Pazar, Ocak 18, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog

Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor

0

Nazım Hikmet / Mutluğun Resmi 15 Ocak Doğum günü.

Vay be vay anasını be
Vay benim ellerimde serpilip gelişen hayat
Vay benim aydınlık düşlerime saplanan hançer

Vay benim puslu yollarında
Düşüp kalktığım yurdum.
Düşmüşüz iki kollu uçurumun
İki sarkık yanına.
Yüzlerini ayaklar altına almış
İnsanlar yürüyor
Kendi göğünden uzak uçurumlara.

Zulmün pençesine düşmüş özgürlüğüm
Can telef etmekte sanayi yollarında
Nazım Hikmet
Vatan hainliğine devam ediyor hala.

Bugün
Yüzüncü yaşına ayak basıyor Nazım
Sakın demeyin ha
Ölümden sonra yaş mı sayılır.
Sayılır lan sayılır
Adam gibi yaşayana ölüm mü olur.

Onlar
Tek duvaklı gelinin gerdeğine girer gibi
Girdiler toprağın koynuna
Hücre hücre sararak yurdu.
Ölümsüzlüğe kulaç atarak aştılar ölüm denizini.

Onlardan bir çığlık kalır
Sokaklarda yansıması dinmeyen
Ölümsüzleşirken sevda ölümsüzleşir isyan.

Yıllar öncesinin yansıması
Çınlıyor kulakları da
Amerikanın yarı sömürgesiyiz diyor Nazım
Ustaya hırlaşıyor
Kan buğusunda dişlerini ısıtanlar
Salyalı dudaklardan
Dehşetini dökülmekte yaşamın.

Çok şükür, çok şükür
Ölsem de gam yemem gayri
Sonunda kurtulduk yarı sömürgecilikten
Şimdi tam sömürgesiyiz Amerikanın.

Emek işkenceye mahkum
Umut dar ağacında
Yargısız katledilmekte hayat
Şimdilerde deli dolu akıyor koyağında sular
Başlarını çarpa çarpa taşlara
Nazım Hikmet
Vatan hainliğine devam ediyor hala.

Bir dolar bir buçuk milyon
Efendilikten kurtardık köylüyü
Kölesi yaptık yoksulluğun
İzavura lar bize ağlıyor şimdi

Bütün kirlenmelere kapattıkça kapılarımızı
Alıcılarımızdan girdiler odamızın sıcaklığına.
Önce kültürlerimizi yozlaştırdılar
Sonra çaldılar duygularımızı
Gün geçtik çe
Kendi maymununu yarattı sermaye.

Haber dediler
Pisliklerini döktüler eteklerinden
Kim kiminle yatmış
Kimin şeyi kimin neresinde
Piç ettiler yaşamı.
Piç ettiler serpilip gelişen hayatı
Şimdi medya cambazlarının
Salyalı dudaklarından
Hortumlanan alınteri dökülmekte
Üreten emekçi halkımın.

İki bacak arasına asılmış sevda.
Yoksulluğun-
Bekareti satılmakta otel odalarında.
Şose boylarında aç kadın
Doyurabilmek için aç bebesini
Bebeğine süt taşıyan memelerini okşatmakta yüzünü yitiren insana.

Fabrika kapılarında
Makinalar dan değersiz
Kendi mezarına kazmakta emekçi.
Kul edilmiş insanlık kula
Nazım Hikmet
Vatan hainliğine devam ediyor hala.

Vay be vay anasını be
Tükürmeli böyle yaşama
Nereden nereye geldik böyle.
Vay benim çürümüş damaklarımda
Kırılıp dökülen dişlerim
Henüz çiğnenmeden çalınmış lokmam.
Vay benim omuzdan düşen kolum
Vay benim bir defa bükülüp
Bir daha doğrulmayan belim.

Nereye böyle ayaklarım
Niçin susarsın dillerim
Neden görmezsin gözlerim
Baksana, duysana, görsene
Nazım Hikmet
Vatan hainliğine devam ediyor hala.

Nasırlanmış çatlak derisinden
Kanımı sızdıran ellerim
Bırak yazma gayrı
Yarına kalsın güzel sözler
Sevdalar aşklar
Tutkularım aydınlık özlemim.

Sakın ha Abidin
Sakın çizme
Mutluluğun resmini.
Hele bir sürelim maviye yelkenleri
Hele bir varalım gelecek o günlere
Sakın ha Abidin..
Bir umudum kalsın yarına
Bak gül yanaklı bebesini emziren Anneler
Zehir içiriyor bebesine.
Sarı balık yitirdi rengini
Sakın ha Abidin…
Bu kahır öldürsün beni…

Çizersen çürütürler mutluluğu
Kırılır direncim
Gelecek nesle kalsın mutluluğun resmi.
Biraz daha bekle’be Abidin
Hele bir hanımeli açsın
Tanyaların çığlıkları açsın balkonlarımızda.
Güneşe başkaldırsın
Utancını kasketin altına saklayanlar.

Gözden kaçan gerçeğin
Dile düşen adıdır isyan.
Hasret yangını dudaklarımdan
Özgürlük türküsü dökülsün hele bir
Hele bir yürek diretilsin
Diş bilensin yarınsız kalışlara
Kırılsın bilekte zincir yıkılsın hücreler
Sevdam ulaşsın bulutlara
Baksana Abidin…
Nazım Hikmet
Vatan hainliğine devam ediyor hala

Özgür bir dünya düşlerken
Hortumlandı damarımda kan.
Emek yenik düştü
Kasalarını Vatan sayanlara
Afrikalılar gibi yaşıyoruz da
Avrupalaştık diyoruz.
Kendi kabuğuna çekilmiş
Cevahir yürekliler
Sarhoş ağızlara yenik düşmüş
Direniş türkülerim.

Barlar pavyonlar devrimci tüketiyor
Kafatasçı üretiyor
Salyalı dudaklarda sarhoş naralar.
Umut ayaklar altında
Emek katlolmakta fabrikalarda
Nazım Hikmet
Vatan hainliğine devam ediyor hala…

Yüz yıllık bir direniş türküsü Nazım
Bazen şiir olur bazen türkü
Bazen kaygısıdır kan içicilerin.
O şimdi başı göklerde bir çınar.
Çalamamışlar güneşini.
Rüzgarlara bırakmış şiirlerini.
Onun türküsü gelir uzaklardan
Rüzgarın kanatlarıyla.

Dağlar türkü söylüyor nehirler ağlıyor
Kalemim pis yüreğine dalıp dalıp çıkıyor.
Kahpeliğin ırkçılığın ve satılmışlığın
Yüreğimde sevdası Nazım’ın ellerimde isyanı.

Yıllanmış bir çınar başı yıldızlarda
Doksanıncı yaşında.
Nazım Hikmet
Vatan hainliğine devam ediyor hala…

OCAK 1992 Ankara. Abdullah Oral..

ATATÜRK’ÜN YASAKLANAN TARİH KİTAPLARI :

0

NATO’ya girişimizle birlikte bu kitaplar da yasaklandı!

Türkiye’nin 1945’ten sonra Atlantik sistemine bağlanma sürecine girmesiyle birlikte Kemalist Devrim’den de parça parça vazgeçilmeye başlandı.

Bu kitaplar Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nce (Türk Tarih Kurumu)hazırlanmıştı. 1931’den itibaren ortaöğrenimde ders kitabı olarak okutuldu. Kâinatın bilimsel yolla açıklanışı ile başlıyordu. Binlerce yıllık Türk tarihini anlatıyordu. Anadolu’daki Türk varlığının Malazgirt’ten çok önceye gittiği apaçık gösterilmekteydi. Öyle ki; Sümerlerin dilinin eklemeli Türkçe olduğu aktarılmıştı. Kitabın “Mukaddime/Giriş”inde İslam öncesi Türk tarihinin ve kültürünün ‘ümmetçilik’ adı altında nasıl ihmal edildiği vurgulanıyordu.

Ancak, ABD ile yapılan Fulbright Antlaşması ile oluşturulan komisyon Türkiye’nin eğitim sistemine el attı. Anlaşma gereği komisyonun başkanlığını ABD’nin Türkiye’deki Büyükelçisi yaptı. Fulbright komisyonu, ilkokuldan İmam Hatip’e kadar, tüm eğitim müfredatını belirliyor, yarısı ABD’lilerden oluşan komisyona ABD’nin Türkiye Büyükelçisi başkanlık ediyordu.

Atatürk’ün bu kitaplarını müfredattan kaldırttılar. Komisyon üyelerinin 4’ü Türk, 4’ü Amerikalı’ydı ve başkanı da ABD’nin Ankara büyükelçisiydi. Bundan böyle Türk eğitim yapısı Amerikalıların denetimine geçti.

Sonrası Köy Enstitülerini kapatmak oldu. ABD’den gelen bir akademisyenin raporundan hemen sonra… Bizi karanlıklara ve bugünlere mahkum eden 27 Ocak 1954 tarihli 6234 sayılı üzücü yasayla…
Alıntı

Bir nesil türedi

0

Haram lokma yerken besmele çeken,
Bir nesil türedi, son senelerde,
Tam da Beytülmal’ın üstüne çöken,
Bir nesil türedi, son senelerde,

Fakir, fukaraya; attılar suçu,
İş Birliği yaptı, sağcıyla, solcu,
Eski basketbolcu, eski futbolcu,
Bir nesil türedi; son senelerde.

Saçları kapalı, kıçları açık,
Biraz hoppalama, birazcık kaçık,
Kimi erkek göbül, kimisi kancık,
Bir nesil türedi, son senelerde.

Fenomen’im der, umreye gider,
Maymun gibi öter, kuş gibi öter,
Hacısı, hocası onlardan beter,
Bir nesil türedi, son senelerde.

Okumuş, etmişi aptaldan sayar,
Sorsanız kendine; yirmi dört ayar,
Dolar zenginleri vallahi dolar,
Bir nesil türedi, son senelerde.

Hızır Ozan’ımı, sallar dururlar,
Biraz sıkışınca yandaş olurlar,
Salavat getirir, kuran okurlar,
Bir nesil türedi, son senelerde.
Hacıbey ÖZBAY
16/01/2025

15 OCAK 1923 – Atatürk’ün, Eskişehir’e gelişi ve Mutasarrıflık Dairesi’nde halkla konuşması:

0

15 OCAK 1923 – Atatürk’ün, Eskişehir’e gelişi ve Mutasarrıflık Dairesi’nde halkla konuşması:

“…Biz bütün milletçe, Hükümet’çe ve Meclis’çe samimî surette barışa taraftarız. Gerçekten, barış hem kendi menfaatimiz hem de cihanın menfaati yararınadır.”

Mustafa Kemal Paşa 15 Ocak sabahı saat sekizde Eskişehir’e geldi, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi, Asım ve Galip Paşalar ile erkân heyeti, polis, jandarma, memurlar ve halk tarafından karşılandı. Diğer taraftan Mustafa Kemal Paşa, İleri başyazarı Celal Nuri Bey’e yaptığı açıklamada, Lozan Konferansı’nın sıcak ve pek ciddi bir safhaya girdiğini belirtiyor ve diyordu ki:

”Cepheyi teftişten maksadım, orduları yakından görmektir. Son muzafferiyetten bugüne kadar talim ve terbiye ile geçen günlerin semeratını tetkik edeceğim. Aynı zamanda halk ile de temasa gelmek ve onlarla hal ve atiye ait hasbihallerde bulunmak isterim. Halk Fırkası hakkında esna-yı seyahatimde bulacağım fırsatlardan istifade ederek bazı izahlarda bulunmak niyetindeyim. Benim fırka teşkil etmem hakkında endişeli mütalaada bulunanları tenvir edeceğim. Ben öyle bir fırka teşkilini tasavvur ediyorum ki, bu fırka milletin bütün refah ve saadetini temine matuf bir programa müstenit olsun. Milletimizin şeraiti buna müsaittir.”

Seyahatinden dönüşte burayı ziyaret edeceğinden Eskişehir’de fazla kalmayarak İzmit’e hareket etti. Kendisine burada Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa da katıldı. Gazi, annesinin ölüm haberini Eskişehir’de almış, başyaveri Salih Beye telgraf çekerek, münasip bir tarzda merasim-i defniyesinin ifa edilmesini istemişti.

Eskişehir Mutasarrıflık Dairesinde 15.1.1 / 15 Ocak 1923 (saat 3.40’tan sonra) Atatürk seyahat etmesinin amacını açıklamak için Maksad-ı Seyahat başlığı altında bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmanın özeti şöyledir:

‘’Efendiler!

İki maksatla seyahat ediyorum. Birincisi, son muzafferiyattan beri talim ve terbiye ile iştigal eden ordumuzu görmek ve bu talim ve terbiyenin derecesini tetkik eylemektir. Ordu mıntıkası fevkalade geniştir. Mümkün olursa Adana’ya kadar gideceğim. İkincisi bu münasebetle ahali ile yakından temas etmek ve onlarla müdavele-i efkar eylemektir. ‘’

Paşa, seyahat amacını açıkladıktan sonra Mutasarrıf Nihat Bey ile yaptığı konuşmada Eskişehir’in vaziyeti hakkında bilgiler almıştır.

Bölgede hububat sıkıntısı olmuştur ve ihtiyaç sahiplerine tohum dağıtımı yapılmaya çalışılmaktadır. Bu dağıtımı İktisat vekâleti namına İktisat Müdürü Feri Bey yapmıştır. Havaların iyi gitmesi ile nadasa bırakılan arazilerden bir sonraki yıl için iyi verim alınacağı öngörülmüş, ayrıca hayvan sıkıntısı çekildiği de ifade edilmiştir. Mustafa Kemal, Eskişehir ormanları konusuna da değinmiştir. Orman Müdürü Arif Bey, Eskişehir’de fen memurlarının hazırladığı rapora göre 225 hektar orman olduğunu, bu ormanları çam ve meşe ağacından oluştuğunu belirtmiştir. Bölgede üç tane ateş, 15-20 kadar da su hazarhanesi olduğu ifade edilmiştir. Eskişehir ormanlarından Ankara, Konya ve daha önceleri de İstanbul’a sevkiyat yapıldığı aktarılmıştır. Liva dâhilinde Çifteler’e kadar bir şose olduğu da konuşmalardan çıkarılabilmektedir.

Atatürk yeni kurulan hükümetin ne şekilde olduğunu açıklayarak bu hükümet şeklinin eskiden olduğu gibi tek bir kişinin isteğine bağlı bir yapıda değil halkın yönlendirmesi ve istekleri doğrultusunda hareket ettiğini belirtmiştir. Bu noktada geçmiş yönetimde padişahların ne gibi bir siyaset izlediklerine de değinen Mustafa Kemal’in sözleri şu şekildedir:

‘’Efendiler!

Osmanlı tarihini tetkik edersek görürüz ki bu bir millet tarihi değildir. Milletimizin mazideki halini ifade eden bir şey değildir. Belki milletin başına geçen birtakım insanların hayatlarına, ihtiraslarına, teşebbüslerine ait bir hikâyedir. Bu böyle olmakla beraber bütün bu devirlerde dȃvet namına muayyen bir istikameti siyasiye yoktu. Belki devletin ve milletin başına geçen insanların kendilerine mahsus siyasetleri vardı veyahut hiç siyasetleri yoktu.’’

Bu sözlerin ardından örnek vererek açıklamak maksadıyla Fatih Sultan Mehmet’in padişahlığı esnasında takip ettiği siyasetin bir batı siyaseti olduğunu ancak ölümünden sonra başa geçen Bayezit’ın ise taassup dairesi içinde hareket edip herhangi bir siyasetinin olamadığını açıklamıştır. Ardından gelen Yavuz Sultan Selim’in ise bir doğu siyaseti takip ettiğini, Sultan Süleyman’ın ise iki siyaseti birden takip etmeye çalıştığını söylemiştir. Bu dört sultan haricinde kalanların da tam manasıyla bir siyaset takip edemediklerini belirtmiştir.
Bu sözlerden anlaşılacak olan devletlerin kuruluşundan itibaren takip ettikleri, ulaşmak istedikleri bir siyasetlerinin olması gerektiği ve başa geçen şahısların değişmesi halinde dahi esas alınan siyasetin değişmemesi gerektiğidir.

Açıklamaların ardından Türkiye’nin siyasetinin ne olduğunu da şu şekilde belirtmiştir:

‘’Takip olunması makbul olan siyaset milletin tabii kabiliyet ve ihtiyacıyla mütenasip olanıdır. Bizim için ne ittihad-ı İslam ne de Turanizm mantıki bir meslek-i siyaset olamaz itikadındayım. Artık Türkiye’nin devlet siyaseti hudud-ı milliyesi dâhilinde hâkimiyetine istinaden müstakil yaşamaktır. Bu günkü milli hükümetimizin düstur-ı hareketi budur

. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesinde belirtilen ifade takip olunacak siyasetin en temel özelliği niteliğindedir. Bu temel “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” ifadesidir.

Hâkimiyet denen iradenin tek bir şahsa bırakılması milletin başına çeşitli felaketlerin gelmesine sebep olacağı gibi milletin hâkimiyetini kullanırken de uyanık davranması ve bu iradeyi başkalarına kaptırmaması gerektiği uyarısında bulunmuştur.

Milli iradenin her hangi bir şahsın eline bırakılmasından doğan sıkıntıların en yakın hatırlatıcısı I. Dünya Savaşı’na girilirken bu durumun halkın isteği olup olmadığı meselesidir. Bu nokta üzerinde de duran Atatürk şunları ifade etmektedir:

‘’ Milletin Harb-i Umumiye girmek için meyean-ı kalbi var mıdır? Ben zannediyorum ki yoktur. Çünkü Harb-i Umumiye girmeden evvelki devirlerin her biri de felakete müncer safahat ile dolu idi. Zaruret-i katiye olmadıkça millet istemezdi ki harb olsun. Mamafih harbe girmiş ise kabahat kendisinin değildir diyebilir miyiz? Hayır, kabahat ma’teessüf kendisinindir. Çünkü hâkimiyetini başka ellere vermiştir.’’

Harbin ardından imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na ve sonrasına da dikkat çeken Mustafa Kemal, yapılmaya çalışılan antlaşma belki iyi niyetli gibi gözükse dahi akabinde yurdun işgal edildiğini bunun nedeninin de milli egemenliğin olmamasından kaynaklandığını hatırlatmıştır. Yaşananlardan sonra artık milletin hâkimiyetini bir şahsa terk etmesinin mümkün olamayacağını belirtmiştir.
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ikinci maddesi milli egemenliğe vurgu yapmaktadır ve şöyle ifade olunmuştur:

Maddedeki ikinci fıkra usul-i idaredeki prensibimizi ifade etmektedir. Buna nazaran mukadderat-ı millete yalnız ve ancak millet hakim olacaktır. Milleti temsil eden idare-i milliyeyi millet namına mahdut ve muayyen bir zaman için şahsiyet-i tecelli ettiren Millet Meclisi dahi en nihayet millet tarafından tecdide maruzdur. Asıl olan millettir. Hâkimiyet onun olduğu gibi idare hakkı da onundur . Henüz yeni kurulan Cumhuriyet yönetiminin esaslarının yerli yerine oturmadığı sebebiyle bu idare içinde seçilen yönetim usulünün ise vahdet-i kuva (kuvvetler birliği) olduğunu belirtmiştir. Şeriata göre hükümet biçiminin nasıl olacağını da açıklayan Mustafa Kemal şunları söylemiştir:

‘’Nusus-ı Kur’aniye’ye ve Ehadis-i Nebeviye’ye göre hükümetin yalnız esasatı ifade olunmuştur. O esasat şunlardır. Meşveret adl, uli’l emre itaat. İdareyi devlette meşveret çok mühimdir. Bizzat Cenab-ı Peygamber dahi meşveretle iş yapmak lüzumunu söylemiştir. Ve kendisi bizzat öyle yapmıştır.’’

Danışılmadan başkalarının fikirleri alınmadan yapılan bir yönetimin doğru olmayacağını bu nedenle meşveret yapılması gerektiğini, fakat emre itaat kısmında bahsedilenin kesinlikle tek bir şahıs değil milletin seçtiği ve millet namına iş görecek olanların kararına yani milletin sesine itaat gerektiğini sözlerine eklemiştir. Ancak millet namına çalışan meclislere dahi halkın kayıtsız şartsız bir güven duyulmaması gerektiği, çünkü meclislerin dahi istibdat yapabileceklerini ve bu baskının tek bir şahsın baskısından daha fena sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunmuştur. Milletin kendi hakkını korumak için vekillere geniş haklar vermek ve yanlış işlerin önünün açık tutulması yerine milli hakları koruyucu kanunların gerektiği ve ancak bu şekilde milletin egemenlik hakkının sağlıklı işleyebileceğini belirtmiştir.

Mustafa Kemal , hilafet konusuna da değinerek, hilafetin siyasi ve idari bir noktada etkisinin olmaması gerektiği çünkü hâkimiyetin millete ait olduğu, ilmi ve dini nokta ise halifelik görevini yalnızca Türkiye’nin üstlenmesinin doğru olmayacağını söylemiştir.

İslam âlemini etkileyecek ve tabiatı altına almak isteyecek hilafet makamının öncülüğünü Türkiye’nin yapması uygun olmayacağından ve yapılmak istenenin de milli hâkimiyete ters düşeceğinden uygun olmadığı ifade edilmiştir. Hz Peygamber’in “Benden 30 sene sonra hilafet olamayacak sultanlıklar olacak.” sözünü de kendi açıklamaları içinde yer veren Mustafa Kemal, Hz. Ömer’in hilafet makamına seçildiğinde kendisine Hilafet-i Resulullah dendiğini ancak onun bu sıfatı kabul etmeyip halife değil kendinin yalnızca bir emir olduğunu söylediğini hatırlatmıştır. Hz. Ali’den sonra başa geçen hiçbir halifenin bütün İslam âlemini idare edemediğini böyle bir yaptırım gücünün hiçbir zaman olmadığını, halifelik makamına göre de hiçbir İslam devletinin hareket etmediğini belirtmiştir. Bu günkü hükümetin ise milletin rahatı ve huzuru için var olduğunu sözlerine eklemiştir.

Eski hükümetler ile yeni hükümet arasında bir kıyas yapan Gazi şunları ifade etmiştir:
‘’Milli olmayan sabık hükümet milletin refahını muhafaza etti mi? Vakız sabık hükümetler namütenahi yerler zapt etti. Fakat onlardan ricat ede ede bugün tespit etmeye uğraştığımız bu hududa geldi. Ziyatımızın yani eski hükümet tarzındaki ziyatımızı birkaç misal anlayabileceğiz. Süveyş Kanalı açıldıktan sonra Yemen’de zayi olan Türk evlatlarının miktarı 1,5 rahlesindedir. Afrika ve Suriye’nin muhafazası için feda edilen Türk evlatları da hadden efzundur. Milletimiz baştan ayağa kadar çok fakirdir ve refah ve saadetten de uzaktır. 2-3 sene evvel Samsun’da halk bir miting yapıyordu. Ecnebiler halkın miting yapıp yapmadığını tecessüs ettikten sonra “Hayır miting olmadı birtakım hamal toplandı” demişlerdir.

Hâlbuki Efendiler!

Bunlar fakru zarurette düçar olmuş efrad-ı millet idi. Milletin refah ve saadetini temin etmeyen hükümet muzirdir. Fenadır ve terki lazımdır. Fakat biz onu kolay terk edemedik. Ve millet ondan halas bulabilmek için çok fedakârlık yapmıştır ve daha çok fedakârlığa lüzum vardır. Bugünkü şekl-i hükümetimiz iyi midir? İyidir! Millet bu milleti tesis sayesinde münkariz bir devletten muvaffakiyetlerle tetevvüç eden yeni bir hükümet kuruldu’’.

Bu sözlerinin ardından Atatürk, hükümetin halkı ve devleti zengin etmek yani yurtta eksik olanları almayarak milleti hak ettiği yere taşımak için var olduğunu söylemiştir. Yapılacaklar ve halk adına halkı mücadelesini verecek bir parti kurmanın şart olduğunu savunan Mustafa Kemal, bu partinin adının da Halk Fırkası olması gerektiğini belirtmiştir.

Yeni kurulan devletin yapacağı işlerde planlı ve programlı hareket etmesi gerektiğini vurgulayan Atatürk şimdiye kadar yapamayacağı bir sözü millete vermediğini, yaptıklarını da milletin desteğiyle
yaptığını ve yine milleti desteğine ihtiyacı olduğunu sözlerine eklemiştir.
Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi Efendi söz alarak şunları söylemiştir:

‘’Eskişehirlilerin mücahede-i milliyede gösterdiği fedakârlık hakkındaki takdirata Eskişehirliler namına teşekkür ederim. Şimdiye kadar olan mesaide ve harekâtta hata olmadığını bu kanaatle arz ederim ki akdemce bir vesile zat-ı alileri Müdafaa-i Milliyemize dair beyanetta bulunurken Avrupalıların Yunanlılardan maada kuvvet-i harbiye tedarik edemeyeceklerine kanaatim vardı. Ve onları bir noktaya kadar çektikten sonra imha edeceğiz demiştiniz. Bu takip olunan gaye hususunda büyük amil olmuştur. Düşmanı öyle bir noktaya kadar çekerek milli yurdumuzda imha edildiğini gördüğümüzü söylemekle iftihar ederim. Milletim ilm-ü irfan yolunda ve asrın ihtiyacatıyla mütenasip olan tasavvuratımızda muvaffak olunacağını beyanat-ı sabıka ve ondaki isabetler beraat-i istihlaldir. Ben buna şahit olduğumu bila-riya arz etmek isterim.’’
Gazi Paşa:
‘’Millete söylenen sözlerden ve verilen vaatlerden ve hadisenin bizi teksip etmediğinden bahsolundu. Hakikaten memlekete hizmet etmek isteyenlerin kalbi açık olmalıdır. Açık söylemelidirler. Milletle milleti sevk ve idare eden insanlar açık kalp ile görüşmelidirler. Yapılacak şeyler olduğu gibi ifa olunmalıdır. Yoksa safsatalarla milleti ifa etmek ifsal etmek demektir. Şiarımız daima memlekete karşı hakayıkı ifade olmalı dır. Ve ancak bu tarz milleti tenvire badi olabilir. Millete hakikati izah edenlerin kendisinin de aldanmadığına emniyeti olmalıdır. Arkadaşlar! Benim bütün hayatımda takip ettiğim meslek budur.

Yaşanan ve geleneksel dediğimiz Alevilik

0

Yaşanan ve geleneksel dediğimiz Alevilik; Hakk-Muhammed-Ali inancı diye tüm kural ve kaideleri oturmuş, inanç ilkeleri netleşmiş, ibadet ve ritüelleri şekillenmiş olan ve asırlardır yaşanan Aleviliktir.
Bu geleneksel Alevilikte inanç ve ibadet boyutunda, ritüel ve gelenek noktasında şüphe, bilinmezlik, karmaşa yoktur.
Hayatın tüm alanlarını kuşatmıştır ve her şey asırlar içerisinde oturmuş, kalıcı hale gelmiştir.
Bunları tekrar kısaca özetlemek gerekirse:
Bireysel ibadette şekil ve form yoktur, günün her saatinde ve her zamanda/mekânda dua edilir.
Toplumsal ibadet cemdir.
Cemin yürütücüsü ocakzade olan, Evlad-ı Resul olan dedeler/pirlerdir.
Cemin işleyişi açıktır, nettir, 12 hizmetler yerli yerine oturmuştur.
Cemde okunan dualar, duazlar, mersiye ve gülbanklar, yapılan hizmetler sabittir ve tüm bunlar asırlardır böyle yaşanmakta, uygulanmaktadır (cem ve hizmetler ile alakalı ve yine burada özet şekilde geçilen diğer bilgiler hakkında detaylı bilgiyi konuyla alakalı kitap ve yazılarımızda bulabilirsiniz).
Tutulan oruç Muharrem orucu ve Hızır orucudur.
Bayramlar: Kurban, Nevruz/Newroz, Hıdırellez ve Gadir Hum bayramlarıdır.
Bir yaratıcıya (Allah, Hakk), cümle varlığı varlığından var edene inanç vardır.
Hz. Muhammed son peygamberdir ve onun şahsında cümle peygamberlere inanç vardır.
Hz. Ali, velayetin sahibidir, 12 imamlar saygındır, yol önderidir, soylu halkanın sürdürücüleridirler.
Ehlibeyt, kutsaldır, Hakk’ın nurudur.
Başta Hacı Bektaş Veli ve Pir Sultan Abdal olmak üzere, yola hizmet edenler, katkı sunanlar her zaman için önderdirler.
Yapılan en küçük bir iyiliğin ve kötülüğün mutlak surette karşılığına inanç vardır.
İnsanın bu dünyada varlık nedeni kendini bilmesi içindir, (kendisini bilen ancak Hakk’ı bilir, Künt-ü Kenz).
Bütün ibadet, dua ve tefekkür bu tekamüle ulaşıp kâmil insan olmak içidir.
Cümle varlıkla, doğayla ve en başta da insanın kendisi ile barışıklığı, rızalığı esastır.
Din, dil, ırk ve renk ayrımı yoktur ve bunu yapmak ilahi yasaya aykırılıktır.
Dört kitabın dördü de haktır.
Kutsal kitapların özeti; rızalığı ve razılığı esas alıp iyilikte bulunmak ve kötülüğü engellemektir.
Aleviliğin tarihi ilk insan olan Âdem peygamber ile başlar ve Hz. Muhammed ve Ali ile zirve noktasına ulaşıp tamama erer ve oradan da diğer yol önderlerinin hizmetiyle devam eder.
Alevi inancına göre yaşamak, bu dünyada beden sahibi bir can olmak, her an için Hakk’a şükür gerekçesidir.
Can (ruh) batından (görünmez/gizliden) zahire (meydana) çıkmıştır.
Bu dünyadaki varlık gerekçesi Hakk’ı bilip hakikatlere göre yaşayıp kemalete ulaşmaktır.
Özetin binde özeti olarak böyle formüle edebiliriz yaşanan geleneksel Aleviliği.
Bunun dışında, bir tane doğruya on tane yanlış ekleyip pazarlayanların söylediklerinin hayatta çok bir karşılığı yok.
Hayatta karşılığı olmayan, söyleyenlerin bile inanmadığı ve yaşamadığı bir Alevilik kime ne fayda sağlayacak ki?
O nedenle bütün bu açık ve bariz gerçeklerden yola çıkarak geleneksel Alevilik etrafında bir araya gelmek, cem (toplum) olmak ve birlikte yol yürümek gerekiyor.
Geleneksel Alevilik ise; Hakk-Muhammed-Ali inancıdır.
Remzi Kaptan
(Yazılarımızın daha fazla insana ulaşması için paylaşalım lütfen)

Teoman Özalp Atatürk’ün Ordu Rütbelerinde İsimlerin Değiştirilmesini Anlatıyor.

0

Teoman Özalp Atatürk’ün Ordu Rütbelerinde isimlerin Değiştirilmesini Anlatıyor. Ablam, nişan töreninden bir süre sonra 15 Mart 1934’te evlendi. Düğün töreni Ankara Türk Ocağı (Halkevi) binasında yapıldı. Törene Gazi Paşa da katıldı.
Bu kere aynen nişan töreninde olduğu gibi, Gazi Paşa, söylediklerini bana yüksek sesle tekrar ettirerek davetlilere bir konuşma yaptı. Konuşmanın konusu ordu rütbelerindeki isimlerin değiştirilmesi idi.
Gazi Paşa değişik konularda düşündüğü gelişmeleri, Çankaya’da sofrasında bulunan arkadaşlarına veya değişik toplantılarda bulunan davetlilere açıklar, onlardan gelecek tepkileri ölçer ve bir ölçüde duruma göre görüşlerini değerlendirirdi.
Gazi Paşa diyordu ki:
“Ordumuzun modernleştirilmesi programı içersinde ordu yöneticilerinin rütbe isimlerinin de uygar batı ülkelerince anlaşılabilir bir şekle getirilmesi lazımdır.
Paşa deyimi Osmanlılardan kalma eskimiş bir deyimdir. Osmanlılar askerlere paşa rütbesini verdikleri gibi, zaman zaman sivillerde bu rütbeyi vermişlerdir.
Paşa deyiminin anlamı bozulmuştur. Yeter ki bütün yabancı devlet ordularında, ülke hangi dili konuşursa konuşsun, paşa rütbesinin karşılığı “General”dir.
Hangi ülkede olursanız olunuz general dendiğinde orduda bunun anlamı tektir. Bu nedenle biz de, ordumuzda general deyimi veya amiral deyimini kullanacağız.
Bundan böyle paşalık kaldırılacaktır. Generalliğin değişik rütbeleri, bir anlam ifade edecek şekilde ön eklerle belirtilmelidir.
Ordu kumandanları için Orgeneral, Kolordu Kumandanları için Korgeneral gibi. Bu düzen içersinde ordunun daha alt kademelerindeki rütbelerde de benzer değişiklikler yapılmalıdır. Binbaşı, yüzbaşı gibi deyimler bir mana ifade etmektedir.
Ancak miralay, kaymakam, mülazım gibi Arapça rütbe isimleri Türkçeleştirilmelidir. Kaymakam rütbesi hem orduda vardır, hem de sivil idarede kullanılmaktadır. Ordu rütbelerinin tek ve öz olması esastır.”
Bugün hatırlayabildiğim kadarıyla ve babamın notlarından aldığım bilgilerle, aynı olmasa da esası aynı olan, Gazi Paşa’nın bu sözlerini orada bulunanlara yüksek sesle tekrarladım.
Gazi Paşa bir cümle söylüyor, tekrarlama bittikten sonra, diğer cümle ile devam ediyordu. Konuşma bittikten sonra büyük bir alkış oldu. Gazi Paşa bana yavaşça “Teoman, bu alkışlar sana mı, yoksa bana mı?” dedi.
Ben kendisine çocukça ifademle “Ben bildiğim kadarıyla hep konuşan alkışlanır, ama siz olmasaydınız ben bunları söyleyemezdim” dedim.
Gazi Paşa espriden ve yerinde cevaplardan hoşlanırdı. Güldü, beni okşadı, “Anlaşılıyor ki ikimiz de başarılıyız” dedi.
Gazi Paşa askeri rütbe isimlerinin değiştirilmesi konusundaki görüşlerini, daha sonra uzmanlara da incelettirdi. Sonuçta bu değişiklik 1934 yılı içersinde kanunlaştı.
Türk Ocağı’ndaki konuşmanın ertesi günü Çankaya Köşkü’nden gönderilen pirinç başlı, maun ağaç saplı küçük bir çekiç hediye ile onurlandırıldım.
Teoman Özalp Atatürk’le anıları.

İşte gerçek, işte hayat

0

İşte gerçek, işte hayat
Aç gözünü gör dediler
Bu fanide düştür murat
Gözlerin mi kör dediler

Nedir onca boş telaşın
Nefse kanan hoş telaşın
Eğilecek bir gün başın
Gel bu sırra er dediler

Ne gönül kır ne kem söyle
Yükseklerden uçma öyle
Dost kapısın Kâbe eyle
Var cemalin sür dediler

Tükenmeden baharla yaz
Yol kesmeden tipi ayaz
Destur edip, eyle niyaz
Gönüllere gir dediler

Mihmansın sen bedestana
Her niymeti lütuf sana
Çevir yönün aşktan yana
Canın aşka ver dediler

Duy Deruni boş dolanma
Düşe düşüp hoş dolanma
Üç nefesi murat sanma
Ötesi bir sır dediler…

      Hıdır Çam

Hergün Atatürk okumak, sağlığınıza iyi gelecektir.

0

Gazi,Paşa düşünceliydi,durgundu.Bir çiçek yığınının altında yatan annesinin mezarına gelince, ellerini bağladı.Berabelerindekiler,Fevzi ve Karabekir Paşalar birer fatiha okudular.Mustafa Kemal Paşa,mavi gözlerine çöken karanlığın
içinde bir süre sustu ve sonra konuşma ve annesine ait anılarını dile getirmeye başladı:
‘ Zavallı annem!.. Şimdi vücudu,bir zamanlar Türk Milletinin ideali haline gelmiş kutsal İzmir’in topraklarında atıyor.Ölüm,gerçeklerin en büyüğü!.. Doğanın insana kıyarak yasasını yürütmesi!.. Bunu hepimiz biliriz de, üzüntüsünden yine de kurtulamayız!
Burada yatan annem,zulmün, zor kullanmanın ve bütün bir milleti keyfince yönetenlerin kurbanı olmuştur. Bu düşüncemi açıklayabilmem için, izin verirseniz, ızdırapla yüklü hayatından
birkaç noktasını gözlerinizin önüne sereyim… ‘
‘ Abdülhamit dönemiydi… 1904 yılında Kurmay Yüzbaşı olarak okulu bitirmiştim. Hayata ilk adımımı atıyordum.Fakat bu adım,hayata değil zindana rastladı. Beni aldılar ve keyfi yönetimin zindanına attılar. Annem, ancak zindandan kurtulduktan sonra başıma geleni haber alabildi. Hemen beni görmeye koştu ve İstanbul’a geldi. ‘
‘ Fakat,İstanbul’da kendisiyle ancak dört beş gün görüşebildik.
Çünkü istibdat yönetiminin cellatları,casusları,hafiyeleri evimizi sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi.Annem peşimden koşuyordu.
Görüşmemiz yasaklanmıştı.Beni menfaya (sürgüne) götürülücek vapura bindirilmiştim. Anacığım,gözyaşlarıyla Sirkeci rıhtımında taşların üstünde dövünüyor,kahroluyordu…
Menfada geçirdiğim yılları anam ızdırap ve gözyaşları içinde tüketmiştir. ‘
‘ Şimdi başka bir noktayı anlatacağım.Mütareke yıllarında,kurtuluş kavgamıza başlamak için Anadolu’ya geçmiştim.Annemi beraberimde götüremezdim. O, İstanbul’da kalmıştı.Yanında sürekli olarak kalan bir adamım vardı.
Onu da Anadolu’ya götürmüştüm. Erzrum’dan, bu adamı anneme gönderdiğim zaman, zavallı annem,padişahın benim için çıkardığı idam fermanını bildiğinden,adamın yalnız olduğunu anlar anlamaz,idam edildiğime hükmetmiş ve bu üzüntüsü
bir felçle sonuçlanmıştı… ‘
‘ Benim yıllarım mücadele ile, onun yılları keder ve üzüntü ile geçti. Padişah ve hükümeti ile birlikte bütün düşmanların sürekli baskı ve işkencesi altında yaşadı.Oturduğu ev,bin bir çeşit nedenlerle basılır,aranır kendisi sürekli olarak benim için tedirgin edilirdi.Annem İstanbul’da geçirdiği son üç buçuk
yılın bütün gece ve gündüzlerini gözyaşları içinde geçirdi.
İşte bu sürekli gözyaşları, ona gözlerini kaybettirmiştir.
Çok kısa bir süre önce onu İstanbul’dan yanıma aldırabilirdim.
Ana oğul kavuşmuştuk…Ama madde olarak ölüydü,sadece mana olarak yaşıyordu… ‘
‘ Annemi kaybettiğim için, kuşkusuz çok üzgünüm.Ancak büyük bir avuntum var:
En büyük anamız vatanı batıran ve yokluğa sürükleyen yönetim,bir daha hortlamamak üzere,yokluk çukuruna gömülmüştür.Annem,sonsuza kadar bu toprağın altında yatacak,Ulusal Egemenlik de sonsuza kadar bu toprağın
üstünde bayrak olup dalgalanacaktır.İşte beni avutan en büyük güç budur…
Evet,Ulusal Egemenlik, bu toprakların üstünde sonsuza kdar sürecektir…
Annemin mezarı üzerinde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum: Bu kadar kan dökerek milletin kazandığı Ulusal Egemenliği korumak ve savunmak için gerekirse anamın yanına uzanmaktan asla göz kırpmayacağım…
Ulusal Egemenlik için CANIMI VERMEK,BENİM VİCDAN VE NAMUS BORCUM OLSUN!.. ‘
Dinleyenlerin gözlerinden ip gibi yaşlar akıyordu…Gazi Paşa da yanağından yuvarlanan yaşları saklamadan konuşmasını bitirmişti.
KAYNAKÇA : Atatürk’ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor..

İslam ve şiddet aynı cümle içinde kullanılamaz” mı? Murtaza Demir

0

“İslam ve şiddet aynı cümle içinde kullanılamaz” mı? hadi canım sende!
Peki, bu İslam coğrafyasının içinde bulunduğu şiddet ve boğazlaşma hali ne; her bir yanından şiddet, yoksulluk ve kan fışkıran bu coğrafyada hiç mi İslam yok? Mağduriyet, hukuksuzluk ve hırsızlığın nefreti, nefretin şiddeti beslediğini bilmediğimizi; İslam ümmetinin yönetenler tarafından özellikle cahil bırakılarak soyulduğunu, eğitim sistemimizin bu amaçla “yazboza” döndürüldüğünü, halkın; çağdaşlaşmaya ve çoğulculuğa cahilliği nedeniyle direndiğini anlamadığımızı mı sanıyorsunuz?
İŞTE ŞECERENİZ!
Ülkenin değerlerine ve insanına saygı duyan, kucaklayan yöneticiler gibi değil, işgalci gibi davranıyorsunuz. Devletin copunu da yanınıza alarak, hayatın her alanına, devletin bütün birimlerine nüfuz edip, meşru-hukuki olanı kovuyor, ‘ötekine’ hayat hakkı tanımıyor, adeta fetih yapıyorsunuz. Hukuk tanımazlığınızı din-dindarlıkla kılıflıyor, bütün cephelerde rant peşinde koşuyorsunuz. Savaş bile bazı kurallar içinde sürdürülürken, siz yasa- kural etik tanımıyor, değerleri bozuyor, ahlakı çürütüyorsunuz.
SİZ “KAZANIYORSUNUZ” TÜRKİYE KAYBEDİYOR…
Kör-topal ilerleyen demokrasi birikimimizi, çağdaş kazanımlarımızı, AB hayalimizi, “kamu malı” diyerek övündüğümüz kurumları-fabrikaları, işletmeleri, pozitif anlamda kurumlaşmaya gayret eden hatta epeyce mesafe de alan yargı sistemimizi, erkler ayrılığı prensibini… Ve gelecek hayallerimizi tek tek kaybediyoruz!
‘Modern Türkiye’ projesine karşı olduğunuz deşifre oldu ama karşıtlıkla yetinmiyorsunuz. Öykündüğünüz İslam cemaatinin farklılıkları hazmedemiyor olması, çoğulculuğa kapanıp kendinden olmayanı “öteki” ilan etmesi, “katli vaciptir” kabulüne yatkın olması, din devleti anlayışını tahkim etmesi, cemaatin sıklıkla tahrik olup öldürmeye yönelmesi insanlığı ürkütüyor, İslam’dan uzaklaştırıyor.
İslamcıların, özeleştiri kültüründen uzak durması, kadim halklara ve Alevi yurttaşlara yaşattığı zulüm nedeniyle geçmişle yüzleşmekten kaçınması, herkesi kendisi gibi inanmaya-yaşamaya zorlaması, fanatizme ve şiddete dönüşüyor. Bu yüzdendir ki, İslam coğrafyasında yaşanan insan kıyımı, bulunduğu coğrafyadan çıkıp Paris gibi Batılı metropollere uzanıyor ve değerli sanat insanlarını katlediyor!


UÇURUMA DOĞRU HIZLA YUVARLANIYORUZ!
Ülkemizi AB değerlerinden uzaklaştırıp; IŞİD, Hamas, Müslüman Kardeşler gibi İslami şiddet örgütleriyle ‘dayanışmayı’ tercih eden AKP, Türkiye’yi karanlığın ortasına çekmeye devam ediyor… ‘Teröre destek verdiği suçlamasıyla’ İnterpol tarafından Kırmızı Bültenle aranan Irak Cumhurbaşkanı Tarık El-Haşimi’yi Türkiye’de ağırlıyor. IŞİD’e silah sağladığı güçlü kanıtlar gösterilerek iddia ediliyor. IŞİD denilen çetenin tüm aile efradı Türkiye devleti tarafından korunuyor, besleniyor. Paris cinayetini gerçekleştirenlerden birinin cinayetten birkaç gün önce Türkiye’ye giriş-çıkış yaptığı konuşuluyor.
FRANÇOİS HOLLANDE, DAVUTOĞLU’NU NEDEN ÖPMEDİ DERSİNİZ?
Türkiye, bölgesel ve yerelde İslamcı şiddet üreten başlıca ülkelerden biri… Emperyal projenin unsuru olan, çıkarı için yaşayan ve ülke-insan sevgisi olmayanlar, Batı’nın nefretinden, AB ailesinden uzaklaştırılmış olmaktan elbette ders çıkarmadan, İslamcı şiddete kılıf arıyorlar. Hem şiddete hamilik yapacaksın, hem de “İslam ve şiddet aynı cümle içinde kullanılamaz” diyerek gerçeği örtme çabasına girecek, ikiyüzlü davranacak, gülünç olacaksın! Sen, herkesi kör, alemi aptal mı sanıyorsun!
İki örnek;
1) Geçen hafta Sağlık Bakanlığı ile imamlar arasında bir protokol imzalandı. Protokolün içeriğine göre Diyanet, dileyen hastaya din adamı göndererek telkinde bulunacak, hastanın tedavisine yardımcı olacakmış… “Bu ne kardeşim?” dediğinizde; “Batı’da da var” diyorlar… Batıda var da, Batılı din adamı salt İncil okuyup ayin yönetmiyor ki… Bir klasik dönem kilisesini ziyaret ettiğinizde anlıyorsunuz ki, din adamlarının ilgi alanı bizde olduğu gibi “masalar ve kasalar” değil; huzur, dinginlik, temizlik, düzen, sanat, estetik ve barış…
Batıda demokrasi var; laiklik, insan hakları, hukuk, bilim, hoşgörü, çoğulculuk var… Batılı din adamının derinleştiği alan olan felsefe bilimi ise Türkiye’de ve İslam dünyasında yasak! Artık sadece İmam Hatipte değil, artık düz liselerde de okutulmuyor! Maksat hasta tedavisi değil, bilim karşıtı olarak yetiştirilen İmam Hatipli yandaşı korumak…
2) Bakın şimdi en önemli Alevi merkezlerinden biri olan Tokat-Keçecibaba Dergâhını gasp edip camiye çevirdiler… Caminin cemaati filan yok… Öylesine ezan okuyor adam. Ve bu garabete benzer binlerce örnek var… Maksat işsiz AKP’liye iş… RTE’nin meşrebinden olması dışında hiçbir niteliği olmayan, “Aleviler en iğrenç ötekidir” algısıyla yetişen bir genç adam Alevi köyünde ne yapacaksa, hastanede ki “telkinci hoca da” aynı şeyi yapacak… Şaka gibi değil mi? Alevi köyüne imam, hasta tedavisine hoca!


NEDEN DEĞİŞMEMİZİ İSTİYORLAR?
AKP zihniyeti neden bize, Türk’e, Türkmen’e giyim-kuşamımıza, örf ve adetlerimize karşı? Neden “başörtüsünü bırakın türbana-çarşafa sarının, türküyü bırakın ilahi okuyun, cemevini bırakın camiye gelin, Türkçeyi bırakın Osmanlıca-Arapça öğrenin” diyor, zorluyor; “ya kabul edersiniz, ya da terk edersiniz” diyor? Çünkü nefret üretip, iktidar biçmek, bin odalı sarayında ölünceye değin kalıcı olmak istiyor. Suriye, Irak vb ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de mezhep boğazlaşmasını istiyor, teşvik ediyor… Bu oyuna gelmeyeceğiz…
Anlıyor musun diktatör; sen işte busun, sana benzemeyeceğiz!
İlkelliğe, dayatmaya elbette direneceğiz! Nasıl inkâr ederiz mirasımızı, ecdadımızı, geleneğimizi? “73 millete aynı nazarla bakan, din dil ırk farkı gözetmeyen, benim Kabem insandır-kuran da kurtaran da, insanoğlu insandır…” diyen öğretimizi? Nasıl sarınırız peçeye, çarşafa, türbana… Nasıl kıyarız nakış nakış desenimize, temiz yüzlü elma yanaklı, kâküllü kadınımıza kızımıza, Mustafa Kemal’e, milletimize kazandırdıklarına?
Biliyoruz elbette soruların yanıtını… Devşirme bunlar; ithal ikame… Osmanlı hayranı, Derviş Vahdeti’nin torunları… Yürekleri, geçmişleri, oğulları-kızları bu coğrafyanın kültürüne inanç kabulüne yabancı… Türk’ü, Kürt’ü, Alevi’yi ve kadim olanı sevmiyorlar. Yaşadıklarımız, şahadetimiz inançlarının değerlerinin olmadığının kanıtı. Allah’ı, Kuran-ı, dini, mezhebi kullanıyor, değerlerimizi, varlıklarımızı talan ediyorlar!
Ama başaramayacaklar, izin vermeyeceğiz. Öyle bir hesap verecekler ki… O günü sabırsızlıkla bekliyorum ve göreceğime yürekten inanıyorum; sizler de inanın…
Sevgiyle kalın…
Murtaza Demir
Aradaki binbir Farki bulunuz

Hüseyin Gazi Türbesi, içindeki pislikleri dillerinde ifade edenleri aklama yerine mi dönmüş?

0

Hakikat bilip de gerçek saklayan
Muhabbetten uzak dursun imanım
Sağda solda laf konuşan şaklaban
Sohbetini ayrı kursun imanım

Yürüdüğün bu yol Hakk’ın yoludur
Varsa inkâr eden müşrik dölüdür
Hünkarımız Hacı Bektaş Veli’dir
İkrar eden bunu görsün imanım

Gerçeğe hü!.. Anlamını bilmeyen
Tarihte gerçeği sezip görmeyen
Hakikat cemine gelip girmeyen
Hariç kapılara girsin imanım

Gördük göreceğiz bizden olanı
Bildik bileceğiz zulüm salanı
Eğer söylüyorsa yanlış yalanı
Varsın sağda solda ürsün imanım

Hamur iyi maya ile yoğrulur
Başak sarardıkça öne eğrilir
El etek öpenler sanma doğrulur
Sen Pir Sultanlarla hürsün imanım

Yer aldık bu yolda Allah aşkına
Meyil vermedik biz sırça köşküne
Rastlar isen bir gün eğer düşküne
‘Durma! Özüne dön’ dersin imanım

Hürdemi’yim demem o ki erenler
Yolumuzu Hak’tan ayrı görenler
Canlar yasta iken sefa sürenler
Bizden değil bırak sürsün imanım

Bu da ne ki Kerbela´nın Yanında

0

Bin bir figan ettim kalpten sineden,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.
Adem ayrı düştü Havva Ana´dan,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Firavun tayfasıyla suda boğuldu,
Hakk´a karşı gelip belasın buldu,
Adem Havva şol cennetten kovuldu,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Varmıdır böylesi zulümü çeken,
Gözlerinden kanlı yaşları döken,
Nuh Nebiy ağlardı tufanda iken,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Bulunmaz canan geçmezsen candan,
Gözüm yaşı ayırt olmassa kandan,
Yakup ayrı düştü Yusuf Sinan´dan,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Ağlayıp sızlasam bütün dört köşe,
Görmesem dünyada huzur ve neşe,
İbrahim attırdı kendin ateşe,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Gör ki zalim yezid bize neyledi,
Figanımız arş alayı boyladı,
İsak kendisini kurban eyledi,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Cananı ararsan bulursun canda,
Tefekkür edecek ne var ki bunda,
Yusuf Sinan çok süründü zindan da,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Dostlar gelip yine yaremi deşti,
Ferhat Şirin için dağları eşti,
Eyüb´ün tenine nice kurt düştü,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Musa Nil´e daldı elinde asa,
Hakk´tan iletildi buna bu yasa,
Çok zulümler gördü Hazret´i İsa,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Lehvi kalem bunu böyle yazdılar,
Kimi ikrar verip ikrar bozdular,
Nesimi´nin derisini yüzdüler,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Çok Nebiyler çok zulümler gördüler,
Murad alıp muradına erdiler,
Ol Mansur´u carmıhlara gerdiler,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Niceleri bu dünyadan göçtüler,
Nuş eyleyip ecel şerbetini içtiler,
Zekeriya´yı hızar ile biçtiler,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Ali Sefa´m der ki bana sorulsa,
Ruzi Mahşer gelip nizam kurulsa,
Her şehide sekiz cennet verilse,
Bu da ne ki Kerbela´nın yanında.

Biz müslüman değiliz…..????? İsmail Engin

0

“‘Biz Müslüman değiliz; Aleviyiz’ genellemesi” 2’56” [13.01.2026] | @ismailenginhd

Birey, neye inanıyorsa ve kendini nasıl tanımlıyorsa odur; buna itiraz edilemez. Sorun, bireysel kimlik beyanının bir inanç topluluğunun tamamına teşmil edilmesi, o topluluk adına konuşulmasıyla başlıyor.

Herkes kendi algısını merkeze alıyor; “ben böyleyim, o halde sen de böyle olmak zorundasın” diyerek başkalarını da kendi algılamasının içine yerleştiriyor, bunu şablonlaştırıp farklı düşünenleri dışlıyor.

* * *

Söz konusu tartışma, bugün ortaya çıkmadı; arkasında yıllara yayılan süreç var. Kurumun resmî programıyla yöneticilerinin kamuoyuna yansıyan söylemleri arasındaki derin uçurum da cabası.

Yazılı programı başka şey söylerken, yöneticiler zaman zaman bunun tam tersini dile getirebiliyor.

Programın, “üyeleri”ni kimlik anlamında bu şekilde konumlandırmadığı; İslam dinini kendine göre Sünni inancın dışında yorumladığını vurguladığı aslında açık.

Buna rağmen, programa aykırı görüşlerin kurum içinde dile getirildiği izlenimi seziliyor. O hâlde; ya program değişmeli ya da söylem :

hikâye, şiir yazmayı ve erkekçe kavga etmeyi senden!

0

Bursa cezaevinde Nâzım Hikmet, Orhan Kemal’le aynı koğuşta kalmaktadır. Koğuş masasının üzerinde Orhan Kemal’in (asıl adı ”Mehmet Raşit Öğütçü”) bir roman başlangıcını görür. Okur. Ayağında takunyalar koşarak avluya çıkar Nâzım Hikmet. Orhan Kemal’e soluk soluğa sorar, “Siz mi yazdınız bunu?” Orhan Kemal çekinerek, “Evet” der. Nâzım Hikmet büyük bir coşkuyla, “Birader, neden bahsetmediniz bundan. Siz nesir adamısınız! Hikâye yaz, roman yaz!” diyerek o gün bir romancının doğuşunun müjdesini verir.
26 Eylül 1943 Pazar sabahı Orhan Kemal’in cezası biter, hapishaneden ayrılır. Ayrılmadan birkaç gün önce Nâzım Hikmet’e bir şiir yazar, ona okur ve bu şiir Nâzım Hikmet’i ağlatır…

NÂZIM HİKMET’E / ORHAN KEMAL
Sen
“Promete’nin çığlıklarını
kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam”,
sen benim mavi gözlü arkadaşım;
kabil değil unutmam seni.
26 Eylül 1943

Seni yapayalnız bırakıp hapishanede,
bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken
koşacağım memlekete.
Ve tren
bir güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek,
gözü yaşlı bir genç kadına
beş senenin ardından
kocasını getirecek.
O dem ki boş verip istasyon halkına,
yanaklarından öperken sevgilimi,
sen neşeli mavi gözlerinle bakacaksın
içimden bana.
O dem ki yürekten her şey atılacak,
ekmek, kin, hasret,
fakat Nâzım Hikmet,

sen şu kadar kilometre uzakta kalmana rağmen
aydınlık yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını,
batan bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın arkadaşını.
Günler geçecek,
ekmek derdi çökecek omuzlarıma.
Fabrika, makinalar, tezgâhım…
Sana şekerkamışı, portakal yollayacağım.
Karım yün çorap örecek.
Her hafta mektup yazacağız.
Askere almazlarsa eğer.
Unutabilir miyim seni?

Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini
ve radyoda şark cephesinden haber beklediğimiz
müthiş anların küfrünü!
Radyonun yanındaki duvara
kurşunkalemiyle abus insan yüzleri çizmiştin.-
Unutabilir miyim seni?

Hâlâ beton malta boylarında duyuyorum
takunyalarının sesini!
Orhan Kemal’den
Nâzım Hikmet’e
Unutabilir miyim seni hiç?
Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim,
hikâye, şiir yazmayı
ve erkekçe kavga etmeyi senden!

Ankara’daki beylerden biri vatandaşa diyor ki: ”Kuru ekmek yiyorsan karnın toktur.”

0

Ankara’daki beylerden biri vatandaşa diyor ki: ”Kuru ekmek yiyorsan karnın toktur.” Peki soruyorum o büyüğümüze: Sen bu vatana hangi hizmetlerinden dolayı ödül aldın da her gün kahvaltıda havyar yiyorsun? Söyle…

Ayakların çatlak, ellerin nasır,
Terini toprağa kattın mı, söyle?
Başında ot yastık, altında hasır,
Üzerin yorgansız yattın mı, söyle?

Hiç gezdin mi dağı, taşı ,ovanı?
Kuşlar gibi terk ettin mi yuvanı?
Boz ekmeğe dürüp acı sovanı,
Bal diye zehiri yuttun mu, söyle?

Zarın var mı baharında, kışında?
Yağan karlar buz tuttu mu başında?
Ummana daldın mı yedi yaşında?
Gece karanlıkta yittin mi, söyle?

Kanlı zincir iz etti mi parmağa?
Terini döktün mü Kızılırmak’a?
Benim gibi gerildin mi çarmıha?
Canını bir pula sattın mı, söyle?

Boşa mı büküldü yoksulun beli?
Üstümüzden gitmez beylerin eli,
Benim çektiğimi bilemen deli!
Çamura, çaylağa battın mı, söyle?

Madem ki sen gönüllerde pazarsın;
Neleri okudun, neyi yazarsın?
Duran Baba tembel diye kızarsın,
Kendi emeğini tarttın mı, söyle?

Duran Tamer

AYA GİDİYOH

0

Yirmi yıldır yeni geçtik horuğu,
Bindik boz eşşeğe aya gidiyoh.
Atamadık sarık ile çarığı,
El füzede bizler yaya gidiyoh.

Dedem ata bindi, babamsa taya,
Bizler çağ atladık olur mu yaya?
İki sene sonra yolculuk Ay’a,
Yıldızları saya saya gidiyoh.

Muska diktik yeleklere kazağa,
Düşüren düşürdü bizi tuzağa,
Akılı, fikiri sardık kızağa,
Kar üstünde kaya kaya gidiyoh.

Bulutlar üstünde hayli kışladık,
Ne yalanı, ne talanı boşladık,
Gün batmadan hırsızlığa başladık,
Gökyüzünü soya soya gidiyoh.

Bir solukta geldik nerden nereye?
Bu gidişin dönüşü yok geriye!
Sonunda karıştık cine periye;
Seslerini duya duya gidiyoh.

Pusula bozuldu; vurduk kıyıya,
Sarhoş olduk biz uyuya uyuya,
En sonunda dayı dedik ayıya,
Cehalete doya doya gidiyoh.

Duran Baba bizi gaflet bürüdü,
Karıncalar bizden hızlı yürüdü,
Ozonlar delindi, buzlar eridi
Yüzümüzü yuya yuya gidiyoh.

Duran TAMER