Ana Sayfa Blog

çıktım erik dalına

0

1 Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü
Bostân ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu

2 Kerpîç koydum kazana poyraz ile kaynatdım
Nedir diye sorana bandım verdim özünü

3 İplik verdim Çulhâya sarıp yumak etmemiş
Becid becid ısmarlar gelsin alsın bezini

4 Bir serçenin kanadın kırk kağnıya yükletdim
Çifti dahı çekmedi kaldı şöyle yazılı

5 Bir sinek bir kartalı kaldırıp vurdu yere
Yalan değil gerçekdir ben de gördüm tozunu

6 Balık kavağa çıkmış zift turşusın yemeğe
Leylek koduk doğurmuş bak a şunun sözünü

7 Bir küt ile güreşdim elsiz ayağım aldı
Güreşip basamadım göyündürdü özümü

8 Kâf Dağı’ndan bir taşı şöyle atdılar bana
Öylelik yere düşdü bozayazdı yüzümü

9 Gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş
Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü

10 Bir öküz boğazladım kakıldım sere kodum
Öküz ıssı geldi eydür boğazladın kazımı

11 Uğruluk yapdım ana bühtân eyledi bana ben ayım
Bir çerçi geldi eydür kanı aldın gözgümü

12 Tosbağaya uğradım gözsüzsepek yoldaşı
Sordum sefer kancaru Kayserî’ye ‘azimi

13 Yûnus bir söz söylemiş hîç bir söze benzemez
Münâfıklar elinden örter ma‘nâ yüzünü

Yunus Emre’nin sembolik olan sözkonusu bu şiiri bilmece gibidir.

Her kelimesi, her kavramı ayrı bir metafordur. Kullandığı bu semboller akıl ürünü değildir.

Manevi yolculuğa çıkan insanın gönül kapıları açılmaya başlar.

Herkese kapalı olan gerçekler yani ilahi sırlar, yolcunun gönlüne yansıdığı kadarıyla anlam kazanmaya başlar. 13 beyitlik olan Yunus’un bu şiirinin son beyiti şöyledir:

“Yûnus bir söz söylemiş hîç bir söze benzemez
Münâfıklar elinden örter ma‘nâ yüzünü”

İlahi hakikatler uluorta yerde anlatılmaz. Bunları tecrübe edene veya ehline anlatılır. Bu şiirde de bütün ilahi gerçekleri anlamayan zahir ehlinden örtmek için bu şekilde söylüyor.

  1. beyit
    Erik dalına çıktım, onda üzüm yedim. Bahçenin sahibi ‘cevizimi niye yersin!’ diye beni azarladı. Burada 3 metafor var.

Erik, üzüm, ceviz. Burada bahsettiği erik ekşi eriktir. Eriğin dışı değerli ve çekirdeği yenmiyor.

Üzümün tamamı yeniyor.

Ceviz ise 4 kademelidir: Yeşil kabuğu, sert kabuğu, sarı zarı, ve meyve kısmı.

Kuran-ı Kerim’de 4 kademelidir. Zahiri anlamı vardır. Tarikat ehlinin anlayacağı, marifet ehlinin anlayacağı ve son merhalede hakikati yaşayanların anladığı kısım.

Başa dönersek, Yunus erik dalında üzüm yiyemezsin diyor.

Yani sırayı gözetmeliyiz.

Müslüman olmaktan maksat hakikate ulaşmaktır.

Hakikate ulaşmak isteyen kişi tarikat ve marifet makamlarını geçmek zorundadır. Yunus bu konuda yolcuları uyarıyor.

Bostan ıssı tarikatın (yolun) sahibidir yani insan-ı kamildir.

Sen Allah’a talip isen bu sırayı gözeterek hakikate ulaşabilirsin. Aksi takdirde yolun sahibi kızar.

Tarikat deyince zikir ve tefekkür esas alınmalıdır. En önemli şartı zikir ehli olmaktır.

Erik şeriatı temsil eder ve ekşi olması şeriat uygulamalarının zorluğunu temsil eder.

Yani o acıyı/ekşiyi nefsimize tattırmadan tatlı üzüme ulaşamayız. Aslında bunları uzun uzun anlatmamız lazım.

  1. beyit
    Kazan yemek pişirilen kaptır. Kerpiç ise evin yapı malzemesidir.

Poyraz, sert esen rüzgâr demektir. Yunus, kazanın altına ateş yakmak yerine onu sert rüzgârla kaynatmaya çalışan birinden söz eder.

“Nedir diye sorana, bandım verdim özünü” diyerek de aslında pişmemiş, dolayısıyla yenmeye elverişli olmayan bir yemeğe işaret eder.

Kerpiç insan bedenini temsil etmektedir.

İslâm kültürüne göre insan bedeni dört unsurdan (anâsır-ı erbaa): toprak, su, ateş ve havadan oluşur.

Bu bedenin, yani nefsin, terbiye edilebilmesi için “pişmesi” gerekir.

Mevlânâ’nın ifadesiyle: “Hamdım, piştim, yandım.” Pişmek için ateşe ihtiyaç vardır; rüzgâr ise pişirmez, aksine ateşi söndürür.

Yunus’un burada vurguladığı husus, tasavvuf yolunda da her alanda olduğu gibi sahtekârların bulunduğudur.

Türkçede “soğuk nefesliler” diye adlandırılan bu kişiler, silsile itibariyle Peygamberimiz’e dayanmazlar.

Bu nedenle nefsin terbiyesinde etkili olamazlar.

Bu beyitte:
Kerpiç nefsi,
Kazan tarîkati,
Ateş aşkı,
Poyraz ise soğuk nefeslileri temsil eder.

Sonuçta Yunus, “Pişmemiş insan bir insanı pişiremez; ancak pişmiş insan bir insan pişirebilir” gerçeğini dile getirir.

  1. beyit
    Yunus’un yaşadığı dönemde iplik yapımı göz önüne getirilmelidir.

Ninelerimiz koyun ya da keçiden elde ettikleri yünü kirman adı verilen aletle iplik hâline getirir, kullanılabilir hâle sokarlardı.

Daha sonra bu iplik çulha denilen dokumacıya verilirdi. Dokumacı ipliği tezgâhında dokur ve kumaş hâline getirirdi; bu kumaştan da giysi yapılırdı.

Bu sembolik anlatımda dokumacı mürşidi, iplik ise bizim dünyada manevî olarak biriktirdiklerimizi temsil eder.

Nasıl ki ipliği dokumacıya götürüp “bundan bez yap” diyorsak; nefsimizi de terbiye edilmek üzere bir mürşide teslim etmek gerekir ki, ondan insan-ı kamil ortaya çıkabilsin.

Yunus burada olumsuz bir duruma işaret eder: Dokumacı ipliği kumaş hâline getirmediği hâlde, “Ben dokudum, gelsin alsın” demektedir.

Halbuki ortada ne kumaş vardır, ne de ortaya çıkan bir kemâl. Yani kâmil geçinen sahte mürşitlerden söz etmektedir. Böyle birine rastlarsan insan-ı kâmil makamına ulaşamazsın.

Burada akla şu soru gelir: Kamilliğin alameti nedir?

İlk merhalede, mürşit denilen zatta mutlaka Hz. Peygamber’in manası zuhur etmelidir.

İkinci merhalede ise, senin gönül dünyandan, yani kendi iç manandan Hz. Peygamber’in nuru ortaya çıkmalıdır.

Eğer bu gerçekleşmezse, o yol gerçek yol değildir

  1. beyit
    Kağnı, yani öküz arabası, bazı el yazmalarında doğrudan “öküz” şeklinde geçmektedir ve aynı anlama gelir.

Kırk kağnı ifadesiyle kastedilen kırk alimdir.

Serçe kuşu ise kuşların en zayıfı olarak, yolun başında, henüz bir gün ya da bir saat önce mürşidine teslim olmuş dervişi simgeler.

Yunus’a göre, gerçek bir mürşide biat eden bir dervişin bir saatlik irfan bilgisi, kırk alimin sahip olduğu bilgiden daha değerlidir ve onları geride bırakır.

Kağnı bir çift öküz tarafından çekildiği için kırk kağnı seksen öküz demektir.

Bu da, ne kadar çok alim ve kitap bilgisi olursa olsun, yeni bir dervişin aldığı hakikat bilgisinin karşısında yetersiz kalacağını gösterir.

Şiirdeki “yazılıp kalmak” ifadesi, dizlerinin üzerine kapanmak, yüzüstü yere serilmek anlamına gelir.

Böylece alimlerin sahip olduğu dışsal bilgiler, tasavvufun sunduğu ilm-i ledün karşısında aciz kalır.

Çünkü tasavvufi bilgi, yani ledün ilmi, bütün zahiri bilgilerden üstündür.

  1. beyit
    Yunus, sinek ile kartalı karşılaştırır. Sinek küçücük, kartal ise güçlüdür.

Sadece kitabi bilgilere, yani şeriatın zahiri yönüne bağlı kalan alimler; Yunus gibi okuma-yazma bilmeyen veya kitap bilgisi sınırlı olan dervişleri küçümserler.

Yunus’un yaşadığı ortamda da bu durum sıkça görülmüştür.

Bir gün ümmi bir derviş ile bir alim karşı karşıya gelmiştir.

Kartal gibi görünen alim, sinek gibi gördüğü derviş tarafından alaşağı edilmiştir.

Yunus “yalan değil, gerçektir; ben de gördüm tozunu” diyerek bu olayı aktarır.

Burada Türkçedeki “tozunu attırmak” deyimini kullanır.

Tasavvuf erbabı gönülden çalıştığı için, gönülde elde ettiği bilgileri uluorta dile getiremez.

Ancak çok zaruri bir durumda bu bilgileri kullanabilir. Bu da sık rastlanan bir şey değildir.

Dolayısıyla hakiki arifler çoğu zaman yenilmiş görünmek zorundadır; çünkü galip gelselerdi içlerindeki sırrı ifşa etmiş olacaklardı.

Oysa bu Hak tarafından yasaklanmıştır. İşte bu durum, Hallâc-ı Mansur’un başına gelen olayı hatırlatır.

6.beyit
Balık denizde yaşar; fakat Yunus’un beyitinde balığın kavağa (Yunus dilinde çınar ağacı) çıktığını görürüz.

Balık genel anlamda nefsi, özel olarak ise burada kendini insan-ı kamil gibi gösteren kişiyi temsil eder.

Normalde denizde olması gereken balığın ağaçta bulunması, ters bir duruma işaret eder.

Bu balık, zift turşusu ile beslenmektedir ve çevresindekilere de bundan yedirmektedir.

Zift, ağaç kabuğundan elde edilen siyah bir merhemdir; eskiden sıcak merhem olarak kullanılır, soğuduktan sonra ise tahta gibi sertleşirdi.

Çınara çıkan balığın bu sert ve besleyici olmayan madde ile beslenmesi, aslında sahte bir mürşidi simgeler.

Çünkü sahte mürşit, ne ile beslenmişse talibine de onu sunar.

Yunus burada yolcuları uyarır: sahte mürşidin verdiği lokma boğazda kalır.

Devamında Yunus, “Leylekten leylek doğar” der. Koduk ise katır demektir.

Katırın soyunun devam etmemesi nedeniyle bu benzetme yapılır.

Leylek, insan-ı kamili temsil eder; insan-ı kamilden insan-ı kamil doğar.

Buna karşılık katır misali sahte mürşitlerden hakikate dair bir nesil ya da hakikat bilgisi türemez. Bu yolun sahtekarlarından ilm-i ledün dersi alınmaz.

  1. beyit
    “Küt” kelimesi, eli ayağı kesik, kötürüm insan demektir; bir başka anlamı da şeytandır.

Yunus, bir küt yani şeytan ile güreştiğini anlatır: Eli yoktu ama ansızın daldı ve iki ayağımdan yakalayıp çekti. Güreş sırasında arkasına dolanıp üzerine çıkmak ve onu alt etmek istedim, fakat başaramadım. Bu güreşte, küt beni tuşa getirdi, içimi acıttı.

Burada Yunus, nefse karşı mücadelenin ne kadar zor olduğunu anlatmaktadır.

Nitekim Peygamber Efendimiz de en kanlı savaşlardan döndüklerinde sahabeye dönüp, “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” buyurmuştur.

Büyük cihat, insanın kendi nefsiyle olan savaşıdır: kin, kibir, riya, öfke ve arzularla mücadeledir.

Yunus, bu beyitte kendi nefsiyle mücadelesinde defalarca yenik düştüğünü, fakat yılmadan çabalayarak başarıya ulaşana kadar büyük emekler verdiğini ifade eder.

  1. beyit
    Kaf Dağı, hayali bir dağdır ve varlık aleminin en yüksek noktası olarak kabul edilir.

Bu alemin en yüce yerinde insan bulunur. İnsanlık aleminin içinde en belirgin ve öne çıkan kişiler ise alimlerdir.

Ancak bu alimler, peygamberi bilirler ama onun ilminin özüne vakıf olamazlar.

Çünkü Peygamberimizin manası, miracın sırrında gizlidir.

Bu beyitte Kaf Dağı alim kişiyi temsil eder.

Oradakilerin attığı taşlar ise, “Sen bu işi bilmezsin” demektir.

Yunus’un “Bozayazdı yüzümü (Taş neredeyse yüzüme çarpacaktı)” ifadesi, alim geçinenlerin sataşmaları ve ithamları sonucunda, Yunus’un neredeyse irfani bilgisini açığa çıkaracak hale geldiğini anlatır.

Burada Yunus, böyle bir tehlikeye karşı dikkatli olunması gerektiğini vurgular.

  1. beyit
    Gözsüz kişi, varlığa Hak ile bakan kişidir; o, Haktan başka bir şey görmez.

Sağır kişi ise, varlıkta Haktan başka bir şey işitmez.

Yunus, bu kimseler için “gözsüz” ve “sağır” tabirlerini kullanır.

Dilsiz olan da Haktan başka bir şey söylemez; onun tüm sözleri Hak’tandır.

Burada görünüşte üç özürlü insan modeli vardır. Oysa aslında özürlü olan bizi; gördük sandığımızı göremeyen, duyduk sandığımızı işitemeyen, konuştuk sandığımızı hakkıyla söyleyemeyenler.

İnsan, gözüyle Hakk’ı görmedikçe, kulağıyla Hakk’ı işitmedikçe, diliyle Hakk’dan konuşmadıkça bu yol bitmez.

  1. beyit
    İslam tasavvufunda her hayvanın bir sembolik değeri vardır.

Bunlardan yalnızca birkaç tanesi istisna tutulur; onlardan biri de leylektir.

Bunu rüya tabir ilmine vakıf olanlar iyi bilir.

Bu beyitte öküz, şehveti temsil eder.

Onun sert bir şekilde yere serilmesi, dervişin nefsinin şehvet duygusunu yenmiş olduğunu gösterir.

Ancak bu sırada öküzün sahibi gelip hesap sorar.

Öküzün sahibi, kin, kibir ve öfke gibi cehennemin yedi kapısına işaret eder.

Nefsin tüm bu unsurları tek bir gövdeye bağlıdır; o da nefs-i emmaredir.

Nefs-i emmare, “Kazımı neden boğazladın?” diye hesap sorar.

Kaz, insandaki ahmaklık sıfatını temsil eder.

Bu da gösterir ki nefis, tek bir hamlede kolayca öldürülemez. Onunla mücadele uzun ve çetin bir süreçtir.

  1. beyit
    Çerçi, satıcı demektir. Eskiden Anadolu’da çerçiler, boyunlarına astıkları tezgâhlarda incik boncuk, ayna gibi küçük eşyalar taşır ve satarlardı.

Yunus, böyle bir satıcıdan ayna çaldığını ve ardından “Neden aynamı çaldın?” diye azar işittiğini söyler.

Bu sembolik anlatımda çerçi, insan-ı kâmili; hırsızlık yapan kişi ise nefs-i emmareye sahip olan kimseyi temsil eder.

Ancak burada dikkat çekilen husus şudur: Gerçek insan-ı kamil “neden aynamı çaldın” diye hesap sormaz, çünkü onun gayesi insan yetiştirmektir.

Ayna hz peygamberin manasını temsil eder.

  1. beyit
    “Tosbağa” kaplumbağa, “gözsüz sepek” ise köstebek anlamına gelir.

Yunus, bu iki hayvanı sembolik olarak kullanır. Kaplumbağa, münzevi ve dedikoducu kişileri temsil eder; başını çıkarır, söyleyeceğini söyler ve ardından tekrar kaybolur.

Köstebek ise gözsüzdür; hakikati ne görebilir ne de duyabilir.
Toprak altında yaşadığı için güneşi, yani hakikati göremez.

Türkçedeki “Körler sağırlar birbirini ağırlar” atasözü bu duruma uygundur.

Yani gözü görmeyen, kulağı işitmeyen kişi hakikat ehline değil, sahte mürşitlere yönelir.

Halbuki gözü gerçekten görebilseydi, hakikat ehlini bulabilirdi.

Yunus burada “Kayser”adlı kişiyi örnek verir. Kayseri, “Kayser’in memleketi” demektir; yani Hz. Muhammed’in memleketi değildir.

Asıl sefer, hakikate doğru olmalıdır.

Kaplumbağa ve köstebek misali kişilerden alınan bilgilerle Hakikat-i Muhammediye’ye varılamaz; onların götürdüğü yer sadece “Kayser”dir.

  1. beyit
    “Yunus bir söz söylemiş hiç bir söze benzemez
    Münâfıklar elinden örter mana yüzünü”

Münafık iki kişinin arasını, toplumun ahlakını bozan demektir.

Hakikate ehli bilgisini bu münafıklardan gizler. Bu dün böyleydi. Bugün de böyledir.

Hakikate ehli her dönem olacaktır. Olmak zorundadır.
Bunlar kendilerini bazen gizlerler.

İbn Arabi demiştir ki: hakikat meydanda ulu orta konuşuluyorsa hakikat ehli gizlidir, hakikat ehli ortada açıkta ise hakikat bilgii gizlidir. Hakikati hakikat ehli ehli olmayandan gizlemek zorundadır.

Mustafa Tatcı

Yunus Emre‘nin Mezarı

0

YUNUS EMRE’NİN GERÇEK MEZARI NEREDEDİR?
Yunus Emre, 13. yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başlarında Anadolu’da yaşamış, Türk tasavvuf ve halk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Hayatı hakkında kesin bilgiler sınırlıdır; ancak şiirlerinden ve ona atfedilen gelenekten, tasavvuf yolunda ilerlemiş bir gönül eri ve derviş olduğu anlaşılır. Yunus Emre’yi yalnızca büyük bir şair olarak görmek eksik olur. O, insan sevgisini, gönül temizliğini, hoşgörüyü, ilahî aşkı ve birlik düşüncesini şiirleriyle anlatan önemli bir Anadolu düşünürüdür.

Hacı Bektâş-ı Velî Velayetnamesindeki anlatıma göre Sivrihisar’a bağlı Sarıgök köyünde doğmuş, Yunus Emre adlı biri vardı. Yunus’un mezarı da doğduğu bu yere yakındır. Yunus, ekincilikle geçinir yoksul bir adamdı. Bir sene kıtlık oldu, ekin bitmemişti. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli’ye gelip yardım isteyeyim dedi. Bir öküzün üstüne alıç yükleyip Sulucakarahöyük’e dergâha geldi.

Hünkâr’a; “yoksul bir adamım, ekinimden mahsul alamadım, ahalim ve ailem çok perişandır. Yemişime karşılık lütfedin de köylüm ve ailem ile birlikte karnımızı doyuralım.” dedi. Hünkâr emretti, alıç dergâhta yenir. Yunus birkaç gün sonra gitmek ister. Hünkâr,“ buğday mı verelim, nefes mi verelim? diye Yunus’a sordu. Yunus; “bana buğday gerek, ben nefesi ne yapayım“ dedi. Hünkâr “her alıç çekirdeğinin başına on nefes vereyim.” dedi. Yunus; “ahalim var, ailem var bana buğday gerek” dedi.

Buğdayı öküze yüklediler. Yunus yola çıkıp köyün aşağısına gelince, “ne acayip iş etim, her çekirdeğe on nefes verdi kabul etmedim. Buğday bir kaç güne biter, nasipten mahrum kaldım.” dedi ve Yunus tekrar nasip istemek için dergâha döndü, “erenler bana himmet ettiği nasibi veriniz, bana buğday gerekmez” diyerek buğdayları öküzden indirdi. Halifeleri gidip Hünkâr’a durumu bildirdi. Hünkâr, “o iş bundan böyle Tabduk Emre’ye kaldı, o kilidin anahtarını Tabduk Emre’ye sunduk. Varsın ona gitsin, nasibini ondan alsın” dedi. Yunus, Tabduk Emre’nin tekkesine varıp Hünkâr’ın selamını söyledi, olup biteni anlatı. Tabduk Emre, selamı aldı, safa geldin, kademler getirdin, halin bize malum oldu, hizmet et, emek ver nasibini al” dedi.

Yunus Emre kırk yıl hizmet eder, dergâha eğri odun girmez diye düz odunları kesip arkasıyla tekkeye getirdi. Günün birinde Tabduk Emre’ye bir neşe geldi, hallendi. Mecliste Yunus-u Guyende atlı bir şair vardı, ona söyle dedi. O mırın kırın etti, söylemedi. Mürşidi Tabduk Emre, Yunus Emre’ye döndü “Hünkâr’ın nefesi yerine geldi, vakit tamam oldu o hazinesinin kilidini açtık, nasibini verdik, hadi söyle” dedi. Hemen Yunus Emre’nin gözünden bir perde kalktı, söylemeye başladı. Söylediği nefesler, büyük bir divan oldu.

Yunus Emre’nin günümüzde Aksaray/Ortaköy ilçesine bağlı Sarıkaraman köyü; Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Manisa/Emre Mahallesi; Afyonkarahisar/Sandıklı ve İhsaniye ilçeleri; Ordu/Ünye ilçesi; Erzurum/Pasinler ilçesi; Isparta/Gönen ilçesi; Tokat/Niksar ilçesi; Bolu, İzmir, Sivas, Bursa, Karaman ve Nevşehir gibi 20 – 25 yerde makam mezarı bulunduğu söylenmektedir. Bazı araştırmacılar gerçek mezarının Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy’de olduğunu iddia etmektedir.

Benim kanaatime göre Yunus Emre ve Tabduk Emre’nin gerçek mezarlarını Hacıbektaş ilçesinin yakınlarında aramak lazımdır. Bu anlamda Tabduk Emre’nin türbesinin olduğu Aksaray/Merkezilçe’ye bağlı Tabdukemre köyü Hacı Bektâş-ı Velî’nin türbesinin bulunduğu Nevşehir/ Hacıbektaş ilçesine 92 km uzaklıktadır. Yunus Emrenin türbesinin olduğu Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyü, Hacı Bektâş-ı Velî’nin bulunduğu Nevşehir/Hacıbektaş ilçesine 34 km uzaklıktadır. Tabduk Emre’nin türbesinin olduğu Aksaray/Merkezilçe’ye bağlı Tabdukemre köyü, Yunus Emrenin türbesinin olduğu Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyü 39 km uzaklıktadır. Buna karşılık bazı araştırmacıların Yunus Emre’nin gerçek mezarı Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı sarıköy’dür tezine karşılık; Eskişehir/Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy ile Nevşehir/Hacıbektaş ilçesi arası 350 km’dir. Yunus Emre’nin yaşadığı düşünülen 1300-1400 yıllarında 350 km uzaklığa bir öküz yürüyüşüyle ancak 10 günde gidilebilir. Oysa 39 kilometre uzaklıkta olan Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyünden Nevşehir/Hacıbektaş ilçesine 1 günde rahatlıkla gidilebilir. O bakımdan Tapduk Emre’nin mezarı Aksaray/Merkezilçe’ye bağlı Tabdukemre köyünde olmalıdır. Yunus Emre’nin mezarı da Aksaray/Ortaköy’e bağlı Sarıkaraman köyünde olmalıdır.

Atatürk ve Doğa sevgisi

0

Yıl 1934 Mustafa Kemal Atatürk; siroza yeni yakalanmış, doktorunun tavsiyesi üzerine, Edremit’e gelmiştir… Kaymakam bey bu vahim durumu öğrenince; Gaziye dönüp…

– Paşam Çamlıbel Köyü’nde bir Şarlak -çağlayan var… Su sesi, bülbül sesi, asırlık çınarları ve havası mükemmeldir, izniniz olursa sizi yarın orada ağırlayalım. Der.. Gazi Mustafa Kemal; bu içten daveti kabul eder. O sırada kaymakamın yaveri, kaymakamın kulağına eğilir ve

– Efendim bir ay önce Şarlaka yıldırım düştü.. Ağaçlardan biri adeta kömür oldu… O yanan ağacı ne yapalım? Der… Kaymakam.

– Yarın o ağacı kesin. Der… Ertesi gün olur, dört tahtacı baltalarını biler, yıldırım düşen çınar ağacının yanına gelirler.. Bakarlar ki; Gazi ve yanındakiler, sabahın erken vaktinde; yıldırım düşen o çınar ağacının dibinde; bir semaver çay demlemiş, çay içiyorlar.. Gazi gelen baltacıları görünce, onlara ne amaçla; Şarlaka geldiklerini sorar… Baltacılar, yıldırım düşen yaşlı çınar ağacını kesmeye geldiklerini söylerler…

Bunun üzerine; Gazi Mustafa Kemal Atatürk..

– Ben yaşadığım sürece, bu çınara dokunmayın efendiler, mamafih benden sonra yeşermezse bu çınar… O vakit onu kesersiniz. der… Baltacılar sessizce şarlaktan ayrılırlar… Gazi sırtını yanık çınara verir ve denize bakarken, yanındakilere dönüp…

– Manzara gemlikten bakınca Marmara Denizi’ne benziyor.. Annem beni Marmara denizi gözlüm diye severdi.. Der. Onun bu sözlerini duyan bir yaver, hemen not alır ve bu notunu mimar oğluna iletir…
İki yıl sonra; Gazi yeniden Şarlaka geldiğinde; bir bakar… Yıldırım düşen o çınar yeşermiş…
Şarlak – çağlayanın önüne Marmara denizi haritasından, bir havuz yapılmıştır…

Bana olan cefa senden değildir

0

Bana olan cefâ senden değildir
Benim kendi bahtım kara sevdiğim
Sana meyil vermek benden değildir
Gönül düştü nedir çâre sevdiğim

Bir gonca almışım cemâl bağından
Bülbül-veş yâd oldum gül budağından
Müjgân oklarından hasret dağından
Ciğerciğim pâre pâre sevdiğim

Sen gibi cânâna kurban olursam
Terk-i vücut, terk-i cihan olursam
Bir gün de çeşminden nihan olursam
Garip Dertli diye ara sevdiğim

Saksağana bokun ilaç demişler

0

Saksağana bokun ilaç demişler
Gidip sıçmış okyanusun içine
Ayıya vermişler acem kınası
Sevindirik olup yakmış kıçına

Tel uyum sağlamaz burguya saza
Buz rakipim diyor ateşe köze
Sormuşlar yundunmu diye kel kıza
Taranıp ta sırma takmış saçına

Dana tosun olmuş inek peşinde
Çıkmaz hayalinden görür düşünde
Ağustos böceği zevkin peşinde
Şu ter döken karıncanın suçu ne

Zamanenin anlaşılmaz oyunu
Çözemedik mizacını huyunu
Tuz yalamış ak sürünün koyunu
Meyil vermiş yoz sürünün koçuna

Dal gibi bükülür yiğidim erim
Sorsan nedenini der mevla kerim
Ey dost bildiklerim yar bildiklerim
Kaplani’yle aranızda açı ne

anlayamadık

0

Üç öğün kar yedik vicdan dağında,
İçimiz yanıyor, anlayamadık.
Yangın var dediler gönül bağında,
Kanımız donuyor, anlayamadık.

Sakladı sinsiler fikirlerini,
Üstümüze sildiler kirlerini.
Hırsızlar suçladı birbirlerini,
Kim kimi kınıyor, anlayamadık.

Kim yoldu kır atın kuyruk yalını,
Kimler çaldı ayağından nalını?
Ah, bir bilsek perdelerin dalını,
Ne filim dönüyor, anlayamadık.

Ayağa eğildi dik duran başlar,
Dostlara atıldı en büyük taşlar.
En temiz bildiğim rengârenk kuşlar,
Her leşe konuyor, anlayamadık.

Vaatler boş çıktı, çıkan sallamış;
Yalanı katlayan zarfla yollamış.
Muhtar, ya köylüyü salak bellemiş,
Ya bizi sınıyor, anlayamadık.

Taş çatlatır yalakanın lafları,
Plaketle kupa dolu rafları.
Uyanıklar salakları, safları,
Nasıl da tanıyor, anlayamadık.

Harun, bizi tunç ettiler, gümüştük;
Kalleşliğe dağ dayanmaz, demiştik.
Biz tekmeyi midemize yemiştik,
Kaşımız kanıyor, anlayamadık.

Âşık Harun Ustaoğlu

ayıptır

0

AYIPTIR
Sözüm sana hırsızların ustası
Yirmi verip yüz’ü çalma, ayıptır!
Hırsızlığın bile vardır kıstası
Kaş yaparken gözü çalma, ayıptır!

Ehliyetli isen sanma ehilsin,
Bağnazlığın batağına dahilsin.
Ben bilirim cahillerden cahilsin,
Sıfır çekip tez’i çalma, ayıptır!

Yalan yanlış kelam eden dilinle,
Bir ampulü yakamayan pilinle,
Sinek papaz atıp kirli elinle,
Şu bizdeki kozu çalma, ayıptır!

Mazlum halkı düşürürken feryada,
Gemileri yüzdürürsün deryada…
Memleketi peşkeş çekip bir yâda,
Çoğa katıp azı çalma, ayıptır!

Bindebir’im kaybedersen izanı,
Kürdan diye yuttururlar hezanı.
Eğer değil isen halkın ozanı,
Elindeki sazı çalma, ayıptır!

02.02.2016 -(4+4+3)
Ozan Bindebir

ulu Tanrım akıl ermez işine

0

Ulu Tanrım, akıl ermez sırrına,
Bin bir ismi hak’ta pinhan edersin.
İçirirsin sabrın peymanesini,
Hikmetini sonra ıyân edersin.

Gizlenirsin bir nüvenin içinde,
Âdemin de şeytanın da cinin de,
Her milletin ayrı ayrı dininde
Şirke, küfre, raybı burhan edersin.

Aşk olursun, gönlümüzü yakarsın,
Leyla olur, karşımıza çıkarsın,
Rakıyb olur canımızı sıkarsın,
Vuslatını bize hicran edersin.

Bozuktur düzenin, olmazsın akort,
Tavşana kaç dersin tazıya aport,
Haham, papaz, hoca ettikçe zart zurt,
Alay eder güler, isyan edersin.

Sen indirdin yere şu dört kitabı,
Ayrı ayrı her birinin hisabı,
Her bir dinin sensin putu, mihrabı,
Yalanına kendin iman edersin.

Zerdüşt olmuş görünmüşsün ateşte,
Brahmen’in Vişno’susun güneşte,
Bir parlayış parladın ki Kureyş’te
Mahbubunu zatına şan edersin.

Hem goncasın, hem bülbülsün, hem diken,
Hem canansın, hem de çileyi çeken,
Hikmetine defineler açıkken
Seyyah derviş olur selman dersin.

Yok olmadan var olmanın yolu yok,
Kendin gibi seni arayan pek çok,
Hiç şaşırmaz kaderden attığın ok,
Sevdiğini aşka nişan edersin.

Çiftçi olur, öküzünü haylarsın,
Ağa olur, hizmetkârı paylarsın,
Yersin, göksün, yıllar, günler, aylarsın,
Asırları toplar bir an edersin.

Görünürsün her velide, delide,
Mustafa’da, Avram’da, Pandeli’de,
Bir maymuncuk gibi her bir kilide
Hem uyarsın hem de bühtan edersin.

Neşve olur, gizlenirsin şarapta,
Helal, haram yazılırsın kitapta,
Sevdalarla şu inleyen dolapta,
Sensin, âşıkları nalan edersin.

Zincir olur mecnunları bağlarsın,
Görür, acır, karşısında ağlarsın,
İrmak olur dere tepe çağlarsın,
Tufan olur, dehri viran edersin.

Bir ot idin, kamış oldun, ney oldun,
Feryadıma karşılık hey hey oldun,
Su, kök, filiz, asma, üzüm, mey oldun,
Her katreni bana umman edersin.

Çıban olur, enselerde çıkarsın,
Yanar canın yine kendin sıkarsın.
Kendin yapar, kendin yakar yıkarsın,
Sigortadan ne kâr, ziyan edersin?

Bir iraden adam yapar eşeği,
Azlolurken batar ona döşeği,
Gazabındır şu felaket şimşeği,
Her nereye çaksan sûzan edersin.

Çıkmayan bir candan umut kesilmez,
Rahmetinden zerre bile eksilmez,
Gözümüzü senden başkası silmez,
Güldürmeden önce giryan edersin.

Şımartırsın bir sonradan görmeyi,
Öğretirsin halka çorap örmeyi,
O çalarken tam gözünden sürmeyi,
Yakalarsın, hapse ferman edersin.

Zengin olur kasaları kitlersin,
Fakir düşer garip başın bitlersin,
Deri, kemik, beden bizi ciltlersin,
Hicranlara canlı divan edersin.

Lanetin mi şu Şeyrı İslam kapısı,
Yedi cehenneme bedel yapısı
Zebanilerde mi bunun tapısı?
Bu çeteyi sen perişan edersin.

Dâr-ün Nedve midir şu Dâr-ül-hikme
Savurdular birbirine çok tekme.
Kuyruğu sakattır, pek hızlı çekme,
Eşeklerle bizi handan edersin.

Kudururlar arpalıkla, tiritle,
Girişirler kafa, göz, yüz, divitle;
Geğirirler, anırırlar, tecvitle,
Harf-ı meddi yular, kolan edersin!

Fitne için yeter İzmir’li Cüce,
Yelken takar devedeki hörgüce,
Kürek çeker akıntıya her gece,
Boklu dereye mi kaptan edersin?

Nerde olsa başındadır belası,
Haset, fitne, o firavn’ın Musa’sı,
Cehil, gurur vesaire cabası,
Sakla domuzlara çoban edersin.

Sana giren, çıkan nedir be dürzü?
Dersin bana ey Allah’ın öküzü!
İçirirsin on dört bin okka düzü,
Beni bulutlarda mihman edersin!

Serserinim, düştüm aşkınla mey’e,
Nasıl girdin elimdeki şu ney’e?
Hem seversin beni Neyzen’im deye,
Hem de sarhoş diye destan edersin!

İşin Aslı

0

Sağlamı dururken delikli tasın,
Dolduğu devrana denk geldik, eyvah!
Demirden çıkardık yürekte pasın,
Kaldığı devrana denk geldik, eyvah!

Belli değil çağın dönek, dürüstü;
Düz sandığın, en yamuğun bir üstü.
Kadın değil, erkeğinin orospu
Olduğu devrana denk geldik, eyvah!

Levye sökmez gören gözden çapağı,
Dost olmuşlar köyün alçak kaypağı.
Tencerenin yuvarlanıp kapağı
Bulduğu devrana denk geldik, eyvah!

Düğün gürültülü, düştü sıvalar,
Halay uzun, yetmez çöller ovalar.
Davulcunun dönek, kalleş havalar
Çaldığı devrana denk geldik, eyvah!

Kıymeti kalmamış yekin yektanın,
İlk önce konusu olur cüzdanın.
İnsanlığın, merhametin, vicdanın
Öldüğü devrana denk geldik, eyvah!

Harun’un dilinde her sözü nakit,
Şair kalemine yakışmaz sükut.
Yalancının, riyakârın beş vakit
Kıldığı devrana denk geldik, eyvah!

Âşık HARUN USTAOĞLU

Bize burda türlü ta’n eyleyenler

0

Bize burda türlü ta’n eyleyenler
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi
Doğru yolu koyup eğri gidenler
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi

Bizden evvel gelen üçler yediler
Münafıkın sözü şektir dediler
Tevhitlerde dönmek haktır dediler
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi

Varır bir münkire müşkil sorarsın
Kendi kendin cehenneme salarsın
Ya sen dünya için niçin dönersin
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi

YUNUS EMRE kılar ah ile zârı
Görün nice döner Molla Hünkar’ı
O Allah yaratır cümleyi, varı
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi

Bu kadar zulmetme Sultan’ım bana

0

Bu kadar zulmetme Sultan’ım bana
Gün gelir de göremezsin daha
Ne selamın gelir ne de haberin
Hiç kimseden soramazsın bir daha,gülüm bir daha
Ne selamın gelir ne de haberin
Hiç kimseden soramazsın bir daha,gülüm bir daha

Yolum yıldızlardan öteye düşer
Bastığım topraklar boyunu aşar
Ne hayalim kalır,ne cismim kalır
Ak göğsüne saramazsın bir daha,canım bir daha
Ne hayalim kalır,ne cismim kalır
Ak göğsüne saramazsın bir daha,canım bir daha

Kaplani’nin mezarında ot biter
Başucunda yaban kuşları öter
Ayrığın derdi canına yeter
Bu diyarda duramazsın bir daha
Ayrığın derdi canına yeter
Bu diyarda duramazsın bir daha

Gurbette koyman ölümü

0

Gurbette koyman ölümü
Toprağım bana darılır.
Sevdiğim anlar halimi
Belki gelir de sarılır.

Elbisemden soya beni
Öpsün doya doya beni
Gözyaşıyla yuya beni
Belki bedenim dirilir.

Beni tutarsa bir sancı
Han’ından kovarsa Hancı
Sağım solum hep yabancı
Ödüm yüreğim yarılır.

Ahireti essah ise
Son sözümüz eyvah ise
Güzel sevmek günah ise
Kesin kalemim kırılır.

Nice aç gittim nice tok
Gidip gelmişliğim pek çok
Kâinatta yok olmak yok
Bindebir ölür dirilir.

03.09.2026 – Ozan Bindebir

Nuri Kurtcebe’ye Özgürlük

0

Türk edebiyatI yazım ve çizim tarihinin yaşayan en yaşlı çınarlarından, Kuvayi Milliye, Gaddar Davut ve 10. Yıl Nutku gibi ölümsüz eserlerin sahibi 78 yaşındaki karikatürist ve yazar Osman Nuri Kurtcebe, kesinleşen 1 yıl 14 aylık hapis cezası nedeniyle her an cezaevine girme ve orada hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla verilen bu cezanın “Konutta İnfazı” (Ev hapsi) için yapılan yasal başvurular, altından kalkılması imkânsız bir hukuk ve tıp skandalı zinciriyle reddedilmiştir. Ek maddelerde sunduğumuz resmi belgeler, cezaevi koşullarının 78 yaşındaki bir sanatçı için açık bir “idam fermanı” olduğunu kanıtlamaktadır:
1. %90 SÜRESİZ ENGELLİ VE KISMİ BAĞIMLI RAPORU VARDIR:
Fethiye Devlet Hastanesi’nin %90 süresiz engelli, “Çalışamaz” ve “Kısmi Bağımlı” olduğunu onayladığı resmi raporuna göre; Osman Nuri Kurtcebe Akciğer Kanseri (Ca) geçmişine sahiptir, Orta derece KOAH hastasıdır, sol gözünde %90 görme kaybına yol açan Makula Dejenerasyonu (Sarı Nokta) vardır ve bilateral ileri derece işitme kaybı yaşamaktadır.
2. DOKTORLAR “HAYATİ ÖNEME HAİZDİR” DİYE BÜYÜK HARFLERLE YAZDI:
Mersin Erdemli Devlet Hastanesi’nin 20.04.2026 tarihli uzman hekim raporlarında, Kurtcebe’nin ağır KOAH ve kontrol altına alınamayan Esansiyel Hipertansiyon (Yüksek Tansiyon) hastalıkları için; “HASTANIN MEVCUT İLAÇLARINI DÜZENLİ OLARAK KULLANMASI HAYATİ ÖNEME HAİZDİR” ibaresi büyük harflerle resmi olarak kayda geçirilmiştir. Kalabalık, tozlu ve tıbbi müdahalenin gecikebileceği cezaevi ortamı bu hayati riski doğrudan tetikleyecektir.
3. TIP BİLİMİYLE ALAY EDEN “KOCAMA VE SAKATLIK YOKTUR” RAPORU:
Tüm bu ağır tablolara rağmen, sevk edildiği Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu, tıp bilimiyle ve vicdanla alay edercesine “Cezaevinde kalması sağlığını olumsuz etkilemez, sakatlık ve kocama hali yoktur” şeklinde gerçeğe aykırı bir rapor düzenlemiştir. 78 yaşında, %90 engelli, kanser ve KOAH hastası bir insanda “kocama ve sakatlık yoktur” demek, açık bir hak ihlalidir.
4. İNFAZ HAKİMLİĞİNDEN SKANDAL “NİYET OKUMA”:
Fethiye 2. İnfaz Hâkimliği (Dosya No: 2026/3270), evde infaz talebini reddederken hukuki bir gerekçe sunmak yerine; “Özel infaz uygulanırsa bu durum hükümlüde suç işlemeyi teşvik edici nitelikte olur” şeklinde tamamen öznel, siyasi ve niyet okumaya dayalı bir skandal gerekçeye imza atmıştır.
78 yaşında, kendi bakımını bile tek başına idame ettiremeyen bir karikatüristin, resmi raporlardaki “HAYATİ RİSK” uyarılarına rağmen cezaevine konulması adalet değil, insan hakları ihlalidir.
Vakayı köşenize taşıyarak, haberleştirerek ya da bültenlerinizde yer vererek bu vicdan ve hukuk dışı uygulamaya karşı kamuoyu oluşmasına destek vermenizi; neredeyse 80 yaşındaki bir sanatçının cezaevinde hayatını kaybetmesinin önüne geçilmesini rica ediyoruz.

İletişim ve Detaylı Bilgi İçin:
Hükümlü Vekili: Av. Ahmet Ergun CİRİTCİ (İstanbul 1 Nolu Baro)
Telefon: 0532 565 49 62

Aşkı gözle arayanlar

0

Aşkı gözle arayanlar
Dert, cefayı zahmet bilir
Sırra vasıl evliyalar
Hakk’tan gelen rahmet bilir

Bir lütuftur iner Hakk’tan
Cümleyi var eder yoktan
Aşık olan korkmaz oktan
Açıp göksün himmet bilir

Bin içinde biri seçer
Aşk demiyle zemzem içer
Kıl sıratı sarhoş geçer
Yar koynunu cennet bilir

Aşka düşen aşkı anlar
Dile gelir cümle canlar
Hakkikatı arayanlar
Aşkı sırrı hikmet bilir

Her kim aşık, yer kafayı
Çöpe atar zevk, sefayı
Aşktan gelen dert, cefayı
Deruni bir nimet bilir…

Beni burada arama

0
Screenshot

Havalandırmanın ortasına kurulan darağacı,
Ve infaza saniyeler kala Adalı’dan ilginç bir istek gelir.
Hakim Ali Kayacan’a döner
Efendim”Şu gömleğin iki düğmesini açabilir miyiz,
Gömleği dar yapmışlar”

Hakim anlatıyor
Garip bir durum yaşanmıştı,
Ölüme tanıklığın bir kaç saniye öncesin de
Boynuna dar ağacı geçecekti, ancak o boğazından iki düğme çözmek istedi.

Koşarak çıktı Adalı sehpaya
Cellat sandalyeyi çekti infaz tamamdı,
Adli doktor baktı ölmüş tamam,
22 yaşındaydı
Tamamdı:(

Nevzat Çelik şu dizelerle anlatıyor Necdet Adalı’yı
Saygı İle anıyorum

Beni burada arama
Arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne ağlama…
Kaç zamandır yüzüm traşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim kulağım kirişte
Ölümü özledim anne
Yaşamak isterseken delice…

Ah.. verebilseydim keşke
Yüreği avcunda koşan herbir anneye
Tepeden tırnağa oğula
Ve kıza kesmiş
Bir ülkeye armağan
Düşlerimle sınırsız
Diretmişliğimle genç
Şaşkınlığımla çocuk devrederken sırdaşıma
Usulca acı verdi yanağımda tomurcuk
Pir sultan’ı düşün anne, şeyh bedretinn’i
Börklüce’yi, torlak kemal’i
Insanları düşün anne
Düşün ki yüreğin sallansın
Düşün ki o an güzel günlere inanan
Mutlu bir yusufcuk havalansın…

Beni burada arama
Arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne ağlama…

Yani benim güzel annem
Ala şafağında ülkemin yıldız uçurmak varken
Oturup yıldızlar icinde kendi buruk kanımı içtim
Ne garip duygu şu ölmek
Öptüğüm kızlar geliyor aklıma
Bir açıklaması vardır elbet giderken dar ağacına…

Geride masa üstünde boynu bükük
Kaldı kağıt kalem.
Bağışlar beni güzel annem
Oğul tadında bir mektup yazamadım diye
Kızma bana…
Elleri değsin istemedim
Gözleri değsin istemedim
Ağlayıp kokluyacaktın
Belki bir ömür taşıyacaktın koynunda
Yaşamak ağrısı asıldı boynumda
Oysa türkü tadında yaşamak isterdim…

Ölmek ne garip şey anne!
Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
Sedef kakmalı bir kutu içinde
Vermek isterdim çocukların ellerine
Sonra, sonra benim güzel annem
Damdan düşer gibi vurulmak isterdim bir kıza…

Gecenin kıyısında durmuşum
Kefenin cebi yok
Koynuma yıldız doldurmuşum
Koşun çocuklar koşun
Sabah üstüme üstüme geliyor…

Kısacası güzel annem
Bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
Gülmek umud etmek özlemek
Ya da mektup beklemek
Gözleri yatırıp ıraklara….

Ölmek ne garip şey anne!
Artik duvarlari kanatırcasına tırnağımla
Şaşkin umutlu şiirler yazamıyacağım
Mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamıyacağım
Baba olamıyacağım örneğin
Toprak olmak ne garip şey anne!…

Ölmek ne garip şey anne!
Uçurumlar ki sende büyür
Dagdır ki sende göçer
Ben bayram derim çiçek derim
Çam diplerine açmış kanatlarını kozalak derim
Gül yanaklı çocuğa benzer
Yinede oğlunu yitirmek ne garip şey anne…

Her kavgada ölen benim
Bayrak tutan çarpışan
Her kadın toprağı tırnaklıyarak
Doğurur beni
Özlem benim kavga benim aşk benim…

Bekle beni anne
Bir sabah çıkagelirim
Bir sabah anne bir sabah
Acını süpürmek için açtığında kapıyı
Adı başka sesi başka
Nice yaşıtım
Koynunda çiçekler
Çicekler içinde yeni bir üke getirirler….
Nevzat Çelik