Perşembe, Şubat 5, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

Her gün Atatürk okumak, ruh ve beden sağlığınıza iyi gelecektir

0

Yunan Generali Atatürk’ün ‘ÇILGIN’ Dumlupınar Kuşatmasını Fark Etti — 5 Gün Sonra 45.000 Askeri Teslim Oldu

20 Ağustos 1922, Afyonkarahisar, Yunan Genel Karargahı. Saat akşamüzeri 18:30. Güneş batarken, Ege’nin ılık rüzgarı General Nikolaos Trikoupis’in açık penceresinden içeri doluyor, masadaki devasa haritayı hafifçe havalandırıyordu.

Bu, tarihi bir olayı eğitim amaçlı anlatan bir belgeseldir. İçerikte askeri strateji ve savaş unsurları bulunmaktadır.

General Trikoupis, elindeki kristal kadehi ışığa doğru tuttu. İçindeki konyak, zaferin rengi gibi parlıyordu. Karşısında, İngiliz askeri ataşesi ve kurmayları oturuyordu. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Rahatlık. Hatta, tehlikeli bir rehavet. Trikoupis, Afyon tahkimatlarını gösteren rapora parmağıyla vurdu.

“Bakın beyler,” dedi Trikoupis, sesi kendinden emin ve biraz da alaycıydı. “İngiliz mühendislerinin raporuna göre, Türkler bu savunma hattını geçmek isterse, bunu başarmaları en az 6 ay sürer. O da eğer yeterli topları varsa. Ki olmadığını hepimiz biliyoruz.”

Odada gülüşmeler yankılandı. İngiliz ataşesi başını salladı. “Türklerin topçusu yok, General. Mühimmatları yok. İstihbaratımıza göre, askerlerinin ayaklarında çarık bile kalmadı. Bu bir ordu değil, sadece inatçı bir köylü grubu.”

Trikoupis purosunu yaktı. Duman yavaşça tavana yükselirken, General o dumanın içinde kendi geleceğini görüyordu: Atina’ya bir fatih olarak dönmek. “Mustafa Kemal,” dedi ismi ağzında ezerek. “Büyük bir kumarbaz. Sakarya’da şanslıydı. Ama şans, matematik karşısında her zaman kaybeder. Bizim 200.000 tam teçhizatlı askerimiz, kamyonlarımız, uçaklarımız ve modern toplarımız var. Onların neyi var? Paslı süngüler ve dua eden yaşlı kadınlar.”

General haklıydı. Kağıt üzerinde, matematik Yunan ordusunun yanındaydı. Afyon’daki Yunan savunma hattı, askeri tarihin gördüğü en güçlü tahkimatlardan biriydi. Dikenli teller kilometrelerce uzanıyor, makineli tüfek yuvaları birbirini çapraz ateşe alacak şekilde yerleştirilmişti. Beton sığınaklar, topçu saldırılarına dayanacak şekilde tasarlanmıştı. İngiliz Başbakanı Lloyd George bile bu hattı incelediğinde, “Türkler burayı asla geçemez,” demişti.

Ama Trikoupis’in o anda, o konforlu odasında bilmediği, daha doğrusu tahmin bile edemediği bir şey vardı. Matematik sadece sayıları sayar, ama insan ruhunu, bir milletin öfkesini ve bir dâhinin “çılgınlığını” hesaplayamazdı. Trikoupis kadehini yudumlarken, sadece 40 kilometre ötede, karanlığın içinde, tarihin akışını değiştirecek sessiz bir fırtına toplanıyordu. Generalin “6 ayda geçilemez” dediği o hat, sadece 5 gün sonra, onun ve ordusunun mezarı olacaktı.

Aynı saatlerde, Türk cephesinde durum bambaşkaydı. Işık yoktu. Ses yoktu. Sadece toz, ter ve ölümcül bir sessizlik vardı. Akşehir’de, karargah olarak kullanılan mütevazı bir köy evinde, Mustafa Kemal Paşa loş bir gaz lambasının altında oturuyordu. Masasında kristal kadehler yoktu. Sadece haritalar, cetveller ve yarısı içilmiş bir kahve vardı.

Yüzü yorgundu. Gözlerinin altı uykusuzluktan morarmıştı. Aylardır süren hazırlık, insanüstü bir çaba gerektirmişti. Ama gözlerinin içi… Gözlerinin içi yanıyordu. Bir volkan gibi. Yanında Fevzi Paşa ve İsmet Paşa duruyordu. Mustafa Kemal, elindeki kalemi haritanın en “imkansız” noktasına koydu: Afyon’un güneyi.

Burası, Yunan savunmasının en güçlü, en sarp, en geçilemez denilen yeriydi. Sarp kayalıklar, uçurumlar ve yoğun Yunan topçusu. Mantıklı bir komutan, buraya saldırmayı aklından bile geçirmezdi. Buraya saldırmak intihar demekti.

“Paşam,” dedi bir kurmay subay tereddütle. “Orası aşılmaz. Yunanlılar orayı çelikle örmüş. Başka bir nokta denesek?”

Mustafa Kemal başını kaldırdı. O bakış, odadaki herkesin kanını dondurdu. “Tam da bu yüzden oradan saldıracağız çocuk,” dedi sesi kısık ama keskin bir bıçak gibiydi. “Trikoupis, bizim bir asker olduğumuzu düşünüyor. Mantıklı davranacağımızı düşünüyor. Ama biz, bir milletin son şansıyız. Mantık bitti. Şimdi sıra delilikte.”

Plan basitti ama uygulanması imkansıza yakındı: Türk ordusu, varlığını tamamen gizleyerek, geceleri yürüyüp gündüzleri saklanarak, tüm gücünü o sarp kayalıkların altına yığacaktı. 100.000 asker, yüzlerce top, binlerce at… Hepsi hayalet gibi hareket edecekti. Eğer bir tek Yunan keşif uçağı onları görürse, eğer bir tek casus Trikoupis’e haber verirse, her şey biterdi. Türk ordusu açık arazide, Yunan topçusu tarafından yok edilirdi.

Bu, bir strateji değil, bir intihardı. Ya da tarihin gördüğü en büyük blöftü.

24 Ağustos gecesi, “hayalet yürüyüşü” başladı. Türk askerleri, postallarına bezler sararak ses çıkarmayı engelliyordu. Top tekerleklerine saman ve keçe bağlanmıştı. Komutanlar fısıltıyla emir veriyordu. Sigara içmek yasaktı. Ateş yakmak yasaktı. Öksürmek bile yasaktı. On binlerce adam, karanlığın içinde Afyon’a doğru akıyordu.

Şah İsmail: Kimlik Tartışmalarının Öznesi

0

“Şah İsmail: Kimlik Tartışmalarının Öznesi” 2’49” [30.01.2026] | @ismailenginhd

Sensin bizim zahir batın ulumuz

0

Sensin bizim zahir batın ulumuz
Aman medet mürvet Pir Hacı Bektaş
Her taraftan sana çıkar yolumuz
Ali’sin bir adın var Hacı Bektaş

Seni sevdik senden yana yıkıldık
Münkirlerin kesretinden sıkıldık
Her birimiz künc-i gamda tıkıldık
Yetiş bu imdada er Hacı Bektaş

Pirlerin pirisin yok sana teki
Müminin canısın münkirin şeki
Zahirde batında değilsin iki
Yetmiş üç milletsin bir Hacı Bektaş

Şahların şahısın zat-ı Ali’sin
Her ilmin kanısın şah-ı velisin
Abdal Musa kendi Kızıl Deli’sin
Abdalların başın der Hacı Bektaş

Pir Sultan Abdal’ım sana dayandım
Uyur idim himmetinle uyandım
Hep isteyenlere verdin inandım
Benim de muradım ver Hacı Bektaş

(Pir Sultan Abdal)

Bir çatışma anı. Silahlar, sert bakışlar, karanlık bir dil..

0

Bir çatışma anı. Silahlar, sert bakışlar, karanlık bir dil.. Ama fonda, yüzyıllardır mazlumun sesi olmuş bir Alevi deyişi.
Bu sahne ne ilkti, ne de son olacak gibi görünüyor.
Uzun zamandır televizyon dizilerinde ve dijital platformlarda benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz aslında, Mafya, çeteleşme, yasa dışı ilişkiler, şiddet ve güç gösterisi…
Ve arka planda Pir Sultan Abdal’dan, Hatayi’den, Nesimi’den, Kul Himmet’ten sözler.
Burada durup düşünmek gerekiyor.
Çünkü bu mesele sadece bir müzik tercihi ya da estetik bir tercih meselesi değil bence, inanç kodlarının yerinden edilmesi, anlamının ters yüz edilmesi meselesi gibi duruyor.
Kerbela’da Hüseyin’in durduğu yer bellidir. O yer; gücün değil, hakkın yanıdır. Zorbalığın değil, adaletin yanıdır. Şiddetin değil, direncin ve ahlâkın yanıdır.
Pir Sultan Abdal’ın felsefesi de böyledir.
O, zalime karşı sözünü esirgememiştir ama hiçbir zaman zorbalığı yüceltmemiştir.
Ne Hüseyin’de ne Pir Sultan’da mafyalık vardır.
Onlarda zulme karşı duruş vardır;
ama bu duruş, başkasını ezerek değil, bedel ödemeyi göze alarak kurulmuştur.
Bugün ise diziller de Digital platformlar da bu sözler, bu deyişler, bu nefesler;
mafya romantizminin, “haklı şiddet” anlatılarının arka fonuna yerleştiriliyor.
Daha da düşündürücü olan şu;
Bu diziler özellikle gençler tarafından izleniyor. Alevi mahallelerinde büyüyen, kimliğini, yolunu yeni yeni arayan gençlerin; arabanın içinde son ses Alevi deyişi açıp, sosyal medyada elinde tespih ya da silahla poz vererek “sertlik” üretmesi de tesadüf değil gibi.
Bu bir algı üretimi gibi duruyor.
Ekran, sadece hikâye anlatmaz;
davranış biçimi üretir, rol modeli üretir, kimlik inşa eder.
Ve Alevilik, ekranda bir “sertlik estetiği”ne indirgenirken; gerçek hayatta Aleviliğin öğretisi görünmez hale geliyor, çarpıtılıyor.
Oysa Alevi inancı;
eline, beline, diline sahip olmayı öğretir.
Rızalıkla yaşamayı öğretir.
Kolay yoldan güçlenmeyi değil, emekle insan olmayı öğretir.
Bence bugün burada yapılması gereken şey bağırmak, yasaklamak ya da parmak sallamak olmamalı, ama bu gidişatı da doğru adlandırmak zorundayız.
Alevi deyişleri bir “ambiyans müziği” olmamalı, bir kültürün, bir inancın, bir direnişin taşıyıcısı onlar çünkü.
Bu deyişler;
çeteleşmenin, haraç düzeninin, silah estetiğinin süsü olmamalıdır.
Çünkü Hüseyin’in yolu,
adaletle yürünür.
Zorbalıkla değil.
Ve bu farkı anlatmak,
bugün en çok da gençlere karşı sorumluluğumuzdur.
Sessiz kalarak değil;
bağırarak değil;
aklı, vicdanı ve yolu hatırlatarak…
Eren Yıldırım

Enternasyonalizm mi, Aşiretçilik mi?

0

“Enternasyonalizm mi, Aşiretçilik mi?”, 2’55” [03.02.2026] | @ismailenginhd
etno-din[i] temelli bir kimlik siyaseti ve iktidar formu…

ZÜ’L-METALİ GAZEL

0

Savrulmadan / gizli durur; / tane saman / içindedir,
Kâinatta / her ne varsa, / hepsi zaman / içindedir.

Hava, toprak, / su ve ateş; / dört unsurda / gizli Halik,
Var içinde / var olmuştur, / yok olana / kimdir malik?

Yaradan’ın / erkek diye / yarattığı / ise Âdem;
Niye doğsun / kaburgadan, / kadın ise / Havva, madem?

Kaç peygamber, / nice veli, / bunca insan, / bunca nebi
Hep bir Haktan / var olmuşsak; / kim bizdendir, / kim ecnebi?

Erdem diye / öğrettiler / insanlığa / bunca dini
Erdemli bir / insan olan / insan sever, / bilmez kini.

İki kere / iki dörttür / toplasan da / aynı sonuç,
Matematik / yanılır mı / bilmeyende / her zaman suç.

Enerji hep / enerjidir / bir nesneden / bir nesneye
Kaç evrede / don değişir, / bitki, hayvan, / insan diye.

“Yel kayadan / bir şey almaz”, / derlerse de / hiç inanma!
Kaya erir / toprak olur, / yel her zaman / yeldir amma…

Bindebir’im / her ne desem / anlamıyor / yobaz güruh,
Ruh dediğin; / enerjidir / kaya bile / taşır bir ruh.
08.12.2014
Ozan Bindebir
Açıklamalar. (TDK Sözlük)
Halik: Tanrı
Malik: Sahip, iye
Ecnebi: Yabancı
Evre: Bir olayda birbiri ardınca görülen, bir işte birbiri ardınca beliren, gelişen değişik durumların her biri, aşama, safha, merhale
Güruh: Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk, derinti, sürü

Bir zahirem dağı taşı

0

Bir zahirem dağı taşı
Suretim şaşkın dolanır
Gâhi görür gâhi şaşı
Üryanım aşkım dolanır

İkilikten uzak kaçar
Gönüllere ayet saçar
Cümle cana kucak açar
Nefsine küskün dolanır

Gözlerine çekip perde
Yunus gibi düşer derde
Gâhi gökte gâhi yerde
Biçare miskin dolanır

Ne cennet ne huri anar
Aşk içinde kora yanar
Zahit onu kafir sanar
Edepten suskun dolanır

Dağı, taşı, çölü, hanı
Tavaf eyler dört bir yanı
İncittiyse bir tek canı
Deruni düşkün dolanır…

Alevi Düşmanlığının Resmen Suç Olarak Tanınması: Tarihi Bir Eşik Aşıldı

0

Alevi toplumu açısından tarihsel öneme sahip ve umut verici bir gelişme yaşanmıştır.

Avusturya’nın başkenti Viyana Belediyesi öncülüğünde kurulan Viyana İnançlar Konseyi,
29 Ocak 2026 tarihinde imzaladığı Temel İlkeler Deklarasyonu ile “Alevi düşmanlığını” açık ve net bir biçimde eşitlik ve adalet ilkesine aykırı bir suç unsuru olarak tanımıştır. Bu gelişme, dünyada ilk kez bir başkent belediyesi düzeyinde, resmi ve imzalı bir belgeyle Alevi düşmanlığının açıkça mahkûm edilmesi anlamına gelmektedir.

Viyana Belediye Başkanı Michael Ludwig’in katılımıyla gerçekleşen bu tarihi toplantıda; insan onuru, özgürlük, adalet, toplumsal barış ve cinsiyet eşitliği gibi evrensel insani değerler temel alınmış; dinlerin siyasi çıkarlar için istismar edilmesine, ayrımcılığa ve nefrete karşı ortak ve kararlı bir duruş sergilenmiştir.
Söz konusu deklarasyonda Din Konseyi, ırkçılığa, antisemitizme, Alevi düşmanlığına, İslam ve Hristiyan karşıtlığına, dini gerekçelerle şiddete, dışlamaya ve ötekileştirmeye karşı açık bir şekilde cephe almıştır. Bu yalnızca bir niyet beyanı değil, aynı zamanda kamusal sorumluluk üstlenen resmi bir taahhüttür.
Bu adım, yüzyıllardır yok sayılan, görmezden gelinen ve çoğu zaman tanımsız bırakılan Alevi karşıtı nefretin artık uluslararası düzeyde adı konularak tanınmasıdır.
Bu, Alevi toplumunun onur mücadelesinde çok önemli bir kazanım, hak, eşit yurttaşlık ve görünürlük yolunda tarihi bir eşiktir.

Viyana’da atılan bu adım, yalnızca Avusturya’daki Aleviler için değil; Avrupa’daki ve dünyadaki tüm Aleviler için emsal teşkil eden güçlü bir mesajdır: Alevi düşmanlığı vardır ve bu kabul edilemezdir. Bu gelişme; demokratik, çoğulcu ve birlikte yaşama kültürünü esas alan tüm kurumlara ve ülkelere çağrıdır. Alevi toplumu olarak bu kazanımı önemsiyor, emeği geçen tüm kurum ve temsilcilere teşekkür ediyor; eşitlik, adalet ve insan onuruna dayalı ortak yaşam mücadelesini kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
Bu bir başlangıçtır. Bu bir kazanımdır.
Ve bu, Alevilerin görünürlüğü ve hak mücadelesi adına tarihe geçen bir adımdır.

YÜKSEL BILGIN
ALEVI Genel Başkanı

Atatürk adının aydaki bir kratere verilmiş olduğunu biliyor muydunuz?

0

Kozmografya
Yıl 1929.. Lise 3 ders kitabı. Adı: Kozmografya.. Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar. Atatürk’ün isteği ile yazıldı. Büyük önderdeki öngörüye bakar mısınız?

Hikayesi ise inanılmaz…. “Bu kitabı bulabilmek için uzun zamandır çaba sarf ediyordum. Sonunda bir sahafta buldum. Adı Kozmografya. Türkiye’deki ilk astronomi kitabı. İlk baskısı 1929’da yapıldı. Benim bulduğum ise 1933 baskısı. Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar. Bu kitap yazılmadan 8 sene önce Ankara Hükümeti’nin kasasında sadece 48 kuruş vardı. İşgal güçleriyle, fakirlikle, cehaletle ve hastalıkla mücadele ediliyor; savaş sonrası Osmanlı’nın borçları ödeniyor, diğer yandan bilimle sanatla Cumhuriyet inşa ediliyor, fabrikalar yapılıyor, operalar temsil ediliyor, yurt dışına eğitim için öğrenciler gönderiliyor, örnek bir ülke yaratılıyordu.

O dönem insanlar dünyanın düz olduğunu ya da boğanın boynuzları üzerinde durduğunu düşünüyordu. Astronomi nedir, kimse bilmiyordu. Ama bir kişi bunun önemini biliyordu. Dünyada başka örneği yoktur, bir devlet adamının astronomi kitabı yazdırmasının. Evet, Kozmografya, Atatürk’ün isteğiyle Ali Yar Bey’e 1929’da yazdırılmıştır. Gezegenler, mevsimler nasıl oluşur, kara delik nedir, Aristo’dan başlayarak Kopernik’ten Galileo’ya tüm uzmanların düşünceleri, Samanyolu haritasına kadar her şey bu kitaba konulmuştu. 1933’ten başlayarak tüm liselerde zorunlu ders olarak okutulmuştur ta ki 1979’a kadar.

Kitabın yazarı Ali Yar Bey Mektebi Sultani yani Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1912 Temmuz’unda Paris Yüksek Tayyarecilik Mektebi’nden mezun olur ve dünyanın ilk üç uçak mühendisinden biri unvanını elde eder. Darülfünun yani İstanbul Üniversitesi’nin o dönem Zeynep Hanım Konağı diye bilinen konakta cebir, astronomi dersleri verir. Atatürk’ün isteğiyle de bu kitabı yazar. Sahaftan gelen tarihi Kozmografya kitabını açtığımda beni bir sürpriz bekliyordu.

Kapağın hemen arkasına kime ait olduğunu gösteren bir isim yazılıydı. 1933’te İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda 275 okul numaralı bir kişiye aittir bu kitap; adı Fahrettin Akbulut. Kim mi bu kişi? Sonradan önemli bir matematik profesörü olacak Ege Üniversitesi’nde dersler verecek Türkiye’de matematiği gençlere sevdirecektir. Bir gün Fahrettin Akbulut’un çocuğu evdeki kütüphane rafını karıştırır. Kozmografya kitabını görür. Şu an bende olan kitabı…

Alır inceler. İçinde gökyüzü haritalarının, teleskopların, gezegenlerin ve kainatın fotoğraflarını görünce astronomiye ilgi duymaya başlar. Sonra ne mi olur? California Üniversitesi (Berkeley) Matematik bölümünden mezun olur. Wisconsin Üniversitesi’nde, Michigan State Üniversitesi’nde profesörlüğe kadar yükselir. “Yaşadığımız uzayı tabii Euclid (Öklid) uzayı mı, yoksa onun yalancı kopyası mı?” sorusunun yanıtını arar ve İngiliz Astronomi Profesörü Zeeman’ın 1963’te yaptığı tahmini çözümünü bulmayı başarır.

Bu nedenle de birçok ödüle hak kazanmıştır. Bunlardan biri de TÜBİTAK Bilim Ödülü’dür. Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca tanınan Profesör Dr. Fahrettin Akbulut’un oğlu Prof. Dr. Selman Akbulut matematik ve astronomi alanında yaptığı çalışmalardan ötürü uluslararası ödüllerle taçlandırılır. Baba Fahrettin ve oğlu Selman matematik ve astronomi alanında önemli çalışmalara imza atar. İşte Kozmografya kitabının önemi buradadır.

İçindeki 275 okul numaralı lise talebesi Fahrettin’in kitaba karaladığı ismi bizi böylesine bir yolcuğa çıkarıyor. Bu kitap, küçük bir çocuğun yani Selman’ın eline geçmesiyle dünyaca tanınan bir bilim insanına dönüşmesine vesile olur. Ya bu kitap Atatürk tarafından Ali Yar Bey’e yazdırılmasaydı?

Fahrettin Akbulut bu kitabı İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumasaydı? Sonrasında oğlu Selman bu kitabı görüp astronomiye heves etmeseydi… İşte Atatürk’ün neden büyük bir insan olduğunun örneği… Atatürk yüzünü bilime dönmüştür. İstikbal Göklerdedir demiştir. Belki de en güzeli nüansı yazdırdığı Kozmografya kitabının içindeki Ay fotoğrafındaki kraterlerdir.

Neden mi? 1956 senesinde Dr. Hugh Percy Wilkins Ay’daki bir kratere büyük saygı duyduğu Atatürk’ün adını vermiştir. Ay’da bir kratere Atatürk’ün adının verilmiş olduğunu biliyor muydunuz? Lütfen bu yazıyı Atatürk’ü anlamayanlara, O’nun kıymetini bilmeyenlere okutun… En azından “En Hakiki Mürşit İlim” ve “İstikbal Göklerdedir” sözlerinin somutlaşmış örneklerini gösterebilmiş olursunuz.”

Kozmografya kitabını buradan indirip okuyabilirsiniz

Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizler İstanbul’a ayak basınca

0

Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizler İstanbul’a ayak basınca, Türkiye’de amansız bir “insan avı” başlatılmıştı. İngiliz askeri polisi, padişah hafiyesi ve bazı Ermeniler el ele vermişlerdi. Birçok kişi sorgusuz sualsiz yakalandı. Bunların çoğu “Bekirağa Bölüğü” denen uğursuz cezaevine tıkıldı. Bir süre sonra, tutuklananların bir bölümü İngilizlerce Malta Adası’na sürülecekti. Yakalanıp sürülenlerin çoğu Türkiye’nin ileri gelenleriydi. İçlerinde sadrazamlık, nazırlık, Meclis başkanlığı, mebusluk yapmış devlet adamları vardı. Ermeniler tarafından Roma’da vurulan eski Sadrazam Said Halim Paşa, daha sonra başbakanlık yapacak olan Hüseyin Rauf (Orbay), Ali Fethi (Okyar) Beyler de Malta’ya sürülmüş olanlardı..

İngilizler, İstanbul’da bulunduğu sırada Mustafa Kemal Paşa’yı da kara listeye geçirdiler. İstanbul’daki İngiliz İstihbarat subayı Yüzbaşı H.A.D. Hoyland tarafından hazırlanan bu kara liste 28 Şubat 1919 tarihliydi. Listede, tutuklanıp sürülmesi istenen kişiler sıralanmıştı ve bunların başında Mustafa Kemal Paşa ile yaveri Üsküplü Binbaşı Cevat Bey (Abbas Gürer) bulunuyordu. Yani Atatürk, Samsun’a çıkışından seksen gün önce kara listeye girmişti. Aynı kara listede Kazım Karabekir Paşa, Harbiye Nezareti Müsteşarı İsmet (İnönü) Bey, Yarbay Kel Ali (Çetinkaya), Halil (Killi) Paşa daha birçok Türk subayının adları vardı. General Milne, bu listeyi 42 gün elde tuttuktan sonra ancak 12 Nisan 1919 tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na göndermişti..

Prof. Gotthard Jaeschke, İngilizlerin kara listesinde olduğu halde Mustafa Kemal’in neden tutuklanıp sürülmemiş olduğunu da, o günlerde O’nun Padişah’ın ve Sadrazam Damat Ferid Paşa’nın gözünde “pek makbul kişi” (persona gratissima) olmasıyla açıklıyordu. Jaschke şöyle diyordu : “Milne, Hoyland’ın (Mustafa Kemal ile ilgili) raporunu ancak 12 Nisan 1919’da Foreign Office’e göndermiş ve orada Balfour ile R. Graham buna pek ilgi göstermemişler. Mustafa Kemal’in Padişah’ın ve Damat Ferid Paşa’nın gözünde pek makbul kişi olması da İngiliz İstihbarat Servisi raporunu gölgelemiştir..”
Bu görüş pek yanlış değildir, sanıyorum. O günlerde Mustafa Kemal Paşa, Sarayla ilişkilerini sürdürüyor, Padişahın ve Sadrazamın güvenini kazanmış görünüyordu. Mustafa Kemal Paşa o nazik günlerde büyük bir taktisyen olarak, Damat Ferid Paşa’ya güven vermeyi, hatta İngilizlerin kuşkularını kısmen gidermeyi başarmıştı. Bu nedenle General Milne, Mustafa Kemal’in tutuklanıp sürülmesini öneren raporu hemen Londra’ya göndermeye karar verememiş olabilir.

O günlerde Boğazlar’dan çıkış için İngilizlerden “vize” almak gerekiyordu. Samsun’a hareketinden önce Mustafa Kemal ve arkadaşları için de İngiliz vizesi alınmıştı. Vizeyi vermiş olan Yüzbaşı John Godolphin Bennett, olaydan 55 yıl sonra yayınladığı “Witness” adlı hatıratında “Bana ‘Mustafa Kemal Paşa, Sultan’ın güvenine tam olarak sahiptir’ dendi” diye kendisini savunmuştur..

Ayrıca o günlerde İngilizler o kadar çok kara liste hazırlamışlardı ki, listelerdeki bütün sanıkları bir anda yakalamak imkansız denecek kadar güçtü. Hangi listeden işe başlayacaklarını, önce kimleri tutuklayacaklarını şaşırmış gibiydiler.. İngiliz askeri makamlarının dikkatleri, İstanbul’da “nezaret emrinde” bulunan bir paşadan ziyade, aktif görevde, birliklerin başında bulunan ve Mondros Mütarekesinin uygulanmasında İngilizlere güçlükler çıkaran komutanlara ve İttihatçılara dönüktü. Tanınmış İttihatçıları ve cephe komutanlarını tutuklayıp sürmeye öncelik veriyorlardı. Mustafa Kemal ise ne İttihatçı görünüyordu, ne de cephe komutanıydı. Bütün bunlar, Atatürk’ün o nazik günleri tutuklanmadan geçirebilmesinde ve Anadolu’ya geçebilmesinde rol oynamıştır, sanırım..
1 Mayıs 1919 tarihli İkdam gazetesi şöyle bir haber veriyordu :
“Mustafa Kemal Paşa umum şark orduları müfettişliğine tayin edildi”..
Mustafa Kemal Paşa’ya verilen yetkiler, olağanüstü geniştir. Paşa, askeri bakımdan bir çeşit başkomutan durumundadır ve bir başkomutanın mülki amirler üzerindeki bütün yetkileri kendisine verilmiştir. Eski sadrazam Ahmet İzzet Paşa, “Kendisine verilen yetki şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış genişlikteydi” der.

Atatürk, “Nutuk”ta şöyle diyor : “Bana bu yetkiyi onlar bilerek ve anlayarak vermediler. ne olursa olsun benim İstanbul’dan uzaklaşmamı arzu edenlerin icat ettikleri sebep ‘Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp önlem almak için Samsun’a kadar gitmek’ idi. Ben, bu görevin yerine getirilmesinin, bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. O tarihte Genel Kurmayda bulunan ve benim amacımı bir dereceye kadar sezinleyen zevat ile görüştüm. Müfettişlik görevini buldular ve yetkiye ait talimatı da ben kendim yazdırdım..”
Mustafa Kemal Paşa, bu yetkileri 19 Mayıs 1919’dan 8 Temmuz 1919’a kadar hukuken, ondan sonra da hiçbir resmi sıfatı kalmadığı ve kovuşturma altında olduğu halde fiilen kullandı.”

DR. BİLAL N. ŞİMŞİR

OLMAYINCA

0

Hakikat ilmini bilmek zor olur,
Geleceği gören göz olmayınca…
Gerçek olan Hakkı bulmak zor olur,
Gönülden bağlanmış öz olmayınca…

Bu can emanettir bir gün ödersin,
İstemesen bile göçer gidersin,
Öyle her âşığa âşık mı dersin;
Yüreğinde yanan köz olmayınca…

Geveze insandan hiç alma selam!
Bunu bilir bunu derim vesselam.
Neyime gerektir içi boş kelâm;
Ruhumu doyuran söz olmayınca…

Gölge odur suya düşer ıslanmaz,
Altın odur yere düşer paslanmaz,
Şu Bindebir aşka düşer uslanmaz,
Beden toprak olup, toz olmayınca…

09.01.2016
Ozan Bindebir

Bu yarayı dosttan dosttan aldım ezeli

0

Bu yarayı dosttan dosttan aldım ezeli
Eser şu bağrımda yel dertli dertli
O dost benden ayrı ayrı gezdi gezeli
Akar gözlerimden sel dertli dertli

Düşkün iken dost bağına girilmez
Yalan ile hakk’a ikrar verilmez
Kamil olmayınca menzil görünmez
Kör cahil elinden kul dertli dertli

Akarsu’yum böyle çamurlu yolda
Döküldü yaprağım kalmadı dalda
Derman bulunur mu biçare kulda
Halımı söyleyen dil dertli dertli

MUSTAFA KEMAL İLE HASBİHAL

0

Bir anlam yüklemeye, hiç gerek yok ismine
Bakmaya korkuyorlar, duvardaki resmine
Bin yalan yüklüyorlar toprak olan cismine
— Söylerken utanmazlar, türlü türlü yalanlar
— Hep sana saldırıyor, hakkımızı çalanlar

Beton Kemal diyorlar, heykelini görünce
Hakkında tek kelime, bilmiyorlar sorunca
Kimlere dokunmuşsun, Cumhuriyet kurunca
— Tanıyorum hepsini, çift ayaklı yılanlar
— İslâm’ın ilk şartını, reklam için kılanlar

Beklediğimiz güneş, hangi ufuktan doğar
Tekkeye oturanlar, gelip gideni sağar
Ne mutlu Türk’üm demek, büyük ayıpmış meğer
— İstiklâle inanmaz, seni hain bilenler
— İsmini kitaplardan, utanmadan silenler

Sende biraz suçlusun, doksan yıldır ölmeyen
Bir büyük mucizesin, milyarda bir gelmeyen
Anlamıyor ilimden, nasibini almayan
— Yolda koşan insana, düştü diye gülenler
— Seni nasıl anlasın, yaşıyorken ölenler

Sen gittin aydınlar da olduğu yerde kaldı
Kimi rütbe ve makâm, hayallerine daldı
Üç kuruş hizmet eden, inan on kuruş çaldı
— Sağ da sol da hep aynı, akıl almaz talanlar
— Rektör olup fes giyer, ham hayale dalanlar

Kaybedecek bir şey yok, korkmadan yazıyorum
Onurlu bir kalemle, kabrimi kazıyorum
Sayende be Mustafa’m, insanca geziyorum
— Beni değiştiremez, aklımızı çelenler
— Kimseye ders olmadı, başımıza gelenler…

Zeki KAYMAKÇI

Gönül yükünü yıkar, naz olmaz yare karşı

0

Rakamla anlaşılmaz, altının beşten farkı
Başlangıcın sonudur, toprağın taştan farkı
Düşünce düşte olur, gerçeğin düşten farkı
Dengenin hükmü kalkar, poz olmaz kura karşı
Gönül yükünü yıkar, naz olmaz yâre karşı

Akıllı olanların, sermayesi yok değil
Olmayınca darası, can bedene yük değil
Varlığın hikmetini, düşünenler çok değil
Hiçlik olsa hiç yoktan, az olmaz kâra karşı
Nereden bilsin şeytan, biz olmaz bire karşı

Yakışan budur ele, el olur ele eller
Yangınların dilini, hâlinden bilir küller
Aldığımız her nefes, ömrümüze el sallar
Ayazdan pay misali, buz olmaz kar’a karşı
Görünen köy misali, giz olmaz sırra karşı

Hayra alamet değil, boşa hayal kuruşlar
Yolumuza yük olur, akla ziyan görüşler
Hallacı Mansur gibi, olmayınca duruşlar
Boşuna efeleniş, söz olmaz nura karşı
Avamdaki direniş, tez olmaz zora karşı

Nefsin emrindeki ben, depremlerle yarışır
Onu ıslah etmeye canlar boşa uğraşır
Caddeler ve sokaklar, birbirine karışır
Temelden sallanınca, iz olmaz yere karşı
Sonunda küllenince, köz olmaz nâra karşı

Hoşgörü boyasıyla, boyanınca Nurseli
Yolun sustuğu yere, dayanınca Nurseli
Erenlerin sesiyle, uyanınca Nurseli
Hoşgörüde artı bu, göz olmaz köre karşı
Güzel insan şartı bu, haz olmaz dar’a karşı

NURSELİ – Nursel SEÇER

Karşı Devrim

0

Rejim Tasfiye Belgesi
Atatürk Devrimleri Neydi?

Atatürk devrimleri; egemenliği, insan onurunu, yaşam hakkını, bilgiyi ve aklı tanrıdan, saraydan ve kutsal otoritelerden alıp halka vermekti.

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dedi, saltanat ve hilafet kaldırıldı.

Saray kapatıldı ve müzeye çevrildi.

Bilimsel, laik eğitim getirildi, medreseler kapatıldı, Tevhid-i Tedrisat kabul edildi.

Medreseden üniversiteye geçildi.

Tarikatlar ve cemaatler kapatıldı, denetimsiz iktidar odakları tasfiye edildi.

Saray kültürü sona erdi, kul değil, yurttaş yaratıldı.

Hukuk, akla ve bilime dayandırıldı, şeriat devletten çıkarıldı.

Kadın, yurttaş oldu, seçme ve seçilme hakkı verildi.

Üniversite reformu yapıldı, dogma değil, eleştirel akıl esas alındı.

Bugün Gelinen Nokta

Hepsi geri geldi.

Saray fiilen var.

Egemenlik milletin değil, tek kişinin.

Tarikatlar ve cemaatler devletin içinde.

Eğitim bilimden koparıldı, inanca bağlandı.

Üniversiteler özgür değil, biat altında.

Yurttaş değil, yeniden kul üretiliyor.

Bu yaşananlar bir “yanlış yönetim” ve bir “hata” değil.

Atatürk devrimlerinin sistemli olarak geri alınmasıdır.

Cumhuriyetle hesaplaşmadır.

Aydınlanmadan bilinçli bir geri dönüş, yani karşı devrimdir.

Bu, İslam`ın ta kendisidir.

Atatürk’ü anıp devrimlerini savunmayan herkes, bu geri dönüşün ortağıdır.

Bugün mesele “Atatürk’ü seviyor musun?” değildir.

Mesele, Atatürk’ün yıktıklarının yeniden kurulmasına karşı çıkıp çıkmadığındır.

Türk Milletinden Alınanlar Nedir?

Laik anayasa
Kuvvetler ayrılığı
Yasama yetkisi
Yürütmenin kolektif yapısı
Yargı bağımsızlığı
Meclisin denetim gücü
Cumhurbaşkanının tarafsızlığı
Parlamenter rejim
Cumhuriyet rejimi
Egemenliğin millete ait olması
Hukukun üstünlüğü
Anayasanın bağlayıcılığı
Bilimsel, laik eğitim
Üniversite özerkliği
Akademik özgürlük
Tarikat ve cemaat yasağı
Kamuda liyakat
Şeffaf bütçe
Sayıştay denetimi
Seçimlerin eşit ve adil koşulları
Basın özgürlüğü
İfade özgürlüğü
Toplanma ve protesto hakkı
Sendikal haklar
Sosyal devlet ilkesi
Kadın–erkek eşitliği
Yurttaşlık bilinci
Laik hukuk sistemi
Devletin tarafsızlığı
Saraysız devlet anlayışı
Insan onuru

Türkiye artık:

Anayasal cumhuriyet değildir.

Laik devlet değildir.

Kuvvetler ayrılığına dayalı bir rejim değildir.

Bu bir yönetim sorunu değil, rejim değişikliğidir.

Karşı devrimdir.

Bu Karşı Devrimin Geleceğini Kimler Söyledi?

Aziz Nesin:
İmam hatiplerin din adamı değil, devlet kadrosu yetiştireceğini söyledi.

Uğur Mumcu:
Belgelerle tarikat–devlet ilişkisini ortaya koydu.

Turan Dursun:
“Herkes Kur’an’ı okumalı; o zaman Atatürk’ün neden Cumhuriyet’i kurduğunu anlarsınız” dedi.

İlhan Arsel:
Şeriatçının güçlenene kadar hoşgörülü, güçlenince cellatlaşan yapısını anlattı.

Atatürk:
Aynı tehlikeyi görerek devrimlerle önlemeye çalıştı, Gençliğe Hitabe ile uyardı.

Söylenenlerin tamamı harfiyen gerçekleşti.

Peki Türk Milleti Neden Anlamadı?

Çünkü:

Kelimelerle değil, sloganlarla düşünür.

Kavramla değil, ezberle hareket eder.

Akılla değil, aidiyetle ikna olur.

Söze değil, konuşanın kimliğine bakar.

Söylenenleri;

Sevdiği siyasetçiden.

İnandığı din adamından.

Ünlü bir figürden duyarsa kabul eder.

Ama bir dinsizden, bir ateistten asla.

Türk milletini uyaran bu dinsizlerin ortak özellikleri neydi?

Hiçbiri dini referansla konuşmuyordu

Hepsi dinin iktidar aracı olduğunu söylüyordu

Hepsi İslamcılığın planını anlatıyordu

Türk milletine bu güne kadar

Gerçekleri yalnızca dinsiz olan ateistler söyledi.

Ama bu millet, dinsiz olana güvenmedi.

Çünkü akıl, bu toplumda kabul edilmez.

Bu zihinsel bir kodlama, bir programlamadır.

Hasan Hoslar