Ana Sayfa Blog Sayfa 175

Ahmet ÖZDEMİR PÎR SULTAN’A VÜCUT VEREN ORTAM

0

Pîr Sultan’ın yaşamına ilişkin bilgiler vermeden önce, onun içerisinde vücut bulduğu ve adını taşıyan geleneği oluşturan ortamı satır başlarıyla anımsamakta yarar vardır.
Resmî tarihimiz XVI. yüzyılı “ön tevakkuf” devri olarak nitelendirir. Tevakkuf, “Durma, duraklama, eğleşme” demektir. Yüz yıl içinde dev bir imparatorluk haline gelen Osmanlı Devleti, 1500’lü yılların ortalarından itibaren niçin durma noktasına gelmiştir?
Yine resmi tarihimize göre, İmparatorluğun genişlemesi nedeniyle halkı arasında temelli bir manevi birlik oluşmamıştır. Devleti yükselten hanedan, imparatorluk yetkilileri, yeniçeriler, tımar ve zeamet mensupları Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren bozulmaya başlamıştır. Eskisi gibi savaş ganimeti olmadığından, imparatorluk ekonomik sıkıntıya düşmüş, bunun yükü halka bindirilmiştir.
Yeniçerilerin disipline edilememesi, tımar ve zeametlerin yeteneksiz, yetkisiz ve beceriksiz kimselere verilmeye başlamasından sonra, Anadolu’da düzen ve güven ortamı kalmamıştır. Yer yer halk ayaklanmaları başlamıştır. Ayaklanmalar, başlarda bastırılırken giderek dizginlenemez duruma gelmiştir. Bu başkaldırıların başlıcaları arasında Canbulatoğlu, Kalenderoğlu, Abaza Mehmet Paşa, Vardar Ali Paşa sayılabilir.
Osmanlılar ve Safeviler başlangıçta Türkmen aşiret gelenekleriyle devletler kurmuşlardı. Ancak, Osmanlı’da “Düzenli Ordu”nun ve yerleşik kurumların “merkez”de gelişmesiyle birlikte, konar göçer Türkmenler “dışta” kalmış, giderek devletle yabancılaşmıştı. Buna karşılık, Safevi devletinde göçer Türkmenler, aynı duyguları taşıyan bir öndere kavuşmuş, ilgi, sevgi saygınlık görmüş, çeşitli makamlara getirilmişlerdi. Ustacalu, Varsak, Rumlu, Tekeli, Şumlu, Kaçar, Afşar ve Kamanlı Türkmenleri, Safevi süvari ordusunu oluşturuyordu. Osmanlı’daysa, Medrese’den ya da Enderun okulundan geçmeden böyle makamların Türkmenlere verilmesi ancak ayrıcalıklı bir durumda olabilmekteydi.
Şah Tahmasp zamanında “han” ve “sultan” gibi unvanlarla anılan askeri vali ve komutan konumundaki “amir”lerin sayısı yüzü aşmıştı. Bunların hepsi “Kızılbaş”, yani Anadolu kökenli “Alevî” göçer Türkleriydi. Öyle ki,: Sultan Selim ve Şah İsmail arasında gidip gelen öfkeli mektuplarda; Sultan Selim İran şahına kentli kültürlü çelebilerin dili olan Farsça’yla yazarken, Şah İsmail, Sultan’ Selim’e gönderdiği mektuplarda, kendi aşiret ve kökeninin dili olan Türkçe’yi kullanmıştı.
Osmanlı’da devletin ve kent hayatının kurumlaşması, medreselerin gelişmesiyle, Türkmen yaşam biçiminden uzaklaşılıyordu. Türkmenler yerleşik hayata geçmeleri ve vergi vermeleri için zorlanıyorlardı. Osmanlı’nın kural ve kuramlarını tanımayan yarı göçebe Türkmenlerde tek saygın otorite, kendi içlerinden çıkmış “baba”, “dede” gibi unvanlarla anılan derviş ve şeyhlerdi. Eski Türk Şaman’larını anımsatan bu “baba” lakaplı Türkmen şeyhleri, köylülerin ve göçebelerin manevi hayatlarının vazgeçilmezleriydi. Osmanlı’nın bu zaafını, Türkmen Safevi Şah İsmail iyi yakalamıştı.
Osmanlı, Frenk ülkelerinden devşirip getirdiği yabancıyı kendi safına kazanmıştı ama Türkmen’i kaybetmişti. Türkmen’in, baş, bey, oba, ülke, şah arama çabasının nedeni buydu.
ŞAH İSMAİL FAKTÖRÜ
Şah İsmail, gönderdiği temsilcileri aracılığıyla Anadolu’da eski Türk inançlarının ağır bastığı Müslüman Türkmen kültüründe ‘Ehl-i Beyt’ ve “12 İmam” gibi bazı “Şii İslam” unsurlarının güçlenmesini sağlamıştı. Anadolu Türkmenliği artık Alevî kültürü olarak yeni bir senteze yönelmişti. Osmanlı’ya yabancılaşmış olan Anadolu’daki Türkmen aşiretleri, bekledikleri “mehdi”yi Şah İsmail’de bulduklarını sanmışlardı. Öte yandan, ‘baba’lar Şah’ın lehine, Padişah’ın aleyhine propagandaya başlatmışlardı.
Safevi-Şah İsmail Devletini kuran ikinci en büyük oymak olarak, Ustacalu Boyuydu. Bu boy aslında başlıca Sivas Amasya Tokat bölgesinde yaşayan ve bazı oymakları Kırşehir’e kadar yayılan Ulu Yörük adlı büyük topluluğa mensuptu.
İran’da Safevi soyundan gelen bir Türk’tü. Erdebil’de doğdu. Ana tarafından Uzun Hasan’m torunu Bilki Aka’nın oğludur. Babası Haydar’ın ölümünden (1488) sonra dayısı tarafından iki kardeşiyle birlikte düşmanlarından kaçırılarak Şiraz’a gönderildi. Şah İsmail ilk öğrenimini özel bir öğretmenden gördü. Şah İsmail Kendisine katılan Türk oymaklarıyla birlikte yeterince kuvvet topladığını görünce ilk olarak babasının ve Şiilere yapılan eziyetlerin öcünü alma yolunu tutar. Tebriz’e gelip taç giydiğinde (1502), babasının öcünü almış, Baku’yü zaptetmiş, Nehcivan’da Elvend Bey’i yenmiştir. Şah İsmail’in bundan sonraki yaşamı Şiiliği yaymak, Safevi devletinin sınırlarını genişletmek için yaptığı savaşlarda geçer. Devletin sınırları genişleyip Şiilik Anadolu’ya doğru hızla yayılınca Osmanlılarla çatışır. Sonunda Çaldıran’da Yavuz’a yenilir (1514) ve kaçar. Bu yenilgiden sonra Tebriz’e döndüyse de eski gücünü yitirdiği gibi uğradığı ruhsal çöküntüyle de kendisini şaraba verir. Oğlu Tahmasb’ı yerine atabey olarak bırakır, her yılını ayrı bir kentte geçirerek yaşamını tamamlar. Azerbaycan’da iken ölür. Cenazesi Erdebil’e götürülür.

Şah İsmail’in Safevi devleti, hem din anlayışı, hem askeri yapısı ile Türkmen aşiret devleti olarak kurulmuştu. İsmail, kendisinde, ilahi bir imajı yaratarak, mistik duyguları kuvvetli olan göçer Türkmenlerini etkilemiş, savaşçı bir ordu oluşturmuştu.
ANADOLU HALKININ ÇİLESİ VE BAŞKALDIRILAR
II. Bayezid zamanında Şah Kulu isyanı ile Anadolu’daki olaylar büyüyünce Şehzade (Yavuz) Selim, babasını devirip tahta geçmişti. İran seferine hazırlanan Yavuz, beylerbeyi ve sancakbeylerine emir vererek Şah İsmail’e taraftar olan ve ayaklanma ihtimalleri bulunan kişileri deftere yazdırarak yok ettirdi.
Pîr Sultan’ın doğduğu Banaz köyü ve çevresi, 1511 “Şahkulu” ve 1512 “Nur Ali Halife” isyanları sırasında, Osmanlıların şiddet ve baskılarıyla karşılaşmıştı. Yavuz Sultan Selim, 1514 Yazında Şah İsmail ordusuyla savaşmak üzere yola çıkmadan önce, defter ettirdiği Kızılbaş, Rafızî Türkmenlerin defterlerini dürmek ve burada Yavuz karşıtı olarak çıkması olası hareketleri ezmek üzere Sivas Rum Eyaletinde 40 bin kişilik Osmanlı askeri bırakmıştı. Bu askerler çevreyi yakmış, yıkmış, yağmalamıştı.
Nitekim 1514 Yazındaki Türkmenlere karşı yapılan haksızlıklar baskıların aşırıya kaçtığını ve “kurunun” yanında önemli ölçüde Osmanlı yanlısı “yaş”ların da yandığını öğrenen Yavuz Selim, daha büyük olayları önlemek adına bu güçlerin komutanı Dukanin Oğlu Ahmed Paşa ve daha birçoklarının başını vurdurmak durumunda kalmıştı.
İkinci cana kıymalar, şiddet ve baskılar dalgası Kanuni Süleyman zamanında yaşanmıştı. Mohaç seferi sırasında Anadolu’da isyanlar ve Safevi akınları yüzünden kan gövdeyi götürüyordu. Kanuni, Mohaç’tan sonra İran seferine çıkmış, Anadolu Alevîleri Yavuz zamanından daha sert baskılara uğramıştı. Türkmenlerin İran’a, Sünni Kürtlerin Osmanlıya yönelmesi bölgenin etnik yapısını da etkilemişti. Türkmen ‘baba’larla iç içe yaşayan, ordusunu Hacı Bektaş ruhaniyetiyle takdis eden Osmanlı, bir yandan şiddet uygulayarak, bir yandan Şeyhülislam fetvalarındaki aşağılayıcı ifadelerle Alevîlerin karşısındaydı. Bu fetvalarda Alevî Türkmenler “zındık” vs. gibi itikadî terimlerle aşağılanmışlar, “mum söndü” gibi iftiralara uğramışlardı. Alevî metinlerinde ise, Sünniler “yezit”, “münkir”, “münafık” gibi sözlerle aşağılanmaktaydı.
Ancak, Osmanlı’da isyanların nedeni yalnızca mezhep ayrılığı ve zıtlaşması değildi. Öyle olsaydı Karamanlı ve Akkoyunlu gibi ‘Sünni’ Müslüman Türkmen boyları yerleşik ve merkeziyetçi Osmanlı’yla sert çarpışmalara girmezlerdi. Türkmen, Yörük, Kızılbaş gibi adlarla anılan göçerler, XVI. yüzyıl başlarında Anadolu nüfusunun yüzde 15’ini oluşturmaktaydı. Oysa yalnız göçer Türkmenleri değil, daha geniş halk kitleleri ayaklanmaktaydı. Konuya mezhep kavgası, diye bakmak yanlıştı. Sünniliğe karşı bir Şiilik Kızılbaşlık ayaklanması olsa idi, çoğunlukta olan Sünni halk karşı koymaya kalkar, iki mezhep arasında kanlı çatışmalar çıkardı. İsyancılar Alevî Kızılbaş Türkmenler olsa bile, çıkardıkları isyan bir mezhep ayrılığı kavgası değildi.
Halk ağır vergilerden, devşirme kapıkulu vali ve sipahilerin baskılarından bunalmıştı. Bu nedenle ayaklanmalara Sünniler de açık veya gizli destek vermekteydi.
Örneğin ayaklanan Kalender Şah’a Maraş’ta 20 bin kişi katılmış, devletin gönderdiği ordular yenik düşmüştü. Kanuni’nin Sadrazamı İbrahim Paşa, ellerinden tımar toprakları alınanların da isyana katıldığını fark etmiş ve toprakların iade edileceğini açıklayınca, isyancıların sayısı 20 binden 3-4 bine düşmüştü.
Osmanlı, göçer Türkmenleri “uç”larda (serhadlerde) gaza’ya sevk ederek akıncılar ve gaziler olarak baba ve dervişlerin, şeyhlerin dinamizminden yararlanmış, onlara destek vermişti. Ama merkezileşme ve kurumlaşma süreci ve “Düzenli Ordu” geliştikçe bu bağımsız ve gezgin gruplara gereksinim kalmamıştı. Sosyal ve ekonomik koşullar, Osmanlı ile Anadolu’daki göçer Türkmenleri ve yoksul köylüleri karşı karşıya getirmişti.
XV.yüzyıldan itibaren, vergi vermek yükümlülüğü olan raiyet sahibi çiftçi köylüler, yeni bir sorun olan bu durum karşısında zor duruma düştüler. “İl yazıcıları,” ip çekerek dönüm fazlasını, rüşvet karşılığında, topraksızlara verince, “raiyet çiftçileri”, vergilerini ödeyememiş, tefecilerin eline düşmüşlerdi. Borçlarını ödeyemeyen bu köylüler, vergilerini ödememek için çift bozmuşlardı.
Verdiğimiz genel bilgilerin dışında, Pîr Sultan Abdal’ın yaşadığı ve tanık olduğu bu halk hareketlerinden bazılarını özetleyelim:
Şah Kulu Sultan ayaklanması, 1509 ve 1511 yılları arasında gelişti. Şah İsmail Safevi’yi dayanarak başlamıştı. Kısa zamanda bağımsız halk hareketi haline geldi. Anadolu ve Rumeli’ye yayıldı. Osmanlı kuvvetleri bir süre başarısız oldu. Ancak Vezir Hadım Ali Paşa’nın yönetiminde, Sivas Gedikhan’daki çarpışmada Şah Kulu öldürüldü.
Nur Ali Halife ayaklanması, 1512 yılında Tokat, Amasya, Yozgat ve Çorum yörelerindeki Alevîler başlattı. Nur Ali, Şah İsmail’in temsilcilerindendi. Tokat’ta Şah İsmail adına hutbe okuttu. Şehzade Ahmet’in (Yavuz Selim’in kardeşi) isyanı bastırmakla görevlendirdiği Sinan Paşa’yı iki bin askeriyle öldürüp, Sivas’ı kuşattı. Şehzade Ahmet’in oğlu Murat, Nur Ali Halife’yle işbirliğine girmişti. Nur Ali, emrinde 10 bin kişilik kuvvet bulunan Murat’la, Kazova’da birleşti. Aynı yılın yazında Erzincan yakınlarında Göksu’da yapılan savaşta Nur Ali Halife birlikleri, Osmanlı ordusuna yenildi. Bıyıklı Mehmet Paşa, Nur Ali’nin başıyla birlikte 600 isyancının kellesini Yavuz’a İstanbul’a gönderdi. Bir başka rivayete göre, Nur Ali Halife kurtulup Erzincan’a dönmüş, Çaldıran savaşında Şah İsmail’in kumandanlarından biri olarak görev yapmıştı.
Çaldıran öncesi ve sonrası iki yıl içerisinde Anadolu’da Alevî kırımları yapılmıştı. Osmanlı’yla Safevi devleti arasında 1514 yılında yapılan Çaldıran savaşı, bir dönüm noktasıydı. Bu savaş sonrasında Anadolu Alevîlerinin Şah İsmail’den umutları kesildi.
Çaldıran’da Türkmen aşiret süvarilerinden oluşan Şah’ın ordusu kılıç, mızrak, gürz, ok gibi ‘ateşsiz’ silahlar kullanmışlardı. Osmanlı’nın yeniçerilerden oluşan “ağır piyade”, tüfek kullanan “hafif piyade” tümenleri ve “topçu birlikleri” vardı. Askerleri donanımlı, eğitimli ve disiplinliydi. Yavuz ve komutanları savaş planı yapmışlardı. Şah İsmail, “keşif” dahi yaptırmadan hücum emri vermişti. Şah’ın Türkmenlerinin kahramanca savaşlarının karşısında, “teknoloji” ile “sevk ve idare” vardı. O güne göre modern askeri teknoloji ile modası geçmiş bozkır usulleri çarpışmıştı.
Çaldıran savaşı ile “Şah İsmail”in yenilmezliği inancı yok olunca, bölge halkı eski kabile bağlılıklarına dönmüştü. Prof. Dr. Faruk Sümer’in de belirttiği gibi, Sünni ve Alevîlerde kabile bağnazlığı, mezhep inançlarından ve hanedana sadakat duygusundan daha güçlüydü.
Bir başka isyan Bozoklu Ce la li isyanı olarak tarihimize geçti. Bozoklu Celal, 1517 yılı ortalarında, Yavuz Selim’in Mısır seferi sırasında ayaklandı. Amasya ve Tokat bölgelerinin Alevî Türkmenlerini ayaklandırmıştı. Başkaldırısının tabanının oluşturan 20 bini aşkın yoksul halk ve köylüler, iki yıla yakın süre Osmanlı’ya baş kaldırdı. Ferhad Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusunun üstlerine yürümesi karşısında, Bozoklu Celal ve yandaşları Turhal, Zile, Artova ve Sivas üzerinden İran’a yöneldi. Celal Erzincan’da yakalanıp kafası kesildi ve Yavuz’a gönderildi.
Yozgat’ta (Bozok) başlayan bir başka ayaklanmayı 1519’da Şah Ve li çıkarmıştı. Şah Veli, Çevresinde toplanan 4 binden fazla insanla Celal’ın öcünü aldı. Zile’de Sivas beylerbeyi Şadi Paşa’yı savaşa zorlayarak, birliklerini dağıttı. Çarpışmalarda Sivas defterdarı öldürüldü ve Şadi Paşa yaralandı. Bu olayla Şah Veli büyük ün kazandı.
Süklün ve Baba Zünnun ayaklanmaları da Alevî Türkmenlerin yoğun olduğu Bozok’da (Yozgat) çıkmıştı. Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel yörelerine kadar yayılmıştı. Osmanlı’nın ağır baskıya dayanan toprak-vergi-köylü siyaseti, Alevîler ve Alevîlik inancına hor bakışı, Alevîleri “mülhid-rafızi olarak nitelemesi ve hakaretin ötesinde Alevîliği “ağır suç” kapsamında görmesi, ayaklanmaların ana nedeniydi.
Baba Zünnuncu Alevî yığınlar, Kayseri yakınlarında Hurrem Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini perişan ettiler. Hurrem Paşa, İçel sancak beyi Ali bey, Kayseri valisi Behram bey ve daha birçok zeamet ve tımar sahibi beyler öldürüldü. Bu başarılarıyla taraftarları artan Baba Zünnun ise Artova ve Kazova’ya doğru ilerleyerek, Alevî köylü yığınlarını etrafında topladı. Osmanlı yönetimi bu kez Rumeli beylerbeyi Hüseyin Paşa’yı, Sivas beylerbeyi Hasan Paşa’yı ve Maraş beyi Mahmut’u isyanı bastırmakla görevlendirdi. Hüseyin Paşa tüm eyalet askerleriyle Zünnun’un üzerine yürüdü. Höyüklü’deki kanlı çarpışmalarda, Baba Zünnun’un kendisi ve yandaşlarından çok ölenler oldu, ama Alevîler
Osmanlı ordusuna pes etmediler. Dağlara çekilip toparlandılar. Vakit geçirmeden yeniden Osmanlı güçlerine saldırıp onları dağıttılar ve Hüseyin Paşa öldürüldü.
Baba Zünnuncu Alevî Türkmenler, daha sonra, güneyden gelen Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa’nın Kürt birlikleri tarafından dağıtıldılar.
Aynı yıllar içinde, Atmaca ayaklanması, babasının öldürülmesiyle oymağının başına geçen Zünnunoğ lu; Maraş, Adana, Tarsus-İçel hattında Tonuzoğ lu ve Yenice Bey, yine Adana’da Ve li Halife, Seydi Bey ve İnciryemez Alevî kökenli halk ayaklanmaları, aynı zincirin halkalarıydı ve resmi tarihin “Yükselme Devri” adını verdiği Kanuni Süleyman’ın “Cihan İmparatorluğu’nu” temelinden sarsıyorlardı.
KALENDER ŞAH AYAKLANMASI
Baba Zünnun ölmüş, fakat yandaşları dağılmamış, mücadeleyi sürdürüyorlardı. Çünkü Hacı Bektaş torunlarından Kalender Şah, AnkaraKırşehir yöresinde ayaklanmış, Kazova’ya doğru gelmekteydi. Baba Zünnun’un harekete geçmesinden az bir süre sonra Kalender Çelebi’nin başkaldırması, iki ayrı cephede aynı beyleri ve vezirleri şaşkına çevirmiş, yenilgiden yenilgiye sürüklemişti.
Hacı Bektaş Veli’nin torunlarından, Balım Sultan’ın (1426-1518) kardeşi ya da oğlu olan, “Kalender Abdal”, “Civan Kalender”, “Kalender Çelebi” adlarıyla da tanınan Kalender Şah (1476-1527/8) iyi bir ozandı. Balım Sultan’dan sonra Pîr postuna oturmuş ve Hacı Bektaş Dergâhı’nın başındaydı.
Balım Sultan’ın barışçıl yumuşaklığına karşın, Kalender bu yola baş koymuştu. Söylenceye göre, dedesi Hacı Bektaş Veli’den manevi buyruk almıştı.
Anadolu Alevî-Bektaşî önderleri Seyyidler, Dedeler toplanarak, bir anlaşmaya varmış ve karar vermişlerdi. Kalender, Şah’ın arkasında yürüyeceklerdi. Yukarıda sözü edildiği gibi, Alevîlerin büyük umudu Şah İsmail büyük yenilgiden sonra toparlanamamış ve 1524’de ölmüştü. Anadolu Alevîlerini Erdebil Tekkesi’ne bağlayan, Hoca Ali’den (13921429) bu yana en büyük halka da kırılmış bulunuyordu. Anadolu’daki
Alevî-Bektaşî inançlı halk kitleleri, kendi şahlarını yaratmalıydılar. Bunu Hacı Bektaş Dergâhı’nın başındaki Kalender’in kişiliğinde buldular.
İşte bu dönemde Pîr Sultan Abdal da nefeslerinde, deyişlerinde ve düvazimamlarda Hacı Bektaş Veli ve evlatlarını, Dergâhını işleyerek, onları Ehl-i beytle, Muhammed Mustafa ve Haydar-ı Kerrar (Ali) ile eş-leştirerek, Hacı Bektaş Dergâhı’nın propagandasını yapmıştı.
Ankara, Kırşehir, Bozok (Yozgat), Tokat, Sivas, Erzincan, Maraş, Adana ve Tarsus, Kalender Şah ayaklanmasının sınırları içindeydi. Kazova’ya sancak dikildiği takdirde bütün güçlerin birleşmesi sağlana-caktı.
Sadrazam İbrahim Paşa, ayaklanmayı bastırmakla görevlendirildi. Anadolu beylerbeyi Behram Paşa ile Karaman Beylerbeyi Mahmud Paşa eyalet askerleriyle ona katılmıştı. Her iki Paşa’nın askeri birlikleri, Kazova’ya yönelen Kalender Şah’ın ardına düştü. Kazova’daki korkunç savaşta Kalender’in yoksul köylü Alevî savaşçıları Osmanlı ordusunu iki kez bozmuştu. Osmanlı Mahmud Paşa, Alaiye beyi Sinan Bey, Amasya beyi Koçi Bey, Anadolu Tımar Defterdarı Rum ve Karaman Defterdarı Kethudası Şeyh Mehmed öldürüldüler. Bu yenilgilerle birlikte Osmanlı ordusunun tüm ağırlıkları Kalender Şah birliklerinin eline geçti. Tarihyazıcı Solakzade’nin söylemiyle:
“Bütün torlaklar ağırlıklı silah, hayme ve çadırlar edindiler. Çıplak ve perişan iken giyinip kuşandılar. Övünülecek giysilerle donandılar.”
Kalender’in bu başarılarından sonra, Dulkadırlı boylarının çoğu ayaklanmaya katıldı. Bunların büyük bir kısmı Alevî değildi, fakat dirlik ve tımarları elinden alınmış kimselerdi. Bunlarla birlikte Kalender Şah kuvvetlerinin sayısı 40 bine yükselmişti.
Ayaklanma, giderek önünde durulmaz hale geliyordu. Bu durum karşısında Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadıroğulları’ndan (Kalender tarafına geçen) Başatı, Karacalu ve Dokuzboy beylerine gizlice dirliklerinin derhal geri verileceğini bildirdi. Ayrıca yolsuzlukların düzeltileceğini duyurdu. Vali Ferhat Paşa ile bazı sancak beyleri de “halka yanlış davranıyorlar” gerekçesiyle, ama aslında ayaklanmacıları ezemedikleri için idam edildiler. Dulkadır beyleri devletçe doyurulunca başkalarını da yanlarına çekmeye başladılar. Böylece Kalender Şah ayaklanmasına katılanlarda büyük çözülmeler baş gösterdi.
Sonuçta Osmanlı, savaşta yenemediği Kalender güçlerini içten parçalama taktiğiyle güçten düşürdü. Özellikle geceleri birçok insan ayrılıp evine dönüyordu. Öyle ki, Kalender Şah’ın yanında “3-4 bin Kalenderci kalmıştı.
Pîr Sultan Abdal’ın “dostların muhabbeti kaldırıp, geriye kaçışını”, vefasızlığı ve ihaneti anlatan şiirinden birkaç dörtlük ve arkasından da her ne pahasına olursa olsun kendisinin Pîr’inden dönmeyeceğini korkusuzca vurgulayan nefesini verelim.
Çıktım yücesine seyran eyledim Gönül eğlencesi küstü bulunmaz Dostlar bizden muhabbeti kaldırmış Hiçbir ikrarından ahdi bulunmaz
Zülüfleri top top olmuş cığalı Rakiplerin Hak’tan olsun zevali Bir günahkâr kulum doğdum doğalı Günahkâr kulunun dostu bulunmaz
Kanı benim ile lokma yiyenler Başı canı dost yoluna verenler Sen ölmeden ben ölürüm diyenler Dostlar da geriye kaçtı bulunmaz
Yine kırcılandı dağların başı Durmuyor akıyor gözümün yaşı Vefasız ardından gitse bir kişi
Hakikat ceminde desti bulunmaz


Koyun beni Hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden
Pîr’imden dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden

Benim Pîr’im gayet ulu kişidir
Yediler ulusu Kırklar eşidir
On İki İmamın server başıdır
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden

Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kement işte boynum asarsa
İşte hançer işte kellem keserse
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden

Ulu mahşer olur divan kurulur
Suçlu suçsuz gelir anda derilir
Pîri olmayanlar anda dirilir
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden

Pîr Sultan’ım arşa çıkar ünümüz
O da bizim ulumuzdur Pîrimiz
Hakka teslim olsun garip canımız
Dönen dönsün ben dönmezem Pîr’imden

Kalender Çelebi, elinde kalan birkaç bin kişilik kuvvetle Kayseri Sarız üzerinden Nurhak Dağları’na çekildi. Adana ve Tarsus yöresindeki ayaklanmacılarla Bozok bölgesindeki Zünnunoğlu ve Atmaca kuvvetlerini birleştirmeyi amaçlıyordu. Nurhak Dağı, bu iki gücün ortasında bulunuyordu. Eğer İran’a gitmeyi amaçlamış olsaydı, güneye değil, Sivas-Erzincan hattı üzerine çekilirdi.
Kalender Şah’ın elindeki inançlı ama yetersiz kuvvet, Sadrazam İbrahim Paşa’nın “Mehmet Ağa ile Pervane adındaki iki eşkıya avcısı” tarafından tuzağa düşürüldü. Kalender Şah ve yardımcısı Veli Dündar öldürüldü.. Başları Padişah’a götürüldü. Kalender’in taraftarlarından pek azı kırımdan kurtulabildi.
Kalender Şah Ayaklanması’nın bastırılması üzerine, Kanuni Sultan Süleyman Sadrazam İbrahim Paşa’yı ödüllendirerek yıllık ödeneğini iki katına çıkardı. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, Kanuni döneminde (1520-1566), Sadrazam İbrahim Paşa, sonu gelmez seferlerin masraflarını karşılamak için, hazinenin tüm giderlerini köylülerin sırtına yüklemiş, bu yükü kaldıramayan köylü isyan etmeye başlamıştı. Kanuni, vergi toplama işini bugünkü deyimle, özelleştirmişti. Bu önlemler de yetersiz kalmıştı. Zorunlu olarak çiftçilik yapmayı bırakanlar köyleri boşaltmışlar, dağlara kaçmışlardı.
Pîr Sultan’ın köyü olan Banaz’da da bir çok ailenin durumu böyleydi.
Kızılbaş Türkmenleri kötü yönetim ve aşağılanmaya karşı, sürekli kırsalda yaşamak zorunda bırakılırken, kent merkezlerinde yaşamak, Sünni ve gayrimüslimlerin imtiyazı haline getirilmişti. Türkmen’in Osmanlı’ya karşı isyandan başka çaresi yoktu. İşin esası böyle olmasına karşın, çıkar ilişkisi içinde bulunan saray çevresi konuyu “Alevî, Rafızi, Kızılbaş’ların devlete başkaldırısı” olarak kayıt altına almaktaydı. Bazı aydınların İstanbul’da oturdukları yerde Anado lu’da görülen karışıklıkların nedenini araştırmadan, hepsine Alevî halkın ayaklanması deyip çıkmakta, padişahı bu insanlar aleyhine gazaba getirmekteydi. Bu karışıklıkları yalnız “Kızılbaş” ayaklanması olarak kaydeden Osmanlı tarihçileri, gerçekleri bildirmeye yanaşmamıştı.
Sivas Rum Eyaleti’nde ve Osmanlı egemenliğindeki Türkmenler, yönetici sınıfının kendilerine uygun gördüğü yaklaşımdan mutsuz olmuş umut kesmişlerdi. Yönetici sınıfı kendini Osmanlı, Memalik-i Ali Osman olarak tanımlamakta, ‘Türkmen’ sözcüğünü hakaret “idrak-i bi-Türk” (idraksiz, aptal Türk) anlamında kullanarak, Türkmenleri her fırsatta aşağılamaktaydı. Ekonomik ve siyasal bunalımlar hoşnutsuzluğun başlıcalarındandı. Buna dinsel hoşnutsuzluk da katılmaktaydı.
Görülmektedir ki, Pîr Sultan, Anadolu’nun yaşadığı sıkıntıların ortasında vücut bulmuştu. Kendisinin de Anadolu Kızılbaş siyasetinin öncüleri arasında olduğunu söylemek abartı olmasa gerek. Pîr Sultan idam edilinceye kadar en az on Alevî halk hareketini yaşadı. Büyük kırımlar ve kanla bastırılmış onca ayaklanmaya, Çaldıran savaşı (1514) öncesi ve sonrasında, yüz binlerin öldürüldüğü Kızılbaş kırımlarına tanık oldu.

Mustafa Kemal’in Kağnısı / (Fazıl Hüsnü DAĞLARCA)

0

Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar,
İnliyordu dağın ardı, yasla,
Her bir heceden heceden.


Mustafa Kemal’in kağnısı derdi, kağnısına
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik,
Nam salmıştı asker içinde.
Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola önceden önceden.

Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar,
Kocabaş, çok ihtiyardı, çok zayıftı,
Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanı sıra,
Gecenin ulu ağırlığına karşı,
Hafifletir, inceden inceden.

İriydi Elif, kuvvetliydi kağnı başında
Elma elmaydı yanakları üzüm üzümdü gözleri,
Kınalı ellerinden rüzgâr geçerdi, daim;
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına.
Alını yeşilini kapmıştı, geçirmişti,
Niceden, niceden.

Durdu birdenbire Kocabaş, ova bayır durdu,
Nazar mı değdi göklerden, ne?
Dah etti, yok. Dahha dedi, gitmez,
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gacır gucur
Nasıl dururdu Mustafa Kemal’in kağnısı.
Kahroldu Elifçik, düşünceden düşünceden
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,
Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni.
Geçer götürür ana, çocuk, mermisini askerciğin,
Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım.
Bak hele üzerinden ses seda uzaklaşır,
Düşerim gerilere, iyceden iyceden.


Kocabaş yığıldı çamura,
Büyüdü gözleri, büyüdü yürek kadar,
Örtüldü gözleri örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal’in kağnısı, bacım,
Kocabaşın yerine koştu kendini Elifçik,
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

Kağnılar geçerken ayın altından

0

Cumhuriyet.

Kağnılar geçerken ayın altından
Bağımsızlık bildik biz Hürriyeti
Sömürgeler kalksın diye Yurdumdan
Bir ışıktır sezdik cumhuriyeti…

Sıyrıldı hancerler paslı kınından
Ayaklandık yurdun dört bir yanından
Özgürlüğü seven geçti canından
Kanımızla yazdık Cumhuriyeti…

Özgürlük düşüyle gönül avuttuk
Boş beşiklerde çok açlık uyuttuk
Ana diye yar diye sardık büyüttük
Sinemize bastık cumhuriyeti…

On beşinde çocukların avcuna
Vatan için yaktı, kanından kına
Anaların yıldızlaşan saçına
Taç yaptık da astık cumhuriyeti…

Yol gösterdi gökten binlerce yıldız,
Kanımızın rengi al bayrağımız
Yürüyorsak kadın erkek birlik biz
Acılardan kazdık cumhuriyeti

Hedef Akdeniz, asker diyerek
Kaldırdı başını dağı eyerek
Zafer muştusunu müjdeleyerek
Genimizde sezdik cumhuriyeti…

Zafer bahçesinde gül kelebeği
Başı dik büyütür anne bebegi
Eğitimde eşit kadın erkeği
Türk diliyle çözdük cumhuriyeti…

Dünya unutmaz bu büyük zaferi
Durmak yoktur ey halk daha ileri
Ata’ya söz verdik, dönülmez geri
Geldik gördük gezdik cumhuriyeti…

Vurguni’yim halklar onsuz gülemez
Bir ulu ışık ki cahil bilemez
Bedenler ölse de kimse silemez
Kalbimize yazdık Cumhuriyeti…

Abdullah Oral..

Bizim, Harun Karadeniz adlı, eline hiç silah almamış devrimci bir gencimiz vardı.

0

Bizim, Harun Karadeniz adlı, eline hiç silah almamış devrimci bir gencimiz vardı.
• 1942’de Armutlu/Giresun’da doğdu.
• 1962’de İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) İnşaat Mühendisliği Fakültesi’ne girdi.
• İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı oldu.
• Anti-emperyalist, anti-faşist eylemlerin öncülerinden biriydi.
• Dönemin en büyük öğrenci yürüyüşü olan, halkımıza yansıyan “Özel Okullar Devletleştirilsin” eylemini örgütleyenlerden biriydi. 11 Kasım 1967’de Adapazarı’nda yapılan mitingde konuşup şunları söyledi:
“On bin üniversiteli derslere girmiyor, neden?
Yüz ellisi yollar düşmüş, neden?
Köylü çocuğunun okuduğu Köy Enstitülerini kapadılar, neden?
Dar gelirlilerin okuduğu askeri okulları, liseleri kapatıyorlar, neden?
Tekniker okurlarını kapadılar, neden?
Parasız yatılı öğrenci sayısını azalttılar, neden?
Şimdi de parası olanlar için özel okullar açıyorlar, neden?
Oysa her şeyi üreten, buğdayı biçen, fabrikayı, binayı, köprüyü yapan, sen!
Okuyamayan, yine sen!
Sen, niye okuyamadığını düşün!
Senin çocuğun da bu gidişle okuyamayacak!
Bu durumu düzeltebilecek tek kuvvet vardır, o da sizsiniz. Yani halktır!”

• 1968 ders yılında İTÜ’den İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. O dönemin İTÜ Arı 1967Yıllığı’na şunları yazdı:
“Öğrenciliği bitirip meslek hayatına atılacak olan biz mühendisler için iki yol vardır. Bu yollardan biri, kim için ve ne için üretim yaptığını düşünmeksizin bir ücret karşılığında üretim yapmak, yani robotlaşmak!
İkinci yol ise, kim için ve ne için çalıştığını bilerek, emekçi halkın yararına üretim yapma olanaklarını aramaktır. Bir başka deyişle, ikinci yol küçük bir azınlığın yararına robotlaşmak değil, büyük çoğunluğun, yani toplumun yararına çalışarak insanlaşmak yoludur!”

• ABD’nin Altıncı Filosunu Protesto olaylarında etkin yer aldı ve bu eylemde yakın arkadaşı Vedat Demircioğlu’nu kaybetti.
• 12 Mart 1971 Darbesi sonrası TKP ve Dev-Genç davalarından yargılandı. Dev-Genç davasında tutukluyken hapishanede kansere yakalandı. Doktorların yurt dışında tedavi görmesi gerektiğini bildiren raporlara rağmen hapishanede tutulma sürdürüldü. Kanser ilerledi. Ailesinin yanına çıkmasına bile izin verilmedi. Şubat 1975’de sağ kolu, omuz başından kesildi. 15 Ağustos 1975 günü hapishanede kanserden öldü.

• Şu kitapları yazdı: “Olaylı Yıllar ve Gençlik”, “Eğitim Üretim İçindir”, “Devrimcinin Sözlüğü”, “Yaşamımdan Acı Dilimler”, “Kapitalsiz Kapitalistler”. Bunlardan en çok bilinen ve okunanı, “68 Kuşağı’nı” ve deneyimlerini anlattığı “Olaylı Yıllar ve Gençlik” olanıdır.
Değerli Dostlar,
Harun Karadeniz çocuklarımızın nasıl eğitildiği konusuyla çok yakından ilgilendi. İlkokullarda okutulan Alfabe’yi inceledi; “Yat yat uyu” ile daha ilk kalem oynatışımızda uyutulmaya başlandığımızı vurguladı.
Yine Alfabe’den şöyle bir örnek verdi:
“Baba bana bal al.”, “Al Ali sana bal.” bugünün ekonomik yapısında;
“Hayır, Ali! Sana bal alamam. Çünkü onu alacak param yok!” olarak değişmesi gerektiğini anlattı.
Değerli Dostlar,
48 yıl önce Harun Karadeniz, babaların çocuklarına bal alamadığını yazmıştı!
Oysa 48 yıl sonra bugün, milyonlarca baba çocuklarına değil bal; peynir, zeytin, süt, yumurta alamıyor! Ekmek almada bile zorlanıyor!
Harun Karadeniz’i sevgi, saygı ve özlemle anıyorum…
Yılmaz Dikbaş
15 Eylül 2023, 

Alman istihbaratı’nın bağrına bastığı sarıklı yobazın adı

0

“Alman istihbaratı’nın bağrına bastığı sarıklı yobazın adı, Cemalettin Kaplan’dı, “kara ses” olarak tanınıyordu, Erzurumluydu, nurcuydu.
*
İlkokul mezunu bile olmadığı halde, sihirli eller devreye girdi, 40 yaşında, Ankara Üniversitesi ilahiyat fakültesinden diploma verildi.
Diyanet işleri başkanlığı bünyesinde imamlık, müfettişlik, müftülük, hatta personel daire başkanlığı yaptı.

1977 seçiminde Milli Selamet Partisi’nden milletvekili adayı oldu, seçilemedi. Adana’da illegal medrese açmıştı, imam hatip öğrencilerine tarikat eğitimi veriyordu. Sırf Atatürk düşmanı değildi, Türk olan herkesten
nefret ediyordu.
*
Tık diye Almanya’ya alındı.
*
Köln’de Ulu Cami’de örgütlenmesi sağlandı, külliye açtı, yurt açtı, aşevi açtı, bağış adı altında para toplamasına göz yumuldu. Müritleri “mülteci” statüsünde kabul ediliyor, çalışma izni verilmiyordu, yani, resmi olarak Cemalettin Kaplan’ın emrine tahsis ediliyorlardı.

“Anadolu Federe İslam Devleti” ilan etti, kendisini “halife” ilan etti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı “cihad” ilan etti, hilafet töreni Alman televizyonlarından yayınlandı.

Almanya’da kırmızı ışıkta geçeni bile oyarlar ama, bu herifin Türkiye Cumhuriyeti’ne alenen savaş açmasına “demokratik hak” deniyordu.

Uydu üzerinden televizyon kanalı tahsis edildi, vaazları yayınlandı, ücretsiz dağıtılan video kasetlerinin Türkiye’ye sokulması sağlandı, internet ortamında Türkçe, Arapça, Kürtçe, Farsça, İngilizce ve Fransızca yayın yapan web
sitesi hazırlandı.

Silahlı eğitim yaptırıyordu, kara çarşaflı intihar bombacıları yetiştiriyordu, idam fetvaları veriyordu, Anıtkabir’e saldırı planlıyordu.
Türkiye’deki hakimlere savcılara öğretmenlere tebliğler gönderiyordu, “bölge imamları” tayin etmişti, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Malatya İnönü Üniversitesi’ni adeta karargah olarak kullanmaya başlamıştı.
*
Şimdi sıkı durun…
*
Bu vatan haini yobazın Almanya’da monte edildiği
teşkilat hangisiydi?
Milli Görüş Teşkilatı’ydı!
*
Peki bu vatan haini yobazı, Almanya’ya, Milli Görüş Teşkilatı’na gönderen kimdi?
Necmettin Erbakan’dı!
*
Erbakan’la Kara Ses’in “emir-komuta” ilişkisi, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin iddianamesinde de yeraldı. Necmettin Erbakan 12 Eylül darbesinden hemen sonra, Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nı “toparlaması” için Cemalettin Kaplan’ı Almanya’ya gönderdi.

Bizzat Erbakan’ın talimatıyla Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nın “fetva komisyonu reisi” yapıldı. Yani… Kara Ses denilen yobaz, kendisine “halife” rolü biçilene kadar, milli görüşçülerin “şeyhülislamı”ydı.
*
Alman istihbaratı, milli görüşçüleri tee 70’li yılların başında şemsiyesi altına almıştı.
Milli görüşçüleri koruyup kollamak, büyütmek için neler yaptılar?

Türk işçilerinin nazarında itibarını arttırmak için “şeyhülislamlık” kurmasına izin verdiler, “resmi makam” olarak tanıdılar, şeyhülislamın verdiği evlenme akdi, çocuk belgesi gibi evrakları, sanki Türk konsolosluğu veriyormuş gibi “resmi evrak” kabul ettiler.

Camilerde siyasi propaganda yapmalarına, bağış adı altında para toplamalarına, başka ülkelerden para transferine izin verdiler.
Suudi yönetimi Türkiye’ye hac kotası uygularken, Almanya’daki milli görüşçülerin kota dışında tutulmasını sağladılar.

Gövde gösterisi yapmaları için, Almanya’daki stadyumlarda
50 bin kişilik toplantılar düzenlemelerini sağladılar.
Türkiye’de yargılanan Milli Selamet Partisi, Refah Partisi mensubu şeriatçı politikacılara Almanya’da oturma izni verdiler.
Televizyon kanalı tahsis ettiler, gazete-dergi çıkarmalarına yardım ettiler.
*
Almanya bunları sevabına mı yaptı?
İki temel amacı vardı.
*
Birincisi… Almanya’daki milliyetçi Türk vatandaşlarını Türk kimliğinden uzaklaştırarak, siyasal İslam’a kanalize ettiler, Türklük bilincinin yerine ümmetçilik koydular. Gurbetçilerin blok halinde hareket etmesinin, ortak tavır koymasının, Kıbrıs veya sözde soykırım gibi meselelerde ortak eylem yapmasının önüne geçtiler, böldüler.

İkincisi… Milli Görüş Teşkilatı’nın Müslüman Kardeşler’le organik bağı vardı. Libya’dan Pakistan’a, Malezya’dan Mısır’a, Suriye’den Bosna’ya doğrudan ilişki içindeydi, Hamas’la Hizbullah’la çok yakındı. Alman istihbaratı, milli görüş aracılığıyla, bu dinci yapıların tamamına nüfuz etti, Almanya’ya stratejik avantajlar sağladı.
*
Hadi şimdi gene sıkı durun…
*
Milli görüşçülerin şeyhülislamı Cemalettin Kaplan’la tee Erzurum’dan, tee 13 yaşından beri arkadaş olan, her ikisi de Said-i Nursi’nin talebesiyken, aynı medresede, Kurşunlu Cami medresesinde eğitim alan kişi kimdi biliyor musunuz?
Fethullah Gülen’di!
*
Kara ses’i BND aldı.
Feto’yu CIA aldı.
*
Türkiye’den kaçan fetocuların Almanya’ya sığınması şaşırtıcı mı?
*
Peki, yabancı istihbarat servislerinin maşa olarak kullandığı feto’yla kara ses’in Said-i Nursi’den başka ortak noktaları var mıydı?
Bir “subay” vardı!
*
Esad Keşşafoğlu, tabip üsteğmendi, nurcuydu, Kurşunlu Cami medresesindeyken feto’yla kara ses’le sohbet toplantıları yapıyordu, 1960’da yüzbaşıyken Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edildi, Suudi Arabistan’a gitti. Demem o ki… 15 Temmuz’un temelleri tee o günlerden, hem de bir “subay” tarafından atılmıştı!
*
Uzun lafın kısası…
Birbirlerine rakipmiş gibi, hasımmış gibi görülen feto’nun kara ses’in milli görüş’ün, kesiştiği noktadır Almanya.
*
Türkiye’deki karşıdevrimci, siyasal İslamcı hareket, Almanya’nın kontrolündedir, güdümündedir.
*
Siz bakmayın, eyy Almanya filan denmesine… Bademlerin varlık sebebidir Almanya…”

Yılmaz Özdil

Türkçenin Gücü;

0

Eski metinlerde ya da yazı dilinde kullanılan toplam kavram sayısı 39 bin kadardır. Bunların da nerede ise yarısı yabancı kökenlidir. Oysa yazı diline aktarılmamış halk dilinde aynı dönemde belirlenmiş duruma göre 300 bin Türkçe kavram bulunmaktaydı. Belirlenmemiş olarak baktığımız zaman bu kavramların sayısının rahatlıkla 500 bin dolayında olduğunu söylemek mümkündür. Bu yalnızca Anadolu ve çevresi ve 13. yüzyıl öncesi Anadolu Türkçesi için geçerli olan bir durumdur. Günümüzde 22 ayrı Türk kolunu da kapsama aldığımız zaman bu sayının 2 milyonu aştığını bildiren dil bilimciler var.

Burada şunu yinelemek isterim eklerin sözcükler gibi tek başına bir anlamı yoktur. Ekler Türkçede kök ya da gövde olan eylem ya da ad birimlerine gelerek yeni anlam örgüsü, bağı kuran birimlerdir. Dolayısı ile Türk dilinde farklı seslerden oluşmuş ne kadar çok ek olursa yapacağınız yeni sözcüğün ses düzeni, kullanışlı oluşu ve yeni anlam açılımı o oranda yüksek olur.

Ben bir dil devrimcisi olarak Türkçenin ana mantığı, ana düzenine bağlı kalınarak yepyeni eklerin tasarlanmasının büyük fayda getireceğine inanlardanım.

Ekleri de o dili konuşan halk yapar. Oluşturur, türetir, yapılandırır. Ancak günümüzde kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasından dolayı ve var olan dilin belli kalıplarının topluma o kalıplar dahilinde sunulmasından ötürü bunun mümkün olacağı kanısında değilim. Doğal olarak yepyeni eklerin yapılması da ancak bu dilin uzmanlarının görevi dahilinde olmalıdır.

Dilin malı olan kelimelere değinecek olursak;

Feza yerine UZAY, müşahede yerine GÖZLEM, alaka yerine İLGİ, tesir yerine ETKİ, ehemmiyet yerine ÖNEM, kaide yerine KURAL, şark yerine DOĞU, garp yerine BATI, nezif yerine KANAMA, mektep yerine OKUL, maarif yerine EĞİTİM, talebe yerine ÖĞRENCİ, muallim yerine ÖĞRETMEN, müdafaa yerine SAVUNMA, mükafat yerine ÖDÜL, ahit yerine SÖZLEŞME, ANT, ÇAĞ, akim yerine KISIR, VERİMSİZ, SONUÇSUZ, alametifarika yerine, SİMGE, BELİRTEÇ, GÖSTERGE, NİTELİK, ÖZELLİK, âlem yerine, EVREN, EĞLENTİ, EL, araz yerine BELİRTİ, BULGU, asli yerine BİRİNCİL, KÖKLÜ, BAŞ, atalet yerine DİNGİNLİK, DURAĞANLIK, SÜREDURUM, TEMBELLİK, GEVŞEKLİK, UYUŞUKLUK, badire yerine DARGEÇİT, DARBOĞAZ, SIKINTI, bab yerine KAPI, BÖLÜM, KONU, basit yerine YALIN, KOLAY, SIRADAN, bedhah yerine KÖTÜ YÜREKLİ, KÖTÜCÜL, bedbin yerine KÖTÜMSER, KARAMSAR hodbin yerine İYİMSER, idare yerine YÖNETİM, müdür yerine YÖNETEN, YÖNETMEN, YÖNETİCİ, beyzi yerine SÖBE, YUMURTAMSI, YUMRU….

Burada örnekleri sıralayacak olursak Türkçede aslında kavram yokmuş sanısına kapılmış oluruz. Neredeyse bütün kavramlar yabancı dillerden ”uydurulmuş” bana göre de uydurma tam bu oluyor. Türkçenin ses olaylarına, kurallarına, yapısına tümden aykırı olan bütün yabancı sözler bana göre uydurmadır.

BİLGİ, BİLİM, BİLİÇ, KAVRAM, OLANAK, OLASILIK, EYLEM, ÖNEM, SORUN, GELENEK, GÖRENEK, DAYANAK, ÖDENEK, SEÇİM, ENGEL, SAKINCA, DOKUNCA, ÖDÜL, ÖDEV, SEÇENEK, KATILIM, KALKINMA, YAPISAL, SORUNSAL, BELGESEL, BELGE, DURUŞMA, OTURUM, ÇEKİNCE, İLGİ, BİLİŞİM, DEĞİŞİM, DÖNÜŞÜM, KAPSAM, KAPLAM, BAĞLAM, GÖZLEM, GÖZLEMCİ, BELLEK, BELLETMEN, GÖZETİM, SORUŞTURMA, SORGU, SORU, ETKİ, ETKİLEŞİM, ETKİ, ETKİNLİK, ÖZGÜR, ÖZGÜRLÜK, DEVRİM, DEVİNİM, DİRENÇ, ÖDÜNÇ, EDİM, ÖZEL, ÖZELLİK, BİREY, BİREYSEL, BOYUT, ÜÇGEN, DÖRGEN….

Gibi büsbütün Türkçe olan; pırıl pırıl, duru, yalın, çağıl çağıl akan nice ne denli güzel olan on binlerce kavramı kazanmıştır.

Bu sözcükler gerek halk ağızlarından yazı diline aktarma, gerek yazılı kaynaklardan aktarma, gerekse yeniden yapılarak dile kazandırılan sözlerdir. Şimdi bu sözcüklerin önceden Arapça, Farsça, Latince olanları yaygındır diye yenisini yapmayalım savı vardı. Bu sav aslında Türkçe sözlere karşı geliştirilen bir savdı ancak biz o görüşün geçersiz olduğunu anladık. Ayrıca dilden kelime çıkarılmadı. Dile Türkçe kavramlar önerildi doğal olarak da halk bu sözcükleri kullanıma almıştır. Yalnızca Arapça ”ehemmiyet” sözcüğünün dilden kullanımdan düşmesinden sonra ÖNEM kelimesinden oluşan en az 25 ayrı yeni kavramlar kendiliğinden oluşmuştur. (önem, önemse, önemseme, önemsiz, önemsizlik, önemsemez, önemsemezlik, önemsel, önemsellik, önemset, önemsetme vb.) çünkü dilin yapısına uygun olarak ”öne-mek” eyleminden yapıldığı için.

Yazım burada uzun oldu kusura bakmayınız.

>+sel-sak Eklerinin eski kaynaklarda örnekleri var. Bunlar derlenmiştir. Önceleri ”uydurma” olarak nitelenen bir çok konu, durum da dilde sonradan çıkan kaynaklara göre geçersiz kılınmıştır.

Bu durumda aslında Atatürk döneminde dil çalışmasında ne denli büyük bir çaba, emek, ve özveri ile nelerin başarıldığının kanıtıdır.

Dil Devrimi, Türkçenin, Arapça ile Farsça kökenli sözcük ile dilbilgisi kurallarından arındırılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak, ulusal dili olarak yazı ile konuşma dili durumuna getirilmesini amaçlayan, 12 Temmuz 1932 tarihinde başlayan devrimdir.

Cumhurbaşkanı Atatürk öncülüğünde başlatılmış, 1932-1938 yıllarındaki en köklü değişim döneminden sonra değişen hız ile yoğunluk düzeylerinde 1970’lere kadar sürmüştür. Eski Türk Dil Kurumunun kapatıldığı 1982 yılı, Dil Devrimi’nin bitiş tarihi olarak onaylanır. Dil Devrimi, 1928’de gerçekleştirilen Harf Devrimi ile birlikte, Türkçenin 20. yüzyılda geçirdiği büyük yapısal değişikliğin iki temel taşından biridir.

Aşk badesin zemzem bilip

0


Aşk badesin zemzem bilip
İçenlere selam olsun
Sırrı kadim yoldan gelip
Geçenlere selam olsun

Selam olsun dört bir yana
Rehberine, yola, hana
Aşk hırkasın tenden cana
Biçenlere selam olsun

Dolanarak bin yürekte
Filizlenip tek bir kökte
Kanatlanıp yerde, gökte
Uçanlara selam olsun

Vicdanını çekip dara
Kör nefsini yakıp nara
Sır kapısın can didara
Açanlara selam olsun

Talibine el vererek
Maşukunu pir bilerek
Gönüllerde gül dererek
Göçenlere selam olsun

Aşk lokması Hakk’tan deyi
Aşkla ölçüp her bir şeyi
Aşk yolunda Deruni’yi
Seçenlere selam olsun…

Ruhi Su ya

0

Aşkın pazarına düşürdüm gönlü
Sevda alıp satan dükkân kalmadı!
Aşk için tükettim bu koca ömrü
Gayrı bu sevdayı çeken kalmadı

Gönül mağlup oldu aşk a yenildi
Söz söze eklendi şiir denildi
Aşık ile Ozan nerde yanıldı
Geleceğe türkü, yakan kalmadı…

Mızrapla savaştı sazının perdesi
Kötülük bitirdi dostu kardeşi
Hainler sattıkca sırdaş yoldaşı
Sevgi tohumunu eken kalmadı

Sen gittin sevenler yasın tutuyor
Türkülerin hala hasret tütüyor
Bir yanım deryada sessiz yatıyor
Başını kaldırıp, bakan kalmadı!

Hasan dağı kolum kırıktır incir
Dadaloğlu ile yüreğim sancır
Pir Sultan nesimi uzuyor zincir
Bu yangından sağlam çıkan kalmadı

Zor günde bellidir düşman dostunda
Bulutlar eğleşir şimdi üstünde,
Ruhi su, Vurguni gönül postunda
Sensiz sığınacak mekan kalmadı…..

Abdullah Oral

Cumhuriyeti kuran Türkiye halkına Türk milleti denir,

0

Solculara “Atatürk Kürtleri yaktı, faşistti,” dediler, sağcılara “Atatürk dinsiz komünistti,” dediler. 90’lı yılların yalanı buydu.
Atatürk savaşta bile insan yakmamıştır. Güneydoğu’ya bu yalan söylenirken, Karadenizliye “Atatürk sizi bombaladı” dediler.
Hani olur da genel palavralar tutmaz diye her şehire ayrı palavralar yazdılar. Yok Yozgat’la ilgilenmemiş, yok Rize’yi defterden silmiş… Sözde ezilen sınıflar yarattılar ve Lozan’ı kötülediler.
Oysa Osmanlı döneminde kapitülasyonlar vardı. Öyle ağırdı ki devlet, kendi vatandaşından aldığı vergiyi kendi toprağındaki yabancıdan alamaz olmuştu.
Limanlar, seyrüsefer, bankalar, demiryolları, işletmeler yabancılara teslim edilmişti. Yabancılar Türkiye’de kendi mahkemelerini açmış, kendi anayasalarına bağlıydı. Devlet içinde devlet, halk içinde halk…
Onlar kendi ulus devletlerini, kendi millî yönetimlerini kurarken, Osmanlı toprağında ise yabancı imtiyazını demokrasiden sayıyorlardı.
Devlet bu çıkmaz içindeyken bu toprakların asli unsurları ise 3. sınıf vatandaşa dönmüştü.
Milli bir anayasada millî bir kimlik, eşit hukuki haklar tanımlanmış değildi. Hakiki “ezilen sınıf” asli unsurlar olmuştu.
Yabancılara tanınan bu ayrıcalıklar Lozan’da kalkınca ne oldu?
Türkiye’deki yabancılar Türk hukukuna tabi oldu. Yani asli unsurlar ve yabancılar eşit olmuştur.
Komünist Lenin’le milliyetçi Mustafa Kemal Paşa, hakiki sömürgecilere karşı bir bağımsızlık savaşı vermiştir.
Topraklarımız sadece yabancı postalından kurtulmadı, aynı zamanda devletimiz yabancı hukukundan, yabancı baskısından kurtuldu.
30 Ağustos da cumhuriyet de hakiki ezilmişlerin zaferi oldu. Türk’ün de Kürt’ün de Çerkez’in de Alevi’nin de sünninin de…
Bu yüzden Atatürk, “Cumhuriyeti kuran Türkiye halkına Türk milleti denir,” diyerek tüm fertleri hukuken eşit ve tek çatı altında birleştirmiştir.
Lozan’da kapitülasyonları kaybeden yabancı odaklar, Türkiye’de kendi ayrıcalıklarını tekrar elde edebilmek için elbette bu eşitliğin yani millî birliğimizin bozulmasını isteyecek. Elbette Lozan’ı karalayacak.
Siz Atatürk’ü kötüleyenlerin, İngiliz’e iki çift laf ettiğini gördünüz mü? Lozan’ı kötüleyenler, Konsolosluk mahkemelerinden bahseder mi?
Kaynak:Ertürk Özel

30 Ağustos’u 31’e bağlayan gece…

0

30 Ağustos’u 31’e bağlayan gece…
Dumlupınar’da köy evlerinden birinin küçük ve harap bir odasında, Gazi, üşümemek için üzerine çadır bezlerini örtmüş, yatıyor.
O sırada, bütün kumanda kademelerinde görülerek gönderilmiş bir telgraf geliyor.
Bir kurmay subayın geceyarısı getirdiği bu telgrafı yattığı yerde okutup dinleyen Başkumandan, subaya, telgrafta adları geçen kumanda kademelerinin harita üzerinde işaret edilerek getirilmesini emrediyor.
Harita getiriliyor.
Yattığı yerde düzelerek haritayı önüne alıyor, inceliyor ve kurmay subaya dönerek:
“Düşman çevrilmiştir” diyor.

O dakikaya kadar kimsenin göremediği, anlayamadığı bu durum, kurmay subay dahil yanındaki herkesi şaşırtıyor.
Yattığı yerden kalkan Başkumandan, hemen otomobilin hazırlanmasını emrederek cepheye, Ordu Kumandanı Nurettin Paşa’nın karargâhına gidiyor.
Kumandandan durum hakkında bilgi alıyor.
Düşmanın ve kuvvetlerimizin durumunu soruyor.
Ordu kumandanı bu uyarı karşısında hemen durumu kavrayarak:
“Düşman kuşatmadadır” diyor.

Başkumandan, emrini veriyor:
“O halde görevinizi yapınız. Bulunduğum yer Başkumandanlık karargâhıdır!”

Hemen hemen avcı siperlerinin yakınında Başkumandanlık karargâhının kurulması, Ordu Kumandanı’nın daha ileriye atılarak düşmanı yok etme hareketine geçmesinin bir emri, bir işaretiydi.

Büyük Taarruz sırasında Gazi’nin yanında bulunan arkadaşlar, Yunan kuvvetleri kumandanı General Trikopis’in Başkumandan karargâhına nasıl getirildiğini şöyle anlattılar:

Trikopis, II. Kolordu Komutanı General Digenis ve diğe tutsak fırka kumandanlarıyla birlikte Uşak’ta karargâh olarak kullanılan bir evde (bu ev şimdi müzedir) Gazi’nin huzuruna çıkarıldığında heyecanlı ve bitkin haldeymiş.
Gazi onları oturtmuş, teselli için bu gibi yenilgilerin tarihte örnekleri olduğunu, sevk ve idarede görevlerini eksiksiz yapmış iseler vicdanen rahat olmaları gerektiğini söylemiş. Trikopis ise:
“Askeri görevimi tam olarak yaptığıma eminim. Fakat asıl görevimi maalesef yapamadım” diyerek intihar edemediğini anlatmak isteyince, Gazi sözünü kesmiş:

“O size ait bir düşüncedir.”

Sonra harita üzerinde bazı eleştiriler yapmış:

“Şurada bir fırkanız vardı. Niçin onu şuraya almadınız? Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere sürmeseydiniz daha iyi olmaz mıydı?”

Bu konuşmalar sırasında bir fırka kumandanı yanındaki subaya usulca sormuş:

“Bizimle konuşan bu general kimdir?”

“Başkumandan Mustafa Kemal!”

“Niçin yenildiğimizi şimdi anladım. Bizim Başkumandan İzmir’de vapurda oturuyordu!”

Atatürk’ün sırdaşı Kılıç Ali’nin anıları syf 157-158.
Derleyen: Hulisi Turgut.
Görsel: Gazi Mustafa Kemal Atatürk Afyon 1922 Büyük Taarruz öncesi atış talimi yaparken.

Sivil Darbe, S. 184

Ben eskiden sinir Minir bilmezdim

0

Ben eskiden sinir Minir bilmezdim
Kızmayı öğrendim kırkından sonra
Ne olduysa oldu tatlı canımdan
Bezmeyi öğrendim kırkından sonra

Gel gör yurdumuzu eylerler talan
İsmini diyemem falanla filan
Borçlular gelende bende bir yalan
Dizmeyi öğrendim kırkından sonra

Bilenler söylemez gideriz nere
Nere gider isek uğrarız şerre
Vermeyeni kara kaplı deftere
Çizmeyi öğrendim kırkından sonra

Her şeyi öğrendim hayata dair
Ak değiliz dostum her yanımız kir
Halkımla dertlendim dertlere şiir
Yazmayı öğrendim kırkından sonra

Savcı hâkim karşısına dizildim
Kahpe felek imbiğinden süzüldüm
Gelmez yola bir ufaklık yazıldım
Sızmayı öğrendim kırkından sonra

Ne yalandım ne dilendim ne çaldım
Ne ramazan tuttum ne namaz kıldım
Hayat mektebinde sınıfta kaldım
Ezmeyi öğrendim kırkından sonra

Hacı hoca nifak soktu arama
Can çekiştim bakmadılar yarama
Torpilliler geldi girdi sırama
Düzmeyi öğrendim kırkından sonra

Parası olana her gün bir moda
Güneş bile görmez yattığım oda
Boğulurcasına bir kaşık suda
Yüzmeyi öğrendim kırkından sonra

Dağların ardında yine dağlar var
O dağların eteğinde bağlar var
Mal kazanmış para yemez sağlar var
Üzmeyi öğrendim kırkından sonra

Dost acı söylermiş kulağa küpe
Depresyona düşen başlarmış hapa
Ya sabır diyerek sabır ı ipe
Dizmeyi öğrendim kırkından sonra

Sarıldığım ipler koptu bir kere
Tabanvaylar oldu bana tayyare
Emekliyim iş vermezler avare
Gezmeyi öğrendim kırkından sonra

YADİGÂRIM söylemenin sırası
Hepsi tosun hepsi gözü karası
Beş yüz elli altı yüzün arası
Kazmayı öğrendim kırkından sonra

Yunus Gibi

0

Kıran vurdu memleketi
Zalimler hakan olmuştur
Yedikleri yoksul eti
İçtikleri kan olmuştur.

Kula kulluk etmeyenin
Vicdanını satmayanın
Haram lokma yutmayanın
Mekânı zindan olmuştur.

Yalan dolan yazıp çizen
Kudretliye övgü düzen
Dün dinsizim diye gezen
Bugün Müslüman olmuştu

Emeksiz zengin olanın
Kitapsız bilgin olanın
Sermayesi din olanın
Rehberi şeytan olmuştur.

Haramisi, soyguncusu
Uğursuzu, vurguncusu
Cellat ruhlusu, soysuzu
Bakan, sadrazam olmuştur.

Korkan varsa konuşmaya
Anlam yükleyip susmaya
Gerek kalmadı korkmaya
Çünkü korkulan olmuştur.

Sesime kulak ver gülüm
Tutsaklığa yeğdir ölüm
Nerde varsa böyle zulüm
Çaresi isyan olmuştur.

Ataol Behramoğlu
( 1942 – )

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

0

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol Behramoğlu

Vukuatın vardı dede döverdin

0

Vukuatın vardı dede döverdin
Yumruğuna kuvvet boksörüm Temel
Şimdi karşımıza TV yle geldin
Hoşgeldin ekrana müdürüm Temel

Önce özel tapu peşinde yeldin
Gerici güruhun içinden geldin
Hubyarlı Markayla ne ola derdin
Özel girişimci sektörüm Temel

Osmanlıdan kalma sahte Belgeyle
Bize Şeyh mi olur el insaf eyle
Sen bu zihniyetten hemen çark eyle
Bu yolda bilgisiz kötürüm Temel

Biz inancımızı şeyhten almadık
Darı Mansur olduk darda kalmadık
Bu dünyanın mallarına kanmadık
Çıkarın peşinde ömürün Temel

Masiva aldıysa bütün benliğin
Sorulurmu daha aleviliğin
Yezidden de öte olur kimliğin
Üç kuruş çıkara Sürünür Temel

Bazen dede döver düşkün durursun
Bazen şeyh Şıh olup meydan bulursun
Bazen sağcı bazen solcu olursun
Bin Bir don dan dona bürünür Temel

İnanç pazarlayıp inanç yiyorsun
Bu türbe babamın malı diyorsun
İşin iç yüzünü sen biliyorsun
Bir gün olur hesap görülür Temel

Sıratı yok sanma hesap orada
Yezid gibi kalacaksın arada
Kul Hakkını yeme gel bu dünyada
Sanma ki her pislik örtülür Temel

Hubyara Kurbanım Yol Sefiliyim
Aşk ile dönerim gönül eriyim
Yezide düşmanım ben aleviyim
Seni yermem bundan ötürü Temel

ALEVİLİĞİN İLK YAZILI KAYNAĞI: UMMU’L KİTAB

0

W. İvanow’un verdiği bilgiye göre, Ummu’l-Kitab’ın bilinen en eski versiyonu, St. Petersburg Rusya Bilimler Akademisi Asya Müzesi’ndedir. 1879 yılında Pamir İsmailileri arasında Shughnan’da bulunmuş olan kitap, küçük boyda 210 elyazması sayfalık (folios) ve eski Farsça (Pahlavi) dilinde yazılmıştır. Kitabın ilk baskısı 1914’te I. I. Zaroobin tarafından bu kopyaya dayanılarak yapılmıştır. Bombay’da bulduğu iki kopyanın da yardımıyla W.İvanow, bazı karşılaştırma ve tamamlamalarla Ummu’l-Kitab’ın metnini bütünleyerek önce Revue des Etudes Islamiques(1932, s.419-482)’de ‘Notes sur l’Ummu’l-Kitab’ başlığıyla geniş bir makale, daha sonra 1937’de ‘Der Islam’(Zeitscrift für Geschichte und Kultur des Islamischen Orients)de yorumları ve gramer düzeltmeleriyle birlikte tam metni yayınladı. Özgün kitabı 10 ve 11.yüzyıla tarihlemesine (hatasına) rağmen, içeriğinin İran körfezi çevresindeki Karmati inançlarının yansımaları olduğu ve özellikle kitapta İmam Bakır’ın hocası olarak adı geçen kişinin Abdullah İbn Saba adını taşıdığı yönünde saptamaları oldukça önemlidir. Gerçekte Ummu’l-Kitab’dan sonra dai Mansur al-Yaman tarafından 870’lerde yazılmış Risalat al Alim wa’l Ghulam adlı eserle yakınlığının belirtilmesi geçerli bir önem taşımaktadır.

Ummu’l Kitab’ın yazılış tarihini yukarıda söylendiği gibi İvanow 11.yy.ın başlarına koymakta. Madelung kitabın son biçiminin 12.yy.ın başlarında alındığına inanmaktadır. Henry Corbin ise 8.yy.ın ortalarına kadar indirerek son noktayı koyuyor. Bunları anımsattıktan sonra F.Daftary şunları söylemektedir:
“Gnostik efsane biçiminde düzenlenmiş Ummu’l-Kitab’ın terminolojisi ve kozmogonyasını (Evreninin yaratılış kuramını) inceleyen son bilimsel araştırmalar, (E.F. Tijdens, ‘Der Mythologisch-gnostisch Hintergrund des Ummu’l-Kitab’ Acta Iranica, 16(1977) s.241-526 ve H.Halm, Kosmologie und Heilslehre der Frühen İsmailiyya, Wiesbaden, 1978, s.142-168) Mukhammisa adını taşıyan eski bir aşırı Şii grup tarafından yaratıldığı sonucuna varmaktadır. Bu sonuncuyu, ruhun bir bedenden diğerine geçmesi gibi inancın kuramsal özelliği ve ayrıca kitapta gnostik adı Salsal olan Salman al-Farisi desteklemektedir. Gerçekten Salman ve Abul Hattab birlikte, metinde kutsal bir formül içinde tekrar tekrar zikredilmektedir. Mukhammisa ya da Pendatistler, 8.yüzyılın ikinci yarısında Küfe’de ortaya çıkmış ve Al Kummi’ye göre bir Hattabi gruplardan biriydi. Onların inancında Muhammed, beş farklı kişide, yani Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’de gözüken tanrının kendisiydi. Ayrıca onun Adem, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa olarak ortaya çıkmış olduğuna, Salman’ın da daima Bab (kapı) olarak yanında bulunduğuna inanıyorlardı…” (F.Daftary, agy.s.100-101)

Aslında Daftary’nin iddia ettiği gibi yeni araştırmalar, Henry Corbin’in Ummu’l-Kitab üzerindeki saptamalarından fazla ve değişik birşey getirmemiştir. Onun bu kitap hakkında verdiği bilgiler ve birkaç yapıtından derlediklerimizi yazmadan önce, W. İvanow’un Ummu’l Kitab’ın anlaşılmasına kolaylık olsun diye hazırlamış olduğu ‘sorular tablosunu’ vermek yerinde olacak. Bunlar, özgün metindeki sayfa numaralarıyla (ayraç içinde) birlikte, kitabın yanıtlarını verdiği, açıklamalarını yaptığı bir çeşit konu başlıkları niteliğindedir:

“Ummu’l-Kitab, giriş söylencesi olarak değerlendirilebilecek kısım ile müritlerinin yanıtlaması için İmam Muhammed Bakır’a yönelttikleri farklı soruların yeraldığı bölümden oluşmaktadır. Yapıtın başındaki bu soruların bazıları, onları ayırtetmeğe gereksinim duyulmayacak kadar birbiriyle yakından ilgilidir. Bunlar evrenin yaratılışıyla ilgili konuları anlatır. Fakat yapıtın ikinci yarısında sorular daha gelişigüzel yeralmıştır. Birinin nerede sona erdiğini ve diğerinin nerede başladığını bulmak daha kolaydır. Böylece referansları kolaylaştırmak için aşağıdaki biçimde bir sorular tablosu düzenlenebilir:
1) Tanrının insan biçiminde görünüm alanlarına çıktığına inanma zorunluluğu (53)
2) Besmele tertibinin simgesel anlamı ve onun Evreni ve Tanrılığı ilgilendiren dolaylı anlatımları (60)
3) Yaratıcı Kişi ve onun sıfatları (77)
4) Tanrılığı aşma kuramının reddi (kabul edilmezliği) ve onun sıfatlarını bilmenin olanaksızlığı (91?)
5) Divanlar, ya da küreler (yıldızlar) arası kozmik ‘saraylar’(96)
6) Evrenin yaratılışı (119)
7) Maddesel dünyanın ve insanın yaratılışı; Tanrının insan (cinsiyle) ile sözleşmesi (167)
8) Maddi dünyadaki zevk-lezzet alanı (225)
9) İnsanın fiziksel yaşamının doğası(233)
10) İrade özgürlüğü (238)
11) ‘Aşure’nin ve 10 rakamının simgeselliği (247)
12) Kuran (250) (ayrıca 27.soru)
13) Düşlerin doğası(256)
14) Ruhların yeniden doğuşu (268) (ve 32.soru)
15) Baytu’l-Mamur (265) (ve 19.soru)
16) Nuh’un gemisi ve peygamberlerin simgeleri (268)
17) Muhammed’in Miracı, Ali’nin Zülfikar’ı ve Kaim(279)
18) Tanrının kaç tane tahtı vardır? (288)
19) Kabe, Baytu’I-Mamur (291 ve 15.soru)
20) Dünya neyin üzerinde durmaktadır?(302)
21) Adem cennetten kovulduğunda düştüğü dünya (yer) hangisiydi?(306)
22) İnsan kalbinden çıkıp yükselen ruhlar (308)
23) Günah ve Necat-kurtuluş (323),
24) Sırat (393)
25) Kıyamet (345)
26) İnsan vücudunda saklı yedi ışık (350)
27) Kuran’ın Sureleri (355) (ve 12.soru)
28) Astronomiye ait düşüncelerin simgeciliği (363)
29) Namazın açıklanması (367)
30) Oruç vb.(370)
31) Ölüm Melekleri (376)
32) Ruhların yeniden doğuşu (386) (ve 14.soru)
33) Hangi ruhlar kurtulur? (388)
34) Ölümden sonra bedenin kendisi nereye gider?(395)
35) Farklı Ademler ya da insan doğasının farklı görünüşleri (406)
36) Adem’in başı gökyüzüne nasıl değer?(410)
37) Bilgin insanlar niçin bazan basit şeyleri anlamazlar?(411)
38) Adem’in elbiseleri (415-419) (Ummu’l-Kitab, ed. W.Ivanow, printed off ‘Der Islam’…Berlin and Leibzig-1937, s.7-9)

IV.5. j) Henry Corbin’in Ummu’l-Kitab Üzerinde Görüşleri, Yorumları ve Kitabın Özeti

  1. yüzyılın ruhsal mayalanmasından günümüze pek az metin kalmıştır. Ancak bunlar, antik gnostisizm ile İsmaili inancı arasındaki bağı yeteri kadar duyumsatır. Bu metinlerden en eskisi “Örnek ya da Ana Kitap” anlamına gelen Ummu’l-Kitab’tır. Eski Pers diliyle zamanımıza ulaşmıştır. Bu özgün metin olabileceği gibi, Arapça orijinalinden çevrilmiş de olabilir. Heterodoks İslam olarak proto-Aleviliğin, ya da Corbin’in deyimiyle ilk Şii gnostisizminin ( tasavvuf bilgeciliği, marifetçilik) ilk aldığı biçimi ve bu yöndeki inanç ve düşünceleri katıksız yansıtmaktadır. Kitap İmam Muhammed Bakır ile üç müridi (Abdullah al-Ansari, Cafer al-Jufi ve Muhammed b. al-Mufaddal) arasında geçen bir sohbet olarak sunulur. Egemen ögelerden mistik harfler (Jafr) öğretisi, Gnostik Markos okulundan esinlenmiştir. Bu Hristiyanlık gnostisizmi ile İmamolojinin benzerliğine götürür bizi. (Henry Corbin, Histoire de la Philosophie Islamique, 4.baskı, Paris-1986, s.116)

Ummu’l-Kitab’ın giriş bölümü (Prologos), kutsal İmamın (Muhammed Bakır) çocukluğunu sergiler. Öğretmeni Abdullah ibn Saba (1), ona aritmetik biliminin erdemlerini ve harflerin, yani felsefe alfabesi jafr’ın simgesel değerlerini öğretmek üzere derse başlar. Fakat daha birinci harf olan Elif’de roller tersyüz olur. Bilgisi kısa zavallı öğretmen öğrenci olur, çocuk İmam da onun öğretmeni…Böylece sahnede, Thomas İncil’inde belirtilen ve aynı zamanda Epistula Apostolorum’dan bilinenler yinelenir. Çocuk İmam açıkça ve sade bir biçimde İsa’nın yerine konulmuştur. Onlar arasında, daha önce biçimlendirilmiş gözlemi onaylayan bir olay vardır. Fakat burada zikredilen artık, İncil yasasının gnostik versiyonu değil, bir proto-İsmaili yazarının değerlendirmesi, apocryphes (yazarları belli olmayan kutsal metinler) denilen metinlerdeki içeriğin alınarak işe yarar hale getirilmesidir. (Henry Corbin, Temps Cyclique et Gnose İsmailienne, Paris-1982, s.184)

Bu proto-İsmaili kitabının bir başka karateristik çizgisi, beşler kümesine verdiği üstünlükte görülür. Yani, Evrenini oluşumunu Pentadism’e (Beşler, beşçilik) bağlamaktadır. Büyük sonsuzluktan (doğan) beş ışık, hudutların hududunda göksel Saray(ın bulunduğu) Beyazlık Denizi (Bahr al-bayza) içinde beş renk oluşturuyor. Bu ışıklar(nurlar), aynı ışıktan bir kişinin (şahs-e nurani) görünüşleri (zuhuratı) ve üyeleridir. Dünya insanlığı (bashariya=beşeriyet) planında insan biçimine bürünmüş olan bunlar, Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin olarak gözükürler; yani ‘hırkanın altındakiler (ashab al-kisa)’. Bunların tanrısal görünüm alanına çıkma (theophanique) işlevi, aynı zamanda onikimamcı Şiiliğin marifetçiliğinde (dans la gnose) de öncel plandadır. (Kuran’ın 33.suresinin 33.ayetine dayandırılarak Ehlibeyt’in kutsallaştırılması sözkonusudur: Cebrail gözüküp, ‘Ben de siz beşlerin altıncısıyım’ demiştir) Beyazlık Denizi’nin altında herbirinin kendisini farkettirici (krizalit, ateş, kırmızı, zümrüt, viyolet, güneş, ay, lacivert (lapislazuli) ve su gibi) renkleriyle 9 gök (kubba yahut diwan)sıralanmıştır. Herbiri içinde, Beş Kişi (shakhs e-nurani) sırayla, Beyazlık Denizi’nin beş meleği (önce Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail ve Suriel; sonra Akıl, Nefis,Jadd, Fath, Hayal vb.) olarak görünür. Bu theophanique grup, hepsini birleştirici yahut onların Efendisi ve ‘Altıncısı’ gerçek inananın düşünen Ruh’unda (ruh natıqa) beş nurun birleştiği Kalb dünyası (zemin-i Dil) olan bu Küçük Evrene (mikrokosmos) ulaşıncaya kadar tanrısal zuhuru sürdürürler. Bu mikrokozmik gerigelmenin içine kadar beş Işıklar, ‘Üyelerinin’ tanrılaşması üzerine meşhur tartışmaların bir diğer İsmaili örneklemesiyle benzeşim oluşturur. (Manicheizm’de: Beş ruhsal üye ya da beş Shekhina; Işık cenneti Kralının kendini göstermeleri ve konutları; Yaşayan Ruh’un (Spiritus vivens) beş oğlu; Işığın beş elemanı; ilk insan, Hürmüz’ün zırhı ve oğlu; her insanın içindeki beş ruhsal eleman yahut erdem; bütün beşli gruplar birbilerini simgelerler. Pistis Sophia (İnanç bilgeliği) gnostiğinde: Birinci emredici ve ışığın beş sektörü, büyük peygember ve onun beş yardımcısı. Basilid sisteminde:beş hypostases, beş belirgin ve öndegelen kişi..) Aynı şekilde İslami ortamda da beşli tanrısallığın inananları özel bir ad altında kendilerini gösterdiler: Mukhammisa, yani Pentadistler (Beşleri, yani Ehlibeyti tanrılaştıranlar) (H.Corbin, Temps Cyclique.s.185)

Bundan başka bu beş kişiden herbiri, diğerleriyle birlikte kendi bireyselliğinde tamamlanarak ortaya çıkıyordu. Çocuk İmamın öğretmeni Abdullah İbn Saba, başta anlatılan, bu beş tanrısal kişinin peşpeşe vecd halinde zuhurunun tamamlanması olayıyla altüst olur. Herbiri kendi sırasında, tekil olarak birinci kişiyi açıklayarak, diğerleriyle Unio Mystika (mistik birlik) halinde ve her kere aynı zamanda kendi bireysel özelliği içinde konuşur; diğer hepsi de aynı şekilde. Burada belirleyici kategori, tanrısal görünüm alanına çıkışın, tıpkı bir kathenothéisme (tanrısal giysiye bürünme?) gibi işlev yapmasıdır. Bütünün bireyin içinde varolması, özellikle Fatima’nın varlığı ve ayrıcalıklarını görünüme sunduğu terimlerle açıklanır. Bu terimlerin ifade ettiği bir başka plastik illüsrasyon (heykel betimlemesi) vardır ki, bu sahnede vahiy meleği Cebrail, nurdan kubbelere sürgün edilmiş olanlara bir cennet imajı gösterir. Bu imaj Fatima’nın kişiliğidir. Fatima cennette bir taht üstünde oturmaktadır. Kolyesi, kılıcı ve kulağındaki küpeleri Muhammed’i, Ali’yi ve Hasan ile Hüseyin’i simgelemektedir. Bir başka ‘hakim temayı’ burada belirtmek gerekiyor: Salman’ın Salsal (2) adıyla karşıt inançtaki, doğrusu inançsız (antagonist) Azazil ve askerlerine karşı yedi kez verdiği mücadele, ya da yaptığı savaşlar (3). Salman al-Farisi’nin ilk melek figüründe Tanrıya yaklaştırılması, proto-İsmailik gnostik inancının karakteristik bir görünüşünü vermektedir.

İnançsızın adı (Azazil) bile, Henoch kitaplarında geçen Hermon dağı üzerinde toplanan meleklerin başkaldırısını yöneten kimseyi açık bir biçimde bize anımsatır. Buna rağmen, büyük melek Mikail’i birleşmeye ve ihtilale katılmaya çağıran, tanrısal buyuruculuğundan başka merhametten etkilenmiş büyük melekten bir yansıtmayı öbüründen ayırdığı gibi, Henoch (İnclinden) farklı olarak burada mücadelelerin aşama aşama dramasını görmekteyiz. Bu dramanın öncesinde ‘Gökyüzündeki prologos’ vardır. Belirtmek önemlidir ki, bütün kutsal tarih fikri olarak, daha sonraları İsmaili tanrısal felsefesinin (Theosophie) büyük Risalelerini geliştirecektir. ‘Çok Yüce Kralı’ yeniden tanıma ve aynı zamanda Salman’a tapma çifte çağrısına Azazil, aynı meydan okuma ve aynı yadsımayla girişilmiş yedi saldırıyla yanıt verir. Bu yadsımaların herbiri, her ışıktan kubbenin saygıdeğer betimi ve özelliği olan şahane renklerin birine hesabını verir. (H.Corbin, agy. s.186)

Eğer burada Salman’ın, büyük Kıyamet Meleği Mikail’in rolünü üstlendiği söylenebilirse, o zaman kesin bir biçimde belirtmek gerekir ki, Bogomil inancında sunulduğu gibi, Melek Mikail ‘Tanrının oğlu’ olacaktır. Burada Salman gerçekten, bazan örtülü veya açık mutlak Tanrılığı temsil eden büyük göksel prenstir; onun Kapı’sı (Bab) ve Örtü’südür (Hicab). Ama bu deuteros Theos ‘u (ikinci Tanrı), iyi ve yabancı Tanrının karşıtı olan Marcion’nun demiourgosu yasa Tanrısıyla karşılaştırmak da uygun düşmez. Belki sadece, Salman’ın tanrısal açınımı (mazharı) ile bir ilişki kurulabilir. Onun da ötesinde, buradaki Salman’dan bir ‘Anthropos céleste’, yani ‘Göksel İnsan’ yaratma olayı vardır. Tanrı Salman’a hitabeder: “Ey Salman sen benim kapım-eşiğim ve kitabımsın…Sen benim adaletimsin… Sen benim resulum-elçim ve tahtımsın…Sen benim ve ben senin koruman altındayım…Benim ruhum senin örtünle (hicab) görünüm alanına çıkar (Mon Esprit s’epiphanise par ton Voile)…Ben senin Efendi’nim ve sen inananların Efendi’sisin…Sen bütün göklerin ve yerlerin Efendisi, Sultanısın…Ummu’l Kitab, s.172)” Meleklere Adem’e secde etmelerini emreden sadece melek Mikail değildir. Aynı zamanda melekler, bizzat onun (Salman’nın) önünde de secdeye kapanmaları buyruğunu almışlardır. (Ummu’l Kitab, s.143; Kur’an, 7/11) Olay, dönüşümden dönüşüme (devri daimden devri daime) yankısının yeryüzüne çarpttığı (aksettiği) bir dramaya, ‘Gökyüzündeki prologos’ olarak yazılır. Peygamberliğin bütün devrini düzenleyen Yedi Devir (dönüşüm) ile Salman’ın Yedi Savaşımı arasında aynı biçimde zaman birlikteliği ve ilk örnek (archétypique et synchronisme) ilişkisi vardır. Devrimizin şafağında, İblis-Ahriman yersel Adem’e karşı, Azazil’in göksel Adem Salman’a karşı saldırısını tekrar ettirir. Küçük dönüşümlerin herbiri, tam dönüşüm içine kaydolur; herbiri kendi sırasında Azazil-İblis ve onun lanetli takımının varlığını ispatlar (H.Corbin, agy.s.187).

İslamdaki bu esotérisme’in (batıni) hakim figürü Salman kimdir? Ufukların ötesinden gelen, yurdundan uzak bir sürgün; bir yetim ve İmam’ın manevi çocuğu, evlatlık. Tarihsel olarak bir İranlı, Fars ülkesinden Mazda (Zerdüşt) dinine mensup bir atlı savaşçının oğlu; bir dinsel törene katıldıktan ve arkasından sonra hristiyan olan, arkasından gerçek Peygamberin merhametine sığınan biri. Böylece Muhammed’in çevresine gelir ve burada olağanüstü düzeyde (sırada) yerini alır. Muhammed’i eğitip yetiştiren, onun ilk vahiy kayıtlarını (yazılarını) anlamasına yardım eden Salman’dır. O melek Cebrail’in ‘görünüm alanına çıkmış biçimi (forme épihanique), yani Cebrailin yeryüzü insanı biçimi. (Böylece Peygamber Cebrailin özgün biçiminin ışığını üstünde tutabiliyor) Demekki Salman, Muhammed’i yetiştiren sahabesidir. Melek tarafından dikte ettirilen (yazdırılan) yazıların içeriğinin ésoterique (batıni) anlamlarının özel yorumunu (yapacak) bilgi (gücü) sınırlıdır; yani bu durum, Melek tarafından getirilen vahiylerin bildirimini ve geri alma-ricatları? (les récurrences) göstermekle ilgilidir. ‘Beş manto kişisi, Ehlibeyt’in yanında ‘altıncı’sının yerine, melek Cebrail’e alternatif olarak da Salman geçer. (agy. s.138-140)

Ummu’l Kitab’ın yazarı, sonuçta tevhid’in (birlik) batıni anlamını karıştırdığı terimlerle açıkladığı bu dramaturgie’sinden çıkan mükemmel bir bilince sahip: Azazil, Salman’a karşı, bütün göklerin ötesindeki, ne sıfatı ve ne de niteliği olan şekilsiz bir Tanrıyı yardıma çağırıyor. Bu öyle bir Tanrı ki, kendini hiçbir kişide görünüm alanına çıkarmaz. (Ummu’l- Kitab, s.147) Fakat, İmam Muhammed Bakır’ın “Hu Allah” demenin, Tanrıyı göstermek olduğunu söyleyerek öğrettiği gibi, Salman’ın ışıktan kişiliğinde beş kez tanrısal açınımda (mazharın) özetlenen başka bir pozitif içeriğe sahip olabiliyor. Salman ‘yaratılmadan varolan (incrée)’ yüce tanrısal mazhardır (na-aferida, na-mahluk:Ummu’l Kitab, s.252) .

Tanrı görünüm alanına çıkmaksızın, kendisine hiçbir tapınma buyuramıyacak kadar saf bir belirsizlikten ibarettir. Eğer tanrısal görünüm olarak varlık alanına çıkmak kaçınılmazsa, nesnel bir yeniden doğuş (incarnation materielle) planında değil, Salman’ın büyük meleklik planında zihinsel görüşe (la vision mentale) sunulmuş insanbiçimli (anthropomorphose) biri olarak tamamlanır. Eğer Tanrının varlık alanına çıktığı kişiye (tanrısal mazhara) tapınmak isteniyorsa, bu kişi tanrılığı reddettiği içindir. Azazil’in başvurusu, sadece bir bilinmezliğin soyut bir tanrısallığa başvurmasıdır. Ki bu tanrısallık, onu saydamlaştıran bütün örtünün özelleşmesidir. Bunu, genel inanca aykırılık olarak(paradoxe) algılayan bağnaz ortodoks din inancı Allahsızlık inkarcılığıyla birleştirir. Zira tek tanrıcı dogma, tanrısal açınımı (mazharı) redderek, bu örtünün saydamlığını kaldırır. Onunla, örtüsüne uygun gelen söylemlerin-vaızların Tanrı’ya ulaştığına inanarak, epifanize edilen (görünüm alanına çıkartılan) tanrısallığı karıştırır. Tanrısal mazharların anlam ve gereksinimi, İsmaili gnostisizminde bu ‘Göksel prologos’ tarafından yükseltildi…

Son olarak Ummu’l Kitab risalesinin sonuna doğru verilen bir görüşü daha belirtmek uygun görünüyor. Böylelikle yeniden ‘Henoch’un kitabı’ ile birleştirmemize izin veriliyor. Bu sonlama, daha önce belirttiğimiz mikrokosmik ilişkiyle gösterilir; yani, kurtarıcıyla kurtarılan ruhlar arasındaki özün kimliğiyle. Aynı zamanda İmam’a atfedilen Roshanian, yani ışıktan varlıklar aynı kökenden ve onun ‘Üyeleri’dirler.

Müritler-talipler, yola giriş töreni sırasında, her gnostique (arif kişi) sırayla, büyük melek Mikail ve Göksel insan görünüşlerini üstlenmiş olan Salman olmaya çağırıldıklarını (4) öğrenirler. Çünkü onun beş nurlu ve ‘Bin isimli Melek’ olan Ruhu Natıka’sı, sadece Misrokosmos (Küçük Evren) Salman’dır (Salman-i alam-i kucak-sagir: Ummu’l Kitab, s.392-393). Kuşkusuz bu onlar için, Henoch’un ‘İnsanoğlu, bu sensin!’ (I Henoch, 71,74) diye öğrendiği kadar sarsıcı bir vahiydir. (Henry Corbin, temps Cyclique, s.189)


(1) Henry Corbin’in, Ummu’l- Kitab’ın nüshalarından bazılarında geçen Abdullah Sabbah adını benimsemesi, kitabın tarihlemesi üzerindeki tutarlığıyla çelişmektedir.Yukarıda değindiğimiz W. İvanow’un, başka bir nüshada İmam Bakır’ın öğretmeni olarak Abdullah İbn Saba adını okuyup, doğrusunun bu olduğunu saptaması bizce önemli bir gerçekliktir. Nizari İsmailileri arasında kuşaktan kuşağa aktarılarak zamanımıza ulaşmış olan bu nüshalarda Abdullah ibn Saba’nın, 12.yy. Alamud İsmaililerinin büyük önderi Hasan Sabbah adına benzetilerek, Abdullah Sabbah’a dönüştürüldüğü açıktır. Özgün metnin Abul Hattab çevresinin yazmış olduğu Ummu’l-Kitab’da, Heterodoks İslamın, yani Alevilik inanç ve düşüncesinin atası sayılan Abdullah İbn Saba’nın öğretmen olarak adının geçmesi kadar doğal bir olay olamaz. Zaten 8.yy.da İmam Bakır, İmam Cafer ve oğulları (İmam İsmail ve arkasından İmam Musa Kazım) çevresinde çeşitli adlar altında yükselen ve İslam dışı inanç ögeleriyle geniş felsefi açınımlar kazanmış bu proto Alevi hareketleri, Sabailiğin devamı ve ilerlemiş biçimlenmeleriydi.

(2) Şah İsmail Hatayi’nin, Oniki İmamları, özellikle Ali’nin çok sayıda kerametleri ve Salman’la ilişkilerini anlattığı 36 kıtalık nefesinde Salsal adı da geçmektedir. (İbrahim Arslanoğlu, Şah İsmail Hatayi ve Anadolu Hatayi’leri, İstanbul-1992, s.348-352) Bu şiir, Yemini’nin 1519 yılında yazmış oldu Faziletname ‘nin bir çeşit özeti durumunda. Eline verilen gürz ile savaşçı özellikleri tanımlanan kıtada, Salsal’ın arkasında Ali’nin bulunduğu ve ondan buyruk aldığını görüyoruz:

Cebbar’ı Ensar’ı koydu furuna
Hiçbir zarar getirmedi serine
Salsal’ın gürzünü verdi eline
Allah medet ya Muhammed ya Ali

Ayrıca Salsal’ın çok değişik bir yorumuyla karşılaşıyoruz. Aynı kaynaktan olduğu anlaşılmasına rağmen, çok farklı inanç ve anlayışın yorumu gibi gözüküyor. Bilginin İmam Bakır’dan aktarılmış ve yaratılışla ilgili olmasından bu kanıya varıyoruz. “İmam Bakır’a göre, insanlığın babası olan Hz.Adem’den önce binlerce insan dünyaya gelmiştir” biçiminde nesnel olduğu kadar bilimsel bir yaklaşımı, “Bu rivayet ve açıklama Adem’in sonradan yaratıldığına engel teşkil etmez’ diye yorumlanıyor. Sonra Elmalılı Hamdi Yazır’dan (Hak Dini Kuran Dili C.5, İstanbul-1960, s.3058-3059) aşağıdaki yaratılış öyküsü anlatılıyor: “Yeryüzünde eşref-i mahlukat olarak bilinen insan, önce Salsal denilen sonra da özel şekle sokulup, insan mayasını teşkil eden Hame-i Mesnun yapılmış, bunu müteakıben insan yaratılmıştır. Salsal su ile karıştırıldıktan sonra süzülüp, kara çamur haline gelen toprağın kupkuru halini gösterir ki, özelliği itibariyle bu maddede canlılık düşünülmez. Salsal deyiminin kullanılması, insanın arzdan bir tabiat eseri olarak dünyaya gelmesinin mümkün olamıyacağını tam bir açıklıkla anlatmak içindir. Çünkü tamtakır ve kuru bir çamurun özelliği, hayata tam anlamıyla zıttır. Hame-i Mesnun, insan tohumu olan nufte’nin kendisidir” ( Ali Divanı, Tercüme ve şerheden Müstakimzade Süleyman Saadeddin Efendi-Günümüz Türkçesi: Şakir Diclehan, İstanbul-1982, s.3 vd.)

(3)Salsal’ın Azazil (Şeytan) ile yaptığı kavgalardan Kaygusuz Abdal’ın esinlendiğini görüyoruz. Kaygusuz Abdal’ın Kitab-ı Miglate (Hedefini bulan okun kitabı) adlı yapıtının 1501 tarihli Marburg nüshasında, çeşitli kötülük gösterileri içinde, Şeyh kılığıyla mana aleminde karşısına çıkan Azazil-Şeytan’la dokuz kez savaşım verdiğini görmekteyiz. Ummu’l Kitab’daki ‘Göksel Adem, yersel Cebrail’ Salsal’ın (Salman) yerini Rum dervişi Kaygusuz almıştır. Onun ikinci ve üçüncü savaşımdan iki kısa betimleme geçelim:
“ … ‘Ya Şeyh! yine mi geldün bunda?’ dir. Şeytan kakıdı. Tiz asasun çeküb dervişün üstüne yüridi…Peygamberler tuş tuş söyleşirler ki ol miskin derviş zaif ve naiftir. Koman anı şeytan şimdi öldürür dirler. Bunlar bu sözde iken derviş heman gayretlendi. Arkasından kepenegün çıkardı. Şöyle kodı. Heman ilerü yürüyüp hamle kıldı, el sundı. Şeytanı muhkem tutdı. Ol galebe divan içinde şeytanı basdı. Peygamberler şad oldılar. Dervişe divan kıldılar. Hazeran aferin dediler. Şeytan feryad eyledi. Derviş anı salıverdi. Kepenegün arkasına giyüb geldi oturdı.. Muhammed Mustafa dervişe eydür: ‘Eyü urdın derviş, sen anun hakundan geldün’. Derviş eyitdi: ‘Ya Resula’lah kimesnem yokdur. Garibem, karnum dahı aç. Resul Hazretleri buyurdı. Derviş’e ta’am getürdiler. Yidi karnun toyırdı. Ol demde uykudan benilledi. Uyanıgeldi…Düşidir. Yalnız kendünden gayri kimesne yok. Bu beyti didi:

Cümle aleme sultan ben oldum
Saadet gevherine kan ben oldum

Ben ol bahr-i muhitem her gönüle
Veli bu suret-i insan ben oldum

Suretümi gören dir ki ademdür
Surette sıfat-ı Rahman ben oldum”

“…Derviş’e yine uyku havale oldı yatdı. Yine meclis yine yerlü yerünce…Derviş şah Ali’yi gördi. Elin öpüp eyitdi: ‘Ya Şah! Ol şeyh benümle katı savaşdı. Kanı ol şimdi, kanda gitdi?’ dir. Nagah ol demde Şeytan çıkageldi. Derviş gördü ki ol herifdür…Şeyh dahi gördi. Derviş gelür, eyitdi: ‘Bu ne beladur ki ugradum’ dir. Derviş kepenegün çıkardu, şöyle kodı. Şeytanın üzerine hamle kıldu. Şeytan dahı buna karşu geldi. Birbiriyle cenge durdılar. Cümle peygamberler turup bakarlardı…”
Derviş Şeytan’ı kaçırdıktan sonra Şah Ali ile Uçmag’ı(Cennet) dolaşırlar. Sonra şu beyitleri okur:

Hak’a minnet canum külli nur oldu
İçüm taşım nur ile mamur oldu

Uyandı devletüm gaflet habından
Bir ile külli varlıgum bir oldu
“Bunu didi. Derviş gözün açub baktı. Gördü ki, yerde gökde her ne mahluk ve cemi eşya ki var, cümle fasih kelam ile (açık sözle) söyler. Derviş bu kez bunı böyle söyledi:

Hak’a minnet ki Hak cümlede mevcud
Kamu şeyde görinen nuru Mab’ud

Ne kim vardur heman nur-ı tecelli
Ticaretde kamusu buldılar sud (kazanç)” ( “Kitab-ı Miglate”, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri, Hazırlayan: Doç.Dr. Abdurrahman Güzel, Ankara-1983, s.75-129; 89-91)

(4) Alamut İsmaililiğinde II. Hasan el-Zikr üs-Selam’ın (Ö.1166) ilan ettiği Büyük Kıyamet (Yeniden Diriliş) döneminin ilkelerini içeren Haft bab-i Baba Sayyidina kitabında Kaim el-Kıyamet, Zülkarneyn ve Hızır ile özdeşleştirilen İmam Ali’dir. Bir başka deyimle, Ali ile zamanın İmamı özdeşleştirilmiş ve inananları kendisine bağlı olanları, gerçekten Ali’nin ruhunu onda, kendilerini de Salman ruhu içinde görüyorlardı. ( Farhad Daftary, “The Ismailis: their History and Doctrines” (London, 1990, s.394) Görgü Cemlerinde çalınıp okunan Şah Hatayi’nin nefeslerinden bir Düvaz İmam’da, talibi ‘Salman olmaya’ çağırması da Ummu’l Kitab ve Haft bab-i Baba Sayyidina’daki ve inanç ve anlayışın onaylayıcı bir kanıtıdır:

Muhammed’i candan sevki
Ali’ye Salman olasın
Ehlibeyt’e gönül verki
Ali’ye Salman olasın

Muhammed’i hazır bilki
Canı Hak’ta hazır bilki
Her gördüğün Hızır bilki
Ali’ye Salman olasın

Muhammed’e gönül katki
Cahd edip rehbere yetki
Bir gerçekten (mürşid) etek tutki
Ali’ye Salman olasın

Hasan ile girdim Cem’e
Hüseyin sırrını deme
Musahibsiz lokma yeme
Ali’ye Salman olasın
….
Hatay’im özünü ırma
Bir gerçekten sözün ırma (ayırma)
Her ademe sırrın verme
Ali’ye Salman olasın