Alevi KatliamlarıAnadolu tarihinde bilebildiğimiz ilk Alevi Katliamı

Anadolu tarihinde bilebildiğimiz ilk Alevi Katliamı

OCAKLAR

Anadolu tarihinde bilebildiğimiz ilk Alevi Katliamı, Babai hurucundan (başkaldırısından) sonra, Selçuklu Devletinin yaptığı katliamdır.

1239 yılında başlayıp, 1240 -1241 yılında bastırılan Babai başkaldırısından sonra, Selçuklu Devleti sürek avına çıkar gibi Babai başkaldırısına katılan dervişlerle, Babalıların başkaldırısına destek olan oymakların peşine düşüp, yakaladıklarına korkunç zulümler etmeye başlıyor. Hacı Bektaş’ın bu dönemde, saklı – gizli bir şekilde yaşadığını, mesela “Delikli taş” diye bilinen mağara gibi bir yerler de barınmış olabileceğini düşünüyorum.

Babailerin hurucunu bastıran Selçuklu Devletinin bu başkaldırıya – ayaklanmaya katılan dervişlerle, Babai hurucuna destek olan oymaklara yaptığı zulüm hattı piyanı aşıyor. Bundan dolayı da, Barak Baba, Moğollara gidip, Moğollar’dan kendilerini Selçuklu zulmünden kurtarmaları için yardım istiyor. Hamdullah Çelebi, şeriat mahkemesinde yaptığı savunmasında, Barak Babanın isteği üzerine Moğolların Selçukluya akın düzenleyip, selçukluyu yenerek, Babalıları Selçuklu zulmünden kurtardığını mahkemede şöyle anlatıyor:

“Selçuklu Devleti … yüzyıl(ca) Türk katliamı yapmıştır. Babailer katliamını yapmıştır … kılıçtan geçirmişlerdir. Babailer, Barak Baba ve arkadaşları İlhanlı Devletine, Moğollar’a dert yandılar. Moğollar orduları Anadolu’ya girdiler, Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu orduları yenildi. Anadolu’yu küçük küçük devlet, beylikler haline getirdiler. Hacı Bektaş Veli ile olan Türkmenler zarar görmediler, bu guruplar devleti ele geçirmişlerdir.” (Serçeşmenin Savunması, Pir Hamdullah Çelebi, Dorlion Yayınevi, birinci baskı, sayfa 69.)

Hamdullah Çelebi’nin bu sözleri tarih algımızı değiştirecek niteliktedir.

Babai başkaldırısının bastırılmasından iki buçuk – üç yıl sonra da Moğollar Selçuklu Devletine akın edip, Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu Devletini yenerek Babai Hurucuna katılan Babalıları Selçuklu zulmünden kurtarıyor; Moğolların bu yardımı, tarihsel olarak, Timur’un gelip, yurtları işgal edilen Türkmen beylerini kurtarmasına çok benziyor. Nasıl ki, Beylerinin Timur’un safında olduğunu gören Türkmenler, Ankara savaşı’nda kendilerini kurtaracak olan Timur’un safına geçmişlerse, Kösedağ Savaşı’nda da Babai dervişleri Moğolları desteklemiş olmalıdırlar; tarihsel süreci düşünen kişi bunu anlayıp, hissedebilir.

İşinin ehli diplomatlar bir savaş yada ayaklanma gibi sosyal bir olay olunca öncelik bu kimin yararına diye bakarlarmış; Moğolların Selçuklu Devletini yıkması öncelikle Babai dervişlerini Selçuklu zulmünden kurtarmıştır.

Kösedağ Savaşından sonra kurulan beyliklerin tümünde, Babai dervişlerinin danışman olarak görevler aldığı görülüyor. Hamdullah Çelebi, Savunmasında Osmanlı Beyliği ile ilgili durumu şöyle anlatıyor:

“… Osmanlı Beyliği’nde Babai’lerden hatırlı müşavirler bulunmaktadır. Ecdadım Hacı Bektaş Veli, Türkmenlerin dilini, örfünü, geleneğini gözeterek, örfünü, adetini korumasını Osmanlı beylerinden rica ederek, korumalarını, korunmasını istemiş. Onlar da imparator olursak ordularımızla, valilerimizle, beylerimizle, hükmettiğimiz yerleri de koruması dışında adetlerine hükmettikleri her yerde Türk ve Türkmenlere çok yardımcı olacağınıza kasem (ant) olsun demişlerdir. Bütün Osmanoğlu Beyliği imparator olunca bu Türklere, Türkmenlere hürmette kusur etmemişlerdir. Ama 930 (Hicri 1524 yılına denk geliyor bu -R) senesi sonrasında misli misali görülmeyen Alevi katliamları uygulanmıştır. Yazıklar olsun, lanet oldun kanlı katil hükümete de, idareye de, …” sayfa 69-70.

Selçuklu Devleti Kösedağ Savaşı’nda yenilip dağılma sürecin girince, Babai Başkaldırısına katılanlara yaptığı baskılar da sona eriyor, böylece de Babayi Hurucun da dağılan Babai dervişleri tekrar toparlanıp, bir araya gelme sürecine giriyorlar. Efsanevi bir biçimde Hacı Bektaş’ın hayatını anlatan Velayetname’in başlangıç kısmı, bu süreci anlatır.

Özellikle Emre Sultanın, “Taptuk, Sultanım Taptuk” diyerek “Taptuk Emre” adını alışını anlatan bölüm bunun en açık göstergesidir. Bu süreçte Hacı Bektaş’ın adını “IHTIRICI” koyarlar. Ihtırıcı, bir yere oturtan, bir yere bağlayan yani bu günkü anlamda örgütleyen kişi demektir.

Hacı Bektaş’ın etrafında bir araya gelen dervişler, ilk iş olarak Serçeşme dedikleri Hacı Bektaş dergahını kuruyorlar. Dergahlardan sonra da Tekkeleri kuruyorlar. Dergahlar ile tekkeler bir kişiye bağlı kurumlar değiller, ortaklaşa yönetilip, ortaklaşa kullanılan kurumlar oluyor. Dergahlar ile Tekkelerde Alevilik eğitimi de verildiği için Alevilik adına irşad faliyetinde bulunup, Aleviliği anlatan aşıklar buralarda yetişiyor. Bunun için Yunus Emre, “Baba Taptuk manasını saçtık elhamdulillah” diyor. Dikkat ederseniz, Alevi edebiyatının temelini atan Yunus Emre, Taptuk Emre’nin Dergahında, Alevi edebiyatının kurucusu olarak kabüledilen Kaygusuz Abdal, ABDAL Musa’nın Dergahında yetişiyor; Yemini, Kızıldeli Dergahında yetişiyor. Ben bundan şu sonuça varıyorum; aşıklar bu inancın kurucusu değil, Dergahlarla, Tekkelerden aldıkları, manayı deyişlerinde işleyip, cemi cümleye saçan yani yaymaya çalışan insanlardır, bunun içİn Yunus Emre, “Baba Taptuk manasını saçtık elhamdulillah” diyor.

Dergahlar ile tekkelerin böylesi çok önemli bir işlevi var, Aleviliği anlatan aşıkların altını kazıyın, içinden kıpkızıl böylesi bir eğitim çıkar; almadan vermek olmaz. Yunus Emre kendini bir su dolabına benzeterek, “enginden alıp yükseğe taşıdım” diyor.

Osmanlı Devleti süreç içinde bu kurumları kapatıp, bir kısmını da yıktığı için günümüzde bu kurumlar görülmüyor.

Velayetname’nin “HALİFEKER” başlıklı bölümün de şöyle deniyor:

“Hacı Bektaş Hünkâr, otuzaltıbin çerağ uyarmış, otuzaltıbin halife dikmişti. Bunların üçyüzaltmışı, gece gündüz, Hünkâr’ın huzurunda hizmette bulunurdu. Hünkâr âhirete göçünce onların herbiri, Hünkâr’ın gönderdiği yere gitti. Hepsini etraflıca anlatırsak söz uzar. Yalnız bu üçyüz (altmış) halifeden, bugünedek adları malum olanları anacağız.

Cemâl Seyyid, Saru İsmail, kolu açık Hacım Sultan, Baba Resul, Pir Ebi Sultan, Recep Seydi, Sultan Bahâeddin, Yahya Paşa, Barak Baba, Ali Baba, Saru Kadı, Atlas Pûş Sultan, Dust-ı Hudâ, Hızır Sâmid.

Bunların hepsinin soyunu sopunu, erenlere nasıl kavuştuklarını anlatırsak söz uzar. Biz gelelim sözümüze.”

Velayetname’nin ilerleyen sayfalarında ise Hacı Bektaş Dergahına hizmet eden bu kişiler anlatılıp, bunlara hangi bölgenin yurt verildikleri anlatılıyor. Mesela Saru İsmail bölümünde bu şöyle deniliyor:

“Birgün, acaba Hünkar, bize nereyi yurt verecek, nerede dem-yom oynatacağız fikrine daldı. Hünkâr’a malum oldu. İsmail’im dedi, ben göçtükten sonra sopanı at, nereye düşerse ora yurdun olsun, yeşil fermanı da yanında götür, sana lazım olur buyurdu.”

Hacı Bektaş, Dergaha hizmet eden, Hünkâr’ın yanında bulunan yardımcılarını yola hizmet etmeleri için belirli bölgelere gönderiyor; bunlar zaman içinde o yörelerdeki dede ocakları oluyorlar.

Şimdi bura da Ocak kavramı üzerine de düşünmemiz gerekiyor.

Türkçede bir söz içinde kullanıldığı cümleye bağlı olarak anlamlar yüklenir. Mesela “yüz” sözü; insanın çehresi olarak yüz, ırmakta yüz, sayı olarak yüz, dağın yamacı anlamında yüz, koyunu yüz gibi içinde bulunduğu cümleye bağlı olarak anlam kazanır. Tıpkı bunun gibi, Ocak kavramı da içinde bulunduğu cümleye bağlı olarak anlamlar yüklenir.

Mesela evlerde ateş yanan yere de Ocak denir, patates ekilen yere de Ocak denir, eskiden partilerin taşra örgütlenmelerinde de ocak örgütleri, bucak örgütleri vardı, tıpkı bunun gibi bir örgütlenme adı olarak, “Türk Ocağı”, “Ülkü Ocağı” gibi adlarla kurulan örgütlenmeler vardı. Kısaca söyleyecek olursak, Ocak sosyal bir örgütlenme adıdır.

Sol Yayınlarından çıkan, V. Gordlevski’nin “Anadolu Selçuklu Devleti” kitabında, Ocak sözcüğünün, Türkçede 30 anlamına geldiğini yazıyordu. Buna göre bir düzüne deyince nasıl 12 sayısı anlaşılıyorsa Ocak denince de 30 sayısı anlaşılıyormuş.

Yukarda Velayetnameden aktardığıma göre, Hacı Bektaş da, Dergaha hizmet eden yardımcılarını 30 yerleşim yerini kapsayan bir bölgede muhibbana pratik rehberlik etsinler diye yardımcılarını görevlendirmiş, bunlar da zaman içinde bilinen dede ocaklarına dönüşmüşler. Tarihi süreç içinde dede ocağına bağlı olan talibler de yerinden yurdundan göçüp, başka başka bölgelere dağıldıklardandan dolayı, bu günkü durum açığa çıkmış diye düşünüyorum. Bu benim fikrim.

Bölgelere giden dede, dergahtan aldığı hüccetle, dergahın vekili – Dergahın temsilcisi olarak yola hizmet eder, talibe rehberlik edermiş; hüccet vekil, temsilci demek. Her dede her yıl olmasa da iki ya da üç yılda bir dergaha gelir, hüccetini yenilermiş. Abdülbaki Gölpınarlı, İslam Ansiklopedisinin “Kızılbaşlık” maddesinde, Cemal Bardakçı da 1921’de Hacıbektaş’a geldiğinde edindiği bilgilere dayanarak yazdığı “Kızılbaşlık nedir” adlı kitabın da yazdığına göre, Dergahtan hüccet denen vekillik, temsilcilik belgesi alıp, talibin yol hizmetine giden dedeler, talipten “salma” ya da “döküm” adıyla toplanıp, dedeye verilen hakkullah’ın bir bölümünü de “Karakazan Hakkı” olarak dergaha getirirmiş. Babam, Hacı Bektaş’ın, “belirli bir süre içinde dergaha gelip hüccet almayan dedenin tacı delik, kestiği mundar, kendisi de mürtattır” dediğini söylerdi. (Hasan Sabah’ın Alamut Kalesi de görevlilere verdiği belgeye “Hücce – Hüccet” deniyor.)

Ocakta dedelik hizmetini yürüten dede, yaşlanınca bu görevi ailede birine verirmiş; yol dilinde buna “elvermek” denirmiş. Dedesinden el alan kişi de, Dergaha gelip, Dergah postnişininden hüccetini akarak talibi görmeye, yolun hizmetini yerine getirmeye gidermiş, böylece de her ocağın bir post dedesi olurmuş – olurdu. Yol uzun bir dönem böyle sürdürülmüş, sonra tarihsel süreç içinde tarihi nedenlerle bazı bozulmalar olmuş; bunu şöyle anlatabilirim.

Alevilerin Serçeşmesi olan Hacıbektaş Dergahını kuran, Hacı Bektaş 1272’de bu dünyadan göçmüş. Hacı Bektaş Dergahını kurduğunda, bu bölge Dulkadiroğlu beyliği içindeymiş; Velayetname’nin, “İbrahim Hacı” bölümünde, “Hacı Bektaş Veli, Rum Ülkesine, Türkmen içinde, Zülkadirli İlinde Bozok’tan girdi” der. Velayetname’nin “Hırkadağı” bölümünde ise, Hacı Bektaş’a, Dergahın yerinin değiştirilip, “deniz kıyıların da başka bir yere gitmesinin” teklif edildiğini Hacı Bektaşında bunu her defasında reddetti belirtiliyor. Bence bunlar Hacı Bektaş’ın bu bölgeyle bağlarının, tarihsel, köklü nedenlere bağlı olduğunu gösteriyor.

Hacı Bektaş Dergahının olduğu bölge 1522 yılında ilhak edilip, Osmanlı Beyliğine bağlanınca buna tepki olarak başkaldırılar oluyor. Bu başkaldırının ilki, ülkelerinin ilhakından 4 yıl sonra Dulkadiroğlu beyzadelerinden Baba Zünnün önderliğinde 1526’da başlıyor, bundan bir yıl sonra da Hacıbektaş Dergahı Postnişini Kalender Çelebi ile Dulkadiroğlu Beylerinden Deli Dündar önderliğinde Osmanlı tarihinin en büyük başkaldırısı olan Kalender Çelebi Hurucu (isyanı) başlıyor; bu başkaldırılara Huruç etmek deniyor. Kalender Çelebi’nin Hurucu 1527 yılında kanlı bir biçimde bastırılınca Dergah kapatılıyor. Biraz zaman geçip de, ortam biraz soğuyunca, Kanuni Sultan Süleyman Dergahı yönetmesi için. kaynı Server Paşayı, “Sersem Ali Baba” adıyla 1550 ya da 1551 yılında Dergahın başına atıyor.

Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı, Sersem Ali Babanın Dergaha atanması Alevilikte yani Hacı Bektaş geleneğinde bir yol ayrılığına yol açıyor; bu ayrılıkta, sersem Ali Baba taraftarlarına “Dervişçiler – yada Bektaşiler”, Hacı Bektaş dergahını eskiden beri yönetip gelen Çelebilerin taraftarlarına da “dedeciler” deniyor.

Osmanlı Devleti, Kanuni Sultan Süleyman’in insiyatifinde kurulan ya da yeniden canlandırılan Kerbeladaki Hüseyin Abdal tekkesi kanalıyla, Osmanlı Devletinin atadığı, Dervişçileri destekleyip, Osmanlı Devleti ile işbirliği yapan dedelere, bir kayırma belgesi olarak “ŞECERE “ denilen, o belgeyi alanın ehli beyit soyundan geldiğini, bu belgeyi alanın vergi vermeyeceğini, askere girmeyeceğini, her gittiği devlet dairesinde işlerinin görüleceğini, bu belgeyi alan dedenin de namaz kıldırıp, Ramazan’da oruç tutturacaklarını, insanları haca gitmeye teşvik edeceklerini söyleyen belgeler veriyorlar. Bu süreç içinde, Osmanlı devletinin de Teşvikiyle dedelerin Hacı Bektaş dergahı ile ilişkileri soğumaya başlıyor. İşin aslında ise bütün dede ocakları Serçeşmeyi, rehber olarak görür, gülbenklerinde “pirim Hünkar Hacı Bektaş Veli” diye Hacı Bektaş’ı anarlarmış, halada ananlar.

Dede ocaklarının durumunu bu tarihi süreç içinde Dergahlarla, tekkelerle beraber düşünmek gerekir; bu üç kurumun üçü de birbirleri ile ilişkilidir. Dergahlar ile tekkeler eğitim de yapılan sosyal kurumlardır, dede ocaklarında düzenli bir eğitim yapılmaz ama sahadaki Alevi kitle ile daha içli dışlıdırlar.

Bu yazımı bir anımdan söz ederek bitirmek istiyorum.

Bir toplantı için Fransa’da Strazburg’dan Durak Aslan’ın yaşadığı Metiz kentinin cemevine gitmiştim. Durak Aslan, “Fransa’ya gelipte Paris’i görmeden olmaz” dedi. Paris’te Hayrullah Akkaya ile konuştuk, zamanı uygunmuş hızlı trenle Paris’e gittim iki yada üç gece Hayrullah canın mihmanı oldum. Hayrullah can, “Burada ki etkinliklere katılan, Dersimli Rıza Yağmur dedemiz var, akşam muhabbetimize onu da davet etmemi ister misin dedi. Hay hay, can baş üstüne, muhabbetimize davet edelim, gelirse memnun olurum dedim.

Rıza Yağmur dede geldi, Derviş Cemal Ocağından, yaşı kemelete ermiş olgun bir insandı. Candan, tadına doyum olmaz güzel bir muhabbet oldu. Rıza Yağmur dede muhabbetin bir yerinde şöyle bir anısını anlattı.

Benim çocukluktan gençliğe doğru geliştiğim dönemde, bir dedemiz vardı, epeyce yaşlanmıştı. “Ben haca gitmeden ruhumu teslim edip, bu dünyadan göçmeyeceğim” derdi. Sonra, bir ara bu dedemiz kayboldu, birkaç ay ne oldu, nereye gitti bilemedik. Sonra birgün çıkageldi, haca gidip geldim, artık ruhumu teslim edip, bu dünyadan göçe bilirim dedi. Hac diye nereye gidip geldiğini sorduk, Hacıbektaş’a gidip gelmişti; demekki bizimkiler Hacıbektaş’a gidip gelmeyi haca gitmek olarak görürlermiş dedi.

Dedelerin olduğu kadar talipler içinde Hacı Bektaş, hac yeridir. Benim ebem de, dedem de Hacıbektaş dergahına gitmeye böylesi bir kutsiyet atfedenlerdi.

Alevilik, özellikle de Alevi kurumları bir bütündür. Alevi kurumlarını bu bütünsellik içinde görüp, anlatmak gerekir. Örneğin Cem, kendi içinde 12 hizmeti olan bir bütündür. Bu 12 hizmet, Cem’in bütünlüğü içinde kendi anlamını bulur; bunlar bütünden parçalanırsa olmaz. Mesela Semah ya da dem, Cem’deki 12 hizmetten biridir, bunları Cem bütünlüğünden koparıp, ayırırsan anlamını yitirirler. Cem dışında oynanan oyun, şeklen semaha benzese de Semah olmaz, Cem dışından alınan bade de, dem olmaz. Bu üç Alevi kurumunu yani hem Dergahı, hem Tekkeyi hem de Dede ocağını bu bütünlük içinde anlayıp, anlamlandırarak anlatmak gerekir

Aşk ile. 24-28 Ocak 2023

Rıza Aydın

Önceki İçerik
İLGİLİ YAZILAR

Kütüphane

Yazarlar

Çizginin Gücü

ŞİİR

Alevilik Takvimi

Alevilik Takvimi 2025-2026

2025 11 – 13 ŞUBAT 2025HIZIR ORUCU 21 MART 2025HZ ALİ ‘NİN DOĞUMU NEVRUZ BAYRAMI(21 Mart 598) 21 MART 2025HZ ALİ ‘NİN ŞAHADETİ GÜNÜ(21 Ramazan 40 Hicri) 05/06...