Pazartesi, Mart 30, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin

0

Ezelden divane etti aşk beni
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin
Niçin dahl edersin tarik düşmanı
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin

İmam-ı Ali’dir ayn-ı bekadır
Pir elinden zehir içsem şifadır
Yardımcımız Muhammed Mustafa’dır
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin

İmam-ı Cafer’den aldık icazet
Musa-i Kazım’dan farz ile sünnet
Müminlere rahmet Yezid’e lanet
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin

İmam-ı Riza’nın ben envarıyım
Şah-ı Kerbela’da doğan Ali’yim
Münkirle Yezid’in Azrail’iyim
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin

Muhammed Taki’dir Ali Naki’dir
Hasan’ül Asker’den içtim sakidir
Derviş mürşit ulu Ali hafidir
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin

Pir Sultan çağırır Hint’te Yemen’de
Dolaştırsam seni Sahib-zamanda
İradet getirdim ikrar imanda
Hüseyni’yim Alevi’yim ne dersin

Elif’tir doksan bin kelâmın başı

0

Elif’tir doksan bin kelâmın başı
Var Hakk’a şükreyle be’yi n’eylersin
Vücudun şehrini arıtmayınca
Yüzünü yumağa suyu n’eylersin

Vücudun şehrini verme gayrıya
Hatır yıkıp göç eyleme sayruya
Var bir amel kazan Hakk’a yaraya
Hakk’a yaramıyan huyu n’eylersin

İblis benlik ile Dergâhtan ırdı
Âşık olan maşukunu aradı
İki cihan fahri bir engür verdi
Fakr ile fahr olmaz şeyi n’eylersin

Sordular kim Bağdat şehri kandedir
Bildiler kim la‘l ü gevher andadır
Gördüler kim Hakk al-yakîn cemdedir
Hakikî olmıyan kökü n’eylersin

Pir Sultan’ım okuyuban yazarım
Turâb oldum ayaklarda tozarım
Yâr elinden içtim sermest gezerim
Yârdan içilmiyen meyi n’eylersin

Direnirken başkan Pedro

0

Tüm yönetim kadrosuyla
Eller onu alkışladı
Bergerot’u, Pedro’suyla
Kullar onu alkışladı

Arap dünyası bir köle
Sömürgeciyle el ele
Barışı getirdi dile
Diller onu alkışladı

Direnirken başkan Pedro
Yaltaklandı Paris, Londra
Ne toz şeker ne de pudra
Ballar onu alkışladı

Umut verdi ülkemize
Cihanda sulh ilkemize
Eşlik etti türkümüze
Teller onu alkışladı

Sus pus Avrupa, Almanya
Lakin haykırır İspanya
Köy, kasaba, bütün dünya
İller onu alkışladı

Bakmadan mezhebe, dine
Rest çekti şeytana, cine
Rüzgar oldu güvercine
Yeller onu alkışladı

Kurulsun barış divanı
Cennet eylesin cihanı
Hürdemi bağ, bahçıvanı
Güller onu alkışladı

Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir. M.K.Atatürk

0

KARANLIKTA KAR YAĞIYOR,
SEN MADRİD KAPISINDASIN
Türk şiirinin en büyük isimlerinden Nazım Hikmet, İspanya’yı hiç görmedi. Ama İspanya İç Savaşı onun kalbinde derin bir iz bıraktı. 1930’ların sonunda Avrupa’yı saran karanlık, faşizmin yükselişi ve Madrid’in direnişi, Nazım’ın şiirlerinde güçlü bir yankı buldu.
Bu yankının en etkileyici örneklerinden biri “Karanlıkta Kar Yağıyor” şiiriydi.

“Karanlıkta kar yağıyor,
Sen Madrid kapısındasın.
Karşında en güzel şeylerimizi
Ümidi, hasreti, hürriyeti
Ve çocukları öldüren bir ordu.
Kar yağıyor.
Ve belki bu akşam
Islak ayakların üşüyordur.
Kar yağıyor,
Ve ben şimdi düşünürken seni
Şurana bir kurşun saplanabilir
Ve artık bir daha
Ne kar, ne rüzgar, ne gece…”

Nazım Hikmet için Madrid bir şehirden fazlasıydı.
Madrid, o yıllarda dünyanın dört bir yanından gelen gönüllülerin toplandığı bir direniş sembolüydü. Faşizme karşı savaşan Cumhuriyetçi güçler, Avrupa’nın ve dünyanın vicdanını temsil ediyordu.
Şair, Avrupa’nın karanlığa sürüklendiği o günleri böyle bir atmosferle anlattı.

“Ben ne senin yanına gelebilir,
Ne sana bir kasa kurşun,
Bir sandık taze yumurta,
Bir çift yün çorap gönderebilirim.
Halbuki biliyorum,
Bu soğuk karlı havalarda
İki çıplak çocuk gibi üşümektedir
Madrid kapısını bekleyen ıslak ayakların.
Biliyorum,
Ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa,
İnsanoğulları daha ne kadar büyük
Ne kadar güzel şey yaratacaklarsa,
Yani o korkunç hasreti, daüssılası içimin
Güzel gözlerindedir
Madrid kapısındaki nöbetçimin.
Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam
Onu sevmekten başka bir şey yapamam.”

Bu dizeler, hem fiziksel bir geceyi hem de dönemin siyasi karanlığını anlatıyordu.. Madrid kapılarında bekleyen insanlar özgürlüğün savunucularıydı.
İspanya İç Savaşı sırasında dünyanın dört bir yanından gelen gönüllüler Uluslararası Tugaylar içinde savaşmıştı. Amerikalılar, Fransızlar, İtalyanlar, Almanlar ve az sayıda da olsa Türk gönüllüler.
Nazım Hikmet bu mücadeleyi uluslararası bir kardeşlik olarak görüyordu. Onun şiirinde Madrid insanlığın ortak cephesiydi.

Nazım’ın İspanya’ya yazdığı şiirlerin merkezinde üç büyük tema vardı.
Faşizme karşı direniş,
Uluslararası dayanışma,
Özgürlük için verilen evrensel mücadele.
Bu yüzden Nazım’ın Madrid üzerine yazdıkları sadece bir savaşın anlatımı değildi; aynı zamanda insanlığın karanlığa karşı verdiği mücadeleyi simgeliyordu.

Yıllar geçti.
Bugün.
Amerika ve İsrail’in İran’a saldırması ve İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in ABD’in tüm tehditlerine rağmen “Savaşa hayır!” demesi Türkiye ile İspanya halkları arasında bir sempatiye neden oldu.
Bu sempatiyi anlamak için bazen siyasetten daha derine bakmak gerekir. Çünkü iki ülke arasındaki bağ sadece diplomatik ilişkilerden değil, tarihin ve edebiyatın kurduğu görünmez bağlardan da beslenir.
Madrid kapılarında bekleyen o hayali nöbet,
Nazım Hikmet’in dizelerindeki gibi iki halkın yüreğinde hâlâ sürüyor.
“Savaşa Hayır

Sedat Kaya

At izi İt izine karıştı

0

Harman yandı sapla saman karıştı
Menfaatte dostla düşman barıştı
Bizim imam papa ile görüştü
Dinde reform yaptık güncelliyoruz

Karman çorman devlet işi din işi
Memur sarık sardı bağladı başı
Yol gösterir bize artık kör şaşı
Doğru yoldan saptıp dönemiyoruz

Dervişler okulda eğitim verir
Ne anlatır bilmem Gayrı ne denir
Öğretmenler limon satar ek gelir
Böyle Cehaleti yenemiyoruz

İmralıda suya battı ülkümüz
Yasaklandı söylenmiyor türkümüz
Bini bırak bir araya kırkımız
Toplanıp yan yana gelemiyoruz

Ayaklar altında milliyetimiz
Sarayın tahtında hürriyetimiz
İyice bozuldu zihniyetiniz
Gayrı ne oluruz bilemiyoruz

Alaattin Ercan

Berlin de Hızır Cemi Ses Dergisi

0

Berlin’de Hızır Sofrası: Gönüller Bir Oldu, Lokmalar Paylaşıldı

Berlin’in kış soğuğunda, kalpleri ısıtan bir inanç buluşması yaşandı. Aleviyol Cemevleri Destekleme Derneği’nin düzenlediği Hızır Cemi, Berlin’deki Alevi toplumunu tek yürek haline getirirken; barış, sevgi ve dayanışmanın en güzel örneğini sergiledi.

Almanya’nın başkenti Berlin, geçtiğimiz günlerde manevi değeri oldukça yüksek bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. Aleviyol Cemevleri Destekleme Derneği tarafından organize edilen geleneksel Hızır Cemi ve Lokması, Sonnenallee’deki geniş katılımlı bir salonda gerçekleştirildi. Berlin’in dört bir yanından gelen yüzlerce can, “Hızır aşkına” diyerek aynı sofrada buluştu, aynı dualara “eyvallah” dedi.

Devlet ve Toplum El Ele

Etkinliğin en dikkat çeken yanlarından biri, toplumun her kesimini kapsayan geniş katılım profiliydi. T.C. Berlin Başkonsolosu İlker Okan Şanlı ve Berlin Başkonsolosluğu Ataşesi Ebru Çölgeçen, cem törenine katılarak vatandaşlarla bir araya geldi. Başkonsolos Şanlı, cem erkanı sırasında bizzat lokmasını alarak vatandaşlarla samimi bir sohbet gerçekleştirdi. Bu tablo, gurbetteki birliğin ve devlet-millet kaynaşmasının kıymetli bir nişanesi olarak hafızalarda yer etti.

Siyasi ve sivil toplum dünyasından da ilgi büyüktü. Türk-Alman İşadamları Birliği (TDU) Başkanı Remzi Kaplan, eski Milletvekili Özcan Mutlu, Gazeteci Sefa Doğanay’ın yanı sıra; 7 Canlar, CHP Berlin Birliği ve CHP Berlin Örgütü gibi kurumların temsilcileri, bu manevi atmosferi paylaşan isimler arasındaydı.

“Kulun Kula Hızır Olduğu Bir Yol”

Cem töreni; Dede Rıza Şahin, Yılmaz Uğurlu, Orhan Yücel, Devriş Doğan ve Mesut Yıldırım’ın rehberliğinde, Zakir Özgür Adıgüzel’in bağlamasından dökülen yanık deyişlerle icra edildi. Cem sırasında Hızır kültürü üzerine verilen mesajlar, sadece bir inancı değil, evrensel bir insanlık öğretisini işaret ediyordu.

Dede Rıza Şahin, konuşmasında Hızır’ın sadece darda kalınca çağrılan bir kurtarıcı olmadığını, asıl meselenin ‘Hızırlaşmak’ olduğunu vurguladı: “Hızır, ölümsüz bir eren, her an imdada yetişen bir evliyadır. Ancak Hızır’a inanan her can, vakti ve maddi imkanı ölçüsünde başkasının imdadına yetişmelidir. Bir hastayı ziyaret etmek, bir yetimi giydirmek veya bir huzurevinde gönül almak; işte gerçek Hızır budur.”

Berlin’de “Yol Bir, Sürek Binbir”

Hızır Cem’inin en can alıcı noktalarından biri de Berlin’deki Alevi toplumunun güncel meselelerine dokunmasıydı. Berlin’de 100 bini aşkın Alevi yaşadığını hatırlatan Rıza Şahin, ibadet mekânı sorununa değindi. “Yol bir, sürek binbir” anlayışıyla, farklılıkların bir zenginlik olduğunu belirten Şahin; Alevilerin kiralık salonlar yerine, her semtte kendi cemevlerine kavuşması gerektiğini ifade etti. Şahin, temel hedeflerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne ve Atatürk devrimlerine sadık kalarak, inançlarını özgürce ve layığıyla yaşayacakları mekanlar oluşturmak olduğunu söyledi.

Dualarla Gelen Bereket

Törenin sonunda, büyük bir özenle hazırlanan Hızır lokmaları paylaşıldı. Eller semaya, gönüller birliğe açıldı. Edilen dualarda; darda olanın darına, zorda olanın kolayına, yolda kalanın yoldaşına yetişmesi için Bozatlı Hızır’dan şefaat dilendi. “Okuyan zihinlerin açık, başarıların daim, hanelerin bereketli” olması temennisiyle cem sona erdi.

Bu anlamlı gece, Berlin’de yaşayan Alevilerin sadece inançlarını değil, aynı zamanda birbirlerine olan kopmaz bağlarını da bir kez daha tüm şehre kanıtlamış oldu.

Hüseyin İŞLEK

https://www.facebook.com/photo?fbid=1503113284720292&set=pcb.1503113658053588

Kesikbaş Ocağı

0

Kesikbaş Ocağı
Reşadiye yöresinde Hacı Bektaş Veli Tekkesi’ne bağlı ocaklardan bir diğeri Kesikbaş ocağıdır. Ocak merkezi Reşadiye’nin kuzeybatısında ilçe merkezine 26 km uzaklıktaki Toklar köyündedir. Köyün eski ismi Gelyeme’dir. 1960’lı yıllarda köylerin ismi değiştirilince, Gelyeme adı da Toklar olarak değiştirilmiştir. Bu ismin nereden geldiği ve köyün tarihi hakkında kesin bilgi yoktur. Köyde cem ritüellerini yaptıkları bir cem evi yoktur. Onun yerine Hasan Dede’nin evinin içinde bulunan “Dede Evi”nde cem ritüelleri yapılmaktadır. Köyde bir cami ve cami imamı mevcuttur. Caminin alt katında bir aşevi bulunuyor. İstanbul’dan gelen talipler özellikle yaz aylarında dede nezaretinde kurbanlarını keserek burada lokma ikram ediyorlar. Kesikbaş ocağı dedeleri Toklar köyündedir. Eraslan soyadına sahip dede ailesinin eski evlerinin kutsal olduğuna inanılıyor ve ocağın merkezi olarak kabul ediliyor. Dedelerin evinde Kesikbaş’a ait kutsal bir emanetin olduğuna inanılıyor. Dede ailesi yeni ev yaptırdığı zaman bu emaneti yeni evlerine götürmek istemişler fakat o gece Kesikbaş rüyalarına girmiş ve tekrar eski yerine konulmaz ise büyük felaket ile karşılaşacaklarını söylemiş bunun üzerine kutsal emanet tekrar ocak merkezi olarak kabul edilen eski yerine götürülmüştür. Bu eve çok sayıda talip gelerek adak kurbanları kesiyorlar (K2, Kişisel Görüşme, 20 Temmuz 2020).


Kesikbaş ocağı dedeleri, Hacı Bektaş Veli’yi pir olarak kabul ediyor. Türkiye’deki bütün ocakların O’na bağlı olduğunu, söylüyor. Veysel Dede şu bilgileri verdi; “Alevi ve Bektaşi ocaklarında posta oturan, irşat eden tüm dedeler, Hacı Bektaş Veli’nin halifesidir. Ocak, Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî Hazretleri’nin Anadolu’ya göndermiş olduğu, pîrimiz, üstâdımız, velimiz Hünkar Hacı Bektaş Velî efendimizin Kırşehir’in Hacı Bektaş ilçesinde o zaman ki köy, orada başlatmış olduğu, ilim, irfan, irşad dairesinde göndermiş olduğu halifelerini, o halifelerle olan birlikteliğini kurmak için yapmış olduğu sistemin adı ocaktır. Bunu günümüzde şöyle denkleştirebiliriz; örneğin dernekler vardır, derneklerin bağlı olduğu federasyonlar vardır, federasyonların da bağlı olduğu konfederasyonlar vardır. Bunun gibi de Hacı Bektaş Velî efendimiz, her beldeye her bölgeye, ocak sahiplerini göndermiş, bir ocak uyandırmış, bu ocakları da kendisine bağlamış, ki birlik ve beraberlik olsun. Yol sürsün. Gelenek ve inançlarımız böylece devam etmiştif’ (K8, Kişisel Görüşme, 25 Temmuz 2020). Hasan Eraslan Dede ocak hakkında bize şu bilgileri verdi: “bizler Kesikbaş Ocağı’na bağlıyız. Bir diğer adı da ‘Hünkâr Hacı Bektaş Veli Ocağı’dır. Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den geliyor bilgilerimiz. O zamandan bu yana bilgiler dedeler vasıtasıyla aktarılarak bugüne kadar ulaşmıştır. Kesikbaş ocağının şeceresi de şöyledir; babamın dedesi Hasan dedemden bu ana kadar intikal ettiğini biliyorum. O zamanlar dedeme Bülbül Dede derlermiş. Tokat bölgesinde talipleri çok olan biriymiş ve çok tanınırmış. Sivas bölgesinden Reşadiye, Niksar ve Almus’a kadar talibi olan bir ocakzadeymiş dedem. Tarihinin kısaca böyle olduğunu biliyorum. Kendimi bildim bileli iyilik üzerine bir şeyler yapmaya çalışırız. Bizde küslük yoktur. Alevilikte bu böyledir. Hangi ocak olursa olsun ilk öğrendiğimiz şey toplumsal barıştır. Eskiden Alevilik daha iyi durumdaydı millet birbirine daha çok bağlıydı dedesini atasını çok iyi biliyorlardı. Günümüzde sistemler ve teknolojiler değişti, toplum bilgiye kolay ulaşır oldu ve dahası bu durum milleti araştırmadan uzaklaştırdı her duyduklarına inanmaya başladılar sonrasında da dede ocakları değişti. Kimilerinin ocakları söndü tarikatı, yolu bilen kimseler kalmadı. Böyle olunca halk farklı bir ocağa biat etmeleri gerektiği halde bunu yapmadı. Asimile oldular. Eskiye göre tabiî ki Alevilik inanç ve değerleri zayıfladı” (K3, Kişisel Görüşme, 20 Temmuz 2020).
Sözlü gelenekteki söylenceye göre Kesikbaş Destanı’nın çeşitli versiyonları anlatılmaktadır. Reşadiye yöresinde anlatılan bir rivayete göre; “Günün birisinde bir şehri düşmanlar kuşatır. Zorlu bir çarpışma olur. Birçok yiğit ölür. Savaşın kızıştığı bir an, namlı yiğitlerden biri düşman ordusunun içine dalar. Amacı düşman ordusunun komutanını öldürüp savaşa ve daha çok kan akmasına engel olmaktır. Fakat kolayca ilerleyemez. Gün batımına kadar kılıç sallar. Akşam olunca hem yorgunluktan hem de karanlıktan istifade edip bir kılıç darbesi ile başını gövdesinden ayırırlar. Bu mübarek zatın sadece kellesi kalır. Bu mübarek zat sürüne sürüne Mekke’ye gider. Hz. Ali’nin yanına varır, öcünü almazsa ahirette davacı olacağını söyler. Hz. Ali, Peygamber Efendimizden izin isteyerek, Kesikbaş’la yola çıkar. Yolda Hz. Ali, Düldül ile giderken Kesikbaş’ı kucağına almak ister ama onu kaldıramaz. Hz. Ali kılıcı Zülfikar’ı çekerek Kesikbaş’ın intikamını alır ve gerçek müminleri zulümden kurtarır” (K3, Kişisel Görüşme, 20 Temmuz 2020).
Reşadiye yöresinde Kesikbaş türbesi, bölge halkı tarafından oldukça önemli bir yere sahip olmakla beraber, sıkça ziyaret edilen kutsal bir mekandır. Çeşitli hastalıklardan kurtulmak için veya evlenmek isteyen gençler için bir umut noktasıdır. Günümüzde pek rastlanmasa da eskiden bez bağlamak gibi çeşitli faaliyetler de görülmüştür. Yine köylülerin inanışına göre bu bölgeden ağaç kesmek, bölgede eğlence yapmak uygun görülmez. Bununla ilgili olarak yöre halkından bir rivayete göre, komşu köyden bir kişi buraya odun kesmeye gelmiş ve buradan kestiği odunları evine götürüp kullanmak istemiştir. Ancak buradan götürdüğü odunları yaktığında evinde büyük bir yangın çıkmış ve bütün ailesi ölmüştür.’’ Bu yangının sebebinin Evliya yanından izinsiz ağaç kesmek ve eğlence yapmak olduğuna inanılmaktadır (K7, Kişisel Görüşme, 22 Temmuz 2020). Reşadiye yöresinde yaşayan Alevi ve Bektaşi toplulukların Kesikbaş Ocağı’nın Hz. Hüseyin’in Kerbela’da katledilmesinin acı hatıralarını içerisinde barındırdığı için çok büyük saygı duymaktadırlar. Ocak merkezinde Hz. Hüseyin’in anısına kurban kesmek isteyenler, onun yaşadığı büyük acıları kalplerinde hissettiklerini ifade etmektedirler.

Hasan Çoşkun

Vıdeo Tokat Gönüllü Turizm Elçileri Facebook Sayfasından

Bostankolu Hasan Halife Ocağı

0

Reşadiye yöresinde Hacı Bektaş Veli Tekkesi’ne bağlı Bostankolu ocağı bölgenin en büyük ocağıdır. Türkiye’nin her yerinde yaşayan Aleviler ve Bektaşiler için çok büyük önem arz eden Bostankolu ocağının merkezi aynı ismi taşıyan köydedir. Reşadiye yöresinde Bektaşi yoğunluğu bulunmaktadır. Bostankolu ocağı mensubu yöre Alevileri Dedeci Bektaşi’dir. Hacı Bektaş Veli’yi Serçeşme olarak kabul ederler (Üçer, 2010, 217-218). Bostankolu ocağı için Bostan kulu ismi ile de bölgede tanınmaktadır. Bostankulu Ocağı Dedeleri genellikle Tokat’ın Reşadiye yöresinde, Turhal’ın Yeşilalan ve Almus’un Akarçay köyünde bulunurlar. Bostankulu Hasan Halife keramet göstermiş, Hacı Bektaş Veli Dergâhında kazan kaynatmış, hizmet etmiş ve kendisine bu görev verilmiştir. Bu ocağın talipleri Yozgat, Kayseri, Ankara, Samsun, Sivas, Çorum ve Tokat havalisinde yoğun olarak bulunmaktadır.

Bölgede bulunan Alevi köylerinin çoğu bu ocağa bağlıdır. Bostankolu Ocağı’nın kuruluş tarihi ve süreci hakkında ocağın dedesi Ali Gürel bize şu bilgiyi vermektedir: “İslam tarihi içerisinde pek çok evliyalar, veliler bulunmaktadır. Allah sayısını kıyamete kadar daim eylesin. Çünkü evliyalar Allah’ın bir cüzü, peygamberin bir noktası diye düşünüyorum. Çünkü evliyaullah dediğimiz insanlar Rasulullah Efendimiz’in (sav.) ahlakıyla ahlaklanmış onun yolunda, onun sünnetini yaşamak isteyen güzel insanlar diye düşünüyorum. Bu evliyalardan bir tanesi de evliyaullah-ı ekber olarak adlandırılmış Muhyiddin Arabî hazretleridir. Muhyiddin Arabî hazretlerinin torunlarından bir tanesi de Bostankolu ocağı kurucusu Hasan Halife hazretleridir. Hasan Halife hazretleri birdenbire gelip Reşadiye’nin Bostankolu köyünü kurmamıştır. Onun geliş hikayesi şöyledir.

Hasan Halife Hazretleri kendisi Kayseri’nin Ambar köyünde yaşamaktadır. Orada çiftçilik yapmaktadır. Bir gün tarlasına bostan ekerken iki tane adam gelir “Efendi kolay gelsin, bereketli olsun,” diyorlar. Hasan Halife hazretleri de o günkü terbiye üzerine onları karşılıyor ve “Hoş geldiniz.” diyor. İki adam “Sen ne yapıyorsun burada?” diye soruyor. Cevap veren Hasan halife Hazretleri: “bostan ekiyorum efendim” diyor. Bunun üzerine iki kişiden biri “Git bak bakalım bostan büyümüş mü? diye soruyor. Hasan halife hazretleri ise “Efendim yeni ektim tohumu, hemen nasıl yetişsin? diye soruyor. Bunun üzerine elini torbanın içerisine sokan kişi “bu canlı değil mi, bundan çıkar, sen git bak bakalım bir kontrol et.” diyor. Kontrol etmeye giden Hasan Halife hazretleri bir de bakıyor ki tarlanın ortasında bir kavun yetişmiş, üç tane dal atmış, her dalda bir kavun var. Kavunları koparıyor alıyor geliyor Hasan Halife Hazretleri. Herkese birer tane veriyor, birini de kendi alıyor. Teşekkür eden adamlar oradan ayrılınca Hasan Efendi’nin aklı başına geliyor ve “Bunlar er kişiydi, ben ne yaptım? Orada bana bir keramet gösterdiler ve ben bunun farkına varamadım.” diye eve doğru gidiyor. Hanımı eve misafir geldiğini haber vermek için yola çıktığı sırada, Hasan Halife hazretleri eve geliyor. Hanımı, Hasan Halife hazretlerine: “ben de sana haber gönderecektim iki misafirimiz geldi.” diyor.

Bunun üzerine Hasan Halife hazretleri içeriye girip baktığında misafirlerin o keramet gösteren iki zat olduğunu görüyor. Sohbet ettikten sonra kavunları bir araya getiriyorlar ve kavunları kesip lokma yapıp yiyorlar. Kendilerini tanıtan iki zat “Hasan Efendi ben Hızır’ım, bu da pirimiz Hacı Bektaş Veli” diyor.” Başka birinin yanına gitmek yerine Hasan Efendi’nin yanına gitmelerinin sebebi ise Hasan Efendi’nin soyunun güzel ve mübarek olmasıdır. Hacı Bektaş Veli hazretleri Hasan Efendi’ye “Hasan benden devlet mi istersin, evlat mı istersin, himmet mi istersin?” diye soruyor. Hasan Efendi “Efendim bir de hanıma danışayım.” diyor ve hanımın yanına gidiyor. Hanımı ise Hasan Efendi’ye “Efendi biz devleti ne yapalım, devletimiz bize yeter, evlat istersek evlatlarımız da bize yeter. Biz en iyisi himmet isteyelim” diyor ve himmet istemeye karar kılıyorlar. Hacı Bektaş Veli’nin yanına gidiyorlar ve Hasan Efendi: “pirim biz himmet istiyoruz” diyor. Hacı Bektaşi Veli Hazretleri ise “Hasan evlat istersen kolaydı, devlet istersen kolaydı ama himmet alman için dergâha gelmen lazım” diyor.

Bunun üzerine Hasan Efendi o yıl borcunu ödüyor, komşularından helallik alıyor, ürünlerini satıyor ve dergâha bağlanmak için yola çıkıyorlar. Hasan Efendi ve karısı Ana Sultan dört yıl boyunca dergâhta bulaşık yıkıyorlar. Bulaşık yıkamalarının sebebi ise Nefs-i emmareyi öldürmek içindir. Hasan Efendi daha sonra aşçı yardımcısı ve en sonunda Hacı Bektaşi Veli’nin baş aşçısı olmuştur. Bir gün aşçı yardımcısı gelip Hasan Efendi ye “Efendim dergâhta odun kalmamış.” diyor. Hasan Efendi de şaşırarak “dergâhta nasıl odun olmaz?” der. Yemeği pişirmesi gereken Hasan Efendi yardımcılarına: “siz dışarıda bekleyin ben bu yemeği pişireceğim.” diyor ve içeriye yemeği pişiriyor. O günkü tasavvufi ahlakta pirin yemeğini baş aşçı götürüyor. Pirin duasını alır. Hacı Bektaş Veli orada bekleyen Hasan Efendi’ye döner “evladım bugünkü yemeğin de ayrı bir tat var, yemeğinde cennet kokusu var” diyor. Hasan Efendi: “pirim her günkü pişirdiğim gibi pişirdim” diyor.

Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli: “bu yemek odun ateşinde değil gönül ateşinde pişmiş, artık elindeki kepçeyi bırak! çünkü sen himmetini aldın” diyor. Himmetine alan Hasan Efendi, Reşadiye’ye geliyor, Reşadiye’nin Bostankolu mevkiinde ocağını kuruyor. Orada irşada başlayan Hasan Efendi o bölgenin İslam ile tanışmasını sağlıyor. Reşadiye’de Alevilik, Hacı Bektaşi Veli tarafından gönderilen Hasan Efendi’nin öğretisi ile bu bölgede yaygınlaşmıştır. Burada uzun müddet yaşayan Hasan Efendi daha sonra köyüne geri dönüyor, köyüne gelir gelmez vefat ediyor ve oraya defnediliyor. Kayseri – Ambarlı arasında medfun olan Hasan Halîfe Hazretlerinin türbesi oradadır. Hasan Halife Hazretleri gibi kişiler pirdir. Bizim mürşidimiz Hacı Bektaş Veli Hazretleri’dir. Şimdiki mürşidimiz ise Pirin makamında oturan kişi yani V. Hürrem Ulusoy Efendimizdir. Dede ise Pirin ve Mürşidin alt kolunda hizmetli ocakta yolu yürüten her türlü dedelik hizmetini yerine getiren şahıstır (K1, Kişisel Görüşme, 27 Temmuz 2020). Bostankolu köyünde ocağa ait herhangi bir ziyaret mekânı bulunmamaktadır.

Bostankolu köyünde yaşayan insanlar Alevi ve Bektaşi geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu geleneksel yapı içerisinde köylünün görgü dediği ve senede bir ya da iki defa yaptığı bir gelenekleri devam ediyor. Bugün buna “adalet divanı” adı verilir. Köylü “görgü” gününde toplanır, kurban keser, yemek yer, köyün dedesi meclis kurar bu mecliste özel sorunlar görüşülüp karara bağlanır, küskünler barıştırılır, kavgalılar dinlenir, haklı ve haksız oy birliğiyle saptanır, köy meclisi ve dedesinin almış olduğu karara ve yapması gereken bir hükme uymayan kişi köy halkı tarafından dışlanır. Kimse onunla konuşmaz. Düğüne çağrılmaz, bayrama ve cenazesine gidilmez (K1, Kişisel Görüşme, 27 Temmuz 2020).

Hasan Çoşkun

Resimler Birol Yıldız Hatipoğlu Dede

Deli gönül sana bir çift sözüm var

0

Deli gönül sana bir çift sözüm var
Göç eder kervanın göçersin bir gün
Kimse bu mekanda edemez karar
Ecel şerbetini içersin bir gün

Deli gönül dalga vurur coş gibi
Geçer gider ömrün hayal düş gibi
Can dediğin bu kafeste kuş gibi
Sen de bu kafesten uçarsın bir gün

Ey Dertli Daimi sen de gidersin
Şu yalan dünyayı ya sen nidersin
Helal haram demez alıp yutarsın
Emel defterini açarsın bir gün

Aşık Daimi

Fatma Nur Çelik Öğretmenin anısına saygıyla

0

Dalga dalga derya iken
Ne mümkündür durulmamız
Terslenirken, azar yerken
Yoktur yine darılmamız

Yurt toprağında gül bizdik
Bayrak renginde al bizdik
Girdik gönüllerde gezdik
Bundandır bu sarılmamız

Feyz aldık Başöğretmen’den
Bahsettik bilimden, fenden
Uzağız nefretten, kinden
Kolay değil yorulmamız

İlim ocağında duman
Olduk; dediler kahraman
Yok yine de zaman zaman
Bir hâl hatır sorulmamız

Birileri çıldırıyor
Öğretmene saldırıyor
Yetkili neden duruyor
Bu kaçıncı vurulmamız

Hürdemi Nevzat
03 Mart 2026

Çizim Demirhan Ocak

KARAC’OĞLAN’IN HAKİKATİ NE İDİ?

0

Karac’oğlan, bizim “Töreli Türk Edebiyatı” adını verdiğimiz edebî yapının her
zaman merkezinde duran sanatkârlarının başında gelir. Fakat onun tarihî
kimliği, sözlü kültür ortamından dolayı âdeta bir muamma haline getirilmiştir.
Dahası, bu durum “herkesin Karac’oğlan’ı kendine” şeklindeki bir anlayışı da
beraberinde getirmiştir. Bu sebeple, “hakikat alanı” dediğimiz daire içerisinde
Karac’oğlan’ın hakikatini ortaya çıkarma vazifesi çoğunlukla akademinin
dışındaki kişilere kalmıştır. Açıkça belirtmek gerekirse, ilk olarak 16. yüzyılda
karşımıza çıkan Karac’oğlan’ın adının bugün hâlâ gelenekte yaşatılması, onun
bu alan ile güçlü irtibatından kaynaklanmaktadır. Hatta onun bir gelenek, olgu,
fenomen, mektep, tip veya kültür kalıbı olarak değerlendirilebilmesi de bu alan
sayesindedir.

Keşke herkes kötü nefsine mezar kazabilse

0

Adım adım gezdim gurbet elleri
Gezdim ama kardaş gel de bana sor
Ömrümün yükünü dert sıraladım
Dizdim ama kardaş gel de bana sor

Genç yaşımda terk eyledim yurdumu
Geri dönüp gözlemedim ardımı
Gönül defterine gizli derdimi
Yazdım ama kardaş gel de bana sor

Hüdai hastayı eylerim nazar
Ben kendi içimde kurdum bir pazar
Bu kötü nefsime kazmasız mezar
Kazdım ama kardaş gel de bana sor

Aşık Hüdai

Sufi mezhebimin nesin sorarsın

0

Sufi mezhebimin nesin sorarsın
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
Gözlüye gizli yok ya sen ne dersin
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Eğnimize kırmızılar giyeriz
Halimizce her manadan duyarız
Katarda İmam Cafer’e uyarız
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Her kimin ki çerağını Hak yakar
Mümin olanları katara çeker
Aslımız On İki İmama çıkar
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Biz tüccar değiliz alıp satmayız
Erkan gözetiriz yoldan sapmayız
Gönlümüz ganidir kibir tutmayız
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Muhammed Ali’dir kırkların başı
Uralım Yezid’e laneti taşı
Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir eşi
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Baharda açılır gonca gülümüz
dergaha doğru gider yolumuz
On İki İmam ismin okur dilimiz
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Şah Hatayi’m eydür Muhammed Ali
Onlardan öğrendik erkanı yolu
Ali Muhammed’dir Muhammed Ali
Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz

Defol

0

BU TÜRKİYE SİZİN SEÇİMİNİZDİR….!

0

Erdal Atabek

Tesettür (kapanma-gizlenme) on yaşında kız öğrencilere indi. Burada kalmayacaktır.
Erkek ve kız okulları da ayrılacaktır.
Sonra da sıra kamu taşıtlarında “kadın-erkek ayrımı”na gelecektir.
Özel araçlarda kadın-erkek beraberliği de sorgulanacaktır.

Sırası var.
Zamanı var.

Bu Türkiye’yi siz seçtiniz.
Belki bu iktidara oy vermediniz ama gene de düşünürseniz, bu sonuca gelmede sizin de payınız olduğunu göreceksiniz.
Onyıllar boyunca, bu iktidar yıllarından çok önceden başlayan Kuran kursları adı altında milyonlarca çocuğun beyni yıkandı. Bu süreçte çocuklara “Kuran öğretme” adı altında laiklik karşıtı, Cumhuriyet karşıtı telkinler yapıldı.
Bu yaş çocuklarına yapılan öğretim değil, telkindir.
Siz başınızı iki yana sallayıp geçtiniz.
Aklınıza bu çocuklara yaz okulları açıp çağa uygun programla yaz aylarını değerlendirmek gelmedi.
Düşünmediniz.
Üşendiniz.
Size söylendiği zaman da ilgilenmediniz.
Kuran kurslarında beyni yıkanan milyonlarca çocuk büyüdü. Eğitim gördüler.
Fakülte kapılarına dayandılar.
Kızlar “kapanma özgürlüğü” istediler.
Erkekler mescit istedi, cuma namazına gitmek istediler. İnançları doğrultusunda yaşama hakkı istediler.

Siz on yıllar boyunca bakıp durdunuz, şaşıp geçtiniz.
“Çağa aykırı şeyler bunlar” dediniz.
“Devlet izin vermez böyle şeylere” dediniz.
İçinizde “ordu böyle şeylere izin vermez” deyip rahatlayanlarınız vardı.
Siz hep kendi yanınızda gördüklerinize kızdınız:
“Neden bir şey yapmıyorsun?
Bak oralarda neler oluyor?” diye söylenip durdunuz.
Ama siz bir şey yapmadınız.
Sizin göreviniz değildi ki.
Siz seçimden seçime oyunuzu verdiniz, o kadar.
Bazen kızıp oyunuzu da vermediniz.

Sonuçta; bu onyıllar boyu din adı altında dogma eğitimi almış milyonlarca çocuk büyüdü, seçmen oldu.

Sandıktan onların kurup desteklediği parti kazanarak çıktı, iktidar oldu. Üniversitelere indirilmiş puanlarla girdiler, yargıç oldular, savcı oldular, kaymakam oldular, vali oldular.

Sizin şaşkın bakışlarınız arasında erkek hastaya bakmayan kadın doktorlar, erkek eli sıkmayan kadın idareciler oldu.

Bu arada kadın eli sıkmayan erkekler de yöneticiler arasındaki yerini aldı.

Siz, “aman benim çocuğum özgüvenli olsun, kendi kararlarını versin, kendi sorumluluğunu üstlensin, geleceğin dünyasında kendi yerini alsın” diye elinizden geleni yaparken altınızdaki zemin kaydı.

Çocuğunuzun okulunu imamhatip okulu yapıverdiler.

“Aman bu nasıl iş, çocuğum oraya mı gidecek?” diye sızlanınca da size 80 km. uzaktaki okulu gösterdiler.

İmza toplayıp, başvurular, toplanıp şikâyet etmeler sonuç verir mi diye bekliyorsunuz.

Bakın, size “Su yolunu buluyor” denildi.
Siz, “Hangi su hangi yolu buluyor” demediniz.
“Durmak yok, yola devam” denildi.
Siz, “Hangi yola devam” diye sormadınız.
Su sizdiniz, yol da onların istediği yoldu.
Bunları söyleyenleri yıllarca bakan, başbakan yaptınız.
Sonra da cumhurbaşkanı seçtiniz.

Şimdi, ülkeniz kanlı Ortadoğu savaşına girmek üzere.
Elbette sizin savaşınız değil.
Elbette sizin kararınız değil.
Ama artık karar verme iradesi de sizin değil.
Bu irade sizde olduğu zaman gereken işlerin hiçbirini yapmadınız.
Sadece sızlandınız.
Hep başkalarının bir şeyler yapmasını beklediniz.
Onlar sızlanmadı, çalıştı.
Hiç kimseden beklemeden kendileri gereken her şeyi yaptılar. Bıkmadan, usanmadan, yıllar boyu kendileri için gereken her şeyi yaptılar.

Onlar kazandı, siz kaybettiniz.
“Ama Amerika?” demeyin sakın.
Amerika işine geleni destekler.
“Ama aydınlar?” demeyin sakın. Aydın sizdiniz ve farkına varmadınız.
“Ama ordu?” demeyin sakın.
Ordunun işi değildi, sizin işinizdi.

Bugünkü Türkiye mi?
Bu Türkiye sizin seçiminizdir.
Eğer bir şey düşünüyorsanız şimdi başlayacaksınız.
Gün gün, saat saat, dakika dakika.

Ya da “akan suyun nereye gittiğini seyredeceksiniz…”
Erdal Atabek 29 Eylül 2014 Pazartesi
CUMHURIYET