Ana Sayfa Blog

KÖY ENSTİTÜLERİNİ KİM KAPATTI? – EROL MÜTERCİMLER

0

İmam-Hatip okulları Köy Enstitüleri’ne bir tepkidir.
‘Türk Kurtuluş Savaşı” ardından başlayan “bağımsızlık savaşının” en önemli adımlarından birisi, yapılan devrimlerdir. Kalıcı ve öncü devrimler olan padişahlığın kaldırılması, cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılması ardından, adım adım gerçekleştirilen gelişen devrimlerin bir parametresi olan eğitim alanındaki laik devrimlerin topluma anlatılması gerekiyordu. Buradan hareketle cumhuriyetin eğitim ordusu için Köy Enstitüleri kuruldu, çağdaş laik kültürün yaygınlaştırılması, toplumsal dayanışmanın sağlamlaştırılması için de Halkevleri açıldı.
Köy Enstitüleri’nin ilk adımı 1934-1935 yıllarında daha Gazi Mustafa Kemal sağken atılmıştır. Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın, İsmail Hakkı Tonguç’u ilköğretim genel müdürlüğüne getirmesiyle başlayan bir süreçtir. 17 Nisan 1940 tarihi Köy Enstitüleri’nin öğretmen okulu adı değiştirilerek yasayla kuruluş tarihidir. Köy Enstitüleri kurulduğu dönemde tüm dünyanın dikkatini çekmiş, araştırmalara konu olmuştur.
Köy Enstitüleri, bir ülkeyi ve halkını bütünüyle kucaklayan bir eğitim sisteminin adıdır; geçmişte ve çağımızda, hiçbir ülkenin eğitim tarihinde görülemeyen büyüklükte, ulusçu eğitim yolunda çağdaş, demokratik, üretime dönük ve halkçı bir eğitim hareketidir; Mustafa Kemal Türkiye’sinde feodal kalıntılara karşı, Kemalist devrimin cumhuriyetçi, halkçı, devletçi ve laiklik ilkeleri üstüne kurulmuş bir bütünlüğün eğitim kurumlarıdır.
Köy Enstitüleri, halkının yüzde 80’i köylü olan geri kalmış bir ülkede, eğitim, ekonomi ve kültürel savaşım yolunda, temel eğitimle birlikte, halkını ekonomik kalkınmanın aracı durumuna getirmeyi amaçlayan eğitim kurumlarıydı.
Bu denli yararlıysa ve yirminci yüzyılda dünya halklarının gelişmiş devletlerin verdikleri eğitim mücadelesinin Türkiye’de somutlaşmış, gerçeğe dönüştürülmüş bir modeli, uygulamasıysa neden kapatıldılar? Ve kimler kapattı?
İlk akla gelen tabii ki Atatürk devrimleri ve laiklik karşıtı güçler oluyor…
Bu enstitüler kurulup sayıları arttıkça ve mezunları da yeniden köylerine dönerek halkı aydınlattıkça toprak ağaları, şeyhler, din baronları, devrimlerin karşıtları bu genç öğretmenlere ve onların yetiştiği okullara karşı akıl almaz bir kampanya başlattılar. Üretimci ve halkçı ve laik yapılanma yüzlerce yıllık geleneği sarsmaya başlayınca muhalefet de başladı.


O dönemde Türkiye’nin cumhurbaşkanı Kemalist devrimcilerin koruyuculuk ve savunuculuğunu yapması beklenen İsmet İnönü ve iktidardaki parti de Atatürk’ün kurduğu CHP idi. Zaten devir tek parti devriydi. Fakat buna karşın Mustafa Kemal’in mirasının korunmadığı, sahip çıkılmayacağı anlaşılmaya başlandı.
Bu sistem, “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” diyen Atatürk’ün, “Milli eğitim politikamızın temeli, önce bilmezliği yok etmektir. Kız ve erkek çocuklarımızın aynı şekilde, bütün öğrenim derecelerindeki eğitim ve öğrenimlerinin yaparak, yaşayarak olması gereklidir. Ülke çocukları her öğrenim derecesinde, ekonomik hayatın içinde etkili ve başarılı olacak şekilde hazırlanmalı ve yetiştirilmelidir” görüşleri ile milli eğitim tarihimizin önemli eğitimcilerinden İsmail Hakkı Tonguç’un, “Köy meselesi, başkalarının zannettikleri gibi mihaniki bir surette köyün kalkınması değil, manalı ve şuurlu bir şekilde köyün içinden canlandırılmasıdır. Köy insanı öyle canlandırılmalı ve öyle şuurlandırılmalıdır ki, onu, hiçbir kudret kendi hesabına ve insafsızca istismar etmesin. Köy insanlarına köle ve uşak muamelesi yapılmasın. Köylüler şuursuz ve bedava çalışan bir iş hayvanı haline gelmesinler. Köy meselesi, köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir.” görüşlerinde açıkça ifade edilmiştir.
Enstitüler mezunlarını verip bu öğretmenlerin eğittiği öğrencilerin ve köylülerin uyanışı siyasi iktidarın da işine gelmemeye başladı. Bu eğitim kurumları hakkında olmadık dedikodular üretilmeye başlandı. Bunlar genel olarak:

  1. Buraları komünist yuvalarıdır,
  2. Kız erkek birlikte okuyorlar, buraları fuhuş yuvası oldu,
  3. Kızlar hamile kalıyor,
  4. 1999 yılında da [Turkish Daily News] bu enstitülerin, Nazi benzeri eğitim sistemi uygulayarak ırkçı, faşist öğretmenler yetiştirdiği suçlamaları getirilmiştir. Daha farklı muhalif görüş ileri sürenlerin suçlamaları da dört grupta toplanabilir:
    Birinci grup:
  5. Köy Enstitüleri fesadı gizlemek için kuş uçmaz, kervan geçmez, susuz dağ başlarına kurulmuştur. Enstitü duvarlar içine alınıp körpe Türk çocukları kültürden yoksun bırakılarak, dünya ile irtibatları kesilmiştir.
  6. Enstitülere ilkokul öğretmenleri atanarak, öğretmen kadroları zayıflatılmıştır. Enstitü binaları öğrenci ve öğretmenler tarafından değil, 200 milyon harcanarak müteahhitler eliyle yaptırılmıştır.
  7. Köy Enstitüsü müdürlerine geniş yetkiler verilmiş, devlet içinde devlet olmuşlardır. [Bu düşünceleri ileri sürenler: Fethi İsfendiyaroğlu, Prof. Ziya Fahri Fındıkoğlu, Emin Soysal, Prof. Mümtaz Tarhan, Ali Uygur, Tevfik İleri]
    İkinci Grup:
  8. Sistem demokratik değildir. Bu sistem öğretmenler arasında ikilik yaratmıştır. Öğretmenlik tarım ve işlik çalışmasıyla birlikte yürütülemez.
  9. Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlere başöğretmenlik verilmesi sakıncalıdır.
  10. Köy Enstitülerine yalnız köy çocuklarının alınması, köy, şehir ayrılığı ve sınıf ayrılığı bilinci yaratmıştır. [Bu görüşleri ileri sürenler: Necdet Sancar, Cahit Okurer, Ali Uygur, Prof. Z. Fahri Fındıkoğlu]
    Üçüncü Grup:
  11. Köy Enstitüleri yıllarca plansız, programsız çalışmışlardır. Programları bilimsel değildir. Öğrenciler amele görüldü.
  12. Enstitülerde iş ön plana alınmıştır. Öğrenciler, genel bilgi ve meslek bilgisi yönünden zayıf yetiştirilmiştir. Kalem, kâğıt yerine, çapa, kürek, orak, örs kullanılarak bilgi düşmanlığı yapılmıştır.
  13. Milli ahlâka az yer verilmiştir. [Bu görüşleri ileri sürenler: Fethi İsfendiyaroğlu, Necdet Sancar, Ali Uygur, Bedri Alagan, Şükrü Selçukoğlu, Emin Soysal, Cahit Okurer]
    Dördüncü Grup:
  14. Kız, erkek çocukların birlikte eğitim görmeleri solculuk metodudur. Karışık eğitim zararlı olmuştur. Köydeki namus anlayışı yıkılmış, kız öğrencilerin namusu ayaklar altına alınmıştır.
  15. Köy Enstitüleri sistemi, Sovyet Rusya eğitim sisteminin bir kopyasıdır. Bunun için yönetici ve öğretmenleri bu kurumlardan atılmıştır. Bu okullarda, vatan, millet, aile düşmanlığı yapılmıştır. Bu okullar, Güney Amerika, Meksika köycülük hareketlerinin benzeridir.
  16. Köy Enstitüleri kitaplıkları, millet, askerlik aleyhine komünistlik aşılayan kitaplarla doldurulmuştur. Köy Enstitüleri dergisi zararlı yazıların kaynağı olmuştur. [Bu görüşleri ileri sürenler: Fethi İsfendiyaroğlu, Ali Uygur, Necdet Sancar, Kadircan Kalfı, Prof. Z.Fahri Fındıkoğlu, Prof. Osman Turan, Aclan Sayılgan, Cahit Deniz, Dr. Fethi Tevetoğlu, A. Okçuoğlu, İlhan Darendelioğlu, Şükrü Selçukoğlu, Süleyman Kadıoğlu, Mustafa Demir, Fedai Coşkuner, Osman Seval, Fahri Alpaslan]
    Köy Enstitüleri sistemi hakkındaki olumlu yorumları, Türk bilim adamlarından, milletvekillerinden değil o dönem Türkiye’ye gelip bu sistemi inceleyen yabancı araştırmacıların görüşlerinden aktarıyorum.
    “Aradığımızı, istediğimizi burada bulduk. Köy Enstitüleri yüzyılın gerekleri ve çevrenin koşulları içinde eğitim vermesini beceren, bizim bünyemize uygun düşen bir eğitim kuruluşuna da sahip olduğu için, çok beğendik. Buralarını bitiren öğretmenlerin köylerdeki çalışmaları da verimli olmaktadır. Diğer öğretmenlerin köylerde başaramadıklarını bu genç öğretmenler başaracaktır.” [Tayland Öğretmen Okulları Genel Müdürü]
    “Son yıllarda, hayalimdeki okullar Türkiye’de kurulmaktadır. O da Köy Enstitüleri’dir.” [Prof. John Dewey]
    “Köy ile şehir arasında uçurum açmışsınız. Birkaç Köy Enstitüsünü ziyaret ettikten sonra anladım ki, bu uçurum Köy Enstitüleri ile düzeltilebilir. Türkiye’de köylü ile şehirli, halk ile aydınlar arasındaki uçurumu doldurmak için bulunmuş pek maharetli bir çare.” [Arnold Toynbee, İngiliz tarihçisi, 1948]
    “Kanaatim odur ki, bütün dünyada eşine hemen hemen hiç rastlanmayan çok orijinal ve cidden cesaretli bir teşebbüs. Burada yetişen köylü gençleri tekrar köylerine yollamak ve oradaki çocukları yetiştirmek üzere vazifelendirmek fevkalade bir buluş.” [Manuel L.Rodriges, Portekizli gazeteci]
    “Siz demokrasiye ulaşmanın gerçek yolunu bulmuşsunuz. Bu enstitüler tamamıyla mütecanis, muvazeneli ve ahenkli bir toplum tipinin birinci garantisidir. Enstitülerinizde memleketinizin kendi bünyesinden fışkıran kuvvetli, sıhhatli bir gençlik buldum.” [Jeannette Rakin, Amerikan Kongresi’nde kadın milletvekili]
    Bu liste uzayıp gitmektedir.
    Köy Enstitüleri Mustafa Kemal Türkiye’sinde, halkımız ve ülkemiz için yaşamsal değeri olan çağdaş eğitim kurumlarıydı. Buna rağmen bu eğitim kurumları niçin ve kim ya da kimler tarafından kapatıldı?..
    Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in ayrılmasından sonra sırasıyla milli eğitim bakanı olan CHP’li Reşat Şemsettin Sirer, Tahsin Banguoğlu ve yine CHP saflarında yetişmiş olup da DP döneminde bakan olan Tevfik İleri ile İsmail Hakkı Tonguç’tan sonra İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne getirilen Yunus Kâzım Koni, Ferruh Sanır, Köy Enstitüleri’ni kapatarak, eğitim tarihimiz açısından büyük bir darbe vurmuşlardır.
    Bugün Atatürkçülerin, Kemalistlerin, ilericilerin, sosyal demokratların, adına ne derseniz deyin ya da bu gruplar kendilerini nasıl adlandırıyorlar bilemiyorum, hepsinin ortak paydasının bugünkü iktidardan ve onları iktidara taşıyan güçlerden karşı devrimci, anti-Atatürkçü diye bahsetmeleridir. En çok tartışılan bakanlardan birisi de Milli Eğitim Bakanı (2005) Hüseyin Çelik’tir. Ancak ne AKP ne de onun bakanı, İnönü dönemindeki CHP kadar devrimleri parçalamayı başaramaz. Hüseyin Çelik, CHP’nin 1946 sonrası milli eğitim bakanları yanında Karl Marx gibi kalır! Yalnızca bir eğitim seferberliği olmayıp toprak reformunun da uygulanabilmesinin vazgeçilmez koşulu olan Köy Enstitüleri’nin kapatılma sürecinde İsmet İnönü samimi, yeminli bir Kemalist olmadığını, CHP de devrimin partisi olmadığını göstermiştir. İşte devrimin laik eğitim kurumlarıyla bu devrimin koruyucusu kollayıcısı olacak olan öğretmenlerin, öğrencilerin ve köylünün eğitildiği, bilinçlendirildiği Köy Enstitüleri’nin kapatılmasında en önemli rolü İsmet İnönü ve onun son dönem gerici, o günkü tanımlamayla “yobaz” milli eğitim bakanları oynamıştır. Bundan cesaret alan DP de enstitüleri ortadan kaldıran yasayı çıkarmış ve yine devrimin önemli kurumlarından birisi olan “halkevlerini” kapatma cesaretini bulmuştur.
    İsmet İnönü Köy Enstitüleri’nin kapatılışına, yerine imam-hatip okullarının kuruluşuna neden göz yumduğunu şöyle açıklıyor: “…ben Köy Enstitüsü fikrine inanmışımdır. İnanmış bir insan, sonuna kadar yürütür; idealizmde, felsefede bu böyledir; ama ben politikacıyım, uygulayıcıyım. Ben, gücüme göre gücümün var olduğu yerde, gücümü gösterebilirim… Benim gücüm o zaman nereden geliyordu? Partiden, parti meclis grubundan, gücümü ben buradan alıyordum. Bu konuda, bütün bu organlarda gücümü kaybetmiştim… Artık Köy Enstitüleri’ni eski gücüyle, eski ruhuyla devam ettirmek olanakları benim elimden çıktı.” [Çetin Yetkin- Karşı Devrim, 252-253]
    1946 seçimleri sonrası İsmet İnönü liderliğindeki CHP, büyüklü küçüklü sermaye gruplarına, ağa, şeyh, eşraf, aşiret ve bey takımlarına teslim olmuştur. Çünkü bu hileli seçimin sonucu artık CHP’nin halkından koptuğunu, tek parti dönemi oligarşik yönetiminin halkı yıldırdığı, en önemlisi de Kemalist devrimlere sahip çıkılamadığının kanıtları ortaya çıkmıştır. CHP içinde Kemalist kadroların ve devrimcilerin yerini “milliyetçiler” aldı. Seçim sonuçlarını aldıktan sonra CHP kadroları kendilerini halk yerine yukarıda saydığım gruplara yamamak gereği duydular. Böylece köylünün uyanmasından korkanlar, uyanmasını istemeyenler, oy peşinde koşanlar, türlü nedenlerle Köy Enstitülerinden uzaklaştırılanlar, kin ve garezleri doğrultusunda hareket edenler, kısacası kurulu düzenden yana olan tüm çıkarcı, tutucu ve gerici çevreler, Köy Enstitüleri karşısında büyük bir cephe oluşturdular. Bu nedenle önce, iktidarda bulunan CHP hükümetlerinin Milli Eğitim Bakanı olan Reşat Şemsettin Sirer ve Tahsin Banguoğlu’nun ekipleriyle Köy Enstitüleri üzerinde operasyonlar yapıldı. Demokrat Parti de Tevfik İleri ile 1954 yılında çıkardıkları yasayla Köy Enstitüleri’ni tamamen kapattı.
    Konuya gerçekçi ve bilimsel olarak yaklaşanların ortak görüşünü yansıtan Yakup Kepenek’in özetlemesi şöyle:
    “Enstitülerin neden yıkıldığı çok açık. Halkın uyanışını, kendi sömürü süreçlerini sarsacak birer tehdit ya da tehlike olarak gören çevrelerin, enstitülere hoşgörü ile bakması elbette beklenemezdi. Köylü uyanırsa sömürülemezdi, kendisini sömürenlere karşı çıkardı; üreterek ekonomik güç kazanıp çiftçi olunca, asırlardır kendisini uyutarak ezen ve sömürenlerin kölesi olmaktan kurtulacaktı. Bu gelişmelerden kimlerin zarar göreceği açıktır…” [Çetin Yetkin, Karşı Devrim, 253]
    Enstitüler kapatılınca ne oldu? Onlarca madde alt alta konup sıralanabilir ama yalnızca ikisini öne çıkarmak istiyorum. İlköğretim seferberliği değil, ilköğretim davası diye bir şey kalmadı. Eğitim öğretim alanında en az 50 yıl kaybettik, bugün “kendi okulunu kendin yap” diye kıvranıp duruyoruz. İnönü dönemi CHP’nin son dönemindeki milli eğitim bakanları gibi sahte Atatürkçüler nedeniyle asıl kaybeden laik cumhuriyet oldu. Köy Enstitüleri neden kurulduysa yine o nedenle kapatılmıştır.
    Kaynaklar:
  17. Bekir Semerci, Türkiye’de İleri Atılımlar ve Köy Enstitüleri (1989).
  18. Recep Bulut, 50. Yılında Köy Enstitüleri (1990)
  19. S. Edip Balkır – Arifiye Köy Enstitüsü (1974).
  20. Mustafa Demir – Köy Enstitüleri ve Solculuk (1959).
  21. Mustafa Demir – Köy Enstitüleri ve Koç Federasyonu (1966).
  22. Çetin Yetkin – Karşı Devrim (2002).
    Erol Mütercimler, Komplo Teorileri, Aynanın Arkasında Kalan Gerçekler, Alfa Yayıncılık, 2005

Aşağıdan gelir yaylı Makina

0

Aşağıdan gelir yaylı makine makine
Bırakın gıratı girsin ekine
Canım canım canım canım
Verin benim sevdiğimi terkime terkime
Gırat yorulur da gönül yorulmaz
Canım canım canım canım

Dere kenarında yayılan gazlar ya gazlar
Uzatmış boynunu sılayı gözler
Canım canım canım canım
Tuz Ekmek yediğimiz gelinler gızlar
Gelin birer birer helallaşalım
Canım canım canım canım

Türk Töresinde; Tuz-Ekmek Hakkı denilen eski bir Türk Geleneği vardı. Buna göre Türkler; misafirlerine, dost ve arkadaşlarına ekmek ve tuz ikram ederlerdi.

Bunun anlamı: “Ben seninle değer verdiğim Tanrı’nın iki nimetini; ekmeğimi ve tuzumu, değer verdiğim şeyleri paylaştım. Seninle dost oldum, dostça kalacağım eğer birgün sana dostluğun hilafına kötülük edersem Tanrı şahidimdir; ekmek ve tuz çarpsın ” demekti. Bu kültür Türkçemizde “Ekmek Tuz Hakkı” deyimiyle ifade edilerek; Dostluğu ve Ahde Vefayı anlatmaktaydı.
Buna göre insanlar; bir şeyler paylaştıkları dost oldukları insanlara; ahde vefa göstermeli, ileride; küs ve hasım olsalar bile eski dostluğun hatırına; kötülük yapmayacak, dostlarını sırtlarından vurmayacak “ahde-vefa, tuz-ekmek hakkına riayet edeceklerdi.

Türk kültür ve değerlerimize sahip çıkalım “Tuz Ekmek Hakkına” riayet edelim. Kendini bilen, Erdemli insanlarla dost olalım, dost ve arkadaş olduklarımıza ise; kötülük yapmayalım ahde vefa gösterelim. Çünkü Tanrı Buyruğu ve Töremiz bunu emreder.

TÜRK KÜLTÜRÜNDE; ESENLEŞMEK, TUZ VE EKMEK HAKKI

Tuz Ekmek Hakkı bilmeyen kör olur
(Türk Atasözü)
Dostlar gel esenleşelim
Tuz ekmek helallaşalım
(Türk Eren Yunus Emre)
Açıklama:
-ESENLİK DİLEMEK: Tanrı’dan; iyilik, güzellik, sağlık,mutluluk, huzur ve barış dilemek.
Kaşgarlı Mahmud Divan-ı Lügati Türk adlı eserinde Arapça “Selam” kelimesinin Türkçe karşılığı olarak Türklerde “Esen ol” (Esenlikler Dilerim) kelimesinin kullanıldığından bahsetmektedir.
Türkistan Coğrafyasında; Hakaslarda, Şorlarda, Teleütlerde, Kumandinlerde, Altaylılarda, Çulımlarda, Uygurlarda, Tofalar,Oğuzlar, Kıpçaklar, Kırgızlar, Tatarlar olmak üzere hemen hemen tüm Türk boylarında XXI. yy’da da Ortadoğu kökenli selamlama yerine esenlikler dilemek anlamında izen/ezen/esen kelimesi kullanılmıştır.
Es köken itibari ile; esmek, esinti, ruh ve bedeni okşayıcı, sağlık ve hayat verici, tatlı rüzgar olduğu gibi “Esin” kavramı Tanrı katından bahşedilen ve insanın içerisinde zühur eden güzel duygu, sağlık, mutluluk ve hayat veren huzur, iç uyanış ve ilham anlamındadır.

-TUZ VE EKMEK; Türklerde su gibi kutsal bir nimettir.
TUZ EKMEK HAKKI: iki kişi veya iki topluluk arasındaki bağı anlatırken herhangi bir ayrımcılığın olmadığını, birlik, beraberlik, dostluk ve kardeşliği, paylaşmayı,bölüşmeyi, yardımlaşma ve dayanışmayı ifade eden bir yemindir. Ayrıca bir insanın, evini ve aşını paylaştığı insana olan vefa borcunu, ahde vefayı da ifade eder.

Cengiz han, Harzemşahlar üzerine yaptığı bir seferde düşman komutanlarının çok iyi direndiğini görünce “yedikleri tuzu ekmeği hak etmişler doğrusu” demiştir.

Kutadgu Bilig:
Negü tir eşitgil közi tok kişi
Tuz etmek idisi akı er başı (KB 1191)
(Gözü tok, başkaları üzerinde tuz ekmek hakkı olan cömertlerin namlısı ne der dinle.”
Kişilik kılığlı inançlığ akı
Tuz etmek hakkı tip öter er hakkı (KB 2321)
(İnsanlık yapan, itimat kazanan ve cömert olan insana tuz ekmek hakkı diye, askerler bunun hakkını öderler.)
Bir Kıpçak Türkçesi metni olan Sarayı’nın Gülistan Tercümesi’nde “tuz” kelimesi,
Kutadgu Bilig’deki gibi yine “tuz ekmek” ikilemesi ile karşımıza çıkmaktadır:
Tuz itmekni unutmas kelb kere yüz,
Kovar bolsan yana kaytarmas ol yüz.
(Tuz ekmek hakkını, yani minnet borcunu, köpek bile unutmaz, ki yüz defa kovsan dahi yine senden yüz çevirmez.)Der.
Türkmen örf ve adetlerinin ve halk inanışlarının da:
Değerli misafirler daima duz-çörek ‘tuz-ekmek’ ile karşılanır. Eve gelen misafire ilk uzatılan şey tuz ve ekmektir.
Türkmen atasözü :
“Duzdan ulı bolmak” (Tuzdan büyük olma, büyüklenme)
Türklerde Misafir yemeğe kalmadan gitmek isterse, bu onun büyüklendiği anlamına gelir ve çok ayıptır. Oysa, tuz en büyüktür, onu bırakıp gitmek olmaz, tok bile olsa yemeğin tuzunu tatmalı, tuzundan aylanayım diye azıcık da olsa yemelidir.
Bir Türkmen Deyimi:
“İyen duzun urar” (Yediğin tuz çarpar)
Sen bana bir kötülük yaparsan, yediğin tuzdan dolayı yaptığın kötülük sana geri döner.
Yaptığın kötülüğün aynısı senin başına gelir.
Türk geleneğinde çocuklar doğunca kokmaması için tuzlanır. Mehmet Eröz Yörükler kitabında, Yörük aşiretleri bebeğin doğumundan sonraki ikinci günde tuzlu suyla yıkandığını, Kazak Türklerinin de bebeği doğumla beraber kırk gün tuzlu suyla yıkadıklarını yazar.

Yunus Emre şiirlerinden:
Şükür bu deme geldük dostları bunda bulduk
Tuz ekmek bile yidük ışk demin oynar iken.

Dostlar gel esenleşelim
Tuz ekmek helallaşalım.

Ekmek yiyüp tuz basmak ol namerdler işidür
Ekmek anı konmaya tuzun hakkı var ise.
Kırgız Türkleri :
Eğer yalan söylüyorsam beni tuz ursun (vursun).Diye yemin ederler.
Alevi-Bektaşi Türk inanışlarında da tuz ayrı bir yer tutmaktadır. Dini törenlerde yemeğe tuz ile başlanmakta ve yemek tuz ile bitirilmektedir.
Yemeğe başlamadan, yemeğin tadına bakmadan tuz dökmenin, aramızdan bazılarının yaptığı veya çoğumuzun farkında olmadan yaptığımız “Türklerin sünneti” olarak nitelenen davranış da akla gelmektedir.
Örneğin Moğolların ve Sibirya Türklerinin yemek pişirilirken tuz kullanmamaları, yedikleri lokmalara tuz sürmeleri…
Azerbaycan Atasözü:
Yemeğin tadı tuzdadır, dünyanın tadı gözde.
Azerbaycan Deyimleri:
Duzsuz adam (vefasız kişi) , Bu tuz hakkı (yemin ederken), Elinin duzu yok (Bir kişinin yaptığı fedakarlığa rağmen yakınlarından vefasızlık gördüğünü ifade etmek)

Sofraya önce tuz gelir ve en sonda da tuz kaldırılır.
Dede Korkut Kitabı’nın 12. boyunda Taş Oğuz beyleri Beyrek’ten Kazan’a düşman olmasını istedikleri zaman Beyrek kabul etmez ve “Kazana men asi olmazım” diyerek ant içer:

Men Kazan’ın nimetini çok yemişem,
Bilmez isem gözüme tursun.

Kara koçta kazılık atına çok binmişem,
Bilmez isem mana tabut olsun.

Yahşı kaftanların çok giymişem,
Bilmez isem kefenim olsun.

ala bargah otağına çok girmişem,
bilmez isem mana zindan olsun.

Men Kazan’dan dönmezem bellü bilgil.
(Beyrek’in, Kazan’dan gördüğü iyiliklerin başında ‘yediği nimeti’ vurgulaması dikkat çekmektedir. Zira birçok diğer metinlerde de tuz ‘nimet’ kavramı ile özdeşleştirilmektedir.)
Kırgız Türklerinin Manas Destanı:
Temir Han adlı bir han varmış,
aşa katacak tuzu varmış.
bir de Kanıkey adlı bir kızı varmış,
Zırhını giyince boyu onunla birmiş.
Ol Kanıkey denen kız da
oğlum Manas’a denk imiş,
Kanıkey’i istemeğe geldim.

Elçiye zeval olmaz,
kız isteyene hakaret olmaz,
ben de Kanıkey’e geldim,
onu istemeğe geldim.
Tadar mısın sen bu tuzu
verer misin Manas’a kızı?

Altay Türklerinin Alıp-Manaş Destanı:

Ak-Kağan’ın zoruyla
Altay yerini bırakıp
Çaresizce gelenler
Yad elde kıynalanlar
Ak mallarınızı alıp
Geri yaylanıza dönün
Aşlı-tuzlu Altay’ınıza
Tekrar hepiniz dönün.

Tatar Türklerinin Edigey Destanı:

İdil sırtı Sarı Dağ
İlimin yerleşen yurt idi.
İlimi yurda koymadın
İdil’i iki geçirttin
Orada da onu koymadın
Kuru sap, tuzlu arazi,
Kula renk çöle getirdin,
Kumkent denen şehrimi,
Kuma döküp bitirdin!

Karacaoğlan:

Yeni geldi Arap atın sökünü
Seyir eyle sağa sola bükeni
Helal edin tuz ekmeğin hakkını
Varamıyom beni burda eyler var.

Aşık Seyrani:

Anandan atandan beddua alma
Anların rızası yolundan kalma
Tuz ekmek bilmezin kılıcın çalma
Sakın emanete etme hıyanet

Aşık Kerem:

Tuz ekmek yediğim kavim kardeşler
Nedir bu feleğin ettiği işler
gözümden akıttım kan ile yaşlar
Gelin helallaşın ben gider oldum.

Ararsan var kalbin ara
İller sana der göre
Tuz ekmek yediğin yere
Hıyanetlik etmek olmaz.

Pir Sultan Abdal:

Bir kardaşa meyil verip
Tuz ile ekmeğin yiyip
Azıcık noksanın görüp
Tez başına kakma gönül.

Talibin özünü halleyle pişir
Bu meydana çiğden lokma gelir mi
Üstat nazarında tuzlanmayınca
O lokmada lezzet karar olur mu.

Dadaloğlu:
Yüce dağ başında kar var buzunan
Yaktın beni ağda ile nazınan
Yaremi doldurdun ince tuzunan
Üstüne de biber ektin öl deyi.

“Ay sana ohşar velikin ol savuğdur sin melih, Fark köptür niçe kim bolsa müşabih tuz u muz.” [Tuz ile buz her ne kadar (birbirine) benzese (de) fark yoktur. Ay sana benzer, ancak o soğuktur sen (ise) melih.] Şekil ve renk benzerliği olmasına rağmen, Ali Şir Nevayi sıcaklık ve soğukluk bakımından tuz ile buz arasındaki farkı vurgular.

Tuzlug (tuzluk) sözü, Eski Türklerde türlü anlayışların karşılığı olarak kullanılmıştır: ‘tuzlu’, çorbaya terbiye amacıyla katılan yoğurt’, ‘tuz kabı’.

Bahaeddin Ögel ‘tuz kabı’ anlamında eski kaynaklarda bir deyim bulunmadığını, tuzluk sözünün çok sonraları Osmanlı ve Çağatay kültür çevrelerinde tuz kabı olarak kullanıldığını söyler. 11.yy’da Oğuzlar su kapları ile kase ve buna benzer kaplar için yaygın olarak çanak derlerdi. Kaşgarlı Mahmud Türklerin ağaçtan oyulmuş tuzluk veya tuzluğa benzer kaplar için de çanak dediklerini söyler. böyle dolaylı bir yol ile Eski Türklerin ağaçtan yapılmış tuzlukları hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Ağaçtan tuz kabı yapma yolunun Eski Türklerce seçilmesinde rutubet ve nemlenmenin büyük rolü olsa gerekir. Asma kabağından yapılmış tuz kaplarına Anadolu’da ‘tusuyluk’ denmekteydi.

Tasavvufta Tuz ve Ekmek Hakkını anlatan bir şiir şöyle der.

Yiye her kim ki bir Ademden tuz ekmek
Gerek cânı gibi anı gözetmek
Gözetmeyip ana* olsa hıyanet
Gözünü tuz tutar, dizini ekmek”

Ahiler “Tuz ekmek hakkını bilmeyen akıbet gözden çıkar.”
Demek suretiyle Tuz Ekmek Hakkı ile Ahlaklı olmanın,dürüstlüğün, çalışmanın, aldatmamanın, emeğin ve paylaşmanın önemini ifade ederken buna uymayanları kınamışlar ve Ahilikten çıkarmışlardır.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA’nın şiiri ile tamamlayalım:

Oğul büyümeli hey
Kız büyümeli
Zeybek yeri dövende
Diz büyümeli
Sana ağlamak için
Göz büyümeli
Nasıl anlatsam seni
Söz büyümeli
İlk yaza ermek için
Güz büyümeli
Basa basa gidelim
İz büyümeli
Kara teller inlemiş
Saz büyümeli
Kuru ekmek içinde
Tuz büyümeli

Fatih Mehmet Yiğit

Hangi yürekteki sevda sönmemiş

0

Hangi yürekteki sevda sönmemiş
Yanar dağlar dahi söndü güzel dost
Geçen zaman geri gelmez ağlama
İlkbahar yaz güze döndü güzel dost

Dünya kalmış zalimlerin eline
Düşmeye gör hal bilmezin diline
Kanma bülbüldeki sevda haline
Kimisi çalıya kondu güzel dost

Arama kalmadı eski sevdalar
Mecnun çöle düşse Leyla’da güler
Bu günün Ferhat’ı dağımı deler
Kerem gibi yanmak dündü güzel dost

Çekme derdi gamı sineye öze
Yakma yüreğini ateşe köze
Bir çift ceylan göze bir tatlı söze
Hasan Kaplani’de kandı güzel dost

Viran bahçelerde bülbül öter mi

0

Viran bahçelerde bülbül öter mi
Gönül eğlencesi gül olmayınca
Merhemsiz yaralar onar biter mi
Bir gerçek Veliden el olmayınca

Nefse uyan Hâkk’a uymuş değildir
Gaziler namazın kılmış değildir
Bu gezen Abdallar Derviş değildir
Arkasında hırka şal olmayınca

Talib olmayınca yaram sarılmaz
Mürşit olmayınca Pîr’e varılmaz
Yüz bin asker olsa Yezit kırılmaz
Eli Zülfikârlı Al(i) olmayınca

Bu âşk meydanında bir divan olur
O meydana düşen nevcivan olur
İtikâtsız Talib boş kovan olur
Vızılar arısı bal olmayınca

Değme ârif bunda sırın bilemez
Bilse de kendine agâh olamaz
Her dede ölüyü diri kılamaz
Hünkâr Hacı Bektaş Vel(i) olmayınca

İki Melek gelir suâl sorarlar
Döker hurucunu gevher ararlar
Bir kılın üstüne köprü kurarlar
Geçemezsin Hâkk’a kul olmayınca

Pîr Sultan’ım baştan dalga aşırır
Taşırır da Âşıkları coşurur
Her bildiğin Rehber çiğ mi pişirir
Yanıp ateşlere kül olmayınca

KALU BELA’DAN

0

Adem’den öteye ayak bastıkça
Yüzlerim turlanır Kalu Bela’dan
Yere inip gökten bana baktıkça
Gözlerim nurlanır Kalu Bela’dan

Yerdeki yedi renk, gökteki gündüm
El ele, el Hakk’a semahlar döndüm
Bir aşkı nur ile sırlanıp söndüm
Gizlerim korlanır Kalu Bela’dan

Nice tufanlarda sıktım dişimi
“Ali Sırrı” deyip, kıstım sesimi
Gâhi Mansur oldum gâhi Nesimi
İzlerim surlanır Kalu Bela’dan

Bulup Deruni’yi kervana kattım
Akitsiz, nakitsiz gevherler sattım
Hem Müslim hem kâfir hem Enel Hakk’tım
Sözlerim sırlanır Kalu Bela’dan…


AÇIKLAMA
Alevi-Bektaşi öğretisinde Kalu Bela;
Adem’den öteye, temiz topluma, Guruhu Naci’ye uzanan
Ruhların Hakk ile ahitleştiği zaman dilimi…
Bu nedenle birçok ozan, “Kalu Bela’dan beri” sözünü ezelî bağlılığı ve kadim hakikati anlatmak için kullanmıştır…
Şimdi unutulmuş ya da başka şekilde yorumlanmış olsa da işte bir kaç örnek:
“Kalu Bela söylenmeden
Tertip düzen eylenmeden
Hakk’tan ayrı değil idim
Ol ulu divandayıdım…”
Yunus Emre

.
“Kalu Bela’dan beri ben bu yola kurban idim
Ceset âlemde iken canına mihman idim”
Pir Sultan Abdal

.
“Bize takdir olmuş Kalu Bela’dan
Anınçün sakin-i meyhaneyiz…”
Harabi

.
“Ta Kalû Belâ’dan sevdik, seviştik
Ezel bizim ile yardır muhabbet…”
Hatai (Kul Himmet?)
Var mı senden başka söyle ilticagâhım Ali
Zikredirim ismini ben Kalu Bela’dan beri
Neyzen Tevfik

TANRI DİLİ, TÜRK DİLİ, SÜMER DİLİ

0

İSLAM SADIQ

TANRI DİLİ, TÜRK DİLİ, SÜMER DİLİ

“Şimdi geçelim Türk diline! Bu dilin tarihi hakkında çok yalanlar yazılmış, hakikat her zaman yalanlar dumanında gizlenmiştir. Hâlâ Sümer kaynaklarının henüz yeni okunduğu zaman Sümer dilinin Türk dili ile akrabalığından konuşanların ağızlarından öyle vurdular ki, bir daha bu sözü tekrarlamasınlar. Bugün ise araştırmalar genişledikçe, derinleştikçe öyle reddedilemez argümanlar ortaya çıkarılıyor ki, Türk dili hakkındaki hakikatleri gizlemiş dumanlar yavaş yavaş çekilmek zorunda kalıyor.

Sümer kaynaklarında şu anda Türk dilinde kullanılan yahut bir vakitler kullanılmış ve arkaikleşmiş bine yakın söz bulunmuştur. Ata-ana sözleri hem Tanrı, hem Türk, hem de Sümer dillerinde aynıdır. Bugün Meksika’dan, Amerika’dan tutun Afrika’ya kadar dünyanın her yerinde Türk dilinin izlerine rastlanıyor. Bu izlerin bolluğuna göre Asya birinci, Avrupa ikinci sırayı alıyor. Uzmanlar şimdilik yalnızca Avustralya’da bu izleri bulamadılar. Ancak bu izlerin Avustralya’da şimdilik bulunamaması, onun orada olmadığı anlamına gelmez. Şu anda Melbourne olarak kabul edilmiş şehir adının Malburnuna olan benzerliği gösteriyor ki, burada da söz konusu izleri aramaya değer. Kalqurlu şehir adını da lu ekine göre hatırlatmak mümkündür. Onun yapısındaki kal ve qur morfemleri de Türk kökenlidir. Göründüğü gibi, yayılma coğrafyasının genişliğine göre, şu anda mevcut olan dillerin hiçbirini Türk dili ile karşılaştırmak mümkün değildir. Sadece bu gerçek bile Türk dilinin yaşı hakkında düşünmeye zemin hazırlamaktadır.

Türk sözü etnonim olarak çok tartışma yaratmış, ancak onun kökeni henüz tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Son araştırmalar bu etnonimin kökeni hakkında yeni ve doğru fikirler söylemeye imkan tanıyor. Sümer kaynaklarında Türk tanrı adına rastlanır. Yafes’in oğullarından birinin adı Türk olmuştur. İki nehir arasında (Mezopotamya) Türk şehri bulunmuştur. Metinlerde Türk şahıs adları geçiyor, Turuklar etnosundan bahsediliyor. Bütün bunlar Türk/Türkler/Turuklar etnoniminin Türk tanrı adından türediğini ve ne kadar eski olduğunu açıkça gösteriyor. Tanrı dili-Türk dili bağlılığı da işte buradan ileri geliyor.

Sümer dili şimdilik bulunmuş ilk yazılı kaynakların – kil tabletlerin dilidir. İlk insanlar bu dilde konuşmuşlar. Sümer dili insan doğduğu günden itibaren hem insanların, hem de insanlarla tanrıların iletişim aracı olmuştur. Şu anda İstanbul, Moskova, St. Petersburg, Berlin, Paris, Bağdat, Londra şehirlerinin ve Amerika Üniversitelerinin müzelerinde saklanan iki yüz binden fazla kil tablet bu fikri söylemeye tam destek vermektedir.

Sümer dili bitişken (agglütinatif) bir dildir. Türk dilinin yapısına uygundur. Sözcüklerin kökü değişmez. Sümer dilinde de yapım ve çekim ekleri vardır. Hiçbir ek, sözcüğün önüne sözcüğün önüne getirilmez. Bine yakın Sümer sözcüğünün bugün Türk dilinde kalması ve kullanılması; tam da söz ön eklerinin olmaması, sözcük köklerinin kendi ilk biçimini değiştirmeden koruyup saklaması ile bağlantılıdır. Diyelim ki, Arap dilinde bir kökten beş-altı kelime türetilir, bu zaman kök tamamen eriyip yok olur. Türetilmiş kelimelerin hangi kökten türediği çoğu zaman bilinmez. Türk dilinde ise bir kökten onlarca yeni kelime türetilir; kök değişmeden ilk şeklini korur. İşte bu özellik, Sümer dilindeki kelimeleri taşıyıp bugüne çıkarmıştır.

Yaklaşık 6500 yıl önce Enlil İsmə Dağan’ın Sümer dilinde yazdığı şiirleri bugün biz zorlukla da olsa okuyup anlıyorsak, Sümer ve Türk dillerinin akrabalığını, ayniliğini inkâr etmek güneşe balçık sıvamak istemekten başka bir şey değildir. Eğer gerçekler ortadaysa, o zaman Sümer ve Türk dillerinin akraba, hatta aynı dil olduğu aşikardır. Yalnızca gerçekleri görmezden gelmek isteyenler için Sümer ve Türk dilleri akraba olmayabilir. Burada bir atasözü aklıma geldi: “Mızrak çuvala sığmaz!”

Bu doğrultuda, Sümer dilinin üçüncü yazılmasının yazının kendi mantığından doğduğu görülmektedir. Göründüğü gibi, Tanrı dili-Türk dili-Sümer dili ardışıklığı mantığa tamamen uygundur. İkincisi, Batılı ve Rus bilim insanları Sümer halkından ve Sümer dilinden bahsederken ondan önce iki dilin var olduğunu sık sık vurgularlar. Ancak söz konusu diller hakkında ilave bir söz söyleyemiyorlar. Tanrı dili, o bilim insanlarının bahsettiği iki dilden biri ve birincisidir. İkinci dil Türk dilidir. Çünkü Sümerlerden önce var olmuş ve Sümer dilinde açıklanmayan adlar Türk dilinde açıklanıyor. Üçüncü olarak Sümer dili geliyor. Aslında ben bunlardan üç dil olarak bahsetsem de, onları aynı dil kabul ediyorum. İlk halini göz önüne alıp bu dili “Tanrı dili” olarak adlandırıyorum. Demek ki, Türk ve Sümer dilleri de Tanrı dilidir.

Burada bir Çin düşünürünün Türk dili hakkında söylediklerini hatırlatmanın tam yeridir. O şöyle demiştir: “Sanki Tanrı bizzat düşünüp yaratmış ki, insanlar için kolay ve güzel bir dil örneği olsun.” Çinli düşünür bu sözleri doğrudan doğruya Türk dilinin güzelliğine hayran kalarak söylemiştir. Onun ne Sümer dili, ne Sümer ve Türk dillerinin ayniliği, ne de tanrıların bu dilde konuşmaları hakkında bilgisi olmuştur. Bense artık Sümer kaynakları ile tanışıklıktan sonra bu kanaate vardım. Görünüşe göre, Çinli düşünüre bu sözleri Tanrı bizzat söyletmiştir. Aynı şeyi Tanrı, Kaşgarlı Mahmud’a da fısıldamıştır: Ulu Tanrı diyor ki: “Benim bir ordum vardır, ona Türk adını vermişim, onu doğuda yerleştirmişim. Bir millete öfkelensem, Türkleri onların üzerine musallat ederim” der. Görüyorsun ya, Tanrı bu ordusunun adını niye Türk koydu ve öfkelendiği kavimleri cezalandırmayı niye onlara emrediyor? Kaşgarlı Mahmud bu sorulara da cevap vermiştir: Tanrı’nın devlet güneşinin Türk burçlarında doğmuş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne hakim kıldı; zamanımızın halklarını onlardan çıkardı. Kaşgarlı Mahmud’un fikrinden açıkça anlaşılıyor ki, dünyanın ilk halkı Türklerdi. Bugünkü bütün halklar Türkün içinden çıkmış, yani ondan ayrılmışlardır. Bunu, büyük oğulların evlendikçe baba evinden ayrılmaları gibi anlamak gerekirdi.

Buradan da açıkça görünüyor ki, Türkün devleti Tanrı devletidir! Türkün adı da Tanrı adıdır!

Son olarak şunu demek istiyorum ki, bu kitapta verilen sözlerin büyük bir kısmı Rus ve Avrupalı bilim insanlarının çevirilerinden alınmıştır. Bunu bilerek ve isteyerek böyle yaptım ki, kelimelerin çevirisine itiraz edilmesin. Zaten anlam benzerlikleri göz önündedir. Eğer ge sözü Sümer dilinde karanlık, gece anlamlarını bildiriyorsa, onun bugün Türk dilindeki gece ile aynı söz olduğunu gizlemek mümkün değil. Elbette, ge tam olarak gece demektir. Türk dilinde de eski zamanlarda gece sözü ge şeklinde bir heceden ibaret olmuştur. Kitaptaki sözlerin çoğu bu tür aynılık yahut benzerlik temelinde seçilip açıklanmıştır. Birkaç sözün okunuşunu ise netleştirdim.

Bazı sözlerin Türk dilindeki karşılığını bulamadım. Söz konusu sözlerden birkaçı kitapta verilmiş, ancak Türkçe karşılıkları yoktur. Bu durum kesinlikle onların Türk sözü olmadığı değildir. Sadece bugün onların karşılıkları bizce bilinmiyor. Onların Türk sözleri olduğuna eminim ve bulunacağına inanıyorum. Öyle bir Sümer sözü yoktur ki, Türk dillerinin herhangi birinde onun karşılığı olmasın. Eminim ki, okuyucular ve dilbilimciler de bu işte yardımcı olacaklardır.

Sözlerin analizinde, mukayeselerinde, karşılaştırmalarında onca şekil ve anlam benzerliklerinde yanlışlıklar da mümkündür. Buradaki bazı yüzeysel benzerlikler aldatıcı da olabilir. Bilirim ki, bunlar en kötü ihtimalle %10’dan çok değildir. Bu da kitabın önemini zerre kadar azaltmaz. 1000’e yakın sözden 100 sözün yanlışlığını ben de hiçbir rahatsızlık duymadan, doğal bir durum olarak kabul ediyorum.

Buradaki yanlışların birçoğunu kendim görüyorum. Sayısı çok az olan bu yanlışları bilerek ortadan kaldırmadım. Amacım okuyucuların fikirlerini öğrenmek ve gerçeği ortaya çıkarmaktır.”

İSLAM SADIQ

TANRI DİLİ, TÜRK DİLİ, SÜMER DİLİ

Sayfa: 8-12

Azerbaycan Dövlet Nesriyatı

Bakı- 2020

Yağmur ile yağdım yel ile esdim

0

Yağmur ile yağdım yel ile esdim
Yanmış yüreğime kar bulamadım
İndim bahçeleri seyran eyledim
Hiçbir el değmemiş nar bulamadım

İndim bahçeleri seyran eyledim
Hiçbir el değmemiş nar bulamadım

Şimdi bahçelerde nar mı bulunur
Şimdi her yiğitte ar mı bulunur
İkrarına sahip er mi bulunur
İkrarına sahip er bulamadım

İkrarına sahip er mi bulunur
İkrarına sahip er bulamadım

Sakın sırrın verme yüze gülene
Bahçedeki gülün gider talana
Bu dünya fanidir kendin bilene
Gönül konduracak dal bulamadım

Bu dünya fanidir kendin bilene
Gönül konduracak dal bulamadım

Erleri eri sınar münafık münkirin
Yüreğimden çıkmaz ateşin narın
Külli beyan ettiler Ali’nin sırrın
Gizli sır içinde sır bulamadım

Külli beyan ettiler Ali’nin sırrın
Gizli sır içinde sır bulamadım

Abdal Pir Sultan’ım olmuşum nazır
Eyvallah serimiz meydanda hazır
Binbir ismi vardır birisi Hızır
Dost senden ala er bulamadım

Binbir ismi vardır birisi Hızır
Dost senden ala er bulamadım

Beynimizdeki Tel Örgüler..

0

Beynimizdeki Tel Örgüler..
Bahar yelini
Yüreğe iliştiren gençlik
Emeğin potasında
Harmanlanıp dökülürken
Sanayilerde,
Dişliler arasına…
Ömre ziyan bir yaşam dayatılır
Alınterini pazarlayan insana
Ki zordur çaresiz insanın görmesi
Hangi akla sığar bilmem
İnsanın insan sömürmesi….
Can’suyunun
“kan” olduğu topraklarda,
Gündüzü hoyratça kullananlar bilir
Geceyi bekleyen
kelebek ömrü kadar olurmuş
çocuklarının da ömrü…
Gönül ile akıl arasına sıkışmış
Beynimizdeki parmaklıklar
Mesafeler konmuş
Düşleri ve kendi arasına
Meridyenler kadar uzaktı
Bütün emekçiler kendilerine..
Belkide ömre ziyan yaşamdı,
Üretene dayatılan tüm bunlar
Ve ya kader algısını aşmak
Kim bilir;
Gayrı geleceği tel örgülerden.!
Sökmek kadar zordu yaşamak…
Abdullah Oral….

Koyma kadehi elden söz pîr‐i mugânındır

0

Tedbîrini terk eyle takdîr Hudâ’nındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır
Âşıkda keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr‐i mugânındır

Meyhâneyi seyretdim uşşâka metâf olmuş
Teklîf ü tekellüfden sükkânı muâf olmuş
Bir neş’e gelip meclis bî-havf u hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz meşrebleri sâf olmuş
Âşıkda keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr‐i mugânındır

Ey dil sen o dildâre lâyık mı değilsin ya
Da’vâ-yı muhabbetde sâdık mı değilsin ya
Özrü nedir Azrâ’nın Vâmık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya
Âşıkda keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr‐i mugânındır

Mahzûn idi bir gün dil meyhâne‐i ma’nâda
İnkâra döşenmişdim efkâr düşüp yâda
Bir pîr gelip nâgâh pend etdi ‘alelâde
Al destine bir bâde derd u gamı ver bâda
Âşıkda keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr‐i mugânındır

Bir bâde çek efzûn kap meclisde zeber‐dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ‐best ol
Alçağa akar sular pây‐i huma düş mest ol
Pür-cûş olayım dersen Gâlib gibi sermest ol
Âşıkda keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr‐i mugânındır

Şeyh Galip

Günümüz Türkçesi

Kendi tedbirini, planını bırak; hüküm ve takdir Allah’ındır.
Sen hakikatte yoksun; o benlik iddiaların tamamen kuruntu ve zandır.

Aşkı ansızın bul; bu değerli hediye onu bulabilenindir.
Dünya var olalı beri bu devran, gönlü saf ve neşeli olanlarındır.

Âşıkta kederin ne işi var? Gam, dünya halkınındır.
Kadehi elden bırakma; bu söz, pîr-i mugânın sözüdür.

​Meyhaneyi seyrettim; âşıkların etrafında döndüğü bir tavaf yeri olmuş.

Orada oturanlar, zoraki nezaket ve gösterişten muaf tutulmuştur.
Meclise öyle bir neşe gelmiş ki korku ve aykırılık yok olmuş.

Gam sohbeti anılmaz olmuş; hepsinin meşrebi tertemiz olmuştur.
Âşıkta kederin ne işi var? Gam, dünya halkınındır.

Kadehi elden bırakma; bu söz, pîr-i mugânın sözüdür.
​Ey gönül! Sen o sevgiliye layık değil misin?

Sevgi davasında sadık değil misin?
Azrâ’nın mazereti nedir; sen Vâmık değil misin?

Bu gam sende ne gezer; yoksa âşık değil misin?
Âşıkta kederin ne işi var? Gam, dünya halkınındır.

Kadehi elden bırakma; bu söz, pîr-i mugânın sözüdür.
​Bir gün mana meyhanesinde gönül mahzundu.

Aklıma türlü düşünceler düşmüş, karamsarlığa kapılmıştım.
Aniden bir pir gelip dolaysızca nasihat etti:

“Ele bir kadeh al; derdi, gamı rüzgara ver, savur!”
Âşıkta kederin ne işi var? Gam, dünya halkınındır.

Kadehi elden bırakma; bu söz, pîr-i mugânın sözüdür.
​Bir kadeh fazla iç; mecliste üstün ve mahir ol.

Ayağını dışarı atma; meyhanede kal, oraya bağlan.
Sular alçağa akar; sen de küpün dibine varıp sarhoş ol.

Coşup taşmak istersen Galib gibi aşk sarhoşu ol!
Âşıkta kederin ne işi var? Gam, dünya halkınındır.
Kadehi elden bırakma; bu söz, pîr-i mugânın sözüdür.

Gel Gönül Giyme Hırkayı

0

Gel Gönül Giyme Hırkayı
Fakirlerin üstü olmaz
Bir meydanda mey olmaysa
O meydanın mesti olmaz

Yeşil olmaz yanan kömür
Gevher vermez kara demir
Yüzbin defa etsin çamur
Derya kumu testi olmaz

Veli’m derki derdim yüzdür
Bu mihnetler bize azdır
Ululardan kalma sözdür
Düşenlerin dostu olmaz

“format atmak” Dr. İsmail Engin

0
Screenshot

“format atmak”
gündemdeki bu deyim, son zamanlarda siyaset ve Aleviler söz konusu olduğunda sıkça kullanılıyor. doğrusunu söylemek gerekirse, tuttum bu deyimi.
lâkin, onunla birlikte iki şeyi daha yan yana koymak gerekiyor:
aldatma, hile, kurnazlık, strateji, mücadele ve iktidarı anlatan “Truva Atı” deyimini…
ve direnmenin, hakikatin, inancın ve zulme karşı duruşun simgesi “Pir Sultan Abdal” imgesini…
Homeros’un İlyada’sındaki Truva Atı anlatısında insanlar aldatılarak, tahta at kentin içine alınır. onun içine gizlenenler, içeriden müdahale ederek Troya’nın düşmesini sağlar.
Pir Sultan Abdal anlatısında tam tersi bir durum vardır: Ozan, sözünden ve inancından vazgeçmez; söylediğinin arkasında durur ve bunun bedelini ödemeyi göze alır.
biri gizlenmiş bir gücün, diğeri saklanmayan bir sözün temsilidir ve | veya “Truva Atı”, içeriden kuşatmanın; “Pir Sultan Abdal” teslim olmamanın simgesidir.


güncel tartışmaların kökleri, 2003’e kadar uzanıyor. tartışmanın önemli taraflarından biri, “Kendal Doğan” müstear ismiyle yazıyor ve bugünün siyaseti için adeta belirlenmiş bir “format atıyordu”.
dünden beri DEM Parti’nin hedefinde, atılan bu formata itiraz eden, ona dur demeyi deneyen “Müslüm Doğan” [ve arkadaşları] bulunuyor.


Müslüm Doğan’ın kim olduğunu da hatırlamak gerekiyor.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin eski başkanıdır. Halkların Demokratik Partisi’nin kuruluşunda yer almış, ilk dönem Merkez Yürütme Kurulu üyeliği yapmış, bu partiden TBMM’nin 25. ve 26. dönemlerinde milletvekiliği görevini üstlenmiştir.
keza, AK Partili Ahmet Davutoğlu tarafından kurulan 63. Türkiye Hükûmeti’nde, yani “seçim hükûmeti”nde, HDP kontenjanından Kalkınma Bakanlığı görevini yürütmüştür.


bugün, başka bir çelişkiyle karşı karşıyayız :
Çaldıran üzerinden Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî arasındaki “Yavuz’u hilâfete taşıyan yol kardeşliği” reddedilirken, “varsayılan” Sey Rıza ile Şeyh Said arasındaki “musahiplik” görmezden geliniyor.
ve tarih, günün siyasî ihtiyaçlarına göre seçilip ayıklanabilecek bir depo olarak kullanılıyor.
bir tarafın tarihsel ilişkilerini reddederken, diğer tarafınkileri romantize etmek; ve üstelik bunu Alevilik, Kürdlük ve siyaset üzerinden yeniden kurmak, ciddi bir stratejik tutarsızlık yaratıyor.
ve lâkin, İmralı ve siyasî paydaşları, tam da bu bağlamda 2025’ten beri stratejik bir hata yaptılar.
oysa, Baydemir döneminde, örneğin 2-3 Şubat 2013 tarihleri arasında yapılan “Kürdistan 1’inci Alevi Konferansı”nda önemli bir mesafe alınmış, farklı toplumsal bellekler arasında bir temas zemini oluşturulmuş, ihtiyaç duyulan format atılmıştı.
şimdi, o zeminin üzerine yeni bir “format” çekilmeye çalışılıyor.
fakat, her format tutmuyor; bellek bilgisayardaki dosya gibi silinemiyor.
ve Pir Sultan Abdal anlatısındaki öykü, yeniden karşımıza çıkıyor:
“Truva Atı” içeriye girmenin; “Pir Sultan Abdal” teslim olmamanın simgesi olarak bir kez daha beliriyor. | @ismailenginhd [2.9.2026]

Kalksak bu yerlerden hicret eylesek

0

Kalksak bu yerlerden hicret eylesek
yarene yoldaşa mihnet eylesek
yari arzulayip niyet eylesek
hele yolum bir ormana düşüpdü

ormandan çikani çekerler dara
n’olur pirim beni bu yerde ara
önümüze çikti balki buhara
benim yolum bir diyara düşüptü

oturur oturur kendin överler
huzuru mahşerde boyun eğerler
birgün olur gelip kapin döğerler
eğer dövmüş isen el kapisini

elli gündür bu dağlari aşali
altmiş gündür yar peşine düşeli
eğlen yiğit odalari döşeli
yari bulamazdi bilmem kaç gündür

elli gündür altmiş gündür yüz gündür
siyah zülfün mah yüzüne düşsündür
açma tabip yarelerim azgindir
yarem merhem tutmaz bilmem kaç gündür

kadir mevlam senin hikmetin çoktur
bir kul gördüm mermer taştan içeru
kalbi kirip gönül yikici olma
birgün olur yandirirlar yara yardan içeru

asla bu meslekte elin olmazsa
bülbüle münasip gülün olmazsa
davayinan sultan olsan ne fayda
lokman’inan mihman olsan ne fayda

balki buhara : belh ve buhara kentleri..”önümüze çıktı balkı buhara” şeklinde geçen sözler; “önümüze çikti belhi buhara” şeklinde olmalıdır.
Mahşer : kıyamet zamanı
zülüf : saç
mah : ay
lokman : her türlü derdin çaresini bulduğuna inanılan efsanevi hekim
mihman : misafir
hicret : göç
tabip : tabib : tebib : hekim, doktor

Sabahtan uğradım ben bir figana

0

Sabahtan uğradım ben bir figana
Bülbül ağlar ağlar güle getirir
Bakın şu feleğin çürük işine
Her bir cefasını kula getirir

Depreştirme benim dertlerim tamam
Muhabbet şirindir vermiyor aman
Üstümüzde dönen çarh ile devran
Felek bizi halden hale getirir

Varıp yoldaş olma sen uğursuza
Komşu olma namussuza arsıza
Sabah selamını verme pirsize
Adamın başına bela getirir

Muhib yoldaş olma kalleş yar ile
O yar da durmadı bir ikrar ile
Sakın sohbet etme münkir kör ile
Altının adını pula getirir

Pir Sultan Abdal’ım sözlerim haktır
Hak demeyenlerin yalanı çoktur
Cehennem yerinde dal odun yoktur
Herkes ateşini bile götürür

Pir Sultan Abdal