Ana Sayfa Blog Sayfa 37

Kalû Belâ ve İlahi Misak | Sedat Korkmaz Dede’nin Anlatımıyla

0

Kalû Belâ ve İlahi Misak | Sedat Korkmaz Dede’nin Anlatımıyla
Baba Mansur Ocağı’ndan Seyyidimiz Sedat Korkmaz Dede ile “Kalû Belâ ve İlahi Misak” sırrına niyet ettik. Bu muhabbeti yol fakiri moderatör Uğur Can Yoloğlu ve Zakir Özgür Adıgüzel ile yürüttük. Kayıt düzenindeyiz; meydan rızalığını topluca almamız mümkün olmadığından sizlerin himmetiyle niyete girdik; sözü edep ve erkân ile açtık.

Bu bölümde neler var?
– Kalû Belâ nedir; Alevi öğretisinde ikrarın aslı mı, hatırlamanın kapısı mı?
– Ruhlar âlemindeki misakın talipte uyandırdığı sorumluluk
– “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabının gönülde açtığı perde
– Kalû Belâ’daki ikrar ile dünyevî ikrarın bağı; ritüel–hâl dengesi
– Muhabbetin ve aşkın misaktaki yeri; nûrun devri ve süreği
– “Kalû Belâ’da Ali kimdi?” sorusuyla velayet nûrunun okunması
– Aşk mı, sınav mı, vuslat mı? Talibin üç hâli birlikte nasıl taşınır?
– Dört Kapı Kırk Makam ile Kalû Belâ arasındaki bağ
– “Dünyaya iniş (nüzûl)” ve hatırlamayı gündelik hayata taşımanın yolu

Katılımcılar

  • Seyyid: Sedat Korkmaz Dede (Baba Mansur Ocağı)
  • Moderatör (Yol fakiri): Uğur Can Yoloğlu
  • Zakir: Özgür Adıgüzel

Bölümler (Chapters):
00:00 Açılış nefesi – Zakir Özgür Adıgüzel
00:XX Delil/gülbang – Sedat Korkmaz Dede
00:XX Kısa tanışma ve ocak silsilesi
00:XX Kalû Belâ nedir?
00:XX Misakın manası ve talibin sorumluluğu
00:XX “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabı
00:XX İkrarın aslı ile dünyevî ikrarın bağı
00:XX Muhabbet–aşk–nûrun devri
00:XX Velayet nûru bağlamında “Kalû Belâ’da Ali kimdi?”
00:XX Dört Kapı Kırk Makam bağlantısı
00:XX Nüzûl ve hatırlamanın gündelik hayata taşınması
00:XX Kapanış gülbangı ve nefes

Destek olmak için: Beğen, yorum yaz, sorularını bırak ve abone ol. Bir sonraki bölümde cevaplayalım. Aşk ile.

alevilik #Kızılbaş #BabaMansur #KalûBelâ #İlahiMisak #DörtKapıKırkMakam #Velayet #Ehlibeyt #İkrar #Musahiplik #Zakir #Nefes #Gülbang #Muhabbet #Anadoluİrfanı #AleviBektaşi #YolEdebi #Rızalık #HelalLokma

Transkript

Müslüman olmayana Türk denmez, öyle mi?

0

Ali Fuat Cebesoy, “Sınıf Arkadaşım Atatürk” adlı anılarında arkadaşının gözyaşlarını şöyle anlatır:
“Trablusgarp Savaşı başlamıştı. Adriyatik sahilinde toplanacak ordunun kurmay heyetine atanmıştım.
Oraya giderken Selanik’e uğradım. Üç yıldır görmediğim arkadaşım.
Mustafa Kemal’e, iki gece misafir oldum.
Mustafa Kemal, Trablusgarp’a gidiş hazırlığını yapıyordu. İki gün sonra İstanbul’a hareket edecekti.
Ertesi gün akşamüstü beraberce Beyazkule Bahçesine gittik… Mustafa Kemal’in bu akşam üzüntülü bir hali vardı…”
“Sende bir şey var dedim, ne oldu?”
“Bir şey yok’ dedi. ‘Fakat üzüntülüyüm.’ Doğup büyüdüğüm Selanik, acaba Türkler elinde kalacak mı?
Ben eğer Trablus’tan dönersem, yine buralara gelebilecek miyim?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Gözleri nemlendi.”


“Korkuyorum Fuat, korkuyorum.”
“Mustafa Kemal içini çekerek:”
“Ah Selanik, seni bir daha Türk olarak görebilecek miyim? dedi.”
“Baktım, ağlıyordu. O altın sarısı saçlarını okşadım. Teselli etmeye çalıştım.
Ben, Mustafa Kemal’in bütün ortak hayatımız boyunca bu derece üzüntülü olduğunu görmedim.”
Şairin dediği gibi, “İnsan yaşadığı yere benzer.”
Mustafa Kemal, Selanikli’ydi.
İnsanın gerçek anavatanı, çocukluğudur derler.
Doğduğu Selanik’in toprağına, suyuna, havasına benziyordu…
Gerçekte…
Osmanlı, bir Balkan devleti olarak gelişip, büyüdü.
Selanik, 1430’da Osmanlı toprağı oldu.
İstanbul 1453’te; Trabzon 1461’de; Rize 1470’te; Urfa 1517’de Osmanlı topraklarına katıldı.
Yani, Selanik’ten çok sonra…
Falih Rıfkı Atay der ki;
“Mustafa Kemal Makedonya’da doğdu, büyüdü.
Makedonya, 17’nci yüzyılın sonuna kadar Viyana kapılarına giden Osmanlı ordularının fetih destanları havası içindeydi.
Makedonya’da yerleşen Türklerin bir adı da ‘Evlad-ı Fatihan’, Fatih’in çocuklarıydı.”
“Evlâd-ı fâtihân”, Anadolu’dan göç ettirilip Balkanlara yerleştirilen Türkler için kullanılır.
Gel zaman, git zaman…
Son dönemde…
Bir rüzgâr estirilmeye başlandı:
Balkanlar’dan gelenlerle, Suriyeli veya diğer göçmenleri mukayese rüzgârı…
Oysa…
İstiklal Savaşı’nın çekirdek kadrosu, Balkan Türkü’dür.
Başkomutan Atatürk, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Altay, Kazım Özalp, Fuat Bulca, İzzettin Çalışlar, Zeki Soydemir, Şükrü Naili Gökberk, Derviş Vardar, Sıtkı Ülke, Nuri Conker, Salih Omurtak, Salih Bozok gibi kahramanlar -ve daha niceleri- Balkan Türkü’dür. Fethi Okyar Balkan Türkü’dür.
Cumhuriyeti kuran çekirdek kadro, Balkan Türkü’dür.
Bugün camide ezan okunuyorsa, Şanlı Bayrak dalgalanıyorsa, bunu Balkan Türkü’ne borçludur bu millet.
O olmasaydı, ne vatan olurdu ne de makam.
40’tan fazla ülkeye 100’ün üzerinde ziyaret yapan…
Ama…
Makamından sadece 11 kilometre mesafedeki Anıtkabir’e, bir kez bile gitmeyen, Diyanet İşleri Başkanı belki bilmeyebilir…
Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, Selanikli Atatürk kurmuştur.
Son dönemde, yine bir söylem rüzgârı estiriliyor.
Bilinçli…
“Müslüman olmayana Türk denmez” söylemi, gün geçtikçe yaygınlaşıyor.
Cehalet, bilinçli bir tercih elbette.
Tıpkı, “Müslüman olmayana Arap denmez” mantığı gibi…
Peki, Hristiyan ya da Musevi Araplar, Arap değiller mi?
Müslüman olmayan Büyük Hun Hükümdarı Mete Han, Türk değil mi mesela?
Türk Ordusu’nun kuruluş tarihi, M.Ö. 209 olarak kabul edilir.
M.Ö. 209’da kurulan Türk Ordusu, Müslüman değildi.
Türk sayılmayacak mı?..
Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 Türk Devleti’nin hepsi Müslüman mıydı?..
Büyük Hun, Batı Hun, Avrupa Hun, Ak Hun, Göktürk, Avar, Hazar, Uygur Devleti Müslüman olmadıkları için Türk değiller mi?
Müslüman olmadıkları için, Türklükten mi reddedilecek?..
Cumhurbaşkanlığı forsundan mı çıkarılacak?
Şu anda yaşayan Çuvaş, Gagavuz, Karay, Altay, Tuva, Yakut, Hakas, Sarı Uygur Türkleri Müslüman olmadıkları için Türk sayılmayacaklar mı?
“Siz Müslüman olmadığınız için, Türk olamazsınız” mı denilecek?..
Atatürk, 1930’da Millet’in tanımını yapmış ve noktayı koymuştu:
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk Milleti denir.”
Bu tanım, Türk tarihinin de özetidir.
Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimin ana hedefi, bir ulus devletin, Türk ulusunun yaratılmasıdır.
Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin temelini ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet yapısı oluşturur.
Ulus devlet anlayışı, etnik ve dinsel temellere bağlı değildir.
Ulus devlette dil önemlidir.
Üniter devlette ise; tek bir ülke, tek bir egemenlik, tek bir ulus vardır.
Laik devlet yapısı, Atatürk ilkelerinin temel taşıdır.
Milleti öldürüp, yerine, tarihten acı tecrübelerle silinmiş bir ümmet koyma gayreti; Türkiye’yi sadece karanlığa ve geri kalmışlığa götürür.
Ümmet peşinde koşanlar:
Başkalarından satın aldıkları silahla birbirlerini öldüren ve başkalarının bulduğu ilaçla iyileşmeye çalışan coğrafyaya özeniyorlar.
Neden?..
Evet, neden?..

Doğan Atasever

Makale Resmi Kemal Ünsal

Hakikat bilip de gerçek saklayan

0

Hakikat bilip de gerçek saklayan
Muhabbetten uzak dursun imanım
Sağda solda laf konuşan şaklaban
Sohbetini ayrı kursun imanım

Yürüdüğün bu yol Hakk’ın yoludur
Varsa inkâr eden müşrik dölüdür
Hünkarımız Hacı Bektaş Veli’dir
İkrar eden bunu görsün imanım

Gerçeğe hü!.. Anlamını bilmeyen
Tarihte gerçeği sezip görmeyen
Hakikat cemine gelip girmeyen
Hariç kapılara girsin imanım

Gördük göreceğiz bizden olanı
Bildik bileceğiz zulüm salanı
Eğer söylüyorsa yanlış yalanı
Varsın sağda solda ürsün imanım

Hamur iyi maya ile yoğrulur
Başak sarardıkça öne eğrilir
El etek öpenler sanma doğrulur
Sen Pir Sultanlarla hürsün imanım

Yer aldık bu yolda Allah aşkına
Meyil vermedik biz sırça köşküne
Rastlar isen bir gün eğer düşküne
‘Durma! Özüne dön’ dersin imanım

Hürdemi’yim demem o ki erenler
Yolumuzu Hak’tan ayrı görenler
Canlar yasta iken sefa sürenler
Bizden değil bırak sürsün imanım

“Alevilik Nereye Gidiyor? Asimilasyon, Dejenerasyon, Deformasyon, Rönesans Arasında”

0

“Alevilik Nereye Gidiyor? Asimilasyon, Dejenerasyon, Deformasyon, Rönesans Arasında” 2’59” [11.11.2025] | @ismailenginhd
İnanç pratikleri, geleneksel kapalı cemaat yaşamının dışına taştı, kamusal alanda görünür hâle gelirken, belirgin bir dönüşümü de beraberinde getirdi. Tanınırlık ve kabul görme arayışı, inanç pratiklerinin estetik ve gösterisel biçimlere dönüşmesine neden oldu. “Semah ekipleri”, “halk oyunları ekipleri” gibi kuruldu; semahçıların giysileri “kostüm” niteliği kazandı; semahın dönüş hareketleri koreografiyle “sahne gösterisine” uyarlandı. Bir ibadet biçiminden çıkarak “oyun” formuna evrildi; folklorik, görsel ve teatral bir nitelik kazandı.
Kent yaşamına dahil olan bireyler, kent sokaklarında, düğünlerde, café-bar gibi ortamlarda semah dönerek kimliklerini ifade etmeye başladı. İbadet bağlamında uyandırılan çerağlar veya deliller, ibadet olup olmadığı gözetilmeksizin her yerde uyandırılmaya başlandı; “miraçlama” konserlerde veya dernek gecelerinde “türkü sözü”ne; musahiplik teatral kardeşlik törenine dönüştü. Kutsal olan, inanç adına kamusal alanda yeniden üretildi, fakat aynı zamanda işlevsizleşip gündelikleşerek sıradanlaştı :

Mürşide varmaya talip olursan

0

Mürşide varmaya talip olursan
İptida insandan rehber isterler
Verdiğin ikrara doğru gelirsen
Ahd ile peymandan rehber isterler

Rehberin var ise olursun insan
Rehberin yok ise kalırsın hayvan
Arasat gününde açılır meydan
Açılan meydanda rehber isterler

Mürşidin nazarı müşkülü seçer
Kâmil olan talip sıratı geçer
Can kuşu kafesten akîbet uçar
Tenden uçan candan rehber isterler

Şah-ı Merdan bir yol kurdu kuluna
Bu yola giden rehberden biline
Girmek ister isen İmam yoluna
On İki İmam’dan rehber isterler

Tarikat babına girmek dilersen
Hakikat güllerin dermek dilersen
Erenler sırrına ermek dilersen
Sır ile pinhandan rehber isterler

Pir Sultan’ım söyler bu hikayeti
Yirmi sekiz harfle yedi ayeti
Nefsini bilmektir sözün gayeti
Bilmeğe irfandan rehber isterler

RİZE’NİN BOMBALANMASI YALANI

0

Bu konu, 1940 yılına kadar, CHP’den vekil olmak isteyen ama olamayan, o tarihten sonra CHP’nin aleyhine dönen Necip Fazıl Kısakürek’in “Son Devrin Din Mazlumları” adlı, yalanlarla dolu kitabına dayanır. Bu yalanı, Timetürk sitesinde Nevzat Çiçek isimli birinin işlediğini görüyoruz. Bu yalan üzerinden, Şapka Devrimi ve Atatürk karalanmaya çalışılır. Sinan Meydan ve İlber Ortaylı bu konuyu ele almışlardır. Buna göre Rize’de istiklal mahkemesince asılan 6 kişi, vatana ihanet suçundan dolayı asılmıştır. Ayrıca Rize’de bombalamaya dair bir kayıt veya şahit yoktur. Şapka kanunu yüzünden asıldığı iddia edilen İskilipli Atıf hoca da vatana ihanetten asılmıştır. Zira kendisi İslam Teali Cemiyeti’nin kurucularından biriydi ve kurtuluş savaşı’na karşıydı.

Sinan Meydan anlatıyor;

Şapka Kanununa itiraz ettiler diye Rize’nin bombaladığı ve 8 kişinin şapka takmadığı veya şapkaya karşı çıktığı için idam edildiği koca bir yalan. Bu yalanın Necip Fazıl tarafından nasıl uydurulduğunu PANZEHİR adlı kitabında anlatmıştım.

Şapka için şehir bombalandı yalanı, Necip Fazıl’ın uydurması. Rize’de şapka bahanesiyle çıkarılan isyanda isyancılar karakol basıp jandarmayı esir almaya kalktı. İdam edilen 8 kişi onlardı. Yargılananların çoğu beraat etti.

Paylaştığımız Cumhuriyet gazetesindeki kupürde ise “şapka takmayanlar asıldı” veya “şapka karşı olanlar asıldı” demiyor. Şapka bahanesiyle çıkarılan silahlı bir isyandan söz ediliyor. Binlerce silahın devlete teslim edildiği belirtiliyor. Halkı isyana teşvik eden 8 kişinin idama mahkum edildiği duyuruluyor. 3 Aralık 1926 günü, Rize’de birkaç kişi tarafından tertiplenen şapka kanununa karşı bir isyan gerçekleşmiştir. Söz konusu ayaklanmanın tertipçileri İman Şaban ve ve Muhtar Yakup ve onların arkadaşlarıdır. Ortaya çıkan araştırmaya göre söz konusu tertipçiler, aynı mahkeme tarafından vatan hainliği yaptığı gerekçesi ile idam edilen İskilipli Atıf’ın eseri olan “Fenk Taklitçiliği ve Şapka” adlı risalesinden etkilenmiş ve şapka kanununa karşı ayaklanmaya karar vermişlerdir.

İşin kötü yanı bu söz konusu kışkırtıcılar yerel halkı kandırmışlar. Şöyle ki, köy halkına genel bir konunun konuşulacağı söylenmiş ve böylece Ulu Cami’nin önüne çağırılmışlardır. Bir yanda yerel halka bu yalanı söyleyen tertipçiler, diğer taraftan da hazırlık yaparak silahlı dağ eşkıyalarına haber vermişlerdir. Nitekim yerel halk, davet edilen yere ulaştıklarında söz konusu tertipçiler kalabalıktan faydalanarak yerel halkı Şapka kanununa karşı kışkırtmışlardır. Mahkemede yerel halkın ifadelerine göre oluşturulan tutanaklara geçen kayıtlara göre, yerel halk Muhtar Yakub’un akrabası Peçeli Mehmet tarafından şu sözlerle kışkırtılmıştır: “Ey ahali Ankara ihtilal içindedir. Mustafa Kemal Paşa üç yerinden yaralı olarak doktor elindedir. İsmet Paşa ortadan kaldırılmıştır. Dindar paşalarımız Hükümeti ellerinde aldılar, Şeriatı kurtarıyorlar. Korkacak bir şey kalmamıştır. Erzurum yapacağını yaptı. Biz de iştirak edelim.”

İsyanın tertipçileri olan İmam Şaban ile Muhtar Yakup, kendilerine eşlik eden silahlı eşkıyalar ile birlikte topladıkları yerel halk ile birlikte Botaniye Jandarma karakolunu basıp 6 askerimizi esir almışlardır. Daha sonra ise İmam Şaban, Rize’nin yağmalanmasını, Hükümet Konağı’nın basılmasını, hapishanenin boşaltılması gibi teklifler sunmuş ve tertipleyiciler, söz konusu planlarına alet olmak istemeyen yerel halkı da canlarıyla tehdit etmişlerdir. Görüldüğü üzere görünürde şapka kanuna isyan denilen şey:

  • Suçsuz günahsız yerel halkın kandırılması ve daha sonra bunların kışkırtılmaya çalışılması
  • Jandarma karakolumuzun isyan tertipleyicileri tarafından basılması ve askerlerimizin esir alınması.
  • Rize’nin yağmalanması, hapishanelerdeki tutukluların kanunsuz bir şekilde serbest bırakılmaları

Peki sonra ne olmuştur?, Ergün Aybars’ın aktarımı ile: “150 kişilik silahlı bir kuvvet Rize’yi yağmalamak için hareket ettiyse de sonucu görebilen İslâhiye köylüleri ve onlar katılan diğer köylüler, jandarmaların silahlarını geri vererek yerlerine döndüler. Rize’de sert tedbirler haber alan diğer topluluk ise kendiliğinden dağıldı”. Görüleceği üzere köylüler, söz konusu harekete destek vermeyerek jandarmanın ve hükümetin yanında yer almıştır.

Peki olaylarla ilgisi olan Ankara İstiklal Mahkemesi isyanın tertipleyicileri ve isyana bilinçsizce katılan köy halkı ile ilgili hangi kararları almıştır? Söz konusu davada toplam 143 kişi tutuklandı. İsyanın tertipleyicileri olan İmam Şaban, Muhtar Yakup ve diğer 6 kişi “vatana ihanetten dolayı” idama mahkûm edildiler. Bunların dışında 14 kişi 15 yıl, 22 kişi 10 yıl, 19 kişi 5 yıl hapis cezasına çarptırılırken, kalan 80 kişi ise beraat etmiştir.
SİNAN MEYDAN

NEDEN SEVMİYORUM VE OY VERMiYORUM BİLİYOR MUSUN!

0

CHP 23. Dönem Parti Meclisi Üyesi, geçtiğimiz genel seçimlerde CHP Zonguldak Milletvekili Adayı Buket Müftüoğlu,
Nisan ayında yapılması muhtemel 18 Maddelik Anayasa Değişikliği Referandumunda ‘neden ‘hayır’ oyu kullanacağını ise şu şekilde sıraladı:

“Ben 6. filoya defol derken Sen kıble yapıp secde ediyordun

Ben Amerika’ya katil derken Sen katile hizmet ediyordun

Ben Fetö’ye terörist derken Sen hoca efendi diyordun

Ben Apo’ya bölücübaşı derken Sen barış elçisi diyordun

Ben Atatürkçü paşalara sahip çıkarken Sen Ergenekon’un savcısıydın

Ben Suriye’nin iç işlerine karışmayalım derken Sen Amerika’nın gazıyla Esed gidecek diyordun

Ben milli bayramlarımda coşayım derken Sen bana biber gazı sıkıyordun

Ben 1 Mayıs’ta işçi tulumuyla halay çekerken Sen beni copluyordun

İşte bu yüzden seni sevmiyorum

Ben ülkemin muassır medeniyetler seviyesinde olmasını istiyorum Sen tarikatlar şeyhler ve müritler ülkesi yapmaya çalışıyorsun

Ben bütün inançlara eşit mesafedeyim Sen kendi inancın dışındakilere düşmanlık yapıyorsun

Ben kadınla erkek eşittir diyorum Sen kadını aşağılıyorsun

Ben bilimi birinci yol gösterici kabul etmişim Sen bilime düşmanlık ediyorsun

Ben sanatın içinde yaşıyorum Sen sanatın içine tükürüyorsun

Ben ormana yeşile sahip çıkıyorum Sen rant uğruna kesiyorsun

Ben demokrasiyi amaç edinmişim Sen demokrasiye araç diyorsun

İşte bu yüzden seninle anlaşamıyorum

Ben insanım Sen kul olayım istiyorsun

Ben düşünüyorum Sen vuruyorsun

Ben sorguluyorum Sen biat istiyorsun

Ben çoğulcu demokrasiden yanayım Sen tek adamlık istiyorsun

Ben Cumhuriyetçiyim Sen saltanat istiyorsun

Ben laikim Sen şeriat istiyorsun

Ben halkçıyım Sen kralcı olmamı istiyorsun

Ben Anadolu çocuğuyum Sanayide çıraklık Tarlada ırgatlık Kışlada askerlik yaptım Sen çocuğuna çürük alıyorsun

Ben türküyüm Hasret Gültekin’im Nesimi Çimen’im Muhlis Akarsu’yum Sen beni yakıyorsun

Ben ozanım Aşık Mahsuni’yim Arif Sağ’ım Fevzi Kurtuluş’um Sen sazımı kırmak istiyorsun

Ben halkım Deniz Gezmiş’im Dadaloğlu’yum Pir Sultan Abdal’ım Sen kellemi istiyorsun

Ben solcuyum Ben Nazım Hikmet’im ben Uğur Mumcu’yum Sen bana vatan haini diyorsun

Ben Atatürk’ün torunuyum Sen ATA’ma ayyaş diyorsun

İşte bu yüzden sana HAYIR diyorum !”

İstanbul deyince aklıma martı gelir

0

İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş
İstanbul deyince aklıma Gülcemal gelir
Anadolu’da toprak damlı bir evde
Gülcemal üstüne türküler söylenir
Süt akar cümle musluklarından
Direklerinde güller tomurcuklanır
Anadolu’da toprak damlı bir evde çocukluğum
Gülcemalle gider İstanbul’a
Gülcemalle gelir
İstanbul deyince aklıma
Bir sepet kınalı yapıncak gelir
Şehzadebaşı’nda akşam üstü
Sepetin üstünde üç tane mum
Bir kız yanaşır insafsızca dişi
Boyuna bosuna kurban olduğum
Kalın dudaklarında yapıncağın balı
Tepeden tırnağa arzu dolu
Sam yeli, söğüt dalı, harmandalı
Bir şarap mahzeninde doğmuş olmalı
Şehzadebaşı’nda akşam üstü
Yine zevrak-ı derunum
Kırılıp kenara düştü
İstanbul deyince aklıma Kapalıçarşı gelir
Dokuzuncu Senfoniyle kolkola
Cezayir marşı gelir
Dört başı mamur bir gelin odası
Haraç mezat satılmakta
Bir gelinle güvey eksik yatakta
Köşede sedef kakmalı tombul bir ut
Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta
Sonra ellerinde şamdanlar nargileler
Paslı Acem kılıçları
Amerikan kovboyları
Eller yukarı
Ne kadar da beyaz elbiseleri
Amerikan deniz erleri
Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
Sütten duru buluttan beyaz
Beyazın böylesine ölüm yakışır mı dersin
Yakışmaz
Ama harbederken onlara
Bambaşka elbiseler giydirirler
Kan rengi, barut rengi, duman rengi
Kin tutar, kir tutmaz
İstanbul deyince aklıma
Kocaman bir dalyan gelir
Kimi paslı bir örümcek ağı gibi
Gerinir Beykoz’da
Kimi Fenerbahçe’de yan gelir
Dalyanda kırk tane Orkinos
Kırk değirmen taşı gibi dönmektedir
Orkinos dediğin balıkların şahı Orkinos mavzerle gözünden vurulur
Denizin içinde ağaçlar devrilir
Kan çanağına döner dalyanın yüzü
Camgöbeği yeşili bulanır
Bir çırpıda kırk Orkinos
Reisin sevinçten dili dolanır
Bir martı gelir konar direğe
Atılan Kolyosu havada yutar
Bir başkasını beklemez gider
Balıkçı gülümser tatlı tatlı
Adı Marikadır bu martının der
Her zaman böyle gelir böyle gider
İstanbul deyince aklıma Adalar gelir
Dünyanın en kötü Fransızcası orda harcanır
Çalımından geçilmez altmışlık madamların
Ağzı dili olsa da tenhadaki çamların
Görüp göreceği rahmeti anlatsa insanların
İstanbul deyince aklıma kuleler gelir
Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
Ama şu Kızkulesinin aklı olsa
Galata kulesine varır
Bir sürü çocukları olur
İstanbul deyince aklıma
Tophane’de küçücük bir sokak gelir
Her Allahın günü kahvelerine
Anadolu’dan bir sürü fakir fukara gelir
Kimi dilenecek dilenmesine utanır
Kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
Dudaklarında kirli paslı bir tebessüm
Çöpçü olmuştur bugüne bugün
Kiminin sırtında perişan bir küfe
Kiminin sırtında nakışlı semer
Şehrin cümbüşüne katılır gider
Kalın yağlı bir kolana koşulur
Piyano taşırlar omuz omuza
Kendinden ağır yükün altında adamlar
Balmumu gibi erir dururlar
Sonra kanter içinde soluk alırlar
Nazik eşya nazik hamallar ister neylersin
Ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alırlar mı dersin
Nazdan nazik çiniden bilezik eller
Derken
Karşı radyoda gayetle mülayim bir ses
Evlere şenlik Üstad Sinir Zulmettin
Hacıyağına bulanmış sesiyle esner:
Gamı şadiyi felek
Böyle gelir böyle gider
İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Güne güneşe karşı yirmibeşbin kişi
Hepsinin dudağında İstiklal Marşı
Bulutlar atılır top top pare pare
Yirmibeşbin kişilik bir aydınlık içinde eririm
Canım ağzıma gelir sevinçten hilafsız
İsteseler bir gelincik gibi koparır veririm
İstanbul deyince aklıma
Stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
Memleketimin insanlarına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter’e yaz deftere
Stadyum gelir
İstanbul deyince aklıma
Binlerce insanın aynı anda
Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
Heybetini düşünürüm
Birbirine eklenir kafamda
Binler yüzbinler milyonlar
Sonra bir mısra havalanır ürkek
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar
İstanbul deyince aklıma
Yahya Kemal gelirdi bir eyyam
Şimdi Orhan Veli gelir
Demindenberi dilimin ucundasın Orhan Veli
Demindenberi senin tadın senin tuzun
Senin şiirin senin yüzün
Yaralı bir güvercin misali
Başımın üstünde dolanır durur
Gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
Neresine mi arayan bulur
Erbabı bilir
Deli eder insanı bu şehir deli
Kadehlerin çınlasın Orhan Veli
İstanbul deyince aklıma Sait Faik gelir
Burgaz adasında kıyıda
Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
Mavi gözlü bir ihtiyar balıkçı gencelir küçülür
İkisi bir boya geldi mi Sait kesilirler
Bütün İstanbul’u dolaşırlar elele başbaşa
Ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
Sivriadada da martı yumurtası toplarlar çilli çilli
Ziba mahallesinde gece yarısı
Sabaha Galata’dan geçer yolları
Maytaba alacakları tutar kahvede
Zararsız bir deliyi
Ula Hasan derler gazeteyi ters tutaysun
Çaktırmadan gazetesini tutuştururlar fakirin
Sonra oturup sessizce ağlarlar
İstanbul deyince aklıma
Sait Faik gelir
Taşında toprağında suyunda
Fakirin fukaranın yanıbaşında
Bir kalem bir bilek bilendikçe bilenir
Kıldan ince kılıçtan keskin
Hep iyiden güzelden yana
Hep kimsesizlerin
İstanbul deyince aklıma
Said’in son yılları gelir
Hey Allahım en güzel çağında Said’e
Dört beş yıl ömrün kaldı denir
Sait Sait olur da nasıl dayanır
Mavi gözlü çocuk boşverir ölüm haberine
İhtiyar balıkçı pis pis düşünür
Bir zehir yeşilidir açılır
Bir yeşil ki ciğerine işler adamın
Bir yeşil ki kasıp kavurur
Küçük mavi çocuk
İhtiyar balıkçı
Ve dilimize bulaşan zehir yeşili
İstanbul çalkalandıkça bu denizlerde dipdiri
Dilimiz yaşadıkça yaşasın Said’in şiiri
İstanbul deyince aklıma
Sabiyem gelir
Sabiyem boynundan büyük bir demetle
Sarıyer’den gelir Pendik’ten gelir
Bahar nereden gelirse velhasıl
Sabiyem oradan gelir
Ne delidir ne divane
Aslını ararsan çingenedir
Tepeden tırnağa güneştir
Topraktır
Anadır
Analar içinde bir tanedir
Biri sırtında biri memesinde biri karnında
Karnı her daim burnundadır
Canını mendil gibi takar dişine
Yürekten birşeyler katar işine
Bir ucundan girer şehrin ötekinden çıkar
Alçakgönüllüdür Sabiyem
Hem maşa satar, hem göbek atar
Ver bir çeyrek güzelim der
Neyse halin o çıksın falin
Canı çıkar Sabiyemin falı çıkmaz
Sonra anlatır dün gece başına gelenleri
Görürüm üryamda bir sarı yılan
Cenabet uğraşır durur benimlen
Uyanır bakarım benim bebeler
Yatağın ucuna kaymış
Ayağımın parmaklarını emer
İstanbul deyince aklıma
Bir basma fabrikası gelir
Duvarları uzun masaları uzun sobaları uzun
Dal gibi dalyan gibi kızlar çalışır bütün gün ayakta
Kanter içinde mahzun
Yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
Fabrikada pencereler tavana yakın
Al topuklu beyaz kızlar dalga geçmeyin
Dışarda ağaçlar dizi dizi
Duvarlar duvarlar uzun duvarlar
Niçin ağaçlardan ayırdınız bizi
Dışarda tarlalar turuncu asfalt mosmor
Dışarda dışarda dışarda
Mevsim gürül gürül akıp gidiyor
Ondokuz yaşında Eyüplü Gülsüm
Dalmış beyaz köpüklü akışına ipeklilerin
Kötü kötü düşünüyor
İpeğin akışına doyum olmaz
Ama gel gör ki ipekli emprimeden oğlana don olmaz
Bir top Amerikan bezi sakız gibi beyaz
Bir top Amerikandan neler çıkmaz
Perdeler yatak çarşafları çoluğa çocuğa çamaşır
Sakız gibi ağarmış bir top Amerikan bezi
Gülsüm’ün gözleri kamaşır
Üçüncü oğlanı doğururken Gülsüm
Bir top Amerikana hasret sizlere ömür
Gülsüm’lerin sürüsüne bereket
Yerine bir Gülsüm’cük bulunur elbet
Gider Gülsüm gelir Gülsüm
Azrail ettiğin bulsun
İstanbul deyince aklıma
Ağzına kadar soğan yüklü bir taka gelir
Sülyen kırmızısı üstüne zehir gibi yeşil
Samsun’dan Sürmene’den Sinop’tan
Yaz demez kış demez mutlaka gelir
Kirli yelkeninde yeni bir yama
Demirinin pası gelir dilime
Nabzımda duyarım motorunun hızını
Canımın içine sokasım gelir
İri kalçaları pullu denizkızını
İstanbul deyince aklıma
Takalar gelir
Alçakgönüllü kalender
Ya Peleng-i Deryadır adları ya Şimşir-i Zafer
İstanbul deyince aklıma
Koca Sinan gelir
On parmağı on ulu çınar gibi
Her yandan yükselir
Sonra gecekondular gelir ardısıra
İsli paslı yetim
Eyy benim dev memesinde cüceler emziren
acayip memleketim
Şiir:Bedri Rahmi Eyüboğlu.

turnalar semahını çaldı ve kimse dinlemedi onları

0

Sen gittikten sonra iki çalgıcı
turnalar semahını çaldı ve kimse dinlemedi onları
benden başka.
Sarımsak kokusunun
yoksulluk ve rakıyla buluştuğu saygısız kalabalıkta
kimse duymadi beni terkeden
kanatların bıraktığı esintiyi.
Biri incecik öbürü kalın
iki tel vururken çalgının yüreğine
nicedir aklımı kurcalayan Bertold Brecht’in
“Sevenler” şiirini düşündüm, bir yaşamdan ötekine
yanyana uçan iki turnayı. Taa yirmisekizlerden.
“Güneşin ve ayın az değişken dilimleri altında
uçup giderler yine, böyle tutkun birbirine.
Hey, nereye gidersiniz? – Hiç bir yere – Nerden gelirsiniz?
Her yerden. Sorarsınız, ne zamandır birliktesiniz? diye.
Az zamandir. Ne zaman ayrılacaksınız peki? – Yakında.”
Çıktığımda hava açıktı ikindi güneşi gibi
nicedir ısıtmayan parlak ayın az değişken dilimleri altında
yürürken sordum kendi kendime.
Nereye gidiyorsun?
Hic bir yere. Ne zamandir yalnızsın? Bilmem, denize
ve ayışığında. yapraklar kesen
Şiire sormali bunu. Daha yazılırken
bir anıya dönüşen şiirlere
Sordum kendi kendime ne yapilabilir çamurdan?
Heykel
Acılardan?
Aşk
Yoksulluklardan
bir devrim bile yapilabilir.
Ama hic bir sey
hic bir sey yapılamaz ayrılıklardan.
Sen, çalgıcılar ve ay ışığı çekip gittiniz uykunun
eşiğine vurulmus bir turna gibi dönerek
düşerken sordum otuzdokuzlardan Bertold Brecht’le birlikte
“Ne yapmali peki?” Aklım dokunacak
bir baska akıl arıyor. Nicedir yabanci denizlerde
yıkanan tenim baska bir teni. “Ne yapmali?”
Biliyorum yağmur yağmaz yukarı doğru yeniden
Acımaz olur, silinir gider izi bıçağın.
Ama hiç bir rüzgar doldurulamaz boş kalan yerini,
bir yaşamdan ötekine
birlikte uçan turnalarin yerini gökyüzünde.
Onat Kutlar
(Unutulmus Kent)

Türkiye’nin kültür tarihinde önemli bir yeri olan gazetemizin yazarı, şair ve düşün insanı Onat Kutlar 30 Aralık 1994’te Taksim’deki The Marmara Oteli’nin kafesinde bombalı terör saldırısında ağır yaralandı. Kutlar, tüm müdahalelere karşın 11 Ocak 1995’te 58 yaşında yaşamını yitirdi. Arkeolog Yasemin Cebenoyan’ın da can verdiği saldırı İBDA-C tarafından üstlenilse de faillerin yakalanmasının ardından saldırının PKK tarafından düzenlendiği belirtilmişti. Gazetemize konuşan Onat Kutlar’ın eşi Filiz Kutlar “Onat olağanüstü bir insan ve gerçek bir entelektüeldi, o yüzden yaşanan acı sadece benim acım değil” dedi.

‘DİNLEMEDİ, GİTTİ’

“Onat’ın ölümünün hâlâ faili meçhul olduğunu düşünüyorum” diyen Filiz Kutlar, “Yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için öncelikle belirtmeliyim ki PKK bir terör örgütüdür. Ancak saldırıyı PKK’nin değil İBDA-C’nin yaptığını düşünüyorum. Çünkü İBDA-C tehditlere bir hafta önceden başlamıştı” ifadelerini kullandı. Kutlar, “Hatta Onat’a ‘Bir süre The Marmara Kafe’ye gitme’ demiştim. O da ‘Tamam’ demişti ama gitti. O gün de benim adeta basiretim bağlandı. Saldırıyı yapan İslamcı terör örgütü İBDA-C olduğu için üstünün kapatıldığını ve bu nedenle de konunun aydınlatılamayacağını düşünüyorum. Onat teröre kurban edilen tek kişi değil. Ülkenin aydın birikimini temsil eden insanlar yok edildi. Ne kadar çok kişinin yok edildiğini de anma törenlerinde anlıyoruz” diye konuştu.

Özgürlük ve eşitlik İçin Ne Çok Öldürüldük:

0

Özgürlük ve eşitlik İçin Ne Çok Öldürüldük:
7 Kasım 1980 de Sol Yayınların Sahibi İlhan Erdost Askeri Jip İçerisinde İşkencede Katledildi..!
Bir Palto Asılı Kaldı Faşist Cuntanın İşkence Cangılında.
Tarih 7 Kasım 1980…işkencede katlediliyordu Sol Yayınlarının sahibi İlhan Erdost.
Karanlığın ağır eli ülkeyi sıkıyor, hayatlar çalınıyordu.
12 Eylül’ün postalında, günler birbirini takip eden gözaltılarla, tutuklamalarla eziliyordu. Her sabah pencerelerden çekilen eller, kapıları çalan ayak sesleri, işyerlerinden, sokaklardan alınan insanlar… Cezaevleri havuzuna atılan isimler arttıkça ülke daha da susuyor, kentlerin damarları donar gibi oluyordu.
O gün askerler bir yayınevini bastılar. Rafların arasında Engels’in “Doğanın Diyalektiği” de vardı. İki kardeş hemen gözaltına, Mamak Askeri Cezaevi’nin A Blok’una götürüldüler. Fişlendiler, saçları, sakalları kesildi, önden, yandan fotoğrafları çekildi, kimlikleri birer numaraya indirildi.
Sonra, C Blok’a sevk için kelepçelere vurulup cezaevi aracına bindirildiler.
Aracın içinde dört muhafız ve astsubay Şükrü Bağ vardı. Bağ’ın sesi, tank gibi soğuk ve emir doluydu. Tutuklulara bağırdı.
“On yaşındaki bebekleri zehirlediniz şerefsizler!”
Sonra askerlerine döndü, emri verdi.
“Bunlar yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım.”
Henüz araç hareket etmeden, iki kardeş sıraya dizdirildi. Dört er copla, tekmeyle, tokatla saldırdı. Bağ’ın bögürtüsü, her darbeyle daha da boğucu hale geliyordu.
“Analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım.”
Araç nihayet hareket etti. Yol boyunca dövüldüler. C-Blok F koğuşu önünde indirilirken bile askerler vazgeçmedi; “Geri getirin onları ulan!” sesleri arasında küçük kardeş, yere düştü. Astsubayın emri yine yankılandı.
“Kaldırın, dövün.”
Küçük kardeş yalvardı, insanlık denen o kırılgan ululuğu dile getirdi.
“Sabah kızımı uyandırmadan evden çıktım… Bir suçumuz yok, bizi bırakın.”
Cevap sertti.
“Bunu daha önce düşünecektiniz hainler.”
Ve yine askerlere haykırdı.
“Hala analarını ağlatmadınız, birazdan sizin ananız ağlayacak.”
Askerler saldırdı. İki kardeş, birbirlerine dayanarak, elleriyle başlarını korumaya çalıştı. Akıntıya karşı çırpınan iki beden gibiydiler. Yine başına jop darbesi yiyen küçük kardeş yere yığıldı. Zorlukla doğruldular.
Astsubay duru. dedi. Bir sigara yakıldı, İki kardeş, C-Blok F bölümünün tel örgüsü önünde dizildiler. Bekletildiler, hazırola getirildiler. Sigara bitti, bağırış yeniden başladı.
“Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onu da patlatırlar!”
Tekrar çullandılar, dakikalarca, acı kesintisizdi. Sonra avluya itildiler. Bir deftere isimlerinin yanına yazıldı.
“Solcu, komünist.”
İnsanın etiketlenişi, ölümle aynı hızlıydı. Cezaevi binasına götürüldüler. Işıklı demir parmaklıklı kapıya doğru yürürken, sağdaki karanlık kapıya sokulmaları istendi.
“Kaçmayın lan itoğlu itler!” bağırıldı; kapı aralığına sıkıştırıldılar; yeniden dövüldüler. Sırtları duvara dayalı, kollarıyla yüzlerini korumaya çalışırken küçük kardeş yine yere kapaklandı. Alnı taşın soğukluğuna çarpıldı. Güçlükle kaldırdılar, tekme tokat koğuşa soktular, girişteki tahta sıraya oturttular onları.
Büyük kardeş su istedi koğuştakilerden. Korku, herkesin vücudunu dondurmuştu. Kimse kıpırdamadı. Küçük kardeş, kan içinde, oturduğu yerden doğrulup pencereden dışarıya, avluya baktı. Koğuştakiler onu yerine oturtmak için koştular. “Midem bulanıyor, kusacağım!” diye bağırdı.
Sonra yere yığıldı. Bir ranzanın üzerine yatırdılar, nefesi kesildi. Tıp öğrencisi Vahap, nabzını yokladı, “Ölmüş bu,” dedi. Sıcak bedeni battaniyeye sarıp koğuştan çıkardılar. Suçu sadece kitap yayımlamak olan bu genç, orada sönüp gitti.
Soruşturmayı yürüten askeri savcı, döven erlerden birinin muhafızlık göreviyle ilişkili olmadığını belirledi: sağ görüşlü biriydi. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı, dört er hakkında kasten adam öldürmek, astsubay hakkında ise kasten adam öldürmeye azmettirmek suçlamasıyla dava açtı. Yargılama yedi yıl sürdü.
Üç er ayrı ayrı on yıl sekiz ay ağır hapis cezası aldı. Araca özel amaçla binmiş sağ görüşlü kişi sekiz yıl aldı. Astsubay Şükrü Bağ’a önce on yıl sekiz ay verildi, bu ceza Askeri Yargıtay Genel Kurulu tarafından onaylandı ve kesinleşti.
Ancak sonra, şoför mahallinden dövülme olayını duymasının ve görmesinin olanaksız olduğu gerekçesiyle Askeri Yargıtay 5. Dairesi, yargılamanın yeniden yapılmasına hükmetti. Astsubaya bu kez görev ihmali nedeniyle üst sınırdan üç yıl hapis verildi. Askeri Yargıtay 5. Dairesi kararını bozdu. Ceza altı aya indirildi. Altı aya kadar olan cezaların temyizi sıkıyönetim komutanının takdirine bağlıydı. Sıkıyönetim komutanı kararı onayladı. Dosya kapandı.
Cinayetin üstü postalla örtüldü.
Dövülerek öldürülen küçük kardeşin adı İlhan Erdost’tu. Ağabeyi ise Muzaffer Erdost. Sol ve Onur Yayınları’nın sorumluluğunu üstlenmişlerdi ama basılı sözün bedeli kan olmuştu.
Sonra gözyaşları sele, şarkılar ağıtlara dönüştü; Leman Sam’ın sesi bir inilti gibi düştü kulaklara.
“Ne oldu çocuk sana, yok olup gittin birden..
Nasıl kıydılar sana, ne zor büyüttüm seni ben
Ninni çocuk uyu çocuk.
Ölüm yalan dön gel çocuk.
Zincirlerde çiçek açmış ellerinin yarası.
Sevgisiz kefensiz kaldın, soğuktur şimdi orası.
En kolay katlanılan, başkasının acısı.
Ben anayım ağzımdaki tükürdüğüm kan tadı.
Ninni çocuk uyu çocuk
Ölüm yalan dön gel çocuk.
İlhan Erdost Eşitlik ve Özgürlük yürüyüşümüzde Yaşıyor..!

YUNAN ORDUSUNDAKİ KÜRTLER

0

Gökçe FIRAT

Kurtuluş Savaşı’nda Kürt-Yunan İşbirliği

Kürt açılımının gündeme gelmesiyle birlikte çok değişik bir tartışma daha başladı. 30 Ağustos’ta Genel Kurmay Başkanı Başbuğ “Bu ülke için hep birlikte şehit olduk” diyerek şehitlikteki mezar taşlarını gösteriyordu gazetecilere.

Benzeri ifadeleri Tayyip Erdoğan’ın ağzından duymaya zaten alışkındık. Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünde o da Çanakkale’de “Türk ve Kürtlerin birlikte savaştığını” söylemişti.

Açıkçası, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bu ülke için kim savaştı, kim savaşmadı tartışması hiç yapılmamıştı. Yapılmamıştı çünkü bu ülkeyi bölmeye çalışanlar yoktu. Olmadığı için de geçmiş defterleri kimse açmamıştı.

Ancak artık ortada bölücü ve Türk düşmanı bir Kürt hareketi var, bu hareketin teröristleri var, bu hareketin milletvekilleri var ve bu hareketin destekçileri var.

Bu bölücüler her fırsatta tarih yalanlarıyla piyasaya çıkıyorlar ve diyorlar ki bu ülkeyi Kürtler ve Türkler birlikte kurdu ama Mustafa Kemal onlara ihanet etti, Kürtlerin hakkını vermedi.

Kürtlerin hakkı neydi, verildi mi verilmedi mi tartışması sürerken aslında çok daha başka bir şey daha tartışmaya açılmıştı; hakikaten Kürtler bu ülkeyi kurarken Türklerle birlikte miydi?

Geçtiğimiz haftalarda Habertürk televizyonunda Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu konuk oldu ve orada Kurtuluş Savaşı’nda ve Çanakkale’de Kürtlerin Türklerle birlikte savaşmadığını söyledi. Bu, bir televizyondan ilk kez dile getiriliyordu. Pamukoğlu, daha önce bizim TÜRKSOLU’nda yayınladığımız rakam ve haritaları göstererek tarihi gerçeği açıklıyordu.

Türkiye’de tabuları yıkmaktan bahsedenlerden, resmi tarih anlayışına karşı çıkanlardan, özgürlükçülerden tepki gecikmedi; hemen Türk ırkçılığı, Türk bölücülüğü yaftası yapıştırıldı. Ardından Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’nda olduğu, hatta PKK’ya karşı en fazla şehidi Kürtlerin verdiği gibi komik ve zavallı açıklamalara kadar düştü düzey.

Ama artık tartışma açılmıştır, tarihi tabular tartışılacaktır ve gerçekler kazanacaktır.

O nedenle kimse etnik kimliğinden gocunmasın, tarihiyle yüzleşsin, barışsın: Evet Kürtler Kurtuluş Savaşı’na katıldı ama Türk Ordusu’nda değil Yunan Ordusu’nda savaştılar!

Bir şey daha ekleyelim, yıllardır Araplar Osmanlı’yı arkadan vurdu diyenler aynı şeyi Kürtler için de söylemeliler; Kürtler Kurtuluş Savaşı’nı arkadan vurmuştur.

Şehit haritası yayınlamanın bölücülük olduğunu, Türk bölücülüğünün Kürt bölücülüğünden daha tehlikeli olduğunun propagandasını yapıyorlar sürekli. Ama diğer yandan da kendileri bir şehit haritası yayınlayarak, Şırnak ve Hakkari’nin PKK’ya karşı savaşta İstanbul’dan ve diğer Türk illerinden daha fazla şehit verdiğini iddia ediyorlar. Tabii bu büyük bir yalan. Köy korucularını da şehit asker rakamlarına ekleyerek akıllarınca gerçekleri değiştirebileceklerini sanıyorlar. Hürriyet’teki köşesinde Özdemir İnce ise Kurtuluş Savaşı’ndaki şehitlerimizin illere göre dağılımını doğru bir şekilde yayınladı.

Osmanlı-Rus Harbi’nde

Osmanlı’yı arkadan vuran Kürtler

Osmanlı’da Kürt meselesinin ortaya çıkışı bir Doğu Cephesi sorunu olarak başlamıştır. 17. yüzyıldan itibaren yükselişe geçen Rus emperyalizmi, 1800’lerin başından itibaren Osmanlı’yı hem Doğu cephesinde Kafkaslar’dan, hem de Batı cephesinde Balkanlar’dan sıkıştırmaya başlar.

Batı cephesinde Slav kökenli Bulgarları ve Ortodoks Yunanları kışkırtan Ruslar Doğu’da ise Ermeni ve Kürtlere el atar. 1800’lerden hemen sonra ilk Kürdoloji çalışmaları yine Ruslar tarafından başlatılır. Kürtçülerin bugün bile en temel başvuru kaynakları olan kitaplar da bu dönemde Ruslar tarafından yazılır.

Rusların bu çabaları karşısında Osmanlı’da da uyanma başlar. Rus destekli Kürt aşiretleri ile Osmanlı arasında çatışmalar başlar. 1830-1855 tarihleri arasında 8 Kürt isyanı gerçekleşir.

Fakat asıl büyük Kürtçü hareket tam da 1877 yılında gerçekleşir. Bu tarih 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nin tarihidir. Hem Balkanlar’da hem de Kafkaslar’da Ruslarla savaşan Osmanlı’ya karşı bir cephe de Kürt aşiretleri açar. Bedirhanlar ve Şeyh Ubeydullah isyanları tam dört yıl sürer.

Rus General Korganof, Erzurum’a saldırıya geçmeden önce Zeylani ve Sepki aşireti reisleriyle buluşur ve yüklü miktarda ödeme yapar. Sonuç olumludur, Kürtler Rusya’ya karşı Osmanlı’yı desteklemezler.

Kürt isyanlarının genel karakteri burada şekillenir: Türk devleti ne zaman ki bir düşmanla savaşsa mutlaka bir Kürt isyanı başlar.

Rusların Kürtlere desteği sonrasında da devam eder. Ama 93 Harbi’nden sonra hem Ermeni hem de Kürt meselesi bir arada ortaya çıkacaktır. Doğu illerimiz Rus işgaline girdiğinde hem Ermenilerin hem de Kürtlerin isyanları aralıksız devam edecektir.

Hamidiye Alayları neydi?

Bu dönemde 1890 tarihinde Hamidiye Alayları kurulur. Alayların hedefi Türk halkına yönelik Ermeni katliamlarını önlemektir. Abdülhamit tarafından kurulan bu birlikler için şimdi kimi yazarlar çarpıtmalara girişmektedir.

Bu alaylarda Kürt aşiretleri yer almıştır elbette ama bu aşiretler Osmanlı silahlarını ele geçirip daha sonra Ermenilerden boşaltılan arazilere el koymaya başlamıştır. Kürtlerin bu alaylara giriş sebebi Türklere destek olmak değil Ermeni topraklarını ele geçirmektir yani.

Zaten bu alaylar daha sonra lağvedilecektir. Fakat Hamidiye Alayları’nın lağvedilmesinden sonra da silahları bırakmayacak ve Osmanlı’ya karşı savaşacaklardır.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte Kürtler de Doğu bölgelerinde Ruslarla birlikte hareket edecektir. O dönem bölgede etkili olan Rus Elçiliği Kürtleri ele geçirmiştir. Nitekim hemen 1914 yılında Kürt isyanları başlar. Rus Orduları Doğu Anadolu’yu işgal ederken Kürtler de bağımsızlık hayaliyle Ruslara yardım ederler.

Ünlü Sykes-Picot Antlaşması’na göre Doğu’da Ermenistan ve Kürdistan kurulacak ve Rusya’ya bağlanacaktır. Kürtlerin Çanakkale’de savaşmamalarının nedeni de budur. 1916 yılında Antlaşmaya dökülen plan, Rusların 1830’dan beri uyguladığı plandır zaten.

Fakat Birinci Dünya Savaşı tüm dengeleri alt üst eder. Kürtler de bu dönemde hem Ruslarla hem İngilizlerle hem Fransızlarla hem de Amerikalılarla işbirliği yapar. Kürtlerin bağımsızlığına Sevr Antlaşması ile karar verilir.

Yani Birinci Dünya Savaşı’ndan Kurtuluş Savaşı’na giden dönemde Kürtler hep Türkiye’yi işgal eden kuvvetlerle birlikte hareket eder.

Bu durum, yani Kürtlerin Birinci Dünya Savaşı’nda Türklerle birlikte savaşmaması o dönemin raporlarında açıkça geçmektedir. Rus Gordlevski aynen şu satırları yazar:

“Türkler vatan savunmasına katılmadıkları için Kürtlere çok kızmaya başladılar.”

Fakat Rusya’da Bolşevik İhtilali gerçekleşince işler değişir. Çünkü Lenin Kürtleri değil Mustafa Kemal’i destekler. Sykes-Picot Antlaşması’nı fesheder. Bunun üzerine Türk-Sovyet Antlaşması gelir ve Kürtler yalnız kalır.

Bu tarihten itibaren Kürtlerin esas hamisi Ruslar değil İngilizler olacaktır. Türkiye’deki komünistler ve Sovyetler de Kürt isyanlarını değil Mustafa Kemal’i destekleyecektir.

Kürtler Sarıkamış’ta var mıydı?

Tüm bu anlatılanlardan sonra Kürtlerin neden Çanakkale Savaşı’na katılmadığını anlamak kolaylaşır. Daha 1830’lu yıllarda başlayan Kürt ihaneti çoktan kökleşmişti, Birinci Dünya Savaşı sırasında da Kürtler Türkiye için değil Ruslar için savaşıyordu.

Böyle olduğu için de Çanakkale Savaşı sırasında Kürtlerin şehit listesinde olmamasına şaşırmamak gerekir: Çanakkale uzak olduğu için değil Türklere uzak oldukları için katılmadılar savaşa.

Kimileri bu gerçeği daha fazla gizleyemeyeceklerini biliyor. O nedenle de Kürtlerin diğer cephelerde, Sarıkamış’ta çarpıştığını söylüyorlar.

Elbette bu da büyük bir yalan. Genelkurmay arşivlerinde Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı şehitlerinin listesi, askerlik şubesi kayıtlarına göre tutulmuştur. Dolayısıyla Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı rakamları gerçektir, kimse bunlara itiraz edemez.

Ama Kürtlerin Sarıkamış’ta savaştığını iddia edenler varsa, buyursunlar rakamları açıklasınlar. Yani bizim yaptığımızı yapsınlar, belgeye karşı belgeyle ortaya çıksınlar.

Ama Sarıkamış’ta Kürtlerin Ruslara karşı savaşma ihtimali bile yoktur ortada çünkü Kürt aşiretlerini o dönemde zaten Rus Elçiliği kontrol ediyor ve yönlendiriyordu.

Hain bir Kürt aşiret reisi Mutkili Hacı Musa

Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı 19 Mayıs 1919’dur. 24 Ağustos 1919’da Kurtuluş Savaşı’nı idare etmek üzereHeyet-i Temsiliye oluşturulmuştur. 9 kişilik kurulda bir de Kürt vardır. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey.

Ancak bu Kürt ağası içeri sokulan bir haindir

Nitekim Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır.

Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra ise İran’a kaçarlar.

Daha sonra Mustafa Kemal bu hain Kürt aşiret reisi hakkında Nutuk’ta açıklama yapacaktır.

İlk Meclisteki hain Kürt milletvekilleri

Ankara’da Millet Meclisi’nin kuruluşu 23 Nisan 1920’dir. Bu tarihten itibaren TBMM Ordusu da kurulmuş ve Kurtuluş Savaşı’nı vermiştir.

O dönemki mecliste de bugünkü Mecliste olduğu gibi bölücü Kürt milletvekilleri vardır. İşte bu Kürt milletvekilleri Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’na yardım etmemiş, tam tersine bu Kurtuluş Savaşı’na karşı bir ayaklanma örgütlemişlerdir.

Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.

İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler!

Görüldüğü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz.

Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.

Mustafa Kemal’e idam kararını da bir Kürt verdi

Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur?

Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!.

Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesi ise Kürt İzzet Bey’dir ve İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzzet Bey’in bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir.

İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizler’in Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir. Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.

Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır

Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.

Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e karşıdır.

İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır.

28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır:

“Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.”

9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curzon’a raporunda ise şunlar yazılıdır:

“Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”

Yunan ordusundaki Kürtler

Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir.

Amasya’da Yunan temsilcisi ile görüşen Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.

Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler Sivas’a doğru yürümeye başlar.

Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:

“… Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”

Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır.

Kürtler Sevr’i istiyor

Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar:

“İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.”

Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:

“1-İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması

2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi

3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi

4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi

5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.”

Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur:

“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”

Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a saldırıyor

Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir.

Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır.

Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresi’nin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır.

Genelkurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir:

“Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekât dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.”

Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlendirmektedir:

“Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşı’nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”

Demek ki Türk İstiklal Savaşı için değil Kürt İstiklal Savaşı için savaşmışlar.

***

Tarihi gerçek budur, bunu ne Türk Genelkurmay Başkanı, ne Türk Başbakanı, ne gazeteciler, ne de Kürtler değiştirebilir.

Kürtler tarihleriyle yüzleşeceklerdir…

Selim Sarısoy

MİLLİ UYANIŞ VE BİRLİK PLATFORMU

Benim ile bir gün davan

0

Benim ile bir gün davan
Bitecektir deli gönül
Fırtınalı dağın ovan
Yitecektir deli gönül

Yaşın olsa da doksan beş
İçin dışın yirmiyle eş
Son gününde açan Güneş
Batacaktır deli gönül

Kaybolacak yolun izin
Susacaktır cura sazın
Son bir defa yürek közün
Tütecektir deli gönül

Dağı yaran Ferhat ile
Kerem gibi vurup çöle
O çektiğin dert gam çile
Yetecektir deli gönül

Çoğu zarar azı kârın
Bir cepsiz bez bütün varın
İkrâri’yi ahu zarın
Yutacaktır deli gönül

(Ozanca lll kitabımızdan)

Ölü değil diriyim

0

Ölü değil diriyim
Ben de sizden biriyim
Çıktım hayat yoluna
Ne önde ne geriyim

Yaşayana tek erek
İnsana dostlar gerek
Her gönülde yer buldu
Sevgi tattı bu yürek

Nehir oldum çağladım
Yürekleri dağladım
Sonuçta bir insanım
Bazen ben de ağladım

Şair oldum bu elde
Nağme buldum her telde
Ferhadi’yim taht kurdum
Dilde değil gönülde

Ferhat GÜNAYDIN (Ferhadi)
Eğitimci Yazar / Halk Şairi – Giresun