Cumartesi, Şubat 7, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

Avusturya’da Aleviler: İnanç Özgürlüğü Yolunda Tarihsel Kazanımlar

0

Avusturya’da Aleviler: İnanç Özgürlüğü Yolunda Tarihsel Kazanımlar
Ertürk Maral – Özgür Erdoğan
Bir Ülke Düşünün Ki…

O ülkede yaşayan Alevi inancına mensup canların inançları yasal statüde tanınıyor olsun!
Alevi inancı da diğer yasal tanınan inanç toplumlarıyla eşit haklara sahip olsun!
Cemevleri de kilise, sinagog ve camiler gibi ibadethane niteliği kazansın!
Alevi Dedeleri, Anaları, Babaları yasada “İnanç Önderi” olarak tanınsın!
Alevi inancına mensup canların resmi evraklarının inanç hanesinde “Alevi” yazsın!
Kurban Bayramı, Aşure Günü, Hızır, Nevruz ve Gadir Hum Günleri “dini günler” olarak kabul edilip resmi tatil ilan edilsin!
Alevi Dedeleri tarafından askeriye, hastane ve hapishanede Alevilik inançsal destek (rehberlik) hizmeti sunulsun!
Alevilerin yoğun yaşadıkları şehirlerin kent mezarlıklarında “Alevi Mezarlığı” bölümü olsun!
Alevi inancına mensup öğrencilerin karnelerinin inanç hanesinde “Alevi” yazsın!
Alevilik dersleri için gerekli ders müfredatları yine Aleviler tarafından hazırlansın!
Okullarda Alevi inancına mensup öğretmenler tarafından Alevilik dersleri sunulsun!
Ülkenin en saygın üniversitesinde dünyada bir ilk olarak “Alevilik Teoloji Anabilim Dalı” açılsın!
Eğitim Bilimleri Akademisi bünyesindeki Alevi Enstitüsünde “Alevilik Dersleri Öğretmenliği Bölümü” var olsun.
Ne dersiniz?
Türkiye’den bakınca hayali bile güç, değil mi?
Oysa Aleviler bir Avrupa ülkesi olan Avusturya’da tüm bu haklara kavuştular.
İşte elinizdeki bu çalışma, dünyada bir ilk olarak Avusturya’da, ulusal ölçekte ve yasal düzlemde diğer inanç toplumlarıyla aynı göz hizasında tanıttırılan inancımız Aleviliğin tanınma yolculuğunu kısaca paylaşmak amacıyla kaleme alındı.

Bir Köy Enstitüsü Hikâyesi

0

Talip APAYDIN’IN 1967 yılında yayımlanan ”Karanlığın Kuvveti” adli kitabında yer alan anısı,
İşte öykü:
Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu.
O günler bir soğuktu, bir soğuktu…
Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda.
Sular donmuştu hep.
Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu.
Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu.
Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk.
Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu.
Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk.
Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.
Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak.


Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler.
Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık.
Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu.
Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı.
Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi.
Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu.
O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik.
Ellerimizi cebimizden çıkardık.
“Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi.
Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı.
Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi.
Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi..
Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi.
Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.
Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz.
Sonra yapacağımız iki iş var:
Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak,
bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak.
Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek.
Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek.
Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir.
Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar.
O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır…
Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz.
Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.
-Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi.
Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak.
Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz.
Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz.
Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız,
yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır.
Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır.
Parolamız şu olmalıdır:
“Bayramlarda çalışırız bayramlar için”.
Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.
Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.
Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.
Bayramda çalışırız bayramlar için!
Bayramda çalışırız bayramlar için!
Altı yüz kişi böyle bağırdık.
Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.
İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür..
Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik.
Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor.
Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor.
Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları fırlıyor.
Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş.
Nereyi kazacağız belli değil.
Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar.
Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana.
Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor.
Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya.
Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca.
Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar..
Böyle çalışmamıza alışkınlar ama bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar.
Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, köyü yakın olduğu için izinli ya!
Bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz.
Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor:
-Bayramda çalışırız bayramlar için!
Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye’nin, Mesudiye’nin köpekleri ürüyorlar.
Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde.
Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor.
O gün o kanalın yarı yerini açtık.
Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti.
Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık.
Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik
ve geç zamanda, santral havuzuna döndük,
sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “Ç K E” yandı… ( Çifteler Köyü Enstitüsü ).
O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı.
“Yaşa var ol” seslerimiz ufukları kapattı.
Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki.
Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu.
“Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın.”
Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti.
Her nokta koyuşta “sağool!” diye bağırıyorduk..

  • Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız.
    Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun.
    İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır!
    Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye’yi de yükseltebiliriz!
  • Yükselteceğiz!, diye bağırdık.
    -Bayramda çalışırız bayramlar için!
    -Bayramda çalışırız bayramlar için!
    İçeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu. Birbirimizi tebrik ediyorduk

“Unutulmaz bir bayramdı.”

1947’de Marshall Yardımı almak için KÖY ENSTİTÜLERİNİN NİÇİN KAPATILDIĞINI ANLAMAK ÜZERE, BUNU OKUYUN, OKUTUN.

Köylerinden ilk kez çıkıp Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gelen ”O Kızlar…”
”Diken söküp, gül diktiler.”
”Dağ başlarında unutulmuş kızdınız, oğuldunuz.
Yazgısına küs topraklarda birer serçe kuşuydunuz.”
”Siz,
Her gece,
Mehtaba çıkarken Heybeli’de,
Onlar,
Duvar ördüler,
Çatı çattılar.
Yıldızlara bakarak yaz geceleri,
Harman yerlerinde yattılar.
Kazma salladılar yorulmadan.
Kerpiç döktüler
Kerpiç.
Sızlanmadılar hiç.
Yakıştı nasırlı ellerine,
Kitap ve çekiç.
Başladı yurt harmanında imece…
Bir gece,
Karanlık inlerinden sinsice,
Brütüsler çıktı ansızın.
Çektiler zehirli hançerlerini,
Vurdular sırtlarından haince…
Çıktı mağaralarından yarasalar,
Çıktı halk düşmanları,
Üşüştü sülükler gibi üstümüze.
Emdiler kanımızı,
Doymadılar.
Yıktılar umudunu Türkiyemin.
Aydınlık bir Türkiye gelir aklıma,
Kalkınmış bir Türkiye gelir,
Köy Enstitüleri denince.”

Özbek İNCEBAYRAKTAR

Ben canandan ayrı kaldım kalalı

0

Ben canandan ayrı kaldım kalalı
Akar gözüm yaşı sel gizli gizli
Senin ile ikrar verdik ezeli
Kimseler duymasın gel gizli gizli

Hey yolcu destursuz bağa girilmez
Kadir bilmeyene kıymet verilmez
Her sazın döşüne pençe vurulmaz
İncedir kırılır tel gizli gizli

İnan ey cananım belim büküldü
Farkına varmadan ömrüm söküldü
Deprem yok da neden evim yıkıldı
Bu işte bir yaman el gizli gizli

Biçare Mahzuni yanar inlerim
Feryat varmadan ömrüm söküldü
Dosttan ayrı düştüm yanar inlerim
Dakikam içinde yol gizli gizli

Bir kâmile candan hizmet eylesen

0

Bir kâmile candan hizmet eylesen
Nar-ı aşka salıp bişürür seni
Teslim olup her sırrını söylesen
Korktuğun yerlerden aşırır seni

Yalancı kallaşa hizmet eyleme
Mutlak münafıktır ülfet eyleme
Harf ile üstüne gelse söyleme
İblisten eşeddür şaşırır seni

Zahir ilmi çoktur mahluka satar
İllerin bağında şakıyıp öter
Yakınına varma yakanı tutar
Hakk,ın derğahından düşürür seni

Dilde kavl ü ikrar muhabbet çoktur
Zerrece Hakk nişanı kalbinde yoktur
Batınını görmezsen deme ki Haktır
Dar kapta kaynama taşırır seni

Noksani sakınıp uyma her cana
Bir can içre bin can yeter irfana
Kusuru sende bul düşme yabana
Nefse uyma yoldan düşürür seni

Noksani Baba

Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu söyleyişinin 93. yılı!…

0

Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu söyleyişinin 93. yılı!…
Atatürk; Bursa’da, “Türkçe Ezan” okunmasına karşı protesto gerçekleşmesi üzerine, 5 Şubat 1933 akşam yemeğinde, “Bursa Nutku” adı verilen bir konuşma yapmış, “Türkçe Ezan”a karşı yapılan protestoya, çok sert biçimde tepki göstermiştir.
Atatürk’ün, “Bursa Nutku”
(Bursa, 5 Şubat 1933)


“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu; “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa, onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç; “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “demek, adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek.” Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki; “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte, benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”

Atatürk; 6 Şubat 1933’te, Anadolu Ajansı’na, şu açıklamayı yapar: “… Sorunun niteliği; esasen din değil, dildir. Kesin olarak bilinmelidir ki; Türk milletinin milli dili ve milli benliği, bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır.”
Bursa olayıyla lgili soruşturma, 13-14 Şubat 1933’te sona erdi; 5 kişi ikişer yıl, 7 kişi birer yıl, 7 kişi de beş ay ağır hapis cezasına çarptırıldı.
Nutkun yayınlanması
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın;
Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu Değerlendirmesi
“Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile ‘zaaf’ içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlarından kuşkulanabilen, ama gençliğe böylesine ‘sınırsız’ bir güven besleyen, böylesine ‘çek’ veren, gençliği böylesine ‘son çare’ olarak gören bir devrimci yoktur. Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar hem de gençlik konusunda yanılmamıştır.”
Türk Tarih Kurumu’nun;
Atatürk’ün, “Bursa Nutku”nu Değerlendirmesi
“Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu’nun 24 Ekim 1966 tarihli toplantısında Bornova Asliye Hukuk Hakimliği’nin 27/9/1966 tarih ve 1966/338 sayılı yazısı ve bu yazıya ekli Atatürk’ün Bursa Nutku ile ilgili sözlerin üzerine gerekli incelemeler yapılmıştır. Bu incelemeler sonunda bu sözlerin Atatürk’ün 1933 Şubat’ında Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır.”

Atatürk’ün, “Bursa Nutku”yla ilgili 5 kitap okuma önerisi:
Rıza Ruşen (Yücer), Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra, Şaka Basımevi, İstanbul, 1947, 26 Sayfa
Reşit Ülker, Atatürk’ün Gizlenen Bursa Nutku
Nokta Kitap Yayınevi, İstanbul, 2008, 160 Sayfa.
Mustafa Kemal Atatürk, Belgelerle Bursa Nutku,
Halk Kitabevi, İstanbul, 2017, 144 Sayfa
Mustafa Kemal Atatürk, Bursa Nutku, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2013, 88 Sayfa
Mustafa Kemal Atatürk, Tanıklar ve Belgelerle Bursa Nutku, Kültürperest Yayınevi, İstanbul, 2017, 192 Sayfa

Sevgili kitap sever dostlar.
Kitap okuyalım, aydınlanalım.
Kitap okutalım, aydınlatalım.
Yoksa; nasıl çıkarız, karanlıktan aydınlığa?
İyi okumalar.
Hep kitapla kalalım…

Ulaş benzerdi Güneşe

0

Ulaş Benzerdi Güneşe…

Yaşar Kemal’in 19 Şubat 1972’de öldürülen Ulaş Bardakçı anısına yazdığı, Bugünlere Bahar İndi şiir kitabında bulunan “Ulaş” isimli bir şiiri bulunmaktadır. Bu şiirin bir kısmı Zülfü Livaneli tarafından bestelenmiştir. Ayrıca bu şiir Grup Yorum ve Ali Asker tarafından da yorumlanmıştır:

Ulaş

hele ulaşa ulaşa
ulaş benziyor güneşe
ulaş kardaş can verirken
görenlerin aklı şaşa

ulaş canım ulaş gülüm
sana yakışmıyor ölüm
sana demedim mi kardeş
düşman hayin düşman zalim

ulaş benim gülüm güzel
insanlığım yolum güzel
kardeş sen öldükten sonra
vallah billah ölüm güzel

döğünürüm yana yana
haber olmadı mı sana
yüreğindeki kırk kurşun
ağır gelmiyor mu sana

şu boğazın günden yanı
gitti gelmez ulaş hani
bu dünya güzel olacak
bu insan güzel olacak
ulaş kardeş koç yiğidim
görmeyecek güzel günü

dağlar taşlar geldi dile
bu dünya kalır mı böyle
öcümüz yerde kalamaz
sinanıma selam söyle
kadirime selam söyle

sinan kadir hüseyinim
soylu dağım yüce kinim
ulaş selam et dostlara
bizi durduramaz ölüm

bu zalim günler günler geçecek
bu zalim günler geçecek
düşmanlar ağu içecek
bundan sonra yeryüzünde
çiçekler ulaş açacak
çiçekler kadir açacak
çiçekler ilkay açacak
bundan sonra yeryüzünde
çiçekler dostluk açacak

generaller generaller
kızıl kanda kanlı eller
sizi de yeneriz bir gün
bize türk milleti derler

hele ulaşa ulaşa
ulaş benziyor güneşe
ancak sen ölürsün böyle
böyle yiğit biz ölürüz
düşmanların aklı şaşa
ulaş benziyor güneşe
bundan sonra yeryüzünde
hep çiçekler ulaş aça

Yaşar Kemal

Her gün Atatürk okumak, ruh ve beden sağlığınıza iyi gelecektir

0

Yunan Generali Atatürk’ün ‘ÇILGIN’ Dumlupınar Kuşatmasını Fark Etti — 5 Gün Sonra 45.000 Askeri Teslim Oldu

20 Ağustos 1922, Afyonkarahisar, Yunan Genel Karargahı. Saat akşamüzeri 18:30. Güneş batarken, Ege’nin ılık rüzgarı General Nikolaos Trikoupis’in açık penceresinden içeri doluyor, masadaki devasa haritayı hafifçe havalandırıyordu.

Bu, tarihi bir olayı eğitim amaçlı anlatan bir belgeseldir. İçerikte askeri strateji ve savaş unsurları bulunmaktadır.

General Trikoupis, elindeki kristal kadehi ışığa doğru tuttu. İçindeki konyak, zaferin rengi gibi parlıyordu. Karşısında, İngiliz askeri ataşesi ve kurmayları oturuyordu. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Rahatlık. Hatta, tehlikeli bir rehavet. Trikoupis, Afyon tahkimatlarını gösteren rapora parmağıyla vurdu.

“Bakın beyler,” dedi Trikoupis, sesi kendinden emin ve biraz da alaycıydı. “İngiliz mühendislerinin raporuna göre, Türkler bu savunma hattını geçmek isterse, bunu başarmaları en az 6 ay sürer. O da eğer yeterli topları varsa. Ki olmadığını hepimiz biliyoruz.”

Odada gülüşmeler yankılandı. İngiliz ataşesi başını salladı. “Türklerin topçusu yok, General. Mühimmatları yok. İstihbaratımıza göre, askerlerinin ayaklarında çarık bile kalmadı. Bu bir ordu değil, sadece inatçı bir köylü grubu.”

Trikoupis purosunu yaktı. Duman yavaşça tavana yükselirken, General o dumanın içinde kendi geleceğini görüyordu: Atina’ya bir fatih olarak dönmek. “Mustafa Kemal,” dedi ismi ağzında ezerek. “Büyük bir kumarbaz. Sakarya’da şanslıydı. Ama şans, matematik karşısında her zaman kaybeder. Bizim 200.000 tam teçhizatlı askerimiz, kamyonlarımız, uçaklarımız ve modern toplarımız var. Onların neyi var? Paslı süngüler ve dua eden yaşlı kadınlar.”

General haklıydı. Kağıt üzerinde, matematik Yunan ordusunun yanındaydı. Afyon’daki Yunan savunma hattı, askeri tarihin gördüğü en güçlü tahkimatlardan biriydi. Dikenli teller kilometrelerce uzanıyor, makineli tüfek yuvaları birbirini çapraz ateşe alacak şekilde yerleştirilmişti. Beton sığınaklar, topçu saldırılarına dayanacak şekilde tasarlanmıştı. İngiliz Başbakanı Lloyd George bile bu hattı incelediğinde, “Türkler burayı asla geçemez,” demişti.

Ama Trikoupis’in o anda, o konforlu odasında bilmediği, daha doğrusu tahmin bile edemediği bir şey vardı. Matematik sadece sayıları sayar, ama insan ruhunu, bir milletin öfkesini ve bir dâhinin “çılgınlığını” hesaplayamazdı. Trikoupis kadehini yudumlarken, sadece 40 kilometre ötede, karanlığın içinde, tarihin akışını değiştirecek sessiz bir fırtına toplanıyordu. Generalin “6 ayda geçilemez” dediği o hat, sadece 5 gün sonra, onun ve ordusunun mezarı olacaktı.

Aynı saatlerde, Türk cephesinde durum bambaşkaydı. Işık yoktu. Ses yoktu. Sadece toz, ter ve ölümcül bir sessizlik vardı. Akşehir’de, karargah olarak kullanılan mütevazı bir köy evinde, Mustafa Kemal Paşa loş bir gaz lambasının altında oturuyordu. Masasında kristal kadehler yoktu. Sadece haritalar, cetveller ve yarısı içilmiş bir kahve vardı.

Yüzü yorgundu. Gözlerinin altı uykusuzluktan morarmıştı. Aylardır süren hazırlık, insanüstü bir çaba gerektirmişti. Ama gözlerinin içi… Gözlerinin içi yanıyordu. Bir volkan gibi. Yanında Fevzi Paşa ve İsmet Paşa duruyordu. Mustafa Kemal, elindeki kalemi haritanın en “imkansız” noktasına koydu: Afyon’un güneyi.

Burası, Yunan savunmasının en güçlü, en sarp, en geçilemez denilen yeriydi. Sarp kayalıklar, uçurumlar ve yoğun Yunan topçusu. Mantıklı bir komutan, buraya saldırmayı aklından bile geçirmezdi. Buraya saldırmak intihar demekti.

“Paşam,” dedi bir kurmay subay tereddütle. “Orası aşılmaz. Yunanlılar orayı çelikle örmüş. Başka bir nokta denesek?”

Mustafa Kemal başını kaldırdı. O bakış, odadaki herkesin kanını dondurdu. “Tam da bu yüzden oradan saldıracağız çocuk,” dedi sesi kısık ama keskin bir bıçak gibiydi. “Trikoupis, bizim bir asker olduğumuzu düşünüyor. Mantıklı davranacağımızı düşünüyor. Ama biz, bir milletin son şansıyız. Mantık bitti. Şimdi sıra delilikte.”

Plan basitti ama uygulanması imkansıza yakındı: Türk ordusu, varlığını tamamen gizleyerek, geceleri yürüyüp gündüzleri saklanarak, tüm gücünü o sarp kayalıkların altına yığacaktı. 100.000 asker, yüzlerce top, binlerce at… Hepsi hayalet gibi hareket edecekti. Eğer bir tek Yunan keşif uçağı onları görürse, eğer bir tek casus Trikoupis’e haber verirse, her şey biterdi. Türk ordusu açık arazide, Yunan topçusu tarafından yok edilirdi.

Bu, bir strateji değil, bir intihardı. Ya da tarihin gördüğü en büyük blöftü.

24 Ağustos gecesi, “hayalet yürüyüşü” başladı. Türk askerleri, postallarına bezler sararak ses çıkarmayı engelliyordu. Top tekerleklerine saman ve keçe bağlanmıştı. Komutanlar fısıltıyla emir veriyordu. Sigara içmek yasaktı. Ateş yakmak yasaktı. Öksürmek bile yasaktı. On binlerce adam, karanlığın içinde Afyon’a doğru akıyordu.

Şah İsmail: Kimlik Tartışmalarının Öznesi

0

“Şah İsmail: Kimlik Tartışmalarının Öznesi” 2’49” [30.01.2026] | @ismailenginhd

Sensin bizim zahir batın ulumuz

0

Sensin bizim zahir batın ulumuz
Aman medet mürvet Pir Hacı Bektaş
Her taraftan sana çıkar yolumuz
Ali’sin bir adın var Hacı Bektaş

Seni sevdik senden yana yıkıldık
Münkirlerin kesretinden sıkıldık
Her birimiz künc-i gamda tıkıldık
Yetiş bu imdada er Hacı Bektaş

Pirlerin pirisin yok sana teki
Müminin canısın münkirin şeki
Zahirde batında değilsin iki
Yetmiş üç milletsin bir Hacı Bektaş

Şahların şahısın zat-ı Ali’sin
Her ilmin kanısın şah-ı velisin
Abdal Musa kendi Kızıl Deli’sin
Abdalların başın der Hacı Bektaş

Pir Sultan Abdal’ım sana dayandım
Uyur idim himmetinle uyandım
Hep isteyenlere verdin inandım
Benim de muradım ver Hacı Bektaş

(Pir Sultan Abdal)

Bir çatışma anı. Silahlar, sert bakışlar, karanlık bir dil..

0

Bir çatışma anı. Silahlar, sert bakışlar, karanlık bir dil.. Ama fonda, yüzyıllardır mazlumun sesi olmuş bir Alevi deyişi.
Bu sahne ne ilkti, ne de son olacak gibi görünüyor.
Uzun zamandır televizyon dizilerinde ve dijital platformlarda benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz aslında, Mafya, çeteleşme, yasa dışı ilişkiler, şiddet ve güç gösterisi…
Ve arka planda Pir Sultan Abdal’dan, Hatayi’den, Nesimi’den, Kul Himmet’ten sözler.
Burada durup düşünmek gerekiyor.
Çünkü bu mesele sadece bir müzik tercihi ya da estetik bir tercih meselesi değil bence, inanç kodlarının yerinden edilmesi, anlamının ters yüz edilmesi meselesi gibi duruyor.
Kerbela’da Hüseyin’in durduğu yer bellidir. O yer; gücün değil, hakkın yanıdır. Zorbalığın değil, adaletin yanıdır. Şiddetin değil, direncin ve ahlâkın yanıdır.
Pir Sultan Abdal’ın felsefesi de böyledir.
O, zalime karşı sözünü esirgememiştir ama hiçbir zaman zorbalığı yüceltmemiştir.
Ne Hüseyin’de ne Pir Sultan’da mafyalık vardır.
Onlarda zulme karşı duruş vardır;
ama bu duruş, başkasını ezerek değil, bedel ödemeyi göze alarak kurulmuştur.
Bugün ise diziller de Digital platformlar da bu sözler, bu deyişler, bu nefesler;
mafya romantizminin, “haklı şiddet” anlatılarının arka fonuna yerleştiriliyor.
Daha da düşündürücü olan şu;
Bu diziler özellikle gençler tarafından izleniyor. Alevi mahallelerinde büyüyen, kimliğini, yolunu yeni yeni arayan gençlerin; arabanın içinde son ses Alevi deyişi açıp, sosyal medyada elinde tespih ya da silahla poz vererek “sertlik” üretmesi de tesadüf değil gibi.
Bu bir algı üretimi gibi duruyor.
Ekran, sadece hikâye anlatmaz;
davranış biçimi üretir, rol modeli üretir, kimlik inşa eder.
Ve Alevilik, ekranda bir “sertlik estetiği”ne indirgenirken; gerçek hayatta Aleviliğin öğretisi görünmez hale geliyor, çarpıtılıyor.
Oysa Alevi inancı;
eline, beline, diline sahip olmayı öğretir.
Rızalıkla yaşamayı öğretir.
Kolay yoldan güçlenmeyi değil, emekle insan olmayı öğretir.
Bence bugün burada yapılması gereken şey bağırmak, yasaklamak ya da parmak sallamak olmamalı, ama bu gidişatı da doğru adlandırmak zorundayız.
Alevi deyişleri bir “ambiyans müziği” olmamalı, bir kültürün, bir inancın, bir direnişin taşıyıcısı onlar çünkü.
Bu deyişler;
çeteleşmenin, haraç düzeninin, silah estetiğinin süsü olmamalıdır.
Çünkü Hüseyin’in yolu,
adaletle yürünür.
Zorbalıkla değil.
Ve bu farkı anlatmak,
bugün en çok da gençlere karşı sorumluluğumuzdur.
Sessiz kalarak değil;
bağırarak değil;
aklı, vicdanı ve yolu hatırlatarak…
Eren Yıldırım

Enternasyonalizm mi, Aşiretçilik mi?

0

“Enternasyonalizm mi, Aşiretçilik mi?”, 2’55” [03.02.2026] | @ismailenginhd
etno-din[i] temelli bir kimlik siyaseti ve iktidar formu…

ZÜ’L-METALİ GAZEL

0

Savrulmadan / gizli durur; / tane saman / içindedir,
Kâinatta / her ne varsa, / hepsi zaman / içindedir.

Hava, toprak, / su ve ateş; / dört unsurda / gizli Halik,
Var içinde / var olmuştur, / yok olana / kimdir malik?

Yaradan’ın / erkek diye / yarattığı / ise Âdem;
Niye doğsun / kaburgadan, / kadın ise / Havva, madem?

Kaç peygamber, / nice veli, / bunca insan, / bunca nebi
Hep bir Haktan / var olmuşsak; / kim bizdendir, / kim ecnebi?

Erdem diye / öğrettiler / insanlığa / bunca dini
Erdemli bir / insan olan / insan sever, / bilmez kini.

İki kere / iki dörttür / toplasan da / aynı sonuç,
Matematik / yanılır mı / bilmeyende / her zaman suç.

Enerji hep / enerjidir / bir nesneden / bir nesneye
Kaç evrede / don değişir, / bitki, hayvan, / insan diye.

“Yel kayadan / bir şey almaz”, / derlerse de / hiç inanma!
Kaya erir / toprak olur, / yel her zaman / yeldir amma…

Bindebir’im / her ne desem / anlamıyor / yobaz güruh,
Ruh dediğin; / enerjidir / kaya bile / taşır bir ruh.
08.12.2014
Ozan Bindebir
Açıklamalar. (TDK Sözlük)
Halik: Tanrı
Malik: Sahip, iye
Ecnebi: Yabancı
Evre: Bir olayda birbiri ardınca görülen, bir işte birbiri ardınca beliren, gelişen değişik durumların her biri, aşama, safha, merhale
Güruh: Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk, derinti, sürü

Bir zahirem dağı taşı

0

Bir zahirem dağı taşı
Suretim şaşkın dolanır
Gâhi görür gâhi şaşı
Üryanım aşkım dolanır

İkilikten uzak kaçar
Gönüllere ayet saçar
Cümle cana kucak açar
Nefsine küskün dolanır

Gözlerine çekip perde
Yunus gibi düşer derde
Gâhi gökte gâhi yerde
Biçare miskin dolanır

Ne cennet ne huri anar
Aşk içinde kora yanar
Zahit onu kafir sanar
Edepten suskun dolanır

Dağı, taşı, çölü, hanı
Tavaf eyler dört bir yanı
İncittiyse bir tek canı
Deruni düşkün dolanır…

Alevi Düşmanlığının Resmen Suç Olarak Tanınması: Tarihi Bir Eşik Aşıldı

0

Alevi toplumu açısından tarihsel öneme sahip ve umut verici bir gelişme yaşanmıştır.

Avusturya’nın başkenti Viyana Belediyesi öncülüğünde kurulan Viyana İnançlar Konseyi,
29 Ocak 2026 tarihinde imzaladığı Temel İlkeler Deklarasyonu ile “Alevi düşmanlığını” açık ve net bir biçimde eşitlik ve adalet ilkesine aykırı bir suç unsuru olarak tanımıştır. Bu gelişme, dünyada ilk kez bir başkent belediyesi düzeyinde, resmi ve imzalı bir belgeyle Alevi düşmanlığının açıkça mahkûm edilmesi anlamına gelmektedir.

Viyana Belediye Başkanı Michael Ludwig’in katılımıyla gerçekleşen bu tarihi toplantıda; insan onuru, özgürlük, adalet, toplumsal barış ve cinsiyet eşitliği gibi evrensel insani değerler temel alınmış; dinlerin siyasi çıkarlar için istismar edilmesine, ayrımcılığa ve nefrete karşı ortak ve kararlı bir duruş sergilenmiştir.
Söz konusu deklarasyonda Din Konseyi, ırkçılığa, antisemitizme, Alevi düşmanlığına, İslam ve Hristiyan karşıtlığına, dini gerekçelerle şiddete, dışlamaya ve ötekileştirmeye karşı açık bir şekilde cephe almıştır. Bu yalnızca bir niyet beyanı değil, aynı zamanda kamusal sorumluluk üstlenen resmi bir taahhüttür.
Bu adım, yüzyıllardır yok sayılan, görmezden gelinen ve çoğu zaman tanımsız bırakılan Alevi karşıtı nefretin artık uluslararası düzeyde adı konularak tanınmasıdır.
Bu, Alevi toplumunun onur mücadelesinde çok önemli bir kazanım, hak, eşit yurttaşlık ve görünürlük yolunda tarihi bir eşiktir.

Viyana’da atılan bu adım, yalnızca Avusturya’daki Aleviler için değil; Avrupa’daki ve dünyadaki tüm Aleviler için emsal teşkil eden güçlü bir mesajdır: Alevi düşmanlığı vardır ve bu kabul edilemezdir. Bu gelişme; demokratik, çoğulcu ve birlikte yaşama kültürünü esas alan tüm kurumlara ve ülkelere çağrıdır. Alevi toplumu olarak bu kazanımı önemsiyor, emeği geçen tüm kurum ve temsilcilere teşekkür ediyor; eşitlik, adalet ve insan onuruna dayalı ortak yaşam mücadelesini kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
Bu bir başlangıçtır. Bu bir kazanımdır.
Ve bu, Alevilerin görünürlüğü ve hak mücadelesi adına tarihe geçen bir adımdır.

YÜKSEL BILGIN
ALEVI Genel Başkanı

Atatürk adının aydaki bir kratere verilmiş olduğunu biliyor muydunuz?

0

Kozmografya
Yıl 1929.. Lise 3 ders kitabı. Adı: Kozmografya.. Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar. Atatürk’ün isteği ile yazıldı. Büyük önderdeki öngörüye bakar mısınız?

Hikayesi ise inanılmaz…. “Bu kitabı bulabilmek için uzun zamandır çaba sarf ediyordum. Sonunda bir sahafta buldum. Adı Kozmografya. Türkiye’deki ilk astronomi kitabı. İlk baskısı 1929’da yapıldı. Benim bulduğum ise 1933 baskısı. Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar. Bu kitap yazılmadan 8 sene önce Ankara Hükümeti’nin kasasında sadece 48 kuruş vardı. İşgal güçleriyle, fakirlikle, cehaletle ve hastalıkla mücadele ediliyor; savaş sonrası Osmanlı’nın borçları ödeniyor, diğer yandan bilimle sanatla Cumhuriyet inşa ediliyor, fabrikalar yapılıyor, operalar temsil ediliyor, yurt dışına eğitim için öğrenciler gönderiliyor, örnek bir ülke yaratılıyordu.

O dönem insanlar dünyanın düz olduğunu ya da boğanın boynuzları üzerinde durduğunu düşünüyordu. Astronomi nedir, kimse bilmiyordu. Ama bir kişi bunun önemini biliyordu. Dünyada başka örneği yoktur, bir devlet adamının astronomi kitabı yazdırmasının. Evet, Kozmografya, Atatürk’ün isteğiyle Ali Yar Bey’e 1929’da yazdırılmıştır. Gezegenler, mevsimler nasıl oluşur, kara delik nedir, Aristo’dan başlayarak Kopernik’ten Galileo’ya tüm uzmanların düşünceleri, Samanyolu haritasına kadar her şey bu kitaba konulmuştu. 1933’ten başlayarak tüm liselerde zorunlu ders olarak okutulmuştur ta ki 1979’a kadar.

Kitabın yazarı Ali Yar Bey Mektebi Sultani yani Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1912 Temmuz’unda Paris Yüksek Tayyarecilik Mektebi’nden mezun olur ve dünyanın ilk üç uçak mühendisinden biri unvanını elde eder. Darülfünun yani İstanbul Üniversitesi’nin o dönem Zeynep Hanım Konağı diye bilinen konakta cebir, astronomi dersleri verir. Atatürk’ün isteğiyle de bu kitabı yazar. Sahaftan gelen tarihi Kozmografya kitabını açtığımda beni bir sürpriz bekliyordu.

Kapağın hemen arkasına kime ait olduğunu gösteren bir isim yazılıydı. 1933’te İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda 275 okul numaralı bir kişiye aittir bu kitap; adı Fahrettin Akbulut. Kim mi bu kişi? Sonradan önemli bir matematik profesörü olacak Ege Üniversitesi’nde dersler verecek Türkiye’de matematiği gençlere sevdirecektir. Bir gün Fahrettin Akbulut’un çocuğu evdeki kütüphane rafını karıştırır. Kozmografya kitabını görür. Şu an bende olan kitabı…

Alır inceler. İçinde gökyüzü haritalarının, teleskopların, gezegenlerin ve kainatın fotoğraflarını görünce astronomiye ilgi duymaya başlar. Sonra ne mi olur? California Üniversitesi (Berkeley) Matematik bölümünden mezun olur. Wisconsin Üniversitesi’nde, Michigan State Üniversitesi’nde profesörlüğe kadar yükselir. “Yaşadığımız uzayı tabii Euclid (Öklid) uzayı mı, yoksa onun yalancı kopyası mı?” sorusunun yanıtını arar ve İngiliz Astronomi Profesörü Zeeman’ın 1963’te yaptığı tahmini çözümünü bulmayı başarır.

Bu nedenle de birçok ödüle hak kazanmıştır. Bunlardan biri de TÜBİTAK Bilim Ödülü’dür. Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca tanınan Profesör Dr. Fahrettin Akbulut’un oğlu Prof. Dr. Selman Akbulut matematik ve astronomi alanında yaptığı çalışmalardan ötürü uluslararası ödüllerle taçlandırılır. Baba Fahrettin ve oğlu Selman matematik ve astronomi alanında önemli çalışmalara imza atar. İşte Kozmografya kitabının önemi buradadır.

İçindeki 275 okul numaralı lise talebesi Fahrettin’in kitaba karaladığı ismi bizi böylesine bir yolcuğa çıkarıyor. Bu kitap, küçük bir çocuğun yani Selman’ın eline geçmesiyle dünyaca tanınan bir bilim insanına dönüşmesine vesile olur. Ya bu kitap Atatürk tarafından Ali Yar Bey’e yazdırılmasaydı?

Fahrettin Akbulut bu kitabı İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumasaydı? Sonrasında oğlu Selman bu kitabı görüp astronomiye heves etmeseydi… İşte Atatürk’ün neden büyük bir insan olduğunun örneği… Atatürk yüzünü bilime dönmüştür. İstikbal Göklerdedir demiştir. Belki de en güzeli nüansı yazdırdığı Kozmografya kitabının içindeki Ay fotoğrafındaki kraterlerdir.

Neden mi? 1956 senesinde Dr. Hugh Percy Wilkins Ay’daki bir kratere büyük saygı duyduğu Atatürk’ün adını vermiştir. Ay’da bir kratere Atatürk’ün adının verilmiş olduğunu biliyor muydunuz? Lütfen bu yazıyı Atatürk’ü anlamayanlara, O’nun kıymetini bilmeyenlere okutun… En azından “En Hakiki Mürşit İlim” ve “İstikbal Göklerdedir” sözlerinin somutlaşmış örneklerini gösterebilmiş olursunuz.”

Kozmografya kitabını buradan indirip okuyabilirsiniz