Ana Sayfa Blog Sayfa 98

Nurhak Semahı

0

Bismişah Allah Allah
Hü Allah hü eyvallah

Secde haktır Adem’e
Seyrangahız aleme
El ele el Hakka dedik
Geldik bu deme

Kurbanlar tığlanıp gülbenk çekildi
Gaflet uykusundan uyana geldim
Dört kapı sancağı anda dikildi
Üryan büryan olup meydana geldim
Üryan büryan olup meydana geldim

Evel eşiğine koydum başımı koydum başımı (Ali Ali)
İçeri aldılar döktüm yaşımı
Erenler yolunda gör savaşımı
Can baş feda edip kurbana geldim
Can baş feda edip kurbana geldim

Ol demde uyandı batın çerağı batın çerağı (Ali Ali)
Rehberim boynuma bend etti bağı
Üç adım ileri attım ayağı
Koç kurban dediler inana geldim
Koç kurban dediler inana geldim

Dört kapı selamın verip aldılar verip aldılar (Ali Ali)
Pirin huzuruna çekip geldiler
El ele el Hakka olsun dediler
Henüz masum olup cihana geldim
Henüz masum olup cihana geldim

Pirim kulağıma eyledi telkin eyledi telkin (dost dost)
Şah-ı Velayete dost dost olmuşuz yakın(dost)
Mezhebim Caferi Sadık Ül Metin(dost)
Allah dost eyvallah peymana geldim(dost)
Allah dost eyvallah peymana geldim(dost)

Yüzüm yerde özüm darda durmuşam darda durmuşam(Şah Şah)
Muhammed Ali’ye dost dost ikrar vermişem(Şah)
Sakahüm hamrini anda görmüşem(Şah)
İçip kana kana mestane geldim(Şah)
İçip kana kana mestane geldim(Şah)

Yolumuz on iki İmama çıkar İmama çıkar
Mürşidim Muhammed Dost dost Ahmed-i Muhtar
Rehberim Ali’dir sahip-Zülfikar
Kulundur Şahi’ya divana geldim
Kulundur Şahi’ya divana geldim

Şah-ı merdan huruc etti
Düldüle oldu süvari
Mazlumun canına yetti
Ali’m saldı zülfikarı
Ali’m saldı zülfikarı

Pir Hacı Bektaş var idi
Ali misilli er idi yar idi
Münkirler görmez kör idi
Yürüttü cansız duvarı
Yürüttü cansız duvarı

Muhyiddin kaynadı taştı
Gel beri gel tanrı dostu
Bu idi sözümün kastı
Haktan ayrı görme yari
Haktan ayrı bilme yari

Bismişah Allah Allah Allah Allah
Semahlar saf ola günahlar af ola
Rehberimiz on iki imam yardımcımız Hak ola
Dil bizden nefes Hünkar Hacı Bektaşi Veli den ola
Gerçege hü mümüne ya Ali

BAD-I SABA SELAM SÖYLE O YÂRE

0

Bad-ı saba selam söyle o yare
Mübarek hatırı hoş mudur nedir
Nideyim yitirdim bulamam çare
Mestan ela gözler yaş mıdır nedir

O nazlı canana uğrasa yollar
Bize mesken oldu kahveler hanlar
Yârin meclisinde oturan canlar
Hesap etsin yıllar boş mudur nedir

Eğil güzel eğil saçın sürünsün
Aç beyaz göğsünü memen görünsün
Evvel benim idin şimdi kiminsin
Gündüzün hoş geçen düş müdür nedir

Emrah eder can bülbülüm kafeste
Benim arzuhalim bildirin dosta
Kendim gurbet elde gönlüm sılada
Gitmiyor kervanım kış mıdır nedir

ERZURUMLU AŞIK EMRAH
Şairin hayatı ile ilgili bilgilerin büyük bir kısmı çeşitli halk rivayetlerinden, başta Fuat Köprülü olmak üzere bazı araştırmacıların, onun şiirlerinden elde ettikleri çıkarımlardan ve yorumlardan ibarettir. Buna göre Emrah, Erzurum’un Palandöken ilçesine bağlı Güzelyurt (Tambura) köyünde dünyaya gelmiştir. “Emrah”ın, asıl isim mi, yoksa mahlas mı olduğu konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bunun mahlas olabileceği kuvvetle muhtemeldir. XVIII. yüzyılın son çeyreğinde doğduğu kesin olmakla birlikte, doğum tarihi, yıl olarak tespit edilememiştir. Küçük yaşta köyünden Erzurum il merkezine giderek orada bir süre öğrenim görmüş ve Nakşibendi tarikatına girmiş, daha sonra Erzurum’dan ayrılmıştır.

Şairin gezdiği ve yaşadığı yerler hakkındaki rivayetler de çeşitlilik gösterir. Trabzon, Sinop, Çankırı, Kastamonu, Konya, Niğde ve Sivas, onun gezdiği ve bir süre ikamet ettiği yerler arasında sayılır. Özellikle Kastamonu’nun, şairin uzun bir süre yaşadığı şehir olduğuna dair belgeler mevcuttur. Şiirlerinden hareketle Kastamonu’da Alişan Bey adlı varlıklı bir kişiyle görüştüğü ve hatta onun himayesine girdiği kabul edilir. Âşıklar arasındaki bir rivayete göre Emrah, İstanbul’da da bulunmuş, altı ay süreyle Tavuk Pazarı’ndaki âşıklar cemiyetinin başkanlığını yapmıştır. Fuat Köprülü bu rivayeti değerlendirirken şu yorumu yapar: “[Emrah Divanındaki] meşhur püskül destanı, İkinci Mahmut tarafından fesin umumi serpuş olarak kabulünden sonra bu yeniliği halka beğendirmek maksadıyla yazılmıştır. Eğer şairin İstanbul’a geldiği doğru ise bunun bu sıralarda olduğu ve manzumenin sultan Mahmud’a huluskârlık maksadıyla İstanbul’da yazıldığı tahmin olunabilir.” (Köprülüzade 1929: 12).

Ahmet Talat, Tokatlı Nuri adlı esrinde Emrah’ın Çankırı yıllarına ait tamamen halk rivayetlerine dayanan geniş bilgiler verir (Ahmet Talat 1933). Eyüp Akman ise şairin Kastamonu ve çevresinde ortaya konulan rivayetleri ve Kastamonu kaynaklarında bulunan Emrah’a ait şiirleri aktarır (Akman 2010).

Emrah’ın yaşadığı şehirlerde ne kadar kaldığı, bu şehirleri hangi sırayla gezdiği bilinmemektedir. Yine dolaştığı yerlerde birden fazla evlilik yaptığı, farklı şehirlerde çocuklarının olduğu şeklindeki bilgiler de rivayetten öteye gitmez.

Emrah, ileri yaşlarda gittiği Tokat’ın Niksar ilçesinde 1860-1861’de vefat etmiş, Karşıbağ mahallesi civarında Tekke Bayırı denilen yerdeki kabristana, Ahi Pehlivan türbesi yakınına defnedilmiştir. Vefatından uzun yıllar sonra Tokat ulemasından Hacı Abdulkadir Hıfzî Efendi, Emrah’ın mezar taşına manzum bir kitabe yazmıştır (Köprülüzade 1929: 12).

Emrah’ın ölüm tarihi de araştırmacılar arasında tartışma konusu olmuştur. Mezarındaki manzum kitabede belirtilen tarih 1271’dir. Ancak, Tokatlı Nuri’nin, Emrah’ın ölümü için yazdığı “Dilcûy-ı mücevher gibi bu târîh-i sâli /Nûrî ne güzel söylemiş üstâdına rahmet” biçimindeki tarih beytinde vurgulanan 1277 tarihi, araştırmacılar arasında daha fazla kabul görmüştür.

Eserleri şunlardır:

  1. Divan-ı Emrah: Erzurumlu Mehmed Abdülaziz tarafından 1332 yılında İstanbul’da neşredilmiştir. Eserin kapağında şu kayıt vardır: “Tarikat-i aliyye-i Nakşibendiyye hulefasından arif-i billah vasıl-ı illallah Şeyh Emrah Erzurumi kaddesallahu sırrehü’l-aziz hazretlerinin divanıdır.”

56 sayfadan oluşan eserde Emrah’ın aruz vezniyle yazdığı şiirlerin bir kısmına yer verilmiştir. Divandaki bazı şiirlerin baş tarafında şiirin türü veya biçimini karşılamak üzere lebdeğmez, müstezad, dastan, gazel, mersiye gibi açıklamalar vardır.

  1. Çeşitli mecmua ve cönklerde yer alan şiirler: Erzurumlu Emrah’ın şiirlerinin büyük bir kısmı el yazması cönk ve mecmualarda yer almaktadır. Bunlar, çoğunlukla hece vezniyle ortaya konulan şiirlerdir. Emrah’ın şiirlerinin yer aldığı cönk ve mecmuaların çoğu Milli Kütüphane ile Kültür Bakanlığı MİFAD arşivinde, bir kısmı da hususi arşivlerde bulunmaktadır. Şairin hece vezniyle söylediği şiirleri ilk kez Eflatun Cem Güney 1929 yılında yayımlamıştır.

Erzurumlu Emrah, saz çalan, âşık kahvehanelerinde fasıllara katılan, dolayısıyla hazırlıksız şiir söyleyebilen bir şairdir. Çeşitli mecmua ve cönklerde yer alan Emrah’a ait hece vezniyle söylenmiş şiirlerin, şekil ve muhteva yönünden âşık tarzı şiir geleneğine ait ürünler olduğu görülür. Yaşadığı dönemin edebî muhitlerinde ve özellikle saz şairleri üzerinde büyük etkisi olan Emrah’ın yetiştirdiği çıraklardan öne çıkanları Tokatlı Nuri ve Gedai’dir. Emrah, yetiştirdiği çırakları ile kendine has üslubun günümüze kadar uluşmasına zemin hazırlamış, kendi adıyla anılan bir ekolün, “Emrah Kolu”nun kurucusu olmuştur.

Halk rivayetlerine göre Emrah, dönemin Erzurum’da ikamet eden ünlü mutasavvıfı Habip Baba’nın yönlendirmesiyle tasavvuf yoluna meyletmiş, daha sonra intisap ettiği Nakşibendi tarikatı başta olmak üzere çeşitli tarikat çevrelerinde tasavvuf kültürü almış ve bunu şiirlerine yansıtmıştır. Bu tür konuları ele aldığı şiirlerinde tasavvufun temel kavramlarına aşina olduğu görülür. Tasavvuf çevreleriyle olan diyaloğu şairin hem tanınmasına, hem de saygın bir kişi olarak şöhret bulmasına katkıda bulunmuştur.

Emrah, divan şiirinin ustalarını okumuş, o tarzda da şiirler yazmıştır. Klasik tarzda yazdığı şiirlerinde Fuzulî başta olmak üzere Bakî ve Nedim gibi divan şairlerinin etkisi görülür. Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerin bu şiirlerdeki yoğunluğu dikkat çeker. Yine bu tarzda yazdığı şiirlerinde klasik edebiyatın mazmunları sıkça karşımıza çıkar. Şiirlerinde zaman zaman ayet, hadis ve kelam-ı kibar iktibaslarına yer veren Emrah’ın özellikle devir nazariyesi ve vahdet-i vücud anlayışlarını yansıtan çeşitli manzumeleri bulunmaktadır.

Emrah, şiirlerinin bir kısmını aruz, bir kısmını hece vezniyle yazmıştır. Şiirlerinde Emrah veya Emrahî mahlasını kullanmıştır. Bütün bu bilgiler ışığında Emrah’ı divan şiiri tarzında da şiirler yazan mutasavvıf bir saz şairi olarak tanımlamak mümkündür. Bu özelliğinden dolayı Emrah, farklı kesimlerin edebî zevkine hitap etmiş, halk kitleleri arasında sevilerek okunmuş ve dinlenmiş, döneminin en büyük saz şairi olarak kabul edilmiştir.

Erzurumlu Emrah’ın şiirleri, 16. yüzyılda yaşadığı ve hakkında bir halk hikâyesinin oluşturulduğu kabul edilen Ercişli Emrah’ın şiirleriyle karıştırılmıştır. Yer yer Ercişlinin şiirleri Erzurumluya, Erzurumlunun şiirleri Ercişliye mal edilmiştir. Bu şiirlerin gerçek sahiplerinin tespiti için geçerli bir kıstas yoktur. Sadece 19. yüzyıldan önceki yazılı belgelerde Emrah adına kayıtlı şiirlerin Ercişli Emrah adlı şaire yahut “Ercişli Emrah ile Selvihan” adlı hikâyeye ait olduğu söylenebilir. Aynı şekilde Erzurumlu Emrah’ın şiirlerinin, öğrencisi Tokatlı Nuri’ye, yahut Nuri’nin şiirlerinin Emrah’a mal edildiğine de rastlanır. Sözlü kültür ürünlerinin üretme, icra ve aktarma süreçleri göz önünde bulundurulduğunda bu durumun başka şairler için de söz konusu olduğu görülür…..

ERZURUMLU EMRAH

  1. Yüzyılın sonunda Erzurum’un köylerinden birinde (Tambura’da) doğduğu, gerek halk inanışları gerek kendi şiirlerindeki anışlardan belli olan Emrah’ın 1855–1860 arasında, son yıllarını geçirdiği Niksar’da öldüğü kabul edilir. Daha açık bilgi -her zamanki gibi- yoktur. Eserlerindeki öğelerden ve divan şiiri yolundaki emeğinden anlaşıldığı gibi, hem yeterince öğrenim görmüş, hem tasavvuf yoluna yönelmiştir. Şiirlerinde geçen yer adlarının tekrarından Trabzon, Sivas, Kastamonu, Konya, Niğde illerini dolaştığı, çeşitli yerlerde kısa süreli serüvenler yaşadığı bellidir. Kendisine ilgi duyan ve koruyup esirgeyen edebiyat meraklısı kişilere konuk olarak bir kaç şehirde yerleşip yaşadığı, ev bark kurduğu da söylenmektedir. Emrahoğulları adıyla anılan ailelerin birbirinden uzak yerlerde yaşamakta oluşları, birçok yerde adına bağlı mezarların bulunuşu, şiirlerinin dilden dile geçerek yayılış genişliği kazanışı, aruzla yazdıklarının basılışı, asıl mezar taşının Niksar’da bulunması, onun ününün yaygınlığını gösteren işaretlerdir. Bu açıdan 19. yy’ın Dertli ve Seyrani gibi adı herkesçe bilinen bir kaç âşığından biridir. Divan şiiri yolunda da eserler vermiştir. Doğu Anadolulu bir saz şairi olarak hece vezniyle söylediği iki yüze yakın şiirin derlenmiş hali, kendisinin 19. yy’ın önemli âşıklarından biri olduğunu gösterir. Çağdaşlarından Tokatlı Nuri (Öl.1882) üzerinde belli etkileri vardır. Hayatının, değişik geziler, yerleşmeler, evlenmeler ve serüvenlerle dolu oluşu, Orta ve Doğu Anadolu’daki ününü arttırmış olmalıdır. İlgi çeken kişiliği ile eserine değer kazandırmış, şiirlerinin yayılıp bilinmesini sağlamış gibidir. 19.yy’daki âşık fasıllarında eserleri en çok okunanlardan biri olan Emrah, klasik edebiyat bilgisiyle üstünlük kazanarak etki sağlamış, iki yanlı çalışkanlığıyla geniş alanlarda duyulmuştur. Tasavvufi şiirleri belli bir değer düzeyinin üstünde değildir. Tasavvuf terbiyesini Erzurum’da Hacı Haşıl Efendi’nin dergâhında almıştır. Asıl ilginç yanı, saz şiiri geleneği yolundaki içten ve etkili aşk, gurbet şiirleridir. Şiirlerinin bir kısmı Ercişli Emrah’ın (17. yy) Selvi Han’la ilişkili halk hikâyesine de eklenmektedir. Ercişlinin bazı şiirleri de Erzurumlu Emrah’a mal edilmiş olabilir.

Türbesi – Niksar/Tokat

AĞALAR GURBETTEN GELDİM 1

Ağalar gurbetten geldim
Geldim ki nazanım gitmiş
Sılam bana hor göründü
Salınıp gezenim gitmiş

İçmişim ezel şarabı
Yine kavuştur yarabbi
Destinde aşkın kitabı
Okuyup yazanım gitmiş

Hasret içtim elde bade
Oldu efgânım ziyade
Ördek uçtu kaldı ada
Göllerde yüzenim gitmiş

Bir dahi saz almam ele
Mailim ben tatlı dile
Top zülfünü ince bele
Tarayıp düzenim gitmiş

Bir dahi içmeyem bade
Kuzum seni vermem yade
Süt beyaz üstüne sade
Giyinip tozanım gitmiş

İstemem bahçeyi bağı
İçirdiler bana ağı
Beyaz fese penhe bağı
Bağlayıp gezenim gitmiş

Bu dünya böyle kalırsa
Küffardan öç alınırsa
Va’de gelüben ölürsem
Mezarım kazanım gitmiş

Dün gece gördüm düşümde
Civan duruyor karşımda
Tarihim mezar taşımda
Okuyup yazanım gitmiş

Emrah eder nedir bela
Baba düştüm gurbet ele
Yine saz alayım ele
Eyvah ki nazanım gitmiş

Emrah der ki hele hele
Baba kalk gidelim yola
Bir daha saz almam ele
Sazımı düzenim gitmiş

AĞALAR GURBETTEN GELDİM 2

Ağalar gurbetten geldim
Geldim ki nazenin gitmiş
Bir daha saz almam ele
Salınıp gezenim gitmiş

Aynasın verin dizine
Sürmesin çeksin gözüne
Siyah zülfün mah yüzüne
Tarayıp düzenim gitmiş

İçmişem ezel şarabı
Gine kavuştur yarabbi
Destinde aşkın kitabı
Okuyup yazanım gitmiş

Bir dahi içmenem bade
Sırrımı vermenem yade
Uçtu gövel kaldı yada
Göllerde gezenim gitmiş

Emrah’ım ben de varırsam
Düşmandan hayıf alırsam
Vadem yeter ben ölürsem
Kabrimi kazanım gitmiş

BAD-I SABA SELAM SÖYLE O YÂRE 1

Bad-ı saba selam söyle o yare
Mübarek hatırı hoş mudur nedir
Nideyim yitirdim bulamam çare
Mestan ela gözler yaş mıdır nedir

O nazlı canana uğrasa yollar
Bize mesken oldu kahveler hanlar
Yârin meclisinde oturan canlar
Hesap etsin yıllar boş mudur nedir

Eğil güzel eğil saçın sürünsün
Aç beyaz göğsünü memen görünsün
Evvel benim idin şimdi kiminsin
Gündüzün hoş geçen düş müdür nedir

Emrah eder can bülbülüm kafeste
Benim arzuhalim bildirin dosta
Kendim gurbet elde gönlüm sılada
Gitmiyor kervanım kış mıdır nedir

BELALARA
Bin kere nasihat eyledim sana,
Gönül düşme dedim bu deryalara,
Sen guş huşunu vermedin bana,
Düşürdün başımı ne belalara.

Vaktin dilberinde namus ar olmaz,
İkrarında sabit ber-karar olmaz,
Aldatırlar seni sana yar olmaz,
Gönül niçün düştün bi-vefalara.

Münafık sözüne gel gitme beyim,
Hatır-ı mahzunum incitme beyim,
Dert-ment Emrah’a cevr etme beyim,
Zira dayanılmaz bu cefalara.

BİLMEZ
Surette Mevlaya aşık olanlar,
Surette kâkül-i Leyla’yı bilmez,
Arayıp dünyada Hakk’ı bulanlar,
Değil kim dünyayı ukbâyı bilmez.

Devlet-i dehr içre olanlar mesrur,
Derunu harabdır birunu ma’mur,
Safi dil olmayan sofi-i mağrur,
Çektiği gussa-i esmayı bilmez,

Emrahî akıbet olursun fani,
Tutalım ki oldun Yusuf’u sani,
İsbat-ı Hak edüb nefsini tanı,
Nefsini bilmeyen Mevla’yı bilmez.

BİR NAZENİN BANA GEL GEL EYLEDİ
Bir nazenin bana gel gel eyledi
Varmasam incinir varsam incinir
Beyaz gerdanından ince belinden
Sarmasam incinir sarsam incinir

Kaşına çekilmiş kudret kalemi
Görmemiş dünyada derd ü elemi
Her sabah her akşam verir selamı
Almasam incinir alsam incinir

Gene görünüyor yârin illeri
Başımızda esen sevda yelleri
Yârin bahçesinde gonca gülleri
Dermesem incinir dersem incinir

Nereden nereye sevmişim yâri
Ateşi komuyor yakıyor beni
Âşık Emrah sever böyle bir canı
Sevmesem incinir sevsem incinir

BİR SABAH UĞRADIM GÖL KENARINA

Bir sabah uğradım göl kenarına
Sunam beni gördü yüzmeye durdu
Çalındı çırpındı çıktı kenara
Ela gözlerini süzmeye durdu

İstedim kendimi bu göle atam
Elimi uzatıp yavrumu tutam
Bir hayal eyledim sarılıp yatam
Vefasız gönlümü üzmeye durdu

Emrah şahin almış bugün yalçını
Yel estikçe döker bele saçını
Arzuhal eyledim visal bacını
İnci dişlerini dizmeye durdu

BİZ TARİK-İ AŞKIN ÂŞIKLARIYIZ

Biz tarik-i aşkın âşıklarıyız
Baş ü can vermişiz canan bizimdir
Ne gamdan kaçarsın divane gönül
Kâşane bizimdir mihmân bizimdir

Bu nükte yetmez mi arife kâfi
Sırra mahrem olan eylemez lâfı
Çık aradan sufî değilsen sâfî
Tekke-i aşk içre devran bizimdir

Emrah bu makamda olandır velî
Hakk’a yakın halka görünür deli
Elbet hatâ bizde demişiz belî
Yazılan ahd ile peymân bizimdir

BİR TİPİYE YAKALANDIM

Bir tipiye yakalandım yaz günü
Nasıl iştir anlamadım ne bilem
Ak düştü saçıma ararım dünü
Nasıl iştir anlamadım ne bilem

Bilemedim bahar ile yazımı
Felek bilmem çektiğime razı mı?
Elim tutmaz çalamam ki sazımı
Nasıl iştir anlamadım ne bilem

Âşık emrah figan ile zar ile
Yarelendi yürek bir çift söz ile
Dost selamın almaz tatlı dil ile
Nasıl iştir anlamadım ne bilem

BİZİM SAHRALARIN BAŞI
Bizim sahraların başı
Duman duman pare şimdi
Sevişmesi ne hoş olur
Ayrılması yaman şimdi

Erisin dağların karı
Ben çekerim ahu zarı
Kadir mevlam gönder yari,
Gönül ister hemen şimdi

Benim yârim şimdi çıkar
Çıkıp da yollara bakar
Emrah’ı odlara yakar
Boyu selvi, revan şimdi

BU BAĞI ÂLEMİ GEÇİRME BÖYLE

Bu bağı âlemi geçirme böyle
Bir körpe goncasız taze fidansız
Hele ben görmedim gördüğün söyle
Var mıdır ki bir aşk didesi kansız

Sofu benden sorma sevdayı sual
Süleyman’ da dahi var idi bu hal
Aşık olan elbet sevmez mi cemal
Yanar mı pervane şemasız ansız

Gelsin şu halimi görsün inansın
Allah’ tan korkmazsa kuldan utansın
Dilerim Allah’tan beş beter yansın
Pek yaktı canımı dinsiz imansız

BU GÖÇÜ ORDAN GÖÇÜRDÜM
Bu göçü ordan göçürdüm
O dağ olmaz bu dağ olsun
Şeydâ, garip bülbül gibi
O bağ olmaz bu bağ olsun

Yâri götürdüm yaylama
Sevda derler gel kınama
Bir yara vurdun sîneme
Hançer olmaz bıçağ olsun

Emrah der kapında kulam
Dîdemde ummana dalam
Al yanaktan buse alam
Yanak olmaz dudağ olsun

BUGÜN BEN BİR GÜZEL GÖRDÜM

Bugün ben bir güzel gördüm
Bakar cennet sarayından
Kamaştı gözümün nuru
Onun hüsn-ü cemalından

Salındı bahçaya girdi
Çiçekler selama durdu
Mor menekşe boyun eğdi
Gül kızardı hicabından

Bahçenin kapısın açtım
Sandım ki cennete düştüm
Sevdim coştum helâllaştım
Buse aldım yanağından

Bahçenin kapısı daldır
Dalında öten bülbüldür
Emrah da bir edna kuldur
Bağışla geç günahından

BUGÜN SABAH İLE
Şerhine bak
Bugün sabah ile visal-i yârdan
Bana bir haber var inceden ince
Ol zülf-i zertârî hayâl-i yârdan
Bir bûy-ı eser var inceden ince

Olmak ister isen muhabbet pezir
Zencir-i hevâya gel olma esir
Eğer aşığısan gel şu bezme gir
Gör bah ki neler var inceden ince

Ey Emrah aldanma sen bu lâ’neye
Düşme dâr-ı dehre, şu dendâneye
Kulbe-i ahzân derler bu gam hâneye
Er bah ki neler var inceden ince

BU MERAL BAKIŞIN EY PER-İ SURET
Bu meral bakışın ey per-i suret
Çok açtı bağrımda yara gözlerin
Bilmem huri midir yoksa ki afet
Yakar baktığını nara gözlerin

Dilden işvelenip mestane süzer
Gamzelerin oku bağrımda gezer
Bir kez iltifatla eylese nazar
Olur şu gönlüme çare gözlerin

Emrah’ı âlemde bîkarar ettin
O nihan aşkını aşikâr ettin
Aklımı fikrimi tar ü mar ettin
Fitne bakışları kara gözlerin

BUNCA ZAMAN OLDU

Bunca zaman oldu ey kaşı siyah
Oldu gül yüzüne hasret gözlerim
Senden gayrisine eylemez nigah
Günde görse yüz bin suret gözlerim

Kan ağlar visale ereyim deyi
Tomurcuk gülleri dereyim deyi
Bir de mah cemalin göreyim deyi
Kaldı baka baka hasret gözlerim

Emrah der üzüldü senden elim yar
Ya kime söyleyim vasfı halim yar
Behey mürüvvetsiz kanlı zalim yar
Çok gördü yolunda mihnet gözlerim

BU SUZ-İ ZULMETTEN

Bu suz-i zulmetten divana gönül
Neyleyim bir kerre azad olaydı
Cevr ile yıkılan virane gönül
Nail-i vasl olup abad olaydı

Bağ-ı vuslat olsa biganelere
Baykuş ser çekmezdi viranelere
Yanıp yakılmadan pervanelere
Ateşten olurdu imdad olaydı

Emrah’ını saldın bu ateşlere
Bak gözümden akan kanlı yaşlara
Böyle çalınmazdım taştan taşlara
Felekte ikbalim küşad olaydı

BÜLBÜL OLMUŞ GÜLİSTANI BEKLERİM
Bülbül olmuş gülistanı beklerim
Geçti cahil ömrüm gülizâr deyu
Azgındır yaralar kabul etmezem
Ya kime varayım yaram sar deyu

Bir gün bile dost bağına girmedim
El uzatıp gonca gülün dermedim
Dünya güzeline gönül vermedim
Benim sadâkatli yârim var deyu

Emrah devran sürsün bezminde ağyar
Bu gam diyarında ben kılayım zâr
Sen tek başına gez taş yürekli yâr
Ben de böyle dolanayım yâr deyu

DEDİM DİLBER DİDELERİN ISLANMIŞ
Dedim dilber didelerin ıslanmış
Dedi çok ağladım sel yarasıdır
Dedim dilber ak gerdanın dişlenmiş
Dedi zülfüm değdi tel yarasıdır

Dedim dilber sana yazılmış kanım
Dedi niçün böyle edesin sultanım
Dedim teşne vermiş ince miyanın
Dedi ben sarıldım kol yarasıdır

Dedim seni saran serini vermiş
Dedi beni saran murada ermiş
Dedim peri yanaklarının kızarmış
Dedi çiçek sokdum gül yarasıdır

Dedim dilber Emrah aklımı aldın
Dedi sevdiğine pişman mı oldun
Dedim dilber niçin sarardın soldun
Dedi hep çekdiğim dil yarasıdır

DEYİŞ
Dedim: Dilber, sen de sevdakâr mısın?
Dedi: Senden evvel nâra ben yandım.
Dedim: Doğru söyle, bana yâr mısın?
Dedi: Sadık yârim, gönülde andım.

Dedim: Gel, ağyarı feramus eyle!
Dedi: Terk eyledim, gönlüm hoş eyle.
Dedim: Gam-ı aşkı sen de nûş eyle.
Dedi: Çoktan anı nûş edip kandım.

Dedim: Gerdanına benler dizilmiş.
Dedi: Görenler bağrı ezilmiş.
Dedim: Mahmur musun gözler süzülmüş?
Dedi: Hâb-ı nazdan yeni uyandım.

Dedim: Emrah gibi var mı âşıkın?
Dedi: Elbet benim senin lâyıkın.
Dedim: Halinden bil bağrı yanığın!
Dedi: Bilmez idim, şimdi inandım.

DİNLEYELİM DAĞ BAŞINDA FİGANI
Dinleyelim dağ basında figanı
Görelim ne demiş o Leylî Leylî
İkimiz de oturalım diz dize
Bir de hu çekelim hu Leylî Leylî

Felek çakmağını üstüme çaktı
Beni bir onulmaz derde bıraktı
Vücudum şehrini odlara yaktı
Yandım ateşine su Leylî Leylî

Felek kemendini eyledi çengel
Yâre varam diyom koymuyor engel
Ölürsem sevdiğim üstüme sen gel
Çeşmin yaşı ile yu Leylî Leylî

Daim dilimizde Hakk’ın kelâmı
Uğra dost yanına eyle selâmı
İsmini sorarsan Emrah gulamı
Daim aklımızda o Leylî Leylî

DÜŞEM YOLLARA
Tutam yâr elinden tutam
Çıkam dağlara dağlara
Olam bir yaralı bülbül
İnem bağlara bağlara

Birin bilir birin bilmez
Bu dünya kimseye kalmaz
Yâr ismini desem olmaz
Düşer dillere dillere

Emrah eder bu günümdür
Arşa çıkan tütünümdür
Yâra gidecek günümdür
Düşem yollara yollara

EL ALDI GİTTİ
Çağrışır bülbüller gelmiyor bağban
Hoyrat dost bağından gül aldı gitti..
Yüz bin mihnet çektim bir bağ bezettim
Yari ben besledim el aldı gitti..

Nice mihnet çektim bin daha gerek
Hayli ömür ister bir daha görek
Nazlı yârim aldı o kanlı felek
Aktı gözüm yaşı sel oldu gitti..

Nazlı yardan kem haberler geliyor
Dostlarım ağlıyor düşman gülüyor
Dediler ki sefil Emrah ölüyor
Kimi kazma kürek bel aldı gitti..

EL ÇEK TABİB EL ÇEK YARAM ÜSTÜNDEN
El çek tabib el çek yaram üstünden
Sen benim derdime deva bilmezsin
Sen nasıl tabibsin yoktur ilacın
Yaram yürektedir sara bilmezsin

Sana derim sana ey kalbi hayın
Kimseler çekmesin feleğin yayın
Yıkıp harab ettin gönül sarayın
Alıp bir taşını koya bilmezsin

Emrah’ım dinledin benim sözlerim
Muhabbetin can evimde gizlerim
Ne duruyon ağlasana gözlerim
Bir daha yârini göre bilmezsin

ELÂ GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER
Elâ gözlerini sevdiğim dilber
Sen benim derdimden devâ bilmezsin
Sen nasıl tabipsin yoktur ilâcın
Yürekte yaramı sara bilmezsin

Sana derim sana ey kalbi hayın
Kimseler çekmesin feleğin yayın
Alıp harap ettin gönül sarayın
Alıp bir taşını koya bilmezsin

Emrah eydür yalan oldu sözlerim
Muhabbetin can evimde gizlerim
Ne durursun ağlasana gözlerim
Gitti kaşı kara, göre bilmezsin

FİDAN
Sabahtan uğradım ben bir fidana
Dedim mahmur musun, dedi ki yok yok
Ak elleri boğum boğum kınalı
Dedim bayram mıdır, dedi ki yok yok

Dedim inci nedir, dedi dişimdir
Dedim kalem nedir, dedi kaşımdır
Dedim on beş nedir, dedi yaşımdır
Dedim daha var mı, dedi ki yok yok

Dedim Erzurum nen, dedi ilimdir
Dedim gider misin, dedi yolumdur
Dedim Emrah nedir, dedi kulumdur
Dedim satar mısın, söyledi yok yok

GENE BAHAR OLDU AÇILDI GÜLLER
Gene bahar oldu, açıldı güller
Bülbül-ü şeydalar bağlarda gezer.
Bir saçı Leylâya meyil verenler
Elbet Mecnun olur, dağlarda gezer.

Ne sönmez ateştir aşkın ateşi
Gittikçe artırır serde savaşı
Yâr senin aşkından çeşmimin yaşı
Bahar seli gibi çağlar da gezer.

Emrah tek tıfıldan bağrı yanıklar
Bezm-i muhabbete kalbi sadıklar
Maşukundan cüda düşen âşıklar
Ruz-ü şeb ah eder ağlar da gezer.

GÜL YÜZÜNÜ GÖRÜP

Gül yüzünü görüp divane oldum
Beni mahzun etti sevdan sevdiğim
Cemalin şemsine pervane oldum
Salarım kendimi nara sevdiğim

Nazar kıl aşkına ömrümün varı
Sinemin zalımına melhem ol gayrı
Gel Kerem et bana lütfeyle bari
Sensin her derdime deva sevdiğim

Sen saçı Leyla’ya olmuşum Mecnun
Görmedim sen gibi bir güzel Toygun
Bu Emrah kulunu eyleme mahzun
Razı olmaz buna Hûda sevdiğim

GÖNÜL GİTMEK İSTER GURBET İLLERE
Gönül gitmek ister gurbet illere
Velâkin bizleri yar eğlendirir
Ezelden mailiz gonca güllere
Bülbül-i şeydayı zar eğlendirir

Bülbül gibi kaldık güller içinde
Gözümüz kan ağlar seller içinde
Biz ehl-i harabız iller içinde
Bizi ancak namus ar eğlendirir

Bir sözüm var aşikare söylenmez
Söylesem de nazlı yarca dinlenmez
Zincir ile bağlasanız eğlenmez
Emrah’ı zülfünde yar eğlendirir

GÖNÜL GURBET ELE ÇIKMA
Gönül gurbet ele çıkma
Ya gelinir ya gelinmez
Her dilbere meyil verme
Ya sevilir ya sevilmez

Yöğrüktür bizim atımız
Yardan atlattı zatımız
Gurbet ilde kıymatımız
Ya bilinir ya bilinmez

Bahçemizde nar ağacı
Kimi tatlı kimi acı
Gönüldeki dert ilacı
Ya bulunur ya bulunmaz

Deryalarda olur bahri
Doldur ver içeyim zehri
Sunam gurbet elin kahrı
Ya çekilir ya çekilmez

Emrah der ki düştüm dile
Bülbül figan eder güle
Güzel sevmek bir sarp kale
Ya alınır ya alınmaz

GÜZEL SALLANARAK NERDEN GELİRSİN


Güzel sallanarak nerden gelirsin
İşin nedir maslahatın sevdiğim
Kaldır nikabını görem yüzünü
Balaban bakışlı gözün sevdiğim

Ay doğa da altın başın parlaya
Gün değe de top zülüfler terleye
Seni bastırmayım kuru yerlere
Gül döşeyim yollarına sevdiğim

Tan yıldızı gibi parladın çıktın
Gören âşıkların bağrını yaktın
Güzel turna mısın gölden mi kalktın
Al valasın yeşil başın sevdiğim

Benim yârim porsuk bağlar başını
İnci imiş sedef sandım dişini
El yanında baksam yıkar kaşını
Tenhalarda gülüşünü sevdiğim

Kıymetli ırak uzak dediler
Zülüfü gerdana tuzak dediler
Hay vah Emrah’a yazık dediler
Ağlama hey gözün yaşın sevdiğim

HAYAL HAYAL OLMUŞ KARŞIKİ DAĞLAR


Hayal hayal olmuş karşıki dağlar
Muhannet gözlerin dolukmuş ağlar
Esti sam yelleri bozuldu bağlar
Onun için bende gam telaşı var
Alim derdin alim bin telaşı var

Yıkılsın dünyanın pembe irengi
Dinlemez öldürür yoksulu begi
Kimi yemez baklavayı böreği
Kiminin akşama nan telaşı var
Alim derdin alim bin telaşı var

Ey Emrah elveda yüklendi göçüm
Affeyle yarabbi çoğ oldu suçum
Okuyum kuranlar musaflar açın
Azrail göğsümde can telaşı var
Alim derdin alim bin telaşı var

HAZÂN İLE GEÇTİ GÜLŞENİ BUSTAN (KOŞMA)
Hazân ile geçti gülşeni bustan
Eyler dertli bülbül zâr garip garip
Haraba yüz tuttu bezmi gülistan
Ağla şimden geru var garip garip.

Hançeri feleğin ucu ciğerde
Gittikçe artıyor yara bu serde
Diyarı gurbette tutuldum derde
Gel tabip yaramı sar garip garip.

Emrah bizim elin gonca gülleri
Açılmıştır öter dost bülbülleri
Ben sefil sergerdan gurbet elleri
Gezeyim bir zaman yâr garip garip.

HEY EFENDİM EVVEL BAŞTAN

Hey efendim evvel baştan
Kuran min’di hece min’di
İstersen âleme danış
Gündüz min’di gece min’di

Melekler ol hakkın hası
İblis olmuş ana asi
Gökten ol kudret lokması
Toka min’di aça min’di

Melekler saf saf dizildi
İblisin bağrı ezildi
Dört kitap nerde yazıldı
Yoksa gökten hoca min’di

Sefil Emrah derki yardır
Dünyada dört kitap vardır
Beytullahın üstü nurdur
Şama min’di hacca min’di

İKİ KAŞLARI KARANIN
İki kaşları karanın
Ah elinden vah elinden
Siyah perçem mâhparenin
Dâd elinden vah elinden

Ağ elleri nakışlının
Ağca ceylân bakışlının
Vurup bağrım yıkışlının
Ah elinden vah elinden

Ağ elleri kınalının
O gözleri sürmelinin
Emrah eydür şu sunanın
Dâd elinden ah elinden

İKSİR-İ ÂZAMDIR
İksir–i âzamdır, nutku ehlullah
Bir nefeste hâki kimya ederler
Hakikat sırrına onlardır agâh
Ve lâkin sureta ihfâ ederler

Kem nazarla bakma dervişânlara
Köhne âba giymiş âl–i şanlara
Vâris–i enbiyâ denmiş onlara
Mürde gönülleri ihyâ ederler.

Emrah der ki, gel bu kâl’i hâl eyle.
Kâl ehli görürsen infisâl eyle
Hâl ehli görürsen imtisâl eyle
Seni de vâsıl–ı Mevlâ ederler.


Mürde: Ölü
İnfisâl: Ayrılma, uzaklaşma
İmtisâl: Ayrılmamak üzere inkıyad etme, uyma
İksir: Tüm kıymetsiz şeyleri altına çeviren, her derde deva ilaç
Hakî: Toprağı, topraktan olanı
İhfâ: Gizlemek
Kâl: Söz

KEREM KIL EY SAKİ

Kerem kıl ey saki yüz verme bana
Gönül o yüzlerden fariğdi gitti
Sevda illetinden açma söz bana
O illet bana bir nar idi gitti

Evvelden gül gibi olurdum handan
Şimdi bülbül gibi kalmışım giryan
Ya nice ağlayıp etmeyim efgan
Yârim sadakatli yar idi gitti

Gözlerim yarin muvafık ismi
Hüsnüne düşmüştür mutabık ismi
Ne zaman okunsa bir âşık ismi
Derler ki Emrah var idi gitti

NE FERYAT EDERSİN DİVANE BÜLBÜL
Ne feryat edersin divane bülbül
Senin bu feryadın gülşene kalsın
Bu dünyada eremezsem murada
Huzur-u mahşere divana kalsın

Nesin meth edeyim bir kaşı kare
Sen açtın sineme onulmaz yare
Dünya tabib gelse derdime çare
Derdimin dermanı Lokman’a kalsın

Bir yar için geçtim can ü serimden
Vücudum kül oldu aşkın narından
Emrah buse ister nazlı yarinden
Bu bayram olmazsa kurbana kalsın

NE VEFASIN GÖRDÜM BEZM-İ CİHANIN

Ne vefasın gördüm bezm-i cihanın
Kan ile pür olsun peymâneleri
Ne lütfunu gördüm pîr-i mugânın
Başına yıkılsın meyhaneleri

Çok çektim feleğin cevr ile kahrın
Bin kerre nûş ettim tas ile zehrin
Boş olsun şarabı sâki-i dehrin
Lebinden emzirmez mestaneleri

Emrahi beyhude sanma emeğin
Elbette dergâha geçer dileğin
Kırılsın dişleri çarh-ı feleğin
Nice hor eylemiş merdaneleri

SEVDİĞİM GURBETTE

Sevdiğim gurbette yeter yad oldum
Gözlerim kan ağlar dilim dad eyler
Küçücükken gözüm açıp gördüğüm
Bana senden gayrı kim imdad eyler

Ben de bilmem ne diyardan olduğum
Hasretinden sararıp da solduğum
El bağlayıp divanına durduğum
Ne öldürür beni ne azad eyler

Açılmadı şu dağların lalesin
Yıktın viran ettin ömrüm kalesin
Emrah eder çok çekmişim belasın
Beni koymuş yad elleri şad eyler

SUZ-İ HİCRANINLA

Suz-i hicranınla boyanmış gönül
Bir katre lalinden içse kanar da
Eğer yanmaz isen bu nar-ı aşka
Şu ah u vahımdan kalbini yar da

Ben feda etmişken can ile teni
Sen uyup ağyara terk ettin beni
Ey gonca dehanım el kınar seni
Bülbül yuvasında olsa kanarya

Emrah sana yeter hayal-i vuslat
Hayal ile budur gönül meserret
Gülüm sağ olsun da etmesin ülfet
Elbet rahme gelip bir gün anar ya

ŞEYTAN BUNUN NERESİNDE

Halep’ten gelmiştir dalı
Öter bülbül gibi dili
Yemen’den alınır teli
Şeytan bunun neresinde

Aşkın narına dalmışım
Mürşidi kâmil görmüşüm
Dersimi pirden almışım
Şeytan bunun neresinde

Tarikatta ben de oldum
Taliplere bir bir sordum
Hakikat yolunda kaldım
Şeytan bunun neresinde

Er isen yolunu göster
Gizleme kendini göster
Er olandan nişan ister
Şeytan bunun neresinde

Müftü gibi yalan demez
Söyler dili dolan bilmez
Hâkim gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde

Ali üryandır ceddimiz
Mürşidi kâmil kendimiz
Tarikat yolu bendimiz
Şeytan bunun neresinde

Tarikat yolu bent oldu
Söyleyeni Emrah oldu
Derd ü sırrım yürek oldu
Şeytan bunun neresinde

ŞİMDEN GERÜ NAZLI YÂRE KÜSKÜNÜM

Şimden gerü nazlı yâre küskünüm
Yıktı hatırımı barışmam gayrı
Âlem gelip bana rica ederse
Çevirdim yüzümü görüşmem gayrı

Güzel keklik gibi kafeste olsa
Altın vezni ile cevahir tartsa
Yarın mahşer günü şefaat etse
Giderim mahşere görüşmem gayrı

Bu yıl da Emrahi yarsız kışlasın
Varır isem o yar beni taşlasın
Şimden gerü bildiğini işlesin
Hiç bir umuruna karışmam gayrı

ŞU KARŞIKİ KARLI DAĞLAR

Şu karşıki karlı dağlar
Pare pare duman şimdi
Sevişmesi bir hoş ama
Ayrılması yaman şimdi

Gülün çevresi har m’ola
Çektiğin ah ü zar m’ola
Acep beni anar m’ola
Ol kaşları keman şimdi

Arasam yâri bulurum
Yoluna serim veririm
Bir gün görmesem ölürüm
Gör n’eyledi yaman şimdi

Emrah’ım kapıya çıkar
Çıkar da yollara bakar
Aşıkı odlara yakar
Boyu uzun fidan şimdi

VERİR
Sofi müselles der içer şarabı,
Gelir nısfet ile nasihat verir,
Sim gibi aguşa çeker dilberi,
Sorsan eğer başka bir suret verir.

Bazı dervişler var tarikte seyyah,
Sorsan tarikattan değildir agâh,
Bir destur öğrenmiş bir de eyvallah,
Yoktan mürîdana bir himmet verir.

Sofi senin fendin bana yalandır.
Suretperest olmak dîne ziyandır,
Bilmezsin içtiğin peymane kandır,
Ayine-i kalbe kudüret verir.

Emrah hevadan geç istersen cemal,
Terk-i heva ile kesb olur kemal,
Bu dil bu güttüğü bu bî-hude kal,
İki âlemde de nedamet verir.

VİSAL-İ CANANI SALDIM

Visal-i cananı saldım gümândan
Ne dildarım kaldı ne zarım kaldı
Muhabbet riştesin kestim cihandan
Ne ağyarım kaldı ne yarim kaldı

Nar-ı aşka saldım ahir ben beni
Ateşlere yandı akıl hirmeni
Harabe yüz tuttu gönül gülşeni
Ne gülzârım kaldı ne harım kaldı

Bir yere cem oldu aşk ile sevda
Emrah’ı ettiler âleme rüsva
Akıl sermayesin ettiler yağma
Ne efkârım kaldı ne varım kaldı

ZİNCİR-İ ZÜLFÜNDE

Zincir-i zülfünde şu garip gönlüm
Ne yüz buldu ne kurtuldu ne çare
Yar senin yoluna gülşen-i ömrüm
Geçti gazellendi soldu ne çare

Fülk-i aşk bihar-ı canda gezerken
Gönülden gönüle kam alam derken
Gurbet diyarında hicranda iken
Gönül bu hasretle doldu ne çare

Emrah iki gözüm olmuştur ırmak
Vermedi muradı neyleyim ol hak
Fayda vermez artık yâre yalvarmak
Gayrı demek olmaz oldu ne çare

Günün Sözü

0

Ahmet Hamdi Tanpınar, verdiği bir röportajda “İnsan her şeyden evvel mesuliyet duygusudur” der. Bunu da Huzur’da İhsan’a şu şekilde söyletir: “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol.” Çünkü her şeyden önce sorumluluk, insanın omuzlarında kurulan köprüdür; fikri karşıya, hayali hakikate taşır!..

Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur ne anlatıyor?

Huzur’un 1949 tarihli 1. basımının kapak görseli. Tanpınar’ın, Osmanlı kültürü, medeniyeti ve mûsikisi çevresinde Cumhuriyet aydınının kimlik problemlerini ele aldığı Huzur romanı modern kurgusu, iç monolog ve bilinç akışı tekniğini kullanma biçimiyle Türk edebiyatının mihenk taşlarından biri olarak kabul edilir.

LEŞ KARGALARI… Alper Akçam

0

Hayatımızdan, kültür ve siyaset ortamımızdan hiç eksik olmadılar…
Kendi ikbal ve istikballerini her şeyin üstünde tutarak, nerede bir iyi insan, nerede bir güzellik, nerede bir doğruluk varsa ona ve oraya hiç utanmadan iftiralar yağdırdılar. Kışkırtıcılık, karıştırıcılık yaptılar; nice değerimizi beyinsiz tetikçilere kıydırdılar…
Daha öncesi de var kuşkusuz da, en büyük ihanete Kurtuluş Savaşı yıllarında başladılar. Gâzi Mustafa Kemal Paşa’ya her türle lekeyi, kiri bulaştırmaya çalıştılar. “Bolşevik” de dediler, dinsiz imansız da…

Payitaht’ta emperyalist işgalle işbirliği yapan saltanat ve hilafetin olanaklarını kullanarak, kırsal alanda tefeci bezirgân mütegallibeyi aracı kılarak, hatta İngiliz ve Yunan uçaklarından bildiriler attırarak, Anadolu’da dişle tırnakla Kuvayımilliye saflarında yer alanlara karşı, inançlı insanları ayaklanmaya çağırdılar. Biga’dan Düzce’ye, Yozgat’a, Konya’ya kanlı olaylara yol açtılar, kardeş kavgaları yarattılar.
Cumhuriyet kuruluşundan sonra da iktidar kadrolarında yer almayı başarmış devrimci eğitimcilere, kültür ve sanat insanlarına karşı olmadık dolaplar çevirdiler. Köy Enstitüleri kurucusu, “Ezilenlerin Pedagogu”, “Elimden gelse dünyanın bütün okullarına insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders koyardım” diyen Tonguç Baba’yı karalamak için Hasanoğlan’da öğretmen dolapları kırdırıp İtalyan faşizmine karşı kaleme alınmış imzalı kitabı kanıt olarak kullanmaya çalıştılar. Devrimci eğitim bakanı Hasan Ali Yücel’e dil uzattılar. Şair Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Marko Paşa yazarları Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz çok çekti onlardan.
Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenleri ülkenin her yerinde abluka altına almaya, karalamaya, gözden düşürmeye, kovuşturmalara uğratmaya çalıştılar. Meclis kürsülerinden “Köy Enstitüleri komünist yuvasıdır”, “Hasanoğlan Müzik İşliğinin çatısı orak çekice benziyor”, “Çifteler Köy Enstitüsü’nde Rus komünist Dostoyevski’nin kitapları okutuluyor” gibi gülünç iftiralar yağdırdılar.


27 Mayıs’ın armağanı 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlük ortamında yığınlar halinde devrimci mücadeleye, halkın geleceği için aydınlanma savaşımına katılan gençleri ve öğretmenleri hedef gösterdiler. 6. Filo’ya karşı gösteri yapan gençlere ve emekçi yığınlara karşı camilerde “din elden gidiyor” propagandası yaparak kanlı baskınlar düzenlediler. ABD emperyalizminin Türkiye’yi 12 Eylül kanlı faşizmine götüren Maraş, Çorum, Malatya, Sivas kırım ve kışkırtmalarında da en çok onların sesi çıktı. 3 Temmuz’da yaşanan Sivas kırımı da onların eseridir.


AKP iktidarı yıllarında yurtsever ve antiemperyalist güçleri yok edebilmek, ülke topraklarını emperyalist şirketlere ve ortaklarına sorunsuz yağmalatabilmek için cemaat ve tarikatlarla işbirliği yaparak kumpas davaları yarattılar. CİA destekli, ücretsiz dağıtılan cemaat yayın organlarında kalem tuttular, sahte belge ve iftiralarla dolu kampanyalarda yer aldılar.
Demokrasinin en temel özelliği olan “Güçler ayrılığı” ilkesini yok edebilmek için ABD’de koruma altında yaşayan o emekli vaizin “Ölüleri bile oy vermeye” çağırdığı 12 Eylül 2010 Referandumunda “Evet”, “Yetmez Ama Evet” diyen cırtlak sesler çıkardılar. CİA ajanları, ABD elçileriyle birlikte konferanslar düzenlediler; “vesayet ve darbeciliğe” karşıymış gibi görünerek devlet olanaklarını kullanan asıl vesayetçilere ve Cumhuriyet karşıtı darbecilere alanı açtılar; bütün direniş noktalarını yok etmeye çalıştılar.


Son yılda ortaya çıkan, halkın oyuyla seçilmiş masum insanların da yargılandığı uydurma davalara müdahil gibi katıldılar, olmadık hukuksuzluğa çanak açtılar, iftiralar yağdırdılar.
Çok çekti bu ülke, bu ar damarı yırtık leş kargalarından…
Son hamlelerinden birisi de ülkenin emperyalizm ve siyasi ortakları eliyle Orta Doğu ve Orta Çağ bataklığına sürüklenmesi ihanet girişimine karşı direnmeye çalışan, basında iyiliği ve adaleti savunan birkaç namuslu mevziden biri olarak kalmış Tele 1 Televizyonu ve onun kurucusu, “Şarkiyatçı” emperyal kültüre karşı bilimle, bilinçle savaşan Merdan Yanardağ’ı “Alevi karşıtı” gibi göstermeye çalışmak oldu. Onların en başarıyla yaptığı şeylerden birisi laf cambazlığıdır, söylenenin içinden bölümler koparıp çıkararak, tahrifatlar yaparak demagoji sanatını kullanmaktır.


Leş kargaları bu ülkenin en büyük baş belasıdır. Doğruluk, dürüstlük, namus, vicdan, onların semtine bile uğramamıştır.
Alevi yurttaşlarımız bu ülkenin kandaş toplum geleneğini yaşatmayı sürdüren kadim ve seçkin kitlelerindendir. Onlar, atılan iftiralara, bir kaşık suda koparılan fırtınalara, söz cambazlıklarına kanmayacak kadar uyanık ve aydın insanlardır.
Selam olsun bu ülkenin iyiyi, güzeli, doğruyu savunan, özgürlüğü ve adaleti arayan, gün geçtikçe de el ele, kol kola olmayı başaran güzel insanlarına.
Merdan Yanardağ ve namusu basın emekçileri, kültür insanları yalnız değildir…
Gününüz aydın olsun…
22 Eylül 2025, Alper Akçam

“CHP KİMSENİN ŞİRKETİ DEĞİLDİR”

0

CHP Bursa milletvekili Orhan Sarıbal’dan sert sözler:
“Gücün şımarıklığına kapılanlarla aynı sofrada oturmaktan, aynı çatı altında siyaset yapmaktan büyük üzüntü duyuyorum.”
İŞTE AÇIKLAMANIN TAM METNİ:
“Biz dile ve söze bakmayız; öze ve hale bakarız.”
Hacı Bektaş-ı Veli
Özü çürüyenin sözü de zehirdir;
Zehirle karşılaşınca sustuk,
Sustukça taşlandık.
Bu ülkenin en ağır bedellerini ödeyen, katliamlarda evlatlarını, canlarını toprağa veren; ama onurundan, eşitlik ve adalet mücadelesinden asla vazgeçmeyen Aleviler, bugün aynı nefretin hedefinde.
Kin, kılık değiştiriyor; ama kökü aynı.
Maraş’ın karanlığından, Çorum’un sokaklarından, Sivas’ın alevlerinden geçtik biz.
Yanarak, yakılarak, sürülerek geldik.
Ve hala buradayız.
Hala “eşitlik”, hala “adalet” diye haykırıyoruz.
Aleviler bu ülkenin demokrasi mücadelesinin onurlu taşıyıcılarıdır. CHP’nin ayakta kalmasını sağlayan oyların omurgasıdır.
Ama bugün, partinin kendi içinden 7. Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı sürdürülen itibar cellatlığıyla hedef alınan da, sırtına hançer vurulan da yine Alevilerdir.
Ve ne yazık ki bu hançerin pası, partimizin eşitlik ve özgürlük mücadelesine bırakılan kirli bir mirastır.


Alevi toplumuna “Yavuz Sultan Selim’den daha büyük kötülük yaptı” diyerek kin kusanlarla, Alevileri “siyasi cemaat” diye yaftalayanlarla, içlerinden “hain” arayıp duranlarla; “ölsem oy vermem” deyip kırmızı halıyla karşılananların dili arasında hiçbir fark yoktur.
Kimlik, inanç ve yaşam tarzı üzerinden siyaset yapan, ötekileştiren herkes aynı faşist zihniyetin devamıdır.
Fikri Sağlar’dan Hikmet Çetin’e, Orhan Bursalı’dan Merdan Yanardağ ve Levent Tüzel’e kadar, Alevi kimliği üzerinden ülkenin en onurlu ve vicdanlı insanlarından Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı yapılan tüm haksızlıkları, iftiraları ve yakıştırmaları kınıyorum.
Medya trolleriyle el ele verip ekranları linç kürsüsüne çeviren, Alevi kimliğini kendi ikballerinin malzemesi yapan yıllarca omuz omuza yürüdüğümüz yol arkadaşlarımızın da bu kirli hesapların parçası haline gelmesini utanarak izliyorum.
Önce kin kusup ardından “yanlış anlaşıldım” gölgesine sığınanları affetmeyeceğiz. Tarih, Meclis Başkanlığı makamını taşımış olmasına rağmen Numan Kurtulmuş ve Hikmet Çetin gibi nefreti körükleyip sonra pişmanlığa sarılanları değil; sözünün ardında dimdik duran, bedeli ne olursa olsun duruşundan vazgeçmeyenleri yazacaktır.
Mesele kongrelerde kimin genel başkan olduğu değildir.
Mesele bu ülkenin onurlu geleceği için ne yapıldığıdır.
Oysa siyaset kimsenin malı değildir!
CHP kimsenin şirketi değildir!
Gerçekten demokratik bir parti iddiası varsa, mezhepçiliği, ötekileştirmeyi, linç kültürünü derhal reddetmelidir.
İnsanları, asıl egemen olduklarında tanırsınız!
Çünkü güç; kötünün zulmünü, iyinin erdemini açığa çıkarır.
Biz bu ülkenin karanlık sayfalarında hep aynı yüzleri gördük.
Dün mazlumken vicdandan bahsedenlerin, bugün zalimleştiğine tanık olduk.
Gücün şımarıklığına kapılanlarla aynı sofrada oturmaktan, aynı çatı altında siyaset yapmaktan büyük üzüntü duyuyorum.
Karanlıkla barışanlar, müzakere edenler aydınlıktan korkup saklanırken, biz hakikatin en keskin ışığında yanmayı göze aldık.
Çünkü bu ülkenin demokratik geleceği ancak adaletin ve vicdanın yol göstericiliğinde kurulacaktır.
Ne mutlu…
Eğri zamanda doğru yerde durabilene.
Kahrolsun faşist, gerici, mezhepçi zihniyet!
Yaşasın eşit yurttaşlık, yaşasın adalet mücadelemiz.

AABF kendini Ortadoğu örgütlenme sisteminden kurtarmalıdır

0

Mevlana’ya sorsanız, “Dost, acı söyleyen değil; acıyı tatlı söyleyendir. Ama böyle bir zamanda susan, sessiz kalan değildir dost olan ”

Öncelikle ifade etmek gerekir ki, AABF yönetimi adına cemevlerine gönderilen ve olağanüstü seçimli kongre talebinde bulunan delege iradesini hiçe sayan yazı, büyük bir haksızlıktır.

Tüzüğümüze uygun olarak demokratik hakkını kullanan delegelerimize yönelik bu dil son derece sorunlu, kibirli ve buyurucu bir iktidar dilidir, Alevîlikle, Alevi erkanıyla bağdaşmaz.

Esas mesele de budur. Çatı örgütümüz AABF yöneticilerine yöneltilen bir eleştiri olduğunda, kırıcı, bölücü, ötekileştirici; kısacası Alevi kültürü ve inancıyla hiç bağdaşmayan zehirli bir dil ve üslup kullanılmamalıdır.

Biz yöneticiler sanatçı değiliz ki sürekli alkış bekleyelim. Yanlış anlaşılmasın, sanatçılar elbette alkışı hak eder, zira alkış onların motivasyon kaynağıdır. Bir yöneticinin motivasyonu ise yapıcı eleştiridir. Demek ki bir eksiğimiz var ki eleştiri geliyor. Ne var ki, eleştiri ve öz eleştiri kültüründen, şeffaflıktan uzak bir yönetim anlayışı AABF’ye zarar vermektedir.

Eleştirinin, öz eleştirinin ve şeffaflığın olmadığı kurumlar çürümeye ve yozlaşmaya mahkûmdur. Peki, bizler bu tehlikeye işaret ediyoruz diye “bölücü” mü olduk?

Alevi kurumları içerisinde öteden beri fedakârca emek veren, maddi ve manevi destek olan canlara ve iş insanlarımıza, sırf bazı yanlış uygulamalara itiraz ettikleri, eleştiride bulundukları ve demokratik haklarını kullandıkları için, Alevi erkanıyla bağdaşmayan bir dile “Alevilerin birliğine saldıran, kirli oyun planlayan, Yezit ve Ebu Süfyan diyen, kurumumuzu ele geçirmeye çalışan kişiler” gibi yakıştırmalar yapılması, adeta onlara “hain” muamelesi edilerek hedef gösterilmeleri asla kabul edilemez. Bu dil Alevi toplumuna zarar verir.

Bizim bütün çabamız, Alevi örgütlülüğümüzün daha dinamik, daha güçlü bir yapıya kavuşması içindir. Ne olağanüstü kongreden ne de yaklaşan olağan kongrenin seçimli yapılmasından kaçınılmalıdır. Sorunlarımızı konuşarak çözmek ve AABF’nin güven tazelemesi en doğru yoldur.

Bu da tüzük gereği, MİSAFİRLERİMİZ’DEN önce DELEGELERİMİZİN söz hakkı olması, soru sorabilmesi ve eleştiri hakkını özgürce kullanabilmesiyle mümkün olur.

İnsan, içinde yaşadığı toplumun bir parçasıdır. Dolayısıyla, toplumun bir parçası olan bireyin çevresinde olup bitenlere kafa yorması en doğal hakkıdır, canlar.

Sadece anlık olaylar değil, geçmişte yaşanmış ve gelecekte yaşanması muhtemel tüm gelişmeler de insanların doğal olarak ilgisini çeker. Çekmelidir de.

Ancak görüyoruz ki, yıllarca bu kurumlarda emek vermiş, sonra tüzüksel hakkını kullanarak AABF Yönetimi’ne veya kollarına aday olmuş ya da olma ihtimali bulunan canlar, her seçim öncesinde ve sonrasında adeta yok edilmesi gereken bir düşman muamelesi görüyor.

Son 40 yıla baktığımızda, dünya ve Avrupa’da büyük değişimler ve dönüşümler yaşandı. Ülkeler, sistemler ve ideolojiler yıkıldı. Doğu Bloku çökerken Balkanlar’da yeni ülkeler kuruldu.

Ülkeler, toplumlar ve sistemler sürekli bir değişim içinde ilerlerken, hatta birçok Doğu Bloku ülkesi çağ atlayarak toplumları için devrim yaratırken, demokratik ülkeler onlarca başbakanı, bakanı değiştirerek yoluna devam etti.

Peki, Alevi toplumunun büyük emeklerle, maddi ve manevi değerlerle 38 yıl önce inşa ettiği AABF çatı kurumumuz, neden bu değişime ve gelişime ayak uyduramadı? Neden 35 yılda sadece 2 başkan çıkarabildi ve neden sonraki yönetimi belirleme yetkisi, kurumların ve delegelerin elinden alınarak, demokratik olmayan 60 kişilik “doğal delege” sistemiyle Avrupa’daki Alevilerin gelişimi ve yenilenmesi engellendi?

Neden dünya değişirken, AABF yöneticileri bu değişime direnerek, “doğal delege” sistemi gibi bir modelle, her şeyin şeffafla tartışıldığı ve yapıcı eleştiriye açık olan çağdaş çoğulcu demokrasiler yerine, Avrupa’nın ortasında Ortadoğu vari, eleştirilemez, tekçi bir yapı inşa edilmek isteniyor

Çatı örgütümüzün yöneticileri, bir “doğal delege” sistemiyle, varlığını 35 yıldır sürdüren bu kurumu değişen dünyaya uyarlamak yerine, 60 doğal delegelik bir modelle Almanya’da 800 bin Aleviyi adeta rehin almış bir konuma geldi. Bunu söylersek belki bize de “hain” diyecekler. İşte bundan ötürü, Almanya’da 60 doğal delegenin 800.000 Aleviyi rehin aldığını söylemeyeceğim.

Ancak soruyorum biz çağdaş Aleviler, ne uğruna, kimin hesabına bu Ortadoğu tipi deli gömleğini giymeye zorlanıyoruz? Avrupa’da kurulmuş ve Alevilerin Avrupa demokrasisi sayesinde son 1000 yıldır arzuladığı haklara kavuşmasını sağlayan bir yapıyken, neden çağdaş demokrasi yerine bir Ortadoğu sisteminin peşinden gidiyoruz? Gelişmemiz, büyümemiz ve kurumsal olarak güçlenmemiz, sırf birkaç kişinin milletvekili olması uğruna mı heba ediliyor?

“Dost, acı söyleyen değil; acıyı tatlı söyleyendir. Ama asıl dost, söyleyendir” der Mevla

Aşk ile,
Müslüm Aktar

kırklar meydanına vardım

0

Kırklar meydanına vardım
Gel beru ey cân dediler
İzzet ile selâm verdim
Gel işte meydân dediler.

Kırklar bir yerde durdular
Otur deyü yer verdiler
Önüme sofra serdiler
El lokmaya sun dediler.

Kırkların kalbi durudur
Gelenin kalbi arıdır
Gelişin kandan beridir
Söyle sen kimsin dediler.

Gir semâa bile oyna
Silinsin açılsın ayna
Kırk yıl kazanda dur kayna
Dahi çiğ bu ten dediler.

Gördüğünü gözün ile
Söyleme sen sözün ile
Andan sonra bizim ile
Olasın mihmân dediler.

Düşme dünya mihnetine
Talip ol Hak hazretine
Ab-ı Zemzem şerbetine
Parmağını ban dediler.

Şah Hatâyi’m nedir hâlin
Hakk’a şükr et kaldır elin
Gıybetten kesegör dilin
Her kula yeksân dediler.

Şah İsmail
“Hatâyi”

(1487 – 1524)

Ne türkü söyleme aşkımdan, ne de sesimi dinletmek için değil, bunca türkü söylemem.

0

Saygıyla…
“Kalk ayağa
Dağlara bak
Rüzgarın, güneşin ve suyun kaynağına
Sen ey işçi
Sen ki nehirlerin yatağını değiştiren
Sen ki direncin buğdayını eken biçen
Kalk ayağa
ELLERİNE BAK”


Bildirge /Victor JARA
Ne türkü söyleme aşkımdan ne de sesimi
Dinletmek için değil bunca türkü söylemem.
Benim namuslu gitarımın sesi
Hem duygulu hem de haklıdır.
Dünyanın yüreğinden çıkar
Bir güvercin gibi kanatlı
Kutsal su gibi şefkatli,
Okşar gitarım öleni ve yiğidi.
Şarkım amacına kavuşur
Violetta’nın dediği gibi.
Pırıl pırıl coşkulu durmak bilmez
Ve bahar kokan bir işçidir!
Gitarım ne zenginlerin gitarıdır,
Ne de başka bir şeyin.
Şarkım bir yapı iskelesidir
Eriştirir bizi yıldızlara.
Katıksız gerçekleri şarkısında
Söylerken bir insan ölmek pahasına,
Anlamını bulur o şarkı
Damarlarında atarken.
Şarkım ne gelip geçici övgüler düzer
Ne de başkalarına ün katar,
Yoksul ülkemin
Kök salmıştır toprağına.
Orada, her şeyin bittiği
Ve her şeyin başladığı yerde,
Söylerim o her zaman yiğit ve derin
Sonsuza dek yeni olacak şarkıyı.
(Victor Jara)
D: 28 Eylül 1932, Chillán Viejo, Bío-Bío bölgesi
Ö: 16 Eylül 1973
Şilili şarkıcı ve müzisyen.
Şili kültür ve müziğinde son derece önemli etkileri olmuş bir sanatçıdır. Hayatı ve müziği ülkesinin aynası olmuş, içinde yaşadığı zamanı ve felsefesini yansıtmıştır.
11 Eylül 1973’te Augusto Pinochet’nin gerçekleştirdiği darbe sırasında, Víctor Jara “Teknik Üniversite”deki işi başında tutuklanır ve birçok yoldaşı gibi Şili Ulusal Stadyumu’nda işkence görür. Bir daha gitar çalamaması için elleri kırılır. Hatta bu korkunç işkenceler sırasında bile Jara, Unidad Popular ‘ın Venseremos şarkısını söylemeye çalışmaktadır.
Vahşice dövülen Jara, makinalı tüfekle öldürülür ve cesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulunur. Karısı yine de onu onurlu bir şekilde defnetme imkânını bulur. Akabinde Şili’yi terk eden karısı 1994’te onuruna “Fundación Víctor Jara”‘yı kurar.


Victor Jara için kömür karası bir yazı
Victor Jara, hemen herkesin bildiği Şilili bir müzikçidir.
Doğumunu değil ama 16 Eylül 1973’deki ölümünü Şili’deki Pravda Muhabiri Vladimir Çerniçev’in anlatımıyla o yıllarda hemen herkes duydu:
“Victor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı yoldaşı, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Victor’un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar.”
Victor Jara, tam adıyla Víctor Lidio Jara Martínez, 28 Eylül 1932’de Santiago’da Lonquén köyünde doğdu. Babası Manuel çiftlikte kahyaydı. Annesi Amanda ailesinin geçimi için çok sayıda işte çalıştı. Victor’un babası çok içiyor ve annesine kötü davranıyordu. Bir süre sonra ailesini terk etti. Amanda hem ailenin geçimini tek başına sağladı hem de şarkı söyleyip, gitar çalmayı ve Şili halk müziğini oğluna öğretti. Annesinin ölümüyle sarsılan Victor eğitimini yarım bırakarak ilahiyat okumaya başladıysa da bu uzun sürmedi.Lonquén’e dönerek yakın arkadaşları ile kendini folklor eğitimine adadı.Universidad de Chile’de tiyatro okuluna başladı, çok sayıda tiyatro yapımında yer aldı. Halk Müziği Şarkıcısı Violetta Parra ile tanışınca yeniden folklor eğitimine döndü. 1966’da ilk albümü çıktı.
Jara’nın şarkıları fakir-zengin bir arada yaşayan bir toplumda, sıradan insanlara yaşamlarındaki sorunları gösterir. Birçok şarkısı haksızlıklara başkaldırıdır. Victor Jara Güney Amerika’da “Nueva cancion”(Yeni Şarkı ) diye anılan devrimci akımın en önemli temsilcilerindendir. Victor Jara birçok protest şarkıcı gibi komünistti, öteki şarkıcılarla birlikte Salvador Allende ve sol partilerin birleştiği bir hareket olan Unidad Popular yararına birçok konser verdi. 11 Eylül 1973’de Augusto Pinochet’nin gerçekleştirdiği darbede, işi başında tutuklanıp birçok yoldaşıyla Şili Ulusal Stadyumu’nda işkence gördü. Bir makineli tüfekle öldürüldü, cesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulundu. Karısı onu defnettikten sonra Şili’yi terk ederek 1994’te onuruna “Fundación Víctor Jara”‘yı kurdu.
Bugün Víctor Jara’nın Santiago mezarlığındaki mezar taşında Hasta La Victoria / “Zafere kadar!” notu var. Eylül 2003’te öldürülmesinin 30. yıl dönümünde öldürüldüğü Şili Ulusal Stadyumu’nun ismi Estadio Víctor Jara olarak değiştirildi.
(Sennur Sezer)
/*/
Geç gelen adalet: Victor Jara’nin katili suçlu bulundu
Şilili şarkıcı ve müzisyen Victor Jara’nın katili, teğmen Pedro Pablo Barrientos Nuñez’in davası sonuçlandı
Kültür Sanat
29 Haziran 2016 – 11:33

Pinochet rejimi tarafından katledilen devrimci sanatçı Victor Jara hakkında açılan davada jüri, cinayetten yargılanan Pedro Pablo Barrientos’un suçlu bulunması üzerine, Jara’nın ailesine 28 milyon dolar (yaklaşık 81 milyon lira) tazminat ödenmesine karar verdi.

Pinochet rejiminin düşmesinin ardından 1989 yılında ABD’ye kaçan ve burada evlenerek vatandaşlık alan Barrientos’un suçlu bulunması, Şili’ye iade edilmesine ve Şili’de tekrar yargılanmasına imkan verebilir. Barrientos, dört yıl önce Şili’de cinayetle suçlanan dokuz emekli ordu görevlisinden biriydi ancak ABD, Şili hükümetinin suçluların iadesi içın yaptığı talebe resmi bir cevap vermemişti.
Jara’nın İngiliz eşi Joan Turner Jara ve kızları Amanda Turner Jara ve Manuela Bunster adına davayı açan Kaliforniya merkezli insan hakları grubu Adalet ve Hesap Verme Merkezi’nin hukuk direktörü Kathy Roberts, dava sonucunun ABD Adalet Bakanlığı üzerindeki baskıyı arttıracağına inandığını söylüyor. “Bu sonuç sadece müvekkillerimiz ve Victor Jara için değil, yıllar önce Şili Stadyumu’nda yakınlarını kaybeden diğer aileler için de adaletin yolunu açıyor”
GEÇ GELEN ADALET
“Orada ne olduğuna ışık tutan deliller sunduk ve umuyoruz ki bu süreç Şili’de devam edecek ve umuyoruz ki ABD Barrientos’u ülkesinde işlediği suçlar için adaletle yüzleşmesi için ülkesine iade edecek”
88 yaşındaki Joan Jara Turner, mahkeme binasının merdivenlerinde göz yaşları içerisinde yaptığı konuşmada, “Victor için 40 yıldan fazla bir süredir yaptıklarımız sonuçta gerçeğe dönüştüğü için mutluyum” dedi.
VICTOR JARA NASIL ÖLDÜRÜLDÜ?
Víctor Jara, diğer şarkıcılarla birlikte Salvador Allende ve sol partilerini birleştiği bir hareket olan Unidad Popular yararına birçok konser verir. 11 Eylül 1973’de Augusto Pinochet’nin gerçekleştirdiği darbe sırasında, Víctor Jara “Teknik Üniversite”deki işi başında tutuklanır ve birçok yoldaşı gibi Şili Ulusal Stadyumu’nda işkence görür. Bir daha gitar çalamaması için elleri kırılır. Hatta bu korkunç işkenceler sırasında bile Jara, Unidad Popular ‘ın şarkısını söylemeye çalışmaktadır. Nihayetinde vahşice dövülen Jara, bir makinalı tüfekle öldürülür ve cesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulunur. Fakat Karısı yine de onu onurlu bir şekilde defnetme imkânını bulur. Akabinde Şili’yi terk eden karısı 1994’te onuruna “Fundación Víctor Jara”yı kurar.
Şili’deki Pravda muhabiri Vladimir Çernisev, Jara’nın son anlarını şöyle anlatıyor:
“Víctor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı yoldaşı, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Víctor’un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar.
Kaynak:
Sözcü Gazetesi
Sözcü Kültür Sanat
29 Haziran 2016


Şili’de 1973’te müzisyen Victor Jara’yı öldüren askerlere hapis cezası
4 Temmuz 2018
Şili’de 1973’te gerçekleşen askeri darbe sırasında müzisyen Victor Jara’yı bir stadyumda işkence ile öldüren sekiz emekli askere 15’er yıl hapis cezası verildi.
Şili yargısından yapılan açıklamada, 45 yıl önce gerçekleşen cinayetle ilgili davanın Eylül 2016’da açıldığı, uzun süren soruşturmalar sonucunda sekiz emekli askerin Victor Jara ve eski hapishaneler yöneticisi Littre Quiroga Carvajal’in ölümünden sorumlu tutulduğu belirtildi.
Bir diğer asker ise suçu gizlemeye yardımcı olmaktan beş yıl hapis cezası aldı.
40 yaşında öldürülen dönemin ünlü müzisyeni Jara, aynı zamanda tiyatro yönetmeni ve profesördü.
Jara 1973’teki darbe ile devrilen sosyalist Salvador Allende’nin destekçilerindendi.
Jara müziğiyle Bruce Springsteen, The Clash ve U2 gibi çok sayıda müzisyene ilham vermiş, ölümünün ardından adına pek çok şarkı yazılmıştı.
Binlerce solcu, üniversiteden öğrencileri ve diğer akademisyenlerle birlikte, bugün kendi adını taşıyan Şili Stadyumu’nda öldürülmüştü.
Stadyumdan canlı çıkmayı başaranların anlattığına göre askerler Jara’nın ellerini ve parmaklarını kırdıktan sonra gitar çalmasını isteyerek kendisiyle dalga geçmiş, Jara da buna aynı zamanda Allende’nin seçim şarkısı olan Venceremos’u (Kazanacağız) söyleyerek yanıt vermişti.
Jara bundan kısa süre sonra öldürüldü.
Üç gün sonra bir mezarlıkta bulunan cesedinde 44 kurşun deliği tespit edildi.
Eşi Joan ve kızı Amanda, uzun yıllar süren kampanyaları sonucunda 2009 yılında Jara’nın mezarını açtırmış ve otopsi yapılmasını sağlamıştı.
2016’da ABD’nin Florida eyaletindeki bir mahkeme de bir diğer eski asker olan Pedro Barrientos’u Jara’ya işkence etmek ve öldürmekten suçlu bulmuş, Jara ailesine 28 milyon dolar ödemesine hükmetmişti. Florida’da yaşayan Barrientos’un Şili’ye iadesi şu anda ABD tarafından değerlendiriliyor.
1983’teki darbeden sonra ülkeyi 1990’a kadar yöneten diktatör Augusto Pinochet’nin döneminde 3 bin 200 kişinin devlet tarafından öldürüldüğü, 28 bin kişinin de işkenceden geçirildiği tahmin ediliyor.
Kaynak: BBC türkiye

Derleme: Semihat Karadağlı

Sultan Süleyman’a kalmayan dünya,

0

Sultan Süleyman’a kalmayan dünya,
Bu dağlar yerinden ayrılır bir gün.
Nice bin senedir çürüyen canlar,
Hakk’ın emri ile dirilir bir gün.

Ne güzel yapıdır Cennet yapısı,
Çok aradım, görünmedi kapısı.
Benim korktuğum yol Sırat Köprüsü,
Cehennem üstüne kurulur bir gün.

Karşıki dağlar da karlı dağ olsa,
Çevre yanı mor sümbüllü bağ olsa,
Ağa olsa, paşa olsa, beğ olsa,
Yakasız gömleğe sarılır bir gün.

Bu dünyada adem oğluyum dersin,
Helâli, haramı seçmeden yersin,
Yeme el malını, er geç verirsin,
İğneden ipliğe sorulur bir gün.

Gökte yıldızların önü terazi,
Ülker ile aşar gider birazı.
Yarın mahşerde de sorarlar bizi,
Hak mizan terazi kurulur bir gün.

Karac’oğlan der ki: Konup göçersin,
Ecel şerbetini bir gün içersin,
Sırat Köprüsü’nden birgün geçersin,
Amelin eline verilir bir gün.

Karacaoğlan


Cennettir mekanın huridir adın

Kırılır da düşer kolun kanadın

Bana cevreyleyen gavur inadın

Bakarsın ölmeden yorulur birgün

Koyun beni hak aşkına yanayım

0

Koyun beni hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Benim pirim gayet ulu kişidir
Yediler ulusu, kırklar eşidir
On iki imamın server başıdır
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kemend, işte boynum asarsa
İşte hançer, işte kellem keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Ulu mahşer günü olur divan kurulur
Suçlu, suçsuz gelir orada dirilir
Piri olmayanlar anda bilinir
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Pir Sultan’ım arşa çıkar ünümüz
O da bizim ulumuzdur pirimiz
Hakka teslim olsun garip canımız
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Bir kuçük dünyam var içimde benim

0

Bir kuçük dünyam var içimde benim
Mihnetim ziynetim bana kâfîdir
Görenler dar görer geniştir bana
Sohbetim ülfetim bana kâfîdir

İstemem dünyanın saltanatını
Süslü geyimini Arab atını
Bilirsem Türklüğün var gıymetini
Vetanım milletim bana kâfîdir

İsterdim hayatda duşmanla savaş
Milletime kurban olaydı bu baş
Nasıp değilimiş şehitlik gardaş
Īmānım niyyetim bana kâfîdir

Dünyā geniş olsun ister dar olsun
Yeter ki kalbimde īman var olsun
Her zaman milletim bahtiyâr olsun
Ürütbem mesnetim bana kâfîdir

İçimde beslerim bir böyük ordu
Çınladsın duşmanı yukseltsin yurdu
Azmî zehniyeti Veysel’in derdi
İşte bu niyyetim bana kâfîdir

Büyük Devlet Şeyi…

0

Bekir Çoşkun
Büyük Devlet Şeyi…

“Adamı” diyeceğim ya…

Dilim varmıyor…

*

Televizyona çıkıp “teröristlerin imam hatip okullarının dışındaki okullardan yetiştiğini” size anlattığından hemen bir gün sonra…

Bizim Işık Kansu araştırdı; Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun cinayetlerindeki imam hatip okulu mezunlarının, mahkeme dosyalarındaki isimlerini çıkarıp sıraladı…

Dünkü Cumhuriyet’te…

Gazi Lisesi’nden mezun olmamışlar yani…

*

Birçok insanı domuz bağı ile boğup villaların bodrumuna gömen terör örgütünün sorumlusu ise hem imam hatip mezunu…

Üstelik din öğretmeni…

*

Ama biz sıradan adamlar “Teröristler imam hatip okullarından yetişiyor” diyemeyiz…

Günahtır…

Değil büyük devlet adamlığına…

Adamlığa sığmaz…

*

Kurban olayım, ağırına gitti yaratanın, yalanlıyor işte büyük devlet adamını…

Yine aynı gün:

Afganistan’da bir canlı bomba kalabalığa sızdı, işgalci Amerikalıları havaya uçuruyorum diye üzerindeki bombasını patlattı…

Kendisi ile birlikte 12 kadın-çocuk havaya uçtu…

Amerikalılar sapasağlam…

Bu eylemi Hizbi İslami Partisi üstlendi…

Kim?..

Gülbeddin Hikmetyar…

Hatırlayın artık siz de:

İstanbul’da ağırlayıp koltuğun önünde ve dizinin dibinde oturduğu, o ünlü tarihi fotoğraftaki adam…

Ya dizin dibine oturan?..

İmam hatipten değil de Robert Kolej mezunu çünkü…

*

Ve ne zaman tekbir sesi duysam…

Ya kurşun sıkılıyor…

Ya kafa kesiliyor…

Ya linç…

Ya ateş…

Kan…

Ölüm…

Tümü din adına ve tekbir getirerek…

*

Türkiye; önce insan olmayı öğreten çağdaş laik eğitimi ile az çok dışındaydı bu alev alev cehennemin…

Soktu içine…

Dizlerinin dibine oturarak… Ortadoğu’daki İslamcı terör örgütlerini kucaklayarak… Elin mezhep savaşlarına parmak sokarak… Kanlı iç savaşlara para, silah, militan sunarak…

Yetmedi…

Kendi çocuklarını sürüklüyor ateşe…

“Teröristlerin” hangi okullarımızda yetiştiğini işte buldu size…

*

“Büyük devlet adamlığı” bu kadar…

Büyük mü, küçük mü?..

Artık siz bilirsiniz…

Mars‘ta hayat varmış size ne ulan

0

Cehenneme çevirdiniz dünyayı
Mars’ta hayat varsa size ne ulan
Görmez ise Hanya ile Konya’yı
Gerçeğe kapalı göze ne ulan

Vatandaş nutukla gelince gaza
Efendi doymuyor kul razı aza
Şimdi eski dostlar boğaz boğaza
Daha beter olun bize ne ulan

Oyunda horonu barı severiz
İlla ki vefalı yârı severiz
Huyumuz kurusun zoru severiz
Yolumuz yokuşmuş düze ne ulan

Demlenir gönlünde aşkın mayası
Dağları eritir ozanın yası
Bilgelik böyledir, adamın hası
Susarak konuşur söze ne ulan

Bunca kirlilikte candan bezerim
Kendime sığamam şiir dizerim
Kula tapmam alnım açık gezerim
Kuyruğa eklenmiş saza ne ulan

Yalan yuva yapmış pis dilinize
Şeytan bile şaşar ahvalinize
Rastlanmıyor sizde hayâdan ize
Tükürsem kızarmaz yüze ne ulan

Ozanın kalemi elde gizlidir
Yüreğinin sesi dilde gizlidir
İSYANÎ’m yangınım külde gizlidir
Ben böyle yanarım köze ne ulan

Salih Altun – İSYANÎ @tutiyabibi08

Herkes bir yol tutmuş geçip gidiyor
Yolu kaybedersen ize ne ulan
Yürümeyle yollar aşınmaz derler
Pilin bitti ise dize ne ulan

Dolar-Euro almış başı gidiyor
Bizim para TL bize ne diyor
Gariban fukara bedel ödüyor
Kışın kıçın donsa yaza ne ulan

Birileri cebi doldurmak için
Oynuyor dövizle oldurmak için
Tüylerini tek tek yoldurmak için
Tavuk geliyorsa kaza ne ulan

Herkes bakıyor da gören görüyor
Cebimizde para hergün eriyor
Madem ki yiyenler koyuveriyor
Fasulye suçluysa gaza ne ulan

Ayırmak zor şimdi akla karayı
Lirayla açıyor dolar arayı
Yüzüne gülerek cepten parayı
Çarpan çarpıyorsa faza ne ulan

Küsler birbiriyle barıştı artık
Cephe oluşturup yarıştı artık
Renkler bir birine karıştı artık
Aklar karardıysa boza ne ulan

Politika halkı bölüp ayırır
Başa gelen yandaşını kayırır
Gözünüzü ancak toprak doyurur
Balık kokuyorsa tuza ne ulan

16.09.2018
Avni Temiz

Aleviler yola göre yönetilmelidir

0

Değerli Canlar, Yarenler, Yoldaşlar, Âşıklar ve Sadıklar, Yol talipleri…

Bugün yaşanan tartışmalar, söylenen sözler ve yapılan açıklamalar yalnızca gündelik siyasetin değil, Yol’umuzun, kurumlarımızın ve toplumumuzun içine düştüğü hali de gözler önüne sermiştir. Bizleri yeniden sorgulamaya, hakikat aynasına bakmaya mecbur kılmıştır.

Öncelikle, Fikri Sağlar’ın bir televizyon programında Kılıçdaroğlu hakkında sarf ettiği “Yavuz Sultan Selim’den daha tehlikelidir” sözü terbiyesiz, ölçüsüz ve kabul edilemezdir. Alevi toplumunu derinden incitmiştir. Ancak trajikomik olan, bugüne kadar Sağlar’ın Sivas Katliamı’ndaki şaibeli duruşunu görmezden gelen, onu yıllarca panellere, anmalara davet edenlerin; bugün birdenbire bu söz üzerinden “uyanmış” gibi davranmalarıdır. Bu durum, toplumun değil, makamını korumaya çalışan yöneticilerin samimiyetsizliğini açığa çıkarmaktadır.

İkinci olarak Gazeteci ve akademisyen Dr. Merdan Yanardağ CHP ile ilgili, 15 Eylül “Mutlak butlan” Adı verilen “Kayyum” İstemli mahkeme öncesi bir cümle söylemiş, otuz saniye sonra sözüne açıklık getirmiş, yanlış anlamaları önlemek için de düzeltmiştir. Ayrıca yanlış anlaşılma varsa da Alevilerden özür dilerim demiştir.
Ancak toplam 16 dakikalık konuşmanın sadece 40 saniyesini cımbızla alarak, çarpıtarak, anlam ve bağlamından kopararak Merdan Yanardağ aleyhine başta Nedim Şener ve havuz medyası linç kampanyası başlatmıştır. Burada amaç hem TELE1 kanalının bir bahane ile kapatılması ve Merdan Yanardağ’ın itibarsızlaştırılmasıdır.

Ne yazık ki bazı kurum yöneticilerinin aceleci, ferasetsiz açıklamaları bu oyuna malzeme olmuş, düşmana koz verilmiştir.

Oysa hepimiz biliyoruz ki; Alevilerin kendi genel kurullarında birbirine söylediği sözler çok daha ağırdır. Dolayısıyla mesele bir cümlenin aşırılığı değildir. Asıl mesele, kurumlarımızın içine düştüğü tıkanmışlığın, liyakatsizliğin ve çözülmenin üzerini örtme çabasıdır. Bu bahane, yöneticilerin kendi iç hesaplaşmasını gizlemek için kullandığı bir perdeye dönüşmüştür.

Birinci bildirileriyle düşmana malzeme verenler, ikinci bildiride “düzeltme” adı altında yeni bir çelişkiye imza atmış; “hem arkasındayız, hem düzeltiyoruz” diyerek meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Bu da TELE1’in kapatılma ihtimalini büyütmüş, toplumun nefes aldığı kanalları daha da tehlikeye atmıştır.

Tüm bu tablo bize şunu göstermektedir:
Kurumlarımız Yol’a göre değil, kişisel çıkarlara göre yönetilmektedir. Ortak akıl yerine benmerkezcilik, istişare yerine dayatma hâkimdir. Oysa Yol’da benlik kurttur. Yol, ikrarla, rızalıkla yürünür. Bugün ise yöneticilerin makamlarını koruma refleksi, toplumun özgürlük mücadelesinin önüne geçmektedir.

Artık yapılması gereken bellidir:
Bu tabloyu yaratanların tek görevi, bu toplumun önünü açmaktır. Alevi toplumunun birliğini ve bütünlüğünü sağlayacak, hak ve özgürlük mücadelesini yeniden örgütleyecek, Aleviliğin özgürleşme mücadelesini daha yukarı taşıyacak liyakatli kadroların önünü açmaktır. AABK inanç, Yol ve Erkân Kurulu Başkanı olarak tavsiyem;
vakit kaybetmeden olağan veya olağanüstü genel kurulların yapılması, toplumun rızalığıyla seçilecek ehil yöneticilerle kurumlarımızın yeniden inşa edilmesidir.

Unutmayalım: Gerçek çözüm, Mervanın oyununa gelmekte değil; Yol’a, erkâna, rızalığa uygun bir örgütlülük inşa etmektedir.

Gönül kalsın, Yol kalmasın….
Yol cümleden, cümlemizden uludur hakikati ve gerçeği ile….
Ecevit Emre

Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşekti

0

Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşekti
Türk; Koçi Beye göre, mezhepsiz ecnebiydi…
Türk; Hoca Saadettin Efendi’ye göre, leşti, hilebazdı, aşağılıktı…
Türk; Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı, cahildi…
Türk; Nef-i’ye göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı…
Türk; Baki’ye göre, kabaydı…
Türk; Hafız Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi gerekendi…
Türk; Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi…
Türk; Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu…
Türk; Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı…
Türk; Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi…
Türk; Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu kuruyasıca idi…
Türk; Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı olmayandı…
Türk; Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı…
Türk; Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı…
Türk; Vahdettin’e göre, dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü…
Siniriniz bozulmasın devam etmeyeyim!
Osmanlı…
– Ermenilere, “Millet-i Sadıka”…
– Araplara, “Kavm-i Necip”..
– Rumlara, “Romalı” anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i böyle aşağıladı.
Peki, Türk kendini nasıl görüyordu?
Türk’ün hali
“İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.
Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
‘Biz hangi milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:
‘Biz Türk değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler.
Türklüğü kabul etmiyorlardı.
Halbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusu’ydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi.
Fakat ne çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti.(…)
Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.
Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı…”
Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı “Suyu Arayan Adam” kitabında böyle anlattı Türkleri…
Vatandaşlık Bayramı
Falih Rıfkı Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde kendi kuşağını Osmanlı’nın son çocukları olarak tanımladı:
“Kendime ilk defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda ‘Türk’, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve Osmanlı idik. İlmihallerde baş dersimiz ‘din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti.
‘Vatan’ sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum.
Biz padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık…”
Buraya kadar yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:
Mustafa Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün, Osmanlı iktidarı tarafından nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı münevverlerinin Babıali’de “Türk” sözünü Arap aksanıyla ifade ederek “Terk” diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk” sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti; ve Türklere, “İdrâki biidrak” -anlayışsız Türkler- diyorlardı!)
Oysa…


TÜRK; ATATÜRK’E GÖRE, YILDIRIMDI, KASIRGAYDI, DÜNYAYI AYDINLATAN GÜNEŞTİ. BU SEBEPLE…
91 YIL ÖNCE…
TARİH: 23 MAYIS 1928.
TBMM, 1312 SAYILI TÜRK VATANDAŞLIĞI KANUNU’NU KABUL ETTİ. BÖYLECE…
ASIRLARDIR HOR GÖRÜLEN TÜRK, YURTTAŞLIK PAYESİYLE ONURLANDIRILDI.
OSMANLI İLE CUMHURİYET FARKI Buydu.
Soner Yalçın