Cumartesi, Nisan 4, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

Ömrün Baharı

0

Ne insanlar gödüm yurdsuz vatansız
Bir ömür hayatı sal eylemişler.
Ne canlar vuruldu uykuda ansız,
Hepsi özgürlüğü sel eylemişler..

Emek vurgun yemiş üreten hasta
Gayrı çiçek döker olduk Mayıs’ta
Taksim’de maraşta kanlı Sivas’ta
Ömrün baharını gül eylemişler..

Yoksul canlar gördüm benzi sararmış
Eller yorgun dizler derman ararmış
Maden ocağında yanmış kararmış
Her bir’i acıyı bal eylemişler..

Analar dökerken gözden yaşını
Zılgıt’la tutmuşlar halay başını
Mevsimler eymemiş zulme başını
Baharı çiçekli dal eylemişler..

Vurguni tutuşur elbet karanlık,
Saman Alevi mi sönsün bir anlık,
Ömür baharına yürür insanlık,
Kavgayı Sevdaya yol eylemişler..

Abdullah Oral…

Ey Allah’tan korkmaz alçak müfteri

0

Ey Allah’tan korkmaz alçak müfteri
Kökün kurusun da bitemeyesin
Önüne konunca hesap defteri
Tutunacak dala yetemeyesin

Harama varırken taş olsun elin
Kamburlaşsın sırtın bükülsün belin
Dilerim Allah’tan tutulsun dilin
Kendinden gayrıya çatamayasın

Yılda bir yüzünü görme güneşin
Taksit taksit her gün sökülsün dişin
Çarşıda pazarda ters gitsin işin
Ona alıp bire satamayasın

Beş sene kar yağsın göreme yazı
İt gibi sokakta geçir ayazı
Karın olsun şehrin en güzel kızı
Onunla bir gece yatamayasın

Evladın paranı çalıp da gitsin
Avradın altını alıp da gitsin
Adına bir leke çalıp da gitsin
Bir ömür alnından atamayasın

Kursağında kalsın bütün hevesin
Tıkansın içinde şişsin nefesin
Kör olsun gözlerin kısılsın sesin
Uyuz horoz gibi ötemeyesin

Nasibin olmasın aşktan sevgiden
Yüzüne tükürsün her gelen giden
Bozulsun bağırsak bulansın miden
Bir türlü altını tutamayasın

Malın üç beş gitsin geri tek gelsin
Senedine karşı sahte çek gelsin
Attığın zarların hepsi yek gelsin
Hayatta kimseyi ütemeyesin

Anlamazdan gelip öyle bön bakma
Kızdırıp Mülkî’nin canını sıkma
Yetimin hakkından çaldığın lokma
Boğazına dursun yutamayasın

Aslan AVŞARBEY (Mülkî)
30.03.2018-Eskişehir

Kuş tüyünden döşek görünür ölüm

0

Kuş tüyünden döşek görünür ölüm
Ömür yokuşunda yorulduğunda
Hikâyende başlar ikinci bölüm
Beş metre kefene sarıldığında

Bilinmez olsada sonu herkesin
Bir gün bu sürenin bitişi kesin
Çıkmaz olur sesin biter nefesin
Dünyalık defterin dürüldüğünde

Sevdiğin ne varsa geride kalır
Her işin her düşün yarıda kalır
Dünyanın serveti varı da kalır
O kara toprağa girildiğinde

Sanma ki ecelden kaçan kurtulur
Üstüne bir kürek toprak örtülür
Günahın sevabın tek tek tartılır
İlahi terazi kurulduğunda

Herkes çırılçıplak çıkar kantara
Ne torpil kâr eder ne mal ne para
Seçilir ayrılır ak ile kara
Hesabın hakkıyla görüldüğünde

Şefaat edemez dostun ahbabın
En büyük yardımcın ecrin sevabın
Rahat ol hazırda varsa cevabın
Bir ömrün hesabı sorulduğunda

İyiden doğrudan şaşmamaya bak
Mutedil ol haddi aşmamaya bak
Sıkı tutun ipten düşmemeye bak
Sırat Köprüsüne varıldığında

Mülkî der ki elbet vade dolacak
Canı lütfeyleyen geri alacak
Kim bilir ahvalin nice olacak
Mahşerde yeniden dirildiğinde

Aslan AVŞARBEY (Mülkî)
06.12.2023-Sakarya
29.03.2026-Kocaeli

Ağaç Ağaç Desem Ahmet Özdemir

0

Halk şiirimizde toprak alçak gönüllülüğünde simgesidir. Pir Sultan’ın iki ayrı şiirini şöyle yansımış:

“Türap olup düştüm toza
İncinme gönül incinme
Tahammül eyle her söze
İncinme gönül incinme

Türaplık cümlenin başı
Üstüne atarlar taşı
Daim çiğnenmektir işi
İncinme gönül incinme

……..”

Pir Sultan bir başka deyişinde şöyle söylemekte:

Bakmaz mısın yeryüzünde bostana
Özün turap etmiş kendi mestane
Burda alçak olan orda üstüne
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Alçaklık dediğin iyi bir şeydir
Erden evliyadan kalma bir huydur
Toprağı sorarsan atası nurdur
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Toprak iyi dedi Hak onu öğdü
Erenle evliya topraktan geldi
Kulun nasibin topraktan verdi
Gel gönül topraktan alçak olalım

Uzayan ağaçlar göğe değmedi
İblis benlik ile menzil almadı
Topraktan gayrıya nazar olmadı
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Pîr Sultan’ım topraktadır nazarım
Elim’alıp aşk kitabın yazarım
Ne ararım dağda taşta gezerim
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Eski Türk inanışlarından yansıyan kutsallıklardan birisi de ağaç ve ormanla ilgili…

Şamanî Türklerin kutsal ağacı kayın ağacı. Çocuğu olmayan kadınlar bu tür ağacın altında dua ederlermiş. Evliya Çelebi Kuzey Kafkasya’da ağaca tapan insanları anlatıyor. Diyor ki

“Her yıl bu ağacın altına gelip yiyip içip giderler. Elbette ki bu ağacın yöresinde nice kez yüz bin balmumu ve yıl mumu yakıp her gece çerağan edip yanlış töreleri üzere ağaca taparlar. Yanlış inançları üzere ağaca demir kakarlar ki her kim bu ağaçta bir iz olursa ağaç bu adamı unutmayıp cehennem sıkıntısına komaya ve şefaat edip kurtara.” (cilt 7. Sayfa 740)

Dede Korkut Kitabında Basat” Atam adını sorarsan devletli kaba ağaç” demekte. Dokuz Oğuz destanında Tuğla ve Selenga ırmaklarının arasındaki bir adacıkta çam ve hus ağacının üze rine inen ışıktan Dokuz Oğuzlar türemişlerdir. Oğuz destanında bir ağaç kovuğunda doğan çocuğa Kıpçak adı konmuş.

Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi’nde Hazret-i Pir kendisini kuşatanlardan kurtulmak için Hırka Dağı’ndaki ardıç ağacına sığınır. Ağaç dalları ve yapraklarıyla Hazret-i Pir’i saklar. Gelenler kendisini göremezler. Hacı Bektaş orada kırk gün çile çıkarır. O ağaç o gün bugündür kutsanmakta.

Bugünkü Anadolu’da ağaç kültü Tahtacılar ve Yörükler arasında yayılmış. Tahtacıların tarihteki adları Ağaç Eri’dir. Bu addan da anlaşılacağı üzere, geçimlerini orman işleyerek sağlamaktalar.

Bugün bile onlar Muharrem ayında kesinlikle ağaç kesmezler. Yeniden ise başladıklarında ağaçlara dua ederler. Onların özellikle tek ağaçları kutsadıklarını görmekteyiz.

“Dede Korkut hikayelerinde dağ, su, ağaç kültü açık olarak göze çarpmakta. Dirse Han oğlu Boğaç Hikayesinde anası oğlunun başına gelen felaketi dağ ruhundan bilmiş olacak ki “otların bitmesin, suların akmasın, geyiklerin taşa dönsün” diye dağa sesleniyor.

Dede Korkut hikâyesinde kâfirler Uruz’u asmak için bir ağacın dibine götürürler. Uruz Bey aman isteyip ağaca seslenmiş.

Ağaç ağaç dersem arlanma ağaç!
Mekke ile Medine’nin kapısı ağaç!
Musa Kellimin asası ağaç;
Büyük büyük suların köprüsü ağaç;
Kara kara denizlerin gemisi ağaç,
Şahı merdan Ali’nin Düldülünün eyeri ağaç;
Er olsun, avrat olsun, korkusu ağaç;
Başını alıp bakacak olsam başsız ağaç;
Dibini alıp bakacak olsam dipsiz ağaç;
Beni sana asarlar taşıma ağaç!
Eğer taşıyacak olursan gençliğim seni tutsun ağaç!
Kara hinli kullarıma buyuraydım,
Seni bölük bölük doğruya idiler ağaç!”

Dede Korkut’un izinin Pir Sultan’da da sürdüğünü görüyoruz. Pir Sultan, ağaca kem gözle bakılmasına dayanamaz. Sarı tamburasının aslının ağaç olduğunu, ağaç derse gönüllenmemesi gerektiğini, zira kırmızı gülün de ağaçtan olduğunu ve Hasan Hüseyin’in beşiğinin de ağaçtan olduğunu ekler:

Ol benim sarı tanburam
Senin aslın ağaçtandır
Ağaç dersem gönüllenme
Kırmızı gül ağaçtandır

Ali Fatma’nın yari
Ali çekti Zülfikar’ı
Düldül atının eğeri
O da yine ağaçtandır

Ali gitti Hakk’a yetti
Zülfikar’ı derya yuttu
Sa’d-i Vakkas bir ok attı
O da yine ağaçtandır

Nurdandır Kabe eşiği
Cihanı tuttu ışığı
Hasan Hüseyin’in beşiği
O da yine ağaçtandır

Yeter Pîr Sultan’ım yeter
Dertlilere derman katar
Türlü türlü meyve biter
O da yine ağaçtandır

Ağaca karşı söylenen bu sözlerde Musa Kellim, Şah-ı Merdan Ali gibi sözler çıkarıldığında, Altaylı Şamanların kutsal ağaçlar için söyledikleri ilahiler karşımıza çıkacaktır.

https://www.istanbulgazetesi.com.tr/agac-agac-desem

Bakmaz mısın yeryüzünde bostana

0
OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bakmaz mısın yeryüzünde bostana
Özün turap etmiş kendi mestane
Burda alçak olan orda üstüne
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Alçaklık dediğin iyi bir şeydir
Erden evliyadan kalma bir huydur
Toprağı sorarsan atası nurdur
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Toprak iyi dedi Hak onu öğdü
Erenle evliya topraktan geldi
Kulun nasibin topraktan verdi
Gel gönül topraktan alçak olalım

Uzayan ağaçlar göğe değmedi
İblis benlik ile menzil almadı
Topraktan gayrıya nazar olmadı
Gel gönül yerlerden alçak olalım

Pîr Sultan’ım topraktadır nazarım
Elim’alıp aşk kitabın yazarım
Ne ararım dağda taşta gezerim
Gel gönül yerlerden alçak olalım

PİR SULTAN ABDAL’ IN ŞİİRLERİNDE TELMİH SANATI

0

Pîr Sultan Abdal hakkında tarihî kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Pir Sultan Abdal ismini kullanan sekiz- on ozanın var olduğu biliniyor. Bunlar arasında asıl Pir Sultan Abdal’ın, 1510 (?)-1589 yılları arasında yaşadığı tahmin ediliyor. Sivaslıdır. Alevi- Bektaşi şiir geleneğinin en ünlü saz şairidir. Pîr Sultan Abdal, hem Dini Tasavvufi Halk Edebiyatı (Tekke Şiiri) hem de Aşık Edebiyatı temsilcisi sayılabilecek bir halk ozanıdı

Osmanlı Devleti ile bugünkü İran topraklarında hüküm süren diğer bir Türk devleti Safeviler arasındaki çekişmede Alevi bir şair olduğundan Safevilerin tarafını tutması nedeniyle Sivas Valisi Hızır Paşa tarafından idam edilmiştir.

Pîr Sultan Abdal, Aleviler arasında Yedi Ulular olarak bilinen Yedi Ulu Ozan’dan birisidir. İdam edilmesi, onu halk nazarında bir evliya derecesine yükseltmiş. Derler ki, asıldığı günün akşamı Sivas’ın yedi kapısından Pir Sultan’ın çıktığı görülmüş.

Pîr Sultan Abdal, nefes, devriyye, koşma tarzı şiirlerinde eski Türk kültürünü ve Alevi- Bektaşî inancını yansıtır. Allah aşkını, Hazreti Muhammed’e, Hazreti Ali’ye, Ehl-i Beyt’e, On İki İmam’a ve Hacı Bektaş-ı Veli’ye duyduğu sevgiyi sıkça işlemiştir. Ayrıca sosyal konulara, dini, ahlaki öğütlere de yer vermiştir. Ölüm, aşk, dostluk, ayrılık, özlem ve taşlama gibi konuları içeren şiirleri de vardır. Bugün için de çok rahat anlaşılan duru bir Türkçe ile yazmıştır. Divan Edebiyatı’ndan hiç etkilenmemiştir.
Pir Sultan, şiirini dini tasavvufi düşüncelerini yaymada bir araç olarak kullanmasına rağmen kuru bir öğreticiliğe düşmemiş, şiirini mecazlı söyleyişlerle duygu yönünden de beslemiştir. Teşbih, istiare, teşhis, telmih, kinaye gibi söz sanatlarını başarıyla kullanmıştır. Bazı şiirlerinde Karacaoğlan gibi dünya güzelliklerini, bazılarında Köroğlu gibi cenk duygularını, bazılarında Yunus’un üslubuyla ilahi aşkı ve tasavvufla ilgili temaları işlemiştir.

Halk arasındaki söylentilere göre çocukluğunda çobanlık yaparken rüyasında bir elinde bâde, bir elinde elma olan nur yüzlü bir ihtiyar görür, uzattığı bâdeyi saygıyla içer, elmaya uzandığı sırada ihtiyarın elinin içinde yeşil bir ben olduğunu fark eder ve onun Hacı Bektâş-ı Velî olduğunu anlar. Hacı Bektaş ona “Pîr Sultan” mahlasını verir, şöhretinin her tarafa yayılmasını, sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmemesini dileyip gözden kaybolur.
Telmîh (Gönderme Yapma/ İşaret Etme), şiirde veya düzyazıda herkesçe çok iyi bilinen tarihî bir olayı, bir aşk hikayesini, bir efsaneyi, bir inanışı, bir peygamber kıssasını, bir ayet veya hadisi, bir atasözünü kısa ip uçlarıyla hatırlatma sanatıdır.

Telmihe konu olan olay, herkesçe bilinmelidir. Okuyucu genel kültür sahibi değilse yapılan telmihi anlayamaz ve telmihin bir değeri kalmaz. Telmih fazla kapalı olursa anlaşılmayabilir. Güzel bir telmih ne fazla açık ne de fazla kapalı olmalıdır.
Telmih edilen şey uzun uzadıya açıklanmaz, sadece kahramanın veya olayın adı ya da geçtiği yer, olayla ilgili temel kelimeler veya kavramlar söylenir. Telmihte amaç şahsı, olayı ya da yeri tamamen vermek değil, onlarla ilgili bir hatırlatmada bulunmaktır.
Bu yazımızda Alevi- Bektaşi şairlerin en önde gelen ismi olan Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinden telmih sanatına örnekler vereceğiz:

“Enel Hak” dedik de çekildik dâra,
Edep erkan bize doğru yol oldu.
Sorgucular geldi sual sormaya,
Yardımcımız Şah-ı Merdan Al’oldu.

“Enel Hak” dedikleri için öldürülen iki büyük mutasavvıf vardır: Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesîmî. Bu dörtlükte “dâra çekilmek” sözüyle Hallac-ı Mansur’un asılması hatırlatılmış.

Münkirin gıdası Hak’tan kesildi,
Nesîmî yüzüldü, Mansur asıldı.
Dünya yetmiş kere doldu eksildi,
Dolduran Ali’dir, dolan Ali’dir.

  1. Yüzyılın başlarında Bağdat çevresinde yaşamış olan Seyyid Nesîmî, bir Divan şairidir. Nesimi, şiirlerinde Hallac-ı Mansur gibi Enel Hakk dediği için Halep ulemâsı onun ulûhiyyet iddia ettiğini, görüşlerinin İslâm’a aykırı olduğunu ileri sürerek öldürülmesi için fetva verdi. Bu fetva, Memlük Sultanı tarafından uygulandı ve boynu vurulduktan sonra derisi yüzdürülerek feci şekilde öldürüldü. İdamının da 1418 veya 1419 yılında olduğu tahmin edilmektedir. Bu dörtlükte Pir Sultan hem Mansur’a hem de Nesîmî’ye telmih yapıyor. Benzer birkaç şiir daha:

Pir Sultan’ım didara bak,
Mansur ipin boynuna tak.
Nesimi oldu Hak’la Hak,
Yüzen kendi derisidir.

“Dîdâr”, yüz çehre demektir. Tasavvufta Cenâbı Hakk’ın müminlere vâdettiği görünüşü, tecellisi demektir. Mutasavvıfların temel gayesi Cennet değil Cenet’te dîdâra vâsıl olmaktır. Dörtlükte vahdet-i vücud (Allah ile bütünleşme) görüşü anlatılmış. İkinci kullanımdaki “Hâk” sözcüğünün “toprak anlamı da şiire uzak değildir.

Mevlâ’m çün yarattı Ahmed’i nurdan,
İnsan olan gelir nura çevrilir.
Böyle kurulmuştur bu çarh-ı devran,
Mansur olan gelir dâra çevrilir.
.
Bülbül figan eder bağ u gülşanda,
Mansur’un kimsesi yoktur meydanda.
Bunca sefillerin boynun urganda,
Seher vakti On’ki İmam sen yetiş.

Hallac-ı Mansur idama götürülürken etrafta toplanan insanlar onu taşlamış, Mansur’dan tek bir acı sesi duyulmamış. Bir dostu ona sevgisini ifade etmek için bir gül atınca derin bir ah çekmiş:

Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz,
Hak’tan emrolmazsa ırahmet yağmaz.
Şu illerin taşı hiç bana değmez,
İlle dostun gülü yaralar beni.

Pir Sultan da Mansur gibi taşlanmış ve idam edilmiş, sonradan bu hikayeyi Pir Sultan için uyarlayanlar da olmuş.
Aşağıdaki dörtlükte ise ozan, hem Kerbela şehitlerine hem de Mansur’a telmih yapıyor, kendisini Hz Hüseyin ve Mansur’la özdeşleştiriyor:

Hafîd-i Peygamber’im has,
Gel Yezid Hüseyin’im kes.
Mansur’um beni dâra as,
Ben ölünce il durulur.

10 Ekim 680’de, bugünkü Irak sınırları içindeki Kerbelâ şehrinde, Hz. Muhammed’in torunu (hafîdi), Hz Ali ve Hz. Fatıma’nın oğlu Hz. Hüseyin kendisine bağlı 70 kişiyle beraber Emevi halifesi I. Yezid’in ordusu tarafından önce kuşatılmış, susuz bırakılmış ve sonra katledilmiştir.

Gelin canlar bir olalım,
Münkire kılıç çalalım,
Hüseyn’in kanın alalım,
Tevekkeltü taalallah.
Pir Sultan Abdal

Hz Muhammed’in diğer torunu Hz. Hasan ise zehirlenerek öldürülmüş:

Kasdettiler imamların soyuna,
Ağu kondu imam Hasan payına.
Kefenini ab-ı zemzem suyuna,
Bandırdılar Şahı Merdan Ali’yi.
Pir Sultan Abdal

Telmih sanatının temel konularından biri peygamber kıssalarına yapılan işaretlerdir:
Yûsuf Peygamberin kıssası Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l kasas”, (hikâyelerin en güzeli) olarak işaret edilir. Bu kıssaya göre, Yûsuf Peygamber Hz. Yakub’un oğludur, rüyasında feleklerin kendisine secde ettiğini görür. Üvey kardeşleri babalarının çok sevdiği Yûsuf’u kıskanırlar. Yûsuf’u kuyuya attılar, Yûsuf’u kurt yedi, diyerek kanlı gömleği gösterirler. Yakup peygamber oğlunun hasretiyle kanlı gözyaşları döker ve kör olur. Kervancılar Yûsuf’u kuyudan çıkarır ve Mısır Azizi’ne köle olarak satar. Aziz’in eşi Züleyhâ, Yûsuf’a âşık olur, Yûsuf’tan kâm almak ister, fakat Yûsuf Peygamber karşı koyar. Züleyhâ’nın elinden kaçmaya çalıştığı sırada gömleği arkadan yırtılır. Dışarı çıktığında Aziz’le karşılaşırlar. Züleyhâ, Yûsuf’un kendine saldırdığını söylese de, peygamberin suçsuzluğu gömleğinin arkadan yırtılmış olmasıyla kanıtlanır ve yine de Yusuf zindana atılır, zindanda uzun süre unutulur, firavunun rüyalarını yorumladığı için zindandan çıkarılır, Mısır’a sultan olur:

Yusuf’u kuyuy’attılar,
Hem aldılar hem sattılar.
Kurtlara bühtan ettiler,
Mısır’ın sultanı geldi.

İbrahim Peygamber (Halilullah) Nemrut tarafından ateşe atılır, ateş bir gül bahçesine dönüşür. Tanrılık iddiasında bulunan Nemrud’ u burnuna giren bir sinek öldürür.

İbrahim varından geçti Halil’dir,
Ateşi gülistan eden Celil’dir.
Rehber Muhammet’tir, mürşit Ali’dir,
Al’aba ayn-ı cem Şah-ı Merdan’ın.
.
Nemrut gibi anka n’oldu?
Bir sineğe havale oldu.
Davamız mahşere kaldı,
Yarın bu senden sorulur.
.
Gurbet elinde çatıldım,
Ana rahmine yatıldım.
İbrahim’le od’atıldım,
Gülistanda nara geldim.

Hz. İbrahim oğlu Hz İsmail’le birlikte Ka’be’yi yapmış. Oğlunu kurban adamış ancak gökten bir koç inmiş:

Halil Kabe yaptı insan gelmeğe,
Şüphesiz günahlar kabul olmağa.
İsmail uğruna kurban kılmağa,
Bir melek bir koyun yederken gördüm.
.
Oğul ıssız iken, üzüm çoğ iken,
Davut sofra iken, bıçak yoğ iken,
İsmail’e inen kurban sağ iken,
Kime dedi şu lokmayı ye diye?
.
Pir Sultan’ım, var mı sözün hatası?
Öldür hırsı nefsin Hakk’a yetesi.
İsmail’e inen koçun atası,
Kurt donunda alıp giden kim idi?

Hz. Musa Tûr dağında Allah u Taala ile konuşmuş, Allah’ın kudreti dağda tecelli etmiş, dağ tutuşup yanmış. Hz Musa âsâsıyla mucizeler göstermiş:

Deniz çaldım asa ile
Göğe ağdım İsa ile
Tur dağında Musa ile
Münacatta dura geldim.
.
Şu dünyaya gelen bir bir gitmede,
Hiç eksilmez derdim, her gün artmada.
Tur Dağı tutuşmuş yanıp tütmede,
Hakk’ın didarını görelden beri.

Eyyûb Peygamber; çok zengindi. On oğlu vardı. Bütün malını kaybetti. Oğulları öldü. Sonra pek şiddetli bir illete tutuldu. Kurtlar vücûdunu yemeye başladı. Asla şikâyet etmeyip Allah’a şükretti. Allah’ın emriyle ayağını yere vurunca iki su çıktı; birisiyle yıkandı, diğerinden içti. Bu sûretle şifa buldu. Allah yeniden mal ve evlâd da verdi. Hz Eyyûb, edebiyatta sabır ve tahammülün timsalidir:

İlkyazın geldiği neden bell’olur?
Gülşeninde öten bülbül daldadır.
Eyyüb’ün teninde iki kurt kaldı,
Biri ipek yapar, biri baldadır.
.
Eyyub ile ten erittim,
Lal-ü mercan gevher tuttum.
Vuslat ile taş arıttım,
Ben bu yolu süre geldim.

Bir dörtlükte bazen birden fazla olaya telmih yapılabilir. Aşağıdaki örneklerde hem Yunus ve Davut peygamberlere hem de Hz Ali’ye telmih yapılmış:

Yunus’la ummana daldım,
Kırk gün balık içre kaldım.
Davut’la demirci oldum,
Örse çekiç vura geldim.
.
Yunus’un deryaya daldığı zaman,
Kırk gündüz, kırk gece kaldığı zaman,
Ali Zülfikar’ı çaldığı zaman,
Hayber kalesinde kolunda idim.

Bu devriyyede şair kendisini Hz Ali’nin kolundaki şahine benzeterek kapalı istiare yapıyor.
Bu dörtlükte Nuh peygambere ve gemisine telmih yapılmış:

Nuh’u Nebi ile kaldık gemide,
Tabip gerek bu yarama em ede.
Kimi kilisede, kimi camide,
Her sabah her sabah yalvarır kullar.

Hz. Süleyman hem bir peygamber hem de bir hükümdardır. Işınlama ve hayvanlarla konuşabilme gibi mucizeleri vardır:

Humâ kuşu yere düştü ölmedi,
Dünya Sultan Süleymân’a kalmadı.
Dedim yâre gidem, nasip olmadı,
Ağlama gözlerim Mevlâ kerimdir.
.
Bülbül olsam gül dalında şakırım,
Öz bağımda biten gül neme yetmez?
Süleyman’ım, kuş dilinden okurum,
Bana talim olan dil neme yetmez?

Hz. Süleyman güç ve kuvvetin timsalidir ve yüzüğü (hatem) ünlüdür.
Bu yüzüğün üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın gizli ismi olan “İsmi Azam” duası yer almaktadır.

Tahtını terk etti İbrahim Edhem,
Süleyman Nebi’ye verildi hatem.
Her kulun alnına yazıldı sitem,
Kişinin çektiği yoludur yolu.

Tekke edebiyatı türü olan ve insanın varoluşunu anlatan şiirlere devriyye denmektedir. Mutasavvıflara göre insan, bütün kâinatın hülâsasıdır, yâni âlemin özü (zübde-i âlem) dür. “Tanrı, bütün kâinattan süzülüp insanda tecellî etmiştir.” görüşüne “devir nazariyesi” denir. Mutlak varlıktan insana ve insandan, aslına dönüşe kadar süren devri anlatan şiirlere de devriyye denir. Ezelde önce ruhlar yaratılmış Allah ruhlara “Ben sizin rabbiniz değil miyim? (elestü bi rabbiküm) diye sormuş, ruhlar da evet (belî) demişler. Allah’tan gelen insan tekrar Allah’a dönecektir.

Pir Sultan’ım, Hak Muhammet Ali’den,
Tâ ikrârım vardır Kalû Beli’den.
Şefaat umarım güzel Veli’den,
Muhammet Ali’yi sevdim okurum.
.
Evvel ikrar verip belî diyenler,
İkrarı üstünde kaim dursunlar.
Erenler yoluna talip olanlar,
Mihmanın sözünde daim dursunlar.
.
Düzel Pir Sultanım katara düzel,
Biz de ikrar verdik kadim ü ezel.
Bir sevdaya düştük, sevdası güzel,
Vardır türlü türlü hayallerimiz.

İlk insan Hz. Âdem balçıktan yaratılmıştır. Şeytan Allah’ın emrine karşı gelerek kibirlenmiş Hz Âdem’e secde etmemiş ve lanetlenmiş:

İblis anlamadı Âdem’de sırrı,
Açıldı vechinde Hakk’ın menşuru,
Geldi zuhur etti Muhammet nuru,
Yayıldı âleme gulgula düştü.
.
Uzayan ağaçlar göğe değmedi,
İblis benlik ile menzil almadı.
Topraktan gayrıya nazar kalmadı,
Gel gönül topraktan alçak olalım.

Hz Muhammed Miraç’tan dönerken bir kapı önünde durur içeri girer içerde aralarında Hz. Ali’nin de bulunduğu Kırklar Meclisi vardır. Hz. Muhammed bir üzüm (engür) tanesini bu kırk kişiye pay eder:

Şeytan benlik ile yolundan azdı,
Âşık maşukunu aradı gezdi.
İki cihan Fahri bir engür ezdi,
Fakr ile fahr olmaz, bayı n’eylersin?

Burak, Hz. Muhammed’in Miraç yolunda bindiği binitin adıdır:

Seyran ettim erenlerin demini,
Kudret kandilini yanarken gördüm.
Burak olup içtim ab-ı hayattan,
Hazret Peygamber’i kanarken gördüm.
.
Kırklar arş üstünde kurdular cemi,
Muhabbet halk olup sürdüler demi.
Balçıktan yarattı Allah Adem’i,
Ben ol vakit anın belinde idim.

Alevi- Bektaşi nefesinde Hz. Ali’ye sık sık telmih yapılır:

Nerde Pir Sultan’ım nerde?
Özümüz asılı darda.
Yemen’den öte bir yerde,
Dahi Düldül savaştadır.
.
Pir Sultan ne güzel bulmuş yerini,
Ben pirime kurban verdim serimi.
Muaviye oğlu mülcem soyunu,
Sürelim dergahtan İmam Hüseyin.

İbn-i Mülcem Hz. Ali’yi şehit eden Haricî’dir.

Musa asasını ejderha kılan,
Leşker-i Yezid’e korkular salan,
Muhammet aşkına Zülfikar çalan,
Kamu müminlere imam olan Şah.
.
Sabah seherinde niyaz ederken,
Pirim Hacı Bektaş Veli’yi gördüm.
Sundu ab-ı kevser mest olmuşum ben,
Kanber’in elinde doluyu gördüm.

Düldül Hz. Ali’nin atı, Kamber, kölesidir. Alevilikte, cemin icrasına göre söylediği nefeslerle canları aşka getiren ve yapılacak sohbetlerin gidişatını belirleyen, yolculukları sırasında dedelerin günlük işlerini gören kişilere de Kamber ismi verilir
Telmih sanatında bazen de halk inanışlarına gönderme yapılır. Eski bir Türk inanışına göre Kıyamet kopacağı zaman bir kocakarı bir de Bozkurt kalacakmış, son olarak Bozkurt kocakarıyı da yiyecek ve ondan sonra Azrail Bozkurdun canını alacakmış:

Ali bindi Düldül ata,
Can dayanmaz bu fırkata.
Bozkurt ile kıyamete,
Kalan dünya değil misin?

“Kıyamet günü Sûr’a üflendiğinde, yeryüzündeki bütün canlılar ölecek. Bütün dağlar yerle bir olacak. Ağaçlar köklerinden sökülüp savrulacak. Korkunç bir rüzgâr âlemin altını üstüne getirecek. Bütün canlılar-cansızlar yok olurken, bir Bozkurt, ayakta kalmak için direnecek. O korkunç rüzgârda, önce tüyleri dökülecek, sonra derisi soyulacak, etleri lime lime kopacak bedeninden. Acı çekecek, susacak… Ama son ana kadar ayakta kalacak.”

Yine dosttan haber geldi,
Dalgalandı taştı gönül.
Yâr elinden Kevser geldi,
Derya gibi coştu gönül.

Hadislerde Kevser şarabı (Havz-ı Kevser) hakkında, sütten beyaz, kardan soğuk, köpükten yumuşak, kokusunun miskten güzel, altın ve gümüşten olan bardak sayısının ise gökteki yıldızlar kadar olduğu, altın ve gümüşten kanalları bulunduğu, su yollarında inciler olduğu ve içenin ebedî olarak susamayacağı ve sarhoş olmayacağı, yüzünün ebediyen kararmayacağı şeklinde rivayetler yer almaktadır. Alevi- Bektaşi inanışında Hz Ali Kevser şarabının sâkisidir:

Kevser Irmağında Sâkî olan yâr
Bir bardak dem ikram etmez mi ola.
Sırat’ın yolunu iyi bilen yâr
Benim de elimden tutmaz mı ola.

Alevi-Bektaşilerce kutsal sayılan elma, cennet meyvesidir; inanışına göre, Hz. Muhammed’e, Cebrail tarafından “terceman” (gülbank) olarak verilmiştir. “Gülbank” Tarikat meclislerinde, bazı dinî ve resmî törenlerde belli bir makam veya eda ile okunan duadır. “Terceman” kelimesi de zaman zaman gülbank ile eş anlamlı olarak kullanılır:

Firdevs-i âlâda bir yanal elma
On sekiz bin âlemin nuru dediler
Muhammed Mustafa, Haydar-ı Kerrâr
Hünkâr Hacı Bektaş Veli dediler

Elma, cem ayinlerinde Pir veya dede tarafından belirli bir düzen içinde bölünerek lokma olarak dağıtılır:

Cennetten Ali’ye bir nidâ geldi
Ali’ye terceman gelen elmalar
Ali kokladı, hem yüzün uzattı
Ali’ye terceman gelen elmalar

Alevî inanışına göre; Allah Teâlâ’nın kudretiyle, Cebrail’in Cennet’ten getirdiği kırmızı elma dört parçaya bölünür. Elmanın her bir parçasından Hz. Ali’ye hizmet ve teslimat için; Fatma (Hz. Ali’nin eşi), Düldül (Hz. Ali’nin atı), Zülfikar (Hz. Ali’nin kılıcı) ve Kanber (Hz. Ali’nin kölesi) yaratılmıştır. Hatayî bir şiirinde bu inanışı özetler:

Cebrail çün terceman çekti o ah-ı akdeme
Cebrail andan getirdi anda siyb-i ahmeri
Çar pâre kıldı anı ol Kadîm-i Lemyezel
Kudretinden geldi şaha hizmet şeyler her biri
Biri Fatma biri Düldül oldu ol çâr pârenin
Biri oldu Zülfikâr bir Ali’nin Kanberi
Hatayi

Şiirde elmanın özünün Hz. Fatıma’yı, kabuğunun Kanber’i temsil ettiği ifade edilir. Çekirdekleri ise Zülfikar ve Düldül’dür. Bu dört varlık Ali’de vahdet bulur:

Elma’sın elma’sın rengi boya
Cümle melâikeler donunu geye
Kadrini bilmeyen kabuğun soya
Ali’ye terceman gelen elmalar

Elma’sın elma’sın misk ile kehribar
Kokuna birikir cümle peygamber
Etin Fatma Ana, kabuğun Kanber
Ali’ye terceman gelen elmalar

Pir Sultan Abdal’ım vahdettir vahdet
Çiğidinden oldu Düldül gibi at
Bir adın seyfullah okunur âyet
Ali’ye terceman gelen elmalar
Pir Sultan Abdal
.
Dost bağında kızıl alma
Gül rengi güllerden solma
Pir Sultan’ım gafil olma
Gelen Murtaza Ali’dir

Türk söylence ve masallarında “don bürünme” (şekil değiştirme), çoğunlukla, “geyik donuna girmek”, “güvercin donuna girmek” ve “turna donuna girmek” şeklindeki kerametlerden söz edilir. Ahmet Yesevi zaman zaman Turna kılığına girermiş. Hacı Bektaş, Güvercin donuna girerek Türkistan’dan Anadolu’ya gelmiş. Kaygusuz Abdal’ın, şeyhi Abdal Musa geyik donuna girmiş:

Yalancı dünyanın varın getiren,
Zemheride gonca gülün bitiren,
Güvercin donuna girmiş oturan,
Hünkar Hacı Bektaş Veli nerdedir?
.
Dört kitabın her ismini yazmalı,
Seyyah olup şu alemi gezmeli.
Bir kuş gördüm ayakları çizmeli,
Onu bilen bu cihanı fark eder.

Pir Sultan birkaç şiirinde Halk hikayelerine telmih yapar:

Pir Sultan’ım ah etti de gülmedi,
Aradı derdine derman bulmadı.
Hak uğruna serin verdi dönmedi,
Ferhat şu dağları delelden beri.
.
Ferhat Şirin’ine tapar,
Külüngün havaya atar,
Başını altına tutar,
Can verir candan ötürü.
Pir Sultan Abdal

RECAİ KAPUSUZOĞLU

Kızıldere 30 Mart 1972

0

Ölüm onları apansız yakalamadı
Ülkemizin uçsuz bucaksız sıra dağlarında ve ovalarında
Kentleri yoksul mahalelerinde, ve uğulduyan meydanlarında
Kuşatmalar altında ve barikartlar arkasından
Sömrüye zulme boyun eğmemenin onuruyla
Ölümün üstüne yürüdü onlar
Tereddüt etmediler yok
Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik diyerek
Türkülerle, marşlarla karşıladırlar ölümü
Özgür ve eşit bir gelecek için
Canımızndan bir parça koparırcasına
En iyilerimizi verdik toprağa
Onlar yaratılan devrimci değerlerin
Onurun, erdemin, inancın simgeleri olarak
Yüreklerimizi dolduruyor, bilincimizi aydınlatıyor
Bizi kopmaz bağlarla bağlıyor devrime

Oy dere Kızıldere
Böyle akışın nere
Oy dere Kızıldere
Böyle akışın nere
Onlar biter mi sandın
Sana can vere vere, oy oy oy oy oy
Onlar biter mi sandın
Sana can vere vere, oy oy oy

Dere bizim evimiz
Suyu alın terimiz
Dere bizim evimiz
Suyu alın terimiz
Söyle nedendir dere
Vurulur gençlerimiz, oy oy oy oy oy
Söyle nedendir dere
Vurulur gençlerimiz, oy oy oy

Dere böyle durulmaz
Gence kurşun sıkılmaz
Dere böyle durulmaz
Gence kurşun sıkılmaz
Sanma faşist olandan
Bir gün hesap sorulmaz, oy oy oy oy oy
Sanma faşist olandan
Bir gün hesap sorulmaz, oy oy oy

Ben cevheri satamadım erenler!

0

Kayanın başında balık tutan var,
Ben denizde tutamadım erenler!
Saat başı haram lokma yutan var,
Ben helâli yutamadım erenler!

Ekmeğe gözyaşı katanlar gördüm,
İnsanı sömürüp yatanlar gördüm,
Pulu, altın diye satanlar gördüm,
Ben cevheri satamadım erenler!

Haksızlık gördükçe içim kanadı,
Dostum bile beni nice sınadı,
Kimi deli sandı, kimi kınadı;
Bir gün rahat yatamadım erenler!

Elimle takarken ben kemendimi,
Bir coşkun sel yıktı geçti bendimi.
Bindebir’im altmış yıldır kendimi,
El içine katamadım erenler!

30.03.2026 – Ozan Bindebir

Âşık Kâtibî Mahlası Hakkında İçerik Düzeltme Talebi

0

Merhaba,

Sitenizde yer alan “Âşık Kâtibî’nin eserlerinden örnekler (Âşık Güzide Ana Kâtibî)” başlıklı içeriği dikkatle inceledim.

Öncelikle bu tür kültürel içeriklerin paylaşılmasını kıymetli bulduğumu belirtmek isterim. Ancak ilgili içerikte önemli bir tarihsel ve kaynak kullanımına dayalı karışıklık bulunmaktadır.

“Kâtibî” mahlası yalnızca Güzide Ana’ya ait değildir. Halk edebiyatı geleneğinde aynı mahlası kullanan birden fazla âşık bulunmaktadır. İçeriğinizde ise bu mahlas doğrudan Güzide Ana ile özdeşleştirilmiş ve bu durum hatalı bir anlam oluşturmaktadır.

Ayrıca içerikte yer alan bilgilerin, aşağıda paylaştığım kaynaktan büyük ölçüde alındığı açıkça görülmektedir. Ancak söz konusu kaynakta bahsedilen Kâtibî; Tokat ili Zile ilçesi Çakırçalı köyünden olan, Aşık Murtaza Kurt olarak belirtilen kişinin babasıdır. Bu şahsiyetin Güzide Ana ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır ve tamamen farklı bir kişidir.

Bu noktada özellikle belirtmek isterim ki bahsi geçen Kâtibî, benim dedemin dedesidir. Dedemin babası Âşık Murtaza Kurt, dedem ise Âşık Ali Kurt’tur. Her iki isim de Türk halk müziği ve âşıklık geleneği içerisinde önemli yere sahiptir.

Âşık Murtaza Kurt ve Âşık Ali Kurt’a ait eserlerin, TRT repertuarında çok sayıda kaydı bulunmaktadır. Bunun yanında birçok sanatçı tarafından eserleri seslendirilmiş ve halk arasında yaygın şekilde icra edilmiştir.

Ayrıca başta Prof. Dr. Fuat Bozkurt olmak üzere birçok araştırmacı; gerek kitaplarında gerekse akademik çalışmalarında Âşık Kâtibî, Âşık Murtaza Kurt ve Âşık Ali Kurt’tan açık şekilde bahsetmektedir.

Tüm bu bilgiler doğrultusunda, ilgili içeriğinizde “Kâtibî” mahlasının yalnızca Güzide Ana’ya aitmiş gibi sunulması hem kaynakla çelişmekte hem de tarihsel açıdan yanlış bir aktarım oluşturmaktadır.

Bu nedenle:

İçeriğin “Âşık Kâtibi (Doğumu: 1863 Tokat-Zile-Çakırçalı Köyü) şeklinde düzeltilmesi,

Aynı mahlası kullanan farklı âşıkların bulunduğuna dair açıklayıcı bir not eklenmesi

gerektiğini düşünüyorum.

Konuyla ilgili dayanak kaynaklar aşağıda yer almaktadır:

https://fuatbozkurt.blogspot.com/2018/04/asik-katibi.html
https://asikalikurt.tr.gg/%C2%26%23351%3B%26%23305%3Bk-Katibi-h-nin-Hayat%26%23305%3B.htm

Gereken hassasiyetin gösterileceğine inanıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Saygılarımla,
Özgür Kurt

Aşık Katibi (Tokat)

0

Âşık Kâtibi 1863 yılında Tokat’a bağlı Zile’nin Çakırçalı Köyünde doğdu. Asıl adı Ali’dir. Baba İsmail Malatya’nın Akçadağ İlçesine bağlı bir köyde ikamet etmekte iken göç etmek zorunda bırakılmıştır. Baba her şeye rağmen, her şeylerini o köyde bırakarak iki çocukları ile birlikte Zile’nin Çakırçalı Köyüne gelip yerleşir. İsmail’i çocukları ile birlikte göç etmeye zorlayan neden, günümüzde de olduğu gibi o dönemde Sünni Osmanlı hükümetinin ve Sünni toplumunun Alevi toplumu üzerindeki baskısı ve zulmüdür. İsmail’in babası o çevrede yaşayan Sünni köylüler tarafından öldürülmüştür.
Adından da anlaşılacağı gibi Çakırçalı Köyü tepenin üzerine kurulmuş taşı kayası oldukça fazla olan bir köydür. Güzelbeyli kasabasından bakıldığında (eski adı Silis) iki tepe arasına sıkışmış küçük bir köy. Köyün önceki hali ormanlık içerisinde, kerpiç yapılı derme çatma toprak damlı evlerden oluşmakta idi. Günümüzde ise bazı evler iki katlı betondan yapılmış, çatıları kiremitli, daha derli toplu gözükmektedir.
İsmail Malatya’da ikamet ettiğinde maddi durumu çok iyidir. Çakırçalı Köyüne gelirken de yüklü miktarda para ile geldiği köyün büyükleri tarafından anlatılmaktadır. Köye yerleştiğinde köyde kendilerinden önce oturanların olduğu bilinmektedir. İsmail zamanla yanında getirdiği parayla köyün arazisinin yarısına yakınını satın alır. Malatya’da olduğu gibi artık burada da durumu çok iyidir. Çevresindeki köylerin hepside Alevi köyleridir. Bundan böyle İsmail hem köyünde hemde çevresinde sözü geçen ve sevilen birisi durumundadır.
Ali bu köydeki kerpiç yapılı toprak damlı bir evde doğar. Sekiz on yaşlarına kadar köyde annesi ve babasının gözetiminde yaşar. Ali yaklaşık on yaşlarındadır. Babası onu okuması için Zile ilçesinde bir akrabasının yanına gönderir. Ali bu akrabanın yanında Ulu Medrese’de on dört yıl medrese eğitimi alır. Osmanlıcayı, Farsçayı ve Arapçayı çok iyi öğrenir. Ali büyümüş yaklaşık yirmi beş yaşlarında genç bir delikanlıdır. Babasının evinde on iki perdeli bir de bağlaması vardır. Onu bağlama merakı sarar. Babasının da onca gayretlerine rağmen her ne hikmetse bir türlü bağlama çalmakta başarılı olamaz. İnatçılık yönü de olduğu için bir türlü bağlamadan da vaz geçmez.
Ali yirmi beş yaşlarında Zile’den bir kızla nişanlanıp evlenir. Bu evlilikten Murtaza ve Haydar isimli iki erkek çocuğu olur.
Ali’nin oğlu Murtaza, babasının işi ile ilgili bir anısında “Bir gün evimize atlı, iki kişi geldiler. O zamanı cok iyi hatırlıyorum. Önceleri babamda annemde korktular. Daha sonraları babam o gelen atlıların devletin adamları olduklarını, kendisini bir konu ile ilgili Zile’den istediklerini, korkmamamız gerektiğini, en geç iki üç gün içerisinde gelebileceğini söyledi. Buna rağmen bizler babam gelene kadar korkudan tir tir titredik” diye anlatır. Bu görüşmeler sonucu Ali bir süre nahiye müdürlüğü yapar. Hangi nahiyenin müdürlüğünü yaptığı konusunda bilgi sahibi olmadığımız için görev yaptığı yeri belirtemedik.
Oğlu Murtaza bir anısında“Ben ve kardeşim yaklaşık dört beş yaşlarında idik. Köyden ayrıldığımızda annemde biz de sık sık ağlardık. O dönemlerde bu kadar eğitimli insanlar görmek mümkün değildi. Anladığım kadarıyla babam da bu görevi isteyerek yapmıyordu. Bir bakıma zorla yaptırtıyorlardı. Çünkü babamın durumu çok iyi idi. Devletten alacağı paraya ihtiyacı yoktu. Çevreden ve köyden ayrı kalmamız hem annemi babamı, hemde bizleri üzüyordu. Nasıl olduğunu bilmiyorum amma, babam hiç birimizin de onaylamadığı bu görevi bıraktı” diye anlatır.
Baba İsmail’in vefatı ile Ali’nin ailevi sorumlulukları daha da artmıştır. Ali yaklaşık otuz beş kırk yaşlarındadır. Hâlâ bağlama çalmasını öğrenememiştir. Ali bir gece rüyasında bağlama çalmaya çalışırken, karşısına yaşlı, aksakallı, elinde asası nur yüzlü birisi çıkar. Bu yaşlı, nur yüzlü kişi Ali’ye “Sen ne yapmaya çalışıyorsun” diye sorar. Ali ise cevap olarak “Yıllardır bağlama çalmayı öğrenmeye çalışıyorum ama bir türlü çalmasını öğrenemedim” der. Bunun üzerine yaşlı ihtiyar elindeki kadehi uzatarak “Korkma al bu doluyu iç, bundan böyle hem çalacak hem de söyleyeceksin” der ve kaybolur. Ali korku ile uyanır. Bir süre uyuyamaz.
Mevsimlerden kış mevsimidir. Köyde cem ibadetini yürütmek için gelmiş olan dedeye niyazını yaptıktan sonra bir köşeye oturur. Ali düşüncelidir. Onun düşünceli halini gören dede “Neyin var? Niçin bu kadar dalgınsın?” diye sorar. Dedenin bu sorusu üzerine Ali, dede ve yanında bulunan köyün büyüklerine gördüğü rüyayı anlatır. Dede ile köyün büyükleri gelecekte kendisinin iyi bir ozan olacağı müjdesini verirler.
Kısa bir süre sonra Ali hem saz çalmasını öğrenir, hemde irticalen söylemeğe başlar. Bunun üzerine köyde bulunan dede Ali’ye sana bir isim bulmamız gerekir der. Bundan böyle deyiş ve duazlarında “KÂTİBİ” mahlasını kullanacaksın der. Dede Şah İbrahim ocağına mensup bilge bir kişidir. Ali yerinden kalkarak duaya durur ve böylece Kâtibi mahlasını da almış olur.
Diğer büyük halk ozanlarında olduğu gibi Kâtibi’nin de haktan dolu içtiği görülmektedir. Bütün deyiş ve duazlarında Kâtibi mahlasını kullanmıştır. Kâtibi’nin gördüğü o gizemli rüyadan sonra ilk okuduğu deyişin aşağıya ilk dörtlüğünü yazdığımız deyişin olduğunu oğlu Murtaza da teyit etmektedir. Bu deyişin tamamını Kâtibi’nin hayat hikâyesinden sonra ki deyiş ve duazlar bölümünde bulunmaktadır.

Kül etti derunum aşkın ateşi
Akıbet bu bizi yakar savuşur
Ne bilsin başına gelmeyen kişi
Seyreder kenardan bakar savuşur

Kâtibinin yazmış olduğu eserlerine bakıldığına daha çok edebiyatın ve felsefenin ağırlık kazandığı görülüyor. Bu eserlerin birçokları halkın ezberinde ve bazı sanatçıların repertuarında yer almaktadır. Bu eserlerden bazılarını da kendisinin müziklendirdiğini bilmekteyiz. Kâtibi’ nin çok iyi bağlama çaldığı söylenilmektedir. Zile ve çevresinde Hak’a yürüyen onlarca Halk ozanlarının en önde geleni, güçlü ve etkileyici bir Halk ozanı olduğu görülmektedir.
Oğlu babası Kâtibi’nin hayatı boyunca dört yüzün üzerinde eserinin olduğunu söylemektedir. Ne yazık ki yazmış olduğu bu dört yüzün üzerindeki deyiş ve duazların bulunduğu cönk Artovalı Gurap Ali adında bir kemancı tarafından geri iade edilmek üzere alındığı, ancak bir daha da geri getirilmediği oğlu Murtaza tarafından anlatılmaktadır.
Kâtibi yaşamı boyunca hiçbir rahat yüzü görmemiştir. Bir taraftan devletin baskısı bir taraftan da eşkıyanın baskısı devam etmektedir. Osmanlı’nın son dönemlerinde karınlarını doyurabilmek için kol gezen eşkıyanın yer yer köyleri basarak yiyecek ve giyecek topladıkları bilinmektedir. Bu baskınları en çok ta köyde durumları iyi olan aileler üzerinde yoğunlaştırdığı bilinmektedir. Kâtibi’nin durumunun çok iyi olduğu eşkıyalarca da bilindiği için en çok da karınlarını orada doyururlarmış.
Kâtibinin oğlu Murtaza babasının istemeyerekte olsa bunu yapmak zorunda kaldıklarını şöyle anlatıyor; “Biz o dönemler iki kardeşte buluğ çağlarında idik. Bir grup eşkıya gelir hem karınlarını doyurur, hemde diğer arkadaşlarına ne bulurlarsa yiyecek giyecek alıp götürürlerdi. Giderken de eğer bizleri devlete ihbar ederseniz kendilerinizi yok bilin diye de tehditler savururlardı. Bizler korkumuzdan devlete ihbarı değil sesimizi dahi çıkaramazdık”
Eşkıyaların o civarda en çok Kâtibi’nin evinde karınlarını doyurduğunu duyan devletin bazı yetkilileri Kâtibi’nin evine baskınlar düzenler. Kâtibi çaresizlik içerisindedir. Çünkü bir tarafta devletin baskısı vardır, diğer tarafta ise eşkıyanın baskısı. Devlet adına gelen bazı yetkili kişiler Kâtibi’yi eşkıyaya yataklık yapıyor, eşkıya besliyor diye tutuklar. Kâtibi idamla yargılanır. Kâtibi’yi tanıyan çevrede ki Sünni köylerinde hatırı sayılır, sözü dinlenir bazı kişiler Kâtibi’nin böyle bir şey yapmayacağı hususunda şahitlik yaparlar. Bu şahitlik üzerine Kâtibi idamla yargılanmaktan kurtulur.
Aradan çok zaman geçmez Kâtibi tekrar tutuklanır. Bu defada Kâtibi Kızılbaşları örgütlüyor, onları devlete karşı kışkırtıyor diye tekrar idamla yargılanır.
Hâlbuki Osmanlının son dönemlerinde halk fakir ve perişandır. İnsanlar çocuklarının karınlarını doyurabilmeleri, akşamları bir lokma ekmeği evlerine götürebilmek için her türlü eziyete katlanırlarmış.
Kâtibinin maddi durumunun iyi oluşu ister istemez durumu iyi olmayan bazı insanları da yanına çekmiştir. Akşama kadar çalışan birçok insan burda hem karınlarını doyuruyor, hemde akşam evlerine dönerken çocuklarının nafakalarını da beraberinde götürüyorlarmış. Kâtibi’nin tutukluluğu devam ederken bir yandan da evi gözetim altına alınmış. Devlet yetkililerinin Kâtibi’yi tutuklamasıyla çevresindeki insanlar Kâtibi’yi daha da sahiplenmiş, adeta ona kol kanat olmuşlardır. Gizlice Kâtibi’nin evini gözetleyen devletin yetkilileri bunun bir örgütlenme olmadığını, gelenlerin çoğunluğunun ihtiyaçtan geldikleri kanaatine vardıkları için Kâtibi’yi tekrar salıverirler.
Kâtibi’nin devletle karşı karşıya kalmasına sebep olan en büyük nedenlerden biri Kâtibi’yi çevrede çekemeyen bazı kişilerin asılsız ihbarlarından kaynaklandığı anlatılmaktadır. Kâtibi bu yüzden çok çekmiştir, kendisini çekemeyen bazı insanlardan da oldukça dertlidir.
Yıl 1930, Mevsimlerden İlkbahar. Kâtibi 67 yaşlarında hastalanır. Yakınları onu tedavi ettirmek için kasabaya götürmek isteseler de gitmek istemez. Tedavi için hastane ye gitmeyişinin nedeni yine görmüş olduğu gizemli bir rüyadan dolayıdır. Oğlu Murtaza, babası hastalandığında öldüğü güne kadar yazmış olduğu deyiş ve duazlardan sadece birisinin bir dörtlüğünü okuduğunu, o eserin aşağıda yazılı olanlar içerisinde olmadığını, hangi eser olduğunu bir türlü hatırlayamadığını söylüyor.
Hastalığa yakalanması ile vefat etmesi yaklaşık bir ay kadar sürer. Nisan veya Mayıs ayları içerisinde Hakkın rahmetine kavuşur. Kâtibi’nin ölümünden yaklaşık bir yıl sonra da torunu doğar. Babası ona Kâtibi’nin adı olan Ali (Âşık Ali KURT) ismini verir. Adını verirken de kulağına, adın gibi iyi bir ozan ve âşık ol der
Kâtibi’nin yaşamı ile ilgili hiçbir bilgi yazıya geçmiş değldir. Hakkında kendi köyünde yaşamlarını sürdürmekte olan insanların bazı dedelerin dışında, hiç bir bilgi sahibi olanla karşılaşılmaz.
Bazı sanatçı ve yazarların yeterli bilgiye sahip olmadan kulaktan dolma bilgilerle Kâtibi’ye ait olan eserlerin Güzide Ana’ya aitmiş gibi yorumlar yapmalarının ne kadar üzücü olduğunu belirtmek isterim. Bu hususta yeterli bilgi ve birikime sahip olmadan yorumlar yapan insanlara sormak gerekir. Kâtibi mahlasının Güzide Anaya ait olduğunu iddia edenler Kâtibi’yi ve Güzide Anayı ne kadar tanıyorlar?
Bugüne kadar gelmiş geçmiş ulu ozanların hepsine de ayrı ayrı bakıldığında hiç birisin de çifte mahlas kullandığı görülmemektedir. Sıdkı hariç (Pervane). Sıdkı’nın da çifte mahlas kullandığı konusunda kuşkularımın var olduğunu belirtmek isterim. Aslına bakılırsa bu konunun uzmanları Sıtkı, Pervane hususunu iyice araştırdıktan sonra kesin bir sonuca varmalıdırlar. Nasıl ki Sıtkı, Pervane konusunda benim kuşkularım varsa, bu hususta konuştuğum bazı insanlarında kuşkularını bir şekilde gidermiş olurlar. Anlaşılan ya Sıtkı’nın eserleri Pervaneye, yada Pervanenin eserlerinin Sıtkı’ya yazıldığı kuşkuları sürüp gidecektir. Çünkü Nesimi’den, Verani’den, Hatayi’den, Teslim Abdal’dan, Derviş Muhammet’ten, Kulhimmet’ten, Pirsultan’dan tutunda günümüzdeki Veysel’e, Mahsuni’ye, Akarsuya, Daimi gibi nice ozanlara bakıldığında hiç birisinde böyle çelişkili bir durumla karşı karşıya kalındığı görülmemektedir.
Bir başka dikkatleri çeken husus ta yıllar önce yaşamış olan Ulu ozanların mahlaslarının, yıllar sonra yaşayan ozanlar tarafından kendilerine aynı mahlası kullanmalarıdır. Bu gibi durumlar ise yazılı olan eserlerin hangi ozana ait olduğu konusunda çelişkiler yaratmaktadır.
Âşık Kâtibi’nin hayatı ile ilgili özgeçmişi ikinci kez kitaplaşmış olacaktır. Bu konuda Kâtibinin hayatını ve eserlerini Prof. Dr. Fuat Bozkurt yazmıştı. Kâtibi hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenlerin kitap ile ilgili bilgi kısmındaki telefondan numarasını arayarak yeterli bilgiye sahip olabileceklerini belirtmek isterim. Kâtibi konusunda yanlış bilgiye sahip olanlar hem Kâtibi’yi daha yakından tanımış olacaklar, hem de Kâtibi ismi ile yazılmış olan eserlerin gerçek sahibine ait olduğu da gerçeklik kazanmış olacaktır.


HAYDAR KURT
KÂTİBİ’NİN DEYİŞ VE DUVAZLARI
1
Bizim cemimize kolay girilmez
Nefsine uymuşta haksızsan gelme
Bu cemde kimseye ödün verilmez
Ali yolundan yozmuşsan gelme

Ummanlar dururken dalma göllere
Yolundan ayrılıp varma çöllere
Uzaklaş fenadan düşme dillere
İftira kuyusun kazmışsan gelme

Duvara secdeyi eyleme meyil
Âdem huzurunda hürmetle eğil
Mevlana misali bin kere değil
Tövbeni bir kere bozmuşsan gelme

Kâtibi’yim derki kulak ver bana
Ben tavır koymuşum gerçekten yana
Doğruyu güzeli söylerim amma
Bu gerçek sözlere kızmışsan gelme

                        2

Baharda açılır gonca dühanı
Bülbülün sevdası gül sefa geldin
Ali’yi sevene bu canım kurban
Dili şeker lebim bal sefa geldin

Şahı velayetten Selman’mı geldi
Evladı Resul’den fermanmı geldi
Yoksa dost elinden dermanmı geldi
Yarama melhemin sar sefa geldin

Fey basar fark eder gülü gevheri
Arifler fark eder kışı baharı
Alana satarız türlü cevheri
Altın sarrafıdır al sefa geldin

Yasin âdemdedir bilmezmi arif
Veçhinde yazılı ihlâsı şerif
Ehli yol olana gerekmez tarif
Arifler ustası pir sefa geldin

Kâtibi der yardımcımız evliya
Şükür secde kıldık yüzü benliye
Cümle sular akar gider deryaya
Muhip deryasından göl sefa geldin
3
Gönül bir güzele meyil aldırmış
Sevmiş ayrılmanın çaresi yoktur
Derunundan Sıtkı candan yandırmış
Sabredip bir yerde durası yoktur

Bu gün dünya bu gün ahret gün bu gün
Geçti geçen günler sayılmaz o gün
Hakın ihlâs kulu o ehli yakın
Gerçeğin gönlünde karası yoktur

Yanar dertli sinem yaram yürekte
Şükrolsun Huda’ya elimiz pekte
Oncaları kalpa çıktı mehenkte
Silinmiş sikkesi turası yoktur

Alış veriş işlenirmi tuç ilen
Hak bulunmaz cedelinen lecinen
Bir Kâmilde iffet etse picinen
Ustaz meydanında sırası yoktur

Mürşide yetenler cana can katar
Cehennem narından Ali sen kurtar
Hak nizam kurmuşlar hayır şer tartar
Terazi başvurmuş darası yoktur

Bir gün olur suçlu suçsuz derilir
Halis olan bu dergâhtan sürülür
Yalancılar hayvan olmuş yayılır
Yetemez menzile süresi yoktur

Kâtibi der Şah Hüseyin’dir Pirim
Şu iki cihanda umudum varım
Şimdi ise yaralandı her yerim
Derler ki görmekte çaresi yoktur
4
Ağu içen cümle Erenler Şahı
Alnına gün doğmuş âlemler mahı
Yoluna kurbandır canım vallahi
Nurlara garg olmuş gördüm cismini

Elleri yeşildir nurdandır cismi
Atası İmamı Ali’nin nesli
Nedendir dost bizden selamın kesti
Muhabbeti hoştur duydum sesini

Evladı Resul’dür Seyit’i Sadet
Esirip coşunca kopar kıyamet
İçinde gizlidir bin bir alamet
Sırlara bürünmüş gördüm tacını

Kâtibi niyazım zikrim Pirime
Medet mürvet merhamet kıl zarıma
Canlar kurban edem Şahın yoluna
Dönmem ikrarımdan yüzseler beni

                        5

Sefinemiz bir girdaba uğradı
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Adunun hançeri sinem dağladı
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Münkirler kast etti Ali kuluna
Sen el atki haklı haksız biline
Gözüm yaşlı düşer oldum yoluna
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Mışmedip kâfiri taşa tutturdun
Hırsızın karnında horoz öttürdün
Ol zalimi sen bir kuşa yutturdun
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Sumru’da Muhammet Mehdi’ye bildir
Urumda ağlayan sefiller güldür
Dar günlerde yetiş tut bizi kaldır
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Şahı Merdan her eşyayı var eder
Cahteylerse şar köşeyi bir eder
Bun günleri müminlere car eder
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

İmam Hüseyin’in Dergâhı için
Eleman babında bağışla suçum
Kanlı gömleğinin hürmeti için
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Kerbela aşkına verdim serimi
Fırat üzre kalem kıldım kolumu
Senden başka kime arz edem halimi
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

İmam Kazım Ali Rıza aşkına
Gözlerim kan revan döndüm şaşkına
Nolur bir yudum su Allah aşkına
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Sultan Şah İbrahim Veli de bile
Uğratma kervanı bu coşkun sele
Bir arzuhal sundum Şah İsmail’e
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Abdal Musa Sultan hazırdır cara
Hünkâr Hacı Bektaş Piri Pey kare
Gamlanma Kâtibi sefil biçare
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

                        6

Tarihler bin üç yüz kırka gelince
Sultan cemal terk eyledi cihanı
Muhipleri bu haberi duyunca
Mümin müslüm kıldı ahı figanı

Ezelden Muhammet Ali nin soyu
Sulpu İmam Kazım Rıza nın nuru
Eleman nizamda unutma toyu
Arz eyleyip gitti ulu divanı

Ceddi Balım Sultan düştü virdine
Kondu göçtü evliyalar yurduna
Mehlem olmaz bu ecelin derdine
İçenler meyinden bulur emanı
Bektaşi Veliden gelir beratı
Gerçek don değişir görmez mematı
Sevenlere ihsan geçir sıratı
Efendim gösterme bize niranı

Kul kefa billahi makamın didar
Nesli Ehli Beyit tez gelir gider
Kutup don değişir kutup nasveder
Ceddin Muhammet’tir ahır zamanı

Veli efendi Pir zadeler yerine
Meracül Bahreyn mercan dürüne
Akıl ermez Evliyalar sırrına
Tez gitti cihandan kılıp seyranı

Muhabbet hatm olup sır nihan oldu
Velayet sırrınız aşikâr oldu
Yetmiş üç devrinde erbayim geldi
Arasan bulunmaz kevni mekânı

Hamsinde on elde yediye biri
Üçlere ayandır onların sırrı
Seri yek görünür cihanın varı
Nuş edip sır oldu bahri ummanı

Ey miskin Kâtibi derunun dağla
Hüseyin aşkına karalar bağlar
Adettir Veli ler tez gider böyle
Dur etme didardan şefaat kanı

Âşık Kâtibi bu deyişi Hacı Bektaşi Veli Postnişini olan Cemalettin Ulusoy’un vefatı ile ilgili yazmıştır. Kâtibinin Cemalettin Ulusoy ile ilgili yazmış olduğu iki eserinin daha olduğu oğlu Murtaza Kurt tarafından ifade edilmektedir. Kâtibinin hayat hikâyesinde de ifade edildiği gibi yüzlerce deyiş ve duazlarla birlikte bu eserlerde yok olmuştur.

                    7

Âdemi yaratıp var den Mevlam
Emanet verince şükrana geldi
Akıl fikir ilim kılınca eta
Emin oldu Âdem yeksana geldi

Âdem’e Hava’yı eyledi Munis
Hava’dan dünyaya var oldu her cins
Âdem’e buğdayı yediren iblis
O zaman âdem’e bigâne geldi

Âdem buğday yedi ikrarı bozdu
Nice yıllar üryan ağladı gezdi
Levhi kaleminde Hak böyle yazdı
Desturu Cebrail meydana geldi

Kerbela sahrası anda göründü
Elaman babında tacı vurundu
Abu hayat ile cesedi yundu
Gördü Âdem bunda cihana geldi

Âdem için geldi bir Huri kızı
Kâfi nunu farket anla bu sözü
İkrara çare yok bozulmaz yazı
İkisi bir olup meydana geldi

Bir ikrara kurdu Levhi kalemi
Bir ikrarda var eyledi âlemi
Yedullah babında aldı selamı
Üç isim bir olup irfana geldi

Kâtibi der sen kendini boşlama
Bir gönüle iki saray başlama
Kara çalı aşlak tutmaz aşlama
Aşlak vurmak taze fidana geldi

                        8

Varlığından geçip gel bu meydana
Mansur olmayınca dara durulmaz
Ne davacı ol ne dava kazan
Dava ile Hak katına varılmaz

Buna umman derler dalabilirsen
Gövher bundan çıkar alabilirsen
Erkân ile teslim olabilirsen
Teslim olmayınca sitem sürülmez

Tabip baştan başa yara görsene
Ek muhabbet tuzun sara görsene
Alıp müsahibin dara dursana
Ali yoludur musahipsiz girilmez

Bay olur marifet ehli fakirler
Bülbül olup gülistanda şakırlar
Yezit’e Mervan’a lanet okurlar
Hüseyni kullara sorgu sorulmaz

Kâtibiyim eri erden seçmezem
Evliya sırıdır örter açmazam
Serden geçer muhabbetten geçmezem
Hakikat ehlinin terki bulunmaz

                        9

Gönül gam çekipte gasavet etme
Cümleyi yaratan Rezzak’a yalvar
Kula cevreyleyip zalimlik etme
Adalet tahtında Sultan’a yalvar

Bey hudaya bel bağlayıp eğlenme
Elini uzatıp da hara dağlanma
Şunda bir vefasız yâre bağlanma
Her dem bir kararda durana yalvar

Mürşit olup müşkülleri kaldıran
İplisi cihanda dışa sürdüren
İhsanında yetimleri güldüren
Zira’nın burcunu verene yalvar

Kaşem Şah isminde Hayber’e varan
Billuru Azemişan’dan emanet alan
Seksen günlük yolu kuşlukta gelen
Hint’te Muhammet’e yetene yalvar

Bunalan kulların carına yeten
Eyüp’ün derdine dermanlar katan
Kul olup özünü pazarda satan
Keşmir’de ateşe girene yalvar

Ziyasıyla müminleri dolduran
İhsan edip ağlayanı güldüren
Hamle edip dağı taşı kaldıran
Bent eyleyip suyu savana yalvar

Kul olup da teraziye oturan
Yırtıp ejderhayı kana batıran
Hayber’in kapısın alıp götüren
Kâtibi muradın verene yalvar

                        10

Meydan serfirazı Eren’ler Şahı
Aşk ile muhabbet meydan bizimdir
Semavet burcunun ol bedir mahı
Bahçede zeyn olan gülşan bizimdir

Coş gelir aşığa içince bade
Sırrı hakikati söyleme yâda
Carı yek seyrettim Elif lem yede
Kapında gülamın Sultan bizimdir

Babı şeriatı okuyup bildik
Tarikat ilminden haberdar olduk
Marifet bahrimiş aşk ile daldık
Teyine zeyn olan pürhan bizimdir

Üç sünnet yedi farzı on iki bile
Hesabı yetmiş üç erersen sıra
Carı yek seyrettim elif lem yede
Dört kapı kırk makam irfan bizimdir

On sekizden derman buldum derdime
Serim kurban verdim mertler merdine
Mecnun olup gövher saçam virdine
Babında gülamın Sultan bizimdir

Kâtibi bir ustaza olalı bende
Kenzi nihan gördüm gaf ile nunda
Ayın yetmiş yüz on hesabı mimde
Dört yüze kırk dört bin Kuran bizimdir

             11

Gönül bu cihanda gezme efsane
Dertliler tabibi dermanı gözle
Eren’ler rahında olma bigâne
El Ata sırrın bil İmranı gözle

Muta kable ente muttan olmadır
Emri Mevla’yınan Şiran olur Mür
Ervah’tan Âdem’e sebep iblis’tir
Gezme Hava ile Rızvan’ı gözle

Âdem’e Şerif’im demiştir Allah
Güruhu Naci’yiz elhamdülillah
Gafı Nunu farket sırran babullah
Vücuda sır olan Yezdan’ı gözle

Payımız verilir dört ile ondan
Ahet oldu Ahmet hesabı mimden
Ol ayın irşadı göründü cimden
Kün demezden evvel ummanı gözle

Kardaş aç gözünü isterler hesap
Bir huruf var etti nice bin kitap
Bir ikrara bende oldum afi tap
La fetha şehrinde Merdan’ı gözle

Çok şükür fark ettik yâri ağyarı
Beyhudeler bilmez zararı karı
Sermayen yok ise dolaşma şarı
Bezirgân yük çözer irfanı gözle

Kâtibi vakıf oldu dürrü yektaya
Rıza nahnu katsam nada bu paya
Bu ummandır dalma benzemez çaya
Koç eksik değildir meydanı gözle

                        12

Erenler Cemine yüz süre geldik
Hoş dühan açalım destur olursa
Sırrı hakikate kul kulam olduk
Dolu bade içelim destur olursa

Sarraflar zeyn edip dükkân açarlar
Arifler gövherin hasın saçarlar
Kumaşına göre kıymet biçerler
Pahasın biçelim destur olursa

Âşıklar tellaldır icazet Pir’den
Onların ücreti verilir sırdan
Çok bezirgân yükün tutar bu şardan
Veznedip seçelim destur olursa

Muhammet Kırkar’ın Cemine geldi
Badeyi doldurup eline aldı
Hatemi görünce ol demde bildi
Peri bal saçalım destur olursa

Kâtibi himmet ister bir gerçek Er’den
Âşık olan yükün tutar bu şardan
Dersimiz yüz on noksanı sırdan
Hoş dühan saçalım destur olursa

                        13

Gaziler cihanın müddeti doldu
Dünya bir acayip zamana kaldı
İnsandan itibar itikat gitti
Hemen bir zan ile gümana kaldı

Gerçek Erenlerin emsali yoktur
Bilirim dört kapı kırk makam Haktır
Ehli hak olanda mugadir yoktur
Rivayet karada şeytana kaldı

Meydan eri oldu hep zamparalar
Ben talibim derde yüzün karalar
Yanlış merhem vurdu azdı yaralar
Bir hekimi sadık lokmana kaldı

Düşerler peşine galile gılın
Varmazlar yanına ehli kâmilin
İnsanın ettiği cengi cıdanın
Cümlesi bir ulu divana kaldı

Kâtibiyim güçtür nefsin öldürmek
Erlik midir koymadığın kaldırmak
Zamane halkına Hak’ı bildirmek
Mehdi gibi adil bürhana kaldı

             14

Kademi payına yüzlerim sürdüm
Azim bedestanlı şar benim ustam
İnna Fetahnayı veçhinde gördüm
Cim ile cem olan sır benim ustam

Selvi kamet boyun gördüm Maşallah
Nakkaşın dört kitap yazmıştır Allah
Dürü meklun okur virdin illallah
Çarşın cevahirdir dür benim ustam

Kudret tohumunu hasıla ekme
Gülün fidanını ormana dikme
Zelve kırdırırsın sabana çökme
Bakıp kuvvetini sor benim ustam

Ustazlar kâmildir dokunmaz tele
Cebrail kul oldu nuru kandile
Gerçek âşık aşlak vurur çitile
Yaramın melhemin sor benim ustam

Kâtibi dil olmaz ustaz yanında
On iki kapının müptahı sende
Ustaz olan gövher satar meydanda
Vezn edip pahasın sor benim ustam

15
Eliften ders alır gerçek âşıklar
Be noktası zuhur oldu yüz ondan
Te den se ye kadim basan sadıklar
Cim den ha’ya hayallenir yüz ondan

Hı’dan dal zel raya bağladım beli
Ze’de ziynet görür la mekân eli
Sin’de sitem görmez hakikat kulu
Işın şefaati bulur yüz ondan

Satan safi olup olursan gülam
Dat’tamı görmesin vallahi âlem
Car köşede nokta birdir yek kalem
Tı doğurur payın alır yüz ondan

Zı zuhur edip meydana geldi
Bin bir kelam bir ayından hatm oldu
Gayın gavvas olup ummana daldı
Te telek nida kılar yüz ondan

Gaf kadim ikrarın bilen ellere
Kef kerimdir mazhar eder sırlara
Nem lanet var mim’e münkir körlere
Nun hikmet bahre daldı yüz ondan

Vav’u velayet sırrı dayandı ha’ya
Âşıklar yakındır lam elif ya’ya
Bizim üstümüze çekilen sa’ya
Gönderen Huda’dır gelir yüz ondan

Kâtibi dört harf var nokta on iki
Çin ile meçine yüklenir göçü
Bir göçer seyrettim havada kökü
Meyve verip ziyalanır yüz ondan

16
Kudretiullahı izhar eyleyen
Koça bıçak indi mümine Erkan
El Eta sırrını mazhar eyleyen
Koça bıçak indi mümine Erkan

Kayiyyede nedir sülfü pederin
Errahmanırahim halidir serin
Anla bu kelamı gitsin kederin
Koça bıçak indi mümine Erkan

İlmi Cavidan’dan dersin almalı
Otuz bini beş harf ile bilmeli
Yay âleme bir elifte kalmalı
Koça bıçak indi mümine Erkan

Mümine mevali olup bilindi
Bir Zühre yıldızı doğmuş bulundu
Setrede doksan bin kelam bölündü
Koça bıçak indi mümine Erkan

Kâtibi der Göğ Erkândan alınır
Ne ararsan bu meydanda bulunur
İsmi Şah talibine Erkan çalınır
Koça bıçak indi mümine Erkan

17
Alnında Zühre yıldızı vardır Vallahi
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
Sağ yüzünde yeşil ben var Billahi
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın

El rızıkı verir gafur’dur Allah
Tevhidi Erkan’a söyler İllallah
Nasip veren yeşil elsin yedullah
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın

Ezelden karışmış kanım kanına
Ol sebepten kurban canım canına
Velilik fermanı indi şanına
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın

İhlâs âşıkların men dergâhısın
Şu iki cihanın bedir mahısın
Cemali Ali’nin seyranğahısın
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın

Bu Kâtibi kapınızın kuludur
Kızıl Elma’daki Kızıl Deli’dir
Musahibin Sultan Seyit Ali’dir
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
18
Perimi Melek’mi Huri’mi nesli
Du çeşmi Er Rahman hub anı gördüm
Süzülüp Güruhu Naci’den aslı
Seri Ahmer taçlı Sultanı gördüm

Kef karar almadan ahu zar eder
Arş yüzünde yeşil kubbe var eder
On yedi bin lem mim hayâ yar eder
Cavidan seyreden Şıranı gördüm

Nunda nokta du cihanı var eder
Celal ından azazulu dur eder
Yek nefeste yedi derya sır eder
Mest olan Musa’dır İmranı gördüm

Kırkların Ceminde bade dolduran
Sefiy olup müminleri güldüren
Velagat deminde ziya bildiren
Cümle yek renk olmuş irfanı gördüm

Kâtibi yakın oldu yetmişe yedi
Sividuğ harfleri cemal da idi
Velagat Kerem’na Âdem’de idi
Hint’ten cara gelen Merdan’ı gördüm

18
Derunumda vardır onulmaz yara
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
Gönül ne durursun mürşidin ara
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin

Eyub’un çektiği çileler için
Gayet günahım çok bağışla suçum
Kanlı gömleğinin hürmeti için
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin

Gel güvenme gönül şunda beş güne
Cümle yardım eyle kerem düşküne
Atan Ali Fatima’nın aşkına
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin

Destin vere öğret bakma sonuna
Gönül amel kazan ahret evine
Deden Muhammet’in yüzü suyuna
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin

Gönlümde kalmadı zerrece güman
Sana yalvarırız ya Şahı Merdan
Kâtibi çağırır mürvet elaman
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin

             19

Ezel baharda açılır
Gonca gonca gülün dağlar
Can ile serden geçilir
İçildikçe mülün dağlar

Arayı arayı buldum
Sana indim aram kıldım
Ziyaret etmeğe geldim
Memleketin ilin dağlar

Gözüm yıldızlara bakar
Önümüze duman çöker
Coşu huruş edip akar
Boz bulanık selin dağlar

Goncadır güllerin solmaz
Yârinden ayrılan gülmez
Kâtibi der tabir olmaz
Açılmış sümbülün dağlar
19
Kalma kusuruma gül yüzlü Şahım
Sefa ile uğur olsun Erenler
Keremi ihsanı bol Padişahım
Sefa ile uğur olsun Erenler

Rahmeyle didemden dökülen yaşa
Görüşür ne gamdır sağ olan başa
Aşkı niyaz eyle bacı gardaşa
Sefa ile uğur olsun Erenler

Konan göçer dünya fani durana
Hayır, dua olsun Pire varana
Selam söylen eşe dosta yarene
Sefa ile uğur olsun Erenler

Çetindir çekilmez bu aşkın yayı
Kerem eyle nuş edince badeyi
İyilik söylen seversen Hudayı
Sefa ile uğur olsun Erenler

Şükür haki paye sürmüşüm yüzü
Arada selamın sal bazı bazı
Kâtibi katardan unutman bizi
Sefa ile uğur olsun Erenler

20
Gel gönül Ali’ye talibim dersen
Talipliğe senden nişan isterler
Aklanmadan talip lokmasın yersen
Talipliğe ahtı peyman isterler

Talip isen talip halin gör derler
Görmez isen sana ağma kör derler
Bu remzin haberin dürüst ver derler
Ne bir artık ne bir noksan isterler

Taliplik göstermek halka alaydır
İçi bakır olmuş dışı kalaydır
Hak âdemde demek dile kolaydır
Arifler bu söze bürhan isterler

Arifler meydanda oynar utulmaz
Evliya yoluna hile katılmaz
Kuru dava ile Hakka yetilmez
Senden bir gün hüccet berat isterler

Kâtibi Hak yola getiremezsen
Talip yükü ağır götüremezsen
Talip minderinde oturamazsan
Dört Kapı kırk makam Erkân isterler
21
Gerçekler meyinden içen âşıklar
Cana can olmuştur cananı gözler
Rahı Hakka doğru yelen Sadık’lar
Üç isim bir olmuş irfanı gözler

Bir huruf var oldu arşın yüzünde
Nur ile münevver vardır sözünde
Derya gider fark edersen izinde
Dördü seyreyleyip ummanı gözler

Cebrail çok vakit havada durdu
Muhammet Miraç’da burağa bindi
Gönüller bir oldu ziyalar yandı
Kırk bin yıldan sonra emanı gözler

Bir bedesten açtı kendi oturdu
Bir hurufu doksan bine yetirdi
Bir fidandan bin bir meyve bitirdi
Mürüvvet babında emanı gözler

Bir elma var olup meydana geldi
On iki on yedi onda bir oldu
Eleman babında tacı vurundu
Kırk bin yıldan sonra emanı gözler

Kâtibi der ervah vasfın ararsan
Sındırdığın elin ile sararsan
Mute kalbe el tamuta erersen
Vücudun adalet mihmanı gözler

22
Âşıklar virdeder ismi azamı
Dokunmayan rahmi Rahman bizimdir
Elif defi lama devreder mimi
Kırkların sürdüğü irfan bizimdir

Musa’yı Kazım’dan gelir kolumuz
İncil Zebur Tevrat okur dilimiz
Desti yedi beza tutmuş elimiz
Kelimullah Musa İmran bizimdir

Babı şeriatı okuyup bildik
Tarikat ilminden haberdar olduk
Marifet bahrimiş aşk ile dolduk
Te ile zeyn olan irfan bizimdir

Hakikat sır olmuş nihan içinde
Serin veren bilir meydan içinde
Kenzi nihan gördüm viran içinde
Adalet tahtında Sultan bizimdir

Kâtibi pervaneyim korkmazam nardan
Tutmuşum demanım dönmezem Pir’den
Münhacılar vaz’mı geçer bu dardan
Yek renk yekvücut bir can bizimdir

23
Kül etti derunum aşkın ateşi
Akıbet bu bizi yakar savuşur
Ne bilsin başına gelmeyen kişi
Seyreder kenardan bakar savuşur

Tabip buldum diye varıp embiyen
Bu günkü demini yarına koyan
Üç gün için şu dünyada gam yiyen
Bulanık sel suyu akar savuşur

Fani dünya için odlara yanma
Cahilin sözüne inanıp kanma
Her namerdin sofrasına el sunma
Akıbet başına kakar savuşur

Kâmil ol fehmeyle üç ile beşi
Seni zebun eyler nefsin ateşi
Almayana örseletme kumaşı
Müşteri değildir bakar savuşur

Gezdim seyreyledim devri cihanı
Kâmilim der döker her dem dühanı
Sakın gafil gezme bunda Kâtibi
Akıbet elinden çıkar savuşur

Âşık Kâtibinin hayat hikâyesinde de anlatıldığı gibi, Kâtibi rüyasında yaşlı bir Pir’in elinden dolu içer. O ana kadar hiç çalıp söyleyemeyen Kâtibi rüyadan sonra kendisine gelen ilham ile çalıp söylemeye başlar. Oğlu Murtaza Kurt’un anlattıklarına göre rüya esnasında ilk okuduğu eser yukarıda yazılı olan: ‘ Kül etti derunum aşkın ateşi – Akıbet bu bizi yakar savuşur ‘ adlı eseridir.
24
Bugün aşkı müdam oldum meydanda
Akar bu didemin seli görünür
Hakkı arar isen illa Âdemde
Musa’yı Kazım’ın kolu görünür

Hayali gönlümü ürüşen eden
Artırdı yaramı acep bu neden
Şükür Kerbela’dan kaldı bu dem
Nasip veren yeşil eli görünür

Zikrede gör Abdal Musa Sultanı
Musayı Kazımdan İbrahim Sani
Eleman katardan ayırma beni
Şükür Pir elinden dolu görünür

Şah İbrahim Veli Pirimiz bizim
Onun için kadim yolumuz bizim
Her yere uzanır kolumuz bizim
Tecellim Elesti Bezmi görünür

Lutfedegör küllü noksan hatam var
Don etmiş giyinmiş Hakkı tutan var
Süleyman’lar Süleyman’ı putan var
Kâtibi kapının kulu görünür

25
Biz de hanedana gidek der iken
Mihman canlar bize sefa geldiniz
Pirim Şıh Sofu’dan kaldı yol Erkan
Mihman canlar bize sefa geldiniz

Temenna et bir gerçeğin destine
Gel duralım ahdi aman üstüne
Yüz sürelim ol Hünkâr’ın postuna
Mihman canlar bize sefa geldiniz

Gittiğimiz İmam’ların yoludur
Tuttuğumuz bir gerçeğin elidir
Ser çeşmemiz Hacı Bektaş Velidir
Mihman canlar bize sefa geldiniz

Gitti yoldaşlarım kaldık yalınız
Bahçede açılır gonca gülümüz
Şirin muhabbetin tatlı diliniz
Mihman canlar bize sefa geldiniz

Gel ey gönül ne beklersin viranı
Şükür olsun sizi bize vereni
Âşık Kâtibi’nin eşi yareni
Mihman canlar bize sefa geldiniz

Aşağıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Kâtibi’ye ait olan bazı deyiş ve duazların Kul Himmet, Pirsultan, Şah Hatayi gibi bazı ozanların üzerine yazıldığını görmekteyiz. Bu deyişin kesinlikle Kâtibi’ye ait olduğu bilinmektedir. Oğlu Murtaza Kurt ölmeden önce Kâtibi’ye ait olan eserlerden bazılarını kendi el yazısı ile kaydetmiştir. O yıllarda Zile ve çevresinde yaşayan birçok yaşlı insanlarında Kâtibi’ye ait olan deyiş ve duazların birçoğunu ezbere bildikleri bilinmektedir. Halen ezbere bilinen eserler içerisinde bu deyişinde var olduğunu, cem ayinlerinde yaşlı insanların Kâtibi’ye ait olan deyiş ve duazlarla birlikte bu duazıda okuduklarını görmekteyiz. Kâtibi hayatta iken onu çok iyi tanıyan, onun deyiş ve duazları ile büyüyen 95 yaşını geçkin, Kâtibi’nin köylüsü olan Ali Saper’de Kâtibi’nin bazı eserlerin başkalarına yazıldığını söylemektedir. Ali Saper’in açıklamalarından da anlaşıldığı gibi yukarıdaki yazılı olan eserin kesinlikle Kâtibi’ye ait olduğu anlaşılmaktadır.

            27

Çok kazanmayınan yiyemmi dersin
Kudretten nasip verilmeyince
Sır Ali sırrıdır bilemmi dersin
Sana Hak’tan nazar kılınmayınca

Onlar her kapıya gövher koymazlar
Gerçekleri didarından ırmazlar
Seni yol içinde iyi saymazlar
Sende Hak nişanı bulunmayınca

Onlar her kardeşe kapımı açarlar
Gerçeği yetmiş iki den seçerler
Senin günahından nasıl geçerler
Mürvet deyip dara durulmayınca

Hak demez müminden mihmanmı olur
Yalancı kalleşle irfanmı olur
Haktan özge derde dermanmı olur
Pak edip vücudun silinmeyince,

Törpüsüze duvarını ördürme
Delik kor içeri karı doldurma
Değme bir gözeden kabın doldurma
Ayağı akıp gözü durulmayınca

Pınarın gözün bul her yerden içme
Muhammet Ali’yi ayırıp seçme
Kâtibi kumaşın her yerde açma
Müşteri olupta alınmayınca

28
Be hey derviş şimdi zamane halkı
Her biri bir türlü iş eylediler
Ayete hadise iman etmeyip
Bahane sözlerle coş eylediler

Sırrı Muhammet’ten kalmadı eser
Fitne ile doldu cihan sert eser
Mümin olan yılda üç kurban keser
Kılı ibrişime baş eylediler

Yolumuz çektiler kıra bayıra
İşimiz zorlaştı Mevlam kayıra
Hiçbir ağzın açan yoktur hayıra
Bir acayip çirkin iş eylediler

Dinsiz imansızı bir yere derip
Delilsiz irfansız yol erkân sürüp
Yılda bir hayvanın kanına girip
Cahilin gönlünü hoş eylediler

Muhabbet tohumun ham boza ekip
Aşkın badesini kerüze döküp
Katırı beygiri tavraya katıp
Sarı küheylana eş eylediler

Körüğü şeyh oldu çıktı huzura
Çaylak vezir oldu geçti mühüre
Virane verdiler baykuş fakire
Serçeyi bir Anka kuş eylediler

Kimi post sahibi masallar düzer
Kimi yol gösterir kimisi yüzer
Kimisi kendince fetvalar düzer
Evliya yolunu boş eylediler

Yukarıda ki yazılı eser Katibi’ye aittir. 1920 li yıllarda eski yazı ile yazılmış olan cönkten alınmıştır. Eserin yazılı olduğu sahifenin alt kısmı yırtık olduğu için Şah beyiti yazılı değildir. Elimizde bulunan eski yazıyla yazılmış olan bu cönkü emekli öğretmen Rıfat Öztürk Türkçeleştirmiştir.

             29

Söyle âşık söyle esrarı haktır
Erenlerin yolu söz ile değil
Muhabbet tohumun ekip yeşertmek
Avrat oğlan uşak kız ile değil

Alnında bin bir türlü seda var
İçilecek içilmedik bade var
Bu yolun içinde tam kırk madde var
O da gönlüncedir az ile değil

Yola bir kez sapar yoldaş içinde
Bir nesne ararsan sırdaş içinde
Hakkı gören görür az yaş içinde
Yetmiş seksen doksan yüz ile değil

Kuş misali her çeşmeye konarsın
Acı tatlı demez içip kanarsın
Hakkı aynel yakın gördüm sanarsın
Oda kem baktığın göz ile değil

Kâtibiyim Pir’den nasihat aldım
Arifler ziyasın okuyabildim
Katreden katreye ummana girdim
Coşlara karıştım az ile değil

30
Talip benlik ile girme meydana
Evvela haline yeksan ol talip
Ne yaman uğraştın aklı noksana
Ettiğin işlere pişman ol talip

Ne yola talipsin ne Hakka kulsun
Sen yolu bilmezsen yol seni bilsin
Men Araf sırrından haberin olsun
Fark eyle özünü insan ol talip

Hak sende buyurmuş allemel esma
Fark eyle sendedir Hünsayı Kübra
Sana zuhur oldu hep cümle eşya
İncil Zebur Tevrat Furkan sendedir

Otuz sekiz harfin hesabın görde
Yirmi sekiz harfin aslına erde
Dördü batındadır yedisi sırda
Her gören Âdeme kitap ol talip

Yirmi sekiz harfin dört yedi hece
On dördü gündüzdür on dördü gece
Lam Elif cümle burçlardan yüce
Yerde gökte arşta Rahman ol talip

Kâtibi der Hakka ola gör bende
Fark eyle noktayı be ile nunda
Her ne arar isen tamamı sende
Kin buyurdu sana noksan ol talip

Yine bu iki eserde elimizdeki eski yazı ile yazılmış olan cönkten alınmıştır. Kâtibi’nin hayat hikâyesinde de bahsedildiği gibi yaklaşık 400 ün üzerinde eserinin olduğu oğlu Murtaza Kurt tarafından ifade edilmektedir. Yazılı cönküne ulaşılamadığı, 50 ye yakın eserinin kayıt altına alındığı, bir kısmının da Güzide Ana’ya mal edildiği anlatılmaktadır. Hâlbuki Güzide Ana yazmış olduğu eserlerinin hepsini de Güzide mahlası ile yazmıştır. Geçmiş dönemlerden günümüze kadar bakıldığında hiçbir ulu ozanın iki isim kullandığı görülmemektedir. Güzide Ana Ulusoylara yakınlığı ile bilinir. Bu sebeptendir ki Ulusoylara yakınlık duyan bazı yazarlar ve ozanlar Katibi’ye ait olan eserleri Güzide Ana’ya mal etmeğe çalışmaktadırlar. Katibi’ye ait olan eserlerin Güzide Ana’ya ait olduğunu söyleyenler hangi kaynağa dayanarak böylesi bir ithamda bulunuyorlar anlamak mümkün değildir. Şu an 95 yaşlarında halen yaşamakta olan Ali Saper adlı aynı köyde doğup büyüyen kişinin öfkesini de dinlemek gerekir.

31
Güzel seni ancak sevdim dünyada
Yüzüne baktığım kâr bana yeter
Dolaştırma beni şema ziyade
Bu kadar yandığım har bana yeter

Hublar’ınan menzil olmuş göçersin
Dost elinden bade gelse içersin
Beni görüp kaşın yıkar geçersin
Bir kez hatırımı sor bana yeter

Ellerinde dolu bade süzerler
Em odur ki kara bağrım ezerler
El içinde sefil zarun gezerler
Gayriden çektiğim ar bana yeter

Kâtibi der candan sadakatim var
Muhabbet yolunda seyahatim var
Bilirim ulusun kanaatim var
Sineni sineme sar bana yeter

32
Döndükçe bu çarkı devran döndü
Nice Süleyman’lar tahtından indi
Şimdi Beyzadeler hımara bindi
Küheylana kıymet biçilmez oldu

Ar hayâ kalmadı gelinde kızda
Zamparalar şimdi gönülde gözde
Beyzadeler yola geldiler sözde
Şimdi Hak’tan yana geçilmez oldu

Çakal tilki aslan ile vuruştu
Bülbül yuvasından kargalar uçtu
Tatlı suya acı sular karıştı
Bozuldu lezzeti içilmez oldu

Kâtibi didemden akıttım yaşı
İyilere kötülük mahlûkun işi
Vahdete uğradı hayatın kışı
Gemilere kaptan biçilmez oldu
33
Kamil gerek gediğinde otura
Yiğidin neciliye binmesi de olur
Eğer arif isen değme hatıra
Gönül bir sırçadır sınması da olur

Koç yiğit gönlünde komaz kudüret
Kavga olmayınca hâsıl olmaz murat
Vaktine hazır ol kader kudüret
Denizin ateşe yanması da olur

Arap atı meydanlara çıkınca
Cevlan kurup dört yanına bakınca
Bir yiğit meydanda rakip yıkınca
Eğilip elinden tutması da olur

Şahin gibi gördüğüne toylama
İnip dalgıç gibi derya boylama
Büyük giy büyük ye büyük söyleme
Yükseğin eğnine enmesi de olur

Kâtibiyim iyidir sözünden dönme
Bir vefa güzelin oduna yanma
Koç yiğidin kaçmasına güvenme
Cevlan kurup geri dönmesi de olur

34
Muhabbettir muhabbetim artıran
Beş vakitte Kıble gâhım olan yar
Hayali gönlüme vahdet yetiren
Aşıkını bu sevdaya salan yar

Kaşların Bismillah kametin Taha
Çekilmiş velleyli alnın veddüha
Sin ile okunur Yasin keyfüha
Cümlenin üstüne Sultan olan yar

Âlemler lerçike sadırın yazdım
Yüz on dört sureden Errahman dizdim
Sırrı atmış bini Ali’de çözdüm
Ehli Tarikata mihman olan yar

Kâtibiyim Kulfü Vallahi Ahet
Canım Hak yoluna her dem her saat
Muhammet Ali’ye indi bu ayet
Dört Kitapta Ümmül Kuran olan yar

35
Gönül derdi kelam getirir dile
Aşkın deryasına daldığı zaman
Akar gözyaşlarım döndürür sele
Yâr bizi sevdaya saldığı zaman

Kaçma canan kaçma dosttan fenadan
Böyle haber aldık darul gedadan
Bize cevredenler bulur Hüdadan
Herkes ettiğini bulduğu zaman

Kâtibi gör Erkânını yolunu
Olura olmaza açma sırrını
Sevdiğin bu edna fakir kulunu
Unutma derdinden öldüğü zaman

36
Sırrı hakikatten irfan isterler
Onuda her cana diyebildin mi?
Varlığın var ise desti post derler
Onuda geriye koyabildin mi?

Ya kime ilhak gördüler duayı
Arif olda boyla engin ovayı
Bir sofrada yedi katar deveyi
Hiçbir oturuşta yiyebildin mi?

Deveyi yer iken arif görürse
Arayıpta çiğ lokmanı bulursa
Katarın birisi eksik olursa
Altı katarınan doyabildin mi?

Çok deryalar geçtim yâre varırken
Çölde susuz kaldım derya dururken
İsrafil arşta sala verirken
Onu bu meydanda duyabildin mi?

Kâtibi hayali gitmiyor serden
Güzelce muhabbet sevgisi candan
Yirmi dört bin meyti yıykar bir yandan
Kırkına bir tas su koyabildin mi?

37
Ahir’im Muhammet aşinam Ali
Yollarına candan kurban olurum
Muhabbet bağına girdim gireli
Gerçek Erenlere kurban olurum

Ta ezelden nasibimiz bu imiş
Ahır encamım evvelim şu imiş
Gece gündüz dilde zikrim hü imiş
Kırkların Ceminde Selman olurum

Bu canımı koydum Pirin yoluna
Katıldım kaynayan aşkın seline
Bülbül olup kondum gülün dalına
Deryaya karışıp umman olurum

Tariki nazenin Güruhu Naci
Bey tül Mukaddeste olmuşuz Hacı
Sırrını sır eyle olma davacı
Kâtibi Kibriya’ya pinhan olurmu

38
Görüp cemaline âşık olduğum
Hakkı bir bilirsen ağlatma beni
Uğruna serimi feda kıldığım
Hakkı bir bilirsen ağlatma beni

Bu güzellik baki kalmaz sevdiğim
Aşıkı ağlatan gülmez sevdiğim
İyilikten kemlik gelmez sevdiğim
Hakkı bir bilirsen ağlatma beni

Kâtibi der yavru öğüt tutmazmı
Aşıkın dediği yola gitmezmi
Kara bağrın hun eyledin yetmez mi
Hakkı bir bilirsen ağlatma beni

Âşık Kâtibi’nin yazmış olduğumuz bazı eserleri üç veya dört kıtadan ibarettir. Torunu Ali Kurt’un anlattıklarına ve elimizdeki yazılı deyişlerine bakıldığında Kâtibinin yazdığı eserlerin bu kadar kısa olabileceğinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Ben yinede elimdeki kaynakları mümkün olduğunca bende yazılı olduğu gibi yazmaya çalışıyorum.

39
Deli gönül melul olup gam yeme
Ağlamanın elbet gülmesi vardır
Aduya intikam kalır mı böyle
Herkes ettiğini bulması vardır

Hak için ibadet eden sadıklar
Mertebesin bulur bağrı yanıklar
Bivefa dilberi seven aşıklar
Gahi böyle melul olması vardır
r
Bu aşk dedikleri bir yoldur ince
Bülbüle cevr eder bir gül-i gonce
Bir güzelin kendi gönlü olunca
Tenhaca odaya gelmesi vardır

Bu bir eski sözdür söylenir ezel
Dilber akçe ister dinlemez gazel
Zengince bir aşık bulsa bir güzel
Züğürdü feryada salması vardır

Katibi sabreyle ötesi yakın
Hercai gözetmez tuz ekmek hakkın
Bivefa dilbere aldanma sakın
Hemen bir yüzüne gülmesi vardır

40
Yüzüne Hakkın nuru saçılmış
Var ise can ister kulundan senin
Gönlünde nev bahar taze açılmış
Emreyle dereyim gülünden senin

Her zaman eğnine yüzüm sürdükçe
İltifat edersin bizi gördükçe
Var ol cihan içre dünya durdukça
Geçmesin adular yolundan senin

Şu beni seversin bilirim amma
Bir melek misali ey şemsi sima
Anladım aşıksın destinde hüma
Baz eksik olmasın kolundan senin

Hakikatlı yarsın bilirsin halden
Huda ayırmasın sen selvi daldan
Söyledikçe sözün tatlıdır baldan
Abu zülâl akar dilinden senin

Katibi kapından yabana atma
Lütfeyle göz yaşım sellere katma
Bari gülmüş iken beni ağlatma
Yandım zalim Felek elinden senin

41
Gurbet ele düştü yolum
Ağlayıp gezer yürürüm
Efkârlandı deli gönlüm
Dağlayıp gezer yürürüm

Oldum işimden avare
Yakarım sinemi nare
Gönlüm bir zülfü dildare
Bağlayıp gezer yürürüm

Dağlar başı oldu yurdum
Günden güne artar derdim
Ben kara gözlümü gördüm
Sızlanıp gezer yürürüm

Anlatamam ahvalimi
Göz görmesin meralimi
Halden bilene halimi
Söyleyip gezer yürürüm

Katibi sürse devranı
Yükledi göçü kervanı
Şaşkın sel gibi müdami
Çağlayıp gezer yürürüm

42
Efendim lütfeyle hakkı seversen
Gel ağlatma beni eller içinde
Senin salınışın öldürür beni
Selviye benzettim dallar içinde

Ben seni seveli bir dem gülmedim
Derdim pek yeğindir ilaç bulmadım
Çok gülistan gezdim kıymet bilmedim
Senin gibi gonca güller içinde

Efendim hışımla yüzüme bakar
Ayrılık ateşi bağrımı yakar
Gözüm yaşı durmaz çağlayıp akar
Kalmışım sultanım seller içinde

Kâtibi der gönül ahu zar mola
Yar da benim gibi intizar mola
Acep sevdiğimden güzel var mola
Şu fani dünyada kullar içinde

43
Gönül derdi kelam getirir dile
Aşkın deryasına daldığı zaman
Gözlerimin yaşın döndürür sele
Yar bizi sevdaya saldığı zaman

Naşinin duası göklere sığmaz
Üstüne hiç rahmet yağmuru yağmaz
Aşkın harareti sineye sığmaz
Sevdiğinden haber geldiği zaman

Kaçma canan kaçma dostan fedadan
Böyle haber aldım darül gedadan
Bize cevredenler bulur Huda’dan
Herkes ettiğini bulduğu zaman

İyilik edenler bulur selâmet
Elbette kemliğin sonu nedamet
Âşıksan başında kopar kıyamet
Haşve kıyamete kaldığı zaman

Kâtibi gör erkânını yolunu
Olura olmaza açma sırrını
Sevdiğin bu edna fakir kulunu
Unutma duadan, öldüğü zaman

44
Sana bir nasihatim var
Gel yanıma hele gardaş ,
Uzak yerde uğru gezme
Gitme elden ele gardaş

Harama sunma elini
Kötüden sakın kendini
Bazen hivzeyle dilini
Dilden gelir bela gardaş

Halın arz eyle ağ yara
Bulasın derdine çare
Her suyun geçidin ara
Gitmeyesin sele gardaş

Dinle okunan fermanı
Bulasın derde dermanı
Terse savurma harmanı
Dane gider yele gardaş

Ziyankâr olma komşuya
Sırrım açma naşiye
Uyma hal bilmez kişiye
Taş getirir yola gardaş

Dünya bir acayip haldır
Kimi elif kimi daldır
Bu bir başka derin göldür
Düşmeyesin göle gardaş

Katibim geldim cihana
Çok şükür olsun sübhana
Halin arz eyle sultana
Mihnet etme kula gardaş

45
Ela gözlü nazlı yarin sözleri
Şeker midir şerbet midir bal mıdır
Saçın dökmüş ak gerdanın üstüne
Kakül müdür zülüf müdür tel midir

Kudretten eğnine hülle biçilmiş
Al yanak üstüne benler saçılmış
Yar hüsnün bağında güller açılmış
Lale midir sümbül müdür gül müdür

Alçakları koyup yüksekten uçmak
Şöyle gerdan kırıp göğüsler açmak
Yâdlara meyledip yarenden kaçmak
Adet midir erkan mıdır yol mudur

Katibi ah edip bağrını ezer
Ağyarlar yavrunun ardınca gezer
Efkarlanmış gönül yollarda gezer
Dağ mıdır bağ mıdır yoksa çöl müdür

46
Gönül aşk atına binelden beri
Muhabbet menzilin alagelmiştir
Pervane-veş şem’a yahaldan beri
Benzimiz sararıp solagelmiştir.
Rûz u şeb fikrimiz sevgili yârda

Ciğer kebab oldu hasret-i nârda
Bu garib bülbülün evvelbaharda
Muradın almağa gülegelmiştir.
Dertli bülbül bahçalarda bağlarda

Figan eyler yaz geldiği çağlarda
Mor sünbüllü gönce güllü dağlarda
Ferhat Şirin’ini bulagelmiştir.
Bu gurbette ayrılığın elinden

Deryalar dolmuştur çeşmim selinden
Sözün bilmez adûların eimden
Bağrımız kan ile dolagelmiştir.
Kâtibi der hayâlini gördüğü

Gece gündüz hayâline yeldüğüm
Severler güzeli elbet sevdiğim
Yalancı dünyada olagelmiştir

47
Bir dem kararım yok dağlar başında
Nice bir Mecnun’a dönersin gönül
Bunca cümle âlem kendi işinde
Sen aşkın narına yanarsın gönül

Cevherini her sarrafa satmazsın
Gündüz efkârlanır gece yatmazsın
Belli bir mekânda karar tutmazsın
Her dem daldan dala konarsın gönül

Bülbüle işaret olsa gülünden
Hub güzel maniyi söyler dilinden
Hercayi bi vefa yârin elinden
Zehri nuş eyleyip kanarsın gönül

Kâtibi bilmedin çeşmi siyahı
Kendine yar etme zar ile ahı
Yükseklere çıkıp dolaş begahi
Gah olur alçağa inersin gönül

48
Acep ahîr zaman oldu gaziler
Büyük küçük birbirini beğenmez
Her mümin münâfık cennet arzular
Tanrı nasip ettiğini beğenmez

Kediler köpekler ile savaşır
Miçik deyu çarşı çarşı dolaşır
Mekbeti’si ehli ırz’a ulaşır
Orospular kendi erin beğenmez

Teklif ister bülbül güle konmağa
Pervaneler düşüp şema yağmağa
Oğlancıklar iştahından binmeğe
Doru ister atın kır’ın beğenmez

Babası anası koyun güttüren
Dağ başında kavalını öttüren
Kazma ile başın tıraş ettiren
Âhır kar ayak berberin beğenmez

Ot kökü balta sapının eğrisi
Yine gitmez yüreğimin ağrısı
Sofuluk satar bazı eşek oğlusu
Aşıkların aşk eserin beğenmez

Marifette kâmil olan yiğitler
Mağrur olmaz kendi nefsin öğütler
İl içinde bilip gören şâkirtler
Üstâdını bırak pîrin beğenmez

Er olmaz kalbinde tutan gümanı
İsterse dolaşsın Hint’i Yemen’i
Der Kâtibî bizi beğenmeyeni
Deli gönül beğen derim beğenmez

49
Verdiğin ikrarın günleri geldi
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş
Yer gök dua ile hem karar kıldı
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Dar günümde yetecektin carıma
Kurt kuş dayanmıyor ahu zarıma
Hasret koyma beni nazlı yarıma
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Himmet Muhammet’ten Ali’den çare
Siz mehlem edinki sarıla yare
Hiç amelim yoktur yüzlerim kara
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Iğdır evliyası güçlü kuvvetli
Boldur kerameti hem mucizatlı
Ben dertde kalmışım yetiş Bozatlı
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Kul Molla Mustafam kendi kendine
Sözü gel geç imiş Hak’kın yanında
Zülfikar’ı karar eyler kınında
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

50

Katibi’nin adını almış torunu Ali KURT’tan kalan deyişler

Ağlamışsın gönül yaş var gözünde
Akan gözyaşını sil nenni nenni
Bırak hatıralar gönlünde kalsın
Arada sırada sar nenni nenni

Ne baharı gördün ne gül kokladın
Sevincin üstüne keder ekledin
Her geçen gün ne hayelle bekledin
Ellerin koynunda dön nenni nenni

Gurbete saldılar yalnız başına
Kendini yerlere atma boşuna
Dayanılmaz gözlerinin yaşına
Yeter ağladığın gül neni neni

Yorgun düştüm seni böyle görmekten
Gönül usanırmı güzel sevmekten
Başka çaren yoktur geri dönmekten
Yeter beklediğin gel nenni nenni

Uzanıp yatayım şöyle yanına
Kollarım sarayım ince beline
Âlim der kurbanım tatlı diline
Kiraz dudakların bal nenni nenni

51
Bir kaşı karaya bağlandı gönlüm
Huri misin melek misin sevdiğim
Neden öyle melul mahsun bakarsın
Aşık mısın maşuk musun sevdiğim

Eksilmez bir türlü boranın kışın
Kurtulmadı gitti beladan başın
Akar damla damla çağlar gözyaşın
Derya mısın deniz misin sevdiğim

Sakın incitmesin seni sözlerim
Hasret düştüm yollarını gözlerim
Kışa döndü ilkbaharım yazlarım
Tipi misin boran mısın sevdiğim

Deli gönül senden ümidi kesti
Acı poyraz gibi savruldu esti
Nedendir vefasız yar bana küstü
Deli misin divane mi sevdiğim

Âlim der aklımı başımdan aldı
Beni bir vefasız sevdaya saldı
Yüzüne bakınca gözleri doldu
Veremisin kanser misin sevdiğim

52
Dünyanın güzeli benim olsa da
Gözler başkasına bakar mı sandın
Cümle âlem çiçek olup açsa da
Senden başka çiçek kokar mı sandın

Yanakta gamzeler dönerse güle
Coşarsa sevgiler gelirse dile
Gönlünde kapılar kapansa bile
Gönül başkasını sever mi sandın

Seven sevdiğine olur mu serin
Kalbimde kurulu hazırdır yerin
Sen olmazsan sensiz nasıl ederim
Bu dünyada sensiz yaşar mı sandın

Bitsin bu gurbetlik bitsin bu zulüm
Ne hasretlik nede ayırsın ölüm
Âlim o yar benim hem goncam gülüm
Senden başkasını koklar mı sandın

53
Dağlara taşlara derdimi yazdım
Akar gözlerimden sel dertli dertli
Nasıl anlatayım size kendimi
Hayırsız elinden kul dertli dertli

Hava çok karardı kar bulut toplar
Nere gitsem bulur belalar dertler
Mezarım üstünde bir karış otlar
Kurudu vefasız gör dertli dertli

Bu sevda çeker mi gönül kışını
Kim anlamış felek senin işini
Gözlerimden akan kanlı yaşını
Seher yeli ile sil dertli dertli

Katarlanmış gelir dert kucak kucak
Baykuşlar tünemiş tütmüyor ocak
Perişan haldeyim sonum ne olacak
Ara gurbet elde sor dertli dertli

Yanaklar eriyip gözler süzülmüş
Kaderime kara yazı yazılmış
Âlim oynadığın oyun bozulmuş
Sahipsiz bir mezar bul dertli dertli

54

Erenler cemine gireyim derken
Gönül muhabbetle coştu Erenler
İlmi Hak’tan haber sorayım derken
İnci mercan gevher saçtı Erenler

Bir desti misali akarken doldum
Erenler yolunda bi karar oldum
Ben Hak’kı ararken kendimde buldum
Kudretten bir dolu içtim Erenler

Sen arzetki ben kapına geleyim
Şahım dergâhına yüzler süreyim
Sanki yetmişinde dilsiz bebeyim
Pir’in dergâhında piştim Eren’ler

Ali’m Eren’lere olalı bende
Lokmansın hekimsin dermansın derde
Nerde çağırdıysam hazır heryerde
Ne hikmettir böyle şaştım Eren’ler
55
Halden anlamazki derdim yanayım
Nedendir beni hor görürsün gardaş
Zehiri bal edip derdi bölüştük
Neden kızıp surat edersin gardaş

Mezhebim Kızılbaş istersen sorma
Tanımadan beni yargıya varma
Bende bir insanım gel hakir görme
Boğulur deryada kalırsın gardaş

Hacıdan hocadan kendini sakın
Öyle uzak durma hele ol yakın
İkilik yaratır dürzüye bakın
İnanma çamura batarsın gardaş

Çok uzak kalmışsın ilimden fenden
Faize haram der hazırdır dünden
Günah der arada alırsın demden
Sızıp bir köşede yatarsın gardaş

Tanırsan Ali’yi Kızılbaş oğlu
Gözümüz kapalı elimiz bağlı
Yüzünü gördükçe olurum deli
Yinede din iman sorarsın gardaş

56
Kırk demeden aklar düştü saçıma
Kader deyin çile deyin gam deyin
Şu fani dünyada bir gün gülmedim
Kader deyin çile deyin gam deyin

Ağzımda hiç diş kalmadı döküldü
Sızılar çoğaldı belim büküldü
Eşim dostum üçer beşer çekildi
Kader deyin çile deyin gam deyin

Ne hayeller kurdum ben neler gördüm
Dert küpüne döndüm ne zaman güldüm
En sonunda yine kötü yine ben oldum
Kader deyin çile deyin gam deyin

Âli’m ne utanır ne vaz geçersin
Kime ne eyledin kimden kaçarsın
Zaman gelir bir gün konup göçersin
Kader deyin çile deyin gam deyin

57

Sevdiğim sıladan mektup göndermiş
Kar etti canıma gelesin demiş
Mektubunda nice sitemler etmiş
Gelki ne haldeyim göresin demiş

Huzurum yok hergün sıkıntı geçim
Yetmiyor kazancım bumudur suçum
Döküldü dişlerim ağardı saçım
Sarardı gül benzim bilesin demiş

Akbabalar başımızda dönüyor
Güllerin dalına baykuş konuyor
Dokunmayın bana yaram kanıyor
Aktı gözyaşlarım silesin demiş

Ali’m yar güvenmez olmuş sözüme
Okudum mektubu sürdüm yüzüme
Sılada yavrular geldi gözüme
Oturup karalar bağlasın demiş

58
Od düştü sineme yaktı kavurdu
Ne yaptım peşime düşersin felek
Ne gününü gördüm ne murat aldım
Ben dertli sen gamsız yaşarsın felek

Ne kusur işledim söyleki bilem
İstemezsin beni yanına gelem
Eğer istiyorsan kul köle olam
Tutuştu yüreğim yanıyor felek

Yüksek tepelerden baktın halıma
Sakın rasgelmesin yolun yoluma
Merhametin yoktur hiçbir kuluna
Hiç hatır gönülden bilmezsin felek

Ne tecellin belli ne kara yazın
Böylemidir senin bana son sözün
Tutunsun dizlerin kör olsun gözün
Hısım akrabayı el ettin felek

Âşık Ali’m bundan gayriyi bilmez
Felek yaptıkların sanada kalmaz
Çok bindin dalıma bu böyle olmaz
Bir gün sen elime düşersin felek

59
Artık ihtiyarlık çökdü serine
Günler gelip geçti vay deli gönül
Ne çileler çektin ne günler gördün
İster yaşa ister cay deli gönül

Bir garip yorgunluk çökmüş serine
Sızılar arttıkça kızar birine
Kimselerin yoktur gelsin yanına
Topraklar başına hay deli gönül

Ağarmış saçları dökülmüş dişi
Oturur köşede çok zordur işi
Ne baharı belli ne yazı kışı
O kötü günleri say deli gönül

Buruşmuş yanaklar çekilmiş kanı
Ölümden korkuyor tatlıdır canı
Kesilmiş musluklar yoktur imkânı
Üç kuruş bir yana koy deli gönül

Çene düşmüş nefret çökmüş özüne
Güven olmaz sohbetine sözüne
İşi bitmiş bakılmıyor yüzüne
Gençlik uçup gitmiş duy deli gönül

Elinde sigara tüter dumanı
Öksürük geldikçe vermez amanı
Ne dini kalmıştır nede imanı
Çoktur günahların say deli gönül

Ali’m gençlik gitti çırpınıp durma
Sakın oturupda hayeller kurma
Alem seni sever sen kötü olma
Seni böyle eden huy deli gönül

59
Eğildim çeşmeye içeyim derken
Ben bir güzel gördüm bunda ne varki
Doğruldum adını sorayım derken
Sormadan söyleyip güldü ne varki

Canım kurban güzellerin yoluna
Mevlam yardım etsin seven kuluna
Görenler acıyor dertli halıma
Bu dert çile bende elde ne varki

Çağlasa ırmaklar sular bulansa
Elleri koynunda dönse dolansa
Bu canı serveti alsın ne varsa
Ben canı koymuşum malda ne varki

Sinemde açıldı onulmaz yara
Hiç dermansız derde olurmu çare
Kul köle oluyor Âlim fukara
Bütün dertler bende sende ne varki

60
Bir mürşide gönül verdim Erenler
Pirin huzurunda dedim eyvallah
Eğildim postuna yüzümü sürdüm
Durdum divanına dedim eyvallah

Âşık olup gönül darına durdum
Erenler yolunda bi karar oldum
Ben Hakkı ararken kendimde buldum
Ser verip gönülden dedim eyvallah

Kâmil cahil ile edermi sohbet
Ali bendesine edersen izzet
Hakkın lokmasında bulasın lezzet
Sundular bu cana dedim eyvallah

Pişer lokmaları kaynar kazanı
Orda kurulacak Hakkın mizanı
Erenler Ceminde bulduk düzeni
Kattılar katara dedim eyvallah

Kırklar meydanında Ali’yi gördüm
Girdim dergâhına göz gönül verdim
Âlim eşiğine yüzlerim sürdüm
Vardım kapısına dedim eyvallah

61
Hazan değmiş gülü nasıl koklayım
Ömrü geçmiş ilkbaharı kalmamış
Gamzeli yanakta açardı güller
Sararmış yaprağı dalı kalmamış

Düğünde bayramda seyrana çıksa
Düşmanı olurdum birine baksa
Yüreğim sızlardı boynunu bükse
Tükenmiş dermanı gücü kalmamış

Karda yürür belli etmez izini
Boşa sürmeleme kaşı gözünü
Kimseler dinlemez olmuş sözünü
Yanakta dişlerin izi kalmamış

Seher yeli gibi savrulup estik
Kollarım olaydı başına yastık
Kaderim ayırdı sanmaki küstük
Halin arz edecek sözü kalmamış

Âlim derki ömrüm geçti nem kaldı
Zalim felek yâri elimden aldı
Yüzüne bakınca gözleri doldu
Neşeden sevgiden eser kalmamış

62
Şeytana uyupta sakın hor bakma
Kalbim insanlığa yoldur ey gardaş
Nefsine uyupta gel gönül yıkma
Gönlünü sevgiyle doldur ey gardaş

Kötülükle hiçbir yere varılmaz
Sevgiden öteye dostluk bulunmaz
Dostluk kazanılır satın alınmaz
Sevgi sevdiğine kuldur ey gardaş

Nefsini işlemek sanma ar değil
Bunca yaptıkların yeter kâr değil
İnsanlıktan zerre haberdar değil
Sevgi insanlığa seldir ey gardaş

Taze süte katma bozuk mayayı
Mecnun yana döne arar Leyla’yı
Çekmeyen ne bilir aşkı sevdayı
Sevgi dost bağında güldür ey gardaş

Âlim derki nasihattır sözümüz
Ayaklara turap olsun yüzümüz
Sevgiye saygıya bağlı özümüz
Bu ne sevgi bu ne haldir ey gardaş

63
Günahkâr bir kulum kapına geldim
Bağışla günahım Pir Hacı Bektaş
İsteyen kulların muradın veren
Benimde muradım ver Hacı Bektaş

Girdim dergâhına çeşmi gâh oldum
Her ne aradıysam ben sende buldum
Dermansız bir kulum dermana geldim
Sızlar yaralarım sar Hacı Bektaş

Murada erişir gayretin güden
Dertlere dermansın ben kime gidem
Cansız duvarlara binip coş eden
Yetiş imdadıma car Hacı Bektaş

Kokun gelir bahçendeki güllerden
Nameler okunur tatlı dillerden
Bir yudum zemzemin içsem Pirlerden
Yarelere mehlem sür Hacı Bektaş

Sen derya denizsin rahmetin boldur
İster azad eyle istersen öldür
Şu Ali’m kapında günahkâr kuldur
Çoktur günahlarım sil Hacı Bektaş

64
Hasret kaldım vatanıma elime
Derdimi dostlara yazarım gardaş
Sermayem yok servetim yok malım yok
Ellerim koynumda gezerim gardaş

İşler iyi gitmez oldu yolunda
Baykuş tuzak kurmuş bekler dalında
Zehirmi var dudağında dilinde
Öfkelenir bazen kızarım gardaş

Ayaklar yürümez beden yoruldu
Kollarıma kelepçeler vuruldu
Güvenim kalmadı umut kırıldı
Yoksa kavlimizi bozarım gardaş

Yaram dost yarası istemem sorma
Çaresiz derdime dermanım olma
Sızlar yaralarım yaramı sarma
Mecnunum çöllerde gezerim gardaş

Ali’m der kimseden görmedim vefa
Yokluğun adını koymuşlar sefa
İstemem dünyaya gelmem bir defa
Bazen çok içlenir yazarım gardaş

65
Güller arasında gezer bir ceylan
Yanakları bahar gülüne dönmüş
Sordum kırk beşinde çok deli dolu
Coşkun akan aşkın seline dönmüş

Yanaklar gamzeli gözler sürmeli
Güzel olan hatır kıymet bilmeli
Kiraz dudaklardan buse vermeli
Dili tatlı oğul balına dönmüş

Görüp âşık oldum gönülden candan
Bakmıyor vefasız ne gelir elden
Sen vaz geçtin gönül geçmiyor senden
Deli boran seher yeline dönmüş

Âli’m der sinemde ateş yanıyor
İçim bir hoş fıkır fıkır kaynıyor
Yeter artık bu iş böyle olmuyor
Bülbülüm son bahar gülüne dönmüş

66
Gönlümün sultanı gözümün nuru
Her gün yollarına bakar ağlarım
Kapında bekleyen bir garip kulum
Yar gizli sevdanı çeker ağlarım

Bir gördüm yüzünü eyledin ahmak
Sevaptır güzele dönüpde bakmak
Yakışırmı sana gönüller yıkmak
Her gün yol üstüne çıkar ağlarım

Göster cemalini yüzün göreyim
Hurimi melekmi nerden bileyim
Sen emret kapında kulun olayım
Oturdum boynumu büker ağlarım

Hasretin çektiğim yaktırma nara
Çoğaldı dertlerim kapanmaz yara
Cevretmek yakışmaz böyle sultana
Çaresiz gözyaşım döker ağlarım

Mecnun oldum Leyla için çöllerde
Gönül hasret çeker gözüm yollarda
Ali’m gibi dertli varmı kullarda
Kerem olup kendim yakar ağlarım

67
Hançer alıp dertli sinem deleyim
Bu ızdırap için için yer beni
Aç yüzünü mah cemalin göreyim
Bu ızdırap için için yer beni

Kirpikler ok olmuş gözleri ela
Bir türlü başımdan gitmiyor bela
Cevretmek yakışmaz sen gibi kula
Bu ızdırap için için yer beni

Yaylasına vardım karsız dumansız
Bir vefasız sevdim dinsiz imansız
Yandım ateşine ahtı amansız
Bu ızdırap için için yer beni

Geceler uzadı sabah olmuyor
Kulaklarım seste haber gelmiyor
Yar vefasız kadir kıymet bilmiyor
Bu ızdırap için için yer beni

Sanki yüce dağlar girdi araya
Gel gönül aldanma kaşı karaya
Mehlem diye tuz bastılar yaraya
Bu ızdırap için için yer beni Âşık Kâtibi 1863 yılında Tokat’a bağlı Zile’nin Çakırçalı Köyünde doğdu. Asıl adı Ali’dir. Baba İsmail Malatya’nın Akçadağ İlçesine bağlı bir köyde ikamet etmekte iken göç etmek zorunda bırakılmıştır. Baba her şeye rağmen, her şeylerini o köyde bırakarak iki çocukları ile birlikte Zile’nin Çakırçalı Köyüne gelip yerleşir. İsmail’i çocukları ile birlikte göç etmeye zorlayan neden, günümüzde de olduğu gibi o dönemde Sünni Osmanlı hükümetinin ve Sünni toplumunun Alevi toplumu üzerindeki baskısı ve zulmüdür. İsmail’in babası o çevrede yaşayan Sünni köylüler tarafından öldürülmüştür.
Adından da anlaşılacağı gibi Çakırçalı Köyü tepenin üzerine kurulmuş taşı kayası oldukça fazla olan bir köydür. Güzelbeyli kasabasından bakıldığında (eski adı Silis) iki tepe arasına sıkışmış küçük bir köy. Köyün önceki hali ormanlık içerisinde, kerpiç yapılı derme çatma toprak damlı evlerden oluşmakta idi. Günümüzde ise bazı evler iki katlı betondan yapılmış, çatıları kiremitli, daha derli toplu gözükmektedir.
İsmail Malatya’da ikamet ettiğinde maddi durumu çok iyidir. Çakırçalı Köyüne gelirken de yüklü miktarda para ile geldiği köyün büyükleri tarafından anlatılmaktadır. Köye yerleştiğinde köyde kendilerinden önce oturanların olduğu bilinmektedir. İsmail zamanla yanında getirdiği parayla köyün arazisinin yarısına yakınını satın alır. Malatya’da olduğu gibi artık burada da durumu çok iyidir. Çevresindeki köylerin hepside Alevi köyleridir. Bundan böyle İsmail hem köyünde hemde çevresinde sözü geçen ve sevilen birisi durumundadır.
Ali bu köydeki kerpiç yapılı toprak damlı bir evde doğar. Sekiz on yaşlarına kadar köyde annesi ve babasının gözetiminde yaşar. Ali yaklaşık on yaşlarındadır. Babası onu okuması için Zile ilçesinde bir akrabasının yanına gönderir. Ali bu akrabanın yanında Ulu Medrese’de on dört yıl medrese eğitimi alır. Osmanlıcayı, Farsçayı ve Arapçayı çok iyi öğrenir. Ali büyümüş yaklaşık yirmi beş yaşlarında genç bir delikanlıdır. Babasının evinde on iki perdeli bir de bağlaması vardır. Onu bağlama merakı sarar. Babasının da onca gayretlerine rağmen her ne hikmetse bir türlü bağlama çalmakta başarılı olamaz. İnatçılık yönü de olduğu için bir türlü bağlamadan da vaz geçmez.
Ali yirmi beş yaşlarında Zile’den bir kızla nişanlanıp evlenir. Bu evlilikten Murtaza ve Haydar isimli iki erkek çocuğu olur.
Ali’nin oğlu Murtaza, babasının işi ile ilgili bir anısında “Bir gün evimize atlı, iki kişi geldiler. O zamanı cok iyi hatırlıyorum. Önceleri babamda annemde korktular. Daha sonraları babam o gelen atlıların devletin adamları olduklarını, kendisini bir konu ile ilgili Zile’den istediklerini, korkmamamız gerektiğini, en geç iki üç gün içerisinde gelebileceğini söyledi. Buna rağmen bizler babam gelene kadar korkudan tir tir titredik” diye anlatır. Bu görüşmeler sonucu Ali bir süre nahiye müdürlüğü yapar. Hangi nahiyenin müdürlüğünü yaptığı konusunda bilgi sahibi olmadığımız için görev yaptığı yeri belirtemedik.
Oğlu Murtaza bir anısında“Ben ve kardeşim yaklaşık dört beş yaşlarında idik. Köyden ayrıldığımızda annemde biz de sık sık ağlardık. O dönemlerde bu kadar eğitimli insanlar görmek mümkün değildi. Anladığım kadarıyla babam da bu görevi isteyerek yapmıyordu. Bir bakıma zorla yaptırtıyorlardı. Çünkü babamın durumu çok iyi idi. Devletten alacağı paraya ihtiyacı yoktu. Çevreden ve köyden ayrı kalmamız hem annemi babamı, hemde bizleri üzüyordu. Nasıl olduğunu bilmiyorum amma, babam hiç birimizin de onaylamadığı bu görevi bıraktı” diye anlatır.
Baba İsmail’in vefatı ile Ali’nin ailevi sorumlulukları daha da artmıştır. Ali yaklaşık otuz beş kırk yaşlarındadır. Hâlâ bağlama çalmasını öğrenememiştir. Ali bir gece rüyasında bağlama çalmaya çalışırken, karşısına yaşlı, aksakallı, elinde asası nur yüzlü birisi çıkar. Bu yaşlı, nur yüzlü kişi Ali’ye “Sen ne yapmaya çalışıyorsun” diye sorar. Ali ise cevap olarak “Yıllardır bağlama çalmayı öğrenmeye çalışıyorum ama bir türlü çalmasını öğrenemedim” der. Bunun üzerine yaşlı ihtiyar elindeki kadehi uzatarak “Korkma al bu doluyu iç, bundan böyle hem çalacak hem de söyleyeceksin” der ve kaybolur. Ali korku ile uyanır. Bir süre uyuyamaz.
Mevsimlerden kış mevsimidir. Köyde cem ibadetini yürütmek için gelmiş olan dedeye niyazını yaptıktan sonra bir köşeye oturur. Ali düşüncelidir. Onun düşünceli halini gören dede “Neyin var? Niçin bu kadar dalgınsın?” diye sorar. Dedenin bu sorusu üzerine Ali, dede ve yanında bulunan köyün büyüklerine gördüğü rüyayı anlatır. Dede ile köyün büyükleri gelecekte kendisinin iyi bir ozan olacağı müjdesini verirler.
Kısa bir süre sonra Ali hem saz çalmasını öğrenir, hemde irticalen söylemeğe başlar. Bunun üzerine köyde bulunan dede Ali’ye sana bir isim bulmamız gerekir der. Bundan böyle deyiş ve duazlarında “KÂTİBİ” mahlasını kullanacaksın der. Dede Şah İbrahim ocağına mensup bilge bir kişidir. Ali yerinden kalkarak duaya durur ve böylece Kâtibi mahlasını da almış olur.
Diğer büyük halk ozanlarında olduğu gibi Kâtibi’nin de haktan dolu içtiği görülmektedir. Bütün deyiş ve duazlarında Kâtibi mahlasını kullanmıştır. Kâtibi’nin gördüğü o gizemli rüyadan sonra ilk okuduğu deyişin aşağıya ilk dörtlüğünü yazdığımız deyişin olduğunu oğlu Murtaza da teyit etmektedir. Bu deyişin tamamını Kâtibi’nin hayat hikâyesinden sonra ki deyiş ve duazlar bölümünde bulunmaktadır.

Kül etti derunum aşkın ateşi
Akıbet bu bizi yakar savuşur
Ne bilsin başına gelmeyen kişi
Seyreder kenardan bakar savuşur

Kâtibinin yazmış olduğu eserlerine bakıldığına daha çok edebiyatın ve felsefenin ağırlık kazandığı görülüyor. Bu eserlerin birçokları halkın ezberinde ve bazı sanatçıların repertuarında yer almaktadır. Bu eserlerden bazılarını da kendisinin müziklendirdiğini bilmekteyiz. Kâtibi’ nin çok iyi bağlama çaldığı söylenilmektedir. Zile ve çevresinde Hak’a yürüyen onlarca Halk ozanlarının en önde geleni, güçlü ve etkileyici bir Halk ozanı olduğu görülmektedir.
Oğlu babası Kâtibi’nin hayatı boyunca dört yüzün üzerinde eserinin olduğunu söylemektedir. Ne yazık ki yazmış olduğu bu dört yüzün üzerindeki deyiş ve duazların bulunduğu cönk Artovalı Gurap Ali adında bir kemancı tarafından geri iade edilmek üzere alındığı, ancak bir daha da geri getirilmediği oğlu Murtaza tarafından anlatılmaktadır.
Kâtibi yaşamı boyunca hiçbir rahat yüzü görmemiştir. Bir taraftan devletin baskısı bir taraftan da eşkıyanın baskısı devam etmektedir. Osmanlı’nın son dönemlerinde karınlarını doyurabilmek için kol gezen eşkıyanın yer yer köyleri basarak yiyecek ve giyecek topladıkları bilinmektedir. Bu baskınları en çok ta köyde durumları iyi olan aileler üzerinde yoğunlaştırdığı bilinmektedir. Kâtibi’nin durumunun çok iyi olduğu eşkıyalarca da bilindiği için en çok da karınlarını orada doyururlarmış.
Kâtibinin oğlu Murtaza babasının istemeyerekte olsa bunu yapmak zorunda kaldıklarını şöyle anlatıyor; “Biz o dönemler iki kardeşte buluğ çağlarında idik. Bir grup eşkıya gelir hem karınlarını doyurur, hemde diğer arkadaşlarına ne bulurlarsa yiyecek giyecek alıp götürürlerdi. Giderken de eğer bizleri devlete ihbar ederseniz kendilerinizi yok bilin diye de tehditler savururlardı. Bizler korkumuzdan devlete ihbarı değil sesimizi dahi çıkaramazdık”
Eşkıyaların o civarda en çok Kâtibi’nin evinde karınlarını doyurduğunu duyan devletin bazı yetkilileri Kâtibi’nin evine baskınlar düzenler. Kâtibi çaresizlik içerisindedir. Çünkü bir tarafta devletin baskısı vardır, diğer tarafta ise eşkıyanın baskısı. Devlet adına gelen bazı yetkili kişiler Kâtibi’yi eşkıyaya yataklık yapıyor, eşkıya besliyor diye tutuklar. Kâtibi idamla yargılanır. Kâtibi’yi tanıyan çevrede ki Sünni köylerinde hatırı sayılır, sözü dinlenir bazı kişiler Kâtibi’nin böyle bir şey yapmayacağı hususunda şahitlik yaparlar. Bu şahitlik üzerine Kâtibi idamla yargılanmaktan kurtulur.
Aradan çok zaman geçmez Kâtibi tekrar tutuklanır. Bu defada Kâtibi Kızılbaşları örgütlüyor, onları devlete karşı kışkırtıyor diye tekrar idamla yargılanır.
Hâlbuki Osmanlının son dönemlerinde halk fakir ve perişandır. İnsanlar çocuklarının karınlarını doyurabilmeleri, akşamları bir lokma ekmeği evlerine götürebilmek için her türlü eziyete katlanırlarmış.
Kâtibinin maddi durumunun iyi oluşu ister istemez durumu iyi olmayan bazı insanları da yanına çekmiştir. Akşama kadar çalışan birçok insan burda hem karınlarını doyuruyor, hemde akşam evlerine dönerken çocuklarının nafakalarını da beraberinde götürüyorlarmış. Kâtibi’nin tutukluluğu devam ederken bir yandan da evi gözetim altına alınmış. Devlet yetkililerinin Kâtibi’yi tutuklamasıyla çevresindeki insanlar Kâtibi’yi daha da sahiplenmiş, adeta ona kol kanat olmuşlardır. Gizlice Kâtibi’nin evini gözetleyen devletin yetkilileri bunun bir örgütlenme olmadığını, gelenlerin çoğunluğunun ihtiyaçtan geldikleri kanaatine vardıkları için Kâtibi’yi tekrar salıverirler.
Kâtibi’nin devletle karşı karşıya kalmasına sebep olan en büyük nedenlerden biri Kâtibi’yi çevrede çekemeyen bazı kişilerin asılsız ihbarlarından kaynaklandığı anlatılmaktadır. Kâtibi bu yüzden çok çekmiştir, kendisini çekemeyen bazı insanlardan da oldukça dertlidir.
Yıl 1930, Mevsimlerden İlkbahar. Kâtibi 67 yaşlarında hastalanır. Yakınları onu tedavi ettirmek için kasabaya götürmek isteseler de gitmek istemez. Tedavi için hastane ye gitmeyişinin nedeni yine görmüş olduğu gizemli bir rüyadan dolayıdır. Oğlu Murtaza, babası hastalandığında öldüğü güne kadar yazmış olduğu deyiş ve duazlardan sadece birisinin bir dörtlüğünü okuduğunu, o eserin aşağıda yazılı olanlar içerisinde olmadığını, hangi eser olduğunu bir türlü hatırlayamadığını söylüyor.
Hastalığa yakalanması ile vefat etmesi yaklaşık bir ay kadar sürer. Nisan veya Mayıs ayları içerisinde Hakkın rahmetine kavuşur. Kâtibi’nin ölümünden yaklaşık bir yıl sonra da torunu doğar. Babası ona Kâtibi’nin adı olan Ali (Âşık Ali KURT) ismini verir. Adını verirken de kulağına, adın gibi iyi bir ozan ve âşık ol der
Kâtibi’nin yaşamı ile ilgili hiçbir bilgi yazıya geçmiş değldir. Hakkında kendi köyünde yaşamlarını sürdürmekte olan insanların bazı dedelerin dışında, hiç bir bilgi sahibi olanla karşılaşılmaz.
Bazı sanatçı ve yazarların yeterli bilgiye sahip olmadan kulaktan dolma bilgilerle Kâtibi’ye ait olan eserlerin Güzide Ana’ya aitmiş gibi yorumlar yapmalarının ne kadar üzücü olduğunu belirtmek isterim. Bu hususta yeterli bilgi ve birikime sahip olmadan yorumlar yapan insanlara sormak gerekir. Kâtibi mahlasının Güzide Anaya ait olduğunu iddia edenler Kâtibi’yi ve Güzide Anayı ne kadar tanıyorlar?
Bugüne kadar gelmiş geçmiş ulu ozanların hepsine de ayrı ayrı bakıldığında hiç birisin de çifte mahlas kullandığı görülmemektedir. Sıdkı hariç (Pervane). Sıdkı’nın da çifte mahlas kullandığı konusunda kuşkularımın var olduğunu belirtmek isterim. Aslına bakılırsa bu konunun uzmanları Sıtkı, Pervane hususunu iyice araştırdıktan sonra kesin bir sonuca varmalıdırlar. Nasıl ki Sıtkı, Pervane konusunda benim kuşkularım varsa, bu hususta konuştuğum bazı insanlarında kuşkularını bir şekilde gidermiş olurlar. Anlaşılan ya Sıtkı’nın eserleri Pervaneye, yada Pervanenin eserlerinin Sıtkı’ya yazıldığı kuşkuları sürüp gidecektir. Çünkü Nesimi’den, Verani’den, Hatayi’den, Teslim Abdal’dan, Derviş Muhammet’ten, Kulhimmet’ten, Pirsultan’dan tutunda günümüzdeki Veysel’e, Mahsuni’ye, Akarsuya, Daimi gibi nice ozanlara bakıldığında hiç birisinde böyle çelişkili bir durumla karşı karşıya kalındığı görülmemektedir.
Bir başka dikkatleri çeken husus ta yıllar önce yaşamış olan Ulu ozanların mahlaslarının, yıllar sonra yaşayan ozanlar tarafından kendilerine aynı mahlası kullanmalarıdır. Bu gibi durumlar ise yazılı olan eserlerin hangi ozana ait olduğu konusunda çelişkiler yaratmaktadır.
Âşık Kâtibi’nin hayatı ile ilgili özgeçmişi ikinci kez kitaplaşmış olacaktır. Bu konuda Kâtibinin hayatını ve eserlerini Prof. Dr. Fuat Bozkurt yazmıştı. Kâtibi hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenlerin kitap ile ilgili bilgi kısmındaki telefondan numarasını arayarak yeterli bilgiye sahip olabileceklerini belirtmek isterim. Kâtibi konusunda yanlış bilgiye sahip olanlar hem Kâtibi’yi daha yakından tanımış olacaklar, hem de Kâtibi ismi ile yazılmış olan eserlerin gerçek sahibine ait olduğu da gerçeklik kazanmış olacaktır.
HAYDAR KURT
KÂTİBİ’NİN DEYİŞ VE DUVAZLARI
1
Bizim cemimize kolay girilmez
Nefsine uymuşta haksızsan gelme
Bu cemde kimseye ödün verilmez
Ali yolundan yozmuşsan gelme

Ummanlar dururken dalma göllere
Yolundan ayrılıp varma çöllere
Uzaklaş fenadan düşme dillere
İftira kuyusun kazmışsan gelme

Duvara secdeyi eyleme meyil
Âdem huzurunda hürmetle eğil
Mevlana misali bin kere değil
Tövbeni bir kere bozmuşsan gelme

Kâtibi’yim derki kulak ver bana
Ben tavır koymuşum gerçekten yana
Doğruyu güzeli söylerim amma
Bu gerçek sözlere kızmışsan gelme

                        2

Baharda açılır gonca dühanı
Bülbülün sevdası gül sefa geldin
Ali’yi sevene bu canım kurban
Dili şeker lebim bal sefa geldin

Şahı velayetten Selman’mı geldi
Evladı Resul’den fermanmı geldi
Yoksa dost elinden dermanmı geldi
Yarama melhemin sar sefa geldin

Fey basar fark eder gülü gevheri
Arifler fark eder kışı baharı
Alana satarız türlü cevheri
Altın sarrafıdır al sefa geldin

Yasin âdemdedir bilmezmi arif
Veçhinde yazılı ihlâsı şerif
Ehli yol olana gerekmez tarif
Arifler ustası pir sefa geldin

Kâtibi der yardımcımız evliya
Şükür secde kıldık yüzü benliye
Cümle sular akar gider deryaya
Muhip deryasından göl sefa geldin
3
Gönül bir güzele meyil aldırmış
Sevmiş ayrılmanın çaresi yoktur
Derunundan Sıtkı candan yandırmış
Sabredip bir yerde durası yoktur

Bu gün dünya bu gün ahret gün bu gün
Geçti geçen günler sayılmaz o gün
Hakın ihlâs kulu o ehli yakın
Gerçeğin gönlünde karası yoktur

Yanar dertli sinem yaram yürekte
Şükrolsun Huda’ya elimiz pekte
Oncaları kalpa çıktı mehenkte
Silinmiş sikkesi turası yoktur

Alış veriş işlenirmi tuç ilen
Hak bulunmaz cedelinen lecinen
Bir Kâmilde iffet etse picinen
Ustaz meydanında sırası yoktur

Mürşide yetenler cana can katar
Cehennem narından Ali sen kurtar
Hak nizam kurmuşlar hayır şer tartar
Terazi başvurmuş darası yoktur

Bir gün olur suçlu suçsuz derilir
Halis olan bu dergâhtan sürülür
Yalancılar hayvan olmuş yayılır
Yetemez menzile süresi yoktur

Kâtibi der Şah Hüseyin’dir Pirim
Şu iki cihanda umudum varım
Şimdi ise yaralandı her yerim
Derler ki görmekte çaresi yoktur
4
Ağu içen cümle Erenler Şahı
Alnına gün doğmuş âlemler mahı
Yoluna kurbandır canım vallahi
Nurlara garg olmuş gördüm cismini

Elleri yeşildir nurdandır cismi
Atası İmamı Ali’nin nesli
Nedendir dost bizden selamın kesti
Muhabbeti hoştur duydum sesini

Evladı Resul’dür Seyit’i Sadet
Esirip coşunca kopar kıyamet
İçinde gizlidir bin bir alamet
Sırlara bürünmüş gördüm tacını

Kâtibi niyazım zikrim Pirime
Medet mürvet merhamet kıl zarıma
Canlar kurban edem Şahın yoluna
Dönmem ikrarımdan yüzseler beni

                        5

Sefinemiz bir girdaba uğradı
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş
Adunun hançeri sinem dağladı
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Münkirler kast etti Ali kuluna
Sen el atki haklı haksız biline
Gözüm yaşlı düşer oldum yoluna
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Mışmedip kâfiri taşa tutturdun
Hırsızın karnında horoz öttürdün
Ol zalimi sen bir kuşa yutturdun
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Sumru’da Muhammet Mehdi’ye bildir
Urumda ağlayan sefiller güldür
Dar günlerde yetiş tut bizi kaldır
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Şahı Merdan her eşyayı var eder
Cahteylerse şar köşeyi bir eder
Bun günleri müminlere car eder
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

İmam Hüseyin’in Dergâhı için
Eleman babında bağışla suçum
Kanlı gömleğinin hürmeti için
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Kerbela aşkına verdim serimi
Fırat üzre kalem kıldım kolumu
Senden başka kime arz edem halimi
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

İmam Kazım Ali Rıza aşkına
Gözlerim kan revan döndüm şaşkına
Nolur bir yudum su Allah aşkına
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Sultan Şah İbrahim Veli de bile
Uğratma kervanı bu coşkun sele
Bir arzuhal sundum Şah İsmail’e
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

Abdal Musa Sultan hazırdır cara
Hünkâr Hacı Bektaş Piri Pey kare
Gamlanma Kâtibi sefil biçare
Car günüdür Celal Abbas gel yetiş

                        6

Tarihler bin üç yüz kırka gelince
Sultan cemal terk eyledi cihanı
Muhipleri bu haberi duyunca
Mümin müslüm kıldı ahı figanı

Ezelden Muhammet Ali nin soyu
Sulpu İmam Kazım Rıza nın nuru
Eleman nizamda unutma toyu
Arz eyleyip gitti ulu divanı

Ceddi Balım Sultan düştü virdine
Kondu göçtü evliyalar yurduna
Mehlem olmaz bu ecelin derdine
İçenler meyinden bulur emanı
Bektaşi Veliden gelir beratı
Gerçek don değişir görmez mematı
Sevenlere ihsan geçir sıratı
Efendim gösterme bize niranı

Kul kefa billahi makamın didar
Nesli Ehli Beyit tez gelir gider
Kutup don değişir kutup nasveder
Ceddin Muhammet’tir ahır zamanı

Veli efendi Pir zadeler yerine
Meracül Bahreyn mercan dürüne
Akıl ermez Evliyalar sırrına
Tez gitti cihandan kılıp seyranı

Muhabbet hatm olup sır nihan oldu
Velayet sırrınız aşikâr oldu
Yetmiş üç devrinde erbayim geldi
Arasan bulunmaz kevni mekânı

Hamsinde on elde yediye biri
Üçlere ayandır onların sırrı
Seri yek görünür cihanın varı
Nuş edip sır oldu bahri ummanı

Ey miskin Kâtibi derunun dağla
Hüseyin aşkına karalar bağlar
Adettir Veli ler tez gider böyle
Dur etme didardan şefaat kanı

Âşık Kâtibi bu deyişi Hacı Bektaşi Veli Postnişini olan Cemalettin Ulusoy’un vefatı ile ilgili yazmıştır. Kâtibinin Cemalettin Ulusoy ile ilgili yazmış olduğu iki eserinin daha olduğu oğlu Murtaza Kurt tarafından ifade edilmektedir. Kâtibinin hayat hikâyesinde de ifade edildiği gibi yüzlerce deyiş ve duazlarla birlikte bu eserlerde yok olmuştur.

                    7

Âdemi yaratıp var den Mevlam
Emanet verince şükrana geldi
Akıl fikir ilim kılınca eta
Emin oldu Âdem yeksana geldi

Âdem’e Hava’yı eyledi Munis
Hava’dan dünyaya var oldu her cins
Âdem’e buğdayı yediren iblis
O zaman âdem’e bigâne geldi

Âdem buğday yedi ikrarı bozdu
Nice yıllar üryan ağladı gezdi
Levhi kaleminde Hak böyle yazdı
Desturu Cebrail meydana geldi

Kerbela sahrası anda göründü
Elaman babında tacı vurundu
Abu hayat ile cesedi yundu
Gördü Âdem bunda cihana geldi

Âdem için geldi bir Huri kızı
Kâfi nunu farket anla bu sözü
İkrara çare yok bozulmaz yazı
İkisi bir olup meydana geldi

Bir ikrara kurdu Levhi kalemi
Bir ikrarda var eyledi âlemi
Yedullah babında aldı selamı
Üç isim bir olup irfana geldi

Kâtibi der sen kendini boşlama
Bir gönüle iki saray başlama
Kara çalı aşlak tutmaz aşlama
Aşlak vurmak taze fidana geldi

                        8

Varlığından geçip gel bu meydana
Mansur olmayınca dara durulmaz
Ne davacı ol ne dava kazan
Dava ile Hak katına varılmaz

Buna umman derler dalabilirsen
Gövher bundan çıkar alabilirsen
Erkân ile teslim olabilirsen
Teslim olmayınca sitem sürülmez

Tabip baştan başa yara görsene
Ek muhabbet tuzun sara görsene
Alıp müsahibin dara dursana
Ali yoludur musahipsiz girilmez

Bay olur marifet ehli fakirler
Bülbül olup gülistanda şakırlar
Yezit’e Mervan’a lanet okurlar
Hüseyni kullara sorgu sorulmaz

Kâtibiyim eri erden seçmezem
Evliya sırıdır örter açmazam
Serden geçer muhabbetten geçmezem
Hakikat ehlinin terki bulunmaz

                        9

Gönül gam çekipte gasavet etme
Cümleyi yaratan Rezzak’a yalvar
Kula cevreyleyip zalimlik etme
Adalet tahtında Sultan’a yalvar

Bey hudaya bel bağlayıp eğlenme
Elini uzatıp da hara dağlanma
Şunda bir vefasız yâre bağlanma
Her dem bir kararda durana yalvar

Mürşit olup müşkülleri kaldıran
İplisi cihanda dışa sürdüren
İhsanında yetimleri güldüren
Zira’nın burcunu verene yalvar

Kaşem Şah isminde Hayber’e varan
Billuru Azemişan’dan emanet alan
Seksen günlük yolu kuşlukta gelen
Hint’te Muhammet’e yetene yalvar

Bunalan kulların carına yeten
Eyüp’ün derdine dermanlar katan
Kul olup özünü pazarda satan
Keşmir’de ateşe girene yalvar

Ziyasıyla müminleri dolduran
İhsan edip ağlayanı güldüren
Hamle edip dağı taşı kaldıran
Bent eyleyip suyu savana yalvar

Kul olup da teraziye oturan
Yırtıp ejderhayı kana batıran
Hayber’in kapısın alıp götüren
Kâtibi muradın verene yalvar

                        10

Meydan serfirazı Eren’ler Şahı
Aşk ile muhabbet meydan bizimdir
Semavet burcunun ol bedir mahı
Bahçede zeyn olan gülşan bizimdir

Coş gelir aşığa içince bade
Sırrı hakikati söyleme yâda
Carı yek seyrettim Elif lem yede
Kapında gülamın Sultan bizimdir

Babı şeriatı okuyup bildik
Tarikat ilminden haberdar olduk
Marifet bahrimiş aşk ile daldık
Teyine zeyn olan pürhan bizimdir

Üç sünnet yedi farzı on iki bile
Hesabı yetmiş üç erersen sıra
Carı yek seyrettim elif lem yede
Dört kapı kırk makam irfan bizimdir

On sekizden derman buldum derdime
Serim kurban verdim mertler merdine
Mecnun olup gövher saçam virdine
Babında gülamın Sultan bizimdir

Kâtibi bir ustaza olalı bende
Kenzi nihan gördüm gaf ile nunda
Ayın yetmiş yüz on hesabı mimde
Dört yüze kırk dört bin Kuran bizimdir

             11

Gönül bu cihanda gezme efsane
Dertliler tabibi dermanı gözle
Eren’ler rahında olma bigâne
El Ata sırrın bil İmranı gözle

Muta kable ente muttan olmadır
Emri Mevla’yınan Şiran olur Mür
Ervah’tan Âdem’e sebep iblis’tir
Gezme Hava ile Rızvan’ı gözle

Âdem’e Şerif’im demiştir Allah
Güruhu Naci’yiz elhamdülillah
Gafı Nunu farket sırran babullah
Vücuda sır olan Yezdan’ı gözle

Payımız verilir dört ile ondan
Ahet oldu Ahmet hesabı mimden
Ol ayın irşadı göründü cimden
Kün demezden evvel ummanı gözle

Kardaş aç gözünü isterler hesap
Bir huruf var etti nice bin kitap
Bir ikrara bende oldum afi tap
La fetha şehrinde Merdan’ı gözle

Çok şükür fark ettik yâri ağyarı
Beyhudeler bilmez zararı karı
Sermayen yok ise dolaşma şarı
Bezirgân yük çözer irfanı gözle

Kâtibi vakıf oldu dürrü yektaya
Rıza nahnu katsam nada bu paya
Bu ummandır dalma benzemez çaya
Koç eksik değildir meydanı gözle

                        12

Erenler Cemine yüz süre geldik
Hoş dühan açalım destur olursa
Sırrı hakikate kul kulam olduk
Dolu bade içelim destur olursa

Sarraflar zeyn edip dükkân açarlar
Arifler gövherin hasın saçarlar
Kumaşına göre kıymet biçerler
Pahasın biçelim destur olursa

Âşıklar tellaldır icazet Pir’den
Onların ücreti verilir sırdan
Çok bezirgân yükün tutar bu şardan
Veznedip seçelim destur olursa

Muhammet Kırkar’ın Cemine geldi
Badeyi doldurup eline aldı
Hatemi görünce ol demde bildi
Peri bal saçalım destur olursa

Kâtibi himmet ister bir gerçek Er’den
Âşık olan yükün tutar bu şardan
Dersimiz yüz on noksanı sırdan
Hoş dühan saçalım destur olursa

                        13

Gaziler cihanın müddeti doldu
Dünya bir acayip zamana kaldı
İnsandan itibar itikat gitti
Hemen bir zan ile gümana kaldı

Gerçek Erenlerin emsali yoktur
Bilirim dört kapı kırk makam Haktır
Ehli hak olanda mugadir yoktur
Rivayet karada şeytana kaldı

Meydan eri oldu hep zamparalar
Ben talibim derde yüzün karalar
Yanlış merhem vurdu azdı yaralar
Bir hekimi sadık lokmana kaldı

Düşerler peşine galile gılın
Varmazlar yanına ehli kâmilin
İnsanın ettiği cengi cıdanın
Cümlesi bir ulu divana kaldı

Kâtibiyim güçtür nefsin öldürmek
Erlik midir koymadığın kaldırmak
Zamane halkına Hak’ı bildirmek
Mehdi gibi adil bürhana kaldı

             14

Kademi payına yüzlerim sürdüm
Azim bedestanlı şar benim ustam
İnna Fetahnayı veçhinde gördüm
Cim ile cem olan sır benim ustam

Selvi kamet boyun gördüm Maşallah
Nakkaşın dört kitap yazmıştır Allah
Dürü meklun okur virdin illallah
Çarşın cevahirdir dür benim ustam

Kudret tohumunu hasıla ekme
Gülün fidanını ormana dikme
Zelve kırdırırsın sabana çökme
Bakıp kuvvetini sor benim ustam

Ustazlar kâmildir dokunmaz tele
Cebrail kul oldu nuru kandile
Gerçek âşık aşlak vurur çitile
Yaramın melhemin sor benim ustam

Kâtibi dil olmaz ustaz yanında
On iki kapının müptahı sende
Ustaz olan gövher satar meydanda
Vezn edip pahasın sor benim ustam

15
Eliften ders alır gerçek âşıklar
Be noktası zuhur oldu yüz ondan
Te den se ye kadim basan sadıklar
Cim den ha’ya hayallenir yüz ondan

Hı’dan dal zel raya bağladım beli
Ze’de ziynet görür la mekân eli
Sin’de sitem görmez hakikat kulu
Işın şefaati bulur yüz ondan

Satan safi olup olursan gülam
Dat’tamı görmesin vallahi âlem
Car köşede nokta birdir yek kalem
Tı doğurur payın alır yüz ondan

Zı zuhur edip meydana geldi
Bin bir kelam bir ayından hatm oldu
Gayın gavvas olup ummana daldı
Te telek nida kılar yüz ondan

Gaf kadim ikrarın bilen ellere
Kef kerimdir mazhar eder sırlara
Nem lanet var mim’e münkir körlere
Nun hikmet bahre daldı yüz ondan

Vav’u velayet sırrı dayandı ha’ya
Âşıklar yakındır lam elif ya’ya
Bizim üstümüze çekilen sa’ya
Gönderen Huda’dır gelir yüz ondan

Kâtibi dört harf var nokta on iki
Çin ile meçine yüklenir göçü
Bir göçer seyrettim havada kökü
Meyve verip ziyalanır yüz ondan

16
Kudretiullahı izhar eyleyen
Koça bıçak indi mümine Erkan
El Eta sırrını mazhar eyleyen
Koça bıçak indi mümine Erkan

Kayiyyede nedir sülfü pederin
Errahmanırahim halidir serin
Anla bu kelamı gitsin kederin
Koça bıçak indi mümine Erkan

İlmi Cavidan’dan dersin almalı
Otuz bini beş harf ile bilmeli
Yay âleme bir elifte kalmalı
Koça bıçak indi mümine Erkan

Mümine mevali olup bilindi
Bir Zühre yıldızı doğmuş bulundu
Setrede doksan bin kelam bölündü
Koça bıçak indi mümine Erkan

Kâtibi der Göğ Erkândan alınır
Ne ararsan bu meydanda bulunur
İsmi Şah talibine Erkan çalınır
Koça bıçak indi mümine Erkan

17
Alnında Zühre yıldızı vardır Vallahi
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
Sağ yüzünde yeşil ben var Billahi
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın

El rızıkı verir gafur’dur Allah
Tevhidi Erkan’a söyler İllallah
Nasip veren yeşil elsin yedullah
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın

Ezelden karışmış kanım kanına
Ol sebepten kurban canım canına
Velilik fermanı indi şanına
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın

İhlâs âşıkların men dergâhısın
Şu iki cihanın bedir mahısın
Cemali Ali’nin seyranğahısın
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın

Bu Kâtibi kapınızın kuludur
Kızıl Elma’daki Kızıl Deli’dir
Musahibin Sultan Seyit Ali’dir
Sultan Şah İbrahim Veli Sultan’ın
18
Perimi Melek’mi Huri’mi nesli
Du çeşmi Er Rahman hub anı gördüm
Süzülüp Güruhu Naci’den aslı
Seri Ahmer taçlı Sultanı gördüm

Kef karar almadan ahu zar eder
Arş yüzünde yeşil kubbe var eder
On yedi bin lem mim hayâ yar eder
Cavidan seyreden Şıranı gördüm

Nunda nokta du cihanı var eder
Celal ından azazulu dur eder
Yek nefeste yedi derya sır eder
Mest olan Musa’dır İmranı gördüm

Kırkların Ceminde bade dolduran
Sefiy olup müminleri güldüren
Velagat deminde ziya bildiren
Cümle yek renk olmuş irfanı gördüm

Kâtibi yakın oldu yetmişe yedi
Sividuğ harfleri cemal da idi
Velagat Kerem’na Âdem’de idi
Hint’ten cara gelen Merdan’ı gördüm

18
Derunumda vardır onulmaz yara
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin
Gönül ne durursun mürşidin ara
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin

Eyub’un çektiği çileler için
Gayet günahım çok bağışla suçum
Kanlı gömleğinin hürmeti için
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin

Gel güvenme gönül şunda beş güne
Cümle yardım eyle kerem düşküne
Atan Ali Fatima’nın aşkına
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin

Destin vere öğret bakma sonuna
Gönül amel kazan ahret evine
Deden Muhammet’in yüzü suyuna
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin

Gönlümde kalmadı zerrece güman
Sana yalvarırız ya Şahı Merdan
Kâtibi çağırır mürvet elaman
Bizi kurtarmalı mazlum Hüseyin

             19

Ezel baharda açılır
Gonca gonca gülün dağlar
Can ile serden geçilir
İçildikçe mülün dağlar

Arayı arayı buldum
Sana indim aram kıldım
Ziyaret etmeğe geldim
Memleketin ilin dağlar

Gözüm yıldızlara bakar
Önümüze duman çöker
Coşu huruş edip akar
Boz bulanık selin dağlar

Goncadır güllerin solmaz
Yârinden ayrılan gülmez
Kâtibi der tabir olmaz
Açılmış sümbülün dağlar
19
Kalma kusuruma gül yüzlü Şahım
Sefa ile uğur olsun Erenler
Keremi ihsanı bol Padişahım
Sefa ile uğur olsun Erenler

Rahmeyle didemden dökülen yaşa
Görüşür ne gamdır sağ olan başa
Aşkı niyaz eyle bacı gardaşa
Sefa ile uğur olsun Erenler

Konan göçer dünya fani durana
Hayır, dua olsun Pire varana
Selam söylen eşe dosta yarene
Sefa ile uğur olsun Erenler

Çetindir çekilmez bu aşkın yayı
Kerem eyle nuş edince badeyi
İyilik söylen seversen Hudayı
Sefa ile uğur olsun Erenler

Şükür haki paye sürmüşüm yüzü
Arada selamın sal bazı bazı
Kâtibi katardan unutman bizi
Sefa ile uğur olsun Erenler

20
Gel gönül Ali’ye talibim dersen
Talipliğe senden nişan isterler
Aklanmadan talip lokmasın yersen
Talipliğe ahtı peyman isterler

Talip isen talip halin gör derler
Görmez isen sana ağma kör derler
Bu remzin haberin dürüst ver derler
Ne bir artık ne bir noksan isterler

Taliplik göstermek halka alaydır
İçi bakır olmuş dışı kalaydır
Hak âdemde demek dile kolaydır
Arifler bu söze bürhan isterler

Arifler meydanda oynar utulmaz
Evliya yoluna hile katılmaz
Kuru dava ile Hakka yetilmez
Senden bir gün hüccet berat isterler

Kâtibi Hak yola getiremezsen
Talip yükü ağır götüremezsen
Talip minderinde oturamazsan
Dört Kapı kırk makam Erkân isterler
21
Gerçekler meyinden içen âşıklar
Cana can olmuştur cananı gözler
Rahı Hakka doğru yelen Sadık’lar
Üç isim bir olmuş irfanı gözler

Bir huruf var oldu arşın yüzünde
Nur ile münevver vardır sözünde
Derya gider fark edersen izinde
Dördü seyreyleyip ummanı gözler

Cebrail çok vakit havada durdu
Muhammet Miraç’da burağa bindi
Gönüller bir oldu ziyalar yandı
Kırk bin yıldan sonra emanı gözler

Bir bedesten açtı kendi oturdu
Bir hurufu doksan bine yetirdi
Bir fidandan bin bir meyve bitirdi
Mürüvvet babında emanı gözler

Bir elma var olup meydana geldi
On iki on yedi onda bir oldu
Eleman babında tacı vurundu
Kırk bin yıldan sonra emanı gözler

Kâtibi der ervah vasfın ararsan
Sındırdığın elin ile sararsan
Mute kalbe el tamuta erersen
Vücudun adalet mihmanı gözler

22
Âşıklar virdeder ismi azamı
Dokunmayan rahmi Rahman bizimdir
Elif defi lama devreder mimi
Kırkların sürdüğü irfan bizimdir

Musa’yı Kazım’dan gelir kolumuz
İncil Zebur Tevrat okur dilimiz
Desti yedi beza tutmuş elimiz
Kelimullah Musa İmran bizimdir

Babı şeriatı okuyup bildik
Tarikat ilminden haberdar olduk
Marifet bahrimiş aşk ile dolduk
Te ile zeyn olan irfan bizimdir

Hakikat sır olmuş nihan içinde
Serin veren bilir meydan içinde
Kenzi nihan gördüm viran içinde
Adalet tahtında Sultan bizimdir

Kâtibi pervaneyim korkmazam nardan
Tutmuşum demanım dönmezem Pir’den
Münhacılar vaz’mı geçer bu dardan
Yek renk yekvücut bir can bizimdir

23
Kül etti derunum aşkın ateşi
Akıbet bu bizi yakar savuşur
Ne bilsin başına gelmeyen kişi
Seyreder kenardan bakar savuşur

Tabip buldum diye varıp embiyen
Bu günkü demini yarına koyan
Üç gün için şu dünyada gam yiyen
Bulanık sel suyu akar savuşur

Fani dünya için odlara yanma
Cahilin sözüne inanıp kanma
Her namerdin sofrasına el sunma
Akıbet başına kakar savuşur

Kâmil ol fehmeyle üç ile beşi
Seni zebun eyler nefsin ateşi
Almayana örseletme kumaşı
Müşteri değildir bakar savuşur

Gezdim seyreyledim devri cihanı
Kâmilim der döker her dem dühanı
Sakın gafil gezme bunda Kâtibi
Akıbet elinden çıkar savuşur

Âşık Kâtibinin hayat hikâyesinde de anlatıldığı gibi, Kâtibi rüyasında yaşlı bir Pir’in elinden dolu içer. O ana kadar hiç çalıp söyleyemeyen Kâtibi rüyadan sonra kendisine gelen ilham ile çalıp söylemeye başlar. Oğlu Murtaza Kurt’un anlattıklarına göre rüya esnasında ilk okuduğu eser yukarıda yazılı olan: ‘ Kül etti derunum aşkın ateşi – Akıbet bu bizi yakar savuşur ‘ adlı eseridir.
24
Bugün aşkı müdam oldum meydanda
Akar bu didemin seli görünür
Hakkı arar isen illa Âdemde
Musa’yı Kazım’ın kolu görünür

Hayali gönlümü ürüşen eden
Artırdı yaramı acep bu neden
Şükür Kerbela’dan kaldı bu dem
Nasip veren yeşil eli görünür

Zikrede gör Abdal Musa Sultanı
Musayı Kazımdan İbrahim Sani
Eleman katardan ayırma beni
Şükür Pir elinden dolu görünür

Şah İbrahim Veli Pirimiz bizim
Onun için kadim yolumuz bizim
Her yere uzanır kolumuz bizim
Tecellim Elesti Bezmi görünür

Lutfedegör küllü noksan hatam var
Don etmiş giyinmiş Hakkı tutan var
Süleyman’lar Süleyman’ı putan var
Kâtibi kapının kulu görünür

25
Biz de hanedana gidek der iken
Mihman canlar bize sefa geldiniz
Pirim Şıh Sofu’dan kaldı yol Erkan
Mihman canlar bize sefa geldiniz

Temenna et bir gerçeğin destine
Gel duralım ahdi aman üstüne
Yüz sürelim ol Hünkâr’ın postuna
Mihman canlar bize sefa geldiniz

Gittiğimiz İmam’ların yoludur
Tuttuğumuz bir gerçeğin elidir
Ser çeşmemiz Hacı Bektaş Velidir
Mihman canlar bize sefa geldiniz

Gitti yoldaşlarım kaldık yalınız
Bahçede açılır gonca gülümüz
Şirin muhabbetin tatlı diliniz
Mihman canlar bize sefa geldiniz

Gel ey gönül ne beklersin viranı
Şükür olsun sizi bize vereni
Âşık Kâtibi’nin eşi yareni
Mihman canlar bize sefa geldiniz

Aşağıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Kâtibi’ye ait olan bazı deyiş ve duazların Kul Himmet, Pirsultan, Şah Hatayi gibi bazı ozanların üzerine yazıldığını görmekteyiz. Bu deyişin kesinlikle Kâtibi’ye ait olduğu bilinmektedir. Oğlu Murtaza Kurt ölmeden önce Kâtibi’ye ait olan eserlerden bazılarını kendi el yazısı ile kaydetmiştir. O yıllarda Zile ve çevresinde yaşayan birçok yaşlı insanlarında Kâtibi’ye ait olan deyiş ve duazların birçoğunu ezbere bildikleri bilinmektedir. Halen ezbere bilinen eserler içerisinde bu deyişinde var olduğunu, cem ayinlerinde yaşlı insanların Kâtibi’ye ait olan deyiş ve duazlarla birlikte bu duazıda okuduklarını görmekteyiz. Kâtibi hayatta iken onu çok iyi tanıyan, onun deyiş ve duazları ile büyüyen 95 yaşını geçkin, Kâtibi’nin köylüsü olan Ali Saper’de Kâtibi’nin bazı eserlerin başkalarına yazıldığını söylemektedir. Ali Saper’in açıklamalarından da anlaşıldığı gibi yukarıdaki yazılı olan eserin kesinlikle Kâtibi’ye ait olduğu anlaşılmaktadır.

            27

Çok kazanmayınan yiyemmi dersin
Kudretten nasip verilmeyince
Sır Ali sırrıdır bilemmi dersin
Sana Hak’tan nazar kılınmayınca

Onlar her kapıya gövher koymazlar
Gerçekleri didarından ırmazlar
Seni yol içinde iyi saymazlar
Sende Hak nişanı bulunmayınca

Onlar her kardeşe kapımı açarlar
Gerçeği yetmiş iki den seçerler
Senin günahından nasıl geçerler
Mürvet deyip dara durulmayınca

Hak demez müminden mihmanmı olur
Yalancı kalleşle irfanmı olur
Haktan özge derde dermanmı olur
Pak edip vücudun silinmeyince,

Törpüsüze duvarını ördürme
Delik kor içeri karı doldurma
Değme bir gözeden kabın doldurma
Ayağı akıp gözü durulmayınca

Pınarın gözün bul her yerden içme
Muhammet Ali’yi ayırıp seçme
Kâtibi kumaşın her yerde açma
Müşteri olupta alınmayınca

28
Be hey derviş şimdi zamane halkı
Her biri bir türlü iş eylediler
Ayete hadise iman etmeyip
Bahane sözlerle coş eylediler

Sırrı Muhammet’ten kalmadı eser
Fitne ile doldu cihan sert eser
Mümin olan yılda üç kurban keser
Kılı ibrişime baş eylediler

Yolumuz çektiler kıra bayıra
İşimiz zorlaştı Mevlam kayıra
Hiçbir ağzın açan yoktur hayıra
Bir acayip çirkin iş eylediler

Dinsiz imansızı bir yere derip
Delilsiz irfansız yol erkân sürüp
Yılda bir hayvanın kanına girip
Cahilin gönlünü hoş eylediler

Muhabbet tohumun ham boza ekip
Aşkın badesini kerüze döküp
Katırı beygiri tavraya katıp
Sarı küheylana eş eylediler

Körüğü şeyh oldu çıktı huzura
Çaylak vezir oldu geçti mühüre
Virane verdiler baykuş fakire
Serçeyi bir Anka kuş eylediler

Kimi post sahibi masallar düzer
Kimi yol gösterir kimisi yüzer
Kimisi kendince fetvalar düzer
Evliya yolunu boş eylediler

Yukarıda ki yazılı eser Katibi’ye aittir. 1920 li yıllarda eski yazı ile yazılmış olan cönkten alınmıştır. Eserin yazılı olduğu sahifenin alt kısmı yırtık olduğu için Şah beyiti yazılı değildir. Elimizde bulunan eski yazıyla yazılmış olan bu cönkü emekli öğretmen Rıfat Öztürk Türkçeleştirmiştir.

             29

Söyle âşık söyle esrarı haktır
Erenlerin yolu söz ile değil
Muhabbet tohumun ekip yeşertmek
Avrat oğlan uşak kız ile değil

Alnında bin bir türlü seda var
İçilecek içilmedik bade var
Bu yolun içinde tam kırk madde var
O da gönlüncedir az ile değil

Yola bir kez sapar yoldaş içinde
Bir nesne ararsan sırdaş içinde
Hakkı gören görür az yaş içinde
Yetmiş seksen doksan yüz ile değil

Kuş misali her çeşmeye konarsın
Acı tatlı demez içip kanarsın
Hakkı aynel yakın gördüm sanarsın
Oda kem baktığın göz ile değil

Kâtibiyim Pir’den nasihat aldım
Arifler ziyasın okuyabildim
Katreden katreye ummana girdim
Coşlara karıştım az ile değil

30
Talip benlik ile girme meydana
Evvela haline yeksan ol talip
Ne yaman uğraştın aklı noksana
Ettiğin işlere pişman ol talip

Ne yola talipsin ne Hakka kulsun
Sen yolu bilmezsen yol seni bilsin
Men Araf sırrından haberin olsun
Fark eyle özünü insan ol talip

Hak sende buyurmuş allemel esma
Fark eyle sendedir Hünsayı Kübra
Sana zuhur oldu hep cümle eşya
İncil Zebur Tevrat Furkan sendedir

Otuz sekiz harfin hesabın görde
Yirmi sekiz harfin aslına erde
Dördü batındadır yedisi sırda
Her gören Âdeme kitap ol talip

Yirmi sekiz harfin dört yedi hece
On dördü gündüzdür on dördü gece
Lam Elif cümle burçlardan yüce
Yerde gökte arşta Rahman ol talip

Kâtibi der Hakka ola gör bende
Fark eyle noktayı be ile nunda
Her ne arar isen tamamı sende
Kin buyurdu sana noksan ol talip

Yine bu iki eserde elimizdeki eski yazı ile yazılmış olan cönkten alınmıştır. Kâtibi’nin hayat hikâyesinde de bahsedildiği gibi yaklaşık 400 ün üzerinde eserinin olduğu oğlu Murtaza Kurt tarafından ifade edilmektedir. Yazılı cönküne ulaşılamadığı, 50 ye yakın eserinin kayıt altına alındığı, bir kısmının da Güzide Ana’ya mal edildiği anlatılmaktadır. Hâlbuki Güzide Ana yazmış olduğu eserlerinin hepsini de Güzide mahlası ile yazmıştır. Geçmiş dönemlerden günümüze kadar bakıldığında hiçbir ulu ozanın iki isim kullandığı görülmemektedir. Güzide Ana Ulusoylara yakınlığı ile bilinir. Bu sebeptendir ki Ulusoylara yakınlık duyan bazı yazarlar ve ozanlar Katibi’ye ait olan eserleri Güzide Ana’ya mal etmeğe çalışmaktadırlar. Katibi’ye ait olan eserlerin Güzide Ana’ya ait olduğunu söyleyenler hangi kaynağa dayanarak böylesi bir ithamda bulunuyorlar anlamak mümkün değildir. Şu an 95 yaşlarında halen yaşamakta olan Ali Saper adlı aynı köyde doğup büyüyen kişinin öfkesini de dinlemek gerekir.

31
Güzel seni ancak sevdim dünyada
Yüzüne baktığım kâr bana yeter
Dolaştırma beni şema ziyade
Bu kadar yandığım har bana yeter

Hublar’ınan menzil olmuş göçersin
Dost elinden bade gelse içersin
Beni görüp kaşın yıkar geçersin
Bir kez hatırımı sor bana yeter

Ellerinde dolu bade süzerler
Em odur ki kara bağrım ezerler
El içinde sefil zarun gezerler
Gayriden çektiğim ar bana yeter

Kâtibi der candan sadakatim var
Muhabbet yolunda seyahatim var
Bilirim ulusun kanaatim var
Sineni sineme sar bana yeter

32
Döndükçe bu çarkı devran döndü
Nice Süleyman’lar tahtından indi
Şimdi Beyzadeler hımara bindi
Küheylana kıymet biçilmez oldu

Ar hayâ kalmadı gelinde kızda
Zamparalar şimdi gönülde gözde
Beyzadeler yola geldiler sözde
Şimdi Hak’tan yana geçilmez oldu

Çakal tilki aslan ile vuruştu
Bülbül yuvasından kargalar uçtu
Tatlı suya acı sular karıştı
Bozuldu lezzeti içilmez oldu

Kâtibi didemden akıttım yaşı
İyilere kötülük mahlûkun işi
Vahdete uğradı hayatın kışı
Gemilere kaptan biçilmez oldu
33
Kamil gerek gediğinde otura
Yiğidin neciliye binmesi de olur
Eğer arif isen değme hatıra
Gönül bir sırçadır sınması da olur

Koç yiğit gönlünde komaz kudüret
Kavga olmayınca hâsıl olmaz murat
Vaktine hazır ol kader kudüret
Denizin ateşe yanması da olur

Arap atı meydanlara çıkınca
Cevlan kurup dört yanına bakınca
Bir yiğit meydanda rakip yıkınca
Eğilip elinden tutması da olur

Şahin gibi gördüğüne toylama
İnip dalgıç gibi derya boylama
Büyük giy büyük ye büyük söyleme
Yükseğin eğnine enmesi de olur

Kâtibiyim iyidir sözünden dönme
Bir vefa güzelin oduna yanma
Koç yiğidin kaçmasına güvenme
Cevlan kurup geri dönmesi de olur

34
Muhabbettir muhabbetim artıran
Beş vakitte Kıble gâhım olan yar
Hayali gönlüme vahdet yetiren
Aşıkını bu sevdaya salan yar

Kaşların Bismillah kametin Taha
Çekilmiş velleyli alnın veddüha
Sin ile okunur Yasin keyfüha
Cümlenin üstüne Sultan olan yar

Âlemler lerçike sadırın yazdım
Yüz on dört sureden Errahman dizdim
Sırrı atmış bini Ali’de çözdüm
Ehli Tarikata mihman olan yar

Kâtibiyim Kulfü Vallahi Ahet
Canım Hak yoluna her dem her saat
Muhammet Ali’ye indi bu ayet
Dört Kitapta Ümmül Kuran olan yar

35
Gönül derdi kelam getirir dile
Aşkın deryasına daldığı zaman
Akar gözyaşlarım döndürür sele
Yâr bizi sevdaya saldığı zaman

Kaçma canan kaçma dosttan fenadan
Böyle haber aldık darul gedadan
Bize cevredenler bulur Hüdadan
Herkes ettiğini bulduğu zaman

Kâtibi gör Erkânını yolunu
Olura olmaza açma sırrını
Sevdiğin bu edna fakir kulunu
Unutma derdinden öldüğü zaman

36
Sırrı hakikatten irfan isterler
Onuda her cana diyebildin mi?
Varlığın var ise desti post derler
Onuda geriye koyabildin mi?

Ya kime ilhak gördüler duayı
Arif olda boyla engin ovayı
Bir sofrada yedi katar deveyi
Hiçbir oturuşta yiyebildin mi?

Deveyi yer iken arif görürse
Arayıpta çiğ lokmanı bulursa
Katarın birisi eksik olursa
Altı katarınan doyabildin mi?

Çok deryalar geçtim yâre varırken
Çölde susuz kaldım derya dururken
İsrafil arşta sala verirken
Onu bu meydanda duyabildin mi?

Kâtibi hayali gitmiyor serden
Güzelce muhabbet sevgisi candan
Yirmi dört bin meyti yıykar bir yandan
Kırkına bir tas su koyabildin mi?

37
Ahir’im Muhammet aşinam Ali
Yollarına candan kurban olurum
Muhabbet bağına girdim gireli
Gerçek Erenlere kurban olurum

Ta ezelden nasibimiz bu imiş
Ahır encamım evvelim şu imiş
Gece gündüz dilde zikrim hü imiş
Kırkların Ceminde Selman olurum

Bu canımı koydum Pirin yoluna
Katıldım kaynayan aşkın seline
Bülbül olup kondum gülün dalına
Deryaya karışıp umman olurum

Tariki nazenin Güruhu Naci
Bey tül Mukaddeste olmuşuz Hacı
Sırrını sır eyle olma davacı
Kâtibi Kibriya’ya pinhan olurmu

38
Görüp cemaline âşık olduğum
Hakkı bir bilirsen ağlatma beni
Uğruna serimi feda kıldığım
Hakkı bir bilirsen ağlatma beni

Bu güzellik baki kalmaz sevdiğim
Aşıkı ağlatan gülmez sevdiğim
İyilikten kemlik gelmez sevdiğim
Hakkı bir bilirsen ağlatma beni

Kâtibi der yavru öğüt tutmazmı
Aşıkın dediği yola gitmezmi
Kara bağrın hun eyledin yetmez mi
Hakkı bir bilirsen ağlatma beni

Âşık Kâtibi’nin yazmış olduğumuz bazı eserleri üç veya dört kıtadan ibarettir. Torunu Ali Kurt’un anlattıklarına ve elimizdeki yazılı deyişlerine bakıldığında Kâtibinin yazdığı eserlerin bu kadar kısa olabileceğinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Ben yinede elimdeki kaynakları mümkün olduğunca bende yazılı olduğu gibi yazmaya çalışıyorum.

39
Deli gönül melul olup gam yeme
Ağlamanın elbet gülmesi vardır
Aduya intikam kalır mı böyle
Herkes ettiğini bulması vardır

Hak için ibadet eden sadıklar
Mertebesin bulur bağrı yanıklar
Bivefa dilberi seven aşıklar
Gahi böyle melul olması vardır
r
Bu aşk dedikleri bir yoldur ince
Bülbüle cevr eder bir gül-i gonce
Bir güzelin kendi gönlü olunca
Tenhaca odaya gelmesi vardır

Bu bir eski sözdür söylenir ezel
Dilber akçe ister dinlemez gazel
Zengince bir aşık bulsa bir güzel
Züğürdü feryada salması vardır

Katibi sabreyle ötesi yakın
Hercai gözetmez tuz ekmek hakkın
Bivefa dilbere aldanma sakın
Hemen bir yüzüne gülmesi vardır

40
Yüzüne Hakkın nuru saçılmış
Var ise can ister kulundan senin
Gönlünde nev bahar taze açılmış
Emreyle dereyim gülünden senin

Her zaman eğnine yüzüm sürdükçe
İltifat edersin bizi gördükçe
Var ol cihan içre dünya durdukça
Geçmesin adular yolundan senin

Şu beni seversin bilirim amma
Bir melek misali ey şemsi sima
Anladım aşıksın destinde hüma
Baz eksik olmasın kolundan senin

Hakikatlı yarsın bilirsin halden
Huda ayırmasın sen selvi daldan
Söyledikçe sözün tatlıdır baldan
Abu zülâl akar dilinden senin

Katibi kapından yabana atma
Lütfeyle göz yaşım sellere katma
Bari gülmüş iken beni ağlatma
Yandım zalim Felek elinden senin

41
Gurbet ele düştü yolum
Ağlayıp gezer yürürüm
Efkârlandı deli gönlüm
Dağlayıp gezer yürürüm

Oldum işimden avare
Yakarım sinemi nare
Gönlüm bir zülfü dildare
Bağlayıp gezer yürürüm

Dağlar başı oldu yurdum
Günden güne artar derdim
Ben kara gözlümü gördüm
Sızlanıp gezer yürürüm

Anlatamam ahvalimi
Göz görmesin meralimi
Halden bilene halimi
Söyleyip gezer yürürüm

Katibi sürse devranı
Yükledi göçü kervanı
Şaşkın sel gibi müdami
Çağlayıp gezer yürürüm

42
Efendim lütfeyle hakkı seversen
Gel ağlatma beni eller içinde
Senin salınışın öldürür beni
Selviye benzettim dallar içinde

Ben seni seveli bir dem gülmedim
Derdim pek yeğindir ilaç bulmadım
Çok gülistan gezdim kıymet bilmedim
Senin gibi gonca güller içinde

Efendim hışımla yüzüme bakar
Ayrılık ateşi bağrımı yakar
Gözüm yaşı durmaz çağlayıp akar
Kalmışım sultanım seller içinde

Kâtibi der gönül ahu zar mola
Yar da benim gibi intizar mola
Acep sevdiğimden güzel var mola
Şu fani dünyada kullar içinde

43
Gönül derdi kelam getirir dile
Aşkın deryasına daldığı zaman
Gözlerimin yaşın döndürür sele
Yar bizi sevdaya saldığı zaman

Naşinin duası göklere sığmaz
Üstüne hiç rahmet yağmuru yağmaz
Aşkın harareti sineye sığmaz
Sevdiğinden haber geldiği zaman

Kaçma canan kaçma dostan fedadan
Böyle haber aldım darül gedadan
Bize cevredenler bulur Huda’dan
Herkes ettiğini bulduğu zaman

İyilik edenler bulur selâmet
Elbette kemliğin sonu nedamet
Âşıksan başında kopar kıyamet
Haşve kıyamete kaldığı zaman

Kâtibi gör erkânını yolunu
Olura olmaza açma sırrını
Sevdiğin bu edna fakir kulunu
Unutma duadan, öldüğü zaman

44
Sana bir nasihatim var
Gel yanıma hele gardaş ,
Uzak yerde uğru gezme
Gitme elden ele gardaş

Harama sunma elini
Kötüden sakın kendini
Bazen hivzeyle dilini
Dilden gelir bela gardaş

Halın arz eyle ağ yara
Bulasın derdine çare
Her suyun geçidin ara
Gitmeyesin sele gardaş

Dinle okunan fermanı
Bulasın derde dermanı
Terse savurma harmanı
Dane gider yele gardaş

Ziyankâr olma komşuya
Sırrım açma naşiye
Uyma hal bilmez kişiye
Taş getirir yola gardaş

Dünya bir acayip haldır
Kimi elif kimi daldır
Bu bir başka derin göldür
Düşmeyesin göle gardaş

Katibim geldim cihana
Çok şükür olsun sübhana
Halin arz eyle sultana
Mihnet etme kula gardaş

45
Ela gözlü nazlı yarin sözleri
Şeker midir şerbet midir bal mıdır
Saçın dökmüş ak gerdanın üstüne
Kakül müdür zülüf müdür tel midir

Kudretten eğnine hülle biçilmiş
Al yanak üstüne benler saçılmış
Yar hüsnün bağında güller açılmış
Lale midir sümbül müdür gül müdür

Alçakları koyup yüksekten uçmak
Şöyle gerdan kırıp göğüsler açmak
Yâdlara meyledip yarenden kaçmak
Adet midir erkan mıdır yol mudur

Katibi ah edip bağrını ezer
Ağyarlar yavrunun ardınca gezer
Efkarlanmış gönül yollarda gezer
Dağ mıdır bağ mıdır yoksa çöl müdür

46
Gönül aşk atına binelden beri
Muhabbet menzilin alagelmiştir
Pervane-veş şem’a yahaldan beri
Benzimiz sararıp solagelmiştir.
Rûz u şeb fikrimiz sevgili yârda

Ciğer kebab oldu hasret-i nârda
Bu garib bülbülün evvelbaharda
Muradın almağa gülegelmiştir.
Dertli bülbül bahçalarda bağlarda

Figan eyler yaz geldiği çağlarda
Mor sünbüllü gönce güllü dağlarda
Ferhat Şirin’ini bulagelmiştir.
Bu gurbette ayrılığın elinden

Deryalar dolmuştur çeşmim selinden
Sözün bilmez adûların eimden
Bağrımız kan ile dolagelmiştir.
Kâtibi der hayâlini gördüğü

Gece gündüz hayâline yeldüğüm
Severler güzeli elbet sevdiğim
Yalancı dünyada olagelmiştir

47
Bir dem kararım yok dağlar başında
Nice bir Mecnun’a dönersin gönül
Bunca cümle âlem kendi işinde
Sen aşkın narına yanarsın gönül

Cevherini her sarrafa satmazsın
Gündüz efkârlanır gece yatmazsın
Belli bir mekânda karar tutmazsın
Her dem daldan dala konarsın gönül

Bülbüle işaret olsa gülünden
Hub güzel maniyi söyler dilinden
Hercayi bi vefa yârin elinden
Zehri nuş eyleyip kanarsın gönül

Kâtibi bilmedin çeşmi siyahı
Kendine yar etme zar ile ahı
Yükseklere çıkıp dolaş begahi
Gah olur alçağa inersin gönül

48
Acep ahîr zaman oldu gaziler
Büyük küçük birbirini beğenmez
Her mümin münâfık cennet arzular
Tanrı nasip ettiğini beğenmez

Kediler köpekler ile savaşır
Miçik deyu çarşı çarşı dolaşır
Mekbeti’si ehli ırz’a ulaşır
Orospular kendi erin beğenmez

Teklif ister bülbül güle konmağa
Pervaneler düşüp şema yağmağa
Oğlancıklar iştahından binmeğe
Doru ister atın kır’ın beğenmez

Babası anası koyun güttüren
Dağ başında kavalını öttüren
Kazma ile başın tıraş ettiren
Âhır kar ayak berberin beğenmez

Ot kökü balta sapının eğrisi
Yine gitmez yüreğimin ağrısı
Sofuluk satar bazı eşek oğlusu
Aşıkların aşk eserin beğenmez

Marifette kâmil olan yiğitler
Mağrur olmaz kendi nefsin öğütler
İl içinde bilip gören şâkirtler
Üstâdını bırak pîrin beğenmez

Er olmaz kalbinde tutan gümanı
İsterse dolaşsın Hint’i Yemen’i
Der Kâtibî bizi beğenmeyeni
Deli gönül beğen derim beğenmez

49
Verdiğin ikrarın günleri geldi
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş
Yer gök dua ile hem karar kıldı
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Dar günümde yetecektin carıma
Kurt kuş dayanmıyor ahu zarıma
Hasret koyma beni nazlı yarıma
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Himmet Muhammet’ten Ali’den çare
Siz mehlem edinki sarıla yare
Hiç amelim yoktur yüzlerim kara
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Iğdır evliyası güçlü kuvvetli
Boldur kerameti hem mucizatlı
Ben dertde kalmışım yetiş Bozatlı
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

Kul Molla Mustafam kendi kendine
Sözü gel geç imiş Hak’kın yanında
Zülfikar’ı karar eyler kınında
Ali Seydi Şah İbrahim gel yetiş

50

Katibi’nin adını almış torunu Ali KURT’tan kalan deyişler

Ağlamışsın gönül yaş var gözünde
Akan gözyaşını sil nenni nenni
Bırak hatıralar gönlünde kalsın
Arada sırada sar nenni nenni

Ne baharı gördün ne gül kokladın
Sevincin üstüne keder ekledin
Her geçen gün ne hayelle bekledin
Ellerin koynunda dön nenni nenni

Gurbete saldılar yalnız başına
Kendini yerlere atma boşuna
Dayanılmaz gözlerinin yaşına
Yeter ağladığın gül neni neni

Yorgun düştüm seni böyle görmekten
Gönül usanırmı güzel sevmekten
Başka çaren yoktur geri dönmekten
Yeter beklediğin gel nenni nenni

Uzanıp yatayım şöyle yanına
Kollarım sarayım ince beline
Âlim der kurbanım tatlı diline
Kiraz dudakların bal nenni nenni

51
Bir kaşı karaya bağlandı gönlüm
Huri misin melek misin sevdiğim
Neden öyle melul mahsun bakarsın
Aşık mısın maşuk musun sevdiğim

Eksilmez bir türlü boranın kışın
Kurtulmadı gitti beladan başın
Akar damla damla çağlar gözyaşın
Derya mısın deniz misin sevdiğim

Sakın incitmesin seni sözlerim
Hasret düştüm yollarını gözlerim
Kışa döndü ilkbaharım yazlarım
Tipi misin boran mısın sevdiğim

Deli gönül senden ümidi kesti
Acı poyraz gibi savruldu esti
Nedendir vefasız yar bana küstü
Deli misin divane mi sevdiğim

Âlim der aklımı başımdan aldı
Beni bir vefasız sevdaya saldı
Yüzüne bakınca gözleri doldu
Veremisin kanser misin sevdiğim

52
Dünyanın güzeli benim olsa da
Gözler başkasına bakar mı sandın
Cümle âlem çiçek olup açsa da
Senden başka çiçek kokar mı sandın

Yanakta gamzeler dönerse güle
Coşarsa sevgiler gelirse dile
Gönlünde kapılar kapansa bile
Gönül başkasını sever mi sandın

Seven sevdiğine olur mu serin
Kalbimde kurulu hazırdır yerin
Sen olmazsan sensiz nasıl ederim
Bu dünyada sensiz yaşar mı sandın

Bitsin bu gurbetlik bitsin bu zulüm
Ne hasretlik nede ayırsın ölüm
Âlim o yar benim hem goncam gülüm
Senden başkasını koklar mı sandın

53
Dağlara taşlara derdimi yazdım
Akar gözlerimden sel dertli dertli
Nasıl anlatayım size kendimi
Hayırsız elinden kul dertli dertli

Hava çok karardı kar bulut toplar
Nere gitsem bulur belalar dertler
Mezarım üstünde bir karış otlar
Kurudu vefasız gör dertli dertli

Bu sevda çeker mi gönül kışını
Kim anlamış felek senin işini
Gözlerimden akan kanlı yaşını
Seher yeli ile sil dertli dertli

Katarlanmış gelir dert kucak kucak
Baykuşlar tünemiş tütmüyor ocak
Perişan haldeyim sonum ne olacak
Ara gurbet elde sor dertli dertli

Yanaklar eriyip gözler süzülmüş
Kaderime kara yazı yazılmış
Âlim oynadığın oyun bozulmuş
Sahipsiz bir mezar bul dertli dertli

54

Erenler cemine gireyim derken
Gönül muhabbetle coştu Erenler
İlmi Hak’tan haber sorayım derken
İnci mercan gevher saçtı Erenler

Bir desti misali akarken doldum
Erenler yolunda bi karar oldum
Ben Hak’kı ararken kendimde buldum
Kudretten bir dolu içtim Erenler

Sen arzetki ben kapına geleyim
Şahım dergâhına yüzler süreyim
Sanki yetmişinde dilsiz bebeyim
Pir’in dergâhında piştim Eren’ler

Ali’m Eren’lere olalı bende
Lokmansın hekimsin dermansın derde
Nerde çağırdıysam hazır heryerde
Ne hikmettir böyle şaştım Eren’ler
55
Halden anlamazki derdim yanayım
Nedendir beni hor görürsün gardaş
Zehiri bal edip derdi bölüştük
Neden kızıp surat edersin gardaş

Mezhebim Kızılbaş istersen sorma
Tanımadan beni yargıya varma
Bende bir insanım gel hakir görme
Boğulur deryada kalırsın gardaş

Hacıdan hocadan kendini sakın
Öyle uzak durma hele ol yakın
İkilik yaratır dürzüye bakın
İnanma çamura batarsın gardaş

Çok uzak kalmışsın ilimden fenden
Faize haram der hazırdır dünden
Günah der arada alırsın demden
Sızıp bir köşede yatarsın gardaş

Tanırsan Ali’yi Kızılbaş oğlu
Gözümüz kapalı elimiz bağlı
Yüzünü gördükçe olurum deli
Yinede din iman sorarsın gardaş

56
Kırk demeden aklar düştü saçıma
Kader deyin çile deyin gam deyin
Şu fani dünyada bir gün gülmedim
Kader deyin çile deyin gam deyin

Ağzımda hiç diş kalmadı döküldü
Sızılar çoğaldı belim büküldü
Eşim dostum üçer beşer çekildi
Kader deyin çile deyin gam deyin

Ne hayeller kurdum ben neler gördüm
Dert küpüne döndüm ne zaman güldüm
En sonunda yine kötü yine ben oldum
Kader deyin çile deyin gam deyin

Âli’m ne utanır ne vaz geçersin
Kime ne eyledin kimden kaçarsın
Zaman gelir bir gün konup göçersin
Kader deyin çile deyin gam deyin

57

Sevdiğim sıladan mektup göndermiş
Kar etti canıma gelesin demiş
Mektubunda nice sitemler etmiş
Gelki ne haldeyim göresin demiş

Huzurum yok hergün sıkıntı geçim
Yetmiyor kazancım bumudur suçum
Döküldü dişlerim ağardı saçım
Sarardı gül benzim bilesin demiş

Akbabalar başımızda dönüyor
Güllerin dalına baykuş konuyor
Dokunmayın bana yaram kanıyor
Aktı gözyaşlarım silesin demiş

Ali’m yar güvenmez olmuş sözüme
Okudum mektubu sürdüm yüzüme
Sılada yavrular geldi gözüme
Oturup karalar bağlasın demiş

58
Od düştü sineme yaktı kavurdu
Ne yaptım peşime düşersin felek
Ne gününü gördüm ne murat aldım
Ben dertli sen gamsız yaşarsın felek

Ne kusur işledim söyleki bilem
İstemezsin beni yanına gelem
Eğer istiyorsan kul köle olam
Tutuştu yüreğim yanıyor felek

Yüksek tepelerden baktın halıma
Sakın rasgelmesin yolun yoluma
Merhametin yoktur hiçbir kuluna
Hiç hatır gönülden bilmezsin felek

Ne tecellin belli ne kara yazın
Böylemidir senin bana son sözün
Tutunsun dizlerin kör olsun gözün
Hısım akrabayı el ettin felek

Âşık Ali’m bundan gayriyi bilmez
Felek yaptıkların sanada kalmaz
Çok bindin dalıma bu böyle olmaz
Bir gün sen elime düşersin felek

59
Artık ihtiyarlık çökdü serine
Günler gelip geçti vay deli gönül
Ne çileler çektin ne günler gördün
İster yaşa ister cay deli gönül

Bir garip yorgunluk çökmüş serine
Sızılar arttıkça kızar birine
Kimselerin yoktur gelsin yanına
Topraklar başına hay deli gönül

Ağarmış saçları dökülmüş dişi
Oturur köşede çok zordur işi
Ne baharı belli ne yazı kışı
O kötü günleri say deli gönül

Buruşmuş yanaklar çekilmiş kanı
Ölümden korkuyor tatlıdır canı
Kesilmiş musluklar yoktur imkânı
Üç kuruş bir yana koy deli gönül

Çene düşmüş nefret çökmüş özüne
Güven olmaz sohbetine sözüne
İşi bitmiş bakılmıyor yüzüne
Gençlik uçup gitmiş duy deli gönül

Elinde sigara tüter dumanı
Öksürük geldikçe vermez amanı
Ne dini kalmıştır nede imanı
Çoktur günahların say deli gönül

Ali’m gençlik gitti çırpınıp durma
Sakın oturupda hayeller kurma
Alem seni sever sen kötü olma
Seni böyle eden huy deli gönül

59
Eğildim çeşmeye içeyim derken
Ben bir güzel gördüm bunda ne varki
Doğruldum adını sorayım derken
Sormadan söyleyip güldü ne varki

Canım kurban güzellerin yoluna
Mevlam yardım etsin seven kuluna
Görenler acıyor dertli halıma
Bu dert çile bende elde ne varki

Çağlasa ırmaklar sular bulansa
Elleri koynunda dönse dolansa
Bu canı serveti alsın ne varsa
Ben canı koymuşum malda ne varki

Sinemde açıldı onulmaz yara
Hiç dermansız derde olurmu çare
Kul köle oluyor Âlim fukara
Bütün dertler bende sende ne varki

60
Bir mürşide gönül verdim Erenler
Pirin huzurunda dedim eyvallah
Eğildim postuna yüzümü sürdüm
Durdum divanına dedim eyvallah

Âşık olup gönül darına durdum
Erenler yolunda bi karar oldum
Ben Hakkı ararken kendimde buldum
Ser verip gönülden dedim eyvallah

Kâmil cahil ile edermi sohbet
Ali bendesine edersen izzet
Hakkın lokmasında bulasın lezzet
Sundular bu cana dedim eyvallah

Pişer lokmaları kaynar kazanı
Orda kurulacak Hakkın mizanı
Erenler Ceminde bulduk düzeni
Kattılar katara dedim eyvallah

Kırklar meydanında Ali’yi gördüm
Girdim dergâhına göz gönül verdim
Âlim eşiğine yüzlerim sürdüm
Vardım kapısına dedim eyvallah

61
Hazan değmiş gülü nasıl koklayım
Ömrü geçmiş ilkbaharı kalmamış
Gamzeli yanakta açardı güller
Sararmış yaprağı dalı kalmamış

Düğünde bayramda seyrana çıksa
Düşmanı olurdum birine baksa
Yüreğim sızlardı boynunu bükse
Tükenmiş dermanı gücü kalmamış

Karda yürür belli etmez izini
Boşa sürmeleme kaşı gözünü
Kimseler dinlemez olmuş sözünü
Yanakta dişlerin izi kalmamış

Seher yeli gibi savrulup estik
Kollarım olaydı başına yastık
Kaderim ayırdı sanmaki küstük
Halin arz edecek sözü kalmamış

Âlim derki ömrüm geçti nem kaldı
Zalim felek yâri elimden aldı
Yüzüne bakınca gözleri doldu
Neşeden sevgiden eser kalmamış

62
Şeytana uyupta sakın hor bakma
Kalbim insanlığa yoldur ey gardaş
Nefsine uyupta gel gönül yıkma
Gönlünü sevgiyle doldur ey gardaş

Kötülükle hiçbir yere varılmaz
Sevgiden öteye dostluk bulunmaz
Dostluk kazanılır satın alınmaz
Sevgi sevdiğine kuldur ey gardaş

Nefsini işlemek sanma ar değil
Bunca yaptıkların yeter kâr değil
İnsanlıktan zerre haberdar değil
Sevgi insanlığa seldir ey gardaş

Taze süte katma bozuk mayayı
Mecnun yana döne arar Leyla’yı
Çekmeyen ne bilir aşkı sevdayı
Sevgi dost bağında güldür ey gardaş

Âlim derki nasihattır sözümüz
Ayaklara turap olsun yüzümüz
Sevgiye saygıya bağlı özümüz
Bu ne sevgi bu ne haldir ey gardaş

63
Günahkâr bir kulum kapına geldim
Bağışla günahım Pir Hacı Bektaş
İsteyen kulların muradın veren
Benimde muradım ver Hacı Bektaş

Girdim dergâhına çeşmi gâh oldum
Her ne aradıysam ben sende buldum
Dermansız bir kulum dermana geldim
Sızlar yaralarım sar Hacı Bektaş

Murada erişir gayretin güden
Dertlere dermansın ben kime gidem
Cansız duvarlara binip coş eden
Yetiş imdadıma car Hacı Bektaş

Kokun gelir bahçendeki güllerden
Nameler okunur tatlı dillerden
Bir yudum zemzemin içsem Pirlerden
Yarelere mehlem sür Hacı Bektaş

Sen derya denizsin rahmetin boldur
İster azad eyle istersen öldür
Şu Ali’m kapında günahkâr kuldur
Çoktur günahlarım sil Hacı Bektaş

64
Hasret kaldım vatanıma elime
Derdimi dostlara yazarım gardaş
Sermayem yok servetim yok malım yok
Ellerim koynumda gezerim gardaş

İşler iyi gitmez oldu yolunda
Baykuş tuzak kurmuş bekler dalında
Zehirmi var dudağında dilinde
Öfkelenir bazen kızarım gardaş

Ayaklar yürümez beden yoruldu
Kollarıma kelepçeler vuruldu
Güvenim kalmadı umut kırıldı
Yoksa kavlimizi bozarım gardaş

Yaram dost yarası istemem sorma
Çaresiz derdime dermanım olma
Sızlar yaralarım yaramı sarma
Mecnunum çöllerde gezerim gardaş

Ali’m der kimseden görmedim vefa
Yokluğun adını koymuşlar sefa
İstemem dünyaya gelmem bir defa
Bazen çok içlenir yazarım gardaş

65
Güller arasında gezer bir ceylan
Yanakları bahar gülüne dönmüş
Sordum kırk beşinde çok deli dolu
Coşkun akan aşkın seline dönmüş

Yanaklar gamzeli gözler sürmeli
Güzel olan hatır kıymet bilmeli
Kiraz dudaklardan buse vermeli
Dili tatlı oğul balına dönmüş

Görüp âşık oldum gönülden candan
Bakmıyor vefasız ne gelir elden
Sen vaz geçtin gönül geçmiyor senden
Deli boran seher yeline dönmüş

Âli’m der sinemde ateş yanıyor
İçim bir hoş fıkır fıkır kaynıyor
Yeter artık bu iş böyle olmuyor
Bülbülüm son bahar gülüne dönmüş

66
Gönlümün sultanı gözümün nuru
Her gün yollarına bakar ağlarım
Kapında bekleyen bir garip kulum
Yar gizli sevdanı çeker ağlarım

Bir gördüm yüzünü eyledin ahmak
Sevaptır güzele dönüpde bakmak
Yakışırmı sana gönüller yıkmak
Her gün yol üstüne çıkar ağlarım

Göster cemalini yüzün göreyim
Hurimi melekmi nerden bileyim
Sen emret kapında kulun olayım
Oturdum boynumu büker ağlarım

Hasretin çektiğim yaktırma nara
Çoğaldı dertlerim kapanmaz yara
Cevretmek yakışmaz böyle sultana
Çaresiz gözyaşım döker ağlarım

Mecnun oldum Leyla için çöllerde
Gönül hasret çeker gözüm yollarda
Ali’m gibi dertli varmı kullarda
Kerem olup kendim yakar ağlarım

67
Hançer alıp dertli sinem deleyim
Bu ızdırap için için yer beni
Aç yüzünü mah cemalin göreyim
Bu ızdırap için için yer beni

Kirpikler ok olmuş gözleri ela
Bir türlü başımdan gitmiyor bela
Cevretmek yakışmaz sen gibi kula
Bu ızdırap için için yer beni

Yaylasına vardım karsız dumansız
Bir vefasız sevdim dinsiz imansız
Yandım ateşine ahtı amansız
Bu ızdırap için için yer beni

Geceler uzadı sabah olmuyor
Kulaklarım seste haber gelmiyor
Yar vefasız kadir kıymet bilmiyor
Bu ızdırap için için yer beni

Sanki yüce dağlar girdi araya
Gel gönül aldanma kaşı karaya
Mehlem diye tuz bastılar yaraya
Bu ızdırap için için yer beni

Bırak artık çekiştirme kolumdan
Ölür isem gelip tutma salımdan
Gül olsan serilsen geçmem yolundan
Bu ızdırap için için yer beni

İşkence yakışmaz Ali kuluna
Senin için ben giderdim ölüme
Artık sevmiyorsan çıkma yoluma
Bu ızdırap için için yer beni

Bırak artık çekiştirme kolumdan
Ölür isem gelip tutma salımdan
Gül olsan serilsen geçmem yolundan
Bu ızdırap için için yer beni

İşkence yakışmaz Ali kuluna
Senin için ben giderdim ölüme
Artık sevmiyorsan çıkma yoluma
Bu ızdırap için için yer beni

https://fuatbozkurt.blogspot.com/2018/04/asik-katibi.html

Ali’sin Muhammed, yoktur gümanım

0

Ali’sin Muhammed, yoktur gümanım
Şeriat içinde dinimsin Ali
Tarikat içinde sırrı ummanım
Marifet içinde Pirimsin Ali…

Bir adın Ahmet’dir, bir Adın Ali
Sensin müminlerin hak gerçek yolu
Ezeli ervahta demişim beli
Verdiğim ikrardan dönmezem Ali…

Muhammed olup da Mirac’a gittin
Aslan olup onun önünde yattın
Doksan bin kelama şahitlik ettin
Hasan , Hüseyin’e armağan salansın Ali…

Cenabı Hakk sana Habib dost, dedi
Orda Selman senden üzüm istedi
Kırklar’a gir , deyü bir yol gösterdi
Selman’a üzümü verensin Ali..

Kırklar cemine girdin oturdun
Selman oldun Kırklar’a üzüm getirdin
Ezdin bir üzümü Kırklar’a yedirdin
Neşteri Kırklar’a çalansın Ali…

Dört kapı, Kırk Makam gene sen açtın
Kırklar’ın Cemine içeri girdin
Ezdin bir üzümü Kırklar’a yedirdin
Hu, deyip pervaza girensin Ali…

Aşık ile Kırklar’a pervaza girdin
Orada ilim ve hikmete Erdin
Çıkardın hatemi, Habibe verdin
Hatemi Habib’e verensin Ali…

İmam Hasan ile sen zehir içdin
Kerbela çölünde sen şehit düştün
İmam Hüseyin ile cennete göçtün
Kendi deveni yedensin Ali

İmam Zeynel ile zindanda yatdın
Muhammed Bakır’ın çarına yettin
İmam Cafer ile erkana yatdın
Şehitler serveri sultansın Ali…

Musa Kazım ile İmam Rıza’dan
Taki, Naki’yi severim candan
Askeri, Mehdi Sahibi Zaman’dan
Ahir Mehdi olup gelensin Ali…

Dilek diler, seni severim candan
Hatayı, Kul Himmet; Pir Sultan sende
Ruzi mahşerde, ulu divanda
Mümine şefaat edensin Ali…

YA ÂLİ

(Kul Himmet Dede)

Kandırdı milleti dinle imanla

0

Kandırdı milleti dinle imanla
Camide namazla elde kuranla
Ahlakla erdemle yeminle şartla
Milleti dininden etti münafık

Tek devlet tek millet tek bayrak dedi
Bu vatan bölünmez bayrak inmezdi
Terörle pazarlık eden kalleşti
Sözünü tutmadı bizim münafık

Kendine konaklarlar saraylar yaptı
Eşine dostuna ihale kaptı
Devletin malını kendinin saydı
Milletin ahını aldı münafık

Yolsuzluk hırsızlık ülkeyi sardı
Rüşvetle torpille adam kayrıldı
Adalet parayla satın alındı
Milletin hakkını yedi münafık

Ekonomi iflas etti devletse battı
Zenginler çoğaldı fakirler artı
Yoksulun fakirin rızkı çalındı
Milleti sel sefil koydu münafık

Dillerde dökülen bal bizde gizli

0

Adımız, kökümüz Adem’den öte
Güle koku veren dal bizde gizli
Arı kovanında kendine yete
Dillerde dökülen bal bizde gizli

Gönül gözümüzle çok sır görürüz
Hakk’tan nida gelir Hakk’a yürürüz
Cümle mahlukatla bir yol sürürüz
Yetmiş iki çeşit hal bizde gizli

Günah ne bilmeyiz bizdeki kusur
Talip vebalini sırtında taşır
Karun ’u mal mülke eyledik esir
Hırka, cübbe, asa, çul bizde gizli

Muhabbet mezemiz, zemzem demimiz
Güruh u Naci ’ye bağlı serimiz
Kâh konar kâh göçer devri daimiz
Ervahı ezele kol bizde gizli

Deruni’yem cümle canı Hakk bildik
Ne Cebrail geldi ne ata bindik
Yedi kat Miraç’a çok çıktık indik
Sırrı Hakikate yol bizde gizli…
Hıdır ÇAM

Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam

0

Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam
Gevher-i lâmekân benem, kevn ü mekâna sığmazam

Arş ile ferş ü kâf ü nun bende bulundu cümle çün
Kes sözünü vü epsem ol, şerh ü beyana sığmazam

Kevn ü mekândır ayetim, zatıdürür bidayetim,
Sen bu nişanla beni bil ki nişana sığmazam.

Kimse güman ü zann ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümana sığmazam.

Surete bak ve mâniyi suret içinde tanı kim,
Cism ile can benem veli cism vü cana sığmazam.

Hem sedefem hem inciyem, haşr ü Sirat esinciyem,
Bunca kumaş ü raht ile ben bu dükkâna sığmazam.

Genc-i nihan benem ben üş, ayn-i ayan benem ben üş,
Gevher-i kân benim ben üş, bahre vü kâna sığmazam.

Gerçi muhit-i âzamem, âdem adımdır âdemem
Tur ile kün fekân benem, ben bu mekâne sığmazam.

Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zaman benem,
Gör bu latifeyi ki ben, dehr ü zamana sığmazam.

Encüm ile felek benem, vahy ile hem melek benem,
Çek dilini vü epsem ol, ben bu lisana sığmazam.

Zerre benem güneş benem, çar ile penc ü şeş benem,
Sureti gör beyan ile çünkü beyana sığmazam.

Zat ileem sifat ile, gülşekerem nebat ile,
Kadr ileem berat ile, beste dehane sığmazam.

Nâre yanan şecer benem, çarha çıkar hacer benem,
Gör bu odın zebanesin, ben bu zebana sığmazam.

Şehd ile hem şeker benem, şems benem, kamer benem,
Ruh-u revan bağışlaram, ruh-u revana sığmazam.

Tir benem, keman benem, pir benem, civan benem,
Devlet- i cavidan benem, ine vü âna sığmazam.

Gerçi bu gün Nesimi’yem, Haşimiyem, Kureyşiyem,
Bundan uludur ayetim, ayete şana sığmazam.