasan Hüseyindir Veli
Eşiğine Kurbana Geldik

Zeynelden Bakıra İndik
Sadık’a Göz Gönül Kattık
Kazım’dan Rıza’ya Yettik
Taki Naki Şaha Geldik

Ondört Masum-u Pak Bizim Sırrımız
Oniki Mamurdan Gelir Nurumuz
Kırkların Ceminde Vardır Yerimiz
Uğradık Mektebi İrfana Geldik

Erenlerden Bizde Destur Almışız
Noksaniyem Lamekandan Gelmişiz
Münkirin Gözüne Perde Olmuşuz
Hakikat Sırrını Beyana Geldik

Görenin hali döner

0

Görenin hali döner
Nişansız bî-nişana
Esrittin cümle halkı
Sırf içildi peymâne

Sen bî-sıfat sıfatsın
Bî-nihayet nihansın
Âşıklara devletsin
Meşhur oldun cihana

Sözün işiten kulak
Kendüden gitti andak
Cümle gönüller mutlak
Saddak dedi burhana

Seninle bir dem birlik
Odur cihanda erlik
Senden ayrıksı dirlik
Oldu kamu efsâne

Senin hikmetin ırak
Sensin canlara durak
Sen yandırdığın çırak
Ebedî ömür yana

Hâssül-havâs bâbısın
Aşıklar kitabısın
Mutlak dîdâr kapısın
Göricek mahluk tana

Yer gök kayim durduğu
Denizler mevc vurduğu
Cennet-ü hûr olduğu
Cümle sana bahane

Dahi yer gök yoğ idi
Cümle söz mensûh idi
Aşıklar tapar idi
O bî-nişan Subhâna

Bu göz kendözün görmez
Nişan nişanın vermez
YUNUS’un aklı ermez
Eren oldu dîvâne

Sende başını alıp Gitme

0

Ben suyumu kazandım da içtim
Ekmeğimi böldüm de yedim
Ben suyumu kazandım da içtim
Ekmeğimi böldüm de yedim
Alkışı duydum, ihaneti gördüm
Sesim de oldu, sessizliğim de
Seviştiğim de oldu benim
Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi

Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar
Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar
Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi
Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar
Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar
Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi
Ne olur
Ne olur

Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi
Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar
Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar
Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi
Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar
Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar
Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi
Ne olur
Ne olur

Mirac-ı Aşka

0

Dava eteğinden dök taşlarını
Dur ile varılır mirac-ı Âşkâ
Habibine akıt göz yaşlarını
Yâr ile varılır mirac-ı Âşkâ

Bağrı yâra yanık yüreği közlü
Aşikâra ayık gizliye gözlü
Yaşama nişanlı ölüme sözlü
Er ile varılır mirac-ı Âşkâ

Dost isen kemlikten dostunu kolla
Arı kovanını doldur gel balla
Giz nedir, ne bilir cahil cühelâ
Sır ile varılır mirac-ı Âşkâ

Bülbül car eyledi kırmızı gülü
Dervişin lokması Selman keşkülü
Yolun sahipleri çözer müşgülü
Sor ile varılır mirac-ı Âşkâ

Edep-erkân-sükut, lisan bilmeli
İkrârlılar beli best edilmeli
Beşi bir tabutta defnedilmeli
Pir ile varılır mirac-ı Âşkâ

Ocağı yananın bacası tüter
Cem ayn-ül cemdeysen sen sana yeter
Sina’da başlayan Sina’da biter
Tur ile varılır mirac-ı Âşkâ

PERDESİZ yolumuz ateşten gömlek
Gönül şartımızdır rızalı gelmek
Her cana gerekir ölmeden ölmek
Zor ile varılır mirac-ı Âşkâ

                                        Âşk ile 
        4--Haziran--2026--Perşembe   Kamil Gündüz