Ana Sayfa Blog

Beni burada arama

0
Screenshot

Havalandırmanın ortasına kurulan darağacı,
Ve infaza saniyeler kala Adalı’dan ilginç bir istek gelir.
Hakim Ali Kayacan’a döner
Efendim”Şu gömleğin iki düğmesini açabilir miyiz,
Gömleği dar yapmışlar”

Hakim anlatıyor
Garip bir durum yaşanmıştı,
Ölüme tanıklığın bir kaç saniye öncesin de
Boynuna dar ağacı geçecekti, ancak o boğazından iki düğme çözmek istedi.

Koşarak çıktı Adalı sehpaya
Cellat sandalyeyi çekti infaz tamamdı,
Adli doktor baktı ölmüş tamam,
22 yaşındaydı
Tamamdı:(

Nevzat Çelik şu dizelerle anlatıyor Necdet Adalı’yı
Saygı İle anıyorum

Beni burada arama
Arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne ağlama…
Kaç zamandır yüzüm traşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim kulağım kirişte
Ölümü özledim anne
Yaşamak isterseken delice…

Ah.. verebilseydim keşke
Yüreği avcunda koşan herbir anneye
Tepeden tırnağa oğula
Ve kıza kesmiş
Bir ülkeye armağan
Düşlerimle sınırsız
Diretmişliğimle genç
Şaşkınlığımla çocuk devrederken sırdaşıma
Usulca acı verdi yanağımda tomurcuk
Pir sultan’ı düşün anne, şeyh bedretinn’i
Börklüce’yi, torlak kemal’i
Insanları düşün anne
Düşün ki yüreğin sallansın
Düşün ki o an güzel günlere inanan
Mutlu bir yusufcuk havalansın…

Beni burada arama
Arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne ağlama…

Yani benim güzel annem
Ala şafağında ülkemin yıldız uçurmak varken
Oturup yıldızlar icinde kendi buruk kanımı içtim
Ne garip duygu şu ölmek
Öptüğüm kızlar geliyor aklıma
Bir açıklaması vardır elbet giderken dar ağacına…

Geride masa üstünde boynu bükük
Kaldı kağıt kalem.
Bağışlar beni güzel annem
Oğul tadında bir mektup yazamadım diye
Kızma bana…
Elleri değsin istemedim
Gözleri değsin istemedim
Ağlayıp kokluyacaktın
Belki bir ömür taşıyacaktın koynunda
Yaşamak ağrısı asıldı boynumda
Oysa türkü tadında yaşamak isterdim…

Ölmek ne garip şey anne!
Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
Sedef kakmalı bir kutu içinde
Vermek isterdim çocukların ellerine
Sonra, sonra benim güzel annem
Damdan düşer gibi vurulmak isterdim bir kıza…

Gecenin kıyısında durmuşum
Kefenin cebi yok
Koynuma yıldız doldurmuşum
Koşun çocuklar koşun
Sabah üstüme üstüme geliyor…

Kısacası güzel annem
Bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
Gülmek umud etmek özlemek
Ya da mektup beklemek
Gözleri yatırıp ıraklara….

Ölmek ne garip şey anne!
Artik duvarlari kanatırcasına tırnağımla
Şaşkin umutlu şiirler yazamıyacağım
Mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamıyacağım
Baba olamıyacağım örneğin
Toprak olmak ne garip şey anne!…

Ölmek ne garip şey anne!
Uçurumlar ki sende büyür
Dagdır ki sende göçer
Ben bayram derim çiçek derim
Çam diplerine açmış kanatlarını kozalak derim
Gül yanaklı çocuğa benzer
Yinede oğlunu yitirmek ne garip şey anne…

Her kavgada ölen benim
Bayrak tutan çarpışan
Her kadın toprağı tırnaklıyarak
Doğurur beni
Özlem benim kavga benim aşk benim…

Bekle beni anne
Bir sabah çıkagelirim
Bir sabah anne bir sabah
Acını süpürmek için açtığında kapıyı
Adı başka sesi başka
Nice yaşıtım
Koynunda çiçekler
Çicekler içinde yeni bir üke getirirler….
Nevzat Çelik

Gönül senden tek dileğim

0

Gönül senden tek dileğim
Atma beni yardan yara
Götür hiçlik deryasına
Yüzdür beni vardan vara

Kaf dağını düş eylettin
Ruhu tene küs eylettin
Gam, kederi süs eylettin
Sen düşürdün zardan zara

Boş düşlere verdin değer
Bir varmış bir yokmuş meğer
Korunda aşk yoksa eğer
Yakma beni hardan hara

Hakk aşkına dem içende
Bağban olup, gül biçende
Başım alıp dağ göçende
Savur beni kardan kara

Sen korlayıp sen pişirdin
Hoş üfleyip, boş şişirdin
Avcı olup sen düşürdün
Deruni’yi dardan dara…

Kurtuluş Savaşına Buhara Altınları

0

8 EYLÜL 1920 – Külçe altın halinde ilk parti Sovyet yardımının Erzurum’a gelişi ve teslim alınışı :
Kurtuluş Savaşına Buhara Altınları
Buhara Cumhuriyeti’nin (şimdiki Özbekistan Devleti) ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu, Sovyet Yardımının Hikayesini Anlatıyor
Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu 1972 yılında Yakın Tarihimiz Dergisi’ne yaptığı açıklamalarda yardım hadisesini aşağıdaki gibi anlatmıştır.
“1920 yılında Buhara Cumhuriyeti kurulduktan sonra, ben ilk cumhurbaşkanı olarak, yanıma başvekilimiz rahmetli Feyzullah Hoca’yı alarak Sovyet Rusya büyükleri ve bu arada Lenin ile temasta bulunmak üzere Moskova’ya gitmiştim. Bizden bir müddet önce, temmuz ortalarında Türkiye’den de milli hareketi temsil eden ilk heyetin Bekir Sami Bey’in başkanlığında Moskova’ya gelerek Lenin, Çiçerin ve Karahan ile, bilhassa yardım temini konusunda müzakerelerde bulundukları anlaşılıyordu.
Nitekim, Kremlin Sarayı’nda kendisi ile görüştüğümüz gün Lenin, önem verdiğini hissettirdiği “Türkiye”den söz açarak, bana
“- Ankara’dan bir Türk heyeti geldi. Vaziyetlerini anlatarak acele yardım istedi. Bu hususta sizin fikriniz nedir? “ dedi.
Hiç tereddüt etmeden kendisine:
“- Elbette yardım etmek gerek… ve vakit geçirmeden yapılmalıdır.” deyişim üzerine bu işte zaten kararlı olduklarını, fakat bazı zorluklarla karşılaştıklarını belirten bir ifade ile,
“-Yardım meselesi için bizi düşündüren iki zorluk var.” dedi ve devam etti.
”- Birincisi Türklerin istedikleri altın para bizde pek azdır.” deyince sözünü kestim.
“- Bizde altın para vardır! dedim. Verebiliriz de…”
Lenin memnun olduğunu belirten bir baş eğişiyle devam etti.
“- İkincisi, yol meselesidir. Çünkü Türklere yalnız para değil, her türlü harp malzemesi de vermemiz gerekiyor. Bunları emniyetle Ankara’ya ulaştıracak yol lâzım! Halbuki Kafkaslar’daki durum dolayısıyle yollar kapalıdır. Ne zaman açılabileceği malum değildir.”
Biz, bu hususta ayni kanaat ve fikirde olduğumuzu söyleyerek ilave ettim:
“- Kafkaslar’da kurulan cumhuriyetlerle anlaşmak mümkündür. Bu bölgede Müslümanlar çoğunluktadır. Gürcüler de menfaatleri icabı Müslümanlara yakındır. Ermeniler de keza… Çalışılırsa müşterek bir yol bulmak imkanı vardır.“ dedim.
Ayrıca paranın miktarını tespit etmek icap ediyordu. Bunu mütehassıslar tespit etsinler dedik ve bizim -aynı zamanda Hariciye Nazırı olan- Başvekil Feyzullah Hoca ile Rus mütehassıslardan mürekkep bir heyete havale ettik. Bu heyet uzun müzakereler sonunda yardım miktarını en az yüz milyon altın ruble olarak tesbit etti. Tekrar Lenin’le buluştuk. Lenin bu sefer yaptığımız konuşmada sözü tekrar para konusuna getirerek ne kadar verebileceğimizi sordu.
“- Yüz milyon ruble…” dedim.
Lenin tekrar etti:
“-Yüz milyon mu?”
“-Evet… Derhal verebiliriz!”
Çarlık zamanından kalma altın rublelerimiz çoktu. Buhara hazinesindeki bu paraya Ruslar el sürmezler, dokunmazlardı. Buhara bir Çar emâreti olduğu halde, idari ve mali işlerde müstakildi. Bu sebeple bizde altın belegan mâbelâg (haddinden fazla) çoktu.” (Yakın Tarihimiz, Cilt.1, shf.292-293)
Lenin’le bu şekilde mutabık kaldıktan sonra heyet Buhara’ya geri döner. Para yardımı meselesini meclise götürürler. O sırada Buhara’nın nüfusu dört buçuk milyondur. Buhara parlamentosu Türkiye’ye yüz milyon altın ruble yardımını tek itiraz sesi yükselmeden oy birliğiyle alkış ve tezahüratlar altında kabul eder.
Parlamentonun bu kararının hemen ertesi günü gereken muameleleri tamamlayarak parayı, Ankara’ya yetiştirilmek üzere Rus hazinesine teslim ederler.
O zamanlar dış ilişkilerde tamamen Sovyetlere bağlı olan Buhara Cumhuriyeti ancak yönetim ve malî konularda, yani içişlerinde serbestti. Durum böyle olunca, Buhara’dan gönderilecek yardımların Moskova kanalıyla gelmesinden başka doğru bir yol olamazdı. Öte yandan Moskova’nın bilgisi dışında gizli yollardan gönderilmesi ise zamanın şartları, yol güvenliği ve paranın çokluğu gibi nedenlerden dolayı neredeyse olanaksızdı.
Bu hadiseyi, Türk subayı Raci Çakırgöz’de hatıralarında anlatmaktadır. 1. Dünya Savaşında esir düştüğü Ruslardan kaçarak Türkistan’a gelen ve Taşkent’te öğretmenlik yapmakta olan Raci Çakırgöz, “Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl” adıyla yayımlanan hatıralarında, Sovyet yardımları olarak bilinen yardım hakkında aşağıdaki hususları yazmaktadır.
“Ben Taşkent’teyken Buhara Geçici Hükümeti’nin İstiklal Savaşı vermekte olan, Ankara Hükümeti’ne para yardımında bulunduğunu haber aldım. Maalesef bu yardım bizim gazetelerde Rus para yardımı şeklinde geçmiştir. Ancak son zamanlarda yetkili kimseler bu olayın içyüzünü aydınlatmışlardır. Türkiye’ye bu yardımın yapılmasında en büyük rolü oynayan kimse, o sırada Maliye Nazırı olan Osman Hoca (Kocaoğlu) idi. Osman Hoca 1921 yılında ilan edilen Buhara Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunuyordu. Sonra 1923’te Afganistan’a ve oradan da Türkiye’ye geçti. 28 Temmuz 1968’de İstanbul’da vefat etti.
Sonradan öğrendiğime göre Buhara Hükümeti’nin Ruslar aracılığıyla Türk Hükümeti’ne yaptığı 100 milyon altın rublelik yardımdan, Ankara Hükümeti’ne ancak 10 milyon altın ruble ulaşabilmiştir. Ruslar, geri kalan 90 milyon altını, herhalde aracılık ücreti olarak almış olacaktır!
Esasen Ruslar, Buhara halkından ve saraydan topladıkları 12 vagon dolusu altın ki, aralarında çok ağır bir altın avize vardır. Ziynet ve çok kıymetli kuzu derilerini Moskova’ya götürdüler. Bu kuzu derileri ‘astragan’ı sağlayan Buhara’nın koyunları, Karakul denen gölün civar mıntıkasında, üretiliyordu.” (shf.68)
Buhara Emiri Alim Han’ın Terkettiği Hazine
“Genç Buharalılar” hareketinin Bolşeviklerle birlikte yaptıkları darbe sırasında Buhara Emiri, Alim Han’dır. İktidarını kaybeden Alim Han, 1 Eylül 1920’de Buhara’dan kaçıp Afganistan’a sığınmak zorunda kalır. Ardında ailesinin bir kısmını ve Buhara hazinesini bırakır. Özbek yazar Nabican Bakiyev, Sovyet istihbarat arşivlerinden yararlanarak yazmış olduğu “Enver Paşa’nın Vasiyeti” adıyla yayımlanan kitabında, Emir’in hazinesine el konulması olayını aşağıdaki gibi anlatır.
“Emir Alim Han, Buhara’yı terk ettiğinin ikinci günü Sitare-i Mahı (Saray) Ruslar tarafından işgal edilir. 2 Eylül 1920’de Buhara iç şehri tamamen Bolşevikler tarafından ele geçirilerek kontrol altına, Emirin aile fertleriyle, yakınları gözaltına alınmıştır. Bu arada ihtilalcıların bir kısmı Kuşbeği başta olmak üzere, reisi, kadıyı, saray memurlarıyla, Emirin aile fertlerinin öldürülmesini istemektedirler. 2 Eylül 1920’de Kızılordu askerleri tarafından esir alınıp, sorgulanan Kuşbegi Osman Beg verdiği ifade de şunları söyleyecektir.
“Beni hayrete düşüren o ki, Emir Alimhan hazineden bir tek lira (teng) dahi almamış olmasıdır. Bütün hazine, altın ve gümüş paralar, takılar mahzendeki özel yerlerinde duruyordu. Onları saymak mümkün değildi”.
Sonradan Emir’in kendi ifadesine göre, hazinede otuz iki çuval padişah sikkesi, altın ziynetler inci ve yakut gibi kıymetli mücevherlerin sayısını kendi de bilmediği gibi, ayrıca 20 bin adette tüfek bulunmaktadır.
Rus askerleriyle, Kızıl Buharalılar, işgali takiben üç gün boyunca Buhara’da müthiş bir yağmaya girişirler. Nihayet yağma bittikten sonra, Türkistan işgal komutanı yağma edilen hazineyi askerlerden imza karşılığında toplamaya başlar.”(shf.86)
5 Eylül 1920’de Rus hükümet yetkilileriyle, Rusya Bolşevik Partisi Merkez Komitesi temsilcileri ve Buhara İhtilal Komitesi rehberleri karma bir meclis kurulması konusunda anlaşarak, M. Frunze başkanlığında, Rusya hükümetini temsilen Kovrov, Buhara komünistlerinin reisi Hüseyinov, Buhara Bakanlar Kurulu reisi Feyzullah Hocayev, Buhara İhtilal Komitesi sekreteri Aripov’un katılımıyla bir toplantı düzenlerler. Toplantıda, yağmadan kurtulabilen Buhara hazinesinin muhafaza edilmesine ilişkin aşağıdaki karar alınır.
“Savaş devam derken, Buhara cumhuriyetinin hazinesi yağma edilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğundan ve onları korumak zor olduğu göz önünde tutularak, Buhara Devrim Komitesi olarak, hazinenin Semerkant veya Taşkent’teki bankalarından birinde geçici olarak muhafaza edilmesini Rusya hükümetinden rica edilmesi kararına varmıştır”. (shf.88)
Bu kararın ardından Buhara hazinesi önce Sermerkant’a, oradan da daha sonra Moskova’ya nakledilir. 100.000.000 altın ruble, Buhara Cumhuriyeti’nin Başbakanı, aynı zamanda Dış işleri Bakanı olan Feyzullah Hoca tarafından Moskova’ya bizzat teslim edilir. Kitapta anlatıldığına göre, 1921 başlarında Kronştat’da çıkan Denizci isyanında, isyancıları korumak amacıyla Buhara’dan götürülen bu altınlarla silah alınmış, altınlar Bolşevik hükümetinin kurulmasında önemli bir rol oynamıştır.
Buhara Hükümeti tarafından gönderilen altının sadece 18.326.800 altın rublelik kısmı, o da üç yıla yayılarak Türkiye’ye teslim edilmiştir. Türkiye’ye gönderilmesi gereken 81.673.200 altın ruble tutarındaki Özbek altını, Lenin hükümeti tarafından açıkça gasp edilmiştir. Bu para eksiksiz olarak Türkiye’ye gelmiş olsaydı gerek ordunun gerekse Türk ulusunun ve sanayinin o zamanki yoksul halini düzeltirdi.
Türkistan’dan Gönderilen Üç Kılıç
İstiklal Savaşı devam ederken, Buhara Halk Cumhuriyetinden bir heyet diplomatik temaslar yapmak üzere 17 Ocak 1921’de Ankara’ya gelir. Heyet, beraberinde getirdiği üç adet altın işlemeli kılıç ile Timur’a ait bir Kuran-ı Kerim’i Mustafa Kemal’e hediye eder. Sakarya Zaferini tebrik amacıyla gönderilen bu hediyeler karşısında müteessir olan Mustafa Kemal Paşa, meclis kürsüsünden duygu dolu bir konuşmayı yapar:
“Buhara ahalisinin Türkiye’deki Türk ve Müslüman kardeşlerine hediye olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim ile Türkiye Halk Ordusuna nişane-i takdir ve tebrik olarak irsal eylediği kılınç, Hak din ile hayat-ı hidame-i kuvveti temsil eden fevkalade muazzam ve kıymetdar iki yadigârdır. Bu emanetleri elinizden alır iken kalbim heyecan ile doldu. Halkımız ve ordumuz uzaklardaki kardeşlerimizden gelen teşebbüsat ve tebrikat nişanelerinden, şüphesiz, çok mütehassis ve mesrur olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirmek, bu Kitab-ı Mukaddes’i millete, seyf-i azizi de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allah’ın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan milli ordumuz, İnşallah pek yakında bu kılıncı da kazanmış olacaktır. Heyet-i muhteremenize de Türkiye ahalisi ve ordusu, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti namına teşekkür ederim.” (Hakimiyeti Milliye, 8 kanunusani (Ocak) 1922.)
Kılıçlardan biri Mustafa Kemal Paşa’ya, diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya, üçüncü kılıç, 9 Eylül sabahı İzmir’e girerek Hükümet Konağına Türk bayrağını çeken İkinci Süvari Tümeni 4. Alayında Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Şerafettin Bey ’e verilmiştir.
Kahraman yüzbaşının hikayesini “Üçüncü Kılıç” adıyla kitaplaştıran Yrd. Doç. Dr. Kemal Arı, kitabın tanıtımı için yaptığı bir açıklamada, Şerafettin (İzmir) Bey 1951´de vefat edince, eşi Siret Hanım’ın “üçüncü kılıcı” İzmir’de açılması planlanan İnkılap Müzesi´ne verilmek üzere İstanbul Valiliği’ne teslim ettiğini, fakat kılıcın kaybolduğunu, bu büyük kahramanın adının maalesef hafızalardan silindiğini söylemektedir.
Utanç Verici Bir Olay


Türkistan’lı kardeşlerimizin bu unutulmaz destek ve yardımlarına karşılık, hatırlandıkça hepimizin utanç duyacağı bir iş yapılır. Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca ülkesi Sovyet işgali altına düşünce, Afganistan üzerinden geçerek 1923 yılında Türkiye’ye sığınır. Atatürk, Osman Hoca’ yı sıcak bir ilgi ile kabul eder. Türk vatandaşlığına geçen Osman Hoca, Kocaoğlu soyadını alır, Osman Hoca’ya milletvekili maaşı bağlanır. Bu maaş Osman Hoca’nın vefatından sonra kesilmez, eşi ölünceye kadar ödenmeye devam eder. Atatürk döneminde, Sovyetler Osman Hoca’nın sınır dışı edilmesi için sürekli tazyikte bulunurlarsa da Atatürk buna direnir. Atatürk’ün ağır hasta olduğu sırada 4 Kasım 1938’de Başbakan Celal Bayar hükümeti Bakanlar Kurulu’nun kararıyla Osman Hoca TC vatandaşlığından çıkarır. Milli Mücadele’ye yardım etmek üzere, 100 milyon rublelik altını Türkiye’ye nakletmek için seferber olan Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca (Kocaoğlu) 1923′ten beri vatandaşı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni terk etmek zorunda kalır. Kendisine 1944’te tekrar vatandaşlık verilerek, 1944 sonunda İran’dan Türkiye’ye döner. 1968’de vefat eden Osman Hoca, Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’ne defnedilir.
KAYNAKLAR
Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımının İçyüzü”, Yakın Tarihimiz, Cilt.1, Sayı 10 (Mayıs 1972), shf. 292-293, 1972.
Raci Çakırgöz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları, 1990.
Nabican Bakiyev, Enver Paşa’nın Vasiyeti, Doğu Kütüphanesi, 2006.

Muhammed Ali’ye sırt dönen herkes

0

Muhammed Ali’ye sırt dönen herkes
Hakka, hakikata düşman değil mi ?
Bir işe karışsa heva vu heves
O işte kılavuz şeytan değil mi ?

Bizim ile yola gelenler desin
Gönlünün pasını silenler desin
Cahil konuşmasın, bilenler desin
Münkir akıbeti hüsrân değil mi ?

Çıkar için nefis yarıştıranlar
Yol ehlini bölüp ayrıştıranlar
İnkârı ikrâra karıştıranlar
İnsan görünümlü hayvan değil mi ?

Velayet’i derde gama salanlar
Dünyanın mülküne secde kılanlar
Ali’siz bir yola talip olanlar
Emevi asıllı Mervan değil mi ?

İŞTE BİZ BUNUN GİBİ BİNLERCE SEBEPTEN DOLAYI ATATÜRK’Ü SEVERİZ

0

1: Tarih : 14 Temmuz 1934
“14 temmuz 1934… Kuşadası Kanapiçe koyunda dip burnu karakolu erlerinden beşi pusudayken, saat 16.00 sularında İngiliz askerlerinden 4’ü çıplak olarak bir sandal ile kıyıya yaklaşırlar ve karaya çıkarlar. Askerlerimiz uyarı ateşi ve teslim ol çağrısı yaparlar. Savaştan yenik çıkmış ama hala bunu içine sindirememiş ve bunun verdiği eziklikle ara sıra bizim kıyılara çıkmaya ve taciz etmeye devam eden İngiliz askerlerine bu sefer bizimkiler acımazlar. kaçanlardan üçü öldürülür diğeri kaybolur. Sandal Sisam adasında demirlemiş İngiliz harp gemisine aittir.
Olay derhal kaymakam Dilaver beye iletilir. Kaymakam hemen Ankara’ya telgraf çeker. Başvekil İsmet paşa’dır. Ankara bütün ayrıntıları ister ve ancak uykusuz geçen bir geceden sonra 15 Temmuz’da ayrıntılı bilgi Ankara’ya geçilir.
Gazi paşa ise Kızılcahamam’da idi. Fakat olayları saati saatine takip ediyordu.
Olayın üçüncü günü, yani 16 Temmuz öğleden sonrasına kadar, Kuşadası’nda kayda değer bir şey olmadı. Olmadı ama Ankara’nın bütün dikkatleri yine de oradaydı. Bu arada Kuşadası ve Ankara arasındaki telgraf tellerine ambargo konmuş ve haberleşmede aksaklık olmaması sağlanmış.
Aynı gün öğleden sonra saat 14.00 civarında bir İngiliz harp gemisi Dipburnu’na gelir ve limanın 4 mil açığında durur. Akabinde kaymakam Ankara’ya telgraf çeker ve “karaya çıkmalarına izin verelim mi?” diye sorar.
Ankara’nın cevabı kısa olur. “gelen motoru yalnız liman reisi karşılasın. Siz telgrafhanede bulunun. Sadece liman reisiyle görüşsünler…” ancak gelenler kaymakamla görüşmek istediklerini söylerler hatta ayaklarına çağırırlar. Ankara ile irtibat telgrafın yanı sıra manyetolu telefon ile de sağlandığından kaymakam derhal durumu arz eder başvekil İsmet İnönü’ye.
telefonun diğer ucundan gelen ses şöyledir : “Gazi paşa Kızılcahamam’da, temas ediyoruz.”
birkaç dakikalık beklemeden sonra şu cevap gelir. “Kaymakamımız liman dairesine gitmeyecektir. Kaymakamı ziyaret etmek istiyorlarsa, gelenleri kaymakam bey ancak kendi makamında kabul eder. Olayın nasıl cereyan ettiğini sorarlarsa, münasip bir şekilde bilgi verir.”
iki İngiliz subayı ve iki sivil gelir kaymakamın makamına. Sivillerden biri iyi Türkçe konuşan bir Rumdur.
İngiliz subayı askerlerinin kıyıya 50 metre kala denizde vurulduğunu iddia eder. Kaymakam ise olayın böyle olmadığını açıklar. Dur emrine itaat etmediklerini ve kanunlara göre bu kişilere ateş edildiğini söyler. İki saat süren bir tartışmadan sonra amiral Londra Hükümeti’nden aldığını söylediği üç maddelik talimatı bildireceğini söyler ve şöyle der: “Londra hükümeti Osmanlı Hükümeti’ne şu isteklerin bildirilmesini ister”
Dilaver bey, burada kumandanın lafını keser o an: – kumandan cenapları yanlış temas aramaktadırlar. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilcisiyim. Osmanlı Hükümeti’nin değil… İngiliz, kızararak ve özür dileyerek “Türkiye cumhuriyeti” olarak değiştirir lafını ve istekleri sıralar!
1- Öldürülen subayın cesedini aramak üzere İngiliz Donanması’na bağlı motorlar sahillerimize gelecekler ancak, bu araştırma sırasında kendilerine ateş açılmayacağı hususunda yazılı teminat verilecektir. 2- İngiliz bayrağına tarziye verilecek, ölen subayın ailesine zarar ve ziyan ödenecektir. 3- Subaylarını öldürdüğünü tespit ettikleri Balıkesirli er Musa, derhal yerinden alınarak cezalandırılacak ve verilecek ceza kendilerine bildirilecektir.
18 temmuz günü saat 15.20 sıralarında, Sisam sahillerinin önünden 7 harp gemisi çıktı.. Bunlar ağır yolla darboğaz’a doğru seyrediyorlardı… Hemen Ankara’ya bildirildi. Alay kumandanı İlhami de İzmir Valiliği’ne bir rapor yollar. “rapor: darboğaz’a geldim. Sisam önünde 4 kruvazör, 7 torpido var. Kruvazörlerden biri, ‘Queen Elizabeth’tir. Cesedi aramak için yaptığım temasta, beni amiral gemisine çağırdılar. Gitmedim.”
Gazi paşa, bütün bu olaylar sırasında Kızılcahamam’da bulunmaktaydı.. Ve gelişmeleri de saati saatine izliyordu.. İngiliz Donanması’nın tehditkar bir tavırla kıyılarımıza yaklaştığı kendisine iletilince, Ankara’ya ve Kuşadası’na bağlı hatlardan emretti:
“kanuni vazifesini yaptığı anlaşılan Türk eri Balıkesirli Musa, yerinden alınamaz ve cezalandırılamaz. gerekirse Musa için Britanya imparatorluğu ile hali mahasama (savaş) göze alınır… Kızılcahamam’dan şimdi Ankara’ya hareket ediyorum. Ege Bölgesi’nde kısmi seferberlik emrini veriyorum.”
o dönemin Kuşadası kaymakamı Dilaver Argun, Ata’nın bu çıkışı ile ilgili olarak sonradan şöyle konuşacaktır: “bu emir, bu haysiyetli ses, beni ağlattı. bütün yorgunluğumu alıp götürdü. genç bir kaymakam olarak, bütün benliğim gurur ve iftiharla sarsılıyordu. o günden bu yana birçok valilik ve müsteşarlıklarda bulundum. Atatürk’ün görev aşkını koruyan bu laflarını başka kimseden duymadım ve sözleri hiç unutmadım.”
İngilizler’in davranışlarının ne olacağı beklene dursun, seferberlik emri de yerine getirilmeye başlandı.. Kuşadası halkının telaşa kapılmaması için gerekli uyarılar yapıldı.. Seferberlik emri madem ki Gazi paşa’nın ağzından çıkmıştı, o halde en kısa zamanda yerine getirilecekti.. Öyle de oldu.. Kuşadası ve havalisinde, en ufak bir aksaklığa meydan verilmeden her şey tamamlandı..
İzmir müstahkem mevki komutanlığı birlikleri, Balıkesir’den 2. kolordu ile afyon’daki 1. kolordu bölgeye doğru yola çıkar!
karar kesindi. Türkiye cumhuriyeti Devleti’ni yöneten iktidar, “er Musa için” dünyanın ‘kabadayısı’ İngiltere ile gerekirse savaşacaktır!
bu kararlılık karşısında İngiliz elçisi, dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı ziyaret etmek zorunda kalır. Atatürk’ün bakanı, Atatürk’ten aldığı talimat üzerine elçi’yi hiç konuşturmadan, “İngiliz askerlerinin bağımsız bir devletin topraklarında ne işi vardır?” gibi seri sorularla bunaltır… Tehdit için gelen elçi, sonunda özür diler ve sorun böylece kapanır.”


2: Tarih : 113 yıl önce
Birkaç Rus savaş gemisi, Karadeniz’de karasularımıza tecavüz ederek Terkos açıklarına demirledi!
Ruslar İstanbul’u tehdit ediyor ve Halim’in asılmasını istiyordu.
Bu savaş ilanı sayılırdı.
Osmanlı’nın cevabı, padişahtan yolladığı ÇİÇEK ile karşılamak oldu Rusları!
Halim Sivaslıydı. Manastır’da askerdi.
Askeri karakol önünde nöbet tutarken tanımadığı sivil biri gelip “niye selam vermedin?” diye çıkışmıştı.
Bu kişi Manastır Rus konsolosu Rostkovski idi. Osmanlı askerlerine, yabancı konsolosları selamlamak zorunluluğu getirilmişti.
Rus konsolos haddini aşan tavırlarıyla bilinen, Türk ahali ve askerlerine kötü davranışlarına defalarca şahit olunmuş biriydi.
Konsolos hiddetlendi, Halim’e hakaret ederek kamçısıyla vurmaya başladı. Halim silahına davrandı.
İşte bu olay sonrası Rus gemileri Sivaslı Halim’in cezalandırılması için İstanbul’a dayandı!
Ruslar çiçeklerle karşılandıktan sonra Manastır’da mahkeme kuruldu:
Sadece Halim değil yanındaki nöbetçi dahi idama mahkum edildi.
Beklenti, idamların saray tarafından hapse çevrilmesi yönündeydi.
Zira Rus konsolosun haddini aştığı herkes tarafından bilinmekteydi.
Ayrıca Osmanlı askeri “üniformalı konsoloslara” selam vermekle yükümlüydü.
Oysa o gün konsolos sivildi ve Halim’in onu Tanımaması normaldi
Ve bir gün, beklentilerin aksine Halim ve Abbas asıldı!
Olayla hiç alakası olmayan, Türk askerler lehinde tanıklık eden ya da bu haksızlığa itiraz eden birçok subay azledildi, hapse atıldı.
O gün 2. Abdülhamit’in
Türk askerlerinin idam edilmesi için baskı yapmak amacıyla karasularımızı işgal eden Rus savaş gemisini çiçekle karşılattığı bölgenin kıyısında, bugün 3. hava alanı yapıldı.

3.10 Nisan 1919

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Ermenilerin tehcirinde suçlu olduğu yalanıyla, tutuklanır ve idama mahkûm edilir.

İngilizlere yaranmak için Padişah Vahdettin’in onayıyla 10 Nisan 1919’da idam edilen Boğazlıyan Kaymakam Kemal Beyin son sözleri:

“Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet!”

Kemal Bey’in çocuklarına Atatürk sahip çıktı. TBMM’nin 14 Ekim 1922’de kabul ettiği kanunla, Kemal Bey Millî Şehit ilan edildi. Kemal Bey’in eşi Hatice Hanım ve çocuklarına ömür boyu maaş bağlandı.

O an gelir dayanırsın bastona

0

O an gelir dayanırsın bastona
Üzerine çöke çöke gidersin
Bilirsin ki yolun yakın menzile
İnce beli büke büke gidersin

Çoktan gözlerinin gitmiştir feri
Ütüsüz kumaştır ipeksi deri
Yıllar aldığını getirmez geri
Anılara baka baka gidersin

Ak sakallı pirler çoktan ölmüştür
Cansız cesetleri toprak olmuştur
Gül cemalin sararıpta solmuştur
Yüreğini yaka yaka gidersin

Koşan ayakların yürümez olur
Aklına zay olan emeğin gelir
Elinde sermayen sade hiç kalır
Birçok şeyi taka taka gidersin

İhanetler ta beynine çakılır
Yanağına bir damla yaş dökülür
Belki ta derinden bir ah çekilir
Gam tarlanı eke eke gidersin

Kaplani’yi hatırlarsın özlersin
Duygulanıp için için sızlarsın
Hatıranı yüreğine gizlersin
Sonsuzluğa aka aka gidersin

Ey gönül sabâdan başla figâna

0

Ey gönül sabâdan başla figâna
Gülşende bülbül-i nâlân da dinler
Hâlini arz eyle yâre nâdâna
Belki rahm edip cânân da dinler

Pervâne-veş sûz-ı şererden söyle
Ney gibi âh edip ciğerden söyle
Gâhi havâ gâhi derinden söyle
Ma’nâ bilen ehl-i irfân da dinler

Emrah Haktan gelir söylenen güftâr
Münkir-i billahtır eyleyen inkâr
Sakın her nâdâna eyleme izhâr
Dinleyen ârifler cândan da dinler

Vakti mürur eder harab ehlinin

0

Vakti mürur eder harab ehlinin
“Meded senden ey şah ey şah” diyerek
Rica halvetinde niyaz bâbında
Geçti ömrüm “eyvâh eyvah” diyerek

Kavs-i kuzah gibi bükmüş belini
Habt-etmiş, cihânın tutmuş dilini
Gözün göğe dikmiş açmış elini
“Doğmaz m’ola ol mâh, ol mâh” diyerek

Dertli aşk yolunda olmuştur irşad
Memâlik-i aşkı eyledi âbâd
Tîşesin taşlara vururdu Ferhad
Bîsütun’da “Allah, Allah” diyerek

Ne acep olur şu âdem oğlanı

0

Ne acep olur şu âdem oğlanı
Öleceğin hiç gönlüne gele mi
Azrail cırnağın urup canına
Alacağın hiç gönlüne gele mi

Azrail alır bu cümle canları
Toprağa düşürür nazik tenleri
Geyireler sana yensiz donları
Geyeceğin hiç gönlüne gele mi

Gelir nevbetin dolanı dolanı
Ağlasana sen bulanı bulanı
Halkın önünde beğeni beğeni
Yunacağın hiç gönlüne gele mi

Gece gündüz zikreyleyen dilimiz
Gizli değil, ayan sana halimiz
Karanlık kabirde bir gün yalınız
Kalacağın hiç gönlüne gele mi

YUNUS EMRE’m eydür, hele burada
Heman ömrüm zâyi geçdi arada
Yarın Hak yanında yüzü karada
Olacağın hiç gönlüne gele mi

İnsanoğlu kanun nizam ararken

0

İnsanoğlu kanun nizam ararken
Arif olan çoktan vicdana döndü
Cennet ile cehennemi sorarken
Karardı dünyamız zindana döndü

Doymayı bilmeyen kötü göz imiş
Hakka ulaşmayan çürük öz imiş
Yolcunun ikrarı sadık söz imiş
Sözünde durmayan her yana döndü

Zalimlerin oku sineme değer
Kimi kula kuldur boynunu eğer
İnsanın Kâbe’si insanmış meğer
Ehl-i Kamil olan irfana döndü

Benim bağım bahçem virane oldu
Islandı gözlerim yaş ile doldu
Yetim yavrularım yuvada kaldı
Elin karga kuşu sahana döndü

Kendini bilmezden dost seçilir mi
Cahil kapısından hiç geçilir mi
Namerdin tasından su içilir mi
Şah Sultan yüzünü merdana döndü.

Hüseyin Dogan

Bir meçhulden bir meçhule

0

Bir meçhulden bir meçhule
Aka aka gidiyorum
Aynamda ki suretime
Baka baka gidiyorum

Zemherimi yaz eyledim
İkrarımı farz eyledim
Yüreğimi köz eyledim
Yaka yaka gidiyorum

Vicdanımı çekip dara
Benliğimi yaktım nara
Kurdu, kuşu ardım sıra
Taka taka gidiyorum

Düşlerimle düştüm yola
Gönüllerde verdim mola
Gâhi sağa gâhi sola
Sapa sapa gidiyorum

Cahilin gözünde dilber
Kamilin dilinde gevher
Her torbada bir mücevher
Kapa kapa gidiyorum

Deruni’yem izlerim ak
Mana yakın, zahir uzak
Görünen ben, gördüğüm Hakk
Tapa tapa gidiyorum…

ÂŞIKLARIMIZ (Âşıkname)

0

Dedem Korkut kopuz bağrı döverek,
Aprın Çor Tigin de yâri severek,
Baykan gelmiş Timurlenk’i överek,
Her biri bir halde âşıklarımız.

Hacı Bektaş ayırmamış insanı
Aşık Paşa bulmuş ilim, irfanı
Yunus Emre demiş “kendini tanı”
Bir hırka bir çulda âşıklarımız.

Nesimî Hak deyip yüzdürmüş deri
Eşrefoğlu Hakça vermiş haberi
Kaygusuz’un aşkı Yunus’tan beri
Yürümüş Hak yolda âşıklarımız.

Fuzulî usanmış yârin nazından
Kul Himmet nasibi Hak niyazından
Kazak Abdal bıkmış kul yobazından
Coş etmiş bir selde âşıklarımız.

Dadaloğlu kızıp çıkmış dağlara
Koç Köroğlu selam salmış sağlara
Korkusuz Pir Sultan asılmış dara
İncinir bir gülde âşıklarımız.

Karac’oğlan güzel övmüş dilberi
Unutmak olur mu Âşık Ömer’i
Peşi sıra gelmiş Âşık Gevherî
Birbirine dulda âşıklarımız.

Soya bakın, öp öz Türk’tür Hatayî
Saldırarak yaptılar bu hatayı
Dökülen kan boyadı tüm kıtayı
Kaldı böyle zülde âşıklarımız.

Dertli sazı için çatmış yobaza
Şenlik’le Sümmanî vurmuşlar saza
Ruhsatî, Seyranî çıkmış avaza
Sesleri bir zilde âşıklarımız.

Posoflu Zülâli, bir de Müdamî
Yaman atışırdı Aşık İlhamî
Sivas diyarından Sefil Selimî
Derin dalar gölde âşıklarımız.

Hakk’ın kelamında Davut Sularî
Ali İzzet Özkan, Âşık Serdarî
Kağızmanlı Hıfzı, Âşık Efkarî
Bağlamada, telde âşıklarımız.

Erzurumlu Emrah, Ercişli Emrah
Bunları da yakmış bir zülf-i siyah
Daimî kadimdi, Beyhanî seyyah
Gezmiş dağda, belde âşıklarımız.

Âşık Hasretî’yle Âşık Feymanî
Ferrahî var bir de Âşık Gufranî
Bayburt diyarından Âşık Hicranî
Her biri bir dalda âşıklarımız.

Emekçiden yana Âşık İhsanî
Pir yolunda yolcu Âşık Mahzunî
Şahturna taşladı bozuk düzeni
Hep dik durdu solda âşıklarımız.

Bağnazlığa karşı durmuş İbretî
Sorgulayıp görmüş Hakkı, hikmeti
Doğrulukta bulmuş gücü, kudreti
Tadı kaymak, balda âşıklarımız.

Veysel’in övdüğü Beserek Dağı
Çok sevmiş bahçeyi, dalı, yaprağı
Sadık yâri bilmiş kara toprağı
Kazma, kürek, belde âşıklarımız.

Nesimî Çimen’de mevcut huyumuz
Hasret Gültekin’de fidan boyumuz
Bir anda kurudu Akarsu’yumuz
Kaldı kızgın külde âşıklarımız.

“Bütün evren semah döner Hüdaî
Aşkından güneşler yanar Hüdaî
Aslına ermektir hüner Hüdaî”
Sözü ince dilde âşıklarımız.

Garip Neşet vurdu sazın döşüne
Yüzyıl geçse zor rastlanır eşine
Yandı kara bağrı döndü meşine
Garip gider salda âşıklarımız.

Ozan Ârif “vatan” dedi tutuştu
Çobanoğlu – Taşlıova atıştı
Çoğu Hakka gitti, çoğu yetişti
Yaşar her bir kulda âşıklarımız.

Bindebir’im bağlıyorum sözümü
Ben ne desem Mevlâ’m bilir özümü
Söndüremem içte yanan közümü
Körükler her yelde âşıklarımız.


29.08.2026 – Ozan Bindebir

Ben kuvvettim ben kudrettim

0

Ben kuvvettim ben kudrettim
Tevhitte zerri vahdettim
Hem buluttum hem yağmurdum
Gökten inen şol rahmettim

Gâhi turap gâhi mihrap
Gâhi aşka dem, şaraptım
Görenlere kutsi gevher
Kör gözlerde boş haraptım

Pir Mansur’dum Hakk’a erip
Nice sırra ayan oldum
Nesimi’ydim dile düşüp
Cümle cana beyan oldum

Ol Yunus’tum üryan gezip
Derin bir ummana daldım
Yusuf olup sırrı aşkla
Nice yıl zindanda kaldım

Süleyman’dım saraylarda
Mülk etmiştim tüm cihanı
Dört nebiye ben yazmıştım
Satır, satır her beyanı

Bir ben vardı, benden içe
Sır içinde sırlanmıştı
Kör olanlar tene kanıp
Zahirimi ben sanmıştı

Evvel bendim, ahir bendim
On sekiz bin alem bendim
Dört kitabın adı yokken
Yazan Levhi Kalem bendim

Aşka düşen pervaneydim
Yerde, gökte çok dolandım
Beşer gözde kul Deruni
Hakikatla Hakk olandım…

SÜMEYRA’NIN TÜRKÜSÜ

0

Bir türkü yükseldi İstanbul’dan,
Toprak kokuyordu ince sesinde.
Bir ışık yürüdü karanlıklardan,
Ruhi Su’nun yaktığı nefesinde.

Bebek türküsünde duydu bir sesi,
Bir başka dünyaydı duyduğu o an.
Türküyle buluştu yüreği, nefesi,
“Ustam gibi olsam” dedi ardından.

Dostlar Korosu’nda çoğaldı sesi,
Emekten, özgürlükten söyledi hep.
Türküyle taşıdı halkın nefesi,
Susmadı yüreği, eğilmedi hiç.

Özgürlük türküsü dilinde kaldı,
Plaklar susturuldu, türküler sustu.
Ama bir halkın bağrında çaldı,
Sümeyra’nın sesi zinciri kırdı.

Sonra yollar düştü gurbet ellere,
Frankfurt göğünde sustu bir nefes.
Genç yaşta yürüdü uzak yerlere,
Geride bıraktı tükenmeyen ses.

Ey Sümeyra, türkün hâlâ bizimdir,
Sesin Anadolu’nun yüreğidir.
Sen gittin, türküler kaldı dilimizde,
Her ezgi biraz da senin sesindir.

Bugün bir bağlama titrerken elde,
Bir emek türküsü yükselirse eğer;
Sümeyra yaşar o ince telde,
Ruhi Su’dan kalan ateşle beraber.
Abdullah Oral…

Bu aşk denizine dalan, hâcet değil ona gemi

0

Bu aşk denizine dalan, hâcet değil ona gemi
Yahut nerede bulalım bu sohbet ile bu demi

Dünyalığım yoktur deme, bu gussayı öküş yeme
Ma’şûkayı sevdin ise gider gönlündeki gamı

Ben sevdiğim ma’şûkayı sen dahi bir görseyidin
Vermeyedün bu öğüdü, fedâ kılaydın bu canı

Aşık kişi bilmez öğüt, zira assı kılmaz öğüt
Unutur ol kibr-ü kini, terkeyler gider dükkânı

Gerçek âşık olanların yüzünde nişan olur
Dünün günün durmaz akar gözleri yaşının kanı

Bu cümle âlem sevdiği şu din ile îmandurur
Aşksız gerekmez vallahi şol dini ile îmanı

YUNUS yüzün kaldırmağıl âşıkların ayağından
Eyle fedâ yüz bin canı, onda bulasın Subhân’ı