Ana Sayfa Blog

Sabahtan uğradım ben bir figana

0

Sabahtan uğradım ben bir figana
Bülbül ağlar ağlar güle getirir
Bakın şu feleğin çürük işine
Her bir cefasını kula getirir

Depreştirme benim dertlerim tamam
Muhabbet şirindir vermiyor aman
Üstümüzde dönen çarh ile devran
Felek bizi halden hale getirir

Varıp yoldaş olma sen uğursuza
Komşu olma namussuza arsıza
Sabah selamını verme pirsize
Adamın başına bela getirir

Muhib yoldaş olma kalleş yar ile
O yar da durmadı bir ikrar ile
Sakın sohbet etme münkir kör ile
Altının adını pula getirir

Pir Sultan Abdal’ım sözlerim haktır
Hak demeyenlerin yalanı çoktur
Cehennem yerinde dal odun yoktur
Herkes ateşini bile götürür

Pir Sultan Abdal

Pîr Kaygusuz Abdal

0

Hak buyırdı Cebrâil’e var didi
Âdem’i cennet içinden sür didi

Geldi Cebrail Âdem’e söyledi
Hak buyrugunu âyân eyledi

Cebrâil didi, çıkgit Uçmag’dan Âdem
Tanrı’nın buyrugu budur iş bu dem

Nice ki söyledi Âdem gitmedi
Cebrâil’in sözüni işitmedi

Türk dilin Tanrı buyurdu Cebrâil
Türk dilince söylegil dur git dedi

Türk dilince Cebrail ‘hey dur’ dedi
Durugel Uçmag’ın terkin ur didi

•••

“Biz dillerde Türk dilin bilürüz, gün dogıcak ‘irte oldı’ dirüz, tolanıcak ‘gice oldı’ dirüz. Su’nun geldügünden yana ‘yukarı’ dirüz, gitdügünden yana ‘aşagı’ dirüz. Türk dilünce heman bu kadar bilürüz”

•••

“Ey derviş ‘mî-dânî mî-dânî’ dir durursun.
Sen hiç Türkîce bilmez misin?”

  • Pîr Kaygusuz Abdal •

•••

[Mî-Dânî: farsça, biliyorum demek]

Harâba kul olduk bezm-i adem’de

0

Harâba kul olduk bezm-i adem’de
Åbad olsak da bir olmasak da bir
Düştük çare nedir dâma âlemde
Azad olsak da bir olmasak da bir

Aşk oduna yanmış ciğer-kebabız
Hicr ile giryânız dide pür-âbız
Yapılmış yıkılmış hâne-harâbız
Bünyâd olsak da bir olmasak da bir

Biz Şirin elinden aşk meyin içtik
Hak ile bâtılı fark edip seçtik
Varlık dağlarını deldik de geçtik
Ferhad olsak da bir olmasak da bir

Ey Dertli âlemde biz şâh-ı diliz
Hak’tan hakikatten âgâh-ı diliz
Tarîk-i esråra ervah-ı diliz
İrşad olsak da bir olmasak da bir

  1. Harab: “Harâbat” yerine. Çok zaman meyhane anla-mında kullanılır. Tasavvuf edebiyatında “Vahdet” yani bir-lik, tek olma, yalnızlık; kavuşma anlamlarıma kullanıldığı gibi bazan tekke anlamına da kullanılır. Burada bunlardan hangisi kullanılsa anlam yanlış olmaz. Bezm-i adem: yokluk meclisi, toplantısı. Tasavvufa göre bu âlem yokluk âlemidir. Bu inanışa göre “Bezm-i âdem” dünya, kâinat anlamına da gelir. Äbad: şen, bayındır, mamur. Dâm: tuzak. Azad: kurtulma, hür olma.
  2. Hicr: ayrılık. Giryân: ağlayıcı. Dide pürâb: gözün yaşla dolması, çok ağlama. Hâne-harab: evi yıkılmış. Bünyad: temel. Bünyad olmak: temel kurmak; yeniden yapmak.
  3. Şirin: Ferhad ile Şirin adındaki hikâyenin kadın kah-ramanı. Burada sevgili. Mey: içki. Hak: doğru. Bâtıl: yanlış, hakkın zıddı. Ferhåd: Şirin’in âşıkı.
  4. Şahı dil: Gönül padişahı. Āgâh-ı dil: gönül halinden anlama. Tarik-ı esrar: gizlilik yolu. Ervah-ı dil: gönül ruhları gibi bir anlama gelen bu tamlamaya “gönülden bağlanma” gibi bir anlam verilmek istenmiş. Dertli ve diğer halk şairlerinde böyle yanlış kullanılan epeyce kelime ve tamlama vardır.

ÖZTELLİ Cahit, Dertli ve Seyrani Varlık Yayınları İstanbul 1964

Hâlime rahmeyle Varlık Sahibi

0

Hâlime rahmeyle Varlık Sahibi
Yolumu yolsuzdan sen uzak eyle
Çâresiz dertlere dermân verici
Dar günde kuluna sen imdat eyle.

Senin mücrimlere vardır rahmetin
Kusur işleyene verme zahmetin
Sonsuz affa sahip Resûl Ahmet’in
Hatırı hakkına gel imdat eyle.

Kullar bîçâredir, Eyüp değildir
Yusuf’un sabrına sahip değildir
Hızır’ın ilmine vâkıf değildir
Mûsâ hatırına gel imdat eyle.

Bir çıkmaza girdim, ağlar gezerim
Muhannet elinden gayet bîzârım
Düşmüşüm bir aşka, okur-yazarım
Ledün ilmin için gel imdat eyle.

Yol’dan uzak kaldım zâhir âlemde
Ağlamaktan yaş kalmadı didemde
Yakarırım Ehl-i Beyt’e her demde
Edebî kuluna gel imdat eyle.

Abdal Mûsa Sultan gazaba geldi

0

Abdal Mûsa Sultan gazaba geldi
Fetheden Urûmu yareden medet
Cihan harap oldu insan az kaldı
Gene ferman senin el’aman medet

Biz de sever idik Alinin soyun
Bizler de anarız Hasan ü Hüseyn
Verdik Zeynel’aba zindanda payın
Bakır’ı zindanda vareden medet

Yetiş imam Câfer ol elden bizi
Her dem arzumendiz isteriz sizi
Zülfikarı attı tuttu denizi
Necef deryasını kurudan medet

Mürşidim Kâzım Rızaya varalım
Derdimize derman anda görelim
Nakî Takî Askerîye erelim
Mehdi mağarada sırreden medet

Hüseyn Gazi Sultan bellidir cansın
Ricam kabul eyle müşkülüm kansın
Hüseynî ovanın gözcüsü sensin
Ayırma koyunu sürüden medet

İmdat senden kaldı Urûmun eri
Gaip erenleri Horasan piri
Muallâkta tuttu babı Hayberi
Cenkte Muhammede careden medet

Balım Sultan gerçek sırrı Alisin
Müminlerin kardaşısın kulusun
Pirim Hacı Bektaş Şahı Velisin
Cansız duvarları yürüden medet

Kul Hüseyn’im der ki gönle değmeyin
Giderip yükünü alıp yığmayın
Sırlarınız gönlünüzde saklayın
Müminin kalbinde yereden mede

Emperyalist düzenini,

0

Emperyalist düzenini,
Yıkmayınca kurtuluş yok.
Reddeyleyip bütün dini,
Çıkmayınca kurtuluş yok.

Yönü bozuk mihrapları,
Yüzü gizler nikapları,
Bütün kutsal kitapları,
Yakmayınca kurtuluş yok.

Fark mıdır dil, din, ırk, deri?
Hiç döner mi tarih geri?
Tüm insanlık hep ileri,
Bakmayınca kurtuluş yok.

İnsanlar aç, benzi soluk
Yeryüzünden kalksın kulluk.
Meydanlara oluk oluk
Akmayınca kurtuluş yok.

Aldırmadan engellere,
Şu suratı döngellere…
Faşistleri çengellere,
Takmayınca kurtuluş yok.

Bıçak bulmuş kemiğini,
Hüzün sarmış mimiğini…
Kompradorun imiğini,
Sıkmayınca kurtuluş yok.

Her tarafta bir şer mihrak,
Ne özgürlük kalmış, ne hak…
Bu Dünyaya bir tek bayrak,
Dikmeyince kurtuluş yok.

Bindebir’im bu inancım,
Sosyalizme gebe sancım.
Beyinlerde bir kıvılcım,
Çakmayınca kurtuluş yok.

10.01.2015
Ozan Bindebir

Açıklama: (TDK Sözlük)
Mihrap: Umut bağlanan yer.
Nikap: Yüz örtüsü, peçe.
Komprador: Uzak Doğu ülkelerinde yabancı ortaklıklar hesabına iş sözleşmesi yapan yerli aracı.
Döngel: Muşmula.
Mihrak: Odak.

Aldanma cahilin kuru lafına

0

Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın külü yalandır..
Hükmetse dunyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır..

Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
Gül dikende biter diken gül olmaz
Vız vız eden her sineğin bal’olmaz
Peteksiz arının balı yalandır..

İnsan bir deryadır ilimle mahir
İlimsiz insanın şöhreti zahir
Cahilden iyilik beklenmez ahir
İşlediği amel hali yalandır..

Cahil okur amma alim olamaz
Kamillik ilmini herkes bilemez
Veysel bu sözlerin halka yaramaz
Sonra sana derler deli yalandır.

Aşık Veysel Şatıroğlu

Felsefemiz

0

Hayal cennetine minnetimiz yok,
Dostun cemalini cennet biliriz.
Uyduruk farzımız, sünnetimiz yok;
Sevgiyi farz, aşkı sünnet biliriz.

Hiç kulak vermeyiz gaipten sese,
Cahilin düştüğü korku, vesvese…
Bunu bilir, bunu deriz herkese;
Böylesi inancı cinnet biliriz.

Huride, kılmanda yoktur gözümüz;
Kendi yârimizle birdir özümüz.
Dört kitabın özü; bizim sözümüz…
Erdemi en yüce kıymet biliriz.

İbadethanedir; can kafesimiz…
O abdest dediğin; temiz nefsimiz.
Biz bilimden, fenden aldık dersimiz;
Bilgiyi en büyük servet biliriz.

Hakk’ı kendimizden görmedik ayrı,
Hak ile Hak olduk biz bundan gayrı.
Bir insanın varsa topluma hayrı;
Bunu insanlığa hizmet biliriz.

Mazlumun gözyaşı; Zemzem Pınarı,
Vicdan azabıdır; cehennem narı.
Vicdanı olmayan bilmez bunları;
Vicdanın sesini Kudret biliriz.

Bindebir’im sözler kalkınca şaha,
Dilim kolay kolay susmaz bir daha.
Öyle söz vardır ki biçilmez paha;
Kâmilin sözünü ziynet biliriz.

22.11.2016 – (6+5)
Ozan Bindebir

KİM BU HORASAN ERENİ GÜVENÇ ABDAL?

0

Doğu Karadeniz’i Türkleştirip İslamlaştıran Horasan Erenine hepimiz minnet borçluyuz. Başlayalım..

Doğum ve ölüm tarihi hakkında net bir bilgi olmamakla birlikte 13. yüzyılda yani 1200 – 1300 yılları arasında yaşadığı bilinmektedir.

Güvenç Abdal’ın hayatı ve halk arasındaki anlatıları, tarihsel ve mitolojik unsurlarla iç içe geçmiştir. Onun gerçek adı, şiirleri ya da bazı ayrıntılar net olmamakla birlikte, tarihî ve kültürel etkisi çok güçlüdür.

Alevi‑Bektaşi düşünce yapısında hâlâ canlı bir biçimde yaşamakta ve özellikle Karadeniz Çepnileri arasında önemli bir manevi figür olarak kabul edilmektedir.

Güvenç Abdal ile Çepni Türklerinin Karadeniz’e yerleşmesi, bölgenin Türkleşmesi ve İslamlaşması iç içedir. Onun için önce kısaca Çepnilerin Karadeniz’e gelişlerini ele almalıyız.

Çepni boyu, Oğuzların 24 boyundan biridir ve özellikle Türkmen/Alevi kimliğiyle öne çıkar. 1071 Malazgirt Savaşı’nda Alpaslan ordusunda yer aldılar. Sivas merkezli Danişmentlilerin kuruluşu ve yükselişinde önemli bir rol oynadılar.

Ardından Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi’nde Karadeniz’in orta ve doğu kesimlerine yerleşmeye başladılar.

1335 civarı Ordu, Giresun’un iç kesimleri, Mesudiye, Fatsa ve Ünye sahasında Hacıemiroğulları Beyliği (diğer adıyla Bayramoğulları Beyliği)’ni kurdular.

1348’de Giresun’u fetheden Çepniler 1346’da Trabzon Rum İmparatorluğu’na karşı önemli başarılar elde ettiler.

Bu arada Çepni Türkleri 1200’ün ilk yarısında Şebinkarahisar – Tamzara – Alucra – Kazıkbeli – Güvende yolu ile Kürtün’e (bugün Gümüşhane’nin en batı ilçesi, Giresun ve Trabzon ile sınır) ulaştılar.

Kürtün, Karadeniz’in iç kısımlarına açılan doğal bir geçit konumundaydı. Dağlık yapısı, ormanlarla çevrili yaylaları ve ulaşılması güç coğrafyası sayesinde tarih boyunca yerleşim için güvenli, savunma için stratejik bir alan olmuştur. Bu özellikleri, Çepniler için Kürtün’ü cazip hale getirmiştir.

1515‑1516 tarihli Trabzon Sancağı Tahrir Defteri’nde Kürtün kazası, “Vilâyet‑i Çepni” (Çepni ili) olarak yer almış ve sınırları Giresun – Torul – Görele olarak çizilmiştir.

Çepniler Kürtün’ü iskân tutunca Pontus Rum İmparatorluğu ile sınır olmuşlardı. Güvenç Abdal’ın Kürtün’e gelmesi işte bu zaman ve şartlarda gerçekleşti.

Eldeki bilgilere göre Güvenç Abdal, Hacı Bektaş Veli’nin (ki o da Çepni boyuna mensup bir erendir) amcaoğlu ve has dervişlerindendir.

Güvenç Abdal’ın ismi Hacı Bektaş’ın “Velayetname” adlı eserinde yer almaktadır. Bu bağlamda, Güvenç Abdal hem bir mürşid, hem bir dede, hem de bir yol önderi olarak tanımlanabilir.

Güvenç Abdal ocağını Kürtün Taşlıca Köyü’ne kurmuştur. Hacı Bektaş Veli’nin halifesi olarak bölgeye gönderilen Güvenç Abdal, Kürtün ve çevresindeki Çepni topluluklarına İslam’ı Bektaşi yorumu ile tanıtmış, onları inanç, ahlak ve toplumsal düzen bakımından birleştirici bir rol üstlenmiştir.

Güvenç Abdal’ın manevi önderliğindeki Çepniler sahil boyu ile gelen soydaşları ile birleşip kısa zamanda bugün Giresun ili sınırlarında yer alan Görele, Eynesil, Çanakçı ve bugün Trabzon ili sınırlarında yer alan Şalpazarı, Beşikdüzü, Vakfıkebir ve Akçaabat’ın Türk toprağı olup İslamlaşmasında eşsiz bir rol oynamışlardır.

Trabzon’u kuşatmışlar ama deniz kuvvetlerinden yoksun olmaları dolayısıyla şehri düşürememişlerdir.

Çepniler Trabzon’u düşürememiş olsalar da iç kesimlerden ilerleyerek Batum’a kadar olan coğrafyada Osmanlı’nın bölgeye gelişine kadar feodal yapılar olarak hüküm sürmüşlerdir.

Güvenç Abdal önderliğindeki Çepniler sadece Kürtün’ün değil, Doğu Karadeniz’in Türkleşmesi ve İslamlaşması açısından da anahtar rol oynamıştır.

Güvenç Abdal’ın Taşlıca köyündeki ocak merkezi, Çepniler’in manevi ve sosyopolitik kalbi haline gelmiştir. Onun öncülüğünde dini rehberlik, hukuki hakemlik, toplumsal dayanışma gibi işlevleri olan ocak sistemi, bir anlamda Çepni topluluklarının yerel beyliği yerine geçmiştir.

Bu sistem, Osmanlı döneminde dahi yarı otonom şekilde işlemiş; Çepniler arasında dedelik kurumu güçlü kalmıştır.

“Dört kapı kırk makam”, “on iki hizmet”, “on iki post” gibi Alevi-Bektaşi yapılar bu ocakta sürdürülmüştür.

Çepni Türk kültürünün en önemli öğelerinden biri yaylacılıktır. Yaylacılık bir yaşam biçimidir ve yüzyıllardır “Otçu Şenliği” adı ile ticaret, sosyalleşme, görücülük, eğlence, birliktelik gibi birçok sosyal ve ekonomik yönü olan festival diyebileceğimiz etkinlikler düzenlenir. Bugün Kadırga, Kazıkbeli, Sis, Kümbet, Bektaş, Alaca, Kızıl Ali gibi birçok yaylada icra edilen bu geleneğin kökeni de Güvenç Abdal’dır.

Güvenç Abdal’ın adıyla kurulmuş olan Güvende / Güvençe Yaylası bu geleneğin doğuş yeridir.

Güvenç Abdal’ın doğumu ile ilgili olduğu gibi vefatı ile de ilgili elde net tarihi kayıtlar bulunmamaktadır. Onun ömrünün sonuna doğru piri Hacı Bektaş’ın yanına dönmek istediği yarenlerinin de onu bırakmak istemedikleri üzerine kurulu bir söylence yüzyıllardır ağızdan ağıza anlatılagelmiştir.

Güvende Yaylası’nda ona ait temsilî bir makam / yatır bulunur. Diğer bir makamı ise Hacıbektaş Dergâhı’ndadır. Hangisinin gerçek mezar ve hangisinin hatıra yatırı olduğu da eldeki bilgilerce net değildir.

Güvenç Abdal günümüzde de Çepniler arasındaki yüce makamını korumaktadır. Ocağın hatırası ve kültürü; İzmit’ten Trabzon’a, Karadeniz’in birçok ilinde yaygın şekilde yaşamaktadır.(Gümüşhane, Trabzon, Giresun, Ordu, Tokat, Düzce, Samsun, Zonguldak)

Minnet ve saygı ile yad ediyoruz.. Ruhu şad olsun!

** ** ** **
Sersem Abdal mahlasıyla bir nefeste Hacı Bektaş ve Güvenç Abdal şöyle dile getirilmiştir:

Genç Abdal’la Hacı Bektaş geldiler
Sarı Saltığı Rumeli’ne saldılar
Şükrolsun dertlere derman oldular
Tavafın kabuldür Abdal dediler

Mümin isen bana etme cefayı
Allah bir Muhammed Ali aşkına
Eyilikte ol daim eyle vefayı
Allah bir Muhammed aşkına

Saki doldur bize dolu içelim
Okuyalım aşk kitabın seçelim
Olur olmaz davalardan geçelim
Allah bir Muhammed Ali aşkına

Pirler nasihatın güzelce dinle
Bozma erkanını tatlı dil söyle
Kemlik edenlere sen iyilik eyle
Allah bir Muhammed Ali aşkına

Kimsenin ayıbın gözetme sakın
Olayım der isen ger Hakk’a yakın
Erenler huyundan bir meşrep takın
Allah bir Muhammed aşkına

Genç Abdal’ım Hakk’ı seversen candan
Hak seni ayırmaz yoldan erkandan
Yalan söz söyleme çıkma imandan
Allah bir Muhammed aşkına

SON NOT: Gümüşhane ili Kürtün ilçesi Güvende Yaylasında yüzyıllardır yapılan “Güvenç Abdal Yayla Şenliği” bu sene 02 Ağustos Cumartesi günüdür.


Kemal Şükrü Sevindik
Eğitimci / Tarihçi

Viranı Fakr-name’de Dört Kapı ve Makamları ;

0

Viranı Fakr-name’de Dört Kapı ve Makamları ;

” Şeriat Kapısı :
Zahirdir (görünen) gündür ve gün sabittir. Enbiyadır, gözdür. On makamdır. Âdem’dir ; görünür , ayağıyla yürür, yel gibi eser. Âdem üzeredir ve külliye nutuktu. Nutuk ağızdan ortaya çıkar ve ağız on babdır (kapıdır) ..

” Tarikat Kapısı :
Batındır (görünmeyen) ve batın gicedir, isbat yoktur. Evliyadır , kulaktır, on makamdır. Âdem’dir eliyle tutar, gözüyle görür, ateş gibi yanar. Edep üzeredir. Edeb, göz üzeredir ve göz on babdır..

“Marifet Kapısı :
Muhammed’dir, ağızdır, on makamdır. Âdem’dir, dil ile söyler, kulak gibi işitir ve su gibi bakar. Amel üzeredir, amel kulak üzeredir, kulak on babdır..

” Hakikat Kapısı :
Âli’dir ,(simgesi) burundur ve on makamdır. Âdem’dir yel gibi eser, ateş gibi yanar, su gibi akar , toprak gibi sakindir. Haya üzeredir ; burun on babdır…

” Kuran’i yani Şah-ı Merdan böyle ma’lum edübdür ki Şeriat bir sudur, bu sudan yunmayan, müslüman olmaz.

Tarikat bir ateştir, ol ateşten pişmeyen puhte (olgun) olmaz..

Marifet bir yeldir, yel esmeyince sular akmaz ve od yanmaz, çiylik pişmez. Yel esmeyince , eşyanın nefsi bağlanırdı..

Pir Hünkar Hacı Bektaşi Veli buyurur ;
“Yel esmedikçe daneler samandan arınmazdı..”

Viranı Dedenin bilgilendiği ve esin kaynağı olan Makalat’ında Hacı Bektaşi Veli anlatır :

” Yüce Tanrı dört türlü nesne yarattı ;
Toprak
Su
Ateş ve yel (rüzgar). Bunları da dört bölük kıldı :

1) Abidler ( çok ibadet edenler) bunlar şeriat ehlidir. Asılları yeldir saf ve güçlüdür..

2) Zahidler, asılları ateştendir. Tarikat ehlidir, ateş gibi yakarlar..

3) Arifler, asılları sudur. Marifet ehlidir, su temiz ve temizleyicidir..

4) Muhipler , ( sevenler) aslı topraktır. Teslimiyete razı olmanın simgesidir..

Kul , kırk makamda Tanrı’ya ulaşır. Bunların onu, Şeriat, onu Tarikat, onu Marifet, onu da Hakikat üzerinedir…

Evliyadan Gelen Kelâm

0

Evliyadan gelen kelâm
Okunan kur’an değil mi
Gerçek Veli’nin sözleri
Sure’i rahmân değil mi

Çün seni Hâkk yaratığı
Kendüye mir’at ettiği
Tecelli’i zat ettiğin
Sûret’i insan değil mi

Hâkk haberin dinleyene
Candan kabul eyleyene
Hâkk’ı bilip anlayana
Sözümüz burhan değil mi

Gerçek elini tumayan
Ona gönül berkitmeyen
Hâkk’ı batıldan seçmeyen
Cahil’i nâdân değil mi

Ey Kaygusuz halin n’ola
Gitmez isen doğu yola
Hâkk kerem kılsa bir kula
Hâkikât âyan deği mi

Ali Ali canım Ali
Canımın cananı Ali
Sen alemler umudusun
Pîr Hacı Bektaşi Veli

Taa ezelden aya, güne taparız

0

Taa ezelden aya, güne taparız
Kıble ne bilmeyiz, tan vardır bizde
Cemâli Hakk bilir niyaz yaparız
Kadın erkek yoktur, can vardır bizde

Cümle can bir deriz, farkı bilmeyiz
Aynı göle akar, arkı bilmeyiz
Din mezhep bilmeyiz, ırkı bilmeyiz
Yetmiş iki çeşit kan vardır bizde

Hakk’tan nida gelir, dolu içeriz
İnsânı kâmili, özü seçeriz
Devri daim olur, konup göçeriz
Dünya dedikleri han vardır bizde

Derunî bir sırra sürdü atını
Dolandı kandilin yedi katını
Dört kapı, kırk makam hepsi bâtınî
Hakk’a ermek için an vardır bizde…

Beni bu sevdaya düşüren sensin

0

Beni bu sevdaya düşüren sensin
Ali oğlu Şah Abbas sana sığındım
Dalgamı boynumdan aşıran sensin
Ali oğlu Şah Abbas sana sığındım

Deryada ova dağda dumanda
Marufta maşrufta hintte yemende
Mürvetim var beni de koyma amanda
Ali oğlu Şah Abbas sana sığındım

Hem eşimi hem dostumu sen güldür
Bir düşmüşün elin tut da sen kaldır
Benim ahvalimi de o şaha bildir
Ali oğlu Şah Abbas sana sığındım

Şah Hatayim gel de mürvete başla
Bir mürvette yüz bin canı bağışla
Sen kendi şanına düşeni işle
Ali oğlu Şah Abbas sana sığındım

Şah İsmail Hatayi

İDRİSİ BİTLİSÎ’DEN YAVUZ SULTAN SELİM’E MEKTUP!

0

“Can ü gönülden İslâm Sultanı’ nabî’at eyledik, ilhadları zahir olan Kızılbaşlar’dan teberri eyledik. Kızılbaşlar’ın neşrettiği dalalet ve bid’atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Şafiî mezhebini icra eyledik.
İslâm Sultanı’nın namı ile şeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini yâda başladık.
Cihada gayret gösterdik ve İslâm Padişahı’nın yollarını bekledik.
Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz.
Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır.
Sadece İslâm Sultanı’na muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zalimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz.
Sizin inayetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız.
Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiretler tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz.
Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir.
Sünnetullah bizde böyle câri olmuştur.
İdrisi Bitlisi, Mevlana Hüsameddin Ali-ülBitlisi’nin oğludur.
Bitlis’te 1452 veya 1457 yılında doğduğu 1520’de öldüğü tahmin edilmektedir.
Akkoyunlu Devleti’nde Uzun Hasan’ın oğlu Yakup Bey’in Hükümdarlığı döneminde sarayda divan katibi olarak görev yapmıştır.
Osmanlı Sultanı II. Bayezıd’ın Memluklulara karşı kazandığı başarı üzerine, Akkoyunlu Hükümdarı Yakup Bey adına tebrik mektubu yazar.
II. Bayezıd tebrik mektubunu beğenmesi üzerine İdris Bitlisi’yi sarayına davet eder.
II. Bayezit , İdrisi Bitlisi’ye sarayda önemli görevler verir. II. Bayezit döneminde Osmanlı imparatorluğunun hanifi mezhebini devletin resmi dini (Mezhebi) olarak kabul eder.
Anadolu da bulunan Türk ve Alevi halk Hanifi mezhebinden hoşlanmazlar.
İran’da kurulu bulunan Alevi Türk Safevî devleti ile sıkı ilişkilere girerler.
Safevi devletinin Anadolu’daki siyasi faaliyetlerinden rahatsız olan İdrisi Bitlisi rahatsızlığını II. Bayezıd’a bildirir, ancak sonuç alamaz.
Osmanlı Sultanı II. Bayezıd, oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından 1512 yılında tahtan indirilmesi ve Yavuz Sultan Selim’in padişah olması ile İdrisi Bitlisi tekrar harekete geçer.
Yavuz Sultan Selim’i 1514 yılında doğu seferine ikna eder.
İdrisi Bitlisi 1514 yılında Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında yapılan savaşta kürt’lere derebeylik vermek şartı ile Yavuz Sultan Selim’i destekler.
Bu savaşta Kürt’lerin desteğini alan Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i yenerek, Safevi ordusunu İran’ın içlerine kadar kovalar ve Anadolu da ki Kızılbaş Alevileri öldürür.
Bu savaştan sonra Kürt’ler derebeylik statüsünü kazanırlar.
Yavuz Sultan Selim mükafat olarak İdrisiBitlisi’ye Osmanlı İmparatorluğunun en yüksek rütbesi olan Kazasker rütbesi ile ödüllendirir. Ayrıca doğu illerinin yönetimini İdrisiBitlisi’ye bırakır.
İdrisi Bitlisi, Yavuz Sultan Selim’den aldığı yetki ile 25 Kürt aşiretini bir araya getirir.
Padişah Diyarbakır bölgesine beyler beyi olarak Bıyıklı Mehmet Ağa’yı tayin eder.
Böylece Anadolu’da bulunan Alevi ve Kızılbaşları kılıçtan geçirme kararını işleme koyarlar.
Artık Doğu Anadolu’da Alevi ve Türk katliamının önünde bir engel kalmaz. İdrisi Bitlisi ve Bıyıklı Mehmet ağa işbirliği ile katliam devam eder. Dağların erişilmez yerlerine çekilen Türk ve Alevilerin dışında kalan, 40 bini aşkın Alevi ve Türk kılıçtan geçirilir.(Talkankatliam’ında olduğu gibi)
Kürtlerin gözünde Yavuz Sultan Selim, ikinci İdris-i Bitlisî iken, Türklerin gözünde İdris-i Bitlisî, ikinci Yavuz Sultan Selim’dir.
Öyle ki; hangisini anarsanız anın, birini diğerinden ayırt edemezsiniz, tarih buna izin vermez, zaman buna izin vermez, iş ve eylemleri buna izin vermez.
Aynı idealin, ‘İslâm birliğinin Ehli Sünnet ve’l Cemaat anlayışı çerçevesinde, bu ikili, ölümlerini bile bu ittihadla süslemişlerdir.
‘İslâm Birliği İttihadı’ için akınlar düzenlemekle birlikte, gerek tedrisat sahasında, gerekse askerî, siyasî ve ekonomik çerçevede faaliyetlere girişen bu ikili, kısa süre içerisinde ideallerini gerçekleştirmiş, hatta gerçekleştirmekle kalmayıp, yüzlerce yıllık bir tarihî birlikteliğe de imza atmışlardır.
Her ikisi’de alevi kızılbaş katliamlarında tarih, sahifelerine kazınmıştır.
Anadolu da bulunan Alevi ve Türkler hayatta kalabilmek için asimile olmayı kabul ederler.
Baskı gören bu halkın bir kısmı Hanifi mezhebine geçer bir kısmı ise Kürt aşiterleri ile yakın ilişki kurarak Kürt’leşirler, bir kısmıda dostluk kurmak, kirve olmak; kız alıp, kız vermek sureti ile hayatta kalmanın yollarını ararlar.
Anadolu’da yaşayan çok sayıda insanlarla konuşulduğunda 200-300 yıl önce dedelerinin veya dedelerinin dedesinin Alevi olduklarını ifade ederler.
Bir kısmının ise atalarının Türk olduğunu, Türk geleneklerini yaşattıklarını, şimdi ise farklı etnik kimliğe sahip olduklarını görmek mümkün.

Karlı kayın ormanında

0

Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?

Ayışığı renginde kar,
keçe çizmelerim ağır.
İçimde çalınan ıslık
beni nereye çağırır?

Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı, sıcak.

Ben ordan geçerken biri :
“Amca, dese, gir içeri.”
Girip yerden selâmlasam
hane içindekileri.

Eski takvim hesabıyle
bu sabah başladı bahar.
Geri geldi Memed’ime
yolladığım oyuncaklar.

Kurulmamış zembereği
küskün duruyor kamyonet,
yüzdüremedi leğende
beyaz kotrasını Memet.

Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumuşacık.
Dün gece on bir buçukta
ölmüş Berut, tanışırdık.

Bende boz bir halısı var
bir de kitabı, imzalı.
Elden ele geçer kitap,
daha yüz yıl yaşar halı.

Yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.

En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak :
Öleceğimizi bilip
öleceğimizi mutlak.

Memleket mi, daha uzak,
gençliğim mi, yıldızlar mı?
Bayramoğlu, Bayramoğlu,
ölümden öte köy var mı?

Geceleyin, karlı kayın
ormanında yürüyorum.
Karanlıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.

Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, tirenyolu, ova.
Yirmi beş kilometreden
pırıl pırıldır Moskova…

Nazım HİKMET
14 Mart 1956, Moskova, Peredelkino