Perşembe, Mart 12, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 170

Bir şah olsam hükmeylesem cihana

0

Bir şah olsam hükmeylesem cihana
Kilise, mescidi yıkar giderdim
Okullar yapardım bütün insana
Cehaleti kökten söker giderdim
.
Fabrikalar kurar idim her yerde
İkiliği kovar idim bu serde
Ayrı gözle bakmaz idim bir ferde
Cihana bir gözle bakar giderdim
.
Gerçek insanları bilirdim Allah
Ondan gayrisine tapmazdım billah
Ne Kabe kalırdı ne de Beytullah
Yerine bir arpa eker giderdim
.
İnsanlıktan başka olmazdı cennet
Yok olurdu İsa, Musa, Muhammet
Kalkardı dünyada mezhep, tarikat
Dinlerin bağını çözer giderdim
.
Bir olurdu zengin fakir her zaman
Çaresiz dertlere olurdum derman
Ne gavur kalırdı ne de Müslüman
Tümünü bir yola çeker giderdim

Gece gündüz çalışırdım millete
Bir faydalı kul olurdum elbette
Bir ırmaktan olurdum Güneş’ten öte
Yeni fezalara akar giderdim
.
O günü görseydim yüzün gülerdi
Dünyada insanlar bayram ederdi
Ne bir silah ne bir atom kalırdı
Bir ulu deryaya döker giderdim
.
İbreti der varlığımız bitmezdi
İnsanoğlu yanlış yola gitmezdi
Ayrı gayrı devlet icap etmezdi
Dünyaya bir bayrak diker giderdim

Enel hak dedik de çekildik dara

0

“Enel Hak” dedik de çekildik dara,
Edep erkan bize doğru yol oldu.
Sorgucular geldi sual sormaya,
Yardımcımız Şah-ı Merdan Al’oldu.

Kıldan köprü kurmuş, gel de geç deyi,
Pirim bana dolu verdi iç deyi.
Arkamdan bir el vurdu uç deyi,
Üstüne uğradım tozlu yol oldu.

Bir kapı açıldı, içeri girdim,
Bir ayak üstünde bin saat durdum.
Mizan terazisin ben orda gördüm,
Eridi kemiğim, ilik hall’oldu.

Dara durdu meleklerin hepisi,
Ona secde kıldı mümin tapusu.
Karşımda açıldı cennet kapısı,
Hakk’ın emri ile bize gel oldu.

Pir Sultan’ım der ki: Şahların şahı,
Yüzüne nur doğmuş Ali’nin mahı.
Ben pirimi gördüm, dönmem bir dahi,
Durağımız ab-ı Kevser göl oldu.

Çerağ uyandırmak

0

Çeragımızı uyandırdık, Bahr-i Huda’nın aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Ezeli-kadim, Ulu Yol aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Yola gönül verenler aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Ene-l Hak aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Gerçek erenler aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, ilim, bilim aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Âşıklar-sadıklar aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Pirler, mürşitler aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Kadim Yol Ulularımız aşkına
Çeragımızı uyandırdık, Aydınlık, ışık, nur aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Hak, gerçekler aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Yol, Erkan, Meydan aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, On iki nur aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Ana Fatma aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Sah-i Merdan aşkına,
Çeragımızı uyandırdık, Bozatlı Hızır aşkına
Çeragımızı uyandırdık, Dört Kapı Kırk Makam aşkına.
Dil bizden, Aydınlık haktan ola,
Gerçekler Askına Hü,

Hızır Gülbangı

0

Tende ve Canda kendini var eden
Hakkın adıyla
B’ismişah Allah Allah!”
Ateşten, havadan, sudan ve topraktan var oldum.
Doğdum 7 âlem, 3 atadan.
Hu dedim gerçekler aşkına!
Anam yer, babam yağmurdur kal-u beliden beridir.
Ateşten Ateşe, Havadan Havaya,
Sudan suya Topraktan toprağa!
Can cana doğru, nur ile geldim
Durdum divana, uydum meydana.
Can cana. Can didara.
Ya Hızır!
Sen her yerde hazır olansın!..
Her cana nazar olansın!..
Niyet ettik darına durmaya.
Çerağımızı yandırmaya.
Dört kapı, dört çıra hakkı için ola.
Hakk katında şefaat bula.
Hanemiz şenlik ola, rızkımız bereketli ola.
Cümle canlara nasip gide.
Ocağımız, çerağımız sönmeye.
Hanemizden taş, gözlerimizden yaş dökülmeye.
Varlığımız, dirliğimiz daim ola.
Muhabbetimiz eksik olmaya.
Üçlerin, beşlerin, Kırkların hakkı için ola.
On dört masumu pak,
On yedi kemerbest efendilerimizin katarından ayrılmayalım
Akşamlar hayır ola.
Hayırlar fethola.
Münkir münafık berbat ola, zalimler tarumar ola.
Delillerimiz yolumuzu ışıda.
Dil bizden kerem Hünkâr Hacı Bektaş Veli Efendimizden ola.
Gerçeğe Hü!”

Yenice Yolları bükülür gider

0

Yenice yolları bükülür gider
Zülüf ak gerdana dökülür gider
Yiğidin sevdiği güzel olunca
Ömrü arkasından sökülür gider

Yürüdüm yürüdüm yolda yoruldum
Giden yarin gülüşüne vuruldum
Dünya yalan imiş ben yeni bildim
İşin gücün dalga imiş yar senin

Tomurcuk gül olsan har olamazsın
Azrail de olsan can alamazsın
Dünyayı kalbura koysan elesen
Sen de benim gibi yar bulamazsın

Tomurcuk gül olsan elime almam
Yüz bin yemin etsen billah inanmam
Yandım ateşine bir daha yanmam
İşin gücün dalga imiş yar senin

Şu yalan dünyaya geldim geleli

0

Şu yalan dünyaya geldim geleli
Özge elden özge yar bulamadım
Yaralandım al kanlara boyandım
Elimin kanını yur bulamadım

Dostun zülüfleri destedir deste
Erenler hak için oturmuş posta
Bir zaman sağ gezdim bir zaman hasta
Hasta halin nedir der bulamadım

Felek kırdı benim kolum kanadım
Baykuş gibi viranlarda tünedim
Bugün üç güzelin nabzın sınadım
Can feda yoluna der bulamadım

Pir Sultan Abdal’ım dağlar ben olsam
Dağlarda biten laleler ben olsam
Alem çiçek olsa an ben olsam
Dost elinden tatlı bal bulamadım

Gök kubbe altında yerin üstünde

0

Gök kubbe altında yerin üstünde
Ne var ne yok canlı cansız benimdir
Yokluğa ulaştım varın üstünde
Onun için dinli dinsiz benimdir

Çevremi dolaştım içten ve dıştan
Sonuca geldikçe başladım baştan
Habersiz yaşadım bahardan kıştan
Uzun kısa enli ensiz benimdir

Büyüdüm küçüldüm hiç farketmedi
Zamanla güreştim gücü yetmedi
Eli tutan toprak beni tutmadı
Giden gelen tenli tensiz benimdir

Felek katanna bir denk yükledim
Konakladım açtım sardım bekledim
Her kapıyı defalarca yokladım
Sağlam sakat denli densiz benimdir

Vardım ileriye baktım geriye
İnan şaştım sarıldığım deriye
Kendime rasladım varsam nereye
Evvel ahir sonlu sonsuz benimdir

Bu hesabın üst başıyla alt ucu
Sefil Selimi’nin itikat gücü
Tatlıya tatlıdır acıya acı
Huylu huysuz kinli kinsiz benimdir

Seyyah oldum şu alemi gezerim

0

Seyyah oldum şu alemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkarımla okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bilemedim amelimden yoksa özümden
Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden
İki elim kalkmaz oldu dizimden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bozuk şu dünyanın temeli bozuk
Tükendi daneler kalmadı azık
Yazıktır şu geçen ömrüme yazık
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım ummana daldım
Gelenden gidenden haberin aldım
Mecnun oldum şallar giydim dolandım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu*

Seher vakti çaldım yarin kapısını

0

Seher vakti çaldım yarin kapısını
Baktım yarin kapılan sürmeli
Hoş bulmadım otağının yapısını
Çıkageldi bir gözleri sürmeli

Açtırdım kapıyı girdim içeri
Aklımı başımdan aldı o peri
Dedim sende buldum halis gevheri
Dedi yok yok bir mehenge sürmeli

Hep gönüller muradıdır aşığın
Nöbetin bekleyin alır keşiğin
Beklemeli şu sultanın eşiğin
Günde yüz bin kere yüzler sürmeli

Agahi kanşır kanı yaş ile
Dost bulunmaz hayal ile düş ile
Yetilmez menzile bu gidiş ile
Hemen aşk atına binip sürmeli

Hal ehli kalmadı halinden belli

0

Hal ehli kalmadı halinden bile
Kesildi kervanlar gitmiyor yola
Ne bir Mecnun kaldı, ne de bir Leyla
Ne aşık, ne maşuk, adı kalmadı

Arttıkça artıyor, gam geçmez oldu
Gerçeği yalanı halk seçmez oldu
Bahçeler virane, gül açmaz oldu
Bülbüllerin hoş feryadı kalmadı

Geçti o muhabbet günleri geçti
Çekildi aradan kâmiller göçtü
Şimdi söz cahilin eline geçti
Kargalar şakıyor, dudu kalmadı

Melûlim buradan tek durma yürü
Yüklet göçün sende hiç durma yürü
Ayal, evlat diye bakmadan geri
Bozuldu dünyanın tadı kalmadı

Ne hacıyız ne hocayız

0

Ne hacıyız, ne hocayız
Ne falcı, ne nuskacıyız
Bizler güruh-u naciyiz
Mahşer günü pervamız yok

Kâmil sözü Kur’anımız
Hikmet söyler irfanımız
Hakikattir erkânımız
Yalan yanlış foyamız yok

Yasak bize buğz-i haset
Gönlümüz bir ilelebed
Aramıza fitne fesat
Sokan şeytan havamız yok

Övünmeyiz aslımızla
Sevişiriz dostumuzla
Uğraşırız nefsimizle
Kimse ile davamız yok

Melûliyim sözümüz bir
Dostumuzla özümüz bir
Yer içeriz nazımız bir
Sen ben diye kavgamız yok

İnsanız insana saygı bizdedir

0

İnsanız insana saygı bizdedir
Muhabbet ehliyiz sevgi bizdedir
Gerçek vicdandaki duygu bizdedir
Bırakmaz insafı elimiz bizim

Kâmiller meclisi oldu kursumuz
Orada okuduk aldık dersimiz
Kalmadı dünyaya tamah hırsımız
Yeter hırka ile şalımız bizim

Tanrının sırrına eren biz olduk
Mümin’in kalbinde gören biz olduk
İkrar alıp ikrar veren biz olduk
Hak ile birliktir halimiz bizim

Kanlı kinli bu meydanda barışır
Kardeş olur hep beraber sevişir
Arı gibi bir kovanda çalışır
Her çiçekten gelir balımız bizim

Gezmeyiz beyhude bigâne gibi
Seçilmiş özümüz dürdane gibi *
insan ışığına pervane gibi
Enel-Hak çağırır dilimiz bizim

Biz dünyayı, dünya bizi sevmedi
Haktan gelen ulu emri duymadı
Secde-i Adem’e boyun eğmedi
Lanetledi onu ulumuz bizim

Melûlim dünyayı hoşnut etmedik
Haram meta’ını alıp satmadık
Batıl yollarına ayak atmadık
Bektaşi yoludur yolumuz bizim

Lokma Gülbankı

0

Lokma gülbankı, helal bir emekle kazanılmış nimetlerle kurulmuş bir sofrada okunur. Yalanla, hileyle, üçkağıtçılıkla elde edilmiş, başka insanların haklarının gasp edilmesi sonucu elde edilmiş kazançtan meydana gelen sofrada lokma gülbankı okunmaz.
Alevi yolu rızalık yoludur. Bu yolun kurucuları bu yolu rızalıkla kurmuşlar ve bu yolu sürdürmüş olanlar, sürdürenlerde rızalıkla sürdürüyorlar. Dolayısıyla kul hakki yiyenler, haksiz yere kazanç elde edenler, sömürücüler, hilebazlar, haksız kazanç elde etmeyi marifet sayanlar, insanları dolandırmayı yetenek bilenlerin bu yolda işleri yoktur. Bunların lokmaları helal değil, hizmetleri delil değildir.
Lokmalarımızın kabul, gülbanklarımızın makbul olması için lokmalarımızın helal kazançla elde edilmesi gerekiyor. Hiç bir kul hakkı yemeden, hiç bir yalana-dolana başvurmadan alnımızın teriyle kazandığımız kazançla elde ettiğimiz lokmalarımız yiyene helal, yedirene delil olur. O sofralarda Halil İbrahim’in bereketi ile dolar.
Yemekten önce
Bismişah..
Allah.. Allah..
Evvel Allah diyelim, kadim Allah diyelim.
Sofra Ali’nin, himmet Velinin.
Geldi Ali sofrası, şah diyelim.
Şah versin, biz yiyelim!
Allah, eyvallah.
Gerçekler demine Hü diyelim.
Yemekten sonra
Bismişah..
Allah.. Allah..
Nimmet-i Celil, bereket-i Halil, şefaat-i Resul, inayet-i Ali, Himmet-i Veli ola.
Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin.
Bu gitti, ganisi gele
Hak Muhammed Ali bereketini vere.
Yeyip yedirenlere, pişirip kotaranlara, nur-i iman, aşk-u sevk ola.
Dertlere derman hastalara şifa ola.
Gittikleri yerde gam ve keder görmeye.
Üçlerin, Beşlerin, Yedilerin, On İki İmamların, Ondört Masumu Pakların, Onyedi Kemerbestlerin, Kırkların, Rical ül gayp erenlerin ve Pir dergahına yazıla.
Yiyene helal yedirene delil ola.
Lokma hakkına, evliye keremine, cömertler cemine, gerçek erenler demine Hü diyelim…
Bismillah Bismişah Allah Allah Hizmetleriniz kabul ola.
Muratlarınız hasıl ola.
Lokmalarınız, kurbanlarınız ulu dergaha yazılmış ola.
Emeğiniz zaya gitmeye.
Her iki cihanda yüzünüz ak imanınız pak ola.
Ömrünüz bereketli, yuvanız meserretli ola.
Hak Muhammed Ali kabul eyleye.
On İki İmamın katarından ayırmaya.
Ondört Masumu Pak, Onyedi Kemeribest ve Kırklar şefaatçiniz ola
İmam Hasan, Şah Hüseyin, Hünkar Hacı Bektaş Veli defterine kayıt ola.
Nur’u Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz Hacı Bektaşi Veli gerçek erenler demine Hü mümine ya Ali!

Rızalık ve Rızalık Şehri

0

Rızalık
Kul kuldan razı olursa, Hak’ta kullarından razı olur.
Cem ibadetinin başlaması için ceme katılanların mutlaka rızalık vermeleri gerekir. Rızalık, ceme katılan herkes için geçerlidir. Buna cemi yöneten dede, rehber, pir ve diğer hizmet sahipleri de dahildir. Eğer ceme katılanlardan herhangi birileri diğer birisinden razı değilse, bu razı olmama durumu giderilene kadar cem başlamaz. Cem ibadetinin başlaması için herkesin bir birinden razı ve hoşnut olması gerekiyor. Eğer varsa bir müşkül durum, bir dargınlık, küslük mutlaka bu çözülür. Çözülmeden, dargınlık ve küslükler giderilmeden ve herkes bir birinden razı olmadan ibadete başlanmaz.
Burası Hak meydanıdır. Burası özümüzü ve cümle
benliğimizi ortaya koyduğumuz, dara çektiğimiz meydandır.
Bu meydan yanlış ve doğruların bir birinden ayrıldığı meydandır. Bu meydandan haksızlığa, yanlışlığa, kırgınlığa yer yoktur. İçinizde bir birinden razı ve hoşnut olmayan, dargın ve küskün varsa, beri gelsin, dile gelsin.
Müşkülü olan, haksızlığa uğradığını düşünen varsa cem meydanına gelir ve neden razı olmadığını tüm cem erenlerine anlatır. Cem erenleri de bu müşkülü hal etmekle yükümlüdürler. Böylece haklı ve haksız açığa çıkar varsa bir yanlışlık düzeltilir. Herkes bir birinden razı ve hoşnut olduktan sonra ceme ancak başlanılır.
Bu kısa açıklamadan da anlaşıldığı gibi Alevilik inancında rıza alınmadan, razı olunmadan menzil alınmıyor.
Alevilikte rızalık almak ve razı olmak esas ilkelerden biridir. Fakat bu rızalık alma, razı olma öyle zor ile veya dayatma, baskı ile oluşan bir rızalık değildir. Tamamen gönülden, içten gelen, hiç bir baskı ve dayatma kabul etmeyen bir rızalıktır. Zaten bir takım etki, baskı veya dayatma ile rızalık sağlansa bile bu uzun sürmez. Ve ayrıca bunun adı rızalık da olmaz.
Rızalık bir noktada belli bir inanç, irade ve bilinç gerektiriyor. Öyle kaba bir şekilde, veya formel bir geleneğin yerine getirilmesi olarak bakılamaz. Kesinkes öz irade ile ortaya çıkan bir tutum ve davranıştır. Bu irade, inanç, bilinç ile şekillenmiştir.
Rızalık salt toplumsal ilişkilerde devreye giren bir ilke değildir. Böyle olmakla beraber, Alevi inanç önderlerimizinde belirttiği gibi kişinin kendi kendisi ile de hoşnut ve barışık olması, yani kişinin kendi kendisinden de hoşnut ve razı olması gerekmektedir.
Bu nokta önemlidir. Hatta belkide rızalıkta ilk önemli noktada burasıdır. Kişi ilk etapta kendi kendisinden hoşnut ve razı olacak. Pirinin huzurunda, özünü dara çektiğinde, herhangi bir kimse daha bir şey söylemeden veya herkes ondan hoşnut ve razı olsa bile kişi yinede özünü meydana getirip tamamen öz iradesi ile, yüreğinin ve aklının rehberliğinde ailesine, topluma, doğaya varsa verdiği bir zarar, yaptığı bir yanlış; onun hesabını vermeli, özeleştiride bulunmalı ve yaptığı olumsuzlukları tekrardan düzeltme yoluna gitmelidir.
Alevilik yoluna inanmış bu yolun Hak yolu olduğuna ikrar getirmiş her can, akşam başını yastığına koyduğunda gönül rahatlığıyla uyuyabilmelidir. Başta kendisi olmak üzere herkesten hoşnut ve razı olmalıdır. İletişimde bulunduğu herkes de, buna doğa da dahil ondan hoşnut ve razı olmalıdır.


Rızalık Şehri

Bir zamanlar bir sofu dünyayı gezmeye çıktı…
Bir gün yolu bir şehre düştü. Bu şehir simdiye dek gördüğü şehirlere benzemiyordu. Sabah saatinde herkes işine gücüne gidiyor, sessizlik içinde yaşam sürüyordu. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardı. Sofu şehrin bu düzenini görünce şaşakaldı. Öyle ki birisine yaklaşıp bir şey sormaya cesaret edemedi.
Karnı acıkmıştı. Şehri gezerken bir fırın gördü. Ekmek almak için içeri girdi. Fırıncıya para uzatarak ekmek istedi.
Ama fırıncı hayretle paraya baktı: “Bu ne bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen Rıza Şehrinden değilsin, dünyalı olmalısın” dedi.
Sofu; “Evet bu şehirden değilim” diye cevap verdi.
Fırıncı: “Halinden belli oluyor. Dur, öyleyse seni görevlilere teslim edeyim. Onlar seninle ilgilenirler. Bizim şehrimizde para pul geçmez” dedi.
Fırıncı bu sofuyu görevlilere teslim etti. Görevliler önce kendi aralarında bu sofuyu ne yapacaklarını tartıştılar.
İçlerinden biri: “Meclise götürelim, ulular karar versin” dedi. Öbürleri de bu görüşe katıldılar.
Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tuttu. Yolboyu sofu düşünüyordu. İçinden “Paranın geçmediği bir şehir. Görevliler, ulular meclisi…” diyordu. Neyse bir süre yürüdükten sonra divana vardılar. Ama sofu bu kez de şaşakaldı. Çünkü divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve gözkamaştırıcı değildi. Düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük bir yapı idi. Yerlere basit kilimler serilmişti. Ak sakallı ulular bağdaş kurmuş kentin sorunlarını görüşüyorlardı.
Görevliler uluları selamladıktan sonra: “Bu dünyalı şehrimize girmiş. Acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti. Ne yapalım?” diye sordular.
Ulular; “Neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz. O konakta bir odaya yerleştirin, aşevine götürün, gerekeni yapın” diye buyurdular.
Bunun üzerine görevliler sofu ile birlikte geri döndüler. Önce bir aşevine götürdüler. Karnını doyurdular. Sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürdüler.
Bir odaya yerleştirdiler ve: “Burada para pul geçmez. Burası Rıza şehridir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın” diye uyardılar.
Sofu konağa yerleşti, gezip dolaştı. Rahatı yerindeydi. İstedigini alıp her istediği yerde yiyip içiyordu. Hiç kimse “Ne arıyorsun?” diye sormuyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını topladı. Şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi. Ama görevlileri karşısında buldu.
Görevliler: “Gidemezsin!” dediler. “Bu şehir Rıza şehridir, adı üstünde. Sen buraya rızan ile geldin. Bizde sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık. Bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?”
Sofu; “kuşkusuz razı kaldım, sağolun!” diye karşılık verdi.
Görevliler: “Şimdi bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip, içip yattığın günler için çalışmalısın.”
Sofu; “Madem ki töreniz, o halde çalışayım” diye kabul etti.
Görevliler sofuya yapabileceği bir iş verdiler. Konakladığı odadan alıp daha büyük bir eve yerleştirdiler. Artık o da Rıza şehrinden bir adam olmuştu. Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girişti. Ama her kiminle konuşmaya başlasa ilk sorulan “sen dünyalı mısın?” oluyordu. Bu şehrin insanları kavga, çekememezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmışlardı. Böylece gün geçti ay geçti. Sofu şehri iyiden iyiye sever oldu. Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçti. Bu şehirde kalmaya karar verdi. Ama hâlâ yalnızdı.
Bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açıldı: “Sizin bu şehirde nasıl evlenilir, ne yapılır?” diye sordu.
Arkadaşı: “Şehrin ortasındaki bahçe var ya, işte orada her cuma günü tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler. Herkes orada beğendiği anlaştığı biri ile evlenme yolunu arar. Orda tanışırlar. Anlaşırlarsa evlenirler” dedi.
Sofu cuma günü söylenilen bahçeye gitti. Kocaman bahçe tıklım tıklım doluydu. Türlü giysiler içinde genç kızlar dolaşıyorlardı. Genç kızlar, oğlanlar sohbet ediyorlardı. Birbirini beğenip anlaşanlar uzaklaşıyorlardı. Anlaşmayanlar ayrılıp başkasına yaklaşıyorlardı. Sofu olup bitenleri bir süre hayranlıkla izledi. Sonra kanının kaynadığı bir kıza yaklaştı. Ama o bacının ilk sorusu: “Sen dünyalı mısın?” oldu. Sofu aylardan beri hep bu sözü duymaktan iyiden iyiye bıkmıştı. “Evet, dünyalıyım ne olacak?” diye karşılık verdi. Bacı: “Davranışlarından hemen belli oluyor. Ama alınma, zararı yok. O ki beni kendine eş seçmek istiyorsun, bu konuda bende sana yardımcı olurum, davranışlarını düzeltirsin” dedi. Bacı ile sofu anlaşmaya niyet ettiler. İşten artan boş zamanlarında buluşup konuşuyorlardı.
Sofu bir keresinde bacı ile buluşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi gördü. Bahçenin ne duvarı, ne bekçisi ne koruyucusu vardı. Hemen bahçeye daldı. Kimse görmeden bahçeden bir kaç nar kopardı. Yakalanırım korkusu ile acele davranıp ağacın birkaç dalını kırdı. Ama ne kimse geldi, ne de sordu. Sofu narları toplayıp bacı ile buluşacakları yere gitti. Henüz bacı gelmemişti. Narları bir tabağa koydu. Masanın üzerine yerleştirdi. Bacının gelmesini bekledi. Nitekim bir süre sonra bacı geldi. Ne varki narları görmesine karşın hiç ilgilenmedi. Oysa sofu bacının narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekliyordu. Bacı her zamanki gibi yerine oturdu. O zaman sofu dayanamadı. Bacıya narları gösterdi. Bacı; “bunları nerden aldın?” diye sordu. Sofu narları nerden kopardığını söyledi.
Bunun üzerine bacı: “Beni düşündüğün için sağol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi, gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek. Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Gelirken öğrendim. Narları koparırken bahçeye zarar vermeye bilirdin. Burda kimse senden bir şey kaçırmıyor ki… Bunca süredir Rıza şehrinde yaşıyorsun. Bu şehirde rızalıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin. Şimdi anlıyorum, sen bu şehre layık değilsin.”
Bunları söyledikten sonra bacı sofuyu bırakıp gitti. Görevlilere söylemiş olacak ki, görevliler sofunun yaptıklarını divana bildirdiler. Divan sofunun durumunu tartıştı. Sonunda sofunun Rıza şehrine uyamayacağına karar verdi. Bunun üzerine görevliler dünyalı sofuyu şehirden attılar.

Semah

0

Bizim Semahımız İlahi Bir Aşktır
Aşkın en alt boyutunu dahi yaşamaktan uzak olanlar, bütün evrenin semah döndüğünü de anlamakta zorlanırlar.
Canların, ilahi bir aşkın tezahürü olarak mikro (cüzzi) düzeyde döndüğü semahı, bütün alem, cümle kainat makro (külli) halde dönüyor.
İnsan, sonsuz vede sınırsız şu kainatta küçük bir varlık. Ama aynı zamanda Şah-ı Merdan’ında buyurduğu gibi küçük bir varlık olduğu halde bütün kainatın sırrını/gizemini/kodlarınıda içerisinde barındırıyor.
Semahta öyledir. Bu sebepten semahımız ilahi bir aşkın dışa vurmuş halinden başka bir şey değildir. Öyle tiyatro izler gibi semahı izlemek o aşk halinin izlerini bizlere göstermez. İlahi aşkın izlerini görmek ve bu izlerden yola çıkarak onu yaşamak istiyorsak arayışlarımızı daha farklı bir boyuta götürmeliyiz.
Sıradan, basit, alışageldik bir dans olarak veya tarihsel kökleri olan bir folklor oyunu olarak semahı düşünemeyiz. Her şeyden önce semah, toplu halde yapmakla mükellef olduğumuz cem ibadetimizin bir parçası, bölümüdür. Cem ki, bireysel mutluluk ve toplumsal huzurun hakim olduğu, nurani iklimlerin yaşandığı, insan-ı kamil olma yolunda adımların atıldığı, birliğin, kardeşliğin tesis edildiği, Hakka bağlığın ve Ehlibeyte sevginin dorukta yaşandığı, cümle dargınlıkların ve küslüklerin giderildiği, kişinin özünü meydan getirip koyduğu, kendisini halkın ve Hakkın huzurunda dara çektiği… kısacası gerçek anlamda insan olmaya davetin gerçekleştiği ibadettir.
Cem ve onun bir bölümü olan semah, ulu Hünkarımız Hacı Bektaş Veli’ninde belirttiği gibi oyuncak olmayıp ilahi bir aşktır. Semahı basit bir folklor düzeyine indirmek gerçeklere aykırı olduğu gibi haksızlıktır da.
Semah, ibadetimizin bir parçasıdır. Nasıl ki bütün ibadetler onu uygulayanlar için özel ve kutsalsa cem ibadeti ve onun bir bölümü olan semah da biz Aleviler için aynı niteliktedir. Bizler için kutsal ve ilahi bir aşk olan semahı dışarıda bakanların tam olarak anlayabilmeleri, bir fikir sahibi olabilmeleri için biraz daha detaylandıralım. Çünkü semah öyle dışarıdan, seyirci olarak kolayca anlaşılacak bir şey değildir.
Yalın ayak, üryan-püryan olarak, tevhit halinde, cümle kainatı emsal alarak, aşk ile semah dönmek, seyir için değil, Hak için semah dönmek ilahi aşkın bir yansımasıdır. Cem erenlerinin o nurlu cemallerine yansıyan ve dedenin “semahınız Kırklar semahı olsun” dileğiyle dönülen semahlar kemalet yolunda menzil almış olmanın ve böylece gerçeğe, sırrı hakikate bir adım daha yaklaşmış olmanın göstergesidir.
Söylenen her deyiş, her nefes, her tevhit, her miraçname semah dönen canları bir adım daha turnalar misali göğe ağartıyor.
Semahın ilahi bir aşk olduğunun bilincinde ve ayırdın da olarak aşk ile semah dönen canlar cümle varlıkla hemhal olup bütünleşirler. Bütünleştikçe, cümle varlıkla bir oldukça, cümle varlıkta yok oldukça var olurlar. İlahi bir aşk olan semah ancak bu manada olursa, bu amaçta olursa değerli olur. Yoksa sıradan bir halkoyunu gösterisi düzeyinde kalır.