Perşembe, Ocak 15, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

15 OCAK 1923 – Atatürk’ün, Eskişehir’e gelişi ve Mutasarrıflık Dairesi’nde halkla konuşması:

0

15 OCAK 1923 – Atatürk’ün, Eskişehir’e gelişi ve Mutasarrıflık Dairesi’nde halkla konuşması:

“…Biz bütün milletçe, Hükümet’çe ve Meclis’çe samimî surette barışa taraftarız. Gerçekten, barış hem kendi menfaatimiz hem de cihanın menfaati yararınadır.”

Mustafa Kemal Paşa 15 Ocak sabahı saat sekizde Eskişehir’e geldi, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi, Asım ve Galip Paşalar ile erkân heyeti, polis, jandarma, memurlar ve halk tarafından karşılandı. Diğer taraftan Mustafa Kemal Paşa, İleri başyazarı Celal Nuri Bey’e yaptığı açıklamada, Lozan Konferansı’nın sıcak ve pek ciddi bir safhaya girdiğini belirtiyor ve diyordu ki:

”Cepheyi teftişten maksadım, orduları yakından görmektir. Son muzafferiyetten bugüne kadar talim ve terbiye ile geçen günlerin semeratını tetkik edeceğim. Aynı zamanda halk ile de temasa gelmek ve onlarla hal ve atiye ait hasbihallerde bulunmak isterim. Halk Fırkası hakkında esna-yı seyahatimde bulacağım fırsatlardan istifade ederek bazı izahlarda bulunmak niyetindeyim. Benim fırka teşkil etmem hakkında endişeli mütalaada bulunanları tenvir edeceğim. Ben öyle bir fırka teşkilini tasavvur ediyorum ki, bu fırka milletin bütün refah ve saadetini temine matuf bir programa müstenit olsun. Milletimizin şeraiti buna müsaittir.”

Seyahatinden dönüşte burayı ziyaret edeceğinden Eskişehir’de fazla kalmayarak İzmit’e hareket etti. Kendisine burada Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa da katıldı. Gazi, annesinin ölüm haberini Eskişehir’de almış, başyaveri Salih Beye telgraf çekerek, münasip bir tarzda merasim-i defniyesinin ifa edilmesini istemişti.

Eskişehir Mutasarrıflık Dairesinde 15.1.1 / 15 Ocak 1923 (saat 3.40’tan sonra) Atatürk seyahat etmesinin amacını açıklamak için Maksad-ı Seyahat başlığı altında bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmanın özeti şöyledir:

‘’Efendiler!

İki maksatla seyahat ediyorum. Birincisi, son muzafferiyattan beri talim ve terbiye ile iştigal eden ordumuzu görmek ve bu talim ve terbiyenin derecesini tetkik eylemektir. Ordu mıntıkası fevkalade geniştir. Mümkün olursa Adana’ya kadar gideceğim. İkincisi bu münasebetle ahali ile yakından temas etmek ve onlarla müdavele-i efkar eylemektir. ‘’

Paşa, seyahat amacını açıkladıktan sonra Mutasarrıf Nihat Bey ile yaptığı konuşmada Eskişehir’in vaziyeti hakkında bilgiler almıştır.

Bölgede hububat sıkıntısı olmuştur ve ihtiyaç sahiplerine tohum dağıtımı yapılmaya çalışılmaktadır. Bu dağıtımı İktisat vekâleti namına İktisat Müdürü Feri Bey yapmıştır. Havaların iyi gitmesi ile nadasa bırakılan arazilerden bir sonraki yıl için iyi verim alınacağı öngörülmüş, ayrıca hayvan sıkıntısı çekildiği de ifade edilmiştir. Mustafa Kemal, Eskişehir ormanları konusuna da değinmiştir. Orman Müdürü Arif Bey, Eskişehir’de fen memurlarının hazırladığı rapora göre 225 hektar orman olduğunu, bu ormanları çam ve meşe ağacından oluştuğunu belirtmiştir. Bölgede üç tane ateş, 15-20 kadar da su hazarhanesi olduğu ifade edilmiştir. Eskişehir ormanlarından Ankara, Konya ve daha önceleri de İstanbul’a sevkiyat yapıldığı aktarılmıştır. Liva dâhilinde Çifteler’e kadar bir şose olduğu da konuşmalardan çıkarılabilmektedir.

Atatürk yeni kurulan hükümetin ne şekilde olduğunu açıklayarak bu hükümet şeklinin eskiden olduğu gibi tek bir kişinin isteğine bağlı bir yapıda değil halkın yönlendirmesi ve istekleri doğrultusunda hareket ettiğini belirtmiştir. Bu noktada geçmiş yönetimde padişahların ne gibi bir siyaset izlediklerine de değinen Mustafa Kemal’in sözleri şu şekildedir:

‘’Efendiler!

Osmanlı tarihini tetkik edersek görürüz ki bu bir millet tarihi değildir. Milletimizin mazideki halini ifade eden bir şey değildir. Belki milletin başına geçen birtakım insanların hayatlarına, ihtiraslarına, teşebbüslerine ait bir hikâyedir. Bu böyle olmakla beraber bütün bu devirlerde dȃvet namına muayyen bir istikameti siyasiye yoktu. Belki devletin ve milletin başına geçen insanların kendilerine mahsus siyasetleri vardı veyahut hiç siyasetleri yoktu.’’

Bu sözlerin ardından örnek vererek açıklamak maksadıyla Fatih Sultan Mehmet’in padişahlığı esnasında takip ettiği siyasetin bir batı siyaseti olduğunu ancak ölümünden sonra başa geçen Bayezit’ın ise taassup dairesi içinde hareket edip herhangi bir siyasetinin olamadığını açıklamıştır. Ardından gelen Yavuz Sultan Selim’in ise bir doğu siyaseti takip ettiğini, Sultan Süleyman’ın ise iki siyaseti birden takip etmeye çalıştığını söylemiştir. Bu dört sultan haricinde kalanların da tam manasıyla bir siyaset takip edemediklerini belirtmiştir.
Bu sözlerden anlaşılacak olan devletlerin kuruluşundan itibaren takip ettikleri, ulaşmak istedikleri bir siyasetlerinin olması gerektiği ve başa geçen şahısların değişmesi halinde dahi esas alınan siyasetin değişmemesi gerektiğidir.

Açıklamaların ardından Türkiye’nin siyasetinin ne olduğunu da şu şekilde belirtmiştir:

‘’Takip olunması makbul olan siyaset milletin tabii kabiliyet ve ihtiyacıyla mütenasip olanıdır. Bizim için ne ittihad-ı İslam ne de Turanizm mantıki bir meslek-i siyaset olamaz itikadındayım. Artık Türkiye’nin devlet siyaseti hudud-ı milliyesi dâhilinde hâkimiyetine istinaden müstakil yaşamaktır. Bu günkü milli hükümetimizin düstur-ı hareketi budur

. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesinde belirtilen ifade takip olunacak siyasetin en temel özelliği niteliğindedir. Bu temel “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” ifadesidir.

Hâkimiyet denen iradenin tek bir şahsa bırakılması milletin başına çeşitli felaketlerin gelmesine sebep olacağı gibi milletin hâkimiyetini kullanırken de uyanık davranması ve bu iradeyi başkalarına kaptırmaması gerektiği uyarısında bulunmuştur.

Milli iradenin her hangi bir şahsın eline bırakılmasından doğan sıkıntıların en yakın hatırlatıcısı I. Dünya Savaşı’na girilirken bu durumun halkın isteği olup olmadığı meselesidir. Bu nokta üzerinde de duran Atatürk şunları ifade etmektedir:

‘’ Milletin Harb-i Umumiye girmek için meyean-ı kalbi var mıdır? Ben zannediyorum ki yoktur. Çünkü Harb-i Umumiye girmeden evvelki devirlerin her biri de felakete müncer safahat ile dolu idi. Zaruret-i katiye olmadıkça millet istemezdi ki harb olsun. Mamafih harbe girmiş ise kabahat kendisinin değildir diyebilir miyiz? Hayır, kabahat ma’teessüf kendisinindir. Çünkü hâkimiyetini başka ellere vermiştir.’’

Harbin ardından imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na ve sonrasına da dikkat çeken Mustafa Kemal, yapılmaya çalışılan antlaşma belki iyi niyetli gibi gözükse dahi akabinde yurdun işgal edildiğini bunun nedeninin de milli egemenliğin olmamasından kaynaklandığını hatırlatmıştır. Yaşananlardan sonra artık milletin hâkimiyetini bir şahsa terk etmesinin mümkün olamayacağını belirtmiştir.
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ikinci maddesi milli egemenliğe vurgu yapmaktadır ve şöyle ifade olunmuştur:

Maddedeki ikinci fıkra usul-i idaredeki prensibimizi ifade etmektedir. Buna nazaran mukadderat-ı millete yalnız ve ancak millet hakim olacaktır. Milleti temsil eden idare-i milliyeyi millet namına mahdut ve muayyen bir zaman için şahsiyet-i tecelli ettiren Millet Meclisi dahi en nihayet millet tarafından tecdide maruzdur. Asıl olan millettir. Hâkimiyet onun olduğu gibi idare hakkı da onundur . Henüz yeni kurulan Cumhuriyet yönetiminin esaslarının yerli yerine oturmadığı sebebiyle bu idare içinde seçilen yönetim usulünün ise vahdet-i kuva (kuvvetler birliği) olduğunu belirtmiştir. Şeriata göre hükümet biçiminin nasıl olacağını da açıklayan Mustafa Kemal şunları söylemiştir:

‘’Nusus-ı Kur’aniye’ye ve Ehadis-i Nebeviye’ye göre hükümetin yalnız esasatı ifade olunmuştur. O esasat şunlardır. Meşveret adl, uli’l emre itaat. İdareyi devlette meşveret çok mühimdir. Bizzat Cenab-ı Peygamber dahi meşveretle iş yapmak lüzumunu söylemiştir. Ve kendisi bizzat öyle yapmıştır.’’

Danışılmadan başkalarının fikirleri alınmadan yapılan bir yönetimin doğru olmayacağını bu nedenle meşveret yapılması gerektiğini, fakat emre itaat kısmında bahsedilenin kesinlikle tek bir şahıs değil milletin seçtiği ve millet namına iş görecek olanların kararına yani milletin sesine itaat gerektiğini sözlerine eklemiştir. Ancak millet namına çalışan meclislere dahi halkın kayıtsız şartsız bir güven duyulmaması gerektiği, çünkü meclislerin dahi istibdat yapabileceklerini ve bu baskının tek bir şahsın baskısından daha fena sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunmuştur. Milletin kendi hakkını korumak için vekillere geniş haklar vermek ve yanlış işlerin önünün açık tutulması yerine milli hakları koruyucu kanunların gerektiği ve ancak bu şekilde milletin egemenlik hakkının sağlıklı işleyebileceğini belirtmiştir.

Mustafa Kemal , hilafet konusuna da değinerek, hilafetin siyasi ve idari bir noktada etkisinin olmaması gerektiği çünkü hâkimiyetin millete ait olduğu, ilmi ve dini nokta ise halifelik görevini yalnızca Türkiye’nin üstlenmesinin doğru olmayacağını söylemiştir.

İslam âlemini etkileyecek ve tabiatı altına almak isteyecek hilafet makamının öncülüğünü Türkiye’nin yapması uygun olmayacağından ve yapılmak istenenin de milli hâkimiyete ters düşeceğinden uygun olmadığı ifade edilmiştir. Hz Peygamber’in “Benden 30 sene sonra hilafet olamayacak sultanlıklar olacak.” sözünü de kendi açıklamaları içinde yer veren Mustafa Kemal, Hz. Ömer’in hilafet makamına seçildiğinde kendisine Hilafet-i Resulullah dendiğini ancak onun bu sıfatı kabul etmeyip halife değil kendinin yalnızca bir emir olduğunu söylediğini hatırlatmıştır. Hz. Ali’den sonra başa geçen hiçbir halifenin bütün İslam âlemini idare edemediğini böyle bir yaptırım gücünün hiçbir zaman olmadığını, halifelik makamına göre de hiçbir İslam devletinin hareket etmediğini belirtmiştir. Bu günkü hükümetin ise milletin rahatı ve huzuru için var olduğunu sözlerine eklemiştir.

Eski hükümetler ile yeni hükümet arasında bir kıyas yapan Gazi şunları ifade etmiştir:
‘’Milli olmayan sabık hükümet milletin refahını muhafaza etti mi? Vakız sabık hükümetler namütenahi yerler zapt etti. Fakat onlardan ricat ede ede bugün tespit etmeye uğraştığımız bu hududa geldi. Ziyatımızın yani eski hükümet tarzındaki ziyatımızı birkaç misal anlayabileceğiz. Süveyş Kanalı açıldıktan sonra Yemen’de zayi olan Türk evlatlarının miktarı 1,5 rahlesindedir. Afrika ve Suriye’nin muhafazası için feda edilen Türk evlatları da hadden efzundur. Milletimiz baştan ayağa kadar çok fakirdir ve refah ve saadetten de uzaktır. 2-3 sene evvel Samsun’da halk bir miting yapıyordu. Ecnebiler halkın miting yapıp yapmadığını tecessüs ettikten sonra “Hayır miting olmadı birtakım hamal toplandı” demişlerdir.

Hâlbuki Efendiler!

Bunlar fakru zarurette düçar olmuş efrad-ı millet idi. Milletin refah ve saadetini temin etmeyen hükümet muzirdir. Fenadır ve terki lazımdır. Fakat biz onu kolay terk edemedik. Ve millet ondan halas bulabilmek için çok fedakârlık yapmıştır ve daha çok fedakârlığa lüzum vardır. Bugünkü şekl-i hükümetimiz iyi midir? İyidir! Millet bu milleti tesis sayesinde münkariz bir devletten muvaffakiyetlerle tetevvüç eden yeni bir hükümet kuruldu’’.

Bu sözlerinin ardından Atatürk, hükümetin halkı ve devleti zengin etmek yani yurtta eksik olanları almayarak milleti hak ettiği yere taşımak için var olduğunu söylemiştir. Yapılacaklar ve halk adına halkı mücadelesini verecek bir parti kurmanın şart olduğunu savunan Mustafa Kemal, bu partinin adının da Halk Fırkası olması gerektiğini belirtmiştir.

Yeni kurulan devletin yapacağı işlerde planlı ve programlı hareket etmesi gerektiğini vurgulayan Atatürk şimdiye kadar yapamayacağı bir sözü millete vermediğini, yaptıklarını da milletin desteğiyle
yaptığını ve yine milleti desteğine ihtiyacı olduğunu sözlerine eklemiştir.
Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi Efendi söz alarak şunları söylemiştir:

‘’Eskişehirlilerin mücahede-i milliyede gösterdiği fedakârlık hakkındaki takdirata Eskişehirliler namına teşekkür ederim. Şimdiye kadar olan mesaide ve harekâtta hata olmadığını bu kanaatle arz ederim ki akdemce bir vesile zat-ı alileri Müdafaa-i Milliyemize dair beyanetta bulunurken Avrupalıların Yunanlılardan maada kuvvet-i harbiye tedarik edemeyeceklerine kanaatim vardı. Ve onları bir noktaya kadar çektikten sonra imha edeceğiz demiştiniz. Bu takip olunan gaye hususunda büyük amil olmuştur. Düşmanı öyle bir noktaya kadar çekerek milli yurdumuzda imha edildiğini gördüğümüzü söylemekle iftihar ederim. Milletim ilm-ü irfan yolunda ve asrın ihtiyacatıyla mütenasip olan tasavvuratımızda muvaffak olunacağını beyanat-ı sabıka ve ondaki isabetler beraat-i istihlaldir. Ben buna şahit olduğumu bila-riya arz etmek isterim.’’
Gazi Paşa:
‘’Millete söylenen sözlerden ve verilen vaatlerden ve hadisenin bizi teksip etmediğinden bahsolundu. Hakikaten memlekete hizmet etmek isteyenlerin kalbi açık olmalıdır. Açık söylemelidirler. Milletle milleti sevk ve idare eden insanlar açık kalp ile görüşmelidirler. Yapılacak şeyler olduğu gibi ifa olunmalıdır. Yoksa safsatalarla milleti ifa etmek ifsal etmek demektir. Şiarımız daima memlekete karşı hakayıkı ifade olmalı dır. Ve ancak bu tarz milleti tenvire badi olabilir. Millete hakikati izah edenlerin kendisinin de aldanmadığına emniyeti olmalıdır. Arkadaşlar! Benim bütün hayatımda takip ettiğim meslek budur.

Yaşanan ve geleneksel dediğimiz Alevilik

0

Yaşanan ve geleneksel dediğimiz Alevilik; Hakk-Muhammed-Ali inancı diye tüm kural ve kaideleri oturmuş, inanç ilkeleri netleşmiş, ibadet ve ritüelleri şekillenmiş olan ve asırlardır yaşanan Aleviliktir.
Bu geleneksel Alevilikte inanç ve ibadet boyutunda, ritüel ve gelenek noktasında şüphe, bilinmezlik, karmaşa yoktur.
Hayatın tüm alanlarını kuşatmıştır ve her şey asırlar içerisinde oturmuş, kalıcı hale gelmiştir.
Bunları tekrar kısaca özetlemek gerekirse:
Bireysel ibadette şekil ve form yoktur, günün her saatinde ve her zamanda/mekânda dua edilir.
Toplumsal ibadet cemdir.
Cemin yürütücüsü ocakzade olan, Evlad-ı Resul olan dedeler/pirlerdir.
Cemin işleyişi açıktır, nettir, 12 hizmetler yerli yerine oturmuştur.
Cemde okunan dualar, duazlar, mersiye ve gülbanklar, yapılan hizmetler sabittir ve tüm bunlar asırlardır böyle yaşanmakta, uygulanmaktadır (cem ve hizmetler ile alakalı ve yine burada özet şekilde geçilen diğer bilgiler hakkında detaylı bilgiyi konuyla alakalı kitap ve yazılarımızda bulabilirsiniz).
Tutulan oruç Muharrem orucu ve Hızır orucudur.
Bayramlar: Kurban, Nevruz/Newroz, Hıdırellez ve Gadir Hum bayramlarıdır.
Bir yaratıcıya (Allah, Hakk), cümle varlığı varlığından var edene inanç vardır.
Hz. Muhammed son peygamberdir ve onun şahsında cümle peygamberlere inanç vardır.
Hz. Ali, velayetin sahibidir, 12 imamlar saygındır, yol önderidir, soylu halkanın sürdürücüleridirler.
Ehlibeyt, kutsaldır, Hakk’ın nurudur.
Başta Hacı Bektaş Veli ve Pir Sultan Abdal olmak üzere, yola hizmet edenler, katkı sunanlar her zaman için önderdirler.
Yapılan en küçük bir iyiliğin ve kötülüğün mutlak surette karşılığına inanç vardır.
İnsanın bu dünyada varlık nedeni kendini bilmesi içindir, (kendisini bilen ancak Hakk’ı bilir, Künt-ü Kenz).
Bütün ibadet, dua ve tefekkür bu tekamüle ulaşıp kâmil insan olmak içidir.
Cümle varlıkla, doğayla ve en başta da insanın kendisi ile barışıklığı, rızalığı esastır.
Din, dil, ırk ve renk ayrımı yoktur ve bunu yapmak ilahi yasaya aykırılıktır.
Dört kitabın dördü de haktır.
Kutsal kitapların özeti; rızalığı ve razılığı esas alıp iyilikte bulunmak ve kötülüğü engellemektir.
Aleviliğin tarihi ilk insan olan Âdem peygamber ile başlar ve Hz. Muhammed ve Ali ile zirve noktasına ulaşıp tamama erer ve oradan da diğer yol önderlerinin hizmetiyle devam eder.
Alevi inancına göre yaşamak, bu dünyada beden sahibi bir can olmak, her an için Hakk’a şükür gerekçesidir.
Can (ruh) batından (görünmez/gizliden) zahire (meydana) çıkmıştır.
Bu dünyadaki varlık gerekçesi Hakk’ı bilip hakikatlere göre yaşayıp kemalete ulaşmaktır.
Özetin binde özeti olarak böyle formüle edebiliriz yaşanan geleneksel Aleviliği.
Bunun dışında, bir tane doğruya on tane yanlış ekleyip pazarlayanların söylediklerinin hayatta çok bir karşılığı yok.
Hayatta karşılığı olmayan, söyleyenlerin bile inanmadığı ve yaşamadığı bir Alevilik kime ne fayda sağlayacak ki?
O nedenle bütün bu açık ve bariz gerçeklerden yola çıkarak geleneksel Alevilik etrafında bir araya gelmek, cem (toplum) olmak ve birlikte yol yürümek gerekiyor.
Geleneksel Alevilik ise; Hakk-Muhammed-Ali inancıdır.
Remzi Kaptan
(Yazılarımızın daha fazla insana ulaşması için paylaşalım lütfen)

Teoman Özalp Atatürk’ün Ordu Rütbelerinde İsimlerin Değiştirilmesini Anlatıyor.

0

Teoman Özalp Atatürk’ün Ordu Rütbelerinde isimlerin Değiştirilmesini Anlatıyor. Ablam, nişan töreninden bir süre sonra 15 Mart 1934’te evlendi. Düğün töreni Ankara Türk Ocağı (Halkevi) binasında yapıldı. Törene Gazi Paşa da katıldı.
Bu kere aynen nişan töreninde olduğu gibi, Gazi Paşa, söylediklerini bana yüksek sesle tekrar ettirerek davetlilere bir konuşma yaptı. Konuşmanın konusu ordu rütbelerindeki isimlerin değiştirilmesi idi.
Gazi Paşa değişik konularda düşündüğü gelişmeleri, Çankaya’da sofrasında bulunan arkadaşlarına veya değişik toplantılarda bulunan davetlilere açıklar, onlardan gelecek tepkileri ölçer ve bir ölçüde duruma göre görüşlerini değerlendirirdi.
Gazi Paşa diyordu ki:
“Ordumuzun modernleştirilmesi programı içersinde ordu yöneticilerinin rütbe isimlerinin de uygar batı ülkelerince anlaşılabilir bir şekle getirilmesi lazımdır.
Paşa deyimi Osmanlılardan kalma eskimiş bir deyimdir. Osmanlılar askerlere paşa rütbesini verdikleri gibi, zaman zaman sivillerde bu rütbeyi vermişlerdir.
Paşa deyiminin anlamı bozulmuştur. Yeter ki bütün yabancı devlet ordularında, ülke hangi dili konuşursa konuşsun, paşa rütbesinin karşılığı “General”dir.
Hangi ülkede olursanız olunuz general dendiğinde orduda bunun anlamı tektir. Bu nedenle biz de, ordumuzda general deyimi veya amiral deyimini kullanacağız.
Bundan böyle paşalık kaldırılacaktır. Generalliğin değişik rütbeleri, bir anlam ifade edecek şekilde ön eklerle belirtilmelidir.
Ordu kumandanları için Orgeneral, Kolordu Kumandanları için Korgeneral gibi. Bu düzen içersinde ordunun daha alt kademelerindeki rütbelerde de benzer değişiklikler yapılmalıdır. Binbaşı, yüzbaşı gibi deyimler bir mana ifade etmektedir.
Ancak miralay, kaymakam, mülazım gibi Arapça rütbe isimleri Türkçeleştirilmelidir. Kaymakam rütbesi hem orduda vardır, hem de sivil idarede kullanılmaktadır. Ordu rütbelerinin tek ve öz olması esastır.”
Bugün hatırlayabildiğim kadarıyla ve babamın notlarından aldığım bilgilerle, aynı olmasa da esası aynı olan, Gazi Paşa’nın bu sözlerini orada bulunanlara yüksek sesle tekrarladım.
Gazi Paşa bir cümle söylüyor, tekrarlama bittikten sonra, diğer cümle ile devam ediyordu. Konuşma bittikten sonra büyük bir alkış oldu. Gazi Paşa bana yavaşça “Teoman, bu alkışlar sana mı, yoksa bana mı?” dedi.
Ben kendisine çocukça ifademle “Ben bildiğim kadarıyla hep konuşan alkışlanır, ama siz olmasaydınız ben bunları söyleyemezdim” dedim.
Gazi Paşa espriden ve yerinde cevaplardan hoşlanırdı. Güldü, beni okşadı, “Anlaşılıyor ki ikimiz de başarılıyız” dedi.
Gazi Paşa askeri rütbe isimlerinin değiştirilmesi konusundaki görüşlerini, daha sonra uzmanlara da incelettirdi. Sonuçta bu değişiklik 1934 yılı içersinde kanunlaştı.
Türk Ocağı’ndaki konuşmanın ertesi günü Çankaya Köşkü’nden gönderilen pirinç başlı, maun ağaç saplı küçük bir çekiç hediye ile onurlandırıldım.
Teoman Özalp Atatürk’le anıları.

İşte gerçek, işte hayat

0

İşte gerçek, işte hayat
Aç gözünü gör dediler
Bu fanide düştür murat
Gözlerin mi kör dediler

Nedir onca boş telaşın
Nefse kanan hoş telaşın
Eğilecek bir gün başın
Gel bu sırra er dediler

Ne gönül kır ne kem söyle
Yükseklerden uçma öyle
Dost kapısın Kâbe eyle
Var cemalin sür dediler

Tükenmeden baharla yaz
Yol kesmeden tipi ayaz
Destur edip, eyle niyaz
Gönüllere gir dediler

Mihmansın sen bedestana
Her niymeti lütuf sana
Çevir yönün aşktan yana
Canın aşka ver dediler

Duy Deruni boş dolanma
Düşe düşüp hoş dolanma
Üç nefesi murat sanma
Ötesi bir sır dediler…

      Hıdır Çam

Hergün Atatürk okumak, sağlığınıza iyi gelecektir.

0

Gazi,Paşa düşünceliydi,durgundu.Bir çiçek yığınının altında yatan annesinin mezarına gelince, ellerini bağladı.Berabelerindekiler,Fevzi ve Karabekir Paşalar birer fatiha okudular.Mustafa Kemal Paşa,mavi gözlerine çöken karanlığın
içinde bir süre sustu ve sonra konuşma ve annesine ait anılarını dile getirmeye başladı:
‘ Zavallı annem!.. Şimdi vücudu,bir zamanlar Türk Milletinin ideali haline gelmiş kutsal İzmir’in topraklarında atıyor.Ölüm,gerçeklerin en büyüğü!.. Doğanın insana kıyarak yasasını yürütmesi!.. Bunu hepimiz biliriz de, üzüntüsünden yine de kurtulamayız!
Burada yatan annem,zulmün, zor kullanmanın ve bütün bir milleti keyfince yönetenlerin kurbanı olmuştur. Bu düşüncemi açıklayabilmem için, izin verirseniz, ızdırapla yüklü hayatından
birkaç noktasını gözlerinizin önüne sereyim… ‘
‘ Abdülhamit dönemiydi… 1904 yılında Kurmay Yüzbaşı olarak okulu bitirmiştim. Hayata ilk adımımı atıyordum.Fakat bu adım,hayata değil zindana rastladı. Beni aldılar ve keyfi yönetimin zindanına attılar. Annem, ancak zindandan kurtulduktan sonra başıma geleni haber alabildi. Hemen beni görmeye koştu ve İstanbul’a geldi. ‘
‘ Fakat,İstanbul’da kendisiyle ancak dört beş gün görüşebildik.
Çünkü istibdat yönetiminin cellatları,casusları,hafiyeleri evimizi sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi.Annem peşimden koşuyordu.
Görüşmemiz yasaklanmıştı.Beni menfaya (sürgüne) götürülücek vapura bindirilmiştim. Anacığım,gözyaşlarıyla Sirkeci rıhtımında taşların üstünde dövünüyor,kahroluyordu…
Menfada geçirdiğim yılları anam ızdırap ve gözyaşları içinde tüketmiştir. ‘
‘ Şimdi başka bir noktayı anlatacağım.Mütareke yıllarında,kurtuluş kavgamıza başlamak için Anadolu’ya geçmiştim.Annemi beraberimde götüremezdim. O, İstanbul’da kalmıştı.Yanında sürekli olarak kalan bir adamım vardı.
Onu da Anadolu’ya götürmüştüm. Erzrum’dan, bu adamı anneme gönderdiğim zaman, zavallı annem,padişahın benim için çıkardığı idam fermanını bildiğinden,adamın yalnız olduğunu anlar anlamaz,idam edildiğime hükmetmiş ve bu üzüntüsü
bir felçle sonuçlanmıştı… ‘
‘ Benim yıllarım mücadele ile, onun yılları keder ve üzüntü ile geçti. Padişah ve hükümeti ile birlikte bütün düşmanların sürekli baskı ve işkencesi altında yaşadı.Oturduğu ev,bin bir çeşit nedenlerle basılır,aranır kendisi sürekli olarak benim için tedirgin edilirdi.Annem İstanbul’da geçirdiği son üç buçuk
yılın bütün gece ve gündüzlerini gözyaşları içinde geçirdi.
İşte bu sürekli gözyaşları, ona gözlerini kaybettirmiştir.
Çok kısa bir süre önce onu İstanbul’dan yanıma aldırabilirdim.
Ana oğul kavuşmuştuk…Ama madde olarak ölüydü,sadece mana olarak yaşıyordu… ‘
‘ Annemi kaybettiğim için, kuşkusuz çok üzgünüm.Ancak büyük bir avuntum var:
En büyük anamız vatanı batıran ve yokluğa sürükleyen yönetim,bir daha hortlamamak üzere,yokluk çukuruna gömülmüştür.Annem,sonsuza kadar bu toprağın altında yatacak,Ulusal Egemenlik de sonsuza kadar bu toprağın
üstünde bayrak olup dalgalanacaktır.İşte beni avutan en büyük güç budur…
Evet,Ulusal Egemenlik, bu toprakların üstünde sonsuza kdar sürecektir…
Annemin mezarı üzerinde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum: Bu kadar kan dökerek milletin kazandığı Ulusal Egemenliği korumak ve savunmak için gerekirse anamın yanına uzanmaktan asla göz kırpmayacağım…
Ulusal Egemenlik için CANIMI VERMEK,BENİM VİCDAN VE NAMUS BORCUM OLSUN!.. ‘
Dinleyenlerin gözlerinden ip gibi yaşlar akıyordu…Gazi Paşa da yanağından yuvarlanan yaşları saklamadan konuşmasını bitirmişti.
KAYNAKÇA : Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor..

İslam ve şiddet aynı cümle içinde kullanılamaz” mı? Murtaza Demir

0

“İslam ve şiddet aynı cümle içinde kullanılamaz” mı? hadi canım sende!
Peki, bu İslam coğrafyasının içinde bulunduğu şiddet ve boğazlaşma hali ne; her bir yanından şiddet, yoksulluk ve kan fışkıran bu coğrafyada hiç mi İslam yok? Mağduriyet, hukuksuzluk ve hırsızlığın nefreti, nefretin şiddeti beslediğini bilmediğimizi; İslam ümmetinin yönetenler tarafından özellikle cahil bırakılarak soyulduğunu, eğitim sistemimizin bu amaçla “yazboza” döndürüldüğünü, halkın; çağdaşlaşmaya ve çoğulculuğa cahilliği nedeniyle direndiğini anlamadığımızı mı sanıyorsunuz?
İŞTE ŞECERENİZ!
Ülkenin değerlerine ve insanına saygı duyan, kucaklayan yöneticiler gibi değil, işgalci gibi davranıyorsunuz. Devletin copunu da yanınıza alarak, hayatın her alanına, devletin bütün birimlerine nüfuz edip, meşru-hukuki olanı kovuyor, ‘ötekine’ hayat hakkı tanımıyor, adeta fetih yapıyorsunuz. Hukuk tanımazlığınızı din-dindarlıkla kılıflıyor, bütün cephelerde rant peşinde koşuyorsunuz. Savaş bile bazı kurallar içinde sürdürülürken, siz yasa- kural etik tanımıyor, değerleri bozuyor, ahlakı çürütüyorsunuz.
SİZ “KAZANIYORSUNUZ” TÜRKİYE KAYBEDİYOR…
Kör-topal ilerleyen demokrasi birikimimizi, çağdaş kazanımlarımızı, AB hayalimizi, “kamu malı” diyerek övündüğümüz kurumları-fabrikaları, işletmeleri, pozitif anlamda kurumlaşmaya gayret eden hatta epeyce mesafe de alan yargı sistemimizi, erkler ayrılığı prensibini… Ve gelecek hayallerimizi tek tek kaybediyoruz!
‘Modern Türkiye’ projesine karşı olduğunuz deşifre oldu ama karşıtlıkla yetinmiyorsunuz. Öykündüğünüz İslam cemaatinin farklılıkları hazmedemiyor olması, çoğulculuğa kapanıp kendinden olmayanı “öteki” ilan etmesi, “katli vaciptir” kabulüne yatkın olması, din devleti anlayışını tahkim etmesi, cemaatin sıklıkla tahrik olup öldürmeye yönelmesi insanlığı ürkütüyor, İslam’dan uzaklaştırıyor.
İslamcıların, özeleştiri kültüründen uzak durması, kadim halklara ve Alevi yurttaşlara yaşattığı zulüm nedeniyle geçmişle yüzleşmekten kaçınması, herkesi kendisi gibi inanmaya-yaşamaya zorlaması, fanatizme ve şiddete dönüşüyor. Bu yüzdendir ki, İslam coğrafyasında yaşanan insan kıyımı, bulunduğu coğrafyadan çıkıp Paris gibi Batılı metropollere uzanıyor ve değerli sanat insanlarını katlediyor!


UÇURUMA DOĞRU HIZLA YUVARLANIYORUZ!
Ülkemizi AB değerlerinden uzaklaştırıp; IŞİD, Hamas, Müslüman Kardeşler gibi İslami şiddet örgütleriyle ‘dayanışmayı’ tercih eden AKP, Türkiye’yi karanlığın ortasına çekmeye devam ediyor… ‘Teröre destek verdiği suçlamasıyla’ İnterpol tarafından Kırmızı Bültenle aranan Irak Cumhurbaşkanı Tarık El-Haşimi’yi Türkiye’de ağırlıyor. IŞİD’e silah sağladığı güçlü kanıtlar gösterilerek iddia ediliyor. IŞİD denilen çetenin tüm aile efradı Türkiye devleti tarafından korunuyor, besleniyor. Paris cinayetini gerçekleştirenlerden birinin cinayetten birkaç gün önce Türkiye’ye giriş-çıkış yaptığı konuşuluyor.
FRANÇOİS HOLLANDE, DAVUTOĞLU’NU NEDEN ÖPMEDİ DERSİNİZ?
Türkiye, bölgesel ve yerelde İslamcı şiddet üreten başlıca ülkelerden biri… Emperyal projenin unsuru olan, çıkarı için yaşayan ve ülke-insan sevgisi olmayanlar, Batı’nın nefretinden, AB ailesinden uzaklaştırılmış olmaktan elbette ders çıkarmadan, İslamcı şiddete kılıf arıyorlar. Hem şiddete hamilik yapacaksın, hem de “İslam ve şiddet aynı cümle içinde kullanılamaz” diyerek gerçeği örtme çabasına girecek, ikiyüzlü davranacak, gülünç olacaksın! Sen, herkesi kör, alemi aptal mı sanıyorsun!
İki örnek;
1) Geçen hafta Sağlık Bakanlığı ile imamlar arasında bir protokol imzalandı. Protokolün içeriğine göre Diyanet, dileyen hastaya din adamı göndererek telkinde bulunacak, hastanın tedavisine yardımcı olacakmış… “Bu ne kardeşim?” dediğinizde; “Batı’da da var” diyorlar… Batıda var da, Batılı din adamı salt İncil okuyup ayin yönetmiyor ki… Bir klasik dönem kilisesini ziyaret ettiğinizde anlıyorsunuz ki, din adamlarının ilgi alanı bizde olduğu gibi “masalar ve kasalar” değil; huzur, dinginlik, temizlik, düzen, sanat, estetik ve barış…
Batıda demokrasi var; laiklik, insan hakları, hukuk, bilim, hoşgörü, çoğulculuk var… Batılı din adamının derinleştiği alan olan felsefe bilimi ise Türkiye’de ve İslam dünyasında yasak! Artık sadece İmam Hatipte değil, artık düz liselerde de okutulmuyor! Maksat hasta tedavisi değil, bilim karşıtı olarak yetiştirilen İmam Hatipli yandaşı korumak…
2) Bakın şimdi en önemli Alevi merkezlerinden biri olan Tokat-Keçecibaba Dergâhını gasp edip camiye çevirdiler… Caminin cemaati filan yok… Öylesine ezan okuyor adam. Ve bu garabete benzer binlerce örnek var… Maksat işsiz AKP’liye iş… RTE’nin meşrebinden olması dışında hiçbir niteliği olmayan, “Aleviler en iğrenç ötekidir” algısıyla yetişen bir genç adam Alevi köyünde ne yapacaksa, hastanede ki “telkinci hoca da” aynı şeyi yapacak… Şaka gibi değil mi? Alevi köyüne imam, hasta tedavisine hoca!


NEDEN DEĞİŞMEMİZİ İSTİYORLAR?
AKP zihniyeti neden bize, Türk’e, Türkmen’e giyim-kuşamımıza, örf ve adetlerimize karşı? Neden “başörtüsünü bırakın türbana-çarşafa sarının, türküyü bırakın ilahi okuyun, cemevini bırakın camiye gelin, Türkçeyi bırakın Osmanlıca-Arapça öğrenin” diyor, zorluyor; “ya kabul edersiniz, ya da terk edersiniz” diyor? Çünkü nefret üretip, iktidar biçmek, bin odalı sarayında ölünceye değin kalıcı olmak istiyor. Suriye, Irak vb ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de mezhep boğazlaşmasını istiyor, teşvik ediyor… Bu oyuna gelmeyeceğiz…
Anlıyor musun diktatör; sen işte busun, sana benzemeyeceğiz!
İlkelliğe, dayatmaya elbette direneceğiz! Nasıl inkâr ederiz mirasımızı, ecdadımızı, geleneğimizi? “73 millete aynı nazarla bakan, din dil ırk farkı gözetmeyen, benim Kabem insandır-kuran da kurtaran da, insanoğlu insandır…” diyen öğretimizi? Nasıl sarınırız peçeye, çarşafa, türbana… Nasıl kıyarız nakış nakış desenimize, temiz yüzlü elma yanaklı, kâküllü kadınımıza kızımıza, Mustafa Kemal’e, milletimize kazandırdıklarına?
Biliyoruz elbette soruların yanıtını… Devşirme bunlar; ithal ikame… Osmanlı hayranı, Derviş Vahdeti’nin torunları… Yürekleri, geçmişleri, oğulları-kızları bu coğrafyanın kültürüne inanç kabulüne yabancı… Türk’ü, Kürt’ü, Alevi’yi ve kadim olanı sevmiyorlar. Yaşadıklarımız, şahadetimiz inançlarının değerlerinin olmadığının kanıtı. Allah’ı, Kuran-ı, dini, mezhebi kullanıyor, değerlerimizi, varlıklarımızı talan ediyorlar!
Ama başaramayacaklar, izin vermeyeceğiz. Öyle bir hesap verecekler ki… O günü sabırsızlıkla bekliyorum ve göreceğime yürekten inanıyorum; sizler de inanın…
Sevgiyle kalın…
Murtaza Demir
Aradaki binbir Farki bulunuz

Hüseyin Gazi Türbesi, içindeki pislikleri dillerinde ifade edenleri aklama yerine mi dönmüş?

0

Hakikat bilip de gerçek saklayan
Muhabbetten uzak dursun imanım
Sağda solda laf konuşan şaklaban
Sohbetini ayrı kursun imanım

Yürüdüğün bu yol Hakk’ın yoludur
Varsa inkâr eden müşrik dölüdür
Hünkarımız Hacı Bektaş Veli’dir
İkrar eden bunu görsün imanım

Gerçeğe hü!.. Anlamını bilmeyen
Tarihte gerçeği sezip görmeyen
Hakikat cemine gelip girmeyen
Hariç kapılara girsin imanım

Gördük göreceğiz bizden olanı
Bildik bileceğiz zulüm salanı
Eğer söylüyorsa yanlış yalanı
Varsın sağda solda ürsün imanım

Hamur iyi maya ile yoğrulur
Başak sarardıkça öne eğrilir
El etek öpenler sanma doğrulur
Sen Pir Sultanlarla hürsün imanım

Yer aldık bu yolda Allah aşkına
Meyil vermedik biz sırça köşküne
Rastlar isen bir gün eğer düşküne
‘Durma! Özüne dön’ dersin imanım

Hürdemi’yim demem o ki erenler
Yolumuzu Hak’tan ayrı görenler
Canlar yasta iken sefa sürenler
Bizden değil bırak sürsün imanım

Bu da ne ki Kerbela´nın Yanında

0

Bin bir figan ettim kalpten sineden,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.
Adem ayrı düştü Havva Ana´dan,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Firavun tayfasıyla suda boğuldu,
Hakk´a karşı gelip belasın buldu,
Adem Havva şol cennetten kovuldu,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Varmıdır böylesi zulümü çeken,
Gözlerinden kanlı yaşları döken,
Nuh Nebiy ağlardı tufanda iken,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Bulunmaz canan geçmezsen candan,
Gözüm yaşı ayırt olmassa kandan,
Yakup ayrı düştü Yusuf Sinan´dan,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Ağlayıp sızlasam bütün dört köşe,
Görmesem dünyada huzur ve neşe,
İbrahim attırdı kendin ateşe,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Gör ki zalim yezid bize neyledi,
Figanımız arş alayı boyladı,
İsak kendisini kurban eyledi,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Cananı ararsan bulursun canda,
Tefekkür edecek ne var ki bunda,
Yusuf Sinan çok süründü zindan da,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Dostlar gelip yine yaremi deşti,
Ferhat Şirin için dağları eşti,
Eyüb´ün tenine nice kurt düştü,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Musa Nil´e daldı elinde asa,
Hakk´tan iletildi buna bu yasa,
Çok zulümler gördü Hazret´i İsa,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Lehvi kalem bunu böyle yazdılar,
Kimi ikrar verip ikrar bozdular,
Nesimi´nin derisini yüzdüler,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Çok Nebiyler çok zulümler gördüler,
Murad alıp muradına erdiler,
Ol Mansur´u carmıhlara gerdiler,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Niceleri bu dünyadan göçtüler,
Nuş eyleyip ecel şerbetini içtiler,
Zekeriya´yı hızar ile biçtiler,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Ali Sefa´m der ki bana sorulsa,
Ruzi Mahşer gelip nizam kurulsa,
Her şehide sekiz cennet verilse,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Biz müslüman değiliz…..????? İsmail Engin

0

“‘Biz Müslüman değiliz; Aleviyiz’ genellemesi” 2’56” [13.01.2026] | @ismailenginhd

Birey, neye inanıyorsa ve kendini nasıl tanımlıyorsa odur; buna itiraz edilemez. Sorun, bireysel kimlik beyanının bir inanç topluluğunun tamamına teşmil edilmesi, o topluluk adına konuşulmasıyla başlıyor.

Herkes kendi algısını merkeze alıyor; “ben böyleyim, o halde sen de böyle olmak zorundasın” diyerek başkalarını da kendi algılamasının içine yerleştiriyor, bunu şablonlaştırıp farklı düşünenleri dışlıyor.

* * *

Söz konusu tartışma, bugün ortaya çıkmadı; arkasında yıllara yayılan süreç var. Kurumun resmî programıyla yöneticilerinin kamuoyuna yansıyan söylemleri arasındaki derin uçurum da cabası.

Yazılı programı başka şey söylerken, yöneticiler zaman zaman bunun tam tersini dile getirebiliyor.

Programın, “üyeleri”ni kimlik anlamında bu şekilde konumlandırmadığı; İslam dinini kendine göre Sünni inancın dışında yorumladığını vurguladığı aslında açık.

Buna rağmen, programa aykırı görüşlerin kurum içinde dile getirildiği izlenimi seziliyor. O hâlde; ya program değişmeli ya da söylem :

hikâye, şiir yazmayı ve erkekçe kavga etmeyi senden!

0

Bursa cezaevinde Nâzım Hikmet, Orhan Kemal’le aynı koğuşta kalmaktadır. Koğuş masasının üzerinde Orhan Kemal’in (asıl adı ”Mehmet Raşit Öğütçü”) bir roman başlangıcını görür. Okur. Ayağında takunyalar koşarak avluya çıkar Nâzım Hikmet. Orhan Kemal’e soluk soluğa sorar, “Siz mi yazdınız bunu?” Orhan Kemal çekinerek, “Evet” der. Nâzım Hikmet büyük bir coşkuyla, “Birader, neden bahsetmediniz bundan. Siz nesir adamısınız! Hikâye yaz, roman yaz!” diyerek o gün bir romancının doğuşunun müjdesini verir.
26 Eylül 1943 Pazar sabahı Orhan Kemal’in cezası biter, hapishaneden ayrılır. Ayrılmadan birkaç gün önce Nâzım Hikmet’e bir şiir yazar, ona okur ve bu şiir Nâzım Hikmet’i ağlatır…

NÂZIM HİKMET’E / ORHAN KEMAL
Sen
“Promete’nin çığlıklarını
kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam”,
sen benim mavi gözlü arkadaşım;
kabil değil unutmam seni.
26 Eylül 1943

Seni yapayalnız bırakıp hapishanede,
bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken
koşacağım memlekete.
Ve tren
bir güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek,
gözü yaşlı bir genç kadına
beş senenin ardından
kocasını getirecek.
O dem ki boş verip istasyon halkına,
yanaklarından öperken sevgilimi,
sen neşeli mavi gözlerinle bakacaksın
içimden bana.
O dem ki yürekten her şey atılacak,
ekmek, kin, hasret,
fakat Nâzım Hikmet,

sen şu kadar kilometre uzakta kalmana rağmen
aydınlık yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını,
batan bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın arkadaşını.
Günler geçecek,
ekmek derdi çökecek omuzlarıma.
Fabrika, makinalar, tezgâhım…
Sana şekerkamışı, portakal yollayacağım.
Karım yün çorap örecek.
Her hafta mektup yazacağız.
Askere almazlarsa eğer.
Unutabilir miyim seni?

Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini
ve radyoda şark cephesinden haber beklediğimiz
müthiş anların küfrünü!
Radyonun yanındaki duvara
kurşunkalemiyle abus insan yüzleri çizmiştin.-
Unutabilir miyim seni?

Hâlâ beton malta boylarında duyuyorum
takunyalarının sesini!
Orhan Kemal’den
Nâzım Hikmet’e
Unutabilir miyim seni hiç?
Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim,
hikâye, şiir yazmayı
ve erkekçe kavga etmeyi senden!

Ankara’daki beylerden biri vatandaşa diyor ki: ”Kuru ekmek yiyorsan karnın toktur.”

0

Ankara’daki beylerden biri vatandaşa diyor ki: ”Kuru ekmek yiyorsan karnın toktur.” Peki soruyorum o büyüğümüze: Sen bu vatana hangi hizmetlerinden dolayı ödül aldın da her gün kahvaltıda havyar yiyorsun? Söyle…

Ayakların çatlak, ellerin nasır,
Terini toprağa kattın mı, söyle?
Başında ot yastık, altında hasır,
Üzerin yorgansız yattın mı, söyle?

Hiç gezdin mi dağı, taşı ,ovanı?
Kuşlar gibi terk ettin mi yuvanı?
Boz ekmeğe dürüp acı sovanı,
Bal diye zehiri yuttun mu, söyle?

Zarın var mı baharında, kışında?
Yağan karlar buz tuttu mu başında?
Ummana daldın mı yedi yaşında?
Gece karanlıkta yittin mi, söyle?

Kanlı zincir iz etti mi parmağa?
Terini döktün mü Kızılırmak’a?
Benim gibi gerildin mi çarmıha?
Canını bir pula sattın mı, söyle?

Boşa mı büküldü yoksulun beli?
Üstümüzden gitmez beylerin eli,
Benim çektiğimi bilemen deli!
Çamura, çaylağa battın mı, söyle?

Madem ki sen gönüllerde pazarsın;
Neleri okudun, neyi yazarsın?
Duran Baba tembel diye kızarsın,
Kendi emeğini tarttın mı, söyle?

Duran Tamer

AYA GİDİYOH

0

Yirmi yıldır yeni geçtik horuğu,
Bindik boz eşşeğe aya gidiyoh.
Atamadık sarık ile çarığı,
El füzede bizler yaya gidiyoh.

Dedem ata bindi, babamsa taya,
Bizler çağ atladık olur mu yaya?
İki sene sonra yolculuk Ay’a,
Yıldızları saya saya gidiyoh.

Muska diktik yeleklere kazağa,
Düşüren düşürdü bizi tuzağa,
Akılı, fikiri sardık kızağa,
Kar üstünde kaya kaya gidiyoh.

Bulutlar üstünde hayli kışladık,
Ne yalanı, ne talanı boşladık,
Gün batmadan hırsızlığa başladık,
Gökyüzünü soya soya gidiyoh.

Bir solukta geldik nerden nereye?
Bu gidişin dönüşü yok geriye!
Sonunda karıştık cine periye;
Seslerini duya duya gidiyoh.

Pusula bozuldu; vurduk kıyıya,
Sarhoş olduk biz uyuya uyuya,
En sonunda dayı dedik ayıya,
Cehalete doya doya gidiyoh.

Duran Baba bizi gaflet bürüdü,
Karıncalar bizden hızlı yürüdü,
Ozonlar delindi, buzlar eridi
Yüzümüzü yuya yuya gidiyoh.

Duran TAMER

Ey koca kabe kavseyn

0

Ey koca kabe kavseyn
Bizim makamımızdır
Hizmet için demadem
Cibril gulamımızdır

Surette rindu meyhur
Mestü harabız amma
Sirette Hak ile Hak
Olmak nizamımızdır

Duvara karşı secde
Etmek bize ne hacet
Bizim namazımızda
Allah imamımızdır

Ey vaizi riyakar
Kuranı bilmiyorsun
Gel bizden al nazire
Kuran kelamımızdır

Şer’i şerifi tağyir
Etme sakın Harabi
Zahitlerin helali
Bizim haramımızdır

EDİP HARABİ

13 OCAK 1931 – Atatürk’ün, Ankara’ya gelen Japon Prensi Takamutsu’yu Çankaya’da kabulü.

0


Atatürk’ün, Japon Prensi Takamutsu şerefine verilen ziyafette konuşması.
Japon Prensi Noboyoto Takamatsu’nun Türkiye Ziyareti
a) Ziyaretin Bildirilmesi
Türkiye’nin Tokyo Büyükelçisi Cevat Bey’den 5 Nisan 1930’da alınan ayrıntılı bilgiye göre; İngiliz Kralının oğlu Duc De Glocester bir yıl önce Tokyo’ya bir ziyarette bulunmuş ve İngiltere’nin meşhur “Diz Bağı” nişanını Japon İmparatoru Mikado’ya takdim etmiştir. Hem buna bir iade-i ziyarette bulunmak, hem de İspanya kralına sunulmak üzere krizantem nişanı vermek amacıyla Japon Prensi Noboyoto Takamatsu, Avrupa’ya bir seyahat düzenleyecektir.
Prens, 24-25 yaşlarında olup yaklaşık bir ay önce on dokuz yaşındaki bir prensesle evlenmiştir. Prens tamamen sıkı bir askeri terbiye almış olup ciddi manada bahriye askeridir. Büyük milletlerle dostluk ilişkileri kurmayı amaçlamış, bu anlamda Türk-Japon Yardım Cemiyeti’nin de kuruculuğunu üstlenmiştir. İngiltere ve İspanya başkentlerindeki resmi ziyaretlerinden sonra, Avrupa’da önem verdiği diğer bazı ülkeleri de ziyaret edecektir.
Tokyo Büyükelçiliğinden 5 Nisan 1930’da alınan yazılı bilgiye göre, Türk-Japon Yardım Cemiyeti’nin kurucusu olan ve yakın zamanda evlenen Prens Takamatsu ve eşi şerefine 2 Mart 1930’da söz konusu cemiyet tarafından bir ziyafet verilmişti. Türk ve Japon milli marşlarının da çalındığı bu yemeğin sonuna doğru Prens Takamatsu söz alarak, 1931 yılı Ocak ayında Türkiye’yi ziyaret ederek üç gün Ankara’da kalmak ve Türk inkılâbını yakından görmek istediğini söylemişti. Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan Tokyo Büyükelçisi Cevat Bey’e verilen cevapta ise Prens Takamatsu’nun bu ziyaretinden Mustafa Kemal Paşa ve Türkiye Hükümeti’nin son derece memnun olacağı bildirilmiştir.


Prens ve Prenses Takamatsu’nun Türkiye’yi ziyaret çerçevesinde takip edecekleri program şu şekilde belirlenmişti: 11 Ocakta saat 17:00’da deniz yolu ile İstanbul’a gelecek olan prens ve prenses, İstanbul valisi ve beraberindeki erkân tarafından vapura çıkılmak suretiyle karşılanacak, Tophane rıhtımına çıkılarak oradan Pera Palas Oteli’ne gidilecektir.
Prens 18:30’da otelden ayrılarak Haydarpaşa’ya gelecek ve özel bir trenle 19:40’ta Ankara’ya hareket edecektir. Ertesi gün saat 11:47’de Ankara’ya varacak olan Prens askeri kıta ve resmi erkân tarafından karşılanacak, saat 13:O0’da Türkiye Dışişleri Bakanı tarafından düzenlenecek öğle yemeğine katılacaktır. Ardından Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, Prens Takamatsu’yu kabul edecek, ardından da kendisine iade-i ziyarette bulunacak ve akşam 20:30’da Prens şerefine bir yemek verecektir. 13 Ocak günü saat 13:30’da öğle yemeği düzenlenecek, akşam Japon Büyükelçisi’nin konuşması dinlenecek, ertesi gün saat 17:00’da Türk Ocağı’ndaki çay ziyafetine katıldıktan sonra akşam saatlerinde İstanbul’a gitmek üzere Ankara’dan ayrılacaktır. Prens 15 Ocak’ta Haydarpaşa’ya vardıktan sonra Pera Palas’a gidecek, ertesi gün prensesle birlikte müzeleri ziyaret edecektir. 18 Ocakta saat 10:00’da Harbiye Mektebi ziyaret edilerek öğrenci ve süvari talimlerinde hazır bulunacaklar, 19 Ocak’ta ise Sofya’ya gitmek üzere Türkiye’den ayrılacaklardır.
Anadolu Ajansı’nın 10 Ocak 1931’de verdiği habere göre; Yunanistan’ın kuzey topraklarını Mora Yarımadası’ndan ayıran Korint Kanalı’nın kapalı olmasından dolayı Prens Takamatsu ve beraberindekiler İstanbul’a bir gün geç gelecek, bu nedenle daha önce planlanan program bir gün tehir ile icra edilecektir.
b) Japon Prensi Takamatsu’nun İstanbul’a Gelişi
Japon İmparatoru’nun kardeşi olan Noboyoto Takamatsu eşiyle birlikte çıktığı yurtdışı gezisinde, Yunanistan’dan ayrılarak 12 Ocak 1931 Pazartesi günü İstanbul’a gelmiştir. Prensin bulunduğu Semiramis Vapuru öğlene doğru Sarayburnu Limanına girmiştir.
Japonya’nın Türkiye Büyükelçisi M. Yuşida, Türkiye Dışişleri Bakanlığı adına Ali Şevki Bey, İstanbul Valisi Muhittin Bey, Emniyet Müdürü Ali Rıza Bey, Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa, Protokol Genel Müdür Yardımcısı Kadri Bey ve İstanbul basınından temsilciler ise Sakarya motoruna binerek Sarayburnu açıklarında Japon kafilesini getiren vapuru karşılayıp vapura çıkmışlardır. Prensin çok ileri derecede İngilizce ve Fransızca bilen eşi, Galata taraflarını göstererek “-ben bir kitapta okumuştum, karşısı Galata değil mi?” diye sormuş, aldığı “evet” cevabı üzerine “-okuduğuma göre orada Yüksek Kaldırım diye bir yer varmış, tekkeleri ve şeyhleriyle meşhurmuş doğru mu?” diye sormuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılan inkılâplara aleyhte bir kitap okuduğu anlaşılan prensese gerekli cevap verilerek Türkiye’de artık tekke ve derviş olmadığı ifade edilmiştir.
Saat 11:00’da karaya çıkarak Pera Palas Oteli’ne geçen Prens Takamatsu ve eşi, iki saat sonra Japonya Büyükelçiliğini ziyaret ederek kendileri için düzenlenen yemeğe katılmışlar, ardından tekrar otele dönmüşlerdir. Prens Takamatsu saat 18:30’da Japonya Büyükelçisi ve yanında bulunan kişilerle birlikte Sakarya motoruna binerek Haydarpaşa’ya geçmişler, 19:40’da da demiryolu ile Ankara’ya hareket etmişlerdir. Rahatsızlığı nedeniyle İstanbul’da kalan Prensese ise Vilayet Özel Kalem Müdürü Ekrem Bey’in eşi eşlik etmekteydi.


c) Prens Takamatsu’nun Ankara Temasları
Japon Prensi Takamatsu, yaveri, özel doktoru ve yanındakilerle beraber 13 Ocak saat 11:45’te Ankara’ya varmışlardı. Türk ve Japon bayraklarıyla süslenen istasyonda kendisini Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey, dışişleri ve deniz müsteşarları, Cumhurbaşkanlığı Genel Kâtibi Tevfik Bey, Japonya Büyükelçisi ve protokol karşılamıştır. Prens ve yanındakiler ilk olarak Ankara Palas’taki özel odalarında bir süre istirahat ettikten sonra Tevfik Rüştü Bey tarafından Dışişleri köşkünde verilen yemeğe katılmışlardır. Yemekte Hamdullah Suphi Bey, Şükrü Kaya, Yusuf Kemal Bey gibi önde gelen kişiler de hazır bulunmuştur. Prens Takamatsu, saat 16:00’da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilmiş, bir süre özel sohbetin ardından Ankara Palas’a dönmüştür. Saat 17:30’da da Gazi Mustafa Kemal Paşa Ankara Palas’a giderek Prens Takamatsu’ya iade-i ziyarette bulunmuş, bu görüşme 40 dakika sürmüştür. Akşam saat 20:40’da ise Marmara Köşkü’nde prens şerefine bir yemek tertip edilmiştir. Prens yemekte, Mustafa Kemal Paşa’ya Japon ipeklerinden işlenmiş önemli bir hediye takdim etmiştir.
Japon Prensinin Türkiye ziyaretine ayrı bir önem atfedilmişti. Çünkü 48 sene önce Türkiye’ye gelen Prens ve Prenses Komatsu’dan sonra Prens Takamatsu’nun bu ziyareti Türk-Japon dostluğunun belli başlı hadiselerinden birini teşkil etmiştir. Prensin Ankara temasları ve Türkiye hakkındaki düşüncelerini öğrenmek arzusuyla kendisiyle bir görüşme yapmak isteyen Hâkimiyet-i Milliye gazetesi muhabirine, Protokol Müdürü M. Yamagata vasıtasıyla verdiği röportajda, o güne kadar 18 ülkeyi ziyaret eden ve 7 ülkeye daha gidecek olan Prensin bu uzun yurtdışı seyahatinin Türkiye ayağının kendisine göre gezi programının en önemli kısmı olduğunu söylemiştir. Kendisinden önce gelen Amiral Yamamato, Japonya’ya dönüşünde Türkiye’den övgü dolu sözlerle bahsetmiş, o günden beri bu güzel ülkeyi ve idarecilerini görme arzusu kendisinde belirmişti. Prens sözlerini şu şekilde sürdürmüştür:
“… Asil milletinize şef olmak liyakatini her suretle göstermiş olan Mustafa Kemal Hazretleriyle görüşmüş olmak, cumhuriyetin bânisinden Türk inkılâbını dinlemek de beni sevindiren bir fırsat oldu. Devamlı harpler Türkiye’yi çok yorduğu halde kendilerinden dinledim ve gördüm ki Türkiye çok çalışıyor ve çok çalışacaktır. Bu faaliyetiniz cidden takdire layıktır.”
Mustafa Kemal Paşa, 13 Ocak 1931 akşamı saat 20:30’da Marmara Köşkü’nde Prens Takamatsu şerefine bir akşam ziyafeti vermiştir. Bakanlar Kurulu üyeleri, Dışişleri Müsteşarı Numan Rıfat Bey ve Japon Elçilik üyelerinin de bulunduğu yemek sırasında Mustafa Kemal Paşa yaptığı konuşmada, prensi Ankara’da ağırlamaktan son derece memnun olduğunu söyleyerek sözlerini şu şekilde sürdürmüştür:
“…Türk ve Japon milletleri öteden beri birbirine karşı samimi ve dostane hislerle doludur. İki memleket arasındaki ilişkilerin takviyesi hususunda Türk-Japon cemiyetinin hâmisi sıfatıyla sarf buyurduğunuz mesaiye bilhassa müteşekkirim. Bu ilişkilerin her gün daha da gelişeceğine kanaatim vardır. Japon milletinin yüksek ve vatanperverane vasıfları, medeniyet yolundaki dikkate şayan icraat ve gelişmeleri Türkiye’de daima alaka ve samimi takdirat ile takip olunmuştur. Prens hazretleri, ziyaretinizin yüksek ve kıymetli hatırasını daima muhafaza edeceğiz. İmparator hazretleri ile hanedanınız ve zat-ı fehimanelerinin saadetlerini ve Japonya’nın refah ve teâlisini en samimi hislerle temenni ederim”.
Prens Takamatsu ise yaptığı konuşmada, kendisine karşı gösterilen nazik kabul ve ülkesi için buyrulan sözlerden dolayı samimi teşekkürlerini beyan etmiştir. İki milletin birbirlerine eskiden beri samimi ve dostane hisler beslediğine dair inancını belirtmiştir. Bununla birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın liderliği altında Türk milletinin başardığı parlak eserleri zikretmek fırsatını kaçırmak istemeyip, iki ülke arasındaki dostane ilişkilerin gelişmesi için zaman harcayacağını ifade etmiş ve son olarak ise Mustafa Kemal Paşa’nın şahsı ve Türk milletinin saadet ve refahı için samimi temennilerini arzetmiştir.
Prens Ankara ziyareti kapsamında gezilerine devam ederek 15 Ocak günü Augustus Mabedi’ni ziyaret etmiştir. Mabedin mimarisi ve Augustus’un vasiyeti hakkında Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişi Aziz Bey’den bilgi almış, Hitit kabartmalarını ayrı ayrı incelemiş ve oradan da kaledeki müzeye giderek bir süre şehri seyretmiştir. Daha sonra Maliye Bakanlığı binasının yanında bulunan Julianus Zafer Anıtı’nı ilgiyle incelemiş, Japon Elçisi’yle beraber Etnografya müzesini gezmişlerdir. Ardından İsmet Paşa tarafından verilen yemeğe, saat 20:30’da ise Ankara Palas’ta Japon elçisi tarafından tertip edilen ziyafete katılmıştır.
Prens maiyetindekilerle birlikte ertesi gün ise Gazi Öğretmen Okulu, Kız Öğretmen Okulu, Kız Enstitüsü ve Musiki Muallim Mektebini ziyaret etmiştir. Ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ziyaret ederek burada bir süre Cumhurbaşkanının odasında özel sohbetlerde bulunduktan sonra saat 17:00’da Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi Bey’in verdiği çay ziyafetine katılmıştır. Bu ziyafette Başbakan İsmet Paşa, Meclis Başkanı Kâzım Paşa ve Dışişleri Bakanı da hazır bulunmuştur. Prens aynı gün akşam 19:00’da Dışişleri Bakanı ve Japonya’nın Ankara Büyükelçisi’nin de aralarında bulunduğu erkân tarafından İstanbul’a uğurlanmıştır.
d) Prensin İstanbul’a Dönüşü ve Türkiye’den Ayrılışı
16 Ocak sabahı İstanbul’a dönen Prens Takamatsu istasyonda merasimle karşılanmıştır. Prens, Ankara’yı ziyaretten son derece memnun kaldığını ve doğu milletleri olan Türk ve Japonlar arasındaki bağların bu ziyaretle daha da kuvvetlendiğini ifadeyle, bu durumun doğuda barışın tesisine de katkıda bulunacağını belirtmiştir. Prens, aynı gün havanın yağmurlu olmasına rağmen Ayasofya’yı, Süleymaniye Camiini, Yerebatan Sarayı’nı, Yedikule surlarını ve Karaköy’de bulunan Japon Ticaret Sergisi’ni ziyaret etmiştir.
17 Ocak’ta saat 10:00’da Tophane rıhtımından Kalamış Vapuru ile Heybeliada’ya giderek orada bulunan Deniz Lisesi’ni ziyaret eden Prens Takamatsu, daha sonra Büyükada ve Boğaziçi’ni gezmiştir.
Prens ve eşi 18 Ocak’ta saat 10:00’da Pera Palas’tan ayrılarak harbiye, Erkân-ı Harbiye ve Mülkiye mekteplerini ziyaret etmişler, ardından otele dönüp öğle yemeğini yedikten sonra saat 14:00’te yeniden çıkarak Topkapı Sarayı’nı, civardaki müzeleri ve Kapalıçarşı’yı gezmişlerdir. Bu ziyaretler Prens üzerinde son derece olumlu intibalar bırakmış, özellikle okullardaki düzene hayranlıklarını bizzat beyan etmişlerdir. Böylece Türkiye’deki temas ve incelemelerini tamamlayarak saat 15:20’de Semplon Ekspresi ile İstanbul’dan ayrılarak Sofya’ya hareket etmişlerdir.
Prens istasyondan hareketi esnasında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek, Türk topraklarını unutulmaz hatıralarla terk ederken, bu ziyaretleri esnasında kendisine ve eşine gösterilen misafirperverlik ve dostluk hislerinden dolayı derin minnettarlığını bildirmiş ve Türk-Japon Yardım Cemiyeti’nin hamisi sıfatıyla Türkiye’ye karşı özel bir ilgisi bulunması hasebiyle bu ziyaretinin Türkiye ile Japonya arasındaki dostluk ilişkilerinin daha samimi bir hale gelmesine de yardım edeceğini ifade etmiştir. Prens ayrıca M. Kemal Paşa’nın şahsi saadeti ve Türk milletinin refahı için de samimi temennilerde bulunmuş, Türkiye’de kaldığı süre boyunca kendilerine gösterilen hürmetten dolayı Başbakan İsmet Paşa ile Bakanlar Kurulu üyelerine de minnettarlığını iletmiştir.
M. Kemal Paşa ise verdiği cevapta, Prensin bu nazik telgrafına karşılık en içten teşekkürlerini sunarak, Japon Prensi ve Prensesi’nin Türkiye’de gördüğü hüsnü kabulün hem kendileri hem de Japon milleti hakkındaki hakiki dostluk ve muhabbet duygularının çok samimi bir tezahürü olduğunu ifade etmiştir.
İstanbul’dan ayrılan Prens ve beraberindekiler Bükreş, Budapeşte, Viyana, Prag, Berlin, Bern, Paris ve Londra gibi çeşitli Avrupa şehirlerini gezdikten sonra, Amerika ve Kanada’ya da uğrayıp oradan da Japonya’ya döneceklerdir. Böylelikle Prens Takamatsu, eşi ve beraberindekilerin çıkmış olduğu büyük Avrupa gezisi sona erecektir.
JAPON PRENSİ TAKAMUTSU VE JAPONYA HAKKINDA KONUŞMASI
(13.01.1931)
Sayın Prens,
Değerli şahsınızı hükümet merkezimizde selâmlamaktan çok memnunum. Türk ve Japon milletleri, öteden beri birbirine karşı içten, dostça hislerle bağlıdır. İki memleket arasındaki ilişkinin kuvvetlenmesi konusunda Türk- Japon cemiyetinin koruyucusu sıfatıyla harcadığınız çalışmaya özellikle teşekkür borçluyum. Bu ilişkilerin her gün daha fazla gelişeceğine inancım vardır. Japon milletinin yüksek ve vatanseverce nitelikleri, uygarlık yolundaki dikkate değer uygulamaları ve gelişmeleri, Türkiye’de daima ilgiye ve içtenlikle izlenmiştir.
Sayın Prens, ziyaretinizin yüksek ve kıymetli anısını daima koruyacağız. İmparator Hazretleri ile hanedanınızı ve değerli şahsınızın mutluluklarını ve Japonya’nın rahatlık ve yükselmesini en içten duygularla dilerim.

HALİDE EDİP’İN MEKTUBU, ATATÜRK’ÜN CEVABI …

0

Mandacı görüşü savunanlar, ABD Başkanı Wilson’un ünlü 14 ilkesinden 12.’sinin Türklerin çoğunlukta bulunduğu topraklarda bağımsız bir Türk devletinin kurulmasına uygun olduğunu savunarak “Türk-Wilson Cemiyeti” kurdular. Bu dernek, 5 Aralık 1918 tarihinde, Halide Edip Adıvar, Yunus Nadi Abalıoğlu, Ahmet Emin Yalman gibi kişilerin imzalarıyla ABD Başkanı Wilson’a Amerikan mandası istemiyle başvurdu. Mektupta, azınlıkların haklarının güvence altında olacağı, önemli bakanlıklara birer Amerikalı Baş Müsteşar atanacağı, yine Amerikalı Baş Müsteşar Başkanlığı’nda toplanacak bu Müsteşarlar Kurulu’nun ülkeyi geliştirecek reformları saptayıp, uygulamaya koyacağı, reformların yürütülmesi hakkında milletçe güvence verileceği, polis ve jandarmanın bir Amerikalı genel müfettişe bağlanacağı belirtiliyordu.
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne
Saygıdeğer Efendim,
Memleketin siyasî durumu en son kertesine geldi. Kendimize bir yön çizebilmek için, Türk milletinin zarını atıp olumlu bir durum alma zamanı ise geçmek üzere bulunuyor.
Dış durum İstanbul’da şöyle görünüyor :
Fransa, İtalya, İngiltere, Türkiye’nin mandaterlik meselesini Amerikan Senatosu’na resmen teklif etmiş olmakla birlikte, Senato’nun bu teklifi kabul etmemesi için bütün güçlerini kullanıyorlar. Taksimden pay kaçırmak elbette işlerine gelmiyor.
Suriye‘de aradığını bulamayan Fransa, zararını Türkiye’den kapatmak istiyor. İtalya namuslu bir emperyalist olduğundan, savaşa ancak Anadolu’nun bölüşülmesinde pay almak için girdiğini açıktan açığa söylüyor. İngiltere‘nin oyunu biraz daha incedir.
İngiltere, Türk’ün birliğini, çağdaşlaşmasını, gerçek bir bağımsızlık kazanmasını, gelecekte bile istemiyor. Yeni imkân ve görüşlerle; tamamen çağdaş ve kuvvetli bir Müslüman-Türk hükümeti başında hilâfet de olursa, İngiltere’nin elindeki müslüman esirleri için kötü bir örnek olur. İngiltere Türkiye’yi bütünü ile ele geçirebilse, kafasını kolunu koparır, birkaç yılda sadık bir sömürge durumuna sokar. Buna, memleketimizde en başta ve özellikle dinî sınıflar çoktan taraftardırlar. Fakat bunu Fransa ile dövüşmeden yapabilmek mümkün olamayacağından taraftar olamaz. Fakat, Türkiye’yi bütün olarak korumak gereği duyulursa, yani bölüşmenin büyük askerî fedakârlıklarla yapılabileceğini anlarsa Lâtinleri sokmamak için Amerikan görüşünü tutar ve destekler. Nitekim İngiliz siyasetçileri arasında zaten bu görüşe eğilimli olanlar vardır. Morisson (Morison) gibi ünlü kimseler Amerika’nın Türkiye’de manda kurmasını istiyorlar.
Başka bir çözüm yolu da, Türkiye’yi Trakya’dan, İzmir’den, Adana’dan, belki de Trabzon’dan ve hele İstanbul’dan yoksun bıraktıktan sonra, eski Kapitülasyonları ve boğulmaya mahkûm iç sınırlarıyla başbaşa bırakmak.
Biz İstanbul’da, kendimiz için, bütün eski ve yeni Türkiye sınırlarını içine almak üzere geçici bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz. Dayandığımız noktalar şunlardır :
1- Aramızda, hangi şartlar altında olursa olsun, Hıristiyan azınlıklar kalacaktır. Bunlar hem Osmanlı vatandaşı olma haklarından yararlanacaklar hem de dışarıda bir Avrupa devletine dayanarak karışıklık çıkaracaklar, sürekli olarak müdahaleye yol açacaklar ve zaten göstermelikten ibaret olan bağımsızlığımızdan azınlıklar adına her yıl bir parça daha kaybedeceğiz.
Güçlü bir hükümet ve çağdaş bir idare kurulabilmesi için, patrikhanenin siyasî imtiyazla, azınlıkların kuvvetli devletler vasıtasıyla yaptıkları sürekli tehditler ortadan kalkmalıdır. Küçük ve zayıf bir Türkiye bunu başaramayacaktır.
2 – Biri birini yok eden, çıkar sağlama, hırsızlık, macera ve şöhret için yaşayanların hırsını doyuran bu hükümet anlayışı yerine, milletin refah ve kalkınmasını sağlayabilecek, halkı ve köyleri, sağlığı ve zihniyeti ile çağdaş bir halk durumuna getirebilecek bir hükümet anlayış ve uygulamasına ihtiyacımız var. Bunun için gerekli olan paraya uzmanlığa ve kudrete sahip değiliz. Siyasî dış borçlar, siyasî esareti artırıyor. Taraf tutma, cahillik ve çok konuşmaktan başka olumlu bir sonuç veren yeni bir hayat yaratamıyoruz.
Bugünkü hükümet, adamlarını takdir etmese bile, halkı ve halk hükümeti kurulmasını yararlı gören Filipin gibi vahşî bir memleketi, bugün kendi kendini idareye muktedir çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu konuda çok işimize geliyor. On beş yirmi yıl sıkıntı çektikten sonra yeni bir Türkiye’yi, her ferdi öğrenimi ve zihniyetiyle gerçek bağımsızlığı kafasında ve cebinde taşıyan bir Türkiye’yi, ancak yeni dünyanın kabiliyeti yaratabilir.
3 – Yabancı devletlerin Türkiye üzerindeki rekabetlerini ve kuvvetlerini memleketimizden uzaklaştırabilecek bir yardımcıya ihtiyacımız var. Bunu ancak Avrupa dışında ve Avrupa’dan daha güçlü bir elde bulabiliriz.
4 – Bugünkü oldu bittileri ortadan kaldırmak ve davamızı sür’atle dünyaya karşı savunabilmek için, gerekli güce sahip bir devletin yardımını istemek lâzımdır. Yayılma siyaseti güden Avrupa’nın başvurduğu binbir yol ve alçakça siyasetine karşı böyle bir vekil olarak Amerika’yı kendimize kazanarak ortaya atabilirsek, Doğu Meselesi’ni de Türk Meselesi’ni de gelecek için kendimiz çözümlemiş olacağız.
Bu sebeplerden dolayı, bir an önce istememiz gereken Amerikan mandası da, elbette sakıncasız değildir. Haysiyetimizden epeyce fedakârlık etmek mecburiyetinde bulunuyoruz. Yalnız, bazılarının düşündüğü gibi, Amerika’nın resmî sıfatında dinî eğilim ve taraf tutma yoktur. Hıristiyanlara para verecek misyoner kadın Amerika’sı, Amerika’nın yönetim mekanizmasında bir yer tutmaz. Amerika’nın yönetim mekanizması dinsiz ve milliyetsizdir. O, türlü cins ve mezhepten insanları çok uyumlu ve kaynaşmış olarak bir arada tutmanın yolunu biliyor.
Amerika, Doğu’da mandaterlik yapmak Avrupa’da başına dert açmak niyetinde değildir. Fakat onların onur meselesi yaptıkları şey, yöntemleri ve idealleri ile Avrupa’dan daha üstün bir millet olmak iddiasıdır. Bir millet içtenlikle Amerikan milletine başvurursa, Avrupa’ya, girdikleri memleket ve milletin yararına nasıl bir idare kurduklarını göstermek isterler.
Amerikan resmî mahfillerinin önemli şahsiyetleri arasında epey lehimize bir hava oluştu. İstanbul’a Ermeni dostu olarak gelen birçok hatırı sayılı Amerikalı, Türk dostu ve Türk propagandacısı olarak döndüler.
Bu akımı temsil eden resmî ve gayrî resmî Amerikan görüşünün altında yatan gizli düşünce şudur: Türkiye’yi parçalamamak, eski sınırları içinde bir bütün halinde olduğu gibi korumak şartıyla genel ve tek bir mandaya bağlamak. Suriye, Amerikan Komisyonu orada iken, genel bir kongre toplayarak Amerika’yı istemiştir. Suriye‘nin bu isteği Amerika’da çok iyi karşılanmıştır.
Amerika, bizim topraklarımız üzerinde Ermenistan kurmaya niyetli görünmüyor. Eğer mandayı alırlarsa, bütün milletleri eşit şartlar altında bir memleket evlâdı olarak kabul edip alacaklarını önemli çevrelerden haber aldım.
Ne var ki, Avrupa, mutlaka bir Ermenistan meselesi ortaya çıkarmak -özellikle İngiltere- Ermenilere tavizler vermek istiyor. Amerikan kamuoyunda zulüm görmüş Ermeniler adına bir oyun oynamaya çalışıyor. Avrupa korkusu bizim fikir adamlarını düşündürüyor. Reşat Hikmet Bey gibi, Câmi Bey gibi, hattâ millî birliğe şekil veren diplomatlarımızın, Ermeni meselesi için bir çözüm yolu tavsiyeleri var. Resmen size yazılıyor.
Çok tehlikeli anlar geçiriyoruz. Anadolu’daki mücadeleyi dikkat ve sevgiyle izleyen bir Amerika var. Hükümet ve İngilizler, bunun Hıristiyanları öldürmek, İttihatçılar getirmek için yapılan bir hareket olduğu düşüncesini Amerika’ya elbirliği ile benimsetmeye çalışıyorlar.
Her an bu Millî Mücadele’yi durdurmak için kuvvet gönderilmesi tasarlanıyor; bunun için İngilizleri kandırmaya çalışıyorlar. Millî Mücadele sür’atle ve olumlu isteklerle kendini ortaya koyarsa ve Hıristiyan düşmanlığı gibi bir rengi de olmazsa Amerika’da hemen destek bulacağını yine çok önemli çevreler garanti ediyorlar.
Sivas Kongresi toplanıncaya kadar, Amerikan komisyonunu alıkoymaya çalışıyoruz. Hattâ, kongreye Amerikalı bir gazeteci göndermeyi de belki başarabileceğiz.
İşte bütün bunlar karşısında, dâvâmızda bize yardımcı olabilmesi için, bu fırsat dakikalarını kaybetmeden, bölüşülme ve çözülme korkusu karşısında, kendimizi Amerika’ya başvurmaya mecbur görüyoruz Vasıf Bey kardeşimizle bu hususta birleştiğimiz noktaları kendisi de ayrıca yazacaktır.
Türkiye’yi azim ve irade sahibi geniş görüşlü bir iki kişi belki kurtarabilir. Macera ve boğuşma devri artık geçmiştir. Gelecek için kalkınma ve birlik savaşı açmaya mecburuz. Sınırlarında bu kadar çok evladı ölen zavallı memleketimizin düşünce ve medeniyet savaşında kaç tane şehidi var. Biz Türkiye’nin hayırlı evlâtlarından, yarının kurucuları olmalarını istiyoruz. Sizin, Rauf Bey kardeşimizle birlikte, temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanızı bekliyoruz.
Saygılarımı gönderir, başarınıza dua ederim. Millî dâvâda canıyla başıyla çalışanlar arasında, sade bir Türk askerinin alçak gönüllülüğü ile, sizinle birlikte olduğumu ifade ederim.
10.8.1919
Halide Edip
Halide Edip Afyonkarahisar, 13.8.1919 15′inci Kolordu Komutanlığı’na Mustafa Kemal Paşa’ya özel:
İstanbul’daki çeşitli partilerin birleşerek Amerika hey’etine verilmek üzere aldıkları kararlar aşağıda arz olunur :
1 — Ermenistan için Türkiye’nin doğu sınırları üzerinde Ermenilerin işine yarayacak bir toprak parçası vermeye Doğu illerindeki Türklerin ve orada iş başında bulunan büyüklerin, bu bölgenin gelecekteki refahını ve serbestçe gelişmesini düşünerek razı olabilecekleri görüşünde olduklarını, yalnız bu görüşlerini, oradaki Kürtlerle işbirliği yapmış olmaları ve Kürtlerin de Ermenilere toprak verme düşüncelerine kesinlikle karşı bulunmaları dolayısıyla açığa vurmak istemediklerini ve hattâ açığa vursalar bile, oradaki Türk çoğunluğunun, aşağıdaki şartların yerine getirileceği konusunda kendilerine güvence verilmedikçe bu düşüncede Kürtlerden ayrılmayacaklarını zannettiklerini tespit etmiştir.
Şöyle ki:
Birincisi, Türk ve Kürt çoğunluğunun ve aralarındaki diğer azınlıkların yaşadıkları toprakların bütünlüğü;
ikincisi, Türk bağımsızlığının tam olarak tanınması ve fiilen garanti edilmesi;
üçüncüsü, Türkiye’nin çağdaş medeniyete ulaşabilmesi için serbestçe gelişmesine engel olan kayıtların kaldırılmasıyla Wilson prensiplerinde vadedildiği üzere, bağımsızlıklarından ve haklarından en güvenli bir şekilde yararlanmasına imkân verilmesi;
dördüncüsü, bu hususlarda ve Türklerin gelişmelerinin çabuklaştırılmasında Amerika’nın bize yardımcı olacağını, Cemiyet-i Akvam (48)’a karşı üstlenmesi.
2 — Boşaltılacak topraklardan çıkarılacak olan Türk ve Kürtlerin gönderildikleri yeni topraklarda derhal yerleştirilmeleri ve bu topraklardan hemen yararlanmalarını sağlamak için Amerika’nın yardım etmesi.
3 — O çevrede ve özellikle Erzincan ve Sivas arasında yoğun olarak bulunan Ermenilerin yine Ermenistan sınırları içine gönderilmelerinin sağlanması.
4 — Ermenistan adına ve hesabına gerçekleşmesini muhtemel gördüğümüz toprak verme durumu, bağımsız bir Ermenistan adına değil, ancak büyük ve medenî bir devletin mandası altında gelişecek çağdaş bir devlet adına olacaktır.
Çünkü, bugünkü Ermenistan’a toprak bırakmak, Türkiye’nin başına ikinci bir Makedonya derdi açmak demek olduğu gibi, Kafkasya için de bir gaile çıkarmak demektir.
5 — Bütün bunlar tartışılabilir bir «teklif» niteliğindedir. Ancak, bunların kesin bir şekil alabilmesi, memleketteki hey’etlerle temas kurmaya bağlı ise, oraya Amerikan hey’etinden birinin gönderilmesi şarttır.
6 — Ve en son olarak konunun kanunî ve meşru bir şekle sokulması için Osmanlı Millî Meclisi’ne (49) götürülmesi tabiîdir.
Kişiye özel Erzurum, 21.8.1919 339
12′nci Kolordu Komutanlığı’na
20′nci Kolordu Komutanlığı’na
(Yalnız 12′nci Kolordu). İlgi: 13.8.1919.
İstanbul’da çeşitli partilerin Amerikan Komisyonu’na verilmek üzere aldıkları kararlar, burada Hey’et-i Temsiliye’mizce son derece üzüntü ve esefle karşılandı. Çünkü, birinci maddede Ermenistan’a Doğu illerimizden toprak verilmesi söz konusu olmaktadır.
Oysa, ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu illerden bir karış toprağın bile Ermeniler hesabına yazılmasının, bugün için uygulamada mümkün olamayacağı şöyle dursun, unsurlar arasındaki nefret ve öcalma duygusunun dehşet ve şiddeti, Osmanlı Ermenilerinin dönmeleri halinde bile iller içinde yoğun olarak yerleştirilmelerini tehlikeli göstermektedir.
Bu bakımdan, suçlu olmayan Osmanlı Ermenilerine gösterilecek en büyük kolaylık, adaletli ve eşit şartlar altında vatanlarına dönmelerini kabulden başka bir şey olamayacaktır.
Üçüncü maddede, Erzurum ve Sivas arasında yoğun bir Ermeni topluluğu bulunduğu hayali, bilgisizlik ve vukufsuzluktan başka birşey değildir:
Harpten önce bile, buralarda oturanların büyük çokluğu Türk, birazı Zaza denilen Kürtlerden ve pek azı da Ermenilerden ibaretti. Bugün artık varlığından söz edilecek sayıda Ermeni yoktur.
O halde, bu gibi dernekler yetkilerini bilmeli ve bir iş yapmak isterlerse, hiç olmazsa Harbiye ve Hariciye Nezaretleri’nin barış hazırlıkları dolayısıyla yaptıkları resmî istatistik ve grafiklere olsun başvurmak zahmetinden kaçınmamalıdırlar. Bu telgrafın aynen İstanbul’a gönderilmesini rica ederiz.
Mustafa Kemal
Erzurum’da, Sivas’a gelme hazırlıkları yapıldığı bir sırada kendisine sorulan:
“Paşam, Sivas’ta galiba manda meselesi bizi çok üzecek ve yoracak” sorusuna heyecanla şu cevabı verir: “Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar.
Kendi rahatlarını temin etmek için bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklalini feda ediyorlar .”
“Biz başarılı olacağız. Buna şüphem yok. Acaba zafere kavuştuğumuz ve memleketi kurtardığımız zaman Osmanlı ricalinin ileri gelenleri utanmak hissini duyabilecekler mi?..
Öyle bir manda istenecek veya verilecekmiş ki, hakimiyet hakkına, dışarda temsil hakkımıza, kültürel bağımsızlığımıza, vatan bütünlüğümüze dokunulmayacakmış. Buna ve böylesine, Amerikalılar değil, çocuklar bile güler.
Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeden böyle bir mandayı niçin kabul etsinler?
Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi aşık olacaklar. Bu ne hayal ve ne gaflettir? Hayır Paşalar hayır, hayır, beyefendiler hayır, hayır, hayır hanımefendiler hayır, manda yok, Ya istiklal ya ölüm var…
46) Doğu İlleri Kongresi.
47) Kötülüğün en az zararlısı.
48) Milletler Cemiyeti: Birleşmiş Milletler.
49) Meclis-i Millî-i Osmanî’ye.