Rahata erdim derken emeklerin hiç oldu Ek gelirin olmadan geçinmen de güç oldu Çemkirir partizanlar hak araman suç oldu Eğleniyon bizimle diyon para yetmiyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Gündüz fiyat kabarır pazarlara akşam çık Askıdan ekmeği al asla yemezsin kazık Hükümetten bekleme Allah’tan gelir rızık Zamları yapan Allah aklın idrak etmiyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Elektrik gazı öde hiç dert etme kirayı Ölü taklidi yapar atlatırsın bu ayı Bütçene göre harca ye simiti iç çayı Nankörlük etme beyim deme ocak tütmüyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Kullansaydın kafayı Bir yolunu bulsaydın Gülseydi şans yüzüne zengin oğlu olsaydın Biraz tasarruf edip gemi felan alsaydın Belin büküldü gayrı elinde iş tutmuyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor Gururludur fakirler çalmasını bilmiyor
Godaman beylerden ders almasını bilmiyor Tespitimde yanılmam ondan yüzü gülmüyor Alnı açık yüzü pak haram lokma yutmuyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Ha fasulye yemişsin ha kırmızı et yedin Lezzetini düşünme eşittir protein Avrupa’lı kıskanır rahatlığını senin Sende olan nimeti Avrupa’lı tatmıyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Bugün Alevi örgütlenmesi ciddi bir kriz yaşamaktadır. Bu kriz geçici değildir; derinleşmiş, yapısal hale gelmiş ve artık görünmez kılınamayacak bir noktaya ulaşmıştır. Sorun yalnızca dış baskılar, devlet politikaları ya da siyasal iklim değildir. Asıl mesele, Alevi örgütlü yapısının kendi iç işleyişinde yaşadığı bozulmadır. Bu nedenle meseleyi kişisel tartışmalara indirgemeden, olması gerekenlerle mevcut durum arasındaki farkı açıkça ortaya koymak zorundayız.
Alevi Örgütlenmesinde Olması Gereken Nedir? Alevi örgütlenmesi, yolun değerlerinden bağımsız düşünülemez. Olması gereken örgütlenme: • Yol bilgisine dayanır • Rızalığı esas alır • Sorgulamayı teşvik eder • Hak, hukuk ve adalet ilkesine yaslanır • Temsil sorumluluğunu kişisel çıkardan üstün tutar Alevi kurumları: • Toplumu ileri taşımak • Değerleri korumak • Gelecek kuşaklara onurlu bir miras bırakmak zorundadır.
Bugün Yaşadığımız Temel Eksiklikler Nelerdir? a) Yol Bilgisi Olmadan Temsil Bugün birçok yönetici ve delege: • Alevi tarihini bilmiyor • Yol erkânına hâkim değil • Temsil ettiği değerlerin farkında değil Buna rağmen kurum adına söz söyleyebiliyor. Bu durum, temsil krizinin en açık göstergesidir. b) Liyakat Yerine Sadakat Örgütlerde belirleyici olan çoğu zaman: • Bilgi • Emek • İlke değil; • Yakınlık • Bölgecilik • “Bizden olsun” anlayışıdır. Bu anlayış, örgütleri içeriden çürütmektedir. c) Eleştirinin Bastırılması Alevi yolu sorgulamayı esas alır. Ama bugün: • Eleştiri tehdit olarak görülüyor • Sorgulayanlar dışlanıyor • Doğruyu söyleyenler yalnızlaştırılıyor Bu, yol ahlakıyla açık bir çelişkidir. d) Delege Sisteminin Boşalması Delege olması gereken: • Hesap soran • Denetleyen • Temsil eden kişidir. Ama bugün delege: • El kaldırıp indiren • Güç dengelerine göre pozisyon alan • Sessiz kalmayı tercih eden bir figüre indirgenmiştir.
Bu Eksiklikler Neden Tıkanmaya Yol Açtı? a) Ortak İrade Oluşmuyor Değer ortaklığı zayıfladıkça: • Güçlü refleksler üretilemiyor • Hayati meselelerde birlikte hareket edilemiyor Suriye’de yaşanan Alevi katliamı karşısında ortaya konan zayıf tepki bunun açık örneğidir. b) Kurumlar Toplumdan Kopuyor Toplum: • Kurumlara güven duymuyor • Temsil edildiğini hissetmiyor Bu kopuş, örgütlenmeyi etkisizleştiriyor. c) Asimilasyon İçeriden Üretiliyor Değerler savunuluyor gibi yapılıyor ama pratikte aşındırılıyor. Bu, en tehlikeli asimilasyon biçimidir: sessiz ve içeriden.
Tıkanmanın Temel Sebepleri Nelerdir?
Yol ile kurum arasındaki kopuş
İlke yerine güç merkezli siyaset
Liyakat sisteminin olmaması
Eleştirinin bastırılması
Bölgecilik ve dar grupçuluk
Nitelikli insanların dışlanması Bu sebepler birleştiğinde: • Örgüt kalabalık ama etkisiz • Görünür ama güçsüz • Varlığı olan ama iradesi olmayan bir yapıya dönüşmektedir.
Tıkanmanın Sonuçları Nelerdir? • Yol değerleri aşınıyor • Kurumlar meşruiyet kaybediyor • Toplum umutsuzlaşıyor • Genç kuşaklar uzaklaşıyor • Ortak gelecek fikri zayıflıyor Bu gidişat sürerse: • Ne yol yaşatılabilir • Ne örgütler ayakta kalabilir
Sonuç Yerine: Bir Yüzleşme Çağrısı Bu eleştiri yıkmak için değil, kurtarmak için yapılmaktadır. Bugün gerçek tehlike: • Dışarıda değil • İçeridedir. Ya Alevi örgütlenmesini yol ahlakıyla yeniden inşa edeceğiz ya da tabelaları koruyup içini boşaltmaya devam edeceğiz. Bu yol, suskunlukla değil hakikatle yürünür. Aşk-ile 12.01.2026 Hasan Aygün
Aman Doktor: Aman doktor canım kuzum doktor Derdime bir çare Çaresiz dertlere düştüm Doktor bana bir çare Mendilimin yeşili aman aman Ben kaybettim eşimi Al bu mendil sende sende dursun Sil gözünün yaşını Aman doktor canım kuzum doktor Derdime bir çare Çaresiz dertlere düştüm Doktor bana bir çare
Atladım Bahçene İndim: Atladım bahçene girdim gülleri fincan gibi Gerdanında üç beni var her biri mercan gibi Sarılalım sarmaşalım ikimiz bir can gibi Gel seninle kavledelim ya onu sev ya beni Bir tenhada buluşalım ya onun ol ya benim
Alişimin Kaşları Kare: Alişimin kaşları kare Sen açtın sineme yare Bulamadım derdime çare Görmedim hiç ah civan Alişimi Tuna boyunda Evleri var hane hane Benleri var tane tane Saramadım kane kane Görmedim hiç ah civan Alişimi Tuna boyunda Evleri var yol başında Benleri var sol kaşında Saramadım genç yaşında Görmedim hiç ah civan Alişimi Tuna boyunda
Bülbülüm Altın Kafeste: Bülbülüm altın kafeste Öter aheste aheste Ötme bülbül yarim hasta Ah neyleyim şu gönlüme Hasret kaldım sevdiğime Ben sana dayanamam Yarim ben sana aldanamam Ben sana dayanamam Yarim ben sana katlanamam Bülbülleri har ağlatır Aşıkları yar ağlatır Ben feleğe neylemişim Beni her bahar ağlatır Ben sana dayanamam Yarim ben sana aldanamam Ben sana dayanamam Yarim ben sana katlanamam
Cana Rakibi Handan Edersin: Cana rakibi Handan edersin Ben bi nevayı giryan edersin Biganelerle ünsiyyet etme Bana cihanı zindan edersin
Çanakkale İçinde: Çanakkale içinde aynalı çarşı Ana ben gidiyorum düşmana karşı Offf gençliğim eyvah Çanakkale içinde bir uzun selvi Kimimiz nişanlı kimimiz evli Offf gençliğim eyvah Çanakkale üstünü bir duman bürüdü On üçüncü fırka harbe yürüdü Offf gençliğim eyvah Çanakkale içinde bir dolu testi Analar babalar mektubu kesti Offf gençliğim eyvah
Çökertme: Çökertmeden çıktım da Halilim Aman başım selamet Bitez de yalısına varmadan Halilim Aman koptu kıyamet Arkadaşım İbrahim çavuş Allah’ına emanet Burası da aspat değil Halilim Aman bitez yalısı Ciğerime ateş saldı Aman kurşun yarası Gidelim gidelim Halilim Çökertmeye varalım Kolcular gelirse Halilim Nerelere kaçalım Teslim olmayalım Halilim Aman kurşun saçalım Burası da aspat değil Halilim Aman bitez yalısı Ciğerime ateş saldı Dostlar kurşun yarası Güvertede gezer iken Aman kunduram kaydı Çakır da gözlü Gülsümümü Çerkez kaymakam aldı Kaymakam baskısı canım Aman aldı yürüdü Burası da aspat değil Halilim Aman bitez yalısı Ciğerime ateş saldı Dostlar kurşun yarası
Dayler Dayler Viran Dayler: Dayler dayler viran dayler Yüzüm güler, kalbim ağlar Yüreğimden kanlar damlar Edirne köprüsü taştan Sen çıkardın beni baştan Bir olaydı bir olaydı Ne olur benim olaydı
Esiri Zülfünün Ey Yüzü Mahım : Esiri zülfünün ey yüzü mahım Gece doğmuş benim bahtı siyahım Güzel gün görmeye var iştibahım
Gemi Kalkar Sulara Akar: Gemi kalkar sulara akar Kara kaşlı bana bakar Giymiş mor fesini de Süleyman Bakışı canlar yakar Kara kara kazanlar Kara yazı yazanlar Cennet yüzü görmesin Süleyman Aramızı bozanlar Yeşil sandık kilidi Üstüne toz bürüdü Geçme kapı önünden Süleyman Civanım ömrüm çürüdü
Gitti de Gelmeyiverdi: Gitti de gelmeyiverdi Gözlerim yollarda kaldı Ne bileyim nerde kaldı Ne zaman gelir ne zaman gelir Gel a nazlım da lahur şallım Sağı solu dolaşalım Ne zaman ne zaman gelir Saati beldeye değer Gecesi hazneye değer Gönlümüz yosmayı dever Ne zaman ne zaman gelir Gel a nazlım da lahur şallım Sağı solu dolaşalım Ne zaman ne zaman gelir
Hab-Gah-ı Yare Girdim Arz İçin Ahvalimi: Hab-gah-ı yare girdim arz için ahvalimi Bir perişan halini gördüm unuttum halimi Sakiten icra ederken dide eşk-i alimi Leblerinde sinesinde gizlenen amalimi Leblerimle topladım tebrik edin ikbalimi
Havada Bulut Yok: Havada bulut yok bu ne dumandır Mahlede ölüm yok bu ne şivandır Şu Yemen elleri ne de yamandır Anom Yemen’dir gülü çimendir Giden gelmiyor acep nedendir Burası Muş’tur yolu yokuştur Giden gelmiyor acep ne iştir Kışlanın önünde redif sesi var Bakın çantasında acep nesi var Bir çift kundurayla bir de fesi var Anom Yemen’dir gülü çimendir Giden gelmiyor acep nedendir Burası Muş’tur yolu yokuştur Giden gelmiyor acep ne iştir Kışlanın önünde çalınır sazlar Ayağım yalınayak yüreğim sızlar Yemene gidene ağlasın kızlar Anom Yemen’dir gülü çimendir Giden gelmiyor acep nedendir Burası Muş’tur yolu yokuştur Giden gelmiyor acep ne iştir
İzmir’in Kavakları: İzmir’in kavakları şarkı sözleri Dökülür yaprakları Bize de derler çakıcı Yar fidan boylum Yıkarız konakları Selvim senden uzun yok Yaprağında üzüm yok Gamalıda zeybek vuruldu Yar fidan boylum Çakıcıya sözüm yok
Kırmızı Gülün Âli Var: Kırmızı gülün Âli var Her gün ağlasam yeri var Bugün benim efkarım var Bu gönül arzu eder seni Kırmızı gülü budarlar Altına meclis kurarlar Güzeli candan severler Bu gönül arzu eder seni seni Kırmızı gülün bürçeği Önünde oynar köçeği Neyleyim yarsız döşeği Bu gönül arzu eder seni seni
Kimseye Etmem Şikayet: Kimseye etmem şikayet Ağlarım ben halime Titrerim mücrim gibi Baktıkça istikbalime Perde-i zulmet çekilmiş Korkarım ikbalime Titrerim mücrim gibi Baktıkça istikbalime
Köroğlu Solağı / Uca Dağların Başında: Uca Dağların Başında Karlı Dağların Başında Tek Atlı Gezdiğin Var Mı (Le Le Can) Tek Atlı Gezdiğin Var Mı Her Taraftan Üç Beş Kelle Terkiye Astığın Var Mı (Le Le Can) Terkiye Astığın Var Mı Kargının Ucunu Salla Etme Düşmana Eyvallah (Le Le Can) Etme Düşmana Eyvallah Köroğlu Söyler Şanından Kuş Uçurmaz Meydanından (Le Le Can) Kuş Uçurmaz Meydanından
Köşküm Var Deryaya Karşı: Köşküm var deryaya karşı Durmaz akar gözüm yaşı Sevadadır her işin başı Var gönül var git seyreyle Gel bana söyle Elmayı nazik yararlar Çini tabağa koyarlar Güzeli candan severler Var gönül var git seyreyle Gel bana söyle
Manastırın Ortasında: Manastırın ortasında var bir havuz aman havuz canım havuz Dimetoka kızları hepsi de yavuz biz çalar oynarız Manastırın ortasında var bir çeşme aman çeşme canım çeşme Dimetoka kızları hepsi de seçme biz çalar oynarız Manastırın ortasında var bir pınar aman pınar canım pınar Dimetoka kızları hepsi de çınar biz çalar oynarız
Nihansın Dideden Ey Mest-i Nazım: Nihansın dideden ey mest-i nazım Bana sensiz cihanda can ne lazım Benim sensin felekte çaresazım Bana sensiz cihanda can ne lazım Sezadır matemim tutsa felekler Bana insan değil ağlar melekler Hevaya gitti hep bunca emekler Bana sensiz cihanda can ne lazım
Olmaz İlaç Sine-i Sad Pareme: Olmaz ilaç sine-i sad parame Çare bulunmaz bilirim yareme Baksa tabiban-ı cihan çareme Çare bulunmaz bilirim yareme Kastediyor tir-i müjen canıma Gözleri en son girecek kanıma Şerhedemem halimi cananıma Çare bulunmaz bilirim yareme
Pencere Açıldı Bilal Oğlan: Pencere açıldı Bilal Oğlan piştov patladı Varın bakın kanlı da Bilal yine kimi hakladı Allı yemeni Bilal Oğlan pullu yemeni Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni Ben sana varmam Bilal Oğlan ben sana varmam Yedi yıl karşımda dursan yine sana yalvarmam Allı yemeni Bilal Oğlan pullu yemeni Bir bahçeden bir bahçeye salla yemeni
Sarı Zeybek: Sarı Zeybek aman şu dağlara yaslanır aman Yağmur yağar silahları efem ıslanır Bir gün olur aman deli gönül uslanır aman Eyvah olsun telli de doru efem şanına Eğil bir bak mor cepkenin efem kanına Karşı dağı aman duman duman bürüdü aman Üç yüz atlı beş yüz yaya efem yürüdü Sarı Zeybek aman şu cihanda bir idi aman Eyvah olsun telli de doru efem şanına Eğil bir bak mor cepkenin efem kanına
Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz: Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz Aşkın beni sermest ediyorken keder olmaz Ölsem de senin uğruna cânım heder olmaz Sen saçlarını çözdüğün akşam seher olmaz…
Şahane Gözler Şahane: Şahane gözler şahane Hüsnüne yoktur bahane Sülayman olsam cihane Gönül eylenmez asla Uçan kuşlar kebab olsa Akan sular şarab olsa Meyhaneler mesken olsa Gönül eylenmez asla
Vardar Ovası: Maya dağdan kalkan kazlar Al topuklu beyaz kızlar Yarimin yüreği sızlar Eğlenemem aldanamam Ben bu yerlerde duramam Vardar ovası Vardar ovası Kazanamadım sıla parası Maya dağın yıldızıyım Ben annemin bir kızıyım Efendimin sağ gözüyüm Eğlenemem aldanamam Ben bu yerlerde duramam Vardar ovası Vardar ovası Kazanamadım sıla parası
Yanık Ömer: Yanık Ömer her savaştan bir yara taşıyor Yanık Ömer yiğit Ömer öğünmeden yaşıyor Kurtuluş Savaşında yirmi sekiz yaşında Mangasının başında taşıyor Yanık Ömer yiğit Ömer siperleri aşıyor Savaş biter Yanık Ömer köye döner Köylü bütün bayram eder Yanık Ömer kutlulanır Nişanlısı mutlulanır Yanık Ömer attan iner Pembegüle bağlar kemer Köylülere gider haber Düğüne düğüne Eline kına yakar başına teller takar Belinde altın kemer,öyle alana çıkar Pembegül allanır, pullanır Yanık Ömer’in köyüne düğün alayı yollanır
Müzeyyen Senar Atatürk Şarkı Listesi: 1.Kimseye Etmem Şikâyet 2.Mani Oluyor – Söz & Müzik: Müzeyyen Senar 3.Havada Bulut Yok – Söz & Müzik: Müzeyyen Senar 4.Dayler Dayler – Söz & Müzik: Safiye Ayla 5.Cana Rakibi Handan Edersin – Söz & Müzik: Müzeyyen Senar 6.Alişimin Kaşları Kara Söz & Müzik : Safiye Ayla 7.İzmir’in Kavakları – Söz & Müzik: 8.Şahane Gözler – Söz & Müzik: Müzeyyen Senar 9.Sigaramın Dumanı – Söz: Müzeyyen Senar 10.Asker Yolu Beklerim -Söz: Müzeyyen Senar 11.Çile Bülbülüm Çile Söz: Safiye Ayla 12.Değirmene Un Yolladım – Söz & Müzik: Müzeyyen Senar 13.Şu Dalmadan Geçtin Mi – Müzeyyen Senar 14.Pencere Açıldı Bilal Oğlan – Söz: Safiye Ayla 15.Habugaha Girdim – Müzeyyen Senar 16.Yanık Ömer – Safiye Ayla 17.Fikri’min Ince Gülü – Müzeyyen Senar 18.A Benim Mor Çiçeğim – Müzeyyen Senar 19.Vardar Ovası – Müzeyyen Senar 20.Akşam oldu Yine Bastı Kareler – Müzeyyen Senar
Günün köşe yorumu gazeteci yazar Mustafa mutlu,dan geldi. “DEFOL LAN!..” DEMOKRASİSİ.. MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, X hesabından yeni infaz düzenlemesine ilişkin bir açıklama yapmış… “Aslında biz infaz düzenlemesi yaptık. 50 bin kişi çıkıyor, 6 ay içerisinde bir 50-60 bin kişi daha çıkacak…” Bir X kullanıcısı da bu paylaşımın altına, “Toplum barışını bombalama görevini sana mı verdiler? İnfaz affıyla 100 bin suç makinesini niye toplum içine salıyorsunuz?” diye kendi yorumunu yazmış… Feti Bey’in yanıtı son derece kibar olmuş… “Defol lan şuradan!” ★★★ İşte; bu! Türkiye’yi bütün dertlerinden, sorunlarından kurtaracak sihirli söz bu… Öyle lamba şişesini okşayıp “Hokus pukus” demeye de gerek yok… Birisi canınızı mı sıktı? Sizin üstün fikirlerinize karşı mı çıktı? Hatta eleştirme terbiyesizliğinde mi bulundu? Demokrasidir, nezakettir, terbiyedir, düşünce özgürlüğüdür falan demeyeceksiniz; hemen cevabı yapıştırıp tartışmayı bitireceksiniz: “Defol lan şuradan!” ★★★ “Asgari ücrete yaptığınız zam sefalet zammıdır…” “Defol lan şuradan!” “Emekliler açlık çekmeye başladı, insan onuruna yakışır şekilde yaşamak istiyoruz…” “Defol lan şuradan!” “Enflasyonu önleyin, vurguncuları tespit edin cezalandırın!” “Defol lan şuradan!” “Çocuk istismarı, kadına şiddet arttı…” “Defol lan şuradan!” “Yargı iktidarın eline geçti…” “Defol lan şuradan!” “Göstericileri zindana atmayın…” “Defol lan şuradan!” “Masumiyet karinesinin uygulanmasını sağlayın.” “Defol lan şuradan!” “Yolları sizden ayrıldıktan sonra öldürülen eski arkadaşlarınızın ailelerinin yanında olun…” “Defol lan şuradan!” “Milletvekilliğini kullanarak altın kaçakçılığı yaparken yakalanan eski arkadaşlarınızın partiden istifa etmesi yetmez. Milletvekilliklerinin de düşmesini ve yargılanmalarını sağlayın…” “Defol lan şuradan!” ★★★ Rahmetli hocamız sosyolog Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’dan demokrasi çeşitleri olarak şunları öğrenmiştik: Temsili demokrasi… Parlamenter demokrasi… Başkanlık veya yarı başkanlık demokrasisi… Konsey demokrasisi… Totaliter demokrasi… Günümüzde bunlara bir de “Defol lan şuradan” demokrasisini ekleyebiliriz. Dünya demokrasisine katkıları için de… Sayın Feti Yıldız’a teşekkürü borç biliriz! Yeni dalkavuk! Hani bazı anlar vardır ya… İnsan olduğunuz için utanırsınız! Ezilir, büzülür, yerin dibine girmek istersiniz! Aslında suçlu olan ya da ezilmesi, ufalması gereken kişi siz değilsinizdir ama… Tanık olduğunuz şey öyle mide bulandırıcıdır ki gördüklerinizin bir kabus olması için dua edersiniz… Kedi köpek öldüren… Otuz yıllık karısını bıçaklayan… Küçücük çocuklara uyuşturucu satan birisini gördüğünüz andaki duygulardır bunlar! ★★★ Dün, AKP’nin Grup Toplantısı’nda bu partiye katılan eski CHP’li Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır’ı izlerken hissettim aynı şeyleri… O nasıl bir hezeyandı öyle, anlayamadım! Çıldırmış gibi eski partisine, dava arkadaşlarına saydırdı. Sonra kendisine oy veren 80 bin insana ihanet ederek AKP Genel Başkanı’na yağcılığa soyundu. “İki başkomutan var; biri Gazi Mustafa Kemal Paşa, diğeri Türkiye Cumhuriyeti ordularının başkomutanı Recep Tayyip Erdoğan” diyerek asker selamı çaktı. Kırk yıllık AKP’lileri bile gölgede bıraktı… ★★★ Dedim ya… Utandım. Tamam; partinizle anlaşamaz istifa edersiniz ama… Düne kadar, iktidarına son vermek için canla başla çalıştığınız birine böyle dalkavukluk etmezsiniz! Kimi kast etti? Gelecek Partisi Genel Başkanı ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu dün Yeniyol Grubu’nda konuşmuş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir çağrıda bulunmuş: “Uyuşturucularla mücadeleyi derhal baronlara kadar gidecek ve irtibatı olan bütün siyasetçileri kapsayacak şekilde genişletin. Kimin geçmişte Venezuela’yla ilişkisi olmuşsa, hangi siyasilerin bu yönetimlerle ilişkisi olmuşsa hiç gözünün yaşına bakmayın.” ★★★ Bu üslubu sevmiyorum. Bir siyasetçi, sorduğu sorunun yanıtını biliyorsa çıkıp “delikanlı gibi” açık açık konuşmalı… Ahmet Davutoğlu da hem ülkenin eski Başbakanı, hem de AKP’nin “en içi”nden biri olarak, “uyuşturucuyla irtibatı ve Venezuela’yla ilişkisi olan siyasetçileri” adı gibi biliyor… Ama söylemiyor! Her zaman olduğu gibi sadece yine, “Ben her şeyi biliyorum” havası atıyor! Hadi; Ahmet Bey, “boş yapmayı” bırakın da uyuşturucuyla irtibatı olan o siyasetçinin adının ilk harfini bari verin! B’yle mi başlıyor? GÜNÜN SORUSU: Sorum “Tayyip Bey normalleşemez, çünkü kavgadan besleniyor” diyen CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e: Bunu gerçekten bugün mü anladınız? Mustafa Mutlu
Bu zihniyette sadece işinin halkının temsilinde olan milletvekillerimize selam olsun. Başbakan İsmet İnönü milletvekillerinin ihalelere katılmalarına, iş takipçiliği yapmalarına karşıydı. Bunu yasaklayan yasa çıkarmak istiyordu. Atatürk ayrı görüşteydi: “Bu kanunla olmamalı. Milletvekilleri böyle işlere girmenin sakıncalı olduğunu kendileri anlamalıdır. Bir milletvekiline ‘ihalelere girmeyeceksin’ demek, milletin seçtiği insanın idrakine güvenmemektir. Birkaç milletvekilinin yaptığı yanlış tüm milletvekillerinin üstüne yayılmamalıdır.” Kuşkusuz konu basında da yer aldı. Falih Rıfkı Atay, İnönü’den yanaydı; görüşünü Ulus’taki köşe yazısına taşıdı. O günlerde, Milli Savunma Bakanı Abdülhalik Renda’nın İnönü’yü ziyaret ettiği ve ihale takipçiliği yapan bir milletvekilinden duyduğu rahatsızlığı ilettiği bilgisi, Atatürk’ün kulağına geldi. Milli Savunma Bakanlığı silah alımı için ihale açmıştı ve iki firma adına bir milletvekili, iki ayrı teklif vermişti. Yani… İhaleyi hangi firma kazanırsa kazansın, kâr aynı kişinin cebine gidecekti! Firmalar adına teklif veren kişi, Maraş Milletvekili Mithat Alan’dı. Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali’nin ablası Naima ile evliydi; yani eniştesiydi. Atatürk, İnönü’ye sordu:
Bu işin içinde Kılıç Ali’nin de parmağı olabilir mi? – Sanmıyorum Paşam, belki kullanılıyor olabilir! Sorunu çözmek Atatürk’e kaldı… O akşam konunun muhatapları Abdülhalik Renda, Falih Rıfkı Atay, Kılıç Ali vs. Çankaya Köşkü’ne davet edildi. Atatürk birden Kılıç Ali’ye, “Enişten nasıl” diye sordu. Kılıç Ali, “Sayenizde iyidir Paşam” yanıtını verince Atatürk sinirlendi: “Neden benim sayemde iyi olacakmış, kendi sayesinde iyidir.” Sonra, “Haydi Mithat Bey’in evine baskın yapalım” diyerek sofrada bulunanlarla Mithat Bey’in evine gitti. Sofrada Atatürk konuyu milletvekillerinin iş takipçiliğine getirdi. “Bir milletvekili demek, o ülkenin en yetişkin insanı demektir. Millet için yararlı olabilmesi buna bağlıdır. Onun için dokunulmazlığı vardır. Milletvekili beyaz eldivenli adam demektir. Ben arkadaşlar arasında eldivenini lekeleyen birilerinin olacağına inanmak istemiyorum.” Falih Rıfkı’ya dönerek, “Hiçbir milletvekili böyle alçak işlere tenezzül edemez, rahat ol sayın yazar, rahat ol!” dedi. Ardından… Mithat Alan’a bakarak; “Sizin işler nasıl gidiyor sayın vekilim?” dedi..
Milletvekili olunca elimdeki ufak tefek işleri dağıttım Paşam. Şimdi ticaretle uğraşıyorum.
Yaa öyle mi? Demek yanlış biliyorum, senin bazı temsilcilikler yaptığını söylemişlerdi.
Bir-iki silah fabrikasının mümessilliği, temsilciliği var Paşam.
Hangileri onlar?
Biri Çekoslovakya’nın, diğeri Fransa’nın…
Ticaretle uğramadığını söylediğine göre bunlar fahri işler herhalde.
Fahri değil pek Gazi hazretleri, iş olursa küçük bir komisyon veriyorlar.
Nasıl yani yüzde 5, yüzde on?
Gazi Paşam yüzde yarım, yüzde bir bazen yüzde iki…
Peki siz bu komisyona karşılık ne yaparsınız?
Fabrikaların Türkiye’deki işlerini gözetirim. İhale olursa haber veririm. Fabrika adına teklif veririm.
Anlaşıldı. Yani Türkiye’de fabrikaların işini kovalarsınız. Atatürk sonra Kılıç Ali’ye döndü: “Yani Kılıç, para kazanacak ne işler var görüyor musun? Sen bunlardan bana hiç bahsetmezsin.” Kılıç Ali çok üzgündü, “Paşam beni bilirsiniz, ben bu işlerden anlamam ve yapanlardan da pek hoşlanmam. İşte yüzü burada, ben Mithat’a kaç defa söyledim bu işlerle uğraşma diye. Milletvekili milletvekilidir o kadar.”
Bak bunu iyi söyledin Kılıç, milletvekili milletin vekilidir, milletin derdiyle uğraşacak. Sonra tekrar Mithat Alan’a döndü Atatürk:
Siz eskiden beri bu fabrikaların temsilcisi misiniz Mithat Bey?
Çekoslovakya silah temsilciliğini iki yıldır, Fransız silah temsilciliğini dört aydır Paşam. Atatürk, Bakan Renda’ya sordu:
Orduya silah alım ihale ilanını kaç ay önce vermiştin sayın bakan?
Dört ay önce efendim… Bu yanıt üzerine Atatürk, “Haydi arkadaşlar kalkalım!” dedi. Kılıç Ali, eniştesi Mithat Alan ile konuştu. Ortada hırsızlık, rüşvet yoktu. Fakat… Bir milletvekilinin iş takipçiliği yapması doğru değildi. Eniştesinin istifa etmesini istedi. Dört dönemdir Maraş milletvekilliği yapan Mithat Alan elindeki istifa mektubuyla Çankaya Köşkü’ne çıktı. Atatürk makamına kabul etmedi. Elindeki istifa dilekçesini yavere bırakıp gitti. “Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” farkıdır bu…ise
Hüseyin Gazi Metin – Son Derlememde kendisiyle daha önce bir söyleşi yaptığım Hüseyin Gazi Metin Dede’nin görüşlerini derlemiş, kendi şiirlerinden bazı örnekler sunmuş, kitapta kendisine 55 sayfa yer ayırmıştım. İlginize muhabbetlerimle… Geleneği Geleceğe Aktaran Çağdaş Bir Ses Pir Sultan Abdal’ın Yolundan Giden Bir Halk Ozanı HÜSEYİN GAZİ METİN DEDE Divriği Çamşıhı Şahin Köyü’nde, 1939 yılında doğan Hüseyin Abdal Ocağı’ndan Hüseyin Gazi Metin Dede, maden ocaklarının kıvılcımlarını ezen- ezilen ikilemi ekseninde ördüğü dünya görüşünü besleyen damarlar olarak hissetmiş. Dünyada herkesin bir ve kardeş olabilmesinin yolunun adaletsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabileceğini görmüş, bunu hayat ilkesi edinmiş. Her zaman haklının yanında, işçinin yanında, horlananın yanında yer alırken, Alevilerin de bu dünya en çok haksızlığa uğrayan kitlelerden birisi olduğunu fark etmiş. Erenler yurdu Sivas’tan tüm dünyaya uzanan ünüyle sazını her zaman, Pir Sultan Abdal gibi Anadolu ozanlarının karanlıkları yırtan, güvercin aydınlığında bir barış dünyası özleyen duygularıyla çalmış, yazdığı şiirleri de bu duygularla bezemiş. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yönetiminde uzun yıllar örgütlü mücadeleyi savunan Hüseyin Gazi Metin Dede, yurtdışında da özellikle Alevi gençlerinin ve kadınlarının yetişmesi için cemler yürütmüş, muhabbet meydanları açmış, gönüllerde silinmez izler bırakarak “devrimci dede” ünvanını almıştır. Kendisiyle yaptığım uzun söyleşiden derlediğim bu yazıda; Halk Ozanı Hüseyin Gazi Metin Dede’nin dedelik kurumunu, Çamşıhı yöresinin etkili olan dedelerini, yörede yürüyen yol ve erkân hakkındaki bilgilerini ilginize sunuyorum. Ayhan Aydın (Gazeteci – Yazar)
Çok sevgili dedem, halk ozanlığıyla ilgili olan sorularımızı yazılı olarak yanıtlamıştınız. Şimdi Hüseyin Gazi Metin’in yaşantısını kendi dilinden dinleyeceğiz; nerede doğmuş, nasıl yetişmiş, kimlerin yanında yetişmiş, hangi dedeleri tanımış, nasıl bir eğitimden geçmiş, bunları öğrenmeye çalışacağız. Biraz dedelik konusu üzerinde duracağız. Daha sonra ezilmişliklerin üzerinde duracağız ve daha sonra da esas konumuz olan dedelik müessesinin günümüzde ki görünümleri, problemleri, sıkıntıları dedenin bu yönde ki fikirlerini alacağız. Evet dedem hoş sefa geldiniz, güzellikler getirdiniz, gözlerinizi nasıl bir ortamda açtınız, nasıl bir dünyada açtınız? Köyünüzden, bölgenizden, ananızdan, babanızdan biraz bahsedelim bakalım? Şimdi sevgili can, ben Sivas’ın Divriği kazasının Çamşıhı yöresinden Şahin köyündenim. Nüfus cüzdanımda 1941 yazsa da 1939’da dünyaya gelmişim. Efendim Mahmut Dededen, Hatice anneden doğma sekiz çocuktan biriyim. Bizim soyumuzda geleneksel olarak mı dersin ne derseniz deyin bu kültürün birinci taşıyıcısı olan saz sanki bizim ocağımızla da ilgili bir şeydi. Köyümüzde ilkokul vardı. Uyandım ki başımda bir saz asılı. Sorduk kimin sazı, diye. Dediler ki bu saz, deden Hüseyin Ağa’nın sazı. Hüseyin Ağa derlermiş Seyit Hüseyin aslında asıl ismi. Çok müthiş saz çalarmış Âşık Ali Metin’den de o iyice. Sanki böyle diyorum ki saz benden doğacak torunlarım kalksınlar, bizim bu kültürümüzü yürütsünler, bunu eline alsınlar, yerde koymasınlar, garip koymasınlar gibi bize sesleniyordu sanki. Biz de o sazı aldık elimizi başladık pirin himmetiyle hizmetlere. O zamanın behrinda Âşık Ali Metin ile aynı evin çocuklarıydık, amcamın oğlu olduğu için sazımı o düzenliyordu, en çok da, Battal Karababa vardı, rahmetli oldu ondan büyüktü, o düzenliyordu. Diğer bir Âşık Hüseyin vardı o ara sıra düzenliyorlardı halamın oğlu Feyzullah Çınar aynı zamanda kaynım o benden yaşça büyük olduğu için o biraz düzenliyordu. İşte Mahmut Erdal o da akrabam, yakınım onlar bizim sazı ufak tefek düzenliyorlardı.
Biz çalmaya başladık önce onlardan aldığımız parçalardan meydana çıktık yöresel parçalarla başladık. Yine bizim yöreyle ilgili olan, Âşık Veysel biliyoruz ki Çamşığıyla ilgili olan, Sivrialan, Emlek yöresi ve birçok yerde bulunuyor. Onunda ustası yine bizim büyük dedemiz Ali Ağa diye geçer onun kitabında da geçer Çamşıhlı Ali Ağa diye geçer, o da bizim yakın akrabamız, amcamızdır. Onun hocası da Çamşıhlıdır. Kalktık; bana deden gibi bir saz çalan yok, deden gibi söyleyen yok, sen de onun adısın dediler, bundan tabii ki biz etkilendik. Sazımızı elimize aldık bu üstatların manilerini çalmaya başladık, ayrıyeten biraz büyüyünce yöresel şiirler yazmaya başladık azda olsa. Askere gidenlere işte ne bileyim aman yaman işte sevda şiirleri ufak tefek bir şeylerimiz oldu. Köyümüzde çobanlık da yaptım, babam orta yollu bir ailenin çocuğuydu, beş on parça tarlası vardı, çiftçilik de yaptım, tırpan da vurduk… Velhasıl zamanı gelince askere gittik. Askerlikte jandarma onbaşı olarak görev yaptık. Oradan da askerlik dönüşümüzde Divriği’de demir madenlerine işe çağırıldık ve işe girdik. İşe girince bizim bu dünyamız birazcık daha değişti. Elbette herkesin olduğu gibi bizim de hasımlarımız vardı. Madende emeğin ne demek olduğu, yemeğin ne demek olduğunu, ezilenin ne demek olduğunu, işverenin ne demek olduğunu bu kutsal maden ocağından öğrenmiş olduk. Öğrenince de burada bir sınıfa katılmış olduk. Bunu öğrendikten sonra hepimizin ortaklaşa bir düşmanın olduğunu; memleketi sömürenlerin, fakir fukarayı ezenlerin, insanları ırka şuna, buna bölerek çıkarını sağlayanların bizim gerçek hasmımız olduğunu o kutsal maden ocağında anlamış olduk. Bu arada da şiirlerimiz birazcık daha gelişti.
Ondan sonra sağ sol kavramını orada kavramış olduk. Bizim yerimizin de nerede olacağı zaten belli, tarihten belli ezilen kimse onun yanında bizim yerimiz var. Hayatta hemen hemen kimseyi ayırmayı hiç bilmeyen bir toplumumuz var, bana öyle geliyor. Sınıfımızı bu maden ocağında tayin etmiş olduk. Burada işçilerin, insanların Alevi, Sünni demeden, sağ, sol demeden bir araya geldikleri zaman sevgili Ayhan, haklarını aldıklarını gördüm ve bunları yaşadım, grevler yönettim sazımla sözümle. Ne zaman ki işveren oyununa geldikleri zaman ya sen bizdensin, Elhamdülillah sen çok Müslümansın onun peşine niye gidiyorsunuz, dediğimiz zaman, bölündüğümüz zaman o zavallının da hakkının kaybolduğunu gördüm, benim de hakkımın kaybolduğunu gördüm. Ve söyledim o zaman işveren sana mükâfat verdi mi? Yok. Derdin neydi kurban olduğum, bak hak bir, ezen belli, ezilen belli hepimizin bir olması gerekiyor diye o insanları ikna ettik. Sendikalaşmayı savunduk, bunu da başardık. Çağdaş Sünni dediğimiz o kökenden ılımlı adamlarından en azından sosyal demokrat adamlardan sendikayı aldık ve iyi bir sendika yönettiğimize inanıyorum ve insanları da takdir ediyorum. Buradan sendikamız Türk-İş’e bağlıydı o zaman işte Türk-İş’in biraz düzen yanlısı olması ortaya çıktı. Şura bura derken mücadele verdik sendikamızı Türk-İş’ten daha doğrusu Sarı Sendika’dan, devrimizi sendikayı yer altı madenine geçirmeyi başardık. Tabi ne başaracaksın orada seni dürbünle görüyorlar yukarıda biliyor musun birileri seyrediyor sizi. Seyrettiler haydi babam bir de 12 Eylül darbesi çıkarttılar karşımıza. Yerimiz de vardı, yurdumuz da vardı, geçerliliğimiz de vardı sendika işçi alımlarında üç sendika heyeti giriyordu üç de giriyordu, disiplin kollarında 12 Eylül darbesi geldi güzelce sendikamızı, yerimizi, yurdumuzu hepsini elimizden aldı ve bizi de sorguya çekti. Suçumuz ne? Hak aramak. Başka bir suçumuz da yok. Yargıdan sonra velhasıl zorunlu emekli ettiler bizi. Bakıyorlar kimler bu işin elebaşları onları görüyorlar tabi kendileri not etmişler. Onların not defterlerinde yazılı zaten herkesin kim olduğu. Hani nasıl insan adam ahirete göçtüğü zaman diyorlar ya işte birileri din adamları, solcuların sol tarafına koyacaklar defterleri, sağcıların da sağ tarafına koyacaklar defteri bizim orada defterimizi bu tarafımıza koydular demek ki, bizi sildi çıkardılar. Ankara’ya geldim, Ankara’ya geldiğimde 1991’de bir kiralık ev tuttuk orada oturduk. Onun dışında fazla bir gelirim yoktur, emekli gelirim var. Pir Sultan Abdal Derneği Dikmen’deydi gittim hemen ona üye oldum, Halk Ozanları Derneği’ne üye oldum, 1968 kuşağının kurmuş olduğu derneğe üye oldum, başından beri yaşamım bu benim. Sevgili
Ayhan sivil örgütlenmeye çok değer veririm ben. Nedir sivil örgütlenme size göre? Sivil örgütlenme şudur Sayın Ayhan Aydın Bey, şimdi bir insan hakkını alabilmesi için, kimliğini ortaya koyabilmesi için, varlığını meydana koyabilmesi için, kültürünü sürdürebilmesi için kurulan örgütler. Bunun illegal örgütleri de vardır, legal örgütleri de vardır ve mevcuttur. Adamına göre nereye kafan sarıyorsa gider oraya üyeliğini yaptırırsın. Şimdi örgüt olmadığı zaman her şeyi bir zaten hâkimiyetin eline bıraktığınız zaman düzenin adamına bıraktığınız zaman ebet ananız ağlar. Birileri yanlış görürler, yanlış yorumlarlar, şudur budur derler ama ben yanlış yorumlamıyorum. Biz de bir atasözü vardır; öküz öküzün boynunda çamur görmezse rahat durmaz. Mecbur eğer ki baskı varsa, eğer ki zulüm varsa, eğer ki işsizlik varsa, eğer enflasyon varsa, eğer ki faşizm varsa bak bunun altında faşizm de var tabi ki, birilerinin bir tarafta adam gibi örgütlenmesi gerekiyor. Bananecilik dünyadaki en büyük kötülüktür, kalleşliktir, adam işi değildir. Bana ne, diyen adamların çoluğuna çocuğuna geleceğine büyük zararı vardır. Sivil örgütlenmede demin belirttiğim gibi aklı başında örgütlenmelere değer veririm. Ben de bu örgütlere kaydımı yaptırdım. Seçim oldu bizi uygun görmüşler Pir Sultan Abdal Derneği’ne seçtiler zatıâliniz de biliyorsunuz. Halk Ozanları Vakfı yönetim veriyorlar hala veriyorlar. Seçildik burada iyi bir mücadeleye girdik biliyorsunuz. Örgütlenme nedir? Maraş’ta niçin yandık örgütsüzlüğümüzden, Malatya olaylarını biliyorsunuz, Hamitoğlu olaylarını biliyorsunuz. Niçin o kadar evler yıkıldı, insanlar vuruldu, kırıldı, yandı? Örgütsüzlüğümüzden. Erzincan’da defalarca, Sivas’ta defalarca, Çorum’da Gül Sazak olayları oldu. İnsanlarımız zarar gördü, efendim buna benzer İstanbul’da Gazi olayları oldu. Bunlar belli ki bizim örgütsüzlüğümüzden ileri geldi. Dağınıklıktan ileri geldi. Dağınıklığımızdan ileri geldi biz dağınık olmasaydık bu işler başımıza gelmezdi ben öyle diyorum. Zaten dağınıklığımızdan beri, tarihten beri bir türlü muhalefetten kurtaramadık kendimizi. Acaba bu Aleviliğin özünde mi var yoksa devleti yönetenleri veya ortamın koşulları dolayısıyla mı Aleviler yönetimden, iktidardan, haklarından mahrum kaldılar. Yoksa bu bir alın yazısı değil herhalde? Yok, efendim ben alın yazısına hiç inanmayan bir dedeyim. Kimse benim alnıma bir şey yazamaz. Onlar saçmalık, kim ne yazacak benim alnıma? Böyle bir yazı filan işi değil bu aksine yönetenlerin işi. Sayın Ayhan Bey, kelime çok kaba düzen ne yapıyor, affedersiniz düzülenleri çok seviyor. Ama yaramazları sevmez devamlı onu susturma yoluna, sindirme yoluna gider ve düzenbazlar da bunu böyle yaptılar, bugüne kadar böyle her zaman kafamıza vurmaya çalıştılar. Sözümüzü, sazımı kesmeye çalıştılar ama tabi ki topluma öncülük eden ozanlarımız, büyüklerimiz, İmam Hüseyinlerimiz, Pir Sultanlarımız, biraz da önceden açıkladık, Hallaçlarımız buna benzer bir sürü öncülerimiz var. Bu öncülerimiz başının pahasına da olsa bizim güzelliğimizi yılmadılar yüzüldüler, asıldılar ama yolundan dönmediler. Pir Sultan ne dedi, “Dönen dönsün ben dönmezen yolumdan, yolumda doğruluk var, dürüstlük var” dedi bizim yolumuzu bugüne taşıdılar, bizi emanet ettiler. Peki, yolundan dönülmeyen bu inanç Alevi Bektaşi inancı olarak nitelendiriyoruz bu inanç İmam Hüseyin’den günümüze kadar kırımlarla, yıkımlarla bugüne geldi, diyoruz sizin de savunduğunuz fikir bu. Siz anladığım kadarıyla Alevi yapısını, felsefesini, inancını doğuşundan bugüne daha çok ezilen, horlanan bir kesimin inancı olarak algıladığınız için ve Sünni İslam inancı olsun veya belli zihniyetin insanları olsun onlar da daha çok yönetici sınıflı olduğu için sürekli kendilerine bağlayabilmek için bunları ezdiler, diyorsunuz. İslamiyet’te iki büyük inanç var; Sünnilik, Alevilik ya da Batini yorum yani tasavvufi yorum Aleviliğe kaçan yorum onun karşısında ise işte medrese sistemi dediğimiz kurallara bağlı olan bir sistem. Şimdi kuruluşundan beri doğruluk, dürüstlük var ezildik, horlandık, dışlandık bu inancımızı kabul ettiremedik, dediniz. Acaba sadece bu mu var, sadece menfaat ilişkisi mi var, ezilenler mi sadece Alevilerdir; yoksa Alevilik başından beri bir farklı bir inanç, farklı bir kültür olduğu için de ezilmelerinin ötesinde öbür inanç sahipleri çoğunlukta olduğu için bunları istememişler, kendilerine dâhil etmeye çalışmışlar? Yani olayı sırf sömürmek- sömürülmek, işçi sınıfı açısından değerlendirmeyelim de olayın bir inanç farklılığı boyutu var. Yani kendi bildiği yönde Arap felsefesiyle diğer felsefelerle bu Türk kültürü koruyan kültürü kendi yanına çekemedikleri için de bir baskı var. Hem ezilme var bir de yozlaştırma var herhalde, siz ne dersiniz?
Şimdi Sevgili Ayhancığım, dünyanın yaşı 4,5-5 milyar yıl oluyor bilim adamlarına göre, canlıların yaşı 2,5-3 milyar yıl oluyor. Geliyor inançlar bazına geldiğimiz zaman dinin inançları 50 bin yılı doldurmuyor. Bunun içinde güneşe tapma dâhil, aya tapma dâhil, puta tapma dâhil, ineğe tapma dâhil, yıldıza tapma dâhil, şimşek çakmış ona tapmış bunlar da dâhil 50 bin yılı doldurmuyor. İnsanoğlu geliştikçe kalkmış ne yapmış aya tapmış, bakmış ki onun dünyanın döndüğünü fark etmiş, o taptıkları şeyin farkına varmış. Farkına varamadığı şeylere çok tapmış. Bunun arkasında senin dediğin kavrama geleceğim Peygamberler tarihine baktığımız zaman, İsa’nın doğuşuna baktığımız zaman mantığının almadığı kavramlarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bugün dünya 2,5 milyar yılı canlıların yaşı bu dünyanın hepsi Âdem’den geldi din adamlarına göre. Adem’den geldi çok güzel. Âdemi peygamber olarak söylüyorsunuz Âdem peygamberdir diyorsunuz kendi kendine mi peygamber oldu. Orada demek ki bir nesil oldu orada canlılar var ki peygamber olarak atanmış. Havva’dan geldi onun arkasından diyor ki, Havva’yı yaratmış sol kaburgasından, sağ kaburgasından. Oraya baktığımız zaman sağda ki çocukla solda ki çocuğu birbiriyle evermişler onlardan bu kadar nüfus da zuhur etmiş gelmiş. Bunun arkasından Nuh’un tufanı olmuş, nüfusun tamamı gitmiş Nuh’un tufanında gemiye binenler orada kalmışlar yine bu kadar nüfus, bu kadar milyarlarca hayvan, canlı oradan gelmiş. Onun arkasında dünya kadar depremler olmuş, dünya yedi defa dolmuş boşalmış. Şimdi Alevi toplumu olarak bizim başımız ilime bağlı hurafeye bağlı değil. Bunun hemen akıbetin de geliyoruz peygamberler tarihi başladığı zaman sevgili can, Musa Peygamber kalkıyor diyor ki, öbürünü takmayın, onun yaptığı tapınaklara da tapmayın, seni de beni de yaratan bir yaratan var diyor. Bak yerdeki tapınakları göğe çıkıyor görülmez yere çıkarıyor. Onun arkasından da geliyor işte o zamanın şeyiyle Firavun başa çıkarmıyor Musa yetişmiş bir tarihte kayınbabası eğitimci, öğretimci efendim bakıyor ki taraf topluyor susturma yolunu buluyor. “Ya Musa gel seninle anlaşalım” kral öyle diyor. Ne yapacağız ben senin dediğin Tanrıyı tanıyayım diyor bana ekmek vermiyor, su vermiyor, ekmek istemiyor benden, elbise istemiyor benden sen de bir yasa koy diyor. Ne yasası? Yazdığın kitaba şükür yasası.
Sevgili Ayhancığım şükür yasası sevginin malını koruma yasasıdır direkmen, fakiri susturma yasası Cenabı Allah sana bu kadar verdi bana da bu kadar verdi. Bu haline şükredeceksin. Amerika’da adamlar sefalet içinde duruyorlar, Afrika’da adamları sinek yiyor o haline şükret Cenabı Allah taksimi böyle yapmış, diyorlar. Nasıl taksim yapmışsa. Bunun arkasından hemen geliyor, biraz uzun olacak, İsa peygamber çıkıyor. İsa da gökteki Tanrı’yı yere indiriyor o benim babam, diyor. Ben Tanrı’nın oğluyum insan sıfatına giriyor orada değişik bir konum daha var insan sıfatına giriyor yani dikkatinizi çekiyorum. O benim babam diyor böylece Tanrı’yı atıyor yere. Böyle yapıyor havarilerini yetiştiriyor sonra biliyorsunuz, İsa’yı öldürüyorlar bir taşın altına koyuyorlar. Madem Tanrı’nın oğluysan seni kurtarsın Tanrının, diyorlar. Onun havarileri, yandaşları İsa’yı çıkarıyorlar oradan kaybediyorlar. Odur budur İsa’nın göğe çıktığını o insanlarda böyle anlıyorlar. İsa da tabi birdir diye bağırtamadı, Musa da bağırtamadı bir tek var, Tanrı birdir, diye bağırtan peygamber Hz. Muhammed Mustafa o bağırttı. Peygamberin soyunu da peygamberden sonra bağırttılar. Soyunu, sopunu, çağasını, çocuğunu bağırttılar. Peygamber hemen öldü akibetinde hemen halifeliğe başladılar Ebu Bekir’i halife seçtiler ne kadar Ehlibeytini emanet ettiyse, ne kadar Kuran’ı emanet ettiyse, ne kadar nasihatler verdiyse hepsi geçersiz kaldı, direkmen haklar gasp edildi eski pir eski hamam oldu ellerinden aldılar. Burada Hz. Ali efendimiz dördüncü halife tek halkın isteğiyle seçilen halife Ebu Bekir’i kendiliğinden geldi, Ömer de kendiliğinden geldi, Osman’da kendiliğinden geldi. Bak Ebu Bekir zamanında Kuran yoktu, Ömer zamanında da yoktur, Osman zamanında toparlatılmış. Bak bu Kuran’ı toplatacaksın da Muhammed’in yanında kim bulunmuş en çok kim bulunur, dediler, Ali bulunur, kızı Fatıma bulunur, torunu, çoluğu çocuğu, dediler. Ama onlar Kuran toplatılırken dışarıda tutulmuşlar. Dış tutuldukları için de Ehlibeyti sevenler Ali’yi sevenler, her zaman Kuran-ı Kerim’e dedikleri Kuran’a belki başlarıyla bağlıdır getir Peygamberin Kuranı’nı ki ben başımı bağlayayım. Osman’ın yazdığı Kuran’a ben başımı bağlamam demiş itirazını yapmıştır.
Kuran’ı da Ali ile Muaviye’nin savaşı tamamen senin dediğin konuya geleceğim İslam içerisinde ki ağır bir bölünmeyi ortaya getirmiş. Ali’nin cemini sevenler, Ali’nin cemiyetini sevenler, Ali’nin zikrini, fikrini sevenler Ali evi, Ali yanlısı olarak vaksedilmiş diğeri o keçede ki Sünni bak Sünni suni yani yapmacık suni sen âlim adamsın. Bir şey uydurdular o gün bugün bize yutturdukları İslam diye, Muhammed’in İslam’ı diye, Ehlibeytin yerine Ehli sünneti koydular şeriatın katı kurallarını dayatmışlar halen de dayatıyorlar ve geliyorlar. Bunun karşısında duranları ezmişler, bıçaklamışlar, hançerlemişler, yok etmeye çalışmışlar. Ve yine de yok olmadığının nedenini ben tekrar söylüyorum bunun temelinin bir sağlam olması, Alevi canlarımızın temelinin sağlam olmasıdır. Nedir sağlamlık? Hiçbir zaman Alevi dedesi olarak falanı öldürürsen cennete gideceksin demeyiz, dememiz mümkün değildir, falanı örneğin Hıristiyan, falanı şu bu dememiz de mümkün değil. Bizim söylemlerimizde tasavvuf düşüncelerden öte birinci bir güzellikler vardır, susmayan güzelliklerdir bunlar. Hz. Ali kalkıyor diyor ki, “Enel Kuran” ben Kuranın canlısıyım, diyor. Onun arkasından bir Hallacı Mansur çıkıyor diyor ki, Enel Hakk bu aynı kelime dikkat ederseniz. Enel Hakk diyor, Hakk bende diyor, kötü yolları öldürdüm mü ben Hakk olurum Hakk. Bunun arkasından bütün pirler piri Hacı Bektaşi Veli onlardan sonra kuşak olarak geliyor diyor ki, Hz. Ali ne dedi; “Bana bir harf öğretenin ben kırk yıl kölesi olurum”. O da dedi ki, “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” Bağlantıya bak tarihin bağlantısına bak. Onun için karanlıkta çıkarı olanlar ışıktan korktular devamlı bu ışığı söndürmek için elinden gelenleri yaptılar, yapmaya devam ediyorlar. Yok, mum söndürdü, yok Kızılbaş, yok zındık… Tüm bunlar, bu söylentilerin altına iyi bakarsanız; bir türlü çıkar kavgası var. Dinlerin kabuğunu kaldırdığınız zaman altında bir sınıfın kavgası çıkıyor.
Yani dinlerin mücadele tarihini siz sınıfsal olarak nitelendiriyorsunuz ve Sünni İslam inancına sahip olan yapıyı da Ehli sünnet inancına sahip olan insan yapılarını da egemen sınıfların, illegal sınıfların bir inanç sistemi olduğunu, daha çok da ezilenlerin Alevi dediğimiz inanç çevresinde kümelendiğini ve o şekilde kendilerini ifade ettiğini söylüyorsunuz. Ama Sünnilerden de ezilenler olursa nasıl oluyor bu iş? Yani inancı tamamen bir sınıfsal yapı olarak görmek ne kadar doğru?
İnanç bazında ezildiklerine inanmıyorum, bence inanç bazında ezilmediler. Ben askerlik yaptım adam Şafiyse de kabul ederler, Hambeliyse de kabul ederler, Malikiyse de kabul ederler sadece Aleviliğin mezhep dediği İmam Caferi kabul etmezler. Onları da askerde hiçbir zaman için adam yerine koymazlar. Yok, yani bire bir o zaman şöyle diyebiliriz dede, yani Sünni kesimden de ezilenlerin belli inançsal farklılıkları var, siyasal farklılıklar var Aleviler içerisinde de farklılıklar var. Daha çok diyelim yani hepsini bu sistemin içerisine koymayalım da daha çok Sünnilik dediğimiz inanç içerisinde egemen sınıfının yapısı var diyorsunuz daha çok ezilenler içerisinde de Alevi varlığı var diyorsunuz. Ama işçi sınıfı Sünnilerden de işçi olabilir, Alevilerden de olabilir fakat sizin ısrarla belirttiğiniz nokta Alevilerin daha çok ezildiği her yönüyle. Yani Alevilerin Sünnilerden işçi bile olmuş olsalar ne olmuş olursa olsunlar hem inanç yönünden, hem geçim yönünden her bakımdan çok daha fazla ezilen bir halk olduğunu söylüyorsunuz.
Çünkü düzenin yanlışlığını durmuyor sazıyla söylüyor, sözüyle söylüyor. Şimdi ben başında da söyledim işçi sınıfından söyledim ne zaman Alevi’si, Sünni’si bir araya geldiği zaman haklarını aldıklarını gördüm. Gerçekten baktığınız zaman bu memlekette Alevi’siyle Sünni’siyle her zaman ben cemlerimde bunu işlerim çok işlerim, ezilen toplum olarak bir araya gelebilsek. Bizim toplum aşağı yukarı ayık, aşağı yukarı az da olsa diğerlerinden ayık. Ben desem ki Ayhan ben seni cennete götüreceğim cennetin adresini sorarsın bana nerede, diye. Ama diğer kesim de, yani açıkçası Sünni kesimde, hala bunu ayıramayan insanlar çok. Hocanın fetvalarıyla insan öldürenler çok. Aynen benim gibi ezilen insana beni ezdiriyor. Mesela diyorum ki,
Savcı bey halkımızı vuranlar Vuranlar belli de kurtulan nerede Memleketi soyup soyup yolanlar Yolanlar belli de yolduran nerede.
Onun alt tabakasında aynen dediğimiz gibi o ezilen sınıf bir ayıkabilse, hacının hocanın şu egemenliğinden kendini bir kurtarabilse. Şimdi yani hem inanç bazından gericiliğe, hem ırkçılığa karşısınız, ezen, sömüren sisteme de karşısınız. Önemli olanın ırkçılığın, gericiliğin olmaması, egemen sınıfların insanları ezmemesi, sömürmemesi hakça, adaletçe bir düzenin kurulmasıdır, diyorsunuz. Ve bu arada da Alevi Bektaşi kesiminin Sünni İslam inancını benimseyen insanlardan daha fazla ezildiğini, tarihler boyunca hem inançlarından dolayı dışlandıklarını, sizin şiirlerinizde, eserlerinizde onu hissediyorum, hem de bir inanç olarak da ta başından beri zaten bu ezilmişlikten çıktığını söylüyorsunuz. Sizin Aleviliğe bakışınız da diğer birçok insandan farklı, Yani Alevilik İslam’ın içinde sırf bir inanç değil, bir kültür, bir sınıf meselesi diye de yaklaşıyorsunuz? Yani işçi sınıfı ağırlıklı olduğu için, işçi sınıfı ezilen de bir sınıf olduğu için, Alevilerin de çoğu ezilen ve işçi olduğu için burada bir örtüşme var, diyorsunuz. İnanç bakımında da Sünni İslam’da yüzyıllardır kayma/farklılaşma olmamış ama Alevilerin kendine ait bir ibadeti olmuş, bir kültürü olmuş, Anadolu toprağından da almış kültürünü, birçok özelliğini, diyorsunuz. Aleviliğin kendine özgü bir felsefesi bir anlayışı var, bir zihniyeti var, o her zaman yobazlığa karşı durmuş, diyorsunuz. Siz temelde buna inanıyorsunuz? Doğru. Şimdi halen bugün fırsat bulsalar Ortaçağda ki inen bir kitapla Kuran-ı Kerim’le bu dünyayı idare edecekler ama Alevi toplumu bu değil. Alevi toplumu, yeni yasaları, yeniliği, ilimi, çağdaşlığı, teknolojiyi, füze çağını kabullenmiş, sınıfını geçmiş bir toplum. Her ne kadar başını böyle zorluyoruz ki ismini Ali’den de alsa, Veli’den de alsa, Ehlibeyt’ten alsa ama orada oturup kalmamış. Her zaman kendisini yenilemesini, almasını bilmiş Anadolu bütün kültürlerin eşiği ve beşiği diyorsunuz siz de yazılarınızda söylüyorsunuz. Bu eşikte, beşikte belenmişler, elenmişler burada güzellikleri almışlar. İslam dünyasından aldıkları güzellikler nedir ezilen bir kesim almışlar, hakkı gasp edilen kesim kimmiş Ehlibeyt bunu bağrına basmışlar, onun baş tacı etmişler, kutsal etmişler, kutsal varlık olarak o ezilen kesimin iktidar kesimini almamışlar ezilen kesimi başına taç etmişler halende öyledir. Ama bunu yanı sıra da Şamanizm’den getirdiklerini, diğer kültürden aldıklarını da buraya ilave yapmışlar. Bugün ben bazı dedelerimize bakıyorum oturdukları zaman başımız Kurana bağlı, biz de İslam’ımız, diyorlar. Bugünkü yaşanan İslam’a baktığım zaman kardeşim eğer İslam dünyasını ele alalım, İslam dünyası diyorsunuz Ali’yi hançerletmek, Hüseyinleri kesmek, Ehlibeytleri yok etmek, düşünce adamlarını yok etmek bu kadar insanları al katil et içi dışı böyle gelişi doğrusunun dışında kan katil et. Ben sana bakıyorum ya sen hiçbir pisliğe bulaşmamış bir insansın, alnına leke bulaşmamış. Hatemi (Prof. Dr. Hüseyin Hatemi) bir tartışmasında dedi ki, “Ben Alevi camiadan bir ısrarım var, kurban kestikleri zaman alnına kan bulaştırmasınlar. Bunu bilmeyerek yapıyorlar” dedi. Niye dedim? Dedi ki, “Kerbela’da İmam Hüseyin’i kestikleri zaman, Hak için tek kurban İmam Hüseyin’dir onu dışında hiç hak kurbanı kabul etmiyorum ben, tek Hak için kurban bir zattır o da İmam Hüseyin’dir” dedi. “Orada İmam Hüseyin’in kanına el bulaştırdılar, yüzüne çaldılar, alnına çaldılar gitti Yezid’den bahşiş istediler. Ben de bu savaşın içindeydim, ben de onu öldürmeye katıldım, diye bahşiş aldılar, dedi. Kan sizin alnınıza yakışmıyor. Hangi kurbanda olursa olsun alnınıza kan çalmayın, dedi. Bu toplumun alnına kan bulaşmadı, alnına kan bulaşanlar belli mükâfat için” ben bunu o insandan gerçekten Ayhancığım duydum, işittim. Eğer buysa e sen bunun içinde nasıl yer alıyorsun. Allahu Ekber diyor kadının karnına bıçak sokuyor Çorum’da, Allahu Ekber diyor Maraş’ta beş gün insanları vuruyor, kesiyor, Allahu Ekber diyor Sivas’ta bu canları yakıyor, Allahu Ekber diyor meydanlara düşüyor, katletmediği adamlar, kırmadığı canlar koymuyorlar. Buna benzer bir sürü kan kin var. Sen bunun neresindesin, sen ne kendini zorluyorsun, niye kendini bir yere yamamaya çalışıyorsun, bunun sebebi nedir? Eğer İslam buysa ben İslam değilim. Gazi Metin adına ben kendime söylüyorum şahsen beni o şeyden silsinler İslam buysa ben İslam değilim.
Feyzullah Çınar’ın güzel bir sözü var diyor ki, şiirinde yazıyor kasetinde yazıyor Derviş Kemal’in demesiyle,
Derviş Kemal der inanma Adem denmez her adama Müslümanlık kuru sanma İnsan olmak zordur hocam.
İnsan olmak zordur, Alevi kurallarında insanlık vardır. Sen kendini niye zorluyorsun böyle ben burada meydan okuyorum bizi bir yerlere yamamaya çalışanlara. Şu sazımı götürsün Kuran’ın bir yerine sığdırsınlar, Osman’ın yazdığı Kuran’ın içine onu sığdırsınlar onların alnını çatını öpeceğim ben, hangi dedeyse, gözlerinden öpeceğim bu sazımı sığdırsınlar bana göstersinler. Dedim cemimi bırak kadınlarla kızlarla semah dönmemi, oturmamı, kalkmamı, yememi, içmemi, rakımı, şarabımı, dünyaya bakışımı bırak bunları bir tarafa koy aha bu sazı sığdırsınlar da ben göreyim. Sığmıyor mu bu saz Kuran’a? Mümkün değil. Kuran nasıl bir kitap o zaman? Osman topladı diyorsunuz? Cahil içtihadına göre toparlattı Muhammedi en yakın kim tanır, Ali tanır, bunu toplarken Ali’yi bile çağırmadılar, kızı Fatıma’yı çağırmadılar ya. Yani Alevi, Bektaşi inancında diyorsunuz Kuran belli bir yere kadar varsa onun çok da ötesinde kültürel yapılar onun üstünde diyorsunuz. Tabi tabi ben şunu iddia ediyorum getir Muhammed’in Kuran’ını ki başımı bağlayayım ben Osman’ın yazdığı, düzdüğü, şey yaptığı katı kurallarını kabul etmek zorunda mıyım? Peki, Alevilik Sünnilikten temel olarak dünyaya bakış açısı açısından, ibadet şartları açısından ayrılıyor. Yani ikisi ayrı birer sistem. Siz demin çok önemli bir noktaya değindiniz yani insan merkezli dediniz, insan severlik dediniz, hak Âdemdedir dediniz, Aleviliğin bu düşüncesini oluşturanlar da İmam Hüseyin gibi, Hallacı Mansur, Pir Sultan Abdallar gibi ulular dediniz, bunların eserlerinde bu var, dediniz. Bunları okursak dediniz insanın yüceltildiğini görürüz, dediniz. Herhalde bunun köklerinde yine Anadolu uygarlığı da var, diğer felsefeler de var. Fakat gelelim biz o kültürü bugünlere getirenlere esas meselemize âşıklara, ozanlara, dedelere. Ozanlarla ilgili fikirlerinizi biliyoruz çalarak, söyleyerek getirmişler bu yolu. Peki dedeler, kendilerinin Seyid-i Saadet olduklarını söylüyorlar, Evlad-ı Resul olduğunu söylüyorlar siz her ne kadar asaletle övünülmez deseniz de, soyla övünülmez deseniz de Ehlibeyt’ten gelinerek bu yollar sürüldü, diye bir inanç var, Anadolu’da dedeler bunu böyle ocaklara bağlı olarak sürdürüyorlar. Peki, bu Ehlibeyt kavramıyla ocakları nasıl bağdaştırıyorsunuz, dedelik kurumuna nasıl getiriyorsunuz, bu olayı anlatır mısınız? Şimdi sevgili Ayhancığım peygamberlerin doğum yeri Urfa’dır, şura bura değil, Arabistan falan değil. Halil İbrahim peygamber Urfalı’dır, doğum yeri Urfa’dır gölü de oradadır. Burada Halil İbrahim Peygamberin iki karısı oluyor biri Sara biri de Hacer. Hacer’den doğma İsmail’i Hicaz’a Yemen’e gönderiyor nüfusunu kabul ettirebilmesi için, İshak’ı da Musevilere gönderiyor, İsrailoğullarına gönderiyor. Bugünün söylemiyle Hıristiyan âlemine gönderiyor. Bunların ikisi bir kardeştir ayrı da değildir. Şimdi Seyid-i Saadet evlatlarına gelince buradan Hicaz’a gidiyor oradan Arap Şeyhinin kızıyla evleniyor, on iki tane çocukları oluyor ondan sonra bu makam çekişmeleri yüzünden aynı anneden, aynı babadan doğan insanlar birbirlerine zıt oluyorlar. Muaviye ile Ali sülaleden akrabadır bunu kimse inkar edemez, onlar akrabadır yani bunun ayrı gayrı bir kol değildir. Ama burada mesele nedir? Emevi saltanatı elinde hâkimiyet olduğu için nereden akrabadır? Anne tarafından akrabalardır, baba tarafından akraba değillerdir. Dede tarafı Halil Peygambere çıkmaz. Abu Sufyan’ın dede tarafı olan tarafı Halil Peygambere çıkmıyor. Ama Hz. Muhammed Mustafa’nın Ali’nin baba tarafı, dede tarafı Halil İbrahim Peygambere çıkıyor. Halil İbrahim Peygamberin babasının adı Hazer’dir, Arap değildir Hazer’dir. Dedeliği dolaşmış biliyorsunuz. Buradan gidiyorlar neyse bu kavgaları geldik geçtik dedelik kurumundan. Seydi Saadet evlatları doğru oradan gidiyorlar, orada ki kurum tarafından ezildikten sonra bunlar tekrar sülaleyi taraflarına çekilmek zorunda kalıyorlar. Malatya’da bugün Zeynel Abidin türbesi vardır, Anadolu’da dolu Zeynel Abidin türbesi vardır. İstanbul’un ortasındasınız İmam Hüseyin’in kızlarının türbesi var. Ne oluyor o bölgelere geliyorlar, o bölgelere geldikleri zaman torunları beraber geliyor, çocukları beraber geliyor, burada doğum yapıyorlar yani gelmeler bundan oluyor, bağlantılar bundan oluyor. Tabi ki demin de işledik dedelerin ellerinde beratları olanları var ama ellerinde berat olmayan dedelerimiz de var. Düzen rahat durmamış, saray rahat durmamış. Bakmış ki bu soyun etkinliğini kesebilmek için elinden geleni kullanmış. Elinden gelen ne olmuş sarayda birer tane mühür basmış seni de dede olarak bir yerlere tayin etmeye başlamış belli dönemde. Hünkâr Hacı Bektaşi Veli Anadolu’da bir okul açmış Hacı Bektaşi Veli Bektaşiliği kurmadı asla Bektaşilik diye bir kurumu Hünkâr kurmamıştır. Balım Sultan’dan sonra kuruldu Bektaşilik kurumu. Ayrıyeten Hünkar Hacı Bektaşi Veli ayrı bir Bektaşilik; Aleviliğin dışında, Kızılbaşlığın dışında bir kurum kurmadı, Balım Sultan gününde kuruldu bu sistem, buradan da yola bir çelişki sokulmak istendi. Hünkâr’ın bel evlatlarıyla, yol evlatları; babalarıyla, çelebiler halen çekişmeler devam ediyor, bugünün ortamında devam ediyor. Dediler her adam dede olabilir burada yetişir baba olur şudur budur, dediler. Amaç devlet düzeninde buraları eline almak, hiçbir zaman egemenliği altına almadığı ocaklar vardır, onları kontrol etmekti. Bir zaman için egemenliği altına alamayan ocakları egemenliği altına almanın yollarını aradı. Sonra baba tayin etti birisinin babasının babasını tayin etti, şunu tayin etti biraz da devlet göz yumdu. Hünkâr Hacı Bektaşi Veli işte dağdaki, bayırdaki adamları toplamış, eğitimini vermiş eline de bir diploma vermiş. Sen Kütahya yöresine gideceksin, sen Tokat yöresine gideceksin, sen falan yere gideceksin yerleşik durumu bu şekilde Hz. Hünkâr dedeleri yetiştirmiş Anadolu’da, Balkanlar’da her yere göndermiş. Benim şu anda sülalemde Hünkâr’ın verdiği icazetname var. Soyları bundan bağlanıyor. Bu bağlamın dışında İzzettin Dede’yle bir yerde daha konuşmuştu dedi ki; Mevlana hazretleri için, “Alevidir o dedi”. Aynen böyle yumuşak bir dille “Alevidir” dedi. Orada itiraz ettiler, Diyanet reisi falan, dediler bize bir şey bırakmadınız ki, dedi. O da, sizin zaten bir şeyiniz yok ki, dedi. Orada doğru söyledi. Mübarek adamlar bir şeyiniz yok, Anadolu’ya gelene kadar Sünni kavramı yok. Yavuz geldi bir Hırka-i Şerifi getirdi Hırka-i Şerifle beraber yobazlığı da beraber getirdi. Sakalı, yobazlığı, tesbihi, takkeyi aldı buraya beraber geldi. Ne zaman Osmanlı yönetimi dedi aynen böyle onun ağzıyla konuşuyorum, Osmanlı yönetimi Hacı Bektaş kültürüne yürüdüğü zaman Viyana’ya kadar yürüdü. Ne zaman Şeyhülislama dönüştüğü zaman kısıldı, kısıldı, kısıldı her şeyini kaybetti. Matbaaya karşı çıktılar, yeniliğe karşı çıktılar, şuna karşı çıktılar, buna karşı çıktılar. Dede dedi ki ya olur mu Mevlana ki madem Mevlana Sünni ise camilerde niye semah dönmüyorsunuz? Mevlana semah dönüyor. Neden camilerde semah dönmüyorsunuz? Mevlana’nın kapısında bir yazı yazıyor, “Ne olursan ol gel” eğer Mevlana katı Sünni kurallı olsaydı, doğru saray yanlısı hareket etmiş, ama bağnaz, yobaz birisi değil Mevlana. Bunu söyledi. Hoşuma gitti. Teşekkür ederim ona o pir yine oraya bir şey koymuş, “Ne olursan ol gel”, demiş, bir de semahını ortaya koymuş. O günü ben bunları televizyonda dinledim.
Alevilik Sünnilik kavramını bolca kullanıyoruz gerçekten baktığımız zaman siz de bakmışsınızdır Yavuz hareketiyle Türkiye’de daha çok Sünni kavramı işlemeye başlamış. Kangal’da Oğmuşlar var İzzettin Dedeyle akraba Oğmuşlar Sünni ama aslında bizim talibimiz. Baskı olunca insanlar değişiyorlar. Yani Sultan Selim zamanından itibaren bir devlet idaresi ve yönetim şekli olarak Sünnilik denilsin. Sünnilik benimsenmiş dedeler kavramı da işte denmiyor, yolunu bırakmıyor, yaklaşmaya dağda, bayırda o can veren insanlar bu kültürü almış ki büyük bir emanet getirmişler. Efendim Seyit sülalesinden olduklarını ellerinde ki beratlardan söylüyorlar ama bu yeterli değil.
Ben sizin düşüncelerinizi çok iyi biliyorum yani Türk kültürü geliyor, Anadolu’da harmanlanıyor eren, evliyalarla Hacı Bektaş Dergâhında ocağında pişiyorlar onlara hizmetlerine göre icazetler veriyor, Anadolu’ya dağıtıyor, gönderiyor Hünkâr Hacı Bektaş. Daha sonradan da belli ocaklar teşekkül ediyor, her bir bölgeyi ocaklar irşad ediyorlar… Anadolu’da birçok ocak Hacı Bektaş Dergahı’na bağlı oluyor. Oradan bir eğitim alıyorlar. Çünkü bizim toplum medreseye gidemiyor, medrese de okuyamıyor. Ya da okumuyordur kendileri çünkü dil Türkçe’yi kullanıyor. Uygun gelmiyor. Uygun gelmiyor yapı bakımından ve halk kitleleri toplanıyorlar. Böylece halkı eğitiyor ocaklar, dergâhlar. Dedeler de oralarda yetişiyor babadan oğula nesilden nesile sürüyor daha sonra diyorsunuz ki Balım Sultan’dan sonra bir Bektaşilik oldu. Belden gelmeyenler de, yolu sürenler de bu işe girdiler. Babalık diye bir kurum çıktı bu iş oldu dedesiyle babasıyla bu işi bugüne kadar getirdiler. Peki, sistem nedir yani dede kimdir? Yani manevi manada gerçek bir dede kimdir? Neyin temsilcisidir, kimin temsilcisidir? Bir toplumda hangi pozisyondadır, hangi pozisyonda olmalıdır? Tarih boyunca bize aktarılan bilgiler var. Siz de öyle bir aileden geliyorsunuz, Hüseyin Abdal Ocağı Hacı Bektaş dergâhına bağlı bir ocak diyorsunuz. Oranın bir mensubusunuz? Şimdi Sevgili Ayhancığım dede kimdir doğrudur evvel sülaleden gelmiştir. Bir yerde Hz. Ali’nin güzel bir sözü vardır yahutta Hz. Hünkâr’ın güzel bir sözü vardır, “Belimden gelen değil de yolumu süren de benim evladımdır.” Demiştir.
Bektaşiler o lafı çok benimsiyorlar çünkü onların kılavuzu o laf. Benimsiyorlar şundan demek istiyor diyor ki, belimden gelmiş yolumu öğrenmedikten sonra, kafası çalışmadıktan sonra, belli bir eğitim almadıktan sonra ne yapacak ki bu adam. Burada Hünkâr’ın amacı şu: yolun sürülebilmesi için ne lazım, eğitim lazım. Hz. Hünkâr’ın çocuğu da olsan, evladı da olsan, evladı resul da olsan, seydi saadette olsan kendini yetiştirmedikten sonra kukla gibi kalırsınız. Nitekim bazı dedelerimiz var, yanına bir âşık alırlar her şeyi o yürütür, o der, o çalar bir tek Allah Allah bilir yallah yallah bilir başka bir şey bilmez. Çünkü o dede kendini yetiştirmemiştir, kendini ona bağlamıştır. Burada eskiden bir dede hem saz bilirdi, hem hacıydı, hem doktordu, toplumun her şeyiydi. Kadıya gitmek yok, yasak. Mahkemeni orada olacaksın o dedenin huzurunda, o pirin huzurunda, o ocakta yargılanacaksınız. Ha doktora zaten gidilmiyor dağda kalmış. O insan önce bildiği kadarıyla ottan şundan bundan ilaç yapacak yarasına merhem olacak, bilemediğine de ya sual söyleyecek verecek ya da bir elma verecek. Ayhan’ım iyileşeceksin yavrum şu İmam Hüseyin’in lokması, hele onu bir al, iyileşirsin, diyor. Bu insanın kafasına bu güzelliği koyarak bu güzelliğiyle dolaştığı zaman tabi ki iyileşmeleri de oluyordu olmaz da değildi. Onlara manevi bir güç de vermişler. Bu işlevleri vardı Tekkelerin; çocuk yetiştirme, eğitimleştirme, cemi, cemiyeti unutturmama gibi işlevleri vardı. Ama bu tekkeler işlevlerini bugün kaybettiler.
Peki, cem evleri yeteri kadar dergâhların görevlerini karşılıyor mu, karşılayabilir mi? Şimdi bunun yerine dernekler girmeye başladı. Dernekler girdi şu anda bile siz de içindesiniz dünyanın her tarafında Alevi Derneği var. Şimdi burada ben bir Gazi Metin olarak her tarafa çağırıldım nefesimin yettiği kadar. Birkaç tane insanları kabullendiği, çağın kabullendiği dedeler var birkaç tane fazla değil sayısı çok az. Bunlar bu devletlere yetebilir mi, yetemez mi o da ayrı bir mesele. Tabi burada şu gereksinme oluyor dedeler bizi bağışlasınlar bazıları soyuyla sopuyla öğünüyorlar. Mesele bu değil eğitimiyle övünsünler. Bu cem evlerinin, Cem Vakfı’nın, Alevi derneklerinin her görevden önce bir görevi var; okul açmaları gerekir. Okul açıp burada insan yetiştirmeleri gerekir, aksi takdirde asimile oluyoruz. Bugün tarihten beri asimile edilmeyen Arapça’ya fazla karışmayan bir toplum idik. Ama artık değişiyor her şey. Bugün belki burada Arapça’yla katılıyorsunuz siz ceme filan. (Cem Vakfı’nı kastediyor.) Türkçe’ye ağırlık veriliyor ama Arapça da var ama. Arapça da var demi pek anlamıyorsunuz?
Bir söyle bakalım Arapça, biraz Kuran oku bakalım. Ondan sonra da Türkçe kuran oku. Şimdi şöyle bir şey var biliyor musun başında da söyledik reklam gibi olmasın, Mahsuni’nin cenazesine bizi çağırdılar orada okuduk. Mesela dedik, “Ey cemaat Peygamber’in aziz ruhuna selavat. Allahümme sella ala seydine Muhammed ve ala Ali Muhammed essedül bil hakkı Fatımatül Zöhre vel Hasan vel Hüseyin Ali evladı İsmail La İlahe illallah Hak birsin Muhammed Resulullah Aliyül Veliyül lah mürşidi kamilullah Ehlibeytin ya resul Allah. Böyle gidiyor. Sadakal Allahül azim Bismi şah Allah Allah. Ey yüce Allah sana geldik sana sığınıyor, sana yalvarıyoruz, senden medet bekliyoruz bizler senin kullarınız hata etmiş olabiliriz, günah işlemiş olabiliriz Habibin aşkına, Muhammed Mustafa’nın aşkına, Aliyel Mürtezanın aşkına, Ehlibeytin aşkına günahlarımızı bağışla Yarabbim. Kusurlarımıza bakma bizi ateşinden, yarından yakma gönlümüze hainlik, fesatlık, kin, kibir, benlik sokma Yarabbim. Evlat isteyenlere hayırlı evlat, kısmet isteyenlere hayırlı kısmet, küflet isteyenlere hayırlı küfletler nasip eyle Yarabbi. Bizden doğacak zümreye annesinden, babasından büyüklerine ehlibeytin yoluna itaat edenlerden eyle Yarabbi. Gökten hayırlı rahmetler yerden hayırlı bereketler ihsan eyle Yarabbi Yarabbi bizleri nizandan, kinden, kibirden, kuldan, gaybetten, benlikten uzak eyle Yarabbi. Yarabbi bizleri birliğimizden, dirliğimizden, insanlığımızdan, özgürlüğümüzden, cemimizden, cemiyetimizden ayırma yarabbi. Duamızı yapıyoruz bu şekilde Türkçe olarak. Yani Yasin okumuş olsaydınız çok az bir bölümünü nasıl okuyordunuz?
Hak Muhammed Ali geldi dilime Kalma günahlara mürvet ya Ali Yine ihsan senden ola kuluna Kalma günahlara mürvet ya Ali
Hatice Fatıma mihr-i muhabbet Allah’ım kuluna edesin rahmet İmam Hasan İmam Hüseyin mürvet Kalma günahlara mürvet ya Ali
İmam Zeynelabidin’e varalım Derdimizin dermanını bulalım Doksan bin erlere yüzler sürelim Kalma günahlara mürvet ya Ali
İmam Bakır imamların serveri Ol İmam Cafer imanım nuru Allahım eydirme amanla zarı Kalma günahlara mürvet ya Ali
İmam-ı Musa-yi Kazım er-Riza Günahım çok imiş diyeyim size Allah’ım hidayet eylesin bize Kalma günahlara mürvet ya Ali
İmam Taki İmam Naki’dir virdim Anlara sığındım dayandım durdum Hasan-ül-Asker’e yüzümü sürdüm Kalma günahlara mürvet ya Ali
Pir Sultan’ım tamam oldu sözümüz On İki İmam’a bağlı özümüz Muhammed Mehdi’ye var niyazımız Kalma günahlara mürvet ya Ali
Onu da şimdi iyice başında Peygamberin aziz ruhuna selavat diyorsunuz. Ama hocaların okuduğu selavatı yerine getirmiyorlar onlar sadece Allahümme sella ala seydine Muhammed ve Alanül Muhammed diye şey yaparlar. Bizde, Essedül bil Hakkı Fatımatül Zöhre vel Hasan vel Hüseyin Ehlibeyti katması gerekir. Ali evladı ecmaül diyoruz. Eşhedü enne İlahe illallah yerine la İlahe illallah Hak *** Muhammed Resulullah Aliyül Veliyullah mürşidi Kamilullah Ehlibeytin Ya resul Allah diye hitap ediyorsun. Arkasından, öbüründe de aynen selavatı getiriyorsun. (Burada Arapça Kuran okuyor) Elhamdülüllahi Rabbil alemin el fatiha diye Fatihasını okuyorsun. Öyle devam ediyor çok güzel yani her ikisinin de farkını da böylece sevgili izleyenlerde dedemizden dinlemiş oldular. Şimdi dedelik kurumuna geldik orada konuyu değiştirdik ve tekrar oraya dönerek devam edelim. Bizim bir iki gündür yogun olduk biraz da kafamızda yorgunluk var herhalde. Yok, hayır ben konuyu değiştiriyorum. Estağfurullah sizin hafızanız bizden çok daha kuvvetli, yerinde. Yani dedelik Hacı Bektaş’tan bu yana yolu süreninidir, yolu hak edenindir, o yüzden kim bu yola layıksa, yetişiyorsa o gelecek. Şimdi somutlayalım meseleyi; size gelelim, siz hangi dedelerden yetiştiniz nasıl bir ortamda büyüdünüz? En başta aldık da dedelik konusuna gelelim. Şimdi biz bunu tamamlayamadık. Şimdi ben yetiştiğimde dedeler tabi Seyidi Saadet evlatlarıydı, talibi irşad etmek Seyidi Saadet evladı olması gerekiyordu, ikrar vermiş, talip o da talibine ikrar vermişti birbirine bağlı ikisi birbirinden eksiği noksanı yoktur. Yani taliplik mertebesine erişmekte kolay değil. Kamil insan olmak kolay değil belli bir okuldan geçmesi lazım. Bir cemden, bir cemiyetten musahip ile olacak, öğütlerini alacak, gerekeni yapacak, her şeyi yapacak ondan sonra yetişkin bir insan olacaksın ki talip olasın yoksa ben talibim demeyle talip olamazsınız. Ben dedeyim demeyle de dede olmazsınız ben talibim demekle de gerçek bir talip olamazsın. Bu dede beni irşad edebilir, beni ikna edebilir, bana yön verebilir. Her yönüyle bir dede dürüst olacak, ağzından çıkan sözleriyle izi bir olacak, gidişatı bir olacak, yanlışlığı olmayacak, eline, beline, diline sahip olacak, başta bu ilkeye en çok bu kurumun uyması gerekiyor. Evvel bir dede talibe gittiği zaman ilk önce kendi köyünden bir helallik alıyordu en azından. Benim Tokat’ta taliplerim var bizim Âşık Ali Metin’i görüyoruz köyde bir kurban keserdi kurban kesilince de köyü toplar kiminle kavgalıysa ona ısrar edilirdi, onunla barışılırdı. Ondan sonra o adam izin verirse, yol verirse, dede görgüye gidiyordu. Komşusuyla barışmadan bir yere varamıyordun. Ama şimdi öyle değil. Bir dede toplumda kendini mutlaka kanıtlamış olmalı; eğitimiyle, terbiyesiyle, öğretileriyle, turaplığıyla, enginliğiyle topluma kendisini kabul ettirmesi lazım. Bir de cem yaparken çünkü artık her yörenin talibi o cemde bulunuyor orada o insanlara düşüncesini kısa olarak anlatacak arkasından da o insanlardan izin isteyecek. Postu tarif edecek ve izin isteyecek o insanlar eleştirirsiz izin verirlerse oraya oturacak. Öyle dedelerin dokunulmazlığı yok ki, posta otururum beni kimse eleştiremez, kimse öteye git diyemez, kimse benim yanlışımı göremez niye? Efendim öyle değil, öyle değil her insanın sorgu hakkı olmalı, sual hakkı olmalı dede kalkıp oturduğunda müsaade istemeli. Dede’ye, ben seni tanıyorum sen falan yerde şunu yapmıştın o makama oturamazsın, diyebilmeli talibin bu hakkı olmalı. Ben saf, temiz olacağım ki benim yıkadığım da temiz olsun, ben temiz değilsem benim yıkadığım temiz olur mu? Siz halka soruyorsunuz, köyünüzden böyle bir onay alıyorsunuz. Peki, Hacı Bektaş Dergâhına bağlıyız, dediniz ocak olarak orayla bağlantılarınız nasıl? Şimdi evvelden şu anda bağlantılarımız kopuk. Şu anda biliyorsunuz herkesin, her dedenin bağlantısı kopuk. Evvel böyle değildi evvel mesela Hüseyin benim büyük dedem Kara Halil Baba hazret kapının önünde on iki hazretler şey vardır o da dördüncüsüdür orada eğitimini almış. Onun oğlu Hüseyin Abdal eğitimini almış belli çevrelere gönderilmiş onun oğlu Ali Baba gelmiş eğitimini almış yine babasının yoluna gitmiş bunlar kayıtlı onun oğlu seyit Mahmut Osmanlıya karşı durmuş idamı gelmiş Malatya’nın Akçadağ Kasımoğlu aşireti karısı oralı olduğu için oraya gitmiş iki çocuğunu beraber götürmüş Elif ile Seyit İbrahim, orada Hakka yürümüş o insan orada türbesi orada. Elif orada kalmış, oğlu İbrahim tekrar Hacı Bektaş Tekkesine gelmiş o kadar mücadeleden sonra eğitimini almış yine gelmiş tekkeye sahip çıkmış. Hangi tekkeye gelmiş? Hüseyin Abdal tekkesine. Hangi tekkeye gelmiş? Hüseyin Abdal tekkesine. Oraya sahip çıkmış orada insanları yetiştirmiş arkasından devamlı insan yetişmiş belli dönem, belli zaman. Bugün yöremizde çok anılan dedelerden Seyfettin Dede vardı, Battal Karababa ve Âşık Ali Metin; büyük ozan kaynım Feyzullah Çınar; rahmetli Aşık Veysel’in de ustası Çamşıhlı Ali Ağa Dede bunlar bizim yörenin o zaman tanınan simalarıydı. Battal Karababa vardı, Mahmut Erdal’ın babası Kanbur Mustafa Erdal dede vardı. O cemlere yetenekliydi. Feyzullah Çınar’ın emmisi olan Mustafa Çınar Dede o da yetenekliydi. Çamşığı’da Dışbudak Âşık Hüseyin Karababa Dede de vardı. Esef Dede, oğulları vardı: Ali Dede, Mamo Dedeler, Başören Köyü Aziz Ağa Mezrasında Hüseyin Karakuş (Katık Hüseyin) Dede vardı. Kangal Minarekaya’dan; Şirzade Mehmet Erdem (Şirin Dede) vardı, Yellice’de Yahya Dede vardı, Budala Dede vardı, Teyyar Dede vardı. Eğin’den gelen Ağ Dede vardı. Yağbasan Köyü’nde Ali Dede (Garip Musalı), Ziniski Kırmızı Dede, Dışlık’ta Kumru’yu yazan Hasan Efendi (Dede – Garip Musalı) Höbek’te Gözoku İsmail Aslandoğan Dede, Hıdırlık Köyü’nde Ağucan’lı İsmail Coşkun (Ozan Sinemi’nin babası), Karageben İsmail Dede vardı, Çamşıhı’nda Eyübağa Köyü’nden Hacı Şahin Dede, (Hüseyin Elmas Dedenin dayısı) Baloğan Köyü’nde Aziz Toprak Dede, Azizağan Köyü İbrahim Karakuş Dede (Kağıtçı Dede) Depehan Hüsnü Dede vardı. Feyzullah Çınar’ın köyü Selman Şahin (Salman Efendi), Yalıncak Köyü’nde Ali Dede, Mithat Dede, Gözel Dede (Maraş’ta ölünce 60 kurban kestiler. Battal Karababa’nın yiğeni.) İşte bunlar namlı dedelerdir. Yeri gelince başkaldıran, bildiğini sakınmadan söyleyen gerçek dedeler bunlardı. Hüseyin Abdal Türbesinin elli yıl türbedarlığını yapan Çakırağa’nın Köyü’nden Yahya Dede (Tekke, Hüsayin Abdal’ı getirdiğimiz yerde). Fatma Ana (Benim Babaannem Yalıncaklı. Cem yapıyordu, ben buna yetiştim. Salman Efendi’nin kızı.) Eşke İnsaf Ana (Cem Yapıyordu. Hacı Şahin’in Dede bacısı.) Zeynep Ana (Battal Karababa’nın bacısı. Yalıncak’ta Ali Dede’nin hanımı. Cem Yapıyordu. Taliplerinin üzerinde büyük ağırlığı vardı. Maraş yöresine gidince talipleri büyük hürmet gösterirdi.) Çamşıhı yöresi bir toplandığı zaman gerçekten görgüsünü, sorgusunu 2-3 ayda bitirebiliyorlardı. Peki, bu dedelerin sizce normal diğer dedelerden farkı neydi o dönemin temel farkı neydi. O dedelerin en büyük özellikleri neydi? Temel farkları, eğitimini almışlardı. Eğitim derken ne gibi bir eğitim, ne gibi bir bilgi donanımı vardı yani? Şimdi o insanlar gelmiş Hünkâr’da beş yıl kalmış bir insan. Beş yıl orada Hünkâr’ın açtığı okulda o okulda dört kapıyı, kırk makamı dürüstlüğü, doğruluğu, insanlığı, inceliği, tasavvuf düşüncesini ne bileyim bunların hepsini oradan almış, eline bir icazet verilmiş. Yani sizin döneminizde ki o küçük yaşınızda oraya gidip hizmet gördükten sonra geliyorlar dergâha dedeler. Tabi canım, belli döneme kadar gidiyorlardı. Bunu hatırlıyorsunuz, biliyorsunuz? Biliyorum. Biri benim büyük dedem yani bir iki tane fazla değil fazlası oradan eğitimini almış gelmiş o insan. Ondan sonra zaten eğitimsizlik kopmaya başlamış insanlarda bizim hepimiz şu anda ben eğitimimi aldım, eğitimimi şöyle aldım, orada eğitim gören dedeleri İbrahim Dede o yörede yetiştirmiş kendisine dede o da gelmiş orada durmamış o da insanları eğitmiş. Onun eğittiği insanlardan biz eğitim aldık. Kuşaktan kuşağa öyle bir gelenek var. Gelenek var. Peki, nasıl bir eğitim aldınız? Yani ne gibi bir etkileme yani sen dede evladısın, sen ocakzadesin, sen şu kurallara uyacaksın, şunları bileceksin, cem şudur, semah budur, görgü budur bunları öğretiyorlar mıydı size? Hepsini teker teker. Zaten Ayhancığım şöyle, çocukken ceme katıldığın zaman çocuk. Çocuklar ceme katılabiliyor o yörede. Tabi bizim yöremizde katılır sadece bir görgü cemine musahipsiz adam katılmaz diğer cemlere. Görgü cemi dediğiniz musahiplik cemi mi yoksa? Musahiplik cemi. Sene de bir her talibin kurban hakkıdır, dede huzurunda görülecek ona da mı görgü deniyor. Musahiplikle o görgü aynı isimle mi anılıyor? Hayır efendim. Mesela yeni çift musahip olacak. Musahip tutacak insanların cemi ayrı oluyor, görgü cemi ayrı oluyor. Görgü nedir? Ben musahibi bağlarım dede olarak bir yıl sonra da giderim bağladığım musahipleri bir yoklarım. Derim benim öğretilerime bu insanlar uydular mı? O köyde benim bir vekilim vardır hani dikme baba diyoruz ya, dedelerin ulaşamadığı köyde bedri kolu, babalık kolu denen, orada o dikme insan ben gelene kadar, dede gelene kadar orada sorumludur o insan. Eksiği, noksanı toparlar, dede görgüye geldiği zaman dedeye bunları aktarırlar. Şunun şu noksanı vardı, bunun bu noksanı vardı şu talip şuna uymadı yani görgü adıyla yapılan de sorgulanır hesap sorulur terazisi kurulur
İTALYAN HAKİM, İDAM KARARI VERMEDEN ÖNCE ÖMER MUHTAR’A SORAR: —İtalyan Devleti’ne karşı savaştınız mı? Ömer Muhtar: —Evet —İnsanları İtalyan Devleti’ne karşı savaşmaya teşvik ettiniz mi? Ömer Muhtar: —Evet —İtalya’ya karşı kaç yıl savaştınız? Ömer Muhtar: —Yaklaşık 20 yıl —Yaptıklarından dolayı pişman mısınız? Ömer Muhtar: —Hayır —İdam edileceğinizi biliyor musunuz? Ömer Muhtar: —Evet Hakim şaşırdı: —Sizin gibi birisi için böyle bir son, çok üzücü Bunu duyan Ömer Muhtar şöyle dedi: —Tam tersi! Bu, hayatımın sonu için en güzel yol. Hakim daha sonra, —Mücahidlere cihadı durdurmalarını Emreden bir emirname yazması halinde O’nu beraat ettirmek ve ülke dışına sürgüne göndermek istedi. Bunun üzerine Ömer Muhtar, O meşhur sözlerini söyledi: —“Her namazda Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed(s.a.s.)’in de O’nun resulü olduğuna şehadet eden parmaklarım, asla yanlış bir şey yazamaz! Bizler teslim olamayız. Ya kazanırız ya da ölürüz!” Biz ölsekte kazanırız ve siz kaybedersiniz. Fakat acı olan siz bunu ancak öldüğünüzde anlarsınız ve bunun size bir faydası olmaz..! Ömer Muhtarı ölüm yıldönümünde Rahmetle anıyoruz!
Tasvir-i Efkâr gazetesinde, Servet-i Fünun mecmuasında fotoğrafları çıkmaya başladı. Bu haklı şöhret, Harbiye Nezareti’ndeki paşalar arasında büyük rahatsızlık yaratıyordu. Sansürlenmeye başlandı…
Harp Mecmuası’nda “Çanakkale Kahramanı” başlığıyla fotoğrafı yayınlanacaktı, şak, baskı durduruldu. Fotoğraf çıkarıldı. Halk tarafından tanınması istenmiyordu. Adı sanı duyulmasın isteniyordu. İkdam gazetesinin yazı işleri müdürü Yakup Kadri Karaosmanoğlu yıllar sonra TRT’de anlatacaktı. “Enver paşa tarafından ‘Mustafa Kemal’den bahsedilmesin’ diye bize emir verilmişti” diyecekti.
Fotoğrafı bile sansürlenmeye çalışılırken, kaderin cilvesi olsa gerek… Tarihteki ilk Mustafa Kemal yağlıboya tablosu, Çanakkale’de yapıldı! Avusturyalı ressam Victor Krausz, Türk cephelerinde dolaşıyor, savaş resimleri yapıyordu. Mustafa Kemal’i tesadüfen görmüştü, güneş yanığı yüzünü heykele benzetmişti…
Kendisinden izin alıp körüklü makinesiyle fotoğrafını çekmiş, portresini tuvale resmetmişti. Savaşın ruhunda yarattığı olumsuz etkiyi azaltmaya çalışan Mustafa Kemal, biraz olsun huzur bulmak için edebiyata sarılıyordu. İstanbul’daki arkadaşı madam Corinne’e rica mektupları yazıyordu. “Hayatın hoş ve iyi taraflarını hissettirecek, savaş yüzünden oluşan sert karakterini biraz olsun yumuşatacak romanlar göndermesini” istiyordu. Çadırındaki eşyalar, portatif bir demir karyola, portatif bir ahşap masa, masasının üstünde bir gemici feneri, karyolasında bir Siirt battaniyesinden ibaretti. Battaniye, Ali Fuat’ın hediyesiydi.
Çanakkale’de kazandığı Kılıçlı Gümüş Liyakat Madalyası’nı diğer madalyalarından ayrı tutardı. Göğsünden çıkarmazdı.
Conkbayırı’nı temizlemek için süngü hücumu başlatmıştı. Aniden bir şey çarptığını hissetti… Elini göğsüne götürdü, üniforması yırtılmıştı, kan vardı. Sağ cebindeki saatine şarapnel isabet etmişti.
O akşam, Liman von Sanders’in karargâhına geldi. Ortak lisanları Fransızcaydı. Lancashires ve Wiltschires alaylarının tamamen imha edildiğini anlattı. Sonra da paramparça saatini cebinden çıkararak, “bugünün muvaffakiyet hatırası olarak kabul buyurmanızı rica ederim” dedi. Alınan general hadiseyi biliyordu. O saatin madalyadan değerli olduğunun farkındaydı. Teşekkür etti, elini cebine attı, kendi saatini çıkardı. Altın’dı. Arkasında imparatorluk tacı ve L.S. harfleri kazılıydı. “Ben de bunu kabul buyurmanızı rica ederim” dedi. Mustafa Kemal’in saati İsviçre malıydı, Omega’ydı. Harbiye’de öğrenciyken almıştı. O tarihlerdeki fiyatı 600 İsviçre frangı civarındaydı. 15 yıldır bu saati kullanıyordu.
Atatürk vefat edince, hayatına dair eşyaların müzeye dönüştürülmesi için çalışma başlatıldı. En değerli parçalardan biri, Liman von Sanders’e armağan ettiği kırık saatti. Alman general 1929’da ölmüştü. Mirasçılarıyla temasa geçildi ama… Saat onlarda değildi. Liman von Sanders’in evi soyulmuştu. Madalyaları, kılıçları, özel eşyalarının çoğu çalınmıştı. Mustafa Kemal’in saati de o çalınanlar arasındaydı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin söz konusu hatıra saati arama çabaları 1939 yılında Alman gazetelerinde haber oldu. İhbar yağmaya başladı. Çoğu asılsızdı. Berlin büyükelçiliğimize bizzat gelen bir papazın anlattıkları ise gayet ciddiydi. Saatin kimde olduğunu ismiyle, adresiyle söylüyordu. Berlin büyükelçimiz Hamdi Arpağ derhal dışişlerini bilgilendirdi. İzlenmesi gereken yol üzerinde konuşuluyordu ki, İkinci Dünya Savaşı patladı. Saatin izi kayboldu.
Henüz dünya savaşı patlamadan önce, Almanya’daki arama çalışmaları devam ederken, saati üreten Omega firması da devreye girmişti. Hatıra saati bulana 250 bin İsviçre frangı ödül vaat edilmişti. 250 bin İsviçre frangı, o günkü parayla 70 bin liraya tekabül ediyordu. 1939’da öğretmen maaşı sadece 50 liraydı. Omega’nın ortaya koyduğu ödül bu denli büyüktü.
Mustafa Kemal, Liman von Sanders’in armağan ettiği altın saati kullanmadı. Vurulduğu sırada hemen yanında, maalesef ismini bilmediğimiz genç bir teğmen vardı, bileğindeki Zenith marka saati çıkardı, komutanına verdi. Anafartalar kahramanı, kendi öğrencilik saatinin yerine yıllarca bu saati kullandı.
Temmuz 1922… Büyük Taarruz’un arifesiydi.
İngiliz general Charles Townshend milletvekili sıfatıyla Konya’ya geldi, İngiliz parlamentosu adına pazarlık etmek istiyordu. Akşehir’de buluştular. Akşam yemeği için sofraya oturduklarında, Mustafa Kemal kolundaki saati çıkardı, İngiliz generale uzattı.
“Biz Türklerde âdettir, misafire hediye veririz, benim hediyem bir emanettir, bu saati bana Anafartalar’da bir Türk askeri verdi, hayatını kaybeden bir İngiliz subayından almış, saatin arkasında o subayın künyesi var, o zamanlar da şimdiki gibi savaştaydık, ailesini arayıp bulma imkanım yoktu, sizden ricam, İngiltere’ye dönüşünüzde o subayın ailesini bulun ve emanetini teslim edin, minnettar olurum” dedi. Saatle birlikte, elinden düşürmediği kırmızı mercan tespihini de hediye etti.
General Townshend o geceye dair hatıralarını şöyle anlatacaktı: “Pek çok hükümdarla devlet başkanıyla görüştüm, defalarca resmi-özel konuşmalar yaptım, o geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum!”
(Anafartalar adı, savaşın kırılma noktasında yer alan iki köyümüzün ortak adıydı, küçük Anafarta köyü, büyük Anafarta köyü… Anafarta kelimesi, yerel ağızda “rüzgâra karşı, çok rüzgâr alan yer” manasına geliyordu. Anafartalar Kahramanı’nın emperyalizm rüzgârına karşı durduğu yer, coğrafyanın sözlük anlamına da oturuyordu.)
EK BİLGİ:
Mustafa Kemal’in ilk portresi Anafartalar Savaşı sırasında Avusturyalı ressam Wilhelm Victor Krausz tarafından yapılmıştır. Masmavi gözleri, açık yeşil serpuşu ile o günlerin Mustafa Kemal’i ilerisi için kafasında bazı düşünceler planlayan bir kahraman tipinde yansıtılmıştır.
Bu ressam 1916 yılında görevle Çanakkale’de bulundu. Bilindiği üzere Birinci Cihan Harbi’nde Almanlar, Avusturyalılar, Bulgarlar Türkiye’nin müttefiki olarak birlikte savaştılar. O sıralarda Çanakkale cephesinde iki ressam bulunuyordu. Bunlardan biri ünlü Türk ressamı Hayri Çizel, diğeri Avusturyalı Krausz’dı. Her ikisi de müttefik askerler arasında savaş resimleri yaptılar.
Mustafa Kemal o günlerde henüz general değildir, ama bilgisi ve harp kabiliyetinin üstünlüğü ile tanınmıştır. Geleceği güneş gibi parlak bir kumandandı. Merhum büyükelçi, Atatürk’ün genel sekreterliğini yapan, milletvekilliğinde bulunan, hemen her gün Atatürk’ün yanında yer alan Ruşen Eşref Ünaydın’dan öğrenildiğine göre bu Avusturyalı ressam Atatürk’ün fizik görünümünü çok ilginç bulmuş, kendisinden izin alarak cephede kullandığı körüklü makinesiyle fotoğrafını çekmiş ve o dönemin serpuşlarından olan Enveriyesi ile portresini yapmıştır. Yıl 1916’dır.
Wilhelm Victor Krausz
21 Mart 1878 tarihinde Macaristan (Neutra) da doğmuş Viyana’da yaşamış, Viyana Akademisi’nde F. Rrumpler’in öğrenciliğini yapmıştır. Paris, Julian Akademisi’nde Lefebrve ve Robert Feuri’den öğrenim görmüştür. Ayrıca Zugelschule Worth’da okumuştur. 1913 yılında Devlet Büyük Altın Madalyası ile değerlendirilen Prof. Krausz, 1930 yılında da Barselona’da ki uluslar arası sergide altın madalya kazanmıştır. Viyana Burgtheater Fuayesi’nde çeşitli sanatçı portrelerini de oluşturup Modern Galeri’ye yaşlı bir adam portresini kabul ettirmiş ve Mayıs 1959 başlarında da Baden / Viyana’da ölmüştür.
Maharete hüner yatkınlığa uz, Son kışa zahmeri son bahara gûz, Kıra bayıra boz kuzey yöne kuz, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Alış veriş aksate mesarife sarf, Adet aneneye geleneğe örf, Edep haya ya harf sadeceye sırf, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Çarık bağı pına parçaya pınta, Enli boylu gelişmişe zıranta, Çoluk çocuk ev halkına horanta, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Derideki siyah noktaya benek, Çamaşırhaneye yunaklık yunak, Yal kabına çanak binite binek, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Enenmişe buruk meleze kırık, İp kazıkla hayvan kasmaya hörük, Aklına geleni yapana yüğrük, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Av itine tazı çizgiye cızı, Araziye yazı sancıya sızı, Cadaloz fermanı cadıya cazı, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Tarladaki yeşil mahsule firez, Leblebiye fındık fıstığa çerez, Kiraza kirez de biraza birez, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Pekmez savurulan kepçeye kevgur, Dünürlüğe kadem nişana tevkur, Kısrak ata aygır erkeğ’ne beygir, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Gam kedere gada hastalık maraz, Kulakları küçük koyuna kurüz, Genç tavuğa ferik horoza horuz, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur . Had bilmeze had bildirme haklamak, Arıtmaya temizliğe paklamak, Elma armut doğramaya kaklamak, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Samimi can ciyer hal ölüm garim, Deriden yapılan dikişe sırım, Davarı öğleyin sağmaya örüm, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Odun kömürünün karası marsık, Yerin altındaki tilkiye porsuk, Gevşemiş yıpranmış sarkmışa pörsük, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Sonucu belirsiz her şeye muğlak, Kulakları büyük başa yabr’uğlak, İlmeğe gırgır da düğüme düğlek, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
Sırtı yer görmedik yiğide merdan, Çeneye gıdık da boyuna gerdan, Karından yapılan yemeğe şirdan, Diyeni gorürsen sor Çorum’ludur.
1934 yılında Mussolini iyice şımarmış, Antalya’nın İtalyanlara verilmesi gerektiğini söyleyerek tehditler savurmaya başlamıştı. Ayrıca İtalyan öğrencilerine Roma’daki Türk Elçiliği önünde gösteri yaptırtıyor; Antalya’yı istiyoruz diye avaz avaz bağırttırıyordu. Atatürk, o günlerde bir akşam İtalyan Büyükelçisinin Ankara Palas’ta yemek yemekte olduğunu duyunca, onun yanındaki masayı kendisine hazırlamalarını emretti ve birkaç dakika sonra oraya gitti. Büyükelçi ile selamlaşıp yerine oturdu fırsatı kaçırmada herkesin duyması için tercüman aracılığı ile yüksek sesle ona hitap etti:
Antalya’yı istiyormuşsunuz. Antalya, bizim İtalya’daki elçimizin cebinde değil ki, çıkarıp size versin. Antalya buradadır, Anadolu’da? Niçin gelip almıyorsunuz? Ekselans Duce’ye( Mussolini’ye) bir teklifim var: Ordusunu göndersin, dövüşelim. Kim kazanırsa Antalya onun olur. Büyükelçi:
Bu bir savaş ilanımı ekselans? diye sordu.
Hayır. Ben burada herhangi bir vatandaş gibi konuşuyorum. Türkiye adına savaş ilanına sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi yetkilidir. Ama şunu da hatırlatayım: Büyük Millet Meclisi, zamanı gelince, benim gibi basit yurttaşların duygularını da göz önüne alır. Büyükelçi yemeğini bitirmişti. Atatürk’ü selamlayıp, tek kelime söylemeden Ankara Palas’ı terk etti. Mussolini’nin hala aynı saçmalıklara devam ettiği görülmekte idi. Sanki Atatürk’ün o sözlerine cevap vermek istiyormuşçasına, Rodos Adasına asker yığmaya başladı. Birkaç ay sonra da İtalyan Büyükelçisi, Cumhurbaşkanımızla görüşmek üzere randevu istedi. Belki hükümetinin bir notasını, bir ültimatomunu O’na vermek niyetinde idi. Atatürk, elçiyi günlük kostümü ile kabul etti. Fakat, daha onun konuşmasına fırsat bırakmadan :
Bana on dakika müsaade etmenizi rica ederim, diyerek yandaki odaya geçti. On dakika sonra Atatürk, Mareşal üniformasını ve çizmelerini giymiş olarak elçinin yanına döndü ve: -Buyurun, şimdi sizi dinliyorum, dedi. İtalyan büyükelçisi, afallamış gözlerle O’na baktıktan sonra, kekeleye kekeleyerek şunları söyleyebildi:
Ekselanslarına, Duce’nin selamlarını ve iyi dileklerini takdim etmek için rahatsız etmiştim. Başka tek laf etmeden çıktı, gitti. Ertesi gün Mussolini, Rodos’daki askerlerini geri çekmiş bir daha da Antalya’nın adını ağzına almamıştır.
Atatürk’ün En Yakın Arkadaşlarından Nuri Conker’in Kızı Kıymet Tesal’in Anıları
Atatürk, ölümünden sonra bir daha Nuri Conker’in evine adımını atmamış. Hatta aynı sokakta oturan doktoru Neşet Ömer’in evine bile «О semte bir daha adım atamam. Nuri’yi hatırlatıyor bana orası» diyerek gitmemiş.
Bu yazı, Hayri Birler imzasıyla 25 Kasım 1981 yılında Milliyet Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
________________________________________
ATATÜRK’ün en yakın arkadaşlarından Nuri Conker’in kızı Kıymet Tesal, anılarını anlatmayı sürdürdü.
Kıymet Hanım, liseyi bitirdikten sonra İngiltere’ye gitmiş. Yıl 1935, cumhuriyetin 12. kuruluş yıldönümü. Kıymet Hanım ilk kez bir Cumhuriyet Bayramı’nı yurdundan uzakta geçiriyormuş. Yalnızmış, üzgünmüş. Aklına, kaldığı yurttan Atatürk’e bir telgraf çekip onun Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak gelmiş. Almış eline kağıdı kalemi ve “Atatürk-Ankara” adresine kısacık bir kutlama telgrafı göndermiş.
Telgrafın sonrasını şöyle anlattı:
“Akşam oldu, yattım. Benim yattığım odanın hemen yanında müdire hanımın odası vardı. Ben telgrafı çekeli henüz 10 saat olmuş olmamıştı ki, müdire hanımın odasındaki telefon çaldı, bu sese uyandım. Baktım, müdire hanım harf harf bir şeyi yazıyor, yabancı bir dilde kendisine metin dikte ettirildiğini düşündüm. Sonra dikkat ettim, baktım, yazdıkları Türkçe idi. Bu bir telgraftı ve altındaki imza Atatürk idi.
‘Tebriğini aldım, babanla beraber ben de sizi tebrik ederim kızım’ diyordu. Bu telgrafı hala saklıyorum.”
İRAN ŞAHI OTELDE KALMAM. BOYUM DA İKİ METREDIR DİYE HABER GÖNDERMİŞ
Kıymet Tesal, bir yıl geriye döndü, sonra, İran Şahı’nın Türkiye’ye gelişini anımsadı. 1934 yılında olmuş olay, İran Şahı gelecekmiş, ama gelmeden önce bir mesaj göndermiş. Ben gelince otelde kalmam, boyum de iki metredir diye. Atatürk de konuk Şah’ı halkevi binasında ağırlamayı düşünmüş. Şah için özel bir oda hazırlanmış. Tabii bir de özel yatak sipariş edilmiş iki metre boyunda…
Atatürk, İran Şah’ını genç Türkiye Cumhuriyeti’ne hayran bırakmak niyetindeymiş. Ona öyle şeyler göstermek istiyormuş ki, Şah, Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa zamanda nereden nereye geldiğini düşünsün ve şaşırsın.
Bu, Batılı anlamda bir gösteri olmalıydı Atatürk’e göre, uzun süre ne olabilir diye düşünmüş, sonra “Bir opera sahnelensin” demiş.
Kıymet Hanım, “O tarihte ne opera binamız var, ne opera sanatçımız var, ne opera bestecimiz, ama Atatürk istediği için hazırlıklara başlanıldı” dedi. İstanbul Belediyesi Musiki Cemiyeti ile Ankara Musiki Mektebi’nin sesi en güzel öğrencileri ile Ankara’daki liselerde okuyan güzel sesli öğrenciler toplanmış önce. Bir koro oluşturulmuş. Bedii Yönetgen koro şefi olmuş. Nurullah Taşkıran bas, Nimet Vahit Hanım soprano olarak görevlendirilmiş. Münir Hayri Egeli ‘Özsoy Operası’ adlı bir opera metni yazmış. Bir ormanda kurt ile aslanın ikiz kardeş olarak doğup büyüdüklerini anlatan… Kurt Türkiye’nin sembolü, aslan da İran’ın sembolü…
O yıllarda yurt dışındaki öğrenimini tamamlayıp yurda yeni dönmüş olan Ahmet Adnan Saygun da bestelemiş bu operayı.
Sonrasını Kıymet Tesal’ın ağzından dinleyelim:
“Beni de sesim güzel olduğu için koroya seçtiler. Üstelik koro şefi yaptılar. Hemen hemen her gün halkevine gidiyor, çalışmalar yapıyordum. İran Şahı’nın boyunun iki metre olduğunu nereden mi öğrendim? Atatürk de arada bir gelir, Şah için hazırlanan odanın durumuna bakar bizi izlerdi. Şah halkevinde kalacağı için, kendisine hazırlanan yatağı gördüm. Atatürk’ün konuşmalarını duydum. Ordan biliyorum.”
Ve Şah gelmiş, halkevinde misafir edilmiş, iki metrelik yatakta yatırılmış. Ozsoy Operası’nı izlemiş Şah ve Atatürk’ün istediğinden çok daha fazla hayran kalmış genç Türkiye Cumhuriyeti’ne.
ATATÜRK POKERDE BABAMIN PARASINI ALINCA O DA ATATÜRK’ÜN PARDESÜSÜNÜ GİYMIŞ, EVE ÖYLE GELDİ…
Ataturk’ün yaveri Cevdet Tolgay’ın anlattıklarını hatırladım. Kıymet Tesal ile konuşurkan Atatürk, Nuri Conker ile poker oynamayı ve Conker’i yenip parasını alıp onu kızdırmayı çok severmiş. Kıymet Hanım’a sordum, “Bu konuyla ilgili bir anınız var mı?” diye.
“Doğrudur, babamla poker oynamaktan çok hoşlanırdı ve özellikle babamı yenip parasını alırsa çocuklar gibi sevinir, babamı da kızdırırdı” dedi Kıymet Tesal ve devam etti:
“Bir gün, akşam geç saatlerde babam eve geldi. Bir baktım, üzerinde siyah renkli bir pardesü var. Ama babamın pardesüsü değil. Kolları ta dirseklerinde omuzları dar, boyu kısa geliyor. O yıllarda çocuklar babalarına doğrudan pek soru sormazlardı. Merak ettiğim halde nedir bu hal diye soramadım. Annem sordu. Babam da anlattı. Atatürk ve babam poker oynamışlar. Atatürk babamı yenmis. Parasını almış, cok da kızdırmış. Babam parasını geri istemiş. Atatürk vermemiş. Babam da öyleyse senin pardesünü alırım, ödeşiriz demiş. Atatürk de al demiş. Babam almış pardesüyü, giymiş. Atatürk’ten yapılı olduğu için pardesü küçük gelmiş tabii. Neyse, ertesi gün pardesüyü Köşk’e gönderdi. Üzülürüm bu olaya, keşke pardesüyü göndermeseydi de Atatürk’ten bize güzel bir hatıra olarak kalsaydı, saklasaydık diye…”
BABAMIN 50 YAŞINA GİRDİĞİ GECE ATATÜRK GELDİ. BENİM ARTIK İHTİYARLARLA İŞİM YOK, BÖYLE İHTİYARLARLA KONUŞMAM BEN DEDİ
Nuri Conker ile Atatürk’ün arkadaşlıklarının ne denli eskiye uzandığını ve ne ölçüde samimi olduğunu daha önce anlatmıştık. İşte bu samimiyet havası içinde, Nuri Conker her gece Atatürk’ün sofrasında bulunduğu için, bir geceyi evinde geçirmek istemiş. Hem de öyle bir gece ki, Conker’in 50 yaşına girdiği gece…
Nuri Conker o gün evde kalmış, dışarı çıkmamış. Atatürk de akşam sofrasında Nuri Conker’i göremeyince arattırmış, ancak telefonlardan hep “burada yok efendim” yanıtı alınmış. Conker’in o gece yaş günü olduğunu bilen tek kişi ise Saffet Arıkan imiş. Atatürk epey uğraşmış Conker’in yerini bulabilmek için sonunda bulamayınca, Saffet Arıkan kopya vermiş Atatürk’e, “Bu gece Nuri Bey’in yaş günü, muhakkak evindedir” demiş. Atatürk “Ya… demek öyle…” deyip sofrada kim var kim yok herkesi toparlayıp habersiz şekilde Nuri Conker’in evine “baskına” gitmiş.
Kıymet Hanım, o gece olanları bakın nasıl anlattı:
“Kapı çalındı, açtık, bir de baktık ki önde Atatürk, arkasında bir sürü insan, girdi içeri, babam da kapıya çıkmıştı, onu görünce ‘demek 50 yaşına girdin öyle mi Nuri?‘ dedi, sonra ekledi, ‘benim artık ihtiyarlarla işim yok, böyle ihtiyarlarla konuşmam ben…’
Atatürk annemin elini sıktı, ‘Hanımefendiyi kutlamaya gelmiştim ben zaten’ dedi, içeri geçtiler, oturdular. Çok neşeliydi o gece Atatürk ve bütün gece boyunca babama dönüp ‘benim ihtiyarlarla alakam yok. ben artık ihtiyarlarla konuşmuyorum’ diye takıldı.”
Atatürk, Nuri Conker 50 yaşına girdiği gün 51 yaşındaymış…
HİKMET BAYUR NASIL MİLLİ EĞİTİM BAKANI OLDU?
Kıymet Tesal, lise son sınıfta öğrenci iken cebir dersinden ikmale kalmış. Okullar kapanınca tüm ev halkı Büyükada’ya yazlığa gitmişler, ikmal sınavının tarihi yaklaşınca, Nuri Conker kızını alıp Ankara’ya götürmek istemiş. Tesadüf, Atatürk de beyaz tren ile İstanbul’dan Ankara’ya dönüyormuş o günlerde, birlikte trenle dönmelerini teklif etmiş.
Kıymet Tesal’in beyaz trene ilk binişi imiş bu. Vagonlardan birisi tümüyle yemek odası haline sokulmuş, boydan boya sofra kurulmuş akşam olunca. Kıymet Hanım babası ile kendisine ayrılan komportımana geçip tam yatıyormuş ki görevlilerden birisi gelmiş, ‘Atatürk sizi sofrasına istiyor’ demiş. Kıymet Hanım da üstünü değiştirip yemek vagonuna gitmiş.
Atatürk sağ yanındaki boş koltuğa oturtmuş Kıymet Tesal’i. Ankara’ya neden erken döndüğünü sormuş, cebirden sınava gireceğini öğrenince bir kağıt kalem istemiş vermiş Kıymet Hanım’a ve ‘Yaz balalım, bu düsturu çözeceksin’ deyip dört bilinmeyenli, verileri doğru olmayan bir denklem düsturu yazdırmış. Kıymet Hanım bakmış, bBu denklemin çözülmesi imkansız, çünkü verileri tamam değil. Böyle olduğunu söylemek de ayıp olacak diye düşünmüş ve ‘biz bunları görmedik efendim‘ demiş. Atatürk sofrada bulunan ve kendisinin genel sekreterlik görevini yüreten Hikmet Bayur’u cağırmış. ‘Bak bakalım bu kızımız ne diyor’ sorusunu yöneltmiş. Hikmet Buyur yurtdışında matematik eğitimi gördüğü için, durumu anlamış. ‘Paşam izniniz olursa ben bir iki soru sorayım Kıymet Hanım’a‘ demiş ve sormuş. Kıymet Hanım da bütün soruları yanıtlamış. Atatürk bunun üzerine, ‘Peki sen niye sınava gireceksin?’ deyince, Kıymet Hanım öğretmenine bir zarar gelir endişesiyle ‘ben bunları bilmiyordum, yazın öğrendim paşam’ yanıtını vermiş. Atatürk de dönmüş Hikmet Bayur’a, ‘Hikmet Bey, siz bundan sonra Maarif Vekili olarak bu meselelerle uğraşırsınız artık‘ demiş.
Hikmet Bayur böyle bir sürpriz beklemediği için şaşırmış, ancak Atatürk zaten düşünüyormuş Bayur’u Milli Eğitim Bakanı yapmayı ve açıklamak için fırsat kolluyormuş. Nuri Conker’in kızının tren yolculuğunda girdiği sınav, Hikmet Bayur’un bakanlığının açıklanması için fırsat olmuş…
BENİ NİÇİN YALNIZ BIRAKTIN NURİ
Kıymet Hanım’ın Atatürk’e ilişkin en acılı anısı ise babasının ölümü…
Nuri Conker 1937 yılında ölmüş, Atatürk kardeşini yitirmişcesine üzülmüş, tüm taziyeler Atatürk’e gelmiş zaten.
Ve bir daha Nuri Conker’in evine gitmemiş Atatürk. Değil evine gitmek, Nuri Conker ile aynı mahallede oturan doktoru Neşet Ömer’in evine gelmesi için yaptığı davetleri de kabul etmemiş. ‘Doktor, yanlış anlama, ben o semte bir daha ayak basmam, Nuri’yi hatırlatıyor bana orası’ demiş.
Nuri Conker’in ölümünden sonra da Atatürk’ün akşam sofraları devam etmiş. Ancak Atatürk, gerek sağlığını giderek yitirmenin, gerekse sofrada Nuri Conker’in bulunmayışının etkisiyle eskisi kadar neşeli olmamış.
Ve bir gece, sofrada bulunan tüm davetlileri ayağa kaldırmış, herkesin arabalarına binmesini istemiş, nereye gidileceğini söylemeksizin. Kendi arabasının şoförüne de sadece ‘sağa dön, sola dön, ileri git…’ diyerek yol tarif etmiş. Arabanın şoförüne ‘dur’ dediği yer mezarlıkmış. Sapkasını çıkarmış başından, Nuri Conker’in kabrine doğru yürümüş, bir süre durmuş orada, sonra ‘beni niçin yalnız bıraktın Nuri?..’ demiş mezara ve takrar arabasına binip geri dönmüş.
Selanik’te çok küçük yaşlarda başlayan arkadaşlıktan Nuri Corker’in kızı Kıymet Tesal’a kalan son anı işte bu…