Salı, Şubat 10, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

Son Tiyatro

0

Bu sahnede mertler rağbet görmüyor,
Dönekleri alkışlıyor seyirci.
Bal yapan arıya kıymet vermiyor,
Sinekleri alkışlıyor seyirci.

Sadakattır, karpuz değil dağılan;
Kurban gider bu girdapta boğulan.
Uyanığın kovasına sağılan
İnekleri alkışlıyor seyirci.

Hak! diyeni taşladılar, sövdüler;
Uyananı bu sahneden kovdular.
Akıllı yuhlandı, safı övdüler,
Bunakları alkışlıyor seyirci.

Seviyorlar yalakaca sözleri,
Eğrilere değiştiler düzleri.
Kızarmayan, utanmayan yüzleri,
Yanakları alkışlıyor seyirci.

Harun da bu filme şaşırdı, kaldı;
Yılın ödülünü yalaka aldı.
Eller eğilene bol alkış çaldı,
Binekleri alkışlıyor seyirci.

Aşık HARUN USTAOĞLU

Çaresiz, perişan, darda kalmışım

0

Çaresiz, perişan, darda kalmışım
Yetiş ya imdada Bozatlı Hızır
Zemheride ahu zarda kalmışım
Yetiş ya imdada Bozatlı Hızır

Dertler girdabında düştüm taşkına
Yitirdim aklımı, döndüm şaşkına
Şah ı Merdan, Düzgün Baba aşkına
Yetiş ya imdada Bozatlı Hızır

Her gece sıralanıp tabuta kondum
Tuttum orucumu, pür ü pak oldum
Kurtlara, kuşlara lokmanı sundum
Yetiş ya imdada Bozatlı Hızır

Düşlerde gördüğüm eren sen misin?
Sormadan derdimi bilen sen misin?
Dağların ardından gelen sen misin?
Yetiş ya imdada Bozatlı Hızır

Dediler boz atla dağlardan uçar
Her kim ki dardadır kapısın açar
Deruni perişan, naçar mı naçar
Yetiş ya imdada Bozatlı Hızır

Namına Bozatlı Hızır demişler
Nerede çağırsan hazır demişler
Bana da sendendir Hıdır demişler
Himmet et adıma Bozatlı Hızır


Eriş imdadıma Bozatlı Hızır…

Kerbela çölünü anlatsam sana

0

Kerbela çölünü anlatsam sana.
Derya ağlar, deniz ağlar, kum ağlar.
Yandı ciğerlerim döndü büryana.
Ataş ağlar, kebap ağlar, köz ağlar.
.
Ehlibeyt’in gördüğü kanlı zulüm.
Sustu konuşmuyor, lal oldu dilim.
İmam Hüseyin’im, kesildi serin”
Toprak ağlar, sahra ağlar, çöl ağlar.
.
Yezid‘in elinden ağıtım amandır.
Başıma yazılmış kanlı fermandır.
Bu nasıl bir yerdir çölü dumandır.
Yıllar ağlar, yollar ağlar, sel ağlar.
.
Bir küçücük kuzu Ali’ Askerim”
Yitirdim aklımı nere giderim.
Asırlardır bitmez matem, kederim.
Bülbül ağlar, diken ağlar, gül ağlar.
.
Benim yaralarım türlü türlüdür.
Kerbela‘da esen Şahın’ yelidir.
Umman‘lara döndü gözüm selidir.
Kaşım ağlar, gözüm ağlar, yel ağlar
.
Celal’ Abbas’ koştu Fırat’a vardı.
Yolları kesildi, orada kaldı.
Oda kanadından, kolundan oldu.
Kollar ağlar, kanad ağlar, kul ağlar.
.
Ali’ Ekber’ derki derin hastayım.
Zeynel’ Abidin’le gamlı yastayım.
Yezid‘in elinden darda, zordayım.
Oklar ağlar, mızrak ağlar, yay ağlar
.
İki oğlunu da kurban eyledi.
Zeyneb’in feryadı böğrümü deldi.
Ömür boyu yas içinde inledi.
Damak ağlar, dudak ağlar, dil ağlar
.
Sakine, su diye ağlayıp durdu.
Yezid‘in itleri iyice kudurdu.
Kerbela çölleri kan ile doldu.
Sular ağlar, Fırat ağlar, göl ağlar.
.
Kasım’ın yarası bir bakın derin.
Hergün Yezitlere lanet ederim.
Fatma’m eli kınalı gencecik gelin.
Gelin ağlar, kına ağlar, el ağlar.
.
Hür şehit, sende geldin imana.
Çöllerde kayb oldu Şehriban Ana
Maviye, ocağın olsun virana.
Kurtlar ağlar, karga ağlar, kuş ağlar.
.
Sefîl Berçenekli herdem zordayım.
Can Ruki’ye, senin için kordayım.
Zülcenah gibiyim, ala kandayım.
Ağaç ağlar, akrep ağlar, at ağlar

Alevilerde Hızır [12 Şubat 2025]

0

Alevilerde Hızır, 1’35” [12 Şubat 2025]
Ḫiżir – Ḫiżr ya da χiḍr yahut el-Hıdır veya el-Hadr;
O ki: Trakya’da Izır, Dersim’de Xızır, genelde Hızır, her yerde hazır ve nazır… Herkesin ocağına uğrasın; darda kalanın carına yetişsin Hızır. Bozatlı Hızır yoldaşınız ve yardımcınız olsun.. Yolunuz düşerse Samandağ’a, ziyaret edin Hz. Hızır Türbesi’ni veyahut Makamı’nı orada..


“Azattır fenâdan geçen
Âb-ı hayattan su içen
Zulmetin kapısın açan
Hızır-sıfat velî gerek


Emir halîfe derilen
Tâlibe erkân sürülen
Bin bir sıfatta görünen
Şah Hatâyi Alî gerek” :


tam versiyonu için :
İsmail Engin : Alevilikte ve Alevilerde Hızır , 10’34” [12 Şubat 2025]

Her Millet kendi dilinde yakarsın yaratıcısına

0

TANRI MI? ALLAH MI?
Askerin yemek duası değiştirildi:
Mehmetçik artık… “Tanrımıza hamdolsun” demeyecek!
Mehmetçik artık… “Allahımıza hamdolsun” diyecek!
Özellikle son yıllarda Peygamber Ocağı’nda askerler arasında sessizce “Tanrı” mı, yoksa “Allah” mı deneceği tartışmaları yaşanırdı.
Kimi “Tanrı” derdi…
Kimi “Allah” derdi…
“Allah” diyenlerin iddiası şuydu:
“Tanrı sözcüğü Hıristiyanlara aittir! Bu söylem İslam’a aykırıdır. Samimi Müslümanlar Allah der!”
Hangi Hıristiyan “Tanrı” diyor:
İngilizler “God” diyor.
Fransızlar “Dieu” diyor.
Almanlar “Gott” diyor.
İtalyanlar “Dio” diyor.
İspanyollar “Dios” diyor.
Daha geçmiş dillere gidersek Latincede “Deus” demek.
Uzatmayayım… Hıristiyanlar “Tanrı” demiyor.
Peki… Nerden çıktı bu hurafe?
Cüneyt Arkın’ın “Kara Murat” filmlerinden! Şaka bir yana…
Filmden romana her dildeki farklı “yaradan” sözcüğü Türkçe’ye “Tanrı” diye çevrilirdi.
Çünkü:
Daha İslamiyet yokken “Tanrı”, eski Türkçe’de “dünyanın tek yaratıcısı ve koruyucusu” anlamındaki “Tengri” sözcüğünden geliyordu.
“Tanrı”, Türkçenin temel sözcüklerindendi. Çinceyi bile etkiledi; “Tengri” Çince’ye “T’ien” olarak geçti. (Çinliler, Orta Asya’daki Tanrı Dağları’na “T’ien-Şan” der.)
Yani… “Tanrı” kelimesinin bizim kültürümüzde binlerce yıllık geçmişi var…
Bu sebeple…
“God”, “Dieu”, “Gott”, “Dios” ya da diğerleri Türkçe’ye “Tanrı” olarak çevrildi. Keza Arapça’da…
Daha düne kadar Diyanet’in, sure-ayet çevirilerinde “Tanrı” sözcüğü kullanılırdı:
“Tanrı’mız bir tek Tanrı’dır. O, merhamet eden, merhametli olandan başka Tanrı yoktur.” (Bakara/163)
Şu anımsatmayı yapmalıyım:
KELİMENİN KÖKÜ
“Tanrı”…
Türk dillerinde, şive ve lehçelerinde ortak olarak hep kullanıldı:
Yakut dilinde “Tangara”,
Tatar-Kuman dilinde “Tengre”,
Çuvaş dilinde “Tura”,
Kırgız-Kazak dilinde “Tengri”,
Karaçay-Malkar dilinde “Teyri” vs…
İktidarda hiç mi kimse kalmadı kendi tarihini bilen!
– Göktürkler yazıtlarında “Tengri” sözcüğü kullanmadı mı?
– Kaşgarlı Mahmut “Divanü Lugati’t-Türk” eserinde “Tengri” sözcüğünü kullanmadı mı?
– Oğuz Türkçesinin destanı Dede Korkut hikayelerinde “Tengri” sözcüğü kullanılmadı mı?
– Ahmet Yesevi ‘Divan-ı Hikmet’ eserinin 12 şiirinde “Tengri” s

Azarsınız diye vermiyor paşam,

0

Küsmeyin Reise sakın emekli,
Azarsınız diye vermiyor paşam.
Gördünüz mü böyle mangal yürekli,
Azarsınız diye vermiyor paşam,

Ne olur ne olmaz yetmişten sonra,
Her türlü insanı bozuyor para,
Hele de seksenlik hovardalara,
Azarsınız diye vermiyor paşam.

Çok para alırsan çok beslenirsin,
Ne olur o zaman çok güçlenirsin,
Kim bilir belkide çift evlenirsin,
Azarsınız diye vermiyor paşam.

Kuru ekmek yeter patates, soğan,
Yavan yemelisin birazcık yavan,
Sevgili bulursun olursa paran,
Azarsınız diye vermiyor paşam.

Bu konuda Reis haklı mı haklı,
Ahlaka mukayyet olmayacak mı,
Bu millet paraya nede meraklı,
Azarsınız diye vermiyor paşam.

              Hacıbey ÖZBAY
                SAMSUN

Hızır Cemi ve Lokması Aleviyol

0

Hızır Cemi ve Lokması
İnancımızda dara düşenin yoldaşı, umudun ve paylaşmanın adı olan Hızır için tutulan oruçların ardından, birlik ve rızalıkla yürütülen Hızır Cemi erkânı Berlin Sonnenallee 271 12057 Berlin adresinde yürütülecektir.
“Kul kulun Hızır’ı olmalı” anlayışı ile paylaşmanın, dayanışmanın ve kardeşliğin sembolü olan Hızır Lokmasına tüm canlarımızı; birliğimizi büyütmeye, lokmamızı paylaşmaya ve bu kadim geleneğin bir parçası olmaya davet ediyoruz.
Rızalıkla… Birlikle… Lokmayla…

📅 22 Şubat Pazar
🕖 Saat: 16.00
📍 Sonnenallee 271 12057 Berlin
Aleviyol Cemevleri Destekleme Derneği

Ah neyleyim gönül senin elinden

0

Ah neyleyim gönül senin elinden
Her zaman ağlarım gülemem gayri
Ben bıktım usandım elin dilinden
Terk ettim sılayı dönemem gayrı

Gönül ben sırrına eremedim ki
Gonca gonca güller deremedim ki
Arz eyledim yari göremedim ki
Ne olur sonumuz bilemem gayrı

Musa ile o yar Tur’a çekildi
İsa’da göründü dara çekildi
Muhammed Ali’de sırra çekildi
Yitirdim o yari bulamam gayrı

Bulunmaz alemde menendi dengi
Görünse orduyla eylesem cengi
Bir güle aşığım başkadır rengi
Yabani gülleri yolamam gayrı

Der Ferrahi yare haber salarken
Gayrı ağlar oldum ben de gülerken
Yar aşkından dertli dertli çalarken
Sazım düzen tutmaz çalamam gayrı

Aşık Ferrahi (1934-1969)

Avusturya’da Aleviler: İnanç Özgürlüğü Yolunda Tarihsel Kazanımlar

0

Avusturya’da Aleviler: İnanç Özgürlüğü Yolunda Tarihsel Kazanımlar
Ertürk Maral – Özgür Erdoğan
Bir Ülke Düşünün Ki…

O ülkede yaşayan Alevi inancına mensup canların inançları yasal statüde tanınıyor olsun!
Alevi inancı da diğer yasal tanınan inanç toplumlarıyla eşit haklara sahip olsun!
Cemevleri de kilise, sinagog ve camiler gibi ibadethane niteliği kazansın!
Alevi Dedeleri, Anaları, Babaları yasada “İnanç Önderi” olarak tanınsın!
Alevi inancına mensup canların resmi evraklarının inanç hanesinde “Alevi” yazsın!
Kurban Bayramı, Aşure Günü, Hızır, Nevruz ve Gadir Hum Günleri “dini günler” olarak kabul edilip resmi tatil ilan edilsin!
Alevi Dedeleri tarafından askeriye, hastane ve hapishanede Alevilik inançsal destek (rehberlik) hizmeti sunulsun!
Alevilerin yoğun yaşadıkları şehirlerin kent mezarlıklarında “Alevi Mezarlığı” bölümü olsun!
Alevi inancına mensup öğrencilerin karnelerinin inanç hanesinde “Alevi” yazsın!
Alevilik dersleri için gerekli ders müfredatları yine Aleviler tarafından hazırlansın!
Okullarda Alevi inancına mensup öğretmenler tarafından Alevilik dersleri sunulsun!
Ülkenin en saygın üniversitesinde dünyada bir ilk olarak “Alevilik Teoloji Anabilim Dalı” açılsın!
Eğitim Bilimleri Akademisi bünyesindeki Alevi Enstitüsünde “Alevilik Dersleri Öğretmenliği Bölümü” var olsun.
Ne dersiniz?
Türkiye’den bakınca hayali bile güç, değil mi?
Oysa Aleviler bir Avrupa ülkesi olan Avusturya’da tüm bu haklara kavuştular.
İşte elinizdeki bu çalışma, dünyada bir ilk olarak Avusturya’da, ulusal ölçekte ve yasal düzlemde diğer inanç toplumlarıyla aynı göz hizasında tanıttırılan inancımız Aleviliğin tanınma yolculuğunu kısaca paylaşmak amacıyla kaleme alındı.

Bir Köy Enstitüsü Hikâyesi

0

Talip APAYDIN’IN 1967 yılında yayımlanan ”Karanlığın Kuvveti” adli kitabında yer alan anısı,
İşte öykü:
Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu.
O günler bir soğuktu, bir soğuktu…
Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda.
Sular donmuştu hep.
Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu.
Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu.
Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk.
Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu.
Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk.
Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.
Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak.


Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler.
Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık.
Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu.
Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı.
Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi.
Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu.
O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik.
Ellerimizi cebimizden çıkardık.
“Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi.
Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı.
Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi.
Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi..
Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi.
Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.
Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz.
Sonra yapacağımız iki iş var:
Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak,
bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak.
Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek.
Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek.
Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir.
Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar.
O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır…
Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz.
Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.
-Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi.
Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak.
Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz.
Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz.
Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız,
yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır.
Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır.
Parolamız şu olmalıdır:
“Bayramlarda çalışırız bayramlar için”.
Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.
Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.
Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.
Bayramda çalışırız bayramlar için!
Bayramda çalışırız bayramlar için!
Altı yüz kişi böyle bağırdık.
Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.
İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür..
Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik.
Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor.
Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor.
Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları fırlıyor.
Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş.
Nereyi kazacağız belli değil.
Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar.
Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana.
Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor.
Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya.
Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca.
Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar..
Böyle çalışmamıza alışkınlar ama bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar.
Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, köyü yakın olduğu için izinli ya!
Bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz.
Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor:
-Bayramda çalışırız bayramlar için!
Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye’nin, Mesudiye’nin köpekleri ürüyorlar.
Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde.
Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor.
O gün o kanalın yarı yerini açtık.
Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti.
Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık.
Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik
ve geç zamanda, santral havuzuna döndük,
sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “Ç K E” yandı… ( Çifteler Köyü Enstitüsü ).
O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı.
“Yaşa var ol” seslerimiz ufukları kapattı.
Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki.
Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu.
“Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın.”
Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti.
Her nokta koyuşta “sağool!” diye bağırıyorduk..

  • Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız.
    Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun.
    İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır!
    Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye’yi de yükseltebiliriz!
  • Yükselteceğiz!, diye bağırdık.
    -Bayramda çalışırız bayramlar için!
    -Bayramda çalışırız bayramlar için!
    İçeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu. Birbirimizi tebrik ediyorduk

“Unutulmaz bir bayramdı.”

1947’de Marshall Yardımı almak için KÖY ENSTİTÜLERİNİN NİÇİN KAPATILDIĞINI ANLAMAK ÜZERE, BUNU OKUYUN, OKUTUN.

Köylerinden ilk kez çıkıp Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gelen ”O Kızlar…”
”Diken söküp, gül diktiler.”
”Dağ başlarında unutulmuş kızdınız, oğuldunuz.
Yazgısına küs topraklarda birer serçe kuşuydunuz.”
”Siz,
Her gece,
Mehtaba çıkarken Heybeli’de,
Onlar,
Duvar ördüler,
Çatı çattılar.
Yıldızlara bakarak yaz geceleri,
Harman yerlerinde yattılar.
Kazma salladılar yorulmadan.
Kerpiç döktüler
Kerpiç.
Sızlanmadılar hiç.
Yakıştı nasırlı ellerine,
Kitap ve çekiç.
Başladı yurt harmanında imece…
Bir gece,
Karanlık inlerinden sinsice,
Brütüsler çıktı ansızın.
Çektiler zehirli hançerlerini,
Vurdular sırtlarından haince…
Çıktı mağaralarından yarasalar,
Çıktı halk düşmanları,
Üşüştü sülükler gibi üstümüze.
Emdiler kanımızı,
Doymadılar.
Yıktılar umudunu Türkiyemin.
Aydınlık bir Türkiye gelir aklıma,
Kalkınmış bir Türkiye gelir,
Köy Enstitüleri denince.”

Özbek İNCEBAYRAKTAR

Ben canandan ayrı kaldım kalalı

0

Ben canandan ayrı kaldım kalalı
Akar gözüm yaşı sel gizli gizli
Senin ile ikrar verdik ezeli
Kimseler duymasın gel gizli gizli

Hey yolcu destursuz bağa girilmez
Kadir bilmeyene kıymet verilmez
Her sazın döşüne pençe vurulmaz
İncedir kırılır tel gizli gizli

İnan ey cananım belim büküldü
Farkına varmadan ömrüm söküldü
Deprem yok da neden evim yıkıldı
Bu işte bir yaman el gizli gizli

Biçare Mahzuni yanar inlerim
Feryat varmadan ömrüm söküldü
Dosttan ayrı düştüm yanar inlerim
Dakikam içinde yol gizli gizli

Bir kâmile candan hizmet eylesen

0

Bir kâmile candan hizmet eylesen
Nar-ı aşka salıp bişürür seni
Teslim olup her sırrını söylesen
Korktuğun yerlerden aşırır seni

Yalancı kallaşa hizmet eyleme
Mutlak münafıktır ülfet eyleme
Harf ile üstüne gelse söyleme
İblisten eşeddür şaşırır seni

Zahir ilmi çoktur mahluka satar
İllerin bağında şakıyıp öter
Yakınına varma yakanı tutar
Hakk,ın derğahından düşürür seni

Dilde kavl ü ikrar muhabbet çoktur
Zerrece Hakk nişanı kalbinde yoktur
Batınını görmezsen deme ki Haktır
Dar kapta kaynama taşırır seni

Noksani sakınıp uyma her cana
Bir can içre bin can yeter irfana
Kusuru sende bul düşme yabana
Nefse uyma yoldan düşürür seni

Noksani Baba

Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu söyleyişinin 93. yılı!…

0

Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu söyleyişinin 93. yılı!…
Atatürk; Bursa’da, “Türkçe Ezan” okunmasına karşı protesto gerçekleşmesi üzerine, 5 Şubat 1933 akşam yemeğinde, “Bursa Nutku” adı verilen bir konuşma yapmış, “Türkçe Ezan”a karşı yapılan protestoya, çok sert biçimde tepki göstermiştir.
Atatürk’ün, “Bursa Nutku”
(Bursa, 5 Şubat 1933)


“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu; “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa, onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç; “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “demek, adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek.” Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki; “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte, benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”

Atatürk; 6 Şubat 1933’te, Anadolu Ajansı’na, şu açıklamayı yapar: “… Sorunun niteliği; esasen din değil, dildir. Kesin olarak bilinmelidir ki; Türk milletinin milli dili ve milli benliği, bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır.”
Bursa olayıyla lgili soruşturma, 13-14 Şubat 1933’te sona erdi; 5 kişi ikişer yıl, 7 kişi birer yıl, 7 kişi de beş ay ağır hapis cezasına çarptırıldı.
Nutkun yayınlanması
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın;
Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu Değerlendirmesi
“Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile ‘zaaf’ içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlarından kuşkulanabilen, ama gençliğe böylesine ‘sınırsız’ bir güven besleyen, böylesine ‘çek’ veren, gençliği böylesine ‘son çare’ olarak gören bir devrimci yoktur. Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar hem de gençlik konusunda yanılmamıştır.”
Türk Tarih Kurumu’nun;
Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu Değerlendirmesi
“Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu’nun 24 Ekim 1966 tarihli toplantısında Bornova Asliye Hukuk Hakimliği’nin 27/9/1966 tarih ve 1966/338 sayılı yazısı ve bu yazıya ekli Atatürk’ün Bursa Nutku ile ilgili sözlerin üzerine gerekli incelemeler yapılmıştır. Bu incelemeler sonunda bu sözlerin Atatürk’ün 1933 Şubat’ında Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır.”

Atatürk’ün, “Bursa Nutku”yla ilgili 5 kitap okuma önerisi:
Rıza Ruşen (Yücer), Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra, Şaka Basımevi, İstanbul, 1947, 26 Sayfa
Reşit Ülker, Atatürk’ün Gizlenen Bursa Nutku
Nokta Kitap Yayınevi, İstanbul, 2008, 160 Sayfa.
Mustafa Kemal Atatürk, Belgelerle Bursa Nutku,
Halk Kitabevi, İstanbul, 2017, 144 Sayfa
Mustafa Kemal Atatürk, Bursa Nutku, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2013, 88 Sayfa
Mustafa Kemal Atatürk, Tanıklar ve Belgelerle Bursa Nutku, Kültürperest Yayınevi, İstanbul, 2017, 192 Sayfa

Sevgili kitap sever dostlar.
Kitap okuyalım, aydınlanalım.
Kitap okutalım, aydınlatalım.
Yoksa; nasıl çıkarız, karanlıktan aydınlığa?
İyi okumalar.
Hep kitapla kalalım…

Ulaş benzerdi Güneşe

0

Ulaş Benzerdi Güneşe…

Yaşar Kemal’in 19 Şubat 1972’de öldürülen Ulaş Bardakçı anısına yazdığı, Bugünlere Bahar İndi şiir kitabında bulunan “Ulaş” isimli bir şiiri bulunmaktadır. Bu şiirin bir kısmı Zülfü Livaneli tarafından bestelenmiştir. Ayrıca bu şiir Grup Yorum ve Ali Asker tarafından da yorumlanmıştır:

Ulaş

hele ulaşa ulaşa
ulaş benziyor güneşe
ulaş kardaş can verirken
görenlerin aklı şaşa

ulaş canım ulaş gülüm
sana yakışmıyor ölüm
sana demedim mi kardeş
düşman hayin düşman zalim

ulaş benim gülüm güzel
insanlığım yolum güzel
kardeş sen öldükten sonra
vallah billah ölüm güzel

döğünürüm yana yana
haber olmadı mı sana
yüreğindeki kırk kurşun
ağır gelmiyor mu sana

şu boğazın günden yanı
gitti gelmez ulaş hani
bu dünya güzel olacak
bu insan güzel olacak
ulaş kardeş koç yiğidim
görmeyecek güzel günü

dağlar taşlar geldi dile
bu dünya kalır mı böyle
öcümüz yerde kalamaz
sinanıma selam söyle
kadirime selam söyle

sinan kadir hüseyinim
soylu dağım yüce kinim
ulaş selam et dostlara
bizi durduramaz ölüm

bu zalim günler günler geçecek
bu zalim günler geçecek
düşmanlar ağu içecek
bundan sonra yeryüzünde
çiçekler ulaş açacak
çiçekler kadir açacak
çiçekler ilkay açacak
bundan sonra yeryüzünde
çiçekler dostluk açacak

generaller generaller
kızıl kanda kanlı eller
sizi de yeneriz bir gün
bize türk milleti derler

hele ulaşa ulaşa
ulaş benziyor güneşe
ancak sen ölürsün böyle
böyle yiğit biz ölürüz
düşmanların aklı şaşa
ulaş benziyor güneşe
bundan sonra yeryüzünde
hep çiçekler ulaş aça

Yaşar Kemal

Her gün Atatürk okumak, ruh ve beden sağlığınıza iyi gelecektir

0

Yunan Generali Atatürk’ün ‘ÇILGIN’ Dumlupınar Kuşatmasını Fark Etti — 5 Gün Sonra 45.000 Askeri Teslim Oldu

20 Ağustos 1922, Afyonkarahisar, Yunan Genel Karargahı. Saat akşamüzeri 18:30. Güneş batarken, Ege’nin ılık rüzgarı General Nikolaos Trikoupis’in açık penceresinden içeri doluyor, masadaki devasa haritayı hafifçe havalandırıyordu.

Bu, tarihi bir olayı eğitim amaçlı anlatan bir belgeseldir. İçerikte askeri strateji ve savaş unsurları bulunmaktadır.

General Trikoupis, elindeki kristal kadehi ışığa doğru tuttu. İçindeki konyak, zaferin rengi gibi parlıyordu. Karşısında, İngiliz askeri ataşesi ve kurmayları oturuyordu. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Rahatlık. Hatta, tehlikeli bir rehavet. Trikoupis, Afyon tahkimatlarını gösteren rapora parmağıyla vurdu.

“Bakın beyler,” dedi Trikoupis, sesi kendinden emin ve biraz da alaycıydı. “İngiliz mühendislerinin raporuna göre, Türkler bu savunma hattını geçmek isterse, bunu başarmaları en az 6 ay sürer. O da eğer yeterli topları varsa. Ki olmadığını hepimiz biliyoruz.”

Odada gülüşmeler yankılandı. İngiliz ataşesi başını salladı. “Türklerin topçusu yok, General. Mühimmatları yok. İstihbaratımıza göre, askerlerinin ayaklarında çarık bile kalmadı. Bu bir ordu değil, sadece inatçı bir köylü grubu.”

Trikoupis purosunu yaktı. Duman yavaşça tavana yükselirken, General o dumanın içinde kendi geleceğini görüyordu: Atina’ya bir fatih olarak dönmek. “Mustafa Kemal,” dedi ismi ağzında ezerek. “Büyük bir kumarbaz. Sakarya’da şanslıydı. Ama şans, matematik karşısında her zaman kaybeder. Bizim 200.000 tam teçhizatlı askerimiz, kamyonlarımız, uçaklarımız ve modern toplarımız var. Onların neyi var? Paslı süngüler ve dua eden yaşlı kadınlar.”

General haklıydı. Kağıt üzerinde, matematik Yunan ordusunun yanındaydı. Afyon’daki Yunan savunma hattı, askeri tarihin gördüğü en güçlü tahkimatlardan biriydi. Dikenli teller kilometrelerce uzanıyor, makineli tüfek yuvaları birbirini çapraz ateşe alacak şekilde yerleştirilmişti. Beton sığınaklar, topçu saldırılarına dayanacak şekilde tasarlanmıştı. İngiliz Başbakanı Lloyd George bile bu hattı incelediğinde, “Türkler burayı asla geçemez,” demişti.

Ama Trikoupis’in o anda, o konforlu odasında bilmediği, daha doğrusu tahmin bile edemediği bir şey vardı. Matematik sadece sayıları sayar, ama insan ruhunu, bir milletin öfkesini ve bir dâhinin “çılgınlığını” hesaplayamazdı. Trikoupis kadehini yudumlarken, sadece 40 kilometre ötede, karanlığın içinde, tarihin akışını değiştirecek sessiz bir fırtına toplanıyordu. Generalin “6 ayda geçilemez” dediği o hat, sadece 5 gün sonra, onun ve ordusunun mezarı olacaktı.

Aynı saatlerde, Türk cephesinde durum bambaşkaydı. Işık yoktu. Ses yoktu. Sadece toz, ter ve ölümcül bir sessizlik vardı. Akşehir’de, karargah olarak kullanılan mütevazı bir köy evinde, Mustafa Kemal Paşa loş bir gaz lambasının altında oturuyordu. Masasında kristal kadehler yoktu. Sadece haritalar, cetveller ve yarısı içilmiş bir kahve vardı.

Yüzü yorgundu. Gözlerinin altı uykusuzluktan morarmıştı. Aylardır süren hazırlık, insanüstü bir çaba gerektirmişti. Ama gözlerinin içi… Gözlerinin içi yanıyordu. Bir volkan gibi. Yanında Fevzi Paşa ve İsmet Paşa duruyordu. Mustafa Kemal, elindeki kalemi haritanın en “imkansız” noktasına koydu: Afyon’un güneyi.

Burası, Yunan savunmasının en güçlü, en sarp, en geçilemez denilen yeriydi. Sarp kayalıklar, uçurumlar ve yoğun Yunan topçusu. Mantıklı bir komutan, buraya saldırmayı aklından bile geçirmezdi. Buraya saldırmak intihar demekti.

“Paşam,” dedi bir kurmay subay tereddütle. “Orası aşılmaz. Yunanlılar orayı çelikle örmüş. Başka bir nokta denesek?”

Mustafa Kemal başını kaldırdı. O bakış, odadaki herkesin kanını dondurdu. “Tam da bu yüzden oradan saldıracağız çocuk,” dedi sesi kısık ama keskin bir bıçak gibiydi. “Trikoupis, bizim bir asker olduğumuzu düşünüyor. Mantıklı davranacağımızı düşünüyor. Ama biz, bir milletin son şansıyız. Mantık bitti. Şimdi sıra delilikte.”

Plan basitti ama uygulanması imkansıza yakındı: Türk ordusu, varlığını tamamen gizleyerek, geceleri yürüyüp gündüzleri saklanarak, tüm gücünü o sarp kayalıkların altına yığacaktı. 100.000 asker, yüzlerce top, binlerce at… Hepsi hayalet gibi hareket edecekti. Eğer bir tek Yunan keşif uçağı onları görürse, eğer bir tek casus Trikoupis’e haber verirse, her şey biterdi. Türk ordusu açık arazide, Yunan topçusu tarafından yok edilirdi.

Bu, bir strateji değil, bir intihardı. Ya da tarihin gördüğü en büyük blöftü.

24 Ağustos gecesi, “hayalet yürüyüşü” başladı. Türk askerleri, postallarına bezler sararak ses çıkarmayı engelliyordu. Top tekerleklerine saman ve keçe bağlanmıştı. Komutanlar fısıltıyla emir veriyordu. Sigara içmek yasaktı. Ateş yakmak yasaktı. Öksürmek bile yasaktı. On binlerce adam, karanlığın içinde Afyon’a doğru akıyordu.