Kalksak bu yerlerden hicret eylesek
Kalksak bu yerlerden hicret eylesek
yarene yoldaşa mihnet eylesek
yari arzulayip niyet eylesek
hele yolum bir ormana düşüpdü
ormandan çikani çekerler dara
n’olur pirim beni bu yerde ara
önümüze çikti balki buhara
benim yolum bir diyara düşüptü
oturur oturur kendin överler
huzuru mahşerde boyun eğerler
birgün olur gelip kapin döğerler
eğer dövmüş isen el kapisini
elli gündür bu dağlari aşali
altmiş gündür yar peşine düşeli
eğlen yiğit odalari döşeli
yari bulamazdi bilmem kaç gündür
elli gündür altmiş gündür yüz gündür
siyah zülfün mah yüzüne düşsündür
açma tabip yarelerim azgindir
yarem merhem tutmaz bilmem kaç gündür
kadir mevlam senin hikmetin çoktur
bir kul gördüm mermer taştan içeru
kalbi kirip gönül yikici olma
birgün olur yandirirlar yara yardan içeru
asla bu meslekte elin olmazsa
bülbüle münasip gülün olmazsa
davayinan sultan olsan ne fayda
lokman’inan mihman olsan ne fayda
balki buhara : belh ve buhara kentleri..”önümüze çıktı balkı buhara” şeklinde geçen sözler; “önümüze çikti belhi buhara” şeklinde olmalıdır.
Mahşer : kıyamet zamanı
zülüf : saç
mah : ay
lokman : her türlü derdin çaresini bulduğuna inanılan efsanevi hekim
mihman : misafir
hicret : göç
tabip : tabib : tebib : hekim, doktor
Sabahtan uğradım ben bir figana
Sabahtan uğradım ben bir figana
Bülbül ağlar ağlar güle getirir
Bakın şu feleğin çürük işine
Her bir cefasını kula getirir
Depreştirme benim dertlerim tamam
Muhabbet şirindir vermiyor aman
Üstümüzde dönen çarh ile devran
Felek bizi halden hale getirir
Varıp yoldaş olma sen uğursuza
Komşu olma namussuza arsıza
Sabah selamını verme pirsize
Adamın başına bela getirir
Muhib yoldaş olma kalleş yar ile
O yar da durmadı bir ikrar ile
Sakın sohbet etme münkir kör ile
Altının adını pula getirir
Pir Sultan Abdal’ım sözlerim haktır
Hak demeyenlerin yalanı çoktur
Cehennem yerinde dal odun yoktur
Herkes ateşini bile götürür
Pir Sultan Abdal
Pîr Kaygusuz Abdal
Hak buyırdı Cebrâil’e var didi
Âdem’i cennet içinden sür didi
Geldi Cebrail Âdem’e söyledi
Hak buyrugunu âyân eyledi
Cebrâil didi, çıkgit Uçmag’dan Âdem
Tanrı’nın buyrugu budur iş bu dem
Nice ki söyledi Âdem gitmedi
Cebrâil’in sözüni işitmedi
Türk dilin Tanrı buyurdu Cebrâil
Türk dilince söylegil dur git dedi
Türk dilince Cebrail ‘hey dur’ dedi
Durugel Uçmag’ın terkin ur didi
•••
“Biz dillerde Türk dilin bilürüz, gün dogıcak ‘irte oldı’ dirüz, tolanıcak ‘gice oldı’ dirüz. Su’nun geldügünden yana ‘yukarı’ dirüz, gitdügünden yana ‘aşagı’ dirüz. Türk dilünce heman bu kadar bilürüz”
•••
“Ey derviş ‘mî-dânî mî-dânî’ dir durursun.
Sen hiç Türkîce bilmez misin?”
- Pîr Kaygusuz Abdal •
•••
[Mî-Dânî: farsça, biliyorum demek]
Harâba kul olduk bezm-i adem’de
Harâba kul olduk bezm-i adem’de
Åbad olsak da bir olmasak da bir
Düştük çare nedir dâma âlemde
Azad olsak da bir olmasak da bir
Aşk oduna yanmış ciğer-kebabız
Hicr ile giryânız dide pür-âbız
Yapılmış yıkılmış hâne-harâbız
Bünyâd olsak da bir olmasak da bir
Biz Şirin elinden aşk meyin içtik
Hak ile bâtılı fark edip seçtik
Varlık dağlarını deldik de geçtik
Ferhad olsak da bir olmasak da bir
Ey Dertli âlemde biz şâh-ı diliz
Hak’tan hakikatten âgâh-ı diliz
Tarîk-i esråra ervah-ı diliz
İrşad olsak da bir olmasak da bir
- Harab: “Harâbat” yerine. Çok zaman meyhane anla-mında kullanılır. Tasavvuf edebiyatında “Vahdet” yani bir-lik, tek olma, yalnızlık; kavuşma anlamlarıma kullanıldığı gibi bazan tekke anlamına da kullanılır. Burada bunlardan hangisi kullanılsa anlam yanlış olmaz. Bezm-i adem: yokluk meclisi, toplantısı. Tasavvufa göre bu âlem yokluk âlemidir. Bu inanışa göre “Bezm-i âdem” dünya, kâinat anlamına da gelir. Äbad: şen, bayındır, mamur. Dâm: tuzak. Azad: kurtulma, hür olma.
- Hicr: ayrılık. Giryân: ağlayıcı. Dide pürâb: gözün yaşla dolması, çok ağlama. Hâne-harab: evi yıkılmış. Bünyad: temel. Bünyad olmak: temel kurmak; yeniden yapmak.
- Şirin: Ferhad ile Şirin adındaki hikâyenin kadın kah-ramanı. Burada sevgili. Mey: içki. Hak: doğru. Bâtıl: yanlış, hakkın zıddı. Ferhåd: Şirin’in âşıkı.
- Şahı dil: Gönül padişahı. Āgâh-ı dil: gönül halinden anlama. Tarik-ı esrar: gizlilik yolu. Ervah-ı dil: gönül ruhları gibi bir anlama gelen bu tamlamaya “gönülden bağlanma” gibi bir anlam verilmek istenmiş. Dertli ve diğer halk şairlerinde böyle yanlış kullanılan epeyce kelime ve tamlama vardır.
ÖZTELLİ Cahit, Dertli ve Seyrani Varlık Yayınları İstanbul 1964
Hâlime rahmeyle Varlık Sahibi
Hâlime rahmeyle Varlık Sahibi
Yolumu yolsuzdan sen uzak eyle
Çâresiz dertlere dermân verici
Dar günde kuluna sen imdat eyle.
Senin mücrimlere vardır rahmetin
Kusur işleyene verme zahmetin
Sonsuz affa sahip Resûl Ahmet’in
Hatırı hakkına gel imdat eyle.
Kullar bîçâredir, Eyüp değildir
Yusuf’un sabrına sahip değildir
Hızır’ın ilmine vâkıf değildir
Mûsâ hatırına gel imdat eyle.
Bir çıkmaza girdim, ağlar gezerim
Muhannet elinden gayet bîzârım
Düşmüşüm bir aşka, okur-yazarım
Ledün ilmin için gel imdat eyle.
Yol’dan uzak kaldım zâhir âlemde
Ağlamaktan yaş kalmadı didemde
Yakarırım Ehl-i Beyt’e her demde
Edebî kuluna gel imdat eyle.
Emperyalist düzenini,
Emperyalist düzenini,
Yıkmayınca kurtuluş yok.
Reddeyleyip bütün dini,
Çıkmayınca kurtuluş yok.
Yönü bozuk mihrapları,
Yüzü gizler nikapları,
Bütün kutsal kitapları,
Yakmayınca kurtuluş yok.
Fark mıdır dil, din, ırk, deri?
Hiç döner mi tarih geri?
Tüm insanlık hep ileri,
Bakmayınca kurtuluş yok.
İnsanlar aç, benzi soluk
Yeryüzünden kalksın kulluk.
Meydanlara oluk oluk
Akmayınca kurtuluş yok.
Aldırmadan engellere,
Şu suratı döngellere…
Faşistleri çengellere,
Takmayınca kurtuluş yok.
Bıçak bulmuş kemiğini,
Hüzün sarmış mimiğini…
Kompradorun imiğini,
Sıkmayınca kurtuluş yok.
Her tarafta bir şer mihrak,
Ne özgürlük kalmış, ne hak…
Bu Dünyaya bir tek bayrak,
Dikmeyince kurtuluş yok.
Bindebir’im bu inancım,
Sosyalizme gebe sancım.
Beyinlerde bir kıvılcım,
Çakmayınca kurtuluş yok.
10.01.2015
Ozan Bindebir
Açıklama: (TDK Sözlük)
Mihrap: Umut bağlanan yer.
Nikap: Yüz örtüsü, peçe.
Komprador: Uzak Doğu ülkelerinde yabancı ortaklıklar hesabına iş sözleşmesi yapan yerli aracı.
Döngel: Muşmula.
Mihrak: Odak.
Aldanma cahilin kuru lafına
Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın külü yalandır..
Hükmetse dunyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır..
Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
Gül dikende biter diken gül olmaz
Vız vız eden her sineğin bal’olmaz
Peteksiz arının balı yalandır..
İnsan bir deryadır ilimle mahir
İlimsiz insanın şöhreti zahir
Cahilden iyilik beklenmez ahir
İşlediği amel hali yalandır..
Cahil okur amma alim olamaz
Kamillik ilmini herkes bilemez
Veysel bu sözlerin halka yaramaz
Sonra sana derler deli yalandır.
Aşık Veysel Şatıroğlu
Felsefemiz
Hayal cennetine minnetimiz yok,
Dostun cemalini cennet biliriz.
Uyduruk farzımız, sünnetimiz yok;
Sevgiyi farz, aşkı sünnet biliriz.
Hiç kulak vermeyiz gaipten sese,
Cahilin düştüğü korku, vesvese…
Bunu bilir, bunu deriz herkese;
Böylesi inancı cinnet biliriz.
Huride, kılmanda yoktur gözümüz;
Kendi yârimizle birdir özümüz.
Dört kitabın özü; bizim sözümüz…
Erdemi en yüce kıymet biliriz.
İbadethanedir; can kafesimiz…
O abdest dediğin; temiz nefsimiz.
Biz bilimden, fenden aldık dersimiz;
Bilgiyi en büyük servet biliriz.
Hakk’ı kendimizden görmedik ayrı,
Hak ile Hak olduk biz bundan gayrı.
Bir insanın varsa topluma hayrı;
Bunu insanlığa hizmet biliriz.
Mazlumun gözyaşı; Zemzem Pınarı,
Vicdan azabıdır; cehennem narı.
Vicdanı olmayan bilmez bunları;
Vicdanın sesini Kudret biliriz.
Bindebir’im sözler kalkınca şaha,
Dilim kolay kolay susmaz bir daha.
Öyle söz vardır ki biçilmez paha;
Kâmilin sözünü ziynet biliriz.
22.11.2016 – (6+5)
Ozan Bindebir
KİM BU HORASAN ERENİ GÜVENÇ ABDAL?
Doğu Karadeniz’i Türkleştirip İslamlaştıran Horasan Erenine hepimiz minnet borçluyuz. Başlayalım..
Doğum ve ölüm tarihi hakkında net bir bilgi olmamakla birlikte 13. yüzyılda yani 1200 – 1300 yılları arasında yaşadığı bilinmektedir.
Güvenç Abdal’ın hayatı ve halk arasındaki anlatıları, tarihsel ve mitolojik unsurlarla iç içe geçmiştir. Onun gerçek adı, şiirleri ya da bazı ayrıntılar net olmamakla birlikte, tarihî ve kültürel etkisi çok güçlüdür.
Alevi‑Bektaşi düşünce yapısında hâlâ canlı bir biçimde yaşamakta ve özellikle Karadeniz Çepnileri arasında önemli bir manevi figür olarak kabul edilmektedir.
Güvenç Abdal ile Çepni Türklerinin Karadeniz’e yerleşmesi, bölgenin Türkleşmesi ve İslamlaşması iç içedir. Onun için önce kısaca Çepnilerin Karadeniz’e gelişlerini ele almalıyız.
Çepni boyu, Oğuzların 24 boyundan biridir ve özellikle Türkmen/Alevi kimliğiyle öne çıkar. 1071 Malazgirt Savaşı’nda Alpaslan ordusunda yer aldılar. Sivas merkezli Danişmentlilerin kuruluşu ve yükselişinde önemli bir rol oynadılar.
Ardından Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi’nde Karadeniz’in orta ve doğu kesimlerine yerleşmeye başladılar.
1335 civarı Ordu, Giresun’un iç kesimleri, Mesudiye, Fatsa ve Ünye sahasında Hacıemiroğulları Beyliği (diğer adıyla Bayramoğulları Beyliği)’ni kurdular.
1348’de Giresun’u fetheden Çepniler 1346’da Trabzon Rum İmparatorluğu’na karşı önemli başarılar elde ettiler.
Bu arada Çepni Türkleri 1200’ün ilk yarısında Şebinkarahisar – Tamzara – Alucra – Kazıkbeli – Güvende yolu ile Kürtün’e (bugün Gümüşhane’nin en batı ilçesi, Giresun ve Trabzon ile sınır) ulaştılar.
Kürtün, Karadeniz’in iç kısımlarına açılan doğal bir geçit konumundaydı. Dağlık yapısı, ormanlarla çevrili yaylaları ve ulaşılması güç coğrafyası sayesinde tarih boyunca yerleşim için güvenli, savunma için stratejik bir alan olmuştur. Bu özellikleri, Çepniler için Kürtün’ü cazip hale getirmiştir.
1515‑1516 tarihli Trabzon Sancağı Tahrir Defteri’nde Kürtün kazası, “Vilâyet‑i Çepni” (Çepni ili) olarak yer almış ve sınırları Giresun – Torul – Görele olarak çizilmiştir.
Çepniler Kürtün’ü iskân tutunca Pontus Rum İmparatorluğu ile sınır olmuşlardı. Güvenç Abdal’ın Kürtün’e gelmesi işte bu zaman ve şartlarda gerçekleşti.
Eldeki bilgilere göre Güvenç Abdal, Hacı Bektaş Veli’nin (ki o da Çepni boyuna mensup bir erendir) amcaoğlu ve has dervişlerindendir.
Güvenç Abdal’ın ismi Hacı Bektaş’ın “Velayetname” adlı eserinde yer almaktadır. Bu bağlamda, Güvenç Abdal hem bir mürşid, hem bir dede, hem de bir yol önderi olarak tanımlanabilir.
Güvenç Abdal ocağını Kürtün Taşlıca Köyü’ne kurmuştur. Hacı Bektaş Veli’nin halifesi olarak bölgeye gönderilen Güvenç Abdal, Kürtün ve çevresindeki Çepni topluluklarına İslam’ı Bektaşi yorumu ile tanıtmış, onları inanç, ahlak ve toplumsal düzen bakımından birleştirici bir rol üstlenmiştir.
Güvenç Abdal’ın manevi önderliğindeki Çepniler sahil boyu ile gelen soydaşları ile birleşip kısa zamanda bugün Giresun ili sınırlarında yer alan Görele, Eynesil, Çanakçı ve bugün Trabzon ili sınırlarında yer alan Şalpazarı, Beşikdüzü, Vakfıkebir ve Akçaabat’ın Türk toprağı olup İslamlaşmasında eşsiz bir rol oynamışlardır.
Trabzon’u kuşatmışlar ama deniz kuvvetlerinden yoksun olmaları dolayısıyla şehri düşürememişlerdir.
Çepniler Trabzon’u düşürememiş olsalar da iç kesimlerden ilerleyerek Batum’a kadar olan coğrafyada Osmanlı’nın bölgeye gelişine kadar feodal yapılar olarak hüküm sürmüşlerdir.
Güvenç Abdal önderliğindeki Çepniler sadece Kürtün’ün değil, Doğu Karadeniz’in Türkleşmesi ve İslamlaşması açısından da anahtar rol oynamıştır.
Güvenç Abdal’ın Taşlıca köyündeki ocak merkezi, Çepniler’in manevi ve sosyopolitik kalbi haline gelmiştir. Onun öncülüğünde dini rehberlik, hukuki hakemlik, toplumsal dayanışma gibi işlevleri olan ocak sistemi, bir anlamda Çepni topluluklarının yerel beyliği yerine geçmiştir.
Bu sistem, Osmanlı döneminde dahi yarı otonom şekilde işlemiş; Çepniler arasında dedelik kurumu güçlü kalmıştır.
“Dört kapı kırk makam”, “on iki hizmet”, “on iki post” gibi Alevi-Bektaşi yapılar bu ocakta sürdürülmüştür.
Çepni Türk kültürünün en önemli öğelerinden biri yaylacılıktır. Yaylacılık bir yaşam biçimidir ve yüzyıllardır “Otçu Şenliği” adı ile ticaret, sosyalleşme, görücülük, eğlence, birliktelik gibi birçok sosyal ve ekonomik yönü olan festival diyebileceğimiz etkinlikler düzenlenir. Bugün Kadırga, Kazıkbeli, Sis, Kümbet, Bektaş, Alaca, Kızıl Ali gibi birçok yaylada icra edilen bu geleneğin kökeni de Güvenç Abdal’dır.
Güvenç Abdal’ın adıyla kurulmuş olan Güvende / Güvençe Yaylası bu geleneğin doğuş yeridir.
Güvenç Abdal’ın doğumu ile ilgili olduğu gibi vefatı ile de ilgili elde net tarihi kayıtlar bulunmamaktadır. Onun ömrünün sonuna doğru piri Hacı Bektaş’ın yanına dönmek istediği yarenlerinin de onu bırakmak istemedikleri üzerine kurulu bir söylence yüzyıllardır ağızdan ağıza anlatılagelmiştir.
Güvende Yaylası’nda ona ait temsilî bir makam / yatır bulunur. Diğer bir makamı ise Hacıbektaş Dergâhı’ndadır. Hangisinin gerçek mezar ve hangisinin hatıra yatırı olduğu da eldeki bilgilerce net değildir.
Güvenç Abdal günümüzde de Çepniler arasındaki yüce makamını korumaktadır. Ocağın hatırası ve kültürü; İzmit’ten Trabzon’a, Karadeniz’in birçok ilinde yaygın şekilde yaşamaktadır.(Gümüşhane, Trabzon, Giresun, Ordu, Tokat, Düzce, Samsun, Zonguldak)
Minnet ve saygı ile yad ediyoruz.. Ruhu şad olsun!
** ** ** **
Sersem Abdal mahlasıyla bir nefeste Hacı Bektaş ve Güvenç Abdal şöyle dile getirilmiştir:
Genç Abdal’la Hacı Bektaş geldiler
Sarı Saltığı Rumeli’ne saldılar
Şükrolsun dertlere derman oldular
Tavafın kabuldür Abdal dediler
Mümin isen bana etme cefayı
Allah bir Muhammed Ali aşkına
Eyilikte ol daim eyle vefayı
Allah bir Muhammed aşkına
Saki doldur bize dolu içelim
Okuyalım aşk kitabın seçelim
Olur olmaz davalardan geçelim
Allah bir Muhammed Ali aşkına
Pirler nasihatın güzelce dinle
Bozma erkanını tatlı dil söyle
Kemlik edenlere sen iyilik eyle
Allah bir Muhammed Ali aşkına
Kimsenin ayıbın gözetme sakın
Olayım der isen ger Hakk’a yakın
Erenler huyundan bir meşrep takın
Allah bir Muhammed aşkına
Genç Abdal’ım Hakk’ı seversen candan
Hak seni ayırmaz yoldan erkandan
Yalan söz söyleme çıkma imandan
Allah bir Muhammed aşkına
SON NOT: Gümüşhane ili Kürtün ilçesi Güvende Yaylasında yüzyıllardır yapılan “Güvenç Abdal Yayla Şenliği” bu sene 02 Ağustos Cumartesi günüdür.
Kemal Şükrü Sevindik
Eğitimci / Tarihçi
Viranı Fakr-name’de Dört Kapı ve Makamları ;
Viranı Fakr-name’de Dört Kapı ve Makamları ;
” Şeriat Kapısı :
Zahirdir (görünen) gündür ve gün sabittir. Enbiyadır, gözdür. On makamdır. Âdem’dir ; görünür , ayağıyla yürür, yel gibi eser. Âdem üzeredir ve külliye nutuktu. Nutuk ağızdan ortaya çıkar ve ağız on babdır (kapıdır) ..
” Tarikat Kapısı :
Batındır (görünmeyen) ve batın gicedir, isbat yoktur. Evliyadır , kulaktır, on makamdır. Âdem’dir eliyle tutar, gözüyle görür, ateş gibi yanar. Edep üzeredir. Edeb, göz üzeredir ve göz on babdır..
“Marifet Kapısı :
Muhammed’dir, ağızdır, on makamdır. Âdem’dir, dil ile söyler, kulak gibi işitir ve su gibi bakar. Amel üzeredir, amel kulak üzeredir, kulak on babdır..
” Hakikat Kapısı :
Âli’dir ,(simgesi) burundur ve on makamdır. Âdem’dir yel gibi eser, ateş gibi yanar, su gibi akar , toprak gibi sakindir. Haya üzeredir ; burun on babdır…
” Kuran’i yani Şah-ı Merdan böyle ma’lum edübdür ki Şeriat bir sudur, bu sudan yunmayan, müslüman olmaz.
Tarikat bir ateştir, ol ateşten pişmeyen puhte (olgun) olmaz..
Marifet bir yeldir, yel esmeyince sular akmaz ve od yanmaz, çiylik pişmez. Yel esmeyince , eşyanın nefsi bağlanırdı..
Pir Hünkar Hacı Bektaşi Veli buyurur ;
“Yel esmedikçe daneler samandan arınmazdı..”
Viranı Dedenin bilgilendiği ve esin kaynağı olan Makalat’ında Hacı Bektaşi Veli anlatır :
” Yüce Tanrı dört türlü nesne yarattı ;
Toprak
Su
Ateş ve yel (rüzgar). Bunları da dört bölük kıldı :
1) Abidler ( çok ibadet edenler) bunlar şeriat ehlidir. Asılları yeldir saf ve güçlüdür..
2) Zahidler, asılları ateştendir. Tarikat ehlidir, ateş gibi yakarlar..
3) Arifler, asılları sudur. Marifet ehlidir, su temiz ve temizleyicidir..
4) Muhipler , ( sevenler) aslı topraktır. Teslimiyete razı olmanın simgesidir..
Kul , kırk makamda Tanrı’ya ulaşır. Bunların onu, Şeriat, onu Tarikat, onu Marifet, onu da Hakikat üzerinedir…
Evliyadan Gelen Kelâm
Evliyadan gelen kelâm
Okunan kur’an değil mi
Gerçek Veli’nin sözleri
Sure’i rahmân değil mi
Çün seni Hâkk yaratığı
Kendüye mir’at ettiği
Tecelli’i zat ettiğin
Sûret’i insan değil mi
Hâkk haberin dinleyene
Candan kabul eyleyene
Hâkk’ı bilip anlayana
Sözümüz burhan değil mi
Gerçek elini tumayan
Ona gönül berkitmeyen
Hâkk’ı batıldan seçmeyen
Cahil’i nâdân değil mi
Ey Kaygusuz halin n’ola
Gitmez isen doğu yola
Hâkk kerem kılsa bir kula
Hâkikât âyan deği mi
Ali Ali canım Ali
Canımın cananı Ali
Sen alemler umudusun
Pîr Hacı Bektaşi Veli
Taa ezelden aya, güne taparız
Taa ezelden aya, güne taparız
Kıble ne bilmeyiz, tan vardır bizde
Cemâli Hakk bilir niyaz yaparız
Kadın erkek yoktur, can vardır bizde
Cümle can bir deriz, farkı bilmeyiz
Aynı göle akar, arkı bilmeyiz
Din mezhep bilmeyiz, ırkı bilmeyiz
Yetmiş iki çeşit kan vardır bizde
Hakk’tan nida gelir, dolu içeriz
İnsânı kâmili, özü seçeriz
Devri daim olur, konup göçeriz
Dünya dedikleri han vardır bizde
Derunî bir sırra sürdü atını
Dolandı kandilin yedi katını
Dört kapı, kırk makam hepsi bâtınî
Hakk’a ermek için an vardır bizde…
Beni bu sevdaya düşüren sensin
Beni bu sevdaya düşüren sensin
Ali oğlu Şah Abbas sana sığındım
Dalgamı boynumdan aşıran sensin
Ali oğlu Şah Abbas sana sığındım
Deryada ova dağda dumanda
Marufta maşrufta hintte yemende
Mürvetim var beni de koyma amanda
Ali oğlu Şah Abbas sana sığındım
Hem eşimi hem dostumu sen güldür
Bir düşmüşün elin tut da sen kaldır
Benim ahvalimi de o şaha bildir
Ali oğlu Şah Abbas sana sığındım
Şah Hatayim gel de mürvete başla
Bir mürvette yüz bin canı bağışla
Sen kendi şanına düşeni işle
Ali oğlu Şah Abbas sana sığındım
Şah İsmail Hatayi
















