Pazar, Ocak 25, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

CEMEVLERİ  İBADETHANEMİZDİR

0


Cemevleri Sosyal ve Kültürel Tesis Değil, İbadethanemizdir.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yayımlanan yeni yönetmelikle cemevleri, imar planlarında spor tesisi ve kreşlerle aynı kategoride “kültürel tesis” olarak tanımlanmıştır. İstanbul Cemevi olarak bu yaklaşımı kabul etmiyoruz. Cemevleri, Alevi toplumunun ibadethanesidir. İnancımızın mekânı, sosyal ya da kültürel tesis olarak tanımlanamaz. Bu düzenleme, Alevilerin yıllardır dile getirdiği eşit yurttaşlık ve ibadethane tanınması talebini yok saymaktadır. Yanlıştan derhal dönülmeli, cemevleri “uygulama imar planlarında” ibadethane statüsüyle yer almalıdır.

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

İstanbul Cemevi Eğitim ve Kültür Vakfı

Gazi Arslan
Aleviyol 

“Alevilik, İslamdır. Hakk-Muhammed-Ali yolunun Kırklar Meclisi’nde olgunlaştığı ve Oniki İmamlarla devam eden; İmam Cafer-i Sadık’ın akıl ölçüsünü rehber olarak alan, Horasan erenlerinin himmetleriyle Anadolu’ya gelen Hazret-i Pîr’le ve ulu ozanlarımızın nefesleriyle hayat bulan inancın adıdır.
Alevilik inancı, hayatın amacını insanın ham ervahlıktan çıkarak insan-ı kâmil olup özüne dönmek olarak tanımlar. Bunun için de; Mürşid, Pîr ve Rehber huzurunda ikrar verilerek Dört Kapı Kırk Makam aşamasından geçilir. İnancımızın uygulandığı mekân cemevidir.”

Hacı Bektaş yolu ulu bir yoldur

0

Hacı Bektaş yolu ulu bir yoldur
Çamura basarak toz etmesinler
Hak’ka gidenlerin hepsi de kuldur
Bizi bu Dergah’tan yoz etmesinler

Olmaz cahillerde İkrar’a durak
Özünü sel almış dışından kurak
Can’ları üzerek gönül kırarak
Oniki İmamı koz etmesinler

Evladı Ali’ye etmişiz biat
Nedemek efendi insana cihat
Cumhuriyet bize ecdat’tan ırat
Münafıklar bundan söz etmesinler

Şu ülkede sonu gelmez yalanlar
Bu kadar mazlumun hakkın alanlar
Kendi kör nefsine secde kılanlar
Yanmış yüreğimi köz etmesinler

Der Mahzuni ey sevdiğim bak bana
Hak fitneyi emretmedi Kur’an a
Aşk’a taptı Hacı Bektaş Mevlana
Alimler gerçekten naz etmesinler

Aşık Mahzuni Şerif

Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’in öyküsü

0

Her sabah okul öğrencilerini güne başlatan “Türküm doğruyum çalışkanım” andı var y
Geçenlerde sevgili hocam Prof. Dr. Baskın Oran’ın eşi Feyhan, “Biliyor musun o andı kim yazdı?” diye sordu.
“Kim?” dedim merakla…
“Dedem.”
“Deden kim?”
“Reşit Galip…”
İnanılır gibi değil.
Ne o andın 1933’ün 23 Nisan günü Reşit Galip’in kaleminden çıktığını biliyordum ne de Feyhan’ın Atatürk döneminin Maarif Vekili Reşit Galip’in torunu olduğunu…
Çankaya sırtlarında oturan Ankaralılar, şehre Reşit Galip Caddesi’nden geçerek inerler.
Pek azı bu ismin kim olduğunu bilir.
Bu bilinmezlikte belki Dr. Reşit Galip’in 41 yaşında göçüp gitmesi rol oynamıştır, belki de İnönü’yle yıldızının hiç barışmaması…
Onu daha yakından tanımak isteyenlere, yeni yayımlanan çok kapsamlı bir çalışmayı, Yener Oruç’un “Atatürk’ün Fikir Fedaisi: Dr. Reşit Galip” kitabını (Güner Y., 2007) tavsiye edip lafa girelim.
Etkileyen konuşma
Feyhan’ın anlattığına göre Rodos’ta doğan Reşit Galip, ortaokulu bitirince kardeşiyle bir sandala binip Marmaris’e gelmiş.
Liseyi İzmir’de okumuşlar.
Kardeşi Hüseyin Ragıp (Baydur) diplomatlığı seçip büyükelçilik yapmış.
Reşit Galip ise İstanbul Tıp’a gidip doktor olmuş.
Öğrenciyken gönüllü olarak I. Dünya Savaşı’na katılmış.
Kafkas Cephesi dönüşü öğrenimini tamamlayıp fakültede asistanlığa başlamış.
1923 Mart’ında, hekimlik yaptığı Mersin’e Mustafa Kemal Paşa geldiğinde Paşa’nın huzurunda konuşmuş ve gözlerine doğru bakarak şöyle demiş:


“Muhterem Gazi, sen yalnızca bu milletin bir kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün.
Sen bu milletin bir ferdisin.
Senin birinci büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmekliğindir.”
Herkesin yüceltme yarışına girdiği günlerde Gazi’yi “milletin bir ferdi” sayan 30 yaşındaki bu hatip, herkesin dikkatini çekmiş.
Tabii en çok da Gazi’nin…
Kemal Paşa ona milletvekilliği önermiş ve Dr. Reşit Galip, Ocak 1925’te Meclis’e girmiş.
Bir süre İstiklal Mahkemesi üyeliği yapmış. CHF İdare Heyeti’nde görev almış.
Türk Ocakları’nda, Halkevlerinde çalışmış. Yine Atatürk’ün isteğiyle Serbest Fırka’ya girmiş.
Ve Atatürk’ün sofrasına oturmuş.
Onu bakanlığa taşıyan süreç de o sofrada başlamış.
Ata’nın sofrayı terk ettiği gece
Bu sofra sahnesi pek çok tanığın anılarında vardır:
1931 sonbaharıydı.
O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet’in bir yakınmasıyla başladı.
Esat Mehmet, Atatürk’ün Harbiye’den “tabya öğretmeniydi.”
Kazım Özalp’in “Atatürk’ten Anılar” kitabında (T. İş Bankası Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı.
Esat Mehmet, “kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini” belirtti.
Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi.
Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı: “Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi” dedi.
“Bu bir geriliktir.
Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır.
Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.”
Sofra gerildi.
Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı.
“Bu konuyu uzatmayalım.
Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız” dedi.
Ama Reşit Galip alttan almadı.
“Af buyurunuz Paşam!
Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir.
Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim.
Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez.”
“Bu kokuşmuş kafayla…”
Reşit Galip’in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı:
Halkevi’nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı.
Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekaleti’nden izin alamamışlardı.
Reşit Galip “Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez” diye kestirip attı.
Atatürk’ün kaşları çatıldı.
“Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz” diye çıkıştı.
Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti.
Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti.
57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı’nı işaret ederek dedi ki:
“Devrimci devrimcidir.
İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar.
Meclis’te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır.”
Atatürk yeniden uyarma gereği duydu:
“Esat Bey yeteneklidir.
Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır.
Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?”
“Kusura bakma Paşam, taşımıyor!
Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır.”
“Sizi de eleştiririm!”
Bunun üzerine Gazi’nin sabrı taştı:
“Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize müsaade edemem” diye haşladı.
Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı:
“Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum.
Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm.
Mesela Rose Noir’a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz.”
İlk kez Atatürk’ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu.
Milletin sofrası
Reşit Galip’in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu’nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı.
Atatürk bir gece oraya gitmiş, mekanın sahibi Madam Senya’dan “İş Bankası’ndan kredi alamıyoruz” yakınmasını dinlemiş ve orada bir kağıda İş Bankası Genel Müdürü’ne hitaben “yardımcı olunması” isteğini yazmış, Rus çifte vermişti.
Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyordu.
Atatürk bu kez kızmadı; “Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin” diyerek kibarca Reşit Galip’i sofradan kovdu.
Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu.
Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı:
“Burası sizin değil, milletin sofrasıdır.
Milletin işlerini görüşüyoruz.
Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır.”
Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp “Öyleyse biz kalkalım” dedi.
Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip’i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.
Sonra neler oldu?
Bu müthiş sahnenin devamı daha da ibret vericidir:
Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı’nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir.
Atatürk uyandığında Genel Sekreteri’ne Reşit Galip’i sorar.
“Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi.
Ankara’ya gidecek kadar borç para istedi.
25 lira verdik” derler.
Atatürk “Ankara’ya gidecek adama 25 lira mı verilir.
Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz” der.
Sonra “Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor.
Parası yok ama cesareti var” diye ekler.
1932 sonbaharında Atatürk, Reşit Galip’in Ankara Radyosu’ndaki bir konuşmasını dinler; “Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız.
Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile” demektedir.
Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder.
Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder.
Onun yanına da, hocası Esat Mehmet’i oturtur.
Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı’nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar.
Rose Noir olayı mı?
Onu da hatırlatalım:
İş Bankası Genel Müdürü Muammer Eriş, Atatürk imzalı kağıdı alınca doğruca Dolmabahçe Sarayı’na gelmiş, Ata’nın ricacı olduğu krediyi vermeye kuralların uygun olmadığını bildirmiş, talebi reddetmiştir.
Kütüphanedeki yatak
Reşit Galip’in bakanlığı sadece 13 ay sürdü.
Bu süre içinde Darülfünun’dan üniversite reformunu başlattı.
Öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı.
Eşi Zübeyre Hanım’ın deyimiyle “deli gibi çalışıyor” ama Atatürk’e çıkışacak kadar ayarsız dili yüzünden her gün işe cebinde istifa mektubuyla gidiyordu.
Aslında Atatürk’le araları iyiydi.
O Gazi’ye “Paşam”, Gazi de ona “Doktor” diye hitap ederdi.
Torunu Feyhan Oran’a “Peki ne oldu da ayrıldı?” diye sordum.
Bir gün sofradan ayrılırken, Atatürk, “Seni eve ben bırakacağım” demiş.
Eve bırakınca o da saygıdan, “Ben de sizi uğurlayacağım Paşam” karşılığını vermiş.
Ama kendisinin arabası olmadığından yürüyerek uğurlamış.
O gece zatürree olmuş.
Dinlenmesi tavsiye edilince 1933 Ekim’inde görevden ayrılmış.
1934 yazında Moda’daki bir deniz kazasında kızlarını kurtarmaya çalışırken akciğerlerini hepten üşütmüş.
Bir mucize eseri kurtulduğu bu kazadan sonra ölümü bekleyerek, hastalığını takip etmeye başlamış.
Keçiören’deki bağ evinin kütüphanesine demir yatağını taşıtıp yedi ay kitaplar arasında yatmış.
1934’te, 41 yaşında hayata veda etmiş.
“Öldüğünde cebinde 5 lira parası varmış” dedi hiç görmediği torunu Feyhan: “Anneannem üç çocuğunu büyütebilmek için Afet İnan’dan yardım istedi.
Atatürk’ün yardımıyla krediyle bir ev aldılar.
O evin bir odasına sığışıp diğer daireleri kiraya vererek geçindiler.”
Feyhan ilkokulda her sabah içtiği andın dedesinin kaleminden çıktığını ilkokul sonda annesinden öğrenmiş.
Sonra dedesini Cebeci Asri Mezarlığı’nda ziyaret etmiş.
Dr. Reşit Galip orada, kendisinden önceki bir başka Maarif Vekili, Mustafa Necati ile yan yana yatıyormuş.
ANLATAN: ABDULLAH IŞIK

“Atatürk korkunun büyüğü olmadı. Sevginin, gerçeğin, insanlığın büyüğü oldu.”

0

“Atatürk korkunun büyüğü olmadı. Sevginin, gerçeğin, insanlığın büyüğü oldu.”
“O, insanlığın geri kalmış, özgürlüğünü yitirmiş bütün yığınların bir meşalesidir. O’nun yarattığı dava, davasını üzerine kurduğu yol, her karanlığa düşen için tek çıkar yoldur.”
Bu sözler, Kurtuluş Savaşı’nda Adana Cephesi’ne “Yeni Adana” gazetesiyle ve grup komutanı olarak katılan Ferit Celal Güven’indir.
Güven, zaferden sonra 1923 yılında O’nu, Adana’ya ilk gelişlerinde Türkocağı Genel Sekreteri olarak karşılar ve gençlik adına bütün içtenliğiyle seslenir:
“Yurdu düşmanlardan temizledin ama, işin bitmedi. Asıl bundan sonra başlıyor çetinin çetini savaşın! İç düşmanlardan temizlenmiş hakkı hukukuyla, eğitimi-öğretimiyle, örnek bir yurt istiyoruz senden” der.
Mustafa Kemal Paşa, bu konuşmadan duyduğu kıvancı belirttikten sonra verdiği yanıtı şöyle tamamlar:
“… Vatan ve millet sizin gibi gençlere sahip bulundukça, şimdiye kadar başarıyla ulaştığı zaferlerin üstüne daha çok görkemli zaferler koyabileceğine kuşku duymuyorum.”
Güven, Adana’yı Mustafa Kemal Paşa tutkusu saran o günlerde, halkın coşkulu gösterileri arasında geçen bir anısını şöyle anlatır:
“Ayağının tozuna yüz sürmeyi adak edenleri zorla topraktan ayırabiliyorlardı. O genç, alçak gönüllü kurtarıcı, bu coşkulu, kendinden geçmiş halkı selamlaya, selamlaya Hükümet Konağı’na geldiler. Merdivenlerin yarısına geldikleri zaman, bir kucak sarı çiçekle bir köylü kadının nefes nefese, sıçramasına merdivenleri çıktığını gördük.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, durdular, köylü kadın yanına kadar çıktı. Tanımlanamayacak bir hayranlıkla O’nun gözlerine tutuldu ve bir süre bu dalgınlık içinde yerinden kımıldanamadı, sonra bir ana sesindeki sevgi ve özlemle:
– Ah benim çakır oğlum! Yolunu bir deli gibi gözledim. Sana bu çiçekleri tarlamdan yoldum. Eğ başını! O sarı altın saçlarını öpeyim… Bu benim adağım, umudumu çok görme…
Genç Komutan’ın yüzüne bir gönül rahatlığı ve neşe yayıldı, başını O’na doğru eğdi. Köylü kadın bu sarı başı bağrındaki sarı çiçeklerin üzerine bastırdı. Kokladı, öptü. Sonra da sarı fulyeleri ayağının altına sererek:
– Adağım yerini buldu koca yiğit, tuttuğun altın, kılıcın keskin olsun, her muradın yerine gelsin, dedi.
Bu köylü kadın, bizim cephe arkadaşımız (Sultan Ana) idi.”
“Atatürk, çoğu defa muhafız alayındaki erlerin güreşlerini izlerler, onların en küçük yanlışlarını bulup düzeltirlermiş. Konunun açıldığı ve Ferit Celal Güven’in de bulunduğu Çankaya’da bir sofrabaşı söyleşisinde Atatürk, bununla ilgili olarak şunları anlatır:
– Dün, yirmi erin güreşlerini izledim. Birbirleriyle kıyasıya döğüştüler. Her çarpışmanın sonunda biri üstün çıkar ya! Çok ve gerçekten çarpıştılar. O kadar ki gömlekleri parçalandı. Bu ölçüde çetin döğüşmeye ben neden olmuştum. Gömleklerini ödemem gerekirdi. Kendi gömleklerimi bunlara dağıttım. Giymelerini söyledim. Hiç birisi giymedi. Hayretle nedenini sordum:
– Köylerimize, çocuklarımıza ve evlerimize bundan daha büyük armağan ne görütebiliriz, dediler.
Atatürk, zile bastı emir verdi:
– Benim elbise dolabımda üzeri etiketli bir er gömleği var. Onu alıp bana getiriniz!
Salonda ufak bir kımıldanış bile yoktu.
Gömleği getirdiler…
– Bu gömleği görüyor musunuz arkadaşlar! Dün arkadaşlarının hepsiyle başa çıkan erin gömleği… Yamalı bir gömlek, fakat; tertemiz… Türk köylüsü gibi… Onun geniş ruhu gibi sade. Kendi dolabımda, kendi eşyalarımın yanında, benim için sevimli, gözümü doyuran içimi açan bir hatıra.
Sonsuz mavi gözlerinin içi hafif bir yaş parlaklığı ile sıvandı:
– Dünyada sevgisi benim için yegane cömert olan şey, Mehmed’in, Türk köylüsünün soyluluğundan gelen şeylerdir. Onun sevgisine inanmış ve kanmış olanlar, insanların en mutlusudurlar!, dediler.
Tanımı, bence olanak dışı olan bu insancıl sahnelerden, içinin taşkınlığı sesindeki ürpermelerden anlaşılan bir arkadaş:
– Atam, dedi. Sizin bu içli, soylu duygularınızda inkılabın büyük edebiyatı çağlayan haliyle seslenmekte, ne çare ki; en becerikli olanlarımız, en cömert yeteneklilerimiz bile bu büyüklükleri işleyebilmek, iletebilmekten çok uzaktırlar. Sana bizler yeterli değiliz!..”
Yine aynı toplantıda spor konusuna da değinen Atatürk:
– Türk ulusu anadan doğma sportmendir. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerlerinde güreşirken görürsünüz. Ata en çok ve en iyi binen yalnız Türk erkekleri değil; Türk kadını da bu işi bilir. Hangi ulusun daha sportmen olduğu ancak savaş meydanlarında anlaşılır. Türk’ün savaş meydanlarındaki şaşılacak direnme gücü ve kahramanlığı; ruhu kadar yapısının da bir kanıtıdır. Yalnız, savaş sportmen ulusların üstünlüğünü belirtmek için kullanılması uygun görülmeyen korkunç bir araç olduğundan ancak gördüğümüz, bildiğimiz yöntemler uygulanmaktadır.
Benim en çok sevdiğim spor serbest güreştir. Hangi Türk erini, köylüsünü isterseniz soyup meydana çıkarınız. Dik omuzları, iyi, kusursuz oluşmuş adaleleri, keskin yüz çizgileri, yanık tatlı renkleri, kafa yapıları, insanın ruhuna güven, neşe veren bir yapıt olarak canlanır. Spor yalnız beden gücünün bir üstünlüğü sayılamaz. Kavrayış ve zeka, ahlak da buna yardım eder. Zeka ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zeka ve kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda iyi ahlaklısını severim.” demiştir.
Yine O’nunla ilgili olarak bir başka anısını Güven şöyle anlatır.
“1.Dünya Savaşı’nın son yılı. Mustafa Kemal Paşa, savaş alanlarında sürekli dövüşmelerden, çatışmalardan yorgun, biraz da hasta düşmüştü. Dinlenmek, tedavi görmek için Karlsbad’a gider. O, tedavisi için şunları anlatırdı:
– Çamur banyolarından, tatsız maden suları içmekten, sıkı pehrizden artık sıkılmış, daha da zayıf, dermansız düşmüştüm. Bu böyle olmayacak dedim. Beraberimde götürdüğüm emirerim Kolonyacı Şevki’ye; getirdiğimiz sandığı aç, bana bir şişe rakı çıkar dedim. Beni tedavi eden doktora da bir hafta sonra uğradım. Beni görünce:
– Oooo… Tedavi iyi gidiyor. Ne güzel toplanmış renginiz de yerine gelmiş.
– … Evet ama, bu sizin değil benim tedavim.
– Ne gibi?
– Ne gibi olacak? Perhizi bozdum, birazda içiyorum.
– Generalim, çaresini bulmuşsunuz. Artık benimle bir ilginiz kalmamalı, diyerek kızdı.
O akşam bunları anlatırken çok neşeliydi.
– Benim Karlsbad’da tutulmuş anılarım olacak. Bu akşam onları okuyalım dedi ve yaverini çağırttı, anılarını getirtti. Bunlar, siyah kaplı üç ince defterdi.
İsmail Müştak Mayakon okuyordu. Notların bazı bölümleri Fransızca tutulmuştu.
O günlerde devrin ileri gelenlerinden baylı bayanlı bir topluluk da Karlsbad’da imişler. Bunların içinde Hüseyin Cahit Yalçın, Büyük Cemal Paşa’nın eşi de varmış. Bir gece toplantısında Mustafa Kemal Paşa ortaya Türk kadının hürriyeti konusunu atmış. Atatürk, o geceyi hatıra defterine şöyle yazmıştı:
“Geç vakit otele döndüm. Bu akşamki konuşmalarımızı buraya geçiriyorum. Efendim! Önce kadınlarımızı okutmak, sağlam bir kültür, sağlam bir anlayış sahibi yaptıktan sonra özgürlüklerini vermeliymişiz. Yok önce peçeyi kaldırmalı, sonra çarşafı, yok çarşafın eteğini biraz kısaltmalı imişiz. Oysa bu toplulukta bulunan kadınlarımız Avrupalı kılığında idiler. Ben insan değil miyim? Özgür yaşamak, uygar insanlar gibi yaşamak hakkım değil mi? Bir sürü geri kafalıların isteğini bekleyecek miyim? Hayır! Ben iktidara geldiğim gün bu işi bir coup (kendi deyimleriyle vuruş)da çözeceğim?”
Görülüyor ki Atatürk, bütün ömrü boyunca neler yapmış neleri başarmışsa, bunları önceden tasarlamış, değişmez biçimine koyarak sarsılmaz temelleri üzerine oturtmuştur. O’nun hayatında yarım, rastgele başlanılmış bir iş yoktur.
Bundan ötürüdür ki devrimlerimizin karakteri ödünlere, duraksamalara pay vermez! Ferit Celal Güven bir Cumhuriyet Bayramı balosunda yine O’nunla beraberdir:
“1936 yılındaki Cumhuriyet Bayramı balosunda etrafındaki konuklarıyla söyleşileri sırasında onları her zaman olduğu gibi düşünceleriyle aydınlatıyordu.
Dünya barışının açıklamasına geçmişlerdi. Artık bir daha duyamayacağımız o güzel sesi dalga dalga yükseldi:
– Biz kimsenin düşmanı değiliz! Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.”
Ankara Halkevi Başkanı olarak yıllarını bu kültür kuruluşunun çalışmalarına veren ve milletvekilliği de yapmış bulunan Ferit Celal Güven’i 24.11.1975 günü kaybetmiştik.
FOTOĞRAF: Atatürk Adana’da. Yanında Şair Mehmet Emin Yurdakul, Yaveri Salih Bozok, Latife Hanım, Damar Arıkoğlu ve Ferit Celal Güven

Alevi demişler sünniler bize.

0

Alevi demişler sünniler bize.
Ali’yi severiz Aleviyiz biz ,
Kim Sevmez Ali’yi sorarım size.
Hacı Bektaş’ı Severiz Aleviyiz biz

Ali Muhammed’in öbür ismidir.
Ali inkarların elbet hasmıdır.
İki cihan Murtaza’nın dostudur
Ali’yi severiz Aleviyiz biz
Hacı Bektaşı Severiz Aleviyiz biz

Allahımda o Ali’yi Severdi.
Onun için ona Aslanım dedi.
Muhammed Ali’ye kızını verdi
Ali’yi Severiz Aleviyiz biz
Hacı Bektaş’ı Severiz Aleviyiz

Ceddimiz Muhammed Pirimiz Ali ,
Atamızdır Hünkar Bektaş-ı Veli
Divanına durdum oy kızıl deli
Ali’yi Severiz Aleviyiz Biz
Hacı Bektaş’ı Severiz Aleviyiz Biz

Dinleyin nefesim mevali canlar

0

Dinleyin nefesim mevali canlar
An içün okuram lanet yezid’e
Muhammed Ali’yi sevmedi onlar
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

Ali’m yezidlerin yayın yasandır
Yezid imamların üstün basandır
Hasanla Hüseyin’in başın kesendir
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

Gör ne eylediler Ali Ali Ali şu ben fakiri
İmam Zeynel aba kıldı şükürü
Kirişle boğdular İmam bakır’ı
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

mam-ı cafer’i erkan yürüttü
Onu mevaliden gayri kim tuttu
Musa-yı Kazım’a kurşun akıttı
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

Münkirler ağuyu ileri koydu
Şah İmam Rıza’yı çağırın dedi
Taki Naki ah eyleyip ağladı
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

Soyurdular askeri’nin donların
Akıttılar al kırmızı kanların
Mehdi alacaktır hayfın onların
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide

Şah Hatayî’m bu dert böyle oluptur
Yezid’in münkirin devri dönüptür
Ey erenler sene tamam oluptur
An içün okuram lanet yezid’e Lanet yezide.
An içun okuram lanet yezide.

İnsan boğazlatan din benim değil.

0

Kim ne derse desin umrumda olmaz
İnsan boğazlatan din benim değil.
Böyle bir inancı havsalam almaz
Sevgiye tarafım, kin benim değil.

Yoksul eti yiyip, içerler kanı
Cihad der katleder bunca insanı.
Çıkarına araç dini, imanı;
Böylesi hinoğlu hin benim değil.

Düşünen beynimi geçmez pul etmem,
Hayal âlemine köle, kul etmem.
Bilimden öteye yol kabul etmem,
Medet umdukları sin benim değil.

Yobazlar huriyi düşlesin dursun,
Hocalar muskaya başlasın dursun,
Hacılar Şeytan’ı taşlasın dursun,
Şeytan benim değil, cin benim değil.

Cahille arama bir duvar ördüm,
Aklın yolu birdir; yok üçüm, dördüm.
Tanrı’yı her daim çevremde gördüm,
Fizikötesinde tin benim değil.

Gerçek âleminde görülmez serap,
Gördüm diyen varsa olmuştur harap.
Gerçek insanlığa olurum türap,
Bindebir’im ancak, bin benim değil.

10.06.2014 – Ozan Bindebir

Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş,

0

Gidi Yezit bize Kızılbaş demiş,
Meğer Şah’ı sevmiş dese yeridir
Yetmiş iki millet sevmedi Şahı,
Biz severiz Şah-ı Merdan Ali’dir.

Kırkımız bir katara dizildik,
Hakk’a, Muhammed’e ümmet yazıldık.
Hakikate şerbet olduk ezildik,
Biz içeriz sâki peyman Ali’dir.

Gidi Yezit bizler haram yemedik,
Bâtın ettik gördüğümüz demedik.
İkrâr birdir dedik, geri dönmedik,
Yediler’iz, birincimiz Ali’dir.

Muhammed dinidir bizim dinimiz,
Tarikat altından geçer yolumuz.
Cibril-i Emindir hem rehberimiz
Biz müminiz, mürşidimiz Ali’dir.

Pir Sultan’ım, Nesimi’dir pîrimiz,
Evvel kurban verdik Şah’a serimiz.
On’ki İmam meydanında dârımız,
Biz şehidiz serdarımız Ali’dir.

TEKKE VE ZAVİYELER NEDEN KAPATILDI?

0

Atatürk, Kastamonu’da 30 Ağustos 1925’te türbelerden, yalancı evliyalardan söz ederek “Ölülerden yardım istemek medeni bir toplum için uygun değildir” demişti.[1] Türbelerin, tekkelerin, zaviyelerin kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının işaretini şu sözüyle vermişti:
“Var olan tarikatların amacı, kendilerine bağlı olan kimseleri dünyada ve manevi olan hayatta mutluluk sahibi yapmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün kapsamı ile medeniyetin ışığı karşısında filan veya falan şeyhin uyarmasıyla maddî ve manevi mutluluğu arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medeni toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum.”
VAKIF DERNEK DEĞİLDİR
Tarikattaki şeyh-mürit ilişkisi, eleştirel aklı dikkate almadığı için biata neden olur. Bilimin değil, şeyhin himmeti yol göstericidir. Atatürk ise buna karşı çıkarak kendi aklını kullanan, özgür yurttaşı hedeflemiştir:”Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakikî tarikat, tarikatı medeniyedir.”[2]
Dahası tarikat ve cemaatları sendika, meslek kuruluşu, dernek, vakıf gibi kurumlarla aynı kategoride değerlendiremeyiz. Tarikat ve cemaatların iç işleyişlerinin belirlendiği tüzükleri olmadığından kural yoktur. Kural, şeyhin ağzından çıkandır. Koşulsuz biat vardır.
Tarikatlar inançla sınırlı kalmayıp en son FETÖ’de görüldüğü gibi devleti ele geçirip inanç gözetmeksizin milletimize karşı silah kullandılar. Çünkü tarikatlar bahçedeki çiçekler değildir. Kendini “en doğru inanç yolu” olarak kabul ettirirler.
30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine [Kapatılmasına] ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına [Yasaklanmasına ve Kaldırılmasına] Dair Kanun”[3] ile tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Dahası şeyhlik, dervişlik, müritlik, falcılık, büyücülük, vb yapılması ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesi de yasaklandı.
Bu durum yasanın 1. maddesinde şöyle belirtilmiştir:
“Türkiye Cumhuriyeti içinde, gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhin yönetimi altında gerekse başka şekillerde kurulmuş bulunan tüm tekke ve zaviyeler; sahiplerinin, diğer şekillerde haklarını kullanarak sahiplenmeleri devam etmek üzere tamamı kapatılmıştır. Bunlardan, yasal düzenlemelere uygun olarak, cami veya mescit şeklinde kullanılanların faaliyeti sürer. Genel olarak tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, naiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber verme ve isteğine kavuşturmak amacı ile nüshacılık (muskacılık) gibi unvan ve sıfatlara ait hizmet görmek ve/veya kıyafeti giymek yasaktır. Türkiye Cumhuriyeti içinde, sultanlara ait ya da bir tarikata yahut çıkar sağlamaya yönelik olanlarla tüm sair türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştır. Kapatılmış olan tekke ve zaviyeleri ya da türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden kuranlar veya tarikat ayini yapmak için geçici bile olsa, yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar ya da bunlarla ilgili hizmetleri yapanlar veyahut kıyafetleri giyenler, üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere para cezası ile cezalandırılırlar.”
TARİKAT ÖZGÜRLÜĞÜ BOĞAR
10.6.1949 tarihindeki 5438/1 nolu kanunun ek maddesi ile “Şeyhlik, babalık ve halifelik gibi, baş durumda bulunanlar altı aydan az olmamak üzere hapis ve 500 liradan aşağı olmamak üzere sürgün cezası ile cezalandırılırlar” hükmü getirilmiştir. 13.7.1965 tarih ve 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun geçici 2. maddesiyle sürgün cezası kaldırılmıştır. 1990 yılında da maddeye “Türbelerden Türk büyüklerine ait olanlarla büyük sanat değeri bulunanlar Kültür Bakanlığınca umuma açılabilir. Bunlara bakım için gerekli memur ve hizmetliler tayin edilir” hükmü eklenmiştir.[4]
Bugün ise “Tekke ve zaviyelerin kapatılması ise toplanma özgürlüğü ve dernek kurmaya ilişkin evrensel ilkelere aykırıdır” diyerek açılma talebi var. Oysaki tarikat ortamında özgürlük, çok kültürcülük, çoğulculuk değil, aksine tek-tipçilik, biat vardır. Tarikat özgürlüğü boğar.
Kaynakça:
1- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.I, 3. Baskı, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, s.225.
2- Aynı yer.
3- Mustafa Solak, Şükrü Kaya (Atatürk’ün Bakanı), 3. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2016, s.320.
4-http://www.mevzuat.gov.tr/ Metin1.Aspx?MevzuatKod=1.3.677&MevzuatIliski=0&sourceXmlSearch=Tekke%20ve%20Zaviyeler&Tur=1&Tertip=3&No=677, erişim tarihi 27.11.2018.
https://www.aydinlik.com.tr/tekke-ve-zaviyeler-neden… MUSTAFA SOLAK / TARİHÇİ-YAZAR.Fotoğraf Hereke 17 Ocak 1923.

Vurulduk ey Halkım unutma bizi

0

“Ben Atatürkçüyüm….
Ben, cumhuriyetçiyim…
Ben lâikim…
Ben antiemperyalistim…
Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım…
Ben insan hakları savunucuyum…
Ben, terörün karşısındayım…
Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.
Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız.
Öyleyse vurun, parçalayın, her parçamdan benim gibiler beni aşacaklar doğacaktır.”

Uğur Mumcu anısına saygılarımızla

Uğur Mumcu (* 22. August 1942 in Kırşehir; † 24. Januar 1993 in Ankara)

Türkiye neden Atatürk’ün istemediği bir ülke oldu da, istediği ülke olamadı?

0

Türkiye neden Atatürk’ün istemediği bir ülke oldu da, istediği ülke olamadı?
Halka anlatılan din bir masaldır.
Bu masal şunları söyler:
Sabret
Şükret
Kaderine razı ol
Bu dünya imtihan
Asıl adalet öte dünyada
Masalın amacı nettir:
Bu dünyada sus, itaat et, katlan; karşılığını hayali bir gelecekte al.
Halka anlatılan din, halkın hayatını değiştirmez.
Halkın hayatına katlanmasını sağlar.
Gerçek din halk için değildir.
Gerçek din:
Yönetenler içindir
Sömürenler içindir
Hesap vermek istemeyenler içindir
Gerçek dinin işlevi:
Meşruiyet üretmek
İtaati kutsamak
Sorgulamayı günah ilan etmek
Tanrı adına konuşan, insana hesap vermez.
Bu, tarihte icat edilmiş en kusursuz iktidar zırhıdır.
Din hukuk üretmez.
Çünkü hukuk:
Eşitlik ister
Genellik ister
Denetlenebilirlik ister
İtiraz hakkı ister
Dinde bunların hiçbiri yoktur.
Dinde olan şey buyruktur:
Kaynağı sorgulanamaz
Yorumu güçlüye aittir
Cezası keyfîdir
Bu nedenle:
Şeriat hukuk değil, itaat rejimidir.
Üstelik dinde eşitlik, sadece müslümanlar arasında bile yoktur.
Hiyerarşi açıktır: yöneten–yönetilen, erkek–kadın, mümin–kâfır.
Din siyaset yapmaz.
Program üretmez
Kamu yararı tanımlamaz
Ekonomi kurmaz
Ama şunu yapar:
İktidarı Tanrı adına meşrulaştırır
Biatı erdem yapar
İtaati kutsal kılar
Bu yüzden her diktatör dine yaslanır.
Hiçbir demokrat buna ihtiyaç duymaz.
Din ahlak üretmez.
Çünkü ahlak:
Empati ister
Sorumluluk ister
Bireysel vicdan ister
Dinde ölçü şudur:
Tanrı emrettiyse doğrudur.
Bu, ahlak değildir; ahlakın iptalidir.
Bu yüzden din:
Çocuk evliliğini meşrulaştırır
Kadın dövmeyi hak sayar
Şiddeti kutsar
Katliamı görev haline getirir
Din Ne Üretir?
Din şunları üretir:
Korku
Tehdit
Terör
Cehennem
Azap
Lanet
Korku, itaatin yakıtıdır.
Yalan
Cennet vaadi
Şehitlik masalı
Kandıranı ödüllendirir, kandırılanı susturur, aç ve sefil bırakır.
Kandıramadığını düşman ilen eder.
Ya araca bağlar, ya sürer, yahutta katleder.
Terörü ve savaşı Allah ile meşrulaştırır
Ölürsen kazanırsın
Öldürürsen sevap
Bu mantık yalnızca dinle mümkündür.
Kutuplaşma ve Düşmanlık
Biz–onlar
Mümin–kâfır
Uzlaşma imkânsizdir, çünkü Tanrı pazarlık yapmaz.
Kadın Düşmanlığı
Kadın yarımdır
Kadın denetlenmelidir
Kadın özne değil nesnedir
İslam reforme edilemez
Kim ki buna yeltenir canıyla öder.
Bu yaşananlar yanlış yorum değildir.
Bu dinin istisnası değil, doğal sonucudur.
Din güçsüzken yumuşak görünür.
Güçlenince:
Buyruk verir
Şiddet ister
Kan ister
Bu tarihsel olarak istisnasızdır.
Atatürk Neden Bu Dine Karşı Devrim Yaptı?
Eğer din anlatıldığı gibi zararsız bir masal olsaydı:
Halifelik kaldırılmazdı
Medreseler kapatılmazdı
Tarikatlar dağıtılmazdı
Laiklik getirilmezdi
Masal devlet yıkmaz.
Ama din:
İsyan örgütledi
Fetva çıkardı
Cumhuriyetin karşısına dikildi
Atatürk dine saldırmadı.
Din saldırıyordu.
Elinden gelse dini kökünden kazıyacaktı.
Neden Dini Kaldırmadı?
Çünkü toplum hazır değildi.
Din bir gecede kaldırılamazdı.
Kaldırılsaydı iç savaş çıkardı.
Atatürk’ü en yakınındakiler terk eder, sırtını döner, Kendilerini kurtarmak için Atatürk’ü satarlardı
Yani bu cehalet Atatürk`ü taşlardı
Bu yüzden Atatürk:
Dini serbest bırakmadı
Ama iktidarsızlaştırmak istedi
Diyanet bu amaçla kuruldu: dini toplumdan korumak için değil, toplumu dinden korumak için.
Din:
Bilgi değildir
Hukuk değildir
Ahlak değildir
Siyaset değildir
Din:
Korku üzerine kurulu bir itaat ve tahakküm düzenidir.
Halka masal anlatılır.
Yönetenlere yetki verilir.
Sömürenler aklanır.
Hesap soranlar susturulur.
Din budur.
Başka bir din yoktur.
Atatürk Türk Milletine Ne Söylüyor?
Bu soru basit bir sorusu değildir.
Bu soru, Atatürk’ün bütün hayatı, devrimleri ve çatışmalarının özüdür.
Atatürk Türk milletine şunu söylüyordu:
Akıldan Vazgeçersen İnsanlıktan Vazgeçersin
İnsan, aklını bir otoriteye teslim ettiği anda kül olur.
Din, gelenek, tarikat, lider, kutsal kitap…
Kaynağı ne olursa olsun, sorgulanamayan her şey insanı küçültür.
Atatürk’ün bütün devrimleri tek bir hedefe yöneliktir:
Aklı özgürleştirmek
İnsanı kül olmaktan çıkarmak
Yurttaş yaratmak
Din Vicdanda Kalmalı, Devletten Çıkmalıdır
Atatürk dine ahlaki bir saygı göstermedi; siyasi bir sınır çizdi.
Mesajı açıktı:
Din bilgi kaynağı olamaz
Din hukuk üretemez
Din devlet yönetemez
Devlet, gökten gelen buyruklarla değil, hayatın gerçekleriyle yönetilir.
Bu, dine karşı bir saldırı değil; toplumu koruma refleksidir.
Ulus Olmadan Özgürlük Olmaz
Ümmet, özgür birey üretmez.
Ümmet:
Sorumluluğu Tanrı’ya devreder
Kimliği siler
Bireyi eritir
Ulus ise:
Sorumluluk yükler
Hesap sorar
Yurttaşlık bilinci üretir
Bu yüzden Atatürk:
Halifeliği kaldırdı
Ulus-devlet kurdu
Bilim Olmadan İlerleme Olmaz
Bilim, tek meşru bilgi kaynağıdır.
Bu yüzden:
Medreseler kapatıldı
Eğitim birleştirildi
Akıl dışı öğretiler tasfiye edildi
Bilim dışı her yol, çöküş yoludur.
Kadın Özgür Değilse Toplum Esirdir
Kadını aşağılayan bir toplum özgür olamaz.
Kadın:
Yurttaş yapıldı
Hukuk önünde eşitlendi
Kamusal alana çıkarıldı
Bu bir jest değil, medeniyet zorunluluğuydu.
Türkiye Neden Atatürk’ün İstemediği Bir Ülke Oldu?
Devrim Yapıldı, Zihniyet Değişmedi
Yasalar değişti.
Zihinler değişmedi.
Toplum:
Kaderci kaldı
Biatçı kaldı
Otoriteye bağımlı kaldı
Zihin değişmeden devrim kalıcı olmaz.
Laiklik Savunulmadı, Sadece Yazıldı
Laiklik:
Eğitimle korunur
Kültürle yerleşir
Cesaretle savunulur
Ama:
Eğitim dinselleştirildi
Tarikatlar tolere edildi
Din siyasete geri alındı
Sonuç kaçınılmazdı.
Yurttaş Yerine Seçmen Yetiştirildi
Cumhuriyetin hedefi yurttaştı.
Zamanla:
Sorgulayan birey değil
Oy veren kitle üretildi
“Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır. Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir.” __Friedrich Nietzsche
Seçmen sorumluluk almaz.
Yurttaş alır.
Atatürk Anlaşılamadı, Kutsallaştırıldı
Atatürk’ün en büyük trajedisi:
Onun düşüncelerinin değil, heykellerinin korunmasıdır.
Oysa Atatürk şunu istiyordu:
Sorgulanmak
Asılmak
Geliştirilmek
Dondurulan fikir olur.
“Milletimizin saf karakteri yetenekle doludur. Ancak bu doğuştan gelen yeteneği geliştirebilecek metodlarla donanmış vatandaşlar lazımdır __Kemal Atatürk
Din Yeniden İktidar Aracı Yapıldı
En ucuz yönetme yöntemi tekrar devreye sokuldu:
Korku
Kader
Kutsallık
Bu, Atatürk’ün açıkça uyardığı şeydi.
Atatürk’ün istediği Türkiye:
Akılcı
Bilimsel
Laik
Yurttaş temelli
Bugünkü Türkiye:
Kaderci
Biatçı
Kutsalla yönetilen
Sorgulamadan korkan
Sorun Atatürk değil.
Sorun, onun ne dediğinin yapılmamış olmasıdır.

Nokta

Bu aracı yolcu eden ağlıyor,

0

Bu aracı yolcu eden ağlıyor,
Hiç kimsenin güldüğünü gören yok.
Dünyadan ahrete hep yol alıyor,
Bir gün yolda kaldığını gören yok.

Arkasından bakan göze yaş gelir,
Tekerine ne çivi ne taş gelir.
Kimi götürdüyse, geri boş gelir;
Bir kez dolu geldiğini gören yok.

Yolda bozulmuyor, kimse itmiyor,
Mezarlıktan başka yere gitmiyor.
Herhangi bir eşya kabul etmiyor,
Bagaj, bavul aldığını gören yok.

Omuzlarda dağı, taşı aşıyor,
Arkasından konu komşu koşuyor.
Asırlardır ahrete ,can taşıyor,
Kontenjanın dolduğunu gören yok.

Bu araç gelince Harun fesh olur,
Feryatlı, figanlı, acı ses olur.
Hangi evin önündeyse, yas olur;
Davul zurna çaldığını gören yok.

Aşık Harun Ustaoğlu

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın anılarına…

0

Hüseyin İnan, idam sehpasının altındaki tabureye çıkmadan masanın üzerinde son kez şöyle seslenir:

“Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmen halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım.

Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım.

Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum.

Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler.

Kahrolsun faşizm.”


9 Ekim 1971’de Deniz Gezmiş ve 23 arkadaşının yargılamaları biter ve 18 devrimciye idam cezası verilir. Deniz Gezmiş’den başka Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve arkadaşlarının yargılandığı THKO davasında, yapılan savunmanın ana örgüsünü oluşturan düşünce şöyleydi:

“Toplumların tarihi, ezenler ve ezilenler arasındaki mücadelelerin tarihidir…

Günümüzde ezenleri temsil eden ve çıkarı uğruna yoksul ulusları, boyunduruğu altında tutan EMPERYALİZM’dir. İnsanlık tarihi gericiliğin, barbarlığın ve vahşetin kalesi olan emperyalizmin de sonunu müjdeliyor.

Bütün ezilen uluslar, emperyalizme, her gün darbe üstüne darbe vuruyorlar…

Ezenlere karşı verdikleri mücadelelerde, ölen tüm ezilenlere selam olsun…” (1. THKO Davası – Mahkeme Dosyası, 1.Cilt, S. 393–394, Yöntem Yayınları, 1974)

1974 yılında ilk çıktığı dönemde gençlik içinde önemli bir etki yaratan THKO sanıklarının yayınladığı 1.THKO Davası isimli kitapta yer alan savunma şöyle sürdürülür:

“Türkiye, emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı veren ve onu dize getiren ülkedir. Bütün ezilen uluslara ışık tutan ve Kurtuluş Bayrağını dalgalandıran Türkiye halkı, bundan 50 yıl önce görevini yapmıştır. Ne yazık ki, o zaman yurdumuzu terk etmek ve yenilgiyi kabullenmek zorunda kalan emperyalist ülkeler, sonradan bir avuç satılmışın menfaati uğruna tekrar yurdumuza girdiler. Ve Kurtuluş Savaşında gerçekleştiremedikleri emellerini bugün gerçekleştiriyorlar. Ulusumuz, Amerikan emperyalizminin sömürüsü altında ezilmektedir. Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen yüzbinlerin onurları ve cesetleri üzerinde yabancı pençesi cirit atmaktadır.”

Öncelikle THKO savunmasında kullanılan kavramları ve deyimleri okuyalım: Ezen ve ezilen, emperyalizm, emperyalizme darbe vuran ezilen uluslar, sonu gelen emperyalizm, emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı veren ülke, Türkiye halkı, ulusumuz, Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen yüzbinlerin onurları…

Savunmalarında, 1919-23 yıllarında emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşına, “Kurtuluş Savaşımız” diyecek kadar sahip çıkan THKO’lu devrimcilerin hayatta kalanları 1970’lerde bu geleneğe sahip çıkarak toplum önüne çıktılar ve güç topladılar. Ancak 1970’lerin ikinci yarısından itibaren, Halkın Kurtuluşu adını taşıyan hareket içine savrulduğu “sosyal emperyalizm”ci görüşün etkisiyle dünya emperyalist sistemine bakışını değiştirdi ve varlık nedeni Anti-emperyalizm, Tam Bağımsızlıkçılık olan THKO çizgisinden uzaklaştı. Bu kesim bütün gücüyle ABD emperyalizmine karşı bağımsızlıkçı cephede olmak yerine Sovyetler Birliği karşıtı malum çizgiye oturarak yanlış yerde mevzilendi. 2000’li yıllara doğru bu geleneğin devamcısı olarak ortaya çıkan EMEP ise bu kez BDP-HDP siyasetinin peşinden gitti ve geleceğini bu harekete teslim ederek var olan gücünü de eritti.

5 Mayıs 2012’de ODTÜ Vişnelik’te Denizleri anma adına düzenlenen bir toplantıda eski THKO’luların bir kısmı geçmişe ve güncele dair değerlendirmeler yaptılar. Bu konuşmalar karşısında hayrete düşmemek mümkün değildi. İnsan bu kadar mı değişir!? Eski THKO’lulardan birçok kişi konuştu, iki-üç kişi dışında hiç birisi 1968-71 döneminde verdikleri mücadelenin esas karakterinin Anti-emperyalizm olduğuna vurgu yapmadı. Hepsi de Deniz’e sahip çıktı ama konuşmacıların çoğunluğu “Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye” mücadelesinin altını çizmedi. 68’in Türkiye’nin somut sorunlarından çok Batı’da ortaya çıkan gençlik hareketlerinden kaynaklandığını, enternasyonal olduğunu anlattılar. Dünyanın ve Türkiye’nin çok değiştiğinden, anti-kapitalist mücadelenin öneminden, küreselleşmeyle birlikte solun “sorular, sorular” sorması gerektiğinden, Avrupa’da ve Amerika’da ortaya çıkan yeni “sol” vb hareketlerin yaratıcılığından, Kürt meselesinin belirleyiciliğinden söz ettiler ama günümüzde ABD emperyalizminin bölgede ve Türkiye’de yürüttüğü politikanın anlamı ve sahnedeki aktörler üzerindeki etkisinden gerektiği gibi söz etmediler.

Konuşmacılardan birisi toplantılarına bir tek gencin katılmamasının nedeni sordu ama hiç kimse ikna edici bir cevap vermedi. Çünkü yapılan o konuşmaların ve sorulan soruların benzerlerini yıllardır liberalleşen solcular dünyanın birçok yerinde tekrar edip duruyorlardı. Ve bu liberal düşünceler dünyanın ezilenlerinin, sömürülenlerinin sorunlarına cevap üretmiyor aksine o sorunlara cevap üretecek olanların önünü kesiyordu. Yeni bir şey söyleniyormuş gibi Batı kaynaklı kalıplaşmış düşüncelerin tekrar edildiği toplantılara gençler neden gelecekti?

Bu toplantıda konuşmacılardan birisi Deniz Gezmiş’in idama giderken haykırdığı son sözlerini bile bütünlüğü içinde ele almayarak “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” ifadesinden farklı sonuçlar çıkarmaya kalkıştı. Deniz’in bu son sözlerini bugün savunduğu görüşlerine dayanak yapmaya kalkması doğru bir tavır değildi. Avukatı Halit Çelek’in verdiği bilgiye göre, Deniz Gezmiş idama giderken halkımıza tam olarak şöyle seslenmişti:

“Yaşasın tam bağımsız Türkiye

Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi

Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi

Kahrolsun emperyalizm

Yaşasın işçiler, köylüler.”

Bu toplantıda konuşan Deniz’in bazı eski arkadaşları, O’nun bu son sözlerinin ana temasının “Yaşasın tam bağımsız Türkiye” olduğunu görmezden geldiler. İki halkın birlikte vereceği mücadelenin asıl hedefinin “Tam Bağımsız Türkiye” olması gerektiğine yaptığı vurguyu es geçtiler. Halit Çelenk “İdam Gecesi Anıları” isimli kitabında Deniz’in sehpada yüksek sesle yaptığı bu haykırış sırasında “Kahrolsun emperyalizm” kısmını söyler söylemez savcının cellâda bağırmasını şöyle anlatır:

“(Deniz) Emperyalizm kelimesinin ‘izm’ini bitiremeden infaz savcısı:

Çek, çek! diye bağırıyor.” (H.Ç. S.86)

Ama O’nun bir kısım eski arkadaşı, Deniz’in düşüncelerine ve mücadelesine ana rengini veren “Anti-emperyalizm” ve “Tam Bağımsızlık”çılığın üstünden atlayarak onu anıyorlardı…

Bir eski THKO’lunun “Savunmayı da biz yaptık, şimdi de eleştiririz kime ne?” mealli, yeni konumlanışlarını izah etmeye dönük, sözlerine rağmen -altına 6 Mayıs 1972’de idam edilen üç devrimcinin de imzalarını attığı- THKO Savunması’nı okumaya devam edelim.

“Dünyanın ve Orta-Doğu’nun en eski devletlerinden biri olan Türkiye hala kalkınamamış olup, yarı bağımlı durumdadır. Bir avuç sermaye çevresi Amerikan doları uğruna ulusumuza ihanet etmiş ve bağımsızlığımızı yabancılara ticaret konusu yapmışlardır. Yurdumuzun bağımsızlığı için giriştiğimiz bu kavgada Kurtuluş Savaşımızda şehit olanların onurlarını ve ulusumuzun kaderini korumaya kararlı olduğumuzu bildiriyoruz.

Kurtuluş Savaşımızın tüm şehitlerine selam olsun…

Bugün ezilen halkların tek ve ortak düşmanı emperyalizmdir…

Türkiye halkı Kurtuluş Savaşımızda, emperyalizme ve uşaklarına, gerekli dersi nasıl verdiyse, bu defa da onurunu çiğnetmeyecek ve bağımsızlığını elde edecektir…

Emperyalizme ve onun emrindeki uşaklara karşı verdiğimiz kutsal bağımsızlık kavgamızın şehitlerine selam olsun…

Emanetiniz olan bağımsızlık ve kurtuluş bayrağını, alnımız açık, yiğitçe dalgalandırdık, bundan sonra da dalgalandırmaya devam edeceğiz.” (I. THKO Davası-Mahkeme Tutanakları, S.394-396)

THKO’luların savunmalarında yer verdikleri kavramları ve fikirleri okuyunca o dönemin samimi, dürüst ve yurtsever devrimcileriyle günümüzün küreselleşmeci “solcu”larının tamamen zıt yerlerde olduklarını açıklıkla görebiliyoruz. Bunun en somut kanıtlarından biri de Deniz Gezmiş’in savunmasıdır.

Deniz Gezmiş’in Savunması

Deniz’in savunmasındaki şu etkili sözlerini dikkatle okuyalım:

“… biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunuyoruz. Ve Türk halkları ve devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz… Türkiye’de gaflet dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır…” (Age, S.319)

Deniz Gezmiş, savunmasının devamında öğrenci olmalarına rağmen “tek özlemleri”nin “Türkiye’nin bağımsızlığı” olduğunun altını çizdikten sonra iddianamede 14 Mayıs 1950 tarihinde ilk defa seçimle iktidarın değiştiğinin belirtilmesi konusunda şunları söyler:

“Bu tarih (14 Mayıs 1950 bn) bize göre, Amerikan Emperyalizminin Türkiye’de seçimle iktidara gelmesidir…” dedikten sonra ikili anlaşmaların bu tarihten sonra yapıldığını ve Türkiye’nin madenlerinin, petrolünün 1950’den itibaren Amerikalılara verildiğini ifade eder.

Savunmasında “Kurtuluş Savaşını da yerli yerine oturtmak gerekir” diyen Deniz, “50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları” olduklarını belirttikten sonra şöyle seslenir:

“Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşını yapmak için Samsun’a çıkanlara İstanbul Örfi İdaresince ve Mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi kurtuluş savaşına iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul’da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir.” (I. THKO Davası-Mahkeme Tutanakları, S.320)

Lozan Antlaşmasının müzakereleri sırasında İngiliz delegasyonu başkanının İsmet İnönü’ye söylediği “bize tekrar geleceksiniz” sözlerine gönderme yapan Deniz Gezmiş, Kurtuluş Savaşı’nın aydınların yönetiminde yapıldığını ortaya koyar ve feodal mütegallibe ve eşrafın yönetime sızmasından söz eder.

“Bu eşraf ve mütegallibe evvela İş Bankası’na sızdı daha sonra da 1944–1945 yıllarında Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu hazırlıklarında bu tasarıya kesin cephe aldılar. Bunlar Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Demokrat Partiyi kuran kimselerdir. Böylece… 1950 tarihinde Amerikan emperyalizmi iktidara geldi.”

Deniz Liberal Solcuların Yıllar Sonra Yapacakları Saptırma ve İnkârcılığa 1971’de Cevap Veriyor…

Bunun en somut örneklerinden biri Deniz Gezmiş’in 27 Mayıs ve sonrasındaki iktidar değişikliği hakkındaki değerlendirmesidir. Bu konuda şunları söylüyor:

“… Demokrat iktidar 27 Mayıs 1960’da tarihe gömüldü. Demokrat Parti gitti, bunun gitmesi ile tellaklar değişmedi, hamam aynı, … 27 Mayıs’ı kastetmiyorum, bundan sonrasını kastediyorum. Hamam aynı fakat bu defada tellaklar değişti. Amerika bu dönemde imdada yetişip İnönü’yü düşürdü (1965 bn), Demirel’i iktidara getirdi…” dedikten sonra iddianamede yer alan öğrenci hareketleriyle ilgili iddialara cevap verir:

“Öğrenci hareketlerine gelince, İddianamede Öğrenci hareketlerinin başlangıç tarihi 1968 olarak belirtilmektedir. Bu tarih yanlıştır. Türkiye’de öğrenci olayları 50-60 senedir eksik olmamıştır. Sultan Hamit’in Tıbbiye talebelerini Saray Burnundan denize attığı tarihten itibaren öğrenci hareketleri Türkiye’de devam edegelmiştir. 1908’i hazırlayan hareketler ileriye dönük hareketlerdir. Vagon-Li’yi tahrip eden gençler ilerici gençlerdir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, faşizme hayır diyen gençler ilerici gençlerdir. Ve 28 Nisan 1960 tarihinde özgürlük savaşı veren gençler… İlerici gençlerdir. Amerikan emperyalizmi tarafından İnönü hükümetten düşürülünce protesto gösterisi yapan gençler ilerici gençlerdir. Anayasaya bağlılık mitingini de biz yaptık…*”

Anayasaya bağlılık mitinginde iktidarın kiralık adamlarının ve polisin saldırısına uğradıklarından söz eden Deniz, 1968 gençlik olayları sırasında üniversitelerin öğrenciler tarafından işgal edildiğini belirtir ve sonrasındaki gelişmeleri özetler:

“1968 senesine gelince Üniversiteler öğrenciler tarafından işgal edildi. İşgaller gayet meşru idi ve kürsü ağaları dahi bu işgallerin haklılığını hiçbir zaman inkâr edemedi. Ve 1968’de umumi efkar ve herkes öğrenci isteklerinin kabul edileceğini beyan ediyordu… Aradan üç sene geçti, bu üç sene içerisinde o zamanki isteklerin tahakkuku istikametinde en ufak bir kıpırdanma olmadı… Amerikan Filosuna karşı gösteri yapanlardan Vedat Demircioğlu polis tarafından hunharca öldürüldü… Bundan sonra… İktidarın… kiralık kuvvetleri ve polisi hunharca devrimcilerin üzerine saldırdı. Yirmiye yakın devrimci öldürüldü. Bunların hiçbirinin katili bulunamadı. Polis karakolları işkencehane yerine (çevrildi.) Hiçbir savcı buna karşı çıkmadı.”

Deniz savunması sırasında İddianamede Atatürk’ü küçümsedikleri şeklindeki bir iddiayı cevaplandırırken, O’nun “İstiklal-i tam Türkiye” idealini yalnızca kendilerinin temsil ettiğini, Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıktıklarını belirtir. Ayrıca burada ifade ettiği “Diğer yurtseverler” kavramıyla diğer devrimci kesimlerin de bu anlayışta olduğunu ortaya koymaktadır.

“İddianamede bir gerçek tahrif edilmek isteniyor, bu hususu da belirtmek ve düzeltmek isterim. (İddianamede bn) Fikir özgürlüğünü ve Anayasayı paravan yapanlar önceleri Atatürkçü geçinirlerken, onun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladılar… ve sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı şeklinde bir cümle mevcut. Bunu kesin olarak reddediyorum, asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez bu kasten tahrif edilmek isteniyor, gerçekler örtülmek isteniyor. Bu cümle art niyetle hazırlanmıştır. Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun istiklal-i tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz.”

Deniz, İddianamede “Anayasayı cebren ilgaya teşebbüs ettikleri” şeklindeki ithamı kabul etmediklerini belirtirken “bu ülkede Anayasayı en fazla” savunanların kendileri olduğunun altını çizmektedir:

“… bu ülkede Anayasayı en fazla savunan bizleriz. Anayasayı ihlal edenlerse ortadadır. Anayasanın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasayı uygulamayan yavuz kimselerse hala ortadadır… İddia Makamı bizim vermekte olduğumuz bağımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına karşı, reformlara karşıdır. Ve bu nedenle bizim Anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir…”

Deniz Gezmiş savunmasında Demirel’i anayasayı ihlal etmekle ve despotlukla suçlar ve bu arada 27 Mayıs İhtilalini yapanlardan “38 yurtsever subay” şeklinde söz ederken geçmiş yöneticileri, 12 Mart döneminin sorumlularını ve yargı mensuplarını da itham ederek şöyle der:

“… Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye’ye girdi ve hiç biriniz sesinizi çıkarmadınız ve Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız, taaki 38 yurtsever subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar… Süleyman Demirel’in Anayasayı ihlaline ve despotizmine ve ülkeyi Amerika’ya satmasına ses çıkarılmadı. Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek mecburiyetinde kaldık bizler kurşunlandık.”

Deniz Mücadelelerini Ülkenin Bağımsızlığı İlkesi Üzerinde Oturtmaktadır

Deniz Gezmiş savunmasında sürekli olarak bağımsızlık vurgusu yapmakta ve mücadelelerini bu ilkeye bağlarken, varlıklarını Türkiye halkına armağan ettiklerini belirtmektedir.

“Türkiye’nin bağımsızlığından başka hiç bir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk, varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir.”

Deniz, 3 Mart 1971’de 4 Amerikalıyı kaçırdıktan sonra THKO adına yayınladıkları bildiriye gönderme yaparak savunmasına devam eder. Burada emperyalizme ve içerdeki işbirlikçi sermayeye karşı mücadeleyi esas aldıklarını belirtir. Emperyalizmle işbirliği yapan feodal ve yarı-feodal güçleri de hedefleri arasında sayar.

“… Orada açıkça da anlatıldığı gibi bizim düşmanımız Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileridir. Yine bildiride açıkladığımız gibi yerli işbirlikçiler hain patronlar yani emperyalizmle işbirliği yapan patronlar feodal mütegallibe yani bezirgânlar, tefeciler, toprak ağaları ve diğer işbirlikçileri ve bizim bütün eylemlerimiz bu hedefe yönelmiş bulunmaktadır…”

Deniz kime karşı silah kullanmadığını ama silahını kime çevirdiğini açıklamaktan da geri durmaz:

“Ben silahımı halka orduya karşı kullanmadım, ancak vatan hainlerine karşı kullanmak maksadıyla taşıdım ve halka ve orduya karşı kullanırım şeklinde beyanda bulunmadım. Silahlarımızı vatan hainlerine çeviririz…” (Age, S. 328)

Deniz, “Profesyonel devrimci”nin kim olduğunu şu ifadelerle ortaya koyar:

“Profesyonel devrimci bugünün Türkiye’sinde kendini hayatı boyunca Türkiye’nin bağımsızlığına adayan kimsedir.”

Deniz Gezmiş savunmasında Misak-ı Milli kavramı, Türk ve Kürt halklarının birlikteliği ve ortak mücadeleleri hakkında da görüşlerini ortaya koymakta ve şunları söylemektedir:

“Ayrıca iddianamede Türkiye halkının bir takım etnik gruplardan teşekkül ettiği iddiaları ve bunu bizim yaptığımız, ortaya attığımız ithamları mevcut bulunmaktadır. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararında ve Misakı Millide şu vardır. Misakı Milli sınırları içinde iki kardeş kavim yaşar Türk ve Kürt kavmi yaşamaktadır. Birinci Büyük Millet Meclisinin kararı böyledir. Türkiye’de iki kardeş kavmin ve unsurun yaşadığını kabul etmektedir. Bunu kabul etmek bölücülük değildir. Bölücülük olarak kabul edildiği takdirde Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Mustafa Kemal’i de bölücü olarak kabul etmek gerekir. Bu iki kardeş unsur Birinci Kurtuluş Savaşını müştereken başarmışlardır. Güney cephesinde düşmanla omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden biz Türkiye halkı diyoruz ve bu iki kardeş unsur ikinci bağımsızlık savaşını müştereken başaracaklardır. Asıl bölücüler bu gerçeği kabul etmeyenlerdir.”

Görüldüğü gibi Deniz, “iki kardeş unsur”un emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı verecekleri “ikinci bağımsızlık savaşını müştereken başaracak”larına vurgu yapar ve sonra “Asıl bölücülerin bu gerçeği kabul etmeyenler” olduğunu açıklar.

Deniz savunmasının sonunda mücadelelerini 1961 Anayasasının başlangıç bölümünde yer alan direnme hakkına dayandırır ve bu haklı kavgalarını Türkiye’nin bağımsızlığı için verdiklerini açık ve net bir biçimde ortaya koyar:

“Ben şunu iddia ediyorum ki hareketimiz tamamen Anayasal bir harekettir. Anayasanın başlangıç ilkesinde belirtilen Ulusun zulme karşı direnme hakkını kullandık. Bu sebeple Anayasal bir davranışta bulunduk. Yaptıklarımızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum. Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün ve ben 24 yaşımdayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz.”

Görüldüğü gibi Deniz savunmasını “Bağımsız Türkiye” şiarıyla başlatır ve yine bu şiarla bitirir. “Bağımsızlık düşüncesini mezara kadar” taşıyacaklarını ifade eder. Emperyalizmin ülkemizi işgaline ve işbirlikçilerinin halk üzerindeki sömürü ve tahakkümüne son vermeyi amaçlayan bu şiarın devrim anlayışı olarak karşılığının MDD olduğu açıktır.

Hüseyin İnan’ın Savunması

THKO hareketine en fazla emek harcayan ve fikri olarak can verenlerin başında Hüseyin İnan gelir. Hüseyin İnan, savunmasında iddianamenin politik yönünün ağır bastığını, verilecek kararın politik ortamın ürünü olacağını belirttikten sonra Cumhuriyet döneminin politik ve ekonomik yapısının anlaşılır hale getirilmesi durumunda, THKO’nun çıkışının da anlaşılabileceğini ifade eder ve şöyle der:

“Milli Mücadele Subay, Aydın, İşçi, Köylü ittifakının omuz omuza vererek başardıkları bir mücadeledir. Bu dönemde yurdu istila eden düşman saflarındakiler, Padişah ve onun dayanağı toprak ağaları, tüccar ve eşraftır. Önceleri Milli Mücadeleye karşı olan ve düşmana yeşil ışık yakan bu güçler daha sonraları, halkımızın başarılarına ve ülkenin düşmandan temizleneceğine emin olduktan sonra, derhal saf değiştirmişler ve yurtsever kesilmişlerdir. Kurtuluş Savaşı dönemine baktığımız zaman yurdumuzu dört bir yandan işgal eden düşman askerlerine bunların ‘hoş geldiniz’ dediğini görürüz. Yunan ordusu İzmir’i işgal ettiği zaman tek başına hayatını ortaya koyarak karşı koyan ve silah kullanan Hasan Tahsin bu güçlerin gözünde vatan hainidir. Yurtseverlerin gözünde ise gerçek bir kahramandır. Bu da gösteriyor ki, vatan hainliği şartlara ve değişik güçlerin menfaatlerine göre değişen bir kavramdır.” (I. THKO Davası, s.335-36)

Hüseyin İnan, Kurtuluş Savaşından sonra–ağa, tüccar ve eşraf takımının– padişah desteğinden mahrum kaldıklarını ifade ettikten sonra şunları söylüyordu:

“Düşmanlar yurttan yeni atıldığı için (ağa, tüccar ve eşraf takımı bn) emperyalist devletlerden yardım alamadı. Ve varlığını korumak için yurtsever oldu. Ve Meclise kadar sızdı. Bir taraftan gizli çalışarak, eski otokratik düzeni tekrar getirmeye çalışıyor, bir taraftan da meclise ağırlığını koyarak reformları engellemeye çalışıyordu. Padişahlık kalktı fakat bunların toplum içindeki kökeni yok edilemedi. Eski güçleri zayıflamıştı, tek başlarına iktidara gelecek güçte olmadıkları için, yine tek kurtuluş yolunu dış destekte buldular.”

Bu egemenlik ve iktidar peşinde koşan gerici takımının bundan sonra neler yaptıklarını, hangi dış güçlerle işbirliği içine girdiklerini, nasıl demokratlar (!) olduklarını Hüseyin İnan savunmasında açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Ve zamanın Ortadoğu’daki hâkim devleti İngiltere ile gizli anlaşmaya başladılar… Hilafetin, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına açıkça karşı koymuşlar, 1925 Şeyh Said isyanı ile şanslarını denemişler, 1926’da İzmir’de Atatürk’e suikast düzenlemişler, fakat başaramamışlar, 1930’larda Serbest Fırka etrafında birleşmişler, fakat sonradan faaliyetleri yasaklanmıştır… 1930-1939 yıllarının Devletçilik politikası karşısında direnerek varlıklarını korumuşlar ve ekonomik yapıda bir güç olma durumlarını devam ve muhafaza ettirmişlerdir. Bu dönemdeki ağır sanayiye yönelik devlet politikasına karşı her türlü gayri meşru yollara başvurarak kazançlarına kazanç katmışlardır… Başlarında 1950-1960’ların Cumhurbaşkanı Celal Bayar olduğu halde dışarıdan destek alarak iktidarı ele geçirmeye azimlidirler… 1939-1945 yıllarındaki savaş politikası halkı açlığa sefalete ve kıtlığa mahkum ederken bu takım yani ağa, tüccar, eşraf takımı palazlanma imkanı bulmuş ve yükünü tutmuştu. Halen CHP içinde olmalarına rağmen hem Devletçilik politikasına meydan okumakta ve hem de ekonomik yapıyı ele geçirmeye çalışmaktadırlar…”

Hüseyin İnan’ın Cumhuriyet dönemiyle ilgili görüşlerini uzun bir şekilde alıntılamamın nedeni, bu büyük devrimciyi her 6 Mayıs’ta anan gençlerin onun hangi düşünceler için ölüme gittiğini açıkça görmelerini sağlamak içindir.

ABD Emperyalizminin Dünya Gücü Olması ve Türkiye’yi Hegemonyası Altına Alması Süreci

Hüseyin İnan, İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasını değerlendirirken ABD emperyalizminin dünya gücü olarak sahneye çıkmasını ve İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasında “demokrasi” kavramını hegemonya kurma aracı olarak ileri sürmesini anlattığı savunmasında bu politikanın Türkiye’deki işbirlikçiler arasında karşılık gördüğünü ama Amerikancı demokrasiyi benimseyen bu çevrelerin Toprak Reformu’nu engellemelerinden söz eder. Bu arada BM’e girme, demokrasi ve çok partili hayata geçme konularında DP’yi kurmaya hazırlananların iki yüzlülüklerinden söz etmektedir:

“Tarih sahnesine yeni bir dev çıktı, ABD, o yılların sloganı haline gelen Demokrasi sözü ve yeni devin yeni yüzü bu takımın hoşuna gitti, CHP içinde ve parlamentoda önemli ağırlıkları vardı, ortak istediklerini yapabilecek güçteydiler… O zamanın Türkiye’sinin en önemli ilerici iki sorunu olan Toprak Reformu ve BM’e girme ve çok partili rejime geçme konusunda farklı davranışları, toprak reformuna hayır diyerek engellemişler ve yeni parti kurmak istedikleri için BM’e girme ve çok partili rejime geçme konusunda Demokrasi adına en büyük ilerici kesilmişlerdir.”

DP’nin bu işbirlikçi kesim tarafından kurulduğunu ve ABD yardımı almak için her türlü oyunun oynadıklarını belirten Hüseyin İnan, 1919’lardaki Amerikan Mandacısı zihniyetin nihayet muradına erdiğini ifade etmektedir:

Demokrat Partiyi kurdular. Bir taraftan yurdun her yerinde ağa, tüccar, eşraf kontrolünde teşkilatlanırken, diğer taraftan Amerikan yardımı almak için her türlü oyunu oynadılar ve Marshall yardımını yurda soktular. Böylece Dünyadaki yeni emperyalist canavar ABD ile Türkiye’nin Mandacı zihniyeti DP dost oldu. 1919’larda Amerikan Mandası diye kendini yırtan bu takım nihayet muradına nail oluyordu.” mlerine bu koşullarda gidildiğini, seçimde halkın tek partili döneme olan tepkisi nedeniyle ve gerçek dışı vaatler ve gericilik propagandasıyla DP’nin iktidar olduğunu, Aydınlı bir toprak ağası olan Adnan Menderes’in de başbakanlığa getirildiğini anlatır. Bu gelişmenin “25 yıllık gerici mücadelenin yeniden iktidara gelişi” olduğunun altını çizdikten sonra bu konuda şu tespiti yapıyordu: “Yüzyıllar öncesinin gerici düşünceleri hortlatıldı ve ilerici güçlere karşı amansız bir baskıya girişildi.”

Hüseyin İnan, Sıkıyönetim Mahkemesinde yaptığı savunmasında Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülke olan Türkiye’nin tekrar emperyalizmin güdümüne sokulduğunu ve demokrasi vaadiyle muhalefetin susturulduğunu, ülkenin ekonomik değerlerinin ABD’nin hizmetine sunulduğunu ve sanayileşmesinin önünün kesildiğini açıklar:

“Bundan sonra (DP’nin iktidara gelmesinden sonra bn) Amerika’ya kapılar sonuna kadar açıldı. Yabancı sermaye teşvik kanunu çıkarıldı. NATO’ya girildi, ikili anlaşmalar yapıldı, ekonomik ve askeri alanda Amerika’ya bağlanıldı. Ve Kurtuluş Savaşı vermiş Türkiye tekrar emperyalizmin güdümünde bir ülke oldu. Demokrasi vaadi ile DP bütün muhalefet politikasını susturdu. Yeraltı ve yerüstü servetlerimizi Amerika’nın emrine verdi… Amerikan mamul maddelerinin satılması gerektiği için ağır sanayi engellendi. Montaj sanayine hız verildi.” (I.THKO Davası, s.338-39)

27 Mayıs ve Sonrası

Hüseyin İnan savunmasında, DP iktidarı döneminde, ABD’nin ülke ekonomisi üzerinde etkinlik kurduğunu, NATO ve ikili anlaşmalarla bağımlılığın perçinlendiğini anlatır ve artık ülkemizin Kurtuluş Savaşı öncesine, geriye götürüldüğünü belirtir ve sonra 27 Mayıs ve ertesindeki gelişmeler hakkındaki görüşlerini ortaya koyar.

“Bu gidişe 1960 yılında son verildi. DP kapatıldı. Siyasi ortamda at koşturanlar cezalarını çektiler, fakat bunları iktidara getiren Amerika’yı yurda sokan takıma önemli bir şey yapılmadı. Bir yıl sonra yeni Anayasanın kabulü ve normal siyasi ortamın kurulması ekonomik yapıya hâkim olan bu takım AP adıyla sahneye çıktı. Ve 1964 yılına kadar bocaladı.”

Hüseyin İnan, İnönü’nün Başbakanlıktan düşürülüşü ve Demirel’in iktidar oluşunu anlatarak savunmasını sürdürür.

“Aynı yıl (1964 bn) Amerikan oyunu ile İsmet İnönü düşürüldü ve AP tekrar iktidara geldi. Toprak ağası olan eski Başbakanın (Menderes bn) yerini artık bir Amerikan Şirketinin Temsilcisi Süleyman Demirel aldı. Politikası ve tutumu ile DP’den hiçbir farkı olmayan bu iktidar 12 Mart muhtırasına kadar iktidarda kaldı.”

Hüseyin İnan savunmasında 27 Mayıs’ın getirdiklerinden; 1961 Anayasasının kalkınmacı, reformcu karakterinden ve bu anayasanın gelecek iktidarların gerici yollara girmesini önlemeye yönelik oluşturduğu kurumlardan söz etmektedir.

“27 Mayıs’ın getirdiği önemli iki mesele, 1-Ülke kalkınmasına, sanayileşmeye açık ve reformları ön gören 1961 Anayasası, 2. Bu Anayasanın teminatında gelecek iktidarın keyfi tutum ve politikasının faşizm yöntemini önleyici kurum ve müesseseler getirmesidir.”

Anayasanın AP iktidarları dönemindeki (1965–71) uygulanması, daha doğrusu uygulanmaması, yapılan partizanlıklar, kalkınma konusunda gerekli olan adımların atılmaması ve anayasanın yapılmasını emrettiği reformların gerçekleştirilmemesi hakkındaki görüşlerini ise şöyle dile getiriyordu:

“AP 27 Mayıs’ın ve 1961 Anayasasını kendisine düşman bildiği için Anayasayı uygulamadı ve rafa kaldırdı. Devletin kurum ve müesseselerine keyfince adam atayarak, yanlış uygulamalarla buraları Parti büroları haline getirdi. Ve bunu büyük oranda başardı. Temel politikası DP’nin aynısıydı. Montaj sanayi hızla ilerledi. Ağır sanayi kurulamadı, halkın sefaletle geriliği devam etti. Anayasanın öngördüğü reformlar yapılamadı. Ve kısaca Türkiye geri kalmış bir ülke olmaktan kurtulamadı.”

Hüseyin İnan Türkiye Gerçeklerinin Altın Çizer

Hüseyin İnan burada “Anayasanın emrettiği reformlar yapılamadı” derken aslında “yapılmadı” demek istediği çok açık. Savunmasının bundan sonraki kısmında Türkiye’nin o günlerdeki ekonomik, askeri ve siyasi bağımlılığının haritasını çıkarır.

“35 milyon nüfusunun 24 milyonu köylerde, okulsuz, yolsuz açlığa terk edilmiş halde halkının %70’i hala okur-yazar olmayan, 500 bin işçisi Almanya’ya, Avustralya’ya göçmen olarak gitmek isteyen milyonların sırada beklediği köyden şehre akının hızla geliştiği, şehirlerin sanayileşmediği, köylerin hala ağa, tüccar, eşraf kontrolünde olduğu, yıllık kalkınma hızının yıllık nüfus artışının altında bulunduğu, seçimden seçime elli, yüz yıllık yatırımların temlinin atıldığı, ağır sanayi diye kolonya fabrikalarının açıldığı, tarikatçılığın, nurculuğun ve kuran kurslarının asırlar öncesinin geri düşüncelerini yaydığı bir Türkiye”yi anlatıyordu. (Age, S.340)

Savunmasına emperyalizmin ülkemizi nasıl hegemonyası altına aldığını açıklayarak devam eden Hüseyin İnan, halkın karşı karşıya bırakıldığı önemli sorunları ve baskıları tarihi süreç ve o günün gerçekliği içinde özetler:

“1955 ikili anlaşma, 101 üssü, NATO’su, CENTO’su, 20 bin askeri, binlerce Barış Gönüllüsü ve Bakanlıklardaki danışmanları ile askeri, kültürel alanda; montaj sanayii, meşrubat sanayii, tüketim sanayii, sağlık ve turistik tesisleri ile ekonomik alanda ve Morison şirketinin Türkiye temsilcisi Süleyman Demirel ile politik alanda Amerika ülkemiz yönetiminde söz sahibi oldu. Böyle bir Türkiye bize göre yarı bağımlı bir Türkiye’dir… Türkiye gibi ekonomisi Amerika’ya bu derece bağlı ve bu kadar üssün bulunduğu ülke parmakla gösterilecek kadar azdır. Ama ne yazık ki, Kurtuluş Savaşında milyonların canı ve malı pahasına kurtulan Türkiye bir avuç insanın menfaati uğruna Amerika’ya bağımlı hale getirildi. Bugün yurdumuzda her doğan çocuk Amerika’ya 3500 lira borçlu doğmaktadır. Yıllardır alınan borçların faizi borçların kendisini geçmiş fakat bu borçların kat kat fazlası kar dışarı transfer edilmiştir. Yurdumuzu Amerika’ya peşkeş çekenler 1940’larda Almanya’ya alkış tutanlar 1900’lerde İngilizlerle Osmanlı Devletini paylaşanlardır. Böyle bir ortamda halkımız demokratik taleplerle ortaya çıkınca zorla bastırılıyorlardı. İki yılda kanuni gösteri ve yürüyüşlerde 20’den fazla genç ölmüş binlercesi yaralanmıştır.”

Hüseyin İnan, ülkemizin emperyalizm tarafından tahakküm altına alınma sürecini anlattığı bu satırlardan sonra egemen sınıfların 61 Anayasasına bakışını, iktidar çevrelerinin yasakçılığını ve onlara karşı gelişen muhalefeti anlatır:

“1961 Anayasasına öcü gözü ile bakıldı. Ve nerede ise Anayasa sözcüğünü dahi yasaklar oldular. Böyle bir ortamda iktidarı yıpratıcı çeşitli baskı unsurları doğdu. Bunların bir kısmı açık, bir kısmı gizli çalışıyordu. İşte THKO böyle bir ortamda mücadeleye başlamıştı. Yayınladığımız bildiride açıkça düşman olarak ilan ettiğimiz emperyalizm, işbirlikçi patronlar ve ağalar takımı bunlardır. Bunlara karşı mücadeleyi bir yurtsever olarak ve inanarak yürüttük.”

Hüseyin İnan 12 Mart Muhtırasının verilişini, muhtevasını ve sonrasını açıklarken tekelci sermaye içindeki çelişkilere de vurgu yapar.

“12 Mart Türk Silahlı Kuvvetlerinin namlularını parlamentoya ve Demirel Hükümetine çevirdiği gündür. Muhtıradan sonra Hükümet çekilmiş, Parlamento yerinde kalmıştır. Oysa muhtırada Parlamento da Hükümet kadar suçlanmaktadır. Muhtıranın diğer kısımlarında ise yeni Hükümetin Atatürk Devrimlerini gerçekleştirmesi Anayasal reformları yapması ve anarşiye son vermesi istenmektedir… (Muhtıradan sonra bn) AP iktidardan çekilmiş, fakat Parlamentoda ağırlığını muhafaza etmiştir. Yeni iktidar için AP, CHP’nin çoğunluğu, MGP ile diğer partilerin ittifakı ile Erim iktidarı sahneye çıkmıştır. Muhtırada Atatürk Devrimlerinden ve Anayasal reformlardan bahsedilmesine rağmen böyle bir iktidarın yerine İkinci Cihan Savaşının hortlattığı Hacı Ömer Holding ve Akbank saltanatıyla AP tahttan inmiş, yerine Koç Holding ve Yapı Kredi Bankası saltanatı Erim iktidarıyla tahta geçmiştir… Bu iki güç arasında önemli sayılabilecek bir fark Erim iktidarında toprak ağalığı ve tefecilik gibi konularda AP’den daha ilerici ve dürüst bakanların bulunmasıdır.”

Hüseyin İnan’ın sözünü ettiği “AP’den daha ilerici ve dürüst bakanlar” hükümete girmelerinden yaklaşık 8 ay sonra istifa eden 11’lerdir. “Beyin Kabinesi” olarak anılan 1. Erim Hükümetiyle ilgili kamuoyunda büyük bir reform beklentisi yaratılmıştı. Ancak kısa sürede aksi yönde gelişmeler ortaya çıkacak ve sonuçta 11’ler istifa edeceklerdi.

Hüseyin İnan, AP’nin iktidardan düştükten sonra da ekonomiyi kontrol edebildiğini çünkü ABD ile ilişkilerini sürdürdüğünü söyler ve savunmasına şöyle devam eder:

“Bu yüzden Erim Hükümeti AP’yi karşısına alacak güçte değildir. Onu kendisine destek yapmak zorundadır ve böyle davranmıştır… Erim iktidarı namluların desteği ile ve AP ile menfaat ilişkilerine girerek, varlığını devam ettirmiştir.”

Koşulların AP ile Erim Hükümetini pazarlığa ittiğini, AP’nin yargılanmamak şartıyla Erim’e destek olduğunu belirten Hüseyin İnan, bu ilişkinin ne kadar süreceğinin belli olmadığını belirttikten sonra “bir de işin diğer yönü” olduğunu söyler:

“12 Mart muhtırası ile bir hükümet düşürülmüştür. Suçu açıktır. Anayasayı ihlaldir. Türkiye halkına ve Dünya kamuoyuna Erim iktidarının hesap vermesi gerekir. (Erim, hesabı asıl suçlu olan AP iktidarını yargılamadığı için vermelidir, bn.)Oysa asıl suçlu, AP, Erim iktidarı ile ittifak halindedir. Bunun için başka suçlu bulmak gerekir. Ve biz 20 genç asıl suçlu olarak vatana ihanetten şu anda mahkeme huzurundayız. 50 yılın bütün hesabını 20 gençten soruyorlar. Bununla da kalmayarak daha da ileri gidiyorlar, üç ayda eşi görülmemiş zamların, vergilerin ve hayat pahalılığının yaratıcısı ve reformların engelleyicisi Parti ve Bakanların üstüne örtü çekilerek dikkatler bizim üzerimize çekilip, biz 20 genç topun ağzına sürülüyoruz.”

Verilecek cezayı yukarıda anlattığı “pazarlık”ın belirleyeceğini ifade eden H. İnan “İddia makamını muhatap olarak” almadığını belirttikten sonra şöyle diyordu:

“Ve Mahkemeyi bağımsız yargı olarak kabul etmiyorum. Karanlık günler yaşadığımız Erim iktidarı döneminde sözlerimizin halktan gizleneceğini biliyorum. Cezamızın başka organlarca verileceğini (de) çok iyi biliyorum.”

Mücadele Sürecektir

Hüseyin İnan, Anayasaya saygı yürüyüşlerinde saldırıya uğradıkları halde Anayasayı ortadan kaldırmakla suçlanmalarının tezat teşkil ettiğinden söz eder ve yargılamanın sonucu ne olursa olsun söylediklerinin gerçekleşeceğini ve mücadelenin mutlaka devam edeceğinin altını çizer.

“Bu kavga biz olmasak da devam edecektir. Türkiye halkı var oldukça devam edecektir. Yurtsever analar var oldukça devam edecektir.”

Hüseyin İnan, savunmasında devrimcilerin Türkiye’de ilerici her adıma destek verdiklerini, gericiliğe ise hep karşı çıktıklarına vurgu yaptıktan sonra 12 Mart yönetiminin reformculuğu konusunda şunları söyler:

“… toprak reformu yapacak bir iktidar o reformun stratejisi için toprak ağalarının partilerinden yardım bekler(se) buna sadece güleriz. Onun için tekrar ediyoruz. Bu reform beyaz bir reform olacaktır. Sadece yapılmış olmak için yapılacaktır…”

Erim Hükümetinin reformculuğuna inanmayan Hüseyin İnan, her şeye rağmen “Petrol, Boraks gibi madenlerin devletleştirilmesi çok önemli ve ilerici harekettir” demektedir. Kromun devletleştirilmesini de isteyen İnan bunları yapmaya iktidarın gücünün yetmeyeceğini çünkü bu girişimlere ABD’nin engel olacağını ve iktidarın Amerika ile ortaklığı devam ettireceğini ifade etmektedir.

Sıkıyönetimin gerçek nedeninin Anayasayı değiştirmek ve iktidarda kalabilmek olduğunu belirten Hüseyin İnan, Erim’in yeni bir Salazar olma sevdasında olduğunu ifade eder.

Savunmasında THKO’nun ülkenin emperyalizme olan bağımlılığına son vermek amacıyla mücadeleyi başlattığını anlatan Hüseyin İnan, bu örgütün düşünce ve eylemlerinin isnat edilen suç ve istenen ceza ile ilgisinin olmadığını ortaya koymaya çalışır. 12 Mart muhtırasından, bu muhtıra sonrasında kurulan Erim hükümetinin sınıfsal karakterinden, AP’nin bu dönemde de oynadığı önemli rolden ve asıl suçluların emperyalizm, işbirlikçileri, 12 Mart darbecileri, Erim iktidarı ve müttefiki AP olduğunu belirten Hüseyin İnan, savunmasının sonunu şu sözlerle bağlıyordu:

“1961 Anayasası için hayatlarını ortaya koyan 27 Mayıs ihtilalinin öncüleri Vatan haini ilan edilmek üzeredir. İhtilalin başı Cemal Gürsel Amerikan hapları ve iğneleri ile çoktan öldürülmüştür. Hepsinin yerini Erim faşizmi almıştır. Fakat bizler yarınlara ümitle bakıyoruz. Çünkü tarih çok büyük saltanatları yerle bir etmiştir. Buna inancım tamdır. Son sözüm yaşasın 1961 Anayasası” diyerek savunmasını bitirir. (I. THKO Davası Mahkeme Dosyası, s.346)

Yusuf Aslan’ın “Son Sözleri”

Yusuf Aslan’ın idam sehpasındaki son sözleri bütün devrimciler için unutulmayacak niteliktedir.

Halit Çelenk, Yusuf Aslan’ın “sehpanın altında, yüksek ve yürekli bir sesle” şöyle haykırdığını yazar:

“Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum.

Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz.

Biz halkımızın hizmetindeyiz.

Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz.

Yaşasın devrimciler!..

Kahrolsun Faşizm!..”

Görüldüğü gibi THKO’nun önderleri her şeyden önce anti-emperyalist, yurtsever-devrimcilerdi. Ülkemizin kurtuluşu-bağımsızlığı ve halkımızın gerçek demokrasi ortamında, mutlu bir şekilde yaşaması için mücadele eden, bu uğurda hayatlarını feda eden insanlardı. Geçmişin bütün ilerici-devrimci değerlerine sahip çıkıyorlardı. Ama daha sonraki süreçlerde Onların takipçisi olma iddiasıyla ortaya çıkanların Onların yolunu geliştirdikleri söylenemez. Hele de son yıllarda öyle şeyler yaşandı ki, koca bir gelenek göz göre göre yok edildi. İzlenen zikzaklı ideolojik çizgilerin üzerine bir de Türkiye halkının gerçeklerine ve mücadele geleneğine aykırı politikalar eklenince bu büyük ve yerli hareket adeta bitirildi.

Son bir not: Tohumu Kızıldere’de atılan devrim kardeşliği 1970’li yıllarda da sürdürülseydi Türkiye sosyalist hareketi ülkemizin geleceğinde ağırlığını etkili bir şekilde koyabilirdi. Bu durumda kelimenin gerçek anlamıyla birleşik devrimci mücadeleyi örgütleyebilirdik ve bugünlerde karşılaştığımız olumsuzlukların hiçbirini yaşamak zorunda kalmazdık.

Denizlerin verdiği kavgaya; emperyalizme, her türlü gericiliğe ve sınıf mücadelesinden sapmalara karşı duracak devrimci-yurtsever, sosyalist gençlerin sahiplenmesi umuduyla…

Mehmet Ali Yılmaz

(*) Deniz’in sözünü ettiği Vagon-Li, Osmanlı’nın son yıllarında ve Cumhuriyet döneminde ülkemizde faaliyet yürüten Fransız demiryolu şirketidir.

Vagon-Li olayı şöyle meydana gelmiştir: 1933’de bu şirketin Beyoğlu’ndaki bürosunda bir Türk çalışan Türkçe konuşur. Şirketin Belçikalı müdürü büroda Fransızca konuşma zorunluluğu olduğu gerekçesiyle bu memura para ve 15 gün işten uzaklaştırma cezası verir. Bu olayın kamuoyuna yansıması üzerine Darülfünun’lu ve MTTB üyesi binlerce genç (ünlü matematikçimiz Cahit Arf da aralarındadır) bu şirketin Beyoğlu ve Karaköy bürolarını tahrip ederler, gazetelerin önünde gösteri yaparlar.

Vagon-Li olayından sonra Pera’daki şirketlerin yabancı dille yazılmış tabelaları Türkçe yazılır ve 1928’de olduğu gibi “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası yeniden başlatılır.

Vagon-Li daha sonra diğer yabancı şirketler gibi devletleştirilir.

Bu Eller bizim

0

Sevmiyorsan başın alıp gidersin
Savaşla kazandık bu İller bizim.!
Neden bölücüsun ayrım edersin
Şehitlerle dolu bu Eller bizim.!

Her ovada yiğitlerin yetişir
Kumruların kekliklerin ötüşür
Sıralanmış aşıklar ın atışır
Laz,Kürt,Zaza,Çerkez bu diller bizim

Seher vakti bülbül dertli öterdi
Vatan diye kalbî hızlı atardı
Gül aşkıyla yaralıydı beterdi
Bülbülün öttüğü bu güller bizim

Eser yeller ağaçların sallanır
Arı uçar peteklerin ballanır
Güzellerin beyazlanır allanır
Ilgıt ılgıt eser bu yeller bizim

Göçler yola sıralanır gideriz
Yüce yaradana dua ederiz
Söyle zalim biz Vatan,sız nideriz
Kıvrılıp uzanan bu yollar bizim

Vatansızlar Vatan kıymeti bilmez
Hain olanların yüzleri gülmez
Türk Milleti onurludur eyilmez
Tutuşup yansada bu dallar bizim

HÜDAVERDİ kurban olsun Vatan,a
Selâm olsun büyüğüme Atam,a
Vurulup alnından şehit yatan,a
Yıldız,la Hilalle bu allar bizim…


Hüdaverdi Altun 08-08-2021;13;10

ŞEMS-İ TEBRİZİ’NİN 40 KURALI;

0

1. Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sen de bu vasıflardan bolca var demektir. 

2. Hak Yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil! 
3. Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batınınin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindirki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye. 

4. Kainattaki her zerrede Allahın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescitte, kilisede, havra da değil, her an her yerdedir. Allahı görüp yaşayan olmadığı gibi, O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır. 

5. Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:”Bırak kendini, ko gitsin! ” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var! 

6. Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin. 

8. Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sadece kimsenin bilmediği gizli bir bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir. 

9. Sabretmek öylece durup beklemek değil ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir.Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki,gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. Ne yöne gidersen git,-Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney-çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır. 

11. Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir. 

12. Aşk bir seferdir.Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur. 

13. Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir.Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üsütne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? 

15. Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek hepimiz tamamlanmamış birer sanat eserleriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin. 

17. Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır. 

 
19. Başkalarından saygı, ilgi yada sevgi bekliyorsan,önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir. 

22. Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil… 

23. Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır, ne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. Madem ki indan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allahın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak buna yakışır , soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir. 

25. Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz. 

26. Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

27. Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsin o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir. 

28. Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise, başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatını yaşar. 
29. Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demektir. Bu sebepten, “ne yapalım hayatımız böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıpta kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez. Kusur örter. 

31. Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar. 

32. Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost… Ve sakın doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

33. Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil,hiçlik bilincidir.

34. Hakka teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir belde de yaşar.

35. Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır. 

36. Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrıda onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer.
Onun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan! 
37. Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde herşey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.

38. “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli. (

39. Noktalar sürekli değilse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, herşey yerli yerinde kalır, merkezinde…… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar. 

40. Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi yada cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata yada tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.

Kazım Balaban