Cumartesi, Mart 28, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

Dillerde dökülen bal bizde gizli

0

Adımız, kökümüz Adem’den öte
Güle koku veren dal bizde gizli
Arı kovanında kendine yete
Dillerde dökülen bal bizde gizli

Gönül gözümüzle çok sır görürüz
Hakk’tan nida gelir Hakk’a yürürüz
Cümle mahlukatla bir yol sürürüz
Yetmiş iki çeşit hal bizde gizli

Günah ne bilmeyiz bizdeki kusur
Talip vebalini sırtında taşır
Karun ’u mal mülke eyledik esir
Hırka, cübbe, asa, çul bizde gizli

Muhabbet mezemiz, zemzem demimiz
Güruh u Naci ’ye bağlı serimiz
Kâh konar kâh göçer devri daimiz
Ervahı ezele kol bizde gizli

Deruni’yem cümle canı Hakk bildik
Ne Cebrail geldi ne ata bindik
Yedi kat Miraç’a çok çıktık indik
Sırrı Hakikate yol bizde gizli…
Hıdır ÇAM

Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam

0

Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam
Gevher-i lâmekân benem, kevn ü mekâna sığmazam

Arş ile ferş ü kâf ü nun bende bulundu cümle çün
Kes sözünü vü epsem ol, şerh ü beyana sığmazam

Kevn ü mekândır ayetim, zatıdürür bidayetim,
Sen bu nişanla beni bil ki nişana sığmazam.

Kimse güman ü zann ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümana sığmazam.

Surete bak ve mâniyi suret içinde tanı kim,
Cism ile can benem veli cism vü cana sığmazam.

Hem sedefem hem inciyem, haşr ü Sirat esinciyem,
Bunca kumaş ü raht ile ben bu dükkâna sığmazam.

Genc-i nihan benem ben üş, ayn-i ayan benem ben üş,
Gevher-i kân benim ben üş, bahre vü kâna sığmazam.

Gerçi muhit-i âzamem, âdem adımdır âdemem
Tur ile kün fekân benem, ben bu mekâne sığmazam.

Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zaman benem,
Gör bu latifeyi ki ben, dehr ü zamana sığmazam.

Encüm ile felek benem, vahy ile hem melek benem,
Çek dilini vü epsem ol, ben bu lisana sığmazam.

Zerre benem güneş benem, çar ile penc ü şeş benem,
Sureti gör beyan ile çünkü beyana sığmazam.

Zat ileem sifat ile, gülşekerem nebat ile,
Kadr ileem berat ile, beste dehane sığmazam.

Nâre yanan şecer benem, çarha çıkar hacer benem,
Gör bu odın zebanesin, ben bu zebana sığmazam.

Şehd ile hem şeker benem, şems benem, kamer benem,
Ruh-u revan bağışlaram, ruh-u revana sığmazam.

Tir benem, keman benem, pir benem, civan benem,
Devlet- i cavidan benem, ine vü âna sığmazam.

Gerçi bu gün Nesimi’yem, Haşimiyem, Kureyşiyem,
Bundan uludur ayetim, ayete şana sığmazam.

Muhannetin lokmasını yutmanın faydası ne

0

Hedefi görmeden mermi atmanın faydası ne
Tembellik züğürt düşürür yatmanın faydası ne
Elinden geldikçe çalış kula kulluk eyleme
Muhannetin lokmasını yutmanın faydası ne

Akıl ermez bu dünyanın ahvaline haline
Gece hapishane olur gündüz benzer geline
Şayet bülbül değil isen konma gülün dalına
Karga olup gül dalında ötmenin faydası ne

Daima karanlık gider cehaletin dünyası
Sırtına günah bağlayıp Mevla’ya olur asi
Söz götürüp söz getiren münafığın kendisi
İki dostun arasını katmanın faydası ne

Şerefle şöhretle yaşa edebinle arında
Gir insanlık çemberine dolaşma kenarında
Şahsen uygun hareket et ağır otur yerinde
Davetsiz teklifsiz yere gitmenin faydası ne

Belki de sözün yanlıştır be Nüsüret Toruni
Laf bir kez namludan çıktı bulacaktır yerini
Yersen mazlumun hakkını çekersin ecirini
Hakkın huzurunda inkâr etmenin faydası ne

Aşık Nusret Toruni

Çizginin Gücü

0

Elveda

0

Alemi celbeder emr-i iråde
Eğleşmek olmuyor yâren elveda
Derd ü gama düştüm hadden ziyade
Yâr-ı gârım sadık ihvån elveda

Zamana ahire uğradı müddet
Kesildi ben için ol istirahat
Atar yandan yana dâne-i kısmet
Bezm-i cân ettiğim mekân elveda

Adalette kadim gördüm Faruk’u
İkrarında evvel yazdı Sıddık’ı
Gönül taleb eder hakkı hukuku
Sağir kebir sabı sübyan elveda

Bir ben değil bütün âlem pür savaş
Kutb-ı ilâhiden şem’a bu ataş
Hasılı akraba kavim ve kardaş
Gönül ayrı düştü yâren elveda

Arzula efkárım ağyara karşı
Yolunda vermişim ten ile başı
Emânet sılânın toprağı taşı
Hasılı vesselåm her yan elveda

Sümmânî âlemde gönlümün ahı
Hifz eyle babında Kadir İlâhi
Açıldı biz için hasretlik râhı
Gönlümde sevdiğim sır cân elvedâ

Âşık Sümmâni

Açılan gül solar bir gün

0

Can ipini ten yününden
Saran kirmen ular bir gün
Sulu yalçınlar önünden
Açılan gül solar bir gün

Gül dalında diken yarar
Diken güle vermez zarar
Toprak bir gün başın tarar
Yolar saçlarını bir gün

Dünya olur bir gün harab
Ne bülbül kalır ne gurab
Rızka sebep olan turab
Gözlerine dolar bir gün

Kudret koçunu koyuna
Katmış seyreder oyuna
Ecel kolların boynuna
Habersizce dolar bir gün

Acı tatlı yenmez olur
Yalan gerçek denmez olur
Taş çarhıla dönmez olur
Hep kesilir sular bir gün

Çal Seyranî durma sazın
Hakka eyle sen niyazın
Sana secdesiz namazın
Kısmet olan kılar bir gün

Seyrani

Savarona Yatı

0

24 MART 1938 – Devlet tarafından Cumhurbaşkanı için satın alınan Savarona yatına, İngiltere’nin Southampton limanında bayrak çekme merasimi. Törende Londra Büyükelçimiz Fethi Okyar da hazır bulunmuş, yat teslim alınışını takiben Hamburg’da inşa edildiği fabrikada bakımdan geçirilip bazı değişiklikler yapıldıktan sonra 22.5.1938 günü buradan hareketle 1.6.1938’de İstanbul’a gelmiştir.
SAVARONA’NIN BİLİNMEYEN HİKAYESİ
Alman kökenli mühendis John A. Roebling tel kablonun mucidiydi. Bu nedenle göç ettiği Amerika’da dünyanın en büyük tel kablo üreticilerinden biri oldu. Telgraf telleri, elektrik telleri, köprü telleri, gemi ve asansör telleri üretip sattı.
Amerikalı zengin mühendisin bir hayali vardı; Brooklyn ile Manhattan’ı birbirine bağlayacak köprü yapmak.
1865’te kolları sıvadı; köprü projesini kendi çizdi. Gerekli girişimleri yapıp teklifini kabul ettirdi. Fakat talihsizlik; köprünün yerini tespit çalışmaları sırasında geçirdiği kaza sonucu 1869’da öldü.
Oğlu Washington Roebling, babasının hayalini hayata geçirmek için inşaatın başına geçti. Yine bir talihsizlik, köprü kulelerinin inşa edileceği su altı odalarında çalışırken vurgun yedi ve yatalak oldu. Ancak babasının hayalini gerçekleştirmek için inşaatı bırakmadı; eşi Emily Warren Roebling yardımıyla köprüyü 1883’te bitirdi.
Savarona’nın ilk sahibi Emily Margaret Roebling, işte Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden bu çiftin kızıydı…


İLK SAHİBİ “OKYANUSYA ÖTESİ”
PENNSYLVANIA’DAN
Pennsylvanialı Richard McCall Cadwalader, Princeton Üniversitesi mezunu başarılı bir bankacıydı. Müziğe kabiliyetliydi ama onu asıl merakı denizcilikti.
Roebleingler’in kızı Emily Margaret ile evliydi.
Emily Margaret Cadwalader da kocası gibi denizi seviyordu. Yatlara düşkündüler. Yatlarıyla dünyanın birçok yerini gezdiler. O yıllar Amerikalı zenginler arasında dünyayı turist olarak gezmek modaydı.
Cadwalader çiftinin 1926’da yaptırdıkları yatlarının adı, Savarona’ydı.
Savarona; Hint Okyanusu’nda yaşayan bir Afrika kuğusunun adıydı.
Cadwalader çifti ikinci yatlarını 2 yıl sonra, 1928’de inşa ettirdi. İlginçtir, ona da Savarona adını verdiler.
Ve üç yıl sonra 1931’de yaptırdıkları, dünyanın en büyük özel yatına da Savarona adını koydular.
İşte bugün gündemimize -ne yazık ki fuhuş baskınıyla gelen- Savarona bu Savarona’ydı!
Almanya’nın ünlü Blohm und Voss tersanesinde inşa edilen ve Hamburg’ta denize indirilen Savarona, 124.3 metre gövde uzunluğuyla dünyanın en büyük yatıydı.
Savarona’nın denize indirilişi hayli görkemli oldu. Time, The New York Times, Chicago Tribune gibi dünya basını Savarona’ya çok ilgi gösterdi.
Ancak Savarona’nın ABD’ye girişi sorunlu oldu. Amerika yatın yapım gideri kadar gümrük ve kayıt parası istedi. Bu da yaklaşık 3 milyon dolar tutarındaydı.
Cadwalader çifti parayı ödemek istemedi. Savarona geldiği yolu izleyerek tekrar Hamburg’a döndü.
Savanora Almanya’ya dönmüştü ama kurtuluşu yoktu. Çünkü Amerikan vergi memurları Savarona’nın peşini bırakmadı. Cadwalader çiftini vergi kaçırmakla itham ettiler. İddiaya göre çift, daha az vergi vermek için Savarona’yı şirket malı gibi göstermişti.
Dava sürerken, yetmezmiş gibi Emily Margaret Cadwalader geminin çarkçı başına aşık oldu. Yatın en üst katındaki odasından, üç kat aşağıdaki çarkçı başının odasına giden özel bir merdiven yaptırdı. Gizlice buluşuyorlardı. Ve sanıyorlardı ki 80 küsur personelin bu aşktan haberleri yok. Olay, Richard McCall Cadwalader’ın kulağına gitti. Aile faciası son anda önlendi.
Savarona Cladwalader ailesine uğurlu gelmemişti. Şubat 1937’de gemiyi satılığa çıkardılar.
ATATÜRK ÇOK KIZDI
Tarih 4 Eylül 1936.
Yer İstanbul.
Atatürk’ün canı bir olaya çok sıkkındı.
O gün, İstanbul’a gelen İngiliz Kralı 8’inci Edward’ın şerefine Moda koyunda yelken yarışı düzenlendi.
Atatürk yarışı Kral Edward’la birlikte yaşlı Ertuğrul yatında izledi. Fakat Ertuğrul manevra yaptıkça etrafa yağlı kurum yağdırdı. Edward, beyaz elbisesine konan kurumu üfledikçe elbisesi daha da berbat oldu. Atatürk’ün canı sıkıldı; durumu kurtarmak için, “Majeste bu yat epey zamandır çalışmadığı için, kazanları ısınıncaya kadar bu kurumlar bizi rahatsız edecektir” dedi ve Kral’ın koluna girerek bitişikteki İngilizlerin görkemli kraliyet yatına geçtiler.
Atatürk akşam yemeğinde yanındakilere, “Efendim medeniyet iddiası lafla olmaz, Bu iddiaya girenlerin her malzemesi her hususta tamam olmalıdır. Yoksa insan işte böyle kepaze olur.”
Kuşkusuz…
Bir tek bu olay Savarona’nın alınma sebebi değildi.
Bir başka neden de Atatürk’ün sağlığıyla ilgiliydi. Atatürk’ün hastalığı ağırlaşıyordu. Doktorları, deniz havasının Atatürk’e iyi geleceğini söylüyorlardı.
Savarona bir umuttu; umudun adıydı.
Ama tek başına bu da Savarona’nın alınmasının nedeni değildi.
Gözden kaçan bir olgu var:
Atatürk hayatının son döneminde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin deniz işleriyle çok alakalıydı. O dönemde neredeyse sadece Denizbank’ı kurdurmak, Türk deniz ticaret filosu oluşturmak, Deniz kuvvetlerini güçlendirmek gibi projeler üzerinde çalışıyordu. O yıllarda Almanya’ya Sus, Trak, Marakaz, Etrüsk gemilerinin sipariş edilmesinin sebebi de buydu.
Bunların tümü Savarona’nın alım nedeniydi.
HİTLER, SAVARONA’YI SATIN ALDI MI
Atatürk Savarona’nın fotoğraflarını görünce çok beğendi. Berlin Büyükelçisi Haydar Apak Cadwalader ailesiyle temasa geçti. Ardından Cumhurbaşkanlığı özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak başkanlığında bir komisyon kuruldu. Heyet Almanya’ya gitti. Tercümanları ise Atatürk’ün manevi evladı Abdurrahim Tunçak idi.
Ayrıca incelemeler yapması için de Sakarya gemisi motor makinisti Adil Aşıroğlu görevlendirildi. Çünkü Savarona 5 yıldır Hamburg limanına demirliydi. Bazı tamiratların yapılması elzemdi.
Fakat Türk heyetini bekleyen bir sürpriz vardı.
Savarona’nın alımında karşılarına bir engel çıktı: Adolf Hitler!
Hitler, Savarona’yı Alman denizaltıları için ana gemi olarak kullanmak istiyordu. Kimi iddialara göre Savarona’yı satın almışlardı. Sadece devir işlemleri yapılmamıştı.
İşte tam bu sırada Türkiye teklifini vermişti. Yani araya giren Hitler değil, Türkiye idi.
Almanya ile Türkiye Savarona yüzünden karşı karşıya geldi. Atatürk geri adım atmaya yanaşmadı. Sonunda Hitler Savarona’dan vazgeçti. Niye?
Bir iddia; Hitler, Savarona’yı Atatürk’ün çok istediğini duyunca almaktan vazgeçti. Çünkü Atatürk’ün askerliğine hayrandı ve Atatürk’ün hastalığını biliyordu. Kim bilir belki de, Avrupa’yı işgale hazırlanırken Atatürk gibi bir askeri karşısına almak istemiyordu.
İkinci iddia ise, Cadwalader ailesi, Hitler’in Savarona’yı hangi amaçla istediğini anladılar ve kuşkusuz ABD’nin dayatmasıyla satmaktan vazgeçtiler.
Neyse, Türkiye sonunda Savarona’yı 23 Şubat 1938’de resmen aldı. Ödenen para 1 milyon 200 bin dolar idi.


Ve Savarona 1 Haziran 1938’de Dolmabahçe önüne demirledi. Atatürk çok heyecanlandı ve hemen Dolmabahçe’den Acar motoruyla yata gitti. Çok beğendi. Yata “Güneşdil” adının verilmesine karşı çıktı; Savarona adı güzeldi; “öyle kalsın” dedi.
Savarona’da ilk emrini Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’ya verdi; “Nuri oğlum, kitaplarımı getirdin mi? Hepsini kamarama muntazam koy, herhalde pek dışarı çıkmayacağım için bol bol okuma fırsatım olacak.”
Savarona’yı görünce sevinci ve heyecanını saklayamayan Atatürk, Savarona’da sadece 56 gün yaşadı. Evet, iki ay bile değil.
İlk günler rahatsızlığı hafifler gibi oldu. Fakat daha sonraki günler, -kendisine o kadar iyi bakmasına, perhizlerine harfiyen uymasına rağmen- iki kez kriz geçirdi.
Hastalığı artınca, 25 Temmuz gece yarısı saat 01.00’de Dolmabahçe’ye nakledildi. Bir daha Savarona’ya hiç gidemedi.
Ve ne yazık ki Savarona, Atatürk’e derman olmadı; uğurlu gelmedi.

Varlık deryasına dalma ey kardeş

0

Varlık deryasına dalma ey kardeş
Kardaşlıkta birlik dirlik isterler
Benlik davasından geç yavaş yavaş
Muhiplikte birlik dirlik isterler

Er ol Hakkıyla geçir bu demi
Berzaha düşürür benlik âdemi
Resulullah dedi “Lahmike lahmi’
Dervişlikte birlik dirlik isterler

HARABİ kemteri söyleten Haktır
Senlik benlik lafzı burda yasaktır
Kendini beğenmek çıkmaz sokaktır
Hak erenler birlik dirlik isterler.

Edip Harabi

Ağıtlar Anadolu Halkının feryadı ve tarihidir

0

Kan ağlıyor Erzincan’ın dağları
Viran kaldı mor sünbüllü bağları
Sivas’a geliyor kalan sağları
Şikayetim kimden kime ne deyim

Niksar’da kalmadı dikili bir taş
Erbaa’yı sormayın döker kanlı yaş
Tokat da geçirdi zorlu bir savaş
Şikayetim kimden kime ne deyim

Karahisar Koylesar hep viran oldu
Gül yüzlü yavrular sarardı soldu
Bize ne olduysa Mevla’dan oldu
Şikayetim kimden kime ne deyim

Ben gelişin Madri duvağı bağlar
Yavrusun yitirmiş anneler ağlar
Alların yerine karalar bağlar
Şikayetim kimden kime ne deyim

Asırda acaip işler çoğaldı

0

Asırda acaip işler çoğaldı
Bilmem bu işleri kimler ediyor
Dünyayı hep rezil köpekler aldı
Gelen ümerâya karşı gidiyor

Biraz bahsedeyim ehl-i zamandan
Yahşılar aşağı düştü yamandan
Aralık itleri olmuş kumandan
Uyuz it kurtlara kumand’ediyor

Buğday unu beğenmiyor enikler
İplikten aşağı düştü ipekler
Hep sedire geçti itler köpekler
Hânedan ayakta hizmet ediyor

Koltuk kılı fark olmuyor sakaldan
Tüccarlar aşağı indi bakkaldan
Aslanlara çoban düşmüş çakaldan
Şimdi aslanları çakal güdüyor

Mekteple medrese ortadan kalktı
Meyhane kerhane ortaya çıktı
Ar namus denen şey ortadan kalktı
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Sarhoşlar çoğaldı kalmadı ayık
Bu asır böylece hallere lâyık
Müzevirin adı muhbir-i sâdık
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Şahinler yurdunu tuttu yarasa
Baklava yerine geçti pırasa
Şimdi rağbet deyyus ile terese
Žamane bunlara rağbet ediyor

Boy kürkünü beğenmiyor köçekler
Babasına akl’öğretir çocuklar
Yumurtadan burnu çıkan cücükler
Horoz oldum diye cık cık ediyor

Küçükler büyüğe çorap geydirir
Tatlıyı insana acı yedirir
Seyrânî zamâne böyle dedirir
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Seyrani

BİR MİLLET OLUŞTURMAK

0

Cumhuriyet’in devraldığı toplum, Türkler büyük çoğunlukta olmasına karşın Türkler arasında milli kimlik ve bilincin yeterince gelişmediği, farklı etnisitelerin ve inançların bir arada bulunduğu bir toplumdu. Birçok insan, “sen kimsin?” sorusuna, inancı ve aşiretiyle yanıt veriyordu. Bu insanlardan milli kimliği gelişmiş, çağdaş bir Türk milletinin yaratılması Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde verilen büyük bir mücadeleyle gerçekleştirildi. “Etrâk-ı bî-idrâk”ın (anlayışı kıt Türkler) yerini “ne mutlu Türküm diyene”nin alması kolay olmadı.

Bir milletin oluşmasında önce bir devletin kurulması son derece önemlidir.
İtalya’nın bütünleşme sürecinde önemli bir devlet adamı olarak görev alan Massimo d’Azeglio (1792-1866), 1860 yılında yeni oluşan birleşik İtalya krallığı parlamentosunun ilk toplantısında yaptığı konuşmada “İtalya’yı yaptık; şimdi İtalyanları yapmalıyız” diyordu. Bu tarihlerde İtalya’nın bir parçası olan Sicilya’da nüfusun ancak yüzde 2,5’lik bir bölümü günlük ilişkilerinde İtalyancayı kullanıyordu. Sicilya’da kullanılan İtalyanca da diğer bölgelerden çok farklıydı. 1860’lı yıllarda Sicilya’ya İtalyan devleti tarafından gönderilen öğretmenlerin İngilizce konuştuğu sanılmıştı. (Hobsbawm, E., The Age of Capital 1848-1875, Charles Scribner’s Sons, New York, 1975;89)

1918 yılından sonra oluşan yeni bağımsız Polonya’nın önderi Pilsudski, “milleti yapan devlettir; devleti yaratan millet değildir” diyordu. (Hobsbawm, E., The Age of Empire 1875-1914, Vintage Books, New York, 1989;148)

Eric Hobsbawm da şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Bu nedenle devletler “milletler”i yarattı. (…) Fransız cumhuriyeti, köylüleri Fransızlara dönüştürdü.” (Hobsbawm,1989;150) 1789 yılında Fransız Devrimi gerçekleştiğinde Fransa’da yaşayanların yüzde 50’si Fransızca konuşmuyordu. Toplam nüfus içinde doğru düzgün Fransızca konuşanların oranı ise yüzde 12-13 düzeylerindeydi. (Hobsbawm, E., Nations and Nationalism Since 1780, Programme, Mythe, Reality, Cambridge University Press, 2003;60)
Osmanlı’dan devralınan demografik ve toplumsal yapıdan bir millet yaratılabilmesinin önkoşullarından biri, üniter devlet yapısıydı. Federal bir devlet yapısı, farklı bölgelerin insanlarının bir milli kimlik altında bütünleşmesini çok zorlaştıracaktı.

Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen demokratik devrimin önemli bir görevi, aşirete, kabileye, etnisiteye, inanca, yöreye göre bölünmüş ve eğitim olanağından yoksun halkı, çağdaş bir ulusa dönüştürebilmekti. Yaratılan ulus-devletin bağımsızlığının güvencesi, milli kimliği belirgin ve önde olan çağdaş bir milletin varlığıydı.

Ulaştırma olanaklarının ve insanların pazarlayabilecekleri ürünlerin son derece sınırlı olduğu koşullarda ekonomik bütünlükler oluşmadığında, insanların dilleri, örf ve adetleri, gelenekleri yerel düzeyde ayrı ayrı biçimlenir. Bu durumda insanlar kendilerini ya akrabalık ilişkilerine, aşiretine, kabilesine, soyuna ya da inancına göre tanımlar. Aşiret veya kabile düzeyindeki bir kimlikten, etnisiteye geçiş bile ekonomik ilişkilerin gelişmesiyle yakından bağlantılıdır.

Genç Osmanlılar, insanları “Osmanlı” kimliği altında birleştirmeye, bir “Osmanlı milleti” yaratmaya çalıştılar. 1868 yılında Galatasaray’da açılan Mektebi Sultani’nin amaçlarından biri, buraya alınan öğrenciler aracılığıyla Osmanlı milletinin yaratılmasına katkıda bulunmaktı. Emperyalist güçlerin Osmanlı’yı bölmede etnisiteleri kullanma çabası, ülkenin yarı-sömürge yapısı, iç pazarın bütünleşmemiş olması gibi nedenlerle bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı. (Timur, T., Türk Devrimi ve Sonrası, 4. Baskı, İmge Yay., Ankara, 1997;235)

Sadri Etem 1933 yılında yayımlanan kitabında bu süreci şöyle değerlendirmektedir:
“Tanzimatçılar yekten bir millet yaratmak istiyorlardı. (…) Eşit fertlerden meydana gelen bir Osmanlı milleti oluşamadı. (…) Memlekette o zaman geniş ve yoğun ileri teknikli üretim sahası olsaydı, bu unsurlar arasında bir kaynaşma vücuda getirmek, Amerika’da olduğu gibi mümkün olurdu. Halbuki Tanzimat ilan olunduğu zaman iş ve üretim sahasında Hıristiyanları Türk tabakaya bağlayacak hiçbir hareket yoktu. İktisadi faaliyetler, aksine, Türklerin elinden çıkıyor, yabancıların eline geçiyordu. Birbirinin zıddına çalışan, ülkü itibarıyla ayrı ayrı birlikler vücuda getiren topluluklardan müşterek bir cemiyet vücuda getirmek imkansızdı.” (Sadri Etem, Türk İnkılabının Karakterleri, Milli Eğitim Bakanlığı Yay., Devlet Matbaası, 1933 (2. Basım, Kaynak Yay., 2007;51)

İttihat ve Terakki Cemiyeti önce “Osmanlıcı”ydı. Sonra dünya Türklerinin birliği veya Turancılık düşüncesine, Pantürkizme kapıldı.
Türkiye Cumhuriyeti’nde ise farklı bir milliyetçilik gündeme geldi. Mustafa Kemal Paşa’nın ifadesiyle, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti” denecekti. Mustafa Kemal Paşa birçok konuşmasında “Türkiye halkı” ifadesini kullandı. Ermeni ve Yunanlıların 1919 yılında Müslümanların canına, namusuna ve malına karşı başlattıkları saldırılara karşı Müslümanların birliğinin sağlanmasıyla başlayan süreç, anti-emperyalist bir mücadeleye ve ırk ve inanç ayrımı gözetmeyen bir millet oluşturma çabasına dönüştürüldü. Diğer birçok ülkede olduğu gibi, önce Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruldu; ardından bu devlet, geçmişten devraldığı halkı milletleştirmeye çalıştı.

Tekin Alp’in ifadesiyle, kurtuluştan sonra: “Yeni devleti, yeni vatanı ve yeni Türk’ü yaratmanın nihayet sırası gelmişti.” “Vatan mefhumu, ekseriya, islâmiyet duygusile karıştırılıyor ve hakikî manasını tamamen kaybediyordu. Halbuki Kemalist manasile yeni vatan, bağrında, ancak, yani menfaate, aynı emellere sahib, yekvücud ve tecezzî (bölünme, Y.K.) kabul etmez bir camia teşkil eden yurddaşları toplamıştı. (…) Kemalist inkılâba yeni merhalesinde düşen vazife bu yeni Türk’leri, bu yeni vatanı ve bu yeni devleti, yeni temeller üzerinde yaratmak, tanzim etmek ve kurmaktı.” (Alp, Tekin, Kemalizm, Cumhuriyet Gazete ve Matbaası, İstanbul, 1936;69-71. Tekin Alp’in birinci baskısı 1928 yılında yayımlanan Türkleştirme kitabı yaşanan süreci açıklaması bakımından çok ilginçtir: Tekin Alp, Türkleştirme, günümüz yazı ve diline aktaran Özer Ozankaya, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 2001)
Hâkimiyeti Milliye Gazetesi 10 Ocak 1920 gününden itibaren Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin yayın organı olarak çıkmaya başladı. Gazetenin imzasız başyazılarının çoğunun Mustafa Kemal Paşa’ya ait olduğu belirtilmektedir. Başyazının Mustafa Kemal Paşa tarafından yazılmadığı durumlarda da onun denetiminden geçtiği bilinmektedir.

Hâkimiyeti Milliye’de 21 Şubat 1920 günü yayımlanan “Asrın Prensipleri” yazısı, çağdaş bir ulusun yaratılması konusunda Mustafa Kemal Paşa’nın kafasının mücadelenin en başından itibaren çok açık olduğunu göstermektedir. Erzurum ve Sivas kongrelerinde inanç kimliğinin vurgulandığı açıklamaların ardından, aşağıda çeşitli bölümleri aktarılacak makalenin yayımlanması, Türkiye demokratik devrimi sürecinde Mustafa Kemal Paşa’nın belirleyici rolünü bir kez daha ortaya koymaktadır. Makalenin bazı bölümleri şöyledir:

“Irklara bağlı milliyet prensiplerinin ne korkunç emperyalizm istilalarına alet olduğunu, bilhassa ırkın hiçbir yerde hiçbir millet için itiraz edilemez bir esas olamayacağını, bir taraftan Harbi Umumi, diğer taraftan ilmi incelemeler kâfi derecede ispat etti. (…)
“Dolayısıyla asrın prensipleri, karışık, tartışmalı, emperyalizme müsait millet prensipleri değil, her kavmin saadeti ve gelişmesi namına çok müsamahakâr bulunmak esasından doğan barışçı prensiplerdir. Bu şekilde bir milliyet esası ise, ancak geneli itibariyle her milletin çoğunluk teşkil ettiği ve uzun bir mazinin hatıralarına, eski bir medeniyetin eserlerine dayandığı sınır dahilinde yaşayan bütün ahaliyi aynı siyasi ve hukuki vasıflar ile kucaklayacak bir milliyet olabilir. Bunun haricinde ırklara ve ne tarihin ne ilmin açıklıkla tayin edemediği ve ayıramadığı karışık ve kaynaşmış hatıralara dayanarak, bir sınır içinde yaşayan insanları bile birbiriyle mücadeleye sevk edecek bir milliyet prensibi, bu asrın prensibi sayılamaz ve bilhassa yaşayamaz. (…)

“Bizim de milli vaziyetimiz sınırımızla belirlenmiş bir milliyettir. Mütareke sınırı, kabul ettiğimiz milliyet prensiplerinin çizdiği sınırdır. Bunun dahilinde yaşayan insanları, ırkları ve kavimleri ne olursa olsun millettaşımız sayıyoruz. Aynı zamanda Osmanlı memleketlerinin her tarafı için faydalı gördüğümüz ademi merkeziyetçi idareyi destekleyerek, her kavmin kendi muhitinde gelişme imkânını da temin etmiş oluyoruz. Asrımız prensipleri olarak bizim anladığımız milliyet esası budur. Biz hiçbir milleti ırkımız içinde boğmak istemediğimiz gibi, ırktaşımız menfaatına ayrı bir ırka mensup vatandaşlarımızı da rencide etmeyi kabul edemeyiz. Şimdiye kadar haricin telkinleri eseri olarak bize hıyanet etmiş olan Hıristiyan vatandaşlarımızdan bir kısmını da aynı prensiplerimiz himaye edebilir. Fakat onlardan da aynı iyi niyeti ve milli prensiplerde aynı ölçülülüğü ve hakşinaslığı görmek hakkımızdır.” (“Asrın Prensipleri,” 21 Şubat 1920, Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi, Hâkimiyeti Milliye Yazıları, Genişletilmiş 2. Basım, Kaynak Yay., İstanbul, 2004;37-39)

Hâkimiyeti Milliye’deki bu yazıda “ademi merkeziyetçi idare” desteklenmektedir. Böyle bir yönetim, yöreler arasındaki etnik ve inanç farklılıklarına hoşgörüyle yaklaşan ve milletleşme sürecini belirli bir ölçüde geciktiren ve bazen engelleyen bir anlayıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ilk aşamalarında kabul gören bu yaklaşım, 1921 Anayasası’na da yansıtıldı.
1921 Anayasası 4 ay süren görüşme ve tartışmalardan sonra 20 Ocak 1921 günü 85 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu olarak kabul edildi ve 1-7 Şubat 1337 (1921) tarihli Ceridei Resmiye’de yayımlandı. Kabul edilen Anayasa’nın 11. maddesinde, vakıflar, medreseler, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işlerinin düzenlenmesi ve yönetimi, il yönetimlerine devrediliyordu. Madde metni şu şekildeydi:

Madde 11: Vilayet mahalli umurda (yerel işlerde,YK) manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir (özerkliğe sahiptir,YK). Harici ve dahili siyaset, şer’i (şeriata ait,YK), adlî ve askeri umur, beynelmilel iktisadî münasebat ve hükümetin umumi tekâlifi (vergiler,YK) ile menafii (yararları,YK) birden ziyade vilâyata şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisince vaz edilecek kavanin (kanunlar,YK) mucibince Evkaf (vakıflar,YK), Medaris (medreseler,YK), Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti içtimaiye (sosyal dayanışma,YK) işlerinin tanzim ve idaresi vilâyet şûralarının (meclislerinin,YK) salâhiyeti dahilindedir.”
Devlet, kamu hizmetlerini halka merkezi devlet veya yerel yönetimler eliyle iki türlü götürebilir.
Birinci yöntemde, merkezi devlet, bakanlıklara bağlı bir yapılanmaya gider ve bakanlığın taşra teşkilatı kurulur. Örneğin, bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır; Milli Eğitim Bakanlığı’nın il ve ilçe düzeyinde örgütlenmesi vardır. Sağlık Bakanlığı da benzer bir yapılanma içindedir. Bu yapılanma, ülkenin değişik bölgelerindeki insanların birbirlerine hizmet götürmelerini sağlayarak, halkın kaynaşmasını gerçekleştirir.

İkinci yöntemde, temel kamu hizmetleri yerel yönetimler tarafından (il özel idareleri veya belediyeler) tarafından sağlanır.
1921 Anayasasında ikinci yöntem benimsenmişken, 1924 Anayasasında birinci yönteme geçildi.
Bu değişikliğin o günlere ilişkin somut bir nedeni de 1921 Anayasasının kabulünden kısa bir süre sonra ortaya çıkan Koçgiri ayaklanmasıdır.
Yunan ordusu, Birinci İnönü Savaşı yenilgisi sonrasında, 1921 yılı Şubat ayında yeni bir saldırı planını kabul etti. İngilizler bu saldırı planını onayladı. Yunan ordusu 23 Mart 1921 günü saldırıya başladı.
Yunan ordusunun saldırı kararı aldığı günlerde, İngiliz emperyalistlerinin güdümünde ve ağa-aşiret reisi-şeyh üçlüsünün yönetiminde bulunan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin teşvikiyle 6 Mart 1921 günü Sivas yöresinde Koçgiri ayaklanması başlatıldı.

Koçgiri aşiretinin başında Haydar ve Alişan Beyler vardı. Bu kişiler Kürdistan Teali Cemiyeti’nin etkili üyeleriydi ve kendi yönetimlerindeki bölgelerde bu örgütün şubelerini açmışlardı. Baytar Nuri de Zara ve Divriği’de Kürdistan Teali Cemiyeti’nin şubesini kurmuştu. Baytar Nuri, 1921 yılının başlarında bir tekkede düzenlediği toplantıda, Diyarbakır, Van, Bitlis, Elazığ, Dersim ve Koçgiri’yi içine alacak bir Kürt devletinin kurulmasını gerektiğini savunmuştu. Bu karar sonrasındaki hazırlıkların ardından, Koçhisar, Zara, Suşehri, Kemah ve Divriği yöresinde ayaklanma başlatıldı.
Koçgiri ayaklanmasının hemen ardından da Yunan ordusu saldırısını başlattı.
Yeni oluşmakta olan milli ordu, hem Koçgiri ayaklanmasıyla, hem de Yunan saldırısıyla baş etmek zorunda kaldı.

Yunan ordusunun 23 Mart’ta başlayan saldırısı, 1 Nisan 1921 günü geri püskürtüldü. Koçgiri ayaklanması ise 17 Haziran 1921 tarihinde bastırılabildi.
Koçgiri ayaklanması, Anadolu’daki bir devletin hem varlığını sürdürebilmesi, hem de bir millet oluşturabilmesi açısından üniter bir yapıda olmasının önemini daha da artırdı. Mustafa Kemal Paşa’nın kafasındaki amaç, her an dağılma eğiliminde bir aşiretler, etnisiteler veya milliyetler federasyonu değil, dünyanın o günkü koşullarında yaşayabilme şansı olan bütünleşik ve güçlü bir millet, üniter bir devlet yapısıydı.

Devlet kurup bu devletin sınırları içindeki halktan bir millet (ulus) oluşturmaya çalışılan yerlerde yaygın biçimde kullanılan iki araç, askerlik ve ilköğretimdir. Türkiye’de de bu iki araç etkili bir biçimde kullanılmaya çalışıldı.
Zorunlu askerlik sürecinde yurttaşlara ortak değerler aşılandı. Ayrıca farklı aşiret, kabile, boy, soy, etnisite ve inançtan insanlar, aynı üniforma içinde askerliğin aynı zor koşullarını birlikte yaşadılar. Birçok köylü için köyün dışına çıkış ilk kez askerlikle gerçekleşti. Askerlik anıları ve arkadaşlıkları tüm yaşam boyu anlatıldı. Askerlikte acemi birliklerindeki “ali okulları”nda Türkçe bilmeyenlere Türkçe, okuma yazma bilmeyenlere okuma yazma öğretiliyordu. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde birçok kişi ayrı tabaktan çatal bıçakla yemek yemeği, diş fırçalamayı, tuvalet hijyenini ve birçok başka davranışı askerde öğrendi.

Askerliğin önemi, Cumhuriyet’in 10. yıldönümü nedeniyle yayımlanan kitapta şöyle anlatılmaktadır: “Orduya gelen bütün neferlerin okuyup yazma öğrendikten sonra terhisi hedeftir. Ayrıca askere gelen memleket gençlerine yurt ve sağlık bilgisi, hesap, hayvan bakımı vesair medenî bilgilerden herkese lâzım ve çok faydalı olanları gösterilerek umumi bilgilerinin çoğalmasına yardım edilmiştir. Memleket ziraatine yardım etmek gayesiyle orduda ders programlarına ziraat dersleri ilâve edilerek onlara eski ve yeni ziraat usulleri arasındaki bariz farklar ve yenilikler anlatılmıştır.” (Onuncu Cümhuriyet Bayramı Hazırlama Komisyonu, 1923-1933, Ankara, 1933;42)
Osmanlı’nın medreseleri uluslaşma sürecine katkıda bulunmuyordu. Tam tersine, verilen eğitim, yabancı güçlere boyun eğmeyi getiriyordu. Sadri Etem, 1933 yılında yayımlanan kitabında bu konuda şu değerlendirmeleri yapıyordu:

“Medreseler bir şey, tek bir şey yapıyorlardı: Ümmet siyasetine bağlanmış, ümmet siyasetine hizmet eden insanlar yetiştiriyordu. Medreseler bir ilim ocağı değildi, bir ümmet siyaseti kuruluşun adeta siyasi karargâhı halinde idiler.” “Ümmet siyaseti Türkiye’de iflasına mukabil, memleketi yabancı sermayesine kayıtsız şartsız terk etmeyi hiçbir zaman şiarına aykırı saymamıştır. Bilhassa Sevr Antlaşması’yla ümmet siyaseti Türkiye’de son kozunu oynamıştır. Sevr Antlaşması’yla, dünya emperyalizmi Türkiye’de bir ümmet siyaseti simgesini muhafaza edecektir.” (Sadri Etem,1933;118-119,132)
3 Mart 1924 gün ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğrenim Birliği Yasası) ile eğitimin farklı amaçlara hizmet edecek biçimde kullanılması engellendi. Yabancı okulların büyük bölümü kapatıldı. İlköğretimde resmi Türk okullarına devam zorunluluğu getirildi.
İsmet İnönü bu konuda şunları söylüyordu: “Hür vatandaşlardan birleşik bir ulus olmanın çarelerinin başında ilköğretim çaresi gelir. (…) İlköğretim sorunu, insan olmak, ulus olmak sorunudur.” (Turan, Ş., Türk Devrim Tarihi, Çağdaşlık Yolunda Yeni Türkiye (10 Kasım 1938/14 Mayıs 1950), 4. Kitap, Birinci Bölüm, Bilgi Yay., Ankara, 1999;41)

Önce zorunlu ilköğretim aşamasında yabancı okullar kaldırıldı.
Zorunlu ilköğretim sürecinde çocuklara milletin ortak değerleri aşılandı. Özellikle, 8 Haziran 1926 gün ve 915 sayılı Lise ve Orta Mekteplere Alınacak Leyli Meccani Talebe Hakkında Kanun ile, parasız yatılı (leyli meccani) okullarda farklı bölge, köken ve inançlardan çocuklar aynı yatakhaneyi, aynı yemekhaneyi paylaştı; devletin sağladığı olanaklardan yararlandı.
İlköğretim, yeni kuşakların bir millet bütünlüğünü içselleştirmesinde kullanılacaktı. Ancak yetişkinler için de benzer araçlara gereksinim vardı. Atatürk bu konuda şu değerlendirmeyi yapıyordu: “Ulus, bilinçli, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kütlesi halinde örgütlenmelidir. En güçlü ders araçlarına, en yetişkin öğretmen ordularına sahip olmak yeterli değildir. Halkı yetiştirmek, halkı bir kütle haline getirmek için ayrıca ulusal halk çalışmalarının düzenlenmesini ihmal etmeyeceğiz.” (Turan,1999;89-90)

Millet mektepleri ve halkevleri de ortak bir kültürün oluşturulmasında etkili araçlar olarak kullanıldı.
Osmanlı’dan devralınan sağlık altyapısı çok zayıftı.
1909 yılında Osmanlı ülkesinde toplam 2656 hekim vardı ve bunların 773’ü yabancı uyrukluydu. Ülkede 3 devlet hastanesi, 6 belediye hastanesi, 45 özel idare hastanesi ve 32 özel, yabancı ve azınlık hastanesi vardı. Toplam 6437 yatağın yalnızca 950’si devlet hastanelerindeydi. Ülkede bulaşıcı hastalıklara karşı ciddi bir önlem alınamıyordu. Verem yaygındı. Yaklaşık 3 milyon kişi trahoma yakalanmıştı. (Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü, 80. Yılda Tedavi Hizmetleri, 1923-2003, Ankara, 2004)
Devlet, sağlık sorunlarını devletçilikle ve merkezi devlet örgütü eliyle çözme girişimini 1925 yılında başlattı. Sıtma, verem, trahom, frengi ve kuduz gibi önemli hastalıklarla mücadeleye girişildi. Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulu kuruldu. Devlet, çok sınırlı maddi olanaklara rağmen, temel sağlık sorunlarının çözümü için çok büyük çaba gösterdi ve önemli başarılar elde etti.
Cumhuriyet yönetimi, koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerini kamu eliyle geliştirerek, hem sağlıklı bir nüfusa ulaşmaya çalıştı, hem de parasız ve merkezi devlet eliyle sağlanan sağlık hizmetleri aracılığıyla halkın devletle ilişkisini geliştirmeye çabaladı. Merkezi devlet eliyle sağlanan sağlık hizmetinin diğer bir yararı da, farklı etnik köken, inanç ve bölgeden insanın bu süreçte birbiriyle ilişkisinin sağlanması yoluyla, milletleşme sürecine katkıda bulunmasıydı.

Millileştirilen ve devletleştirilen işletmelerde ve yeni açılan kamu işletmelerinde personel alımında göz önünde bulundurulan etmenlerden biri, “ekmek kapısı” olarak görülen bu işyerlerinin aynı zamanda farklı köken ve inançlardan insanların kaynaştırıldığı mekanlar olmasıydı.
Devletin ulaştırma politikası, bir taraftan iç pazarı bütünleştirmeyi amaçlarken, diğer taraftan insanların ülkenin bir yerinden diğerine kolaylıkla gidebilmesini sağlamayı, insanları kaynaştırmayı ve böylece köken ve inanç farklılıklarını azaltarak Türk milletinin oluşmasına katkıda bulunmayı hedefliyordu.
Onuncu Yıl Marşı’na “demirağlarla ördük ana yurdu dört baştan” yazanlar, demiryollarının milletleşmede ve demokratik devrimdeki önemli katkısının bilincindeydi. Sadri Etem, 1933 yılında yayımlanan kitabında şöyle yazıyordu: “Türkiye demiryolu ve yol siyaseti ile kendi topraklarında kültür birliğini ve iktisadi birliğini kuvvetlendirecek bir cereyan açmıştır. Yol ve demiryolu siyaseti mahalli hisleri, mahalli anlayışları kökünden yıkacak ve Türk birliğini vücuda getirecek bir sebeptir. (…) Demiryolu siyaseti, merkeziyeti temin eden bir vasıta diye de özetlenebilir. Vatanın parçaları arasındaki bağları kuvvetlendirmek için demiryolu en iyi vasıtadır. Dolayısıyla Türkiye demiryolları Türkiye’nin fikrî ve kültürel birliğini tamamlayan bir esas olacaktır.”( Sadri Etem,1933;87)

Kişilerin milli kimliğinin, onların etnik köken ve inanç kimliğinin önüne geçirilebilmesi çok zordu. İnsan bu kimliklerini doğduğu andan itibaren edinir ve içselleştirir. Milli kimlik, bu zemin üzerinde, devletin çabalarıyla oluşur. Sınıf kimliği ise daha sonraki yaşlarda daha da zor edinilir ve değiştirilebilir.
1919-1938 döneminde okuma yazma bilen insan sayısı azdı; nüfusun yüzde 80’inden fazlası sayıları 60-70 bini bulan köy ve mezraya dağılmıştı; çoğunluğu tüm yaşamları boyunca köyünden çıkmayan analar, köken ve inanç kimliğini yüzyıllardır yeniden üretiyorlardı. Radyo çok sınırlı kullanılıyordu. Ulaştırma olanakları sınırlıydı, birçok köyün yolu patikadan ibaretti. Köylülüğün önemli bir bölümü geçimlik tarım yapıyordu, gaz-bez-tuz-şeker dışında pazarla ilişki içinde değildi. İç pazar bütünleşmemişti; farklı halk kesimlerinin iktisadi ilişkiler aracılığıyla kaynaşması sınırlıydı. Bu koşullarda, Türkiye demokratik devriminin en önemli unsurlarından biri olan çağdaş bir Türk milletinin yaratılabilmesinde büyük zorluklar yaşandı ve bu süreç bir türlü tamamlanamadı. Ayrıca emperyalist güçlerin özellikle 1946 sonrasındaki müdahaleleri, bu süreci daha da zorlaştırdı.
1923-1938 döneminde yeni ulus-devlette çağdaş bir Türk milleti oluşturabilmek amacıyla yukarıda atılan adımlara ilave olarak başka düzenlemeler ve uygulamalar da yapıldı.

Cumhuriyet döneminde, Kemalist milliyetçilik anlayışıyla bir milletin yaratılmasında belirleyici rolü olan Türkçe’nin zenginleştirilmiş bir biçimde ortak dil haline getirilmesi için büyük çaba gösterildi. Amaç, Türkçe’yi yabancı sözcük ve kurallardan kurtarmak, zenginleştirmek ve uluslaşma sürecinde kullanmaktı. Örneğin, 10 Nisan 1926 gün ve 805 sayılı İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun ekonomik hayatta Türkçe’yi hakim kılmayı amaçlıyordu.
Türk Dil Kurumu’nun kurulması ve çalışmaları, Türkçe’nin geliştirilmesine önemli katkılarda bulundu.
Güneş Dil Teorisi ile aşırılıklara kaçılsa da, dilin sadeleştirilmesi ve zenginleştirilmesinde ve böylece milletleşmede büyük mesafe katedildi.

2 Temmuz 1934 gün ve 2525 sayılı Soyadı Kanununa göre, “her Türk öz adından başka soy adını da taşımağa mecburdur.” Ayrıca, aşiret isimlerinin soyadı olarak kullanılması yasaklanıyordu.
26 Kasım 1934 gün ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırılmasına Dair Kanun da şu düzenlemeyi getiriyordu: “Madde 1. Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın vatandaşlar, kanunun karşısında ve resmi belgelerde yalnız adlariyle anılırlar.”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı’dan devraldığı çok etnisiteli, farklı inançlarla bölünmüş ve önemli bir bölümü aşiret/kabile kimliğini aşamamış halktan, Kemalist milliyetçilik temelinde bir millet yaratmaya çalıştı. Bunu sağlamaya çalışırken, eğitim ve askerliğin yanı sıra, merkezi devlet eliyle götürülen bir sağlık hizmetinden, kamu işletmelerine işçi ve memur alırken farklı köken ve inançlıları bir arada bulundurma uygulamasından ve (özellikle yerel ayaklanmalardan sonra) zorunlu iskân politikasından yararlandı. Ancak nüfusun büyük bölümünün (yüzde 80 civarı) kırsal kesimde yaşaması; tarımsal üretimin önemli bölümünün kendi ihtiyacını karşılamaya dönük işletmelerde gerçekleşmesi; okuma yazma bilme oranının düşüklüğü; ülke içinde ulaştırma olanaklarının sınırlılığı; Türkiye’de iç pazarın bütünleşmemesi; gazete tirajlarının düşüklüğü; radyonun bile yeterince yayılmaması; özellikle yeni kuşakları yetiştiren kadınların tüm yaşamları boyunca köylerinin dışına fazla çıkmamaları ve başka bölgelerle kaynaşmamaları; toprak ağalarının, aşiret reislerinin, tarikat şeyhlerinin güç ve itibarının yeterince sona erdirilememiş olması; iç isyanların bastırılması sürecinde kullanılan sert yöntemler gibi nedenlere bağlı olarak, Türkiye demokratik devriminin heyecanla sürdürüldüğü 1919-1946 döneminde çağdaş bir Türk milleti yaratma çabalarında istenen başarı elde edilemedi.

19 Mart 2026
Yıldırım Koç
www.yildirimkoc.com.tr

Veda Busesi …

0

Veda busesi sözleri itibariyle iki aşığın birbirine yazdiği şiir olarak algılanmıştır hep. Fakat Veda busesi adlı şiir Orhan Seyfi Orhon’un kanserden ölen kızına yazdığı bir eserdir. Bu ünlü şiirin hikayesi şöyle anlatılmaktadır..

Babası kızının kapısını açarken biraz duraksadı. Sessizce kapının kolunu aşağı indirdi, kızının bugün daha iyi olması için dua etti. Gün boyunca kızına doyasıya sarılmayı düşünüyordu..

O yüzden bütün işlerini iptal etmiş, akşama kadar onun yanında oturmayı planlamıştı. Uyuyup uyumadığını kontrol etmek için usulca yatağın üstüne eğildi.Kızı perişan halde görünüyordu…

Gözleri hemen yaşaran baba, kızının bu halini görmesini istemediği için usulca eğildi ve dudaklarını kızının alnına koydu. Öpmedi çünkü öpmek çok kısa bir andı. Öylece durdu ve derin derin nefes alarak kızının kokusunu içine çekti

Baba kızının alnında öylece durdu. Biraz daha dursaydı gözyaşları kızının yüzüne damlayacaktı, ağladığı anlaşılacaktı. Yatağın yanındaki sandalyeye oturdu.

Kız o kadar bitkin düşmüştü ki çok kısık bir sesle, babacığım, annemin öldüğü günü hatırlıyorum ,günlerce çok ağlamıştın. Şu son anlarımda senden bir şey istiyorum babacığım, dedi. Ben öldükten sonra hiç ağlamıyacaksın, gözünden bir damla yaş bile düşmeyecek, anlaştık mı dedi …

Baba imkansızı isteyen kızına baktı, ağlamaklı halini bastırarak başını hafifçe salladı. Kızı çok zor nefes alıyordu . Birkaç saniye içinde nefes alışverişleri kesildi, başı yana düştü…

Hıçkırıklar içinde kızını kucağına aldı. Kızının cansız bedeni hala ateşler içindeydi. Buna rağmen kızı üşümesin diye battaniyeyle sardı bahçeye çıkardı. Kızını sandalyeye oturtup, yere çöktü, başını kızının kucağına koydu, hıçkırıklarla ağlamaya başladı. İşte o an dilinden bu ölümsüz mısralar döküldü…

“Veda Busesi”, Türk sanat müziğinin şüphesiz en bilinen, en çok sevilen şarkılarından biri…Yusuf Nalkesen tarafından 1951 yılında Muhayyer Kürdî makamında bestelenen bu içli şarkının sözleri ise zamanının ünlü “beş hececi”lerinden biri olan şair ve gazeteci-yazar Orhan Seyfi Orhon’a ait.

VEDA

Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüne bu türlü bakmayacaktın

Hani ey gözlerim bu son vedada,
Yolunu kaybeden yolcunun dağda
Birini çağırmak için imdada
Yaktığı ateşi yakmayacaktın

Gelse de en acı sözler dilime
Uçacak sanırdım birkaç kelime…
Bir alev halinde düştün elime
Hani ey gözyaşım akmayacaktın..
 

Eski libas gibi aşığın gönlü

0

Eski libas gibi aşığın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın ignesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş

Sevdigim değildin böylece ezel
Aşkının bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik sandığım güzel
Meğer polat gibi bükülmez imiş

SEYRANİ’nin gözü gamla yaş imiş
Benim derdim her dertlere baş imiş
Ben bağrını toprak sandım, taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş

Aşık Seyrani

BİR ŞİİR KAÇ KURŞUN EDER?

0

Bugün 21 Mart.
Dünya Şiir Günü.
Zaman, bir yaranın üstünde açmış kızıl bir çiçek gibi duruyor bugün.
Güzel ama acılı.
Sessiz ama haykıran.
Çünkü tarih boyunca şairler yargılandı, şiirler yasaklandı.
Ve her yasak, aslında bir korkunun itirafıydı.
Kitabı bombadan tehlikeli, mısrayı bölücü sayanların
koltuklarına sinmiş o eski, o tanıdık korku…
Bir dizeyi susturabileceklerini sandılar.
Oysa şiir, sustukça çoğalan bir sesti.

Aklıma bir ay gecesi gibi düşüyor
Federico García Lorca.
“Ay kocaman at kara.
Torbamda zeytin kara.
Bilirim de yolları.
Varamam Kordoba’ya.”

Toprak ağasının oğlu olmak kolaydı,
ama köylünün acısını taşımak…
İşte o, herkesin harcı değildi.
Lorca’nın yüreği halkın attığı yerdi.
Ve bu yüzden susturuldu.
1936’da, daha 36 yaşındayken,
bir sabah vakti kurşuna dizildi.
Ama şiiri hâlâ yürüyor.
Hâlâ Kordoba’ya varmaya çalışıyor.

Bertolt Brecht gördü düzeni.
Adını koydu: tahterevalli.
Yukarıdakilerle aşağıdakiler arasındaki o sahte dengeyi…
O tahta parçasını…
Sürgün ettiler onu.
Çünkü şiir gerçeği söylediğinde,
iktidarın dili tutulur.
Ve o söyledi.
“Ama bir kusurcuğu var;
bilir düşünmesini de.”
İşte bütün mesele buydu.
İnsan düşünüyordu.
Ve şiir, o düşüncenin yankısıydı.

Bu toprakların en büyük seslerinden biri,
Nâzım Hikmet…
Hapishanelerde büyüttü dizelerini.
Zincirlerin arasından yürüttü umutları.
“Açlık ordusu yürüyor…”
Ekmeği yazdı.
Eti yazdı.
Kitabı yazdı.
Hürriyeti yazdı.
Ve tam da bu yüzden cezalandırıldı.
Memleketinden koparıldı.
Ama memleket, ondan kopamadı.
“Sen şimdi yalnız saçımın akında…”
Çünkü bazı ayrılıklar sadece bedendedir,
yürek hep aynı yerdedir.

Bir başka yalnız yürüyen…
Sabahattin Ali
Sözleri kadar dikti başı.
Ve bedelini ödedi.
“Burda çiçekler açmıyor…”
Çünkü bazen bir ülkenin en büyük trajedisi,
çiçeklerin bile korkmasıdır.

Ahmed Arif…
Bir yürek işçisi.
Bir namus emekçisi.
“Dört yanım puşt zulası…”
Onu susturamadılar.
Çünkü bazı sesler, zindanda daha gür çıkar.

Ve Şili’de…
Víctor Jara
Ellerini kırdılar.
Ama sesini kıramadılar.
Beş bin kişinin ortasında,
ölüme yürürken bile şiir okudu.
Çünkü şiir, sadece yazılan değil,
yaşanan bir direnişti.
Ve daha niceleri…
adı bilinen, bilinmeyen…
Hepsi aynı suçu işledi.
Hakikati söylediler.

Şairler neden öldürülür?
Çünkü şiir, gerçeğin en çıplak halidir.
Şiir neden korkutur?
Çünkü bir mısra, bazen bir rejimden daha güçlüdür.
Macar şair Sandor Petöfi
boşuna demedi.
“Alçaktır halkın bayrağını elinden düşüren…”
Çünkü şair dediğin,
kelimelerle değil,
tarafıyla yazılır.

Bugün 21 Mart.
Zaman hâlâ kızıl bir çiçek gibi duruyor.
Bir yanı umut, bir yanı yara.
Şiir susturulamaz.
Çünkü şiir,
insanın içindeki özgürlüğün sesidir.
Ve o ses,
bir gün mutlaka
kendi gökyüzünü bulur.
Halkın şairlerine selam olsun.
Kalemi namuslu olanlara…
Ve kelimeleriyle direnenlere.

21MartDünyaŞiirGünü

BİR ŞİİR KAÇ KURŞUN EDER?