Ana Sayfa Blog

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Bağlamında Bir Tartışma – Rızalık Yolu mu, Tüzük Yolu mu?

0

İsmail Engin : Alevi Antropolojisi Bağlamında Bir Tartışma – Rızalık Yolu mu, Tüzük Yolu mu?

[İsmail Engin] Aleviliği günümüzde genel geçer şekilde “rızalık yolu” olarak tanımlamak kadar, rızalığın yerini bütünüyle “tüzük yolu”nun aldığını söylemek yüzeysel bir bakıştır. Antropolojik açıdan soru, rızalık ile tüzüğün birbirinin basit karşıtı olup olmadığının dışında; “Alevi olarak adlandırılan ilişkilerin hangi inanç odaklı toplumsal, hukukî ve kurumsal biçimler içinde yeniden üretildiğidir.”

O nedenle, konuya, “Alevilikte eskiden rızalık vardı, şimdi tüzük var” biçiminde doğrusal bir kayıp anlatısının dışında, “bir ilişki biçiminin başka bir ilişki biçimiyle nasıl eklemlendiği ve dönüştüğü” üzerinden bakmak, gerekmektedir.

Alevi erkânında “rızalık” hem bir ahlâkî ilke hem de insanların birbirleriyle, yol ile, cemaat ile ve erkân ile kurdukları ilişkinin örgütlenme biçimlerinden biridir. Dâr, kişinin, yolun ve cemaatin huzurunda kendi sorumluluğuyla yüzleşmesini; görgü, yol içindeki ilişkilerin, sorumlulukların ve karşılıklı rızanın cem bağlamında yeniden değerlendirilmesini mümkün kılan pratikleri ifade etmektedir.

Dâr ve görgünün temel işlevi, bir kural ihlâlini tespit etmek; ihlâl karşısında bir “ceza” üretmekten çok, bozulan ilişkinin görünür kılınması, tarafların yüzleşmesi, rızanın aranması ve mümkün olduğunda toplumsal ilişkinin yeniden kurulmasıdır.

Tam da burada modern dernekleşme biçimleriyle önemli bir karşılaşma ortaya çıkmaktadır :

Günümüzde Alevi kurumları, modern hukuk düzeninin tanıdığı dernek biçimi içinde örgütlenmektedir. Ve, bu örgütlenme biçimi; üyelik, temsil, seçim, organlar, görev tanımları, genel kurul, yönetim kurulu, denetim ve disiplin gibi kategoriler üretmektedir. Böylece, daha önce farklı bir ilişki mantığı içinde anlam kazanan bazı roller ve kavramlar, yeni bir kurumsal dil içerisinde “yeniden tanımlanmaya” başlamaktadır.

Ve, talip “üye”ye, cemaat “üyeler topluluğu”na, cem “genel kurul”a, ocak dedeliği “kurumsal görev”e, dede “inanç kurulu üyesi”ne çevrildiğinde kavramların anlamları ve ilişkilerin kuruluş biçimi de değişebilmektedir.

Burada, antropolojik açıdan önemli olan husus, bu dönüşümün otomatik olarak “Aleviliğin yok olması” anlamına geldiğini varsaymamak; ve fakat, aynı zamanda kurumsal biçim değişikliğinin ilişkilere hiçbir etkisinin olmadığını da kabul etmemektir.

Diğer bir ifadeyle; “dede” adının korunması, dedelik ilişkisinin de aynı biçimde devam ettiğini kendiliğinden göstermemektedir. “Talip” denilmeye devam edilmesi, talipliğin ikrar, hizmet, sorumluluk ve yol ilişkisi olarak sürdüğünü kanıtlamamaktadır. “Cem” kavramının kullanılması, cem erkânının ve cemaat ilişkisinin dernek toplantısıyla aynı şey olduğu anlamına gelmemektedir. “İnanç Kurulu” adının kullanılması da o kurulun ocak, erkân ve klasik otorite biçimleriyle aynı inanç odaklı toplumsal işlevi taşıdığını varsaymak için yeterli değildir.

Dolayısıyla, şu antropolojik sorular, “bu kurum Alevi midir, değil midir?” sorusundan önce gelmektedir: “Bu kurum hangi tür ilişkiler üretmektedir?” Ve, “bir ilişkide belirleyici olan şey üyelik ve temsil midir, taliplik ve ikrar mı?”; “otorite seçimle mi, görev tanımıyla mı, ocak ve erkân ilişkisiyle mi kurulmaktadır?”; “herhangi bir anlaşmazlıkta başvurulan temel mekanizma disiplin prosedürü müdür, dâr, görgü ve rızalık mıdır?”; “kişinin topluluk karşısındaki sorumluluğu, tüzük maddesiyle mi belirlenmektedir, erkânın ve cemaatin ilişkisel dünyası içinde mi anlam kazanmaktadır?”

Bu türden sorular, “özgün Alevilik” ile “bozulmuş Alevilik” arasında basit bir ayrım yapmaktan daha açıklayıcı olabilir.

Rızalık bir “kural” değil, bir ilişki biçimidir. Ve, Alevi antropolojisi açısından rızalığın özgün önemi, onu basitçe “herkesin onay vermesi” biçiminde anlaşılabilecek bir ilkeye indirgememekte bulunmaktadır. Rızalık, karşılıklı ilişkinin meşruiyetini kuran inanç odaklı bir toplumsal pratik olarak düşünülebilir. Ve fakat, karar alma sürecinin bir parçası olmanın ötesinde; kişinin başkalarıyla kurduğu ilişkinin nasıl sürdürüleceğine dair inanç odaklı bir toplumsal mantıktır, aynı zamanda.

Hâliyle de rızalık ile tüzük, aynı düzlemde değildir.

Tüzük, modern hukukî-kurumsal yapının işleyişini tanımlayan yazılı bir normatif çerçevedir. Kimlerin üye olabileceğini, hangi organların bulunacağını, yetkilerin nasıl dağıtılacağını, seçimlerin ve disiplin süreçlerinin nasıl yürütüleceğini, belirlemektedir.

Rızalıksa, bir kurumun teknik işleyişinden çok, kişiler arasındaki ilişkinin nasıl meşru ve sürdürülebilir hâle geldiğiyle ilgilidir. O nedenle, bir derneğin tüzüğünde “rızalık” kelimesinin bulunması, rızalık ilişkisinin varlığını, tek başına göstermediği gibi; tüzüğün bulunması da rızalığın zorunlu olarak ortadan kalktığını, göstermemektedir. Ve, burada asıl üzerinde durulması gereken, tüzüğün ve dernek kurumunun rızalık ilişkisini taşıyan, destekleyen, ona alan açan bir araç mı, yahut onun yerine geçen başlı başına belirleyici bir normatif düzen mi olduğudur.

Dâr ile disiplin arasında da fark bulunmaktadır. Yukarıdaki benzer ayrım, dâr ve disiplin mekanizmaları arasında kurulabilmektedir. Disiplin kurulu, belirli bir kurumsal normun ihlâl edilip edilmediğini; buna hangi yaptırımın uygulanacağını belirleyen formel bir mekanizmadır. “Dâr” ise sadece “suç” ve “ceza” kategorileriyle açıklanabilecek bir pratik olmanın dışındadır. Kişinin kendisini yol ve cemaat karşısında konumlandırması, sorumluluğunu üstlenmesi, bozulan ilişkinin yeniden kurulmasına imkân veren bir “yüzleşme alanı”dır. O nedenle, bir anlaşmazlığın “Disiplin Kurulu ne karar verdi?” sorusuyla çözülmesi ile “taraflar birbirinden razı mı?” sorusuyla ele alınması, aynı dinî ve toplumsal ilişkiyi üretmemektedir. İki mekanizma aynı anda var olabilir; hatta modern Alevi kurumlarında çoğu zaman birlikte bulunmaktadır. 

Ve fakat, burada antropolojik olarak incelenmesi gereken şey, “hangisinin diğerini belirlediği”dir :

Eğer, disiplin mekanizması hukukî zorunlulukları yerine getiren ikincil bir araç olarak kalıyor ve asıl ilişki rızalık, görgü ve cem üzerinden kuruluyorsa, farklı bir kurumsal sentez ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık, rızalık, görgü ve cem kurumun “sembolik repertuarı”nda yer alıyor; fiilî uyuşmazlıklar üyelik, tüzük, seçim ve disiplin prosedürleri üzerinden çözülüyorsa, burada “başka bir ilişki biçimi”nin baskın hâle geldiğinden söz etmek mümkündür.

Ocaktan kuruma, otoritenin yeniden örgütlenmesinde benzer dönüşüm, ocak ilişkisinde de görülebilmektedir. Ocak, fizikî bir kurum ya da idarî bir birim; taliplik, dedelik, ikrar, hizmet ve erkân gibi ilişkilerin tarihsel olarak birbirine bağlandığı inanç odaklı bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Ve, “dede”yi “Alevi kurumunda dinî görevli” şeklinde tanımlamak, dedeliğin ilişkisel niteliğini görünmez kılmaktadır.

Modern dernekleşme içinde dedelik, belirli bir görev tanımı, seçim veya atama, kurul üyeliği ve kurumsal yetki çerçevesinde “yeniden tanımlanmakta”dır. Bu durumda soru, “bu kişi gerçekten dede midir?” sorusundan ziyade şudur: “Dedelik, burada hangi ilişkiler tarafından üretilmektedir?”; “ocakla ilişkisi var mıdır?”; “taliplikle nasıl bir ilişki kurulmaktadır?”; “ikrar ve erkân bu ilişkinin neresindedir?”; “dedenin otoritesi, cemaatin rızası, ocak bağı ve erkân üzerinden mi; yoksa kurumun tüzüğünde tanımlanan görev ve yetkiler üzerinden mi oluşmaktadır?”

Bu sorular, “gerçek dede” ile “sahte dede” arasında özcü bir ayrım yapmadan, dedeliğin toplumsal olarak nasıl yeniden üretildiğini incelemeye imkân vermektedir.

Öte yandan, “asimilasyon”, “sadece” dışarıdan gelen bir süreç olmanın dışındadır. Ve, burada “asimilasyon” kavramı üzerinde yeniden düşünülmelidir. Asimilasyonu dışarıdan gelen baskı, devlet politikası, başka dinî geleneklerin etkisi veya Alevi olmayan toplumsal çevrelerin müdahalesi olarak ele almak yeterli değildir. Bir dinî – toplumsal form, kendi kavramlarını ve sembollerini koruyarak da dönüşebilir. “Dede”, “talip”, “cem”, “ocak”, “rızalık”, “görgü” ve “erkân” kavramları kullanılmaya devam ederken onların işaret ettiği ilişkiler değişebilir. Bu durumda, “kavramsal süreklilik” ile “ilişkisel süreklilik” birbirinden ayrılmaktadır. Bir kavramın korunması, onun dinî ve toplumsal pratiğinin de korunduğu anlamına gelmemektedir. 

Tam tersine, antropolojinin temel sorularından biri tam burada ortaya çıkmaktadır: “Bir topluluk, kendisini adlandırma biçimini korurken kendisini oluşturan ilişki biçimlerini değiştirdiğinde ne olur?”

Bu sorunun cevabı, doğrudan “asimilasyon” ya da “asimilasyon değildir” biçiminde verilemez. Öncelikle hangi ilişkilerin değiştiğini göstermek gerekmektedir. 

Hâliyle, “rızalık yolu mu, tüzük yolu mu?” sorusu, başlangıç için güçlü olmakla birlikte, antropolojik olarak daha ileri bir soruya dönüştürülebilir: “Alevi toplumsallığı, modern hukukî-kurumsal biçimlerle karşılaştığında, hangi ilişkilerini koruyor, hangilerini dönüştürüyor ve hangilerini yeni kurumlara devrediyor?”

Modern bir derneğin tüzüğe sahip olması, kendi başına Alevi erkânının ortadan kalktığını göstermemektedir. Aynı şekilde, bir kurumun “cem”, “dede”, “talip” veya “inanç kurulu” adlarını kullanması da Alevi erkânının devam ettiğini kanıtlamamaktadır.

Belirleyici olan, kurumun fiilen hangi ilişki mantığıyla çalıştığıdır. Anlaşmazlıkların çözümünde karşılıklı rıza, yüzleşme, görgü ve cemaatin yeniden bütünleşmesi temel mekanizmalarsa, tüzük bu ilişkileri düzenleyen ikincil bir çerçeve olarak kalabilmektedir. Ve fakat, ilişkinin aslî belirleyicileri üyelik, temsil, seçim, görev tanımı, disiplin ve hukukî prosedürler haline gelmişse, artık farklı bir kurumsal mantığın oluştuğu da söylenmelidir.

Bu durumda sorun, “Alevilik ortadan kalktı mı?” sorusundan çok daha somuttur: “Alevilik adına örgütlenen bu kurum, hangi tür insan ilişkilerini dinî inanç – toplumsallık bağlamında üretmektedir?”

Aleviliği isimler, semboller ve kurumsal ünvanlar üzerinden tanımlamak, dönüşümü görmeyi zorlaştırmaktadır. Antropolojik açıdan Alevilik; salt “cem” adı verilen bir toplantı, “dede” adı verilen görevli, “talip” adı verilen katılımcı veya “inanç kurulu” adı verilen bir organ değildir. Zira, bunların her biri, belirli ilişkiler içinde anlam kazanmaktadır. “Taliplik”, ikrar ve sorumlulukla; “dedelik”, ocak, talip ve erkân ilişkileriyle; “cem”, cemaat ve rızalıkla; “dâr”, sorumluluk ve yüzleşmeyle; “görgü”, bozulan ilişkilerin yeniden kurulmasıyla; “musahiplik”, karşılıklı yükümlülüklerle; “ocak”, bütün bu ilişkileri tarihsel olarak taşıyan inanç odaklı toplumsal bağlarla birlikte düşünülmelidir.

Buradan hareketle, günümüzde sorulması gereken soru, “Alevi kurumları tüzük kullanmalı mı?”dan ziyade “tüzük, Alevi ilişkilerini düzenleyen bir araç mı olmaktadır; yoksa Alevi ilişkilerinin yerini alan temel örgütlenme biçimine mi dönüşmektedir?” olmalıdır.

Ve, “rızalık var mı, yok mu?”dan öte; “rızalığın söylemsel bir değer olarak mı kaldığı; kurumun gündelik işleyişinde gerçekten bir ilişki kurma ve uyuşmazlık çözme pratiği olarak mı sürdüğüdür”.

O bakımdan, “rızalık yolu” ile “tüzük yolu”nu iki tarihsel dönemin basit karşıtlığı olarak değil, iki farklı toplumsal ilişki ve meşruiyet mantığının karşılaşması olarak ele almak daha açıklayıcıdır.

Bir tarafta rıza, ikrar, erkân, dâr, görgü, cemaat, taliplik ve ocak bağı üzerinden kurulan ilişkisel bir inanç odaklı toplumsallık; diğer tarafta üyelik, temsil, seçim, görev, disiplin ve tüzük üzerinden işleyen modern hukukî-kurumsal bir toplumsallık bulunmaktadır.Günümüz Alevi kurumlarını ve Alevi adı altında hangi ilişkilerin yaşamaya devam ettiğini anlayabilmek için, rızalığın ve tüzüğün nerelerde çatıştığını, nerelerde birbirine eklemlendiğini ve bu karşılaşmanın inanç odaklı Alevi toplumsallığını nasıl yeniden biçimlendirdiğini araştırmak gerekmektedir. | @is

Ne güzel uymuş

0

Hakk’ın varlığında vücuda gelmiş
Âşığa da maşuk ne güzel uymuş
Birisi batarken biri yücelmiş
Karanlığa ışık ne güzel uymuş

Sevgi gören deli dahi çıldırmaz
Öz hakkını aklı olan çaldırmaz
Çatalı saplasam suyu kaldırmaz
Çorbaya da kaşık ne güzel uymuş

Sevgisiz büyüyen hizaya gelmez
Annesi gülmeden çocuğu gülmez
Düşeceğim, diye korkusu olmaz
Bebeğe de beşik ne güzel uymuş

Bir bahçeyi bahçe eden bağbandır
Bir âşığı harap eden hicrandır
Derler; Dünya iki kapılı handır
Kapıya da eşik ne güzel uymuş

Bindebir Dünya’dan göçer giderim
Yıldız gibi ışık saçar giderim
Elimde değildir naçar giderim
Nöbetçiye keşik ne güzel uymuş

22.07.2025 – (6+5)
Ozan Bindebir
#öneçıkar
#ozanlarımız
#şiirler
#ozanlarınsesi
#akademi

Ey benim ile yar olan

0

Ey benim ile yâr olan
Dosta giden gelsin beri
Varlıkların elden koyup
Talan eden gelsin beri

Terk edelim kıyl-ü kali
İsteyelim doğru yolu
Hem bulalım gevher kânı
Gevher alan gelsin beri

Gevher canın maksududur
Can, maksudun Mansûr’dur
Maksud için Mansurlayın
Berdar olan gelsin beri

Emek dilersen maksuda
Çok hizmet eyle mürşide
Sen senliğinden ayrıl da
Dîdâr yakın, gelsin beri

Pinhan edenler kendözün
Onlar görürler Hak yüzün
Görmek dilersen bil sözün
İkrar eden gelsin beri

YUNUS gel anlat halini
Bildir nedir ahvâlini
Derde bırak gel kendini
Derman eden gelsin beri

Gemisin kurtarmak hüner demişler

0

Sefine-i kalbin engine salma
Aşk bahrinde rüzgâr eser demişler
Gark olup girdâb-ı mihnete dalma
Gemisin kurtarmak hüner demişler

Rızk için teessüf çekme âlemde
Rezzak ismi varken levh-ü kalemde
“Usrün yüsrü” vardır kalma elemde
Attan inen yine biner demişler

Sen hakkına râzı olman mı Dertli
Çün geldin cihana ölmen mi Dertli
Nahnü Kasemnâ’yı bilmen mi Dertli
Hak’tan ne gelirse kader demişler

Hak bizi yoktan var etti

0

Hak bizi yoktan var etti
Şükür yoktan vara geldim
Yedi kat arşa asılı
Kandildeki nura geldim

Eyyûb ile ten erittim
Lâl-ü mercân gevher tuttum
Vuslat ile taş arıttım
Ben bu yolu süre geldim

Yunus’la ummana daldım
Kırk gün balık içre kaldım
Davut’la demirci oldum
Örse çekiç ura geldim

Gurbet elinde çatıldım
Ana rahmine yatıldım
İbrahim’le oda atıldım
Gülistanda nara geldim

Sahabelere uğradım
Kudret lokmasın doğradım
Er bir dedim, Hak bir dedim
Bini saydım bire geldim

Bir muazzam büyük şora
N’istersen bulunur ara
Kapısı on iki pare
İstediğim şara geldim

İçi altın dışı gümüş
Suyu şekerle bal imiş
Böyle bezesten düzülmüş
İstediğim yere geldim

Deniz çaldım asa ile
Göğe ağdım İsa ile
Tur dağında Musa ile
Münacatta dura geldim

Pîr Sultan Abdâl coşkuna
Gel otur gönül köşküne
On iki imam aşkına
Ben bu seri vere geldim

Pîr Sultan Abdâl

Kaynak:
-Pîr Sultan Abdâl, Ahmet Özdemir, 2010, s-132-133

Gurbet Elde Yâd Ellerin Derdini

0


Gurbet elde yâd ellerin derdini ah gülüm gülüm
Çekeyim de eğleneyim bir zaman ah gülüm gülüm
Yaralı sineme bal ile tuzu ah gülüm gülüm
Ekeyim de eğleneyim bir zaman ah gülüm gülüm

Sılaya gönderdim gönül kuşumu ah gülüm gülüm
Seyredip gidiyor dağlar başını ah gülüm gülüm
Akıttığın gözlerimin yaşını ah gülüm gülüm
Dökeyim de eğleneyim bir zaman ah gülüm gülüm

Aşıp gider var mı bizim illeri ah gülüm gülüm
Yel ırgalar zülfündeki telleri ah gülüm gülüm
Dostlarımın göreceği yerleri ah gülüm gülüm
Gezeyim de eğleneyim bir zaman ah gülüm gülüm

Pîr Sultan Abdal’ım Seyyit Nesimi ah gülüm gülüm
Destan etti şu illerde sesimi ah gülüm gülüm
Uğrun uğrun bir kenarda yasını ah gülüm gülüm
Tutayım da eğleneyim bir zaman ah gülüm gülüm

Ne ağlarsın benim Zülfü siyahım

0

Âşık Daimi’nin eşi Gülsüm Ana’ya (Gülsüm Aydın) yazdığı “Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım” türküsü, 1980 dönemi olaylarında kaybedilen evladın acısıyla tutulan matemin ve eşine teselli vermenin derin hüzünlü hikayesini taşır.

Türkünün Hikayesi
Evladın Kaybı: Âşık Daimi’nin oğlu Kazım, 1980’li yıllardaki toplumsal ve siyasi olaylar (sağ-sol çatışmaları) sırasında yaşamını yitirir.

Gülsüm Ana’nın Matemi: Evladının acısına dayanamayan, sürekli gözyaşı döken eşi Gülsüm Ana derin bir yasa bürünür.Teselli ve Ağıt: Âşık Daimi, hem kendi yüreğindeki evlat acısını bastırmak hem de kahrolan, gözyaşı döken eşi Gülsüm Ana’yı teselli etmek için bu ölümsüz eseri kaleme alır.

Mısralara Yansıyanlar: Türküde geçen “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım / Bu da gelir, bu da geçer, ağlama” dizeleriyle Daimi, yaşanan büyük felaketlerin ve acıların da zamanla geçeceğini, sabretmek gerektiğini belirterek eşinin acısını hafifletmeye çalışır.

çıktım erik dalına

0

1 Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü
Bostân ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu

2 Kerpîç koydum kazana poyraz ile kaynatdım
Nedir diye sorana bandım verdim özünü

3 İplik verdim Çulhâya sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar gelsin alsın bezini

4 Bir serçenin kanadın kırk kağnıya yükletdim
Çifti dahı çekmedi kaldı şöyle yazılı

5 Bir sinek bir kartalı kaldırıp vurdu yere
Yalan değil gerçekdir ben de gördüm tozunu

6 Balık kavağa çıkmış zift turşusın yemeğe
Leylek koduk doğurmuş bak a şunun sözünü

7 Bir küt ile güreşdim elsiz ayağım aldı
Güreşip basamadım göyündürdü özümü

8 Kâf Dağı’ndan bir taşı şöyle atdılar bana
Öylelik yere düşdü bozayazdı yüzümü

9 Gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü

10 Bir öküz boğazladım kakıldım sere kodum
Öküz ıssı geldi eydür boğazladın kazımı

11 Uğruluk yapdım ana bühtân eyledi bana ben ayım
Bir çerçi geldi eydür kanı aldın gözgümü

12 Tosbağaya uğradım gözsüzsepek yoldaşı
Sordum sefer kancaru Kayserî’ye ‘azimi

13 Yûnus bir söz söylemiş hîç bir söze benzemez
Münâfıklar elinden örter ma‘nâ yüzünü

Yunus Emre’nin sembolik olan sözkonusu bu şiiri bilmece gibidir.

Her kelimesi, her kavramı ayrı bir metafordur. Kullandığı bu semboller akıl ürünü değildir.

Manevi yolculuğa çıkan insanın gönül kapıları açılmaya başlar.

Herkese kapalı olan gerçekler yani ilahi sırlar, yolcunun gönlüne yansıdığı kadarıyla anlam kazanmaya başlar. 13 beyitlik olan Yunus’un bu şiirinin son beyiti şöyledir:

“Yûnus bir söz söylemiş hîç bir söze benzemez
Münâfıklar elinden örter ma‘nâ yüzünü”

İlahi hakikatler uluorta yerde anlatılmaz. Bunları tecrübe edene veya ehline anlatılır. Bu şiirde de bütün ilahi gerçekleri anlamayan zahir ehlinden örtmek için bu şekilde söylüyor.

  1. beyit
    Erik dalına çıktım, onda üzüm yedim. Bahçenin sahibi ‘cevizimi niye yersin!’ diye beni azarladı. Burada 3 metafor var.

Erik, üzüm, ceviz. Burada bahsettiği erik ekşi eriktir. Eriğin dışı değerli ve çekirdeği yenmiyor.

Üzümün tamamı yeniyor.

Ceviz ise 4 kademelidir: Yeşil kabuğu, sert kabuğu, sarı zarı, ve meyve kısmı.

Kuran-ı Kerim’de 4 kademelidir. Zahiri anlamı vardır. Tarikat ehlinin anlayacağı, marifet ehlinin anlayacağı ve son merhalede hakikati yaşayanların anladığı kısım.

Başa dönersek, Yunus erik dalında üzüm yiyemezsin diyor.

Yani sırayı gözetmeliyiz.

Müslüman olmaktan maksat hakikate ulaşmaktır.

Hakikate ulaşmak isteyen kişi tarikat ve marifet makamlarını geçmek zorundadır. Yunus bu konuda yolcuları uyarıyor.

Bostan ıssı tarikatın (yolun) sahibidir yani insan-ı kamildir.

Sen Allah’a talip isen bu sırayı gözeterek hakikate ulaşabilirsin. Aksi takdirde yolun sahibi kızar.

Tarikat deyince zikir ve tefekkür esas alınmalıdır. En önemli şartı zikir ehli olmaktır.

Erik şeriatı temsil eder ve ekşi olması şeriat uygulamalarının zorluğunu temsil eder.

Yani o acıyı/ekşiyi nefsimize tattırmadan tatlı üzüme ulaşamayız. Aslında bunları uzun uzun anlatmamız lazım.

  1. beyit
    Kazan yemek pişirilen kaptır. Kerpiç ise evin yapı malzemesidir.

Poyraz, sert esen rüzgâr demektir. Yunus, kazanın altına ateş yakmak yerine onu sert rüzgârla kaynatmaya çalışan birinden söz eder.

“Nedir diye sorana, bandım verdim özünü” diyerek de aslında pişmemiş, dolayısıyla yenmeye elverişli olmayan bir yemeğe işaret eder.

Kerpiç insan bedenini temsil etmektedir.

İslâm kültürüne göre insan bedeni dört unsurdan (anâsır-ı erbaa): toprak, su, ateş ve havadan oluşur.

Bu bedenin, yani nefsin, terbiye edilebilmesi için “pişmesi” gerekir.

Mevlânâ’nın ifadesiyle: “Hamdım, piştim, yandım.” Pişmek için ateşe ihtiyaç vardır; rüzgâr ise pişirmez, aksine ateşi söndürür.

Yunus’un burada vurguladığı husus, tasavvuf yolunda da her alanda olduğu gibi sahtekârların bulunduğudur.

Türkçede “soğuk nefesliler” diye adlandırılan bu kişiler, silsile itibariyle Peygamberimiz’e dayanmazlar.

Bu nedenle nefsin terbiyesinde etkili olamazlar.

Bu beyitte:
Kerpiç nefsi,
Kazan tarîkati,
Ateş aşkı,
Poyraz ise soğuk nefeslileri temsil eder.

Sonuçta Yunus, “Pişmemiş insan bir insanı pişiremez; ancak pişmiş insan bir insan pişirebilir” gerçeğini dile getirir.

  1. beyit
    Yunus’un yaşadığı dönemde iplik yapımı göz önüne getirilmelidir.

Ninelerimiz koyun ya da keçiden elde ettikleri yünü kirman adı verilen aletle iplik hâline getirir, kullanılabilir hâle sokarlardı.

Daha sonra bu iplik çulha denilen dokumacıya verilirdi. Dokumacı ipliği tezgâhında dokur ve kumaş hâline getirirdi; bu kumaştan da giysi yapılırdı.

Bu sembolik anlatımda dokumacı mürşidi, iplik ise bizim dünyada manevî olarak biriktirdiklerimizi temsil eder.

Nasıl ki ipliği dokumacıya götürüp “bundan bez yap” diyorsak; nefsimizi de terbiye edilmek üzere bir mürşide teslim etmek gerekir ki, ondan insan-ı kamil ortaya çıkabilsin.

Yunus burada olumsuz bir duruma işaret eder: Dokumacı ipliği kumaş hâline getirmediği hâlde, “Ben dokudum, gelsin alsın” demektedir.

Halbuki ortada ne kumaş vardır, ne de ortaya çıkan bir kemâl. Yani kâmil geçinen sahte mürşitlerden söz etmektedir. Böyle birine rastlarsan insan-ı kâmil makamına ulaşamazsın.

Burada akla şu soru gelir: Kamilliğin alameti nedir?

İlk merhalede, mürşit denilen zatta mutlaka Hz. Peygamber’in manası zuhur etmelidir.

İkinci merhalede ise, senin gönül dünyandan, yani kendi iç manandan Hz. Peygamber’in nuru ortaya çıkmalıdır.

Eğer bu gerçekleşmezse, o yol gerçek yol değildir

  1. beyit
    Kağnı, yani öküz arabası, bazı el yazmalarında doğrudan “öküz” şeklinde geçmektedir ve aynı anlama gelir.

Kırk kağnı ifadesiyle kastedilen kırk alimdir.

Serçe kuşu ise kuşların en zayıfı olarak, yolun başında, henüz bir gün ya da bir saat önce mürşidine teslim olmuş dervişi simgeler.

Yunus’a göre, gerçek bir mürşide biat eden bir dervişin bir saatlik irfan bilgisi, kırk alimin sahip olduğu bilgiden daha değerlidir ve onları geride bırakır.

Kağnı bir çift öküz tarafından çekildiği için kırk kağnı seksen öküz demektir.

Bu da, ne kadar çok alim ve kitap bilgisi olursa olsun, yeni bir dervişin aldığı hakikat bilgisinin karşısında yetersiz kalacağını gösterir.

Şiirdeki “yazılıp kalmak” ifadesi, dizlerinin üzerine kapanmak, yüzüstü yere serilmek anlamına gelir.

Böylece alimlerin sahip olduğu dışsal bilgiler, tasavvufun sunduğu ilm-i ledün karşısında aciz kalır.

Çünkü tasavvufi bilgi, yani ledün ilmi, bütün zahiri bilgilerden üstündür.

  1. beyit
    Yunus, sinek ile kartalı karşılaştırır. Sinek küçücük, kartal ise güçlüdür.

Sadece kitabi bilgilere, yani şeriatın zahiri yönüne bağlı kalan alimler; Yunus gibi okuma-yazma bilmeyen veya kitap bilgisi sınırlı olan dervişleri küçümserler.

Yunus’un yaşadığı ortamda da bu durum sıkça görülmüştür.

Bir gün ümmi bir derviş ile bir alim karşı karşıya gelmiştir.

Kartal gibi görünen alim, sinek gibi gördüğü derviş tarafından alaşağı edilmiştir.

Yunus “yalan değil, gerçektir; ben de gördüm tozunu” diyerek bu olayı aktarır.

Burada Türkçedeki “tozunu attırmak” deyimini kullanır.

Tasavvuf erbabı gönülden çalıştığı için, gönülde elde ettiği bilgileri uluorta dile getiremez.

Ancak çok zaruri bir durumda bu bilgileri kullanabilir. Bu da sık rastlanan bir şey değildir.

Dolayısıyla hakiki arifler çoğu zaman yenilmiş görünmek zorundadır; çünkü galip gelselerdi içlerindeki sırrı ifşa etmiş olacaklardı.

Oysa bu Hak tarafından yasaklanmıştır. İşte bu durum, Hallâc-ı Mansur’un başına gelen olayı hatırlatır.

6.beyit
Balık denizde yaşar; fakat Yunus’un beyitinde balığın kavağa (Yunus dilinde çınar ağacı) çıktığını görürüz.

Balık genel anlamda nefsi, özel olarak ise burada kendini insan-ı kamil gibi gösteren kişiyi temsil eder.

Normalde denizde olması gereken balığın ağaçta bulunması, ters bir duruma işaret eder.

Bu balık, zift turşusu ile beslenmektedir ve çevresindekilere de bundan yedirmektedir.

Zift, ağaç kabuğundan elde edilen siyah bir merhemdir; eskiden sıcak merhem olarak kullanılır, soğuduktan sonra ise tahta gibi sertleşirdi.

Çınara çıkan balığın bu sert ve besleyici olmayan madde ile beslenmesi, aslında sahte bir mürşidi simgeler.

Çünkü sahte mürşit, ne ile beslenmişse talibine de onu sunar.

Yunus burada yolcuları uyarır: sahte mürşidin verdiği lokma boğazda kalır.

Devamında Yunus, “Leylekten leylek doğar” der. Koduk ise katır demektir.

Katırın soyunun devam etmemesi nedeniyle bu benzetme yapılır.

Leylek, insan-ı kamili temsil eder; insan-ı kamilden insan-ı kamil doğar.

Buna karşılık katır misali sahte mürşitlerden hakikate dair bir nesil ya da hakikat bilgisi türemez. Bu yolun sahtekarlarından ilm-i ledün dersi alınmaz.

  1. beyit
    “Küt” kelimesi, eli ayağı kesik, kötürüm insan demektir; bir başka anlamı da şeytandır.

Yunus, bir küt yani şeytan ile güreştiğini anlatır: Eli yoktu ama ansızın daldı ve iki ayağımdan yakalayıp çekti. Güreş sırasında arkasına dolanıp üzerine çıkmak ve onu alt etmek istedim, fakat başaramadım. Bu güreşte, küt beni tuşa getirdi, içimi acıttı.

Burada Yunus, nefse karşı mücadelenin ne kadar zor olduğunu anlatmaktadır.

Nitekim Peygamber Efendimiz de en kanlı savaşlardan döndüklerinde sahabeye dönüp, “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” buyurmuştur.

Büyük cihat, insanın kendi nefsiyle olan savaşıdır: kin, kibir, riya, öfke ve arzularla mücadeledir.

Yunus, bu beyitte kendi nefsiyle mücadelesinde defalarca yenik düştüğünü, fakat yılmadan çabalayarak başarıya ulaşana kadar büyük emekler verdiğini ifade eder.

  1. beyit
    Kaf Dağı, hayali bir dağdır ve varlık aleminin en yüksek noktası olarak kabul edilir.

Bu alemin en yüce yerinde insan bulunur. İnsanlık aleminin içinde en belirgin ve öne çıkan kişiler ise alimlerdir.

Ancak bu alimler, peygamberi bilirler ama onun ilminin özüne vakıf olamazlar.

Çünkü Peygamberimizin manası, miracın sırrında gizlidir.

Bu beyitte Kaf Dağı alim kişiyi temsil eder.

Oradakilerin attığı taşlar ise, “Sen bu işi bilmezsin” demektir.

Yunus’un “Bozayazdı yüzümü (Taş neredeyse yüzüme çarpacaktı)” ifadesi, alim geçinenlerin sataşmaları ve ithamları sonucunda, Yunus’un neredeyse irfani bilgisini açığa çıkaracak hale geldiğini anlatır.

Burada Yunus, böyle bir tehlikeye karşı dikkatli olunması gerektiğini vurgular.

  1. beyit
    Gözsüz kişi, varlığa Hak ile bakan kişidir; o, Haktan başka bir şey görmez.

Sağır kişi ise, varlıkta Haktan başka bir şey işitmez.

Yunus, bu kimseler için “gözsüz” ve “sağır” tabirlerini kullanır.

Dilsiz olan da Haktan başka bir şey söylemez; onun tüm sözleri Hak’tandır.

Burada görünüşte üç özürlü insan modeli vardır. Oysa aslında özürlü olan bizi; gördük sandığımızı göremeyen, duyduk sandığımızı işitemeyen, konuştuk sandığımızı hakkıyla söyleyemeyenler.

İnsan, gözüyle Hakk’ı görmedikçe, kulağıyla Hakk’ı işitmedikçe, diliyle Hakk’dan konuşmadıkça bu yol bitmez.

  1. beyit
    İslam tasavvufunda her hayvanın bir sembolik değeri vardır.

Bunlardan yalnızca birkaç tanesi istisna tutulur; onlardan biri de leylektir.

Bunu rüya tabir ilmine vakıf olanlar iyi bilir.

Bu beyitte öküz, şehveti temsil eder.

Onun sert bir şekilde yere serilmesi, dervişin nefsinin şehvet duygusunu yenmiş olduğunu gösterir.

Ancak bu sırada öküzün sahibi gelip hesap sorar.

Öküzün sahibi, kin, kibir ve öfke gibi cehennemin yedi kapısına işaret eder.

Nefsin tüm bu unsurları tek bir gövdeye bağlıdır; o da nefs-i emmaredir.

Nefs-i emmare, “Kazımı neden boğazladın?” diye hesap sorar.

Kaz, insandaki ahmaklık sıfatını temsil eder.

Bu da gösterir ki nefis, tek bir hamlede kolayca öldürülemez. Onunla mücadele uzun ve çetin bir süreçtir.

  1. beyit
    Çerçi, satıcı demektir. Eskiden Anadolu’da çerçiler, boyunlarına astıkları tezgâhlarda incik boncuk, ayna gibi küçük eşyalar taşır ve satarlardı.

Yunus, böyle bir satıcıdan ayna çaldığını ve ardından “Neden aynamı çaldın?” diye azar işittiğini söyler.

Bu sembolik anlatımda çerçi, insan-ı kâmili; hırsızlık yapan kişi ise nefs-i emmareye sahip olan kimseyi temsil eder.

Ancak burada dikkat çekilen husus şudur: Gerçek insan-ı kamil “neden aynamı çaldın” diye hesap sormaz, çünkü onun gayesi insan yetiştirmektir.

Ayna hz peygamberin manasını temsil eder.

  1. beyit
    “Tosbağa” kaplumbağa, “gözsüz sepek” ise köstebek anlamına gelir.

Yunus, bu iki hayvanı sembolik olarak kullanır. Kaplumbağa, münzevi ve dedikoducu kişileri temsil eder; başını çıkarır, söyleyeceğini söyler ve ardından tekrar kaybolur.

Köstebek ise gözsüzdür; hakikati ne görebilir ne de duyabilir.
Toprak altında yaşadığı için güneşi, yani hakikati göremez.

Türkçedeki “Körler sağırlar birbirini ağırlar” atasözü bu duruma uygundur.

Yani gözü görmeyen, kulağı işitmeyen kişi hakikat ehline değil, sahte mürşitlere yönelir.

Halbuki gözü gerçekten görebilseydi, hakikat ehlini bulabilirdi.

Yunus burada “Kayser”adlı kişiyi örnek verir. Kayseri, “Kayser’in memleketi” demektir; yani Hz. Muhammed’in memleketi değildir.

Asıl sefer, hakikate doğru olmalıdır.

Kaplumbağa ve köstebek misali kişilerden alınan bilgilerle Hakikat-i Muhammediye’ye varılamaz; onların götürdüğü yer sadece “Kayser”dir.

  1. beyit
    “Yunus bir söz söylemiş hiç bir söze benzemez
    Münâfıklar elinden örter mana yüzünü”

Münafık iki kişinin arasını, toplumun ahlakını bozan demektir.

Hakikate ehli bilgisini bu münafıklardan gizler. Bu dün böyleydi. Bugün de böyledir.

Hakikate ehli her dönem olacaktır. Olmak zorundadır.
Bunlar kendilerini bazen gizlerler.

İbn Arabi demiştir ki: hakikat meydanda ulu orta konuşuluyorsa hakikat ehli gizlidir, hakikat ehli ortada açıkta ise hakikat bilgii gizlidir. Hakikati hakikat ehli ehli olmayandan gizlemek zorundadır.

Mustafa Tatcı

Yunus Emre‘nin Mezarı

0

YUNUS EMRE’NİN GERÇEK MEZARI NEREDEDİR?
Yunus Emre, 13. yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında Anadolu’da yaşamış, Türk tasavvuf ve halk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Hayatı hakkında kesin bilgiler sınırlıdır; ancak şiirlerinden ve ona atfedilen gelenekten, tasavvuf yolunda ilerlemiş bir gönül eri ve derviş olduğu anlaşılır. Yunus Emre’yi yalnızca büyük bir şair olarak görmek eksik olur. O, insan sevgisini, gönül temizliğini, hoşgörüyü, ilahî aşkı ve birlik düşüncesini şiirleriyle anlatan önemli bir Anadolu düşünürüdür.

Hacı Bektâş-ı Velî Velayetnamesindeki anlatıma göre Sivrihisar’a bağlı Sarıgök köyünde doğmuş, Yunus Emre adlı biri vardı. Yunus’un mezarı da doğduğu bu yere yakındır. Yunus, ekincilikle geçinir yoksul bir adamdı. Bir sene kıtlık oldu, ekin bitmemişti. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli’ye gelip yardım isteyeyim dedi. Bir öküzün üstüne alıç yükleyip Sulucakarahöyük’e dergâha geldi.

Hünkâr’a; “yoksul bir adamım, ekinimden mahsul alamadım, ahalim ve ailem çok perişandır. Yemişime karşılık lütfedin de köylüm ve ailem ile birlikte karnımızı doyuralım.” dedi. Hünkâr emretti, alıç dergâhta yenir. Yunus birkaç gün sonra gitmek ister. Hünkâr,“ buğday mı verelim, nefes mi verelim? diye Yunus’a sordu. Yunus; “bana buğday gerek, ben nefesi ne yapayım“ dedi. Hünkâr “her alıç çekirdeğinin başına on nefes vereyim.” dedi. Yunus; “ahalim var, ailem var bana buğday gerek” dedi.

Buğdayı öküze yüklediler. Yunus yola çıkıp köyün aşağısına gelince, “ne acayip iş etim, her çekirdeğe on nefes verdi kabul etmedim. Buğday bir kaç güne biter, nasipten mahrum kaldım.” dedi ve Yunus tekrar nasip istemek için dergâha döndü, “erenler bana himmet ettiği nasibi veriniz, bana buğday gerekmez” diyerek buğdayları öküzden indirdi. Halifeleri gidip Hünkâr’a durumu bildirdi. Hünkâr, “o iş bundan böyle Tabduk Emre’ye kaldı, o kilidin anahtarını Tabduk Emre’ye sunduk. Varsın ona gitsin, nasibini ondan alsın” dedi. Yunus, Tabduk Emre’nin tekkesine varıp Hünkâr’ın selamını söyledi, olup biteni anlatı. Tabduk Emre, selamı aldı, safa geldin, kademler getirdin, halin bize malum oldu, hizmet et, emek ver nasibini al” dedi.

Yunus Emre kırk yıl hizmet eder, dergâha eğri odun girmez diye düz odunları kesip arkasıyla tekkeye getirdi. Günün birinde Tabduk Emre’ye bir neşe geldi, hallendi. Mecliste Yunus-u Guyende atlı bir şair vardı, ona söyle dedi. O mırın kırın etti, söylemedi. Mürşidi Tabduk Emre, Yunus Emre’ye döndü “Hünkâr’ın nefesi yerine geldi, vakit tamam oldu o hazinesinin kilidini açtık, nasibini verdik, hadi söyle” dedi. Hemen Yunus Emre’nin gözünden bir perde kalktı, söylemeye başladı. Söylediği nefesler, büyük bir divan oldu.

Yunus Emre’nin günümüzde Aksaray/Ortaköy ilçesine bağlı Sarıkaraman köyü; Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Manisa/Emre Mahallesi; Afyonkarahisar/Sandıklı ve İhsaniye ilçeleri; Ordu/Ünye ilçesi; Erzurum/Pasinler ilçesi; Isparta/Gönen ilçesi; Tokat/Niksar ilçesi; Bolu, İzmir, Sivas, Bursa, Karaman ve Nevşehir gibi 20 – 25 yerde makam mezarı bulunduğu söylenmektedir. Bazı araştırmacılar gerçek mezarının Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy’de olduğunu iddia etmektedir.

Benim kanaatime göre Yunus Emre ve Tabduk Emre’nin gerçek mezarlarını Hacıbektaş ilçesinin yakınlarında aramak lazımdır. Bu anlamda Tabduk Emre’nin türbesinin olduğu Aksaray/Merkezilçe’ye bağlı Tabdukemre köyü Hacı Bektâş-ı Velî’nin türbesinin bulunduğu Nevşehir/ Hacıbektaş ilçesine 92 km uzaklıktadır. Yunus Emrenin türbesinin olduğu Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyü, Hacı Bektâş-ı Velî’nin bulunduğu Nevşehir/Hacıbektaş ilçesine 34 km uzaklıktadır. Tabduk Emre’nin türbesinin olduğu Aksaray/Merkezilçe’ye bağlı Tabdukemre köyü, Yunus Emrenin türbesinin olduğu Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyü 39 km uzaklıktadır. Buna karşılık bazı araştırmacıların Yunus Emre’nin gerçek mezarı Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı sarıköy’dür tezine karşılık; Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy ile Nevşehir/Hacıbektaş ilçesi arası 350 km’dir. Yunus Emre’nin yaşadığı düşünülen 1300-1400 yıllarında 350 km uzaklığa bir öküz yürüyüşüyle ancak 10 günde gidilebilir. Oysa 39 kilometre uzaklıkta olan Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyünden Nevşehir/Hacıbektaş ilçesine 1 günde rahatlıkla gidilebilir. O bakımdan Tapduk Emre’nin mezarı Aksaray/Merkezilçe’ye bağlı Tabdukemre köyünde olmalıdır. Yunus Emre’nin mezarı da Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyünde olmalıdır.

Atatürk ve Doğa sevgisi

0

Yıl 1934 Mustafa Kemal Atatürk; siroza yeni yakalanmış, doktorunun tavsiyesi üzerine, Edremit’e gelmiştir… Kaymakam bey bu vahim durumu öğrenince; Gaziye dönüp…

– Paşam Çamlıbel Köyü’nde bir Şarlak -çağlayan var… Su sesi, bülbül sesi, asırlık çınarları ve havası mükemmeldir, izniniz olursa sizi yarın orada ağırlayalım. Der.. Gazi Mustafa Kemal; bu içten daveti kabul eder. O sırada kaymakamın yaveri, kaymakamın kulağına eğilir ve

– Efendim bir ay önce Şarlaka yıldırım düştü.. Ağaçlardan biri adeta kömür oldu… O yanan ağacı ne yapalım? Der… Kaymakam.

– Yarın o ağacı kesin. Der… Ertesi gün olur, dört tahtacı baltalarını biler, yıldırım düşen çınar ağacının yanına gelirler.. Bakarlar ki; Gazi ve yanındakiler, sabahın erken vaktinde; yıldırım düşen o çınar ağacının dibinde; bir semaver çay demlemiş, çay içiyorlar.. Gazi gelen baltacıları görünce, onlara ne amaçla; Şarlaka geldiklerini sorar… Baltacılar, yıldırım düşen yaşlı çınar ağacını kesmeye geldiklerini söylerler…

Bunun üzerine; Gazi Mustafa Kemal Atatürk..

– Ben yaşadığım sürece, bu çınara dokunmayın efendiler, mamafih benden sonra yeşermezse bu çınar… O vakit onu kesersiniz. der… Baltacılar sessizce şarlaktan ayrılırlar… Gazi sırtını yanık çınara verir ve denize bakarken, yanındakilere dönüp…

– Manzara gemlikten bakınca Marmara Denizi’ne benziyor.. Annem beni Marmara denizi gözlüm diye severdi.. Der. Onun bu sözlerini duyan bir yaver, hemen not alır ve bu notunu mimar oğluna iletir…
İki yıl sonra; Gazi yeniden Şarlaka geldiğinde; bir bakar… Yıldırım düşen o çınar yeşermiş…
Şarlak – çağlayanın önüne Marmara denizi haritasından, bir havuz yapılmıştır…

Bana olan cefa senden değildir

0

Bana olan cefâ senden değildir
Benim kendi bahtım kara sevdiğim
Sana meyil vermek benden değildir
Gönül düştü nedir çâre sevdiğim

Bir gonca almışım cemâl bağından
Bülbül-veş yâd oldum gül budağından
Müjgân oklarından hasret dağından
Ciğerciğim pâre pâre sevdiğim

Sen gibi cânâna kurban olursam
Terk-i vücut, terk-i cihan olursam
Bir gün de çeşminden nihan olursam
Garip Dertli diye ara sevdiğim

Saksağana bokun ilaç demişler

0

Saksağana bokun ilaç demişler
Gidip sıçmış okyanusun içine
Ayıya vermişler acem kınası
Sevindirik olup yakmış kıçına

Tel uyum sağlamaz burguya saza
Buz rakipim diyor ateşe köze
Sormuşlar yundunmu diye kel kıza
Taranıp ta sırma takmış saçına

Dana tosun olmuş inek peşinde
Çıkmaz hayalinden görür düşünde
Ağustos böceği zevkin peşinde
Şu ter döken karıncanın suçu ne

Zamanenin anlaşılmaz oyunu
Çözemedik mizacını huyunu
Tuz yalamış ak sürünün koyunu
Meyil vermiş yoz sürünün koçuna

Dal gibi bükülür yiğidim erim
Sorsan nedenini der mevla kerim
Ey dost bildiklerim yar bildiklerim
Kaplani’yle aranızda açı ne

anlayamadık

0

Üç öğün kar yedik vicdan dağında,
İçimiz yanıyor, anlayamadık.
Yangın var dediler gönül bağında,
Kanımız donuyor, anlayamadık.

Sakladı sinsiler fikirlerini,
Üstümüze sildiler kirlerini.
Hırsızlar suçladı birbirlerini,
Kim kimi kınıyor, anlayamadık.

Kim yoldu kır atın kuyruk yalını,
Kimler çaldı ayağından nalını?
Ah, bir bilsek perdelerin dalını,
Ne filim dönüyor, anlayamadık.

Ayağa eğildi dik duran başlar,
Dostlara atıldı en büyük taşlar.
En temiz bildiğim rengârenk kuşlar,
Her leşe konuyor, anlayamadık.

Vaatler boş çıktı, çıkan sallamış;
Yalanı katlayan zarfla yollamış.
Muhtar, ya köylüyü salak bellemiş,
Ya bizi sınıyor, anlayamadık.

Taş çatlatır yalakanın lafları,
Plaketle kupa dolu rafları.
Uyanıklar salakları, safları,
Nasıl da tanıyor, anlayamadık.

Harun, bizi tunç ettiler, gümüştük;
Kalleşliğe dağ dayanmaz, demiştik.
Biz tekmeyi midemize yemiştik,
Kaşımız kanıyor, anlayamadık.

Âşık Harun Ustaoğlu

ayıptır

0

AYIPTIR
Sözüm sana hırsızların ustası
Yirmi verip yüz’ü çalma, ayıptır!
Hırsızlığın bile vardır kıstası
Kaş yaparken gözü çalma, ayıptır!

Ehliyetli isen sanma ehilsin,
Bağnazlığın batağına dahilsin.
Ben bilirim cahillerden cahilsin,
Sıfır çekip tez’i çalma, ayıptır!

Yalan yanlış kelam eden dilinle,
Bir ampulü yakamayan pilinle,
Sinek papaz atıp kirli elinle,
Şu bizdeki kozu çalma, ayıptır!

Mazlum halkı düşürürken feryada,
Gemileri yüzdürürsün deryada…
Memleketi peşkeş çekip bir yâda,
Çoğa katıp azı çalma, ayıptır!

Bindebir’im kaybedersen izanı,
Kürdan diye yuttururlar hezanı.
Eğer değil isen halkın ozanı,
Elindeki sazı çalma, ayıptır!

02.02.2016 -(4+4+3)
Ozan Bindebir

ulu Tanrım akıl ermez işine

0

Ulu Tanrım, akıl ermez sırrına,
Bin bir ismi hak’ta pinhan edersin.
İçirirsin sabrın peymanesini,
Hikmetini sonra ıyân edersin.

Gizlenirsin bir nüvenin içinde,
Âdemin de şeytanın da cinin de,
Her milletin ayrı ayrı dininde
Şirke, küfre, raybı burhan edersin.

Aşk olursun, gönlümüzü yakarsın,
Leyla olur, karşımıza çıkarsın,
Rakıyb olur canımızı sıkarsın,
Vuslatını bize hicran edersin.

Bozuktur düzenin, olmazsın akort,
Tavşana kaç dersin tazıya aport,
Haham, papaz, hoca ettikçe zart zurt,
Alay eder güler, isyan edersin.

Sen indirdin yere şu dört kitabı,
Ayrı ayrı her birinin hisabı,
Her bir dinin sensin putu, mihrabı,
Yalanına kendin iman edersin.

Zerdüşt olmuş görünmüşsün ateşte,
Brahmen’in Vişno’susun güneşte,
Bir parlayış parladın ki Kureyş’te
Mahbubunu zatına şan edersin.

Hem goncasın, hem bülbülsün, hem diken,
Hem canansın, hem de çileyi çeken,
Hikmetine defineler açıkken
Seyyah derviş olur selman dersin.

Yok olmadan var olmanın yolu yok,
Kendin gibi seni arayan pek çok,
Hiç şaşırmaz kaderden attığın ok,
Sevdiğini aşka nişan edersin.

Çiftçi olur, öküzünü haylarsın,
Ağa olur, hizmetkârı paylarsın,
Yersin, göksün, yıllar, günler, aylarsın,
Asırları toplar bir an edersin.

Görünürsün her velide, delide,
Mustafa’da, Avram’da, Pandeli’de,
Bir maymuncuk gibi her bir kilide
Hem uyarsın hem de bühtan edersin.

Neşve olur, gizlenirsin şarapta,
Helal, haram yazılırsın kitapta,
Sevdalarla şu inleyen dolapta,
Sensin, âşıkları nalan edersin.

Zincir olur mecnunları bağlarsın,
Görür, acır, karşısında ağlarsın,
İrmak olur dere tepe çağlarsın,
Tufan olur, dehri viran edersin.

Bir ot idin, kamış oldun, ney oldun,
Feryadıma karşılık hey hey oldun,
Su, kök, filiz, asma, üzüm, mey oldun,
Her katreni bana umman edersin.

Çıban olur, enselerde çıkarsın,
Yanar canın yine kendin sıkarsın.
Kendin yapar, kendin yakar yıkarsın,
Sigortadan ne kâr, ziyan edersin?

Bir iraden adam yapar eşeği,
Azlolurken batar ona döşeği,
Gazabındır şu felaket şimşeği,
Her nereye çaksan sûzan edersin.

Çıkmayan bir candan umut kesilmez,
Rahmetinden zerre bile eksilmez,
Gözümüzü senden başkası silmez,
Güldürmeden önce giryan edersin.

Şımartırsın bir sonradan görmeyi,
Öğretirsin halka çorap örmeyi,
O çalarken tam gözünden sürmeyi,
Yakalarsın, hapse ferman edersin.

Zengin olur kasaları kitlersin,
Fakir düşer garip başın bitlersin,
Deri, kemik, beden bizi ciltlersin,
Hicranlara canlı divan edersin.

Lanetin mi şu Şeyrı İslam kapısı,
Yedi cehenneme bedel yapısı
Zebanilerde mi bunun tapısı?
Bu çeteyi sen perişan edersin.

Dâr-ün Nedve midir şu Dâr-ül-hikme
Savurdular birbirine çok tekme.
Kuyruğu sakattır, pek hızlı çekme,
Eşeklerle bizi handan edersin.

Kudururlar arpalıkla, tiritle,
Girişirler kafa, göz, yüz, divitle;
Geğirirler, anırırlar, tecvitle,
Harf-ı meddi yular, kolan edersin!

Fitne için yeter İzmir’li Cüce,
Yelken takar devedeki hörgüce,
Kürek çeker akıntıya her gece,
Boklu dereye mi kaptan edersin?

Nerde olsa başındadır belası,
Haset, fitne, o firavn’ın Musa’sı,
Cehil, gurur vesaire cabası,
Sakla domuzlara çoban edersin.

Sana giren, çıkan nedir be dürzü?
Dersin bana ey Allah’ın öküzü!
İçirirsin on dört bin okka düzü,
Beni bulutlarda mihman edersin!

Serserinim, düştüm aşkınla mey’e,
Nasıl girdin elimdeki şu ney’e?
Hem seversin beni Neyzen’im deye,
Hem de sarhoş diye destan edersin!