Ana Sayfa Blog

Ey aşıklar ey aşıklar

0

Ey âşıklar, ey âşıklar
Aşk mezheb-ü dindir bana
Gördü gözüm dost yüzünü
Yas kamu düğündür bana

Ey padişah, ey padişah
Uş ben beni verdim sana
Genc-ü hazinem kamusu
Sensin benim önden sona

Evvel dahi bu akıl-u can
Senin ile asl-ı mekân
Ahir yine sensin mekân
Uş varuram senden yana

Senden sana varır yolum
Senden seni söyler dilim
İlle sana ermez elim
Bu hikmete kaldım tana

Artık bana ben demeyem
Kimseneye sen demeyem
Bu kul, o sultan demeyem
Varurem senden yana

Dost aşka ulaşalıdan
Dünya ahıret bir oldu
Ezel-ü ebed sorarsan
Dün ile bu gündür bana

Artık bize yas olmaya
Hiç gönlümüz pas olmaya
Zira Hak’tan gelen âvâz
Savulmaz düğündür bana

Ben aşkından ayrılmayam
Dergâhından ırılmayam
Eğer benden gider isem
Senin ile varam bana

Ol dost beni viribidi
Var dünyayı bir gör dedi
Geldim, gördüm hoş ârayiş
Seni seven kalmaz ana

Kullarına vâdeyledi
Yarın uçmak verem dedi
Ol dostların sevindiği
Yarınım bu gündür bana

Bu âhile, bu zârile
Bu hikmeti kim ne bile
Bilse dahi gelmez dile
Tuttum yüzüm senden yana

Sensin bana can-u cihan
Sensin bana genc-i nihan
Sendendürür assı ziyan
Ne işe gele benden bana

YUNUS sana tuttu yüzün
Unuttu cümle kendözün
Cümle sana söyler sözün
Söz söyleten sensin bana

Benim ol aşk bahrisi

0

Benem ol aşk bahrisi
Denizler hayran bana
Derya benim katremdir
Zerreler umman bana

Kaf Dağı zerrem değil
Ay-u güneş bana kul
Hak’tır aslım şek değil
Mürşittir Kur’an bana

Çün dosta gider yolum
Mülk-i ezeldir ilim
Aşktan söyler bu dilim
Aşk oldu seyran bana

Yok iken yol barigâh
Varidi ol padişah
Ah bu aşk elinden ah
Dert oldu derman bana

Adem yaratılmadan
Can kalıba girmeden
Şeytan lânet olmadan
Arş idi seyran bana

Yaratıldı Mustafâ
Yüzü gül, gönlü safâ
Ol kıldı bize vefâ
Ondandır ihsan bana

Şeriat ehli ırak
Eremez bu menzile
Ben kuş dilin bilirim
Söyler Süleyman bana

YUNUS bu halk içinde
Eksiklidir, Hak bilir
Divâne olmuş çağrır
Dervişlik bühtan bana

Gizli kalmış bir kahraman Behiç Erkin

0

Miralay Behiç ERKİN

Behiç Erkin, bir İstihkam subayıdır…

Ankara Malıköy müzesi, Kurtuluş savaşının lojistik merkezidir ve Behiç Erkin yönetmiştir.

Görmenizi tavsiye ederim.
“1933. Cumhuriyet on yaşına gelmişti.
Onuncu Yıl Marşı için yarışma açıldı.

Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar’ın yazdığı sözler seçildi, Cemal Reşit Rey besteleyecekti.
Mustafa Kemal güfteyi görmek istedi. Getirdiler.

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan,
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan,
Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan,
Bir baca yükseliyor, durmadan her yamaçtan…

Okudu.

Son dizenin üstünü çizdi.
“Demir ağlarla ördük, anayurdu dört baştan” yazdı.
Sonra da Behiç Erkin’e döndü.
Çanakkale’den beri arkadaşıydı.

İstiklal Madalyalı milli mücadele kahramanıydı.
Devlet demiryollarının kurucusu ve ilk genel müdürüydü.
“Sizlerin bu on senedeki emeğiniz iyi ifade edilmiyordu, o nedenle o mısrayı değiştirdim” dedi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin on yıllık mucizevi kalkınma hamlesine imzasını atan Mustafa Kemal…

Zihinlere mıh gibi çakılan “demir ağ” metaforuyla, Onuncu Yıl Marşı’na da imzasını atmıştı.

Behiç Erkin…

İstanbul doğumluydu.
Mustafa Kemal’den beş yaş büyüktü. Kurmay subaydı.
Lojistik dehasıydı.
Çanakkale’ye asker ve mühimmat sevkiyatında inanılmaz işler yapmıştı.

Memleket işgal edilince saniye tereddüt etmeden Anadolu’ya geçti, milli mücadeleye katıldı.
Anadolu’ya geçtiği gün, Mustafa Kemal çağırdı.
“Ben cephede ne yapılması gerektiğini biliyorum, sen cepheye askerin mühimmatın erzağın nasıl getirilmesi gerektiğini biliyorsun, demiryolları işin ehli biri tarafından yönetilmezse bu işi yapamayız, demiryolları sana emanet” dedi.
Behiç Erkin, Mustafa Kemal’i yanıltmadı.

“Türkler demiryolu işletemez” önyargısını tarihe gömdü.
Savaştan sonra demiryolu okulu açtırdı, uzman personel yetiştirdi.

Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın kurucusu ve ilk genel müdürü oldu.
O yokluk döneminde memleketin demirağlarla örülmesinde birinci derecede katkısı oldu.
İşletme dilini Fransızca’dan Türkçe’ye çevirdi.

Demiryolları müzesi kurdu.
Sonradan İstanbul Teknik Üniversitesi adını alacak olan Mühendis Mektebi’ne özerklik kazandırdı.

Milletvekilliği yaptı, bakanlık yaptı, büyükelçilik yaptı.
Kurtuluş Savaşı’nın en kritik günlerinde, Mustafa Kemal acil ibaresiyle bir telgraf göndermişti.

“Sevkiyatı hızlandırın, trenleri son sürate çıkarın, geciktiren idamla cezalandırılır” diyordu.
Behiç Erkin derhal cevap telgrafı gönderdi.

“Bu hat 40 kilometreden süratli gitmeye müsait değildir, hızlandıralım derken tek bir sevkiyat bile yapamayabiliriz, emrinizi aldım, bu nedenle uygulamadım, ikinci emrinizi bekliyorum” dedi!
Mustafa Kemal’den tekrar telgraf geldi:

“Sen nasıl uygun görürsen Behiç…”
İşte bu diyalog ve bu omurgalı karakter nedeniyle, Mustafa Kemal tarafından Behiç’e Erkin soyadı verildi.

Mustafa Kemal kendi el yazısıyla Behiç’e gönderdiği mektupta, Erkin’in anlamını şöyle yazmıştı:
“Her şart altında kendi doğrularını dile getirme cesaretini gösteren, bağımsız kişi.”

Behiç Erkin gerçekten her şart altında kendi doğrularını gerçekleştiren, bağımsız kişiydi.
İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa nazi işgali altındayken, Paris Büyükelçimiz’di.

Müthiş bir insanlık örneğine imza attı, 20 bine yakın Yahudi’ye Türk pasaportu vererek, Türk vatandaşı gibi göstererek, ölümden kurtardı.

“Türk ulusu adına konuşuyorum, Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde din, dil, ırk ayrımı yoktur, vatandaşlarımıza dokunamazsınız” dedi.

20 bin insanı kurtardı.
1961’de rahmetli oldu.
Vasiyet etmişti…
“Beni, ilk demiryolu genel müdürlüğü görevini üstlendiğim Eskişehir’e, İzmir-İstanbul-Ankara hatlarının birleştiği yerde toprağa verin” dedi.
Orada yatıyor.

Albay rütbesiyle emekli olan Behiç Erkin, ömrü boyunca not tutmuştu, yaşadıklarını gün gün kaydetmişti.
900 defterden oluşan notlarını 29 Ekim 1958’de Türk Tarih Kurumu’na teslim etti.

Devlete millete tek kuruş yük olmamak amacıyla, yayın masrafları için 10 bin lira bağış yaptı, o günün parasıyla çok ciddi paraydı.
Pür dikkat okumanızı rica ederim…

Kelimenin tam manasıyla “yurtsever devrimci” olan Behiç Erkin, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan “Hatırat” isimli kitabının son paragrafında kelimesi kelimesine şunları söylüyor…

“Yukarılarda beyan ettiğim veçhile ben, 1920-1928 seneleri arasında demiryollarını idare ederken, ihmale hiç tahammül edemezdim.
Aldığım ve aldırdığım tertibat sayesinde bu sekiz sene içerisinde hiçbir yolcu telef olmamış ve yaralanmamıştır.

Sonuç olarak, 1922 büyük taarruzu sırasında Yunanlıların tahrip ettikleri demiryollarının ilk tamiri, iki metre boyunda ray parçalarıyla yapılmış ve demir köprüler gelinceye kadar ahşap köprülerle hat işletmeye açılmış iken, bu sırada dahi bir kaza kaydolunmamıştır.”
Kurtuluş Savaşı…
Büyük Taarruz…
Kaza bile yok!
“Liyakat aşığıyım” diyen Mustafa Kemal’in, devlete yönetici seçerken ne kadar isabetli tercihlerde bulunduğunun kanıtlarından biriydi. Alıntıdır.
(Yazık ki bu güzel yazıyı yazan kişinin adı yazmıyordu.)
Kürşat Karacabey

İstanbul Cemevi Semah

0

Muhammed Ali’nin kıldığı da’vâ
Yok meydanı değil var meydanıdır
Muhammed kırklara niyâz eyledi
Ar meydanı değil er meydanıdır

Kırklar özün bir araya kodılar
Anlar cenâzesin susuz yudular
Deveyi gördün mü gördüm dediler
Ört elin eteğin sır meydanıdır

Vardığın yerlerde ara bulasın
Gezdiğin yerlerde makbûl olasın
Sakla sırrını kim settâr olasın
Çek çevir kendini kâr meydanıdır

Ne diyeyim şu erkânı kurana
Yuf çekerler bu meydanda yalana
Üçyüz altmış merdiveni bilene
Kör meydanı değil gör meydanıdır

Abdal Mûsa Sultan gerçek er ise
Ali’yi sevenler muhib yâr ise
Hak’kın maksûduna erem der ise
Urganı boynunda dar meydanıdır

Muhammed Ali’nin kıldığı dava
Yok meydanı değil var meydanıdır
Bunda zarar verir nefs ile heva
Kırkların durduğu dar meydanıdır

Kırklar özün bir raya koydular
Anlar cenazesin susuz yudular
Gördüğün görmeyesin dediler
Örte gel eteğin sır meydanıdır

Gittiğin yerlerde ara bulasın
Vardığın yerlerde makbul olasın
Sakla Hak sırrını sadık kalasın
Çek çevir kendini er meydanıdır

Hiç demezler şu dünyada filanı
Yok ederler bu meydanda yalanı
Üç yüz altmış altı rütbe bulanı
Bunda can isterler sır meydanıdır

Pir Sultan’ım eydür gerçek er isen
Ali’yi seversen muhip yar isen
Hakk’ın maksuduna ereyim dersen
Rehberini al gel dar meydanıdır

İnsanca Yaşamak İçin.

0

Sınırlara vura vura başını
Sevda kıyısına çarpıyor yürek
Yaşanılır kılmak için dünyayı
Sevgiyle aşk ile örmemiz gerek

Madem yaratıldı dünyada ilkler
Öyleyse ki nedir şu özel mülkler
Unutulmamalı kardeştir halklar
Tüm dünya el ele vermemiz gerek

Boşa sayıldıkça âlimin sözü
Üşütür ısıtmaz ölünün gözü
Tapınağa değil şu güzel yüzü
İnsan birliğine sürmemiz gerek

Hakkı kendimizde bulamıyorsak
Gönül yapıp sevgi alamıyorsak
Varıp aşk sazını çalamıyorsak
İnsan sırrımıza ermemiz gerek

İnsan ol ki önce kendini tanı
Hurafenin olmaz dini imanı
Kim dedi Sivas’ta ölüm zamanı
İkiliği içten kırmamız gerek

Derler ki yazgıymış ve tanrıdandır
Özü çürüklerin mayası hamdır
İnsanın şeytanı yine insandır
Kör şeytanı yere vurmamız gerek

Aşalım dağları zulmü kırarak
İçteki kötüyü dışa vurarak
Kardeşçe el ele halay kurarak
Kanayan yarayı sarmamız gerek

Önce varlığı bil doğayla özleş
İnsan ol ki bir kez kendinle yüzleş
Vurguni değil mi tüm dünya kardeş
Biraz kendimizi yormamız gerek

Abdudullah Oral…

Beni kafir sanma zahit

0

“Bu ne bir mezheptir, dinden içeri…”
Yunus Emre

GİZLİ

Beni kafir sanma zahit
Din içinde dinim gizli
Bizde olmaz belge, şahit
Mektebim yok, ilim gizli

Bizdeki baş Hakk’a bağlı
Yüreğimiz aşkla dağlı
Gerek yok beş vakit çağrı
Kulak duymaz, dilim gizli

Bize inmez ayet, kitap
Aşk eliyle düştük bitap
Yol nefesi her bir hitap
Dilde açar gülüm gizli

Gören olmaz namazımı
Duyan olmaz avazımı
Kimse bilmez niyazımı
Hakk’a kalkan kolum gizli

Deruni’yem özüm serdim
Ne ceme ne dara girdim
Ben ikrarı bana verdim
Vicdanımda yolum gizli…

   Hıdır Çam (Derunî)

Cehennemle korkutulan bizlere

0

Müslümanlar için , günahlarından dolayı ceza olarak cehennemde ateşte yanacaklar diye öğretilen şey tamamen uydurma olup, böyle bir şey yok.
Zira;
Her dinde “kötüler için cehennem” kavramı vardır.
Bu anlamda cehennem fikri evrenseldir.

Peki tasvirler /anlatımlar neden farklı?

Sıcak Arap coğrafyasında en büyük korku:

Susuzluk

Kavurucu sıcak

Çöl ve ateş

Bu nedenle cehennem ateş ve hararet üzerinden anlatılır.

Soğuk kuzey ülkelerinde ise korku:

Donmak

Aç kalmak

Sonsuz karanlık

İskandinav mitolojisindeki cehennem (Helheim) tasviri;
soğuk, sisli ve donmuş bir ölüm diyarıdır.

Yani cehennem anlatıları çoğu zaman toplumların:

En büyük doğal korkularını

Günlük tehdit algılarını

Ahlaki düzen anlayışlarını yansıtır.
Dinî yaptırım mekanizmaları tarih boyunca, hukukun zayıf olduğu dönemlerde güçlü bir toplumsal düzen aracı olmuştur.
Adeta görünmeyen bir “kozmik gözetim sistemi ve gizli polisi”gibi çalışmıştır.

Çünkü insan adalet ister.
Dünyada birçok kötülük cezasız kalır.
“Şimdi değilse bile bir gün adalet gerçekleşecek” inancı psikolojik bir denge sağlar.

Özetle:
Bütün dinlerin ortak amacı, ateşte yanacaksınız yada donmuş topraklar,sisli buzlar içinde cezalandırılırsınız diye korku üretmek değil; insanı Adaletli , vicdanlı, merhametli, dürüst, ahlaklı, hak yemeyen iyi bir yaşamaya yönlendirmektir .
Korkutulanlardan değil, eğitilmiş İyi ahlaklı insanlardan olalım.
•••

SAYIN BAKAN
SUÇ İŞLİYOR OLABİLİRSİNİZ…

Sayın Milli Eğitim Bakanı öğretmenlik veya pedagojik eğitim alanında doğrudan bir mesleki geçmişiniz yok.
Eğitim fakültesi mezunu bir öğretmen ya da pedagojik alanda formasyon almış biri değilsiniz; Kariyerinizi eğitimle zerre kadar ilgisi olmayan Kamu yönetimi ve Siyaset bilimleri dalında yaptınız.
Ama maalesef Milli Eğitim Bakanı olarak ülkemizde çocuklarımızın geleceğine yön veriyorsunuz.
En son genelgenizle Ramazan etkinlikeri adı altında Okullardan 4/6 yaşındaki çocuklardan lise öğrencileri dahil bütün öğrencilerin, ramazanda camilere götürülmesi, teneffüslerde maniler ,ilahiler dinletilmesi, iftahar , sahur fotoğraflarını çektirip okulda paylaşmalarını, etkinlikler düzenlenmesi ve raporlanmasını istediniz .
Sayın Bakan;
Özellikle 4–10 yaş arası çocuklar soyut kavramları (inanç özgürlüğü, mahremiyet, laiklik gibi) tam olarak kavrayamazlar; daha çok somut karşılaştırmalar yaparlar. “Kimin sofrası zengin?”, “Kim fotoğraf getirdi?”, “Kim getirmedi?”, “Kim oruç tutuyor?” gibi ayrımlar, çocuklar arasında sosyal hiyerarşi ve dışlanma üretme potansiyeline sahiptir.

Bu tür etkinliklerde oluşabilecek başlıca riskler:

  • Sosyal karşılaştırma: Çocuklar yemek çeşitliliği üzerinden ekonomik kıyas yapabilir.
  • Dini görünürlük baskısı: Oruç tutmayan ya da farklı inançtan ailelerin çocukları kendini açıklama zorunluluğu hissedebilir.
  • Fişlenme endişesi yaratır.
  • Mahremiyet ihlali: Ailenin dini pratiği kamusal alana taşınmış olur.
  • Akran baskısı: “Neden sen getirmedin?” gibi sorular küçük yaşta utanç ve aidiyet kaygısı yaratabilir.

Okul, tüm çocukların eşit ve güvenli hissettiği kamusal bir alandır. İnanç temelli uygulamaların kurumsal faaliyet haline getirilmesi; sadece çocuklar arasında kalmayıp aileleri arasında da ayrıştırıcı sorgulamalara ve dolaylı olarak ayrışmaya ve fişlemeye yol açar.

Yaratılan bu durum “kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlikedir ve dolayısıyla TCK 216/1 ve devam eden bölümlerinde açıkça ifade edilen “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunu işlemiş olabilirsiniz.
Zira ,farkında olarak veya olmayarak halkın bir kesimini;

  • sosyal sınıf,
  • ırk,
  • din, mezhep,
  • cinsiyet
    veya bölge farklılığına dayanarak diğer bir kesime karşı kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kişi durumunda kalabilirsiniz.

Saygılarımla
Av.Seçkin Dabak

ÖLÜ İLE MUHABBET

0

Bir ölü dirildi binyıl önceden;
“Yolcular bozulmuş yol bozuk” dedi.
Tüterken gözünde zaman inceden,
“İnsanlar çıldırmış kul bozuk” dedi

İbrişimden kuşak sarmış beline,
Bağladı atını söğüt dalına,
Dal dipten kırıldı düştü eline,
“Söğütler görklü de dal bozuk” dedi.

Oturdu soframa karnı kursaksız!
Ekmeği ortadan kesti bıçaksız,
Daldırdı kâseye eli tırnaksız!
“Herşeyin âlâ da bal bozuk” dedi.

“Ey yolcu sen kimsin nerden gelirsin?
Sen bu hakikati nerden bilirsin?”
“Cevabı kendinde ara bulursun,
“Âsırlar muallak yıl bozuk” dedi.

Dedi, “yol üstünde bir hana girdim,
Manasız yazanlar çizenler gördüm”
“Kalem mi değişti, kim bunlar” sordum?
“Kalemler aynı da el bozuk” dedi.

“Mahluklar maddenin maliki olmuş,
Zayıflar çalışmış güçlüler çalmış,
Çok hesap divan-ı mahşere kalmış,
“Kanunlar yapmacık, hâl bozuk” dedi.

Sonunda ismimi sordu nitekim,
Şair “Narmânî’yim” şaştı “o da kim”?
Dedim “nağme ile devacı hekim”
“Makamın mahir de tel bozuk” dedi…

Nurullah Özdemir #NARMÂNÎ
6 Nisan 2022

Çıktım şu alemi seyran eyledim

0

Çıktım şu alemi seyran eyledim
Açılmış baharı gülü dağların
Sökülmüş bendleri cuşu yenilmez
Çağlayuban akar seli dağların

Yiğit atına binmese yakınır
Yüreğinde olan elbet çekinir
Kar yağar da dört köşesi yekinir
Yol vermez aşmaya yeli dağların

Aslanı kaplanı yanar yolunur
Şikar almış alçağına dolanır
Yel estikçe safasından salınır
Aheste aheste dalı dağların

Ben kamilim zerresine ermişim
Baharında gonca gülün dermişim
Mürvetsiz beylerden eyi görmüşüm
Yiğidi yaldırır ah dağların

Köroğlu eydür sende tasa olmaz
Yüreğinde aşkı olan yenilmez
Çok dövüşler olur kimseler bilmez
Söylemeye yoktur dili dağların

Köroğlu

Terk edeyim seni ey kaşı keman

0

Terk edeyim seni hey kaşı keman,
Vefası olmayan yârda nem kaldı?
Hiç mi yok sevdiğim göğsünde iman?
Beni Mecnun eden yârda nem kaldı?

Felek benden beter etsin hâlini,
Ben ölürsem yadlar sarsın belini.
Garip bülbül güle versin meylini,
Figanın arttıran yârda nem kaldı?

Akar gözüm yaşı, bir dem silinmez,
Koy başım sağ olsun, yâr mı bulunmaz?
O yârin yanında kadrim bilinmez,
Kadrimi bilmeyen yârda nem kaldı?

Karac’oğlan der ki: Severim candan,
Can esirgemezdim cananım senden.
İşittim, sevdiğim vazgeçmiş benden,
Giderim gurbete, daha nem kaldı?

KARACAOĞLAN

Maviye çalar gözlerin

0

Maviye,
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine.
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık…

İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N’olur gel,
Ay karanlık…

Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cigaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çiyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık…

Ahmed Arif

ATATÜRK

0

Selanik sokağı üstünde taşlar
Mazlumun gözünden dökülür yaşlar
İşte bu hikaye böylece başlar
Masmavi gözlerle doğdu Atatürk.

Babası ölünce işler karıştı
Dayısının çiftliğinde çalıştı
Elinde deynekle işe alıştı
Tarladan kargalar kovdu Atatürk.

Her yerde yabancı postallar vardı
Sokağa çıkmaya insan korkardı
Küçücük beynini düşünce sardı
Ezayı cefayı gördü Atatürk.

Yatılı askeri okul yuvası
Disiplin içinde dersin havası
İçinde memleket hali sorusu
Aklına bir şeyler koydu Atatürk.

Izdırap ve zulüm bitmez biçimde
Özgür bir vatan umut içinde
Padişah keyfinde saray içinde
Gidişat kötüydü gördü Atatürk.

Omuzunda yükseldikçe rütbeler
Toplandı hemen Kuvay-i Milliler
Belirlendi özgürlüğe fikirler
İstikbalde ışık gördü Atatürk.

On dokuz Mayıs’ta Samsun’a çıktı
Oradan memleket haline baktı
Bize ya istiklal ya ölüm haktı
Diyerek planlar kurdu Atatürk.

Amasya tamimi, Sivas, Erzurum
Konuşuldu kongrelerde her durum
Bu gidişle vatan sonu uçurum
Deyip kararını verdi Atatürk.

Bir meclis kurmaya karar verildi
Ankara en uygun yeri denildi
Bin dokuz yüz yirmi meclis kuruldu
Meclise ilk başkan oldu Atatürk.

Cepheden cepheye koştu tek başa
Yanında Mehmetçik, subaylar, paşa
Sakarya’da oldu mareşal paşa
İleride zafer gördü Atatürk.

Çanakkale Boğazı’nda gemiler
Birbirine girdi uçan mermiler
Seyit Onbaşıyı geçemediler
Zafere adını yazdı Atatürk.

Devrimleri ölmez, fikirler ölmez
Yaşayanlar ölür, ölenler ölmez
Esaret bir daha geriye gelmez
Cumhuriyet dedi kurdu Atatürk.

Amansız hastalık sarınca başı
Henüz elli yedi olmuştu yaşı
Peşinden yüz binler döktü gözyaşı
Hayata gözünü yumdu Atatürk.

Üstüne örtüldü ay yıldız bayrak
Kucağını açtı çağırdı toprak
Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkarak
Sevenler gönlüne doldu Atatürk.

Ünyeli Kulfani bu sevda bitmez
Dünyaya bir daha Atatürk gelmez
Öldüler demeyin ölüler ölmez
Ahrette yeniden doğdu Atatürk…

Bir şaha kul olmak gerek

0

Bir şaha kul olmak gerek
Hergiz ma’zûl olmaz ola
Bir eşik yaslanmak gerek
Kimse elden almaz ola

Bir kuş olup uçmak gerek
Bir kenara geçmek gerek
Bir şerbetten içmek gerek
İçenler ayılmaz ola

Çevik bahri olmak gerek
Bir denize dalmak gerek
Bir gevher çıkarmak gerek
Hiç sarraflar bilmez ola

Bir bahçeye girmek gerek
Hoş teferrüç kılmak gerek
Bir gülü koklamak gerek
Hergiz ol gül solmaz ola

Kişi âşık olmak gerek
Ma’şûkayı bulmak gerek
Aşk oduna yanmak gerek
Ayrık oda yanmaz ola

YUNUS imdi var dek otur
Yüzünü hazrete götür
Özün gibi bir er getür
Hiç cihana gelmez ola

ÖZTELLİ Cahit, Yunus Emre, Doğuş Matbaası,, İstanbul, 1984

Ozanlarımız

0

Ezelden böyledir çarkı devranı
Kaç yüz yıllık yolculuğun figanı
Kul Himmet Fuzuli Ozan Virani
Gerçeği sezdirdi Ozanlarımız

Sürmedi dünyanın sefa demini
Kırklar meydanında tuttu cemini
Nesimi Hatayi koca Yemini
Haini tezdirdi Ozanlarımız

Asırlardır böyle bu kara düzen
Türküler figanda türküler hazan
Pir Sultan’ım şaha derdini yazan
Zalimi kızdırdı Ozanlarımız

Kimisi gurbette ağladı durdu
Kimisi bir ağıt bozlak savurdu
Kimisi yok yere canını verdi
Gönülden süzdürdü Ozanlarımız

Bazen bir sevdanın düştü peşine
Bazen mendil oldu dinmez yaşına
Anadolu toprağına taşına
Adını kazdırdı Ozanlarımız

Elinde kalemi yürek yaralı
Nasıl anlatayım bahtı karalı
Elde sazı dilde türkü sıralı
Cihanı gezdirdi Ozanlarımız

Katline vaciptir verildi ferman
Âlimler çağırdı yetiş elaman
Haksızlık önünde kurdular divan
Düzeni bozdurdu Ozanlarımız

Türküler ağladı gözelerinde
Nağmeler inledi yazılarında
Anlattı Neriman dizelerinde
Ağıtlar yazdırdı Ozanlarımız

02/07/2015

Neriman Us