Maviye, Maviye çalar gözlerin, Yangın mavisine. Rüzgarda asi, Körsem, Senden gayrısına yoksam, Bozuksam, Can benim, düş benim, Ellere nesi? Hadi gel, Ay karanlık…
İtten aç, Yılandan çıplak, Vurgun ve bela Gelip durmuşsam kapına Var mı ki doymazlığım? İlle de ille Sevmelerim, Sevmelerim gibisi? Oturmuş yazıcılar Fermanım yazar N’olur gel, Ay karanlık…
Dört yanım puşt zulası, Dost yüzlü, Dost gülücüklü Cigaramdan yanar. Alnım öperler, Suskun, hayın, çiyansı. Dört yanım puşt zulası, Dönerim dönerim çıkmaz. En leylim gecede ölesim tutmuş, Etme gel, Ay karanlık…
Uzaktan merhaba olmaz Nerde kaldı kabre sığmaz Güdümen’im az da kalmaz Ben yiğidi bilmez miyim
Yine kalmış toz içinde Cümle beden naz içinde Söz söylenir söz içinde Ben yiğidi bilmez miyim
Kış kaydını gördüm diyor Sana haber verdim diyor Dört kapıya erdim diyor Ben yiğidi bilmez miyim
Gezer Çamlıbel yolunda Şeşper takılmış belinde Al atın gemi kolunda Ben yiğidi bilmez miyim
Bulut olur göğe ağar Yağmur olur yere yağar Önünde devrilir dağlar Ben yiğidi bilmez miyim
Köroğlu der ömür geçer Pence vurur göğsün açar Demircioğlu’m konar göçer Ben yiğidi bilmez miyim
Köroğlu Bütün Şiirleri, Akvaryum Yayınları, 2007
Bolu beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf’u, güzel ve cins ‘at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbuldür, iyi cins at olur.
Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik gösterişi yoktur. Hatta, çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf’un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi’nden öc alacağını söyler.
Baba Qğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer. Tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf’un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur .O da her türlü şövalyelik oyunlarım öğrenmiş pir babayiğittir.
Bir gece Yusuf, düşünde Hızır’ı götür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır’ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf’ un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir.
Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan, da sevinir. Kendi yerine oğlu, öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.
Körün oğlu Ruşen Ali d:ağa çıkar .Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar .Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık adı Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel’de, bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel’de geçen kervanlardan bac alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır.
Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı’sının oğlu Ayvaz’ı kaçırır, Çamlıbel’e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi’nin bacısı Döne Hanım’ı kaçır’ır, evlenirler. Aradan yıllar geçer, Bolu’yu basar, yakar, yıkar. Bolu Beyi’nden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de Köroğlu’na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu’nu, başka bir seferde de Ayvaz’ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.
Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır-At da sır olmuştur. O Kır-At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu’na hizmet etmiştir.
Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka sôylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar, ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz. Denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Sonra beyleri de dağılırlar.
Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu’nun hikayesi sona erer.
Cahit Öztelli Üç Kahraman Şair Köroğlu Dadaloğlu Kuloğlu Milliyet yayınları-1974
Bizden selâm olsun Bolu Beyi’ne Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır Ok gıcırtısından, kalkan sesinden Dağlar sada verip seslenmelidir
Düşman geldi tabur tabur dizildi Alnımıza kara yazı yazıldı Tüfek icat oldu mertlik bozuldu Eğri kılıç kında paslanmalıdır.
Benden selam olsun Bolu Beyine Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır At kişnemesinden kargı sesinden Dağlar seda verip seslenmelidir
Düşman geldi tabur tabur dizildi Alnımıza kara yazı yazıldı Tüfek icad oldu mertlik bozuldu Eğri kılıç kında paslanmalıdır
Köroğlu düşer mi eski şanından Ayırır çoğunu er meydanından Kırat köpüğünden düşman kanından Çevre dolup şalvar ıslanmalıdır
Atına Binmiş Elinde Dizgin Girdiği Cephede Hiç Olmaz Bozgun Çeteler İçinde Yılan Bey Azgın Vurun Antepli’ler Namus Günüdür Vurun Türk Uşağı Namus Günüdür
Sürerim Sürerim Gitmez Kadana Düşmanın Kurşunu Değmez Adama Kara Haberimi Verin Babama Vurun Antepli’ler Namus Günüdür Vurun Türk Uşağı Namus Günüdür
Antep’in Harbine Onbir Ay Oldu Kanımız Kurudu Benzimiz Soldu Analar Bacılar Saçların Yoldu Vurun Antepliler Namus Günüdür Vurun Türk Uşağı Namus Günüdür
5 yıl önce yazmıştım: Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda nüfusun %80’i köylerde yaşıyordu. Okuma yazma oranı Türkiye genelinde %6-7 civarındaydı; ancak bu oran köylere varıldığında oldukça düşüyordu. 40 bin köy vardı; 37 bin köyde ökul ve öğretmen bulunmuyordu Osmanlı döneminde köylü asker ve vergi alınırken hatırlanıyordu. Açlık ve sefalet diz boyuydu. Mustafa Kemal Atatürk ‘Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür” diyor ve köylüyü hak ettiği yere kavuşturmak istiyordu. Bunun için köylünün aydınlanması gerekti.
1923 İzmir İktisat Kongresi’nde eğitimin üretimdeki önemini vurguluyor, çocuklarımıza vereceğimiz ilim ve irfanın ”ticaret, tarım ve zanaat alanlarında verimli, etkili” olması gerektiğini belirtiyordu. Cumhuriyetimizin ilk Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati döneminde Harf Devrimi sonrasında okuma yazma oranını arttırmak için 1928 yılında Köy Öğretmen Okulları açılmaya başlandı, ancak yetiştirilen öğretmen sayısı ihtiyaca cevap vermiyordu. 1935 yılına gelindiğinde Saffet Arıkan Milli Eğitim Bakanlığı’na, İsmail Hakkı Tonguç da Atatürk’ün onayıyla İlköğretim Müdürlüğü’ne getirildi. Tonguç görevine başlar başlamaz ilköğretimimizin durumunu belirten bir rapor hazırladı. Tonguç’un hazırladığı rapora göre 1933-1934 eğitim öğretim döneminde köylerde, çoğu 1-3 sınıflı 4999 köy ilkokulunda 6786 öğretmen, 313 bin 169 öğrenci vardı. Saffet Arıkan 1936’da TBMM’de yaptığı konuşmada ”hâlâ 40 bin köyümüzden 35 bininde okul ve öğretmen yok” demişti. Aynı yıl Atatürk’ün önerisiyle askerliğini çavuş ve onbaşı olarak yapanlardan seçilen gençlerin 6 aylık kurstan geçirilerek okulsuz köylere ”eğitmen” olarak gönderilmesine karar verildi.
1937’de 3238 sayılı ”Köy Eğitmenler Kanunu” çıkarıldı. İlk olarak Eskişehir Çifteler, İzmir Kızılçullu, Edirne Karaağaç’ta 3 eğitmen kursu açıldı. 1938’de Sakarya Arifiye, Kastamonu Gölköy ve Malatya Akpınar’da 3 eğitmen kursu daha açıldı. 1936-46 yıllarda bu kurslarda 8000 eğitmen yetiştirildi. 1938 yılı sonlarında Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanı yapılmıştı. 1939 yılında 3704 sayılı kanunla Köy Öğretmen Okulları açılması kararı alındı. Çifteler, Kızılçullu ve Gölköy’deki 3 eğitmen kursu Köy Öğretmen Okullarına dönüştürüldü. Bunlara başka okullar da eklendi .. TONGUÇ’UN KAFASINDAKİ MODEL VE KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞU İsmail Hakkı Tonguç 1933’te yayınladığı ”İş ve Meslek Terbiyesi” isimli kitabında ”Enstitü öğrencisi iş yaşamı içinde, iş aracılığıyla iş için eğitilir” diyordu. Üretim odaklı bir eğitim modeli tasarlıyordu. 17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı ”Köy Enstitüleri Kanunu” çıkarıldı. Köy Enstitüleri işe dayalı ve üretim odaklı bir eğitim-öğretim modeli olarak hayata geçirildi. Amaç köyü aydınlatacak devrimci öğretmeni yetiştirmekti. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel enstitüleri kurma amaçlarını şöyle açıklamıştı: ”Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü, ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin verene dek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hâkimidir. Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermeyi isteriz.” İsmail Hakkı Tonguç ise hayata geçirmek istedikleri modeli şöyle anlatıyordu: ”Köylüye bir şey öğretebilmek için ondan birçok şey öğrenmek gerekir. Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu köyün sırlarını anlayamayız. Köylüyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği sudan içmek, yediği bulgurdan yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir.” Köy Enstitülerinin en büyük amacı ulusal, laik, eleştiren, sorgulayabilen, kendine özgüveni olan bireyleri yetiştirmekti. İkinci dünya savaşının zor koşullarında Türkiye’nin her bir yanına uzanan 21 enstitü açıldı. Enstitülerde verilen eğitimin yarısı tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi, matematik, fen vb kültür dersleri, diğer yarısı da uygulamalı tarım, teknik, zanaat dersleri üzerineydi. Enstitü öğrencileri hem üretiyor, hem de üretirken öğreniyorlardı. Kendi okullarını kendileri yaptı. Çamurdan tuğla, kiremit nasıl yapıldığını yaparak öğrendiler, duvar ördüler…ektiler, biçtiler, diktiler.. Dülgerlik, marangozluk, arıcılık, balıkçılık, sulama kanalları yaptılar. .Akan suyu ışığa dönüştürdüler… …Ve çevrelerine ışık saçtılar. Sanatla, müzikle, edebiyatla ilgilendiler. Her öğrenci en az bir müzik aleti çalmasını biliyordu. Her öğrencinin yılda 25 kitap okuma zorunluluğu vardı. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Dursun Akçam, Osman Şahin, Ümit Kaftancıoğlu, Mehmet Başaran, Ali Yüce gibi çok değerli yazarlarımız bu enstitülerde yetişti. Mezun olup gittikleri yerlerde onların sözü geçmeye başlayınca yerel çıkar çevrelerini oldukça rahatsız etti tabii
NEDEN KAPATILDI? 1946’da yapılan çok partili seçimlerde Demokrat Parti 61 milletvekiliyle meclise girmesiyle Köy Enstitülerine yönelik kara propaganda iyice arttı. ‘Enstitüler komünist yuvası oldu… fuhuş yuvası oldu’ diye yaygara kopardılar. Aynı yıl Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç görevlerinden alındı. Yeni Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer’in ilk icraatı enstitülerde karma eğitime son vermek oldu. 1947’de Köy Enstitüleri’nin kalbi durumundaki Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. 1946’dan itibaren kan kaybeden enstitüler, 27 Ocak 1954’te 6234 sayılı yasayla –geleneksel İlk Öğretmen Okulları ile birleştirilerek- kapatıldı. Köy Enstitüleri’nin kapanmasına neden olanlar, çoğu TBMM’deki toprak ağaları, aşiret reisleri ve onları destekleyen tutucu eğitimcilerdi. Çıkarlarının bozulacağından kaygı duyuyorlardı! Köylünün aydınlanması bazı kesimleri rahatsız etmişti… Köy Enstitüleri’nin neden kapatıldığı sorusuna dönemin CHP Van milletvekili Kinyas Kartal bir gazeteciye verdiği röportajda neden kapatıldığını çok açık bir dille anlatmıştı: ”…Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200’e yakın köyüm var. Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar. Evlenecek, boşanacak, askere gidecek, mahkemesi nesi varsa gelir bana danışırdı. Ama köy enstitüleri açıldıktan sonra 5 köyüme köy enstitüsü mezunu geldi ve bu köylerden artık kimse bana gelip danışmamaya başladı. Ben düşündüm 200 köyümün hepsine köy enstitüsü mezunu gelirse benim ağalığım ne olur, sıfıra düşer! Böyleyse benim harekete geçmem gerekir dedim ve doğudaki bütün ağalara telefon ettim onları topladım. Bir de batıdan buldum. Eskişehir’den Emin Sazak. Sonra Menderes’le pazarlığa gittik. (Yıl 1950 seçimlerin olacağı zaman) Dedik ki köy enstitülerini kapatırsan şu gördüğün doğudaki tüm toprak ağaları ve batıdan Emin Sazak’ın oyları sana. Kapatmazsan oy yok! … Ve Menderes de 1950’de iktidara gelir gelmez köy enstitülerinin temelini sarsmaya başladı.” Bozkırda yeşeren fidanlar gibiydi Köy Enstitüleri. Tam meyve vermeye başlamışken ham meyveyi kopardılar dalından. Ama bıraktıkları eserlerle hâlâ yolumuzu aydınlatmaya devam ediyorlar. Kuruluşunun 81. yılında başta Başöğretmenimiz Atatürk olmak üzere Köy Enstitüleri’nin kuruluşunda emeği geçen İsmet İnönü’yü, İsmail Hakkı Tonguç’u, Hasan Ali Yücel’i ve Köy Enstitülü öğretmenlerimizi saygı ve minnetle anıyorum… Selahattin Yılmaz , 17.4.2021
Koca Çınar Neden Alevilik niye çıkmazda! Pîr Sultan’ın ışığından Günümüz Alevilik Yoluna Bir Bakış: Pîr Sultan Abdal’ın şiirlerini her okuduğumda, aslında sadece 16. yüzyılın değil, bugünün de acısını duyarım. Onun darağacındaki “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” haykırışı, aslında bugün Alevilik yolunun yaşadığı kimlik bunalımının, iç çekişmelerin ve dağılmanın tam ortasında bir uyarı gibi yankılanıyor. Zira ne yazık ki, Pîr Sultan’ın yaşadığı trajedinin ruhu hâlâ aramızda dolaşıyor. Ama bu kez idam sehpaları değil, tartışmalar, siyasetin gölgesi, özünü kaybetme korkusu ve asimilasyon tehdidi var. (Not: Lütfen unutmayalım ki Alevilik, bir kültür değildir; kültür onun sadece bir kabuğudur. Alevilik, bir yol, bir inanç, bir hal ve bir durüş biçimidir. Onu bir folklor malzemesine indirgemek, en büyük saygısızlıktır.
HÜKÜMETİN DAYATMALARINA UYMA! ) Alili Alevilik mi, Alisiz mi? Bu Soru Bile Sorunun Ta Kendisi Günümüz Alevilerinin en çok kan kaybettiği iki noktadan biri, maalesef “Hz. Ali” üzerinden yürütülen anlamsız tartışmadır. Kimi diyor ki: “Alevilik, Hz. Ali’siz olmaz.” Kimi diyor ki: “Alevilik çok eski bir inançtır, Ali sonradan eklemlenmiştir.” Ben ise şunu düşünüyorum: Hz. Ali, bu yolun sembolüdür, adaletin kılıcıdır, ilmin kapısıdır. Ama Alevilik, sadece Hz. Ali’den ibaret değildir. Onun özündeki insan sevgisi, emeğe saygı, hakkı gözetmek, mazlumun yanında olmak… İşte asıl olan budur. Ve İnsani kamil :gerçeğin bir biçimidir. Pîr Sultan bu üçlüyü o kadar içselleştirmiştir ki, şiirlerinde adeta nefes nefese söyler:
“Allah birdir, Hak Muhammed Ali’dir Anın ismi cümle âlem doludur Bu yol, Hak Muhammed Ali yoludur Gel Muhammed Ali dergâhına gel”
Bir başka nefesinde ise bu üçlünün sırrını şöyle döker:
“Ben gayrı nesne bilmezem Allah bir, Muhammed Ali Özümü gayrı salmazam Allah bir, Muhammed Ali”
Görüldüğü gibi Pîr Sultan için bu üç isim, ayrı ayrı tanrılar değil; aynı hakikatin farklı tecellileridir. O, Ali’siz bir yol tanımaz. Ama Ali’yi de sadece bir isim olarak değil, bir ahlak ve adalet önderi olarak anar. Ali’siz bir Alevilik, gövdesiz bir gövde gibidir. Ama sadece Ali’yi putlaştıran bir Alevilik de ruhsuz bir kabuk. Asıl mesele, Ali’nin temsil ettiği değerleri yaşamaktır. Hakk ve Hüda Gerçeği: Pîr Sultan’ın Dilinde Tanrı Anlayışı Pîr Sultan’ın şiirlerinde Allah, çoğunlukla “Hakk” ve “Hüda” isimleriyle anılır. Bu, onun vahdet-i vücut (varlığın birliği) anlayışının bir yansımasıdır. Hakk, sadece gökyüzünde değil; her taşta, her toprakta, her insanın yüreğindedir. Bunu en güzel şöyle haykırır:
“Pîr Sultan Abdal’ım, can göğe ağmaz Hak’tan emr olmazsa rahmet yağmaz Şu illerin taşı hiç bana değmez İlle dostun gülü yaralar beni”
Bu dizelerdeki “Hak’tan emr olmazsa” ifadesi, onun kaderci bir teslimiyetini değil, her şeyin ilahi bir düzen ve izinle olduğunu bilen bir erdemini gösterir. O, Hakk’ın rızasını her şeyin üstünde tutar. “Hüda” ise onun dilinde hem bir yakarış hem de bir sığınaktır. En dokunaklı şiirlerinden birinde şöyle seslenir:
“Gam elinden benim zülfü siyahım Peykân değdi sinem yaralandı gel Hüdâ hakkı için ağlatma beni * Bugün sevda candan aralandı gel”
“Hüda hakkı için” demek, en büyük yemin, en derin yakarıştır. Çünkü Hüda, onun için adaletin en yüce merciidir. Dünya zulmünde Hüda’ya sığınır, çünkü bilir ki gerçek adalet oradadır. Bir başka nefesinde ise Hakk aşkını şöyle tarif eder:
“Aşk ile yürüdük sen pire geldik Muhammed cemalin seyrana geldik Muhabbet narına yanmaya geldik *Zatını görmeye meydana geldik” *
İşte bu, Pîr Sultan’ın Hakk inancının özetidir: Bu dünyaya geliş amacı, Hakk’ın zatını görmek, O’nun cemalini müşahede etmektir. Ve bu uğurda yanmaya, muhabbet ateşinde kavrulmaya razıdır. Anadolu Alevilik Yolu: İki Devlet Arasında Sıkışıp Telef Olan Kadim Bir Çınar Bence şudur: Anadolu Alevilik yolu, ne tamamen Şii’dir ne de sunni : DİNİ : O, bu toprakların binlerce yıllık kadim inançlarıyla yoğrulmuş, Hacı Bektaş-ı Veli’nin “eline, diline beline sahip ol” düsturuyla şekillenmiş, özgün ve bağımsız bir yoldur. Ama tarih bize acı bir gerçeği gösteriyor: Osmanlı’nın kılıcı ile Safevi’nin propagandası arasında kalan bu yol, asıl özgünlüğünü kaybetti.uzun dönem erezyona uğradı, hayat ise budadı! Osmanlı, Alevileri “Kızılbaş” diye katlederken, Safevi de onları kendi siyasi emellerine alet etti. Sonuç mu? Ortada kalan, hem kan kaybeden hem de özünü unutmaya başlayan bir inanç. Pîr Sultan işte tam da bu girdabın içinde, bir ozan olarak hem sevdi hem de bedel ödedi. Onun şiirlerindeki “Şah” sevgisi, aslında bir iktidar sevgisi değil, Hakk’ın yeryüzündeki bir tecellisine duyulan aşktı. Ama siyaset, bu aşkı bile zehirledi. Bugün Ne Oluyor? Dağılan Çınarın Parçaları Bugün Alevilik yoluna baktığımda, koca bir çınarın dallarının birbirine sürtündüğünü, köklerinin ise kurumaya yüz tuttuğunu görüyorum. İşte yaşadığımız sorunlar: · Siyasete İtilmişlik: Alevilik, bir inanç yolu olmaktan çıkmış, zaman zaman bir siyasi lobiye, zaman zaman bir popülizm malzemesine dönüşmüştür. · İnancın Bölünmesi: Cemevi üstündeki cami gölgesi, içerden asimilasyon dedelerin yetkisi, siyasetin etkisi,ocakların statüsü derken, inanç pratikleri bile parçalanmıştır. · Devletin Tek Tiplilik Asimilasyonu: Ne yazık ki devletin resmî ideolojisi, uzun yıllar “herkesi aynı kalıpta eritme” politikası güttü. Bu, Alevilerin kendine özgü kimliğini korumasını neredeyse imkânsız hale getirdi. · Kurumların Dağınıklığı ve İç Tartışmalar: Onlarca dernek, vakıf, kültür merkezi… Her biri farklı bir ses, farklı bir yorum. Ortak bir akıl yürütemeyince, iç çekişmeler inancın kendisini yıpratıyor.bir şey de gün yüzüne çıkmıyor sağlıklı. Pîr Sultan’ın yaşadığı dönemde Aleviler “iki ateş arasında” kalmıştı. Şimdi ise “binlerce ateşin” ortasındalar. Ama ne yazık ki yangını söndürecek ortak bir su damlası bile yok. İç iletişim ve koordinasyon da eksik , ortak bağ yok. Bir direniş mirası ise hala umut yaratıyor: Pîr Sultan’ın Direniş Mirası: Bugünün Alevilik Yoluna Yansıyan Dev Dalga Pîr Sultan Abdal’ı yalnızca bir şair, bir derviş olarak görmek, onun bize bıraktığı en büyük hazineyi göz ardı etmek olur. Çünkü Pîr Sultan, aynı zamanda bir direniş abidesidir. Onun idam sehpasında sergilediği duruş, yüzyıllar boyunca Alevilik yolunun en temel taşlarından biri haline gelmiştir. Bugün Alevi topluluklarının “Hakikatçi” olarak anılmasının, zulüm karşısında susmamasının, boyun eğmek yerine “dönmezem” diyebilmesinin arkasında, Pîr Sultan’ın o yanık nefesi vardır. Onun en bilinen direniş şiirinde şöyle haykırır:
“Kadılar müftüler fetva yazarsa İşte kemend, işte boynum asarsa İşte hançer, işte kellem keserse Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan”
Bu dört dize, sadece bir şiir değil; aynı zamanda bir yol haritasıdır. Pîr Sultan burada, tüm baskılara, tehditlere, hatta ölüme rağmen inandığı yoldan vazgeçmeyeceğini ilan eder. Bu, Alevilik yolunun temelindeki “mertlik” ve “duruluk” anlayışının en saf halidir. Bir başka nefesinde ise direnişini daha da keskinleştirir:
“Eğer benim canım od’a yanarsa Külüm göğe savrulup uçarsa Kanım yerde yüzük gibi saçılsa Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan”
Pîr Sultan burada adeta şöyle der: “Yaksalar da, savursalar da, kanımı yere saçsalar da, asla dönmeyeceğim.” İşte bu ruh, onun Alevilik yoluna bıraktığı en büyük mirastır. Bu miras, nesiller boyunca dedelerin dilinde, âşıkların sazında, ocakların sohbetinde yaşatılmıştır. Pîr Sultan’ın direniş mirasının günümüze etkisi nedir?
Kimlik ve Özgüven: Onun direnişi, Alevilere “Kimliğimden utanmama, inancımı gizlememe “cesaretini vermiştir. Asırlarca süren baskılara rağmen Alevilik yolunun bugün hâlâ dimdik ayakta olmasının en büyük sebeplerinden biri, Pîr Sultan gibi şehitlerin açtığı yoldur.
Hakikat Arayışı: Onun “Hak’tan emr olmazsa rahmet yağmaz” anlayışı, günümüz Aleviliğinde “Hakikatçi” çizginin temelini oluşturur. Aleviler, kimden gelirse gelsin haksızlığa karşı çıkmayı, Pîr Sultan’ın bu duruşundan öğrenmiştir.
Toplumsal Hafıza ve Dirençlilik: Her yıl anma törenlerinde, cemlerde, deyişlerde Pîr Sultan’ın adı anıldıkça, topluluk kendi direniş hikâyesini yeniden hatırlar. Bu, kolektif hafızayı canlı tutar ve topluluğu dış baskılara karşı daha dirençli kılar.
Siyaset ve İnanç Ayrımı: Pîr Sultan’ın trajedisi, siyasetin inanç üzerinden nasıl tuzak kurabileceğini gösteren en acı örnektir. Bugün Aleviler, onun yaşadıklarından ders çıkararak, inançlarını siyasetin malzemesi ve kurbanı yapmamaya daha özenli davranırlar. Ne yazık ki bu ders her zaman kalıcı olmasa da, Pîr Sultan’ın adı her hatırlandığında bu uyarı yeniden canlanır. Pîr Sultan’ın bu mirası, bir kızının ağzından dökülen şu sözlerde daha da derinleşir: “Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da Kanlı yaş akıttım baharda güzde Koç babam astılar kanlı Sivas’ta Darağacı ağlar Pir Sultan deyi” “Darağacı ağlar” ifadesi, ne kadar büyük bir direnişin simgesidir. Darağacının bile ağladığı bir yerde, Alevilik yolunun bugün hâlâ yaşıyor olması, Pîr Sultan’ın mirasının ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Çözüm: Farklılık İçinde Gönül ve Sevgi Birliği, Esnek ve Özgür İnanç Pîr Sultan’ın yaşadığı gibi bir trajedinin bir daha yaşanmaması için, çok net adımlar atmamız gerektiğine inanıyorum. Bunlar, ne Sünni ne de Şii etkisinde bir bağımsızlık, ne tamamen geçmişte kalmış bir gelenekçilik ne de özünü unutan bir modernizm olmalı. İşte benim önerilerim:
Ne Sünni, Ne Şii(DİNİ) ; Bağımsız ve Özgün Anadolu Alevilik Yolu Alevilik, kendini tanımlarken dışarıdaki hiçbir merkeze (Ne Kerbela’ya ne Medine’ye ne de Tahran’a) endeksli olmamalıdır. Onun referansı, Hacı Bektaş’ın özgün yoludur; Yunus’un dilidir; Pîr Sultan’ın nefesidir. Bu yolda “Hakikatçi” bir çizgi şarttır. Yani doğru neyse, insan için faydalı neyse, adalet neyi gerektiriyorsa, odur Alevilik.
Farklılık İçinde Gönül ve Sevgi Birliği Alevilik, tek tipçi bir inanç değildir. Farklı yorumlar, farklı pratikler olabilir. Önemli olan, bu farklılıkların bir kavga sebebi değil, zenginlik kaynağı olduğunu bilmektir. Pîr Sultan’ın dediği gibi: “Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım Sevelim sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz” Farklılık içinde gönül birliği, işte budur. Kimse kimsenin inancını yargılamaz, kimse kimseyi dışlamaz. Çünkü sevgi, bütün farklılıkları kucaklayan tek şeydir.
Esnek, Özgün, Özgür Düşünüp İnanmanın Faydası Alevilik, baskıcı bir dogma değildir. Aksine, sorgulayan, düşünen, özgür iradesiyle yoluna devam eden bir inançtır. Esneklik, onun en büyük gücüdür. Çünkü hayat değişir, koşullar değişir, ama özdeki sevgi, adalet ve rızalık hep aynı kalır. Özgür düşünüp inanmak demek, bir dedenin sözünü eleştirmeden kabul etmemek, kendi aklını ve kalbini kullanmak demektir. Pîr Sultan’ın “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır” dediği gibi, asıl ilim, insanın kendini bilmesidir. Ve kendini bilen, özgürce inanır. Bu esnek ve özgür yapı, Aleviliği diğer katı inanç sistemlerinden ayırır. Kimse “şöyle inanacaksın, böyle yapacaksın” dayatması altında ezilmez. Herkes, Hacı Bektaş’ın “Neyi ararsan kendinde ara” çağrısıyla, kendi yolunu bulur.
Rızalık Şehri ve Kolektif Rızalık Aleviliğin temel kavramı “rızalık”tır. Bu sadece bireysel bir hal değil, toplumsal bir sözleşmedir. “Rızalık şehri” dediğim şey, herkesin birbirine karşı sorumlu olduğu, kimsenin ötekileştirilmediği, kararların ortak akıl ve gönül birliğiyle alındığı bir yerdir. Kolektif rızalık, dedelerin, ocakların, toplulukların yeniden işlevsel ama çağdaş bir işleyişle buluşmasıdır.
Ocak Sistemi Yeniden Ama Hayatın İçinde Ocak sistemi, Aleviliğin hafızasıdır. Bugün bu ocakların çoğu işlevsiz hale geldi. Oysa ocaklar, sadece soy bağı değil; aynı zamanda bir irfan, bir terbiye, bir dayanışma ağıdır. Bu sistem, modern ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenmeli; dedeler sadece ritüel yöneten değil, aynı zamanda rehberlik eden, arabuluculuk yapan, toplumsal sorunlara çözüm üreten kişiler olmalıdır.
Devlete Düşen: Tek Tiplilik Değil, Çoğulculuk Devlet, artık asimile eden tek tiplilikten vazgeçmelidir. Cemevleri resmi ibadethane olarak tanınmalı, Alevi dedeleri Diyanet karşısında eşit haklara sahip olmalı, okullarda Alevi kültürü ve inancı seçmeli ders olarak okutulmalıdır, din dersi de seçmeli olmalıdır.. Bu, bir lütuf değil, anayasal bir haktır. Pîr Sultan’ın Ruhu Bize Ne Fısıldıyor? Pîr Sultan, aslında bize şunu söylüyor: “Yolunuzu kaybetmeyin. Ne korku sizi sustursun, ne siyaset sizi bölsün, ne de geçmişin acıları sizi felç etsin.” Onun “Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım Sevelim sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz” çağrısı, bugün her zamankinden daha hayati. Çünkü sevgi ve rızalık olmadan, bu yol yürünmez. Pîr Sultan’ın Ardından Bir Kızının Ağıdı Bu topraklarda acı, nesilden nesile devredilir. Pîr Sultan’ın bedeni asıldıktan sonra, geriye bir de kızı Sanem kalmıştır. Rivayet odur ki o da babasının sazını eline almış, yanmış ve ağıt yakmıştır. Onun dilinden dökülen bu sözler, aslında bir babanın değil, bütün bir yolun feryadıdır: Dün gece dün gece seyrim içinde Seyrim ağlar ağlar Pir Sultan deyi Gündüz hayalimde, gece düşümde Düş de ağlar, ağlar Pir Sultan deyi Uzundu, usuldu dedemin boyu Yıldız’dır yaylası, Banaz’dır köyü Yaz bahar ayında bulanır suyu Sular da ağlaşır Pir Sultan deyi Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da Kanlı yaş akıttım baharda güzde Koç babam astılar kanlı Sivas’ta Darağacı ağlar Pir Sultan deyi Kemendimi attım dara dolaştı Kafirlerin eli kana bulaştı Koyun geldi, kuzuları meleşti Koçlar da ağlaşır Pir Sultan deyi Pir Sultan Abdal’ım ey yüce Gani Daim yediğimiz kudretin hanı Hakka teslim etti ol şirin canı Dostlar da ağlaşır Pir Sultan deyi Bu ağıt, Pîr Sultan’ın sadece bir baba değil, aynı zamanda bir “koç” ve bir “pir” olarak toplumsal hafızadaki yerini gözler önüne serer; kızının “Koç babam astılar” diye haykırışı, onun bir lider, bir rehber olarak kaybedilişinin yarattığı derin yankıyı duyurur. Aynı ağıtta “Darağacı ağlar” ve “Koçlar da ağlaşır” mısralarıyla doğanın ve topluluğun bu acıya ortak edilmesi, Alevi yolundaki kolektif hafızanın ve rızalık temelli dayanışmanın en güçlü göstergelerinden biridir. Son Söz Alevilik yolu, koca bir çınardır. Dalları farklı rüzgarlarda sallansa da kökleri Hacı Bektaş’ın “Olgun insan” idealindedir. Pîr Sultan’ın direniş mirası, bu çınarın en sağlam dallarından biridir. Onu kurtaracak olan, ne geçmişe özlemle bakmak ne de gelecekten korkmaktır. Onu kurtaracak olan, özüne sahip çıkarak, çağın dilini konuşmak; bağımsız, hakikatçi, rızalık temelli, esnek ve özgür bir yol inşa etmektir. Pîr Sultan, bedeniyle asıldı belki ama ruhuyla asla. Onun “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyen sesi, bugün de aynı yolda yürüyenlerin yüreğinde yankılanıyor. Onun kızı Sanem’in ağıdında akan yaşlar, bugün de aynı yolda yürüyenlerin gözlerinde parıldıyor. Biz de onun gibi dimdik durabiliriz. Yeter ki bölünmeyelim, yeter ki sevgiyi ve rızalığı elden bırakmayalım. Bu yol, insan-ı kamil yoludur. Ve bu yol, hâlâ yürünmeyi bekliyor. 💕🙂🙏🏻 Sevgi, sağlık ve rızalık ile Geçmişten günümüze yansıyan ışık daim olsun! Pir sultan direnişi , ışığı ve HAKK DOĞA İNSAN VE ŞAH sevgisi daim olsun! Özkan Ataç : YOL TALİBİ
Alevilik’teki Rızalığın, bir mafya lideriyle (Mehmet Kaplankıran-Kürt Mehmet) vedalaşma törenine dönüştürülerek kurban edildiğine tanıklık ediyoruz. Oysa Rızalık toplumsal adaletin, vicdanın ve ikrarın sarsılmaz orta direğidir. O direk kırıldığında Yol sahipsiz kalır. Berlin Alevi Toplumu Cemevi’nde (BAT) gerçekleşen ve yeraltı dünyasının normlarını inanç merkezine taşıyan o tören, sadece bir ‘hizmet hatası’ olamaz. Bu, bin yıldır ilmek ilmek örülen bir inanç dokusunu, Anadolu irfanını korumakla görevli kurumsal irade eliyle tahrip edilmesidir.
Berlin Alevi Toplumu’nun inançsal rehberliği, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) Kuzey Bölge İnanç Kurulu’na emanet edilmiştir. Ancak “Yol”un belkemiği olan Rızalık ilkesi, toplumun gözü önünde bu yapının eğip bükmesi, o makamın meşruiyetinin sorgulanmasına neden olmuştur.
Bu Mevlid’e izin verenlere sormak istiyorum: Alevi İnanç Kurulları Yol’un koruyucusu mu, yoksa mevcut bozuk düzeni onaylama kurulu mu?
İnanç Kurulu, Berlin Cemevi’nde yürütülen bu “mevlit görünümlü” ‘erkan’ın Yol’a uygunluğuna dair bir onay vermiş midir? Eğer verildiyse, Rızalık terazisi neye göre kurulmuştur? Ayrıca açılama yapmak yerine neden sessizliği tercih etmiştir?
Derviş İsmail Canbaz ve ekibi, bu sessizliği “temkin” olarak nitelendiremez. Alevilik’te hakikat, ertelenemez bir borçtur. Bir inanç kurulu, erkanın özü zedelendiğinde konuşmayacaksa, hangi “hizmet” için oradadır?
Almanya Kuzey Bölge İnanç Kurulu, en temel görevi olan “Yol ve Erkan Denetçiliği” özelliğini yitirmiş görünmektedir. Bir Cemevi’nde verilecek hayır lokmasının, birinin cenazesinin, erkanla kaldırılıp kaldırılamayacağı inanç kurulunun bilgisinden bağımsız olamaz. Eğer kurulun bilgisi varsa, bu bir “itikat kırılmasıdır.” Eğer bilgisi yoksa bu da bir “yönetim zafiyettir.”
Rızalık ilkesinin ihlali, Aleviliğe yapılacak en büyük kötülüktür. Berlin’deki uygulama, Cemevi yöneticilerinin ve inanç önderlerinin eliyle bir inanç sistemine “yeraltı dünyası” normlarının sızdırılmasıdır.
Yazar EA Kızıldeli’nin Rızalık ihlali konusunda sosyal medyadaki “Rızalık Yoksa Yol Yoktur” başlıklı paylaşımında tepkisini şöyle dile getirmiştir:
"Değerli Canlar,
Günlerdir susmayı tercih ettim. ‘Belki bir açıklama gelir, belki Yol’un sorumluluğunu taşıyanlar çıkar konuşur’ dedim. Ama gördüm ki suskunluk büyüyor, konu örtülmeye çalışılıyor, kavramlar bilinçli şekilde yer değiştiriyor. Bu yüzden artık açık ve net konuşuyorum:
Bu mesele bir cenaze meselesi değildir; bu mesele doğrudan Alevi Yolu’nun Rızalık ilkesinin çiğnenmesidir.
Rızalık nedir diye yeniden hatırlatmak zorunda kalmak bile başlı başına bir kırılmadır. Çünkü Rızalık, bu Yol’un süsü değil, özüdür. Rızalık, bir insanın yaşamına kefil olmaktır. Rızalık, “ben buna şahidim” demektir. Rızalık, vicdanın mühür vurmasıdır.
Şimdi ben soruyorum:
Topluma zarar verdiği bilinen, zulümle, haksızlıkla, suçla anılan birine nasıl Rızalık verilir?
Kim adına verilir bu Rızalık?
Toplum adına mı? Vicdan adına mı? Yoksa sadece “yapılmış olsun” diye mi?
Bunun adı Rızalık değildir.
Bunun adı, Alevi Yolu’nun en temel ilkesini yok saymaktır.
Bazı çevreler meseleyi “ölenin arkasından konuşulmaz” diyerek geçiştirmeye çalışıyor. Bu söz ne Aleviliğin ilkesidir, ne de hakikatin ölçüsüdür. Alevilik’te esas olan hakikattir. Hakikat ise ölümle ortadan kalkmaz. Kul hakkı mezara girmez.
Eğer bir insanın yaşamı ortadaysa, yaptıkları biliniyorsa ve buna rağmen “helal olsun, razıyım” deniyorsa, bu sadece bir söz değildir.
Bu, mazluma sırt çevirmektir. Bu, hakikati inkâr etmektir.
Bir diğer vahim durum ise şudur:
Mevlid ile 40 Erkanı’nın bilinçli şekilde yer değiştirilmesi ve bunun toplumun önüne farklı bir gerçeklik gibi sunulmasıdır.
Herkes biliyor ki mesele başta bir mevlid tartışmasıydı. Ama ne oldu? Bir anda konu “40 Erkanı yapıldı” denilerek başka bir yere çekildi. Gerçek değiştirilemeyince adı değiştirildi.
Bu, basit bir hata değildir.
Bu, iç asimilasyonun en sinsi biçimidir.
Aleviliğe ait olmayan bir ritüeli, Aleviliğin içindenmiş gibi göstermek; kavramları eğip bükmek; toplumu buna alıştırmak… İşte asimilasyon tam olarak budur. Dışarıdan gelen baskıdan daha tehlikelidir. Çünkü içeriden, fark ettirmeden, alıştıra alıştıra yapılır.
Ve asıl meseleye geliyorum:
İnanç Kurulu’nun bu süreçteki sessizliği gine tesadüf değildir. Bu sessizlik, tam anlamıyla “Suçüstü yakalanmışlıktır” bir suskunluktur.
Ortada bu kadar büyük bir tartışma varken, rızalık ilkesi bu kadar açık ihlal edilmişken, erkânın özü bu kadar tartışılır hale gelmişken hâlâ tek bir net açıklama yok.
Ben buradan açıkça söylüyorum:
Bu sessizlik ne tarafsızlıktır ne de temkin.
Bu sessizlik, yapılanların üzerini örtme çabasıdır.
Bu sessizlik, iç asimilasyonun sinsice devam ettirilmesidir.
Eğer İnanç Kurulu bu uygulamalardan haberdarsa ve susuyorsa, bu Yol’a karşı sorumluluğunu yerine getirmiyordur.
Eğer haberi varsa, var. Berlin Cemevi’nde erkanı yürüten Dede aynı zamanda AABF KB İnanç Kolu Başkanı’dır. Şimdiye kadar sesini çıkartmayan yönetim kurulundaki Ana ve Dedeler?
Ama hangi ihtimal doğru olursa olsun değişmeyen bir gerçek var:
Bu suskunluk, bu ihlalin ortağıdır.
Alevilik’te erkan sadece bir ritüel değildir. Erkan, bir yaşamın Yol ile olan ilişkisinin ilanıdır. Erkan, bir onaydır. Erkan, bir duruştur. Eğer bu duruş yoksa yapılan şey erkan değildir.
Bugün en tehlikeli nokta şudur:
Rızalık, içi boşaltılmış bir kelimeye dönüştürülmek isteniyor.
Erkan, şekle indirgenmek isteniyor.
Yol ise sadece adı kalan bir yapıya dönüştürülüyor.
Ben bunu kabul etmiyorum.
Bu Yol böyle ucuzlatılamaz.
Alevilik herkesi aklayan bir yol değildir. Alevilik, her yapılanı görmezden gelen bir anlayış hiç değildir. Alevilik, hakikat karşısında net duruştur.
Ve ben bir Alevi Kızılbaş olarak şunu açıkça söylüyorum:
Rızalık yoksa o erkan yoktur.
Hakikat yoksa o Yol yoktur.
Ve suskunluk varsa, orada sorun vardır.
Artık bu saatten sonra kimsenin kelimelerin arkasına saklanma lüksü yoktur.
Ya çıkıp açıkça konuşulacak, ya da bu suskunluğun altında kalınacaktır.
Çünkü bu Yol’da vicdanına ve topluma ikrar veren susamaz.
Hakikati bilen gizleyemez.
Ve hiç kimse, toplum adına keyfi Rızalık dağıtamaz."
O zaman “Rızalık” kimin emrine amade edildi? diye sormak gerekir.
Zulümle, haksızlıkla ve toplumsal yaralarla anılan şahsiyetlere Cemevi’nin kapısını aralamak, Rızalık terazisinin kefelerini “güce” teslim etmektir. İnanç Kurulu Başkanı’nın o töreni yürüttüğü yerde, Yol’un nefesinin kesilmesi demektir.
Bu sorunu yerel bir hatadan çıkarıp tüm Avrupa’da yaşayan Aleviler için bir kriz haline dönüştüren asıl nokta, ‘erkanı’ yürüten kişinin aynı zamanda AABF (Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu) Kuzey Bölge İnanç Kurulu Başkanı sıfatını taşımasıdır.
Federasyonun en üst kademesinde görev yapan bir ismin, Alevilik’le hiçbir alakası olmayan “Mevlid” gibi Sünni-gelenekçi törenleri Cemevi’nde gerçekleştirmesi, federasyonun “asimilasyona karşı direnç” söylemiyle taban tabana zıttır. Bu durum, kurumsal hiyerarşinin Yol’un kurallarının önüne geçtiğinin en belirgin kanıtıdır.
Alevi kamuoyunda oluşan “bağış karşılığı Rızalık” algısı, kurumların şeffaflık sınavında sınıfta kaldığını göstermektedir.
Sedat Peker, Mehmet Kaplankıran için Berlin Alevi Toplumu Cemevi’nde düzenlenen mevlide başsağlığı mesajı gönderdi.
Artık asimilasyon sadece devlet eliyle yapılmıyor. Asimilasyon bizzat federasyon ve Cemevi yönetimlerinin “seküler körlüğü” ve “kurumsal elitizmi” eliyle içeriden inşa ediliyor. Mevlid okutarak Aleviliği “folklorik bir cami altı kültürüne” indirgemek, bin yıllık sırrı yok saymaktır.
Eğer Rızalık makamı, kişinin toplumsal geçmişine değil de nüfuzuna bakarak kapı aralanıyorsa, orada “Yol” bitmiş, “Piyasa Aleviliği” başlamıştır. Berlin Cemevi yönetimi ve İnanç Kurulu yeraltı dünyasının şahsiyetlerine kapı açarak, aslında o kapıdan içeriye “korku ve yozlaşma” normlarını buyur etmiştir.
Yol’un Rızalık ilkesini koruyamayanların, o makamlarda oturarak toplumun vicdanıyla oynamaya hakkı yoktur. Rızalık verilmemiş bir erkan, yalnızca kadük bir törendir ve Yol’a ihanettir, bu bilinmelidir. Bugün Berlin Alevi Toplumu’ndaki yöneticiler, attıkları her imzanın inançsal bir bedeli olduğunu unutmuş görünmektedir.
Cemevi yönetmek, bir spor kulübü yönetmek değildir. Attığınız her idari adım, bir Talibin gönlünde ya bir çerağ uyandırır ya da o çerağı söndürür.
Hakikat karşısında bükülmeyenlerin yolu ve bu kadim yolun yolcuları bu sessizliği “iç asimilasyon ortaklığı” olarak kaydedecektir.
Güce teslim edilen Rızalık terazisi, iç asimilasyonun en önemli dayanak noktasıdır.