Âşık edebiyatının önemli temsilcilerinden Kazak Abdal, 17. yüzyılda yaşadığı söyleniyorsa da şiirlerindeki konu ve üsluba bakacak olursa 16. yüzyılda yaşadığı kuvvetle muhtemeldir. Romanya Türklerinden olduğu düşünülür. Söylentilere göre; genç iken Deliorman’da Demir Baba onu evlat edinmiştir, daha sonra Balım Sultan‘ın müridi olmuş ve ondan el almıştır.
Anadolu’da dervişlik geleneği içinde yetişmiş, tasavvufi bir kimliği olan ve halkla iç içe yaşamıştır. “Abdal” sıfatı, onun bir derviş geleneği mensubu olduğunu göstermektedir. Abdallar, Anadolu’da özellikle Bektaşi kültürü ile bağlantılı olarak bilinir. Bu gelenek, hem mistik öğretiyi hem de toplumsal eleştiriyi şiir yoluyla halka aktarmayı amaçlar.
Asıl adı, Ahmet‘tir. Fakat, Kazak Abdal adıyla tanınmıştır. Kabri, Denizli’dedir. Kazak Abdal’ın eserlerinin incelendiğinde mizahi, eleştirisel ve halktan yana bir bakış açısına sahip olduğu aşikardır. Kazak Abdal, hem halkın günlük sorunlarını hem de yöneticilerin ve din adamlarının ikiyüzlülüğünü hicvetmiştir.
16.yy. Anadolusu ve Sosyal Ortam
Kazak Abdal‘ın yaşadığı 16. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun hem siyasi gücünü zirveye taşıdığı hem de toplumsal gerilimlerin yaşandığı bir dönemdir. Bu yüzyılda Osmanlı, Kanuni Sultan Süleyman‘ın seferleriyle Avrupa’da güçlü bir imparatorluk olmuş fakat Anadolu’da sosyal ve ekonomik sorunlar hissedilmeye başlanmıştır.
16.yüzyıl aynı zamanda, Bektaşilik ve Kalenderilik gibi tasavvufi akımların geniş kitlelere ulaştığı bir dönemdir. Halk, bu tarikatlar sayesinde hem manevî bir sığınak bulmuş ve baskılara karşı dayanışma içinde olmuşlardır. Yüzyılın sonlarına doğru ekonomik sıkıntılar ve vergi yükleri Anadolu insanında huzursuzluk yaratmıştır. Bu ortam, halk ozanlarının eleştirel seslerinin yükselmesine neden olmuştur.
“Eşeği Saldım Çayıra” Hikâyesi
Kazak Abdal‘ın en bilinen eserlerinden biri olan “Eşeği Saldım Çayıra”, halk arasında dilden dile aktarılan ve günümüzde de önemini koruyan bir hiciv şiiridir.
Bu şiirin arka plânında ise köy halkı arasında anlatılagelen rivayet şöyledir: Kazak Abdal’ın yaşadığı köyde; köylülere sürekli zulmeden, onların emeklerini sömüren, kursaklarından geçen bir lokmayı zehir eden hayatı köylüye zindan eden bir ağa varmış.
Köylü, ağadan nefret eder bir kaşık suda boğmak ister. Fakat, bırak boğmayı, ağanın korkusundan gözlerinin içine bile bakamazlarmış. Yıllar geçmiş bu böyle devam etmiş. Köylüyü ezen, zulmeden ağa gün gelmiş yaşlanmış hasta düşmüş, artık ölümün yaklaştığını hissetmiş tüm köylüleri toplamış.
Herkes, merakla ağanın ne diyeceğini beklerken, Ağa; Onlara, yıllardır yaptığı kötülüklerden pişman olduğunu ve bunun cezasız kalmaması gerektiğini söylemiş. Ardından, tuhaf bir vasiyette bulunmuş. “Ben öldüğümde, cesedimi köyün girişindeki büyük ağaca asın ki, görenler ibret alsın zulmeden ağa olsa bile sonu böyledir ibret alsın.” Köylüler, bu isteği şaşkınlıkla ve içten içe sevinçle karşılamışlar. Günler geçmiş, ağa ölmüş. Köylüler de cesedi alıp köyün girişindeki büyük ağaca asmışlar. Köylüler, zalimden kurtulduklarını artık rahat nefes alacaklarını sanırken; işin aslı tam öyle değilmiş. Ağanın zulmünden henüz kurtulamamışlar. Birkaç gün sonra köye askerler gelmiş. Köyün girişinde ağaca asılı ağayı gören askerler, köylülerin el birliğiyle ağayı öldürdüklerini düşünmüşler. Köylüler, ne kadar anlatsalar da; “yahu, etmeyin eylemeyin bu ağanın vasiyetidir.” deseler de kimseyi inandıramamışlar. Sonunda bütün köy halkı suçlu ilan edilmiş, falakadan geçirilmiş ve zulüm devam etmiştir.
Böylece, Ağa; yaşarken köylüye ettiği zulmü, öldükten sonra bile cesediyle köylünün başına bela olarak devam ettirmiş. Köylüye rahat yüzü göstermemiştir.
İşte, Kazak Abdal bu olay karşısında derin bir sitem ile “Eşeği Saldım Çayıra” şiirini kaleme almışlardır.
O mısralar, sadece ağayı değil; bu düzeni sürdüren, zulme göz yuman herkesi hedef almış.
*
ŞİİR İNCELEMESİ
Şiirin her bir dörtlüğü, yalın gibi görünen dilin ardında katmanlı sembolik anlamlar barındırmaktadır. En çok bilinen, dört dörtlüğü ele alalım.
Eşeği saldım çayıra Otlaya karnın doyura Gördüğü rüya hayra Yoranın da avradını
Birinci dörtlükdeki “eşek” metaforu, hor görülen halkı temsil ederken; onu, “çayıra salmak” kendi kaderine terk edilmesinin bir simgesi olarak yorumlanabilir.
Şiir, bu özgürleşme eylemini bile “hayra yoran” yani sisteme uygun bir şekilde yorumlaya çalışanlara dahi lanet okuyarak, ozanın kopuşu ve meydan okumayı benimser. Her türlü iyi niyetli yorumu reddeden bir manifestosudur.
Münkür münafığın soyu Yaktı harap etti köyü Ölüsüne bir tas suyu Dökenin de avradını
İkinci dörtlükte geçen “münkür” (inanmayan, inkar eden) ve “münafık” (ikiyüzlü) kavramları, şiirin hedefini İslami ana akım yorumuna karşı olanları işaret etmektedir.
“Köyü harap etme” eylemi, doğrudan 16. yüzyıldaki Kızılbaş katliamlarına ve yağmalara gönderme yapar. “Ölüsüne bir tas suyu dökenin” ifadesi ise, bir küfür ve lanet niteliğindedir. Bu, zulmü gerçekleştirenlere duyulan nefretin, onların ölümünden sonra da devam ettiğini ve dini ritüellerin bile bu nefreti dindiremediğini vurgular.
Müfsidin bir de gammazın Malı vardır da yemezsin İkisin meyyit namazın Kılanın da anasını
Üçüncü dörtlükte geçen ”müfsid” (bozguncu, fesat çıkaran) ve ”gammaz” (ispiyoncu, muhbir). Bu kişiler, dönemin baskı ortamında otoriteye hizmet eden, toplumu içeriden çürüten hainleri temsil eder. ”Malı vardır da yemezin” ifadesi ise, cimriliği ve dünya düşkünlüğüyle toplumsal ahlakı bozan tiplere bir eleştiridir. Kazak Abdal, bu iki tip zalimin cenaze namazını kılan kişiyi lanetleyerek, zalime en son manevi desteği veren kişiyi dahil affetmeyen radikal bir duruş sergiler.
Şiirin dördüncü dörtlüğünde geçen “kuyu” ve “inilti” sembolleri, cehennem azabı ve sonsuz ıstırap çağrışımları yapar. Lanet, sadece ona değil, onun kefeninin diken iğneyi bile kapsamaktadır. Bu öfkenin ne kadar mutlak olduğunu, zalimle en ufak ilişkisi olan herkese yöneldiğini göstermektedir.
Dağdan tahta getirenin Mezarına götürenin Talkını bitirenin İmâmın da avradını
Beşinci dörtlük, cenaze sürecindeki tüm ritüelistik eylemleri ve bu eylemeleri gerçekleştirenleri hedef alır. ”Dağdan tahta getiren” mezar ve tabut için malzeme getirenin, cenazeyi taşıyanın ve özelikle ”Talkını bitiren”, islami gelenekte ölünün sorguya hazırlanması için telkin okuyan kişi lanetlenir yani dördüncü dörtlükte ki imâm. Bu zulmün sona ermesi için atılan adımlara karşı duran dini otoritenin açıkça reddediğini ve en ağır şekilde eleştirildiğini gösterir.
Kazak Abdal lütfeyledi Yaktı köyü mahfeyledi Sorarlarsa kim söyledi Soranın da avradını
Bu son dörtlük, ozanın şiirinin sorumluluğunu üstlendiği ve meydan okumasını açıkça ifade edildiği kısımdır. Şiirin anlamını sorgulayacak her türlü otoriteye karşı en sert dille cevap vermesi, ozanın tartışmaya kapalı radikal duruşunu ortaya koyar.
Kazak Abdal‘ın Eşeği Saldım Çayıra şiiri; Arif Sağ, Rahmi Saltuk, Ruhi Su, Erkan Oğur, Cem Karaca, Kıraç gibi sanatçılar tarafından seslendirilerek modern kültüre taşınmıştır.
KAYNAKÇA: Berken Ataşçı. “söylentidergi.com (http://xn--sylentidergi-4ib.com/)”, Edebiyat, Ekim 2025.
Alay, Okan. “Yergi, İroni ve Mizahla İlintili Kavramlara Dair Bir Değerlendirme”. Türk Dili 68. 792 (2018): 30-36.
Çakır, Emine. “Kazak Abdal”. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Türk Edebiyatı Araştırmaları Merkezi. Web. Erişim Tarihi: 5 Ekim 2025.
Yıldırım, Rıza. “Abdallar, Akıncılar, Bektaşilik ve Ehl-i Beyt Sevgisi: Yemini’nin Muhiti ve Meşrebi Üzerine Notlar ”. Belleten 75. 272 (2011):51-86
“Senelerdir mantığımın almadığı tek düşünce şu oldu; nasıl olur da bir ülkenin halkı kendisini işgalden kurtaran, kölelikten kurtaran, ona insanca, özgür bir yaşam kurmaya çalışan kurucusundan nefret eder?
Nasıl olur da savaş alanında askerlerini kaybeden ülkelerin halkları bile onu ders kitaplarına koyar, ona saygı duyarken, kendi halkı ona bu derece nankörlük eder?
Parlamenter demokrasi bu ülkeye onunla gelmişken, onun sistemi en kifayetsiz, en vasıfsızın bile bu ülkede seçilme hakkını sağlamışken; neden onun verdiği bu haklardan bu derece nefret ederler?
Artık öyle iğrenç bir hale geldi ki; kaMAL yazanlar (islamcı zekası bu kadar), Kurtuluş Savaşı’na ‘tiyatro’ diyecek kadar gözü dönüp, gerçek tiyatrolarda tankın namlusunu kıçına sokarak durdurduğunu iddia edenler, “put” diye heykellerine saldıranlar ve en kötüsü; yazılı, belgeli tarihin yalan olduğunu iddia eden cahiller. Belki cahil diyerek onları aklıyorum, aslında düpedüz hain demek lazım..
Yarattıkları alternatiflere bakıyorsun; Abdülhamid, Vahdettin bu ülke tarihinin yüz karaları. Saraydan çıkamayan, halkı birbirine kırdırmış bir şizofren ve “bana dokunmayın da, ülkeye ne yaparsanız yapın” diyen bir korkak. Gene bakıyorsun, dünya tarihine geçmiş savaşların, destanların var ama senin seçilmişin onları silip, senden aldığı vergiyle beslediği ekranında yalan tarih kahramanları yaratıyor. Taptığı kabile reisini bile, o adamın yönetim sistemiyle başa getiren soysuz da o yalan tarihi alkışlıyor.
“Atatürk sana ne yaptı?” diye soruyorsun;
“Dinimi yaşayamadım” diyor. “Ulan soysuz, Yunan’ı, İngiliz’i memleketi işgal etse mi yaşayacaktın dinini?” diye soruyorsun. “Daha hayırlı olurdu” diyor. (üstadları fesli soytarı)
Kadına bakıyorsun, “bak sana seçme, seçilme hakkı verdi, kimse de yokken sende vardı” diyorsun, “sen mal gibi alınıp, satılma diye kanunlar yaptı” diyorsun, “Ben çarşafla özgürüm” diyor, kocasından dayak yiyor, öldürülüyor, on iki yaşında tecavüze uğruyor! O hırsla çocuğunu da kendi gibi yetiştiriyor.
“Bir gecede cahil kaldık” diyor. “Bak o savunduğun Osmanlı’da sen ırgattın, senin dedenin dedesi okuma yazma bilmezdi. Osmanlı’da okur yazar bu kadar, Cumhuriyet dönemi bu kadar” diyorsun; “o iş öyle deeel” diyor.
Örnekler uzar gider ama aslında gerçek ne biliyor musun?
Atatürk’ü sevmiyor!
Sevmiyor çünkü halk olmayı sevmiyor, ümmet olsun biri onu gütsün istiyor.
Sevmiyor çünkü derdi vatan, millet, birlik falan değil. Kendisi gibi olmayan ölsün istiyor.
Sevmiyor çünkü “Allah, kitap” deyip hırsızlık yapsın, kimse hesap sormasın istiyor.
Sevmiyor çünkü medeni kanun, hukuk falan işine gelmiyor. İstediğine tecavüz etsin, sıkıldığı kadını sorgusuz sualsiz kapının önüne koyabilsin istiyor.
Sevmiyor çünkü yaşadığı yerin içine sıçıp, içine sıçamadığı bir cennetin hayaliyle yaşıyor.
Sevmiyor çünkü sanat, doğa, bilim falan işine gelmiyor. O istiyor ki beyni hiç çalışmasın, osurana gülsün, küfredeni sevsin, ağaç keseni baş tacı etsin.
Sevmiyor çünkü onun yaşayamadığı hayatı o Atatürkçüler yaşıyor, onun giyemediği kıyafetleri Atatürkçüler giyiyor, onun anlamadığı insanca sohbetleri Atatürkçüler yapıyor. Hayalini kurduğu hayatı Atatürkçüler yaşıyor.
Eline ilk para geçtiğinde de, o Atatürkçülerin yaşadığı yere taşınıyor, çocuğunu onların okuluna yolluyor.
İçten içe biliyor kendisi gibi olanların sapkınlığını, içten içe biliyor insanca yaşamın Ata’mın yolundan geçtiğini. İtiraf edemiyor sadece. Biliyor kendisi gibi olanların insanlıkla alakası olmadığını. Korkuyor yutarlar onu diye.
Gene de; ilk kıçı sıkıştığında “iki ayyaş” dediğinin gölgesine sığınıyor, afişlerini asıyor partisinin binasına yıllar sonra.
Bizler? Biz hiç kandırılmadık. Biz hiç o kadar salak olmadık. Biz hiç o kadar güzel salak ayağına yatmadık. Neysek oyuz.
Özlemle, saygıyla, sevgiyle, belki biraz buruklukla.
Ne “ona dokunmak ibadettir” dedik, ne de peygamber ilan ettik. Biz onu bizim gibi olduğu için, bir baba gibi sevdik. Ömrünü kendi evlatlarının cebini doldurmak için değil, milletine adadığı için sevdik.
En nihayetinde; yaşımız kaç olursa olsun “Ey Türk Gençliği!” nin gençleriyiz. Son nefese kadar.”
Tarih 30 Ağustos 1968. Afyon Lisesi öğretmeni Sabri Tanrıkut, öğretmen arkadaşlarıyla Dumlupınar’ da yapılan törene katıldı.
Konuşmacılardan birisi kurtuluş savaşımızın süvari kolordu komutanı Fahrettin Altay Paşa’ydı. Bir albay, Paşa’nın koluna girdi.
Kürsüye çıkmasına yardımcı oldu.Konuşma süresince de elinde bir semsiye ile O’nu güneşten korudu.
Fahrettin Altay Paşa konuşmasına şöyle başladı:
” Bana Mustafa Kemal’i anlatır mısınız? dediler. Ben de memnuniyetle kabul ettim ve geldim.
Ancak anlatımım kısa olacak. Size 26 Ağustos 1922 sabahı taarruz anındaki bir olayı aktaracağım.
Bu şekilde Mustafa Kemal’i anlatmış olacağım.
Paşanın Mustafa Kemal’i nasıl anlatacağını herkes merak etti. Önündeki bardaktan bir yudum su içti ve konuşmasını, sonradan avukatlığa başlayan Sabri Tanrıkut’un tuttuğu nota göre şöyle sürdürdü:
Planlandığı şekilde 26 Ağustos 1922 sabahı saat 05.00’te başta Mustafa Kemal olmak üzere İsmet Paşa, Fevzi Çakmak, Nurettin Paşa, ben ve diğer komutanlar, ordu karargahı olarak Afyon Kocatepe’deydik.
Plan gereği taarruz, önce top atışlarıyla başladı. Bu bir baskındı. 20 dakika sürdü.
Ardından ‘Tahrip’ atışları yapıldı. Bu da 10 dakika devam etti Yunan mevzilerindeki makineli tüfek yuvalan, Yunan topları, tel örgüleri hedef alndı.
Komutanlar olarak bizler de top atışlarının sonucunu görmeye çalışıyor, alt kademelere iletmek üzere Mustafa Kemal’in emrini bekliyorduk.
Sonuçta Yunan mevzilerinde alevlerin yükseldiğini, hedeflerin vurulduğunu, düşmanın mevzilerini terk ederek geri çekilmekte olduğunu gördük.
Mustafa Kemal’e yöneldik. O’nun taarruz ve takip emrini bekliyorduk. Ne ki gözlerini O, Yunan mevzilerinden ayırmıyor ve geri çekilen Yunan ordusunu izliyordu.
Fevzi Çakmak, sessizliği bozdu. ‘ Haydi Kemal düşman kaçıyor, taarruz emrini ver !’ dedi. Mustafa Kemal: ‘ Dur Abi !’ diye cevap verdi.
Bir süre sonra Fevzi Çakmak, ‘ Kemal, tarihi bir fırsatı kaçırıyorsun, düşman yeni mevzilerine yerleşecek.
Emrini ver artık !’ diye ısrarda bulundu. Mustafa Kemal, yine ‘ Dur abi !’ dedi. Bir süre daha geçti. Fevzi Çakmak bu kez ‘Allah aşkına Kemal, ver şu emri, komutanlar seni bekliyor, yeter artık !’ diye sesini yükseltti.
Mustafa Kemal yine ‘ Dur Abi !’ dediği sırada beklenmedik bir olay meydana geldi.
Yunan ordusunun terk ettiği mevzilerde cehennemi patlamalar başladı.
Mustafa Kemal’in taarruz ve takip emrini geciktirme sebebi anlaşıldı. Yunan ordusu, geri çekilirken cephe boyunca mevzilere saatli bombalarını yerleştirmiş, askerlerimize tuzak hazırlamışlardı.
Mustafa Kemal’ in öngörüsü, büyük bir felaketi önlemişti.
Taarruzda ısrar eden Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal’e sarıldı. ‘ Seni bize Allah mı gönderdi Kemal ? ‘ dedi.
Müteakiben süngü hücumu ve ileri top atışları emrini aldik. Alt kademelere ilettik. Sonucu biliyorsunuz.
Bana ‘ Mustafa Kemal’i anlat ‘ dediler.
‘ İşte Mustafa Kemal budur !’ “
Dedi ve bir albayın yardımıyla kürsüden indi.
Fahrettin Altay Paşa’dan dinlediği bu olayı ve anıyı, öğretmen, sonradan da avukat olan Sabri Tanrıkut hiç unutmadı. Paşaya 2 metre uzaklıkta dinlediği bu anıyı, O güne ait fotoğrafları da bizimle paylaştı.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun… Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını minnetle, saygıyla anıyoruz.
(*) Gazeteci ve Yazar Saygı Öztürk’ten derlenmiştir
Ben suyumu kazandım da içtim Ekmeğimi böldüm de yedim Ben suyumu kazandım da içtim Ekmeğimi böldüm de yedim Alkışı duydum, ihaneti gördüm Sesim de oldu, sessizliğim de Seviştiğim de oldu benim Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi
Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi Ne olur Ne olur
Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar Hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar Sen de başını alıp gitme ne olur, ne olur tut ellerimi Ne olur Ne olur
Hakikat ilminde bir nokta buldum Umm’ül Kur’an o noktada gizlidir Okudum hecesin zatını bildim Sırr-ı Süphan o noktada gizlidir
Aslı bir noktadır taht-üs serada Tecelli gösterir her bir eşya da Allemel esma da, bay u gedada Al-i İmran o noktada gizlidir
Sıdkı hatmeyledi cim ile dalı Üstaza ermiyen bilmez bu hali Mayası Muhammed, esrarı Ali Seb-ül mesan o noktada gizlidir
Sıdkı Baba
Alleme âdemel esmâe: (Bakara:31): Âdem’e bütün adları bildirmişti Ümmül Kuran: Kuran’ın anası, özü esası manasında Fatiha suresine işaret eder Taht-es serâ (Taha:6) Bay u Geda: Zengin ve yoksul Seb‘u’l-mesânî (Zümer:23): Tekrarlanan, iki kattan ibaret olan yedi manasında. Ayrıca insanın yüzündeki yedi deliğe (iki göz çukuru, iki burun deliği, iki kulak deliği ve de ağız)
sözlerinden alınganlık gösteriyoruz, başka manada söylenen ve kullanılan. açıkçası diken üstündeyiz..
bir fıkradan da haklı olarak..
açıklamalar yapıyoruz, kınamalar.. bildiriler..
uzmanlıklarına başvuracağımız folklorcular yani halk edebiyatçıları arazi.. ara ki bulasın!
müzikologlar da..
yapay zekaysa iş başında. provokatör.
“yakmak” fiili kötü şeyleri çağrıştırıyor bize. karnesi zayıf bu bağlamda, geçmişte iyi şeyler yaşanmamış, insanlar yakılmış zira..
lakin, İmralı’daki hükümlü, kadın için demediğini bırakmamış.
“kokmak” fiili de kötü, bizim hafızamızda..
Alevilik için de “uydurulmuş” demişti.
sosyal medyada hareket yok. kadın örgütlerinde açıklama – kınama da yok. Aleviler lal..
Montumun cebinde yok kuruş Zıplıyor herkes, kanguru sanki Full depo Taunus’um Bi’ de kafamıza bas vurur ama yine yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok, yok
Hah, kazan kazan yok Kaybet’cek birimiz, kaçarı yok Çocuk çok, yatarım yok Oynayan aç ayı yok Olmayan façası yok Kurtaran paçayı yok Gelecek için bi’ hedefin yok Yarının yok
Temel güvenin yok İllegal, legal düzenin yok Para kesesi yok Bekleme, rüzgârın esesi yok Her şey boş yere, tasarı yok Bak büyüdüğün sokakta masalın yok Hah, kollarından öte saranın yok Dirisin ya da ölü, Araf’ı yok
Kapımın önünde polisler var Elinde silahla komiser var Üstümde, başımda kan izi var Önümde kocaman valizler var Bana tepeler, denizler dar Bi’ de sırtımda keneler var Yarım kalır o şarkılar Bur’da panda yok, develer var
Montumun cebinde yok kuruş (yok) Zıplıyor herkes, kanguru sanki Full depo Taunus’um (yok) Bi’ de kafamıza bas vurur, ama yine yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok, yok
Montumun cebinde yok kuruş (yok) Zıplıyor herkes, kanguru sanki Full depo Taunus’um (yok) Bi’ de kafamıza bas vurur, ama yine yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok, yok
Artık gerçeğin farkında herkes Kimse doymuyo’ yerken Hayat en sayko mektep Yanacak kafan gençken Olacaklar hep elzem, depresyon gettoya kısmet Ve de kaygıya saplanmış herkes mi zorlayan? Üstelik yaşama sevincine el koyan denge
Ve umutların er geç ölür Bi’ de bakarsın her şey sönük Suça en yakın eksen görür Hızlı yaşayan erken ölür Biz yakarsak söndüremezler Geri döndüremezler Bizi heyecanlandıramıyorsa bi’ şeyler Artık öldüremez de
Ah, herkes delirmiş Hiç etkinlikler etik değil Hep biz pisliklere itildik Bizi bitirmiş ilişki Ki bilemezdik ne işti? Daha dur hele, ne içtik? Tüm bilincini yitirmiş Şehir kurtları tedirgin
Montumun cebinde yok kuruş (yok) Zıplıyor herkes, kanguru sanki Full depo Taunus’um (yok) Bi’ de kafamıza bas vurur, ama yine yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok, yok
Montumun cebinde yok kuruş (yok) Zıplıyor herkes, kanguru sanki Full depo Taunus’um (yok) Bi’ de kafamıza bas vurur, ama yine yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok Bu hayatın heyecanı meyecanı yok, yok
Montumun cebinde yok kuruş (yok) Zıplıyor herkes, kanguru sanki (yok)