Bizi Biz Eden Değerlerimizdir… Onları Hiç Unutmayalım… Anadolu Kültür Harmanı’ndan, Haydari Sultan Ocağı’ndan, Türkmen Boyundan, Bir Keskinli Aşık Haydari Geçmişti Bu Diyardan, Ölümsüz Dizeleri, Anıları ve Acılarıyla… Kaya Özlük… Onu Hiç Bir Zaman Unutmayalım…
Ben Ozanım Anadolum
Tasavvufta Yunusuz biz Ben ozanım Anadolum İsyanlarda Pir Sultanız Ben ozanım Anadolum
Sevda vadisine düştüm gamlıyam Şah’ım Ali Kimsesiz kaldım karanlık günde gümrahım Ali Doğmuyor mihr-i ümidim çıkmıyor mahım Ali Gelmiyor mu kulağına ah-u eyvahım Ali Merhamet et halime her şeye agahım Ali Var mı senden başka (gayrı) söyle ilticagahım Ali
Bir günahkar insanım ben yok yüzüm peygambere İstemem bir türlü gitmek böyle huzur mahşere Tesadüf eylerim derken belki bir gün rehbere Düşmüşem elsiz ayaksız bak Aslan-ı Haydar’e Merhamet et halime her şeye agahım Ali Var mı senden başka (gayrı) söyle ilticagahım Ali
Çıkmıyor bir an ciğerden derd-i sevda hançeri Hakk’ın aşkına esir olduğum günlerden beri Zikreylerim ismini ben kalu beladan beri O kadar yandım yakıldım ki unuttum her yeri Merhamet et halime her şeye agahım Ali Var mı senden başka (gayrı) söyle ilticagahım Ali Neyzen Tevfik
Mim Kemal Öke Atatürk’ün Son Günlerini Anlatıyor -“Suadiye’de evimde oturuyordum,” diye söze başladı. Bir telefon… Yarın saat dokuzda Saray’da bulunmaklığım lüzumunu tebliğ ediyordu. Geceyi, rahatsız bulunan Atatürk’e yapılacak bir şey mi var? üzüntüsü ile geçirdim. Uyuyamadım. Ertesi günü Atatürk’ün hastalığı hakkında Almanya’dan Fon Rihman, Viyana’dan Epinge isminde iki profesörün bulunduğu bir konsültasyon yapılacağını öğrendim. Bu konsültasyon da Neşet Ömer, Süreyya Hidayet, Nihat Reşat, Mehmet Kâmil, Sıhhiye Müsteşarı Asım, Abravaya ve ben bulunuyorduk. Akil Muhtar hasta olduğu için gelememişti. Birçok müzakere ve münakaşalardan sonra Atatürk’ün hastalığının neden ibaret olduğu hakkında Türk hekimlerinin noktai nazarı aynen kabul edildi. Yalnız hekimlerin konsültasyonundan evvel Atatürk, evvela benimle konuşmak istediklerini tebliğ ettiler. Hemen gittim. Ellerini öptüm. Oturttular. Orada Başvekil Celal Bayar ve Şükrü Kaya vardı. Atatürk: -“Kemal Bey,” buyurdular, “şimdi konsiltasyon yapılacak… Su almak icap ederse ne olacak? Bana evvelce yaptığın ameliyatlarda hiç bir şey hissetmemiştim. Bu da böyle olabilir mi? Barsak delinmez mi? Kanla karışmaz mı?” Cevap olarak: -Atam… Bu onlardan daha basittir. Hiç bir şey duymazsınız. Yine o usulle yaparız. Barsakların delinmesi, kan damarlarının yaralanarak kanama olması, usulü dairesinde yapılan bir su alma ameliyesinde varit değildir. Siz müsterih olunuz. Takdir buyuracaksınız ki bu ilk ponksiyondan sonra şayet yapılmasına ihtiyaç görülürse, ondan sonrakilerin de bu endişelerden hiç birini hissetmiyeceksıniz, dedim. Ben hem Ata’yı duydukları endişeden kurtarmayı, hem de ondan sonra yapılacak ponksiyonlara hazırlamaya çalıştım. Atatürk, evvelce kendisine, bilemiyorum kim tarafından: “Dikkat edilmezse oradaki damarlardan biri yaralanabilir ve barsak zedelenebilir.” denilmiş olacaktı. Bu, telaşını mucip olmuştu. Benim sözlerim kendisini çok müsterih etmiş: -“Artık bu müdahaleden çekinmiyorum..Kolaymış,” buyurdular. Profesör Epinger’in rejim hakkındaki tavsiyesi pek iyi netice vermedi. Atatürk bundan biraz sarsıldı. Bütün tedbirler üzerinde ittihad edildi ve bunlardan sonra sırası gelince karından su alınması da kararlaştırıldı. Fakat bu tedbirler, Atatürk’ün sıhhati üzerinde salah temin edemedi. Karında gittikçe miktarı artan su, kendisini rahatsız etmeye başladı. Bir akşam yine Suadiye’de idim. Neşet Ömer, Saray’dan telefon etti: -“Kemal Bey, yarın saat dokuzda Saray’da bulun.. Fisenjer geliyor. Suyu alırız olmaz mı” dedi. Bu, beklediğimiz bir netice idi. Ertesi gün Saray’a gittim. Neşet Ömer ve Kalemi Mahsus Müdürü Süreyya ile, Kalemi Mahsus Müdüriyet odasında buluştuk. Atatürk’ün karaciğerinde kifayetsizlik olduğu için her hangi bir zehirli maddeye tahammül edemeyeceğini nazarı dikkate alan müdavi hekim Neşet Ömer, evvela, ponksiyonun hissi iptal edilmeksizin yapılmasına ve suyun az miktarda alınmasına taraftardı. Belki Neşet Ömer bu noktai nazarda israrda haklıydı. Fakat Atatürk’ün çok hassas olduğunu yakından bilen bir cerrahın bu işi iptalsiz temin etmesine imkan yoktu. Nitekim cilt altına yapılan en ince iğne bile ancak hissini iptalle yapılabilirdi. Bu böyle iken benim bu elem veren daha kalın bir iğneyi tecrübe edemiyeceğim aşikardı. Fisenjer de teklifi mahzursuz gördü. Ben de esasen hazırlığımı ona göre yapmış, her türlü tertibatı almıştım. Ponksiyonu yaptım. Bu çok tabii ve hastaya bir ıztırap vermeksizin seyretti. On buçuk kilo su alındı. İstirahate derin sakin bir nefes almıya mütehassır olan Atatürk: -“Oh.. Çok rahat ettim.” Buyurdu. Su, şişelerden aktarma edildikçe: -“Bu kadar su aşağı yukarı bir gaz tenekesi doldurur. Karın içinde taşınabilir mi? İğneyi bana gösterin” buyurdular. Hemen ince bir iğne gösterdim: -“Aman bu kazma anestezisiz nasıl batırıldı.” İptalsiz yapılması için telkinat yapılmış olacak ki, Atatürk: –“Bir kaç defa enestezi yapılmadan bu yapılamazdı. Fakat bir diğeri icabederse rica ederim daha incesini intihap edelim,” buyurdular. Su alındıktan sonra bacaklardaki şişlikler ‘ödem’ azaldı, fakat karın ertesi günü tekrar şişmeye başladı. Neşesi biraz azalmış ve bu şişmeden tabii olarak memnun olmamış görünüyordu. Fakat biz kendisini bunun tabii olduğuna, bu işin ancak tedricen tabii bir hale geleceğine, sabır ve tahammül lazım geldiğine iknaa çalışıyorduk. Nitekim Fisenjer de kendilerine ilk ponksiyonların on gün fasılalarla yapılmak suretiyle fasılaların yavaş yavaş uzatılacağını arz etmişti. Şişlik yavaş yavaş ve on altıncı günü eski ıstırapları verecek dereceye gelmişti. Tekrar ertesi günü su almaya karar vermiştik. Biz bir gün evvelinden her şeyi hazırlamıştık. Öğle üzeri bizi emretti. Huzurlarına gittik. -“Ben çok muzdaribim, hemen suyu alın,” buyurdular. Neşet Ömer: “Efendimiz yarın yapılacak, her şey hazırlanıyor,” dedi. Atatürk: “-Bugünle yarın arasında ne fark var? Hemen yapınız,” buyurdu. Bu ısrarı üzerine biz de hemen ponksiyonu yine anestezi altında yaptık. Aynı miktarda su çıkarıldı. Kendisi mütemadiyen: –“Hepsini alın.. Hiç kalmasın. Vaziyetimi değiştirin de orada burada kalanlar da alınsın,” buyurdular. İkinci su alma da Ata’yı çok rahat ettirdi: -“Oh… Ne kadar rahat ettim. Bir sigara verin içeyim,” buyurdular. Bir de kahve içtiler. Atatürk’ün velev kısa bir zaman içinde olsa istirahatine şahit olmak hepimizin içinde bir neşe uyandırıyor, biz de onun kadar seviniyorduk. Çünkü, muztarip insanlar ümit ve cesaret veren, onların refah ve saadeti için yorulan, bazen manevi ızdıraplar çeken Ata’nın bir kaç dakika veya saat için olsun sıhhatini görmek bizi bir an için teselli ediyordu. Bu su almaların kendisine mahsus arıza ve tehlikeleri vardı. Onun için nabız ve tansiyon daima Neşet Ömer, Nihat Reşat tarafından kontrol edilirdi. Ponksiyonlar ne tansiyonda, ne de nabızda en ufak bir tahavvül göstermedi. Gayet tabii seyretti. Bundan çok memnun oluyordum. (Mim Kemal’i nefes almadan dinliyordum. Acı, feci hakikat bir rüya kasırgası gibi önümüzden geçmiş, Ata’mızın fani vücudu ebediyete göçmüştü. Fakat bunu hiç düşünmüyordum. Muhterem Profesörün anlattığı bu kalbime birer ok gibi saplanan sözlerin sonunda “Bir gün son iğneyi yaptık, bir kaç dakika sonra Atatürk derin rüyasından uyandı. Gerindi ve enerji saçan gözlerini bütün kudretiyle açarak bizlere gülümsedi.” Demesini bekledim. Mim Kemal’in bir dakika sükutü içine sığdırabildiğim bu hülyalarım çok sürmedi. Devam ediyordu) -Bir gün, (dedi), muayenehanemde hastalarımla meşguldüm. Telefon… Neşet Ömer: “Ufak bir arıza oldu. Kan durdurucu ilaçları alarak Saray’a gel…” Diyordu. Telaşla bu ilâçları eczahaneden yaptırarak Saray’a koştum. Diş protezi diş etinde bir et kabarıklığı yapmış, dişçi arkadaşımız hastalığın esasını ve bu hastalıkta kan durmasının müşkülatını bilmediği için bu kabarık eti kesmiş veya koparmış. Müthiş bir kanama olmuş. Dişçi korkmuş. Benim hemen getirilmekliğimi söylemiş. Bir taraftan da yapılması icabeden tedbirini tatbik etmeyi unutmamış, kan durmuş. Atatürk, en tehlikeli zamanlarda bile muhitini teşçi edecek vaziyet alır. İşte bu defa da etrafında telaş edenlere sükunet tavsiye etmek suretiyle itidalini muhafaza ediyordu. Hem de ehemmiyetsiz bir müdahalenin beklenilmeyen bu neticesi karşısında telaş eden korkan dişçiyi teselli ediyormuş. Ben geldiğim vakit kan tamamen durmuştu. Tamponun kaldırılmasına ihtiyaç yoktu. Onu yerinde bıraktık. Ondan sonra kanama tekrarlamadı. (Profesör günlerce devam eden tedavinin en mühim safhalarını anlatmakta olduğu için zaman zaman zihnini yokluyordu) : -Bir gün, (dedi), Atatürk geceyi ihtilâç içinde geçirmişti. Biz ertesi günü gördüğümüz vakit: -“Ben dün gece büsbütün başka bir adam olmuştum, değişmiştim.. Bu neydi? Ne tuhaf.. Ben asıl dün gece hastaydım.” buyurdu. Bu, karaciğer kifayetsizliğinin hafif geçen bir tezahürü idi. Bu da geçti. Fakat Atatürk, alınan bütün hekim tedbirleriyle hayatı uzatılan bir hasta idi. Günden güne eriyor. Hattâ bu erime her gün kendisiyle temasta bulunan etrafının, hekimlerin de gözlerine çarpacak kadar barizdi. Koca bir enerji sönüyor, ordusunu zaferden zafere götüren azimkâr büyük kumandan, kılıcıyla ateşin hitabeleriyle millete enerji saçan koca bir insan eriyor. Kapıda bekleyen ölüm ona her dakika yaklaşıyordu. O, yine metindi. Öleceğini hissetmiş olabilir, fakat etrafına kat’iyen hissettirmemişti. O daima Ankara’ya gideceğinden, epeydir millete görünmediğinden, görünmek ihtiyacını duyduğundan bahsederdi. Nitekim ölümüne çok yakın bir zamana kadar Cumhuriyetin 15 inci yıl dönümüne hazırlanmaktaydı. İlk ponsiyondan 5-6 gün sonra Ankara’ya gidebileceğini ve 100 metre yürüyebileceğini ona vaadeden Fisenjer’in sözlerini dikkatle hazırlıyordu. Fakat zaman geçtikçe gitmek için kudret ve kuvvet azalıyordu. Hekimce bu arzularını yerine getirmeye imkân yoktu. Fakat bazı manevi tesirlerin hastalığın seyri üzerine fena tesir edeceğini düşünen hekimler, gitmesine mani olmak mesuliyetini üzerine almak istemiyorlardı. Hükümetçe gitmesine ihtiyaç varsa ve kendileri de bunda musır iseler, hekimlerin muvaffakiyetlerinin tabii olduğu alâkadarlara arzedildi. Ankara seyahati düşünülürken ikinci bir kriz daha yetişti. Ata, çok şiddetli ihtilâç içinde, kısmen etrafını tanımayacak bir haldeydi. Ben Suadiye’de idim. Telefonla hemen Saraya gelmem bildirildi. Kadıköy’e gönderilen İstanbul motörü ile doğru Saray’a gittim. Atatürk oturmuş, mütemadiyen bağırıyor ihtilaçlar gösteriyor. -“Bırak, bırak,” diyor. Yatırılmasına şiddetle muhalefet ediyordu. Neşet Ömer’le birlikte hemen oturduğu vaziyette göğsüne serum şırıngaları yaptık. -“Bırak bırak, çabuk,” kelimelerini mütemadiyen tekrar ediyorlardı. Zorla yatırdık. Ondan sonra işin daha ciddileştiğini, karaciğer kifayetsizliğinin tehlikeli ihtilâtlarından olan komaya girmek üzere olduğu icabedenlere bildirildi. Tevfik Rüştü’nün bir konsültasyon yapılmasının vaziyet icabı doğru olacağını söylemesi üzerine hemen Süreyya Hidayet, Akil Muhtar, Abravaya, Hayrullah, Mehmet Kamil davet edildiler. Yapılan istişarede siyah kan damarına serum glikoze ve diğer bazı ilaçlar şırınga edilmesi kararlaştırıldı. Bu koma krizi esnasında Atatürk mütemadiyen; -“Aman dil” veya “değil efendiler, aman Yarabbi…”gibi kelime ve eksik cümleler tekrarlıyordu. Ara sıra kaşıkla su veriyorduk. Ağzında soğuttuktan sonra yutuyordu. Pek seyrek gözlerini açıyor, kapıyor… Ve son zamanlara doğru da: -Su ister misiniz? Sualine başiyle veya kaşı ile müspet veya menfi cevap veriyordu. Bu nöbet 3 gün sürdü. Sabah saat 6’da Hayrullah, ben ve Kılıç Ali, büyük salonda oturuyorduk. Rıdvan Bey geldi: -Efendim oturmak istiyor. Gözlerini açtı. Ne yapayım? dedi. Telaşa meydan vermemek için bunun, yalnız ben giderek nezaretim altında yapılması muvafık bulundu. Hemen koştum. Rıdvan Bey bana gelinceye kadar Ata, kendiliğinden oturmuş. Beni görünce, dikkatle baktı: -“Tuhaf şey, bana ne oldu?” buyurdu. Ben işimi bitirince salona evdet ettim ve bu vaziyeti tepşir ederken, Rıdvan Bey tekrar geldi: -“Kemal Beyi tanıdı,” dedi. “Mim Kemal değil miydi. Burada ne işi var. Niçin burada?” diye sordu, dedi. Atatürk muhtelif tesirler altında kanamadan çok korktuğu veya korkutulduğu için benim orada bulunuşumun bu işlere münasebetini araştırmak istiyordu. Başından geçen hadisenin kendisine her hangi bir suretle söylenilmemesi kararlaştırılmıştı. Atatürk vaziyetin iç yüzünü etrafındakilerin yüzlerinden gözlerinden sözlerinden istihraç etmek istiyordu. Benim bulunuşum onun çok dikkatini celbetmiş olacak ki, sık sık: -“Kemal Bey burada mı?” diye sorduruyordu. Neşet Ömer’le aralarında şöyle bir muhavere geçmiş: -“Kemal Bey burada mı yatıyor?” -Evet… -“Niçin?” -Vapuru kaçırmış.. Bu cevapların hiç biri O’nun istediklerini tatmin edemiyordu. Fakat o, hakikati pekala gözlerden anlıyordu. Bir gün istişare ile tayin edilen bir rejim, karaciğer hülasası, serum fizyolojik, serum glikoze ve diğer bazı tedbirler tatbik edilmekteydi. Ara sıra beklenilmeyen iyilik gösteriyordu. Fakat bunlarn hepsi ümit verici, aldatıcı iyiliklerdi. Atatürk gözlerimin önünde ölümün pençesinde mücadele ve kendisini müdafaa ediyordu. Ara sıra görülen salah, şiddetli bir komadan muvaffakiyetle kuruluş bu hastalığın cidden nadir kaydedilen halleridir. Nitekim Fisenjer yazdığı bir mektubunda komadan kurtulmasını harikulade bir hadise telakki ediyor ve şimdiye kadar ancak iki defa gördüğünü ilave ediyordu. Sanki ölüm Atatürk’e kıyamıyordu. Sanki ölüm de ondan korkuyordu. Bütün hastalığın seyri esnasında kalp ve böbrekleri tabiiliğini muhafaza etti. Ata’nın mukavemeti hikmetini de orada aramak lâzımdı. Hatta kendisi bir gün: -“Beni kalbim kurtarıyor,” buyurmuştu. Bu defa karında su çok ağır toplandı. 32’nci günü ancak üçüncü ponksiyona mecburiyet hasıl olmuştu. Derhal hekimleri çağırıyor, kızgın ve asabi bir halde suyun hemen alınmasını emrediyordu. O gün ben Gülhane’ye derse gelmiştim. Bulunamadım: -Kemal Bey yok, yarın alırız, diyerek ponksiyonu tehire uğraşan arkadaşlarıma kızıyor ve: -“Mehmet Kâmil alsın…” buyurdular. Bizzaruye yine hemen 10.5 litre su alınıyor. Bu son ponksiyondu. Ondan sonra hafif bir buhran daha geçirdiler. Fakat diğerleri gibi şiddetli ve sürekli olmadı. Hemen serum yapmak ve icabeden diğer ilaçları vermek üzere tertibat alındı. Serum yapılırken, tamamen açılmıştı. Hatta bu müdahale esnasında: -“Ben yine uyudum galiba…” buyurdular. Ben de: -Hayır Atatürk… Böyle bir şey vaki olmadı, dedim. -“Acayip, ben uyudum zannettim…” mukabelesinde bulundular. Atatürk geceyi rahatsız geçirdiler. Ertesi gün karaciğer kifayetsizliğinin en vahim arazlarını göstermeye başladı. Bu defa geçen seferki gibi kelimeler söylemiyor, hakiki ihtilaçlar göstermekle beraber daha sakin bulunuyordu. (Mim Kemal’e bir sual sordum: -Hiç ızdırap duydular mı? ) -Hayır, (dedi.) Hatta ilk koma esnasında Şükrü Kaya ile bir de münakaşamız oldu. Şükrü Kaya: -İnleyen, hareketler yapan bir insanın ızdırap duymamasına imkan olabilir mi? demişti. Fakat o, bunu bir hekim gibi değil, bir mantık işi olarak izaha çalışıyordu. Bereket versin ki, Atatürk bize ayıldığı zaman bir şey hissetmediğini söylemekle sözlerimizi teyit etmişti. Sadece: -“Bana ne oldu? Hiç bir şey bilmiyorum. Allah…Allah… Çok şey…” Gibi sözler söylerdi. Eğer koma içinde de ızdırap elem mevzuu bahsi olsaydı, O’nun başucunda en ufak bir sarsıntıdan en basit bir veciden kurtarılmasını düşünen hekimler ne kadar muztarip ve müteeilim olacaklardı. -Perşembe günü idi. Sabahın saat 8.30’da Akil Muhtar, Mehmet Kamil, Abravaya ve ben Atatürk’ün yanında idik. Tekrar serum glikoze yapılması kararlaştırıldı. Bunu da yaptık. Derin bir huşu ve tazimle huzurunda durduğumuz Atatürk, Türk milletine veda etmek üzereydi. Mehmet Kâmil arkamda omuzlarıma dayanarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Akil Muhtar, oksijen balonuna oksijen doldurmakla meşguldü. (Mim Kemal derin bir nefes aldı. Korkulu bir rüya görür gibi silkindi. Anlıyordum ki sözlerine devam edemiyordu. Sonra tarihin bu en acı safhasını ağır ağır anlattı): -O vakte kadar, (dedi), metanetini muhafaza eden Katibi Umumî Hasan Rıza da hıçkırmaktan kendini alamadı. Atatürk’ün yüzü gittikçe rengini değiştiriyor, hançerindeki hırıltı artıyordu. Artık insafsız ölüm Ata’nın hayatına son darbeyi indiriyordu. Sert bir asker baş çevirişi gibi başını birdenbire bize çevirdi. Bize bir şey ihtar ediyormuş gibi gözlerini açtı, baktı. Bu son hayat eseri. Son nefesiydi. Atatürk 9.05’de ebediyet alemine intikal etmiş bulunuyordu.
Kaynak: Her Yönüyle Atatürk, Avni Altıner, 1981Mim Kemal Öke Atatürk’ün Son Günlerini Anlatıyor -“Suadiye’de evimde oturuyordum,” diye söze başladı. Bir telefon… Yarın saat dokuzda Saray’da bulunmaklığım lüzumunu tebliğ ediyordu. Geceyi, rahatsız bulunan Atatürk’e yapılacak bir şey mi var? üzüntüsü ile geçirdim. Uyuyamadım. Ertesi günü Atatürk’ün hastalığı hakkında Almanya’dan Fon Rihman, Viyana’dan Epinge isminde iki profesörün bulunduğu bir konsültasyon yapılacağını öğrendim. Bu konsültasyon da Neşet Ömer, Süreyya Hidayet, Nihat Reşat, Mehmet Kâmil, Sıhhiye Müsteşarı Asım, Abravaya ve ben bulunuyorduk. Akil Muhtar hasta olduğu için gelememişti. Birçok müzakere ve münakaşalardan sonra Atatürk’ün hastalığının neden ibaret olduğu hakkında Türk hekimlerinin noktai nazarı aynen kabul edildi. Yalnız hekimlerin konsültasyonundan evvel Atatürk, evvela benimle konuşmak istediklerini tebliğ ettiler. Hemen gittim. Ellerini öptüm. Oturttular. Orada Başvekil Celal Bayar ve Şükrü Kaya vardı. Atatürk: -“Kemal Bey,” buyurdular, “şimdi konsiltasyon yapılacak… Su almak icap ederse ne olacak? Bana evvelce yaptığın ameliyatlarda hiç bir şey hissetmemiştim. Bu da böyle olabilir mi? Barsak delinmez mi? Kanla karışmaz mı?” Cevap olarak: -Atam… Bu onlardan daha basittir. Hiç bir şey duymazsınız. Yine o usulle yaparız. Barsakların delinmesi, kan damarlarının yaralanarak kanama olması, usulü dairesinde yapılan bir su alma ameliyesinde varit değildir. Siz müsterih olunuz. Takdir buyuracaksınız ki bu ilk ponksiyondan sonra şayet yapılmasına ihtiyaç görülürse, ondan sonrakilerin de bu endişelerden hiç birini hissetmiyeceksıniz, dedim. Ben hem Ata’yı duydukları endişeden kurtarmayı, hem de ondan sonra yapılacak ponksiyonlara hazırlamaya çalıştım. Atatürk, evvelce kendisine, bilemiyorum kim tarafından: “Dikkat edilmezse oradaki damarlardan biri yaralanabilir ve barsak zedelenebilir.” denilmiş olacaktı. Bu, telaşını mucip olmuştu. Benim sözlerim kendisini çok müsterih etmiş: -“Artık bu müdahaleden çekinmiyorum..Kolaymış,” buyurdular. Profesör Epinger’in rejim hakkındaki tavsiyesi pek iyi netice vermedi. Atatürk bundan biraz sarsıldı. Bütün tedbirler üzerinde ittihad edildi ve bunlardan sonra sırası gelince karından su alınması da kararlaştırıldı. Fakat bu tedbirler, Atatürk’ün sıhhati üzerinde salah temin edemedi. Karında gittikçe miktarı artan su, kendisini rahatsız etmeye başladı. Bir akşam yine Suadiye’de idim. Neşet Ömer, Saray’dan telefon etti: -“Kemal Bey, yarın saat dokuzda Saray’da bulun.. Fisenjer geliyor. Suyu alırız olmaz mı” dedi. Bu, beklediğimiz bir netice idi. Ertesi gün Saray’a gittim. Neşet Ömer ve Kalemi Mahsus Müdürü Süreyya ile, Kalemi Mahsus Müdüriyet odasında buluştuk. Atatürk’ün karaciğerinde kifayetsizlik olduğu için her hangi bir zehirli maddeye tahammül edemeyeceğini nazarı dikkate alan müdavi hekim Neşet Ömer, evvela, ponksiyonun hissi iptal edilmeksizin yapılmasına ve suyun az miktarda alınmasına taraftardı. Belki Neşet Ömer bu noktai nazarda israrda haklıydı. Fakat Atatürk’ün çok hassas olduğunu yakından bilen bir cerrahın bu işi iptalsiz temin etmesine imkan yoktu. Nitekim cilt altına yapılan en ince iğne bile ancak hissini iptalle yapılabilirdi. Bu böyle iken benim bu elem veren daha kalın bir iğneyi tecrübe edemiyeceğim aşikardı. Fisenjer de teklifi mahzursuz gördü. Ben de esasen hazırlığımı ona göre yapmış, her türlü tertibatı almıştım. Ponksiyonu yaptım. Bu çok tabii ve hastaya bir ıztırap vermeksizin seyretti. On buçuk kilo su alındı. İstirahate derin sakin bir nefes almıya mütehassır olan Atatürk: -“Oh.. Çok rahat ettim.” Buyurdu. Su, şişelerden aktarma edildikçe: -“Bu kadar su aşağı yukarı bir gaz tenekesi doldurur. Karın içinde taşınabilir mi? İğneyi bana gösterin” buyurdular. Hemen ince bir iğne gösterdim: -“Aman bu kazma anestezisiz nasıl batırıldı.” İptalsiz yapılması için telkinat yapılmış olacak ki, Atatürk: –“Bir kaç defa enestezi yapılmadan bu yapılamazdı. Fakat bir diğeri icabederse rica ederim daha incesini intihap edelim,” buyurdular. Su alındıktan sonra bacaklardaki şişlikler ‘ödem’ azaldı, fakat karın ertesi günü tekrar şişmeye başladı. Neşesi biraz azalmış ve bu şişmeden tabii olarak memnun olmamış görünüyordu. Fakat biz kendisini bunun tabii olduğuna, bu işin ancak tedricen tabii bir hale geleceğine, sabır ve tahammül lazım geldiğine iknaa çalışıyorduk. Nitekim Fisenjer de kendilerine ilk ponksiyonların on gün fasılalarla yapılmak suretiyle fasılaların yavaş yavaş uzatılacağını arz etmişti. Şişlik yavaş yavaş ve on altıncı günü eski ıstırapları verecek dereceye gelmişti. Tekrar ertesi günü su almaya karar vermiştik. Biz bir gün evvelinden her şeyi hazırlamıştık. Öğle üzeri bizi emretti. Huzurlarına gittik. -“Ben çok muzdaribim, hemen suyu alın,” buyurdular. Neşet Ömer: “Efendimiz yarın yapılacak, her şey hazırlanıyor,” dedi. Atatürk: “-Bugünle yarın arasında ne fark var? Hemen yapınız,” buyurdu. Bu ısrarı üzerine biz de hemen ponksiyonu yine anestezi altında yaptık. Aynı miktarda su çıkarıldı. Kendisi mütemadiyen: –“Hepsini alın.. Hiç kalmasın. Vaziyetimi değiştirin de orada burada kalanlar da alınsın,” buyurdular. İkinci su alma da Ata’yı çok rahat ettirdi: -“Oh… Ne kadar rahat ettim. Bir sigara verin içeyim,” buyurdular. Bir de kahve içtiler. Atatürk’ün velev kısa bir zaman içinde olsa istirahatine şahit olmak hepimizin içinde bir neşe uyandırıyor, biz de onun kadar seviniyorduk. Çünkü, muztarip insanlar ümit ve cesaret veren, onların refah ve saadeti için yorulan, bazen manevi ızdıraplar çeken Ata’nın bir kaç dakika veya saat için olsun sıhhatini görmek bizi bir an için teselli ediyordu. Bu su almaların kendisine mahsus arıza ve tehlikeleri vardı. Onun için nabız ve tansiyon daima Neşet Ömer, Nihat Reşat tarafından kontrol edilirdi. Ponksiyonlar ne tansiyonda, ne de nabızda en ufak bir tahavvül göstermedi. Gayet tabii seyretti. Bundan çok memnun oluyordum. (Mim Kemal’i nefes almadan dinliyordum. Acı, feci hakikat bir rüya kasırgası gibi önümüzden geçmiş, Ata’mızın fani vücudu ebediyete göçmüştü. Fakat bunu hiç düşünmüyordum. Muhterem Profesörün anlattığı bu kalbime birer ok gibi saplanan sözlerin sonunda “Bir gün son iğneyi yaptık, bir kaç dakika sonra Atatürk derin rüyasından uyandı. Gerindi ve enerji saçan gözlerini bütün kudretiyle açarak bizlere gülümsedi.” Demesini bekledim. Mim Kemal’in bir dakika sükutü içine sığdırabildiğim bu hülyalarım çok sürmedi. Devam ediyordu) -Bir gün, (dedi), muayenehanemde hastalarımla meşguldüm. Telefon… Neşet Ömer: “Ufak bir arıza oldu. Kan durdurucu ilaçları alarak Saray’a gel…” Diyordu. Telaşla bu ilâçları eczahaneden yaptırarak Saray’a koştum. Diş protezi diş etinde bir et kabarıklığı yapmış, dişçi arkadaşımız hastalığın esasını ve bu hastalıkta kan durmasının müşkülatını bilmediği için bu kabarık eti kesmiş veya koparmış. Müthiş bir kanama olmuş. Dişçi korkmuş. Benim hemen getirilmekliğimi söylemiş. Bir taraftan da yapılması icabeden tedbirini tatbik etmeyi unutmamış, kan durmuş. Atatürk, en tehlikeli zamanlarda bile muhitini teşçi edecek vaziyet alır. İşte bu defa da etrafında telaş edenlere sükunet tavsiye etmek suretiyle itidalini muhafaza ediyordu. Hem de ehemmiyetsiz bir müdahalenin beklenilmeyen bu neticesi karşısında telaş eden korkan dişçiyi teselli ediyormuş. Ben geldiğim vakit kan tamamen durmuştu. Tamponun kaldırılmasına ihtiyaç yoktu. Onu yerinde bıraktık. Ondan sonra kanama tekrarlamadı. (Profesör günlerce devam eden tedavinin en mühim safhalarını anlatmakta olduğu için zaman zaman zihnini yokluyordu) : -Bir gün, (dedi), Atatürk geceyi ihtilâç içinde geçirmişti. Biz ertesi günü gördüğümüz vakit: -“Ben dün gece büsbütün başka bir adam olmuştum, değişmiştim.. Bu neydi? Ne tuhaf.. Ben asıl dün gece hastaydım.” buyurdu. Bu, karaciğer kifayetsizliğinin hafif geçen bir tezahürü idi. Bu da geçti. Fakat Atatürk, alınan bütün hekim tedbirleriyle hayatı uzatılan bir hasta idi. Günden güne eriyor. Hattâ bu erime her gün kendisiyle temasta bulunan etrafının, hekimlerin de gözlerine çarpacak kadar barizdi. Koca bir enerji sönüyor, ordusunu zaferden zafere götüren azimkâr büyük kumandan, kılıcıyla ateşin hitabeleriyle millete enerji saçan koca bir insan eriyor. Kapıda bekleyen ölüm ona her dakika yaklaşıyordu. O, yine metindi. Öleceğini hissetmiş olabilir, fakat etrafına kat’iyen hissettirmemişti. O daima Ankara’ya gideceğinden, epeydir millete görünmediğinden, görünmek ihtiyacını duyduğundan bahsederdi. Nitekim ölümüne çok yakın bir zamana kadar Cumhuriyetin 15 inci yıl dönümüne hazırlanmaktaydı. İlk ponsiyondan 5-6 gün sonra Ankara’ya gidebileceğini ve 100 metre yürüyebileceğini ona vaadeden Fisenjer’in sözlerini dikkatle hazırlıyordu. Fakat zaman geçtikçe gitmek için kudret ve kuvvet azalıyordu. Hekimce bu arzularını yerine getirmeye imkân yoktu. Fakat bazı manevi tesirlerin hastalığın seyri üzerine fena tesir edeceğini düşünen hekimler, gitmesine mani olmak mesuliyetini üzerine almak istemiyorlardı. Hükümetçe gitmesine ihtiyaç varsa ve kendileri de bunda musır iseler, hekimlerin muvaffakiyetlerinin tabii olduğu alâkadarlara arzedildi. Ankara seyahati düşünülürken ikinci bir kriz daha yetişti. Ata, çok şiddetli ihtilâç içinde, kısmen etrafını tanımayacak bir haldeydi. Ben Suadiye’de idim. Telefonla hemen Saraya gelmem bildirildi. Kadıköy’e gönderilen İstanbul motörü ile doğru Saray’a gittim. Atatürk oturmuş, mütemadiyen bağırıyor ihtilaçlar gösteriyor. -“Bırak, bırak,” diyor. Yatırılmasına şiddetle muhalefet ediyordu. Neşet Ömer’le birlikte hemen oturduğu vaziyette göğsüne serum şırıngaları yaptık. -“Bırak bırak, çabuk,” kelimelerini mütemadiyen tekrar ediyorlardı. Zorla yatırdık. Ondan sonra işin daha ciddileştiğini, karaciğer kifayetsizliğinin tehlikeli ihtilâtlarından olan komaya girmek üzere olduğu icabedenlere bildirildi. Tevfik Rüştü’nün bir konsültasyon yapılmasının vaziyet icabı doğru olacağını söylemesi üzerine hemen Süreyya Hidayet, Akil Muhtar, Abravaya, Hayrullah, Mehmet Kamil davet edildiler. Yapılan istişarede siyah kan damarına serum glikoze ve diğer bazı ilaçlar şırınga edilmesi kararlaştırıldı. Bu koma krizi esnasında Atatürk mütemadiyen; -“Aman dil” veya “değil efendiler, aman Yarabbi…”gibi kelime ve eksik cümleler tekrarlıyordu. Ara sıra kaşıkla su veriyorduk. Ağzında soğuttuktan sonra yutuyordu. Pek seyrek gözlerini açıyor, kapıyor… Ve son zamanlara doğru da: -Su ister misiniz? Sualine başiyle veya kaşı ile müspet veya menfi cevap veriyordu. Bu nöbet 3 gün sürdü. Sabah saat 6’da Hayrullah, ben ve Kılıç Ali, büyük salonda oturuyorduk. Rıdvan Bey geldi: -Efendim oturmak istiyor. Gözlerini açtı. Ne yapayım? dedi. Telaşa meydan vermemek için bunun, yalnız ben giderek nezaretim altında yapılması muvafık bulundu. Hemen koştum. Rıdvan Bey bana gelinceye kadar Ata, kendiliğinden oturmuş. Beni görünce, dikkatle baktı: -“Tuhaf şey, bana ne oldu?” buyurdu. Ben işimi bitirince salona evdet ettim ve bu vaziyeti tepşir ederken, Rıdvan Bey tekrar geldi: -“Kemal Beyi tanıdı,” dedi. “Mim Kemal değil miydi. Burada ne işi var. Niçin burada?” diye sordu, dedi. Atatürk muhtelif tesirler altında kanamadan çok korktuğu veya korkutulduğu için benim orada bulunuşumun bu işlere münasebetini araştırmak istiyordu. Başından geçen hadisenin kendisine her hangi bir suretle söylenilmemesi kararlaştırılmıştı. Atatürk vaziyetin iç yüzünü etrafındakilerin yüzlerinden gözlerinden sözlerinden istihraç etmek istiyordu. Benim bulunuşum onun çok dikkatini celbetmiş olacak ki, sık sık: -“Kemal Bey burada mı?” diye sorduruyordu. Neşet Ömer’le aralarında şöyle bir muhavere geçmiş: -“Kemal Bey burada mı yatıyor?” -Evet… -“Niçin?” -Vapuru kaçırmış.. Bu cevapların hiç biri O’nun istediklerini tatmin edemiyordu. Fakat o, hakikati pekala gözlerden anlıyordu. Bir gün istişare ile tayin edilen bir rejim, karaciğer hülasası, serum fizyolojik, serum glikoze ve diğer bazı tedbirler tatbik edilmekteydi. Ara sıra beklenilmeyen iyilik gösteriyordu. Fakat bunlarn hepsi ümit verici, aldatıcı iyiliklerdi. Atatürk gözlerimin önünde ölümün pençesinde mücadele ve kendisini müdafaa ediyordu. Ara sıra görülen salah, şiddetli bir komadan muvaffakiyetle kuruluş bu hastalığın cidden nadir kaydedilen halleridir. Nitekim Fisenjer yazdığı bir mektubunda komadan kurtulmasını harikulade bir hadise telakki ediyor ve şimdiye kadar ancak iki defa gördüğünü ilave ediyordu. Sanki ölüm Atatürk’e kıyamıyordu. Sanki ölüm de ondan korkuyordu. Bütün hastalığın seyri esnasında kalp ve böbrekleri tabiiliğini muhafaza etti. Ata’nın mukavemeti hikmetini de orada aramak lâzımdı. Hatta kendisi bir gün: -“Beni kalbim kurtarıyor,” buyurmuştu. Bu defa karında su çok ağır toplandı. 32’nci günü ancak üçüncü ponksiyona mecburiyet hasıl olmuştu. Derhal hekimleri çağırıyor, kızgın ve asabi bir halde suyun hemen alınmasını emrediyordu. O gün ben Gülhane’ye derse gelmiştim. Bulunamadım: -Kemal Bey yok, yarın alırız, diyerek ponksiyonu tehire uğraşan arkadaşlarıma kızıyor ve: -“Mehmet Kâmil alsın…” buyurdular. Bizzaruye yine hemen 10.5 litre su alınıyor. Bu son ponksiyondu. Ondan sonra hafif bir buhran daha geçirdiler. Fakat diğerleri gibi şiddetli ve sürekli olmadı. Hemen serum yapmak ve icabeden diğer ilaçları vermek üzere tertibat alındı. Serum yapılırken, tamamen açılmıştı. Hatta bu müdahale esnasında: -“Ben yine uyudum galiba…” buyurdular. Ben de: -Hayır Atatürk… Böyle bir şey vaki olmadı, dedim. -“Acayip, ben uyudum zannettim…” mukabelesinde bulundular. Atatürk geceyi rahatsız geçirdiler. Ertesi gün karaciğer kifayetsizliğinin en vahim arazlarını göstermeye başladı. Bu defa geçen seferki gibi kelimeler söylemiyor, hakiki ihtilaçlar göstermekle beraber daha sakin bulunuyordu. (Mim Kemal’e bir sual sordum: -Hiç ızdırap duydular mı? ) -Hayır, (dedi.) Hatta ilk koma esnasında Şükrü Kaya ile bir de münakaşamız oldu. Şükrü Kaya: -İnleyen, hareketler yapan bir insanın ızdırap duymamasına imkan olabilir mi? demişti. Fakat o, bunu bir hekim gibi değil, bir mantık işi olarak izaha çalışıyordu. Bereket versin ki, Atatürk bize ayıldığı zaman bir şey hissetmediğini söylemekle sözlerimizi teyit etmişti. Sadece: -“Bana ne oldu? Hiç bir şey bilmiyorum. Allah…Allah… Çok şey…” Gibi sözler söylerdi. Eğer koma içinde de ızdırap elem mevzuu bahsi olsaydı, O’nun başucunda en ufak bir sarsıntıdan en basit bir veciden kurtarılmasını düşünen hekimler ne kadar muztarip ve müteeilim olacaklardı. -Perşembe günü idi. Sabahın saat 8.30’da Akil Muhtar, Mehmet Kamil, Abravaya ve ben Atatürk’ün yanında idik. Tekrar serum glikoze yapılması kararlaştırıldı. Bunu da yaptık. Derin bir huşu ve tazimle huzurunda durduğumuz Atatürk, Türk milletine veda etmek üzereydi. Mehmet Kâmil arkamda omuzlarıma dayanarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Akil Muhtar, oksijen balonuna oksijen doldurmakla meşguldü. (Mim Kemal derin bir nefes aldı. Korkulu bir rüya görür gibi silkindi. Anlıyordum ki sözlerine devam edemiyordu. Sonra tarihin bu en acı safhasını ağır ağır anlattı): -O vakte kadar, (dedi), metanetini muhafaza eden Katibi Umumî Hasan Rıza da hıçkırmaktan kendini alamadı. Atatürk’ün yüzü gittikçe rengini değiştiriyor, hançerindeki hırıltı artıyordu. Artık insafsız ölüm Ata’nın hayatına son darbeyi indiriyordu. Sert bir asker baş çevirişi gibi başını birdenbire bize çevirdi. Bize bir şey ihtar ediyormuş gibi gözlerini açtı, baktı. Bu son hayat eseri. Son nefesiydi. Atatürk 9.05’de ebediyet alemine intikal etmiş bulunuyordu.
Doğruları Söylemek Suç Oldu Bu Memlekette Hiçbir hakaret, saldırı, yıkıcı yazı ve yorum olmamasına rağmen mevcut iktidar, toplumu bir cendere içinde tutmak için hiç ara vermeden, her yazılana, yoruma tahammül göstermeden kendi sistemini icra etmek, bu ülkede tahakküm kurmak için var gücüyle çalışıyor… Bizler ise; doğruları söyleye söyleye, yaza yaza var oluyoruz ve var olacağız… Dün yine bir davam vardı. İlk önce Kültür Bakanlığı Alevi – Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı davayı açmış ama mahkeme iktidarı hedef gösterdiğimi söyleyip dava objesini değiştirmiş. Hiç önemli değil… Bu ülkede eleştiri, yorum, görüş ve düşünce açıklama eylemimizden hiçbir güç bizi alıkoyamayacaktır… Biz kendimizden eminiz; demokrasiden yanayız, özgürlüklerden yanayız, insan haklarından yanayız, eşitlikten yanayız, barıştan yanayız, dostluktan yanayız, kardeşlikten yanayız. Haksızlıklar karşısında, mazlumların haklarını savunmaktan yana olan tavrımız hep devam edecek. Alevi – Bektaşi – Kızılbaş değerleri benim hayatımın anlamını belirleyen temel öğreti değerleridir. Bunlara karşı yapılacak her türlü saldırıya, asimilasyon girişimine, tertibe karşı eylemimi de yapacağım, yazımı da yazacağım, ifademi de belirteceğim. Alevi – Bektaşi toplumu, sözde temsilcileri beni sevmiş, sevmemiş, desteklemiş, desteklememiş hiç önemli değil, elbette ki umurumda bile değil. Ben bir Alevi – Kızılbaş – Bektaşiyim. Sonuna kadar bu ülkede devletin de, iktidarın da, kurumların da, kişilerin de yanlışlarının karşısında olmaya devam edeceğim, kendimce doğruları dile getireceğim… Sevgi ve saygılarımla… Muhabbet ehline aşk ile… Ayhan Aydın 30 Ocak 2026 İSTANBUL 59. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ’NE DAVACI: KH SANIK: AYHAN AYDIN KONU: Savunmalarımın sunulması AÇIKLAMALAR 35 yıldır Alevi – Bektaşi kültür dünyası içinde; Alevi – Bektaşi kurum ve kuruluşlarında Kültür – Basın – Halkla İlişkiler Birimlerinde çalışan bir araştırmacı yazar olarak, konuyla ilgili tüm gelişmeleri takip edip yazı yorumlar yapmaktayım. Şu ana kadar yayınlanmış 23 kitabım bulunuyor. Gazeteci kimliğimle görüş ve düşüncelerimi yerel ve ulusal haber kanallarında dile getirmekteyim. Türkiye Cumhuriyet yasalarına ve hukuk sistemine bağlı bir Türk vatandaşı olarak bu ülkenin bütünlüğü, birliği ve Atatürkçü Cumhuriyet’in tüm değer ve erdemleri benim için vazgeçilmez hayati meselelerdir. Ülkemizin üniter yapısı, demokratik laik kimliği, tüm vatandaşların eşitliği temeline dayalı rejimimiz tüm dünyaya örnek dünyadaki İslam ülkeleri içindeki tek laik yönetim şeklidir. Alevi – Bektaşi inancına sahip milyonlarca insan bu ülkenin ayrılmaz parçaları olarak, Anayasadan kaynaklanan tüm yükümlülüklerini yurdumuzda yerine getirirlerken, inanç özgürlüğü bakımından birçok haktan mahrum bırakılmakta, bu da maalesef uluslar ası hukuk makamlarınca Türk Yargı Merci’nin önüne konulmaktadır. Bir siyasi parti olmaktan öte AKP İktidarı MHP ile kurmuş olduğu müttefiklikle geniş halk kesimlerinin de hassasiyeti ve yargıya intikal ettiği şekliyle ülkemizde cumhuriyetimizin ve laikliğin temel ilkelerinden ödünler veren bir yapı sergilemektedir. Tüm bu gelişmeler Alevi toplumunun istek ve beklentilerini karşılamak yerine, zaman zaman mezhepçi açıklama ve yorumlarla ülkemizde inanç özgürlüğü daha da kısıtlanmakta, Alevi – Bektaşi toplumu sürekli mağdur edilmektedir. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın toplumun temel temsilcilerinin görüşlerini almadan, ciddi hak ihlalleri olmasına rağmen hukukçuların bilgilerine başvurulmadan bir gece yarısı kararnamesiyle Kültür Bakanlığı içinde Alevi – Bektaşi toplumu adına resmi bir kurum oluşturmuştur. İlk Resmi Gazete’de yayınlandığında bile içeriği hakkında hiçbir bilgi bulunmayan, zaman içinde ise yetkililerinin AKP. Ve MHP.’li bakan, milletvekili, belediye başkanı ve sivil toplum kuruluşlarıyla, devlet ve iktidar olanaklarından yararlanmak için Aleviliğin – Bektaşiliğin tüm temel değerlerini inkâr edenlerin bu yapı içinde olduğu kamuoyuna yansımıştır. Sözlerim, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine veya Devletine karşı değildir. Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin siyasi faaliyetine yöneliktir. Nitekim Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ, 20 Ocak 2026 Tarihli TBMM Grup Toplantısında “Milliyetçi Hareket Partisi Cumhur İttifakı ortağıdır, ancak iktidar ortağı değildir.” sözlerini bizzat sarfetmiştir. Alevi – Bektaşi toplumu bin yıldır bu topraklarda birliğin, beraberliğin, insanlığın manevi ocak merkezlerinde yetişmiş insanlar olarak, geleneksel ibadet, inanç, kültürel dokularından hızla koparılmak istenmiş, Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan “Alevi – Bektaşi Kültür ve İnanç Merkezi” Alevi – Bektaşi toplumunu asimile edecek gayretlere girişmiştir. Bunlar hem hedef saptırma, hem birlik ve beraberliğimize, Alevi – Bektaşi öz inanç ve kültürüne yönelmiş ağır tehditler ve ihlallerdir. Bir kurumun devlete bağlı olarak hizmet etmesi onun ciddi hata ve yanlışlar içinde olmadığı anlamını taşımaz. Kurum içinde sahtekârlık yaptıkları belgelenmiş bazı kişilerin, Alevilik’te çok önemli olmak üzere “dede”, “seyyid” olmadıkları halde bu unvanları kullanarak bu toplumu asimile etmek isteyenlerin de bu kurumda görev aldıkları görülmüştür. Alevi – Bektaşi toplumunun bin yıldır oluşan temel değer sistemlerini yok sayan, hatta bu temel değerleri asimile etmeye yönelen, “Sünni İslam” yorumunun değerlerini Alevi – Bektaşi toplumu üzerine ikame etmeye gayret eden Alevi – Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı büyük yanlışlar içindedir. Sağduyulu bir Türk vatandaşı olarak, tüm ömrünü Alevi – Bektaşi Yolu’na adamış bir araştırmacı – yazar olarak, kuruluşundan bugüne yaptığı yüzlerce yanlışı görünce bu kurumum ülkemiz ve toplumumuz adına hayırdan ziyade, zararlı bir yapı olduğunu gördüm. Yüzlerce insanı hiçbir gerekçe göstermeden “kutsal mekân ziyareti” adı altında sözde Alevi – Bektaşi türbe ve ören yerlerine götürerek halkın milyonlarca liralık bütçesi heba edilmektedir. Bu reklamcı yaklaşım da bir yozlaşmadan başka bir şey değildi. Halkın dini duygularını kullanıp, sözde halka hizmet etme adına geniş bir toplumun ve devletin, milletin kaynaklarını savurganlıkla israf etmek en basit tabiriyle suiistimaldir. Özümüzde ülke, millet, insanlık idealleri olduğu için, bir siyasi partinin çeşitli amaçlarını gerçekleştirmek amacıyla devletin ve milletin kaynaklarını, bir başka inanca hizmet adı altında partizanca çar çur edilmesine, gül yüzlü Alevi – Bektaşi toplumunun kandırılıp, iradesi dışında onlar adına çeşitli tasarruflarda bulunulması bence bir suçtur. Bizler gazeteci ve yazar olarak gerçekleri dile getirip halkı aydınlamak zorundayız. Bazen kısa ifadeler sarsıcı olabilir ama onlarca sayfada söylenecek sözleri özlü bir şekilde söyleme şeklinde tezahür edebilir. Benim yazı ve yorumumda devlete, devlet kurumlarına dönük bir hakaretim söz konusu değildir. Mevcut iktidarın her alanda olduğu gibi Alevi – Bektaşi toplumu üzerindeki tasarruflarının hem bu topluluk, hem ülkemiz ve milletimizin hayrına olmadığını düşündüğüm için bu satırları kaleme aldım. Her zaman hukukun, adaletin, tam bağımız laik cumhuriyetimizin savunucusu olarak sizlere; Saygı ve sevgilerimi sunarım. SONUÇ TALEP Yukarıda izah edilen ve resen gözetilecek sebeplerle; İfadelerim eleştiri niteliğindedir ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası kapsamında basın ve ifade özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Tüm bu nedenlerle; BERAATİME karar verilmesini, Mahkemenin aksi kanaatte olması halinde lehte hükümlerinin uygulanmasını saygılarımla arz ve talep ederim. Ayhan Aydın Yazar 28 Ocak 2026
Cumhuriyetin ilk döneminde yapılan ekonomik hamlelere en büyük katkısı olan kahramanları tanıtmak istemişti. Aradığı adam Heybeliada’da gecekondu benzeri bir evde yaşıyordu. Bu yaşlı yalnız yaşayan ve zor geçinen adama Cumhuriyetin ilk yıllarında çok büyük teklifler gelmişti. Ancak o “Atatürk’ün inşa ettiği Cumhuriyette yapmam gereken işler var” diyerek reddetmişti. Gazeteci Nazmi Kal bu önemli röportajını: -Cumhuriyetin Kalkınma Mucizesi, Atatürk’ün diktiği ağaçlar- kitabında anlattı. 1998 yılından itibaren İzmit’teki SEKA’nın(Türkiye Selüloz ve Kağıt fabrikalarının) satılması proğrama alınıp 2003 yılında parça parça satılmaya başlanınca aratırmacı yazar Mehmet Sarıoğlu da kağıdın ve Seka’nın tarihini yazan bir eser oluşturdu. (Bir Cumhuriyet aydını-Mehmet Ali Kağıtçı) Mehmet Ali, Darülfünun(İstanbul Üniversitesi) Kimya Enstitüsünü bitirdi. 1923’te aynı kurumda ders vermeye başladı. Ardından Almanya’ ya gitti. Hannover Üniversitesinde derslere girdi. Hannoversche Papierfabriken Alfred-Gronau fabrikasında(kağıt fabrikası) hem işçilik hem öğrencilik yapmaya başladı. Fransa’ya geçti. Lyon ve Metz’de işçi olarak çalıştı. Deneyimini arttırdı. Grenobel Üniversitesi fen fakültesi kağıtçılık bölümünde okudu, okulu birincilikle bitirdi. Bu birinciliği Fransa’da gündeme oturdu. İş teklifleri gelmeye başladı. “Papeteries De France” şirketi, “gel bizimle çalış” dedi. Kabul etmedi. Kimyagerdi ancak Fransadaki bu eğitiminden sonra Kağıt Mühendisi oldu. Türkiye’nin ilk ve tek kağıt mühendisi. Türkiye’ye döndü ve derhal Türkiye’de kağıt fabrikası yapalım diye görüşmelere başladı. Makaleler yazdı. Yöneticileri uyandırmaya çalıştı. Ülkemizin kağıt ve selüloz üretimi için yeterli hammaddeye sahip olduğunu söylüyordu. Notlarını, Selüloz, Kağıt, Fabrikacılık ve Sanayi notları kitaplarında topladı. Ancak yabancıların çıkardığı gazetelerde ve dar görüşlü çevrelerde; “Türkiye kendi kağıdını üretmesin, ithal etsin, Türkiye kağıt fabrikası açarsa zarar eder” diye propagandaya başladılar. Bunlar yaşanırken Mehmet Ali bey Darülfünunda bir konferans verdi. Kağıdın nasıl yapılacağını, Türkiye’nin neden kağıt fabrikasına ihtiyacı olduğunu açıkladı. Konuşmalarını takip edenlerin bir kısmı yabancı misyonlardı, bir kısmı da Tekel idaresinin yetkilileri. Yabancı firmalardan birisi kibrit kralı meşhur ıvar Kreuger(dünya kibrit üretiminin %65’ini üretiyordu), diğeri Merkezi Avrupa Kağıtçılar Birliği acentesiydi. Bu iki firma da Türkiye’de kağıtçılığı engellemek için herşeyi yapıyordu. Bu arada Mehmet Ali beye, “gel bizimle çalış, çok büyük paralar verelim, istediğin laboratuarı açalım, gerekirse kağıt fabrikasında hisse verelim” dediler. Yeterki bizmle çalış diyorlardı. Mehmet Ali tüm tekliflere Hayır dedi. Bilgi birikimlerini bu ülkede Atatürk’ün izinde değerlendirmek istiyordu. Mehmet Ali, İtalya lideri Musollini’nin o günlerdeki bir konuşmasını da duymuş, iyice hırslanmıştı. Musollini şöyle demişti: “Ecdadımızdan, eski Romalılardan kalan hazineler, zengin hammadde kaynakları üzerinde Türkler keçi çobanlığı ile vakit geçiriyorlar. Fakir duruma düşüp yardım istiyorlar. Oraları bize bırakmadınız da ne oldu?” Nihayet Mehmet Ali’nin ısrarlı teklifleriyle Tekel Genel Müdürü ilgilendi, sahiplendi. Kağıt fabrikası yapımı için ihale açtı. Hazırlanan projeyle günde 20 ton kağıt ve karton üretilecekti. TBMM Mehmet Ali beyi son defa konuşturdu, dinledi. – Gerçekten kağıt üretebilirmiyiz- dedi. Mehmet Ali bey: “yapılacaksa bunun altından bizzat ben kalkabilirim” dedi. İş bankası genel müdürü Celal Bayar’dı. İş bankasının da desteğiyle bu fabrika yapılacaktı. İhaleye karar verildi ancak son anda yine ihale iptal edildi. “Kağıt fabrikası açarsak kar etmeyiz, yanlış bir ekonomik hamle olur, kağıdı ithal edersek gümrük vergisi alıyoruz, kendimiz yaparsak bundan mahrum kalacağız” denmişti. İhale iptal oldu. Mehmet ali bey çok üzüldü. Atatürk de mademki öyle, “Cumhuriyetin kuracağı bir fabrikanın zarar etmesi kötü örnek olur” diye 1929’da ihalenin iptaline onay vermişti. Bundan 3 yıl sonra 1933’de – Uluslarası Londra Para ve İktisat kongresi- yapıldı. 66 ülkenin katıldığı bu kongrede Alman delege Posse şunları söyledi: “Hammadde açısından zengin olan Türkiye gibi ülkeler var. Bunların kendi sanayilerini kurmalarına izin verilmemelidir. Bizlerin hegemonyası altında kalmalı, o nedenle sanayileşmeleri engellenmelidir.” Son cümlesinde de: “Türkiye’nin sanayileşmesi bizleri tedirgin ediyor.” diye sözünü bitirdi. Ardından Fransız delege Robert Matran: “Geri kalmış ülkelerde ulusal sanayilerin kurulmasını önlemek ve bu ülkelerin açık pazar durumunu devam ettirmek gerekir.” diye bir konuşma yaptı. Bu toplantıda Türkiye’yi temsilen katılan birisi de vardı. İş Bankası Genel Müdürü Celal Bayar. Tüm konuşulanları duydu, artık her şey netleşmişti. Geldiğinde Atatürk’e herşeyi anlattı: “Bizim kağıt fabrikamız için girişimlerimizi yabancılar engellemişler. Oysa bizim tüm imkanlarımız var” diyerek Atatürk’e Londra’da konuşulanların hepsini anlattı. Kağıt fabrikasının nereden engellendiğini anladılar. Ertesi gün iktisat vekili Mustafa Şeref görevden alınıp yerine Celal Bayar getirildi. Atatürk kararını verdi. 1933’te Sümerbank kuruldu. Birinci beş yıllık kalkınma planında sanayileşmeye önem verilecekti. Devlet öncülüğünde özel sektörden de yararlanarak Kimya, demir, kükürt, sünger, pamuklu-yün kumaş, kağıt ve şeker sanayi kurulacaktı. İlk kağıt fabrikasını İzmit’te Sümerbank’ın yapmasına karar verildi. Fabrikanın yapımını Mehmet Ali Kağıtçı’nın bilgi ve projeleriyle Sümerbank üstlendi. 18 Nisan 1936’da ilk kağıt çıktı. İlk kağıtlarla Ulus gazetesi basıldı, Atatürk’e götürüldü. Atatürk “İşte çocuk, Uygarlığın hamuru bu, aferin sana” diyerek Mehmet Ali’ tebrik etti. Soyadı kanunu çıkınca Atatürk ona Kağıtçı soyadını verdi. Mehmet Ali Kağıtçı İzmit Kağıt Fabrikası müdürü olarak atandı. Bunlar olurken kendisine yurt dışından “gel bizimle çalış” teklifleri hep devam etti. Bazı milletvekilleri Mehmet Ali beye: – enayilik etme, yurt dışına git, köşeyi dön, burda senin kıymetini bilmezler, pişman olursun- dediler. Reddetti. Mehmet Ali Kağıtçı kağıt üretimi sırasında reçine salınmasını önlemek için bir çalışma yaptı. Avrupa’daki kağıt fabrikalarında da aynı sorun yaşanıyor, üretim sırasında salınan reçine makinalara zarar veriyor, üretimi aksatıyordu. Avrupa bu sorunu çözememişti. İşte bu sorunu da Mehmet Ali bey çözdü. Laboratuarda yürüttüğü bu deneyler iyi sonuç verdi. Dünya çapında bir başarı daha kazandı. Ödül aldı. Sümerbank ilk kağıt fabrikasının kurulmasını sağlarken bu başarıdan ötürü Türkiye’nin 8 yerinde daha farklı branşlarda fabrikalar açmaya başladı. Bunların hepsinin arkasındaki isim Mehmet Ali Kağıtçı idi. Atatürk’ün ölümünün ardından artık idealist Türkiye yok olmaya başladı. Siyasi çekişmeler başgösterdi. Başbakan Refik Saydam, Celal Bayar’ı eleştirerek, -yeni fabrikalar yapmayı bırakın- dedi. Kağıt fabrikasının da kar etmediği, gereksiz olduğu konuşulmaya başlandı. Hatta Mehmet Ali Kağıtçı hakkında soruşturma bile açıldı. 1941 yılında Fabrika müdürlüğünden el çektirildi. Başka yere atandı. Kağıt fabrikası da ehil olmayan insanların idaresinde kaldı. Dönemin idarecilerince 1955’te kağıt üretimi için Norveç’ten uzman çağrılmak istendi, görüşmelere başlandı. Fakat Norveç’ in yanıtı kesindi: “Mehmet Ali Kağıtçı öldü mü ki bizi neden çağırıyorsunuz? Bizde bu konuda Mehmet Ali Kağıtçı’dan daha yetenekli kimse yoktur.” diyerek uzman göndermediler. Bu kez Hükumet Fransa’ ya başvurdu. Fransa M. Raoul adında birini gönderdi. Raoul, Mehmet Ali’nin Paris’te okul arkadaşıydı. Raoul bizim yetkililere sordu:” Neden M. Ali Kağıtçı’ya görevden el çektirdiniz? “ Bakan şöyle cevap verdi: “Biz de Kağıtçı’ nın bu işi başardığını biliyoruz, ancak parti mülahazaları onu işin başına getirmemize engel oluyor.” Bunu duyan Fransız Raoul görevi reddedip geri döndü. Siyasi entrikalara kurban edilen Kağıtçı’nın yerine geçmesinin etik olmayacağını duyurdu. Tarih 3 temmuz 1963’ü gösterdiğinde Almanya’nın Baden-Baden kentinde bir etkinlik vardı. Sahneye çağrılan kişiyi herkes ayakta alkışlıyordu. Sahneye bir Türk davet edildi. Bu Mehmet Ali Kağıtçı idi. Avrupa Selüloz, Kimya Mühendisleri ve Kimyagerleri birliği Mehmet Ali Kağıtçı’ya ödül verdi. Kendi ülkesinde kurduğu fabrikanın başından alınan, hatta soruşturma geçiren Kağıtçı yurt dışında ödüller almasına rağmen buruktu. Mehmet Ali Kağıtçı, Gazeteci Nazmi Kal ile Heybeliada’daki gecekondusunda yaptığı söyleşide dünyaca tanınan kağıtçılık vasfının dışında, kimyager bir bilim insanı olarak Türkiye’nin petrol haritasını çıkardığını anlattı. İlgili bilgileri ve haritaları devlete verdiğini ancak devletin hiçbir şey yapmadığını söyledi. Dahası Türkiye’de önemli altın yatakları olduğunu, yerlerini tesbit ettiğini ilgili bilgileri devlete verdiği halde devletin ilgilenmediğini söyledi. Mehmet Ali bey ülke yararına daha pek çok proje üretmişti: Haliç’in temizlenmesi projesi, Belediyelerin topladığı çöp yığınlarının denize dökülmek yada toprak altına gömülmek yerine, ayrıştırılarak birçok alanda faydalı ürünler oluşturulabileceğini, kazançlı hale getirileceğini Avrupadaki belediyelerde yaptığı incelemelerden somut örneklerle anlattı. Kimyager olduğu için, sabun, deterjan, yağ, maden suyu, asitli-şekerli içecekler ve şap üretiminin daha sağlıklı olması işi de uzmanlık alanıydı. Bunların da kitabını yazdı. Afyonun Türkiye için altın değerinde bir şans olduğunu en kısa zamanda – afyon alkoloidleri- fabrikasının kurulması gerektiğini, batının engellemelerine fırsat verilmemesini anlattı. -Afyon- kitabını yazdı. 19 kitabı bulunan bu kişi o tarihte 81 yaşında olmasına rağmen üretmeye devam ediyordu. Çukurova bölgesinde pamuk saplarından kağıt üretilebileceğini keşfettiğini ama kimsenin ilgilenmediğini anlattı. Mehmet Ali Kağıtçı, bazı milletvekillerinin dediği gibi yurtdışına gitmemekle, Türkiye’nin kalkınması için çalışmakla enayilik mi yaptı. Bu gecekonduda sahipsizliğe, yoksulluğa terk edildi. Avrupa’nın en zenginlerinden biri olma şansını reddetti. Atatürk’ün yolundan gitti. Mehmet Ali Kağıtçı’nın sayesinde 1936’da ilk kağıt fabrikası açıldı. İkincisi 1944’te, üçüncüsü 1954’te, dördüncüsü 1957’de ve 1959’da yenileri açıldı. Adı SEKA oldu. Üretim 580 bin tona ulaşmıştı. Ancak, fabrikada üretilenleri satmak yerine yabancı talimatıyla fabrikaların kendisini özelleştirilip satınca kağıt hem çok pahalandı hem de yurt dışından satın almaya başladık, yabancıya muhtaç olduk, büyük döviz ödüyoruz. Türk milletinin yetiştirdiği dünyanın en değerli, en zeki bu bilim insanlarını, milli kahramanlarımızı unutmayalım. Bize bunları unutturan siyasetleri de ülkemizden atalım. Sn. Kağıtçı’ nın Heybeliadalı olduğunu evi ve mezarının da Heybeli’de olduğunu bilmenizi isterim. KENAN ÖZEK Kaynak: 1- Mehmet Sarıoğlu – Bir Cumhuriyet Aydını- 2- Nazmi KAL -Cumhuriyetin kalkınma mucizesi- 3- Cumhuriyet gazetesi arşivi. 4- İsmet Bozdağ
“Alevi tarihi – Alevilikte Dönüşüm: Tartışmalardan Kurumsallaşmaya Uzanan Süreç”, 2’56” [28.01.2026] | @ismailenginhd
sınıfsız toplum idealinden idareci sınıfına – “son yıllarda Ocaklar çözülür, dernek ve vakıf örgütlenmelerine dönüşürken Alevi kurumlarında “Başkanlar dönemi” olarak adlandırılabilecek bir değişim de yaşanıyor. Aleviliğe özgü yapıda Ocak, “Dede” ve talip kavramları, yeni dönemdeyse Dernekler, “Pir”ler “Başkanlar” ve Dernek üyeleri ortaya çıkıyor. O güne kadar görülmeyen “Başkanlık” ve yönetim kurulu görevleri; hatta “Onursal Başkan” unvanları oluşuyor. Ve bu durum Alevilikte tarihsel olarak bulunmayan bir idareci sınıfını ve kadrolaşma sürecini beraberinde getiriyor. Yeni – farklı yapı, ‘tüzük Aleviliği’ olarak adlandırılan kurumsal modelin sonucu.. Gelinen nokta; Aleviliğin, tüzükler aracılığıyla devletle kurumsal bağ kurarak hukuki ve fiili adaptasyon sürecine işaret ediyor.”
İstihbarat dünyasında “kuş yumurtası üretmek” diye bir deyim vardır. Diyelim ki X ülkesinde bundan 20 sene sonra yapmak istediğiniz uzun vadeli bir operasyon var. Bu operasyon için size çeşitli provakatörler lazım ve en güvenilir provakatör kendi yetiştirdiğinizdir. Bu iş için yetenekli ama geleceği parlak olmayan zayıf karakterli bir “yumurta” bulunur. Mesela bu genç üniversitede devşirilir ve aşama aşama önce öğretim görevlisi daha sonrada medya parlatmaları ve şirket sponsorluklarıyla ülkede sözü dinlenen bir Profesör haline getirilir. Gerekirse tüm araştırma ve kitapları da eline hazır olarak verilir. Ülkedeki insanlar bu kişinin yazdığını sandıkları muhteşem eserleri okur ve ona olan saygıları artar. Böylece yumurta kuluçka aşamasını bitirmiş ve çatlayıp güzel bir kuş olma zamanı gelmiştir. Belirlenen zamanda bu profesör medya yoluyla müthiş radikal açıklamalar yapmaya başlar ve tüm ülkeyi karıştırır. Aynı anda kendisi gibi yetiştirilen diğer yumurtalarda farklı faaliyetlere girişirler. Neyse konu uzun benim yerim dar ama ilgilenenler için Doğu Bloğunun çöküş dönemine bakmalarını salık veririm.
Bu alakasız konudan sonra gelelim Orhan beye. Ferit Orhan Pamuk Beyin (kimsenin bilmesini istemediği göbek adı Ferit’tir) aslında ülkesine bu kadar muhalif olmasına bir sebep yoktur. Hani fakir ve hayatını zorluklar içinde geçirmiş, içerde yatmış birisi olsa belki anlayacağım ama Orhan Pamuk sülalece aristokrat tabakasına mensuptur ve bugün eleştirdiği devletin çok ekmeğini yemiştir. Mesela dedesi Cumhuriyetin ilk mühendislerindendir ve özellikle Atatürk,İnönü dönemlerinde yapılan demiryolu hamlesinde büyük ihaleler alıp kısa zamanda zengin olmuştur. Oğulları bu koca servetin büyük kısmını sefahatle tüketseler de Orhan Pamuğun zengin bir hayat sürmesine yetecek kadar servet kalmıştır… Peki Orhan Pamuk’ta oluşan bu sistem düşmanlığı nereden kaynaklanıyor ve acaba “yapay” bir düşmanlık mı sorularına cevap arayalım. Orhan Pamuğun hayatının ilk evrelerine baktığımız zaman koca bir başarısızlık olduğunu görüyoruz. 30 yaşına kadar iki okul değiştirmiş ve sırf askerliğini kısa dönem yapmak için Gazetecilik okumuş bir insan. İlk başlarda ressam olmak isterken sonra yazarlığa sarıyor. Yıllarca evinin odasına kapanarak ödüller alan ama kimsenin para vermek istemediği romanlar yazıyor. Tam artık buraya kadarmış aşamasına geldiği anda sihirli bir değnek değmiş gibi Orhan Pamuğun kitapları satmaya ve yurtdışında tanınmaya başlıyor. Peki bu sihirli değnek acaba nerede değmiş olabilir. Benim kanaatimce bu değneğin izini Amerika’da sürmek lazımdır. Amerika’ya gitmeden önce Orhan Pamuk üzerinde derin etkileri olduğu anlaşılan birisinden bahsetmek lazım. Bu kişi Orhan Pamuğun erkek kardeşi Şevket Pamuk. Şevket Pamuk Orhan Pamuğun ilk dönemlerinin aksine oldukça başarılı bir insan. Amerika’da Yale, Berkeley gibi sağlam üniversitelerde ekonomi okuduktan sonra Türkiye’de bir çok üniversitede ders veren Şevket Pamuk, Osmanlı ekonomisi üzerinde tanınmış bir uzman. Kendisi pek çok yabancı üniversitede Osmanlı ve Türkiye ekonomisi üzerine dersler vermiş. Bu üniversitelerden en ilginci İsrail’de bulunan Negev Ben Gurion üniversitesi. İsmini İsrail’in ilk başbakanı, İsrail’in kurucularından ve hatta anarşik faaliyetleri yüzünden Osmanlı tarafından Filistin’den kovulacak kadar fanatik siyonist olan David Ben Gurion’dan almıştır. Üniversitenin derslerini MOSSAD’ın da ilgiyle takip edip raporlar hazırlattığı bir “Ortadoğu Çalışmaları” bölümü bulunmakta. İşte sayın Şevket Pamuk böylesine kaliteli bir bölümde (!!!) ders verebilecek kadar yetenekli bir ekonomi uzmanımız. Ben Gurion üniversitesinin başında 14 sene Dünya Bankası’nda çalışmış ve daha sonra bu başarılarından ötürü Rotary ve Lions klüplerinin 2000 yılının adamı olarak seçtikleri Prof.Avishay Braverman bulunmakta. Böylesine başarılı bir ekonomistin yönettiği üniversitede ekonomi dersi vermenin önemini anlamışsınızdır. İşte Orhan Pamuğun kardeşi Şevket Pamuk bu kadar değerli bir hocamız. Evet biz Orhan Pamuğun Amerika yolculuğuna dönelim gene. 1985-1988 arasında tam üç sene Amerika’da kaldı Orhan Pamuk. Bu dönemde Amerika’da harıl harıl kitap yazmanın dışında çok önemli bir kursu da başarıyla bitirdi.Bu kurs Iowa üniversitesi bünyesinde verilen International Writing Program (IWP) isimli çok ilginç bir kurs. Kursun amacı dünyanın değişik bölgelerinden gelen ve kendilerinde potansiyel görülen yazarların Amerikan hayatını tanımaları ve kitaplarını yazabilecek güzel bir ortama kavuşmaları. Bu “iyiliksever”programın bünyesinde her sene 20 kadar yazar ağırlanıyor. İşte Orhan Pamuğun bu kurstan sonra hayatı değişti. Yani onun deyimiyle “Bir kursa gitti hayatı değişti”. Bu arada kurstan 2004 senesinde mezun olan bir başka Türkün ismi de MAHİR AKTAŞ, aklınızda bulunsun çünkü geleceği parlak. İnsan düşünmeden edemiyor bu üniversite bu kadar insanı çağırıp onları aylarca yedirip içirecek ve ağırlayacak parayı nereden buluyor diye. Cevabı basit. Bu yazar eğitim kursu programının baş sponsoru Amerikan Dışişleri Bakanlığı. Orhan Pamuğun şansı Amerika’da bundan sonra oldukça açılıyor. Baktığımız zaman Orhan Pamuğun Amerika’da basılan kitaplarının tamamına yakını aynı yayınevinden çıkmış. Bu yayınevi Random House. Yayınevinin sahipleriyse dünyaca ünlü Alman Bertelsmann yayıncılık. Bertelsman’ın kurucusu ve şu anda emekli hayatı süren dünyanın en zenginlerinden Reinhard Mohnda sihirli değnek örneklerinden. Bay Mohn İkinci Dünya Savaşı’nda general Rommelin Afrikakorps birliğinde asteğmen olarak savaşıyor. Burada Amerikalılara esir düşerek Kansas’da bir esir kampına tıkılıyor. O zamana kadar kitaplara ilgi duymayan Mohn biranda kitap sever oluveriyor. Savaştan sonra komünizm tehdidi altındaki ülkesine dönen Mohn aniden bir yayınevi açarak ilahi kitapları ve dini kitaplar basmaya başlıyor. İşte Bertelsmanın kuruluşu böylesine mütevazi. 1991 senesinde emekli olduğu zaman Bertelsmann dünyanın en büyük yayıncılarından ve kendisi de karun kadar zengin. Bu Amerikalılar asteğmen Mohn’a esir kampında ne yedirdilerse adam başarının sırrını buluveriyor bir anda. Bertelsman’ın bir diğer ilginç özelliği Doğan Holding’le 2001 senesinde Müzik piyasasına yönelik bir ortaklığa gitmeleri. Bu ortaklığın tüm görüşmeleri bizzat Aydın Doğanın kızı Hanzade tarafından yapıldı. Buna göre şu an Türkiye’de yayınlanan pek çok yabancı müzik albümü hep bu ortaklığın sayesinde Türkiye’ye ulaşıyor. İşte bu büyük grup Orhan Pamuğu çok sevmiş olacak ki tüm kitaplarını satsa da satmasa da ısrarla onlar basıyorlar. Orhan Pamuğun en büyük başarılarından biri de dünyaca ünlü IMPAC Dublin ödülünü almış olması. Bu ödül öylesine basit bir plaket değil tabii ki. Çünkü ödül jürisi “Benim adım Kırmızı” kitabını öylesine beğenmiş ki birde hediyesi olarak 115 bin dolar vermişler. Peki bir Türk yazarına kendisiyle aynı mesleği yapan çoğu meslektaşının hayatları boyunca bir arada göremeyeceği meblağı veren kurumun arkasındaki güç kim. Bu şirket ödüle ismini veren IMPAC şirketi. IMPAC tüm dünyada yaygın yönetim danışmanlığı hizmetleri veren bir Amerikan şirketi. Yönetim danışmanlığı adı altında güzel istihbarat hizmetleri verdiği de bilinir. Şirketin başındaki Dr James Irwin İrlanda’yı ve kitapları çok sevdiği için böylesine güzel bir ödül ortaya çıkarmış ve her sene başarılı bir yazara bu ödül veriliyor. Edebiyat sever dostumuz bay Irwin çok da aktif birisi. Kendisi Amerika’nın önde gelen Cumhuriyetçilerinden ve Amerikan ordusuyla arası harika. O kadar harika ki Amerikan Askeri akademisi West Point’den üstün hizmet ödülü almış. Orhan Pamuğa verilen ödülün sponsoru bay James Irwin “International Democratic Union” derneğinin de baş üyesi ve muhasebecisi. Bu dernek dünya çapındaki merkez sağ partileri bir araya getirmek için kurulmuş. Kurucuları arasında … Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Baba George Bush, Helmut Kohl ve Jack Chirac gibi önemli isimler de bulunmakta. Derneğin Türkiye’den de iki üyesi var. Bunlar Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi. Derneğin şu anki başkanı Avustralya’nın Amerikan yanlısı başbakanı John Howard. James Irwin bunun dışında Washinton’da bulunan “Center for Democracy” derneğinin de üyesi. Tüm dünyaya Amerikan demokrasisi getirme amacındaki bu derneğin en ilginç siması artık hepimizin tanıdığı Henry Kissinger. Kissinger dendi mi o demokrasinin nasıl geleceğini hepiniz tahmin edersiniz herhalde. Orhan Pamuğun otuz yaşlarına kadar odasından çıkmayan biri olarak çok büyük aşamalar kaydettiği büyük bir gerçek. Şu anda kazandığı ünün ve paranın keyfini çıkarmakla meşgul. Taksim meydanına yakın ve muhteşem boğaz manzaralı teras katında yeni eserleriyle uğraşıyor. Duvarlarında Japon edebiyatına kadar tasnif edilmiş yüzlerce kitap bulunan lüks dairesini sadece çalışma amaçlı kullanıyor ve bazen de yakın dostlarıyla yemek yiyor. Bu eve sık sık gelen yakın dostlardan biride Yahudi asıllı Amerikan gazetecisi Jeri Liber di. Bu şahsiyeti hafızası güçlü olanlar hatırlayacaklardır. Kurucusu olduğu insan hakları izleme komitesini temsilen Türkiye’deki insan hakları ihlallerini konu alan bir rapor yazmıştı. Sonra bu rapor kitap haline de dönüştürüldü. Bu raporda Türk ordusunun Kürtlere katliam yaptığını iddia edilmiş ve Türk ordusuna açıkça “serseriler” diye hitapta bulunulmuştu. Bu kitabın çevirisini yapan Ertuğrul Kürkçü ve Ayşe Nur Zarakoğlu hakkında dava açılınca Jeri Liber onlara destek vermek için hemen Türkiye’ye gelerek mahkemelere katılmıştı. Herhalde Orhan Pamuğun fikirlerinin oluşmasında Jeri Liber’le özel teras katında yaptığı yemekli sohbetlerin büyük etkisi olmuştur….” Attilâ İLHAN
Rudaw deyip geçmeyiniz.. Ajanslar yazıyor ama okumuyor.. 17 Aralık, Erbil’de bayrak günü kutlanmış.. Barzani yayını Rudaw, bu bayrağın ne olduğunu anlatmış.. Bu Rudaw, “Bu bayrağın temel formu, 1927-1930 yılları arasında Ağrı Kürt Cumhuriyeti (Xoybûn Cemiyeti) tarafından tasarlanmış ve kullanılmıştır” demiş.. Burda dur! Ağrı Kürt Cumhuriyeti dediği, 1930 Ağrı Taşnak isyanı.. Xoybun dediği, ‘Taşnak Hoybun’.. Çetenin elebaşları, Taşnak Papaz Vahanyan, Celadet Ali Bedirhan ve isyancı kaçak tarikat şeyhleri.. Nedir bu örgüt? Bu örgüt, devlet olmadığı halde, Osmanlı Devleti ile Ermenistan adına Sevr’i imzalayan, ABD hakemliğinde Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurulduğunu ilan eden Taşnaksutyun çetesidir. Rohat Alakom, ‘Xoybun ve Ağrı Ayaklanması’ adlı yayınında bu çeteyi Süreyya Bedirhan’ın ağzıyla anlatıyor. İşte: “1927 Ekim’inde Kürtlerin savunucusu Hoybun ile Ermeni halkının temsilcileri Türkleri ortak düşman kabul ettiler ve dayanıklı ilgilerinin ortaklığı onları genel bir barışmaya götürdü. Kendi ırkım adına onların meşru ulusçul istekleri Bağımsız ve Birleşik Ermenistan’a saygı duyuyorum”. Doğu Anadolu’da bağımsız ve birleşik Ermenistan’a saygı duyan bu Süreyya Bedirhan, Taşnak Hoybun’un kurucu başkanı Celadet Ali’nin kardeşidir. Önce Ruslarla işbirliği yaptılar, 1915’te masum halkımızı Osmanlı’ya karşı isyana sürüklediler, güçleri yetmeyince kaçtılar. Sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı İngilizlerle işbirliği yaptılar, bu kez tarikat şeyhleri üzerinden halkımızı isyana sürüklediler, bastırılınca yine kaçtılar. Baktılar olmuyor.. Bu kaçaklar, 1927’de Taşnak Hoybun örgütünü kurdular. 1930’da masum halkımızı yine Devlete karşı isyana sürüklediler, bastırılınca bu kez kaçmadılar, Asala oldular, Pkk oldular, Ypg oldular ve Barzani oldular. Ve bugün.. Barzani’nin bayrak diye salladığı budur, Taşnak sembolü. Bu örgüt bir Haçlı ittifakıdır. Ve Türkiye sadece terör örgütü Pkk değil, Türk Milleti ve Devletine karşı bir Taşnak Pkk/Barzani ittifakıyla karşı karşıyadır. Umarım.. Yetkililer bu Barzani küstahlığına hak ettiği cevabı verir ve bu Barzani’nin yalanlarına karşı gerekli tedbirleri alarak masum halkımızın aldatılmasının önüne geçer. Türk Milleti’nin hiçbir ferdi, Anayasa’nın teminatı altındaki, birliğimize ve bütünlüğümüze karşı böylesi sinsi ve alçak tuzaklara hiçbir hal ve koşulda düşmeyecektir, yeter ki gerçeği bilsin. Erdal Sarızeybek Araştırmacı yazar 18 Aralık 2025
22 Ocak 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan “Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile cemevlerini imar planlarında “kültürel tesis” olarak sınıflandırdı. Düzenleme, Anayasa’nın 90. maddesi, AİHM kararları ve toplumsal beklentiler çerçevesinde inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkeleri açısından önemli sıkıntılar doğuracağı endişesi taşımaktadır.
Türkiye’de Alevi toplumunun temel taleplerinin başında gelen “cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması” sorunu, on yıllardır süregelen bir hukuk ve demokrasi mücadelesidir. Bu süreçte en kritik dönemeçlerden biri, 2016 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Prof. Dr. İzzettin Doğan ve 300 civarında Alevi yurttaş tarafından yapılan başvuru sonucunda verdiği karardır.
AİHM, cemevlerinin ibadethane olduğunu ve Aleviliğin kendine özgü inanç pratikleri ile ayrı bir inanç sistemi olarak devlet tarafından tanınması gerektiğini hüküm altına almıştı. Bu karar doğrultusunda Sayın Prof. İzzettin Doğan’nın başvurusu sonucu Danıştay da cemevlerinin ibadethane olduğunu tescil etmiş, böylelikle hukuki zemin uluslararası ve ulusal üst yargı organlarınca netleştirilmişti. Ancak 2026 yılına gelindiğinde Çevre, Şehircilik ve İlim Değişikliği Bakanlığı tarafından yayımlanan yeni yönetmelik, bu birikimi görmezden gelerek konuyu yeniden teknik ve “kültürel” alana hapsetmeye yönelik kötü niyetli bir girişimdir.
Siyasal iktidarın imzaladığı bu yönetmelik Anayasa’mızın 90. maddesinin açık bir ihlalidir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası (2004 değişikliği), temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla ulusal kanunların farklı hükümler içermesi durumunda, milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağını açıkça belirtir.
AİHM kararları, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) kapsamında bağlayıcıdır. Danıştay ve AİHM tarafından “ibadethane” olarak tanımlanan bir yapının, bir yönetmelik değişikliği ile “kültürel tesis” olarak kodlanması ile Anayasa’nın 90. maddesi resmen ihlal edilmiştir.
İdari bir yönetmelik, ne Anayasa’nın amir hükümlerine ne de Türkiye’nin uymakla yükümlü olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı olabilir. Cemevlerinin “kültürel tesis” sayılması, inanç özgürlüğünü ikincilleştiren bir idari işlem niteliğindedir.
2022 düzenlemesinden, 2026 yönetmeliği sürecine baktığımızda tam bir tezatlık olduğu görülmektedir.
2022 yılında 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen Ek Madde 10’da, cemevlerine yönelik imar planlarında yer ayrılmasını yasal bir zorunluluk haline getirmişti. Bu adımda, her ne kadar “ibadethane” ifadesi doğrudan kullanılmasa da, cemevlerinin kamusal alandaki meşruiyetini artırması bakımından önemli görülmüştü.
Ancak 22 Ocak 2026 tarihli “Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği”, bu süreci ileriye taşımak yerine geriye sarmıştır. Oysa 2018 yılındaki “İmar Barışı” sürecinde birçok cemevi, yapı kayıt belgelerine “ibadethane” olarak işlenmişti.
Yeni yönetmelik, daha önce fiilen veya bazı belgelerle tescil edilen ibadethane statüsünü “kültürel tesis” torba tanımına indirgeyerek kazanılmış hakları tehdit etmektedir. Bu, sadece teknik bir düzenleme değil, Alevi inancının mekansal kimliğine yönelik bir saldırıdır.
Yönetmeliğin hazırlanma sürecinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın görüşlerinin esas alınmış olması, başka bir garabete neden olup tartışmanın en can alıcı noktalarından birini oluşturmaktadır.
Alevi tolumu tarafından bir asimilasyon merkezi olarak kabul edilen, siyasi iktidarın Alevileri bölmek üzere tasarladığı paravan kuruluşu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bu yönetmeliğin hazırlanmasında ötekileştirici ve incitici bir rol üstlenmiştir.
Alevi toplumu ile istişare edilmeden, “rızalık” alınmadan atılan bu adım, ilgili başkanlığın kuruluş amacının bir kez daha sorgulanmasına neden olmaktadır. Cemevlerinin bir inanç merkezi olmaktan çıkarılıp “kültürel” bir öğeye indirgenmesi, inancın teolojik özünü zedeleyen bir risk taşımaktadır. Kurumun bu tanıma onay vermesi, Alevi toplumunda “asimilasyon ve inancın folklorikleştirilmesi” endişelerini haklı çıkarmaktadır. Bu bürokratik karar, devletin en üst kademelerinde dile getirilen “toplumsal barış” vaatleriyle taban tabana zıt bir tablo görünümündedir.
Siyasal iktidar artık bir karar aşamasında olduğu halde cemevlerini ibadethane değil, kültürel bir olgu olduğunu yönetmeliklerle tanımlamayı tercih etmesi beraberinde toplumsal tepkilerin avazını duyar olduk:
Aleviler vardır, Alevilik haktır, ibadethanemiz Cemevi’dir!
Cemevleri, tıpkı İslamiyet’in ilk dönemindeki mescitler gibi, sadece birer bina değil; toplumsal adaletin sağlandığı, eğitimin verildiği ve en önemlisi inancın rituellerinin (Cem ibadeti) gerçekleştirildiği çok fonksiyonlu kutsal mekanlardır.
Camiler, Kiliseler ve Havralar “ibadethane” statüsüyle tüm haklardan (elektrik, su, vergi muafiyeti, imar kolaylıkları vb.) yararlanırken, bu yönetmelikle siyasal iktidar tarafından Cemevleri’nin “kültürel tesis” kategorisine sokulması, Alevileri “ikinci sınıf yurttaş” statüsünde görüldüğünü belgeledi.
Bir inancın nerede ve nasıl ibadet edeceğine devletin bürokratik kurumları değil, o inancın sahipleri karar verir. Cemevini kültürel bir tesis olarak tanımlamak, Alevi erkanına, Hakk Muhammet Ali Yolu’na ve onun insan odaklı öğretisine yönelik bir saygısızlık olarak kabul edilmektedir.
22 Ocak 2026 tarihli yönetmelik değişikliği, Alevi toplumunun iradesini ve hukuki kazanımları yok sayan bir adım olarak tarihe geçmiştir. Çözüm, kelime oyunları veya teknik tanımlamalarla değil, o inanç sahiplerinin rızalığı alınarak adaletli, vicdani ve anayasal bir tanıma dayanmaktadır.
Temel Talepler ve Öneriler:
Söz konusu yönetmelikte cemevleri derhal “İbadet Alanı” olarak yeniden tanımlanmalıdır.
Cemevlerinin statüsü yönetmeliklerin inisiyatifinden çıkarılmalı ve Anayasa ve Türkiye Cumhuriyeti kanunları çerçevesinde “ibadethane” olarak resmen tescil edilmelidir.
Devlet, tüm inanç gruplarına karşı eşit mesafede durmalı ve “eşit yurttaşlık” ilkesini resmi olarak uygulamaya geçirmelidir.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bu hatadan dönmeli, toplumsal barışı zedeleyen bu düzenlemeyi derhal revize etmelidir.
Cemevi kültürel bir miras değil, yaşayan ve nefes alan ibadethanelerdir. Bu gerçeğin hukuken kabulü, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları karnesi için bir tercih değil, artık bir zorunluluktur.
Cemevlerinin hukuki statüsü sorunu, 2026 yönetmeliği ile yeni bir boyutta krize neden oldu.
Türkiye’de laiklik mekanizması, devletin inançlar karşısında tarafsızlığını ve tüm inanç topluluklarının kendi pratiklerini özgürce icra etmesini gerektirir. Ancak Cemevleri’nin statüsü tartışması, siyasal iktidarın “tanımlayıcı” bir rol üstlenmesiyle tıkanmaktadır.
Sosyolojik olarak bir mekanın ibadethane olması, orayı kullanan topluluğun atfettiği kutsallıkla ilgilidir. Siyasal iktidarın bir toplumsal yapının “kültürel” mi yoksa “inançsal” mı olduğuna karar vermesi, din ve vicdan özgürlüğüne doğrudan bir darbedir. 2026 yönetmeliği, siyasal iktidarın bu sınırı aşarak bir inanç merkezini “kültürel tesis” olarak etiketlemesiyle sonuçlandı.
Uluslararası hukuk ve AİHM süreci Alevilerin lehine kararlarla sonuçlandı.
AİHM’nin 2016 yılında sonuçlandırdığı İzzettin Doğan ve Diğerleri v. Türkiye Davası, bu tartışmanın hukuki miladıdır. Mahkeme, Türkiye’nin Alevilere yönelik ayrımcılık yaptığına ve din özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetmişti.
AİHS Madde 9 ve 14: Mahkeme, cemevlerine ibadethane statüsü verilmemesinin, AİHS’in 9. maddesindeki (Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü) ve 14. maddesindeki (Ayrımcılık yasağı) hakları ihlal ettiğini tescillemiştir.
Anayasa Madde 90: Türk hukuk sisteminde uluslararası sözleşmeler kanunların üzerindedir. Dolayısıyla, bir yönetmeliğin AİHM tarafından tescil edilmiş bir hakkı (ibadethane statüsü) daraltarak “kültürel tesis” yapması, normlar hiyerarşisine aykırıdır.
3194 Sayılı İmar Kanunu ve yeni yönetmelikteki “Kültürel Tesis” çelişkilidir. Siyasal iktidar bu çelişkiyi görmezden gelerek 20-25 milyon nüfuslu bir inanç toplumunu karşısına almayı yeğledi.
2022 yılında yapılan yasal düzenleme (7421 sayılı kanun), cemevlerini imar planlarına dahil ederek olumlu bir adım gibi görünse de, “ibadethane” kelimesinden kaçınılması bir “gri alan” oluşturmuştu.
22 Ocak 2026 tarihli yönetmelik, bu gri alanı Aleviler aleyhine siyaha dönüştürerek doldurmuştur. Cemevlerinin “Kültürel Tesis Alanı” olarak kodlanması, bu mekanların cami, kilise veya havra ile aynı hukuki kategoride (İbadet Alanı) yer almasını engellemektedir. Ayrıca kültürel tesis statüsü; emlak vergisi muafiyeti, enerji giderlerinin genel bütçeden karşılanması ve personel rejimi gibi konularda da cemevlerini dezavantajlı hale getirmektedir.
Cemevlerini “kültür merkezi” olarak tanımlamak, Alevi inancını bir “inanç” olmaktan çıkarıp bir “folklorik öge” düzeyine indirgemektir. Alevi toplumu bu hamleyi, inancın özünü boşaltmaya yönelik bir asimilasyon politikası olarak değerlendirmektedir. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, toplumun rızasını almadan yönetmeliğe öneride bulunarak onay vermesi, kurumun “hizmet” mi yoksa “denetim ve asimilasyon” odaklı mı olduğu sorusunu akla getirmektedir.
Türkiye’nin iç barışı, tüm inanç ve kültürlerin kendilerini öz kimlikleriyle ifade edebilmelerine bağlıdır. Siyasal iktidarın “Alevi Açılımı” söylemleri ile bürokrasinin “kültürel tesis” kararı arasındaki tezat, samimiyetsizliğe yol açmaktadır. Bir vatandaşın vergi verip, kendi inanç merkezinin devlet tarafından “kültürel tesis” (yani bir nevi cafe, müze veya kütüphane benzeri ticari kuruluş) olarak görülmesi, yurttaşlık bağına zarar veren bir durumdur.
Sonuç olarak, 22 Ocak 2026 tarihli yönetmelik değişikliği, hem hukuki hem de vicdani açıdan sürdürülebilir değildir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “Kültürel Tesis” ibaresini “İbadet Alanı (Cemevi)” olarak ivedilikle revize etmelidir. Bu sorun yönetmeliklerle değil, doğrudan İmar Kanunu ve ilgili mevzuatta “ibadethane” maddesinde gösterilerek çözülmelidir.
Eğer adil ve hakkaniyetli bir düzenlemeye ihtiyaç duyuluyorsa bu kapalı kapılar ardında değil, Alevi toplumunun kurumları olan Anadolu Alevi Ocakları temsilcisi Dedeler ile Alevi Demokratik Kitle Örgütleri ve akademik çevrelerin katılımıyla, “rızalık” esasına göre yapılmalıdır.
Siyasal iktidar kritik bir eşiktedir. Eğer Alevi toplumunun sorunlarını çözmek istiyorsa önünde iki seçenek var:
Ya Alevi toplumunun rızalığını alarak, adaletli bir kararla Aleviliği yasal zeminde kabul edecek; ya da “Aleviliği reddediyoruz ve Alevileri bir inanç toplumu olarak tanımıyoruz, dolayısıyla ister kabul edin ister etmeyin bu yönetmelik size bir lütuftur, cemevleri oyun oynanan yerlerdir ve bu da kültür dairesinde ancak yer bulur” diyecek.
27 OCAK 1954 – Köy enstitüleri ile ilk öğretmen okullarını “ilk öğretmen okulları” adı altında birleştiren yasa Meclis’te kabul edildi. Böylece Köy enstitüleri kapatıldı.
II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru 1945 yılında Sovyetler Birliği lideri Stalin’in Türkiye’den Kars, Artvin ve Ardahan’ı ve Boğazlarda askeri üs istemesi üzerine, Milli Şef de ABD’den askeri destek istemişti. Bu desteği vermeye hazır olduğunu belirten ABD, Truman Doktrini ile yardıma başlamıştı ama karşılığında Türkiye’de serbest seçimlere dayanan demokrasi düzeninin yerleştirilmesini ve Milli Şeflik, “5 yıllık kalkınma planları” ve “Köy Enstitüleri”leri gibi Sovyet sistemine benzer uygulamaların kaldırılmasını talep etti.
1946 yılında hükümetin yaklaşan seçimleri yitirme kaygısıyla CHP içinden muhalif milletvekillerinin başını çektiği örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, müfredatında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı. İlerleyen yıllarda da, daha önceleri sıkı sıkıya bağlı olduğu “iş için iş içinde eğitim” ilkesinden uzaklaştırıldı. Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerine giderek geleneksel, ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954’te kapatıldılar.
Cumhuriyet Halk Partisi içinden Köylüyü topraklandırma Yasasına karşı çıkan bir kesim milletvekili Demokrat Partiyi kurdu. Bu parlamenterler içinde Atatürk Devrimlerine karşı olup tek parti yönetiminde bu düşüncelerini açığa vuramayanlar olduğu, Atatürk devrimlerine muhalefet hisleri besleyen ancak bu karşıtlıklarını ortaya koymaya cesaret edemeyen siyasi ve toplumsal yapının bir karşı devrim atağı başlatarak Köy Enstitülerinin kapatılmasını sağladığı iddia edilmiştir.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün eski müdürü Rauf İnan ve Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Köy Enstitülerinin kapatılmasının Atatürk Devrimleri karşıtlarınca başlatılan bir Karşı Devrim hareketi olduğunu söylemişlerdi. 1945 yılında Köy Enstitüleri hakkında komünistlerin, dinsizlerin yetiştiği fuhuş yuvaları olduğu söylenerek saldırı kampanyaları başlatılmıştı. Parlamentoda bütçe görüşmelerinde milletvekili Emin Sazak’ın Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk zannediyorlar demesi üzerine Hasan Âli Yücel, Bu çocukların her birinin birer Atatürk olması temenni edilir şeklinde cevap vermişti.Köy enstitüleri 1954 yılında kapatılmıştı.
Köy Enstitülerine yöneltilen ve kapatılmaları ile sonuçlanan belli başlı eleştiriler birkaç ana başlık altında toplanabilir. Enstitülerde öğrenciler tek tip üniforma giyiyordu ve enstitü müdürü bile buna uyup aynı üniformayı giyiyordu. Öğrenciler bizzat yönetime katılıyorlardı. Bu ve benzeri sebepler ile enstitülere komünistlik suçlamaları yapılıyor arada bir ihbar mektuplarını dikkate alan polisin baskınlarına uğruyordu. Kız öğrencilerin erkek öğrenciler ile karma eğitim görmesi sonu gelmez dedikodulara neden oluyordu. Köylüler okul ve enstitü inşaatlarına yardım ile devlet tarafından mükellef kılınmıştı. Bu zorlamalar köylülere angarya olarak geliyordu. Öğrencilerin boğaz tokluğuna öğrenim görecekleri kendi okullarının inşasında çalıştırılmaları eleştirilmekteydi.
Köylere atanan öğretmenler yörenin toprak ağalarıyla sorunlar yaşıyorlardı. Bu geçimsizlikler köy öğretmenlerinin toprak ağalarının seçtirdiği milletvekillerine şikayet olarak ulaşıyordu. Bu durum toprak sahiplerinin durmaksızın Ankara’ya baskı yapmalarına neden oluyordu.
Halk arasında yayılan bir kısmı kasıtlı söylentiler de etkili olmuştu. İvriz Köy Enstitüsü’nden M. Ali Eren (1911-2001) “Düşünceler ve Anılar II” adlı eserinde şunları aktarmaktadır :
« ..bir gün sabaha doğru tan yeri ağarırken, okul bekçisinin “Mehmet Ali Bey, Mehmet Ali Bey” diye bağırdığını duydum. “Kalk, hemşerilerin geldi.” dedi. O sırada okulda daimi elektrik yoktu. Bir motordan sağlanan elektrik gece yarısı kesiliyordu. Kapıyı açtım: Önde aksakallı bir erkek ve arkasında 7 kadın vardı. Hepsi birden ağlıyorlardı. “Hoş geldiniz hemşeriler” dedim. Onlar sızlanmalarını daha da hızlandırıp, hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Neden sonra sakinleşen hemşeriler, dün akşam bir haber aldıklarını, enstitüde okuyan 20 Beyağıl’lı kızın okuldan kaçtıklarını, onunun İvriz Çayı’nda boğulduğu, onunun da kaybolduğu haberini aldıklarını söylediler. Onlara, “Çocuklarınız yatakhanelerinde mışıl mışıl uyuyorlar, hiçbir şeyleri yok.” dediysem de, benim sözüme inanmadılar. Mecburen giyindim. Kurallara göre kız yatakhanelerine erkek öğretmenler giremez, yalnızca bayan öğretmenler girerdi. Bu nedenle onları yanıma alarak, bayan kimya öğretmeninin yanına gittim. Öğretmeni uyandırdım. Bu velileri kız yatakhanesinin önüne kadar götürmesini ve çocuklarını uyandırarak, bu velilere gösterdikten sonra, tekrar yatırmasını istedim.
Söylediklerim yapıldı. Veliler rahat bir nefes aldılar. Ama zamanla veliler, çocuklarını birer ikişer okuldan kaçırdılar… »
Cemevi – Bir Mekândan Fazlası, 2’59” [25.01.2026] | @ismailenginhd
“‘Cemevi’ kavramı ilk kez ne zaman kullanıldı? (…)
(…) Cemevleri bu dönemde çoğaldı. Ama bir sorun vardı: Cemevleri, yürütmenin de etkisiyle ibadethane olarak değil, dernek ya da vakıf binası olarak tanımlandı.
Tabelalarda ‘Kültür Derneği’, ‘Kültür Merkezi’, ‘Cem Kültür Derneği’ yahut ‘Cem Kültür Merkezi’ yazması da bu yüzden. Bir yanda cem yapılıyor, öte yanda resmî olarak ‘ibadet yokmuş’ gibi davranılıyordu.
Günümüzde halen ‘Cemevi Kültür Derneği’ veya ‘Cemevi ve Kültür Merkezi’ kaydına rastlanılmakla birlikte artık doğrudan ‘Cemevi’ deniliyor.