Ana Sayfa Blog Sayfa 169

Bilen gelsin -Devrimi- Mehmet Yapıcı

0

Ateşten gömlektir kelamı Aşkın
Cefasın sefasın sürenler gelsin
Menzile ulaşmaz bu yolda düşkün
Pirini Hakk bilip görenler gelsin.

Bülbülü şad eden gonca gülüyle
Dilinden süzülen şerbet balıyla
Yalnız dilde değil her bir haliyle
Mürşide gönlünü verenler gelsin.

Varlığı HaKk bilip yapmadan hile
Sahip olup ele bel ile dile
Kırk yıl emek verip çekerek çile
El ele el Hakka Erenler gelsin.

Bir söz için boydan boya çölleri
Didesinde biriktirip gölleri
Dostluk bahçesinde açan gülleri
Ruh ile okşayıp derenler gelsin.

Aşksız ise yürek boşa yanmayın
Hak edilmemişse Aşkı anmayın
Bin bir cefası var kolay sanmayın
Devrimi’ ye yoldaş yarenler gelsin.

DEVRİMİ= Mehmet Yapıcı

Neçedir ağlarsın ey kaşı keman

0

Neçedir ağlarsın ey kaşı keman
Bu duman başımızdan yali kalkmaz mı dersin
Selman’ın carına erişen haydar
Bi kere yüzümüze yali bakmaz mı dersin

Yayımı da açtım okumu attım
Eşimden dostumdan yali umudum kestim
Ehlibeytten başka yok mudur dostum
Yolumuz kerbela’dan yali geçmez mi dersin

Şah Hatayim eydir senindir ferman
Olursun her kulun yali derdine derman
Güzel şah’ım sana bin canım kurban
Gel desem imdada yali gelmez mi dersin

Açığım yok kapalım yok dünyada

0

Açığım yok kapalım yok dünyada
Neyse ahvalım görsünler beni
Hiç kimseye vebalim yok dünyada
İster sevip ister döksünler beni

Haydar, haydar, haydar döksünler beni
Aliyar, aliyar, aliyar döksünler beni

Allah kul yaratmış biri de benim, biri de benim
Kimden kaldı bana imanım dinim
Ne şeytan tanırım, ne de peri cin
Konuşan insanım görsünler beni

Haydar, haydar, haydar görsünler beni
Aliyar, aliyar, aliyar görsünler beni

Dilim dönmez nedir gavur müslüman, gavur müslüman
Duman ateş demek ateş de duman
Enel hak bağına girdiğim zaman
İster kesip ister yüzsünler beni

Haydar, haydar, haydar yüzsünler beni
Aliyar, aliyar, aliyar yüzsünler beni

Okudum Kuran-ı Edeb erkanlı, edeb erkanlı
Kıldığım secdenin kıblesi canlı
Gerdeksiz gecede bir delikanlı
Ölü bir geline versinler beni

Haydar, haydar, haydar versinler beni
Aliyar, aliyar, aliyar versinler beni

Akarsu yum boşa güldükten sonra, güldükten sonra
Azrail yok imiş öldükten sonra
Gönül tahtım harap olduktan sonra
Boş kuru hasıra sarsınlar beni

Haydar, haydar, haydar sarsınlar beni
Aliyar, aliyar, aliyar sarsınlar beni

Haydar, haydar, haydar sarsınlar beni
Aliyar, aliyar, aliyar sarsınlar beni

Miyase İlknur AKP’nin ‘Alevilik’ oyunu

0

REFAHYOL döneminde Keçeli’nin yazdığı ‘Alevi Din Dersi’ kitabını reddedenler bugün AKP saflarında
Şakir Keçeli’nin yazdığı kitabı reddeden Talim Terbiye Kurulu Başkanı Dr. Veli Kılıç halen bu görevini sürdürürken gerekçeli kararı yazan Hüseyin Tuğcu, TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın danışmanlığını yapıyor. 1998 yılında gerekçeli kararda Aleviliğin Sünnilikten farklı olmadığını savunan, kitabın yazarına hakaret dolu ifadeler kullanan Tuğcu tazminata mahkûm olmuştu.
12 Eylül döneminde Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortaöğretim müfredat programına koyduğu zorunlu din derslerinde Alevi inancının dışlandığı gerekçesiyle Alevi din dersi kitabı yazarak Talim Terbiye Kurulu’na gönderen Şakir Keçeli ‘nin başvurusunu reddedenlerden kurul Başkanı Dr. Veli Kılıç halen aynı görevini sürdürürken gerekçeli kararı hazırlayan Hüseyin Tuğcu ise AKP’li TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın danışmanlığını yapıyor.
Av. Şakir Keçeli’nin hazırladığı ”Alevi Din Dersleri” kitabının okutulmasını reddeden Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nun 27.1.1998 tarih, 932 sayılı gerekçeli kararında kitabın yazarının Sünni kökenli olması, Aleviliğin gerçekte Hanefilikten farklı olmadığı vurgulanıyor, Hz. Hüseyin’i katleden Yezid’i eleştirmenin yanlış olduğu ve kitapta Michelangelo’nun Tanrı’yı resmeden tablosuna yer verilmesinin İslam anlayışına, dolayısıyla bilime de ters düştüğü ifade ediliyor.
Kendisi Alevi kökenli olan, ”Genç Erenler” adlı bir dergi çıkararak Aleviliği, Sünni İslama yakınlaştırmaya çalışan Hüseyin Tuğcu, hazırladığı gerekçeli kararda söz konusu kitabın yazarı ve aynı zamanda Bektaşi Babası olan Şakir Keçeli’ye hakaret dolu şu ifadelere yer veriyor:


”Kılavuzu karga olanın burnu pislikten çıkmaz demişler. (Sayfa 14)
Yazar Şakir Keçeli böyle uyduruk sözlerin yalancılığın, sahtekârlığın cezasını elbette bir gün Allah’ın huzurunda ahirette verecektir. Aklı varsa tövbe etmelidir. (Sayfa 44)
Ehliyetsiz, liyakatsız kişilerin kendilerinin bilgisizliğini, cahilliğini sergilemeleri abesle iştigaldir. Adama, mademki yüzme bilmiyordun denize niye atladın, diye böyle sorarlar. (Sayfa 15)”
Yazar Şakir Keçeli, gerekçeli kararda kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Talim Terbiye Kurulu Başkanı Dr. Veli Kılıç hakkında tazminat davası açtı. Kılıç, kendisinin sadece üst yazıdan sorumlu olduğunu, karar metnini okumadan imzaladığını ve bu bölümlerin Tuğcu tarafından yazıldığını öne sürdü. Sonuçlanan mahkeme kararına göre Veli Kılıç ceza almazken Hüseyin Tuğcu 300 milyon TL. tazminat ödemeye mahkûm edildi.
Alevi Din Dersleri kitabının yazarı Av. Şakir Keçeli, AKP hükümetinin zorunlu din derslerinde Alevi inancına da yer verilmesi için başlattığı çalışmalarına da Alevi inancını asimile edeceği gerekçesiyle karşı çıkılması gerektiğini belirtti. Keçeli şunları söyledi:
”Benim REFAHYOL döneminde böyle bir kitabı hazırlama ve MEB’e başvurma gerekçem farklıydı. Yıllardır Sünni inancı farklı inançlara mensup öğrencilere inatla dayatanların göstereceği tepkiyi merak ettim. Benim orta öğretimde okuyan bir çocuğum olmadığı için dava açma şansım yoktu. Ancak böyle bir yolla MEB’i dava edebilirdim. Kitabı o nedenle hazırladım. Yoksa din derslerinin Aleviliği de kapsaması gibi bir amacım yoktu. Kaldı ki Alevilerin yapması gereken zorunlu din derslerine toptan karşı çıkmalarıdır.”
Cumhuriyet, 14.02.2004
Aleviyol, 14.02.2004

AB, Alevilerin Derin Sorunlarını Neden Görmez? Murtaza Demir

0

Murtaza Demir

AB, Alevilerin Derin Sorunlarını Neden Görmez?

Basından öğrendiğimize göre, AB’nin Genişleme Sorumlusu Sn. Verheugen, 6 Ekimde açıklanacağı söylenen Türkiye ilerleme raporunu görüşmek üzere ülkemize geliyor. Ziyaretle ilgili olarak soruları yanıtlayan Sn. Abdullah GÜL; “eskiden AB’nin istekleri klasörler dolusuyken, şimdi bir sayfa A4 kağıdına sığacak duruma geldi” demektedir.

Çok sayıda yasanın değiştiği doğru. Ama uygulanmadığı bilinen ve göz boyamadan öte bir değeri olmayan yasa değişikliklerinin dışında, işkence, rüşvet, irtikap, kamu malını hortumlayıp üzerine yatma alışkanlığı, ucuz kredi kapma, borç erteleme, hatta borç sildirme alışkanlığı, irtica tehdidi, feodalizm, dalga dalga yükselen işsizlik, bozulmaya devam eden gelir dengesi vb, vb… Söyler misiniz bunların hangisinde en ufak iyileşme oldu? Devletin, “Sünni Devlet” tercihi ve uygulaması “laik demokratik devlet” anlayışına mı dönüştü? “Azınlıkların” ibadet yerleri ve gereksinimleri üzerinde yüzyıllardır devam eden zulüm ve baskı mı ortadan kalktı?

Anlayış olarak, Devletin Alevilere uyguladığı ayrımcılık ve asimilasyon politikasında, Osmanlı döneminden buyana hiçbir iyileşme olmadı. “Anlayış olarak” diyorum, çünkü Osmanlının şiddete dayalı asimle etme yöntemi, cumhuriyet döneminde “zorla din eğitimi vererek”, iş ve bürokrasi alanından dışlayarak, Alevi yerleşim birimlerine cami yaparak ve Sünni imam atayarak, daha sistematize bir uygulamaya dönüştü.

Çağdaş örgütlenme sürecini doksanlı yıllarda başlatan Aleviler, “baskı, ayrımcılık, asimilasyon ve dinci değişime hayır!” dedikleri için çok sayıda “devlet terörüyle” karşılaştılar. Aleviler, devletin bu tavrına demokratik ve yasal yollarla karşılık veriyorlar. Geleneklerinde ve gündemlerinde şiddet yoktur. En kötü soru şu: şiddet karşıtı tavırları, ülke içinde ve dışında (örn. AB çevrelerinde) dikkate alınmamalarına mı neden oluyor?

Aleviler, temel hak ve inanç özgürlükleri bağlamında hiçbir iyileşme elde edemiyor. Devlet yetkilileri Cemevini “çümbüş yeri” şeklinde tanımlıyor. Yine de, “… ebeveynin itirazına karşın çocuklarına “devlet zoruyla” din dersi verilmesinin “tam bir zulüm ve çocuk hakları ihlali” olduğunu, ayrıca bu uygulamanın Türkiye’nin de imzalayarak kabul ettiği “Çocuk Hakları Sözleşmesine” aykırı olduğunu”, bıkmadan söylemeye devam ediyorlar. Anayasamızda “laik” olarak tanımlanan devletimiz, Sünni İslam’ın organizasyonunu üstleniyor ve bir başkanlığa bağlıyor. Uygulama biçimini ve eğitimini yurttaşlarına şart koşuyor. Bir milyon kız çocuğunun eğitimi için “kaynak bulamazken” Sünni İslam için bütçesinden her yıl ikimilyardolar kaynak kullanıyor.

Uygulama bununla kalmıyor: Sünni İslam’ın okulu, camisi, mescidi, kuran kursu, memuru, hocası, imamı, lojmanı, vb. için ayırdığı bütçenin yaklaşık 400 milyon dolarını, yani 640 trilyon lirasını “vergi” adı altında Alevilerden topluyor. Meşru değil ama yasal. Böylece istediği yasayı istediği gibi çıkaran Sünni çoğunluk, kılıfını da hazırlamış oluyor.

Sn. Verheugen’in yanıtlamasını çok isterim:

  • Alevi örgütlerinin ortaya koyduğu istemler, AB Raporlarında neden yer bulmuyor?
  • Ziyaret gündeminizde Alevi temsilcilerle görüşme konusu bulunmakta mıdır?
  • Vergi adı altıda toplanan kaynağın bir bölümünün, salt bir mezhebin inancı için sarf edilmesi, tarafınızdan nasıl “fark edilmeyebilir”? Bu bir zulüm ve hak ihlali değil midir?
  • Kendisini yurttaşlarının yaşamından değil ama, yaşam sonu (ahret) işlerinden sorumlu tutan AB ülkesi var mıdır?
  • Bu vasfıyla TC. din/mezhep devleti değil midir?
  • Devlet okullarının tümünde Protestan yada Katolik mezhebinin öğretilmesinin zorunlu olduğu AB ülkesi var mıdır?
  • Başbakan ve bakan eşlerinin rahibe ya da türban kıyafetiyle devlet protokolünde yer alması, AB kriterleri arasında mıdır?

2004

Alevilerin AB beklentisi İsmail Engin

0

Dr. İsmail Engin

Alevilerin AB beklentisi

AB’nin son ilerleme raporunda, ‘Türkiye’de Alevi sorunu bulunduğu’na dikkat çekildi. Alevilerin çözüm arayışları da, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreciyle birlikte hızlanmaya başladı

31 Temmuz 1959’da o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) ortaklık için başvuran ve 12 Eylül 1963’te ‘Ankara Anlaşması’yla AET ile ortaklık anlaşması imzalayan Türkiye, 14 Nisan 1987’de Avrupa Topluluğu’na tam üyelik için başvurdu. 11-12 Aralık 1999’da Avrupa Birliği’nin Helsinki’deki ‘Avrupa Konseyi Zirve Toplantısı’nda Türkiye’ye adaylık statüsü tanındı.
AET’den AT’ye ve AB’ye, ekonomiden siyasi ve askeri birliğe doğru uzanan süreçte Birlik ülkeleri, mevzuatlarında standartlaştırma ve uyum çalışmaları yapar ve belirli kriterleri oluşturup uygularken, 1993’te yeni üye olacak aday ülkelerin yerine getirmesi zorunlu görülen ve ‘Kopenhag Kriterleri’ adı verilen bir katalog da hazırladılar.

Temel dayanaklar
‘Kopenhag Kriterleri’nin temel dayanağı şudur: Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlıklara saygı ile bunların korunmasını garanti eden kurumların istikrarının gerçekleştirilmesi ve birliğin amaçlarına uyma. Buradan hareketle, AB’ye aday her ülkenin yol haritasının ulaşacağı noktanın, ‘Kopenhag Kriterleri bağlamında Avrupa’yı Avrupa yapan temel değerler manzumesiyle buluşmak, örtüşmek ve uyuşmak’ olduğu belirtilebilir. Bu değerlerin neler olduğu da açık biçimde ortaya konulmuştur.

Aleviler şikâyetçi
11-12 Aralık 1999’da Birliğe aday statüsü tanınıncaya değin, Türkiye ile ilgili Kopenhag Kriterleri ışığında kaydedilen gelişmelere yönelik 4 Kasım 1998 ve 13 Ekim 1999 tarihlerinde iki ‘ilerleme raporu’ yayımlandı. Türkiye’nin aday üyeliği kabul edildikten sonraki ilk düzenli ilerleme raporu, ‘Katılım Yolunda Türkiye’nin İlerlemesi Üzerine Komisyon’un Periyodik Raporu 2000’ adıyla, 8 Kasım 2000’de çıktı. Kopenhag Kriterleri
ışığındaki raporun 19. sayfasında ilk kez Aleviler üzerine ibareler de yer aldı:
“Görünen o ki, Alevilere karşı resmi tavırda bir değişiklik olmamıştır. Aleviler, özellikle okullardaki mecburi din derslerinden ve ders kitaplarının kendi görüşleri doğrultusunda, Alevi kimliğini yansıtmadığından; sadece Sünni camilerinin inşasına ve dini vakıflarına parasal destek verildiğinden şikâyetçidir. Ne kadar hassas olursa olsun, artık bu konular açıkça tartışılabilmelidir.”
Böylelikle, sözü edilen kriterlere dayanarak, Türkiye’de AB’yle bütünleşme çabalarında düzeltilmesi gereken bir ‘Alevi sorunu’nun olduğu vurgulandı.

İki sosyal-kültürel yapı
Sorunun neden böyle bir raporda gündeme getirildiğini açmadan önce, bugüne kadar yapılan çalışmaların da ışığında bazı noktaların altını çizelim: Alevilik’le Sünni Müslümanlık birbirinden farklı iki sosyalkültürel yapı oluşturur. Aleviler heterodoks, Sünniler ise ortodokstur. Aleviler ve Sünniler, toplumun en önemli iki dini cemaati niteliğindedir. Bu yüzden her iki grubun devletle ve birbiriyle ilişkileri çok iyi düzenlenmeli, sorunlarının çözümünde ayrım olmamalıdır. Özellikle devlet örgütlenmesi ile bunu sağlayacak vergilendirme sisteminde, yuttaşlık haklarında (yasal/yasalar önünde) denge çok iyi kurulmalıdır. Ancak, Aleviler bu düzenlemelerin Sünniler lehinde olduğunu, devlet örgütlenmesinde, eğitim, adalet gibi sosyal-kamusal kurumlarda karşılıklı hizmetin ve eşitliğin bulunmadığını düşünmektedirler. Din alanındaki hizmetler
ise doğrudan Sünniliği esas almakta, din ve tarih eğitimi Aleviler için entegrasyonu değil, asimilasyonu hedefler görünmektedir.

‘Gerçek anlamda laiklik yok’
Vergi ödeyen, askere giden, toplumda ortak sorumluluklar paylaşan Alevilerin, önceleri tek tek bireyler olarak, 1990’lı yılların başından itibaren de kurdukları sivil toplum kuruluşları aracılığıyla sorunlarını gündeme getirdikleri ve tartışmaya açtıkları biliniyor. Dile getirilen sorunlar özetle şöyledir:
Türkiye’de gerçek anlamda bir laiklik yoktur. Hanefilik, din kapsamı içinde değerlendirilmektedir. Öncelikle Sünni Müslümanlar adına diğer dini akımlara baskı yapılmaktadir. Alevilerin inanç ve ibadet özgürlükleri yasal olarak güvence altında değildir. Konuyla ilgili önemli bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı da keza Sünni Müslümanlara yönelik bir yapılanmadır; Alevilerin inançlarına yönelik hiçbir faaliyeti yoktur.

Örgütlenme hızlanıyor
Aleviler, ‘temel yurttaşlık haklarını’ ve ‘insan haklarını’ içeren bu sorunlarının giderilmesi için, aşağı yukarı Türkiye’nin AET’ye üyelik başvurusuna denk gelen bir tarihten itibaren başlattıkları örgütlenme sürecini, tam üyelik başvurusuyla birlikte hızlandırdı. Yeni süreçte, yeni bir ivmeyle ‘kimliğin dışa, kamusal alana yansıtılması ve kurumsallaşma isteği öne çıkmaktadır. Alevi sivil toplum örgütlerinin taleplerini
ise şöyle özetlemek mümkün:
1) Alevi cemaati dışlanmamalıdır.
2) Devlet Alevileri kucaklamalı ve entegre etmelidir.
3) Gerçek anlamda laiklik için devletin ayrımcı politikadan vazgeçerek, ‘Sünni’ olmaktan çık(arıl)ması gerekir.
4) Devlete ödenen vergilerden dini harcamalara ayrılan payın sadece Sünni Müslümanlar lehine olmasına son verilmelidir.
5) Diyanet teşkilatı, tüm inançları kapsayacak biçimde yeniden yapılandırılmalı ve özerk hale getirilmelidir.
6) Hukuki altyapı, uygulamada inanç bazında yasal eşitliği sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmelidir. İnanç özgürlüğünün kullanılmasını sağlayan ödenek, ibadethane yapımına destek vb. olanaklardan tüm inançlar, nüfusları oranında eşit yararlanmalıdır.
7) Ders kitaplarına Alevilikle ilgili bilgiler de konulmalı ve tarih kitaplarının yeniden gözden geçirilerek tahrif edilmiş Alevi tarihi düzeltilmelidir.
8) Devlet elindeki kitle iletişim organlarında Sünniliğin yanı sıra Aleviliğe de yer verilmelidir.
9) 1982 Anayasası’yla zorunlu kılınan din dersleri kaldırılmalı, kalkmayacaksa
Aleviliği de içermelidir.
10) Anayasa’nın 10. ve 24. maddeleri uygulamaya geçirilmelidir.

Temel dayanağı
Bu istemlerin Türkiye’deki ‘demokrasi’ ya da ‘demokratikleşme’ istemleriyle doğrudan ilişkisi olduğu bir gerçektir. Söz konusu istemlerin temel dayanağı ‘Dini inanç ayrılıkları, üniter devletin varlığına ve ortak bir siyasi teşkilat oluşturmaya engel değildir’ ilkesinden alınmaktadır ve bu ilke ilgili kamu kuruluşlarına bir hareket alanı ya da koridoru açmaktadır. Nitekim, bu bağlamda, Aleviliğe yönelik sivil toplum kuruluşları güçlendiği oranda, konuya yönelik istemlerin daha da güçlendiği görülmektedir.

Kopenhag Kriterleri ile örtüşüyor
Bu durum, ‘Kopenhag Kriterleri’nin özü ve mesajıyla da örtüşüyor. Dolayısıyla, son ‘ilerleme raporu’nda dile getirilen Alevi sorununun, ancak demokrasiyle çözülebileceği, bunun için de ‘sivil toplum kurumlarının istikrarının’ bir önkoşul olduğu söylenebilir.
Bir toplumun içindeki dini gruplar, onlar arasındaki ilişkilerden kaynaklanan sorunları da beraberinde getirir. Sorunların ulaştığı en uç nokta, gruplar arasındaki çatışmalardır. Her ne kadar bazı sosyolojik kuramlar çatışmaların, yaratacakları dinamizmle sosyal gelişmeyi artırıcı olduğunu öne sürse de, bizce tersi doğrudur; yani çatışmalar, toplumu ve sosyal ilişkileri zayıflatıcı bir sonuç getirir.

Entegrasyon nasıl sağlanacak?
Antropolojik açıdan, bir toplumun iki önemli grubu arasında görülen en önemli sorun, karşılıklı sosyal entegrasyonun nasıl sağlanacağıdır. Burada, ilgili grupların birbirlerini tanıyabilmeleri, kendi kimlikleriyle algılayabilmeleri, gerçek kimliğe dayanan bir imaj oluşturabilmeleri, sağlıklı bir çözümde büyük önem taşır. Karmaşık toplumlar, devlet esasına göre örgütlenmişlerdir. Devlet, bir üst örgüt olarak, tüm sosyal kurumlar ve örgütler arasındaki ilişkileri düzenler; yazılı hukuk kurallarıyla bunları koordine ve kontrol eder. Devletin en önemli görevleri veya temel fonksiyonları, var olan ya da olası gruplar arasında, hukuk yoluyla dengeyi-eşitliği kurabilmek; bireyin ait olduğu cemaate-gruba özgü kimliğini reddetmeden, onda yurttaşlık kavramının-kimliğinin geliş(tiril)mesine zemin sağlayabilmektir. Devlet, cemaatler gruplar arasındaki ilişkilerde ve entegrasyonda dengeli, eşit uzaklıkta ve yakınlıkta olduğu ölçüde demokrasi yerleşir, toplum güçlenir.

Sonuç olarak
Bu anlamda, sosyal sorunların ve tabii ki çatışmaların en aza indirildiği bir toplum modeli, sosyal entegrasyon, denge ve hukuki eşitlik üzerine bina edildiğinde oluşturulabilir. Avrupa Birliği’nin de özünde yatan ‘değerler’in açılımı kanaatimizce bundan ibarettir.
Dr. İsmail Engin: Türkiye-Almanya Bilim ve Araştırma Toplumu/Berlin

AVRUPA BİRLİĞİ, ALEVİ DİYANETİ VE “ALEVİ İSLAM İNANCI”

0

Ali BALKIZ
AVRUPA BİRLİĞİ, ALEVİ DİYANETİ VE “ALEVİ İSLAM İNANCI”

Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye ilişkin 2003 ilerleme raporu yayınlandı.

Bu uzun raporda, ‘Siyasi Kriterler’ ara başligi altinda Alevilerle ilgili bir tek cümle var. O da şu: “Alevilerin Diyanet Işleri ve Ulusal Egitim Sistemi içinde taninmamasi.”

Yıllar itibariyle geriye doğru baktığımızda bu raporlarda Alevilere ilişkin değiniler şöyle:

2000 Raporu:

“Alevilere yönelik resmi yaklaşimda herhangi bir degişiklik olmadigi görülmektedir. Alevilerin şikayetleri, sadece Sünni camileri ve dinsel vakiflarin inşasi için mali destek saglanmasi yaninda, okullarda ve ders kitaplarinda Alevi kimligini yansitmayan zorunlu din egitimi verilmesi üzerine yogunlaşmaktadir. Bu konular son derece hassastir, ancak bunlar hakkinda açik bir tartişmaya girmek mümkün olmalidir.”

2001 Raporu: (Din Özgürlüğü başlığı altında)

“Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumlarında iyileşme olmamıştır. Alevilere yönelik resmi yaklaşım değişmemiştir. Alevilerin sorunlarına Diyanet İşleri Başkanlığı’nca ilgi gösterilmemiştir. Alevilerin şikayetleri, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini tanımayan zorunlu din eğitimi verilmesiyle ve sadece Sünni camileri ve dinsel vakıfları için mali destek sağlanmasıyla ilgilidir.”

2002 Raporu: (Medeni ve Siyasi Haklar başligi altinda)

“Şubat ayinda, Alevi ve Bektaşi Oluşumlari Birligi Kültür Dernegi, Anayasa’nin 14. ve 24. Maddeleri ve Dernekler Kanunu’nun 5. maddesi uyarinca, Müslüman dini topluluklarina atif yapacak şekilde Alevi veya Bektaşi adi altinda dernek kurulamayacagi gerekçesiyle feshedilmiştir. Dernegin başvurusu üzerine, kararin uygulanmasi, Yargitay kararina kadar bekletilmektedir.

Bu dört rapordan çıkartılacak ortak sonuçlara göre; Alevilerin talepleri şöyleymiş:

·        Maddi destek istiyorlar.
·        Zorunlu Din Dersleri kapsamında, kendi kimliklerinin de tanınmasını ve öğretilmesini istiyorlar.
·        Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil hakkı istiyorlar.

Oysa Aleviler bunları istemiyor.
Onlar laiklik istiyor.
Yani devletin bu alandan elini çekmesini istiyor.

Bu, bir bakıma şu anlama gelir: Laik devlet anlayışında DİB gibi bir kurum olmaz. Zorunlu Din Dersleri gibi bir ders olmaz. Din, bireylerle inandıkları şey arasındaki öznel bir ilişkidir. Kamusal bir alan değildir. Ne devlet dini zabt-ü rabt altına almaya girişmelidir, ne de bir zamanların Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun’un söylediği gibi “Dinin hizmetinde bir devlet” olmalıdır.

Din hizmetinden kim yararlanıyorsa, bu hizmet karşılığında vergisini de o ödemelidir. Tıpkı AB ülkelerindeki Kilise vergisi gibi, tıpkı İstanbul Boğaz Köprüsünden kim geçiyorsa geçiş ücretini onun ödediği gibi.

Devlet ne camiye para yatırmalı, ne cemevine, ne hocaya maaş ödemeli, ne dedeye… Ne okullarda Sünniliği öğretmeli, ne Aleviliği. Öğretecekse Dinler Tarihini, Teolojiyi, Din Felsefesini, Din Sosyolojisini öğretmeli. O da zorunlu değil, seçmeli olmalı. Tıpkı AB ülkelerinde olduğu gibi.

AB, İlerleme Raporlarında MGK’nın durumunu eleştiri konusu yaparken, bunu AB’ye üyelik için neredeyse baş koşullardan biri sayarken, Diyanet’in durumuna hiç değinmiyor, böyle bir kurumun varlığı nedense onları hiç rahatsız etmiyor.

Cem Vakfı’nın geçtiğimiz günlerde İstanbul’da topladığı AKP destekli, “Alevi-Bektaşi-Mevlevi İnanç Önderleri Toplantısı”ndan çıkartılan ve asla Alevileri temsil etmeyen “Alevi Diyaneti” oluşturma kararı da AB’nin konuya ilişkin önerileriyle örtüşüyor. Bu girişimin arkasındaki güçlerden biri de AKP’dir. Şeriata giden yolda Alevileri de kendilerine suç ortağı yapmak istiyorlar gönüllü işbirlikçileri aracılığıyla.

Aleviler bir Diyanet’ten kurtulmaya çalışırlarken, ikinci bir Diyanetle uğraşmak zorunda kalacaklar.

Alevilik yüzyıllardır bu topraklarda varlığını sürdürebilmişse; bunu resmi bir üniforma giymemiş olmasına borçludur. Alevi Diyaneti, Aleviliği dondurur. Aleviliğe ilmihal yazmak, ona yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. O canlı bir organizmadır, her çağda varolabilen, gelişebilen dönüşebilen… Dede’nin nefesi, ozanın sazıdır onu yaşatan… İnsanı yaşamın merkezine koyan temel felsefesidir…

Aleviliğin kent koşullarında poyraza açık hale geldiği doğrudur. Ama bunu gidermenin yolu Alevi Diyaneti değil, sivil örgütlenmelerdir. Sayıları yüzleri aşmış olan dernek ve vakıflar da bu amaçla oluşturulmuştur. ABKB ve ABF siyasi iktidarların ve başsavcıların karşı çıkmalarına karşın kurabilmişlerdir. Bu önemli bir kazanımdır. Harcayacak bir enerjimiz varsa bu tür sivil örgütlenmelerin daha da iyileştirilmesine hasredilmelidir. AB de Alevilere ilişkin bir önermede bulunacaksa, bu; laikliği daha da zedeleyecek değil, onun evrensel ilkelerini gözetecek biçimde olmalıdır.

AKP ise ne iyi ki, kendisine Aleviler içinden başka partner bulamayacaktir.

AB’nin  düştügü hatalardan belki de en büyügü; Aleviligi tarif etmeye kalkişmasidir.

         2001 ilerleme raporunda Aleviliği “ Sünni olmayan Müslüman topluluklardan” kategorisinde ele alıyor.

         Bir kez AB’ nin böyle bir görevi olmamalı.

         Belli ki; Cem Vakfı’ nın “ Alevi İslam inancı” tanımından etkilenmişler.

         İşin aslına bakacak olursak; (ki bu konuda kitaplar yazılsa yeridir, kaldı ki yazılmıştır.) değerli okuyucuları Hacı Bektaş Dergahını (müzeyi) bir kez daha bakan değil, gören gözlerle ziyaret etmeye davet ediyorum.

         Milyonlarca Alevi yurttaşlarimiz, bir çogu defalarca Hünkari ziyaret etmişlerdir.

         Ziyaretçilerin yolu önce Aşevine düşer, Kara Kazani görürler. Hani şu kimin nesi varsa ( az olandan az, çok olandan çok) bir avuç bulgurdan bir kaşik tereyagindan, bir koça kadar getirip içine kattiklari, pişirip eşit olarak paylaştiklari Kara Kazan…..

         Sonra Hünkar’ ın  sandukasının olduğu bölüme başlarını eğerek girer diz çöker ve tavaf ederler, sandukanın üstündeki şalları öper, yüzlerine gözlerine sürer, “Medet Ya Hünkar” derler. Dertlerine deva, ürünlerine bereket, müşküllerine kolaylık, ülkeye barış, insanlığa esenlik dilerler. Tavafı tamamlayınca, yine diz üstü, arka arka giderek, girdikleri gibi aynı saygıyla bölümden dışarı çıkarlar.

         Çıkışta hemen sağda, arka bölümdeki erenlerin mezarını salon bölümünden ayıran parmaklıkların üstüne asılmış 40×50 cm boyutlarında cam ile kaplanmış bir tablo görürler. Zamanın hattat ustası tarafından dizayn edilmiş ve uzaktan bakınca bir insan yüzünü andıran bu tabloda Arapça harfleri fark ederler. Bilenler okuyunca; okudukları şey şudur; “Ya Allah Ya Muhammet Ya Ali”

         Bakanlar değil de; görenler hemen şunu anlayacaklardır: Alevi, kutsal kabul ettiği bu üç olgunun bir insanda tecelli ettiğine inanıyor.

         “Benim kabem insandır” ilkesinin hat sanatı yoluyla bir ifadesidir bu tablo.
         Yoluna devam edince ziyaretçi, camekanlarda sergilenen teslim taşlarini ve takkeleri (taç) görecektir. Bektaşi Babalarinin, tarikat içindeki konularini (rütbelerini) gösteren ve 12 dilimli olan bu objeler yol içindeki siniflanmanin işaretidir.  Dedebaba Halifebaba, Derviş veya Rehber, Pir,  Mürşit  gibi….  Hemen anlayacaktir ziyaretçi, Alevi-Bektaşilikte yol gösterenler bir siniftir. Tipki Hiristiyanliktaki Ruhban sinifi gibi. Ayni ziyaretçi elbette şunu biliyordu; sonradan Alevi olunmaz, Alevi dogulur. Dedelik babadan ogulla geçer, babalik liyakat ve seçimle  olur.

         Bir sonraki bölümde ziyaretçi, Dergahın kalbine ulaşacaktır. Giderek daralarak göğe yükselen on iki dilimli, ahşap tavanın örttüğü meydan evinde ziyaretçi neler görecektir?
         12 Hizmetin temsilcileri aynı tablodadır. Bu bir resimdir. Horasan postunda Hünkar Hacı Bektaş Veli oturmaktadır. Sonra sırasıyla; Seyit Ali Sultan, Balım Sultan, Kaygusuz Sultan, Kamber Ali Sultan, Sarı İsmail Sultan, Karadonlı Can Baba, Hacim Sultan, Şehşazeli, İbrahim Aleyhisselam, Abdal Musa ve Hızır Aleyisselam.

         Ayrıca; Kaygusuz Abdal, Kazak Abdal, Veysel Karani, Hüseyni Taclı Seyit Ali Sultan, Sarı İsmail tabloları…  HZ. Ali ‘nin cenazesi tablosu: Devenin sırtında tabuttaki kendisi, deveyi çeken kendisi, izleyen kendisi ve Hacı Bektaş Veli ve Halifeleri tablosu, üstelik bu kırk Halifeden biri de bayan.
         Bir sonraki bölümde ise ziyaretçilerin görecekleri şeyler; kadüm, çalpare, nefir, meydan sazi, saz, cura, tambur gibi müzik aletleridir.
         Bu bölümden çıkış koridorlarında, Nevşehir Müzesine taşınmamış olsalardı, ziyaretçilerin görecekleri şeyler; şarap küfeleri ve badeler olacaktı.
         Sanırım ziyaretçimiz bu turu tamamladığında derin bir duygu yoğunluğu yaşayacaktır. Zira Hünkarı evinde ziyaret etmiştir; Ve elbette düşünecektir:
         Ben bu serçermede neler gördüm?
         Gördüğüm şeylerin bir teki bile İslamiyeti çağrıştırıyor mu?
         Yoksa bunların tümü İslamiyetin memnu addettiği (yasak saydığı) şeyler miydi?..    
         “Alevi-İslam inancı” diye uyduruk bir tez türetenlerle “Sünni olmayan Müslüman topluluklardan olan Aleviler” tanımlamasını yapan AB uzmanlarını ellerinden tutup şu dergahı baştan aşağıya gezdirsek mi?… Ne Yapsak?…

Alevilik İslam’ın farklı yorumudur Cemal Şener

0

Alevilik İslam’ın farklı yorumudur

Son günlerdeki ‘Alevilik’ tartışmasına ünlü Alevi araştırmacı Cemal Şener de katıldı.

Alevi-Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Doğan’ın “Alevilik İslamiyet’in dışındadır” sözüyle başlayan tartışmada ünlü Alevi yazar Cemal Şener de söz aldı: “Doğan’ın aslında söylediğinin ne anlama geldiğinin bilincinde olduğunu sanmıyorum.”

  • Aleviliği İslamiyet’in dışına itmek art niyet değilse, bilgisizliktir
  • Nüfus cüzdanına “Alevi” yazma isteği bir tepkidir, ama doğru değil
  • Alevilik, İslamiyet’in Türkçe konuşmasıdır.

Alevilik İslamiyet’in Türkçesidir

Araştırmacı yazar Cemal Şener, Alevilik İslamiyet’in farklı yorumudur diyor “Aksini düşünmek art niyet değilse bilgisizliktir” Türk Müslümanlığı kavramı denildiği zaman Aleviler’i ifadede yetersiz kalırız çünkü bu sadece 4 mezhebi kabul eder.

  • Nüfus cüzdanına “Alevi” yazılması isteğini nasıl karşılıyorsunuz?
    -O isteğin bugüne kadar yapılanların bir tepkisi olduğunu düşünüyorum. Aleviler’in kendilerini özgürce ifade edememelerine karşı gelişen bir tepki. Ama doğru değil.
  • Neden?
    -O zaman kalkıp Sünniler de yazsın, “şafi” diye de yazılsın. Türkiye’de İslamiyet’i kabul eden herkesi mezheplerine göre ayırmak lazım. Bu da birliğe yönelik olmaz, ayrılığa yönelik olur. Bu yüzden doğru bulmuyorum.
  • Sizce eskisine oranla Alevi-Sünni ayrımcılığı hangi noktada?
    -Uzunca yıllar aleviler kendilerini istedikleri gibi özgürce ifade edemediler. Günümüzde artık Aleviler rahatça konuşmak, kendilerini anlatmak ve ifade edilmek istiyorlar. Bugünkü talepler bu yüzden biraz ön plana çıkıyor. Düşünsenize Türkiye’de araştırmalara göre, aşağı yukarı 20 milyon kadar Alevi var. Hala okullarda Alevilik okutulmuyor, kitaplarda bile yok. Her alanda ayrımcılık sürüyor.
  • Özellikle hangi alanlarda ayrımcılık var?
    -Aleviler daha çocukken bunu yaşamaya başlıyor. Toplumda camiye gitmeyen kişi kötü algılanıyor. Tabii eskiye oranla bu durum biraz daha iyi. Yine de Alevi olduğu için işten atılan, terfisi yapılmayan devlet kademesinde asla yükselemeyen kişiler çoğunlukta. Özellikle polis ve asker camiasında.
  • Son günlerde “Alevilik İslamiyet’in bir parçası mıdır, değil midir?” tartışmaları var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
    -Alevilik İslamiyet’in farklı bir yorumudur. İslamiyet’in Ali yandaşlığıdır. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra hilafet meselesi gündeme gelmiştir. Hz. Ali’yi tutanlara tarihsel süreç içerisinde Aleviler dendi. Bir de Ali’ye karşı olanlar vardı. O gün onlar Hz. Muhammed’in hilafetini kendilerinin olması gerektiğini savunanlardı. Onlar Ebubekir, Osman ve Ömer kanadıydı. O nedenle Alevilik İslamiyet’in içerisindedir. Türkler’e gelince, Türkler’in İslam’la tanışması doğuşundan 300 yıl sonra oldu. İslam Türkistan’a Arap ordularının marifetiyle gitmiştir. Türkler İslamiyet’in Ali yandaşlığını tuttular.
  • Türkmenler’den mi bahsediyoruz?
    -Evet. Süreç içerisinde kendi geçmiş tarihleriyle birleştirerek yeni bir yorum getirdiler. Alevilik İslam içerisinde Türklerin Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli önderliğindeki bir yorumdur. Alevilik Türkler’in İslamiyet’i yorumlama tarzıdır. İslamiyet’in Türkçe konuşmasıdır. Şimdi kalkıp da Aleviliği İslamiyet’in dışına itmek eğer art niyet değilse büyük bilgisizliktir.
  • Sizin bir cümleniz var. Diyorsunuz ki “Türk Müslümanlığı kavramı Aleviler’i ifadede yetersiz kalır” Bu ne demek peki?
    -Türk müslümanlığı denilince içinde sadece sünnilik vardır. Yani Alevi İslam ya da Türk Aleviliği denilince bir sorun yoktur ama sadece “müslümanım” denildiği zaman sadece dört mezhebi kabul eder. Bunların içinde Alevilik yoktur. İşte o noktada yetersiz kalır diyorum. Diğer dinlerde de bunun örneklerine rastlayabiliyoruz. Örneğin dini yayan bir peygamber vardır, peygamberin vefatından sonra mezhepler ve tarikatlar türer. Bu mezhep ve tarikatlar o günün yorum tarzlarıdır. İslamiyet’in de başına gelmiştir bu durum. İşte bu anlamda Alevilik İslamiyet’in farklı bir yorumudur.
  • Alevilik İslamiyet’in dışında derken bunu mu kastediyorlar yani?
  • Şimdiye kadar Alevilik meşru görülmediği için, sünnilik ve şafilik resmi mezhepler olarak gözüktüğü için Aleviler böyle tepki veriyorlar. Bu sözü söyleyen Ali Doğan bile aslında söylediğinin o anlama geldiğinin bilincinde değil. “Alevilik İslamiyet dışındadır derken acaba farklı bir Allah’ı, Peygamberi, kitabı mı olan bir dini kastediyorsunuz” diye sorulduğunda “Hayır” diyeceğine eminim.
  • Aleviler Müslümanlığın beş şartını yerine getirmiyor diye bir düşünce yaygın. Nedir gerçekten fark?
    -Aleviler’in ibadeti biliyorsunuz Cem Töreni’dir. Dedenin önderliğinde kadın ve erkeğin birlikte olduğu bir törendir bu. Bağlama eşliğindeki töreni nefeslerle yaparlar. Sünnilikte ise ibadet camidedir. Ama Kuran’ı Kerim’de bu yoktur.
  • Cami mi yoktur?
    -Kuran’ı Kerim’de beş vakit namaz ya da camide ibadet yoktur. Beş vakit namaz ve cami İslamiyet’in sonraki dönemlerinde İslam’a özellikle Emeviler tarafından konulmuş özelliklerdir. Aleviler bu yüzden ibadetlerini kadın erkek Cem dergahlarında yaparlar. İbadet esnasında kadın erkek beraber oldukları için de diğer Müslümanlar tarafından yadırganırlar. Cami kadınlara yasaktır. İslamiyet kadın erkek herkesin dinidir ama kadınlar erkekler gibi camide ibadet yapamaz. Aleviler kadın erkek beraber semah dönerler. Caminin kadınlara yasak olduğu bir toplumda Cem evinde kadınla erkeğin birlikte bulunması yanlış yorumlara yol açmıştır. Biliyorsunuz, mum söndü gibi…
  • Ya ana- bacı tanımama cümlesi?
    -Tabii o da oradan. Yani kadınla erkeğin göz göze bakmasını zina sayan bir anlayış kadın ve erkeğin beraber ibadet yapmasını normal karşılayamaz. Bütün dinlerde bu ayrılık var aslında. Musevilikte kadın anlayışı çok farklı. Yine kadın anlayışı, Hıristiyanlıkta Protestan ve Katolik olarak çok farklı. Yani birileri çıkıp Protestanlığı ayrı din diye ilan etse çok da anormal sayılmaz. Alevilik de öyle. Alevilik İslamiyet’in en eşitlikçi, özgürlükçü ve bölüşümcü aydınlanmacı yorumudur.
  • Alevilikteki en ilerici anlayış nedir sizce?
    -“620 yıllarının Bedevi-Arap toplumu için konan kurallarla bugünkü dünya yönetilemez ve izah edilemez” diyor Aleviler. Şimdi zaman zaman Sünniler “Aleviler’e İslamiyet’in bütün kurallarına uymuyorsunuz” diyor. Kim uyuyor ki? Sünniler miras meselesine uyuyorlar mı?
  • Cem Evi Aleviler’in camisi midir?
    -Eskiden ibadetler evlerde yapılırdı. Cem Evi yoktu. Alevi köylerine dedeler geldiği zaman büyükçe bir ev seçilirdi ve orada ibadet edilirdi. Kente göç nedeniyle evlerde bu sorun çözülemeyince işte ortaya Cem Evleri çıktı.
  • İbadet esnasında ne yapılır? Örneğin dua edilir mi, hangi dilde edilir?
    -Dede herkesin görebileceği bir yere oturur. Kadın ve erkek canlar mekanı doldururlar. Yan yana oturulur ve duaya başlanır. Dualar Türkçe’dir. Aleviler Türkçe ibadet yapar
  • Peki Türk olmayan Aleviler? Örneğin Arnavutlar?
    -Onlar bile ibadetlerini Türkçe yaparlar. Nefesler Türkçe okunur. Mesela Kerbela Olayı, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin hayatıyla ilgili nefesler bağlama eşliğinde söylenir. Zaman zaman tek tek aşıkların söylediği nefesler olur. Bell bir aşamada kadın ve erkek canların birlikte döndükleri semah yaşanır. Ardından lokmalar dağıtılır, kurban kesilir ve dualarla tören kapatılır.
  • Ne sıklıkta bir yapılır bu törenler?
    -İlla beş vakit yapacaksınız diye bir şey yok. Genellikle Türkmenler üretimin az olduğu sonbahar ve kış aylarında yaparlar. Perşembe akşamları tercih edilir. Hz. Ali’nin inancına göre Kuran’ı Kerim’de bunun süresi, mekanı, sayısı yoktur. Alevi hayatının tümü ibadettir.

SABAH – 04/10/2004 – Alevilik İslamiyet’in Türkçesidir
http://www.sabah.com.tr/gnd103.html

17 yıllık çalışma

Cemal Şener, araştırmacı, yazar Erzincan doğumlu. İlk orta ve liseyi Erzincan’da bitirmiş. “O zamanlar büyüyünce avukat olmak isterdim” diyor. “Avukat olacak Aleviler’e yapılan yanlışları düzeltecektim”. Şener avukat olmamış ama İstanbul Üniversitesi’nde sosyal antropoloji okumuş. Daha sonra yine aynı üniversitenin İktisat Bölümü’nde yüksek lisans yapmış. Alevilik üzerine doktora çalışmasını sürdürürken YÖK nedeniyle Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki görevinden ayrılmış. Yaklaşık 17 yılı aşkın bir süredir Alevilik üzerine çalışmalar yapan Şener’in bu konuda yazılmış bir çok kitabı var. Cemal Şener ile son günlerde tekrar gündeme oturan “Alevilik İslamiyet’in bir parçası mıdır değil midir?” tartışmasını konuştuk. Şener “Alevilik İslamiyet’in farklı bir yorumudur, hatta en eşitlikçi, özgürlükçü, aydınlanmacı yorumudur” diyor.
SABAH – 04/10/2004 – 17 yıllık çalışma
http://www.sabah.com.tr/gnd104.html

Laikliğin bekçisi Aleviler’dir

İslam coğrafyasında eğer laiklik kör ya da topal da olsa Türkiye’de yürüyorsa bunun arkasında Aleviler’in büyük payı vardır. Türkiye laik ve cumhuriyetle yönetilen tek ülke olmasını Alevilere borçludur. Örneğin Türkiye Avrupa Birliği’ne girmek istiyor. İslamiyetin Yahudilik ve Hıristiyanlık hakkındaki düşünceleri değişmeden girersek sahtekarlık yapmış oluruz. Çünkü iki tarafı da düşman gören bir yapıdan bahsediyoruz. Siz düşman gördüğünüz bir adamla aynı devleti kurabilir misiniz? Sahtekarlık yapılıyor bu konuda. Aleviliğin anlayışında ise gavur yoktur. Yani şu kötü bu cehennemlik diye bir ayrım yapılmaz. Aleviliğin terminolojisinde gavur-müslüman kategorisi yoktur. Hırıstiyanlıkta rönesans reform neyse İslamiyet’te de Alevilik odur. Alevi kendisine yönelik kötülük camiden geldiği için camiye karşıdır. Tarih boyunca camideki o tutuculuk Alevinin hayatına malolmuştur.

http://www.sabah.com.tr/gnd105.html
SABAH – 04/10/2004 – Laikliğin bekçisi Aleviler’dir

Alevi Akademisi Yönetim Kurulu

0

Alevi Sorunu ve Demokratik Çözümü

Alevi sorununun çözümüne ilişkin farklı görüş ve önerilerin bulunduğu herkesçe biliniyor. Bunlardan hangisinin toplumumuzun tarihsel, inançsal, kültürel çeşitli boyutlarını gözeterek düşünüldüğü konusunda kafaların yeterince net olduğunu söylemek güç.

Kimileri, Türkiye’nin gerçek anlamda laik, demokratik bir hukuk devletinin yapılandırılması yolunda aldığı mesafeyi, şu anda bulunduğu noktayı ve demokratikleşme sürecine uygun düşecek tutumu dikkate almadan; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın halihazırdaki anti-demokratik, hakça olmayan konumunu güçlendirici bir tutum sergilemekte. ״Devlet Diyanet’ten elini çekmek istemiyor״ bahanesinin arkasına sığınmayı adet haline getirenlerin, haklı görülebilecek hiçbir gerekçelerinin olmadığı da ortada. Ayrıca bu tutum; Alevilerin yıllardan beri savuna geldikleri demokratik istemlerine, ülkenin demokratikleşmesi yönünde çaba gösteren kişi, kurum ve toplum kesimlerinin gütmekte oldukları amaç ve hedeflere de uygun düşmüyor.

Kimileri de, bilerek ya da bilmeyerek, deyim yerindeyse, çözümsüzlüğü bir çözüm gibi sunmaya çalışmakta. Laik, demokratik bir hukuk devletinde, yurttaşların inanç özgürlüğünün güvence altına alınmış olmasına bağlı olarak, kendi inanç ve ibadet kurumlarını oluşturmak gibi bir hak ve ihtiyaçları yokmuşçasına hareket etmekte, dernekleri, inanç kurumları yerine koyma gafletini yaşamaya devam etmek istemektedirler.

Tam da bu koşullarda, bir ihtisas organı olarak Alevi Akademisi de, birkaç yıldan beri ve çeşitli vesilelerle suna geldiği görüş ve önerilerini, bir kez daha kamuoyuna açıklamayı başlıca görev saymaktadır.

Son yıllarda gözlemlenen olumlu bazı gelişmelere rağmen Alevilik, Türkiye’nin hala çözüm bekleyen başlıca sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Dahası Cumhuriyet’imizi koruyup güçlendirmek, gerçekten demokratik ve gerçekten laik bir toplumsal yapılanmayı sağlamak; insan hakları ve hukuk devleti kavramlarını yerli yerine oturtmak amaç ve çabası içinde olan tüm kişi, kurum ve yurttaşlarımızın ortak sorunudur bu.

Gerçek böyleyken bunun, Türkiye Cumhuriyeti’nin 80’inci yılını doldurmak üzere olduğu bu günlerde, gündemdeki yerini ve önemini hala koruyor olması, neresinden bakılırsa bakılsın üzücü olduğu kadar düşündürücüdür de. Çağdaş değerlere, ileri ve daha gelişkin yaşam anlayışına, hukuk devletine, demokratik ve laik Cumhuriyet’e bu denli içten bağlı 25 milyon Alevi’nin inanç ve ibadetinin gereklerini serbestçe yerine getirmekten mahrum bırakılmaya devam edilmesi kabul edilir bir durum değildir. Bunun bir an önce çözüme kavuşturulması her bakımdan artık kaçınılmaz bir hal almıştır.

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının üçte-birini oluşturan Alevi toplumunun ve de çağdaş değerlerin savunucusu kişi ve kesimlerin, Sünni Diyanet’e tanınmaya devam edilen maddi ve manevi imtiyazı, resmi konum ve işlevleri -hangi siyasal hesap ve gerekçeler öne sürülürse sürülsün -görmezlikten gelmeleri, bu haksızlığı sineye çekmeleri artık beklenmemelidir. Bu durum sadece biz Aleviler bakımından değil, çağa ayak uydurma, AB’ye girme çabaları tüm Türkiye için de önemli bir sorun oluşturmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; inancı ne olursa olsun ayırımsız tüm yurttaşlarının inanç ve ibadet özgürlüklerini Anayasal ve yasal güvence altına almalı, dini inançlar karşısında eşit mesafede durmayı, tarafsız davranmayı mutlaka başarmalıdır. Bu bağlamda Sünni Diyanet’le olan her türlü maddi ve manevi koruyuculuktan elini ve desteğini çekmelidir. Devletçe Diyanet’e sağlanmış olan mal ve akarı kamulaştırmalı, başta Aleviler olmak üzere isteyen her kesin kendi merkezi inanç kurumunu serbestçe oluşturmasına yasal ve yönetsel olanak sağlanmalı, çağdaş, laik ve demokratik bir yeniden yapılanmaya gitmelidir.

Bu; dinsel kurum ve kuruluşların mali, hukuksal ve yönetsel denetimini Devlet’in kendi inisiyatifinde tutmasına asla engel değildir. Diyanet İşleri Teşkilatı’nı idari bünye kapsamında tutmakta ısrar edenlerin makul ve geçerli herhangi bir nedenleri artık kalmamıştır. Bunun gerçekten çağdaş, gerçekten laik ve demokratik bir hukuk devleti olmanın ön koşulu haline geldiği artık görülmeli, gerekli yasal önlemler bir an önce alınmalıdır.

Bir demokratik ve laik hukuk devleti olmanın gerektirdiği tutum böyle olmakla birlikte; Diyanet İşleri Teşkilatı’nın daha bir süre devamında hala ısrar ediliyorsa, o zaman Aleviler’in kuracakları merkezi dini inisiyatife de Devlet Bütçesi’nden hakkaniyet ölçüleri içinde gerekli pay ayrılmalıdır. Bunun; gerçekten demokratik ve laik Cumhuriyet özlemiyle bağdaşmadığı inancını taşımakla birlikte, halihazırdaki resmi tutum ve politikaları gözeterek böyle bir öneride bulunmayı da, güncel ve gerçekçi bir tavır olarak değerlendirmekteyiz.

Bir kez daha vurgulamak gerekirse, söz konusu dini kurum ve kuruluşların adı, niteliği ve konumu ne olursa olsun; mali, idari ve hukuksal tasarrufları, mutlaka Devlet’in denetimine tabi olmalı; Devlet, yurttaşlarının, inanç ve ibadet özgürlüğünü yasal güvence altına almakla yetinmelidir.

Hak-Muhammed-Ali Yolu:

Alevilik; tarih boyunca Hak-Muhammed-Ali Yolu olarak bilinen, Ehl-i Beyt, Oniki İmam, Seyyid-i Saadet Ocakları ve Bektaşi Babaları öncülüğünde yoluna devam eden bir inancın adıdır. Bu temel üzerinde kurulup gelişen oldukça zengin bir edebiyatın, derin ve köklü bir tasavvuf ve felsefenin, insan merkezli bir yol ve erkânın, toleransı, gönüllü katılımı ve sevgiyi önde tutan, bir yaşam anlayışının sahibi ve savunucusudur.

İnsan’ı Hakk’ın tecelligâhı kabul etmiş, ancak kendini bilmekle Hakk’ın bilinebileceğini savunarak Dört Kapı-Kırk Makam dizgesini izlemiş; tüm varlığı Hakk’ın tezahürü olarak görmüş; İslam’ı Tanrı mesajlarının son halkası ve Peygamber’ini de son Peygamber olarak algılayıp velâyet kavramını benimseyerek hakikatın sürekliliğini sağlamıştır. Bunun doğal sonucu olarak insanlar arasında din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin, ilahi hakikatin ezel ve ebed arasındaki bitmez tükenmez ışığının yolcusu olmuştur. Bu anlayış onun, donup kalan değil, özünü koruyarak zamana ve çağa göre kendisini yenileyip zenginleştiren esas ve temel dinamiğin kaynağı olmaya devam etmektedir.

Alevilik; tarihi boyunca kendisini İslam’ın Özü olarak görmüş ve savunmuştur. Bunun aksini söylemiş tek bir Dede’yi, bir Bektaşi Baba’yı, bir şair ve mutasavvıfımızı kimse gösteremez. Ancak inanç ve düşünce önderlerimiz, Sünni İslam’ı onaylamamış, onu ölçü alarak Aleviliği tanımlamamış, tüm baskı ve zorlamalara karşın inanç ve yaklaşımlarını ısrarla sürdürmeyi yeğlemişlerdir. Bu yüzdendir ki Aleviliği kendi indi ve keyfi niyetlerine, siyasal ve ideolojik tercihlerine göre yorumlamaya, Hak-Muhammed-Ali Yolu’ndan uzaklaştırmaya çabalayanları hoş karşılamamakta, herkesi sağduyulu davranmaya davet etmekte yarar görmekteyiz.

Tarih boyunca Alevilik; hiçbir zaman kendisini Sünni İslam’dan saymamış, onun perspektifini benimsemediği gibi daima farklı ve ayrı yönde hareket etmiştir. Ne inançta, ne ibadette, ne kültürel alanda, ne de yaşam anlayışı ve felsefesinde, onunla aynı çığırda yürümüş değildir. Bazı ad ve kavramların müşterek kullanıldığı doğrudur; ancak bunlara verilen anlam ve içerik bakımından Sünnilik’le temelden farklı ve ayrı durduğumuz da bir gerçektir. Ne Hak anlayışında, ne din, Kitap ve Peygamber yorumunda, ne de ibadet ve erkân kurallarında bir ve aynıyız. Tüm bu ve benzeri nedenler yüzünden, Sünni kesimi, özellikle de uleması ve yönetimleri Aleviliği, kendi tekellerinde gördükleri İslam’dan saymamış ve düşmanca bir tutum izleye gelmiştir. Yüzyıllardan beri, tüm baskı ve zorlamalara rağmen yollarımız ayrı, ibadet yerleri ve ibadet şekillerimiz ayrı olmak üzere, aynı coğrafyada yaşaya gelmişiz. Kendi inanç ve düşüncemize özgü bir yaşam tarzı, kültür, sanat ve edebiyat geliştirmişiz ve bundan en içtenlikle ve büyük bir kıvançla söz etmekteyiz.

İster içerde ister dışarıda olsun, kimi kişi ve çevrelerin, Sünniliği İslam’la özdeşleştirerek, Aleviliği de buna göre tanımlayıp konumlandırma gayretleri boşunadır ve bu tutum sorunun çözümüne katkı yerine zarar vermektedir.

Bu nedenle Devlet ve Diyanet yöneticilerinin, kimi kişi ve çevrelerin, Alevileri; Sünniler’le aynı zeminde buluşturma, görme ve gösterme politikalarının boşuna ve anlamsız olduğu artık anlaşılmış olmalıdır. Aleviliği nasılsa öyle görmeye başlamaları, gerçeği çarpıtıcı hile ve oyunlara artık bir son vermeleri, samimi istek ve beklentimizdir.

Evet, yollarımız ayrı ve hepten ters yönlere uzanmaktadır. Hiç kimse Alevileri, Diyanet’in çatısı altına girmeye zorlamasın! Orası bize, biz oraya uygun değiliz! Meselenin hal çaresi Demokratik ve laik hukuk devletinde aranmalıdır ve çağdaş yaklaşım da bunu gerektirmektedir.

Gerçekçi ve kalıcı çözüm; Devlet’in din, mezhep ve inançlara eşit mesafede durarak bu mali, idari ve hukuksal denetimle yetinmesi; kim kime nasıl ve hangi perspektiften bakıyorsa baksın, isteyen herkesin inanç ve ibadetini serbestçe yapmasını güvence altına alarak, gerçekten laik ve gerçekten demokratik bir yapılanmanın gerçekleştirilmesinde aranmalıdır.

Hakça Çözüm Nedir?

Aleviler kendi merkezi ve bağımsız inanç kurumunu serbestçe, kendi güçleriyle ve bizzat oluşturmalıdır.

Yakın zamanda kurulmuş bulunan Alevi Dernek, Vakıf, Bilim ve Eğitim kuruluşları ile üst kurumlarının, her bakımdan önemli ve taktire değer hizmetlerde bulundukları bir gerçektir. Bununla birlikte, sorunun çözüm adresinin dernek ve benzeri kuruluşlar olmadığı, olamayacağı da diğer bir gerçektir. Toplumun dini hizmetleri, ancak inanç kurumları ve inanç önderleri aracılığıyla yerine getirilir.

Merkezi ve bağımsız inanç kurumunun kurulmasında, tüm bu kurum ve kuruluşlarımızın yapıcı ve aktif bir rol üstlenerek, ciddi katkı sağlamaları, istenen ve beklenen bir tutum olacaktır. Gerek oluşum aşamasında gerekse ondan sonra, uygun yapı, konum ve koşullara sahip olanlarının, kendilerini yeniden yapılandırarak merkezi ve bağımsız inanç kurumu bünyesinde yer almaları elbette olanaksız değildir.

Alevi toplumunun oyalanmaya, yanlış ve nafile yollara sürüklenmeye, çağdaşlık ve ilericilik kamuflajı altında, kendi inanç kurumlarını oluşturmaktan vazgeçirmeye hiç kimsenin hakkı olmasa gerekir.

Merkezi ve bağımsız inanç kurumumuzun bir inisiyatif olarak oluşturulmasında, başta bir inanç sistemi olarak Aleviliğin tarih boyunca yapısı ve işleyişi, sahip olduğu temel değer ve ögeler, halihazırda yaşanmakta olan gereksinim ve koşullar, toplumumuzun geleceğine ilişkin amaç ve beklentileri esas alınmalıdır.

Bu görüş ve düşüncelerden hareketle şöyle bir yolun izlenmesinde yarar görmekteyiz:

  1. Alevilik’te; soyları itibariyle Ehl-i Beyt ve Oniki İmamlar’a dayandığı kabul edilen, El ele-el Hakk’a ikrar bağına uygun olarak talip sahibi olan, Hak-Muhammed-Ali Yolu’nun zorunlu kıldığı özelliklere sahip olup Dedelik yapmakta olan belirli sayıda Ocak temsilcileri ile Bektaşi Babalar, Nusayri din önderleri ve uygun görülen diğer Alevi kollarının seçimle gelmiş temsilcileri;
  2. Halihazırdaki Alevi kurum ve kuruluşlarının Başkan düzeyindeki temsilcileri;
  3. Bilimsel alanda yaptıkları çalışmalarla Aleviliğe katkıda bulunmuş bilim adamı, yazar, araştırmacı, saygın kişiler;

Gerekli ön çalışmalar yapıldıktan sonra, bir defaya mahsus olarak toplanacak bir Kurultay’da bir araya gelmeli ve aşağıdaki şu işleri başarılmalıdır:

a) Uygun görülecek bir ad altında ve uygun sayıda inanç temsilcisinden oluşan bir Meclis seçilmeli ve bu Meclis kendi içinden bir Yürütme organı saptamalıdır.

b) Cemevi, Dergâh vb. Alevi inanç yerleri bu kuruma bağlanmalı ve bundan böyle din hizmetlerinin buradan yönetim ve yürütümü sağlanmalıdır.

c) Bu anlam ve kapsamda, merkezi inanç kurumunun yapısını, işleyiş ve görevlerini düzenleyen bir statü ya da tüzük hazırlamalıdır.

d) Bu kurumun yasal meşruiyetinin sağlanması amacıyla kararlı bir mücadele başlatılmalıdır.

Sonuç Olarak:

Besbelli ki böyle bir çözüm, ülkeyi ve tüm yurttaşları rahatlatacak, laik ve demokratik hukuk devleti çabalarını güçlendirecektir.

Diyanet İşleri Teşkilatı’nın, demokratik ve laik Cumhuriyet’in sırtında artık taşınması güç, ağır bir kambur oluşturduğu geniş toplum kesimlerince anlaşılmaya başlanmıştır. Sünni ya da Alevi, dindar ya da dinsiz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı tüm herkesin vergi birikimlerinden oluşan Devlet Bütçesi’nden hakkı olmayan payı alıp götürmeye devam etmektedir. Bu kendisine kanunla da verilmiş olsa, bir hukuk devletinde buna daha fazla seyirci kalmaya kimsenin hakkı olmasa gerekir.

Esasen iç ve dış koşullar da laik ya da seküler bir yapılanmanın sağlanması bakımından yeterince olgunlaşmış bulunuyor.

Aleviliğin tarihsel, inançsal ve kültürel gelişimini; onu zamana ve çağa uyarlayıcı temel ilke ve dinamikleri; insanın serbestçe düşünmesi ve sonsuz yaratıcılığı, bilime ve çağdaşlaşmaya açık yapı ve yönelimlerini asla unutmadan faaliyette bulunacak bir merkezi inanç kurumunun, ülkeye ve insanlarımıza sağlayacağı yararlar hiç kuşkusuz büyük olacaktır.

Bu sayede Aleviler, yüzyıllara dayalı bir haksızlıktan kurtulacak, kültürümüz ciddi bir atılım gerçekleştirecek, ülkemiz görkemli bir vizyona kavuşacak, en önemlisi de her türlü siyasal istismarın önü kapanmış olacaktır.

Anadolu Alevileri Kültür Merkezi Berlin

0

Anadolu Alevileri Kültür Merkezi Berlin
AABF Yönetim ve Dedeler Kuruluna ve Tüm Alevi Kurum Kuruluşlarına

Konu:AABF ve Alevi Birlikleri Konfederasyonu Hazırladığı Avrupa Birliği sürecinde Aleviler Dosyası 23.10.2004 Köln.

Değerli Canlar Sayın Yöneticiler;
gerek Avrupa Birliğ ilerleme rapor sürecinde gerekse bu güne kadar yapmış olduğunuz çalışmalardan dolayı Sizleri kutluyoruz; bundan sonraki çalışmalarınızda da başarılar dileriz, ancak hazırlamış olduğunuz Avrupa Birliği sürecinde Aleviler Dosyası 23.10.2004 çalışmanızda bazı tanım ve ifadelere katılmadığımız dan dolayı; aşağıdaki hususları bilgilerinize sunarız.

Bu dosyada yazılı olan görüşler ve tezlerin Türkçe bölümlerdeki 2 cî sayfasında Alevilik Anadoluya özgü bir inançtır; anlayışınz islam dışı bir inancı çağrıştırır: bu anlatım yanlış ve eksiktir, bu görüşe katılmıyoruz.

Bizce Anadoluya özgü Alevi anlayışı; Ahmet Yesevi, Hünkar Hacı Bektaşi Veli ve Anadolu Erenleri, Kuram en iyi yorumlayan Tasavvufu ile, Felsefesiyle, Sazıyla, Semahı ile Hak Muhammed Ali nin Yolu İslamın Anadoluya özgü batini yorumudur. Alevi inancı ve Öğretisi, Felsefesi ve Kültürü bir bütündür diyoruz.

Dosyanın 6 ve 7 ci sayfasın daki tabelaya göre Alevilik tanımınızda AABF ve AABK Alevilerin Kitabı İnsandır; (Kuran değildir.) tanımı doğru bir tanım değildir.

Berlin AAKM Cem-Evi Dedeler Kurullu; biz Seyitler olarak sorumluluğumuz ve inancımız gereği diyoruz ki; HZ Muhammed, HZ Ali, On iki İmamlar ve yedi Ulularımızın bize buyurduğu gibi Ehli-Beytin Öğretileri ve imam Cafer-i Sadık’m Buyruğu bizim için yönlendirici açıklıktadır, ayrıca şu bir gerçektirki Hz-Ali ,,ben Kuran-i Natık’ım’»demiştir çünkü Kuranı ilk ezberlİyen ve öğreten insan olduğu için böyle söylemiştir, biz Aleviler de bu gerçekten ayrılamayız.

Biz Anadolu Alevileri islaram özüdür derken, Sünni İslam anlayışı ve anladığı ve Kuranı yorumladığı gibi değil; Biz Hz. Muhammedin bıraktığı iki emaneti olan Kuranı Ehli-Beytin; yorumladığı gibi yorumlayarak ve Ehli-Beyti Rehber kabul ederek, yolumuz ve İnancımız gereği, temelini Kırklar Meclisinde alan Ehli-Beyt neslinin önderliğinde ki bir batini yorumdur Alevilik diyiyonız.

Dosyanın 7 ci sayfasın da Alevilerin Kabesi Haci Bektaşi Veli Dergahı tanımlanmasına gelince;
Hünkar Haci Bektaşi Velinin Künyesi, Adı Muhammed lakabı Bektaş, sıfatı Hünkar Haci Bektaşi Veli Babası Seyyid Muhammed ibrahim es-Sani, Ataları Seyyid Musa es Sani, ibrahim Muharrem el- Mucap, İmam Musayi Kazim, İmam Cafer Sadık, İmam Muhammed Bakır, İmam Zeynei-Abidin, şah İmam Hüseyin, Hz İmam Ali. Hünkarın Künyesi Ehli-Beyit soyuna bağlıdır.
Elbetki Anadolu Erenlerin, Velilerin, Uluların, Ermişlerin, hepsinin Dergahları bizim için kutsal mekanlardır ve bu Kutsal mekanların. Alevi Kurumlarına devr edilmesi gerekir bu görüşte hemfikiriz.
Hünkar Haci Bektaşi Velinin Künyesi Ehlibeyt Soyuna bağlıysa; Alevilerin Kabesi Hacı Bektaş Veli tanımlamanız ne derece tutarlı bir tanımlama olur. suda bir gerçek ki Hünkarın, kendisinin de Haci olmak için gitigi Mekkedeki Kabedir.Sizce Hünkarın Kabesi neresidir; ve Kurbanlarımızı Kıbleyemi; hangi yöne göre kesilmesi gerekir. Meftelerimizin Cenaze Namazım hangi yöne göre kılınması gerekir, Mevtemizin Defıninde başı hangi yöne defin edilmesi gerekir: AABF ve AABK Siz Sorumlu olanlar bu yukarda belirtigimiz hizmetlerin tanımını belirlemeniz gerekmektedir.

Siz Sorumlu olanlara; diyoruzki eğer sizler ilahi Anadolu Aleviliği islamın dışında bir inançtir Kitabımız insandır diyorsanız; bir de Peygamberinizin kim olduğunu belirliyin, bu tanımı ve iddianızı Alevi Toplumuna anket yaptırın; anketin sonucuna göre çoğunluğun düşüncesiyle Anadolu Aleviliğini tanımlayın.
Alevilik islamın dışında bir inaçtir tanımı. Bizce bu tanım Türkiyede ve Avrupada olan Alevilerin bölünmelerine zemin yaratır ve Alevilerin Birliği, Merkezi tek bir gücün oluşmasına ciddi bir engel oluşturacağına inaniyoruz. Alevilerin tehlikeli bir sürece sürüklenmemesi; bölümmeİere ve parçalanmalara meydan verilmemesi için, inancımız ve sorumluğumuz gereği bir çalışmanın yapılması gerektiğine inanıyoruz.

Dosyanın 9 ci sayfasında Kürt ve Türk ifadelerin tanımı sorunların çözümü yerine zorlaştıracağı gibi tehlikeli bir ortama sürükleyebilir, Alevilerin Örgütsel yapısında yeni sorunlarla karşılaşacağı açıktir;Aynca yetmiş iki Milleti bir nazarda gören Alevi inancı, kendi bünyesinde Millet kimliğine dayalı yapılara indirgenemez ve bu terim Alevi inanç Felsefesine de bağdaşmaz.

Avrupa birliği müzakere sürecinde Alevilerin bir akıla bir dile; Alevilerin örgütsel bîr birliğe eskiden daha çok ihtiyacı vardır. Alevilerin örgütsel bölünmüşlüğü ve Alevi Kuruluşları farklı söylemleri Avrupa müzakere sürecinde sorunların çözümünde Alevi Kuruluşları Muhatap birer kurum olacağı kuşkuludur.
Bu süreçte riskler büyüktür, yapılacak demokratik eylemler de ve sorunların çözümünde Alevîlerin örgütsel sonu olma ihtİmalinide değerlendirilmelidir; bir olma diri olma Alevilerin örgütsel birliği olmasi halinde, Alevi Kuruluşları Muhatap bir kurum olacağı sorunları zayiyet vermeden çözeceğine inaniyoruz.
Sİz AABF Yöneticilerimizden bu dosyada yazılı olan görüşler ve tezlerin yukarıda ifade ettiğimiz terimlerin düzeltilmesini istiyoruz;
Ayrıca Anadolu Aleviliği islamın özüdür veya islamın dışındadır bu kargaşaya son vermeniz gerekliliğine inaniyoruz.
Yanlış terimlerle ve görüşlerle Aleviliği özünden saptırmak ve başı gövdeden Ayırmak anlayışına son verilmelidir diyoruz.
Biz Dedeler Kurulu olarak amacımız AABF Yöneticilerimizle çatışmak değil veya çalışmaları önemsiz görmek değil. Bu dosyamnın içindeki yukarda belirttiğimiz gerçekleri söylemek ve Hak Muhamed Ali bildiğimiz Aleviliğin özüne sahip cıkmaktır. Değerli Canlar: imza kanpanyası ve çalışmalarınızda basanlar diliyoroz.

Men Hasan hulki Rıza’mn bir muhubb-i aliyim.
Hamdü lillah kim hasetle kibr ü kinden haliyem
Şah Hüseyini Kerbela’nm baş açık abdaliyam
Kıblegahımdır Muhammed Secdegahımdır Ali
Şah Hatayı

Dostça selamlar.
Berlin AAKM Cem-Evi Dedeler Kurulu adına
Hüseyin Aksoy Dede Berlin den 06.11.2004

Anadolu Alevileri Kültür Merkezi
KULTURZENTRUM ANATOLISCHER ALEVITEN e.V.
Berlin AAKM – Cemevi Dedeler Kurulu
WaldemarStr. 20 • 10999 Berlin
Tel.: (030) 616 59 881 • Fax: (030) 616 65 951
www.atevitischegemeinde.de
e-mail: berlinaakm-cemevi@t-online.de

23.10.2004

Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) inançsal birlik

0

İsmail Kaygusuz
Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) inançsal birlik bağlamında kendisini yenilemeli ve yapısında değişime gitmelidir

Alevi-Bektaşi İnancı ve bu inanç toplumu üzerinde oynanan oyunlar ve inancımıza ilişkin yapılan spekülasyonlar, Hünkar’ın “bir olalım, iri olalım, diri olalım” özdeyişine daha sıkıca sarılmamızın ötesinde, bu buyruğu hayata geçirmek zorundayız. Bugün Avrupa ve Türkiye’de sayısı yüzleri aşan Alevi-Bektaşi demokratik kitle örgütleri, vakıf ve birlikleriyle Alevi toplumu ancak inançsal birlik sağlayarak, “iri ve diri”, yani her alanda canlı, güçlü ve etkin olabilir. En büyük Alevi-Bektaşi demokratik kitle örgütleri düzeyinde bulunan AABF ve ABKB’deki bazı olumsuzlukların sıkıntı yaratarak bu düzeyi düşürmekte olduğu gözlenmektedir. Bu sıkıntıların doğal olarak Alevi-Bektaşi toplumuna yansıyarak, tedirginlik yarattığı ve örgütsel birliklerin de parçalanma noktasına doğru ilerlemekte olduğu ortadadır. AABF yönetimi, bütün bu olumsuz gelişme ve sorunların aşılmasnın tartışılması bağlamında 18-19 Aralık’ta iki günlük bir genişletilmiş Yönetim Kurulu toplantısı yapılması kararı alıyor. Yazılarımızda AABF kaynaklı Alevililiğin inançsal tanımına karşı olduğumuzu ve bazı alanlarda da kendilerini eleştirdiğimizi bilen AABF yönetimi, incelik göstererek bizi bu toplantıya davet ettiler. Eleştirilerimizi ve bu sıkıntıların aşılması yönünde önerilerimizi dinlemek istediklerini bildirdiler. Önce çağrı yazısındaki bazı ifadelerden dolayı, katılmak istemediğimizi söyledikse de, birkaç telefon görüşmesinde o ifadeler düzeltildi. Ve katılmaya söz verdik. Ancak toplantıya onbeş gün kala, zaten bozuk olan sağlığım beni hastahanelere sürükledi ve toplantı tarihlerini de içine alan tedavilerim yüzünden toplantıya katılamadık. Toplantıdan önce görüş ve düşüncelerimizi, eleştiri ve önerilerimizi özetlemiş olduğumuz yazıyı kendilerine gönderdik. Aşağıda aynı yazıyı biraz kısaltarak veriyoruz:

Alevilik heterodoks İslam olarak Tanrıyı insanda ve insanı Tanırıda görme, yani Tanrı-İnsan Birliği anlayışı ve tapınma ritüelleri bağlamında kendine özgüdür

“Birkaç yıldan beri gerek Diyanet İşleri Başkanları, devlet bakanı ve gerekse Hükümetin başı Tayyip’in söylemlerine ilişkin yazdığım (internet sayfaları ve çeşitli dergilerde yayınlanan) makalelerde,“Cemevleri Alevi toplumunun tapınma yeri” olduğunu tarihsel ve yurt içi ve yurt dışında yaşayan örneklerle sıkça vurgulamış ve ayrıca özel tarihsel açıklama yapmış bir yazar olarak -fazlasıyla üzülerek- kampanyanıza imza atamıyorum. İyi de canlarım, bu çok haklı toplumsal istemin ardında, neden bir siyasi taktik uyguluyorsunuz? Neden tartışılmakta ve tepki almakta olan Alevilik tanımını, yani inancımızı dolaylı bir biçimde İslamın dışında göstererek, özgün bir inanç söylemini dayatıyorsunuz? Onun özgünlüğü Heterodoks İslam oluşundan kaynaklanmakta; dogmatik şekiciliği, tarihsel baskıcılığı, bağnazlığı, çağdışılığı ve cihad terörizmiyle İslam olarak tanınan ve tanıtılan Ortodoksizme aykırılığından dolayıdır.

Kuşkusuz biliniyor ki, bu tür bildirilerde genellikle sadece en başa dikkat çekici olarak yazılan etkileyici kitlesel talep okunur; bu nedenle belki istediğiniz sayıya ulaşacaksınız, ama dürüst bir olay olduğu söylenemz! Oysa sadece “Cemevleri Aleviliğin merkezi, Alevilerin tapınma yeri olduğu” yazılarak, yasallaştırılması istemi vurgulansaydı milyonlara ulaşabilirdiniz. Bence tutarlı ve doğru taktik buydu. Hala da zaman geçmiş değildir; yönetim kurulu, yanlış anlaşıldığına dair bir kısa acıklama yaparak, “Sünni ve Şiiliğe aykırı, yani Heterodoks İslam olarak Alevilik kendine özgü bir inançtır ve tapınma yeri de Cami değil, Cemevi’dir” biçiminde bir değişiklik yapabilir imza bildiriminde.

Alevilik İslamın dışında olamaz, bu bir yakıştırmadır

“Alevilik İslam dışıdır” tartışmasının başlatılması ve toplumun iki kampa ayrılma tehlikesiyle karşıkarşıya gelmesi AABF’nin bilgi ve ilgisi dışında gelişmedi. 1350 yıllık Alevilik tarihini ve tarihsel gerçekliklerini; Heterodoks İslam olarak Alevilik inancı temelinde oluşmuş siyasal düşünce ve ideolojilerin tarih sahnesine çıkardığı toplumsal mücadeleleri, halk hareketlerini –istemeden- yadsıma durumunda kalan ve “15 bin yıllık Anadolu toplumsal tarihinin son 800-850 yılı içine koyup, bu coğrafya ile sınırlandırarak Aleviliğin evrenselleğine zarar veren, tarihsel ve bilimsel temeli olmayan bu görüşün koskoca Alevi-Bektaşi inanç toplumunu parçalamaktan başka bir işe yaramıyacağını anlamamak hiç de zor değil.

Yıllardır Alevi hareketinden geniş toplumları ve halkları kapsayan bir siyaset yapılanması gerçekleştirmeye, ya da dönüştürmeğe çalışıyorsunuz; sizce bu mudur siyaset? Sürekli üretilen gerçekçi ve tutarlı ideolojik-taktiksel çizgilerle toplumu kazanmak, büyük birliktelikler oluşturmaktır siyaset. Ama açık söylüyeyim, ben bugün Alevi toplumunun birlikteliğini, siyaseti ikinci plana almakta görüyorum. İnanç toplumları heterojendir, çeşitli etnik ve ulusal topluluklardan oluşur; onları birbirine bağlayan inançlardır. İnanç ritüellerini, yani tapınmalarını toplumsallaştırmış ve dedelik-taliplik-rehberlik ilişkileri içinde, oniki hizmet(işbölümü), musahiplik, görülme-sorulma, dar çekme vb. tapınç kurumlarıyla bir özyönetim ve yaşam düzeni ya da yaşam biçimi oluşturmuş Alevi-Bektaşi toplumunda bu bağ çok daha güçlüdür.

Ve Alevi-Bektaşi toplumu, inancını özgürce ve ayrıntılı uygulamalarıyla yaşamak ve yüzyılların baskılarının ve gizlenmelerinin acısını çıkarmak istiyorsa bu sosyo-psikolojik olgudur, uymak zorunluğu vardır; inancına yeni yakıştırmalarla yaklaşamazsınız. Çünkü bu toplum, üçüncü halife döneminden itibaren Ali tanrısallığı ve soyunun kutsallığıyla başlayan, İslam dinini heterodoks ya da heretik bağlamda, yani bizim batıni olarak nitelediğimiz, tarih boyu İslami imparatorluk yönetimlerinin resmi dini Ortodoksizme (Sünniliğe) aykırı ve tam muhalif biçimde yorumlarken, bir yandan da girdiği, sürgüne uğradığı ve yeraltında yaşadığı bölgelerdeki çağdaşı ya da eski dinsel ve felsefi inançlardan ögeleri özümseyip zenginleştirdiği kendi heterodoks İslamını önceki toplumlardan, atalarından-dedelerinden miras almışlardır. Siz İslam değilsiniz demekle, onları kendinizden uzaklaştırmaktan başka hiçbir kazancınız olmaz. Bu da kazanç değil kayıptır. Yetmişli yılları anımsayanlarınız vardır; solcu devrimciler olarak köy ve mahalle kahvelerinde insanlara Tanrının olmadığını kanıtlama yarışına girmiştik! Halk adına yola çıktığımız için, onları biliçlendirmenin yolunun onların en yüksek değeri olan Allahı yoketmek ya da yok saymaktan geçtiğini sanırdık! Şimdi de benzer yanlışı görüyorum.

Onlar ki, kendilerini İslam dışı görerek, dinsiz ve kafir sayan ve İslamı kendisinin temsil ettiğinde ısrar eden baskıcı Sünniliğe, heterodoks anlamda Ehlibeyt, Beş İmamcı(Zeydi Aleviliği), Yedi İmamcı(İsmaili Aleviliği), Oniki İmamcı vb. İslami anlayışlarla direnmiş, Sünnileri de “İslam ve Ehlibeyt düşmanı, Yezid, İnkar, Zahid vb.”adlarla nitelemişlerdir. Onca kırımlara, kıyımlara rağmen Sünniliğe aykırı Tanrı inancı ve tapınma anlayışı içinde kendilerini (Heteredoks) İslam görmüşlerdir. Tarihsel gerçek de bu doğrultudadır.

Ne demokratik kitle örgütleri olan dernekler, birlikler vb. ne siyasal partiler ve ne de devlet toplumların inancının temellerine müdahele edebilir. Bu toplumlar adına ve onların iradesi dışında inanç belirlemesi ve tanımı yapamaz, yeni yakıştırmalar hiç getiremez. Tümüyle karşı olduğumuz bazı devlet ve hükümet yetkililerinin Türk-İslamcı anlayışla Alevilik tanımlaması ve Diyanet İşleri Başkanları ve İlahiyat Prof.larının ortodoks gözle yaptıkları Aleviliği değerlendirmelerinden bunun bir farkı yoktur.

Alevi-Bektaşi toplumu, “Allah-Muhammed-Ali” üçleminde tanrısal birliğe, “üçü bir nurdur, nuru vahiddir” biçiminde batıni yaklaşımıyla ulaştığı “vahdeti vücud”(İnsan-Tanrı birliği), “vahdet-i mevcut”(Doğa Tanrı birliği)herşey) inancını Cem tapınma kurumlarıyla, Sünnilik ve Şiilik (ortodoksizm) dışında bir İslamı (heterodoks, batıni) yaşamış, yaşıyor ve yaşamak istiyorsa buna uymak zorunluğu vardır; hiç kimse, “sen inancını yanlış biliyorsun, İslamın dışındasın sen” diyemez. Bunu sadece hasımları/düşmanları söylemiş ve söylemeyi sürdürmektedir.

Peki demokratik kitle örgütlerinin bu bağlamda yapacağı birşey yok mudur? Vardır, ama yönetimlerin değil! İnancın uygulanması sırasında efsanelerin inançsal özü kapatması durumlarında, aklın öne alınması bağlamında ve gericileşerek yaşanılan çağdan uzaklaşmayı önlemek gerektiğinde kitle örgütlerinin bünyesindeki bilim kurullarının ve uzmanların görevi başlar. Ancak onlar, tapınma eylemleri (özünü değiştirmeye kalkışmadan) için, bilgi ve iletişim çağımızın koşullarına uygun (reform niteliğinde) biçimlendirmeler sunabilir…..

Devleti yönetenler bu tehlikeli kamplaşmaya seviniyor

Aleviler arasında birliğin sağlanamamsı ve özellikle “Alevilik İslamın dışındadır” yakıştırmasının yeniden alevlenmesinin neden olduğu bu tehlikeli kamplaşma eğilimlerine en fazla sevinen Devleti yönetenler oluyor. Siz nesiniz ? Kendinizi bile tanımlayamıyorsunuz, bari biz yardım edelim diye, Diyanet’inden, Bakan’ından Başbakanı’na kadar herkes Aleviliğe bir tanım yaftası yapıştırıyor. Devlet kitap yazdırtıyor, bedeva dağıtıp, Alevilere Türk-İslam sentezci anlayışın Aleviliğini dayatıyor. Sözkonusu kitaplardan sonuncusu bu yıl Hacı Bektaş Şenliklerinde dağıtılan “Sorularla Alevilik-Bektaşilik” kitabıdır.Son yazdığımız “Kuşatma Altındaki Hacı Bektaş Dergahı ve Devletin Alevi-Bektaşi Toplumuna Kırk Soruluk Resmi Dayatması” makalemizden, ‘Kitaptan tek bir soru örneği yeter’ alt başlıklı kısmı bazı yeni bilgi ve eklerle burada okuyarak ‘Giriş Sunumunu’ tamamlayalım Bu tek soru, kitabın birinci sorusu olan “Alevilik Nedir?” Böylece kitabı siz de tanımış olacaksınız:
Kitap, Alevi halkların 14 yüzyıldır yaşamakta olduğu Allah-Muhammed-Ali birliği, Ehlibeyt-Oniki İmam kutsallığı ve batıni yorumuyla İslami inancını, yani Sünniliğe (Ortodoks İslam) aykırı gelişen Heterodoks İslamı/gayri Sünniliği, yani Aleviliği, Alevi-Bektaşilerin anladığı kavramlar dışında ve çelişkili vurgulamalarla, devletin Türk-İslam sentezci felsefeci ve iktidarın fanatik Hanefi mezhepçiliği anlayışı içinde yansıtmakta ve onu yoksaymaktadır. (Serçeşme’nin önceki sayısında bu makale yayınlandığı için, burada daha kısa tutarak, bazı karşılaştırmalar ve yeni bilgileri sunmak yeterli olacak)

Çelişkili, yanlış bilgi, ifade ve kavramlarla kafaları karıştıran, inancımızın evrenselliğini yadsıyan, basite indirgeyen ve küçümseyici cümlelerden oluşan Alevilik tanımları düzenlemesidir bu kitap. Asıl vurgulanan ise Aleviliğin, “Alevilik, Orta Asya Türk kültürünün birtakım ögelerinin, özellikle Ehlibeyt sevgisiyle bütünleşmesi sonucu oluşan ve eski Türk gelenek ve göreneklerinin canlı bir şekilde yaşatılması sürecinde ortaya çıkan bir anlayıştır”biçiminde sözde Türklere özgü oluşudur.

Aleviliği İslamın dışında ve Anadolu’da oluşmuş ve kendine özgü bir inanç olduğunu söyleyenler de farklı platformda aynı yanlışı yapıyor ve bilerek ya da bilmeyerek Türk ulusçuluğu anlayışına hizmet ediyorlar. Onlar “Alevi” sözcüğünün sadece 19.yüzyıldan itibaren Ali’ye bağlı inanç toplumunun adı olduğu yanlışında ısrar ediyorlar. Sıkılmasalar Alevilik Anadolu’da şunun şurasında 100 yıl önce ortaya çıkmıştır. Bu sürekli işlendikçe Ali ve evlatlarıyla da ilişkisi kesilecek. Onlar pek acele etmiyorlar, ama bizim “Aleviliği İslamdan dışlayanlar” çoktan yargılarını vermiş ve ilişkiyi kesmiş bulunuyorlar.. Yine bu kitabı hazırlayan “Gazi ekibine” göre gerçekte bir inanç sisteminden çok “Alevilik, kendisini ‘meşrep’, olarak ifade eden sosyo-kültürel bir yorum, bir kültür olgusu ve anlayıştır” ve bu kültür ve anlayıştan doğan “yaşayış biçimidir”. “Meşrep” sözcüğünün karşılığı, “mizaç, huy, ahlak, tabiat vb.” olarak verilir sözlüklerde. Meğer Alevilik, “ben bu toplumun huyu-mizacıyım, sosyo-kültürel bir alışkanlığıyım” diye kendisini anlatıyor da biz Aleviler farkında bile değiliz(!).Daha dün, Kasım ayının başlarında Hürriyet gazetesinde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu:

“Alevilik, İslam içinde kalan, kültürel ögelerin daha belirgin olduğu alt bir yorum ve anlayıştır. Mezhep saymak, tarihten akıp gelen bilimsel ölçütleri kullanırsak, zordur. Alevilik daha çok bizim Anadolu coğrafyasına ait bir kültürel eğilimdir” diye demeç vermişti.

Milyonların bağlı bulunduğu ve inandıkları herşeyi batıl ve sapkınlık gördüğü için inanç olarak kabul etmiyor. Böylesine bağnaz ve katı anlayışa sahip bir Diyanet’te ne yazık ki, Alevilerii temsilini isteyenler bulunmaktadır. Garip değil mi? Aleviliği İslam dışı ve Anadolu’ya özgü görenler, Diyanet ile Gazi ekibi aynı noktada buluşuyorlar. Diyanette temsilini isteyenler de Aleviliğin ortodokslaşmasına, yani assimilasyonuna hizmet etmektedirler. Alevilerin arasında bulunan her iki görüş de Alevilik inancını yokoluşa sürüklemektedir.

Alevilik İslam dışı bir inanç sistemi de değildir, Anadolu’yla da sınırlandırılamaz

Alevilik, ne İslamın dışında ve İslamdan önce ortaya çıkıp İslamdan da bazı ögeler almış ayrı bir dinsel inançtır ne de dışarıdan İslam dinine girerek Batıni özellik kazanmıştır.Alevilik, İslamın içinden çıkmış ve Ortodoks İslama aykırı gelişim göstererek, batıni yorumlarla büyük farklılıklar kazanmış olan Heterodoks İslamın yaşayan son halkası, en son temsilcisi ve bizatihi kendisidir demekte hiçbir sakınca görmüyoruz. Bölgesel değil evrensel bir gelişim göstermiştir ve Anadolu’yla da sınırlandırılamaz

Özellikle Halife Osman (644-656) döneminde gulat ve guluvlar (taşkın/azgın ve aşırılar) adı verilen Ali tanrısallığı inancıyla başlayıp; bölgesel/tarihsel din, inanç ve felsefi akımlardan bazı ögelerle birleşme/bağdaştırma yoluyla (syncretisme) sürekli yenilenen, değişik adlarla yönetimlerin resmi dinine (Ortodoks İslama, yani Sünniliğe) aykırı ve çoğu kez karşıt gelişen Heterodoks akımların tamamını kapsar Alevilik. 12.yüzyılın başlarında yazılmış Şehristani’nin al-Nihal al-Milal’ında anlattığı 100’e yakın heterodoks gruptan %90’ı anthropomorphist (insan biçimli Tanrıya inanan) ve Ali-Ehlibeyt tanrısallığını temel alan proto-Alevi kümeleşmelerdir. Özellikle İmam Bakır (ö.735) ve İmam Cafer (ö.765) çevresindeki bu proto-Alevi kümeleşmelerin büyük bir bölümü, insan biçimli Tanrı, Ali-Ehlibeyt tanrısallığı, İnsan-Tanrı birliği kavramlarını, düşünce ve inançlarını Kur’an’ın batıni (ésotérique) yorumlarından çıkarmışlardır. Buna birkaç örnek vermek yerinde olacaktır:

Sabailerin devamı olan ve 8.yüzyılın ortalarında “taşkınlar, aşırı Şii”(gali, guluw) diye nitelenen proto-Alevi gruplardan Bayaniler, Ali’nin yeryüzünde zaman zaman ortaya ortaya çıkıp kendisini gösterdiğini söylüyor. Bu olay ona göre Kur’an’daki(Sure II, Ayet 210), “Onlar, Tanrının bir buluda bürünüp, onun gölgesinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?” diyen ayetin batıni yorumuydu. Bayan’a göre Ali bir bulutla örtünmüş; sesi (nağrası) gök gürültüsü, gülüşü şimşektir.(Bugün Anadolu’da yaşlı Aleviler hala gökgürültüsünün Ali’nin nağrası olduğunu söyler.) Bu öğretiye göre, tapınılması gerekli olan tanrı, tamamıyla insan görünümlü ve organları ve vücut hatlarıyla insana benzer. Bunun ıspatı için, “Onun sıfatı dışında herşey mahvolacak”diyen Kur’an ayetini (Sure XXVIII, 88) gösteriyorlardı.

Mugiriler de “Tanrı göklere, yeryüzüne ve dağlara İmamlık emanetini taşımalarını önerdi. Fakat onlar özellikle Ali İbn Talib’den gelenlerin tümünü reddettiler. Tanrının bu teklifini geri çevirdiler. Sonra aynı öneri insanlara yapıldı. Buna rağmen Ömer b. Khattab ve Abubekir’e angaje oldu. İkisi de Ali’ye ihanet etti…” diyorlar ve bu inançlarını Kuran’ın 33.suresin 72.ayetine bağlıyor. Yine Mugiri’lere göre, Kuran’ın 59. suresindeki 16.ayet ise; “ Şeytanın insana, ‘Tanrıyı yadsı’ deyip, onu kandırdıktan sonra ‘senin bu davranışın beni hiç ilgilendirmiyor’ diye söylediği” gibi hareket eden biri olarak Ömer’i tanımlamaktadır.

Mansuriliğin kurucusu Abu Mansur al-İcli’ye göre, Kur’an’ın bir ayetinde (52,44) “Dönen gökyüzünden düşen (bu) parça”diye konuşulan Ali’den başkası değildir. Bunu demekle onun tanrı olduğunu söylüyordu.Bunlar gibi daha onlarca heterodoks/batıni gruplar neo-Platoncu felsefi, Manicheizm-Paulikienizm ve Sabeen dinsel inançlarından aldıkları ögelerden esinlenerek Kuran ayetlerini ve Peygamberin hadislerini yorumlayıp inanç öğretilerini oluşturuyorlardı…

İşte kökeni bu erken heterodoks akımlara kadar uzanan, onların batıni inançlarından kaynaklanan, Anadolu’da yaşayan Alevilik-Bektaşilik, Ortodoks İslam (Sünni) inancına aykırı bir Tanrı ve tapınma anlayışına sahiptir. 1240 yılında kırımla sonuçlanan büyük Babai halk hareketinde sonra Heterodoks İslamı Anadolu’nun tarihsel, toplumsal ve kültürel koşullarına uyumsatan ve onlardan aldığı ögelerle yoğurup Anadolu’yaşamakta olan Aleviliğin kurallarını belirlerek inançsal birliği sağlayan zamanın İmamı(önderi) ve büyük batıni Dai’si Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir. olmuştur.

Alevi inanç anlayışında insan, Tanrının yeryüzünde hem vekili, hem mazharı, hem de kendi parçalarından bütüne ulaşan birliğidir; adı Tanrı, Ali, Muhammed, Ehlibeyt beşlisinin ya da Allah Muhammed Ali üçlüsünün birliği, Muhammed Hanefi, Haşim, Muhammed Bakır, Cafer, İsmail, Salman vb. olsun farketmiyor. Hepsi de birer insandır. Bunlar, tarih boyu değişmez dogmalara sahip ortodoks İslamın bidat ve sapkınlık olarak gördüğü ve hiçbir zaman hoşgörü göstermediği anlayışlardır. Egemen ortodoks yönetimler tarafından , bu özgür inanç ve anlayış biçimlenmelerine eğilim duyanların oluk oluk kanları akıtılmış, derileri yüzülmüş, birçoğu da diri diri yakılmışlardır.

Ayrıca Tanrı kurtarıcılık görevini verdiği dostlarında, yani velilerde-İmamlarda görünüm alanına çıkar (manifestation). Ali, veliliğin ve velilerin şahı (Şah-ı Velayet), İmamların atasıdır. Ve Alevilikte tüm zamanların/dönemlerin velileri, İmamlar ve kurtarıcı yüce kişiler (insan-ı kamiller) Ali olarak nitelendirilir ve birer Tanrısal mazhardır; tek aydınlatıcı ışık olan olan Tanrının parçaları ve yansımalarıdır. Her sıradan inanan da ‘Ali’nin hizmetinde bir Salman olmaya çaba gösteririr.

“Dinim Muhammed, imanım Ali ve mezhebim İmam Cafer Sadık” diyen, “Allah Muhammed Ali Birliği’inde, Ehlibeyt ve Oniki İmam sevgisinde, Hacı Bektaş Veli’nin Pir’liğinde bütünleşmiş ve onun “eline beline diline sadık ol” sözünü kendisine ahlak kuralı edinmiş koca bir toplumun bin yıllık inancını kültürel anlayış, bireysel ve toplumsal yaşamlarına düzen veren sazı, sözü semahıyla kadın-erken birlikteliğinde yaptıkları tapınma törenlerini kültürel etkinlik-eğlence/cümbüş sayarak, dolaylı İslam dışı onlara Hanefi mezhebinin kurallarını dayatırken; “Alevilik, kültürel yanı ağırbasan özgün inançtır diyen İslamdışıcılar, burada da Diyanet’le bir ortak paydada buluşuyor. Yine garip değil mi; bir yandan da Diyanet’e karşı olduklarını söylüyor ve kaldırılmasını istiyorlar.

Yineleyelim: Alevilik, İslam dininin Sünnilikten farklı ve ona aykırı düşen (heterodoks anlamda, yani ortodoksluğun karşıtı) batıni yorumudur; ayrı bir din değil, İslamın kutsal kitabı Kuran’ın batıni yorumuna (tevil, içsel ve mecazi anlamını çıkarma) uygun düşen diğer birçok (tarihsel ve bölgesel) dinsel ve felsefi inançlardan ögeler özümsemiş bir syncretic(birleştirmeci-bağdaştırmacı) inanç sistemidir.

Sünnilik de İslam dininin kendisi değildir; dört büyük İslam fıkıh okulunun (yani mezhebin) kurucusunun yorumladıkları İslami yorumlardan oluşan (zahiri) inanç sistemidir. Öbür yandan İmam Cafer’den esinlenip İmamiye mezhebi (Oniki İmamcılık) olarak bilinen ve 17.yüzyılda katı ortodoks Caferiliğe dönüşen Şiilik inancıyla birlikte İslam ortodoksizmini oluşturur.

Bizim batıni İslam yorumumuzda, yani Alevi-Bektaşi inancında Muhammed rehber, mürşid Ali’dir ve Muhammed’in rehberliğinde Ali’ye varılır; bu demektir ki Muhammed’i tanımadan Ali’ye varamaz ve Ali sırrına eremezsin. Allah-Muhammed-Ali üçleminde vahdede (Birlik) ulaşılır. Alevi inanç anlayışında Muhammed zahiri (açıklığı, biçimsel tapınmaları), Ali batını (gizli tapınmayı; yani ‘ölmeden önce ölme, ahiret hesabını burada görme; benliği öldürerek özünü tanıma ve el ele, el Hakk’a-hakikata ulaşmayı) temsil eder. Ali’den sonra ikinci büyük batıni üstad İmam Cafer Sadık’tır. Alevilerin batıni tapınmaları Görgü Cemlerindeki adab-erkandır; cemlerde yapılan “Ali meydanında malı-varlığı ortaya koyup; malı mala, canı cana katma” törenleridir. Alevi adab-erkanını anlatan “Buyruk” metinlerinde; “Eğer sorsalar, ikrar-ı tercüman nedir?” sorusuna şu yanıt verilir: ‘Cevap: Şah-ı Merdan kuluyum, Al-i aba nesliyim, İmam Cafer Sadık mezhebindenim. Rehberim Muhammed, mürşidim Ali’dir.” Anadolu Alevi-Bektaşileri İmam Cafer Sadık mezhebine bağlıdır; ancak onların mezhebi heterodoks, yani batıni Caferiliktir.

Ve Buyruk’tan birkaç inançsal tanımlama daha sunarak önerilere geçelim:
Alevi toplu ibadetine “Hakk cemi” denildiği gibi, pir huzuru da “Hakk katı” ile eşleştiriliyor. Alevi-Bektaşi inancında “ikrar verip nasip alma; yani, musahip tutma” töreni, aynı zamanda bir “miraç” (Tanrı’yla buluşma) olarak değerlendirilir. Musahiplik törenlerinde “miraçlama” nefesleri okunur. Hatta tören bittiğinde “miracın kutlu ya da mübarek olsun” diye birbirlerini kutladıkları bilinir. Ancak ortodoks İslam (Sünni) inanç ve anlayışına tamamıyla terstir. Onlar bunu, mülhidlik (dinden çıkmış) olarak değerlenmektedir. Pir-mürşit huzuru, “Hakk katı” olduğu gibi İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’na göre, pirlerinin, mürşitlerinin evi, Mekkeleridir. Onları ziyaret edenler, binbir kere hacı ve gazi olurlar ve günahlarından kurtulup, masum-u pak olurlar. Zaten Cem’i de büyüğün-küçüğün, güzelin-çirkinin birbirine eşit sayıldığı, kimsenin kimseden üstün olmadığı cennet olarak tanımlamaktadır, Buyruk. Cem’in müminleri melek, Müslimleri (bacılar) huridirler. Böyle bir ortama giren musahip çiftler, benliğini öldürmüş, bireysel çıkarlarından, kendi nefsinden uzaklaşmış bir can bir vücut olarak bu Tanrısal ortamda yeniden doğmuşlardır. Bu ortamda ben–sen, biz–siz kalkmış; herkes var, hepimiz vardır. Mürşit veya pir ve hanımı (anabacı) ana-baba, Cem’deki herkes bacı-kardeştir. Eşler olsun, evlat-baba olsun herkes, birbirini eşit bir biçimde sorgulayabilir. Bu bağlamda, dede diye tanımlanan cem yürütücü mürşit veya pir de sorgulanmaktan sıyrılamaz. Hakk katında da oturmuş olsa, böyle bir dokunulmazlığı yoktur: “Eşikte oturan da döşekte (postta, makamda) oturan da birdir!” Demek ki musahiplik, benliğini öldürerek hiçbirşeyi nefsine çekmeme, eliyle–diliyle–beliyle kimseye zarar vermeme ve “yetmiş iki millete aynı gözle bakma”, ahlaki formasyonlar kazanmaktır. Yüce erdemler sahibi insan-ı kâmil olma yolunda yürümektir. Bütün bu inanç ve tapınma anlayışımızdan ötürüdür ki biz Ortodoks İslamdan, yani Sünnilikten tamamıyla farklıyız; Alevilik gayri Sünniliktir ve İslam ortodoksizmini oluşturan Sünnilik ve Şiiliğin dışında bir İslami inanç sistemidir. Sürekli vurgulanması gereken gerçek budur.

BİZCE NELER YAPILMALIDIR? (ÖNERİLERİMİZ):

1.AABF ve ABKB hiç gecikmeden bir ortak basın bildirisiyle, Alevilik tanımlaması konusunda bir yanlış anlaşılma olduğu belirtilmeli. “Alevilik, dünya üzerinde ikinci tek Tanrılı nüfussal çoğunluğun dini Ortodoks İslamın, yani Sünniliğin dört mezhebi ve ortak paydaları şeriat olan Şiiliğin dışında, İslamın heterodoks ya da batıni yorumu olarak kendine özgüdür” biçiminde bir açıklama yapılarak, Cemevlerinin Alevilerin ibadet yeri olarak tanınıp yasallaştırılması toplumsal istemine ilişkin imza kampanyasına ivedilik kazandırılmalıdır. Olağan ya da olağanüstü Genel Kurul toplantısında ne de Yönetim kurullarında Alevilik tanımlamaları konuşulup tartışılamaz ve “içinde miyiz dışında mıyız?” sorulup oylanamaz(!)


2.“Alevilik İslamın dışında ve Anadolu’ya özgü bir inanç sistemidir” görüşünü savunarak; bu görüşü Federasyon yönetimi ve ona bağlı derneklere maletme gayretleriyle bilinçli ya da bilinçsiz görevini kötüye kullanan Dedeler Kurulu Başkanı Hasan Kılavuz ve ekibi bu görevden ayrılmalı ya da ayrılması sağlanmalıdır. Hasan Bey’in bu görüşlerini bireysel olarak akademik ortama taşıyarak oralarda tartışmasında hiçbir sakınca yoktur.


3.Yeni bir Dedeler Kurulları Genel Başkanı seçimine gitme zorunluğu vardır. Bu seçim, Federasyona bağlı derneklerin inanç hizmetlerini gören dedeler kurullarının gönderecekleri temsilciler çağrılarak yapılır. Ayrıca bağlı olmayan derneklere de çağrı çıkarılarak, Alevi söylemiyle peyik salıp lokma gönderek bu seçime katılmaları talep edilmelidir. Yeni seçilen Dedeler Kurulları Genel Başkanının yönetimle ilişkisi, inançsal konularda danışmanlık biçiminde olmalı. Kendisi kesinlikle yönetimin sosyo-polik etkinliklerine karışmamalı ve karıştırılmamalı. Yönetim de onun kendi iç kurulları(Dedeler) ve 12 hizmet erleriyle alacakları, inançsal etkinlik ve uygulamalara müdahele etmemelidir. Onların yanlış ve hatalı davranış ve uygulamaları Hacıbektaş’taki Dergah Kurulu denetimiyle eleştirilip düzeltilir. Bu kurulların oluşturulması ve hiyerarşik yapsını dördünci madde olarak sunalım:


4.Dedeler Kurulları genel başkanı seçilen kimsenin, hangi Seyyid ocağına mensup olursa olsun çağdaş ve aydınlık kafalı ve Alevi-Bektaşi yolu ve erkanını iyi bilen, Cem törenlerini yanlışssız yönetecek yetkinlikte ve de inançlı bir kimse olması gerekir. Önerimiz bu seçimin Pir Dergahının bulunduğu Hacıbektaş’ta yapılmasıdır. Böylelikle Dergah’ta inançsal birliğin ilk ve büyük adımı atılmış olacaktır. Sözünü ettiğimiz temsilci Dedelerin Hacıbektaş ilçesinde, Dergah Postnişi Mürşid’in başkanlığında toplanarak üç gün ya da bir hafta içinde kendilerine bir başkan seçmeleri zor bir olay değildir. Eminim ki, Türkiye ve Avrupada’daki Alevi Derneklerinin dedelerinin herbiri farklı ocaklara mensuptur. Hacı Bektaş Dergahı Postnişinin de bir Ocak temsilcisi olarak tek oyu olacaktır Dedeler Kurulları Genel Başkanı seçiminde. Elbetteki bu seçimden sonra Dergahila ilişki kesilmeyecektir. Ayrıca Postnişin tarafından zaten uygulanmakta olan Dergah’ta geleneksel Dede eğitimi ya da yetkili kılma hizmetleri sürdürüldüğünden, burada da bazı değişiklikler düşünülebilir.


5.AABF ve ABKB’ye bağlı derneklerde hizmet gören kaç Dede var ve onların göndereceği kaç kişi tutar bilemiyorum; ama diyelim 50-60 Dede katıldı bu seçim toplantısına. Gizli ya da açık oyla seçilenlerden en fazla oy alan başkan ve oy sırasına göre 3 ya da 4 kişi de oluşturulacak olan Dergah Kurulu’nda görev almalıdır. Dergah Kurulu Hacı Bektaş Veli Dergahı postnişininin başkanlığında kurlur. Dergah Kurulu, Postnişin ve –tarihsel konumu ve Serçeşme’lik kutsal görevinden ötürü bir ayrıcalık olarak- Hacı Bektaş Ocağından bir başka yetkin kişi, yani tanınan, saygı duyulan Dede dahil olmak üzere, Dedeler Kurulları Genel başkanı ve seçimde en fazla oy alanlarla birlikte 6-7 kişiden oluşur. Toplantılarda alınacak kararlar oylamayla olur; oyların eşit çıkması ve anlaşmazlıklarda Dergah Postnişininin ikinci oyu ya da vereceği karar belirleyici ve çözümleyici olarak kabul edilmelidir. Dedeler Kurulları Genel Başkanı doğrudan Dergah Kuruluna bağlı ve bu Kurula karşı sorumludur… (Bu Kurulun hizmet tüzüğü daha sonra hazırlanıp maddeleştirilebilir).


6.Dergah Kurulunun işletilmeye başlamasıyla, ona hizmet görme mekanı olarak, Müze olan Hacı Bektaş Dergahı Külliyesindeki MEYDAN EVİ’nin ayrılmasını sağlayacak yasal girişimler yapılır. Külliyeye bu adım atıldıktan sonra, Dergah Külliyesinin tümüyle Hak sahibi olan Alevi-Bektaşi inanç toplumuna ve onun inançsal yönlendiricisi ve temsilcisi genişletilmiş Dergah Kuruluna teslim edilmesinin sağlanması için kitlesel eylem ve işlemlere geçilir.


7.AABF ve ABKB inançsal birlik bağlamında kendilerini yenilemeli ve yapılanmalarında bazı değişikliklere gidilerek Türkiye ve Avrupa’da demokratik özgürlükler ve insan haklarına ilişkin Alevi-Bektaşi inanç toplumunun toplumsal, siyasal hak ve isteklerini savunucusu büyük kitle örgütü düzeyinde, genişletilip kurumsallaştırılmış Hacı Bektaş Dergah Kuruluyla eşgüdümsel bağlılık içinde çalışmalı ve birbirlerinin alanlarına karıştırılmamalıdır.


8.Hiç geçikmeksizin ve ivedi olarak çeşitli dillerdeki tarihsel ve inançsal yazılı Alevi kaynaklarının saptanması, toplanması ve Türkçeye çevrilmesi çalışmalarına başlanması gereklidir. Bunun için hemen, yetkin bir araştırma ve (birkaç dilden) çeviri ekibi kurulması girişimine başlanmalıdır…

Bu dostça önerilerimiz benimsendiği ve gecikmeden uygulamaya geçildiği takdirde, inanıyoruz ki, kısa zamanda çok büyük ölçüde Alevi-Bektaşi inanç toplumunun güvenini kazanacak. O zaman, toplumsal ve siyasal alanlardaki çalışma ve eylemlerinizde arkanızda büyük kitleler bulacaksınız. Uygulamaların ilk işaretlerini gördüğümüzde, sağlığımız izin verdiği sürece –acizane düşünsel gücümüzle- birlikte hizmet vermeye hazırolduğumu çekinmeden söyleyebilirim……”

AABF 9. Genel Kurulu: AABF Delegeleri “Çalışmalara böyle devam” dedi

0

AABF 9. Genel Kurulu: AABF Delegeleri “Çalışmalara böyle devam” dedi

Alevilerin Sesi – Köln: Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu 25 Ocak 2002 tarihinde 9. Olağan Genel Kurulunu yaptı. Genel Kurul, son iki yıl görev yapan Genel Yönetim Kurulu`nu oy birligi ile akladı ve aynı doğrultuda çalışmaya onay verdi.

AABF’nin 9. Olağan Genel Kurulu Genel Sekreter Hasan Ögütçü’nün açılışı ile başladı. Daha sonra divan seçildi. Genel Kurulu, Hamburg’dan Hasan Kılavuz Dede’nin başkanlığında, Belgiz Yaver ve İsmail Kaplan’dan oluşan divan yönetti.

Genel Kurula Hacıbektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan, Federal Meclis Üyesi Dr. Lale Akgün, Avrupa Parlementosu milletvekili Ozan Ceyhun ve Köln Şehir Meclis Üyesi Şengül Şenol başta olmak üzere Avrupa ülkelerinden Alevi Federasyonu temsilcileri ve çok kalabalık bir konuk kitlesi katıldı. Hollanda HAK-DER’den Cihan Ketener, Gülabi Dolu, Muharrem Arslan, F. Fındık ve M. Cengiz, Belçika AKM’den Şeref Binici, İsviçre Dernekleri Federasyonu Başkanı İsmail Ataş, RAM Firması sahipleri Haydar Aygören ve Sinan Samat, Mozaik Consult Firması Müdürü Cemalettin Özer ve Hamburg Üniversitesi doçentlerinden Dr. Martin Sökefeld konuklar arasındaydı.

  1. Olağan Genel Kurul şimdiye kadar, katılım oranının en yüksek olduğu Genel Kurul oldu. Genel Kurula katılma hakkına sahip toplam 231 delegeden 222 delege katılarak 8. Genel Kuruldaki % 93 lük katılım oranı % 96 a yükseldi.

Genel Başkan Turgut Öker, bir ay önce Extertal’da Başkanlar Divanında çok geniş bilgi ve görüş aktardığını belirterek yaptığı kısa konuşmasında, geçmiş dönemde Alevi varlığının kabul edilmesi ile ilgili önemli çalışmalar yaptıklarını ve artık Alevilerin sadece sorumlulukları yerine getiren bir toplum olmadığını, aynı zamanda hukuksal varlığının kabul edilmiş olduğunu vurguladı. Buna, Türkiye’de Alevi Bektasi Federasyonu’nun tüzüğünün bir Alevi kurumu olarak kabul edilmesini, Avrupa`da Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun kurulmuş olmasını ve 2002 Ağustosundan beri Berlin’de okullarda Alevilik derslerinin verilmesini örnek verdi.

Öker; Türkiye’de artık Aleviliğin varlığı değil, nasıl bir Alevilik olacağının tartışmasının gündeme geldiğini belirterek; bunun Alevi örgütleri tarafından yapılması gerektiğini, aksi durumda başkalarının kendilerinin işine gelen bir Alevilik yaratacaklarını söyledi. (Bu konuda Türkiye’deki gelişmeler hakkında daha fazla bilgi için dergimizde yayınlanan Ali Balkız’ın yazısına bakabilirsiniz.) Diyanet’in ya da Alevilerin dışındaki kesimlerini yapacakları çarpıtmaların; Alevilik için en önemli tehlike olduğunu; Aleviliğin içinin boşaltılmasını önlemek için mutlaka bir Alevi Kurultayının yapılmasını ve derhal Alevilikle ilgili bilimsel çalışmalara başlamamız gerektiğini söyleyen Öker, gelecek dönemde AABF’nin bu alanda önemli çalışmalara imza atacağını söyledi.

Genel Başkanın konuşmasından sonra, Hacıbektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan da Türkiye’de iktidarda bulunan AKP’nin Aleviliği İran Şiiliği içinde eritmek için uğraştığını belirterek; İran Turizm Bakanlığı ile Hacı Bektaş Törenleri esnasında bir turizm anlaşması imzalama teklifinin kendilerine geldiğini ve bunu, törenlere gölge düşüreceği için reddettiklerini söyledi. AKP iktidarının “laiklikten, demokrasinden yana olan Aleviler üzerine yeni oyunlar oynandığını” belirten Özcivan bu yıl 40. sı kutlanacak olan Hacı Bektaş Veli’yi Anma Törenlerinde “Bin Yılın Türküsü”nün yer alacağını söyledi ve Avrupa’daki Alevilik çalışmalarının Türkiye’deki Alevilere cesaret verdiğini belirterek, AABF`ye teşekkür etti.

Avrupa Parlementeri Ozan Ceyhun yaptığı selamlama konuşmasında, Alevilerin yaptığı son dönem en önemli çalışmaları olarak AABK (Alevi Bektaşi Kuruluşlar Birliği) tüzüğü için verilen hukuk mücadelesini, BYT (Bin Yılın Türküsü) nün İstanbul’da yapılmış olması ve ATP (Avrupa Türkleri Platformu) nun AABF’nin öncülüğünde gerçekleşmiş olmasını gösterdi. Olağanüstü çalışmalarından dolayı AABF’ye teşekkür etti.

Daha sonra Genel Kurul için hazırlanmış ve delegelere gönderilmiş olan Genel Yönetim Kurulu Raporu ve mali rapor sunuldu. Denetleme ve Disiplin Kurullarının raporlarından sonra raporlar üzerine konuşmalara geçildi.

Raporların okunmasından sonra raporlar üzerine eleştiri ve önerilere geçildi. Bu konuda 14 kişi söz aldı ve basilari yazılı olarak eleştirilerini sundular.

Eleştiriler, Bin Yılın Türküsü’nün gelir giderleri, Mozaik AG ile ve AABF’nin ilişkisi, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu adına Türkiye’de basılan 2003 yılı takvimi, merkezi binanın tamirinin çok uzaması ve AABF’nin bu nedenle zarar ettiği ve de AABF merkezi ile bölgeler arasındaki iletişimdeki aksaklıklar üzerine yapıldı.

Öte yandan, delegeler AABF’nin yaptığı Alevilik dersleri çalışmalarını, Alevilerin Sesi dergisindeki gelişmeleri, Bin Yılın Türküsü’nü, ATP Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği için destek çalışmasını desteklerdiklerini belirttiler.

Delegeler tarafından; AABF’nin akademik çalışmalara daha çok yer vermesi, Alevi gelenekleri için alan araştırması yaptırması, göçmen sorunlarına yönelik çalışmalar ağırlık vermesi, kadınların derneklere daha çok katılımını sağlamayı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı aktif çalışılması gibi önerilerde bulunuldu. Bu doğrultuda Darmstadt Alevi Kültür Merkezi’nden delege Hıdır Karademir yazılı olarak; eğitim, gençlerin derneklere kazanılması, göçmen politikası ve bilimsel araştırmalarla ilgili istemlerini dile getiren bir istemler paketini Genel Kurula sundu.

Daha sonra Yönetim Kurulu üyelerinden Necati Şahin, Bin yılın Türküsü hazırlık komitesinden Dursun Karadağ, Genel Sekreter Hasan Öğütçü ve Denetleme Kurulu Başkanı Saniye Berktaş gelen sorulara geniş olarak cevap verdiler.

Genel Başkan Turgut Öker, aklamadan önce yaptığı konusmada sorulara yanıt verirken, Alevi kimliğini kabul ettirmek için herkesle ve her kurumla görüşmeye hazır olduklarını, önemli olanın bize sorun yaratanlarla masaya oturup istemlerimizi kabul ettirmek olduğunu vurguladı.

Aklama katılan 222 delegeden 214 delege olumlu oy verdi. 5 delege çekimser oy kullanırken sadece 3 delege karşı oy kullandı. Bu da AABF de % 96’lık bie “evet” rekoru getirdi.

Aklamadan sonra Genel Kurul gündemin “Dedeler Kurulu iç tüzük taslağı tartışması ile devam etti. Bu konudaki ön çalışmayı İç Tüzük Komisyonu üyelerinden Seydi Koparan, Faysal İlhan ve Dervis Tur Dede Genel Kurula sundular. Daha sonra delegeler tarafından taslağa yönelik değişiklik önerileri verildi. İç tüzük taslağı gelen önerilerle birlikte bir karşı ve 20 çekimser oy ile kabul edildi. İç tüzük kabul edilen önerilerle birlikte bir ay içinde tüm derneklere gönderilerek yürürlüğe girmiş olacak.

Aynı şekilde Bölge Temsilcilikleri iç tüzüğü taslağı, komisyon üyesi İsmail Demirtaş tarafından Genel Kurula sunuldu. Daha sonra gelen değişiklik önerileri ile birlikte oy birliği ile kabul edildi.

Daha sonra Genel Kurul Divanına verilen dört karar tasarısı tek tek okundu ve oylandı. Karar tasarıları oy birliği ile alındı.

Organların seçimine geçildi. Yeni AABF Tüzüğüne göre üç yıl için olmak üzere Genel Yönetim Kurulu, Denetleme Kurulu ve Disiplin Kurulu üyeliklerine ayrı ayrı ve gizli oyla seçim yapıldı. Seçimde 216 delege oy kullandı. Sayım sonuçları ancak gece yarısından sonra açıklanabildi. Yeni tüzüğe göre Genel Yönetim Kurulu üyeleri ve diğer organlara seçilen üyeler bir hafta içinde kendi aralarında görev bölümü yapıyorlar.

Yeniden seçilen aklanan Başkan Turgut Öker yaptığı kısa konuşmada, Genel Kurula katılan tüm delegelere Genel Kurulda sergiledikleri demokrat, hoşgörülü ve eleştirisel yaklaşımlarından dolayı teşekkür etti ve Yeni Yönetim Kurulunun, AABF’yi yeni tüzük ve program doğrultusunda yöneteceğine ve Alevi hareketini daha ileri saflara taşıyacağına inandığını belirtti.

AABF’nin 25.1.2003 tarihli 9. Olağan Genel Kurulu Seçim Sonuçları

Genel Yönetim Kurulu Seçim Sonuçları

KÜRESELLEŞME BAĞLAMINDA TÜRKİYE

0

Emre KONGAR

KÜRESELLEŞME BAĞLAMINDA TÜRKİYE

Değerli meslektaşlarım, sevgili öğrenciler, değerli dinleyenlerim.

Hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum.

Burada bu konuşmada güç bir görevi yerine getirmeye çalışacağım:

Üniversitede hoca olarak 96 saatte anlattığım konuları burada sizlere 45 dakikada özetlemek gibi güç bir görevle karşı karşıyayım.

Üstelik de değineceğim kavramların her biri küreselleşme ve uluslararası yapı veya Türkiye gibi, tarihten günümüze kadar bir takım karmaşık süreçlerin oluşturduğu konular.

Ayrıca ben bu konuları size aktarırken, günümüzde özellikle televizyonlarda politikacılar tarafından toplum ve Türkiye hakkında bilinçli olarak oluşturulan bazı yanlışları da düzeltmek niyetindeyim.

Tarihsel ve toplumsal konularda politikacılar tarafından çarpıtılmış gerçekleri anlatırken bir hayli sarsılacaksınız.

Sarsıldığınız zaman, bugüne kadarki bilgilerinizle benim söylediklerim arasında, kafanızda oluşan çelişkileri mutlaka okuyarak aşmanız lazım. Tabi öncelikle benim yazdıklarımı okumanızı öneriyorum. Sonra da kendi yetiştiğiniz yapı içindeki bilgileri tekrardan gözden geçirmek zorunda hissedeceksiniz kendinizi.

Birkaç örnek verirsem ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak.

Günümüzde hem bir takım kavramların hem de tarihi olayların içleri boşaltılıyor ve bunlar halka ve özellikle de gençlerimize yanlış aktarılıyor.

Demokrasi kavramından başlayayım:

Türkiye’de demokrasi sadece çoğunluğun yönetimi olarak anlatılıyor sürekli. Oysa demokrasinin çoğunluk yönetimi olması şart ama yeterli şart değil. Çoğunluk, demokrasinin mukaddes kavramı değildir. Gereklidir ama yeterli değildir.

Demokrasinin mukaddes kavramı bireysel temel hak ve özgürlüklerdir. Öylesine mukaddes temel hak ve özgürlükler ki bunları çoğunluk da zedeleyemeyecek.

Dolayısıyla siz demokrasiyi sadece çoğunluk yönetimi olarak ele aldığınızda çoğunluğun verdiği her kararı mukaddes saydığınız zaman her türlü baskıya, faşizme, dini kurallarla yönetilen bir topluma yani şeriata açık hale geliyorsunuz.

Bir başka deyişle demokrasiyi “çoğunluğun diktatörlüğü” haline çeviriyorsunuz.

Bu mümkün tabii. Şeriatla yönetilen toplumlar da var, faşizm ile yönetilen toplumlar da var. Onların hepsinin arkasında çoğunluğun desteği de var. Ama bunların hiçbiri demokrasi değil.

Örneğin; Almanya’da Hitler seçim ile iktidara geldi ve Alman faşizmini seçim ile kurdu. İşte bu demokrasi değildir.

Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde bir sürü seçim yapılıyordu, yüzde 96 ile kazandığı söyleniyordu. Belki bu kadar büyük bir destek doğru değil ama gerçek bir seçim yapsanız yüzde 51 alırdı herhalde. Ama bu demokrasi değildi.

Orta Çağda engizisyon döneminde de, hiç şüpheniz olmasın engizisyon mahkemeleri çoğunluğun gücüne sahipti ama engizisyon baskısı altında inleyen toplumların hiçbiri demokrasi değildi.

Saptırma şöyle yapılıyor: “Demokrasi eşittir milli egemenlik eşittir çoğunluk”.

Hayır, bu tanım, bu eşitlik yanlış. Gerçekler çarptırılıyor.

Bu tanımın demokrasi ile hiçbir ilgisi yok.

Demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin güvencede olduğu bir çoğunluk yönetimidir.

Bunu hiç unutmayın.

Demokrasiyi sadece çoğunluk yönetimi olarak tanımlamak ve savunmak çok ciddi bir saptırma. Çünkü bu saptırmanın sonu ırkçı faşizme veya dinci şeriata gider.

“Türkiye’nin % 99’u Müslüman olduğuna göre hukuk kuralları da şeriata göre düzenlensin” biçimindeki bir mantık demokrasi değildir.

Şimdi de çarpıtılan bir başka kavram üzerinde, laiklik kavramı üzerinde biraz durayım:

Eksik olarak, eksik olduğu için de yanlış olarak deniyor ki; “Laiklik dinin devlete, devletin de dine karışmamasıdır”..

Bu tanım da doğru gibi görünüyor ama aynı demokrasi kavramında olduğu gibi eksik. Eksik olduğu için de yanlış.

Laik devletin aktif bir görevi var:

“Laik devlet, herhangi bir inanç grubunun başka inanç gruplarına baskı yapmasını önleyen devlettir”.

Bu görevi yapmayan bir devlette laiklik olamaz çünkü çoğunluktaki inanç grubu azınlıktaki inanç gruplarına baskı yapar, kafasını kırar, kendisine dönüştürür.

Laiklik din devlete karışmasın, devlet dine karışmasın ile başlayacak ama laik devlet herhangi bir inanç grubunun, özellikle de çoğunlukta olan inanç grubunun azınlıkta bulunan inanç gruplarına veya inançsızlara baskı yapmasını da önleyecek.

Laik devlet bu demek. Laik devlette, nüfus kağıdında din hanesi olmaz çünkü laik devlet vatandaşının dinine imanına bakmaz, o devletin vatandaşı isen; Müslüman da olsan, Hıristiyan da olsan, Alevi de olsan, Sünni de olsan, Hanefi de olsan, Şafii de olsan, Katolik de olsan, Ortodoks da olsan, Süryani de olsan, Nasturi de olsan, Allahsız da olsan, sırf o devletin vatandaşı olduğun için herkesle eşit hakka sahipsin.

Dolayısı ile senin inancını ya da inançsızlığını o devlet koruyacak, laik devlet bu demek.

Demokrasi ve laiklik gibi iki kavram hakkında nasıl yanlış şeyler anlatılıyorsa, ne yazık ki ülkemizde tarih de o ölçüde saptırılıyor.

Bir örnek vereyim. Çok hafif bir örnek vereceğim, son günlerde Avrupa Birliği dolayısyla çok gündeme geldi. 1856 Kırım savaşı örneği. Krım Savaşı ve bunun sonuçları yanlış anlatılıyor tarih kitaplarında.

Tarih kitaplarında, Kırım Savaşı, Osmanlı İmparatorluğunun katıldığı ve kazandığı son savaş olarak ele alınıyor ve savaşın sonunda da Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük bir başarıyla yeniden Avrupa’nın büyük devletleri arasına katıldığı söyleniyor.

O dönemde “Avrupa Konseri” (Konseyi değil, Konseri) diye bir örgütlenme var Arupa’nın büyük devletleri arasında. İşte savaş sonunda Osmanlının buraya katılması büyük bir başarı ve dolayısıyla da Kırım Savaşı büyük bir zafer olarak anlatılıyor.

Bu tamamen yanlıştır, tam tersine 1856 Kırım Savaşı, Osmanlının yıkılış sürecinde son darbeyi vuran savaştır.

Çünkü Osmanlı bu savaş dolayısıyla ilk kez Avrupa’dan borç alıyor ve sonunda da bu borcunu ödeyemediği için çöküyor.

Osmanlı tarihi de yanlış anlatıldığı için bu gerçek, gençler ve tabii bütün halk tarafından bir türlü anlaşılmıyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun asıl çöküş tarihi 1881’dir.

Osmanlı 1881 yılında çöktü. 1881 yılında Atatürk doğduğu için çökmedi. 1881 yılında Düyun-u Umumiye ilan edildiği için çöktü.

Düyun-u Umumiye, genel borçlar demek. Osmanlının maliyesine, vergilerine yabancı devletlerce el konulduğu için çöktü imparatorluk. Niçin maliyeye yani vergilere el konuluyor? Çünkü imparatorluk, Kırım Savaşı dolayısıyla aldığı borçları ödeyemiyor.

Alacaklı Avrupa devletleri de alacaklarını tahsil etmek için, imparatorluk içinde kendilerine bağlı bir vergi toplama örgütü kuruyorlar ve en önemli vergileri, tekel gibi, tuz gibi vergileri doğrudan doğruya halktan zorla, zulümle alıp, kendi ülkelerine yolluyorlar.

Bu yönetimin adı “Düyun-u Umumiye İdaresi”.

Çöküş 1881 yılındadır. Çünkü Düyun-u Umumiye İdaresi bu yıl kurulmuştur.

Bir devlet düşünün ki, kendi maliyesine, kendi vergilerine egemen değil.

Böyle bir devletin bağımsızlığından söz edilebilir mi?

Zaten biliyorsunuz, İslam devletlerinde egemenliğin iki simgesi vardır:

Bir lider başa geçtiği zaman, adına hutbe okutur ve sikke bastırır.

Yani siyasal egemenliğini ve mali iktidarını böylece ilan eder.

İşte Osmanlı İmparatorluğu, Düyun-u Umumiye’nin kurulmasıyla, artık bağımsızığını yitiriyor.

Peki sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda kendisini gerçekten siyasal olarak da ortadan kaldıran Sevr andlaşmasına kadar nasıl yaşıyor?

Çok basit, Avrupa’nın büyük güçleri, İngiltere, Fransa., Rusya ve Almanya, İmparatorluğu nasıl paylaşacakları, örneğin İstanbul’u kimin alacağı, ya da Bağdat ve petrol konularında anlaşamıyorlar da ondan.

1881’e nasıl geldik?

1856 Kırım savaşı ile. Çünkü ilk defa 1856 Kırım savaşı ile Osmanlı Avrupa’ya tahvil, bono çıkararak borçlandı.

O savaşın başlaması da ilginç.

Osmanlı üstünde Rusların nüfuzu artınca, İngiltere ve Fransa, Rusya’nın nüfuzunu kırmak için Osmanlı’yı gaza getiriyorlar.

Savaşı böyle çıkarıyorlar ama Osmanlı diyor ki “Benim savaşacak param yok”.

Avurpalılar da “Dostluk ne gün için, sen yeter ki iste” diyorlar.

Osmanlı milyonlarca sterlin borçlanıyor, o savaşa girmek için.

Sonunda “Kazandık. Yaşasın. Sen de artık Avrupa Konseri üyesisin. Hadi borcunu artık öde” diyorlar.

Osmanlı maliyesi çökmüş ödeyemiyor. Borçlar faiziyle birlilkte erteleniyor.

Faizi ile birlikte tekrar ödeme zamanı geliyor, Osmanlı yine ödeyemiyor bir kez daha erteleniyor.

Sonunda iflas, ve imparatorluk bitiyor. Fiilen ve simgesel olarak.

Simgesel olarak da bitiyor, çünkü biliyorsunuz, yukarda söyledim, İslam Türk İmparatorluklarında egemenliğin simgesi ikidir. İmparator hutbe okutur ve sikke bastırır. Yeryüzünde Allah’ın temsilcisidir ve de paranın sahibidir.

Para bitiyor Osmanlıda 1856 Kırım savaşı ile.

Osmanlı niye çöktü diye şöyle bir düşünün. “Din gelişmeyi engelledi” denilir. Doğru ama temel neden o değil. Dünyanın her yerinde değişime karşı gelenler “din maskesi” altında bunu yapıyorlar. Hıristiyanlık da çok uzun yıllar gelişmeyi engellemiş. Engizisyonu ve Galile’yi anımsayın.

“Padişahlar çocuk yaşta veya deli olarak tahta çıkmaya başladı da ondan” denilir. Bu da temel neden değil.

Osmanlı’nın çöküşü, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u zaptettikten sonra, diyalektik olarak, yani bu olayın tepkilerinin gelişmesi ile başlayan bir süreç sonunda ortaya çıktı:

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden sonra, Müslüman Türklerin Doğu ile Batı arasındaki ticaret yolları üzerindeki egemenliğinden bunalan Batılı ülkeler, yeni yollar bulmak üzere Atlantiğe açılarak Amerika’yı keşfettiler ve bilinen dünyanın sınırlarını genişlettiler. Osmanlı bu süreç içinde aktif rol alamadı ve yeni oluşan dünya içinde, egemenliğini yitirdi.

İstanbul’un fethi, bilinen dünyanın kalbine ve beynine egemen olmuştur. Bilinen dünyanın kalbine ve beynine egemen olmak ne demek?

Doğu ile Batı arasındaki ticaret yollarını denetlemek. Üç tane ticaret yolu var, biri Kırım’dan yukardan, biri Anadolu’dan ortadan, biri aşağıdan Akdeniz’den geçiyor. Bu gelişme, ticaretin öbür ucunda yaşayanları yani batıda yaşayanları, doğuya gitmek üzere yollar bulmaya sevk ediyor ve gidip o yolların bir bölümünü Afrika’yı dolaşarak buluyorlar. Bir bölümünü ararken de kafalarını Amerika’ya çarpıyorlar.

Dünya değişiyor, yeni kıtalarla yepyeni bir dünya oluşuyor. Osmanlı ona ayak uyduramıyor, onun için çöküyor.

Yoksa Osmanlı 1453′ te dünyanın en ileri teknoloji ve ideoloji ülkesi. Teknolojide en ileri, Bizans surlarını yıkan topları döktürüyor, ideolojide en ileri, Hıristiyan Ortodoksları alıyor himayesine.

Bu ideolojik ve teknolojik olarak devrinin en güçlü devleti nasıl çöküyor?

Endüstrileşmeyi kaçırıyor.

Neden endüstrileşmeyi kaçırıyor?

Yeni dünya oluşumu içinde coğrafi yeri yeterli olmadığı için. Oralara gidemiyor Osmanlı, başkaları gidiyor.

Osmanlı sonuç olarak coğrafi keşifler ve yeni bir dünyanın oluşması sonucu çöküyor.

Kapitülasyonlar bile bunla bağlantılıdır. Çünkü güçlü ülke kapitülasyonlardan zarar görmez. Tam tersine, güçlü ülkenin ekonomisi kapitülasyonlardan yarar bile sağlar.

Osmanlı güçsüzleşmeye başlayınca ve özellikle de adli kapitülasyonlar verilince tümüyle yarı sömürge oluyor ve sonuda çöküyor.

Sonuç olarak tarihimiz yanlış okutuluyor. Kavramlar yanlış konuyor. Genel süreçler gözden kaçırılıyor. Küresel Türkiye’yi anlatırken soğuk savaşı söyleyeceğim. Amerika’nın keşfi gibi tarihi değiştiren bir olaydır “Soğuk Savaş” dünyada.

Bu genel süreçleri anlamazsak, tarihimizi hiç bir biçimde doğru olarak göremeyiz ve algılayamayız.

Gençlerimize bir sürü yanlış şeyler öğretiliyor ideoloji adına.

Örneğin, duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Öğrencilerden biri söyledi: Lisede öğretmeni “Osmanlı imparatorluğu emperyalist bir imparatorluk değildi” diye öğretmiş.

Olabilir mi böyle bir şey. Bütün Orta Çağ imparatorlukları emperyalisttir. Üretim toprakta yapıldığı için, toprak zaptetme üzerine kuruludur.

Zaptettiği topraktaki insanların ya kellesini keser kendi adamını yerleştirir veya onları haraca bağlar.

Bu ayıp değil, günah değil; tüm Orta Çağ imparatorluklarında böyle. Osmanlı’da da, İngiliz’de de, Fransız’da da böyle. Hepsi emperyalist. Kitaplarda okuyorsunuz, Osmanlı Macaristan’ı zaptediyor, bir Macarı kral yapıyor ama yılda bilmem kaç bin duka altını haraca bağlıyor. Emperyalizmin bundan daha güzel bir tanımı olabilir mi?

Niçin saptırılıyor tarih? İki nedenle. Birinci nedeni cehalet:

Emperyalizm, bugün kötü ya, güya o zaman da emperyalist olmak bu cahillere göre kötü bir şey.

İkinci olarak da dinci ya da milliyetçi ideolojiler:

Türkler ya da müslümanlar kötü bir şey yapmazlar.

Böylece dinci görüş, milliyetçi görüş, ve cehalet birleşiyor, “biz Türkler en yüce ırkız. İslam dini en yüce din biz tarihte hiç kötü birşey yapmadık” diye tarih saptırılıyor.

Herkesin dini ve milliyeti kendisine göre iyidir. Böyle milliyetçi ya da dinci ideolojilerle herşey saptırılıyor. Nasıl yanlış bir şartlanma ile karşı karşıya olduğumuz bilinmiyor.

Bir de, günlük siyasilerin ve medya egemenliği ile beyinlerimiz yıkanıyor. Bütün kavramlar birbirine karıştı.

Demokrasi diye çoğunluğun kafa kırmasına evet diyoruz. Laiklik diye gene çoğunluğun baskısına ödün veriliyor. Osmanlı’nın emperyalist olmadığı gibi saçma sapan şeyler söyleniyor. Tarih böyle güncel anlayışla saptırılıyor. Buna karşılık “soğuk savaş” nedir, ne sonuçlar vermiştir bilinmiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun başlangıcında ne oldu, bitişinde ne olduğu bilinmiyor.

Evet genel kavramların çarpıtılması ve tarih hakkındaki saptırmalardan verdiğimiz örneklerden sonra, bu çarpıtma ve saptırmaları akılda tutarak, küreselleşme konusuna başlayabiliriz:

Küreselleşme de Türkiye’de körlerin fili tanımlamaları gibi tanımlanıyor. Kimisi bacağını tutuyor, ağaç gövdesi gibi diyor; kimisi dişini tutuyor, mermer gibi bir kılıç diyor, kimisi kulağını tutuyor, büyük bir kepçe diyor.

Küreselleşme, aslında bütün sosyolojik ve siyasi kavramlar gibi son derece karmaşık, kompleks bir kavram. Öyle tek bir değişkene indirgenecek gibi değil.

Bir defa önce nereden geliyor küreselleşme onu görelim:

Küreselleşmenin iki tane kaynağı var. Küreselleşmenin kaynaklarından bir tanesi teknolojik.

Bir teknoloji ihtilalinin sonucundan küreselleşme ortaya çıkıyor.

Aslında bu teknoloji ihtilali de, iki ayrı devrim ama ikisi birlikte oluşuyor: Birisi iletişim teknolojisi devrimi, yani şu telefon denilen nesne, öbürü de bilişim teknolojisi devrimi, yani bilgisayar.

Bu iki nesne, birlikte inanılmaz bir teknoloji devrimi yarattılar.

Dünyanın her yerinden telefonla her an her yere erişmek mümkün. Her bilgisayara her an erişebiliyorsunuz. Her an inanılmaz bir süratte hesap yaparak karar vermek mümkün.

İnanılmaz bir şey bu. İkisi bir arada geliştiği için iletişim ve bilişim devrimi doğuyor.

Küreselleşme sürecinin bir ayağı bu.

Küreselleşmenin ikinci kaynağı bir siyasal olay. SSCB’nin çökmesi.

SSCB’nin çökmesi bütün dünyayı değiştiriyor. Neden bütün dünyayı değiştiriyor. Çünkü İkinci Dünya savaşından sonra 1945 yılından itibaren bütün dünyada olup biten herşey soğuk savaş mantığına uygun gelişiyor. Tabii, Türkiye’de olup biten herşey de buna uygun. Türkiye’deki 12 Mart 1971 darbesi de, 12 Eylül 1980 darbesi de makro düzeyde Soğuk Savaş’ın uzantısı; benim sakalımdan dolayı 1983 yılında Hacettepe Üniversitesi’nden, baskıya karşı koymak için istifa etmem gibi mikro bir olay da aynı Soğuk Savaşın bir uzantısı. Şaka ederek söylemiyorum, espri anlayışı ile söylüyorum ama gerçek olarak söylüyorum.

Küreselleşmenin arkasında yatan Soğuk Savaş 1945 yılından beri dünyada ve Türkiye’de olup biten her şeyi belirliyor.

Savaşın bitiminde Nagazaki’de ve Hiroşima’da atılan atom bombalarından tutun da, Rusların uzaya Sputnik adlı yapay uyduyu yollamalarına, Birleşik Amerika’nın aya adam yollamasından, benim sakalımdan dolayı YÖK’ü protesto etmek için üniversiteden istifa etmeme kadar herşey bu kadar makro ve bu kadar mikro her şey Soğuk Savaş’ın bir sonucu.

Bu Soğuk Savaş 1945 yılından itibaren bütün dünyayı belirledi:

Birleşik Amerika devletlerinin liderliğinde bir batı dünyası ve Sovyetler Birliği’nin liderliğinde bir doğu dünyası arasındaki rekabet 1945 yılından 1989-1991 yılları arasındaki yıkılma sürecine kadar dünyadaki herşeyi belirledi.

Yani batı dünyasında yer alan ülkeler (ki biz onlardan biriyiz) bütün yapılarını, ülkelerinde olup biten her şeyi, Sovyetler ile savaş bağlamında, anti komünist bir anlayış içerisinde oluşturuyor.

Anti komünizm, yani dinciliği ve milliyetçiliği destekleyen, milliyetçiliği ve dinciliği ön plana çıkaran bir ideoloji. Bu ideoloji, Batılı devletlerin Sovyetler Birliği’ni çökertmek için uygulamış olduğu bir stratejinin arkasındaki ideoloji.

Çünkü Sovyetler Birliği dini de milliyetçiliği de inkar ediyor.

İşte dünyaya bu yapı egemen oluyor Soğuk Savaşta 1945 yılından beri.

1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, 1991’de de Rusya Belarusya, Ukrayna ve Bağımsız Devletler Topluluğu arasında imzalanan bir anlaşma ile bu yapı çöküyor.

Dünyanın birden bire yapısı, dengesi, herşeyi bozuluyor. Çift kutuplu dünya, iki kamp arasındaki rekabete dayalı, kültürü, sanatı, edebiyatı, tabii ki teknolojisi, askeriyesi, siyaseti bu ikili rekabet üzerinde kurulmuş olan dünya, bu rekabet kalkınca bambaşka bir dünya oluyor 1991’den itibaren.

Soğuk Savaşın bitmesi Sovyetler Birliği’nin çökmesidir.

Demek ki küreselleşmenin iki kaynağı var. Birincisi iletişim-bileşim devrimi, ikincisi Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Soğuk Savaşın bitişi.

Çok kısaca ikisi arasındaki ilişkiye de işaret edeyim:

Sovyetler Birliği iki nedenle çöktü. Birincisi batılı iletişim-bileşim devrimi. Bu devrim, Sovyetler Birliği’nin kendisini Batı’dan soyutlamak için etrafını sardığı demir perdeyi uzaydan aştı geldi. Klasik özgürlükleri, tüketim toplumu normlarını oraya aktardı.

Ama bu tek başına yıkamazdı Sovyetler Birliği’ni. Sovyetler Birliği ekonomisinin bir önemli özelliği var; üretim verimliliği düşük.

Yani aynı malı Batı ekonomisine göre daha büyük maliyetle, daha uzun sürede ve daha pahalıya üretiyor. Dolayısıyla yükselen bir tüketim beklentisi topluma egemen olunca, ekonminin üretim yapısı yükselen beklentiye uygun olarak uyarlanamadı, üretim verimliliği artamadı ve çöktü. Bu iki ögeden herhangi biri olmasaydı çökmeyebilirdi ama yükselen beklentiler ve düşük verimlilik Sovyetler Birliği’ni çökertti.

Şimdi elimizde iki kaynaklı, iletişim-bileşim devrimi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte ortaya çıkan küreselleşme diye bir olgumuz var. Peki nedir bu? Tek faktörlü bir olgu değil küreselleşme. Ortaya çıkan küreselleşmenin üç tane ayağı var. Bu üç ayağı ayrı ayrı görmezseniz hiçbir şey anlamanız mümkün değil.

Birinci ayak siyasi ayaktır. Küreselleşmenin siyasi ayağı Amerika Birleşik Devletlerinin siyasi liderliği ve dünya jandarmalığıdır. Yani küreselleşen dünyanın hem siyasal liderliğine soyunuyor, hem de bunun jandarmalığını yapıyor.

Amerika zaten bunu kendi Başkanının ağzından bütün dünyaya ilan etti. Clinton kongreye yaptığı bir konuşmada, tüm dünyayı bir apartmana, kendilerini de bunun en üst katında oturan insanlara benzetti. “Bu nedenle apartmanda olup biten herşeyden etkileniyoruz. Etkilendiğimize göre de sizden aldığım vergilerle ben bu dünyayı denetleyeceğim ki, burada bir karışıklık çıkmasın ve en üst katta oturanlar zarar görmesin” dedi. Bu kadar net ve açık bu. Beğenirsiniz beğenmezsiniz.

Ben şimdi size kendi değer yargılarımı aktarmıyorum. Herkesin değer yargılarına da saygılıyım, tasvip ettiklerim var, etmediklerim var. Ben şeffaf bir insanım, benim için önce demokrasi sonra sosyal demokrasi gelir. Önce insanların temel hak ve özgürlükleri, sonra da bunun sosyal olarak ve ekonomik olarak desteklenmesi esastır. Benim için kahramanlar ve hainler yoktur. Herkes inancında serbesttir. Kimi dini devlete, kimi ırkçı devlete inanır.

Büyük itirazım, Türkiye’de objektif olaylar ve bilimsel tanımlar saptırılıyor. Tarih yanlış anlatılıyor, kavramlar yanlış söyleniyor. Gözümüzün içine baka baka yalan söyleniyor, ona hiç tahammülüm yok. Önce gerçekleri göreceğiz. Kavramları ve tanımları doğru öğreneceğiz. Tarihi doğru bileceğiz. Ancak ondan sonra kendi değer yargılarımızı ve siyasi tercihlerimizi bunların üzerine oluşturacağız.

Yani bu anlattığım küreselleşme bir vaka. Tasvip edersin, etmezsin o başka. Ama önce küreselleşme olayının ne olduğunu iyice anlaman gerekir.

Amerika’nın liderliğini onaylayabilirsin, ya da onaylamayabilirsin. Ama Amerika’nın bu rolde olduğunu bilmen ve anlaman gerek her şeyden önce.

Küreselleşmenin ikinci ayağı ekonomik ayaktır.

Ekonomik ayak siyasal ayaktan biraz daha değişik bir nitelik taşıyor:

Ekonomik ayak küreselleşmede uluslararası sermayenin egemenliği anlamına geliyor.

Uluslararası sermaye ne demek? Her bir ülkenin bir başka ülkedeki yatırımları ve bunların ardındaki büyük şirketler demek. Bir ülkeden para bir başka ülkeye gidince o uluslararası sermaye oluyor. Bunun içinde Amerikan, Alman, Rus , Japon, Türk var.

Bu sermayenin miktarı inanılmaz bir rakam: 1 trilyon dolar. Türkiye’nin milli geliri yıllık 150 milyar dolar (Şubat 2001 krizinden önce 200 milyar dolardı. Krizden sonra dörtte bir azaldı). Bu onun 7.5 katı. 7.5 tane Türkiye eknomisi gibi bir güç ve uluslararasında dolaşan bir para var. Dünyaya bu egemen. Üretimi bu belirliyor, neyin nerede üretileceğini bu belirliyor. İşçi ücretlerini, tüketim ve üretim mallarının fiyatlarını bu belirliyor. Ayrıca borsaları da bu etkiliyor.

Bunun 1 milyar doları günlük dolaşıyor, 100 milyar dolar aylık dolaşıyor. Bir ülkeye girip çıkıyor, anlamıyorsun ne olduğunu. Bir gece yatıyorsun dolar 700 bin lira, bir sabah kalkıyorsun 1 milyon 200 bin lira olmuş. İşte uluslararası sermaye girip çıkmış o arada.

Böyle etkileri de var. Ama bunlar geçici etkiler. Asıl etkiler, neler üretilecek, nerede üretilecek, kaça üretilecek, kaça satılacak gibi çok daha temel konularda belirleyici oluyor.

Uluslararası sermaye ile Birleşik Amerika arasındaki ilişki de ilginç:

Bunlar birebir aynı değil ama birbirinden tam bağımsız da değil. Çünkü bu sermayenin büyük bir bölümü Birleşik Amerika’nın. Örneğin Alan Greenshpan diye bir bir adam var, Federal Reserve Bank’ın yani bizdeki Merkez Bankasının başkanı, doların faizi ile binde 2,5 oynuyor, bütün dünyadaki ekonomiler bu karardan etkileniyor. Ama yine de uluslararası sermaye ile Amerikan sermayesi tamamen, birebir aynı da değil çünkü Amerikan sermayesi dışında Japonya var, AB var, Güneydoğu Asya var, EFTA, v.s. var.

Evet ikincisi de bu. Birincisi, Birleşik Amerika’nın siyasi liderliği ve askeri jandarmalığı siyasi ayak. İkincisi, uluslararası sermayenin egemenliği, ekonomik ayak.

Üçüncü ayak çok daha ilginç bir ayak; kültür ayağı.

Küreselleşmenin kültür ayağının iki kolu var ve bu kültür ayağının iki kolu birbirini dengeliyor. Birbirine karşı bunlar, yani etkileri aynı paralelde değil, birbirini dengeleyen yönde.

Kültür ayağının birinci kolu tek düze tüketim kültürünün bütün dünyadaki egemenliği.

Yani bütün dünyada insanlar aynı gazozu içiyor, aynı köfteyi yiyor, aynı ayakkabıyı ve pantolonu giyiyor. Aynı gazozu içiyor kola, koka kola veya pepsi kola, aynı köfteyi yiyor burger, Macdonalds veya Burger King, aynı pantolonu giyiyor blue jean, Lewis veya Wrangler, aynı ayakkabıyı giyiyor Nike, Adidas v.s.

Bu tüketim kültürü her biçimde empoze ediliyor. Sadece ilanlarda ve reklamlarda değil, hemen hemen medyanın her dalında, her sanat ve kültür etkinliğinde. Televizyon dizilerine de bakıyorsun aynı tüketim kalıpları. Bond filmlerine bakıyorsun, örneğin en sondan bir önceki filmde, BMW arabaları ile Ericsson telefonlarının doğrudan reklamı.

Tek düze bir tüketim kültürü, firma ve marka bazında bütün dünyaya empoze ediliyor. İstanbul’da, Tokyo’da, Moskova’da, New York’ta, Pekin’de, Nairobi’de Cape Town’da tek düze bir tüketim kültürü.

Bu, kültür ayağının kollarından bir tanesi.

Kültür ayağının ikinci kolu bunun tamamen zıddı; kaba ve sınırlı deyimiyle mikro milliyetçilik.

Mikro milliyetçilik şu; kendisinin farklı kültürel öğeler taşıdığını iddia eden her gruba ayrı siyasi özerklik verilmesi eğilimi.

Yani “ben çoğunluğun diniyle aynı dindenim ama ayrı mezheptenim”, diyene “tamam o zaman sen siyaseten de özerk olmalısın” gibi.

Milliyet, ırk, din, mezhep, dil, diyalekt, hatta coğrafya farklarına göre, içinde yaşadığı geniş toplumdan farklılık gösteren her gruba, siyasal olarak, çoğunluğun içinde bulunduğu siyasal birlikten özerk, ayrı, otonom bir yapı önerilmesi.

Her bir ayrı alt kültür grubunun, ait olduğu siyasal birlikten koparılması ve ayrı bir özerk siyasal yapıya kavuşturulması.

Biz buna çok kabaca “mikro milliyetçilik” diyoruz, ama gördüğünüz gibi, esas olarak milliyet bazında olması gerekmiyor farklılığa dayalı özerk siyasal yapılanmanın: Din, dil coğrafya, ve bütün bu ögelerin alt kültürleri, mezhep gibi, aşiret gibi, kabile gibi, diyalekt gibi her türlü farklı kültür ögesinin ayrı bir siyasal birim için gerekçe olarak kabul edilmesi, küresilleşmenin kültür ayağının ikinci kolunu oluşturuyor.

Çok genel olarak bakıldığında, küreselleşmenin kültür ayağının iki farklı kolunun birlikteki etkisi, insanlığın, tek düze bir tüketim kültüründe marka ve firma imajlarıyla birleştirilmesi ve bütünleştirilmesi, buna karşılık siyasal bazda, kültür temeline dayalı olarak mikro parçalara bölünerek siyaseten iyice parçalanması olarak görülüyor.

Küreselleşme çok kısa olarak bu. İki kaynağı var: İletişim-bileşim devrimi ve Sovyetlerin çökmesi. Üç ayaklı bir olay: Siyaseten Birleşik Amerika’nın liderliği ve jandarmalığı, ekonomik olarak uluslararası sermayenin egemenliği ve kültürel olarak iki kolu var, tek düze tüketim kültürünün empoze edilmesi ve kültür farklılığı olan her gruba ayrı siyasal özerklik verilmesi.

Şimdi Türkiye’ye bakalım.

Küreselleşme bir süreç. Dünyada olup biten bir süreç.

Bir de Türkiye’de olup biten süreçlerle ilgili olarak, biz neredeyiz ve ne ile karşı karşıyayız, onu anlatmaya çalışacağım.

Önce dünyadaki küreselleşme sürecini tanımladım, şimdi de Türkiye’yi anlatmaya çalışacağım.

Aslında Türkiye’de olup bitenleri anlatmak, küreselleşmeyi anlatmaktan daha zor. Çünkü küreselleşme hakkında henüz kimse fazla bir şey bilmiyor. Dolayısıyla siz sıfırdan birşeyler anlatıyorsunuz. Oysa Türkiye hakkında, hem güncel açıdan, hem de tarih açısından bir sürü saptırma, yanlış bilgi topluma aktarılmış ve egemen kılınmış. Önce bunları düzeltmeniz gerek.

Türkiye ve Osmanlı diyeceğim daha işin başında, oysa Osmanlı yanlış anlatılıyor. Bilerek yanlış anlatılıyor, saptırılıyor.

Aptallık hiçbir ideolojinin tekelinde değil. Sahtekarlık ta hiçbir ideolojinin tekelinde değil. Sert ideoloji sahipleri kendilerini kahraman ve karşılarındaki öbürlerini hain görenler tarihi de saptırıyor. Osmanlı-Türk tarihindeki yanlışlıkların haddi hesabı yok. Kimileri Osmanlı’yı hiç gerek olmadığı kadar yüceltiyor. Hiç gereği yok Osmanlı’yı gerçeklere aykırı bir biçimde yüceltmenin. Osmanlı zaten çok büyük uygarlık. Zaten dünyanın en büyük uygarlıklarından birisi. Mimar Sinan’ı üretmiş, Dede Efendi’yi üretmiş, sanatıyla, askeriyesiyle, devşirme sistemi ile dünyanın uygarlık tarihinde inkar edilemeyecek derecede büyük ve önemli bir yere sahip bir uygarlık. İnsan haklarına çok saygılıydı gibi gülünç laflar, insan hakları kavramı yok ki o dönemde, saygısı olsun. Yok böyle bir kavram o dönemde. İnsan hakları kavramı 19 yy kavramı. Osmanlı’da Allah’ın hakkı vardır, kulun hakkı vardır, padişah ve sistem de onları korur. Katolikler, İspanya’dan yahudileri, “ya din değiştirin, ya ölün ya defolun” dediği sırada, Osmanlı bunlara kucak açmış. Çok da iyi etmiş. Ben de Hırisitiyanların bu acımasız baskısına karşı Müslümanların Yahudilere kucak açmasını her yerde herkese iftiharla, övünerek anlatıyorum. Ama Osmanlı Yahudileri almış da ne yapmış? Eşit vatandaş mı yapmış? Hayır hiç alakası yok. Böyle bir kavram yok zaten. Hiç bir tarım-din imparatorluğunda farklı dinden olanlara karşı eşit davranış yok Orta Çağ’da. Ama Osmanlı sığınma hakkı tanıdığı Yahudileri almış, özel mahallede oturtmuş, özel elbise giydirmiş, özel muamele yapmış. Sıkıysa da bir Müslüman ile bir ilişki kursun bakalım, taşlayarak öldürmüş. Recmetmiş.

Bu anlatttıklarım hepsi gerçek. Bunlar Osmanlıyı ne yüceltmek ne de küçültmek. Musevilere sığınma hakkı tanımak Osmanlı’nın yüce tarafı tabii, ama buna dayanarak, “Osmanlı insan haklarına saygılıydı” derseniz, tarihçiler size güler. İnsan haklarına göre Orta Çağ’a bakılamaz. Çünkü Orta Çağ’da insan hakkı diye bir kavram yok. Neden yok? Çünkü bütün imparatorluklar din imparatorluğu. Milliyet de yok o zaman. Nesin? Müslümansın, Katoliksin, Protestansın, Musevisin.

Burada bir an durup, din ve mezhep ayrımlarının kökenlerine de çok kısaca bir bakalım, çünkü Orta Çağ’da bütün imparatorlukları din ve mezhep ayrımaları biçimlendiriyor. Yani bugünkü siyasal partiler gibi bir siyasal işlevi var dinlerin ve mezheplerin: Toplumların birbirilerinden ayrılmalarında ve o toplumdaki kuralların belirlenmelerinde etkin oluyorlar.

İngilizler neden Protestan bilir misiniz? Kral 8. Henri bir kadına aşık oluyor. Karısını boşayıp onunla evlenmek istiyor. Katoliklikte boşanma yok. Papa izin vermiyor. “Ben mi büyüğüm papa mı büyük” diyor. “Ben büyüğüm tabii” diyor çıkıyor işin içinden. Ve Katolik diniden çıkıyor. Protestan oluyor. Yanında bir de baş danışman, baş yargıç bir adam var. Thomas More Ütopya’nın yazarı. Çok önemli bir adam. O da “böyle saçma şey olmaz diyor” diye onu da krala ihanetten asıyor. Yeni yeni Katolik kilisesi de uyandı da adamı aziz ilan etti.

Hıristiyanlıktaki ilk ayrım, Ortodoks-Katolik ayrımıdır.

Roma İmaratorluğu ikiye bölünüce, imparatorluğun dini de ikiye bölünüyor. Çünkü İmparatorluğun başı aynı zamanda kiliseyi de denetlemek istiyor.

Sonra Reform döneminde Protestanlık nasıl yayılıyor? Martin Luther adlı papaz kilisenin kapısına bir bildiri çiviledi diye değil. Alman Prensleri, ve tabii daha başka güçlü yöneticiler Papa’nın denetimine ve Katolik yönetimine baş kaldırdıkları için.

Yani Hıristiyanlıktaki bütün mezhep oluşumlarının altında siyaset var.

Peki bizim mezhepler nasıl oluşmuş?

Müslümanlıkta kaç mezhep var diye sorulunuca hep 4 Sünni mezhep sayılıyor. Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafii mezhepleri.

Oysa Müslümanlıkta esas olarak 3 büyük ve temel mezhep var; Sünnilik, Şiilik, ve Haricilik.

Nereden çıkmış bunlar? 4. halife kim olacak kavgasından. Hz. Ali 4. Halife oluyor. Muaviye bunu kabul etmiyor. “Hayır” diyor “O olmayacak ben olacağım”. Bir kavga çıkıyor.

Bir başka grup da “Bunlar yanlış yapıyor, Allah’ın emirlerine karşı geliyorlar bunları öldürelim” diyor. Ali’yi ve Muaviye’yi öldürmek üzere harekete geçiyorlar. Ali cesur, tek başına dolaşıyor. Namazdan çıkışta Ali’yi zehirli kılıçla kolayca öldürüyorlar. Muaviye kurnaz, etrafında insanlar var, ona ulaşamıyorlar.

Sonuç: Ali’nin taraftarları Şii, Muaviye’nin taraftarları Sünni, öldürenler de Harici oluyorlar. Hariciler Kuzey Afrika’ya kaçıyorlar bundan sonra tekrar yavaş yavaş geri geliyorlar. Bütün diğer mezhepler Sünni, Şii ve Harici mezheplerden, bu çizgilerde türüyorlar.

“Kim halife olacak” siyasal kavgası yüzyıllar sonra, Cumhuriyet Türkiyesi’nde 1978-79’da Sivas ve Kahramanmaraş’ta insanların birbirlerini öldürmelerine neden oluyor. Camiye bomba atıldı diye tahrik edilen Sünniler, Alevilere saldırdılar, bir çok insan öldü. Durup dururken komşuyu komşuya nasıl öldürteceksin? “Allahsızlar camiye bomba attı” dediler, Ali mi halife olacak, Muaviye mi iktidar olacak kavgası, 1000 yıl sonra Türkiye’de 1978 yılında insanların birbirini gırtlaklamasına neden oldu. 1994 yılında yine Sıvas’ta insanları diri diri yaktılar, aynı mezhep temelindeki kavgadan dolayı.

Dinin günümüzde, siyasette kullanılması bütünüyle çağ dışı bir olay. Eskiden din, siyaseti de her şeyi de belirlermiş. Eskiden yani Orta Çağ’da. Sonra Yeni Çağ gelmiş. Din zayıflamış, yerini daha çok milliyetçilik almış. Sanayileşmeyle birlikte orta çıkan ve güçlenen milliyetçilik, kendi çizgisinde faşizme, zıt görüşlere yol açarak sınıf diktarörlüğüne ve nihayet günümüzde demokrasiye doğru üç ayrı gelişme göstermiş. Bugün insanlık siyaseti demokratik mekanizmalara, yani insan haklarına uygun olan, insanları dinlerine ve mezhelerine göre ayırmayan laik ilkelere göre yapıyor.

İnsanlığın geçirdiği belli dönemlere bakarsak, bu gelişmeyi daha iyi anlarız.

İnsanlık önce toplayıcılık dönemini yaşıyor. Ağaçtan meyve topluyor. Sonra araç gereç yapıyor, yani oku yayı icat ediyor. Avcılık dönemi başlıyor. Avcılıktan, sonra yerleşiyor.

En büyük ihtilal toprağa yerleşme. İnsan, toprağa yerleşince üretim yapmaya da başlıyor, toprak tarım aracı yani üretim aracı oluyor.

Herkes kılıcını kuşanıyor, bir parça toprak almaya çalışıyor. Başarılı olan imparatorluk kuruyor, aptal olanın imparatorluğu ölümünden sonra dağılıyor. Dahi olanın imparatorluğu 450 yıl sürüyor.

Osmanlı-Türk tarihinde iki dahi var. Biri Fatih Sultan Mehmet’tir. Biri de Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bu iki insan çok başarılıdır ama daha önemlisi bu iki insan çağlarını etkilemiştir. Fatih Sultan Mehmet bütün Yeni Çağı etkilemiş, Mustafa Kemal Atatürk de bütün 20.yy’ı etkilemiştir.

Toplayıcılık, avcılık, tarım, Orta Çağ. Din eşit siyaset. İktidarın dininden olmadın mı mezhep kuruyorsunuz. O mezhepte de canına okuyorlar.

“Osmanlı, dini nedenlerle adam yakmamıştır” diye yalan söylüyorlar. Osmanlı da dini nedenlerle adam yakmıştır. Hem de Fatih Sultan Mehmet döneminde, hem de Edirne müftüsü Fahrettin Acemi’nin fetvasıyla. Benim Hoca Efendi’nin Sandukası diye bir kitabım var. Fatih döneminde geçiyor ama günümüzü eleştiriyor. Orada anlatıyorum. Osmanlı, Hurufileri cayır cayır yakmış. Neden yakmış? Çünkü Hurufiler çok güçlenmişler, saraya nüfuz etmeye başlamışlar. Fatih’in annesi ve karısı aracılığıyla saraya nüfuz etmeye başlayınca tehlike olmuşlar ve yakılmışlar. Din, mezhep eşittir siyaset. Bunlar tehlikeli olunca almışlar fetvayı Edirne Müftüsünden Orta Çağ’ın engizisyonunu yaktığı gibi yakmışlar.

Asla ayıp günah değil. Çünkü imparatorluğun bir arada tutuluş nedeni, kimliği din. Bütün dünyada, bütün Orta Çağ imparatorluklarında böyle.

Bu uygulamaları bugünkü insan hakları anlayışı ile elştiremezsiniz. Gülünç olursunuz.

Bugünkü siyasal islamcı anlayışla tarihi saptırarak Osmanlı’yı korumaya kalkışırsanız gülünç olursunuz.

Ne yazık ki tarihimiz, bugünkü ırkçı-Türkçü, dinci-islamcı görüşlerle saptırılıyor. Ya yanlış ya da eksik anlatılıyor. Sizlere “küreselleşme”den sonra “bugünkü Türkiye”yi anlatabilmek için, önce tarihmizdeki bu yanlışlara ve eksikliklere dikkatinizi çekmem gerekli ki modelimi kurduğumda nerelere dikkat edeceğinizi vurgulayabileyim..

Bakın, Osmanlı’nın kuruluşunda çok önemli bir olay var dünyada. Türkiye’de hiçkimse bunu anlatmıyor, hiçkimse bunu söylemiyor. Çünkü bu olay Osmanlı ile ilgisiz olay. Haçlı seferlerini biliyorsunuz. Filistin’e gidip Müslümanları öldürelim de ellerinden kutsal yerleri alalım diye planlanmış seferler. İşte bu Haçlı seferlerinin 4.üncüsü Filistin’e gitmek yerine Ortodoks Bizans’ı fethediyor. Katolik Latinler, Ortodoks Bizans’ı yakıp yıkıyorlar, bütün kiliselerine giriyorlar. Halkı kesiyorlar. Ve İstanbul’da 50 yıl Latin imparatorluğu hüküm sürüyor. Yıl 1200’lerin başı. 1250’lere kadar sürüyor Bizans’taki bu Latin imparatorluğu. Osmanlı’nın kuruluşu 1299, yani tam o dönem.

Yani Hıristiyanlar birbirlerini yedikleri için, Katolikler Ortodoksları kestikleri için Anadolu’da Müslümanların gelişmesi o kadar hızlı oluyor. Osman’ın oğlu Orhan, Bizans prensesiyle evleniyor. Onun babası Kantakuzen’in imparator olmasına yardım ediyor. O da onun Trakya’ya geçmesine yardım ediyor. Çünkü orada halen Latinlerden kalan adamlar var.

Ama bunlar bizde hiç okutulmaz. Çünkü “Biz Anadolu’yu iman dolu göğsümüzle fethettik” demek daha hoşumuza gidiyor.. Tabii bu da var. Yanlış değil, yanlış değil ama eksik. “Allah Allah” diyerek girdik ve fethettik. Doğru. Ama öteki koşulları, dünyanın Anadolu’yu Müslüman Türklerin istilasına uygun kılan koşullarını unutmamak gerek.

Alpaslan 1071’de Anadolu7nun kapısını Malazgirt savaşı ile açmış. Müslüman Türkler, 1453’te yani 400 yıl sonra İstanbul’a ulaşmışlar. 400 yılda. Anadolu’da sadece kelle kesmekle olur mu bu. Tabii ki Müslüman asker ve halk, Anadolu’da daha önce yaşayanlarla bir ölçüde de olsa, birleşmiş, bütünleşmiş, evlenmiş.

Yeniçerilerin hepsi devşirme. Yani Hıristiyan. Ortodoks Hıristiyan kökenli. Yeniçerilerin mezhebi de Bektaşi. En yumuşak İslam mezhebi. Bence yeniçerilerin genellikle Bektaşi olmaları Osmanlı’nın yönetim dehasını, yönetim ile din ve mezhep ilişkilerindeki dahice düzenlemeleri gösteren ip uçlarından biri.

Bunları “Tarihe nasıl bakılmalı” konusundaki bir takım ip uçları olarak söyleyip geçiyorum.

Sonuç olarak Osmanlı çöküyor. Osmanlı niye çöküyor?

Toplayıcılık, avcılık, tarım. Tarımda yönetici toprak ağası, Allah’ın da yeryüzündeki temsilcisi. Yani bizim halife-sultan padişahımız. Güneydoğu Anadolu’da , Doğu Anadolu’da çok güzel bir deyimimiz var. Şıh denilir. Şıh, şeyh ile ağanın toplamıdır. Şıh, hem şeyh hem ağadır. Dedeleri o toprağı kılıçları ile fethetmiştir ve o toprağın üzerindeki her şeyin sahibidır. Ağacın, hayvanın, toprağın, kadının, kadının bekaretinin, erkeğin hayatının sahibi. Erkeğin hayatına barışta çiftçi olarak, savaşta asker olarak sahiptir. Erkek de onundur, çoluk çocuk ta. Şıh, hem de Allah’ın yeryüzündeki temsilcisidir. Karşı çıktığın zaman da hem kazığa oturturlar, hem de öbür dünyada yanarsın. Orta Çağ düzeni bu. Yukarıda din adamı, toprak ağası var. Aşağıda da köle köylü var. Köylü toprağa bağımlıdır.

Bunu da okutmuyorlar tarih derslerinde. Osmanlı’da da köylü bir yerden bir yere gitmek için izin tezkeresine muhtaç. İzin tezkeresi olmadan bir yerden bir yere gidemezsin. Özgür değil. Dünyanın her yerinde de bu böyle. Nedeni, yani bu köleleğin mantığı çok basit. Üretim toprağa bağlı, önce orada üretim yapmak için toprağın olacak, sonra da toprağın üstünde çalışan adamın olacak. Herkes bırakıp giderse kim üretim yapacak. Onun için kimse bırakıp gidemiyor. Osmanlı’da, sipahi de ilediği toprağı bırakmak için “çift bozan resmi” denilen vergiyi ödemek zorunda. Yani toprakta çalışan kimse özgür değil.

İşte Fatih İstanbul’u fethedince Doğuya gitmek için yeni yollar arayan Batılılar, yeni yolları keşfedip yeni bir kıtayı yani Amerika’yı da ortaya çıkardıktan sonra bu düzen değişmeye başlıyor.

Yukarıda din adamı, toprak ağası yöneticinin, aşağıda da köle köylünün olduğu düzen bozulmaya başlıyor. Bu düzeni bozan şey endüstrileşme süreci. Toplayıcılık, avcılık, tarım ve sonunda endüstri.

Ondan sonra herşey değişiyor. Köle köylü o fabrikadan giriyor, vatandaş işçi çıkıyor. Vatandaş işçinin yöneticisi, tanrının temsilcisi ve toprak ağası falan değil, vatandaş işçinin temsilcisi hizmetkar.

Bugünkü Başbakanım gibi benim. Niye bugünkü başbakan yerinde oturuyor? Bize hizmet ettiği için oturuyor.

Aslında hepsi aldatıyor bizi. “Hizmetkarınım” diyor, geliyor, kafama sopa ile vuruyor, cebimden de paramı alıyor. Yani yoz politikanın hortumcu politikacının uygulama mantığı o.

Ama olsun, işin temeli, aslı, teorik olarak, ben onu hizmetkarım olarak görüyorum. Beğenmezsem, “Bir dahaki seçimde de inşallah onu indirip yerine başkasını getireceğim” diyorum.

Fark şurada: Erişilmez tanrının temsilcisi toprak ağası, benim hizmetkârım olmuş. Sanayileşmenin getirdiği en önemli şey bu.

Başka neleri getirmiş? Din üzerine milliyet. Artık insanlar kendisine İngiliz, Fransız, Alman demeye başlıyorlar. Din de kaybolmuyor ama. Milliyetçilik ideolojileri dinin üzerine geliyor. Din de laik düzende devam ediyor.

İşte bu endüstrileşme sürecini Osmanlı kaçırıyor.

Bugünkü Türkiye’yi anlamak için Osmanlı’nın yarı-sömürge oluşunu bilmek lazım. Osmanlı’nın yarı sömürge oluşu ise bizde öğretildiği gibi değil. Ne Müslüman olduğu için, ne padişahları aptal ve çocuk olduğu için.

Fatih’in İstanbul’u fethetmesinden sonra dünyanın lojistiği değiştiği için Osmanlı çöküyor. Coğrafi yeri eski ticaret yolları üzerinde. Yeni ticaret yollarından uzak kalıyor. Keşfedilen yeni dünyadan yani Amerika’dan da uzak. Amerika’dan gelen altın ve gümüş Avrupa’yı hem zenginleştiriyor, hem de enflasyona yol açıyor. Osmanlı hem zenginleşmeden nasibini alamıyor, hem de enflasyondan büyük zarar görüyor.

Yani Osmanlı değişen dünyaya ayak uyduramadığı için çöküyor. Batı endüstrileşiyor. Osmanlı endüstrileşemiyor. Dolayısı ile bir zamanlar dünyanın en ileri ülkesi olan Osmanlı’yı, Batı endüstrileştiği için, yavaş yavaş geçiyor.

Bir süre sonra Batının endüstrileşmesi öyle hale geliyor ki Osmanlı ekonomisini de sömürmeye balıyor. Osmanlı’yı sömürerek daha da gelişiyor. Bu sefer Osmanlı aşağıya düşüyor.

İmparatorluğun çöktüğünü ilk kim fark eder? Padişah fark ediyor tabii. O zaman televizyon, üniversite yok ki. Medrese bu ilerle uğraşmıyor.

Nereden fark ediyor? “Hadi sefere” diyor, “Çıkamayız” diyorlar. “Neden” diyor? “Para yok”. “Neden para yok?” “Vergi yok”. “Neden vergi yok?” “Son savaşı kaybettik”, diyorlar. “Son savaşı kaybettik, toprak kaybettik”. “Neden kaybettik?” “Gavur bizi yendi”.

O zaman padişah şu soruyu soruyor? “Benim iman dolu göğsüm var. Bu gavurda ne var ki ben de yok, beni yendi?”. “Silah, cephane, örgütlenme”. “Getirin” diyor “Silahı, cephaneyi”. Gavur kötüsünü veriyor. “Kurun fabrikayı” diyor. “Bilgi lazım”. “Getirin bileni” diyor. Tarhuncu Ahmet Paşa’lar filan böylece getirilip Müslüman olmuş uzmanlardır. Tabii bilgi de yetmiyor, çünkü para yok.

Para da bulunsa, yine toplumun alt yapısı uygun değil, mevzuat müsait değil vs.

İşte imparatorluğun batmakta olduğu, askeri alanda algılanınca, bu batışı durdurmak için önce askeri alanda alınmaya başlanan önlemler, yeniçeriliğin kaldırılması, Harbiye’nin kurulması ve benzeri önlemler, Osmanlı’nın “Batılılaşma” serüvenini başlatıyor.

Yani “Batılılaşma”, Osmanlı’daki bir iki aydının, yazarın, şairin romantik düşüncelerinden kaynaklanmıyor.

Batılılaşma, doğrudan doğruya Saray’dan, imparatorluğu kurtarmak isteyen Padişah’tan ve onun çevresinden kaynaklanıyor. Yoksa bizim politikacıların söyledikleri gibi “Batı taklitçisi aydınlar” tarafından değil. Bir zorunlulukltan kaynaklanıyor Batılılaşma: İmparatorluğu kurtarma zorunluluğundan.

İşte Osmanlı-Türk çizgisindeki “Batılılaşma” böyle ele alınmak zorunda. Amerika’ya kadar gidiyor bu olay. Değişen dünyada yerini kaybeden imparatorluk çökmeye başlayınca yukardan aşağı değişim başlıyor.Yeniçeriler kaldırılıyor, yeni ordu kuruluyor.

Mustafa Kemal’in Harbiye mezunu olması tesadüf değildir. Çünkü Harbiye’nin kuruluşu imparatorluğu kurtarmak içindir. Öğrenciler orada, iyi yetişip ülkeyi kurtarma görevi yüklenmek için hazırlanmaktadırlar. Sadece Mustafa Kemal değil, hepsi. Bu, eğitimlerinin bir parçasıdır.

Her değişen toplumda, ister Hıristiyan, ister Budist olsun, değişmeye karşı olanlar din şemsiyesi altına toplanırlar. Din adına, Allah adına direnmeye çalışırlar. Size bir örnek. Galile. Dünya dönüyor demiş, hayır dönmüyor demiş kilise, bitmiş. Tek tanrılı dinlerin hepsi aynıdır.

Bu açıdan müslümanlığı “çöküşün nedeni” olarak tek başına suçlamak doğru değildir.

Çöküşün ardında daha temel, daha başka ögeler var.

Din, ancak gerileyiş algılandıktan ve değişim başladıktan sonra engelleyici oluyor.

Şimdi özetleyelim: Osmanlı endüstrileşemediği için yenildi. Batılılaşmaya çalışıyor, gecikmiş. Yenildikçe zayıflıyor, zayıfladıkça yeniliyor, yenildikçe zayıflıyor. Sonunda I. Dünya savaşının sonuna kadar geliyor. Toplayıcılık, avcılık, tarım ve endüstrileşme milliyetçiliği getiriyor. Milliyetçilik tepki olarak sosyalizmi getiriyor. Aşırılık olarak ırkçılığı getiriyor. Osmanlı endüstrileşemediği için milliyetçilik akımları da Türkler arasında gelişmemiş. Ermeni soykırımı diyorlar. Bir soykırım olması için bir ırkın başka bir ırkı öldürmesi lazım. Dolayısı ile öldürenin soy bilinci olması lazım. Osmanlı’da ırk, soy, milliyet kavramı yok ki. Osmanlı, “elhamdülillah Osmanlıyız” diyor, Türklük, Kürtlük yok zaten. Milliyetçilik kavramı yok ki. Evet katliam var ama iki taraf için de var. Evet bütün kanlı cinayetler doğru. I. Dünya Savaşı sırasında Rusya ile ittifak eden Ermeniler de Osmanlıları, yani Türkleri, Kürtleri kesmiş. Osmanlılar da Ermenileri kesmiş. Ama Hitler’in “soykırımı” gibi değil. Karşılıklı bir katliam. Bir savaş durumu. Bir “mukatele” yani karşılıklı katliam.

I. Dünya savaşı bütün tarım imparatorluklarını yok eden bir savaştır. Endüstrileşmeyi dünya üzerinde egemen kılıyor. Endüstrileşmenin ürettiği ulus-devletler tarım imparatorluklarını yok ediyorlar. Ya içinden büyüyerek, kendi imparatorluklarını ulus-devlete dönüştürüyorlar, Almanya, İtalya, İngiltere gibi. Veya ulus-devlet haline gelip güçlendikten sonra, eskimiş tarım imparatorluklarını yıkıyorlar.

İşte Osmanlı, endüstrileşemediği için, endüstrileşmiş Batı tarafından işgal edilerek yıkılıyor, gidiyor.

Türkiye’de Bağımsızlık Savaşı ile Cumhuriyet birbirine bire bir bağımlı olarak öğretilir. Yanlış. Hayır hiç ilgisi yok. Kurtuluş Savaşı’nı yapanlar Mustafa Kemal hariç, bütün komutanlar halifeci. Bir tek Mustafa Kemal Cumhuriyetçi.

Bütün İstiklal Savaşı kahramanı komutanlar halifeci olduğu için, Mustafa Kemal savaşı kazandıktan sonra, bir de Cumuhuriyeti kurmak için kendi arkadaşlarıyla bir savaş veriyor. Oldukça kansız ve beyaz bir savaş bu, öteki devrimlerle, örneğin Sovyet devrimiyle karşılaştırıldığı zaman.

Savaş kazanıldıktan sonra 1. TBMM’sini dağıtıyor, ikincisini topluyor Cumhuriyeti ilan etmek için.

Cumhuriyet’e karşı olanların iddiaları tamamen safsata:

Diktatörmüş de zorla yapmış da, halka sorsaymış ne olurmuş?

Cumhuriyet olmazdı tabii. Çünkü, toprağa bağımlı, özgürleşmemiş, köle köylü ile demokrasi olmaz. Köle köylü ile ya faşizm olur, ya şeriat olur. (Tabii bu günkü endüstrileşmiş toplumların köylülerinden değil, din-tarım aşamasında kalmış imparatorlukların köle köylülerinden söz ediyorum). Çünkü köylü bir örneklikten yana. Köyde bir örnekliği aştınız mı ya homoseksüelsiniz ya komünistsiniz veya delisiniz. Köyde çoğunluk eşit demokrasi değil.

Bakın çoğunluk kararı her zaman neden demokrasi değil:

Türkiye’de de, bu salonda da kahverengi gözlüler çoğunluktadır. Bu aralarda bir de ekonomik kriz yaşadık. Birey başına milli gelir 3000 dolardan 2500 dolara düştü. Biz kahverengi gözlüler çoğunluk olarak, çok demokratik! bir karar alalım ve şu açık renk gözlüleri keselim. (Zaten nazarları da değer!?). Keselim bunları, hepimizin milli geliri 5000 dolara çıksın.

Çok saçma geldi değil mi? Böyle şey olmaz diyorsunuz değil mi? Bu demokrasi değildir diyorsunuz değil mi? Ama çok kısa süre önce bir Avrupa ülkesi bunu yaptı. Hem de en gelişmiş Avrupa ülkesi yaptı. 50 yıl önce. Almanya’da Naziler yaptılar. Tersini yaptılar, açık renk gözlüler koyu renk gözlüleri kesti.

Görüyorsunuz ki, “demokrasi eşit çoğunluk iradesidir” anlayışı aslında bireysel planda temel insan haklarını ve özgürlükerini korumadığı zaman doğrudan doğruya faşizme ve şeriata gider.

Evet, Atatürk devrimlerinin hepsi tepeden inmedir. Hepsi savaşı kazanmış bir komutanın askeri ve siyasi gücüne dayanarak yapılmıştır.

Ama hepsinin amacı da demokratik laik hukuk devletini, bugünkü Anayasada yazan ve henüz gerçekleştiremediğimiz devleti kurmak.

Anayasada diyor ki Türkiye laik ve demokratik sosyal hukuk devletidir. Ben ilan ediyorum sosyoloji profesörü olarak, Türkiye bu günkü uygulamalar açısından ne laik, ne demokratik, ne sosyal ne de hukuk devletidir. Hiçbiri değil. Olmasına çalışılıyor. Olmasına çalışırken de gerçekleri anlattım. Hanefi, Sünni, Müslüman kimliğinin devlete egemen olduğu bir laik devlet olmaz. Laiklik zedeleniyor Türkiye’de ama “Elhamdülillah Müslüman’ım” deme özgürlüğü olmadığı için değil tam tersine egemen olan din ve mezhep öteki inançları ve inançsızları bastırdığı için. Nüfus kağıtlarımızda hâlâ din hanesi var ve kimseye sormadan nüfus memuru tarafından dolduruluyor. Hâlâ her ramazanda üniversite kampüslerinde oruç tutmayanlar bıçakla öldürülüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı sadece Sünni Hanefi anlayışı temsil ediyor. Hukuk devleti olmaya gelince fazla birşey söylemeye gerek yok: Bireysel ve kamusal hukuk ihlâlleri herkesin gözü önünde cereyan ediyor. Sosyal devletten ise iyice uzaklaştık 1982 Anayasası ile. 1961 Anayasası çok daha sosyal devlet yanlısı idi. Demokrasiye gelince, bugün politikacıların ceplerini doldurmaktan başka hiç bir işe yaramaya bu rejimi gerçek bir demokrasi olarak nitelemeye herhalde hiç kimsenin insafı yetmez.

Ama ben bugün burada bu sözleri söyleyebiliyorsam, bu, Anayasamızda, Türkiye Cumuhriyeti’nin “Laik ve demokratik bir sosyal hukuk devleti” olduğunun yazılmış olması sayesindedir. Bunu da Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyuz. Yani onun koyduğu hedefe hâlâ ulaşabilmiş değiliz ama, hedefimiz bu. Bunu da İstiklal Savaşına ve Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyuz. Yani bugünkü Türkiye Cumuhuriyeti devleti, Batı Avrupa ülkeleri gibi, endüstrleşme sonunda kurulmadı: Bağımsızlık Savaşı ile kuruldu. Endüstrileşmesini sonradan sağlamaya çalışıyor. Bütün sıkıntılarımız da buradan kaynaklanıyor.

Osmanlı endüstrileşememiş, endüstrileşemediği için zayıflamış, zayıfladığı için çökmüş. İnanılmaz bir Bağımsızlık Savaşı yapılmış, bu Bağımsızlık Savaşı kazanılmış. Sonunda bu Bağımsızlık Savaşını kazanan komutan, “Bu devletin adı Cumhuriyettir”, demiş.

Aslında başka şeyler de söyleyebilirdi. “Bunun adı İslam devletidir ve ben halifeyim” diyebilirdi. Osmanlı’nın son temsilcisi Abdülmecit’e “Sen halifesin, ben de sadrazamım” diyebilirdi. Osmanlı İmparatorluğu din devleti geleneğinden geldiği için, yeni devletin din temeline oturması siyasal ve toplumsal koşullarımıza son derece uygundu. Üstelik öteki komutanlar da böyle istiyorlardı. Ama demedi.

Bu arada Sovyetler çok başarılı bir devrim yapmışlar ve Rusya’da Sovyetler Birliği’ni kurmuşlardı. Sovyetler Birliği bağımsızlık savaşımıza da çok yardım etmişti. “Bu Türk Sovyetidir, ben de yoldaş Kemal’im” diyebilirdi. Onu da demedi.

Bu arada Almanya’da Hitler gelişiyor ve büyüyor. Atatürk’te de milliyetçilik duygularını yaratma hedefi var. “Burası Türk diktatörlüğüdür, ben de Führer Kemal’im” diyebilirdi. Onu da demedi.

“Bunun adı cumhuriyettir”, dedi. En zor olanı ama ileriye yönelik olarak en doğru olanı yapıyordu. II. Dünya savaşı sonrası bütün faşist devletler yıkılıyor, faşizm yıkılıyor. Sovyetler Birliği, 1989’da Berlin duvarının yıkılması ile birlikte 1991 yılında dağılıyor. Bizim ülkemizde ise bütün yozlaşmalara, soygunculara, üçkağıtçılara rağmen ben burada bu konferansı verebiliyorum.

Yoksa şu anda burada Yunanlı Profesör barbar Türklerin elinden İzmir’i nasıl kurtardıklarını ve 1000 yıllık Bizans uygarlığını nasıl ihya edildiğini anlatıyor olacaktı. Ya da bir İngiliz Profesör, Osmanlı’nın nasıl tarih sahnesinden yok olup gittiğinin ve küçük Asya’nın yeniden nasıl bin yıl önceki sahiplerinin eline geçtiğinin çözümlemesini yapıyor olacaktı.

Mustafa Kemal 1923 senesinde yeni devletin adına Cumhuriyet diyor. Diyor ama sene 1923, Anadolu’da 10 milyondan biraz fazla insan var. İstanbul’un bugünkü nüfusu kadar. Bunun da yarısı verem ve sıtma. Okuma yazma bilme oranı ise % 10, yani 1 milyon kişi. Bunun da yarısı ancak adını soyadını yazabiliyor. Bu 10 milyon kişi de ya yaşlı, ya sakat, ya kadın, ya çocuk. Çünkü hepsi savaş artığı. Ülke yıllardır savaşa savaşa küçülmüş, topraklarını kaybetmiş, insanları ölmüş.

Geldiğimiz yer olarak bugün geriye bakıldığında bu bir mucizedir. Ama kapısını çaldığımız yere ulaşabilmek yani Avrupa Birliği’ne yetişebilmek için ileriye baktığımızda ikinci bir mucizeye daha ihtiyacımız olduğu anlaşılıyor.

Hemen belirtmeliyim ki, Türkiye Cumhuriyeti ile Batı Avrupa ülkeleri arasındaki temel fark, Batı Avrupa ülkelerinin endüstrileşme süreci sonunda bu günkü gelişmiş durumlarına gelmiş olmalarına karşılık Türkiye’nin endüstrileşmeyi kaçırmış olan bir Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olarak, sadece bir Bağımsızlık Savaşı kazanmış ama endüstrileşmemiş bir toplum olarak hâlâ endüstrileşmeye çalışıyor olmasıdır.

Bugün gelinen yer gerçekten bir mucizedir. Ama Batı Avrupa’yı yakalamak için ikinci bir mucize daha gerekmektedir.

Yirminci Yüzyılda, Batı değerleri ile Batıya karşı çıkan ve Batıyı dize getiren başka bir ülke olmamıştır. Genellikle Batı ile savaşılan değerler sosyalist değerler olmuş. Marksist değerler, sosyalist değerler veya Stalinci değerler olmuş. Kazandıkları zaman da demokrasiler değil, diktatörlükler kurulmuş.

Türk devriminin Atatürk’ün önemi burada: Emperyalist Batı’yı, bağımsızlık, insan hakları, özgürlük, demokrasi gibi kendi değerlerini kullanarak dize getirmiş.

Batıya batı değerleri ile karşı çıkan başka bir siyasal ve toplumsal deney yok. Yani “Batı’ya başkaldırışın tohumları yine Batı kültüründen alınmış. Nitekim Batı da sonunda ayılmış, bu durumu farketmiş ve buna karşı önlemler almaya başlamış.

Bir profesör var, Samuel Huntington. Ona bir kitap yazdırdılar, “Medeniyetlerin (uygarlıkların) Çatışması” diye. Diyor ki “Ey yoksul halklar, Ey Müslümanlar, siz bu kadın hakları, insan hakları gibi şeylere inanmayın. Bunlar emperyalist değerlerdir. Siz iki kadının ifadesinin bir erkeğe eşit olduğu şeriatın hukuk düzenine, kendi yerel değerlerinize sadık kalın”.

Çünkü fark etmiş ki Batı emperyalizmi, misyoner okulları ve diğer araçlarla kendi değerlerini, yani “insan haklarını”, “demokrasiyi” ihraç ederken sömürdüğü insanlarda da bu değerler yükseliyor. Ve bir gün Mustafa Kemal gibi bir lider çıkıyor, “Batı gibi olmak için bu emperyalist batının boyunduruğundan kurtulalım, onun egemenliğini kıralım” diyor, ve işgal edilmiş vatanını kurtaran bir İstiklal Savaşı’nı kazanıyor.

Yani Batı’nın kendi silahı kendisine dönüyor. Dolayısı ile batı değerleri Türkiye’ye geldiğinde kültür emperyalizmi olmuyor. Tam tersine anti-emperyalizm batının kendi değerlerinden kaynaklanıyor.

Huntington’un “Siz bu insan haklarına, kadın haklarına bakmayın” deyip, Batıya boyun eğmeyi veya Batı’dan farklı olmayı haklı çıkaran yerel değerleri empoze etmesi işte Batı değerlerinin, azgelişmiş ülkelerde anti-emperyalizmi ateşlemesinden kaynaklanıyor.

Bunu kitabımda uzun uzun anlattım. “21. Yüzyılda Türkiye” adlı kitabımı okuyun. Özellikle de Huntington bölümüne dikkat edin.

Sonuç olarak biz endüstrileşmemizi İstiklal Savaşı’ndan sonra, bağımsızlığımızı kazandıktan sonra geliştirmeye başlıyoruz. Bugünlerde de tamamlamaya çalışıyoruz. Bizden çok önce endüstrileşmiş ve ülkemizi istila etmiş Batı’ının işgalinden kurtulduktan sonra ve Batı ülkelerinin çok çok gerisinden.

Unutmayalım, “demokrasi” de sınıfsal bir olaydır: Sermaye sınıfının, güçlenerek, asilzadelerin yani toprak ağalarının ve onların ittifak içinde oldukları din adamlarının yanına çıkıp iktidarı paylaştıkları ve önce meşrutiyetlerin kurulması aşamasını yaşayan, sonra da sermaye sınıfının daha da gelişmesiyle birlikte, işçi sınıfının gittikçe büyümesine yol açan ve en sonunda bu işçi sınıfının baskısıyla kurulan bir rejim.

“Burjuva demokrasisi” lafı, demokratik rejimleri küçümsemek ve diktatörlükleri yüceltmek için kullanılan bir Soğuk Savaş yutturmacasıdır: Dünyanın hiç bir yerinde burjuva sınıfı demokrasiyi kurmamıştır. Ancak meşruti rejimler oluşturmuştur, asilzadelerin ve din adamlarının yanında. Demokrasi, ancak endüstrileşmenin gelişmesiyle güçlenen işçilerin ve kentli nüfusun baskısıyla kurulmuştur.

İşte Türkiye’deki demokrasinin sorunları da buradan kaynaklanmaktadır: Endüstrileşmesini tamamlamadığı için, demokrasisine sahip çıkacak “çağdaş sınıfları” da yani bilinçli bir sermaye sınıfını ve bilinçli bir işçi sınıfını üretememiştir henüz.

Zaten Türkiye’de demokrasi de gelişmekte olan bir endüstrileşmenin sonunda değil, Bağımsızlık Savaşı’nın kazanılması sonunda, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki askerler tarafından kurulmuştur.

Bu nedenle gerek laiklik, gerekse demokrasi, henüz ülkemizde tam anlamıyla hazmedilememiştir.

Bu açıdan da Avrupa Birliği ile aramızda önemli bir mesafe vardır.

İşte henüz demokrasimizi bile tam geliştirememişken, Soğuk Savaş, bütün kurumlarımızı etkilemiş. Zaten 1945’den sonra bütün dünya soğuk savaşa koşullanmış, bütün yatırımlar anti-komünizm diye yapılmış. Sadece ekonomik yatırımlardan söz etmiyorum: Eğitim, kültür, sanat , edebiyat, yasalar, yani adalet, her şey anti-komünizme göre biçimlendirilmiş.

Ülkemizde nifak tohumları atılmış, milliyetçilik ve din-iman siyasete egemen kılınmış. “Bu bayrak inmeyecek, bu ezan susmayacak” edebiyatıyla herşeye hakim olunmuş. Hortum, soygun var diyene, “Sus, komünist, alçak, vatan haini” denmiş. Zaman anti-komünist zamanlar haline çevrilmiş.

1968’den sonra son aşamada, dinciler, şeriatçılar eğitime, ülkücü katiller devletin güvenliğine hakim olmuşlar.

Derken 1989’da Berlin duvarı çöküyor. 1991’de de Sovyetler Birlilği dağıtılıyor. Fakat biz anti-komünizme o kadar büyük bir yatırım yapmışız ki üç maymunları oynuyoruz. Görmedim, duymadım falan.

1997’deki 28 Şubat’ın anlamını iyi bilmek lazım. 28 Şubat’ta bu olaylara, dünyaya bakanlar, (biraz da askerlerimiz) diyorlar ki, “Artık komünizm çöktü kardeşim, birinci tehlike komünizm değildir. Birinci tehlike şeriatçılıktır” diyorlar. Çünkü anti-komünist dönemde eğitim ve güvenlik tamamen şeriatçıların ve ırkçı ülkücülerin eline geçmiş.

28 Şubat Milli Güvenlik Kurulu bildirisini iyi okuyun: “Komünizm çökmüştür. Birinci derecedeki ulusal tehlike olmaktan çıkmıştır” diyor. “1 numaralı tehlike olmaktan çıkmıştır” diyor.. Ne zaman, Sovyetler’in hukuken ve fiilen dağılmasından 6 yıl sonra, 1991’e göre. 1989’a göre 8 yıl sonra komünizm çökmüştür diyor.

Peki o sırada ne tehlike var? Şimdi Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılarının Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri davaları dolayısıyla açık açık söyleyip yazdıkları, dışardan, İran’dan gelen ve içerdeki şeiartçılarla desteklenen tehlike var.

Bütün bu çelişkiler 1968’de doruk noktasına ulaşan anti-komünist uygulamalarla başlıyor. O dönemde eski Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı, Süleyman Demirel de Başbakan. Milliyetçi-Şeriatçı gelişmeler Sunay-Demirel ikilisinin aldığı kararların ve yaptıkları uygulamaların sonucudur.

Necmettin Erbakan “Ben mi açtım imam hatip liselerini” diyor. Doğru o açmadı. Kim açtı, Demirel açtı. Yani laik olduğunu iddia eden politikacı açtı. Cevdet Sunay 1968’de beyanat veriyor Diyor ki; “Biz ülkeyi bu solcu gençlere, bu komünistlere mi emanet edeceğiz. Hayır. Biz ülkeyi milliyetçi mukaddesatçı, İmam Hatip mezunu gençlere emanet edeceğiz” diyor.

Sevgili gençler, değerli meslektaşlarım, biz türban olayını Osmanlıdan devir almadık. Cumhuriyet Türkiye’sinde 1968’den sonra politikacılar eliyle ürettik. 1982’de Evren Paşa döneminde Bülent Ulusu Başbakanken, doğrudan üniversiteye girme şansını onlara verdik.

68 kuşağının bir tek fonksiyonu oldu. Faşizmi getirdi. Endüstrileşme iki tane sınıf doğuruyor. Sermaye sınıfı ve işçi sınıfı. Demokrasi işçi sınıfının zoruyla kuruluyor. Burjuva dünyanın hiçbir yerinde demokrasi kurmaz. Burjuva meşrutiyeti kurar.

Bu küreselleşen dünyada bu Türkiye ne yapacak? Küreselleşme acaba endüstri devriminden sonra ortaya çıkan ulus devlet modelinin bir türevi olan, (öteki türevler, faşizm, ve proleterya diktatörlüğü idi) “Laik ve demokratik sosyal hukuk devleti” kavramını da çağ dışı mı bırakıyor?

Laik ve demokratik sosyal hukuk devleti, bağımsız bir ulus devlet olarak ömrünü bütün dünyada doldurdu mu? Ortadan yok mu olacak?

İlk bakışta, küreselleşmenin yukardan, egemenlik haklarını uluslararası kuruluşlara, örneğin Avurpa Birliği’ne devrederek, aşağıdan ise, mikro-milliyetçilik aracılığıyla, yerel farklı kültürlerin bağımsızlaşması ve özerkleşmesi aracılığı ile ulus devlet modelini erezyona uğrattığını görüyoruz.

Bu eğilim evrensel ve sürekli olarak bu çizgide devam ederse, küreselleşme, gerçekten laik ve demokratik sosyal hukuk devletine dayalı ulus-devlet modelini zayıflatacak ve tabii sonunda ortadan kaldıracak gibi görünüyor.

Ama olaya biraz daha yakından bakarsak, ulus-devletin daha uzun süre varlığını, bazı gereksinmelerden dolayı sürdüreceği anlaşılıyor.

Küreselleşme, insanların hangi sorunlarını çözüyor, hangi sorunlarını çözemiyor diye bakmak gerekli soruna.

Küreselleşme hiç kuşkusuz, dünya üretimine el koymuş durumda. Ne üretilecek, nerede üretilecek, ne kadar üretilecek, kaça üretilecek kimin için üretilecek gibi sorunlara yanıt veriyor.

Tabii bu işin sadece üretim ayağı. Bu üretim ne kadar adil olarak dağıtılacak, yani refah dünya üzerinde ne kadar dengeli olacak, bu sorunun yanıtı küreselleşmede yok. Hatta, tam tersine küreselleşmenin gerek sermayenin gerekse zenginliğin belli alanlarda yoğunlaşmasına ve dünya insanları arasındaki gelir adaletsizliğinin artmasına yol açtığı bir gerçek.

Demek ki, küreselleşme, üretim sorununu çözmüş gibi görünüyor ama bu üretimin nasıl dağıtılacağı konusunda bir çözümü yok.

Peki insanların sosyal güvenliği ne olacak? Yani çocuklar, özürlüler, yaşlılar ve çalışamayanlar nasıl yaşayacak?

Küreselleşme bu soruna yanıt veremiyor: Çünkü küresel ekonomide ancak üretim içinde varsan insansın. Üretimde yoksan, insan değilsin, ancak sürünme ve ölme özgürlüğün var.

Peki ülke halklarının sosyal güvenlikleri, refahları kimin sorumluluğunda? Bırakalım Türkiye’yi, duygusal tepkiler verebiliriz, Fransa’ya bakalım: Örneğin Fransızların, çalışmayan, üretimde yer almayan Fransızların sosyal güvenlikleri ve refahları kimin sorumluluğunda?

Tabii ki Frasa devletinin, Fransa ulus-devletinin.

Yani birinci olarak küreselleşme sosyol güvenlik ve refah sorununu çözemediği için ulus-devlete ihtiyaç var.

İkinci olarak vatandaş yetiştirme kimin sorumluluğunda?

Yine Fransa’ya bakalım, Fransız olarak doğan çocukları kim eğitecek? Onlara ülkelerinin dilini ve değerlerini, tarihini, kültürünü kim öğretecek?

Küreselleşme böyle bir işlev de yüklenmiyor.

Küreselleşme dil olarak Amerikanca’yı ya da İngilizce’yi kullanıyor.

Peki farklı kültürlerde, farklı devletlerde bulunan insanların eğitimini kim yüklenecek? Yine bu farklı devletlerin kendileri tabii. Yani Fransızları yine Fransa eğitecek.

Bu açıdan da, yani eğitim açısından da ulus-devletin varlığını devam ettireceği anlaşılıyor.

Ayrıca siyaset, askerlik ve strateji gibi alanlara girmek istemiyorum. Sadece sosyal güvenlik, sosyal refah ve eğitim gibi iki alana baksak bile, küreselleşmenin insan gereksinmelerini karşılayamadığını, ulus-devletlerin vatandaşlarının refahı ve eğitilmeleri için varlıklarını sürdürmeleri gerektiğini açıkça görüyoruz.

Şimdi Türkiye’de neler olacak?

Tabii bütün bu evrensel eğilimler Türkiye’yi de etkiliyor.

Türkiye henüz, yukarıda anlattığım biçimde endüstrileşmesini bile henüz tamalayamamışken, yani henüz “laik ve demokratik sosyal hukuk devleti” açısından sorunları varken, dünya üçüncü bir aşamaya geçiyor: Tarım ve endüstri aşamasından sonraki üçüncü aşamaya.

Buna isterseniz bilgi toplumu deyin, isterseniz uzay çağı, isterseniz atom çağı, yeni bir çağın başladığı açık.

Yani biz Batı’yı daha endüstrileşmede yakalamaya çalışırken, Batı almış başını ileriye doğru gidiyor.

Bu açıdan ülkenin önünde yakalanacak hedef gayet açık:

Süratle laik ve demokratik sosyal hukuk devletinin temellerini oluşturan endüstrileşme hamlesi, yani kalkınma atılımı gerçekleştirilecek, bunun alt yapı ve üst yapı gerekleri, yani gerçek demokrasi ve fiziksel yatırımlar vs. yerine getirilecek, bu arada yeni çağa ayak uydurmak için gerekli önlemler alınacak.

Hiç kuşkusuz bunların arasında Avrupa Birliği’ne girmek de olabilir, bilgisayar yatırımlarını ve eğitimlerini desteklemek, ve Milli Eğitim düzenini, müfredat programını yeni çağa uygun hale getirmek de.

Ama bunları yapmak için de, şimdilik elimizdeki ulus-devleti kullanmak, hem de etkin bir biçimde kullanmak zorunda olduğumuz açıktır.

Yolumuz bilimin ve insanlığın yolu olmalıdır.

Hepinizi saygı ile selamlıyorum.

EGE ÜNİVERSİTESİ

İZMİR

26 NİSAN 2001 

www.kongar.org

AABF üyesi AKM lere; AABF Organlarına; AAGB; AAKB   Değerli Başkan

0

AABF üyesi AKM lere; AABF Organlarına; AAGB; AAKB   Değerli Başkan,  Sevgili Canlar,
2004 yılı Alevi Toplumu olarak hedeflerimize en çok yaklaştığımız bir yıl oldu.

Türkiye`nin, Avrupa Birliği tam üyeliği için başlattığı reformları destekleyen Aleviler, bu süreç içinde kendi kimlik mücadelesini de hızlandırdı.
2003 yılında önce ATP çatısı altında sürdürülen çalışmalar, daha sonra Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu olarak devam etti.

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu, önce Almanca ve daha sonra İngilizce olarak geniş bir Alevilik raporu hazırladı.Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve Alevi Bektaşi Federasyonu 2004 yılı başlarında Aralık 2003 tarihinde Avrupa Birliğinin Türkiye`ye İlerleme Raporuna Alevilerle ilgili yer vermesini olumlu bularak, bu süreçte Alevi kimliğinin kabul edilmesi çalışmalarının gerekliliğini kamu oyuna duyurdu.

2004 Mayıs ayında tüm Avrupa ülkelerinde ve Türkiye`de Alevi örgütleri ortak bir bildiri ile, istemlerini 7 dilde bastırdıkları bir broşürle Avrupa kamuoyuna anlattılar.
Diplomatik tüm olanakları kullanan AABK, Ekim 2004 tarihinde açıklanan Avrupa Komisyonu raporuna, Alevilerle ilgili önemli istemlerin girmesini sağladı.
Rapordaki Alevilerle ilgili tespitlerin, daha açık bir dille ifade edilmesi ve Türk Hükümeti`nin bu istemleri gündemine alması için başlatılan “cem evlerimiz yasal güvenceye kavuşmalıdır.” Kampanyasında; Alevi tarihinde ilk defa 710.000 imza toplandı. Bunun sonucunda; AB Parlamento Raporu`nda “cem evleri inanc merkezi olarak kabül edilmeli, Alevilik yasal güvenceye kavusturulmalı ve din dersleri  zorunlu olmaktan çıkarılmalı” ifadeleri yer aldı.

Bu kampanya Alevi örgütlenmesinin gücünü de ortaya koydu. Kampanya tüm Alevileri birleştirdi.
Almanya`da, uzun yıllardır Alevilik dersleri konusunda verdiğimiz bilinçli ve sürekli mücadele nihayet dört büyük eyalette meyvesini verdi. Kuzey Ren Vesfalya, Bavyera, Baden –Württemberg ve Hessen Eyaletlerindeki Eğitim Bakanlıkları önümüzdeki iki yıl içinde Alevilik Dersleri`nin başlayabileceğini duyurdular. Bu kararla birlikte; Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu`nun Alman Anayasasının 7.3 maddesine göre, Alevilerin bir inanç kurumu olduğu gerçeği kabul edildi.



Son dönemde gerek içimizde gerekse dışarıda sürdürülen Aleviliğin tanımı ile ilgili tartışmaları dikkate alan AABF GYK, 18.12.2004 tarihinde , tüm organlarının temsil edildiği geniş bir toplantı yaptı.
Bu toplantıda her katılımcı söz hakkı aldı ve görüşlerini belirtti. Katılımcıların tamamı, AABF`nin Aleviliğin tanımı konusunda belirsizliğin olmadığını, AABF 1998 Programının Aleviliğin tarifini yaptığını ve bu tarifin şu anda geçerli olduğunu belirttiler.   Buna göre kısaca Aleviliğin kısa tanımı şöyle:

Alevilik; Allah, Muhammed, Ali kutsallığını kalbinde taşıyan, Hz.Ali’nin adaletinden ayrılmayan, temelinde insan sevgisi bulunan, her dine, mezhebe, inanca saygı duyan ve hoşgörüyle bakan, dil, din, ırk, renk farkı gözetmeyen, eline, beline, diline sahip olma ilkelerini şart koşan ve bunu muhasiplik kurumu ile gerçekleştiren, gelmek isteyen inançlı insanları çatısı altına alarak manevi ihtiyaçlarını gideren, insanları yaşadıkları toplumda kendi istekleriyle kendi kendilerini yargılamalarını sağlayan, eşitlikçi, katılımcı, paylaşımcı düşünceyi savunan, şeriatın bağnaz kurallarına bağlı olmayan ve onu reddeden, İslam dinini kendine göre – Sünni inancının dışında – yorumlayan; asıl doğruluk, kemali dostluk, cevheri merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvesi sevgi hamuruyla yoğrulmuş, insan-ı kamil yani erdemli insan yaratmayı öngören, korkuyu aşıp sevgiyle Tanrıya yönelen, En-el Hak ile insanın özünde tartıyı gören, yaradan ile yaratılan ikiliğinden Vahdet-i Vücut’a (Varlık Birliği) varan, edep ve ahlaklılığı yaşamının temeline koyan,, insanı yücelten, hamurunda hem ilahiliğin hem de irfaniliğin mayası bulunan, kişinin ahlak ve karakterli yaşam ilkelerini belirleyen, dini biçim ve şekil olarak değil, inanç olarak algılayan, dini bağımsız bir irade gücü ve Batıni özelliğiyle evrimleştiren, akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren ve tüm bunları Kırklar Cemi’nden alınan ilhamla yürüten canların inanç sistemidir.

Bundan böyle, AABF ve tüm organları herhangi bir spekülasyon olmaksızın Alevilikle ilgili bu tarifi ölçü alacaklar ve bunun dışında belirtilen görüşleri, inanç ve düşünce özgürlüğü bağlamında kişisel görüş olarak değerlendireceklerdir.

Değerli Canlar,
Gördüğünüz gibi olağanüstü koşullarda, Alevi örgütlerinde Aleviliğin tanınması yönünde vermiş olduğunuz hizmetler yerini buluyor ve bir bir sonuç veriyor. Bundan sonra yapacağımız çalışmalar şimdiye kadar olan kazanımları daha ileri götürmek ve kalitesini artırmak için olacaktır.
15 yılda 30 dan fazla cem evi ile ve 20.000 den fazla üyesi ile her kesimin görüşlerine başvurduğu ve dikkate aldığı Alevi örgütlenmesini hep birlikte olağanüstü koşullarda oluşturduk. Birliğimizin simgesi olan AABF`nin önümüzdeki yıllarda daha da büyüyüp gelişeceğine inancım tamdır.

Bu duygularla hepinizin yeni yılını en içten duygularımla kutluyor, hepinize can-ı gönülden sağlık, mutluluk ve daha nice birliktelikler diliyorum.

Turgut Öker
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanı   Köln, 23.12.2004

Ali Rıza GÜLÇİÇEK İstanbul Milletvekili

0

Ali Rıza GÜLÇİÇEK İstanbul Milletvekili

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını arz ederim.

29.11.2004 tarihinde Hürriyet Gazetesinde “Gizli Anayasa’da En Kritik Madde” başlığıyla yayımlanan habere konu olan ;

1.     Milli Güvenlik Kurulunca hazırlanan, 5 yılda bir yenilenen, Bakanlar Kurulunca imzalandıktan sonra devreye giren Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde “mezhepler gerçeğini”  konu alan maddeyle Alevi yurttaşlarımız zan altında kalmaktadır. Bu nedenle bu maddeyi kaldırmayı düşünüyor musunuz ?

2.     Bu madde de Aleviliğin tehlikeli mezheplerden biri olarak sayılması ifadesine katılıyor musunuz ?

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 3. Yasama Yılı 36. Birleşim

 21/Aralık /2004 Salı


Sayın Gülçiçek, buyurun.

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (İstanbul) – Sayın Başkan, teşekkürler.

Sayın Bakanım Mehmet Aydın’a iki sorum olacak.

Sayın Bakanım, 29 Kasımda bir gazetemizde, gizli Anayasada en kritik madde olarak, Alevîlik ve mezhepler tehlikeli olarak görülmektedir. Bunu basından öğreniyoruz.

Yine, basınımızda, patrikhane tehdit olmaktan çıkmıştır. Dışişleri Bakanımız, Millî Güvenlik Kuruluna yazdığı bir yazıda, ruhban okulunun tehdit olarak görülmesine son verilmesini öneren bir mektup göndermiştir. Yani, ne oldu da bu tehdit olmaktan çıktı? Bu birincisi.

İkincisi, mezhepler içinde Alevî yurttaşlarımıza bu haksızlığı, bu zan altında kalmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konuda yanıtınızı bekliyorum.

Teşekkürler.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Gülçiçek