Ana Sayfa Blog Sayfa 66

Saygıyla Anıyoruz Doç. Dr. Bahriye ÜÇOK (1919 – 6 Ekim 1990)

0

Doç. Dr. Bahriye ÜÇOK (1919 – 6 Ekim 1990)
1990’da karşıdevrimcilerce katledilen Doç. Dr. Bahriye ÜÇOK, ADD’nin
13 numaralı kurucu üyesidir. Türkiye 90’lı yıllarda aydın cinayetleriyle
sarsıldı. Öldürülenlerin ortak noktaları halka gerçekleri gösteren,
laiklikten yana, Cumhuriyetçi, Kemalist ve toplumcu aydın olmalarıdır.
Muammer AKSOY, Uğur MUMCU, Bahriye ÜÇOK, Ahmet Taner
KIŞLALI gibi aydınlar ve bilim insanları art arda katledildiler.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine ilk kadın öğretim üyesi olarak
giren siyaset bilimci, köşeyazarı, araştırma kitapları yazarı ve yaşamı
boyunca kadın hakları savunucusu olan, laiklik olmadan ülkenin
özgürleşmeyeceğini her ortamda çekinmeden söyleyen Bahriye ÜÇOK,
yaşamını siyasal İslamcılara karşı mücadeleye adadı
Bahriye ÜÇOK Kimdir?
Tarihçi, siyaset bilimci ve politikacı. Laiklik, kadın hakları ve irtica tehlikesi üzerinde durmuş, radikal
dinci grupların düzenlediği bombalı bir saldırıda yaşamını yitirmiştir. ÜÇOK, Türk siyaseti için oldukça
önemli çalışmalar yapmış değerli bir politikacı olarak tanınmaktadır.
İyi derecede Farsça ve Arapça bildiği için İslam dini üzerine yaptığı araştırmalar sonucunda Kuranı
Kerim’e bağlı kalarak İslamiyet’i çağdaş, gerçekçi ve dinin özünde bulunan hoşgörüyle yorumladı.
Radikal gruplardan bu nedenle tehditler almaya başladığı için akademik çalışmalarına bir süre ara
vermek zorunda kaldı.
1971’de dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet SUNAY tarafından kontenjan senatörü seçilen ÜÇOK’un
etkin siyasi yaşamı da böylece başlamış oldu. Beş yıl süresince Cumhuriyet Senatosu divan üyeliği
yaptıktan sonra 1977’de CHP’ye katılan Bahriye ÜÇOK, 1983’te Halkçı Parti’nin kurucu üyesi oldu.
1984’te yapılan genel seçimlerde bu partiden Ordu milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi.
1986’da SHP’ye geçen siyasetçi, Kasım 1988’de katıldığı bir TV programında “İslam’da örtünmenin
ve oruç tutmanın zorunlu olmadığını” açıklaması üzerine “İslami Hareket” adlı örgütten tehditler
almaya başladı.
Bahriye ÜÇOK, 1990’da Parti Meclisi üyesi seçildikten kısa bir süre sonra 6 Ekim 1990’da
Ankara’daki evine gönderilen kitap paketini açmaya çalışırken içine yerleştirilen bombanın patlaması
sonucu yaşamını yitirdi. Siyasetçi o dönemde partisi SHP için bir laiklik raporu hazırlıyordu.
Türkiye’nin yetiştirdiği çok önemli bir aydın olan siyasetçinin ölümünün ardından adı İzmir’de önemli
bir meydana; Artvin ve Ankara’da da bir caddeye verildi.
İyi derecede Fransızca, Arapça ve Farsça bilen ÜÇOK, İslamiyet’e ılımlı yaklaşımlarda bulunmuş,
yobazlığın önüne geçmeye çalışmış ve “İslam’dan Dönenler”, “Yalancı Peygamberler” ve “İslam
Devletlerinde Kadın Hükümdarlar” adlı üç kitap yayımlamıştır.
Bahriye ÜÇOK’un Çocukluk ve Üniversite Yılları
Bilinenin aksine Sivas doğumludur; herkes Trabzon olarak bilir. Babası, daha anne karnındayken
onları terk etmiş, annesi Trabzon’a taşınmıştır. Annesi Nadire BEKTAŞOĞLU muhafazakâr, güçlü bir
kadındır. Üçüncü sınıf vapurlara binerek Trabzon’dan İstanbul’a ticaret yapmıştır. Süpürge satmış,
hububat dükkânı açmış, altın ticareti ve terzilik yapmıştır. 4 yaşında kızının eline Kuranı Kerim’i
vermişti. 6 yaşına geldiğinde Bahriye ÜÇOK artık bir hafızdır. Annesi tüm muhafazakârlığına karşın
kızının okumasını istemiştir.
Bahriye ÜÇOK, Kandilli Kız Lisesinde okumak istemiştir; ancak okutmaya yetecek para yoktur.
Annesi bir yıl çalışıp yeterli parayı bulunca kızını okula göndermiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarıdır.
Halkçılık ilkesidir bu; zenginler ve fakirler aynı okullarda okuyabilmektedir. Annesi, ikinci evliliği
yapınca o kendine Kalkancı soyadını almıştır. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi
Tarih bölümünde öğretimini yaparken aynı zamanda da konservatuarda okumuştur.
Sanatçı bir kişiliğe sahiptir Bahriye ÜÇOK. Çok güzel piyano çalmakta, aryalar söylemektedir. Eşi
Coşkun ÜÇOK kendisini koridordan geçerken, arya söylerken duymuş ve bu sesi çok beğenmiş; bu
güzel sese hayran kalıp tanımak istemiştir. Çok da güzel bir kadındır Bahriye ÜÇOK; herkesi hayran
bırakacak kadar… 11 yıl arkadaşlıktan sonra evlenebilmişlerdir.
Öğretmen olmuştur Bahriye ÜÇOK. Samsun, ilk görev yeridir. Daha sonra 1953’te İlahiyat
Fakültesine geçmiş, doktorluk ve doçentlik unvanını almıştır. İlahiyat Fakültesinin ilk kadın
akademisyeni, ilk cübbe giyen kadındır. Ne yazık ki İnternet sayfasında Bahriye ÜÇOK’tan söz etmez
İlahiyat Fakültesi! İlahi adalet odur ki İlahiyat Fakültesinin adresi “Bahriye Üçok”la başlar!
1989’da Atatürkçü Düşünce Derneği kurulmuş, Kurucu Genel Başkanı Prof. Dr. Muammer AKSOY
olmuştur. Bahriye ÜÇOK da kurucu üyelerindendir ADD’nin. 1990’da Muammer AKSOY, ardından
Çetin EMEÇ, Turan DURSUN ve Bahriye ÜÇOK katlediliyorlar! Bu aydınlar emperyalizme karşı, laik
ve ulusal olmak tezini savunan Tam Bağımsız Türkiye savunucularıdır. Muammer AKSOY, ulusal
petrolün savunucusu ve avukatıdır! Dışarıya bağımlı olmadan tümüyle yerli ve ulusal ekonomik
düzende kalarak tam bağımsız Türkiye’yi hedeflemişlerdir.
Kurtuluş Savaşı da aslında emperyalist güçlere karşı açılmamış mıydı? Atatürk, dini inançlar için
İlahiyat Fakültesini kurmamış mıydı? Devrimler, insanların inançlarına engel değildi! Ekonomi yerli
ve milli değil miydi?
Bahriye ÜÇOK, 1968’lerde tarikatların evlerde öğrenci yetiştirdiklerini, rejime karşı olduklarını
bunların devrim yapacağını, durumun tehlikeli olduğunu ve Diyanetin buna engel olup gençlere fetva
verip ayrıştırma yapılmaması gerektiğini dile getirdi çeşitli açıkoturumlarda. 15 Temmuz 2016’daki
darbe girişimi de haklı çıkardı Bahriye ÜÇOK’u.
Tarih bölümünde okurken Ortaçağ ve Türk İslam Tarihini seçiyor ve kariyer basamakları bu
seçimlerle ilerliyordu aslında. Bahriye ÜÇOK; Arapça, Farsçayı ve Kuranı Kerim’i de çok iyi biliyordu.
Atatürk devrim ve ilkelerinin, Kuran ilkeleriyle çatışmadığını insanın hem inançlı hem de laik
olabileceğini savunuyordu. “İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar” başlıklı tezde yazmıştı bunları.
Kadınların toplum içindeki yerini sorguluyordu her yerde. Güçlü bir kadın hakları savunucusuydu. Bir
oturumda “Kadınların örtü örtmesine gerek yok,” dedi ve hedef oldu. Tehditler altındaydı.
6 Ekim 1990’da kızı Kumru bir paket getirdi ve esprili bir dille “Bombanı getirdim,” dedi. Ucu açık
pakette kitap gözüküyordu! Kızını korudu, “Sen uzak dur,” dedi ve Bahriye ÜÇOK katledildi!
Bahriye ÜÇOK’un yaşamı aslında kadın hakları mücadelesi üzerine dayalıydı. Güçlü bir kadındı.
Düşünün ki 1919 Türkiyesinde doğup üniversite okuyor. Üzerine akademisyenlik yapıp doçent oluyor,
siyasete adım atıyor. Bahriye ÜÇOK’un hem devrimci hem de mücadeleci bir kadın olduğunu da
söyleyebiliriz. Kadınların her alanda ön planda olması gerektiğini düşündü hep, buna yönelik
konuşmalar yaptı. İslam’ın kadınlar açısından bir devrim olduğunu; ama yanlış yorumlanmasından
ötürü başka noktalara ulaşmış olduğunu savundu. Üstelik tüm bu mücadeleyi erkek egemen bir
iklimde yaptı. O eril siyasetin içerisinde Bahriye ÜÇOK adeta çizmelerini giyip sahaya iniyor,
“Siyasetin içinde ben de varım” diyordu!
Bu mücadeleyi bugünün kadınları da verebilmeli! Kadınların ülkemizde başlıca sorunları eğitim,
istihdam, şiddet ve katılımcılıktır. Bu konuda herkese görevler düşmektedir! ADD’nin kadın
mücadelesinde destekleri güçlü olmalıdır, daha ön saflarda yer almalıdır. Tam Bağımsız Türkiye’nin
bir yanı da tam bağımsız kadından geçmektedir.
Bahriye ÜÇOK, kızı Kumru Hanıma söylediği “İlim tahsil etmek her Müslüman kadın ve erkeğe
farzdır”, “Bir an bilgiyle uğraşmak, bir an kitaba, yazıya bakmak altmış yıl ibadet etmekten hayırlıdır”,
“Kimsecikler, bir bilgiyi yaymaktan daha üstün bir sadaka veremez,” sözleriyle bilgi ve bilimin,
bunların paylaşımının önemi üzerinde durmaktadır.
Bahriye ÜÇOK’un kitabından yola çıkarak “Atatürk’ün İzinde Bir Arpa Boyu” yol alabildik mi, sorusu
üzerinde uzun uzun düşünmemiz gerek…

pizza Türkiye de nasıl pazarlandı?

0

1989 yılı.. .Türkiye ilk defa pizza dükkanlarıyla tanışır. Türkiye’ye birkaç dükkan açarak pazarın nabzını yoklayan ünlü marka aldığı sonuçla şoka girer.
Bekledikleri gibi olmaz. Boğazına düşkün olduğu için pizzayı seveceğini düşündükleri Türk tüketicisi, pizzayı sevmez.Dükkanlar kapatılır.Geri dönülür.
1991 yılı.Murakami-Wolf-Swenson Productions’ın ürettiği bir çizgi film dünyada büyük ilgi görür.Yapımcı şirket Türkiye’deki bir özel kanala bu çizgi filmi teklif eder.Kanal şaşkındır, fiyat gerçekten olması gerekenin %10’udur.
Adeta kapandaki peynir gibi duran bu teklifi kaçırmaz özel kanal.Yayınlanmaya başlar.
Çizgi film Türkiye’de de çok tutulur.Oyuncakları, rozetleri, kartpostalları, defterleri ve kitap kapları ile müthiş bir pazarlama da beraberinde gelir.
1994 yılına gelindiğinde çizgifilm dizisi milyonlarca çocuğu ve genci etkisi altına almıştır.
Bu çocuklar tuhaf bir biçimde annelerinden pizza pişirmesini istemeye başlar.
Türk anneleri pizzayı nasıl yapacağını bilmez.Talep gitgide artar.Derken pizza zinciri dükkanlarını yeniden aktif hale getirir, yeni dükkanlar açar.Çocuğu yemek yemeyen anneler mecburen pizza sipariş eder.Liseli, üniversiteli gençler arasında bir itibar nesnesi haline gelir. Türk mutfağının demode lahmacunu, pidesi terk edilmiş, gençler gruplar halinde pizza dükkanlarına gider hale gelir.
Tesadüfen (!) pizza talebini patlatan bu çizgifilmi çoktan tahmin ettiniz değil mi?Bravo! O çizgi film “Ninja Kaplumbağalar”!
O pizza zincirini de tahmin ediyorsunuzdur, onu da buraya yazmayayım.
Şimdi o çocuklar büyüdü, çizgifilmi ilk izleyenler 30’larına geldi.
İlk jenerasyon genç evli, yeni nesil aile oldu.Onlardan sonraki jenerasyon şimdilerde üniversite öğrencisi,
ya yurtta ya da öğrenci evinde kalıyor.
İlk jenerasyondaki evliler evde yemek pişirmek yerine sık sık şöyle diyor : “Pizza mı söylesek?” Bir sonraki jenerasyon da yurt odasına ya da öğrenci evine neredeyse her akşam pizza sipariş ediyor.
İşte algılarımız böyle yönetiliyor.20-30 yıllık stratejiler çiziliyor, uygulanıyor.
Bizim eğlenceli diye olarak izlediğimiz masum çizgifilmler, diziler, sinema filmleri birtakım fikirlerin beyinlerimize çok daha hızlı zerk edilmesini sağlayan katalizörlerden ibaret.
Ve emin olun,
bu bilinçaltı pazarlamacıları
bu algı sihirbazları bize sadece pizza yedirmiyor…!
Bu sadece bir örnekti,
Her Amerikan filminde Apple bilgisayarların görünmesi bugünkü Apple çılgınlığının temeliydi.
Her filmde sabah işe giderken elinde Starbucks kahve ile koşturuyor olması bugün bir kahveye 85 lira ödüyor olmamızın müsebbibi.Afrika’da ayağında ayakkabı olmadığı için petşişe bağlayan Afrikalı gençlerin elinde içine su doldurulmuş Coca-Cola kutularıyla gezmeleri ve bununla sınıf atladıklarını düşünmeleri de yıllardır Coca-Cola’nın yaptığı “MUTLULUK” reklamlarının sonucu. Gerçekte mutlu olmayanlar içtikleri içecekten mutluluk akıtmaya çalışıyor işte, başka bir şey değil.
Biz hatırlamayız ama babalarımızın hayranı olduğu Western (Vahşi batı) filmlerindeki karizmatik kovboyu.
O kovboyun ağzındaki Marlboro sigarayı babalarımız bugün hala bırakabilmiş değil. Etkiye bakar mısınız?
İşte bu yüzden unutmayalım
;Bize sunulan görüntülerin, reklamların, film ve dizilerin %99’u bir amaca hizmet ediyor.
✅İnanmadan etkilenmeden, kendimizi kaptırmadan önce iki kere düşünelim.
Bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter” diyordu MalcolmX,

Uyanık olmayana pizzayı da yedirirler, kolayı da içirirler üzerine de bir sigara yaktırırlar.*
Afiyet olsun!*

Türk Kültüründe Abdallar ve Abdal Mahlaslı Halk Şairleri*

0

Bayram Durbilmez

Türk Kültüründe Abdallar ve Abdal Mahlaslı Halk Şairleri*

Giriş

Tasavvuf terimi olarak “Tebdil olmak, değişmek, bir merhaleden başka bir merhaleye atlamak, kabuğunu bırakıp rûha sinmek” (Oytam 1970: 106-107) anlamlarını taşıyan “Abdal” sözcüğü, kısaca, “kalender yaşayışlı derviş” anlamına gelmektedir. Fakat,

“daha çok, 12. yüzyıl sonlarından itibaren bütün Orta Asya ve Orta Doğu’da, tabiî bu arada Anadolu’da muhalif bir sûfîlik hareketi olarak ortaya çıkan Kalenderî cereyanına mensup çeşitli zümrelerce kullanılmıştır.” (Ocak 1992: 271)

Bu cereyan,

“bir yandan Yesevîlik ve bundan doğan Haydarîlik şeklinde Asya içlerine uzanırken, öte yandan Orta Doğu’da, Cavlakîlik, Kalenderîlik, Vefâîlik tarzında teşkilatlanmıştır.” (Ocak 1992: 271)

“Abdal” sözcüğü “Melâmetî, Kalenderî, Haydarî, Işık, Torlak, Bektaşî, Kızılbaş” gibi dinî-tasavvufî zümre mensupları karşılığında kullanıldığı gibi “Çingene, Abdallu, Abdâlî, davulcu, deveci, elekçi, gûyende, kazancı, kuyumcu, tahtacı, teberci” gibi oymak, meslek ve yer adları yanında “ahmak, şaşkın, meczup, divâne, serseri, dilenci, derviş” anlamlarında da kullanılmaktadır.

Yakut Türkçesi’nde “Abdal” sözcüğü ile “şaman” ve şamana özgü özellikler arasında bağ kurulması dikkat çekicidir. Anılan Türk lehçesinde “Abıdal: erkek lâkabı [şamanın]; ap : l.Sihirbazlık, büyücülük, kâhinlik, falcılık; aptağ : sihirlemek; aptağh: sihirbaz, üfürükçü, büyücü (Pekarskiy 1945: 3, 25).” anlamlarına gelmektedir.

Köprülü’ye göre “Abdallar”, “Eftalitler”den yani “Akhunlar”dandır. Akhunların adı Hint kaynaklarında “Akhun, Huna, Eftalit, Abdal”, Bizans kaynaklarında “Ephtalit, Abdal, Neftalit”, Ermeni kaynaklarında “Hept’al”, Süryanî kaynaklarında “Eftalit ve Abdal” olarak geçmektedir (Konukçu 1973: 39-44). Ogurlar, Hunlarla karışınca “karışmış” (Bulgamış) manâsına gelen “Bulgar” adını aldılar. Eski Türk Bulgarlarının boylarından olan “Varsaklar” ile “Abdallar” da karışmıştır (Eröz 1984: 50). Tokat’ta bir yer adı da “Eftelit” olarak geçmektedir (Eröz 1984: 45). Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya kadar değişik yerlerde “Abdal” adlı topluluklara rastlanması, tarihte bu adla anılan bir Türk kabilesinin varlığının işareti olarak kabul edilmektedir. Zaten Oğuz boylarından biri “Abdal” adını taşımaktadır: Türkmenistan’da Türkmenlerin ayrıldığı oniki boydan altısının Kay’ın oğlu ve selefi Hasan (Esen)’dan geldiklerine inanılır. Bunlardan birincisi “Abdal” boyu olup sembolleri “ay”dır. Bu kabile 1. Deli, 2. Karban, 3. Uğur / Ogrı, 4. Mengli Koca gibi kollara ayrılır (Köprülü 1935: 47).

Âşıkpaşazâde Tarihi’ne göre Anadolu ve Rumeli’yi Türkleştiren ve İslâmlaştıran manevî mimarlar arasında “Gâziyân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm” zümrelerinin adları zikredilmektedir (Atsız 1985: 195). Abdallar da beş gruba ayrılmaktadır: 1. Fakçılar, 2. Tencili Abdalı, 3. Beğdili Abdalı, 4.Gurbet yahut Cesis Abdalı, 5. Kara Duman Abdalları (Köprülü 1935: 32-42).

Tasavvufî inanışa göre sayıları kırkı bulan abdâl, gayb erenleri deyimiyle anılan tasavvufî mertebeler sistemi içinde beşinci dereceyi oluşturur:

“Bir piramidi andıran bu sistemin tepesinde bir devirdeki velîlerin en büyüğü ve kâinatın yöneticisi addedilen kutb bulunuyordu. Ondan sonra ise, giderek sayıları artmak şartıyla imâman, evtad, efrad, abdal, nücebâ vs. adında, kutbun emrinde bulunan diğer velîler yer alıyordu. Hepsi birlikte Gayb Erenleri (Ricâlu’l-gayb) deyimiyle anılan bu sistemin içine Hızır’ın da yerleştirildiği görülmektedir. Hızır bu sistemde Abdal ‘ın reisi (Reîsu’l-Abdal) olarak tanındı ve Nakîbu’l-Evliyâ (bütün velîlerin nakibi) diye tavsif olundu. Bunun sebebi, Abdal zümresinden olup Hz. Âdem’in karşılığı kabul edilen Abdu’l-Basîr’in, peygamber sayıldığı için Hızır’la bir telâkki edilmesidir” (Ocak 1990: 84-85).

Abdal sözcüğü, 12. ve 14. yüzyıllarda “derviş”, 15. yüzyılda “divane, meczup” anlamlarında kullanılmıştır. 16. yüzyılda Bektaşîlik etkisi Abdallar arasında kuvvetlenmiş, 18. yüzyılda “Bektaşî Abdalları” tabiri yaygınlaşmış, “Abdal” sözcüğü “Bektaşîlik” yerine de kullanılmaya başlanmıştır (Köprülü 1935: 34). “Dedegan” ve “Babagan” kolları olarak ikiye ayrılan Alevî-Bektaşî zümreleri içinde “Abdallar”, Dedegan (Sofiyân) koluna mensupturlar. “Tahtacı”, “Kızılbaş”, “Çepni”, “Sürek” ve “Abdal” adlı Türkler bu kolu oluşturmaktadırlar (Oytam 1970: 349-350). Köprülü’nün naklettiğine göre, Vahidî’nin Hâce-yi Cihân ve Netice-yi Cân adlı eserinde Rum abdallarından şöyle söz edilmektedir:

“… sırtlarında yalnız bir tennure, adeta çıplak denecek şekilde, daima yalın ayak ve başları açık gezerlerdi. Bellerine yün örgü bir kuşak, omuzlarında Ebû Müslim nacağı, ellerinde baba Şüca çomağı, kuşaklarına asılı –kav, çakmak ve esrar taşımağa mahsus- iki cür’adan, tahtadan gayet büyük ve saplarına aşık kemiği asılı bir sarı kaşık ve bir keşkül vardı. Vücutlarında yanık yerleri, dövme Zülfikâr resimleri veya Ali’nin ismi, bâzûlarında yılan şekilleri bulunurdu. Ellerinde def, kudüm, boynuz gibi musiki aletleri bulunurdu ve zikir esnasında yahut yürürken bunları çalarlardı. Bunlar Âdem’in sünnetine uyarak çıplak gezerler, esrar yerler, sakallarını, saçlarını, bıyıklarını tıraş ederlerdi. Muharrem’de Kerbelâ şehitlerinin matemini tutarlar, bıçakla vücutlarına yaralar açarlar, sonra büyük bir aşure ziyafeti yaparlardı.” (Köprülü 1989: 374-375).

Bunların görevleri arasında yağmur yağdırmak, harbi kazandırmak ve âfetleri defetmek suretiyle Müslümanlara yardım etmek, sayılmaktadır (İA, 1993:3).

  1. Türk Kültüründe Abdallar

1.1 Yer Adlarında Abdallar

Türk kültürü içinde kişi ve yer adlarının önemli bir yeri vardır. Anadolu’daki yer adları arasında “Abdal” adına da rastlanması, Abdalların Türk kültürü üzerindeki etkisini gösteren önemli hususlardan biridir. Eröz’ün tespitlerine göre Anadolu’ da şu Eftalit (Akhun) oymakları yer almaktadır: Şeditabdallı (Göktaş) -Ankara; Çokçabdal (Akgüller) -Tokat; Apdaldamı (Güzel yayla)-Tokat; Budalauşağı (Işıklı) -Malatya; Abdalan (Kaygısız) -Diyarbakır; Abdalân (Sırmalıoya) -Bingöl ; Abdalbodu (Yenihayat) -Çorum; Budalauşağı (Söğütlü) –Malatya (Eröz 1984:46).

Bunlardan başka, Aksaray, Ankara, Bingöl, Çorum, Denizli, Diyarbakır Erzurum, Gaziantep, Giresun, İçel, Kastamonu, Kayseri, Manisa, Samsun, Sinap, Sivas, Tokat, Trabzon, Van, Yozgat illerine bağlı yer adları arasında “Abdal” adı taşıyanlar da vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Abdal (Denizli, Giresun), Abdalandicle (Diyarbakır), Abdalata (Çorum), Abdalbodur (Çorum), Abdaldamı (Niksar / Tokat), Abdalhasan (Taşköprü / Kastamonu), Abdalkolu (Niksar / Tokat), Abdalkuyusu (Tarsus / İçel), Abdallar (Aksaray, Zile / Tokat), Abdallı (Vakfıkebir / Trabzon), Abdalmehmetbey (Salihli / Manisa), Abdalmezrası (Erciş / Van), Abdaloğlu (Gerze / Sinop), Abdalrum (Giresun), Aşağıabdallar (Besni / Gaziantep), Budala (Malatya, Karaağaç / Manisa), Cakallıabdallar (Besni / Gaziantep), Çokcaabdal (Zile / Tokat), Hasanabdal (Erciş / Van), Höyükabdallar (Yozgat), Karaabdal (Terme / Samsun), Koyunabdal (Akkışla / Kayseri), Köseabdal (Haymana / Ankara), Siskeabdal (Akçadağ / Malatya), Yakubabdal (Ankara) vd. (Köprülü, 1935:46, Gülensoy, 1995)

1.2 Atasözleri ve Deyimlerde Abdallar

“Abdallar” ile ilgili atasözü ve deyimlere girmiş pek çok söz mevcuttur (Gölpınarlı 1977). Türkçe’ye geçen “Abdallar” ile ilgili deyim ve atasözlerinden, Abdalların karakteristik özelliklerini sergileyen, bazılarına burada yer vermek istiyoruz:

  1. Abdala malûm olur.
  2. Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz.
  3. Abdalın karnı doyduktan sonra gözü yolda olur.
  4. Abdal alacayı, isli karacayı sever.
  5. Abdalın karnı doyunca gözü pabucundadır.
  6. Abdaldan paşa, ağaçtan maşa olmaz.
  7. Bir kaşıkla dokuz abdal doyar. Dokuz abdal bir kaşıkla geçinir.
  8. Dokuz abdal bir kilimde uyur; iki padişah bir iklime sığamaz.
  9. Abdalın giydiği aba / Biri dururken birine tövbe (İki evlilik için söylenmiştir.)
  10. Abdala ‘kar yağıyor’ demişler, ‘titremiye hazırım (durmuşum)’ demiş.
  11. Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır.
  12. Abdal (derviş) Tekkede, Hacı Mekke’de bulunur.
  13. Abdal Abdalı Tekkede, Hacı Hacıyı Mekke’de, Dürzü Dürzüyü Dakka’da bulurmuş.
  14. Abdal semirmes, ogri béyimas (Dilenci semirmez, hırsız zenginleşmez).
  15. Abdallık parayla-pulla değil.
  16. Kırk abdal doyuran.
  17. Hasan abdalı gibi

(Aksoy 1984: 103-104; Gölpınarlı 1977: 4; MKGM, 1992; Öztopçu 1992: 69).

1.3 Halk Anlatılarında Abdallar

Halk anlatıları, kültürü oluşturan unsurlar arasında önemli bir yere sahip olmaları yanında, değişik kültür ürünlerini bünyesinde bulundurma, koruma ve taşıma işlevleri de taşımaktadır. Abdalların hayatları etrafında oluşan menkabeler, fıkralar, halk hikâyeleri, masallar gibi halk anlatıları ile halk tiyatrosu kapsamına giren ortaoyunları, gölge oyunları, köy seyirlik oyunları vd. gibi anlatıma ve / veya gösterime dayalı ürünlerde zaman zaman “Abdallar”dan da söz edilmektedir. Tahir ile Zühre, Şah İsmail ile Gülizar gibi bazı hikâyelerde “kapı kapı dilenen”, “ayağında demir çarık, elinde demir âsâ dolaşıp karşılaştıkları insanlara gelecekten haber veren”, “çocukları olmayan karı kocaları, verdikleri elmalarla çocuk sahibi yapan” derviş tipleri “Rum Abdalı” adı verilen Kalenderî dervişlerdir (Ocak 1992b: 272-273).

1.4 Şâirlerin Diliyle Abdallar

Kaygusuz Abdal, Hatayî, Kul Mustafa, Balım Sultan, Hayretî, Dertli, Kemterî, Sersem Abdal, Agâhî Dede gibi pek çok halk şairi “Abdallar” konusunda da şiir söylemiş / yazmıştır.

Kaygusuz Abdal, “Abdal Mûsa”dan söz ettiği şiirinin bir dörtlüğünde “Abdallar”ı şöyle anmaktadır:

Urum Abdalları gelür dost deyü
Eğnimizde abâ, hırka, post deyü
Hastaları gelür derman isteyü
Sağlar gelür pîrim Abdal Mûsa’ya

(Eyuboğlu 1991: 109)

Hatâyî’nin bir şiirinde, “abdal”, “başı açık abdâl” şeklinde benzetme unsuru olarak kullanılmaktadır:

Men Hasen Hulku’r-Rızâ’nın bir muhibb-i âliyem
Hamdü lillâh kim hasetle kibr ü kinden hâliyem
Şâh Hüseyn-i Kerbelâ’nın baş açık abdâliyem
Kıblegâhımdır Muhammed, secdegâhımdır Ali

(Gölpınarlı 1992: 49)

Kul Mustafa’nın bir şiirinde teşhis sanatı yapılmakta, “Abdala karışmış posttadır gönül” denerek gönül “abdal”a benzetilmektedir:

Nesini sorarsın garip hâlimin
Çoktan beri yatar, hastadır gönül
Alışmış gurbete, geçmiş ilinden
Abdala karışmış posttadır gönül

(Gölpınarlı 1992: 218)

Balım Sultan’ın, bir şiirinde “Urum Abdalları”ndan şöyle bahsedilmektedir:

Biz Urum Abdallarıyız
Maksûdumuz yârdır bizim
Geçtik ziynet kabâsından
Gencînemiz erdir bizim

1 (Özmen 1998, 2.cilt: 21-22)

  1. yüzyıl Bektaşî şairlerinden Hayretî’nin “Abdallar” redifli şiirinde “Fazl-ı İlâhî çeşmesi”, “Câvidân” gibi sözlere yer vermesi Hurûfîliğin Abdallar üzerindeki etkisini göstermesi bakımından önemlidir. Anılan şiirde Abdalların “ölmeden evvel ölerek ebedî hayata kavuştukları” da ifade edilmektedir:

İçdiler Fazl-ı İlâhî çeşmesinden âb-ı Hızr
İtdiler kesb-i hayât-ı Câvidân Abdâllar
Öldiler ölmezden evvel oldılar hayy-ı ebed
Virdiler can buldılar bir özge cân Abdâllar

2 (Ergun 1944: 105-106)

Hayretî’nin “Keskin erler tîğ-ı uryanlar durur Abdâllar” nakaratlı murabbasında, Abdallar, “birer kemter gedâ” gibi görünseler de manâ âleminin padişahları olarak kabul edilmektedirler:

Sûretâ gerçi birer kemter gedâlardır bular
Âlem-i ma’nâda lâkin pâdişâlardır bular
Merve hakkı sôfiyâ ehl-i Safâlardır bular
Keskin erler tîğ-ı uryanlar durur Abdâllar

3 (Ergun 1944: 106-107)

Hayretî’nin “Cür’adânı getür Abdal yine hayrân olalım” nakaratlı murabbası da yine konumuzla ilgilidir:

Nice bir âyine-yi câm ile hodbîn olalım
Nice bir bâde-yi hamrâ gibi rengîn olalım
Gele yek reng gedâlar gibi miskîn olalım
Cür’adânı getür Abdal yine hayrân olalım

4 (Ergun 1944: 107-108)

Dertli’nin şu şiirinde de “hırka-yı Abdâl” ve “dergâh-ı Abdal”dan söz edilmektedir:

Ey gözüm görme cihanın efser-i hakanını
Hırka-yı Abdâlının başındaki külâhı gör

….

Girme bezm-i zâhide görme mürayîler yüzün
Dergeh-i Abdal’a gir de bezm-i hasullahı gör

5 (Özmen, 1998 3. cilt: 363)

Agâhî Dede’nin “abdala aşk olsun” redifli şiirinde Abdalların “tecerrüt cür’asını içen, harabat ehli sevdası çeken” kimseler oldukları belirtilmektedir:

Tecerrüt cür’asın nûş eyleyen abdala eyvallah
Harabat ehli sevdasın çeken abdala aşk olsun

6 (Ergun 1944: 279)

Kemterî’nin bir şiirine göre Abdallığın çekirdeğini “Allah, Muhammed, Ali” oluşturmaktadır. Bu şiirde “Cümle ululardan ulu” olarak görülen Abdallar arasında Hz. Hatice, Hz. Fatıma, Selman, Seyyid Battal Gâzi ve Hünkâr Hacı Bektaş Velî’nin adları geçmektedir. Şiirin ilk dörtlüğü şöyle:

Abdallığın binasını sorarsan
Allah bir Muhammed Ali Abdaldır
Hakîkât ilminin aslın sorarsan
Cümle ululardan ulu Abdaldır

7 (Gölpınarlı 1992: 38)

  1. Abdal Mahlaslı Halk Şairleri

2.1 Mahlas Alma Geleneği ve Abdal Mahlaslı Halk Şairleri

Tasavvufî zümrelere mensup halk şairlerinin, genellikle, derviş, sefil, kemter, kul, abdal gibi sıfatları mahlaslarına ekledikleri bilinmektedir. Bazı Alevî-Bektaşî halk şairleri, inançlarının gereği olarak veya kendilerini alçak gönüllü göstermek için Abdal sıfatını mahlaslarının bir parçası olarak kullanmışlardır.

“Abdal” mahlasını kullanan kırk iki halk şâiri tespit ettik. Bu şâirleri alfabetik olarak şöyle sıralayabiliriz:

  1. Abdal
  2. Abdal Dede
  3. Abdal Mehmet
  4. Abdal Musa
  5. Abdal Oğlan
  6. Abdal Pir Sultan
  7. Ârif Abdal
  8. Cafer Abdal
  9. Derun Abdal (Derunî Baba)
  10. Genç Abdal (Gencî)
  11. Güvenç Abdal (Genç Abdal?)
  12. Hüseyin Abdal (Hüseynî)
  13. Kalender Abdal
  14. Kara Abdal (Kara Baba)
  15. Kaygusuz Abdal
  16. Kazak Abdal
  17. Kılıç Abdal
  18. Koyun Abdal
  19. Kul Abdal
  20. Kumral Abdal
  21. Küçük Abdal (Köçek Abdal)
  22. Meczup Abdal
  23. Mesrur Abdal
  24. Meydan Abdal
  25. Miskin Abdal
  26. Muhyiddin Abdal
  27. Pinhan Abdal
  28. Pir Hâtem Abdal
  29. Pir Gaip Abdal
  30. Pir Sultan Abdal
  31. Pir Sultan Abdal (Serezli)
  32. Sadık Abdal
  33. Sefil Abdal (19.yy.)
  34. Sefil Abdal (20.yy.)
  35. Seher Abdal
  36. Sersem Abdal (Sersem Ali Dedebaba)
  37. Şahin Abdal
  38. Teslim Abdal
  39. Uryan Abdal
  40. Viran Abdal (Viranî)
  41. Yeşil Abdal
  42. Yûnus Abdal.

Bunlardan başka Ziya Baba ( Sezgin 1991: 280-281), Sorgunlu Sıdkı Baba (Durbilmez 1995: 196-204)… gibi halk şâirleri de bazı şiirlerinde “Abdal” mahlasını kullanmışlardır.

2.2 Yaşadıkları Yüzyıllara Göre Abdal Mahlaslı Halk Şairleri

  1. Yüzyıl: Türk edebiyatının en ünlü Alevî-Bektaşî şâirlerinden Kaygusuz Abdal 14. yüzyılda yaşamıştır. Abdal Musa’nın da aynı yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Abdal Musa da Alevî-Bektaşî şairleri arasında büyük üne sahiptir. Kaygusuz Abdal’ın bir şiirinde Abdal Musa’ya bağlılığını dile getirmesi, onun yaşadığı dönemde bile saygın olduğunu göstermektedir. Âşıkpaşazâde Tarihi, Künhü’l-Ahbar (Gelibolulu Âlî), Tâcü’t-Tevârih (Hoca Saadettin Efendi), Evliya Çelebi Seyahatnâmesi gibi bazı kaynaklarda adından söz edilse de Abdal Musa’nın hayatı hakkında yeterli bilgimiz yoktur (Bkz. Eyuboğlu 1991: 106-107). Kaygusuz Abdal’ın Menâkıb’ında, Antalyalı bir beyin oğlu olduğu yazılıdır. Bektaşîlerin dört halife makamından biri sayılan Mısırdaki Bektaşî tekkesinin kurucusudur. Alevî-Bektaşî şiirinin de kurucusu sayılmaktadır (Gölpınarlı 1992: 14). Pek çok Alevî-Bektaşî şâirini olduğu gibi Muhyiddin Abdal’ı da etkilemiştir.
  2. Yüzyıl: Bu yüzyılda yaşamış Abdal mahlaslı halk şairi Sadık Abdal’dır. Dimetokalı’dır. Henüz on üç, on dört yaşlarında iken tarikata heveslenmiş, yirmi iki yaşında iken de Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli)’a intisap etmiştir. Bir divanı vardır. “Sadık Abdal Divanı” 36 varaktan ve 968 beyitten oluşmuştur. Rüstem Abdal isimli birisi tarafından, 1155 Şabanında istinsah edilen ve bazı sayfaları eksik olan bu divanın bir nüshası Ankara Umumî Kütüphanesinde Hacı Bektaş kitapları arasında mevcuttur. Şiirleri daha çok ahlâkî öğütlerle doludur. Kızıl Deli, Hacı Bektaş Veli ve Otman Baba hakkında da şiirleri vardır (Ergun 1944: 207-210). Malatyalı Sadık Baba ve Çamlıca tekkesine bağlı Sadık Baba ile karıştırılmamalıdır. Bunlardan birincisi Hekimhan ilçesinin Güvenç köyünden olup 18. yüzyılda yaşamıştır. İkincisi ise 19.yüzyıl şairlerinden olup 1897’de vefat etmiştir.

Otman Baba velâyetnâmesi yazarı Köçek / Küçük Abdal’ın da 15. yüzyılın sonunda, 16. yüzyılın birinci yarısında yaşadığı tahmin edilmektedir.

  1. Yüzyıl: Abdal mahlaslı halk şairlerinin en fazla 16. yüzyılda yaşamış olduğunu görüyoruz. Pir Sultan Abdal, Virân Abdal (Viranî), Muhyiddin Abdal, Kalender Abdal, Koyun Abdal, Hüseyin Abdal, Seher Abdal, Neşter Abdal, Sersem Abdal, Miskin Abdal, Pir Gaib, Meczub Abdal ve Pir Gaib Abdal gibi şairler bu yüzyılda yaşamıştır. Yedi büyük Alevî- Bektaşî şairinden sayılan Pir Sultan Abdal ve Virân Abdal da bunlar arasında yer almaktadır. Boratav’a göre bu yüzyılın en önemli iki Bektaşî şâirinden biri Muhyiddin Abdal’dır (Boratav 1968: 351). Hatta, Ocak’a göre, 16. yüzyılın sonlarıyla 17. yüzyılın başlarında yetişmiş Kalenderî şâirlerin en kuvvetli temsilcisi Muhyiddin Abdal’dır (Ocak 1992: 226).

Kalender Abdal ile Balım Sultan’ın kardeşi olan Kalender Çelebi’nin aynı kişi olabilceği ileri sürülmüştür (Gölpınarlı 1992: 14). Fakat yapılan araştırmalar sonucu bunların aynı kişi olmadıkları tespit edildi. Kalender Abdal, Baskil’in Şeyhhasan köyündendir. Şeyh Ahmet Dede’nin torunudur. 16. yüzyıllın sonu ile 17. yüzyılın başlarında yaşamıştır. Şeyhhasanlı (Baskil-Elâzığ) Teslim Abdal’ın da babasıdır (Aslanoğlu 1989:24). Koyun Abdal, Kalender Çelebi’nin müritlerindendir. Kalender Çelebi ayaklanmasına katılmıştır. 1645’te ölen Koyunoğlu ile aynı kişi olup olmadığı tartışmalıdır. Muhyiddin Abdal, Balım Sultan’dan inâbe almış, Akyazılı İbrahim Baba’ya bağlanmıştır. Viran Abdal mahlasını da kullanan Viranî, Balım Sultan’a intisap etmiştir (Ergun 1944: 214).

Muhyiddin Abdal Aydınlı, Koyun Abdal Akkışlalı (Kayserili), Muhyiddin Abdal ve Hüseyin Abdal Edirne’de yaşamıştır. Divriği’nin Çamşıhı yöresinde de bir Hüseyin Abdal’ın yaşamış olması araştırmacıların işini zorlaştırmaktadır. Muhyiddin Abdal, Rumeli’ye giderek bugün Bulgaristan ve Romanya sınırları içinde olan pek çok yeri gezip görmüştür. Meczub Abdal’ın Otman Baba dergâhının postnişini Zati Baba’dan el aldığı, elinde sazı ile Deliorman ve Dobruca civarında yaşadığı bilinmektedir. Miskin Abdal, Azerbaycanlı olup Gedebes’in Büyük Garamurad köyünde doğduğu belirtilmektedir (Sakaoğlu, Alptekin, Şimşek 1986: 9-10).

Kalender Abdal’ın mezarı Elâzığı’ın Baskil ilçesine bağlı Şeyhhasan köyünde, Koyun Abdal’ın mezarı Kayseri’nin Akkışla ilçesine bağlı Koyun Abdal köyündedir. Muhyiddin Abdal’ın mezarı Edirne’nin Lalapaşa ilçesinde, Bulgaristan sınırı yakınlarındaki “Muhittin Baba Tepesi”ndedir (Durbilmez 1996: 427-438).

Kalender Abdal, Seher Abdal ve Hüseyin Abdal’ın aruzlu ve heceli şiirleri vardır. Pek çok şâiri etkileyen Miskin Abdal, halk şiirinin geraylı, koşma ve divanî gibi şekillerinde şiirler söylemiş / yazmıştır. Koyun Abdal velâyetnâmesi vardır. Köçek / Küçük Abdal, Otman Baba velâyetnâmesi yazarı olarak tanınmaktadır. Velâyetnâmenin her bölümü arasında şiirlerine de yer vermiştir. Koyun Abdal velâyetnâmesi henüz yayımlanmamıştır. Muhyiddin Abdal’ın bir divanı mevcuttur.

Çok tanınmış olmasına rağmen Pir Sultan Abdal’ın hayatı hakkında yeterli bilgi ve belgeler bulunmamaktadır. Pir Sultan Abdal’ın oğullarından olduğu tahmin edilen Pir Gaip Sultan’ın hayatı hakkında da fazla bilgi yoktur. Sersem Abdal’ın, Balım Sultan müritlerinden olduğu ve 958 (M.1551)’de Hacı Bektaş hankâhı postnişinliğine tayin edildiği, 977 (M.1569)’da vefat ettiği bilinse de hakkında yeterli bilgimiz yoktur (Ergun 1944: 228). Bazı şiirlerinde Hüseynî mahlasını kullandığı bilinen Hüseyin Abdal, mesleği helvacılık olduğu için “Helvacı Hüseyin” adıyla da tanınır. Bektaşî şairidir.

Seher Abdal’ın, değişik mecmualarda şiirleri mevcuttur. Bektaşî şâirlerinden olduğu şiirlerinden anlaşılmaktadır (Eyuboğlu 1991: 170-171). Battal Gâzi’yi pir tanımaktadır. Aruzlu şiirleri çoktur. Dördüncü Murad dönemi şairlerinden Kul Mustafa’nın bir şiirinde Neşter Abdal’dan söz edilmektedir.

  1. Yüzyıl: Kazak Abdal ve Yeşil Abdal bu yüzyılda yaşayan Bektaşî şairlerindendir. Abdal, Abdal Dede, Abdal Oğlan, Kul Abdal, Teslim Abdal gibi halk şairlerinin hayatları hakkında hiçbir bilgimiz bulunmayıp, anılan şairlerin 17. yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Bunlardan “Abdal” mahlası kullanan halk şairi, Muhyiddin Abdal ile karıştırılmakta, Muhyiddin Abdal’ın bazı şiirleri bu şâire mal edilmektedir (Ergun 1955: 26). Gölpınarlı, bu şâirin Pîr Sultan Abdal olabileceğini tahmin ederken (Gölpınarlı 1992: 8), kimi araştırıcılar da Kul Budala ile aynı kişi olabileceğini ileri sürer (Özmen 1998, 3.cilt: 55). 160 yıllık (şimdi 180 yıllık) bir mecmuada biri “Abdal”, ikisi “Kul Abdal” mahlaslı üç deyişin varlığından bahsedilmesi (Gürel 1980: 142) “Kul Abdal”ın “Abdal” ile aynı kişi olup olmadığı sorusunu akla getirmektedir. “Abdal Dede”nin de “Abdal” ile aynı kişi olup olmadığı bilinmemektedir. Ergun’un belirttiğine göre 17. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı tahmin edilen (Ergun 1944: 96) Teslim Abdal, Yeniçeri ocağında “Halife Baba” mertebesine yükselmiştir. Dördüncü Murad döneminde yaşadığı ileri sürülmekle birlikte, bir şiirinden hareketle Kanunî devrinde yaşadığı ve Bağdad’ın alınışını (1534) gördüğü sanılmaktadır. Keşan’a bağlı Teslim Abdal köyünde, Denizli’de ve Çorum’un Teslim köyünde “Teslim Abdal Türbesi” bulunmaktadır.

Kazak Abdal, Balım Sultan’a bağlıdır. Kazak Türkleri’nden olduğu için bu adı kullanmış olabilir. Annesinin Rus çarının kızı olduğunu belirten söylence, babasının da Kazak Türkü olabileceği yönündeki görüşümüzü desteklemektedir. Balım Sultan’a bağlandıktan sonra “Kazak Abdal” olarak anılmıştır. Kaygusuz Abdal tarzında şiirleri vardır. Bir şiirinde adının Ahmet olduğunu söylemektedir. Kazak Abdal’ın olarak bilinen “beğenmez” redifli şiir, Muhyiddin Abdal adına da kayıtlıdır.

Kazak Abdal ve Yeşil Abdal Balkanlarda yaşamıştır. Söylenceye göre Kazak Abdal’ın asıl adı Ahmet olup, Demir Baba tarafından verilmiştir. Yeşil Abdal da Demir Baba dergâhına hizmet etmiştir. Deliorman ve Dobruca yöresinde yaşadığı bilinen Yeşil Abdal, Keçideresi’ndeki Kanaat Baba mezarlığında gömülüdür.

Uryan Abdal’ın 17. veya 18. yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir.

  1. Yüzyıl: Cafer Abdal ve (Özmen 1998, 3.cilt: 285). Uryan Abdal’ın 18. yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Elmalı Baba’nın müritlerinden bir Bektaşî olduğu şiirlerinden anlaşılan Uryan Abdal’ın 17. yüzyılda yaşamış olduğu da ileri sürülmektedir. Her iki şairin hayatı hakkında da hiçbir bilgimiz yoktur.

19.Yüzyıl: Derun Abdal, Genç Abdal, Mesrur Abdal, Sefil Abdal, Abdal Pir Sultan gibi “Abdal” mahlaslı halk şairlerinin l9. yüzyılda yaşadıkları tahmin edilmektedir. Mesrur Abdal’ın hayatı hakkında hiçbir bilgi sahibi değiliz. Diğerleriyle ilgili bilgiler de çelişkilidir. Sözgelimi, Genç Abdal (Gencî) mahlası taşıyan şiirlerin Güvenç Abdal’a ait olduğu ileri sürülmektedir. Güvenç Abdal’ın adı Hacı Bektaş Veli velâyetnâmesinde geçmektedir. Mezarı Hacı Bektaş Veli Türbesi içindedir. Hacı Bektaş ile çağdaş olan Güvenç Abdal ve Genç Abdal mahlaslı şiirlerin ilişkisi tartışmalıdır. Genç Abdal mahlaslı bir şairin de 19. yüzyılda yaşamış olması bu konuda hüküm vermemizi iyice zorlaştırmaktadır. İkinci Genç Abdal, Eskişehirli olup Şeyh Gâzi ve Şücaüddin Velî tekkelerine bağlıdır. Gencî mahlasını da kullanan bu şâir 1874’te vefat etmiştir (Özmen 1998, 1.cilt: 437).

Gölpınarlı 17. yüzyılda, Ergun 18.yüzyılda yaşadığını tahmin etse de Derun Abdal’ın 19. yüzyılda yaşadığı söylenmektedir (Çelebi 1991). Babası Seyit Hasan Baba’dır. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1899’da 81 yaşındayken vefat etmiştir. Hacı Bektaş Veli dergâhı postnişini olan Feyzullah Efendi’nin müritlerindendir. Tokat’ın Erbaa ilçesine bağlı Keçeci köyünde yaşamış, hayatı etrafında pek çok söylence oluşmuştur. İyi derecede Arapça ve Farsça öğrenmiş, Câvidân’ı Türkçe’ye çevirmiştir.

Şiirlerinde Sefil, Sefil Abdal, Sersem Sefil gibi mahlasları kullanan şairin, cönklerde şiirlerine rastlanan Sefil Ali ve / veya Sefil Ahmet ile aynı kişi olabileceği de tahmin edilmektedir. Bektaşî ulularından Fethi Baba’ya bağlı olduğu şiirlerinden anlaşılmaktadır. Şiirlerinin dili sadedir.

20.Yüzyıl: Yirminci yüzyılda Abdal Sıdkı (Sıdkı Gök), Turgut Abdal (Turgut Koca) gibi halk şairleri “Abdal” mahlaslı şiirler yazmışlar / söylemişlerdir.

Araştırmacı, şâir ve bestekâr Turgut Koca da bazı şiirlerinde Turgut Baba, bazılarında ise Turgut Abdal mahlasını kullanmıştır. 1921’de İstanbul’da doğmuştur. Şâir Kâzım Baba’nın oğludur. 1944’te Halis Baba’dan nasip alarak tarikata giren şair, Bedri Noyan’dan babalık, 1978’de de halîfelik almıştır. Bektaşî-Alevî Şâirleri ve Nefesleri, Kâzım Baba Dîvânı, Şevki-Hayatı ve Şiirleri, Güldeste gibi kitapları yayımlanmıştır (Özmen 1998, 5.cilt: 367).

“Sıdkı”, “Hacı Sıdkı”, “Sefil Sıdkı”, “Miskin Sıdkı” ve “Abdal Sıdkı” mahlaslarını kullanan Sıdkı Gök, 1898 / 99’da Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Tiftik köyünde doğmuş, 24 Şubat 1961 Cumartesi günü vefat etmiştir. Mezarı Tiftik köyündedir. Kadirî şairlerdendir. Dinî ve Ahlâkî Öğütler (Gök 1952) adlı yayımlanmış bir kitabı ve yayımlanmamış el yazması bir şiir defteri bulunmaktadır (Durbilmez 1995: 196-204).

Bilinmeyenler: 1713 tarihli bir cönkte “Yûnus Abdal” mahlaslı bir şiire rastlanmaktadır (Tatçı 1991: 54). Söz konusu şiir Öztelli’nin Yunus Emre adlı eserinde de yer almaktadır (Öztelli 1986: 168-169). Bu şiirin Yunus mahlaslı şairlerden kime ait olduğu bilinmemektedir. İbrahim Aslanoğlu’nun “Pir Sultan Abdallar” adlı kitabında; Pir Sultan Abdal (16.-17.yüzyıl), Pir Sultan’ım Haydar (Merzifonlu veya Çorumlu), Pir Sultan Abdal (Halil İbrahim), Abdal Pir Sultan (19. yüzyıl), Pir Sultan Abdal (aruz şairi) adlarını / mahlaslarını taşıyan altı şaire yer verilmiştir. Pir Yakup’un bir şâirnâmesinde / âşıknâmesinde adı geçen “Şahin Abdal” mahlaslı halk şairinin hakkında da hiçbir bilgiye sahip değiliz. Kendisinden bahsedilen dörtlükte geçen yer adından hareketle bu şairin Sivas Keskin’den olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç

Abdallar, Türk kültürü içinde önemli yere sahip olan halkbilimi ürünlerini pek çok bakımdan etkilemiş bir zümredir. Atasözleri, deyimler, hikâye, efsane, masal ve fıkralar üzerinde etkileri yanında “Abdallar”dan söz eden şiirlerin çokluğu da dikkat çekicidir. “Abdal” mahlaslı kırktan fazla halk şairi tespit ettik. Yapılacak araştırmalarla başka şairlerin de “Abdal” mahlası kullandığı ortaya çıkarılabilir. Tespit ettiğimiz halk şairleri hakkında yeterli bilgi ve belge bulamadık. Bilgilerin tamamına yakını söylencelerden ibaret. Çoğu sözlü kültür geleneği içinden tespit edilerek yazıya geçirilmiş olan şiirlerin farklı şairler adına kaydedilmiş olduğu da görülmektedir. Aynı mahlası kullanan farklı şairlerin şiirlerinin hangi şaire ait olduğu tam olarak bilinmezken, aynı şairin birden çok mahlas kullanmış olabileceği ihtimali de araştırıcıların işini zorlaştırmaktadır. Zorluklara rağmen, elde edilen bilgiler, “Abdallar”ın Türk kültürü ve edebiyatında önemli bir yeri olduğunu göstermektedir.

Notlar

  1. Balım Sultan’ın şiirinin tamamı şöyle:

Biz Urum Abdallarıyız
Maksûdumuz yârdır bizim
Geçtik ziynet kabâsından
Gencînemiz erdir bizim

Dâim kılarız biz zârı
Harc eyleriz elde varı
Dost yoluna verdik seri
Münkirimiz hârdır bizim

Aşk bülbülüyüz öteriz
Râh-ı Hakk’a yüz tutarız
Mânâ gevherin satarız
Müşterimiz vardır bizim

İstivâyı gözler gözüm
Sebü’l-mesânîdir yüzüm
Ene’l-Hakk’ı söyler sözüm
Mirâcımız dârdır bizim

Haber aldık Muhammed’den
Geçmeyiz zât u sıfattan
Balım nihân söyler Zât’tan
İrşâdımız sırdır bizim

(Özmen 1998, 2.cilt:21-22)

  1. Hayretî’nin anılan kasidesinin tamamı şöyledir:

Buldular ol bî-nişandan çün nişan Abdâllar
Lâ-mekân ilinde tuttular mekân Abdâllar

Satdılar bir yâre cümle iki âlem rahtını
Yapamadılar dükkân içre dükkân Abdâllar

İçdiler Fazl-ı İlâhî çeşmesinden âb-ı Hızr
İtdiler kesb-i hayât-ı Câvidân Abdâllar

Öldiler ölmezden evvel oldılar hayy-ı ebed
Virdiler can buldılar bir özge cân Abdâllar

Oldular çün kim sırât-ı-müstakîmin sâliki
Olsalar Hızr ile tan mı hem-inan Abdâllar

Cümle nefsânî murâdâtı çü dilde sürdiler
Oldılar mâ’nîde şâh-ı kâm-rân Abdâllar

Sakınup düzd-i hevâdan gerçek erler himmetin
Söylediler şehr-i dilde pâs-bân Abdâllar

Eylemişdür her biri ifrîtini nefsin zebûn
Sûretâ seyr itdüğin şol nâ-tüvân Abdâllar

Basdılar çün küştî-gîr-i nefsi tan mı olsalar
Baş açık meydân içinde pehlivân Abdâllar

İrdiler tahkîke taklîdin yıkup bünyâdını
Buldular vîrânede genc-i nihân Abdâllar

Düşmeninden ehl-i beyt-i Ahmed’in olup berî
Oldılar candan muhibb-i hânedân Abdâllar

Kerbelâ’da can revân idenler içün teşne leb
İtdiler göz yaşların âb-ı revân Abdâllar

Umaram yarın olalar ümmet içre sürh rû
İtdiler gözden bugün çün hun-feşân Abdâllar

Yandılar nâr-ı cefâya bunda yarın umaram
İdeler Ahmed livâsın sâyebân Abdâllar

Mustafâ bahrinde gavvâs oldılar çün buldılar
Gevher-i El-fakr ü fahrî’den nişân Abdâllar

Eylemez vesvâs-ı Şeytân-ı recîm anlara kâr
İtdiler çün Şâh ismin Hızr-ı cân Abdâllar

Bunda ol mesmûm-ı râh-ı dîn Hasen Şâh aşkına
İtdiler çün nûş nîş-i cân sitân Abdâllar

Bezm-i mahşerde ümîd oldur ki yarın içeler
Sâki-yi kevser elinden nûş-i cân Abdâllar

Hem tutup her dem Hüseyn-i ibn-i Ali’nin mâtemin
Ağlaşup gözden dökerler bunda kan Abdâllar

Umaram handân u hurrem yarın anınla bile
İdeler seyr-i gülistân-ı cinân Abdâllar

Oldılar Zeynü’l-ibâd’ın çün ibâdı oldılar
Cân u dil milkinde şâh-ı şeh nişân Abdâllar

Bâkır’ın sertâc idinüp ayağı toprağını
İşin altun eylediler bî-gümân Abdâllar

Peyrev olup pîşrev idindiler çün Ca’fer’i
Menzil-i maksûda irdiler hemân Abdâllar

İtdiler Şâh-ı Horasan’ın ayağı tozını
Cân u dil çeşmine kûhl-i İsfahân Abdâllar

Şeh Takî vü Nâkî’nin medhini bülbül gibi
Subh u şâm idindiler vird-i zebân Abdâllar

Oldılar çün Askerî’nin askeri kimden ne gam
Âlemi seyr eylesünler şâdmân Abdâllar

Var ümîdim kim doğup bir gün güni mü’minlerin
İre devr-i Mehdi-yi sâhib-zamân Abdâllar

Zulmet-i gafletden arınup cihân mülki tamâm
İrişe Hak’dan inâyet nâgehân Abdâllar

Bir hidâyet necmidir her dağ-ı reh mâ’nîde kim
Menzilinden sâlike virür nişân Abdâllar

Hayretî’yim gam şebinde koyasız lâyık mıdır
Olmayasız ol garîbe mihribân Abdâllar

Siz erenlerden niyâz oldur ki reddolunmaya
Eyledi meydanda çün rûh-i revân Abdâllar

(Ergun 1944: 105-106)

  1. Hayretî’nin söz konusu murabbasının tamamı şöyledir:

Olmayup âlemde sûret satmada dellâllar
Kîl ü kâli kazıdı defterden ehl-i hâller

Vâkıf-ı esrâr-ı aşk-ı Hak olan kattâller
Keskin erler tîğ-ı uryanlar durur Abdâllar

Na’ller kim kesdiler râh-ı Hudâ’ya dâldir
Tâlibi cezb itmeğe her biri bir çengâldir

Dağlar rûşen delîl-i meclis-i ikbâldir
Keskin erler tîğ-ı uryanlar durur Abdâllar

Bezm-i dilde her elif bir şem’-i cân efrûzdur
Münkirin kalbinde lâkin tîr-i âhen dûzdur

Gicesi Kadr oldı bunların günü Nevrûzdur
Keskin erler tîğ-ı uryanlar durur Abdâllar

Çün bular râh-ı tarîkatde gelüp hâk oldular
Zerre iken mihr-i âlemtâb-ı eflâk oldular

Gıll u gışdan saykal-ı tevhîd ile pâk oldular
Keskin erler tîğ-ı uryanlar durur Abdâllar

Sûretâ gerçi birer kemter gedâlardır bular
Âlem-i ma’nâda lâkin pâdişâlardır bular

Merve hakkı sôfiyâ ehl-i Safâlardır bular
Keskin erler tîğ-ı uryanlar durur Abdâllar

Cism sûretde hemân ma’nâda bunlar cândır
Âlem-i ma’nâya her bir sözleri burhândır

Kisvet-i fakr içre bunlar da birer sultândır
Keskin erler tîğ-ı uryanlar durur Abdâllar

Pâdişehsin Hayretî Hünkâr’a gerçek kulsun
Âstân-ı devletinde bende-yi makbûlsün

Sen de bir dîvânesi ol bunların ma’kûlsün
Keskin erler tîğ-ı uryanlar durur Abdâllar

(Ergun 1944: 106-107)

  1. Haydetî’nin bu murabbasının tamamı şöyledir:

Nice bir zülf gibi hâk ile yeksân olalım
Nice bir turraları gibi perîşân olalım
Açılalım leb-i dilber gibi handân olalım
Cür’adânı getür Abdal yine hayrân olalım

Silelim gel berü âyine-yi kalbin tozını
Açalım kûhl-i gubâr ile yine cân gözini
Kulağa komayalım Hâce Fakîh’in sözini
Cür’adânı getür Abdal yine hayrân olalım

Kalmayup gülşen-i dilde eser-i hâr-ı melâl
Yeridir açıla yer yer gül-i gülzâr-ı hayâl
Müfti-yi aşk çü fetvâ virüben itdi helâl
Cür’adânı getür Abdal yine hayrân olalım

Yıkuben zühd ü vera’mülkini vîrân idelim
Girelim cân u gönül şehrini seyrân idelim
Cem’ olup bir araya sohbet-i rindân idelim
Cür’adânı getür Abdal yine hayrân olalım

Nice bir âyine-yi câm ile hodbîn olalım
Nice bir bâde-yi hamrâ gibi rengîn olalım
Gele yek reng gedâlar gibi miskîn olalım
Cür’adânı getür Abdal yine hayrân olalım

Aşk esrârının anlamağa keyfiyyetini
Ni’met-i hân-ı gamın almak içün lezzetini
Hayretî’nin dahi arturmak içün hayretini
Cür’adânı getür Abdal yine hayrân olalım

(Ergun 1944: 107-108)

  1. Dertli’nin şiirinin tamamı:

Gir melâmet mülküne mâlik oluk şâhı gör
Ebr olup eflâki tuttu ettiğin eyvâhı gör
Ey gözüm görme cihanın efser-i hakanını
Hırka-yı Abdâlının başındaki külâhı gör

Ebruvan mihrabını bilmez taşa eyler sücûd
Ahsen-i takvime bakmaz vaiz-i gümrâhı gör
Girme bezm-i zâhide görme mürayîler yüzün
Dergeh-i Abdal’a gir de bezm-i hasullahı gör

Bezm-i aşkı bilmeyüp ta’n eyleme zâhit bizi
Nokta-yı Bâ ismini zikr eyle Sırrullah’ı gör
Dön ziyaret eyleme İbrahim’in bünyâdını
Dertli’nin kalbin ziyaret eyle Beytullah’ı gör

(Özmen 1998, 3.cilt: 363)

  1. Agâhî Dede’nin “abdala aşk olsun” redifli şiiri şöyledir:

Tevellâsın, teberrâsın bilen abdala aşk olsun
Temennâsın, tesellâsın bulan abdala aşk olsun

Havayi “seyrfillâh” eyleyen dervişe şeydallah
Fenâfillah sevdasın eden abdala aşk olsun

Tecerrüt cür’asın nûş eyleyen abdala eyvallah
Harabat ehli sevdasın çeken abdala aşk olsun

Abasından, kabâsından geçüp bu dehri faninin
Fenâ vü fakr dibâsın giyen abdala aşk olsun

Dilâ bu “çille-yi merdan” çıkarmış câna teslimiz
Bu “esma”nın “müsemmâ”sın duyan abdala aşk olsun

Niyaz ile vücudun eyleyüp mir’atı yezdanî
Gönül âyinesi pasın silen abdala aşk olsun

Muhibb-i Hanedâha sathezaran aferin olsun
Olar ki şol ahibbasın seven abdala aşk olsun

Erenler tâlibi esrara bizden çok niyaz eyleyen
Şarab-ı aşkın âlâsın bulan abdala aşk olsun

Ey Agâhî yine bir tarz-ı dervişâne nazm ettin
Hezaran hüsnü hemtasın bilen abdala aşk olsun

(Ergun 1944: 279)

  1. Kemterî’nin Abdallardan bahsettiği bu şiiri şöyledir:

Abdallığın binasını sorarsan
Allah bir Muhammed Ali Abdaldır
Hakîkât ilminin aslın sorarsan
Cümle ululardan ulu Abdaldır

Ben bu Abdallıktan geriye kalmam
Tuttum Abdallığı elimden salmam
Hem Hatice, hem Fadime, hem Selman
Kemerbestelerin beli Abdaldır

Muhammed kırklarda bir hayâl gördü
Ol hayâl ne imiş aslına erdi
Firdevs-i âlâdan içeri girdi
Öten bülbüllerin dili Abdaldır

Muhammed kırklara “belî bes” dedi
Ali’yi görünce Allah dos(t) dedi
Hak Muhammed Abdal olmak istedi
Muhammed Ali’nin yolu Abdaldır

Dertli Kemter anladın mı hisâbı
Seyyid Battal Gâzi, Abdülvahâb’ı
Hem doksan bin halifenin sahabı
Hünkâr Hacı Bektaş Velî Abdaldır

(Gölpınarlı 1992: 38)

Kaynakça

Aslanoğlu, İbrahim (1984): Pir Sultan Abdallar. İstanbul.

Aslanoğlu, İbrahim (1989): “Bir Soydan Gelen Dört Şair” Fırat Havzası II.Folklor ve Etnoğrafya Sempozyumu (5-7 Kasım 1987) Bildirileri. Elâzığ.

Aksoy, Ömer Asım (l984): Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü I, Atasözleri Sözlüğü, 4.Basılış, Ankara.

Ayata, Saim (1997): Kayseri Merkezinde Meskun Abdalların Dini İnançları Üzerine Bir Araştırma, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Kayseri.

Babinger, F(ranz)- F(uad) Köprülü (1996): Anadolu’da İslâmiyet. (Çev.Râgıb Hulûsi, Yay.Hzl. Mehmet Kanar), İstanbul.

Barkan, Ömer Lütfi (1942): “Kolonizatör Türk Dervişleri” Vakıflar Dergisi, c.11, İstanbul.

Bayrı, M.Halid (1949): “Bektaşî Şairleri II, Pir Gaib Abdal” Türk Folklor Araştırmaları, nr.3 (Ekim 1949), İstanbul. s.38-39.

Bayrı, M.Halid (1957): Virânî, Hayatı ve Eserleri. İstanbul.

Çelebi, Abdullah (1991): Amasyalı Fedayî Baba Dîvânı. İstanbul.

Dağlı, Yahya Muhtar (1935): Bektaşi Tomarı ve Nefesleri. İstanbul.

Durbilmez, Bayram (1995): “Sorgunlu Halk Şâiri Sıdkı Baba” Tuncer Gülensoy Armağanı, (Hzl. Ahmet Buran), Kayseri.

Durbilmez, Bayram (1996): “Muhyiddin Abdal’ın Tuyug ve Mânileri” Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, nr. 7, Kayseri.

Durbilmez, Bayram (1998a): Muhyiddin Abdal Dîvânı (İnceleme-Tenkitli Metin), Yayımlanmamış Doktora Tezi, Elâzığ.

Durbilmez, Bayram (1998b): “Muhyiddin Abdal’ın Hayatı Etrafında Oluşan Menkabeler” I.Uluslar arası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri. Ankara.

Durbilmez, Bayram (1999): “Muhyiddin Abdal’a Göre Hacı Bektaş ve Otman Baba” Folklor-Edebiyat, nr. 18, (1999 / 2), Ankara.

Durbilmez, Bayram (2001): “Muhyiddin Abdal’ın Seyrannâmesi Üzerine” Yol, nr. 10, (Mayıs 2001) Ankara.

Durbilmez, Bayram (2002): “Yunus Emre ve Muhyiddin Abdal Divanlarında Gönül”, Folklor-Edebiyat, nr. 30, (2002 / 2), Ankara.

Elçin, Şükrü (1988): Halk Şiiri Antolojisi. Ankara,.

Eröz, Mehmet (l984): “Sosyolojik Yönden Türk Yer Adları” Türk Yer Adları Sempozyumu Bildirileri, (ll-l3 Eylül l984),Ankara.

Ergun, Sadeddin Nüzhet (1944): Bektaşî Şairleri ve Nefesleri. İstanbul.

Eyuboğlu, İsmet Zeki (1991): Alevi-Bektaşi Edebiyatı. İstanbul.

Gök, Hacı Sıdkı (1952): Dinî ve Ahlâkî Öğütler. Yozgat.

Gölpınarlı, Abdülbâki (l953): Pir Sultan Abdal, Hayatı, Sanatı, Eserleri. Ankara.

Gölpınarlı, Abdülbâki (l977): Tasavvuf’tan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri. İstanbul.

Gölpınarlı, Abdülbâki (1992): Alevî Bektâşî Nefesleri. 2.Baskı, İstanbul.

Gülensoy, Tuncer (1995): Türkçe Yer Adları Kılavuzu. Ankara.

Günay, Umay (1999): “Pir Sultan Abdal Üzerine Bir Değerlendirme” Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi. Genişletilmiş ve Gözden Geçirilmiş 3. Baskı, Ankara.

Gürel, Ziya (1980): Halk Âşıklarından Deyişler. Ankara.

Güzel, Abdurrahman (1981): Kaygusuz Abdal. Ankara.

Güzel, Abdurrahman (1987): Kaygusuz Abdal Bibliyografyası. Ankara.

Güzel, Abdurrahman (1981): Kaygusuz Abdal. Ankara.

Güzel, Abdurrahman (2000?): Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı. Ankara.

Güzelbey, Cemil (1972): “Abdallar” Folklor, nr.25 (Mayıs 1972), s.21-25.

Koca, Turgut (1990): Bektaşi Nefesleri ve Şairleri (13.yüzyıldan 20.yüzyıla kadar). İstanbul.

Konukçu, Enver (1973). Kuşan ve Akhunlar Tarihi. Erzurum.

Köprülü, M.Fuad (1935): “Abdal”, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi. İstanbul.

Köprülü, M.Fuad (1989): Edebiyat Araştırmaları 2. İstanbul.

Ocak, Ahmet Yaşar (1990): İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü. (Genişletilmiş 2.Basım), Ankara.

Ocak, Ahmet Yaşar (1992a): Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfilik: Kalenderîler (XIV-XVII.Yüzyıllar). Ankara.

Ocak, Ahmet Yaşar (1992b): “Türk Folklorunda Rum Abdalları” IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, II. Cilt Halk Edebiyatı. Ankara.

Oytam, M.Tevfik (1970): Bektaşiliğin İçyüzü. İstanbul.

Özmen, İsmail (1998): Alevi Bektaşi Şiirleri Antolojisi, 5 cilt. Ankara.

Öztelli, Cahit (1971): Pir Sultan abdal, Bütün Şiirleri. İstanbul.

Öztelli, Cahit (1986): Yunus Emre. İstanbul.

Öztopçu, Kurtuluş (1992): Uygur Atasözleri ve Deyimleri. İstanbul.

Pala, İskender (1996): “Kıyâfât-ı Abdâlân Şerhi”, Şairlerin Dilinden. İstanbul.

Pekarskiy, Edourd (1945): Yakut Dili Sözlüğü, c.1, İstanbul.

Sakaoğlu, Saim- Ali Berat Alptekin- Esma Şimşek (1986): Âzerbaycan Âşıkları ve El Şairleri, 2 cilt, İstanbul.

Sezgin, Abdülkadir (1991): Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik. 3.Baskı, İstanbul.

Tatçı, Mustafa (1991): Âşık Yunus ve Diğer Yunusların Şiirleri. Ankara.

Ülkütaşır, M. Şakir (1981): “Abdallar” Türk Kültürü, nr. 64 (Şubat 1968), Ankara. S.251-255.

www.alewiten.com, 7.11.2002

  • Hüseyin Gâzi Vakfı – Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü işbirliğiyle düzenlenen “Alevî-Bektaşî Edebiyatı Sempozyumu” (Ankara, 7-8 Eylül 2002) için hazırlanan ve sunulan bildiri metnidir.

2 Temmuz Sivas Kırımı, Devletin Alevi Toplumuna Verdiği Bir Gözdağıydı

0

İsmail Kaygusuz

2 Temmuz 93’te Sivas’ta
Madımak’tan göğe yükseliyor kızıl yalımlar
Seyre çıkmış polisler jandarmalar
İçinde Ozanlar yazarlar sanatçılar

Cayır cayır türküler şiirler
Tutuştu yandı sazların telleri
Şeytan diyor ki,
Saçlarından yakalayıp aynı ateşe doğru sürmeli
Çok şükür dışardaki vatandaşlara birşey olmamıştır diyen Çiller’i

2 Temmuz 93’te Sivas’ta
Madımak’tan kara dumanlar yükseliyor gökyüzüne
Madımak’tan kızıl yalımlar yükseliyor
Ama içindekilerden tek çığlık yok

Edibe’nin saçları yandı
Kirpikleri kaşları yandı
Sonra ateş tüm bedenini sardı
Yetiş ya Ali! dedi sustu

Dışarıda itler kurtlar ulurken
Onlar nefes söyleyerek
Onlar semah dönerek
Onlar şiir okuyarak
Ve onlar saz çalarak yandılar

Hasret’in önce sazı tutuştu
Elinden bırakmadı onu
Merhaba çocuk la karşıladı alevi
Ah Dört Kurşun olsaydı dedi
Bu canı sana vermezdim
Koca Nesimi’nin
Bıçak vurulmamış Kızılbaş bıyıkları
Tutuşmuş yanıyordu
Üç telli curasını bırakmamış
Hala Olef Palma’ya ağıt söylüyordu

Asım Bezirci
Yeni kitabının başında yakalandı alevlere
Kağıtları yanıp kül olunca
Kömürleşmiş kalemiyle duvara
Beni okuyun diye yazdı
Parmakları yanmadan önce

Akarsu sazına düzen vermekteydi
Dumanlar gözlerine dolduğunda
Alevlere dolanmış eşini farketti bir an
Kırmızı ne de yakışmıştı
Tutup öpmek istedi onu
Elleri kavruldu
Birden o türküsü
Yanacağını söylediği türküsü aklına düştü
Hüzünlendi
Akarsu’yum yansam da
Kül olup kavrulsam da dedi
Sonunu getiremedi
Yanıp kül oldu, kavruldu.

2 Temmuz 93’te Sivas’ta
Pir Sultan sevdalıları gencecik semahçılar
Uçarak alevlere karıştılar
Pir Sultan’ı dar’a çeken yezit soylulular
Onları ateşe atmışlardı

Otuz yedi can yanıp kavruldu
Kömür oldu kül oldu
Düşlerinde hep yananlar ise
Kurtarılanlardı…

Aradan tam on yıl geçti, yaralarımız hala kanıyor ve yanıklarımız içten içe sızlamaktadır. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta kapkara bir gün yaşandı; Sivas yangını planlı bir kırım ve Alevi-Bektaşi toplumuna bir gözdağıydı. 4. Pir Sultan Kültür Şenlikleri’inde şeriatçı ve faşist canavarlar, büyük Alevi ozanı Pir Sultan’a ve onun temsil ettiği Alevi kültürüne, Alevi-Bektaşilere saldırdılar. Halkımızın sanat ve kültür hazinesi olan aydınlarımızı, yazar ve sanatçılarımızı yakarak öldürdüler.

Sivas’ta yaşanan kanlı olayın baş sorumlusu devlet ve dönemin koalisyon hükümetidir. Her ne söylenirse söylensin, bu sorumluluktan kendilerini kurtaramazlar, ellerimiz hep yakalarında olacak. Anımsayalım: Daha şenlikler başlamadan on-onbeş gün önce, Sivas yerel basını saldıracaklarını açıkça ilan ediyor. Geceleri „bir grup müslüman“ imzalı tehdit ve düşmanlık dolu bildiriler başta Alevi mahalleleri olmak üzere tüm Sivas‘ dağıtılıyor. Devletin güvenlik güçlerinin önünde, günlerce önceden saldırı hazırlıkları yapılıyordu. „Müslüman Kamuoyuna“ başlığını taşıyan bildiride Sünni halk cihada çağrılıyor: „Kafirler şunu bilmelidir ki: İslamın Peygamberini ve kitabın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün Müslümanlığın gereğini yerine getirmenin günüdür“diye yazmışlardı. Ama, HİÇBİR ÖNLEM ALINMADI…

Devletin tepe organları, şeriatçı gericiler ve milliyetçi-faşist sürülerinin Cuma namazıyla birlikte başlayıp, gece geç saatlere kadar süren saldırılarına kayıtsız kalırken, Sivas’taki devlet güvenlik güçleri olayların gelişmesini engellemediler. Pir Sultan Abdal Kültür Merkezi’ne, valiliğe saldıran, aydın ve sanatçıların kaldığı Madımak otelini kuşatan bu gözü dönmüş, insanlıkla ilgisi kalmamış kalabalığa, henüz zaman ve olanak varken MÜDAHALE EDİLMEDİ. İçerideki canlar, güzel insanlar tam sekiz saat kendilerine devletin yardım elini bekledi. Havadan kurtarma helikopterleri gönderecekleri yerde, Cumhurbaşkanı Demirel, „Güvenlik güçleriyle halkı karşı karşıya getirmeyin!“ buyruğunu veriyor. Başbakan Tansu Çiller ise, ona karşılık verircesine üzülmeyiniz(!) „devlet oradadır; çok şükür dışarıda oteli saran vatandaşlarımıza hiçbirşey olmamıştır“ diye demeç veriyordu. Devletin tepesindekiler, halk dedikleri, vatandaşlar dedikleri gözüdönmüş saldırganları açıkça korudu; kitapları, sanatı ve müziğiyle halkı aydınlatan o mazlum canların cayır cayır yanmasına ise göz yumdular. Bu sözleri söyleyenlerin, 15 ve 16.yüzyıllarda salt Sünnilik dışı inanç ve düşüncelerinden ötürü Hurrufi ve Kızılbaşların (yani Alevi-Bektaşilerin) ihrak-ı binnar edilmeleri (ateşte yakılmaları) için fermanlar yazdırmış Osmanlı Sultanlarından ne farkı vardı

Olayı, karanlık güçlerle birlikte şeriatçı gericiler ve faşistler elele vererek planlamışlardı; devlet bundan haberliydi. Yazar Aziz Nesin tahrik aracı (!) olarak kullanılacaktı. Çünkü 80’li yılların ikinci yarısından itibaren Alevi toplumunda başlayan uyanış; kendi öz kültürünü tanıma ve tanıtma, inanç kimliğine sahip çıkma sürecine girilmiş olmasından rahatsızlık duyuluyordu. Bu süreç, demokrasi gelişiminin hızlandırılmasını ve demokrasinin olmazsa olmaz koşulu laikliğin tam anlamıyla uygulanmasını getirecekti. Faşistlerle şeriatçılar herikisine ve her zaman düşmandır. Devlet ise halkına demokrasiyi layık görmüyordu. Bu anlayışlar birleşince plan tamamdı ve uygulamaya konuldu; Alevi-Bektaşi toplumuna kolay kolay unutamıyacağı bir gözdağı vermek gerekiyordu. Bu gözdağını, Madımak Oteli’nde otuz beş canı cayır cayır yakarak verdiler:

Onlar alev alev yandılar yakıldılar; ama yanarken halkın yüreğini ışıttılar ve Alevi toplumunun bilincine aydınlık taşıdılar. Devletin ve diğer tüm karanlık güçlerin planları tutmadı; verdikleri gözdağı geri tepti. 2 Temmuz kırımıyla Alevi-Bektaşi toplumu silkinip attı üstündeki ölü toprağını. Yurt içinde ve yurt dışında sivil örgütlenmeler, dernekleşmeler çığ gibi büyüdü; sık sık laiklik, demokrasi, özgürlük adına, kültürel sanatsal etkinlikler yapılarak, Faşizm ve şeriatçı gericiliğe karşı çıkıldı. İnançsal ve siyasal boyutlarda da çeşitli gelişmeler ve tartışmalar sağlandı.

Bu gelişmeler doğrultusunda devlet, Türkiye nüfusunun üçte birini oluşturan bir inanç toplumuna gözdağı dayatmasının yanlışlığını, korkutma ve baskının tam tersine patlamaya neden olacağının farkına vardı. Bunun üzerine, onları egemen inanca (Sünniliğe) assimile etme siyasetine yapıştı ve bunu kuramsal üretimler içinde Diyanet aracılığıyla aralıksız sürdürmektedir. Ancak Alevi-Bektaşi toplumunda 2 Temmuz’la büyüyen örgütlenme ve dernekleşmeler yanlış politik sapmalara uğradı; burjuva partilerine politikacı yetiştirme işlevi yüklendi. Pek çokları büyük çapta devletle işbirliği yapma, uyum ve kazanç sağlamaya yatkın biçime sokularak vakıflaştırıldı.

Her yıl 2 Temmuz’u şiddetle kınarken, şehitlerimizi büyük saygıyla anarız. Anma günleri ve geceleri vardır; ağıtlar yakılır, gözyaşları dökülür, ertesi gün unutulur. Gün vardır yolu aydınlatır ve o yolda yürüyenlere güç sağlar; bir oluşumun simgesi olur. 2 Temmuz gününü biz, gözümüz yaşlı, ama başımız dik ve gelecekten korkmadan bir emanet gibi aldık, o demokrasinin ve laikliğin simgesi oldu. Bu acı simge yukarıda söylediğimiz gibi, Alevi-Bektaşi toplum bilincini aydınlatan, harekete geçiren meşale olmuştur.

Nevar ki, bu süreç durağanlaşmış ve yanlış yönelmelerde yaşamaktadır.
Bugün hala Alevi toplumu, hemen hemen 40-50 yıldır sosyo-politik ve ekonomik değişimlerden ötürü işletip uygulamadığı için, inanç ve tapınma kurumlarını unuttugu gibi, tarih ve kültürü hakkında da yeterli bilgiye sahip bulunmamaktadır. Sağlıklı ve doğru bilgilerin ışığında değil, geleneksel evliya söylencelerinin alaca karmaşası içinde kendilerini tanımaya, kimliklerini kanıtlamaya çalışıyorlar.

Bağlı olduğu inanç sisteminin temel yapısı hakkında tam bilgi sahibi olmayan Alevi toplumu, Sünni, Şii ve Alevi inanç ve tapınmaları arasında savrulup durmaktadır. Alevilerin birey olarak büyük çoğunluğu bilgisizlik, bir kısmı korku ve bazıları da çıkar hesaplarıyla bu savrulmanın içindedir. Assimilasyoncu devletin istediği de Alevi toplumunun böyle bir gerici sürece girmesidir. Alevi araştırmacıların bir çoğu ne yazık ki, kitaplarında sadece geleneksel bilgileri, söylenceleri ve nefesleri-deyişleri yinelemekten başka birşey yapmadıkları için sürece hizmet etmektedirler.

Bu inanç toplumu, gerçek anlamda Alevi-Bektaşi bilincine kavuşması için yeni bir 2 TEMMUZ yalımı bekleme durağanlığı ve yanlışından hızla uzaklaşmalıdır. Herseyden önce yakın ve uzak geçmişini, yani kendi toplumsal mücadeleler tarihini en iyi biçimde öğrenmesi gereklidir. Alevi halkların toplumsal tarihine de Sünni bakış açısından bakıldığı için, kuşkusuz egemen inancın çıkarları işletilmekte; onu kendi tarihinin küçük bir parçasi görüp, bütünselliğini yoksaymaktadır. Oysa Sünnilik ya da Ortodoks İslam tarihi, yönetenlerin, yani devletlerin tarihidir. Alevi toplumu, Ortodoks İslam (Sunnilik) dışında bir koca inanç, düşün ve siyasal tarihe sahip olduğunun bilincine varmalı, ayrıntılarını öğrenmelidir. Çünkü Alevi-Bektaşi toplumu siyasal geçmişini iyi bilmeden, şimdi ve gelecekte, ne inançsal ne de siyasal konumlarını belirleyebilirler. Yeni yangınlar ve saldırılar beklemeden kendimizi tanıyalım.

Temmuz 2003, Londra

Eğer farz içinde farzı sorarsan

0

Eğer farz içinde farzı sorarsan
Yine farz içinde farzdır musahıp
Dört kapıdan kırk makamdan ararsan
Yine farz içinde farzdır musahip


Musahipsiz kişi ceme gelir mi
Ettiği niyazlar kabul olur mu
Muhammet Ali’den derman bulur mu
Yine farz içinde farzdır musahip


Musahipsiz ise ceme götürmen
Tecellisi bozuk Hakk’a yetirmen
Müsahipsiz ile durup oturman
Yine farz içinde farzdır musahip


Farz Allah’tan kaldı ya sünnet kimden
Müsahibin işi daima sırdan
Musahipli kişi ol Şah-ı Merdan
Yine farz içinde farzdır musahip


Pir Sultan Abdal’ım hey kerem-kanı
Yine sensin dü cihanın sultanı
Aşnanı buldun müsahibin hani
Yine farz içinde farzdır musahip

Ben yezit tanımam yobazı yok et

0

Kerbela, Çaldıran, Maraş ve Çorum
Sivas’ın üstüne yapamam yorum
İstanbul-Gazi de aynıydı durum
Ben yezit tanımam yobazı yok et


Beyinleri kara örümcek ağı
Abbasi, Emevi, Osmanlı bağı
Kana buladılar bu güzel çağı
Ben yezit tanımam yobazı yok et


Enel hak deyince Mansur vuruldu
Bedreddin’e darağacı kuruldu
Pirim Pir Sultan zincire sarıldı
Ben yezit tanımam yobazı yok et


Nesimi’yi diri, diri yüzdüler
İkilik yaratıp düzen bozdular
Salyaları aka, aka azdılar
Ben yezit tanımam yobazı yok et


2 Temmuzlara gelindi ordan
Yavuz Selimlerden, Çaldıranlardan
Aydınlar korkar mı ateşten kordan
Ben yezit tanımam yobazı yok et


Kul Sefili sözü fazla uzatma
Elinden geldikçe içine katma
Yere düştü ise elinden tutma
Ben yezit tanımam yobazı yok et

Gönül niçin ahvalimi bilmezsin

0
OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Gönül niçin ahvalimi bilmezsin
Yürekte yareler türlü türlüdür
Öğüt versem öğüdümü almazsın
Yürekte yareler türlü türlüdür


Eser zülüflerin yellere karşı
Ötüşür bülbüller güllere karşı
(Bülbül figan eder güllere karşı)
Nasıl ağlayayım ellere karşı
(Gel beni ağlatma illere karşı)
Yürekte yareler türlü türlüdür


Ah neyleyim karşımızda ölüm var
Ölüm dedikleri kanlı zalim var
Ne ağlayıp ne gülecek halim var
Yürekte yareler türlü türlüdür


Pir Sultan Abdal’ım ben de böyleyim
Emir haktan geldi kime ne eyleyim
Derdim çoktur hangisini söyleyeyim
Yürekte yareler türlü türlüdür

Yürü bre Hıdır Paşa

0

Yürü bre Hıdır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
Onlar da bir gün devrilir


Nemrut gibi anka n’oldu
Bir sinek havale oldu
Davamız mahşere kaldı
Yarın bu senden sorulur


Şah’ı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni Han’a
Can için yalvarmam sana
Şehinşah bana darılır


Hafid-i Peygamber’im has
Gel Yezid Hüsyin’im kes
Mansur’um beni dara as
Ben ölünce il durulur


Ben Musa’yım sen Firavun
İkrarsız şeytan-ı lain
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür dirilir

Hasan ile Hüseyin’i Alan dünya değil misin

0

Yürü bre yalan dünya
Yalan dünya değil misin
Hasan ile Hüseyin’i
Alan dünya değil misin


Ali bindi Düldül ata
Can dayanmaz bu firkata
Bozkurt ile kıyamete
Kalan dünya değil misin


Tanrı’nın aslanın alan
Düldül’ü dağlara salan
Yedi kere ıssız kalıp
Dolan dünya değil misin


Bak şu kaşa bak şu göze
Ciğer kebap oldu köze
Muhammed’i bir top beze
Saran dünya değil misin


Pir Sultan’ım ne yatarsın
Kurmuş çarhını dönersin
Ne konarsın ne göçersin
Duran dünya değil misin

Biz Aşık Veysel’le gördük dünyayı

0

Babamda nasihat, babamdan öğüt
Biz Aşık Veysel’le gördük dünyayı
Deyişler Düvazlar, Türküyle ağıt
Biz Aşık Veysel’le gördük dünyayı


Saz çalarımTürkülerde başımsın
Sevda oldun gözlerimde yaşımsın
Anadolu’m, güzel yüzden kaşımsın
Biz Aşık Veysel’le gördük dünyayı


Her bahçede bülbül olup ötmeyiz
Çiçeklenip etrafında bitmeyiz
Veda etmeden bu handa gitmeyiz
Biz Aşık Veysel’le gördük dünyayı


Babamın sazında çok öğüt aldım
Onun içindir ki, deryaya daldım
Ben ahdıma sadık ikramda kaldım
Biz Aşık Veysel’le gördük dünyayı


Anadolu’m sana güveniyom ben
Senin gururunla övünüyom ben
Kul Öksüz oldum da seviniyom ben
Biz Aşık Veysel’le gördük dünyayı


Aşık Mustafa Öksüz

Agop Martayan Dilaçar

0

ÇAĞDAŞ TÜRKÇE ALFABESİNİN OLUŞMASINA BÜYÜK KATKISI OLAN VE TÜRK DİL KURUMU İLK BAŞUZMANI DİLBİLİMCİ HAGOP MARTAYAN DİLACAR’IN ÖLÜMÜNÜN 46. YILI ANISINA

(22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979)

46 yıl önce vefat eden Hagop Martayan, Türkiye’nin Cumhuriyet dönemine geçiş sürecinde Türk dili üzerinde derin ve kapsamlı çalışmalar yürüttü.

22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleştirilen Türk Dili Konferansı’na, Atatürk tarafından dilbilimciler Hagop Martayan, İstepan Gurdikyan ve Kevork Şimşyikyan da uzman olarak davet edildi. Hagop Martayan dönemin en büyük dil alimlerinden biriydi. Ermenice, İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarca bilen Martayan, aynı zamanda “Türkçe Dil Bilgisi – Gramer” kitabını da yazmıştır. Konferansta “Türk-Sümer ve Hitit Dilleri Arasındaki İlişkiler” başlıklı bildirisini sunmuştur.

1934 yılında Atatürk tarafından Türk Dil Kurumu Başuzmanı olarak atanan Hagop Martayan, yabancı sözcüklerin kökenlerini araştırmadaki uzmanlığı nedeniyle Atatürk tarafından “Dilaçar” soyadını alması önerilmiş ve kendisi de kabul etmiştir. TDK’da 45 yıl görev yapan Martayan’ın, soyadı Kanunu’nda Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadını teklif eden kişi olduğu da söylenir.

Martayan, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi çalışmalarıyla Türk ulusunun ve Türkçenin kökenleri konusunda önemli bilgiler ortaya koymuş, 1936–1951 yılları arasında Ankara Üniversitesi’nde Dil-Tarih-Türkoloji dersleri vermiştir. Latin harfleriyle yeni Türk alfabesinin oluşturulmasına yönelik çalışmalara katılmış, 1942–1960 yılları arasında Türk Ansiklopedisi’nin hazırlanmasında başdanışmanlık yapmıştır.

1979 yılının Eylül ayında vefat eden Martayan’ın ölüm haberi TRT ana haber bülteninde “Türk Dil Kurumu ilk başuzmanı büyük dilbilimci ADİL ACAR öldü” şeklinde verildi. Haberde hem isim çarpıtılmış, hem de defin, cenaze töreni ve kabristan hakkında bilgi verilmemiştir. Oysa Hagop Martayan, dünyaca tanınmış bir Ermeni dilbilimci ve Türk Dil Kurumu’nun ilk başuzmanıdır. Atatürk, Türk diline hizmetlerinden dolayı ona “Dilaçar” soyadını önermiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren 43 yıl öğretmenlik yapan Hagop Martayan, Osmanlıcadan Türkçeye geçiş sürecindeki dil farklılıklarını ayıklamak, Türkçeyi arıtmak, sadeleştirmek ve kolaylaştırmak için büyük çaba göstermiştir. Günümüz Türkçesinin gelişmesine katkıları inkâr edilemez. Gerçek adı Adil Acar veya A. Dilaçar değil, Ermeni asıllı Hagop Martayan’dır. Ulusal ve uluslararası bilimsel gazete ve dergiler, resmi belgeler bunu açıkça göstermektedir. Ne yazık ki, o dönemin anlayışı, onun gerçek kişiliğini ve adını gizlemeyi tercih etmiştir.

Hagop Martayan’ı iyi tanıyanlar şöyle anlatmaktadır:

“Türkiye’nin yetiştirdiği bu değerli dilbilimci Hagop Martayan, 1895 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta eğitimini Gedikpaşa’da tamamladı, İngilizce, Rumca ve İspanyolca öğrendi. 1915’te Robert Kolej’den mezun oldu. Latince, Yunanca, Almanca, Rusça ve Bulgarca dilleri üzerine çalıştı. Birinci Dünya Savaşı’na katıldı, Kafkas cephesinde görev yaptı ve yararlı hizmetleri nedeniyle madalya ile ödüllendirildi. Suriye’ye gönderildi ve orada, daha sonraları Atatürk ile tanıştı. Savaşın ardından Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yaptı, Sofya Üniversitesi’nde Eski Doğu Dilleri ve Osmanlıca dersleri verdi, birçok gazetede yazarlık yaptı.”

1932’de Mustafa Kemal Atatürk’ün özel davetlisi olarak 1. Türk Dil Kurultayı’na katılan Hagop Martayan, soyadı Kanunu çıkar çıkmaz 1934’te TDK başuzmanı olarak atanmış ve 1935’te Atatürk’ün önerisiyle “Dilaçar” soyadını almıştır.

Ermenice ve diğer yabancı dillerdeki sayısız eseri yanında Türkçe üzerine başlıca eserleri şunlardır:

Güneş Dil Teorisinin Biyopsikolojik Kökenleri (1936)

Azeri Türkçesi (1950)

Batı Türkçesi (1953)

Lehçelerin Yazılma Tarzı, Türk Dil ve Lehçelerin Tasnif Meselesi (1954)

Wilhelm Thomsen ve Orhun Yazıtlarının Çözülüşü (1963)

Devlet Dili Olarak Türkçe (1962)

Türk Diline Genel Bakış (1964)

Türkiye’de Dil Özleşmesi (1965)

Dil, Diller, Dilcik (1968)

Kutadgu Bilig İncelemesi (1977)

Anadil İlkeleri ve Türkiye Dışındaki Başlıca Uygulamaları (1978)

1979 Eylülünde vefat eden büyük dilbilimcinin ölüm duyurusu TRT’den, adı yanlış aktarılmış olarak verilmemeliydi.

Dr. Sarkis Adam

“Apple kurucu ortağı ve CEO’su, 56 yaşında ölen Steve JOBS’ın son yazısı

0

‘İş hayatında,
Büyük başarılara ulaştım.
Kimilerinin gözünde;
Hayatım başarının timsali;
Fakat işin dışında;
Çok az neşem oldu benim.

İşin sonunda;

Zenginliğim ve,
Alışmış olduğum hayatın,
Bana getirdiği tek gerçeklik;
Ölümle yüzleştiğim şu anda,
Yatağımda uzanıp,
Hayatımı gözlerimde canlandırırken;

Fark ettim ki;

Gururlandığım şöhretim ve servetim;
Ölümün karşısında ne kadar da manasızmış.

Arabayı kullanmak için;
Size para kazandırması için;
Birilerini işe alabilirsiniz.

Ancak;

Hastalığınızı taşıması için,
Kimseyi işe alamıyorsunuz.
Kaybedilen maddi şeyler bulunabilir veya yerine başkası konur;

Fakat;

Kaybedildiğinde bulunamayacak veya,
Yeri dolmayacak tek şey var;

O da ‘Hayat.’

Şu an;

Hayatınızın hangi sahnesinde olursanız olun;

Zaman ile;
O sahne perdesinin kapanması ile yüzleşeceksiniz.

Tavsiyem;

Ailenize, eşinize, arkadaşlarınıza;
Çok kıymet verin ve sevin.
Kendinize iyi davranın ve insanlara değer verin.

Yaşlandıkça ve ümit ediyorum akıllandıkça;
Fark ediyorsunuz ki;
300 dolarlık saat de,
30 dolarlık saat de;
Aynı zamanı söylüyor.

İç huzurun bu tarz şeylerle elde edilmediğini, Anlıyorsunuz.

İster first class, ister ekonomi uçun;

Bilin ki, o uçak düşerse sizde düşeceksiniz.

O yüzden umut ederim ki;
Şunu anlarsınız;
Kahkaha attığınız;
Sohbet ettiğiniz;
Şarkılar söylediğiniz;
Kuzeyden-Güneyden;
Doğudan-Batıdan;
Cennetten ve Dünyadan;
Konuştuğunuz ahbaplarınız,
Dostlarınız,
Eski arkadaşlarınız,
Anneniz,
Babanız,
Erkek kardeşiniz,
Kız kardeşiniz varsa;

Bilin ki gerçek mutluluk;
Onlarmış…
Çocuklarınızı zengin olması için eğitmeyin; onları mutlu olmaları için eğitin.

Böylelikle büyüdüklerinde;
Her şeyin fiyatını değil, değerini bilirler.
Yemeğinizi ilacınız gibi yiyin;
Aksi halde ilacı yemek yerine yersiniz.
Sizi seven kişi, sizi asla bırakmayacaktır.
Bırakmak için yüzlerce neden saysa da;
Mutlaka sizde kalmak için sebep bulacaktır.

Bilin ki;

İnsan ile insan olabilmek arasında,
Çok büyük fark var ve,
Bunu anlayan çok az insan var.

Doğduğunuzda sevildiniz ve;
Ölürken de sevileceksiniz.
Bu arada kalan zamanı başarmak zorundasınız.

Hayattaki en iyi altı doktor;

Güneş ışığı;
Dinlenmek;
Egzersiz yapmak;
Sağlıklı yemek;
Kendine güven ve;
Arkadaşlar.

Bunları hayatınızın her evresinde muhafaza edin ve;

Sağlıklı bir ömrün tadını çıkarın…”

Steve JOBS

Gel Sevdiğim

0

Sesim yetmez sana hâlim arz’edem
Hayata sağırlar engel sevdiğim.
Gönlüm dik yoluna boyun bükmeden
Karanlık düşleri yık gel sevdiğim.

Ne yiğitler verdik senin yolunda
Adın türkü oldu halkın dilinde
Adalet’ le coş ki, gönül selinde
Ne varsa yoluna dök gel sevdiğim.

İnsan ters yüz olmuş gider inişe
Halkların içinde kötü endişe
Gel ki dur diyelim kötü gidişe
Bahar seli gibi ak gel sevdiğim.

Yoksul sofrasında doymuyor karın
Çık gel ki güneşi kuşansın yarın
İnsanlık önünde barikatların
Kökünü topraktan sök gel sevdiğim.

Kör gözlere sızan bir kıvılcım ol
Al kızıl gülüm ol, gözlerime dol
Sensiz aşılmıyor taş dikenli yol
Zifiri geceyi yak gel sevdiğim..

Gülmemiş bin yıldır yüzümüz bizim
Emek sömürülür sancı’da dizim
Vurguni’ sevdalım ki Sosyalizim:
Bir sabah şafakla çık gel sevdiğim…

Abdullah Oral..

Görmedim

0

Herkes almak ister murat ne ise
Pazarımı yoktu alan görmedim
Hırsızların ellerimi bağlıydı
Gizliden gizliye çalan görmedim

Nasıl alınır ya onu bilemem
Onun için bir daha da gelemem
Haddim aşıp fazlasını dilemem
Sırat köprüsünde kalan görmedim

Sanma ki bu dünya güllük gülistan
Kimler kaftan giymiş kimler gülfistan
Açmış bağrını da bekler kabristan
Sadece orada yalan görmedim.

Biçilmiş bir süre sonu belirsiz
Bazen sesli geçer bazen de sessiz
Birgün vereceğiz hemde bedelsiz
Kendi namazını kılan görmedim

Hışır hep derdik ya bu dünya bir han
Boşver gitsin ne sultansın ne de han
Altı üstü vereceğin bir tek can
Minnetle bahtiyar olan görmedim..

Hışır Osman Nebioğlu

Devriye Ozan Bindebir

0

Türk Halk Edebiyatında “Devriye” türü şiir, devir anlayışını işleyen Hakk’ın zatında tecelli eden ilahi nurun, cisimler âleminde manevi bir tertip dâhilinde dört unsurdan geçerek insan-ı kâmil düzeyine ulaşması daha sonra da Hakk’a dönmesini konu alan manzum veya mensur eserlerdir.
*
DEVRİYE
Ne eksiğim vardı, ne de bir fazlam
Var oluşta olan varda idim ben.
Ne bir gayem vardı, ne de bir çabam
Zerrenin içinde zerde idim ben…

Nicedir çekildim, nice itildim
Nicedir ayrıştım, nice katıldım
Sınırsız mekânda tarttım, tartıldım
Bu dengeyi kuran sırda idim ben…

Durup dinlenmeden yollara çıktım,
Ne yoruldum, ne dinlendim, ne bıktım.
Âlemler arası kozmik ışıktım,
Evreni ışıtan nurda idim ben…

Bir alev topunda kaç kez patladım,
Bir âlemden diğerine atladım.
Hakk’ın parçasıyım ve ispatladım
Yanardağ lavında korda idim ben…

Türlü mahlûkatın şeklinde durdum,
Kaç kez nebat oldum, toprağı yardım.
Kaç türden hayvanın karnına girdim,
Yazıda, yabanda, kırda idim ben…

Kaç kere yün oldum, kaç kere yorgan
Kaç kere ip oldum, kaç kere urgan
Kesildim yüzüldüm, Allah’a kurban
Derdeste edildim, zorda idim ben.

Evreden evreye nice çark oldum,
Nice hayat buldum, nice gark oldum.
Âdem sıfatına girdim fark oldum,
Denizde, havada, yerde idim ben…

Kaç kere göklere ağdığım oldu,
Bulutları tutup sağdığım oldu,
Rüzgârla karışık yağdığım oldu,
Doluda, yağmurda, karda idim ben…

Gâhi gökte uçtum, gâhi süründüm.
Gâhi gizlendim de gâhi göründüm.
Tabiatta bin bir hale büründüm.
Milyarlarca canlı türde idim ben…

Şuayb, bir ağaca beni aşladı,
Meyve verdim gelen giden taşladı,
Davut beni döve döve işledi,
Bazen de atılmış hurda idim ben.

Hud Peygamber ile ticaret yaptım,
Bir dev balık idim Yunus’u kaptım,
Zekeriya oldum; biçildim koptum,
Eyyüp yarasının kurdu idim ben.

Salih, İshak, Yakup; birlikte çoban
Çok dolaşıp durdum, hep yazı yaban…
Nuh Peygamber oldum, her yanım umman;
Cihan gark olurken turda idim ben.

Üzeyir’dim; kaç bahçede bağbandım
Dertlilere derman olan Lokman’dım
Zülkifil Peygamber elinde nan’dım
Bir kale burcunda, surda idim ben.

Lud Peygamber ile tarihler yazdım,
İlyas ile ipek kozası bozdum,
İsmail’le dilde heceler dizdim,
Harun ile namus, ar’da idim ben.

İbrahim, Allah’a kurban adarken,
İsa’ydım çarmıhta bedel öderken…
Musa, Tur Dağında koyun güderken
Çimende, yaprakta, pürde idim ben…

Yusuf’u Mısır’da satan ben idim,
Yetmedi zindanda tutan ben idim,
Nemrut ile odun çatan ben idim,
Yine İbrahim’le nârda idim ben…

Süleyman’la kuşdilinde şakıdım,
Şid ile İdris’le bezler dokudum,
Muhammed’le nice Kur’an okudum,
Ali gibi yiğit erde idim ben…

Nesimi’yle yüzdürürken derimi,
Hakk için söyledim bildiklerimi.
Mansur oldum ipe verdim serimi,
“Enel Hak” sözümle dârda idim ben.

Seyran ettim dem-i devran içinde,
İnsan-ı kâmille irfan içinde,
Hakk ile Hakk oldum zaman içinde,
Nice Peygamberde, Pir’de idim ben…

Yasası değişmez sadece Hakk’tır,
Her şeyi var eden pek muhakkaktır.
Vahdet-i vücutta olan mutlaktır,
Varlık birliğinde bir’de idim ben…

Bindebir’im gizli sırrın vermedi,
Nice akıllının aklı ermedi,
Bakarkörler baktı Hakk’ı görmedi,
Cahilin gözünde perde idim ben…

04.02.2015
Ozan Bindebir