Ana Sayfa Blog Sayfa 171

Karı gibi ağlama

0

Küçükken duyardım bu sözü…
“Karı gibi ağlama.”
Erkekler güçlüydü, ağlamazdı.
Ağlamak kadına yaraşırdı.
Hem saçı uzundu kadınlarımızın…
Aklıysa kısa…
Zaten eksik etek ya da kaşık düşmanı değil miydi, diğer bir adı da.
Boşuna mı demişler; kızını dövmeyen dizini döver diye.
Ya davulcuya ya da zurnacıya kaçmasın diye.
Onun iyiliği için yani…
Evlendiğinde ise karnından sıpasını, sırtından sopasını eksik etmeyeceksin ki, değer bilsin.
Her ne kadar canını alsak da,
Yine de kadınlar bizim canımız, cananımız.
Ne de olsa kolumuza taktığımızda yakışan,
Duvara çarptığımızda yapışan o.
Horladığımız, aşağıladığımız…
Her ne kadar değeri ahırdaki öküzden sonra olsa da;
Baş tacımız, yine O.
O; kadınımız, kadınlarımız…
Tarlada ırgat, fabrikada işçi,
Aşçı, çamaşırcı, bulaşıkçı,
Yeri geldiğinde hastabakıcı…
Ana, bacı, hala, teyze…
O…
Ana bir, bacı iki… Gerisini sallamadığımız…
Yine de cennet onların ayakları altında dediğimiz,
Her zaman toplumun gerisine ittiğimiz,
Canı çıkana kadar dövdüğümüz,
Gözümüzün nuru,
Hayatımızın gururu,
O…
Gülmesi iffetsizlik kimine göre…
Başı açık olması ise ahlaksızlık…
Mini etek giymesi tam da tecavüz sebebi…
İşsizliğin tek nedeni, yine o…
Ya benimsin, ya kara toprağın dediğimiz…
Sahip olmak için iki öküz başlık verdiğimiz…
Hayatımıza katıp, hayatını çaldığımız, yine o.
Onlar…
Kadınlar…
Atatürk’ün; “ sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” dediği Türk Kadını neden bunca eziyet görüyor?
Neden bedeni, ruhu, hayalleri sömürülüyor?
Neden bu kadar sövülüyor, neden dövülüyor?
Neden yarası asırlardır kabuk bağlamıyor, neden sürekli kanıyor?
Neden kadınları eve kapatmak isteyen bu köhne zihniyet hala kabul görüyor?
Neden kadınların aydınlanması, kendi ayakları üzerinde dimdik durması birilerini rahatsız ediyor?
Neden kaç çocuk doğuracağına hatta o çocuğu nasıl doğuracağına bile karışılıyor?
Neden kadınların o kutsal dediğimiz yaşam hakkı ellerinden alınıyor?
Neden?
Keşke…
Keşke kadınların gülmesine karışmasak.
Keşke sadece bunu yapabilsek.
Gülen bir kadın görmek bile dünyaya bedel çünkü.
Ne de olsa insanın içini ısıtır o gülüş,
Dertleri unutturur, yüreğe yaşama sevinci doldurur.
Gülmek kendine güvenin dışa vurumudur çünkü.
Gücün, zekanın belirtisidir.
Gülen kadın kin tutmaz.
İyimserdir, çünkü.
Öfkeye yabancıdır, hoşgörünün anasıdır.
Gülen kadın kötülük yapmaz.
Her ne kadar da kendisine iffetsiz deseler de,
Yolsuzluk, hırsızlık yapmaz.
Aslında gülen kadın her zaman güçlüdür.
Erkeklerden bile…
O yüzden susturuluyor ya…
Çünkü bir kez sesini çıkardığında, bir kez ayaklandığında,
Dünyaya meydan okuyacak olan,
Dünyayı güzelleştirecek olan yine o.
Onlar;
Kadınlar…
Kadınlarımız…

Özcan Kıyıcı

Bir Şah olsam

0

Bir Şah olsam hükmeylesem cihana
Kilise, mescidi yıkar giderdim
Okullar yapardım bütün insana
Cehaleti kökten siler giderdim

Fabrikalar kurar idim her yerde
İkiliği kovar idim bu serde
Ayrı gözle bakmaz idim bir ferde
Cihana bir gözle bakar giderdim

Gerçek insanları bilirdim Allah
Ondan gayrisine tapmazdım billâh
Ne Kâbe kalırdı ne de Beytullah
Yerine bir arpa diker giderdim

İnsanlıktan başka olamazdı Cennet
Yok olurdu İsa, Musa, Muhammet
Kalkardı dünyada mezhep, tarikat
Dinlerin bağını çözer giderdim

Bir olurdu zengin fakir her zaman
Çaresiz dertlere olurdum derman
Ne gavur kalırdı ne de Müslüman
Tümünü bir yola çeker giderdim

Gece gündüz çalışırdım millete
Bir faydalı kul olurdum elbette
Bir ırmak olurdum Günèş’ ten öte
Yeni fezalara akar giderdim

O günü görseydim yüzüm gülerdi
Dünyada insanlar bayram ederdi
Ne bir silah ne bir atom kalırdı
Bir ulu deryaya döker giderdim

İbreti der varlığımız bitmezdi
İnsanoğlu yanlış yola gitmezdi
Ayrı gayrı devlet icap etmezdi
Dünyaya bir bayrak diker giderdim

Anısına saygıyla – – – AŞIK İBRETİ
Foto Dersimli Devriṣ Ali ve Eṣi

Köy Enstitüleri

0

Köylerinden ilk kez çıkıp Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gelen ”O Kızlar…”
”Diken söküp, gül diktiler.”
”Dağ başlarında unutulmuş kızdınız, oğuldunuz.
Yazgısına küs topraklarda birer serçe kuşuydunuz.”
”Siz,
Her gece,
Mehtaba çıkarken Heybeli’de,
Onlar,
Duvar ördüler,
Çatı çattılar.
Yıldızlara bakarak yaz geceleri,
Harman yerlerinde yattılar.
Kazma salladılar yorulmadan.
Kerpiç döktüler
Kerpiç.
Sızlanmadılar hiç.
Yakıştı nasırlı ellerine,
Kitap ve çekiç.
Başladı yurt harmanında imece…


Bir gece,
Karanlık inlerinden sinsice,
Brütüsler çıktı ansızın.
Çektiler zehirli hançerlerini,
Vurdular sırtlarından haince…
Çıktı mağaralarından yarasalar,
Çıktı halk düşmanları,
Üşüştü sülükler gibi üstümüze.
Emdiler kanımızı,
Doymadılar.
Yıktılar umudunu Türkiyemin.
Aydınlık bir Türkiye gelir aklıma,
Kalkınmış bir Türkiye gelir,
Köy Enstitüleri denince.”

Özbek İNCEBAYRAKTAR

Çatal karam çingenem

0

“Adı, Mari Gerekmezyan’dı..
Türkiye’nin ilk kadın heykeltraşlarından biriydi.
Ermeni asıllıydı.
Güzel Sanatlar Akademisi’nde konuk öğrenciydi.
Çok başarılıydı.
Okulda bir asistana aşık oldu.
Asistan 1911 Giresun-Görele doğumlu Bedri Rahmi Eyüboğlu’ydu.
Eyüboğlu, ünlü bir ressam ve şairdi..
Üstelik de evliydi.
Çok sevdiler birbirlerini.

Dillere düştüler.
Sevdiği adamın büstünü yaptı.
Ünlü ressam da onun portrelerini çizdi.
Günlerce aylarca büyük bir aşk yaşadılar.
Birbirlerine seranat yaptılar.
Mari’nin kaşı kara, gözü kara, bahtı da karaydı.
Ailesi ve Ermeni toplumu onu terk etti.

Dönemin basını, Ermeni olduğu için Ankara’daki Resim Heykel sergilerinde üst üste aldığı ödüllerden de adından da hiç söz etmedi.
Buna ragmen sevgilisini hiç terk etmedi..
Ta ki hastalanana kadar..
1947 yılında tüberküloza yakalandı.
İstanbul Alman Hastanesi’ne yatırıldı.

Durumu ağırdı.
Antibiyotik gerekiyordu
Ama dünya savaşı yeni bitmişti.
Ülkede ilaç yoktu.
Ünlü ressam sevgilisini kurtarmak için tablolarını sattı.
İlaç için her yolu denedi.
Şiirler karaladı.
Ama olmadı.
Mari Gerekmezyan 1947’nin 12 Ekimi’nde 37 yaşında yaşama gözlerini yumdu.

Aradan 2 yıl geçmişti.
1949 yılının bir ilkbahar günüydü, İstanbul Büyük Kulüp’te bir toplantı vardı.
O gece Büyük Kulüp’tekiler özel konuk olan Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını istediler.
Bedri Rahmi ayağa kalktı.
Şiiri okumaya başladı.
Ama gözyaşlarını tutamadı.
Ağlayarak okudu şiirini.

“Karadutum, çatal karam, çingenem..
Nar tanem, nur tanem, bir tanem..
Ağaç isem dalımsın salkım saçak..
Petek isem balımsın ağulum..
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan..
Yoluna bir can koyduğum..
Gökte ararken yerde bulduğum..

Karadutum, çatal karam, çingenem..
Daha nem olacaktın bir tanem..
Gülen ayvam, ağlayan narımsın..
Kadınım, kısrağım, karımsın.
Sigara paketlerine resmini çizdiğim,
Körpe fidanlara adını yazdığım,
Karam, karam Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam.
Sıla kokar, arzu tüter,

Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade, Her türlü dertten top yekun azade.. Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan

Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum
Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
Karam, karam Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam..
Sensiz bana canım dünya haram olsun.”

Bedri Rahmi’nin hemen yanında eşi Eren Eyüboğlu oturuyordu..
Ama hiç tepki vermiyordu..
O da herkes gibi bu şiiri ona yazmadığını biliyordu..
Bedri Rahmi’nin “Karadutum, çatal karam, çingenem” diye seslendiği kadın, 2 yıl önce ölen Mari Gerekmezyan’dı..

Mari öldükten sonra Bedri Rahmi’ye dünya haram olmuştu.. Öyle ki..
Yıkılmışlığını dizelere dökmüştü..
“Türküler bitti, Halaylar durdu, Horonlar durdu..
Hüzün geldi baş köşeye kuruldu,
Yoruldu yüreğim, yoruldu.”

Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975 yılında yaşamını yitirdi.
Ölene kadar “Canım Cebişim” dediği Mari’yi hiç unutmadı…
(Cebiş, Anadolu’da yeni doğan keçi yavrularına denir.)

Seyyid Ali Sultan Ocağı’na Bağlı Musçalı Köyü’nde Cem Süreği

0

Toplama, bir araya getirme, yığma biçiminde açıklanan CEM, Alevilerin; kadın, erkek, çocuk topluca katıldıkları ve dedenin önderliğinde, bağlamalar eşliğinde nefeslerin okunduğu, duaların edildiği, semahların dönüldüğü bir ibadet olarak adlandırılmaktadır.
Halk arasında “Kırklar Cemi, Kırklar Meydanı, Erenler Cemi, Cem Ayini, Cem Erkânı, Cem Bezmi, Cem Töreni” ve kısaltılmış şekliyle “cem” veya “cevad” adı verilen “Ay(i)n-i Cem”ler, kelime itibariyle bir araya gelme, birlikte ibadet etmek anlamında da kullanılmakta olup, Alevi-Bektaşilerin topluca ibadetlerini yaptığı; ikrar verme, yola girme, sorgulama, barıştırma, haklaştırma, çerağ uyarma, tevhid tutma, semah dönme, yol ululama, kurban tığlama gibi inanç ve töre kurallarının belli bir usul ve erkânlara göre yerine getirildiği toplantı yeri olarak (Gülçiçek, 2004:631) kabul edilmektedir. Cem ayini ise toplantı töresi, cem âdeti, cem töreni, biraraya gelme
yolu anlamına gelir. Tasavvufta cem, yaratılmışları görmeyerek Hakkı görmek demektir (Fığlalı,1996:236). Her cemin kendine özgü esasları (rükünleri) olup; bunlara da erkân adı verilir. (Engin, 2004: 27).
Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Ocağı ya da Ali Seydi Ocağı olarak da bilinen bu ocağa bağlı topluluklar, Dimetoka / Yunanistan, Trakya, İzmir, Darıyeri, Salıcık, Bahedam, İriağaç, Hekimhan / Malatya, Davulbaz Köyü / Kangal, Yıldızeli / Sivas, Alaca, Çorum, Yozgat, Gaziantep, Hanak / Ardahan gibi değişik bölgelere göre dağılım göstermektedirler (Gülçiçek: 2004, 568). Edirne’nin Havsa İlçesine bağlı Musçalı Köyü de Seyyid Ali Sultan ya da diğer adıyla bilinen Kızıldeli Sultan Ocağı’na bağlıdır. Özellikle Batı Trakya’dan 1877 yılından itibaren fasılalarla, Anadolu’ya gelip de yerleşen Seyyit Ali Sultan Ocağına bağlı talipler, geçmişte dedenin ya da ona yakın kişilerin evlerinde cemlerini gerçekleştirdikleri halde, günümüzde, cemlerini her hanede düzenleyebilmektedirler. Son yıllarda, özellikle göçler ve diğer sosyal şartların değişmesi nedeniyle büyük kentlere yerleşen cemaat, cemlerini, artık cem evlerinde yapabilmektedirler.
Cemler, geçmişte kırsal yerlerde perşembe akşamları düzenlenirken şimdilerde ise kentlerde, pazar günleri öğleden sonra yapılmaktadır. Bütün cemler, kesilen kurbanların aşevinde yapılan lokmaların, katılan tüm canlara dağıtılmasından sonra biter.
a) 12 Hizmet Postları
Cem meydanında, Ocak makamının sağ ve sol taraflarında, Mürşid ve Rehber postu haricinde oniki post daha bulunur ki bunlara “Oniki Hizmet Postları” adı verilir. Bunların isimleri:

  1. Horasan Postu (Pir Postu) : Hacı Bektaş Veli Makamı
  2. Ahmed-i Muhtar Postu : Hz. Muhammed Postu
  3. Ali Postu : Rehber Makamı
  4. Aşçi Postu : Seyyit Ali Sultan Makamı
  5. Ekmekçi Postu : Balım Sultan Makamı
  6. Nakib Postu : Kaygusuz Sultan Makamı
  7. Atacı Postu : Kanber Ali Makamı
  8. Meydancı Postu : Sarı İsmail Sultan Makamı
  9. Türbedâr Postu : Karadonlu Can Baba Makamı
  10. Kurbancı Postu : Halil İbrahim Makamı
  11. Ayakçı Postu : Abdal Musa Sultan Makamı
  12. Mihmandar Postu : Hızır Aleyhisselam Makamı.
    Ayrıca bu postlar içerisinde
    Kilerci Baba Postu : Şah Kulu Hacım Sultan Makamı
    Kahveci Postu : Şazeli Sultan Makamı da yer almaktadır (Gülçiçek: 2004, 641)
    b)12 Hizmet Sahipleri
    Cem ayinlerinin eksiksiz yerine ve düzenli bir şekilde getirilebilmesi amacıyla törende belli bir işbölümü yapılır. Bu işbölümünde hizmetleri uygulayacak kişileri dede önceden belirler. Dedeyle birlikte 12 kişiden oluşup gerekirse kendilerine dede tarafından yardımcı da tayin edilir.
  13. Dede: Alevi-Bektaşilerde cemi yöneten kişidir. Ocaklı olup, Hacı Bektaş Veli’ye bağlıdırlar.
  14. Pavukçu: Cemde kurban olduğu zaman, kurbanı tığlayan ve onu yüzüp, parçalayan, dede tarafından görevlendirilen kişidir.
  15. Sofracı: Cemde, Oniki Hizmete bağlı olarak, yemek olduğu zaman yemeğin dağıtılması ve toplanılmasından sorumlu görevlidir.
  16. Ana Bacı: Köyün en sayılan kadını olup, bir nevi köyün hemşiresi, sağlıkçısı ve her derdi olana derman sağlayabilecek güvende olan kişisidir. Cemde, saka suyunu dağıtan, postu örtüp, kaldıran aynı zamanda meydancı olarak da görevlendirilen kişidir. Dede tarafından seçilir ve aklı, bilgisi ve gücü yetene kadar bu görevini yerine getirir. Onun olamadığı cemlerde, görevini, geçici olarak başkaları yerine getirebilir.
  17. Meydancı (İmat): Cemde meydan görevlerini yerine getiren, meydana gelip getirilen malzemelerin temininden sorumlu olup, dede tarafından, cemde görevlendirilen kişidir. Avut Köyü’nde meydancılık görevini de genelde Ana Bacı yerine getirmektedir.
  18. Peyikçi: Habercidir. Cemin, nerede ne zaman yapılacağını halka duyuran kişidir.
  19. Gözdekçi: Cemde, ayine uygun davranışları olup olmayanları denetleyen bekçidir. Bu kişilerin görev yetkileri, genellikle daha önceden dede tarafından kendilerine verilmiştir.
  20. Çırağcı: Çıra, bazı yörelerde, çerağ biçiminde adlandırılmış olup; ateş ve mum anlamındadır. Bugün artık cemlerde pek kullanılmayan görevlidir. O yüzden bu görevi, ihtiyaç olunduğu takdirde eli, ayağı çabuk kim varsa o yerine getirir.
  21. Süpürgeci: Köyde, Ana Bacı bu görevi yerine getirmektedir. Cem sırasında süpürgesini yere çalarak, gönülleri, her türlü kötülükten ve kibir ile kinden arındırmayı simgeler. Semahtan sonra da meydana gelerek süpürgeyi simgesel olarak yere çalmak suretiyle dökülen kibir, kin ve düşmanlıkları temizler. Cemin sona erişinin de ilk işaretini verir.
  22. İbrikçi: Ana Bacı’nın yerine getirdiği bir görev olup; daha önceden hazırlanmış bir tas suya, parmak uçlarının değdirilmesiyle el yıkanıp, tarikat abdestinin alındığını simgesel olarak belirleyen hizmeti ifa edendir. Bu da sembolik bir işlemdir. Simgesel olarak bazen elde leğen ve ibrik omuzda ise havlu (peşkir) ile de hizmet edilmektedir.
  23. Saka (Saki) : Kerbela şehitlerinin acılarına ortak olup, onların acılarını paylaşmak üzere cem esnasında İmat (dede tarafından, geçmişten gelen hal ve hareketlerine göre belirlenen kişi olup aynı zamanda herkesin güvendiği ve sırrını da açabildiği kişidir. Cemaatle, dedenin arasındaki iletişim bağıdır) tarafından canlara dağıtılan sudur. Herkes bir kaşık olarak içer. Suyun içine bir parça şeker de ilave edilir. Suyu içen “-Ya Hüseyin!” diye salâvat getirir.
  24. Zakir (Okuyucu): Deyiş, düvez ve miraçlamaları sazıyla okuyan âşıktır. Bu görevi o anda kim sazıyla orada hazır bulunursa o yerine getirir (Aktaş, 2009:212).
    Diğer bir şekilde cemler, sadece birlik ve beraberlik için değil bazı dinsel anlamı büyük olarak belirlenen günlerde de topluluğun sevdiklerini anmak için bir araya gelmeleri için de düzenlenmektedir. İşte bu amaçlar ve oluşlar nedeniyle cemler kendi aralarında bir takım özel tanımlamalara ayrılmaktadır. Seyyid Ali Sultan ya da Kızıldeli Sultan süreğinde cemler aşağıda belirtilen kategoriler içerisinde düzenlenmiştir. Bunlar sırasıyla:
  25. İLK BİRLİK CEMİ
    Bölge halkının birlik ve beraberliğini sağlamak, birbirleriyle kaynaştırmak musahip edilmelerini sağlamak amacıyla gerçekleştirilir.
    Birlik cemi güz aylarında buğday, tohum ekim işlemi başlamadan önce Saki Baba’nın Çırakçı Baba’yı bulup Birlik Cemi için anlaşıp, Çerağçı Baba Dede’nin evine gidip hal hatır sormasıyla başlar. Ekim ayının bir pazartesi akşamı veya cuma akşamı için kendisinden randevu alınır.
    Alınan randevunun cemaate duyurulmasıyla daha önceden belirlenen o günde cem, Çerağcı Baba Dede’nin evinde gerçekleştirilir.
    Özellikle kırsal kesimde yaşayan bu toplumun gelişen ekonomik ve sosyal yaşamlarındaki gereksinimleri nedeniyle şehirlerde çalışanlar ya da oralarda bulunanlar cemlerin hafta sonu tatilinde yapılmasında büyük yarar görmektedirler. Daha önceki cemlerde de görüldüğü şekilde cemaat toplanır, niyazlara varılıp kurbanlar kesilerek ibadete devam edilir.
    a) Dar Meydanı:
    Cem halkasının orta bölümüne “dar” ya da “dar-ı Mansur” denir ki Hallacı Mansur’u temsil eder. Farsça kökenli “dar” sözcüğü “darağacı”, Hallacı Mansur’un asıldığı direk, Ayn-i cemin yapıldığı meydanın ortası, sorguda, görgüde, geçen canların mürşit huzurunda durdukları ve Hallac-ı Mansur gibi, gerekirse canını yol uğruna verebileceği anlamında ikrar verdikleri, mürşide teslim oldukları yer anlamına gelir. Alevi cemlerinde sorgu, görgü ve ikrar ayinleri dar meydanında yapılır (Gülçiçek, 2004:639) .
    Talipler meydan yerine geldiklerinde önce Mansur Darı’nı, sonra Fazlı Darı’nı üçüncü de Nesimi Darı’nı dördüncüsü Fatıma Darı’nı ( Hüseyin Darı) eda ederler. Önce Mansur gibi doğru
    durur sonra Fazlı gibi eğilir, niyaz olduktan sonra Nesimi gibi oturur. Fatime darı ise her üç darda da eda edilir.
    Bu meydan dört bölüme ayrılır:
    1- Mansur Darı:
    Enelhak düşüncesini savunduğu için dara çekilen Hallacı Mansur gibi ikrarından dönmeyeceği, yol uğruna canını verebileceği anlamında, ayaklar mühürlü (sağ ayak başparmağı, sol ayak başparmağı üzerinde), eller göğüste çapraz veya yana sarkık, baş hafiften sola eğik bir vaziyette darda durmaktır (Gülçiçek, 2004:640).
    2- Fazlı Darı:
    Hallacı Mansur gibi Enelhak düşüncesini savunduğu için Timur’un oğlu Miranşah’ın buyruğuyla Şirvan’da Alancak Kalesi’nde göğsüne bıçak saplanarak yüzüstü bırakılan Fazlullah Hurufî gibi yüreğine bıçak saplansa da yolundan dönmeyeceği anlamında darda, secdeye kapanır vaziyette durmak (Gülçiçek, 2004:640).
    3- Nesimi Darı:
    Seyyid İmameddin Nesimi (Bağdad 1345 – Halep 1418) gibi derisi de yüzülse, yolundan ve ikrarından dönmeyeceği anlamında, darda diz çöker vaziyette durmak (Gülçiçek, 2004:640).
    4- Fatıma Darı:
    Hz. Fatıma ve Hz. Hüseyin’i anmak ve onlara bağlılığını ifade etmek amacıyla sağ ayağın başparmağını, sol ayağın başparmağı üzerine, koyarak ve başını hafiften öne eğmek suretiyle niyaz vaziyetinde darda durmak. Bu duruş şekliyle ilgili olarak anlatılan bir rivayete göre, Hz. Hüseyin babası Hz. Ali’ye su getirirken, ayağı bir taşa değmiş ve sağ ayağının başparmağı kanamış. Hz. Hüseyin babasına suyu verirken, ayağındaki kanı görmemesi için, sağ ayağının başparmağını, sol ayağının başparmağının üstüne koyarak kanayan yeri kapatmış (Gülçiçek, 2004:639).
    Talip Getirme
    Cemde, talip, cemaate geldiğinde veya cem yerine gittiğinde, sağ ayak başparmağını sol ayak başparmağı üzerine koyar. Çünkü Muhammed Ali’nin yolunda “dar” mukaddestir. Dar çok önemlidir. Seyyid Ali Sultan Ocağı’nda cemlerde talip getirme işlemi önemli olup bu uygulamada her talip dedenin kendisine verdiği izan ve düzenle cemdeki yerini alır.Talip, darda iken, cemaat edep, erkân oturmak zorundadır. O sırada Pirden başka kimse konuşamaz. Her cemin, her safhasında, dara mümkün mertebe hürmet gösterilir. Çünkü “dar”, Muhammed Ali’nindir.
    Rehber (Kuzukıran,18.3.98), talibi ikrar vermek için pire getiren kişiye denir. Rehber, Cebrail’in Mirac’taki görevini yapar. Cebrail rehberlik ederek Hz. Muhammed’i Allah’ın huzuruna çıkarmıştı. Rehber, talibi dedenin huzuruna getirir ve bir çeşit mürebbilik(eğiticilik) görevi yapar. Musahip kardeşler rehber olmadan dedenin huzuruna gelemezler.
    Talip eşikten içeriye girerken şu duayı okur:
    Talip: “Bismişah Allah, Allah eşiğine koydum ben canı veser ta vücudu sefa cünkefer Allah Allah. Hü! Erenler. Erenlere uzak gittik, yakın geldik, bülbül olup dizara geldik, hakka halimizi arz etmeye geldik. Erenler bizi içeriye alırsa, koç kuzu alıp meydana geldik, bir cemali Muhammet Kemali, Hasan Hüseyin, Ali’yi bilen de salâvat Allah, Allah eyvallah.”
    Talip, bu duadan sonra cem yapılan hanenin ya da yerin durumuna göre 25–30 santim aralıklarla adım atar. Daha sonra talip dedeyle karşılıklı olarak dualaşırlar:
    Dede: “Bu can kardeş aşk olmuş yola gelmiş. Koç kuzulu kurban getirmiş, sırımıza sırdaş yolumuza yoldaş, cümlemize kardeş olacak. Emri mürşide getirelim mi ne buyurursunuz, can kardeşler? Bir cemali, Muhammet Kemali, Hasan Hüseyin, Ali’yi bilen de salavat Allah, Allah eyvallah”.
    Talip: “E selamın Ali kim ehli şeriat? Şeriat bağrına daldım, meclisi musahada, huzuru mahşerde yüzün pak ola bir cemali, Muhammet Kemali, Hasan Hüseyin Ali’yi bilen de salâvat Allah Allah eyvallah!”
    Dede: “E selamın Ali kim ehli tarikat? Tarikat bir yadigâr derler ona. Niyaz eder pirler ona, her kim kıdem bassa vücudu pak olur derler. Bir cemali, Muhammet Kemali, Hasan Hüseyin Ali’yi bilen de salâvat, Allah Allah eyvallah!”
    Talip: “E selamın Ali, kim ehli marifet? Marifet bağrına daldım, vücudum pak edip geldim, erenler meydanı hatır deyip canım feda kıldım, bir cemali Muhammet Kemali Hasan Hüseyin Ali’yi bilen de salâvat Allah Allah eyvallah!”
    Dede: “E selamın Ali kim ehli hakikat? Hakikat meydana çıktı, cümpeyda itaat edip geldi zemin eteğine, bir cemali Muhammet Kemali Hasan Hüseyin Ali’yi bilen de salâvat Allah Allah eyvallah!”
    Talip: “Özüm darda, yüzüm yerde. Erenler meydanında, hak divanında, biz can kardeşlerinden incinmiş, gücenmiş, can varsa dile gelsin, bile gelsin, tarikatta bıynum iğe geldi sin Allah Allah eyvallah!”
    Dede: İnnala meletuka yosun ile ellezine amin salli teslime el ele, el bile el Muhammet Ali’nindir” diyerek dede, talibe nasihat eder ve rahbere teslim eder. Daha sonra dede duasını şu sözlerle bitirir.
    “Verdiğimiz ikrarla, aldığımız nasiyatla bende hayırlısı seydullah ederim. Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdulullah, gelbe olduk bizde yetmiş ikinci fıkradan dahi olduk. Hoş Huda canı candan, aşıkız hıcı elabayya abu gafletten çıkıp doğru yola bastık can gözüyle kıldık görüştük meshebimiz caferidir. Hayrullah da el yunduk. Bir dahi cüda verdiğimiz oniki imamlara bel bağladık, gönül verdik, rapperim oldu Muhammet, mürşidim Ali gül Murtaza, bir cemali Muhammet Kemali Hasan Hüseyin Ali’yi bilen de salâvat Allah Allah eyvallah
    Rehbere, talibi emanet eden dede, talibe “başla” diyerek, niyaza davet eder. Talip, oniki postlar niyetine, niyazına başlar. Eğer cemaat çok kalabalık ise el öperek, büyük küçük gözetilmeden tüm canların eli öpüldüğünde, dede taliplere duasını eder. Rehber, talibin elinden tutarak oturacağı yere ilk önce rehber niyaz eder erkek olanı oturtur, sonra tekrar niyaz eder oturttuğu erkeğin hanımını oturacağı yere oturtur. Rehberi ilk önce erkek talibine postunu mübarekler sonra diğer kadın talibin postunu mübarekler, sonra dede yerinden kalkarak her iki talibin de postlarını mübarekler (tebrik eder). Sonra da sırasıyla post sıralarına göre tüm canları tebrik eder.
    Kızıldeli Sultan Ocağı’na bağlı dede ve talipler; görgü ve hizmete, bireylerin saf ve temiz olması nedeniyle büyük önem atfetmektedirler. Onlar için görgü ve hizmet, bir bakır kazanın temiz olması için, her sene nasıl kalaylanıyorsa, hizmet ve görgü görünmenin de amacı tıpkı o kazanlar gibi canların da bir suçunun olmadığı ve temiz olmalarının sağlanması için yapılmaktadır. Bu yüzden görgü sayesinde her talip cemlere temiz olarak gelmiş bulunmaktalar.
  26. MUHARREM CEMİ
    Hicri yılın ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu gününe, Arapça’da “Âşura” (Âşûre), “Rûz- i katl” (İmam Hüseyin’in katledildiği gün), “Yevm- i Âşûre” (Âşûre Günü) denir. Aşure veya muharrem denildiği zaman, akla her şeyden önce Kerbela Olayı gelir. 10 Ekim 680 (Hicri 61 Muharrem 10) Kerbelâ meydanında şehit düşen Hz. Hüseyin’in yası için Muharrem’in birinci gününden başlayarak 10 ya da 12 gün oruç tutulur, yas çekilir ve bu süre içerisinde hiç su içmemeye, eğlence yerlerine gitmemeye ve kan akıtmamaya çalışılır. Başta İmam Hüseyin ve tüm Kerbelâ şehitlerini, Oniki İmamları, Ondört Masum- u Pakları ve gelmiş geçmiş tüm Alevi ulularını, nebileri, velileri candan gönülden hissederek mersiyeler (ağıtlar) okunur (Gülçiçek, 2004:732).
    Muharrem cemine kesinlikle musahibi olmayan can gelemez. Çünkü erkân cemine oturulur ve her canın musahibi, kardeşi yanında olması gerekir. Çünkü Hz. Ali, Hz. Muhammet’ten musahiplik emanet kalmıştır. Bu emanete ihanet etmemek için biz de musahiplerimizle ceme geliriz. Cemde musahip nefesleri okunur, söylenir belirli zamanlarda söylenir ve nefeslerin kuralları uygulanır. Sarı çorba pişirilir, mersiye duaları yapılır, sorgu sualden geçilip hizmetleri görülür. Böylece devam eder. İmam Hüseyin Kerbela Çölü’nde şehit edildiği gün için “Muharrem Orucu” 12 gün tutulur. Eski takvime göre muharrem on ikisinden sonra ayın sona kadar cem’e oturulur.
  27. NEVRUZ CEMİ
    Sultan Nevruz olarak da bilinen 21 Mart günü Alevîlerin büyük bayramıdır. Ulu tanrı dünyayı bugün yaratmıştır. Ayrıca Hz.Ali’nin doğum günü, evlendiği gün, Hz. Yusuf kuyudan bugün çıktı. Bugün şeker, şerbet ve çiçeklerle kutlanır ve yaşatılır. Nevruz Alevî-Bektaşî kültüründe
    Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in doğduğu ve Hz. Ali’nin Hz. Fatma ile evlendiği ve Halife olduğu gündür. İstiklâl Savaşı sırasında 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM açıldıktan sonra ilk nevruz 21 Mart 1921 tarihinde kutlandı. II. İnönü Muharebesi sırasında sönük geçen Nevruz kutlamaları Büyük Taarruza hazırlık yapıldığı günlerde 22 Mart 1922 tarihinde görkemli bir şekilde kutlandı. Bu şenliklerin çok canlı bir şekilde yapılabilmesi için bütün okullar haftalar öncesinden hazırlanmaya başladılar ve bu şenlik Genelkurmay Başkanlığı’nın bulunduğu küçük tepenin altındaki çayırlık alanda yapıldı (Tan, 2000:101-102).
    Çin tarihçileri, Hun Türklerinin 21 Mart tarihinde kırlara çıkıp yanlarında getirdikleri yiyecekleri yediklerini yazar. Bu gelenek Hunlardan sonra Uygurlarda da görülmüştür. Orta Asya Türkleri 21 Martı Türklerin Ergenekon’dan çıkış bayramı olarak kutlamaktadırlar. 12 başlı Eski Türk Takviminin ilk günü, yani yılbaşı 21 Mart Nevruzdur (Tan, 2000:99).
    Yukarıda konu edildiği gibi Nevruz Batı Anadolu Alevîlerinin dinsel törenidir. Orta Anadolu Alevîleri bugünde cem töreni yapmazlar. Nevruz Alevîlerin en büyük bayramıdır. Bu günde çocuklar dağlardan nevruz ve sünbülleri toplar getirirler. Akşam cem yapılır. Cem evinin ortasına kazanla süt getirilir ve içine iki temiz saman çöpü atılır ve ağzı kapanır. İki saman çöpü birleşir bu, orada bulunanların gönül birliğini simgeler. Süt ve lokma dualanır; cemaata süt, sünbül ve lokma dağıtılır. Nevruzun önemi şuradan gelir (Atalay, 2000: 56):
  28. Hz. Ali’nin doğum günüdür.
  29. Hz. Ali’nin Hz. Fatümatüz-Zehra ile evlendiği gündür.
  30. Güneşin Hammel burcuna girdiği gündür.
  31. Eski göçebe Türklerin kışın sığındıkları yerlerden obalarına çıkmaları, yeni hayata kavuşmaları sebebiyle en sevinçli oldukları gündür.
    Bu mutlu günde Alevîler cem yaparlar, lokma yerler, lokmalar yenir, ibadetler yapılır ve semahlar dönülür, sazlar çalınır ve Hz. Ali’nin mevlüdü okunur. Bu mevlütten çok kısa bir örnek alalım (Atalay, 2000: 56):
    Şah-ı Merdan Murteza doğdu bugün
    Yüce, üstün şah Ali doğdu bugün
    Temiz soy nurundan geldi Kamile
    Çün Abu Talipten oldu hamile
    Öyle bir gün doğdu nur Nevruz idi
    Öyle ki bir yevmi nur Efruz idi
    Sayesinde Haydar’ın buldu hayat
    Şanlı şerefli gün gördü kainat
    Seyyid Ali Sultan Ocağı’na bağlı talipler için Nevruz Cemi aynı zamanda Sultan Nevruz olarak da kabul görmektedir. Kasımın 117’sinde nevruz yazı girer ki onlarca bunun orucu tutulmaz. Nevruz Kasımın 127’sinde çıkar. Hıdırıllez, yılın elli ikinci ve kırk beşinci günleri arasında olup yedi günlük bir zaman dilimini kapsar. Bu yedi gün içerisinde cemlere oturulur. Nevruzun, bu yedi gün içerisinde hizmetlerinin görülmüş olması gereklidir.
    Mart ayının yirmi birinci günü güneş koç burcuna girdiği an ilkbaharın ilk günü nevruz yani yeni gün sayılır. 21 Mart, aynı zamanda Zerduş dininde, kâinatın yaratıldığı gün olarak sayılır ve bayram günü olarak kabul görürdü. İslam’da ise “Veda Haccı”nın arife günü Martın sekizine, bayramı da dokuzuncu gününe rastlamıştır. Hac’dan dönüşte Mekke ile Medine arasında Gadirhum denilen yerde Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin elini tutarak orada bulunanlara hitaben “ben kimin mevlâsı yani velisi isem, Ali de onun mevlasıdır” diye buyurmuştur. O gün de ayın on dokuzuncu gününe tesadüf etmiştir. Bu nedenler Hz. Ali taraftarları Ehlibeyt ve tarikat ehli olanlar nevruza büyük bir kutsiyet vermişler bu günü bayram saymışlardır. Bektaşi ve Alevilerce nevruz, Hz. Ali’nin doğduğu gün olarak kabul edilmiştir:
    Bektaşiler, güneşin koç burcuna girdiği saatten önce meydanlarında toplanırlar. Baba, 12 imama salâvatı ihtiva eden salavatnameyi ve nadı Ali’yi (naat-ı Ali) okur. Nevruz ayı aynı zamanda Türklerin Ergenekon’dan çıkışını da simgeler. Nevruz Trakya’daki Bektaşilerin vazgeçilmez bir âdeti olup gelenekte bayram kutlaması olarak önemli bir yere sahiptir. Trakya Bektaşi meydanlarında özel bir erkân ile kutlanan nevruz da günümüz miladi takvimine göre 20 Martı 21
    Marta bağlayan gece erkânına göre ayin-i cem yapılır. Eğer dedenin baktığı ocaklar tayfalar diğer bir anlamıyla mahalleler fazla ise bunu daha önceden başlaması gerekmektedir. Böylece ceme davam edilir.
    Kızıldeli Kurbanı
    Tarikatın mührü olup, yıllık tarikat törenlerinin bittiğini gösterir. Her zaman kesilebilir genellikle bu tören her yıl mayıs ayında yapılır (Kuzukıran, 23.4.98).
  32. SON BİRLİK CEMİ
    Son birliğin manası; mayıs ayında olur tarım işlerine ve yaz işlerine zararı olmaması için adına son birlik denmiştir. Bundan başka cem yok anlamına gelmez. Diğer cemlerde çerağa toplanan paralar bu son birlik ceminde yiyecek, içecek, kurban alınır yukarda belirttiğimiz şekilde ceme devam edilir. Bu 4 cem bir yılda 4 gül açar (bahçede açan gül demek değildir !).
  33. ÖZEL CEMLER
    Genelde pek katılan olmasa da, mecburi, oturulması gereken ve her yıl düzenlenen sabit cemlerdir. Diğer cemlerden ekseriyetle eski takvime göre, düzenlene özel cemler şunlardır:
    a) Koru Baba Cemi: Kasımın elli beşinci ve altmışın günler arası düzenlenir.
    b) Baba Cemi: Öksüz (Küçük) Türbede, Kasım altımış ve yetmişinci günlerinde, baba cemine oturulur.
    c) Baba Cemi: Kasımın yetmiş ile sekseninci günler arası büyük türbe gerçekleştirilir.
    d) Odman Baba Cemi: Kasım günlerinin sekseninci ve doksanıncı günleri arasında oturulur.
    e)Kırk Cemi: İnsanların ölümü halinde kırkı girmeden 30 günü geçtikten sonra, yapılır. Bir de bir yılı dolmadan iki kurban kesilir. Biri cemden çıkış kurbanı diğeri de posttan düşürülüş kurbanı kesilir. Kırkında da aynı şekilde bir kurban kesilir, ancak maddi durumuna göre değişir.
    f) Rehber Talep Gezeleri: Sembolik cemlerdendir. Anlamca geze, “iade”, “alıştırma”dır. Nasiplik için alınan eğitim olup, Rehberin bu eğitimi alacak kişiler için yaptığı gezilerdir. Nasiplik alacaklara, tarikatın ön bilgileri sunulur ve bunları öğrenmesi yoluna gidilmesi yapılan küçük ve sadece sembolik anlamı olan cemlerdir. Musulça Köyü’nde ana tarafına Rehber, baba tarafına da mürşit denir. Rehber aynı zamanda “dayı” lakabını da alır.
    g) Musahiplik Gezeleri: Nasip sonrası ikişer çiftin musahiplik için anlaşmasından sonra yapılan temsili bir cemdir. Bu ceme göre musahip olmak için anlaşan çiftlere; yolun, erkân ve gelenekleri öğretilir. Musahiplik için gereken bilgiler sunulur. Amaç tam musahip cemine girmeden ön hazırlığın yaptırılması ve öğretilmesidir. Çünkü musahiplik ancak düşkünlükle bitirilir ve bu durumun da olmaması için çiftlere sonradan musahiplikten ayrılabilme imkânının oluşturulması için gerçekleştirilen bir cemdir. Musahiplik olan çiftler en az yedi nesil birbirinden kız alıp kız veremez.
  34. BOLLUK CEMİ
    Bu cemi, durumu iyi olanlar, bol mahsul alanlar, hedefine oluşanlar, başında iyi veya kötü olay geçenler, Bolluk Cemi yaparlar. Tüm masrafları bolluk cemini yapanlara aittir. Bunlar yarım cem olup, musahip cemi olursa erkan cemi denir musahip olmayanlar ceme kesinlikle alınmaz
    Musulça Köyü’nde Hıdırellez İnancı
    Hıdırellez, güneşin Ülker Burcuna girdiği en eski takvime göre 23 Nisan; miladi takvime göre 6 Mayıs günü olup Ruz-i Hızır döneminden Ruz-i Kasım’ın başlangıcı olan 9 Kasıma kadar süren günlerin başlangıcıdır. 6 Mayıs, Ülker Burcuna göre yılı ikiye bölen dönemin başı ve en eski takvimlere göre bahar günlerinin ilk günüdür. Bu niteliği ile Hıdrellez, bütün Türk topluluklarında bir bahar bayramı olarak kutlanmaktadır (Emiroğlu, 2003: 376). Bazı yörelerde, 5 Mayıs günü bayram, 6 Mayıs günü ise Hıdrellez Günü olarak adlandırılan Ruz-i Hızır Gününün başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Hıdrellez Günü, halk takviminde yazın başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Türkler, halk takvimine göre yılı ikiye böldüklerinden Hıdrellez Günü’nden (6 Mayıs), 8 Kasım’a kadar olan, 186 günlük zamana, Hızır Günleri adıyla anılan Yaz Mevsimi demişlerdir. 8 Kasım’dan
    6 Mayıs’a kadar devam eden, dönem ise Kış Devresi olup, Kasım Günleri diye adlandırılır ve bu da 179 gündür (Aktaş, 2009:177).
    Bulgaristan’dan gelenlerce oluşturulan Musulça Köyü’nde (Edirne), Hıdrellez inancına yönelik bazı anlatılar bulunmaktadır. Bu anlatı, iki rivayete dayanmaktadır.
    Bunlardan birincisine göre; Konacık Köyü’ne (Bulgaristan) gündüz gelen bir zat, “siz siz olun karşıdaki Kurbanoğlu Tepesi’ne her yıl Hıdırellez’den kırk beş gün geçe Allah için kurban kesin!” der. Bu öğüt köylülerce tutularak her yıl kurban kesilir. Bir zaman sonra ortaya çıkan Balkan Harbi sırasında köyü basmak isteyen Bulgar askerleri, Kurbanoğlu Tepesi’nden geçmek zorunda kalırlar. Ne var ki tepedeki ağaçlar bir oraya, bir sağa, bir sola yatarak düşman askerlerine geçit vermezler.
    Balkan harbi sırasında birkaç defa aksatılan bu gelenek yani Hıdırellez’den kırk beş gün sonra Allah için kurban kesme geleneği, daha sonra 1927’den sonra aynı köyden gelenler kişilerce bu köyde de devam ettirilmiştir. Asıl amacı mahsulün, afattan (felaketten) korunması için dua ve verilen nimetlere şükür anlamı verilerek kesilen bu kurban ritüeli yöre halkınca bir takım soyut sonuçların nedeni olarak görülmüştür.
    Yine aynı olayın bir diğer varyantına göre; adı geçen köyde oturan ve ismi İbrahim olan bir kişi rüyasında yaşlı bir adam görür. Bu zat İbrahim’e der ki “bak İbrahim, yarın perşembe, komşulara söyle Allah için bir kurban kesip dağıtsınlar. Beş ya da on gün sonra afet olacak, burası kollansın” der. İbrahim, komşulara bunu izah eder. Ancak komşular bunu ciddiye almazlar. Aradan birkaç gün geçer ki bir dolu afeti, mahsulü mahveder. İkinci yıl aynı olay tekrar eder. Yine köylülerce kurban kesilmez ve ardından tekrarlanan bir değişik afetle de mahsul büyük zarar görür. Üçüncü yıl aynı hata yapılmaz. Bu sefer köylüler, Allah için kurban keser ve herkese yedirirler. O yıl mahsule bir şey olmaz aksine daha çok bolluk olur. O günden sonra da her Hıdırellezi 45 gün geçe rastgelen ilk perşembe günü kurban kesilir.
    KAYNAKLAR
    AKTAŞ, Ali Osman (2009). Avut Köyü’nde Görgü ve Ayin-i Cem. Alevi-Bektaşi Kültür
    Enstitüsü Araştırmaları Dergisi, Yıl: 1, Sayı:1, Köln: Önel-Verlag, s.212.
    AKTAŞ, Ali Osman (2009). Yaşatılagelen Bir Kült Olarak Samsun İli Avut Köyü’nde
    Hıdırellez Gelenekleri, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi,
    Ankara: Sayı 49, Kış / s. 175
    ATALAY, A. Ali.( Mart 2000). 56. “Alevîlikte Sultan Nevruz”, Cem Dergisi, 99.
    EMİROĞLU, Kudret, AYDIN, Suavi. (2003). Antropoloji Sözlüğü. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.
    ENGİN, İsmail (2004). Alevilik. İstanbul: Kitap Yayınevi.
    FIĞLALI, E. Ruhi (1996). Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Konya: Selçuk Yayınları.
    GÜLÇİÇEK, Ali Duran (2004). Alevilik (Bektaşilik Kızılbaşlık) ve Onlara Yakın İnançlar.
  35. C. Köln: Ethnoaphia Anatolica Verlag.
    KUZUKIRAN, Ahmet (23.04.1998). Alevi Dedesi İle Görüşme. Görüşen: İbrahim Arslanoğlu, Çubuk.
    OYTAN, M.Tevfik (2007). Bektaşiliğin İçyüzü Dibi – Köşesi – Yüzü ve Astarı, İstanbul: Demos Yayınları.
    TAN, Nail (2000). Atatürk ve Türk Halk Kültürü. Ankara: Folklor Araştırmaları Kurumu Yayınları.
    TEMREN, Belkıs (1998). Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, Ankara: Bektaşi Kültür Derneği Yayınları.
    ULUSOY, A. Celalettin (1986). Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Alevi – Bektaşi Yolu, Ankara: Akademi Matbaası.
    *Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi, Halkbilimi Uzmanı.
    ali.aktas@gazi.edu.tr

İNANCIMIZDA SEMAH

0

Alevilerin temel ibadeti olan Cem ayinlerinin ayrılmaz bir parçası da Semah dönmektir. Semah Cem’in belli bir aşamasında bağlama eşliğinde kadın ve erkek canların çalınan ezgiler eşliğinde birlikte yaptıkları dinsel törenlerdir. Semah dönülmeyi, Cem ayininden ayırmak olası değildir. Semah dönmek, Cem ayini içinde yapılan 12 hizmetten birisidir.


Cem ayini sırasında törenin bazı bölümlerinde ve özellikle son bölümünde dedenin işareti ile kadın ve erkek canlar semaha kalkarlar. Semah dönen canlar duygunun, sevginin, aşkın dorukta olduğu bir duygulu an yaşarlar.
Semah dönenler âdeta kendinden geçercesine büyük bir aşkla, şevkle huşu içinde ayrı bîr dünyaya yolculuk edercesine izleyen canları da büyüleyecek tarzda su gibi akıp giderler.
Aleviler, Cem ayinin de olduğu gibi semahın da kaynağının Hz. Muhammed’in Miraç’taki Kırklar Ceminden kaldığına inanırlar. Mevlevi Semâ’ından oldukça farklı olan Semah’ın kültürel kaynağının izlerini Asya ve Anadolu medeniyetlerinin derinliklerine götürmek olasıdır.

Alevilerin döndükleri semahı onların ibadeti olan Cem ayinlerinden ayrı düşünmek ve incelemek yanlıştır. Aleviliğin kutsal kitabı olan İmam Cafer Buyruğu ve halk arasında yaşayan mevcut inançta semah 12 hizmetten biri olarak yapılır. Yani semah Alevilerin yaptıkları bir ibadetin parçasıdır.
Ülkemizde son üç beş yıldır Alevilik kendisini tanıtmaya başladığından beri, semah dönmek daha da bir güncellik kazanmıştır. Yüzyıllarca gizli saklı yapılan Cem ayinlerinin bir parçası olan semah, yapılan çeşitli törenlerde, şenliklerde folklorik gösteriler içine konmuştur. Bu durum ilk başta Alevilerin hoşuna gitmiş. Kendi kültürlerinin tanınmasına hizmet eder düşüncesi ile seyirci kalınmıştır. Yapılan semahlar Alevi olan ve olmayan kesimlerce tanınmış ve beğeni kazanmıştır. Çünkü Alevi ana-babadan doğup da bugün Cem görmemiş bir kuşak oluşmuştur. Bu kuşak bir anlamda semahları dışa açık alanlarda yapılan etkinliklerde izleyerek Aleviliği görmeye, öğrenmeye çalışıyordu.


HAŞA Kİ BİZİM SEMAHIMIZ OYUNCAK DEĞİLDİR.
İLAHÎ BİR AŞKTIR SALINCAK DEĞİLDİR.
HER KİM Kİ SEMAHI BİR OYUN SAYAR
MÜMİN DİYE NAMAZI KILINACAK DEĞİLDİR — H. BEKTAŞ VELİ

Semah, Talib Yol’unun temel ibadeti olan Cıvat’ın ayrılmaz bir rüknü de, Semah yürümektir. Semah, çalınan tanbur ve okunan nefeslerin ahengine uyularak, kadın-erkek ayrımı yapmadan, birlikte icra edilir. Semah yürüyen canlar, için belli bir kıyafet yoktur. Günlük giysiler içinde, edeb ve erkan dairesinde aslına uygun icra edilir.
Şu cihete de dikkati çekmek gerekir ki, Semah’ın değerini taktir edemeyenlerin huzurunda semah icra etmek doğru değildir. Çünkü, Semah bir gösteri veyahut bir raks mahiyetinde değil, Hak için icra edilir.
Semah’a kalkan canlar, önce Divan da oturan pirleri niyaz ederler. Semah yürüdüğü zaman, Divan’a asla sırt dönülmez, her seferinde mutlaka Divan niyaz edilir.
Semah yürüyen canlar, dikkatlerini tanbur sesine verirler. Çünkü kelam tellerle buluşur nefes olur, insanın Hak’a olan aşkını artırır. Kalbteki tüm sıkıntılara gıda olur. Derde, gama, kedere derman olur. Uyandırır insanı zahirde alıp, batına çeker, can gözleri açılır, Hak’a vardırır.
Semah’ın kökeni kırklar meclisine dayanmaktadır.


Hünkâr Hacı Bektaşi veli der ki: “Semah, ariflerin aleti, muhiplerin ibadeti, taliplerin maksududur. Bizim semahımız oyuncak değil, ilahi bir sırdır. Bir kimse ki semahı oyuncak sayar o cahildir”.
Semah cemlerde, alevi inancını tanıtan törenlerde dönülür, kesinlikle düğünlerde, eğlence ortamlarında dönülmez. Semah hakkında yanlış bilinen başka bir şey ise semah’ın çekildiği ya da oynandığıdır, semah ne çekilir ne de oynanır semah “dönülür”.
Kaynak: Varto’ya tabi Taşçı Köyünden kain, Pir Bozi Ucağ’ında bulunan risaleden alınmıştır.
Semahların oyun mudur? değil midir? konusunda Sayın İbrahim ÖZER (İbrahim Dede) şöyle düşünüyor:
İnsanlar maneviyatta ve tasavvuf ilmine göre basamaklarla, inanarak ve inandıkları o güçle Allah’a varmayı düşünürler. Bunu şu şekilde tarif edebiliriz.


Şeriat Kapısı
Tarikat kapısı
Marifet Kapısı
Sırr-ı Hakikat Kapısı


Semah’ın tarifi şöyle düşünülebilir. Şeriat kapısında yani birinci basamakta adı geçen semah bir folklor oyunu olarak düşünülür ve her yörenin kendine has figürleriyle icra edilir.
Tarikat kapısında, yani ikinci kapıda semah, yapılan ibadetin bir bölümü olarak düşünülebilir. Aleviler bu semahı bağlama eşliğinde yaparlar. Mevleviler bendir eşliğinde yaparlar, Kadiriler davulbazlar eşliğinde yaparlar.
Üçüncü kapı ve üçüncü basamak olan marifet kapısında semah, ilahi bir aşkın vermiş olduğu bir iksirdir. Bu aşk geldiğinde o insan sokakta bile dönebilir. Ve hiç bir çalgıya ihtiyaç görmeksizin demircinin demire vurmuş olduğu tempoyu dahi kendine bir müzik kabul ederek o aşka ve meşke kendini kaptırır ve böylece 4. kapı olan Hakikat kapısına yol bulduğuna inanarak kendisini tatmin etmiş olur.
Henüz birinci basamakta olan kişiler için semah bir oyun sayılabilir. Çünkü burada kişi henüz çıraklık dönemindedir ve ibadet olayının içine girmemiştir. Bir nevi acemilik dönemidir. Tarikat kapısına gelince semah oyun olmaktan çıkar. Çünkü kişi Semahın ibadetin bir parçası olduğunu anlamıştır ve bunu ibadet amacıyla yapmaktadır.
Buradaki anlayışı biraz açmaya çalışalım:
Semah dönmenin ilk şekil şartı, “abdestli” olmaktır. Bu abdest; hem zâhiren (su ile), hem de bâtınen (gönülden) alınır. Kişi, semahın mânevî atmosferine adapte olarak semaha girer.
Semah “Oynanmaz” dönülür. Çünkü, semahta ana tema dönme’dir. Bu dönme, hem kişinin kendisinde, hem de çevresi ile olan bağlantısında söz konusudur. Kişi kendi ekseni etrafında döndüğü gibi, diğer dönenlerle birlikte bir yörüngede de döner. Bu yörüngenin simgesel merkezinde ise Tanrı vardır. Bu dönü, kişiyi benliği dışına taşıyarak semâda ve zeminde olan cümle yaratılmışlarla bütünleştirerek yüce yaratıcı Allah’a ulaştırmayı amaçlar. Bu dönmede, kişinin hata ve günâhlarından geri dönme, pişmanlık duyarak af dileme vardır. Bu dönmede, Tanrı aşkı ile yanıp kül olma ve her şeyin başı ve sonu olan O’na ulaşma arzu ve isteği vardır. Bu dönme sırasında, Hz. Peygamberi temsil eden Pîr’e hiçbir surette sırt dönülmez. Sürekli yüz yüze (cemal cemale) olmaya özen gösterilir.
Semah, “geleneksel Türk çalgısı” olan saz ve “kutsiyeti bulunan nefes” eşliğinde dönülür. Saz ve nefesi, yine ibadet töreni içinde (cek âyini) “Hizmet sahibi” olan “zâkir” icra eder. İnanca göre hizmetin ilk sahibi, yani pîri İmam Hasan’dır.
Semah, Kur’an’da İsrâ 1, Necm 5-18.âyetlerde anlatılan; (1) “Hz. Muhammed’in Miraç’a gitmesi, dönüşünde Kırklara uğraması ve Kırklarla birleşmesi, Engûr’ü içip mest olduğu zaman Kırklarla birlikte semah yapması” olayını konu alır. Burada Kırkların biri kırk, kırkı birdir. Her şey Tanrı’da birlenmiş ve birleşmiştir.
Semah, sadece Cem âyinlerinde dönülür. Çünkü bir ibadet aracıdır semah. “Tanrı’ya ulaşma yollarından” birisidir. Nefsin arzu ve isteklerinden, korkularından arınıp ruhsal olarak özüne, aslına yönelmedir. Tanrı’ya ulaşmada vesîledir. Tanrı’ya ulaşabilmek için “vesîle” aramak ise, Maide 35. âyet gereği Tanrı’nın emridir. (2) Bir “eğlence, hoş vakit geçirme, kişinin kendini tatmin etme aracı” değildir. Tanrı’ya yönelme, O’na ulaşma yolları “kutsal”dır, “ibadet”tir.
Semah bir ibadet biçimi olduğu için de kadın-erkek birlikte dönülür. Çünkü ibadet sırasında kadın, erkek gibi bir ayırım yoktur. İbadet evinde bulunan herkes insandır, “can”dır. Birlik ve beraberlik ruhu içinde yapılan semahla Tanrı’ya ulaşma amaçlanır. Kişi kendinden geçerek, huşû ve aşk içinde Tanrı’ya ulaşmayı diler. Haşr 24. âyet mucibince (3) semada ve zeminde Allah’ı ananlarla bütünleşerek Allah’ı tesbîh ve senâ etmek sûretiyle kesretten (çokluk) vahdete (birlik), cüzden (parça) külle (bütün) ulaşmak amaçlanır.
Dr. Armağan Elçi’nin “Semah Geleneğinin uygulanması” adlı makalesinde semahın doğuşu şöyle anlatılıyor: “Alevî-Bektâşî törenleri ve bu törenlerde yer alan, onun ayrılmaz bir parçası olan semahlar, kırkların ceminden doğmuştur. Semah Hz. Muhammed’in kırklar meclisinde semah dönmesinin yansılamasıdır. Bele bağlanan şed ve tığbent, Hz. Muhammed’in kırk parça edilmiş sarığının kırklar tarafından bele bağlanmış olmasından gelmektedir. Cemleri ve semahları birbirinden ayrı düşünemeyiz. Semahlar Alevî-Bektâşî cemlerinin hangisinde olursa olsun belirli kurallar içinde dönülür.” (4)
Sonuç olarak, semah bir “İbadet şekli, Tanrı’ya ulaşma” yollarından birisidir. Eğlence ve oyun değildir. Abdestli olarak, kadın-erkek birlikte ve cemevinde dönülür. Dayanağı Kur’an ve Hz. Muhammed’in Mî’rac’ı dır.
Dileğimiz, toplumumuzun tamamı tarafından bu ölçüler içinde değerlendirilip uygulanmasıdır.
İsrâ 1: Bütün varlıkların tespihi o kudretedir ki, kulunu, gecenin birinde Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya yürütmüştür. Bu, âyetlerimizden bir kısmını o kulumuza göstermek/ onu âyetlerimizden biri olarak göstermemiz içindir. Hiç kuşkusuz, O, Semî’dir, Basîr’dir.
Necm 5: Kuvvetleri çok müthiş olan belletip öğretti onu ona.
6: Akıl, güzellik ve güç sahibidir. Doğrulup dikildi.
7: En yüksek ufuktadır o.
8: Sonra iyice yaklaştı ve sarktı,
9: İki yayın beraberliği gibi, belki ondan da yakındı.
10: Böylece vahyetti kuluna vahyettiğini.
11: Kalp yalanlamadı gördüğünü.
12: Onun gördüğü şey hakkında kuşkuya düşüp onunla çekişiyor musunuz?
13: Andolsun ki onu bir başka inişte de görmüştü.
14: Son sınır ağacı, Sidretül Münteha yanında.
15: O ağacın yanındadır sığınılacak bahçe.
16: O vakit kuşatıp sarıyordu Sidre’yi kuşatıp saran,
17: Göz ne kayıp şaştı ne azıp haddini aştı.
18: Andolsun ki Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.
Mâide 35: Ey îman edenler! Allah’tan korkun; O’na varmaya vesîle arayın. O’nun yolunda gayret gösterin ki, kurtuluşa erebilesiniz.
Haşr 24: Allah’tır O! Haalik, Bâri’, Musavvir’dir O! En güzel isimler O’nundur. Göklerde ne
var, yerde ne varsa O’nu tespih eder. Azîz’dir O, Hakîm’dir.
Dr. Armağan Elçi, Semah Geleneğinin Uygulaması, Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi Kış’99/12, s.171.
http://www.hbektas.gazredu.tr/portal/html/modules.php?name=News&file=article&sid=220
Alevilikte SEMAH
Alevilerin temel ibadeti olan cem ayinlerinin ayrılmaz bir parçası da semah dönmektir. Semah cemin belli bir aşamasında bağlama esliğinde kadın ve erkek canların, çalınan ezgiler esliğinde birlikte yaptıkları dinsel törenlerdir. Semah dönmek, cem ayini içinde yapılan 12 HIZMET’ten birisidir. Cem ayini sırasında törenin bazı bölümlerinde ve özellikle son bölümünde Dede’nin işareti ile kadın ve erkek canlar semaha kalkarlar. Semah dönen canlar duygunun, sevginin, askın dorukta olduğu bir duygulu an yasarlar. Semah dönenler adeta kendinden geçercesine büyük bir aşkla, sevkle, huzur içinde ayrı bir dünyaya yolculuk edercesine, izleyen canları da büyüleyecek tarzda, ibadet ederler.Alevilerin döndükleri semahı onların ibadeti olan Cem ayinlerinden ayrı düşünmek ve incelemek yanlıştır..Aleviliğin kutsal kitabi olan İMAM CAFER BUYRUĞU ve halk arasında yaşayan mevcut inançta semah 12 HİZMET’ten biri olarak yapılır.
Aleviler, semahın kaynağının Miraç’ta yapılmış olan KIRKLAR CEMİ’nden kaldığına inanırlar. Bu kaynağı bilmeden cem ve semah anlaşılmaz.


“SEMAH” SÖZCÜĞÜ VE SEMAH’DA GİYSİ:
Arapça ‘ Sema ‘ köküne dayanan semah SÖZCÜĞÜ Türkçe’ye ‘sema ‘ yada ‘semah ‘ biçimlerinde iki ana söylenişe ayrılır. Her söyleniş birbirinden ayrı iki farklı özellikte uygulanır. Sema, Mevlevi ya da bazı Sünni tarikatlarında, semah ise Alevilerin dinsel törenlerinin bir parçasıdır. Mevlevi Semai ile Alevi Semah’ın ayırt edici özelliği dönenlerin Mevlevilerde sadece erkekler olmasına karsın, Alevilerde kadın ve erkek canların birlikte dönmeleridir. Mevlevilerdin sema’ının müziğini esas olarak Türk Sanat Müziği besteleri oluştururken, Alevi semahlarındaki müziği halk müziği ritimleri oluşturur. bağlama belirleyici olmasına karsın Cepçi Alevilerde cemde 12 çalgı bulunur. Semahın belli sayıda kişilerce dönülmesine özen gösterilir. 2,4,6,8,10,12 olduğu gibi 3,5,7,12 gibi şayi kümelerine denk düşürülmeye çalışılır. Bu sayıların kutsallığına inanılır. ‘ Üçler ‘, ‘ Besler ‘, ‘Yediler ‘, Onikiler ‘ den yardım ve şefaat beklenir. Semah dönülürken canların üstündeki giysiler son yıllardaki folklor giysileri gibi özenle hazırlanmaz. Halkın özel günlerde giydiği temiz ve bakımlı elbiseler giyilir. Giysilerde yerel ayrıcalılar görülür. Bazı yörelerde semah dönülürken erkekler şapkayı çıkartırken, bazı yörelerde başları acık dönerler. Ayaklar genelde çıplaktır. Kurallarda biçime değil öze önem verilir.


CEM’DE SEMAH, SEMAH’DA FİGÜRLER:
Canlar cem ayininin belli bir yerinde semaha kalkınca DEDE’YE niyaz ederler. Semah dönüldüğü sırada herhangi bir kösede bulunan dede makamına (post’a) asla sırt dönülmez. Hiç bir semah türünde el ele tutulmaz. Semahta esas figürler el ve ayak figürleridir. Eller ve kollar turnanın uçuşunu simgelerler. En çok görülen figür ise sağ elin ayası yukarıda, sol el de yere dönüktür. Bu figür; ‘ Hak’tan alınanın halka verilmesini ‘ simgeler. Semah dönülürken semahı bozucu davranışlar hoş karşılanmaz; çünkü semah seyir için değil, hak için dönülür. Semah dönenlerin ritmini izleyenler de “Allah, Allah” “Ya Sah” “Semahımız saf ola, günahlar af ola” gibi ifadelerle katılırlar.
SEMAH TÜRLERİ
Anadolu’da Aleviliğin yaklaşık 8 yy.lık tarihi var. Anadolu da bir dizi uygarlık yaşamış. Kimi uygarlıkların izleri kaybolmuşken kimi henüz yanı başımızda yaşıyor.
Ülkemiz çok renkli bir kültüre sahip. Bu durumdan Aleviliğin de nasibini almaması olası değil.
İşte Anadolu da ki alevi semahlarının çeşitliliği kültürel izlerin semahlara şu yada bu tarzda yansımasıdır. Biçimde Alevilerin cem ayinlerinde ve semahlarda bazı farklılıklar almasına rağmen özü birdir. Semahlara değişik yörelerde değişik adlar verilmesinin nedeni bu özellikte aranmalıdır.
Bu kısımda sizlere bildiğimiz semah türlerinin bir kaçının sözlerini vermek istiyorum.
BAZILARININ ADLARI
Ali nur semahı; Kırat semahı; Turna semahı; Kırklar semahı; Gönüller semahı; Ya Hızır semahı; Alaçam semahı; Nevruz semahı; Çapraz semahı; Çorlu semahı; Dem geldi semahı; Ladik semahı; Çark semahı; Yatır semahı; Muhammet Ali semahı; Cebrail semahı; Çoban baba semahı; Şiran semahı; Erzincan semahı; Habuyar semahı; Sarıkız semahı; Kırat semahı; Hacı Bektaş semahı; Fethiye semahı; Silifke kırtıl semahı…
TURNA SEMAHI
Yemen ellerinde beri gelirken Turnalar Ali’mi görmediniz mi Havanın yüzünde semah dönerken Turnalar Ali’mi görmediniz mi
Şah’ım Hayber kalesini yıkarken Nice Yezit helak olur bakarken Muhammet Miraca ol dem çıkarken Turnalar Ali’mi görmediniz mi
Kim gördü derya da balık izini Eğildi ol öpdü kasrın tozunu İşidin Ali’nin hop avazını
Turnalar Ali’mi görmediniz mi
Havanın yüzünde semah dönerken O kırkların şarabından içerken Muhammed’in gül reyhanın saçarken Turnalar Ali’mi görmediniz mi
Şah Hatayi eder mi gedayi?
Dilim zikr eyledi gani
Mevlayı On İki İmam nesli Abayı Turnalar Ali’mi görmediniz mi
ŞAH HATAYİ
SEMAHLAR HAKKINDA GENEL BİLGİ
Alevi dinsel oyunlarını halk, ”semah, samah, zamah” gibi yerel sözlerle adlandırır. Semah katı kurallara sokulmamıştır. Bu, onun değişimini ve çok çeşitli dallara ayrılmasını sağlamıştır. Böylece çeşitli semah türleri doğmuştur.
Semahlar kentlerde kadının baskı ve peçe altında tutulduğu dönemlerde bile kadın erkek birlikte oynanır. Bu, doğa ile insanın zorunlu uyumundan kaynaklanır. Semahlar kökende göçebe toplumun dinsel oyunudur. Göçebe toplumlarda ise kadın erkek ayrımı yerleşiklerdeki gibi katı kurallarla ayrılmaz. Doğa, kişiyi günlük yaşamın her kesiminde ve dinsel törenlerde eşit kılar. Böylece semahlar kadın ve erkeklerin birlikte oynadıkları oyun durumuna girer. Yalnız erkeklerce oynanan semah türü neredeyse yok gibidir. Salt erkeklerce oynanan semah türüne Sivas, Malatya, Tokat çevresinde oynanan ‘Ya Hızır’ semahı örnek verilebilir. Oysa bu semahın da kadın erkek karı¬şık oynandığı olur. Yalnız kadınlarca oynanan semahlar oldukça çoktur. Karışık yapılan semahlarda kadın ve erkek sayısının birbirine yaklaşık olmasına çalışılır. ”Çark” semahında olduğu gibi kimi se¬mahların yalnız kadınlarca oynanması kural haline gelmiştir.
Semahlarda yerel ayrılıklar çok görülür. Bunun kökeni de göçebe toplum yaşam biçiminin devingenliğinden kaynaklanır. Gerektiğinde kurallar yaşam biçimine göre düzenlenir. Ya da yeni kurallar konur. Semahların başlangıcı, oynanışı ve bitiminde görülen bölgesel ayrılıklar biraz da buradan kaynaklanır.
SEMAHTA KİŞİ
Semahların belli sayıda kişilerce oynanmasına özen gösterilir. Bektaşi semahlarını anlatan kaynaklar, semahların 2-4-6-8-10-12 kişilik öbeklerce yapıldığını bildirirler. M. Tevfik Oytan semahın başlangıcını şöyle anlatır:
‘İlk önce dört can semaha kalkar. Bu ilk semah açılış semahı olduğu için mürşit ve cem erenlerinin tümü ayağa kalkarlar.” Aynı sayılar Vahit Lutfi Salcı, Bedri Noyan gibi yazarlarca da verilir.
Ancak Alevi semahlarının daha çok 3-5-7-9-12 kişilik öbeklerce yapıldığı gözlenir. Gerçekten Aleviler arasında bu sayılara çok önem verilir. Bu sayıların kutsallığına inanılır. Bu sayılar hayırlı dualar durumunda olan gülkbenklerde de anılır. ”Üçler, beşler, yediler, onlar, ikiler” den yardım ve şefaat dilenir. Son yıllarda semah oyunlarını konu edinen incelemelerde semah oyuncularının sayılan olarak bu sayılar gösterilir. Bizim halktan öğrendiğimiz sayılar da çok kez bu sayıları doğrular durumdadır.
Bu durumda semahçıların sayısında bir değişiklik söz konusudur. Vahit Lutfi Salcı, M. Tevfik Oytan. Bedri Noyan gibi Bektaşi tarikatının içinden gelen kişilerin böyle bir konuda yanlış yapmış olmaları düşünülemez. Büyük olasılıkla semahçı sayısındaki bu ayrılık, Alevi ve Bektaşi semahlarından kaynaklanır. Bektaşilerin ve Alevlerin bir bölümü birinci sayılarla, Aleviler ise ikinci sayılarla semah ederler.
Ayrıca on altı kişilik, kırk kişilik ve daha kalabalık toplulukların yaptıkları semahlar vardır. On altı kişilik semahın oynanış biçimi başkadır. Dörder kişi karşılıklı dizilirler. Çaprazlama oynarlar. Kırk kişilik semah ise Fethiye Tahtacıları arasında kadir geceleri yapılır. Yeniden doğuşu canlandıran kırklar olayının anısına dayanır. Ama bu semahın kapalı yerde yapılması zordur. Nitekim çok kalabalık öbeklerce oynanan Yatır Semahları da böyledir.
SEMAHTA EZGİ
Semahların ezgisi halk müziğinden kaynaklanır ve türkülüdür. Türkü ile oyun iç içedir. Yörelere göre ezgilerde, vuruşlarda ayrılıklar görülür. Semah ezgileri genellikle 5-7-9 aksak vuruşlu ya da çift vuruşlu havalardır. Ezgiler genellikle bağlama ve keman ile çalınır. Vurmalı ve cafcaflı sazlar kullanılmaz. Böylece oyunun kutsallık işlevi korunmuş olur;
Çepiniler de cemde kesinlikle on iki çalgı bulunur. Bu on iki saz aynı türden olabileceği gibi değişik türlerden de olabilir. Semahlar bu on iki çalgı ile çalınır. Tahtacı cemlerinde ise en az iki, en çok on iki çalgı bulundurmak töredir. Genelde Çepini cemleriyle Tahtacı cemleri büyük benzerlik gösterir. Ezgi ve vuruşlarda yörelere göre ayrımlar görülür. Sözgelimi Sıraçlar Köpoğlu havası ile semahın yeldirme bölümünü oynarlar.
SEMAHTA GİYSİ
Semah yapılırken semahçıların üzerindeki giysiler çok renkli ve değişiktir. Daha doğrusu halkın günlük, bayramlık giysisidir. Belli bir kalıp söz konusu değildir. Erkekler de bacılar da temiz giysileri ile semah yapmaya özen gösterirler. Bu giysi bacı için üçetek giyildiği dönemlerde üçetektir. Fistan giyildiği dönemlerde fistandır. Giysilerde de eskiye bağlılık söz konusu değildir. Kurallarda biçime değil öze önem verilir. Biçim özü bozmadığı sürece değişebilir.
Giysilerde yerel ayrılıklar görülür. Doğu illerinde baş açık semah yapmak uygun bulunmaz. Bacıların başları zaten örtülüdür. Erler ise şapka ile semaha kalkmazlar. Semah yapacak erler başlarına mendil, poşu gibi bir şey bağlarlar.
SEMAHA KALKIŞ
Semaha kalkışta da kimi töreler söz konusudur. Bu töreler bölgelere göre küçük ayrılıklar gösterir. Doğu illerinde semaha kalkmadan önce el, ayak ve yüz yıkanır. Bu bir tür abdest işlevindedir. Kapalı yerlerde yapılan semahlar yalınayak oynanır.
Cemde semahlar başlayacağı zaman semahçılar kendiliğinden semaha çıkarlar. Herhangi bir üşengenlik, çekingenlik olursa belli kişiler toplumun üstelemesi ile kalkarlar. Genelde semaha kalkmak bir onur sayıldığından böyle üstelemelere karşı direnilmez.
Anadolu’nun çeşitli yerlerinde cemde ilk semah yapılacağında önce semahçılar dedeye niyaz ederler. Bu nişanın çeşitli bölgelerde değişik biçimlerde olduğu görülür.
Denizli’de er, bacının önünde niyaz eder. Bacı ise sağ elinin parmaklan sol elinin parmakları üzerinde olarak niyaz edenin sırtına hafifçe dokunur biçimde ona niyaz eder. Bu semah iki kişinin oynadığı bir semahtır. er ayağa kalktığında saz yavaş yavaş ve tatlı kıpırdanışlarla semahı başlatırlar. Kuşkusuz saz ve söz semaha eşlik eder. Bacı bir elinin avucu ile öbür eline tempo tutar. Er kollarını yana açmıştır, bileklerinden başlayarak uygun biçemde kollarını oynatır. Böylece de tempoya uyar. Bunu eşit adımlarla sazın ve sözün vuruşlarına uygun olarak semahçıların oyunu sürdürmeleri izler. Er ile bacı arasındaki aralık sürekli korunur.
Erzincan-Maraş yöresinde semaha kalkan er semah başlamadan bacının elinin içini öper. Ama bu törenin yaygın biçimi bacının erin sağ omzuna niyaz etmesi biçimindedir. İç Anadolu’da Sivas’tan Toroslara değin geniş alanda semahlara böyle başlanır.
Kimi bölgelerde semaha erbacı selamlaşması ile başlanır.
Antalya Alevilerinin bir bölümünde bacı, erin göğsüne bir şedde bağlar. Elmalı’nın Tekke köyünde bu şedde bağlandıktan sonra bacı secdeye varır.
Kimi bölgelerde ilk semah yapılacağı zaman dede ve tüm cem erenleri topluca ayağa kalkarlar. Semahçılar gelip dedenin önünde niyaza dururlar. Niyazdan sonra dede ve cem erenleri yerlerine otururlar. Dede bir gülbenk okur. Semaha böylece başlanır. Bundan sonraki semahlarda ayağa kalkılmaz.
SEMAHTA FİGÜR
Semahlar kökende değişik ve güzel figürlere dayanır. Figürlerin zenginliği ve güzelliği semahların en üstün yanlarından biridir. Kökende dinsel görünümde halk oyunu olmalarına karşın kimi ilkelerle öbür halk oyunlarından ayrılırlar. Semahlarda bireyin bağımsızlığı ana ilkedir. Hiçbir semah türünde hiçbir biçimde oyuncular arasında el ele tutuşulmaz. Her semahçı kendi içinde bağımsızdır. Semahlarda bağımsız birimlerin bütüne uyumları söz konusudur.
Semahlar iki ana figüre dayanır. Bunların başında kuşun uçuşunu andıran kolların aynı anda kalkıp inişi figürü gelir. İkincisi yürüyüş ve ayak figürüdür. Bunlar arasında da bir uyum vardır. Semahlarda kol ve ayak figürleri dışında vücudun başka bölümlerinin figürleri bulunmaz. Müziğin akışına göre bunlar ivedi ya da yavaş biçimde uyumlu olarak hareket ettirilir. Bu, uzun bir vücut eğitimi isteyen bir uğraştır. Öbür halk oyunlarında olduğu gibi semahlarda da çocuklukta başlayan bir öğrenme olayı vardır. Kişi başlangıçta izleyicidir. Belli bir yaşa değin semahları izler. Sonra ”gençler”, ‘gönüller” semahı denen semah türü ile oyunun içine girer. Bu, alıştırma daha doğrusu çıraklık dönemidir. Kişi daha sonra oynayış yeteneğine göre öbür semahlarda yerini alır.
SEMAH SÖZLERİ
Semahlar anadilde (Türkçe Kürtçe Zazaca vs.) sözlü deyişlerle oynanır. Bu deyişler gizemci halk yazının ürünleridir. Fakat Türkçe sözlü semahlar egemenliğini korumuştur. Başta Hatayi olmak üzeri Pir Sultan Abdal, Kaygusuz, Nesimi gibi ozanların deyişleri semah sözü olarak türküleşmiştir. Usta halk ozanlarının dizelerinde coşkun ve içli bir şiir geleneği ortaya çıkmıştır.. Sonra onları izleyen birçok yerel ozan ortaya çıkmıştır.
Semah deyişlerinin bir bölümü doğrudan semah sözü olarak yazılmış olmalıdır. Halk ozanlarının yaklaşık olarak tümü bağlama çalar. Bu nedenle aşık sözü halk arasında ‘ozan, bağlama çalan ve türkü söyleyen’ gibi geniş anlam içerir. Halk ozanlarının büyük çoğunluğu bu üç yeteneği birlikte taşımışlardır. Böylece kimi ozanların doğrudan semah sözü yazmaları ve türküleştirmeleri doğaldır.
Dinsel özle beslenen türküler kimileyin belli kuralları, inançları anlatır. Kimi kez ise sevgiyi dile getirir. Kökende sevgi ana konudur. Öbür konular sevgi ekseni çevresine sanılmıştır. Böylece bu dizelerde türkü yolu ile öğütler verilir. Birlik çağrıları yapılır. Sözler dinsel de olsa, dindışı da olsa hep yaşama sevinci doludur, coşkuludur. Semahlar yaşamı kucaklayan türkülerdir. Gerek içerikleri, gerek müzikleriyle öbür türkülerden ayrılırlar. Başka bir bütünlük oluştururlar.
Dinsel çarpıcı sözler çevresinde bileşilmiştir. Bu sözlerin ardında yüzyılların acıları, başkaldırıları yatar. Nitekim dinsel tören olan cemlerde söylenen tevhitler de aynı işlevdedir. ‘Tevhit’ sözü birlik, birleşme anlamındadır. Bunlar coşku yüklü çağırışlardır. Bütün içinde semah ve tevhitler oyun ve türkü aracılığı ile bir olmayı, birliği amaçlar. Kimi sözcüklerin müzik ve yinelemelerinden yararlanılır.
Semah sözlerinde de yörelere göre değişiklik vardır. Müzik ve türkülerde de sürekli değişik gelirler. Çeşitli yörelerde yeni semah sözleri doğar. Yeni semahlar gelişir. Törenlerin yaşadığı sürece bu değişme ve gelişmeler sürer. Bu durum yaşamın değişken olmasından kaynaklanır. Çeşitli yörelerde semah sözlerinin değişik ezgilerle ve vuruşlarla çalındıkları olur. Semah sözleri ile müzik birbirine uygunluk gösterir.
SEMAHIN ORTAMI
İlke olarak semahlar dinsel tören olan ‘cem’ ya da ‘görgü, görüm’ de yapılır. Kutsal inanç bütünün bir birimidir. Salt oyun işlevinde algılanmaz. Semaha kalkıştan oturuşa değin tüm kurallar yörelere göre kimi ayrılıklar gösterse bile, belirlenmiştir. Bu kurullar yerine getirilmeden semah dönülmez. Her işlem zincirin bir halkasını oluşturur.
Semahların yapıldığı yerlerde etkin bir sıkıdüzen egemendir. Tüm görgü töreni boyunca olduğu gibi semahlar süresince de gürültü yapılmaz. Ayrıca semahlar çalınıp söylenirken sigara kullanılmaz. bir şey yenip içilmez. Sakin sandalyede, diz üstü ya da bağdaş kurulup oturulur. Gürültü edenler, uygun olmayan davranışta bulunanlara çeşitli cezalar verilir. Bu cezanın biçimi dedenin ve toplumun kararına bağlıdır. Ceza olarak, toplum için yiyecek, içecek gibi bir şey aldırılabilir. Kişi bir süre törenden dışarı atılabilir. Ceza verme konusunda da yerel ayrılıklar vardır. Doğuda suçlunun eline bir kova verilir, bir süre bir kıyıda bekletilir. Sivas-Malatya yöresinde dara çekilir. Kişinin suçu ağır olduğunda ((asa ile vurularak)) cezalandırıldığı olur.
Alevi dinsel törenleri ‘Görgü”, ‘Muhabbet cemi’ ve ”Abdal Musa’ olmak üzere üçe ayrılır. Görgü cemi yıllık dinsel törendir. İnanca göre bir yıl içinde yapılanların hesabı verilir. Muhabbet cemleri herhangi bir fırsat nedeniyle bir araya gelindiğinde yapılan cemlerdir. Abdal Musa ise görgülerin sonunda ya da görüm yapılmadığı yıllarda tüm toplumu birlikte tutmak amacıyla bir akşam içine sığdırılan dinsel törenlerdir.
Semahlar muhabbet cemlerinde cemin sonuna doğru yapılır. Muhabbet toplantısının sonunda tüm er ve bacılar semaha kalkar. Birinci deste okuyucuları mürşidin iki yanında, ikinci deste okuyucuları onların karşısında, üçüncü deste okuyucuların tören odasının sağ ve sol yanında yer alırlar. Birinci deste deyişin ezgisini okur. İkinciler bu ezgiyi bir üçlü aşağı ve yarım ölçü sonradan başlama üzere çok sesli biçimde yineleyerek izlerler. Parçanın sonundaki ‘la’ sesinde birleşirler. Birinci bölümün yinelenmesi ve ikinci bölümün okunması da bu biçimde söylenerek sürdürülür. Bu okunuş sırasında yanlarda duran üçüncü destedeki kişiler notadaki seslere ”Ya şah-ı Velayet” diye tempo tutarlar. Orada semah yapanlar da ezginin ve bağlamanın vuruşlarına uygun biçimde ”Ya Şah.. Ya Şah” diye çağrışırlar.
Görgü cemlerinde belli aralıklarla semah yapılır. Ancak bunlarda da bir sıra izlenir. Önce tören başlar. Çerağ uyandırılır. Aşıklar sazlarına sarılıp bir iki deyiş okurlar. İlk semah bundan sonra cemi yöneten dede ya da babanın izni ile yapılır. Önce ağır ve yavaş hareketli semah deyişleri ile başlanır.
Semahları cemden ayrı düşünmek ve incelemek yanlıştır. Gerek Aleviliğin kutsal kitabı Buyruk’ta; gerekse halk arasında semah on iki hizmetten biri olarak sayılır. Ancak zaman akışı içinde semahların oynandığı ortamda da bir yumuşama olmuştur. Giderek dede katında yapılan toplantılarda da oynanmaya başlanmış, bunu daha geniş eğlentilerde oynanması izlemiştir. Katı kurallara girmeyen Alevi toplumu ”dinsel ortam” kuralında da direnmemiştir. Mutlu günlerde, eğlencelerde bir barış şöleni gibi, barış sevinci içinde yapılır olmuştur. Topluluğu daha canlı, daha neşeli tutabilme işlevini üstlenmiştir. Günümüzde düğünlerde bile oynanmaktadır.
SEMAHTA DÜZEN
Semah oyununa önce yavaş hareketli semahla başlanır. Bu genelde oyunların yaygın kuralıdır. Yavaş oyun, bir giriş bir ısındırma amacı güder. Ardından ivedi hareketli bir bölüm gelir. Semahlarda da bu kural geçerlidir. Semahlar genellikle ”ağırlama” ve ”yeldirme” bölümleri olmak üzere iki bölümden oluşur. Doğal olarak ilk semah ağırlamadır. Kişinin oyuna hazırlanması amacı güder. Söz ve ezgi bu ağırlamaya göre seçilmiştir. Hareketler de bu düzene uygundur.
Ağırlama cemde ayak kesilmeksizin yapılan ilk semah olarak tanımlanır. Ağırlamada erler kollarını sağa sola hareket ettirirler. Bacılar kollarını omuz düzeyinden daha yukarıya kaldırmamak üzere aynı hareketi yan tarafa doğru yaparlar. Söz ve ezgiye uygun olarak ayaklar ileri geri atılır.
Semahlar konusunda yaptığım araştırmalarda genellikle Semahtan bahsederken ”oyundur’, ”oynanır” gibi sözcüklerde karşılaştım. Kendisinin kitabından faydalandığım Sayın Yazar Fuat Bozkurt’ta semahlar konusunu anlatırken oyun, oynanır, semahçı gibi sözcükler kullanmıştır. Bana göre aslında bu sözcükler yerine icra edilir, dönülür ve semahçı sözcüklerinin kullanılması daha uygundur.
Semahlar dinsel nitelikler taşıdıklarına göre diğer halk oyunlarından ayrılmalıdırlar. Alevi toplumunda kesinlikle ”Semah oynama” veya ‘Semah oyunu” gibi terimler kullanılmaz. ‘Semah dönme” veya ‘dönülür’ gibi sözler kullanılır.
ALEVİ MÜZİĞİ
Alevi müziği kanımca ikiye ayrılır:
Dinsel içerikli olanlar;
toplumsal içerikli olanlar.
Dinsel içerikli olanlar alevi gelenek ve göreneklerini yaşatmak ve sürdürmek, sonraki kuşaklara bunları aktarmak için cem ayinlerinde töreni sürdürmek için kullanılır. Toplumsal içerikli olanlar da insanları iyi ahlaka, doğru davranmaya ve toplumsal kılmaya yöneliktir.
Dinsel içerikli Alevi müziğine örnek olarak Alevi semahlarını ve her dörtlüğünde bir imamın ( Oniki İmam, ali, Hasan, Hüseyin, vs. ) adının anıldığı duvazı İmamları ( Arapça bir tamlama olan duvazı imam bildiğimiz Oniki İmam demektir) verebiliriz. Bu müzikle hem cem töreni sürdürülür hem de imamların adı anılarak onlara saygılı oldukları belirtilir. Genç kuşakların onları tanıması sağlanır. Semah, bir noktanın çevresinde, hareketleri turnanın uçuşunu ve gezegenlerin güneş çevresinde dönüşünü yansıtan, Orta Asya çok tanrılı inançlarında şamanın kuş olup büyüyle uçuş yetisinin bir anlatımıdır. Semahlara çeşitli adlar verilmiştir. Bunları şöyle sınıflandırabiliriz:

  1. Eren, evliya, pir adını göre: Hacıbektaş Semahı, Hızır Semahı, Hubyar Semahı, Ali Nur Semahı, Muhammed Ali Semahı, Zeynel Abidin Semahı, Çoban Baba Semahı, Sarı Kız Semahı.
  2. Sevilen ve kutsal hayvan adına göre: Kırat Semahı, Turnalar Semahı.
    Yöre adına göre: Alaçam Semahı, Çorlu Semahı, Erzincan Semahı, Fethiye Semahı, Ladik Semahı, Malatya Semahı, Tokat Semahı, Şiran Semahı.
    Diğer Semahlar: Kırklar Semahı, Gönüller Semahı, Nevruz Semahı, Dem Geldi Semahı, Çark Semahı, Çapraz Semahı, Erkan Semahı, İllallah Semahı.
    Din dışı alevi müziğine örnek olarak da deyişleri verebiliriz. Bu deyişlerin her biri birer okul ödevi görür. Son dörtlüğünde, halk şiiri formuna uygun olarak yaratıcısının mahlasını mutlaka görürüz. Hacı Bektaş Veli’nin bir dörtlüğünü buraya almak istiyorum:
    Hareket nardadır sacda değildir
    Keramet baştadır tacda değildir
    Her ne ara isen kendinde ara
    Kudüs’te, Mekke’de, hacda değildir
    Burada her şeyin merkezinin insan olduğu vurgulanıyor. Bir kitap yayınlaşmıştı Türkiye’de: Tapılacak En Büyük Kitap İnsandır. Kaynağını ilahi varlıklardan da alsa, Alevi düşüncesi ve somut ve gerçekçi temellere dayanmıştır. Geçenlerde ölen Rahibe Teressa, “baktığım her insanda Tanrı’yı görüyorum”, demişti. Rahibe Teressa’nın yeni keşfettiği bu durumu , ondan çok daha önceki dönemlerde Alevi deyişlerimizde bulmamız mümkün:
    Aynayı tuttum yüzüme
    Ali göründü gözüme
    Ya da derisi yüzülerek vahşice öldürülen Hallac-ı Mansur’un sözünde yaşam bulmuştu: Enel Hak. Yani ben Tanrıyım. Hallac-ı Mansur burada. İnsanın Tanrı’nın bir yansıması olduğunu söylüyor. Tanrı insan da tecelli etmiştir. O yüzden insan kötülük eden, Tanrı’ya kötülük etmiştir. İnsanı sevmeyen Tanrı’yı da sevmez.
    Alevi müziğinin temelleri Orta Asya’daki yaşamlarında kutsal varlıklar olarak benimsedikleri kam, bakşı, şaman adları verilen ozan büyücüler, şimdiki halk ozanlarının atalarıdır. Toplum içinde büyük saygı duyulan ve onlardan korkulan bir dönemden evrim geçirerek ve İslam dininin de etkisiyle günümüzdeki ozanlara ulaştık. Ozanlarımızın artık korkulacak bir yanı yok (siyasal iktidar dışında ). Halk müziğinin en güzel örneklerini veriyorlar.
    Bu kültürün müziği günümüze kadar çeşitli baskılara uğramış ve sindirilmeye çalışılmıştır. Bu yüzden de gizli yapılmış, bu gizlilikten dolayı Sünni Müslümanlar arasında asılsız Alevi tanımlamalarının doğmasına yol açmıştır. Kızılbaş sözcüğü Alevilere bir küfür olarak kullanılmıştır. Dönemin yöneticileri, zamanın ileri gelen din adamlarından, şeyhülislamdan aldıkları fetvalarla dinsel dansları yasaklamışlardır. Örneğin 1666’da tasavvuf sahiplerinin semah yapmaları yobaz Vani Efendi’nin yalan dolan bilgi ve sözleriyle, tasvirleriyle yasaklanmıştır. ( İlhan Cem Erseven, Alevilerde Semah, s. 119, Ekin Yayınları, 1990, Ankara )
    Yine İlhan Cem Erseven’in bildirdiğine göre İstanbul’da Vanikoy, tasavvufçular tarafından Vani-i Cani denilen ve Vani Efendi tarafından kurulduğu için lanetli sayılarak gidilmezdi. ( İlhan Cem Erseven, Alevilerde Semah, s. 119, Ekin Yayınları, 1990, Ankara) yine 1490- 1575 yılları arasında yaşayan ve ünü günümüze dek ulaşmış Ebuss’ud Efendi’nin fetvaları, bu kültürü ve müziği yakından ilgilendirir. Kanuni ve II. Selim zamanında otuz yıl kadar Şeyhülislamlık yapmış olan bu kişi Alevilere büyük darbeler indirmişti. Vecd içinde ilahi okuyanları hoş gören Şeyh için katli mubahtır diyen bu adam, Yunus Emre’yi bile küfür içinde gösteriyor.
    İlhan Cem Erseven’den başka bir alıntıyla sürdürmek istiyorum: Sema oyunu ile ilgili çatışmalar, tarihin her döneminde oluşmuştur. Bu fetvaların yanı sıra dinsel törenlerde oyun oynamanın, sema yapmanın özgür olması yönünde fermanlar da alınmıştır. Fakat bunlar uzun sürmemiştir. Zamanında, Kemal paşazade, alevi Bektaşi dergahlarındaki raks ve devran için saygı gösteren fetvalar vermişti. Kemal paşazade Ahmet Şemsettin, Kanuni döneminin ünlü şeyhülislamlarındandır. Yavuz Sultan Selim zamanında, Balıkesirli Sarı Gürz Muhlissiddin, zamanında şeyhülislamı Kemalpaşazade’ye gelerek- Ne yapar Şeyh Sümbül Sinan Efendi Fatih’te, Ayasofya’da? Deyip kışkırtmaya çalışırmış. ( 1512 -1513 ). Sonraları yobazlar, bu konuyu yeniden ele almışlar, Ustüvani bir yobazın etrafında toplanıp Sivas dergahının mürşidine şöyle yazılı bir kağıt göndermişlerdir:
    “Sen raks ve devran etmekle men’in vacip olmuştur. Ve tekkeni basup seni ve etba’ını , – sana uyanları- katlederiz ve tekkenin birkaç arşın temelini kazıp toprağını buraya dökeriz.”
    Daha sonra Ustüvani, Köprülü Mehmet Paşa zamanında birkaç yandaşıyla birlikte sürgüne gönderilir. ( İlhan Cem Erseven, Alevilerde Semah, s. 120, Ekin Yayınları, 1990, Ankara)
    Tüm bu baskılar ve yıldırma çalışmaları Türkiye Cumhuriyeti’ne ulaşmış ve günümüze kadar da sürdürmüştür. Alevilerin cem ayinleri sırasında gizliliğe önem vermeleri ve bunun için de kapıcı dedikleri bir görevliyi bu işle görevlendirmelerini sağlamak içindir. Kapıcı, cem töreni sırasında dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeyi önceden görüp önlem almakla görevlidir.
    Bu gizlilik Alevi müziğini de etkilemiş ve uzun süre açık bir biçimde icra edilmemiştir. Bu yüzden de Anadolu’da sadece Mevlevi müziği olduğu sanılmış ve devlet tarafından desteklenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra rahat bir nefes alan Aleviler, müziklerini daha rahat ama yine de tedbirli bir biçimde icra etmişlerdir.
    Bu gün resmileştirilmeye çalıştığımız söylenen Alevi müziği çok daha önce, TRT’nin kurulmasıyla birlikte resmileştirilmiş ama revizyona uğratılarak TRT’de çalışmış ve söylenmiştir. Derlenen deyişler türküleştirilmiş, tek saz, yani bağlama düzeni yerine Yurttan Sesler Korosu aracılığı ile ve çok sayıda sazla birlikte tek sesli olarak icra edilmiştir. Bu müzik, kendisini doğuran ortamdan soyutlanmış ve içi boş ruhsuz bir duruma sokulmuştur. Yine aynı biçimde, Hızır Paşa’nın Pir Sultan Abdal’ı affetmek için ondan içinde Şah sözcüğünün geçmediği deyişler istemesini andırır bir biçimde, tüm Şah, Ali, Pir vs… gibi Alevilerin vazgeçemediği simgeleri bir kalemde silerek yerine dost, yar vs… gibi sözcükler yetiştirmişlerdir. Günümüzde TRT ‘den yetişenler dahil olmak üzere çok sayıda sanatçı ve halk ozanı bu durumu değiştirdiler ve her şeyi yerli yerine oturttular. Kaynak: Yrd. Doç. Dr. BATTAL ODABAŞI

Osmanlı Türkçesi Sözlüğü

0

ÂBÂ VÜ ECDAD: Babalar, dedeler, atalar.
ABÂ: Bazı dervişlerin ve ilmiye mensuplarının giydikleri yünden yapılmış bir giysi. ABD: Kul, köle, mahlûk. Tasavvufta kâmil Müslüman.
ABD-İ MEMLUK: Kul, köle.
ABES: Boş, saçma.
ÂB-I HAYAT: Hayat suyu, içene ebedî hayat veren efsanevî su.
ÂBİR-İ SEBÎL: Yolda giden yolcu.
ACÂİB VE GARÂİB: Anlaşılmaz ve tuhaf.
ACÂİB-İ DEKÂİK: Anlaşılmaz hileler, ince oyunlar.
A’CEMÎ: Arap olmayan.
ACÎB: Şaşılacak ve hayret edilecek şey.
ACÛZ: Âcizler, beceriksizler, yaşlı kadın.
ACZ-I BEŞERÎ: İnsanın acizliği, güçsüzlüğü.
ACZ-I KÜLLÎ: Tam güçsüzlük.
A’DÂ: 1. “Adüvv”ün çoğulu. Düşmanlar. 2. Pek zâlim, pek gaddar.
A’DÂD: “Aded”in çoğulu. Sayılar.
ÂDÂT-I CARİYE: Kullanılan âdetler, yaşayan sosyal kurallar.
ADÂVET: Düşmanlık, husumet.
ADEM: Yokluk.
ADEM-İ KÜLLÎ: Tam yokluk.
ADEM-İ MÜSÂVÂT: Eşitsizlik.
ADEMÎ: Yokluğa ait.
ÂDET-İ CÂHİLİYYE: İslâm’dan önceki putperestlik ve müşriklik devrine ait âdet. ÂDETULLAH: Allah‘ın kâinatta câri olan usûl ve kanunu, sünneti.
ÂDİL: Adalet sahibi, doğru adaletli.
ADÎL: Benzer, eş, akran.
ADL: Adalet, çok adaletli.
ÂFÂK: “Ufuk”un çoğulu. Ufuk, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak daire. Âfak, ufuklar, dış âlemler.
ÂFÂKÎ: Havâî, herhangi bir dayanağı olmayan şey. Mekke’ye mikat sınırları dışından gelenler.
ÂFÂT: Âfetin çoğulu, musibetler, büyük felaketler.
ÂFÎF: İffetli, namuslu, terbiyeli, haramdan sakınan, nezih.
AFV Ü GUFRAN: Bağışlama ve yarlığama.
AFV: Affetme, suçu bağışlama.
ÂGÂH: Uyanık, basiretli haberdar.
AĞNAM: “Ganem”in çoğulu. Davarlar, koyunlar, keçiler.
AĞNİYÂ: “Ganî”nin çoğulu. Zenginler.
AĞRAZ: Maksatlar, arzular, amaçlar.
AĞRAZ-I DÜNYEVİYYE: Dünyevî maksatlar, dünyevî niyetler, amaçlar.
AĞRÂZ-I FÂSİDE: Bozuk maksatlar, bozguncu niyetler.
AĞRAZ-I NEFSÂNİYYE: Nefsanî maksatlar, nefsî arzular.
AĞRAZ-I ŞAHSİYYE: Şahsî maksatlar, ferdî niyetler.
ÂĞÛŞ: Kucak, sığınılacak yer.
AĞYÂR: Başkaları, düşmanlar, yabancılar.
ÂHAD HABER: Bir kişi tarafından rivayet edilen hadis veya rivayetler.
ÂHÂD: “Ehad’in çoğulu. Birler, birden dokuza kadar olan sayılar.
ÂHAR: Başkası, diğeri, yabancı.
AHBÂR: “Haber”in çoğulu. Haberler.
AHBÂR-I SADIKA: Doğru haberler.
AHD U EMÂN: And ve emniyet, korkusuzluk, güvenlik.
AHD U MÎSÂK: Yemin ve anlaşma, kesin söz.
AHD: 1. Söz verme. 2. Yemin, and. 3. Devir, Zaman, gün.
AHD-İ HARİCÎ: Daha önceden ismi bilinen kişilere veya şeylere işaret eden Lâm-ı tarif.
ÂHENG: Uygunluk ve düzen.
AHFÂ: Çok gizli, en gizli.
AHFÂD: “Hafîd”in çoğulu. Torunlar.
AHİD: (Bak: AHD).
ÂHİR ZAMAN PEYGAMBERİ: Son Zaman Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.). ÂHİR ZAMAN: Son Zaman, dünyamızın son çağı.
AHİZ: (Bak: AHZ)
AHKÂM: Hükümler, kanunlar.
AHKÂM-I AMELİYYE: Tatbikata ait hükümler, uygulanan kurallar.
AHKÂM-I EZELİYYE: Ezelî hükümler, başlangıcı bilinmeyen hükümler. AHKÂM-I FER’İYYE: Asla ait olmayan, ikinci derecedeki hükümler.
AHKÂM-I ULUHİYYET: Allahlık hükümleri, ilâhlık hükümleri.
AHKÂM-I UMÛMİYYE: Umûmî hükümler.
AHKEMU’L-HÂKİMİN: Hükümdarların hükümdarı, hâkimlerin hâkimi olan Allah. AHLÂK-I ZEMÎME: Kötü huylar, çirkin davranışlar.
AHLÂM: “Hulm”ün çoğulu, karışık rüyalar.
AHRÂR: Hürler, esir ve köle olmayanlar.
AHSEN: “Husn”den. En güzel, pek güzel, daha güzel.
AHSEN-İ TAKVÎM: En güzel ve en iyi kıvamda en güzel biçimde. AHSENÜ’L-KASAS: 1. Kıssaların, hikâyelerin en güzeli. 2. Yusuf Sûresi.
AHZ: 1. Alma, tutma, kabzetme, 2. Kabul etme. 3. Tessellüm. 4. Sorgulama. AKABE: 1. Sarp ve çıkılması zor yokuş, bâdire. 2. Tehlike. 3. Tehlikeli geçit. 4. Bugün Ürdün sınırları içinde bulunan bir şehir.
AKÂİD: Akîdeler, inançlar, dinin itikadî hükümleri.
AKAR: Gelir, gelir getiren gayr-ı menkuller.
AKD: 1. Anlaşma, sözleşme. 2. Bağlama, düğümleme.
ÂKIBET: Nihayet, sonuç.
ÂKIDEYN: Anlaşma veya sözleşme.
ÂKIL BÂLİĞ: Ergenlik, olgunluk çağına gelen.
ÂKILÂNE: Akıllıca.
AKÎDE: İtikad, iman.
ÂKİF: 1. İbadette devamlı olan kimse. 2. Sebat eden.
AKİKA: Yeni doğan çocuk için Allah‘a şükür maksadıyla kesilen kurban.
AKÎM: 1. Beyhude, boş yere. 2. Kısır erkek veya kadın.
AKL-I SELÎM: Doğru düşünen, doğru anlayan, doğru karar veren akıl.
AKLÎ: Akla ait, akla uygun.
AKRÂN: Birbirine benzeyenler, em-sâl, yaşıt, denk.
AKRİBA: Akraba, aralarında soy veya sihriyetçe yakınlık olanlar.
AKSÂ: En uzak, en son.
AKSÜ’L-AMEL: Tepki, istenilen şeyin zıddının hâsıl olması.
AKTAR: Baharatçı.
AKTÂR: Kuturlar, çaplar, dairenin merkezinden geçen hatlar, bölgeler, taraflar. Her taraf.
AKVÂ ve AHZAR: Daha kuvvetli ve daha açık.
AKVÂ: Daha kuvvetli, en kuvvetli.
AKVÂL: “Kavl”in çoğulu. Kaviller, sözler.
AKVÂM: Kavimler, milletler.
AKVÂM-I SÂİRE: Diğer kavimler.
A’LÂ: En yüce.
ALADDERECÂT: Derecelere göre.
ALÂK SÛRESİ: Kur’ân-ı Kerim’in 96. sûresi.
ALAKA: “Alak”dan yapışkan sıvı, embriyo.
ÂLÂM: Elemler, kederler, acılar.
ALÂMET: İşaret, nişan.
ALÂMET-İ FARİKA: Bir şeyi diğerinden ayırıcı işaret. Belirgin özellik.
ÂLÂT: Âletler, vasıtalar.
ÂLÂT-I CİSMANİYYE: Maddî âletler.
A’LÂ-YI İLLİYYÎN: Cennette en yüksek derece, olgun kişilerin Allah katındaki dereceleri.
ALE’L-HUSÛS: Hususiyetle, özellikle.
ALE’L-USÛL: Usûl üzere. Usûle göre, usulen.
ÂLEM: Kâinat, dünya.
ALEMDÂR: Bayraktar, sancaktar.
ÂLEM-İ CİSMANİYYE: Maddî âlem, kâinat, dünya.
ÂLEM-İ EŞBÂH: “Şebah”tan: 1. Cisimler âlemi, varlıklar âlemi. 2. Hayaller âlemi.”Şibh ve şebih”den: Misaller âlemi.
ÂLEM-İ KABİR: Kabir âlemi.
ALESSEVİYYE: Aynı seviyede, eşit olarak.
ÂL-İ FİRAVUN: Firavun ailesi. Firavun soyu.
ÂLİŞÂN: Şan ve şerefi yüksek olan.
ALİYYU’L-A’LÂ: Pek iyi. Fevkalâ-de.
Allah BES BÂKÎ HEVES: Allah yeter, başkası gelip geçici istektir, hevestir. ALLÂME: Bilginlerin en bilgilisi.
ALLÂMÜ’L-GUYÛB: Esmâ-i Hüs-nâ’dan biri, bütün gizlileri bilen Allah.
ÂMÂ: Kör.
AMDEN: Kasten, bile bile, isteyerek.
AMELDE İ’TİDÂL: Amelde aşırılıktan uzak, dengeli.
AMEL-İ SALİH: Allah‘ın rızasına uygun olan her iş.
AMELİKA: Eskiden Sîna yarımadasında yaşamış olan bir kavim.
AMÎK: Derin. Bahr-i amîk: Derin deniz. Fikr-i amîk: Derin düşünce.
ÂMİL: 1. Sebep. 2. İş yapan. 3. Zekat toplayan memur.
ÂMM: Umumî, genel.
AMR: Bir erkek ismi.
AMÛD: Direkler, sütunlar.
ANÂSIR-I MUHTELİFE: Çeşitli unsurlar.
ANKA-YI MUĞRİB: İsmi var, cismi yok. Ankâ kuşu.
ANVETEN: Cebren, kahren, zorla, sıkıntı ile.
ANYEDİN: Elden.
ÂRÂBÎ: Bedevî. Çölde yaşayan köylü.
A’RÂF: Cennetle Cehennem arasında bulunan bir yer.
ARAFAT: Mekke’ye 12 mil yani takriben 20 km. uzaktaki bir yer. Hacca gidenler Zilhicce’nin 9. günü buraya gelerek bir müddet vakfe yaparlar.
ARASAT: Mahşer yeri, haşir ve neşir meydanı.
ARAZ: 1. İşaret, alâmet. 2. Tesadüf. 3. Kaza, felaket. 4. Kendi kendine vücut bulmayıp başka bir cevherle meydana gelen hal ve keyfiyet.
AREFE: Kurban bayramından bir önceki gün.
ARIZÎ: Sonradan hasıl olan şey. Geçici.
ÂRÎ: Temiz, hür, uzak.
ÂRİF: Anlayışlı, bilgili.
ARŞ: 1. Taht. 2. Dokuzuncu gök. 3. Çardak. 4. Cenab-ı Hakk’ın kudret ve azametinin tecelli ettiği yer.
ARZ: yeryüzü, dünya, genişlik.
ARZ-I MUKADDES: Kutsal ülke. Kudüs, Filistin.
ASÂ: Değnek, sopa, baston.
ASABÂT: 1. Baba tarafından olan akrabalar. 2. Şer’an miras alamayan akrabalar. ASABE: Baba tarafından akraba olanlar.
ASAHH-I RİVÂYET: En doğru olan rivayet.
ÂSÂR: Eserler.
ÂSÂR-I ATÎKA: Eski eserler.
ASÂ-YI MÛSÂ: Hz. Musa’nın sopası.
ASGARİ: En az, en küçük.
ASHAB: Hz. Peygamber’i mümin olarak gören ve o iman üzere ölen kimseler. ASHÂB-I KEHF: Mağara arkadaşları. Bunlar, Zamanlarındaki zalim hükümdarlarının şerrinden mağaraya sığınan ve orada yıllarca uyutulduktan sonra tekrar diriltilen, köpekleri ile birlikte, yedi sekiz kişiydiler.
ASHAB-I MEŞ’EME: Uğursuz, şerli kişiler, kötüler.
ASHAB-I MEYMENE: Uğurlu kişiler, iyi kimseler.
ASHAB-I YEMİN: Uğurlu, meymenetli kimseler.
ÂSIF: Şiddetli rüzgar, fırtına.
ÂSİ: İsyan eden.
ÂSİM: Günah işleyen, günahkâr.
ASNÂM: “Sanem”in çoğulu. Putlar.
ASR: 1. İkindi namazı. 2. İkindi vakti. 3. Yüzyıl, çağ.
AŞR: Kur’ân-ı Kerim’den on âyet miktarı okunan kısım.
ATÂ: İhsan, lütuf, bağışlama.
ATALET: Tembellik, hareketsizlik.
ATF-I BEYAN: Kapalı bir sözü, açıklayan cümle.
ATIF (ATF): 1. Eğme, meyletme, 2. Bağlama.
ÂTİH: Bunak.
ATİYYE: Hediyye, ihsan, bahşiş.
ATTAR: (Bak: AKTAR)
AVÂLÎ: Yüceler, büyükler. Medine etrafındaki semtler.
AVAM: 1. Halk. 2. Soylu veya bilgin olmayanlar.
AVÂMİL: 1. Âmiller, sebepler. 2. Arap nahvine ait ve bu isimdeki kitap.
A’YÂN: 1. İleri gelenler. 2 Gözdeler.
A’YÂN-I SABİTE: Allah‘ın ilminde varlıkların değişmez suretleri, öz mahiyetleri. ÂYÂT: Âyetler.
ÂYÂT-I BEYYİNAT: Açık seçik âyetler.
ÂYÂT-I TEKVİNİYYE VE TEŞRİİYYE: Yaratılışa ve şeriata ait âyetler.
AYIN: Arap alfabesinin 21. harfi. Ebced hesabında sayı değeri 70’dir.
ÂYİN: 1. Tören, âdet. 2. Dinî bazı gösteriler. Mevlevî âyini gibi.
AYN: 1. Göz, 2. Pınar. 3. Eşyanın hakikatı.
AYNE’L-YAKÎN: Müşahede ve keşif ile hâsıl olan ilim.
A’ZÂ: Uzuvlar, organlar, üyeler.
AZÂB: 1. Büyük sıkıntı, şiddetli elem. 2. Dünyada işlenen günahlara karşı ahirette çekilecek ceza.
AZÂB-I NÂR: Cehennem azabı.
ÂZÂDE: Serbest, hür, kayıtlardan kurtulmuş.
AZ’AF-I MUZÂAF: Kat, kat, pekçok.
AZAMET: Büyüklük, kibirlilik.
AZDÂD (EZDÂD): Zıd olan şeyler.
AZHAR: En açık:
AZÎMÜ’Ş-ŞÂN: Şânı büyük.
AZÎZ: 1. Allah‘ın isimlerinden biri. Değerli. 2. Ermiş, velî.
BAB: 1. Kapı. 2. Fasıl, bölüm.MİNE’L-BAB İLE’L-MİHRAB: Kapıdan mihraba dek, baştan sona kadar.
BÂDİYE: Kır, ova, sahra, çöl.
BÂGÎ: Âsi, baş kaldırmış, haksızlık eden.
BAĞÇE: Bahçe.
BAĞTETEN: Ansızın, zulüm, isyan.
BAĞY: Azgınlık, zulüm, isyan.
BAHIYRE: Cahiliyye devrinde beş batın doğuran devenin beşinci yavrusu erkek olursa kulağı yarılır ve salıverilirdi. Artık hiç bir işte kullanılmayan bu deveye bu ad verilirdi.
BÂHİL: 1. İşsiz, avare, başı boş. 2. Yularsız deve.
BAHÎL: Cimri, tamahkâr.
BÂHİR: 1. Yalancı, ahmak. 2. Ekin sulayıcı, sulayan. 3. Belli, açık. 4. Işıklı, parlak, güzel.
BÂHİRE: 1. Çok koşan cins deve. 2. Dikenli ağaç.
BAHR Ü BERR: Deniz ve kara.
BAHŞ: Bağış, ihsan.
BÂİN: Dibi geniş kuyu, bostan kuyusu.
BÂİS: 1. Sebep olan, gerektiren. 2. Gönderen. 3. Yeniden yaratan.
BAKAR: Sığır, öküz, manda cinsleri.
BAKARA: 1. Sığır, inek. 2. Kur’ân-ı Kerim’in ikinci sûresi: Bu sûrede yahudilere bir inek kurban etmeleri emredilip bu konuda geniş bilgi verildiğinden, sûre bu adı almıştır.
BAKİYYE: Artan, artık, geri kalan.
BÂLİĞ: 1. Erişmiş, vâsıl olmuş, son mertebeyi bulan. 2. Yekûn.
BÂP: (Bak: BÂB)
BÂR: 1. Allah. 2. Yemiş, meyva. 3. Yük, ağırlık. 4. Yağdıran, serpen, döken.
BÂRİD: 1. Soğuk. 2.Letafetten uzak nâhoş.
BÂRİZ: Açık, belli, âşikâr, zâhir.
BA’S: 1. Gönderme, yollama, gönderilme. 2. Allah‘ın bir peygamberi, Hak dinine davete memur buyurması. 3. Dirilme veya diriltme.
BASAR: 1. Görme, görüş, görme yeteneği. 2. Zihnî algı.
BÂSİR: Gören, görüp anlayan, ferasetli, zeki.
BASÎRET: Doğru görüş, gönül gözü ile görme, uyanıklık.
BAST: 1. Yayma, açma. 2. Özellikle hurufilikte cezbe ve tefekkür içinde kendinden geçmeyi ifade eder.
BÂTIN: 1. İç, içyüz, gizli, sır, derunî. 2. Allah‘ın isimlerinden.
BATN: Karın, kuşak, nesil.
BÂYİN: Aralayıcı, ayıran, ayırıcı özellik.
BA’Z: Bir şeyin bir bölümü,bir parçası, bazısı.
BED NAZAR: Kötü bakış.
BED: Kötü, çirkin, işe yaramaz.
BEDÂ’-BEDA’AT: Güzellik, yenilik, bediilik.
BEDÂHET: 1. Açıklık, bellilik. 2. Ansızın ortaya çıkma.
BEDÂYİ’: İcat edilmiş güzel şeyler. Sanat eserleri.
BEDBAHT: Talihi kötü olan, talihsiz.
BED-BİN: Her şeyi kötü gören, karamsar.
BEDEL: 1. Değer, kıymet. 2. Başkasının parası ile onun yerine hacca giden kimse yerine geçen.
BEDEL-İ BA’Z: Geniş anlamlı bir sözün bir kısmına yapılan açıklama.
BEDEL-İ İŞTİM’ÂL: Geniş ve genel anlamlı bir sözün bir noktasını açıklayan cümle. BEDEL-İ KÜLL: Kapalı bir söze bütün yönleriyle yapılan açıklama.
BEDEVÎ: Çölde çadırda yaşayan göçebe, çöllü, Arap göçebesi.
BEDİA: 1. Yaratma. 2. Estetik değeri yüksek, sanat eseri, eşine az rastlanan güzel. BEDİHİ: 1. İspat gerekmeyecek şekilde açık. 2. Akla kendiliğinden gelen.
BEDİÎ: Güzel, beğenilen, sanatlı söz.
BEDR-BEDİR: 1. Dolunay, ayın ondördü. 2. Mekke ile Medine arasında bulunan Bedir gazasının yapıldığı yer.
BED-TAHRİR: Kötü yazı.
BEHA-BAHA: 1. Güzellik, süs, pırıltı. 2. Kıymet, değer, bedel.
BEHAİM: 1. Dört ayaklı hayvanlar. 2. Suriye’de bir sıradağ.
BEHÇET: Güzellik, güleryüzlülük, sevinç.
BEHİME-İ EN’AM: Deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvanlar.
BEHİMÎ: Hayvana yakışır tarzda, hayvanlık.
BEİS-BE’S: 1. Zarar, ziyan. 2. Korku, azap, sıkıntı, fenalık. 3. Kuvvet, kudret.
BEKA: Devam, sebat, evvelki hal üzere kalmak, ölmezlik, ebedilik.
BEKA-YI ERVAH: Ruhların kalıcılığı, devamlılığı.
BEKA-YI RUH: Ruhun kalıcılığı, ölmezliği.
BELAGAT Ü FESAHAT: Tam yerinde açık ve güzel söz söyleme.
BELAGAT: İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği ve sanatı, uzdillik.
BELİĞ: 1. Açık, düzgün söz söyleyen. 2. Güzel, sanatlı söz. Belâ-gatli.
BENÂM: Namlı, ünlü, meşhur.
BENAN: Parmak ucu.
BENÎ İSRAİL: İsrailoğulları, yahudiler.
BERAAT: 1. Temizlik, arılık. 2. Olgunluk, güzellik.
BERA’ÂT-I İSTİHLÂL: Söze güzel ve etkili başlangıç.
BEREKÂT: Bolluklar, uğurlar, hayırlar.
BEREKÂT-I KELÂMULLAH: Allah kelâmının verdiği feyizler, bolluklar, uğurlar. BER-HAYAT: Sağ, diri, yaşayan.
BERİ: Sâlim, kurtulmuş, temiz arınmış.
BERİ: Yakın mesafe, ötenin zıddı.
BERK: 1. Şimşek, parıltı, kıvılcım. 2. Sert, katı.
BERR: 1. Doğru sözlü, hayır işleyen kimse. 2. Kara, toprak.
BER-TARAF: Bir yana atılan, ortadan kalkan. Bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak, yok etmek.
BERZAH ÂLEMİ: Ruhlar âlemi.
BERZAH: 1. İki şey arasındaki mesafe, aralık. 2. Can sıkıcı. 3. İnce uzun kara parçası.
Dünya. 5. Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.
BES: Yeter, yetişir, tamam, kâfi, çok.
BE’S: Zarar, ziyan, azap, şiddet, fenalık.
BEŞÂRET: Müjde, muştu, iyi haber.
BEŞÂRET-ÂVER: Müjdeci, iyi haber getiren.
BEŞER: İnsan, bütün insanlar, Ebu’l-Beşer: İnsanlığın babası, Hz. Âdem. BEŞERİYYET: 1. İnsanlık. 2. İnsanın yaratılış özellikleri.
BEŞİR: 1. Müjdeci, iyi haber getiren,güleryüzlü. 2. Hıristiyan Araplar’da İncil yazan veya hıristiyanlık akidelerini telkin eden kimse. 3. Peygamberimizin bir vasfı.
BEY’: Satma, satılma, satış.
BEYAN İLMİ: Belâgat ilminin,hakikat, mecaz, kinaye, teşbih ve istiare gibi konularından bahseden bölümü.
BEYÂN: Anlatma, açıklama sanatı.
BEYN: Aralık, arasında, arada.
BEYNÛNET: 1. İki şey arasındaki mesafe, aralık. 2. İhtilaf, anlaşmazlık, ara açıklığı. BEYT: Ev, mesken, oda, oba.
BEYT-İ ATİK: Eski ev, Kâbe.
BEYT-İ MAMUR: Kâbe’nin tam üzerinde yedinci kat gökte bulunan ve melekler tarafından tavaf edilen bir köşk.
BEYTULLAH: Allah‘ın evi, Kâbe, insan kalbi.
BEYTÛTET: Geceleme, bir yerde geceyi geçirme.
BEYTÜ’L-MAKDİS: Mukaddes ev, Mescid-i Aksa, Kudüs’teki büyük camii. BEYYİN: Belli, açık, âşikar.
BEYYİNÂT: Açık, belli şeyler.
BEYYİNE: 1. Delil, şahit. 2. Kur’ân’ın 97. sûresi.
BEYZÂ: 1. Çok beyaz. 2. Demirden savaşçı başlığı. 3. Yumurta.MİLLET-İ BEYZÂ: Beyaz millet, Müslümanlar.
BEZL: Bol bol verme.
BÎA-BİYAT: Birinin hakimiyetini kabul etmek, emirlerine uyacağına söz vermek. BİAT OLUNMAK: Birine itaat edilmek, hükmüne girmek.
BİD’AT: 1. Sonradan ortaya çıkan şey. 2. İslâm’da Peygamberimizden sonra ortaya çıkan değişik âdetler.
BİD’AT-I HASENE: Beğenilebilir, güzel yenilikler.
BİD’AT-I SEYYİE: Kötü yenilikler.
BİDÂYET: Başlama, başlangıç.
BİDAYETEN: Başlangıçta, ilkin.
BİİZN-İ HÜDA: Allah‘ın izni ile.
BÎKARAR: 1. Kararsız. 2. Rahatsız.
BİKR: Dokunulmamış, bekâret, bâ-kire.
BİKR-İ FİKR: Hiç söylenmemiş, yeni fikir.
BİLÂ BEDEL: Bedelsiz, karşılıksız.
BİLÂ KAYD Ü ŞART: Kayıtsız şartsız.
BİLÂ: … sız.
BİLAD: Beldeler, şehirler, memleketler, kasabalar.
BİLÂD-İ ARAB: Arab ülkeleri.
BİLAFASILA: Fasılasız, aralıksız.
BİLÂH: Arkaları büyük olan kadınlar.
BİLLUR: 1. Duru, kristal. 2. Necef taşı.
BİN: Oğul.BİN MEHMED: Mehmed’in oğlu.
BİNA: 1. Yapı, ev. 2. Yapma, kurma. 3. Göz, gören, görücü.
BİNAEN ALA ZÂLİK: Bunun üzerine, bundan dolayı.
BİNAEN: .den dolayı, .den ötürü.
BİNÂENALEYH: Ondan dolayı, onun üzerine, şu halde.
BİRR: İyilik, güzellik, hayır, anaya babaya itaat. 2. Dininde ibadetinde kuvvetli olan. 3. Bağışta bulunma.
Bİ’SET: Gönderme.
Bİ’SET-İ MUHAMMEDİYE: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberlikle görevlendirilmesi.
Bİ’SET-İ NEBEVİYYE: Peygamberin, peygamberlikle gönderilişi.
BU’D: Uzaklık, aralık, boyut.
BU’D-İ MESAFE: Gidilen yolun uzaklığı.
BUĞZ: Düşmanlık duyma, nefret, kin.
BUĞZETMEK: Kin gütmek, düşman olmak.
BUHÛL: Cimrilik, tamahkârlık.
BUK’A: 1. Ülke, yer. 2. Büyük bina. 3. Benek, leke.
BURAK: Peygamberimizin mirac gecesi bindiği binek.
BURC: 1. Kale, yüksek bina. 2. Herhangi bir şekli gösteren ve özel ad alan sâbit yıldızlar topluluğu, galaksi. 3. Güneşin girip çıktığı on-iki burçtan her biri: Yengeç, kova, akrep.
BURC-İ ÂBÎ: Suya ait burçlar: Yengeç, akrep, balık.
BURC-İ BÂDÎ: Havaya ait burçlar: İkizler, terazi kova.
BÜHTAN ETMEK: İftira etmek.
BÜHTAN: Yalan, iftira, birine işlemediği suçu yükleme.
BÜLEGA: Belegat sahipleri, düzgün ve güzel konuşanlar, beliğ olanlar.
BÜLEGA’-İ BEŞER: Belegat ilmi mütehassısları.
BÜLEGÂ-İ ULEMÂ: Belagat bilginleri ve âlimler.
BÜLÛĞ: 1. Erginlik, olgunluk çağına girme, yetişme. 2. Yaklaştırma.
BÜNÜVVET: Oğulluk, evlatlık.
BÜNYÂN: Yapı, bina, bir şeyin yapısı.
BÜNYAN-I MERSUS: Birbirine lehimlenmiş, kenetlenmiş yapı.
BÜRHAN: Kesin delil, hüccet
CÂFÎ: Cefâ çektiren, eziyet eden.
CÂH: İtibar, makam, mevki.
CÂHİLİYYE: Kelime olarak cahilliğe ait mânâsına gelir. Terim olarak İslâmiyetten önceki putperest dönemi ifade eder.
CAHÎM: Cehennem.
CÂİL: “Ceale” kökünden yaratıcı, yapıcı.
CÂİLU’N-NÛR: Nûr’un yaratıcısı.
CÂİZE: Armağan, övücü şiirleri için eskiden şairlere devlet büyükleri veya aşiret büyükleri tarafından verilen para veya mal.
CA’L: Yapma, meydana getirme, yaratma.
CA’LÎ: Sahte, yapmacıklı, düzme.
CÂLİB-İ DİKKAT: Dikkat çekici.
CÂMİ: 1. Toplayan, derleyen. 2. İçerisinde namaz kılınan ve mescidden büyük olan ibadethane.
CÂMİD: 1. Donmuş, hareketsiz. 2. Gelişmeyen, gelişme kabiliyeti olmayan. CÂNİB: Cihet, yön, taraf, yan.
CÂRİYE: 1. Savaşta gayr-i müslimlerden esir olarak alınan kız ve kadınlar. 2. Hizmetçi kız.
CÂY-İ İŞKÂL: Güçlük, zorluk, müşkülât noktası.
CÂZİBE: Cezbeden, çeken, yer çekimi.
CÂZİBE-İ FÂNİYE: Geçici güzellik, fânî güzellik.
CÂZİBE-İ MUTLAKA: 1. Mutlak çekici kuvvet. 2. Yegane çekici kuvvet. 3. Geçici güzelliğin zıddı olan ebedî güzellik.
CÂZİBE-İ UMÛMİYYE KANUNU: Yerçekimi kanunu.
CEBÂBİRE: Cebredenler, zorbalar, zâlimler.
CEBBÂR: 1. İlâhî isimlerdendir. Dilediğini yapan, kudret ve güç sahibi Allah. 2. Zalim, müstebit kişi. 3. Gökyüzünün güneyinde bulunan bir yıldız kümesi. CEBBÂRÂNE: Cebbârcasına, zorbalıkla.
CEBEL: Dağ.
CEBR U İKRAH: Zorlama ve baskı yapma.
CEBR-İ MAHZ: Sırf cebir, mutlak cebir.
CEBRİYYE: Cüz’î iradeyi inkâr eden mezhep.
CEDİD: Yeni.
CEHD: Çalışma, çabalama.
CEHELE: Cahiller.
CEHL U DALÂLET: Cehalet ve sapıklık.
CEHL: Bilmezlik, cehalet.
CEHR: Açıktan söyleme, açık olarak okuma.
CELÂDET: Kahramanlık, yiğitlik.
CELÂL: Büyüklük, ululuk. Zü’l-celâl: Celâl sahibi Allah.
CELÂL-İ KİBRİYÂ: Allah‘ın büyüklüğü.
CELB-İ MASLAHAT: İyilik, dirlik ve düzeni sağlayıcı, fayda getirici.
CELB-İ MENFAAT: Menfaat celbedici, çekici, fayda sağlayıcı.
CELDE: Kamçı ile vücuda vuruşlardan her bir vuruş. (Fıkhı ıstılah)
CELÎ: Aşikar, belli, parlak, açık.
CEM U TEVFİK: Toplama ve uygunlaştırma, uzlaştırma.
CEMAAT: Topluluk, imam arkasında namaz kılan topluluk.
CEMAAT-I NÂCİYE: 1. Cehennemden kurtulacak ehl-i sünnet cemaatı. 2. Selâmete, kurtuluşa erecek cemaat.
CEMÂDÂT: Cansızlar.
CEMÂL: 1. Allah‘ın lütf ve ihsan sıfatıyla tecellisi. 2. Yüz güzelliği.
CEMÂL-İ HAK: Allah‘ın güzelliği ki, müminler cennette onu temaşa edeceklerdir. CEMÂLULLAH: 1. Allah‘ın cemâlı, Allah‘ın güzelliği. 2. Allah‘ın lütfu ihsaniyle tecellisi.
CEMEL: Deve.
CEM’-İ KILLET: Arapça’da türlü vezinlerde cemileri olan isimlerin, bu cemilerinden dokuzdan aşağı mahsus olanları.
CEM’İ MAHLUKÂT: Bütün yaratıklar.
CEMM-İ GAFÎR: Büyük cemaat, insan kalabalığı.
CENÂBET: 1. Gusül abdesti almayı gerektiren durum. 2. Gusül gerektiği halde henüz gusül yapmamış kimse.
CENAH: 1. Yan taraf, cihet. 2. Kol, pazu. 3. Kanat, kuş kanadı.
CENNATU’N-NAÎM: Naîm Cennetleri, nimetlerle dolu olan cennetler.
CERAD: “Cerâde”nin çoğulu. 1. Çekirgeler. 2. Yağmacılar.
CERH: Yaralama, yaralatma, çürütme.
CERİME: “Cürm”ün çoğulu. Suçlar, günahlar.
CESTE CESTE: Bölüm bölüm, yavaş yavaş.
CEVAD-I MUTLAK: Şarta bağlı olmaksızın çok ihsanda bulunan, cömertlik eden Cenab-ı Allah.
CEVAHİR: Cevherler, çok değerli olan şeyler.
CEVÂMİU’L-KELİM: Kelimeler topluluğu.
CEVÂRİH: “Cerh”den yaralayanlar, yırtıcı hayvanlar, yırtıcı kuşlar.
CEVAZ: İzin, müsaade, caiz olma.
CEVELAN: Dolaşma, gezme.
CEVF: 1. Boşluk, oyuk, çukur. 2. Orta yarı.
CEVHER: 1. Varlığı için başkasına muhtaç olmayan. 2. Bir şeyin özü.
CEVR Ü ZULM: Ezâ ve zulüm.
CEVR: Ezâ, eziyet, haksızlık, sitem.
CEYB: Yakanın göğüs üzerindeki açık yeri.
CEYŞ-İ USRET: Güçlük ordusu.
CEYYİD: İyi, güzel, hoş.
CEZÂLET: Rekaketsizlik, peltek kekeme veya pepe olmayış.
CEZÎRETÜ’L-ARAB: Arap yarımadası.
CEZM: 1. Kesin karar, niyet. 2. Kesme, katı.
CİBAYET: Câbîlik, vergi, gelir toplama.
CİBİLLİYET: Huy, yaratılış.
CİBRİL: Dört büyük melekten biri, vahiy meleği olan Cebrail.
CİBT VE TAGUT: Haç ve put. Allah‘tan başka canlı cansız mabut edinilmiş şeyler. CÎD: Boyun.
CİDD: 1. Bir işi gerçekten çalışıp işleme. 2. Ciddilik.
CÎFE: Lâşe, leş.
CİHAD: 1. İslâm için düşmanla yapılan maddî, manevî savaş. 2. Nefisle yapılan her türlü mücadele.
CİHAD-I EKBER: 1. Büyük savaş. 2. Benlikle savaş.
CİHANŞÜMÛL: Cihânı içine alan.
CİHAZ: 1. Çeyiz ve avadanlık. 2. Cenazenin kaldırılması için gerekli olan eşya. CİHET: Yön, taraf.
CİM SECÂVENDİ: Kur’ân-ı Kerim’deki durma yerlerinden biri. Bu secâvendde durmak veya geçmek caizdir.
CİMA: İnsanların cinsî münasebetleri.
CİNÂS: Münasebet, benzeyiş. Birçok mânâlara yorulabilen söz. İmalı, telmihli söz. Telaffuzu aynı anlamı ayrı olan kelimelerin bir söz içinde kullanılması.
CİNNET: Delilik, çılgınlık.
CİNS-İ KARÎB: Yakın cins.
CİRM: 1. Cisim. 2. Büyüklük, hacim cirmi ne kadardır?
CİSR: Köprü.
CİSR-İ Cehennem: Cehennem köprüsü.
CİZYE: Müslüman olmayan teb’a-dan alınan vergi.
CÛD: Cömertlik. Karşılık beklemeden yapılan cömertlik.
CÛDİ: Şırnak şehrinin 6 kilometre güney doğusunda bulunan büyük bir dağ. CUHÛD: Çıfıt, yahudi.
CUMHÛR: Halk, kalabalık, ahâlî, çoğunluk.
CUMHÛR-İ MÜFESSİRÎN: Müfessirler topluluğu, müfessirlerin çoğunluğu. CUMHÛR-İ UKALÂ: Akıllılar topluluğu. Akıl sahiplerinin hepsi.
CÜDERÎ: Çiçek hastalığı.
CÜMLE-İ İSMİYYE: İsim cümlesi.
CÜMLE-İ MU’TARIZA: Parantez içinde bulunan cümle, açıklayıcı mahiyetteki cümle. Ara cümlecik.
CÜMLE-İ VECÎZE: Kısa ve öz söz.
CÜNAH: Günah.
CÜND: Asker, asker topluluğu.
CÜNÛD: Askerler.
CÜNÜB: Gusül abdesti gerekmiş kimse.
CÜZ-İ MAKSÛM: Bölünmüş parça.
CÜZ’İ: Az miktar, bir parça.
ÇÂK: 1. Yarık, yırtık. 2. Yırtmaç.
DÂB: 1. Adalet, doğruluk, 2. İhsan, vergi.
DÂBBE: Yük ve binek hayvanı.
DÂBBETÜ’L-ARZ: Kıyâmet alametlerinden olup topraktan çıkan varlık.
DÂD-I HAKK: 1. Allah vergisi. 2. Veriş, satış.
DÂFİ’: 1. Def’ eden, savan, savuşturan, iten. 2. Cenab-ı Hak.
DÂĞ-DÂR: 1. Kızgın demirle nişanlanmış, dağlanmış. 2. Pek müteessir, çok üzgün. DÂİN (DÂYİN): Borç veren, alacaklı.
DAKİK: 1. İnce, ufak, nâzik. 2. Toz haline getirilmiş şey, un. 3. Dikkatli ölçülü davranan titiz kimse.
DALÂLÂT-I BEŞERİYYE: İnsanlığın sapıklığı, beşerî sapıklık.
DALÂLET: Hak yoldan sapma, sapıklık, azgınlık.
DALÂL-İ MUBÎN: Apaçık sapıklık.
DÂLL Bİ’L-İŞÂRE: İşaretle delâlet etme. Sözün işaretle mânâya delâlet etmesi. DÂLL U MUDILLE : Doğru yoldan çıkanlar ve çıkaranlar, sapanlar ve saptıranlar. DÂLLÎN GÜRÛHU: Sapıklar, azgınlar topluluğu.
DÂLLİN: Doğru yoldan sapmış olanlar, azgınlar.
DÂR: Ev, yer, yurt, dünya.
DARBE-İ AZÂB: Azap darbesi, azap verici vuruş.
DARB-I MESEL: Ata sözü.
DÂREYN: İki dünya: Dünya ve ahiret.
DÂR-I DÜNYA: Dünya.
DÂR-I HARP: Müslümanlarla savaş halinde olan gayri müslim ülke.
DÂR-I İSLÂM: İslâm ülkesi.
DÂR-I KÜFÜR: Gayr-i müslimlerin ülkesi.
DÂR-I SAADET: Mutluluk yeri.
DÂR-I UHRA: Ahiret yurdu.
DARÎRU’L-BASAR: Kör, âmâ.
DÂRU’N-NEDVE: Mekke şehir meclisi.
DÂRU’S-SELÂM: 1.Selamet yurdu, cennet. 2. Bağdat şehrinin ünvanı. DÂRÜ’L-HİLAFET: İstanbul.
DE’B-İ KADÎM: Eski gelenek, eski usûl, eski âdet.
DEBÛR: Batı rüzgarı, batı taraftan esen yel.
DECCÂL: Kıyametten az önce çıkacak, insanlardan bir kısmını sapıtacak ve daha sonra Hz. İsa tarafından öldürülecek olan şahıs.
DEF’: Öteye itme, savma, savulma.
DEF-İ İHTİYAÇ: İhtiyacın giderilmesi, ihtiyacın karşılanması.
DEF-İ MAZARRAT: Zararı giderme.
DEF-İ MEFSEDET: Fesadı ortadan kaldırma.
DEFTER-İ A’MÂL: Amel defteri, insanların dünyadaki hayır ve kötülüklerin kaydedildiği defter.
DEHA: 1. Olağanüstü zeka ve anlayış kabiliyeti. 2. Olağanüstü zeka sahibi kimse. DEHLİZ: Hol, koridor.
DEHRİ: Dünyanın sonsuzluğuna inanıp ahireti inkâr eden kimse Materyalist.
DELÂLET: Yol gösterme, kılavuzluk etme.
DELÂLET-İ AKLİYYE VE MANTIKIYYE: Akıl ve mantık yardımıyla, akıl ve mantığın yola göstermesiyle.
DELİL: 1. Kılavuz, yol gösterme. 2. Kanıt.
DELİL-İ NAKLÎ: Naklî delil, Kitabî delil. Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflere istinad eden delil.
DELÎL-İ ŞUÛDÎ: Görgüye dayanan delil.
DEM: 1. Kan, 2. Soluk, nefes. 3. Zaman, an.
DEM’: Göz yaşı, göz yaşı dökme, ağlama.
DEM-İ MESFUH: Dökülmüş kan.
DENÂNET: Alçaklık, zillet.
DENÎ: Alçak.
DERMİYÂN: Ortada.
DERPİŞ: Göz önünde, en önde.
DERS-İ İNTİBAH: Uyandırma dersi.
DERÛN: İç taraf, dahil, kalp.
DEVR-İ CÂHİLİYYE: Cahiliyye devri, İslâm’dan önceki devir.
DEVR-İ SABAVET: Çocukluk çağı.
DEYN: Borç.
DEYYÂN: Mükâfatlandıran veya cezalandıran, hâkim. Allah.
DEYYÂR: 1. Manastır sahibi. 2. Biri, bir kimse, fert.
DÎBÂCE: Başlangıç, önsöz, mukaddime.
DİĞERGÂM: Başkalarını düşünen, bencil olmayan.
DİL-ÂVÎZ: Gönül çeken, câzip.
DİL-NİŞÎN: Hoşa giden, kalpte yerleşen.
DÎN U DİYÂNET: Din dindarlık, din ve din duygusu.
DÎNÂR: Bir altın liranın dörtte bir değerinde olan eski bir para.
DÎN-İ HAK: Hak din İslâmiyet.
DİRAYET: Zekâ, iktidar, beceriklilik. Akıl ve ilim yoluyla yapılan çözüm.
DİRHEM: 1. Okkanın dörtyüzde biri olan eski ağırlık ölçüsü. 2. Gümüş para.
DİVAN: Arap şiiri, Divan-ı Arab, Arab’ın şiir külliyatı.
DÛN: 1. Alçak, aşağılık. 2. Aşağı. 3. Altta.
DÜBB-İ ASGAR: Küçük ayı (yedili yıldız grubu).
DÜBB-İ EKBER: Büyük ayı (yedili yıldız grubu).
DÜLDÜL: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Hz. Ali’ye verdiği beyaz at.
DÜSTÛR: Kânun, kaide, kural, esas.
EAMM: Daha geniş, pek şümullü, en umumî.
EÂZIM: Büyükler, ulu kişiler.
EB: Baba, ata.
EBB: Kuru ot, taze ot. Mera, otlak, çayır.
EBEDÂ: Ebedî olarak, ebediyyen.
EBEDÎ: Devamı, sonu olmayan. Ezelînin zıddı.
EBED-ŞÜMÛL: Ebedî içine alan.
EBEVEYN: Ana-baba.
EBRÂR: İyiler.
EBSÂR: “Basar”ın çoğulu. Gözler, görme hassaları.
EBTER: 1. Eksik, tamamlanmamış. 2. Dölsüz, çocuğu olmayan kimse. EBU’L-BEŞER: İnsanlığın atası. Hz. Âdem.
EBU’L-HAYR: İyilik babası.
ECÂNÎB: Ecnebiler, yabancılar.
ECEL-İ KAZÂ: Tehlikeye uğramak suretiyle gelen ecel.
ECEL-İ MÜSEMMÂ: Allah tarafından tayin edilmiş ömrün sonunda gelen ecel. ECİR: 1. Karşılık, ücret. 2. İyi bir amelin karşılığı olarak verilen manevî mükâfat. ECR U MESUBÂT: Karşılık ve mükâfat. İyi amele karşılık Allah tarafından ahirette verilen sevap.
ECR U SAVÂB: Yapılan bir şeyin karşılığı olarak verilen ücret ve sevab.
ECR: Yapılan bir iş karşılığında verilen ücret.
ECRÂM U ECSÂM: Cansız varlıklar ve cisimler.
ECRÂM-I SEMÂVİYYE: Gök cisimleri, yıldızlar.
ECSÂM-I MUHTELİFE: Muhtelif cisimler.
ECSÂM-I SAKÎLE: Ağır cisimler.
ECSÂM-I SELÂSE NAZARİYESİ: Üç cisim nazariyesi.
ECZÂ: Cüzler. 1. Eczacılıkta kullanılan maddeler. 2. Bir kitabın parçaları. Kur’ân-ı Kerim’in cüzleri.
EDÂ: 1. Ödeme, verme. 2. Zamanında yerine getirme. 3. Tarz, üslûp.
EDÂ-İ EMANET: Emaneti yerine getirme.
EDAT: 1. Kendi kendine anlamı olmayıp isim ve fiillere katılarak anlam gösteren kelime. 2 Âlet.
EDEB-İ KUTSÎ: Kutsî edeb, iyi ahlâk.
EDEB-İ UBUDİYYET: Kulluk edebi.
EDGÂS U AHLÂM: Karışık rüyalar.
EDİLLE: Deliller.
EDİLLE-İ AKLİYYE: Aklî deliller.
EDİLLE-İ HAKK: Hak deliller, gerçek deliller.
EDİLLE-İ KÂTIA: Kesin deliller.
EDİLLE-İ ŞER’İYYE: Şer’î deliller; Kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret dört delil.
EDİLLE-İİ İLMİYYE: İlmî deliler.
EDNÂ: Pek aşağı, en alçak.
EDVÂR: Devirler, çağlar.
EDYÂN-I BÂTILA: Bâtıl dinler. Hak olmayan dinler.
EDYÂN-I MÜNZELE: Allah tarafından gösterilen dinler.
EDYÂN-I SEMAVİYYE: Semavî dinler. Musevîlik, Hıristiyanlık ve İslâm dinleri. EF’ÂL: Fiiller, işler.
EF’ÂL-i İBÂD: Kulların işleri.
EF’ÂL-İ KULÛB: Kalbin işleri, kalbe doğan çeşitli duygu ve düşünceler. Arapça’da kalbî fiiller (bilmek, görmek gibi)
EFDÂL: Daha faziletli, en faziletli.
EFLÂK: 1. Felekler, gökler. 2. Her gezegene ait gök tabakaları.
EFRADINI CÂMİ AĞYÂRINI MANİ: Kendisine ait olanları toplayan, olmayanları dışarda bırakan.
EFSANE: Masal, destan, mitoloji.
EHAD: Bir, tek. Allah‘ın sıfatlarından.
EHÂDÎS-İ ŞERİFE: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in söz, hareket ve ikrarlarından meydana gelen hadis-i şerifler.
EHADİYYET: Birlik. Allah‘ın her bir şeyde kendilerine ait sıfatı. Her şeyde birliğinin tecellisi.
EHAKK: Çok haklı, daha haklı.
EHASS: 1. En has, en özel. 2. En bayağı.
EHASS-I MAKSAT: En özel maksat.
EHL U İYÂL: Bir kimsenin geçindirmek zorunda olduğu aile efradı ve diğer kimseler. EHL: 1. Sahip, malik, 2. Maharetli, usta. 3. Bİr yerde oturan. 4. Karıkocadan herbiri. EHL-İ BEYT: Hz. Muhammed (s.a.v)’in ailesi, hane halkı, (Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin)
EHL-İ BİD’AD: Dinde olmadığı halde sonradan çıkan şeylere uyanlar.
EHL-İ DİRÂYET: Zeka, bilgi, tecrübe ehli.
EHL-İ EHVÂ: Heva ehli, arzu ve isteklerine tabi olanlar.
EHL-İ İCTİHAD: Müctehid olan kişi, içtihad ehli.
EHL-İ İMAN: İman ehli.
EHL-İ İNSÂF: Merhametli, adil olanlar.
EHL-İ KARYE: Köylü, köy halkı.
EHL-İ KİTAP: Allah‘ın gönderdiği kitaplara inananlar. Terim olarak yahudiler ve hıristiyanlar.
EHL-İ KÜFR: İnkârcılar.
EHL-İ SALİB: Haçlılar, hıristiyanlar.
EHL-İ SUFFE: Suffe ehli ki bunlar, Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin sofasında kalırlar ve burada Hz. Peygamber’den dni öğrenirlerdi.
EHL-İ SÜNNET: Hz Muhammed (s.a.v.)’in yolunda gidenler, sün-nîler.
EHL-İ ZİMMET: İslâm devletinin himaye ve tabiiyyetinde bulunan hıristiyanlar. EHLULLÂH: Allah‘a itaat eden, Allah‘ın sevdiği kimse, velî.
EHREMEN: Zerdüştîlerin inandıkları, kötülük ve karanlık tanrısı, şeytan, dev. EHVEN-İ SIRREYN: İki gizliden en zararsızı.
EHVEN-İ ŞERR: Şerrin en hafif olanı.
EİMME: İmamlar.
EKÂLİM: İklimler, memleketler, ülkeler.
EKALLİYET: Azınlık, azlık.
EKÂNİM-İ SELÂSE: Hıristiyanların baba, oğul ve Ruhu’l-Kudüs’ten oluştuğuna inandıkları Allah. Allah, İsa, Ruhu’l-Kudüs üçlüsü.
EKBER: En büyük.
EKL: Yemek.
EKMEL: En mükemmel, eksiği olmayan, en olgun.
EKREMÜ’L-EKREMÎN: Cömertlerin en cömerdi. Çok kerim, çok cömert olan Allah. ELFÂZ: Sözler.
ELFÂZ-I GARÎBE: Şaşılacak, tuhaf sözler.
EL-FURKAN: Kur’ân-ı Kerim.
EL-HAKK: 1. Gerçeğin ta kendisi, tam doğrusu. 2. Allah.
ELHÂN: Nağmeler, besteler.
ELHÂN-I TAYYİBE: Güzel nağmeler, güzel sesler.
EL-HÜDÂ: Hidayet, Kur’ân-ı Kerim.
ELVÂH: Levhalar, tablolar.
ELVÂN: Renkler, çeşitler.
EL-YEVM: Bugün.
EMÂN: 1. Eminlik, korkusuzluk. 2. Aman dileme. 3. Şikayet. 4. Rica.
EMÂNET-İ İLÂHİYYE: İlâhî emanetler.
EMİR, EMR: Buyruk.
EMN: Eminlik, korkusuzluk.
EMNİYYET-İ KÂMİLE: Tam güven, tam itimat.
EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER: Dinin iyi gördüğü şeyleri emretmek ve kötü gördüğünden sakındırmak.
EMR-İ Bİ’L-MA’RUF: İyiliği emretmek.
EMSİLE: Misaller, örnekler.
EN’ÂM: Davar, koyun, keçi, sığır ve deve gibi hayvanlar.
ENBİYA: Peygamberler, nebîler.
ENE: Ben, benlik.
ENE’L-HAKK: “Ben hakkım” anlamına, gelen ve ilk defa Hallac-ı Mansûr tarafından söylenen söz.
ENFÂL: “Nefel”in çoğulu. Harpte düşmandan alınan mallar, ganimetler. Kur’ân-ı Kerim’in 8. Sûresi.
ENFÜS: “Nefs”in çoğulu. Canlar, ruhlar.
ENFÜSÎ: Nefsî, nefiste meydana gelen, ferdî zihne ait bulunan, subjektif.
ENSÂR: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Medineli arkadaşlarından olan ve muhacirlere yardım eden ashabı.
ENVÂ: Türler, çeşitler.
ENVÂ-I VÂHİDE: Bir çeşitten olma..
ERBÂB-I HALL-U AKD: Halife seçmeye yetkili olan kişiler. Medine halkının ileri gelenleri.
ERBÂB-I HASENAT: İyilik sahipleri.
ERCAH: Daha üstün, en üstün.
ERDÂN: “Beden”in çoğulu. Cisimler, vücutlar, gövdeler.
ERHÂM: 1. Kadınlardaki çocuk yatağı, rahimler. 2. Akrabalar.
ERHAM: Çok merhametli, çok acıyan.
ERKÂN: Rükunlar, esaslar, direkler, üniteler, bölümler.
ERVÂH: Ruhlar.
ERVÂH-I HABÎSE: Kötü ruhlar.
ERZEL-İ ÖMÜR: İhtiyarlığın sonları, bunaklık günleri.
ESAHH: Çok sahih, en doğru.
ESÂTİR: Efsaneler, masallar.
ESATÎR-İ EVVELÎN: Eskilerin masalları.
ESBÂB: Sebepler.
ESFEL-İ SÂFİLÎN: Cehennemin en alt tabakası, aşağının aşağısı.
ESHÂB VE ETBA: Sahabeler ve tabiin.
ESHÂB: Mümin olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)’i gören ve mümin olarak ölen
Müslümanlar. (Bak: ASHAB)
ESHÂB-I EYKE: Şuayb Peygamberin gönderildiği kavim.
ESHÂB-I HİCR: Salih Peygamberin gönderildiği kavim.
ESLÂF: “Selef’in çoğulu. Eskiler, yerlerine geçilmiş kimseler.
ESLÂF-I MÜFESSİRÎN: Eski müfessirler, geçmiş müfessirler.
ESLAH: En salih, en iyi, en uygun.
ESMÂ: Adlar, isimler.
ESMÂÜ’-HÜSNÂ: Allah‘ın güzel isim ve sıfatları.
EŞBÂH: Benzeyenler, nazirler.
EŞCÂR: “Şecer”in çoğulu. Ağaçlar.
EŞHURU’L-HAC: Hac ayları. Şevval, Zilkade ve Zilhicce’nin ilk on gününden ibaret olan cem’an 70 gün İslâm’dan önce de Araplar bu günlerde Kâbe’yi ziyaret ederlerdi. EŞHURU’L-HURUM: Haram aylar. Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları. İslâm’dan önce Araplar bu aylarda savaş yapmayı haram sayarlardı.
EŞRÂF: Soylulular, şerefliler.
EŞRÂR: Şerliler, kötüler.
EŞRÂT-I SAAT: Kıyamet alâmet-leri.
ETFÂL: Çocuklar.
EVÂMİR U NEVÂHÎ: Emirler ve yasaklar.
EVÂMİR-İ CİHÂD: Cihad emirleri.
EVÂMİR-İ İLÂHİYYE: İlâhî emirler.
EVÂMİR-İ SÂBIKA: Eski emirler.
EVHÂM: Vehimler ve hayaller. Kuruntular ve gerçek dışı şeyler.
EVLÂ VE EFDÂL: Daha iyi ve daha faziletli.
EVLÂ VE ESLÂH: En iyi ve en uygun.
EVLÂ: Birinci, başta gelen. En iyi.
EVLİYA: “Velî”nin çoğulu. Allah‘ın ermiş kulları.
EVLİYÂ-YI UMÛR: İş başında olan kimseler.
EVSÂF U ŞERÂİT: Vasıflar ve şartlar.
EVSAF: Vasıflar, özellikler.
EVSAT: Orta.
EVVEL U ÂHİR: Önce ve sonra.
EVVELEN: Evvelâ, birinci olarak.
EYTÂM VE ERÂMİL: Yetimler ve dullar.
EYYÂM EN MA’LÛMAT: Bilinen günler.
EYYÂM: Günler.
EYYÂM-I MA’DÛDÂT: Sayılı günler; Ramazan ayının bütün günleri.
EYYÂM-I NAHR: Kurban Bayramı’nın ilk üç günü.
EYYÂM-I TEŞRİK (Eyyâmü’t-teşrik): Kurban Bayramı’nın ilk gününden sonraki üç gün.
EZELİYET: Başlangıcı olmama. Ezeliyeti Müş’ir: Başlangıcı bildiren.
EZMÂN: Zamanlar, vakitler.
EZMİNE: Zamanlar, çağlar.
EZ-ZİKR: Kur’ân-ı Kerim’in adlarından biri.
FÂCİR: 1. Fücûr sahibi, fena huylu. günahkâr.
FÂDIL-FÂZIL: Faziletli, fazilet sahibi, erdemli.
FADL-FAZL: İyilik, fazilet, erdem.
FAHR: Övgü, şeref, böbürlenme.
FAHR-İ KÂİNAT: Kâinatın övgüsü, şerefi; Hz. Peygamber (s.a.v.)
FAHŞÂ: 1. Meşru olmayan cinsel ilişki, fuhuş. 2. Zekatı az verme, tamahkârlık. 3. Akla ve ahlâka uygun olmayan söz ve iş.
FÂİL: 1. İşleyen, yapan. 2. Te’sirli, etkili.
FÂİL-İ MUHTAR: İstediğini yapmakta serbest olan.
FAKR: Fakirlik, yoksulluk, züğürtlük.
FÂRİĞ: 1. Vazgeçmiş, çekilmiş. 2. Rahat, âsûde. 3. Boş, işini bitirmiş, işsiz.
FARÎZA: 1. Allah‘ın emri, farz, vacip, gerek, vazife. 2. Mirasçılardan her birine şer’an düşen hisse, pay.
FART-I İZDİHAM: Fazla kalabalık.
FÂRUK: Haklıyı haksızı ayırmakta pek mahir olan. Hz. Ömer’in sıfatlarından biri. FARZ: 1. İslâmiyette mazeret olmadıkça yapılması mecburi olan, terkedilmesi günah sayılan Tanrı buyruğu. 2. Zarurî, lüzumlu.
FARZ-I AYN: Kişinin bizzat yapması gereken farz. Herkese farz olan.
FARZ-I KİFÂYE: Bir kısım Müslümanların yerine getirmesiyle diğerlerinden sakıt olan farz. Cenaze namazı gibi.
FASÂHAT: Güzel ve açık konuşma, uzdillilik, iyi söz söyleme kabiliyeti.
FÂSIK: Allah‘ın emirlerini tanımayan, günah işleyen.
FÂSILA: 1. Aralık, ara, bölme. 2. Ayıran, bölen, Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin sonları.
FÂSİD-FÂSİDE: 1. Kötü, fena, yanlış, bozuk. 2. Münafık, fesad çıkaran.
FASL: 1. Ayrıntı, ayırma, kesinti, bölüm. 2. Halletme, neticelendirme, kesip atma. FÂTIR: Yaratan, yaratıcı.
FAZÂİL: İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye karşı devamlı ve değişmez istidatlar, güzel huylar.
FAZİLET: İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat, güzel vasıf, iyi huy, erdem.
FAZL U İHSÂN: Cömertlik ve bağışta bulunmak.
FAZL U KEREM: Bilginlere, faziletli kişilere yaraşır olgunluk ve cömertlik.
FAZL U RAHMET: Faziletli kişinin lütfu, merhameti ve acıması.
FAZL: 1. Fazla, ziyade, artık, bâki. 2. Fazlalık, üstünlük.
FAZL-I AZÎM: Büyük değer, temelde var olan büyük meziyet.
FEBİHÂ: Ne alâ, ne güzel.
FECR: Fecir; sabaha karşı güneş doğmadan önce, ufkun aydınlığı, tan yerinin ağarması.
FECR-İ SADIK: (Hakiki fecir) şafak sökme.
FEDA: 1. Gözden çıkarma, uğruna verme. 2. Kurban.
FEHVÂ: Mânâ, anlam, mefhum, kavram, hüküm.
FELÂH: Kurtuluş, selâmet, onma, mutluluk, kutluluk.
FELÂK: 1. Tan Zamanı. 2. Sabah aydınlığı.
FELÂSİFE: Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar, âlimler, bilginler.
FELEK: 1. Gökyüzü, sema. 2. Âlem, dünya. 3. Talih, kader.
FELEKİYYÂT: Gök ve heyet ilmine ait şeyler, astronomik.
FENA: 1. Yok olma, yokluk. “Beka”nın zıddı. (Tasavvufta maddî varlıktan sıyrılıp hakka ulaşma). 2. İyi olmayan, kötü.
FERÂŞE: Pervane (gece kelebeği).
FERC: 1. Aralık, yarık, çatlak. 2. Dişilerde üreme organı, avret.
FERİK: 1. İnsan topluluğu, cemaat. 2. Askerî kolordu kumandanı. 3. Körpe, buğday tanesinin yarı olgunu, firik.
FERMAN: Emir, buyruk, padişah tarafından verilen yazılı emir.
FERMAN-I İLÂHÎ: Allah buyruğu.
FERŞ: 1. Döşeme, yayma. 2. Yayılan şey. 3. Seccade, hasır, 4. Yeryüzü, kır, sahra. FESAD: Fenalık, kötülük, arabozuculuk. Kargaşalık, karışıklık.
FESH: Bozma, bozulma, dağıtma, dağılma, yürürlükten kalkma.
FETÂNET: Fatinlik, zihin açıklığı, zihnin yaratılıştan bir şeyi çabuk ve iyi anlamak hususundaki istidadı, zeyreklik.
FETH: 1. Açma, açılma. 2. Bir yeri savaşla ele geçirme.
FETH-İ MÜBİN: Açık ve parlak zafer.
FETİŞ: Sahibine uğur getirdiğine ve tabiatüstü özellikler taşıdığına inanılan nesne veya hayvan.
FETRET: 1. İki peygamber veya padişah arasında peygambersiz veya padişahsız geçen Zaman. 2. İki vakıa arasındaki Zaman.
FETTAH: 1. Zafer kazanmış, üstün gelmiş. 2. Fetheden, açan. 3. Kullarının kapalı işlerini açan, Cenab-ı Hakk.
FETTAN: 1. Fitne ve fesada teşvik eden, ayartan. 2. Cazibeli, gönül alıcı, oynak kadın. FEVÂHİŞ: 1. Kötülükler. 2. Fahişeler, kahpeler.
FEVÂİD: Faydalar, menfaatler, kârlar, kazançlar.
FEVC: Bölük, takım, cemaat.
FEVERAN: 1. Kaynama, galeyân etme. 2. Damar, vurma, su fışkırtma.
FEVK: Üst, üst taraf, yukarı (maddî-manevî)
FEVKALÂDE: Âdetin üstünde, duyulmadık, görülmedik, olağanüstü. FEVKA’L-BEŞER: İnsanüstü.
FEVKA’T-TABİA: Tabiatüstü.
FEVREN: Çarçabuk, birden bire.
FEVT: 1. Bir daha ele geçmemek üzere kaybetmek, elden çıkarma, kaçırma, 2. Ölüm. FEVZ: Galiplik, zafer, üstünlük, selamet, kurtuluş.
FEVZ-İ AZÎM: Büyük kurtuluş, büyük selamet, büyük başarı.
FEY’: Savaşta elde edilen mal ve ganimet.
FEY’ÜZ GANÂİM: Savaşta elde edilen mallar ve ganimetler.
FEYYAZ: Feyiz, bereket ve bolluk veren. Allah.
FEYZ: 1. Suyun taşıp akması. 2. Bolluk, fazlalık, gürlük. 3. İlim, irfan.
FEZÂ’: Korkma, dayanamama, ümitsizlik.
FEZÂ: Uzay; ucu bucağı bulunmayan boşluk, kâinatın sonsuz genişliği.
FEZÂİL: Faziletler, meziyetler, üstün özellikler.
FEZÂİL-İ MÜTENEVVİA: Türlü hüner, marifet ve meziyetler.
FEZLEKE: Hülâsa, netice, özet.
FIKH-I HANEFİ: Hanefî fıkhı.
FIKH-I İSLÂM: İslâm fıkhı.
FIKIH-FIKH: 1. Bir şeyi anlayıp bilme, 2. Şeriat ilmi, şeriatın usül ve hükümleri, amelî ve şer’î meseleler bilgisi. Hukuk bilgisi.
FIRAK: 1. Tümenler, alaylar, bölükler. 2. Partiler. 3. Takımlar, kalabalıklar, ehl-i sünnet ve cemaatten ayrılan mezhepler.
FIRAK-I İSLÂMİYYE: İslâm fırkaları, mezhepleri.
FIRKA: 1. İnsan kalabalığı grubu. 2. Tümen.
FIRKA-İ NÂCİYYE: Selâmet yolunu bulmuş, Müslüman grubu.
FISK U FÜCÛR: Sefahet ve günaha batma.
FISK: 1. Hak yolundan çıkmak, Allah‘a karşı isyan etmek. 2. Sefahete dalma, ahlâksızlık, gü-nahkârlık.
FITRA: Fitre: Ramazan’da bölünmeden verilmesi şer’ân vacip olan fıtr, sadaka. FITRAT: Yaratılış, huy, tabiat, mizaç.
FITRAT-I MUHAMMEDİYE: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in huyu, yaratılışı.
FÎ EMRİLLÂH: Allah‘ın emrinde.
FÎ SEBİLİLLAH: Allah yolunda, karşılık beklemeksizin.
FÎ: 1. İçinde – de. 2. Tarih bildirir.
FİDÂ: Bir esiri kurtarmak için verilen şey, fidye.
FİDYE: Can kurtarma karşılığı verilen akçe vesaire.
FİİL-Fİ’L: 1. İş, kâr, amel, Zamanla ilgili olup mânâya yol açan kelime. 2. Eylem. FİKR: 1. Fikir, düşünce. 2. İdrak, 3. Zihin, akıl. 4. Hatır.
Fİ’L-İ HAKİKİ: Gerçek eylem, hakiki fiil.
Fİ’L-İ İHTİYÂRİ: Yapılıp yapılmaması insanın kendi seçimine bağlı olan fiil.
Fİ’L-İ KAVLÎ: Kavli fiil, sözle yapılan eylem.
FİRÂK: 1. Ayrılık, ayrılma. 2. Hüzün, keder, sıkıntı.
FİRÂSET: 1. Anlayışlı, çabuk seziş, 2. Binicilik, at yetiştirme bilgisi. 3. Yiğitlik, mertlik.
FİRÂŞ: Döşek, yatak, şilte, hasır, halı.
FİR’AVN: Firavun, eski Mısır hükümdarlarına verilen ünvan. 2. Tanrılık iddiasında bulunduğu için Hz. Musa’nın mücadele ettiği Mısır hükümdarı. 3. Çok kibirli, gururlu ve inat adam, Firavn.
FUAD: Kalp, yürek, gönül.
FUHŞ: 1. Haddini aşma. 2. Kötülük, namusa aykırı hareket.
FUHŞ-U KELÂM: Edep ve terbiye dışı söz.
FUKAHÂ (Fakih): Fakihler, İslâm hukukçuları, Fıkıh âlimleri.
FUKARA: Fakirler, yoksullar.
FUKARA-İ MÜSLİMÎN: Müslüman fakirler.
FUKARA-İ SÂBİRİN: Sabreden, dayanan, oruç açmayan fakirler.
FURKAN: 1. Hak ile batılı ayırmak, iyi ile kötüyü ayırd etmek. 2. Kur’ân-ı Kerim’in adlarından biri.
FUSÛL: 1. Fasıllar, mevsimler. 2. Bölümler, kısımlar.
FÜLÂN: Belirsiz bir şey, filan.
FÜNUN: 1. Nev’iler, çeşitler, sınıflar, tabakalar. 2. Hünerler, sanatlar, ilimler, fenler. FÜNÛN-I TABİİYYE: Tabiat ilminin çeşitleri.
FÜRS Ü RÛM: İran ve Anadolu.
FÜRS: 1. Farslılar, Fars milleti. 2. Eski İran.
FÜRÛ’: Dallar, budaklar, ayrıntılar.
FÜTUHÂT: Fetihler, zaferler.
FÜTÛR: Zayıflık, gevşeklik, bezginlik, endişe.
GADDÂR: Hain, zalim.
GÂDİR: Gadreden, hıyanet eden, fenalık eden.
GADR: Hainlik, vefasızlık, zulüm, merhametsizlik, haksızlık.
GAFLET: Gafillik, boş bulunma, dalgınlık, ihtiyatsızlık.
GAFÛR: Çok bağışlayan, çok affeden. (Allah‘ın adlarından biri)
GAİT: 1. İnsan pisliği, necaset, 2. Çukur yer, düz ve geniş yer.
GALAT: Yanlış, yanılma.
GALEBE-İ İLMİYYE: İlmî üstünlük.
GALÎZ: Çirkin, terbiye dışı, kaba, ağır.
GALLE: 1. Gelir, varidat, küçük kasa. 2. Zahire, mahsul, ekin.
GAMGÜSÂR: Gam ve kederi def eden, teselli veren.
GAMMAZ: “Gamz”dan. İftiracı, fitne koğucu. Birine iftira ederek zarar veren kimse. GAMZE: 1. Göz kırpma, gözle işaret, Nâz ile bakma, süzgün bakış. 2. Çene veya yanak çukurluğu.
GANÎ: 1. Zengin, 2. Muhtaç olmayan. 3. Bol, fazla.
GANÎMET: Savaşta düşmandan alınan mal.
GÂR: Mağara.
GARAM: Aşk, sevda, şiddetli arzu.
GARANİK OLAYI: (Bak: Necm Sûresi)
GARAZ: Maksat, gaye, niyet.
GÂR-İ HIRA: Hıra mağarası.
GARÎZA: Yaratılıştan olan, huy.
GARK: Batmak, suda boğulmak.
GARÛR: Aldatan, aldatıcı.
GÂSIK: Gece, karanlık.
GAYB: 1. Gizli olan, gözle görülmeyen şey. 2. Belirsiz, bilinmeyen şey.
GAYBET (Gıybet): 1. Kaybolma. 2. Aleyhinde bulunma, arkasından söyleme, çekiştirme dedikodu yapma.
GÂYETÜ’L-GÂYE: En son derecede, hedeflenen son amaç.
GAYR-İ FITRÎ: Fıtrî olmayan. Doğuştan olmayan.
GAYR-İ MUNSARİF: Cerr ve tenvin kabul etmeyen isim.
GAYR-İ MÜSLİM: Müslüman olmayan.
GAYZ U KÎN: Hiddet ve kin.
GAYZ: Hiddet, öfke, hınç.
GAZA: Din uğrunda kâfirlere karşı yapılan savaş, cihad.
GILAF: Kılıç, kın, muhafaza.
GILL U GIŞŞ: Şüphe ve tereddüt, kararsızlık. Kin ve hile. Hiyanet ve düşmanlık. GILMÂN: Hizmet gören delikanlılar. Köleler, esirler.
GITÂ: Örtü, örtülecek şey.
GİL: Kil, çamur, balçık.
GİRÂN: 1. Ağır, sakil. 2. Fenâ, kokmuş. 3. Bıktırıcı, usandırıcı.
GİRİFTÂR: 1. Tutulmuş, esir, yakalanmış. 2. Düşkün.
GİRİZGÂH: 1. Kaçacak yer, melce, 2. Giriş.
GUBÂR: Toz.
GUBÂR-ÂVER: Toz götüren. Tozkoparan.
GUBÂR-I HÜZÜN: Üzüntü dalgası, üzüntü tozları.
GUFRAN: Mağfiret, bağış.
GULŞEN U GÜLZÂR: Gül bahçesi ve gül tarlası.
GUNNE: Şeddeli “nun” ile şeddeli “mim”in teğanni ile okunması.
GURBET: 1. Gariplik, yabancılık. 2. Yabancı memleket, yabancı diyar, vatan dışı, yâdel.
GURFE: Oda, çadır, çardak, cumba.
GURRE: 1. Parlaklık, aklık. 2. Atın alnındaki beyazlık. 3. Arabi ayın ilk günü. GURUB: Batma, batış.
GURUB-İ ŞEMS: Güneşin batışı.
GUZÂT: Gâziler. Düşmanla savaşmış İslâm askerleri.
GÜRÛH: Cemaat, bölük, takım, topluluk, çete.
(H Harfi)
HABÂİS: Kötülükler, kötü şeyler.
HABÂSET: Kötülük, alçaklık, fenalık.
HABB-HABBE: 1. Tane, tohum, 2. Parça.
HABER-İ SÂDIK: 1. Doğru haber. 2. Peygamberimizin sözü, hadis.
HABÎB: Sevgili, dost.
HABİB-İ HÜDÂ: (Hüdâ’nın sevgilisi); Hz. Muhammed (s.a.v.).
HABÎB-İ KİBRİYA: Kibriyanın sevgilisi. Hz. Muhammed (s.a.v.).
HABİBULLAH: (Allah‘ın sevgilisi); Hz. Muhammed (s.a.v.).
HABÎS: Kötü, alçak, pis.
HABL: İp, urgan, halat.
HABLÜ’L-METİN: Sağlam ip. İslâ-miyet, Kur’ân-ı Kerim.
HABT: İptal etme, bozma, bozulma.
HACALET: Utanma, utangaçlıkla şaşırma.
HACCAC: 1. Irak valisi olup, Müslümanlara zulmeden Yusuf bin Sakifî’nin ünvanı. 2. Delil ile galip olan.
HÂCET: İhtiyaç, gereklilik.DEF-İ HÂCET: Abdest bozma.ARZ-I HÂCET: Eksiğini, isteğini bildirme.
HACR: 1. Men etme, yasak etme. 2. Kucak, oğuş, himaye.
HACR-I TAHRÎM: Haramı yasaklamak.
HADD: 1. Sınır. 2. Gerçek değer. 3. Şeriatçe verilen ceza.
HADD-İ TAM: Tam sınırında, derecesinde, kıvamında.
HADES: 1. Yeni olma, sonradan olma. 2. Abdesti tazelemeyi gerektiren şey, manevî pislik.
HÂDİ: 1. Hud’a yapan, hileci, aldatıcı. 2. Fena, bozuk.
HÂDÎ: Hidayet eden, doğru yolu gösteren, mürşit.
HADİS: Peygamberimizin sözü.
HÂDİSÂT: Yeni olan şeyler, olaylar.
HÂDİSÂT-I ACÎBE: Şaşılacak, garib olaylar.
HÂDİSE: Yeni olan, sonradan olan şey, olay.
HADİS-İ KUDSÎ: Mânâsı Allah tarafından vahyedilen, lafzı Peygamberimize ait hadis.
HAFA: Gizlilik, kapalılık.
HAFAYA: Gizli şeyler, sırlar.
HAFAZA: 1. Muhafızlar, koruyucular, bekçiler. 2. Koruyucu melekler.
HÂK İLE YEKSAN: Toprakla bir yıkık, harap, yerle bir.
HÂK: Toprak.
HAKAİK: Hakikatler, gerçekler.
HAKAİK-İ SÂBİTE: Değişmez hakikatler.
HAKAMEYN: İki hakem: Sıffîn vak’asında Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında hakem seçilen Amr b. Âs ile Ebu Musa el-Eş’arî.
HAKAYIK: Hakikatler, gerçekler.
HAKEM: Bir işte karar vermeye yetkili kişi.
HAKÎKAT: 1. Bir şeyin aslı, mahiyeti. 2. Gerçek, doğru. 3. Sadakat kadirbilirlik. Sözlük anlamıyla söylenen söz.
HAKÎM: 1. Âlim, bilgin. 2. Doktor. 3. Hikmeti bilen, filozof. (Allah‘ın isimlerinden) HÂKİM: Hakim, yargıç, hüküm veren, hükmeden, hükümran olan, üstün olan. HAKÎM-İ MUTLAK: Allah.KİTAB-I HAKÎM: Kur’ân.
HÂKİMİYET: Hakimlik, üstünlük, egemenlik.
HAKİR: İtibarsız, değersiz, önemsiz.
HAKK: Doğruluk, insaf, hak. (Allah‘ın isimlerinden biri)
HAKK-I MÜDAFAA: Savunma hakkı.
HAKK-I MÜKTESEB: Elde edilmiş hak.
HAKK-I ŞİRB: İçme, hayvan veya tarla için su olma hakkı.
HAKKU’L-YAKÎN (HAKKE’L-YAKÎN): Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.
HAKŞİNASLIK: Doğruyu, hakkı tanımak.
HALÂL: 1. Dostluk. 2. İki nesne arası açık olmak.
HALÂS: Kurtulma, kurtuluş.
HALASKÂR: Kurtarıcı.
HALÂVET: 1. Tatlılık, şirinlik. 2. Zevk.
HALEF: Birinden sonra gelip onun yerine geçen kimse, ardıl.
HALET: Hal, suret, keyfiyet.
HALET-İ İHTİZAR: Can çekişme hali, sakınılacak hal.
HALET-İ NEZİ’: Ölüm hali, sekarat-ı mevt.
HALF: Yemin etmek.
HALHAL: Kadınların ayak bileklerine taktıkları altın veya gümüş halka, ayak bileziği. HÂLIK: Yaratan, yaratıcı. (Allah‘ın isimlerinden)
HALÎL: 1. Dost. 2. Zevc, koca.
HALÎME: Yumuşak huylu kadın. (Peygamberimizin süt annesinin adı)
HÂLİS: Hilesiz, katkısız, duru.
HALK: Yaratma, yaratılma.
HALK-I CEDÎD: Yeniden yaratılış.
HALK-I DÜ CİHAN: İki cihanın halkı, ölüler ve diriler.
HALT: 1. Karıştırma. 2. Uygunsuz söz söyleme.
HALVET: 1. Yalnız kalma, tenhaya çekilme. 2. Tenha yer, ibadet için tenha hücre.
HÂM: Çiğ, olmamış.
HAM: Eğri, bükülmüş.
HAMD Ü ŞÜKRAN: Allah‘ı minnet ve şükranla övme.
HAMD: 1. Övgü, medh. 2. Allah‘a şükran hislerini bildirmek.
HAME: 1. Yük. 2. Ana karnındaki çocuk.
HAME: Balçık, çamur
HAMEİN MESNUN: Değişken balçık.
HÂMÎ: Himaye eden, koruyucu.
HAMÎD: Allah‘ın adlarından.
HÂMİD: Hamd eden, şükreden. (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in lakabı.)
HAMİE: Balçıklı, çamurlu.
HÂMİL: 1. Yüklü. 2. Gebe.
HÂMİLE: Gebe kadın.
HÂMİŞ: Mektubun altına ilave edilen yazı, hâşiye, dipnot.
HAMR: Şarap.
HAMÛLE: 1. Yük. 2. Gemi yükü.
HANEDAN: Kökten asîl ve büyük aile, ocak.
HANİF: İslâmiyetten önce Allah‘ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim dinine bağlı olan kimse.
HÂRÂBAT: Harabeler, viraneler, meyhaneler. (Ziya Paşa’nın meşhur antolojisi). HARABE: Şehir ve ev yıkıntısı, virane.
HARBÎ: 1. Harble ilgili. 2. Savaş yerinde bulunan ve Müslüman olmayan kimse. 3. Anlaşma yapılmamış düşman. 4. Tüfek doldurma âleti.
HAREC: 1. Darlık, sıkıntı, zorluk. 2. Günah.
HAREM: 1. Girilmesi serbest olmayan yer. 2. İhrama girilen yerden itibaren Kâbe’ye doğru olan kısım.
HAREM-İ ŞERİF: Kâbe ve civarı.
HARİKULÂDE: Olağanüstü, eşi görülmemiş.
HARS: 1. Tarla sürmek. 2. Yarmak. 3. Ekin, kültür.
HASÂNET: Bir bina veya yapının sağlamlığı.
HASB: Göre, nazaran, gereğince.
HASBE: Kızamık hastalığı.
HASBE’L-ÂDE: Âdet gereği, alışıldığı gibi.
HASBE’L-BEŞERİYE: İnsanlık gereği.
HASBETEN LİLLAH: Allah rızası için.
HASEB: Baba tarafından gelen soyluluk, asalet.
HASED: Haset, kıskançlık, çekememezlik.
HASENÂT: İyilikler, güzel işler.
HASENE: İyilik, güzel iş.
HASF: Yere batma, ışığı sönme.
HÂSIL: Husûle gelen, peyda olan, çıkan, üreyen.
HÂSILA: Bir işten elde edilen sonuç.
HÂSIL-I KELAM: Sözün özeti.
HÂSİD: Haset edilen, kıskanç.
HÂSİR: 1. Hasret çeken, meramına kavuşamayan. 2. Zarar görmüş.
HASÎS: 1. Nekes, cimri. 2. Alçak, değersiz.
HASLET: Tabiat, huy, yaratılış.
HASR: 1. Sıkıştırma. 2. Etrafını çevirme, mahsus kılma, tahsis etme.
HASR-I EVKAT: Bütün vakitlerini o işe verme.
HASR-I NEFS: Kendini o işe adama.
HASSA ORDUSU: Hükümdarın kendine mahsus ordusu.
HÂSSE: Bir şeye mahsus olan kuvvet, duygu.
HAŞERAT: 1. Küçük böcekler; Karınca, akrep, yılan gibi hayvancıklar. 2. Değersiz ve zararlı adamlar.
HAŞÎN: Katı, sert, kırıcı, kaba.
HÂŞİR: Toplayan, bir araya getiren.
HAŞİYE: Dipnot.
HAŞR Ü NEŞR: Toplayıp dağılma, haşir neşir.
HAŞR: 1. Toplama. 2. Ölüleri diriltip mahşere çıkarma. 3. Kur’ân’-ın 59. sûresi. HAŞYETULLAH: Allah korkusu.
HATA: 1. Yanlış, yanılma. 2. Günah.
HÂTEM: Mühür.
HATEMÜ’L-ENBİYA: Peygamberlerin sonuncusu: Hz. Muhammed (s.a.v.).
HÂTİM: 1. Mühürleyen, mühürleyici. 2. Bitiren, sona erdiren.
HÂTİME: Son, nihayet.
HATT: 1. Çizgi. 2. Satır. 3. Yazı.
HATT-I KUR’ÂN: Kur’ân yazısı.
HAVÂİC: İhtiyaçlar.
HAVÂRİYYÛN: Hz. İsa’nın oniki kişiden ibaret olan ashabı.
HAVASS: 1. Hasseler, duyular. 2. Muhterem ve seçkin kişiler.
HAVASS-I HAMSE: Beş duyu. (Görme, tatma, işitme, dokunma, koklama) HAVÂYİC-İ ASLİYE: Aslî ihtiyaçlar.
HAVF VE RECA: Korku ve ümit.
HAVF: Korku, korkma.
HÂVİ: İhtiva eden, içine alan, şâmil, içeren.
HÂVİYE: Cehennemin yedinci katı, en şiddetli yeri.
HAVL: 1. Sene, yıl. 2. Etraf, çevre. 3. Kuvvet, kudret.
HAYA: 1. Utanma, sıkılma. 2. Ar, namus, edeb. 3. Günahtan kaçınma.
HAYAT: Dirilik, canlılık.
HAYAT-I BÂKİYE: Ölümsüz hayat.
HAYAT-I BEŞER: İnsan hayatı.
HAYAT-I FÂNİYE: Geçici hayat.
HAYLİ: Oldukça. Epeyce.
HAYR Ü ŞER: İyilik ve kötülük.
HAYR: İyi, faydalı, hayırlı.
HAYRET: Şaşma, şaşırma, ne yapacağını bilmeme.
HAYRHAH: Hayır sahibi.
HAYRÜ’L-BEŞER: İnsanların hayırlısı Hz. Muhammed.
HAYRÜ’N-NÂS: İnsanların hayırlısı.
HAYSİYYET: Şeref, onur, itibar, değer.
HAYSİYYET-İ EBEDİYYE: Edebî itibar.
HAYT: İplik, lif, tel.
HAYT-İ ESVED: Siyah iplik, fecir Zamanı yavaş yavaş silinen gecenin karanlığı. HAYTÜ’L-EBYAZ: Beyaz iplik, fecir Zamanı, ufukta bir çizgi şeklinde beliren ve giderek artan sabah ağartısı.
HAYY: 1. Diri, canlı. 2. Allah‘ın isimlerinden.
HAYYE ALE’L-FELÂH: Toplanıp felaha gelin, haydin felaha.
HAYYE ALE’S-SALAH: Toplanıp namaza gelin, haydin namaza. HAYYÜ’L-KAYYÜM: Her an diri olan, yöneten, düzenleyen.
HAYZ VE NİFAS: Aybaşı hali ve lohusalık.
HAYZ: Kadınlarda aybaşı hali akıntısı.
HAZER: Sakınma, kaçınma, korunma, çekinme.
HAZF: Aradan çıkarma, kaldırma, giderme, silme, gizli tutma.
HÂZIRA: 1. Şehirli. 2. Bir yere yerleşmiş. 3. Medeni.
HÂZIRUN: 1. Meydanda, gözönünde olanlar. 2. Hazır olanlar.
HAZÎNE: Hazine, devlet malının saklandığı yer.
HEBA: 1. Toz, zerre. 2. Boş, nafile.
HEBÂEN MENSÛRA: Boşuna harcanarak.
HEDEF: Maksat, amaç.
HEDER OLAN: Boşa giden.
HEDER: Boşa gitme, yok yere giden şey.
HEDİY: Beytullah için getirilen kurbanlar.
HEDY: Harem-i şerife götürülen kurban.
HELÂK: 1. Mahvolma, ölme. 2. Harcanma. 3. Çok yorulma.
HEMŞİRE: Kız kardeş.
HENDESE: Geometri.
HERC Ü MERC: Alt üst, karmakarışık, allak bullak.
HERDEM: Her Zaman, daima.
HEREM: 1. İhtiyarlama, kocama. 2. Mısır ehramlarından biri.
HETK-İ HÜRMET: Saygının ortadan kalkması. Şer’an haram olanın bozulması. HEVÂ: 1. Heves, istek, arzu, sevgi, hoşlanma. 2. Nefsanî zevklere uyma.
HEVÂ-İ NESÎM: Latif hava. Mâne-vî gıda.
HEVAMM: 1. Böcekler, haşereler. 2. Yılan, pire, akrep gizli zararlı hayvanlar. HEVÂPEREST: Meşru olmayan lezzet ve heves peşinde olan.
HEVDEC: Kadınların binmesi için deve üzerine yapılan küçük mahfel.
HEY’ET: 1. Şekil, suret. 2. Görünüş. 3. Durum.
HEY’ET-İ İCTİMAİYYE: Toplantı heyeti, sosyal durum.
HEZL: 1. Eğlence, alay, şaka. 2. Latife. 3. Mizah.
HIDK: Öç almak için kin besleme.
HIFZ: Saklama, koruma, ezberleme.
HIFZISSIHHA: Sağlığı koruma.
HIKD: Kin tutma, öç almak için fırsat bekleme.
HINZIR: 1. Domuz 2. Pis ve katı yürekli kimse.
HIRMAN: Mahrumluk, ümitsizlik.
HIRZ: 1. Sığınak. 2. Nazar boncuğu, nazar duası. 3. Tılsım.
HISÂL: Huylar, mizaçlar, karekterler.
HIŞM: Kızgınlık, öfke, gazap.
HITBE: 1. Okunmuş. 2. Söz kesilmiş, nişanlı kız veya kadın.
HIYAR: 1. Bir işi yapıp yapmamakta serbestlik, İslâm hukukunda alış-veriş hususunda muhayyerlik. 2. Hayırlılar, iyiler.
HİBE: Bağışlama bağış.
HİCAB: 1. Utanma, sıkılma. 2. Perde, hail, engel.
HİCRÂN: 1. Ayrılık. 2. Unutulmaz acı keder.
HİCRET: 1. Memleketten memlekete göç. 2. Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicreti, Miladın 622. senesi.
HİCRET-İ SENİYYE-HİCRET-İ NEBEVİYYE: Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye göçü.
HİCV: Birini şiirle yermek, gülünç hale koymak, alay etmek.
HİCVİYYE: Hicv sözü veya yazısı, taşlama.
HİDAYET: Hak yola, doğru yola erme.
HİDAYET-İ İLÂHİYYE: İlâhî hidayet, Allah‘ın doğru yola erdirmesi.
HİKMET: 1. Hakimlik, bilgelik. 2. Sebep. 3. Felsefe.
HİKMET-İ İLÂHİYYE: Allah‘ın hikmeti, yalnız O’nun bileceği iş.
HİKMET-İ TEŞRİ: Kanun yapma hikmeti. Allah‘ın emir ve yasaklarında gözetilen Rabbanî incelikler.
HİLAF: 1. Karşı, zıt. 2. Yalan.
HİLÂFET: 1. Birinin yerini tutma. 2. Peygamberin vekilliği, halifelik.
HİLÂFETEN: 1. Birinin yerine geçerek. 2. Halife olarak.
HİLAF-I EDEB: Terbiye ve ahlâka aykırı.
HİLÂL: Yeni ay.
HİL’AT: Elbise, kaftan.
HİL’AT-İ RİSALET: Peygamberlik elbisesi.
HİLF: Yardımlaşma, ittifak, sözleşme.
HİLKAT: 1. Yaratılış. 2. Tabiat.
HİLKAT-İ ÂDEM: İlk insanın yaratılışı.
HİLKAT-İ ARZ: Dünyanın yaratılışı.
HİLL: 1. Hilal. 2. Hac Zamanında ihrama girilen yerin dışında kalan saha, haremin dışı.
HİLM Ü HAYÂ: Yumuşaklık ve utanma duygusu.
HİLM: Yumuşaklık, insanın tabiatında olan yumuşaklık duygusu.
HÎN: An, Zaman, vakit, sıra.
HİRFET: Sanat, meslek.
HİSAB: Hesap, saymak, aritmatik.
HİSAL-HISAL: Huylar, tabiatlar.
HİSAR: 1. Kuşatma, etrafını alma. 2. Etrafı istihkamlı kale, bent.
HİSS: Duyma kuvveti, duygu.
HİSSE: Pay, nasip.
HİSSEDÂR: Pay, hisse sahibi.
HİSS-İ KABLELVUKU: Önsezi.
HİSSÎ: His ile, duygu ile ilgili, duygusal.
HİSSİYYAT: Duygular, sezişler.
HİTAB: Bir veya daha fazla kimselere söz söyleme, nutuk.
HİTAB-I ÂM: Umuma hitap, bir topluluğa söyleme.
HİTAB-I EZELÎ: Başlangıçsız, çok eski söz.
HİTÂM: 1. Son, nihayet. 2. Bitme, tükenme.
HİTÂN: 1. Sünnet, sünnet etme. 2. Duvarlar, engeller.
HİZB-HİZİB: 1. Kısım, bölük. 2. Taraftar. 3. Kur’ân cüzünün dörtte biri.
HOD BE HOD: Kendi kendine, kendi başına.
HOD: 1. Kendi. 2. Baş zırhı.
HODGÂM: Bencil, egoist, kendini beğenmiş.
HUB: Güzel, hoş, iyi.
HUBB: Sevgi, muhabbet.
HUBB-İ DÜNYA: Dünya sevgisi.
HUBS: 1. Pislik. 2. Kötülük.
HUCCÂC: Hacılar.
HUCCET-HÜCCET: 1. Vesika, delil, senet. 2. Tanınmış bilginlere verilen ünvan. HUD’A: Aldatma, oyun hile.
HUDÂ: Allah, yaratıcı.
HUDDAM: Hizmetçiler.
HUDUD: Sınırlar, hudutlar.
HUDÛS: Sonradan olma.
HUFFAZ: Ezberleyiciler, Kur’ân’ı ezbere bilenler.
HUKUK: 1. Haklar. 2. Hakikatler. 3. Kanunların verdiği hak.
HULASA: Bir şeyin, bir sözün özü, özeti.
HULÂSA-İ KELÂM: Sözün özeti.
HULD AZABI: Ahiratteki ebedî azab.
HULD: 1. Sonu olmayan. 2. Ebedî devamlı.
HULF: Verdiği sözü tutmama, yemininde durmama.
HULK: Huy, tabiat.
HULKUM: Boğaz, gırtlak, ağızdan mideye giden yol.
HULÛD: Ölmezlik, süreklilik, devamlılık.YEVM-İ HULÛD: Kıyamet günü. HULÛM: 1. Rüyalar, hülyalar. 2. Düş azması.
HULÛS: Halislik, saflık, gönül temizliği.
HULÛS-İ NİYET: Halis, samimi niyet.
HUMS: Beşte bir.
HÛN: 1. Kan, dem. 2. Öldürme, öc.
HUNEFA’: “Hanif’in çoğulu. Allah‘ın birliğine inananlar, Hz. İbrahim dininden olanlar.
HURAFAT: Aslı, esası olmayan sözler ve rivayetler, hurafeler.
HURAFE: Uydurma hikâye ve rivayet.
HURDE: Değersiz şey, kırıntı.
HUREMAT – HURMÂT – HURUMAT: Haram olan şeyler, dince yasak olan şeyler. HURÎ: 1. Cennet kızı. 2. Sevgili.
HURÛC: Çıkma, çıkış, dışarı çıkma.YEVM-İ HURÛC: Kıyamet günü.
HURÛF: Harfler.
HURÛF-İ HECA: Alfabe harfleri.
HURUF-İ MUKATTAA: Bazı surelerin başında bulunan ve ayrı ayrı okunan harfler. HURUM: Haramlar, dince yasak ,olanlar.
HUSUS: İş, şekil, yol, konu.
HUŞÛ: 1. Gönül alçaklığı, tevazu. 2. Korku ile sevgi arası durum, saygı.
HUTAME: Cehennemin adlarından biri, Cehennemin beşinci tabakası.
HUTUT: 1. Çizgiler. 2. Yazılar. 3. Yollar.
HUZUR: 1. Hazır bulunma. 2. Rahat.
HÜCCET: 1. Vesika, delil. 2. Seçkin âlimlere verilen ünvan.
HÜCCETÜ’L-İSLÂM: İmam Gazali’nin lakabı.
HÜCEYRE: 1. Küçük delik, oyuk. 2. Odacık, hücrecik.
HÜCRE: 1. Odacık, göz. 2. Dokuların, organların en küçük parçası, hücre.
HÜDA: 1. Doğru yol gösterme. 2. Hidayet etme. 3. Kur’ân-ı Kerim’in adlarından biri. HÜKEMA: Hakîmler, bilginler, filozoflar.
HÜKM-HÜKÜM: Yargı, emir, komuta.
HÜNSA: 1. Kendisinde hem erkeklik hem dişilik alâmeti bulunan kimse. 2. Aynı çiçekte erkeklik ve dişiliğin bulunması.
HÜRRE: Cariye veya esir olmayan kadın.
HÜSN Ü KUBUH: Güzellik ve çirkinlik.
HÜSN: Güzel, iyi, güzellik, iyilik.
HÜSNA: En güzel.
HÜSN-İ AKİBET: Netice güzelliği.
HÜSN-İ DİLÂRÂ: Gönül alıcı güzellik.
HÜSRAN: 1. Zarar, ziyan. 2. Beklenilenin elde edilememesinden duyulan acı, mahrumiyet acısı.
HÜVE: 1. O. 2. Allah.
HÜVE’L-BÂKÎ: Bâkî kalan Allah‘tır.
HÜZN-HÜZÜN: Gam, keder, sıkıntı.
(I-İ Harfi)
ICL: Dana, sığır yavrusu.
IDLÂL: Saptırma, azıtma.
ISLAH: Düzeltme ve imâr etme.
ISLAHAT: Düzeltmeler, tashihler, iyi hale getirme, mükemmelleştirme.
ISTIFÂ: Seçme, ayıklama, süzme.
ITLÂK: 1. Salıverme. 2. Boşama. 3. Soyutlama, söyleme, kullanma.
ITNÂB: Konuşurken fazla tafsilât vermek, sözü gereğinden fazla uzatmak.
IYÂN: Âşikâr, belli.
IZTIRÂRÎ: Mecburiyet altında olan.
İBÂD: Kullar.
İBÂDÜ’R-RAHMÂN: Allah‘ın kulları.
İBÂHE: 1. Mübah olmak. 2. Ateş söndürme.
İBDÂ: 1. Meydana getirme. 2. Yaratma.
İBKÂ: “Bekâ”dan: Devamlı kılmak.
İBKÂM: Susturma, bir tartışmada ağız açamıyacak hale getirme.
İBN: Oğul.
İBNULLAH: Allah‘ın oğlu. Hıristiyanlar Hz. İsa’ya İbnullah derler.
İBRÂ: Bağışlanma, temize çıkma, aklanma.
İBRET-ENGİZ: İbret verici.
İBTİDÂ: Başlangıç, baş taraf.
İBTİDÂ-İ KIRAAT: İlk okuma. Okumaya başlama.
İBTİLÂ: Belaya uğramak, musibete düşmek, kötü şeye düşkünlük.
İCÂBET: 1. Kabul etme. 2. Muvafakat etme.
İCÂD U İBDÂ: Yapma ve yaratma.
İ’CÂZ: 1. Aciz bırakma. 2. Mucize göstererek muhatabı cevap veremez duruma düşürme. 3. Aciz bırakma.
İCÂZ: 1. Sözü kısa söyleme. 2. Az sözle çok mânâ anlatma.
İCBÂR: Zorlama, cebretme.
İCL: Dana, buzağı.
İCMÂ: Dağınık şeyleri bir araya getirme, toplama.
İCMÂ-I ÜMMET: Büyük fakihlerin dinle ilgili bir konuda görüş birliğinde olmaları. İCMÂL: Kısaltma, ihtisar, özet.
İCTİMAGÂH: Toplantı yeri.
İCTİNÂB: Çekinme, sakınma.
İDÂRE-İ KELÂM: Sözü mümkün mertebe yürütmek, işi idare etmek.
İDDET: Bekleme süresi. İslâm hukukunda kocasından boşanan bir kadının 100 gün, kocası ölen bir kadının 130 gün bekleme müddeti. Bu müddet geçmeden başkasıyla evlenemez.
İDGÂM: Birbirine benzeyen iki harfi bir yazıp şeddeli okuma.
İDHÂL: Dâhil etme, içine alma.
İDLÂL: Dalâlete sokma, sapıtma.
İDLÂL-İ İLÂHÎ: Allah‘ın kulu saptırması.
İDRÂK: 1. Anlayış, akıl edinme. 2. Yetişmek, erişmek. 3. Olgunlaşma çağını bulma. ÎFÂ: 1. Ödeme, yerine getirme. 2. Bir işi yapma. 3. İş görme.
İFK: İftira, iftira ekmek, Hz. Aişe’ye yapılan iftira.
İFLÂH: Felâha, selâmete kavuşmak.
İFNÂ:: Mahvetmek, yok etmek.
İFRÂT: Haddi aşma, pek ileri gitme.
İFRÂZ: Bütünden parça ayırma. Bölme.
İFRÎT: Çetin cin, öfkeli insan.
İFTİTAH TEKBİRİ: Namaza başlama tekbiri.
İGÂSE: İmdada yetişmek, yardım etmek.
İĞFÂL: Yanıltma ve aldatma.
İĞTİSÂL: Gusletme.
İĞVÂ: Ayartma, baştan çıkarma.
İHÂTA: 1. Kuşatma, etrafını çevirme. 2. Geniş tam bilgi ve ihtisas.
İHDÂS: Ortaya çıkarma.
İHFÂ: Gizleme, saklama.
İHLÂL: “Halel”den bozma, sakatlama, kusurlu hale getirme.
İHLÂS: Samimiyet, doğruluk, riyasızlık. Kur’ân-ı Kerim’in 112. Sûresi.
İHMÂL: Mühlet verme.
İHRÂC: Çıkarmak.
İHRÂM: Hacıların giydikleri dikişsiz elbise.
İHRÂZ: Nail olmak, kazanmak, almak.
İHSÂN: 1. İyilik etme. 2. Bağış, bağışlama. 3. Sağlamlaştırma.
İHTİCÂC: Hüccet, delil göstermek.
İHTİDÂ: Hidayete ermek, İslâm olmak.
İHTİKÂR: 1. Haksız kazanç, aşırı kâr, vurgunculuk. 2. Hakarete katlanmak.
İHTİLAF: Ayrılma, ayrışma, çözülme.
İHTİLAF-I EDYÂN: Dinlerin ayrılıkları, farklı farklı oluşları.
İHTİLÂM: Düş azması, uyurken cenabet olma.
İHTİLÂT: Karışma, karışıp görüşme komplikasyon.
İHTİRAS: Bir şeyi fazla arzulama ve ona fazla düşkünlük.
İHTİRAZ: Sakınma, çekinme.
İHTİRÂZÎ: Çekinme, sakınma ile ilgili.
İHTİSAR: Kısaltma, icmâl etme.
İHTİSAS: Özellik kazanma, uzmanlaşma.
İHTİVA: İçine alma, içinde bulundurma, içerme.
İHTİYAR: Seçme, seçilme.
İHTİZÂZ: 1. Haz duymak, ferahlanmak. 2. Titreşim.
İHVAN: Kardeşler, arkadaşlar, aynı tarikata mensup olanlar.
İHYÂ: Diriltme, hayat verme.
İKÂB: Ceza, azap, cezalandırma.
İKAL: 1. Bağ. 2. Ayak bağı.
İKÂLE: 1. İki tarafın isteğiyle alışverişi bozmak. 2. Dememiş iken “dedim” diye iddia etmek.
İKÂME: Yerleştirmek, iskan etmek, vücuda getirmek.
İKÂMET: İmamlık, halifelik, önderlik.
İKÂNİYYE: Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.
İKLÂB: Çevirme, bir halden başka bir hale döndürme.
İKTİBAS: 1. Ödünç almak. 2. Bir kelimeyi, bir cümleyi veya bunların mânâlarım olduğu gibi alma, aktarma.
İKTİDÂ: Uymak, tabi olmak.
İKTİSAB: 1. Kazanma. 2. Tahsil etme. 3. Elde etme.
İKTİSÂD: Ekonomi. Toplumun tutumluluğu.
İKTİZA: 1. Lazım gelme, gerekme. 2. İşe yarama, yararlık.
ÎLÂ: 1. Yemin etmek. 2. Erkeğin, bir müddet karısına yaklaşmaması. için yemin etmesi. 3. Sıkıntı ve derde uğrama.
İLÂF: Ülfet ettirme, ülfet ettirilme, alıştırma, uzlaştırma.
İLÂH: Mabud, tanrı.
İ’LÂ-YI KELİMETULLAH: Allah‘ın adını yüce tutmak.
İLHÂD: 1. Dinsizlik, inanç bozukluğu. 2. Allah inancından ayrılış, tevhid inancından ayrılma.
İLLET: Hastalık, sebep, gaye, hedef.
İLLET-İ ÛLÂ: Birinci sebep, ilk sebep.
İLLET-İ VÜCÛD: Varlık sebebi.
İLLİYYET: Sebep ile ilgili, sebeplilik.
İLME’L-YAKÎN: İlmî bilgi. Kesin bilgi.
İLM-İ FERÂİZ: İslâm hukukunda miras taksimi ile ilgili bilim dalı.
İLM-İ HÂL: İslâm dininin her Müslüman için bilinmesi gereken temel bilgileri.
İLM-İ HEY’ET: Astronomi ilmi.
İLM-İ HİKMET: Düşünce bilgisi, felsefe.
İLM-İ LEDÜNN: Gayb ilmi, Allah‘ın sırlarına ait ilim.
İLM-İ MEÂNÎ: Meânî ilmi, belagat.
İLM-İ TEVHİD: İlm-i kelâm.
İLM-İ USÛL ve AKÂİD: Usûl ve akâid ilmi.
İLM-İ VEHBÎ: Allah tarafından verilen ilim.
İLTİBAS: Benzeyen şeyleri birbirine karıştırma. Şaşırıp yanılma.
İLTİCA: Sığınma.
İLTİZAM: 1. Kendisi için gerekli sayma. 2. Bilerek, isteyerek taraf tutma.
İLZAM: Delil göstererek muhalifi susturmak.
İ’MÂL: Yapma, işleme, iş yapma.
İMÂLE: 1. Bir tarafa meylettirmek, bir tarafa eğmek. 2. Bir heceyi vezne uydurmak için uzatarak okumak.
İMDÎ: Artık, bu halde, böyle olduğu halde.
İMKÂN VE CÜNÛB: Mümkün ve gereklilik.
İMLÂ: Doldurma, yazdırma.
İMSÂK: 1. Oruca başlama Zamanı. 2. Kendini tutmak, bir şeyden el çekmek.
İMTİNA: Çekinme, vazgeçip geri durma.
İMTİSÂL: Örnek kabul etme.
İNÂBE: 1. Günahlardan vazgeçip Hak yola dönmek. 2. Bir mürşidden el alıp yerine geçme.
İNADİYYE: Eşyanın hakikatini inkâr etme felsefesine bağlılık.
İN’ÂM: İhsan, nimet verme.
İNÂS: Kadınlar, kızlar.
İNÂYET: 1. Dikkat, gayret, özenme. 2. Lütuf, ihsan, iyilik.
İNDAllah: Allah yanında.
İNDE’L-CUMHUR: Çoğunluğun yanında, çoğunluğun nazarında.
İNDE’L-HÂCE: İhtiyaç Zamanında.
İNDİRAC: İçine konma, arasına sıkışma. Derecelenme.
İNDİYYE: Kendi görüşüne tabi olan.
İNFAK: Nafaka verme, besleme, geçindirme.
İNFİSÂL: 1. Ayrılma, 2. Azledilme, işinden uzaklaşma.
İNFİTÂR: Yarılma, açılma.
İNHİRAF: Doğru yoldan sapma.
İN’İKÂS: Bir yere çarpıp geri dönme, aksetme.
İNKÂR: Tanımama.
İNKIBÂZ: 1. Büzülüp toplanma, çekilme. 2. Kasvet, keder, sıkıntı. 3. Kabızlık, pekli k. İNKILÂB: Bir halden başka bir hale dönme.
İNKIRAZ: Tükenme, blitme, kırılıp yok olma.
İNKITÂ: Kesilme.
İNKIYÂD: Boyun eğme, mutî olma, itaat etme.
İNKİŞÂF: Gelişme, ilerleme.
İNS U CİN: İnsan ve cin.
İNS: İnsan.
İNŞÂ: Yapma, vücuda getirme.
İNŞİKÂK: İkiye ayrılma, yarılma.
İNŞİRAH: Ferahlamak, sevinç duymak.
İNŞİRAH-I SADR: Vicdan ferahlığı,vicdan huzuru.
İNTAK: Nutka getirmek, söyleme yeteneği olmayanı söyletmek.
İNTİBAK: Uyma, uygun hale gelme. Edebiyatta iki zıd şeyin ortak özelliğini bulup birleştirme.
İNTİFÂ: Fayda sağlama, menfaatlanma.
İNTİŞÂR: Yayılma.
İNZÂL: İndirme, indirilme.
İNZÂL-İ MENÎ: Üreme organından meni çıkması.
İNZÂR: Korkutmak, sakındırmak.
İ’RÂB: 1. Düzgün konuşma ve hakikatı belirtme. 2. Arapça kelimelerin sonundaki harf veya harekenin değişmesi.
İRÂDE-İ CÜZ’İYYE: Allah tarafından insanın yetkisine bırakılan cüz’î irade. İnsan iradesi.
İRÂE: “Rü’yet”ten: Gösterme, tayin etme.
İ’RÂZ: Yüz çevirme, başka tarafa dönme.
İRBE: Kadına ihtiyaç duymayan erkek.
İRCA’: Döndürme, geri çevirme.
İRS: 1. Ölen kişinin mirasçılarına kalan mal veya para. 2. Veraset, soya çekim.
İRŞAD: Doğru yolu gösterme.
İRTİCÂ’: Gerilik, geriye gitme, eskiyi isteme.
İRTİDÂD: Din değiştirme, dinden çıkma, dinden dönme.
İRTİFÂ’: Yükseklik, yükselme.
İRTİHÂL: Vefat etmek, ölmek.
İRTİKÂB: 1. Kötü bir iş işleme. 2. Rüşvet yeme.
İS’ÂF: Birinin isteğini kabul edip yerine getirme.
ÎSÂL: Ulaştırma, vardırma.
İSKÂT: (Sükut’tan) Susturma.
İSKAT: 1. Düşürme, aşağı alma. 2. Hükümsüz bırakma, iptal etme.
İSKAT-I CENİN: Çocuk düşürme.
İSM-İ ÂZAM: Allah Teâlâ’nın en büyük adı.
İSM-İ FAİL: İş yapan kimse.
İSM-İ HÂS: Özel isim.
İSNAD-I MECAZÎ: Mecazî isnad, bir sözün mecaz anlamım tercih etmek.
İSNEYN: 1. Pazartesi günü. 2. İki.
İSRA: Gece yürüyüşü, yürütme.
İSTİÂB: İçine alma, kaplama.
İSTİÂRE: 1. Ödünç alma. 2. Bir kelimenin mânâsını muvakkaten başka bir kelime hakkında kullanma.
İSTİÂRE-İ TEMSİLİYYE: Teşbihin esas unsurlarından biri ile yapılan benzetme. İSTİÂZE: “Eûzü billâhi mineşşeyta-nirracîm” sözünü söyleyerek Allah‘a sığınma, eûzü çekme.
İSTİB’ÂD: Uzaklaşma, uzaklaştırma, akıl dışı sayma.
İSTİ’DÂD: 1. Alışma, ünsiyet. 2. Kabiliyet.
İSTİDLÂL: Bir delile dayanarak bir şeyden netice çıkarmak. Delil getirerek anlamak. İSTİDRÂC: 1. Derece derece yükselmeyi istemek. 2. Fâsık veya kâfir olduğu belli bir
şahsın gösterdiği harika.
İSTİDRÂK: Yetişme, nail olma.
İSTİFA: Memuriyetten azlini istemek.
İSTİFHAM: Anlamaya çalışmak, soru sormak, soru.
İSTİFHAM-I İNKÂRÎ: Olumsuzu pekiştiren soru şekli. “Hiç yapar mı?” ifadesindeki gibi.
İSTİGÂSE: 1. Yağmur isteme, yağmur duası etme. 2. Yardım ve imdad isteme. İSTİĞFÂR: Af talep etme.
İSTİĞNA: Gönül tokluğu.
İSTİĞRAK: Bir şeyi baştan aşağı kaplamak. Tasavvuf erbabının vecde gelip kendinden geçmesi. İstiğrak lâmı: Bir cinsin bütün bireylerini içine alan belirtme edatı, lâm-ı tarif, diğer adıyla harfi tarif.
İSTİHBÂR: Haber ve bilgi alma.
İSTİHFÂF: Hafife alma, önem vermeme, hor görme.
İSTİHLÂK: Tüketme, kullanarak yok etme.
İSTİHSÂL: Üretmek, hâsıl etmek, çoğaltmak.
İSTİHSÂN: Beğenme, iyi ve güzel bulma.
İSTİHZÂ: Alay etmek.
İSTİKBÂL: 1. Gelecek Zaman. 2. Gelen bir kimseyi karşılamak.
İSTİKRÂ: 1. Gezme, dolaşma, âvârelik, konuklama. 2. Bir şey hakkında etraflı bilgi edinme.
İSTİKRÂH: Kerih ve kötü görmek, tiksinmek bir şeyi beğenmemek, bir şeyi zorla yapma.
İSTİLÂ: Bir yeri kuvvet kullanarak ele geçirmek.
İSTİ’LÂM: 1. Selâm vermeyi isteme. 2. Kâbe’yi tavaf esnasında Hacerü’l-Esved’i selâmlamak.
İSTİ’MÂL: Kullanma.
İSTİMDÂD: Yardım isteme.
İSTİMRÂR: Devamlılık.
İSTÎNÂF: 1. Yeniden başlama. 2. Bidayet mahkemesinde verilen bir hükmün bir üst mahkemeye başvurarak feshini isteme.
İSTİNÂFİYYE: 1. Yeniden başlamaya ait. 2. İstinaf mahkemesine ait. 3. Arapça’da bir soruya cevap anlamında bulunan cümle.
İSTİNBÂT: Bir iş veya sözden gizli bir anlam çıkarmak, tahmin etmek.
İSTİNBÂT: Bir söz veya işten gizli bir mânâ çıkarma, zımnen, açık olmayarak, dolayısıyla anlama.
İSTİNKÂF: Kabul etmeme, yüz çevirme, çekimser kalma, reddetme.
İSTİNSÂH: Nüshasını çıkarma, bir sûretini çıkarma, kopye etme.
İSTİSÂL: Kökünden sökmek.
İSTİSHÂB: “Sohbet”den: Yanına alma, yanına alınma.
İSTİSKÂ: 1. Su isteme. 2. Yağmur duasına çıkma. 3. Vücudun bir yerinde su toplanması.
İSTİŞÂRE: Müşavere etme, danışma.
İSTİŞHÂD: 1. Şahid gösterme. Delil getirme, belge. 2. Şehid olma.
İSTİTÂAT: Güç yetirme, kudret.
İSTİTÂR: Örtünmek, kapanmak.
İSTİVÂ: 1. Müsavî olma, denk olma. 2. Düz olma, düzlük. 3. Kaplama, örtme. 4. Ortada ve tam bir derecede bulunma.
İSTÎZÂN: İzin isteme.
İŞ’ÂR: 1. Yazı ile haber verme. 2. Anlatmak, bildirmek.
İŞKİL: Kuşku, zan.
İŞMÂM: “Şemm”den. 1. Koklatma, koklatılma.. 2. Tecvid ıstılâhında harfin zamme harekesine işaret etme.
İŞRÂK: “Şark”tan: 1. Güneşin doğması ve etrafı ışıklandırması. 2. Parlama, ışıklandırma.
İŞTİÂL: Alevlenme, tutuşma.
İŞTİBÂH: Şüphelenme, şüpheye düşme.
İŞTİGÂL: Meşguliyet, uğraşma.
İŞTİHÂR: Şöhret bulma, ün kazanma.
İŞTİKÂK: Bir kökten parçalara ayrılmak. Türeme.
İŞTİRA: Satın alma.
İŞTİYAK: Fazla arzu ve şevk. Hasret çekmek, özlemek.
İTÂB: Azarlama, tekdir etme.
İ’TİKÂF: Bir yere çekilip tek başına ibadetle meşgul olmak.
İ’TİNÂ: Çok dikkat etme, özenme.
İ’TİZÂL: 1. Bir tarafa çekilme. 2. İşten çekilme. 3. Vâsıl b. Ata’nın kurduğu Mutezile mezhebini benimseme. 4. Takımdan ayrılma.
İ’TİZÂR: Özür dileme.
İTKAN: 1. Muhkem, sağlam kalma. 2. İnanma, emin olma.
İTLÂF: Telef etmek, ziyan etmek.
İTMÂM: Tamamlama, ikmâl etme.
İTMİ’NÂN: Emin olma, güvenme. Kalbin mutmain olması. Gönülden inanma. İTTİBÂ: Tâbi olma, uyma, ardısıra gitme.
İTTİHAD: Birlik, beraberlik.
İTTİKÂ: Sakınma. Takva ehlinden olma.
İTTİRAD: Düzenli, uygun biçimde sıra ile birbirini izleyen. Biteviye.
İTTİSÂF: Vasıflanmak, bir sıfat sahibi olmak.
İVAZ: Karşılık olarak verilen şey, bedel.
İVME: Acele etme, koşma.
İZÂFET: 1. İki şey arasındaki ilgi, bağ. 2. İsim tamlaması, isim takımı.
İZÂHÂT: Açıklamalar.
İZÂLE: Giderme, def etme, yok etme.
İZÂN: Zekâ, anlayış.
İZÂR: Belden yukarıya mahsus örtü, peştemal, futa.
İZMÂR: Gizleme, saklama.
İZMİHLÂL: Yok olma, mahvolma.
İZZET: Değer, şeref, saygınlık.
(K-L Harfi)
KABİH-KABİHA: Çirkin, yakışıksız, fena, ayıp.
KÂBİL: 1. Kabul eden, kabul edici. 2. Olan, olabilir.
KABİLİYET: Anlama, anlayış, kabul edebilirlik, alabilirlik.
KABİR: Mezar, ölünün gömüldüğü yer.
KABZ: 1. El ile tutma, avuç içine alma, kavrama. 2. Bir malı teslim alma. 3. Peklik, kabız.
KABZA: 1. Tutacak, tutanak yeri, sap. 2. Bir avuç, bir tutam, bir el dolusu şey. 3. Pençe.
KADEM: 1. Ayak, adım. 2. Yarım arşın uzunluğunda bir ölçü. 3. Uğur.
KADER: Cenab-ı Hakk’ın kâinatta mevcut her şeyin bütün özelliklerini ezelden bilip takdir etmesidir.
KADÎM: 1. Eski. 2. Öncesini bilir kimse bulunmayan, öncesi bilinmeyen şey. Başlangıcı olmayan, ötedenberi mevcut bulunan.
KADİR-İ MUTLAK: Mutlak güçlü (Allah).
KADİR-U KAYYUM: Kadir ve Kayyum (Allah).
KADR: 1. Değer, itibar, onur, haysiyet, meziyet. 2. Rütbe, derece.
KÂFÎ: Elveren, yetişen, yeter.
KÂFİR: 1. Hakk’ı tanımayan, bilmeyen, 2. Allah‘ın varlığına ve birliğine inanmayan. 3. Küfreden, küfredici. 4. İyilik bilmeyen, nankör.
KAHHÂR: 1. Ziyadesiyle kahreden, kahredici, yok edici, batırıcı. 2. Allah‘ın isimlerinden biri.
KAHIR: 1. Aşırı üzüntü, acı, keder. 2. Ezici davranış, zulüm. 3. Baskı ile iş gördürme, zorlama.
KÂHİN: 1. Gaipden haber verme iddiasında bulunan kimse, falcı. 2. İlkel dinlerin ruhani reisleri.
KÂHİR: 1. Kahreden, zorlayan. 2. Üstün gelen, ezen, ezici. 3. Yok eden, ortadan kaldıran.
KAHR: 1. Zorlama, zorla bir iş gördürme. 2. Üstün gelerek mahvetme, batırma, ezme.
Çok kederlenme, çok üzüntü duyma.
KAİDE: 1. Esas, temel. 2. Usul, nizam, kural. 3. Taban. 4. Ayaklık. 5. Yaprakların köke birleştiği yer.
KAİDE-İ KÜLLİYYE: Açık, sarih olan hükümler, genel kurallar.
KAİL: 1. Söyleyen, diyen. 2. Razı olmuş, boyun eğmiş.
KAL’: Koparma, koparılma, sökme, sökülme, çıkarılma, temelinden çekip atma. KALBEDEN: Değiştiren, çeviren.
KALP: 1. Yürek. 2. Yürek hastalığı. 3. Gönül. 4. Her şeyin ortası, ehemmiyetli, alıcı noktası, değiştirme, çevirme.
KÂM: 1. Meram, arzu, istek, amel. 2. Lezzet, zevk.
KAMER: Ay.
KÂMİL: 1. Bütün, eksiksiz, tam. 2. Kemale ermiş, olgun. 3. Geniş bilgili, kültürlü, bilgin.
KANÛN: Devletin yasama kuvveti tarafından herkesçe uyulmak üzere konulan her türlü nizam, kaide.
KARÂBET: Soyca yakınlık, hısımlık, akrabalık.
KÂRBÂN: Kervan.
KÂRHÂNE: 1. İş yeri, iş yapılan yer, dükkan.
KÂRİ’: 1. Kıraat eden, okuyan, okuyucu. 2. Kur’ân’ı usulünce okuyan.
KÂRİA: 1. Pek şiddetli rüzgâr, 2. Ansızın gelen büyük belâ. 3. Kıyamet. 4. Belâdan kurtulmak üzere okunan “el-Kariâtü” sûresi.
KARÎB: Yakın, yakın olan, uzak olmayan, soyca yakın.
KARÎN: 1. Yakın. 2. Bir şeye sahip olan, bir şeye nail olan. 3. Hısım, komşu, arkadaş gibi yakın.
KARÎNE: Karışık bir iş veya meselenin anlaşılmasına yarayan hal, ipucu.
KARÎNE-İ MANİA: Kelimenin gerçek anlamında alınmasına engel olan ipucu. KARN: 1. Boynuz. 2. Yüz yıllık Zaman. 3. Vakit, Zaman. 4. Yaşıt, bir yaşta olan. KARÛN: 1. İsrailoğullarında zenginliği ile meşhur olan bir insan. Krezüs. 2. Çok zengin.
KARYE: Köy.
KARZ: 1. Ödünç verme, ödünç alma. 2. Ödünç verilen veya alınan şey, borç.
KARZ-I HASEN: Faizsiz verilen borç.
KASEM: Yemin, and.
KASIR: 1. Kısa. 2. Küsur.
KÂSİB: Kesbeden, kazanan, kazanmak için çalışan, kazanç sahibi.
KASÎDE: Onbeş beyitten aşağı olmamak, bütün beyitlerin ikinci mısraları en başta bulunan mısra ile kafiyeli bulunmak ve daha çok büyükleri övmek üzere yazılan nazım. Koçaklama.
KASR: 1. Kısa kesme, kısaltma, kısma. 2. Azaltma, kesme, eksiklik. 3. Köşk, saray, 4. Tahsis. 5. Kıraatte uzatmadan okumak.
KASR-I SALÂT: Seferde olan bir kimsenin dört rekatlı namazı ikişer rekat kılmakla, namazı kısaltması.
KASVET: 1. Katılık, sertlik. 2. Merhametsizlik, acımasızlık. 3. Sıkıntı, gönül darlığı. KÂŞİF: Keşfeden, bulan, meydana çıkaran.
KAT’: 1. Kesme, biçme. 2. Halletme, karar verme, sona erdirme, bitirme.
KATİL: 1. Katleden, öldüren. 2. Adam öldüren kimse.
KATL: Öldürme.
KATL-İ ÂM: Halkı bütünüyle kılıçtan geçirme.
KAVÂİD: Kaideler, usüller, kurallar.
KAVÂİD-İ KÜLLİYYE: Genel kaideler, kurallar.
KAVÎ: 1. Kuvvetli, güçlü. 2. Güvenilir, sağlam.
KAVL (Kavil): Lakırdı, söz, söz atma.
KAVL-İ İLÂHÎ: İlâhî söz.
KAVLÎ: Söz ile ilgili, söz olarak, sözde.
KAVM: 1. İnsan topluluğu. 2. Bir peygamberin gönderildiği topluluk.
KAYD: 1. Bağlanma, bağlayacak şey. 2. Bir yere yazma. 3. Sınırlama, belirtme. 4. Önem verme, unsurlama.
KAYD-İ HAYAT: Yaşadığı sürece, ölene dek.
KAYLULE: Öğle uykusu.
KAYSER: Eski Roma ve Bizans imparatorlarının lakabı, hükümdar.
KAYYUMİYET: Kendiliğinden eze-lî ve ebedî olarak var olmak.
KAZÂ: 1. Allah‘ın ezeldeki hükmü 2. Kadılık (ilçe) merkezi. 3. Kadılık etme işi, mahkemenin kararı, hükmü. 4. Yapma, yapılma, işleme. 5. İstemeden yapılmış bir kötülük.
KAZAYA: Kaziyeler, önermeler, işler, meseleler.
KAZF: İftira etmek, isnat etmek, kadına zina isnat etmek.
KÂZİF: Bir kadına zina suçu isnat eden.
KAZİYYE: 1. İş, mesele, dava. 2. Önerme.
KAZİYYE-İ BEDİHİYYE: Bedîhî kaziyye, isbata muhtaç olmayan açık hüküm. KAZİYYE-İ MUHKEME: Kesin hüküm, değişmez ilke.
KEBAİR: Büyük günahlar.
KEBÎRE: Büyük günah.
KEBÎRU’L-MÜTEÂL: Açık ve gizli her şeyi bilen, büyük ve yüce olan. Allah Teâlâ. KEF: Köpük.
KEFARET-KEFFARET: İşlenen bir günaha, bir yeminin bozulmasına karşılık verilen sadaka.
KEFERE: Kâfirler, inanmayanlar.
KEHANET: Kâhinlik, gaipten haber verme, falcılık.
KEHLE: Bit.
KELÂLE: 1. Akrabalığı uzaktan olma. 2. Yorulma, tükenme. 3. Bıçak kör olma. KELAM: 1. Söz, söyleyiş, nutuk. 2. Dil, lehçe. 3. Kelâm ilmi, İslâmî inanç meselelerinden bahseden ilim.
KELÂM-I NEFSÎ: İçten kendi kendine konuşma. Cenab-ı Hakk’ın harf, ses ve söz olmaksızın zatî kelamı.
KELÂMÎ: 1. Sözle ilgili, söze ait. 2. Kelamcılar yolu.
KELAMULLAH: Allah sözü, Kur’-ân-ı Kerim.
KELB: Köpek.
KELB-İ AKUR: Salar, azgın, ısırıcı köpek.
KELB-İ MUALLEM: Ava alıştırılmış köpek.
KELEPİR: Zahmetsiz, ücretsiz, çok ucuz ele geçen.
KEMAL: 1. Olgunluk, olma.. 2. Eksiksizlik, tamlık. 3. Değer, baha. 4. Bilgi, fazilet. KEMALAT: Faziletler, olgunluklar, insanın bilgi ve güzel ahlâkça tam ve olgun olması.
KEMMİYET: 1. Sayı. 2. Nicelik. 3. Tekillik veya çoğulluk.
KERAHET: 1. İğrenme, istemeyerek zor altında yapma. 2. Şeriatin yasaklamadığı fakat harama yakın olma ihtimali olan ve çekinilmesi gereken husus.
KERAMAT: Kerametler, velilerin olağanüstü işleri.
KERH: İğrenme, tiksinme, istemeyerek zor altında yapma.
KERHEN: İstemeyerek, tiksinerek, zor altında kalarak yapma.
KERİH: İğrenç, tiksindirici, pis kokan.
KERİM: Kerem sahibi, cömert, ulu, büyük.
KERR Ü FER: Muharebede geri çekilerek tekrar hücuma geçme.
KERR: Çekilme ve yeniden hücum etme.
KESAD: 1. Kıtlık, yokluk. 2. Sürümsüzlük, alış-veriş durgunluğu.
KESAFET: 1. Sıkılık, tokluk. 2. Kalınlık, yoğunluk. 3. Saydam olmama. 4. Koyuluk.
Kalabalık.
KESB: 1. Kazanma, kazanç, edinme. 2. Geçimi sağlama için kullanılan âlet veya iş. KESBÎ: Sonradan, kazanılarak olan.
KESRET: 1. Çokluk, bolluk, ziyadelik. 2. Kalabalık.
KEŞF: 1. Açma, meydana çıkarma, gizli bir şeyi bulma, bir sırrı öğrenme. 2. Allah tarafından ermişlere ilham edilen gizliyi bilme yetisi.
KEŞİŞ: Karabaş, evlenmez rahip, manastır rahibi.
KETM: Gizleme, sır tutma, söylememe.
KEYFEMAYEŞA: Nasıl isterse.
KEYFEMETTEFAK: Rastgele, her nasıl rastlarsa.
KEYFİYET: 1. Nitelik, bir şeyin nasıl olması. 2. Bir olayın geçişi. 3. Madde, iş. KEZA: Böyle, böylece, bu dahi böyle.
KEZALİK: Keza, bu da öyle, böylece.
KEZZAB: Çok yalancı, çok yalan söyleyen.
KIBLE: Namazda yönelinen taraf, Kâbe’nin bulunduğu taraf.
KILADE: Gerdanlık.
KILLET: Azlık, kıtlık.
KIRAAT-İ ÂSIM: Âsım kırâeti, bizim kırâetimiz.
KIRÂET: Okuma, ibare sökme, düzgün ve sürekli okuma. Kur’ân okuma.
KIRÂET-İ AŞERE: Kur’ân’ın on kırâet üzere okunması. Kırâet imamları şunlardır: Nafi, İbn Kesir, Ebu Amr, İbn Amir, Asım, Hamza, Kisaî, Ebu Cafer, Yakub ve Halef. KIRAN: 1. Yakınlık. 2. İki gezegenin bir burçta bulunması.
KIRTAS: Kâğıt.
KISAS: Kıssalar.
KISAS: Öldürmenin öldürme, yaralamanın yaralama ile cezalandırılması: Göze göz, dişe diş gibi.
KISAS-I ENBİYA: Peygamberlerin kıssaları.
KISM: Parçalara ayrılmış şeyin her parçası, çeşit.
KISSA: Anlatılan gerçek veya uydurma olay, hikâye.
KISSÎS: Keşiş.
KIST: Ölçü ve tartıda doğru davranma. 2. Pay, parça. 3. Parça parça verilen bir şeyin bir defada ödenmesi.
KISTAS: Terazi, ölçü, ölçü birimi.
KIT’A: En az iki beyitten meydana gelmiş olan nazım parçası.
KITAL: Vuruşma, savaş.
KIYAM: 1. Kalkma, ayakta durma, ayağa kalkma. 2. Namazın ayakta kılınan kısmı. 3. Bir işe kalkışma. 4. Karşı koyma, ayaklanma.
KIYAMET: Ölümden sonra dirilme, kıyamet günü.
KIYAS MAA’L-FÂRIK: Birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan kıyas.
KIYAS: 1. Bir şeyi bir şeye benzeterek veya ona göre tutarak hüküm verme. 2. Benzetme, genel kurala uydurma. 3. Hakkında âyet ve hadis olan benzerlerine göre hükmetme.
KIYAS-I CELÎ: Açık ve belirli olan kıyas.
KIYAS-I FÂSİDE: Yanlış, bozuk, geçersiz kıyas.
KIYAS-I HAFİ: Gizli, belirsiz kıyam.
KIYASÎ: Kıyasan uygun olan.
KIYMET: Değer, tutar, bedel, itibar, onur.
KİBR: Büyüklük, büyük olma, büyüklük taslama, yüksekten bakma.
KİBRİYA: 1. Büyüklük, ululuk. 2. Allah.
KİFAF-KEFAF: 1. Bir şeyin misli, miktarı. 2. İhtiyaca yetecek kadar rızık, yiyecek. KİLAB: Köpekler.
KİNÂYE: Doğrudan doğruya değil, dolaylı anlam taşıyan söz.
KİSRA: Eski İran hükümdarlarının lakabı.
KİSVE: Elbise, özel kıyafet, kisbet.
KİTABET: Yazmak, kâtiplik.
KİTAB-I EKMEL: En mükemmel kitap, Kur’ân.
KİTAB-I MÜBİN: Açık, hak ile batılı ayıran kitap, Kur’ân-ı Kerim.
KİTAB-I MÜNİR: Nurlu kitap, Kur’ân-ı Kerim.
KİTABULLAH: Allah kitabı, Kur’-ân-ı Kerim.
KİTMAN: Sır saklama, kimseye sır açmama hali, sır tutarlık.
KUBH: Çirkinlik, çirkin iş.
KUBUR: Mezarlar, kabirler.
KUDRET: 1. Güç. 2. Allah‘ın bütün varlıkları kuşatmış olan gücü. 3. Varlık, zenginlik.
Ehliyet, becerebilme.
KUDRET-İ BÂLİGA: Kemal bulmuş güç.
KUDSÎ: Kutsal, melekut ve lâhut âlemine mahsus.
KUDUM: 1. Uzak bir yerden, uzun bir yoldan gelme. 2. Ayak basma.Teşrif etme. KULUB: Kalpler, gönüller.
KURBET: 1. Yakınlık, Allah‘a yakınlık. 2. Hısımlık, akrabalık.
KURUN: Zamanlar, devirler, büyük tarih bölümleri.
KURUN-İ ÂHİRE: Son asırlar.
KURUN-İ KADİME: Eski çağlar.
KURUN-İ SÂLİFE: Geçmiş asırlar.
KURUN-İ ULÂ: İlk çağlar.
KURUN-İ VUSTA: Orta çağlar.
KUUD: Oturma, namazın oturarak kılınan kısmı.
KUVVE: 1. Kuvvet, güç. 2. Fikir, niyet. 3. Yeti. 4. Nitelik. 5. Duyu.
KUVVET: Güç, takat, kudret.
KÜFFAR: Kâfirler, inkârcılar.
KÜFR: 1. Allah‘a inanmama ve ona ortak koşma. 2. Dinsizlik, imansızlık, kâfirlik. 3. Nankörlük. 4. Kaba, ayıp söz söyleme, sövme.
KÜFRAN: Görülen bir iyiliği unutma.
KÜFRAN-I NİMET: Nankörlük.
KÜHULET: Orta yaşlılık, olgunluk çağı.
KÜLFET: Zahmet, zor iş.
KÜLLÎ: Genel, bütün, çok, tümel.
KÜLLİYAT: Bütün hepsi, bir yazarın bütün eserleri.
KÜLLİYET: Genellik, bütünlük, çokluk.
KÜNH: Bir şeyin aslı, temeli, dip, kök, öz.
KÜNYE: Künye, kişinin kimliğinin yazılı olduğu kâğıt veya levha.
KÜRRE: Küre, yuvarlak, top.
KÜRRE-İ ARZ: Yerküre, dünya, yeryüzü.
KÜRSÎ: 1. Oturulacak yüksekçe yer, taht, makam. 2. Arş-ı a’lâ’nın altında bulunan, yer ve gökleri kuşatan alan.
KÜSUF: Güneş tutulması.
KÜTÜB: Kitaplar.
KÜTÜB-İ EHADİS: İlâhî kitaplar: Tevrat, Zebur, İncil, Kur’ân-ı Kerim.
KÜTÜB-İ MÜNZELE: Allah tarafından indirilmiş olan kutsal kitaplar.
KÜTÜB-İ SÂLİFE: Geçmiş, eski kitaplar.
KÜTÜB-İ SİTTE: Altı hadis kitabı: Buhârî, Müslim, İbn Mâce, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî.
LÂBÜD: 1. Çok gerekli, mutlaka, 2. Ayrılık yok.
LÂEDRİYYE: Şüphecilerle alakalı. Şüphecilik üzerine kurulu felsefe ekolü.
LAFZÎ: Sözlü.
LAĞV: 1. Faydasız, boş şey. 2. İptal etmek. 3. Hata etmek. 4. Hükümsüz kılmak. LÂHIK: 1. Yetişen, ulaşan, erişen. 2. Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan kimse.
LÂHİN: Kur’ân-ı Kerim’i okurken telaffuzunda yanlışlık yapan.
LÂHUTÎ: Uluhiyet âlemiyle ilgili.
LÂHÜT: İlâhî âlem, ulûhiyet âlemi.
LAHZA: En kısa Zaman, an.
LÂİN: Lânet eden.
LAÎN: Lânetlenmiş.
LÂMEKÂN: Yersiz, yurtsuz, mekansız.
LÂM-I TARİF: İsimlerin başına getirilen belirleme edatı.
LÂYEZÂL: Zevâl bulmaz, yok olmaz.
LEBBEYK: Buyurunuz, emrediniz.
LEDÜNNİYAT: Allah‘ın sırlarına ait bilgi, mecazen bir şeyin iç yüzü.
LEFF-Ü NEŞR: Sarıp bağlama ve çözüp yayma. Birkaç isim yazdıktan sonra onların her birine ait özellik veya görevleri ayrıca sıralama. Bu sıralama isimlerin sırasına uygun sırada olursa “mürettep” adını alır. Olmazsa “müşevveş” adını alır. LEMYEZEL: Yok olmayan.
LETÂİF: Lâtifeler, incelikler.
LEVH-İ MAHFÛZ: Allah yanında her şeyin yazılı bulunduğu manevî levha.
LEVM: Çekiştirme, kötü söyleme, kınama.
LEYL Ü NEHÂR: Gece ve gündüz.
LEYL: Gece.
LEYLE-İ AKABE: Nübüvvetin 11. yılında Mekke dışında Akabe denilen yerde Medine halkından bir topluluğun Hz. Muhammed (s.a.v.) ile konuşup İslâm’ı kabul ettikleri gece.
LEYLE-İ Mİ’RÂC: Mi’râc gecesi.
LİAN: Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi.
LİAYNİHÎ: Aynı, kendisi, bizzat, kendisinden dolayı.
LİBAS: Elbise.
LİVÂTA: Erkekler arasındaki cinsî münasebet, cinsel sapıklık.
LİVÂÜ’L-HAMD: Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ahiretteki sancağı.
LİVECHİLLAH: Allah adına.
LİZÂTİHÎ: Kendisi, bizzat.
LUTF-İ İLÂHÎ: Allah‘ın ihsanı.
LÜBB: 1. İç, öz. 2. Akıl. 3. İçli şeyin içi.
LÜMEZE: Herkesi ayıplama
NÂÇÂR: Çaresiz, elinden iş gelmeyen, mecbur kalmış olan.
NÂDİM: Nedamet etmiş, pişman olmuş.
NÂDİR: Ender bulunur.
NAFAKA: Yiyecek parası, geçim için gerekli olan şey.
NÂFİ: 1. Faydalı, şifalı. 2. Esma-ı hüsnadan bir ad.
NÂFİLE: Yapılması farz ve vacip olmayan ibadetler.
NÂİB: Birinin yerine geçen, vekil.
NAKÎB: 1. Vekil, bir kavim veya kabilenin başkanı veya vekili. 2. Halkın hayırlısı. 3. Müfettiş.
NAKL: 1. Bir yerden bir yere götürme. Taşıma. 2. Ev ya da yer değiştirme. Taşınma.

  1. Duyduğu bir şeyi başkasına anlatmak, rivayet etmek. 4. Bir dilden başka dile çevirmek.
    NAKLÎ: 1. Nakle dayanan, kitap ve sünnete dayalı olan. 2. Taşıma ile ilgili.
    NAKZ: Bozmak, çözmek, kırmak, bir sözleşmeyi yok saymak.
    NÂMAHREM: Aralarında dinen evlenmeye engel bulunmayan erkek ve kadınlar.
    NÂMÎ: “Nümüvv”den: Yerden biten, yetişen, büyüyen artan.
    NÂR: 1. Ateş. 2. Cehennem. 3. Yakıcı şey.
    NASB: Dikme, bir rütbe alma, bir memurluğa atama. Bazı Arapça kelimelerin sonunun üstünlü olma durumu.
    NASÎB: Pay, hisse, kısmet.
    NÂSİH: Battal eden, hükümsüz bırakan. Daha önceki hükmü kaldıran.
    NASS: 1. Açıklık, açık hüküm. 2. Kur’ân-ı Kerim’de veya hadiste bir iş hakkında olan açık söz, âyet.
    NASS-I KUR’ÂN: Kur’ân-ı Kerim’in açık ve kesin hükmü.
    NÂTIK: Konuşan, söz eden, söyleyen, beyan eden. bildiren.
    NAZARİYE: Yalnız görüş ve düşünce halinde olup uygulanmamış bilgi.
    NÂZİL: 1. Yukarıdan aşağıya inen. 2. Bir yere konan, konaklayan.
    NAZM: Kur’ân-ı Kerim’in yazısı. Manzume, ölçü ve kâfiyeli yazı.
    NAZM-I CELİL: Kur’ân-ı Kerim.
    NAZM-I KUR’ÂN: Kur’ân-ı Kerim’in tertibi.
    NAZM-I MECÎD: 1. Kur’ân-ı Kerim’in âyetleri. 2. Kur’ân-ı Kerim’in tertibi, düzeni. NEBÎ: Peygamber, kendisinden önce gelmiş olan resulün şeriatı üzerine amel eden Peygamber.
    NECÂSET: Dinen pis sayılan maddî pislik.
    NECÂT: Kurtulma, kurtuluş.
    NECM: Yıldız, ahter, kevkeb, ülker yıldızı.
    NECS: Pis, murdar olan, şer’an pis olup gözle görülen şey.
    NEDVE: Konuşma, bir iş hakkında konuşma, istişare.
    NEFÎ: Giderici, yok eden, olumsuz yapan.
    NEFÎR: Topluluk, cemaat, savaş için seferber olan topluluk.
    NEFÎR-İ ÂMM: Cemaatı toplama, halkı askere sürme.
    NEFİS: 1. Pek beğenilen, pek güzel, pek iyi. 2. Can, kişi, kendi, öz varlık. 3. Bir şeyin zatı olan kendisi.
    NEFRET: 1. Ürküp kaçma. 2. İğrenç bulup tiksinme.
    NEFS: 1. Üfürmek, üflemek. 2. Can, kişi, kendi, özvarlık. 3. Bir şeyin zatı olan
    kendisi.
    NEFSANİYET: 1. Kendini çok beğenmişlik. 2. Gizli düşmanlık, garez, kin. NEFSÜ’L-EMR: İşin temeli, esası.
    NEKRE: Belirsiz olan, harfi tarifsiz kelime.
    NEMÎME: Söz götürme, taşıma, kişi aleyhindeki sözleri ona eriştirme, koğuculuk etme.
    NEMMÂM: İfsad için söz taşıyıcılık, dedikoduculuk ve koğuculuk eden.
    NEMRUD: Zalim ve gaddar olarak tanınmış ve Allah‘a karşı isyan etmiş, büyüklük taslamış bir kral. Hz. İbrahim Zamanında yaşamıştır.
    NESEB: Sülâle, hısımlık, karabet, soy, baba soyu, atalar zinciri.
    NESH: 1. Şer’î bir hükmü yine şer’î bir emirle kaldırma. 2. Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak.
    NESİ’: Tehir etmek, ertelemek, geciktirmek.
    NESİKE: Kurban.
    NESÎM: Hoş esen yel.
    NESİR: 1. Saçma, serpme. 2. Vezinsiz, ölçüsüz söz.
    NEŞ’ET: 1. Hâsıl olma, vücuda gelme, yetişme. 2. İleri gelme, sebep olma.
    NEŞ’ET-İ SÂNİYYE: İkinci defa vücuda gelme.
    NEŞ’ET-İ UHRÂ: Mahşerde yeniden dirilme.
    NEŞ’ET-İ ULÂ: İlk defa vücuda gelme.
    NEŞRİYAT: Yayım.
    NEŞV Ü NEMÂ: Yetişip, büyüme, gelişme.
    NEŞVE: 1. Sevinç. 2. Büyümek ve yetişmek. 3. Mest ve sarhoş olmak.
    NEVÂ: 1. Ses, sadâ, makam, âhenk. 2. Refah. 3. Levazım, kuvvet, zenginlik. 4. Nasip.
    Türk musikisinde eski makamlardan biri.
    NEV’-İ BEŞER: İnsan türü, cinsî.
    NEZÂHET: 1. Ahlâk temizliği, temizlik. 2. İncelik, rikkat.
    NEZD: 1. Yan. 2. Göre, fikrince.
    NEZD-İ HAK: Allah yanında.
    NİDÂ: 1. Çağırma, seslenme, ses verme. 2. Ünlem.
    NİKAB: 1. Peçe, yüz örtüsü. 2. Perde, örtü.
    NİKMET: Şiddetli ceza, hoşlanmayan muamelelerle olan mücazat.
    NİSÂ: Kadınlar.
    NİSYÂN: Unutma, unutuş.
    NİYAZ: 1. Yalvarma, yakarma, dua. 2. Rağbet ve istek. 3. Hacet, ihtiyaç, gereksinme. NİZA: Çekişme, kavga, anlaşmazlık.
    NUKÛD: Paralar, nakidler.
    NUTFE: Bel suyu, meni, insan ve hayvan tohumu.
    NUTUK: 1. Nutk. 2. Söz. 3. Söyleyiş, söyleme yetkisi.
    NÜBÜVVET: Peygamberlik.
    NÜKTE: 1. Dolayısıyla anlaşılan ince mânâ, bir söz ve ibareden anlaşılan şey. 2. İyi düşünülmüş, ince anlamlı zarif söz.
    NÜMÂYİŞ: 1. Gösteriş, görünüş, miting. 2. Yalandan gösteriş, göz boyama. NÜMUNE: Örnek.
    NÜMUNE-İ İMTİSAL: Uyulacak örnek. Örnek alınacak model.
    NÜŞÛZ: Kadının kocasına kafa tutup isyan edici bir durum almasıdır. Güya kendisini
    yüksek sayıp itaatını kaldırmış olur.
    NÜZUL: 1. Aşağı inme. 2. Konaklama. Kur’ân sûrelerinin inişi, vahyin gelişi.
    RABB: 1. Efendi, sahip. 2. Terbiye eden, besleyen. 3. Rab, Allah.
    RABBANİYYUN: Kendilerini tamamıyla Allah yoluna vermiş olanlar.
    RABITA: 1. İki şeyi birbirine bağlayan nesne. 2. İlgi, münasebet, bağlılık, mensupluk. 3. Düzen, tertip.
    RÂBIT-RABITA: 1. Bağlayıcı, bitiştirici. 2. Nefsini ezip kendini Allah‘a bağlamış. RÂCİ: 1. Geri dönen. 2. Dokunan, ilgisi bulunan.
    RACİH-RACİHA: Değerlerinden üstün, daha önce, tercihli.
    RA’D: Gök gürültüsü.
    RADIYELLAHU ANH: Allah ondan razı olsun.
    RADIYELLAHU ANHÜMA: Allah o ikisinden razı olsun.
    RADIYELLAHÜ ANHÜM: Allah onlardan razı olsun.
    RAFİZÎ: Râfizi fırkasından olan, Hz. Ebubekir, Ömer ve Osman’ın halifeliğini kabul etmeyenlerden olan.
    RAĞMEN: Zıddına, inadına davranma, körlük ve nisbet.
    RAHAT: Dinlenme, sıkıntısızlık, dinçlik.
    RÂHİB: Manastırda oturan hıristiyan din adamı, keşiş.
    RÂHİLE: 1. Yük hayvanı. 2. Kervan, yolcular sürüsü.
    RAHİM: 1. Dölyatağı, rahim. 2. Akrabalık.
    RAHÎM: Esirgeyen, acıyan, merhamet eden.
    RAHMET: 1. Esirgeme, merhamet. 2. Yağmur.
    RAİYYE: 1. Otlatılan hayvan sürüsü. 2. Bir hükümdar idaresinde bulunan ve vergi veren halklar.
    RAKİB: 1. Başka biri ile aynı şeyi isteyen. 2. Bir işte çalışanlarla yarış ederek ileri geçmek isteyenlerden her biri. 3. Murakabe eden, kontrol eden.
    RASAD: 1. Gözleme, gözetme, gözlem. 2. Pusu tutma.
    RAÛF: 1. Pek esirgeyici, çok acıyıcı Allah‘ın isimlerinden.
    RÂVİ: Rivayet eden, haber veren.
    RÂYİHÂ: Koku.
    RÂZI: Rıza gösteren, kabul eden.
    RECA: Umma, dileme, isteme, arzu.
    RECEZ: Müstef’ilün müstef’ilün, müstef’ilün müstef’ilün vezninin bahri.
    RECÎM: Taşlanmış.
    RECM: Taşa tutma, taşlama, birine atılan taş.
    RECMETME: Taşlayarak öldürme.
    REFAH: Bolluk, rahatlık.
    REFREF: 1. İnce, yumuşak kumaş. 2. Kemer saçağı. 3. Döşek, döşeme. 4. Kuşu çok çimenlik. 5. Dalları salkım salkım ağaç.
    REHBER: Yol gösteren, kılavuz.
    REÎS: Başta bulunan kimse, başkan.
    REKABET: 1. Gözleme, gözetleme. 2. Kendi işini yürütmeye çalışma. 3. Benzerleriyle yarışa çıkma.
    REK’AT: Namazın birimlerinden her biri.
    REKİK: 1. Kusurlu, tutuk. 2. Peltek, dili tutuk.
    REML-REMİL: Remil, kum falı: bazı işaretlerle gaipten haber verme.
    RE’SEN: Kimseye danışmadan, kendi başına, doğrudan doğruya.
    RESUL: 1. Elçi, haberci. 2. Kendisine kitap ve şeriat verilen peygamber.
    RESUL-İ ZİŞAN: Şanlı peygamber, Hz. Muhammed (s.a.v.).
    RESULÜ’S-SAKALEYN: İnsanların ve cinlerin peygamberi, Hz. Muhammed (s.a.s.) REVÂ: Layık uygun, caiz.
    REVAC: Sürüm, geçerlik, itibarda olma, herkesçe aranılma.
    REVNAK: Parlaklık, güzellik, tazelik, süs.
    RE’Y: 1. Görme, görüş. 2. Fikir, bir iş hakkında söylenen söz, oy.
    REYHAN: Fesleğen, hoş ve güzel koku.
    REZZAK: Bütün yaratıkların rızkını veren Allah.
    RIDVAN: 1. Cennet kapıcısı olan melek. 2. Razılık, hoşnutluk.
    RIZA: 1. Hoşnutluk, memnunluk, razı olma, peki deme. 2. İstek, kendi isteği. 3. Allah‘ın yazdığına boyun eğme.
    RIZK: 1. Yiyecek içecek şey, azık, kut. 2. Allah‘ın herkese nasip kıldığı nimet.
    RİBA: Faiz.
    RİBAT: 1. Bağ, bazı sinirler. 2. Sağlam yapı. 3. Han vesaire gibi konaklanacak yer. RİCA (RECA): Umma, dileme.
    RİCAL: 1. Erkekler, adamlar. 2. Yaya olanlar. 3. Rütbeli, mevki sahibi kimseler, hadis ravileri.
    RİC’AT: 1. Geri dönme, vazgeçme. 2. Erkeğin, boşadığı kadını, iddet süresi bitmeden tekrar nikahlaması.
    RİDA’: Örtü, belden yukarıya örtülen örtü.
    RİKKAT: 1. İncelik, yufkalık. 2. Acıma, yürek etkilenmesi.
    RİSALET: 1. Elçilik, habercilik. 2. Peygamberlik.
    RİSALETPENAH: Peygamberimiz.
    RİŞVET (RÜŞVET): Bir iş gördürmek, haksızı haklı göstermek gibi maksatlarla bir görevliye verilen para, mal veya sağlanan menfaat.
    RİVAYAT: Rivayetler, Hz. Peygam-ber’den veya ashabından gelen haberler. RİYAZAT: Nefsi terbiye için az yiyip az uyuyarak dünya lezzetlerinden kurtulma. RİYAZET: Nefsi kırma, dünya lezzetlerinden uzaklaşmaya çalışma. RİYAZİ-RİYAZİYYE: Matematikle ilgili.
    RİYAZİYYAT: Matematik bilgisi.
    RUHANÎ: Ruha ait, ruhla ilgili, gözle görülemeyen, cismi olmayan.
    RUHBAN: Rahipler.
    RUKYE: Afsun, büyücü ve üfürükçülerin okuduğu şeyler, nefes, üfürük, okuyup üfleme.
    RÜCU’: Geri dönme, cayma, fikrini değiştirme.
    RÜKN: 1. Bir şeyin en sağlam tarafı, temeli, direği. 2. Kolon, direk. 3. Önemli kimse. RÜKÛ: Namazda elleri dizlere dayayarak eğilme hareketi, aşırı saygı gösterme. RÜSUH: İlmin derinliğine inmek, dalmak, ilimde ileri gitmek.
    RÜSVA (RÜSVAY): Rezil, maskara, ayıpları ortaya çıkarılmış.
    RÜŞD: 1. Erginlik. 2. Doğru yola gitme.İSBAT-I RÜŞD: Erginliğini ispat etme. RÜTBE: 1. Sıra, basamak. 2. Nicelik, derece.
    RÜ’YET: 1. Görme, bakma. 2. İdare etme, çevirme.
    RÜ’YET-İ HİLÂL: Ayı görme.
    (S-Ş Harfi)
    SÂ’: 1040 dirhemlik hububat ölçeği.
    SABA: Gün doğuşundan esen hoş ve lâtif rüzgar.
    SABİ: 1. Henüz süt emen çocuk. 2. Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. 3. Üç yaşını doldurmayan erkek çocuk.
    SABİÎN (SÂBİE): Yıldıza tapanlar.
    SADAKA: Allah rızası için fakirlere verilen şey veya para.
    SÂDAT: Seyyidler, Hz. Peygamber’in soyundan gelenler.
    SADDETMEK: Bir şeyin gediğini kapamak, tıkamak, engel olmak.
    SÂDIK: Doğru, dürüst, sadakatli.
    SÂDIR: Sudur eden, çıkan, meydana gelen.
    SADR: Her şeyin öncesi ve başlangıcının en iyisi. Kalp, göğüs, ön.Başkan… Baş. Oturulacak yerlerin en iyisi.
    SAFA ile MERVE: Mekke-i Mükerreme’de iki tepenin adları. Sa’yin iki ucu.
    SAFÂ: Mekke’de bir tepe adı. Sa’yin başlangıç noktası.
    SAFHA: Aşama, değişen durum ve hallerden her biri.
    SAFÎR: Islık.
    SAFSATA: Yalan, uydurma, görünüşte doğru gerçekte yalan ve yanlış olan kıyas. SAGÎRE: Küçük günah.
    SAHİH: 1. Gerçek. 2. Sağ, sağlam. 3. Tam, eksiksiz.
    SÂHİR: Büyücü, büyü eden, sihirbaz.
    SAKALEYN: İnsanlar ve cinler.
    SAKAR: Cehennemin adlarından biri.
    SAKÎ: Kırağı, şebnem, çiğ.
    SÂKÎ: Sulayan, içecek su veren, kadeh sunan.
    SALÂH: İyilik, bir şeyin iyi ve istenen şekilde bulunması, dindarlık, barış.
    SALÂT: Namaz, belli vakitlerde yapılan ibadet, dua.
    SALÎB: Haç.
    SÂLİH AMEL: İyi, haklı, dini emirlere uygun ibadet ve iş.
    SÂLİK: Bir yola bağlı olan, bir yolu takip eden, bir tarikata girip hidayet yolunu takip eden, mürid.
    SAMED: Allah‘ın adlarından biri, pek yüksek, daim.
    SANEM: Kâfirlerin önünde ibadet ettikleri heykel, put, put severlerin ilâhı, çok güzel kadın.
    SÂNİ’: Sanatkârca yapan, yaratan, sanat eseri olarak meydana getiren. (Allah) SAR’A: İnsanın kendini kaybederek düşmesine sebep olan sinir hastalığı.
    SARAHAT: Açıklık. Açık anlatım.
    SARF-I NAZAR: Bir şeyden vazgeçme, cayma.
    SAVM: Oruç.
    SAVM’AA: Tepesi sivri yüksek bina. (Minarelere de verilen addır). İslâmiyetten önce hıristiyanların manastırlarına ve sabiaların zaviyelerine verilen ad.
    SA’Y: Çalışma, gayret sarf etme. Hac veya umrede Safa ile Merve arasında usulüne uygun olarak yedi defa gelip gitmek.
    SEBEB-İ NÜZUL: İndiriliş sebebi.
    SEBÎL: Açık ve büyük yol, büyük cadde, Allah rızası için su dağıtılan yer. SEBİLULLAH: Allah yolu, din.
    SECÂVEND: Kur’ân-ı Kerim’i doğru okumak için yapılan işaretler.
    SECDE: Namazda yüzünü yere koyma, yere kapanma.
    SECDEGÂH: Namaz kılınıp secde edilecek yer, ibadet yapılacak yer.
    SEDD: 1. Tıkamak, engel olmak. 2.Baraj. 3. Perde. Engel. 4.Rıhtım. 5. Set, tümsek. SEFER: Yolculuk, seyahat, gezi. Savaşa gitme. Savaş, muharebe.
    SEFÎH: Zevk ve eğlenceye düşkün, sefahata düşmüş, malını düşünmeden harcayan. SEHM: Ok, hisse, pay, nasib, kısım, hazine geliri, korku, dehşet.
    SEHV: Yanılma, hata, yanlış.
    SEKÎNE: Sükun ve imtinan, temkin. Kalp rahatlığı, kalp huzuru veren bir duanın adı. SEKİNET: Sükun ve imtinan. Temkin. Nefisteki telaşın kesilmesi ile hasıl olan kalp huzuru ve sükuneti.
    SEKİR (SEKR): Sarhoşluk.
    SEKT: Susma, bir anlık susma.
    SEKTE: Susmak, kesilme, ara verme, bozulma.
    SELBETMEK: 1. Red, inkâr etmek. 2. Kapmak, zorla almak.
    SELEEF-İ SALİHİN: Önceki salihler. İslâmın ilk devirlerinde yaşamış olan iyi Müslümanlar.
    SELEF: 1. Eskiden olan, önce bulunmuş olan. 2. Yerine geçirilen. 3. Önde olmak, ileri geçmek.
    SELEM: Peşin para ödeyip, malı daha sonra almak üzere yapılan bir alış veriş akdi. SELÎM: Sağlam, kusursuz, refah ve selamet üzere bulunan.
    SEMA: 1. İşitme. 2. Mevlevî âyin dönüşü.
    SEMÂ: Gökyüzü, asuman, gök.
    SEMAVÎ KİTAPLAR: Gökle ilgili kitaplar, Kur’ân-ı Kerim, Tevrat, İncil, Zebur. SEMEN: Para, kıymet, değer, bedel.
    SEMÎ: İşiten, duyan.
    SER: Baş, tepe, uç, gaye, zirve, başkan, reis.
    SERAB: Çölde, sıcak ve ışığın tesiriyle ilerde veya ufukta su ve yeşillik var gibi görünme olayı. Şaşkın hale gelme.
    SERHAD (SERHAT): Sınırbaşı, iki devlet arasındaki sınır boyu.
    SERÎ: Çabuk, süratli.
    SERÎR: Taht. Üzerinde oturulacak yüksek yer. Tahta karyola.
    SERİYYE: Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi.
    SERKEŞ: Baş kaldıran, inatçı, dikbaşlı, itaatsiz.
    SERTAÇ: Baş tacı olan, çok sevilen.
    SERVER: Önde giden, baş çeken, önder, başbuğ.
    SERVET: Zenginlik, maddî varlık.
    SEVAB: Hayır, hayırlı iş, Allah tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı.
    SEVAP: İyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilen mükâfat.
    SEVKİTABİÎ: Hayvanlarda düşünmeyerek, tabiatın sevki ve zorlamasıyla yapılan hareket, içgüdü.
    SEYYARE: Güneş etrafında dolaşan gezegen.
    SEYYİDÜ’L-BEŞER: İnsanların efendisi, Hz. Muhammed.
    SIBYAN: Çocuklar, sabiler.
    SIDDIK: Çok samimi. Doğru, inançlı, sadakatli.
    SIDDIK-I ÂZAM: Ebu Bekir Sıddık.
    SIDK: 1. Doğruluk, gerçeklik, hakikat. 2. İyi niyet.
    SILA: 1. Ulaşma. 2. Yurdu, hısım akrabayı gidip görme.
    SILA-İ RAHİM: Akrabaları ziyaret.
    SILA-İ RAHİM: Gurbette bulunanın memleketine gelip akrabasına kavuşması. SIRAT: Yol, cadde.
    SIRAT-I MÜSTAKİM: En doğru yol, İslâmiyet, Hak yol.
    SİBAK: 1. Bir şeyin üst tarafı, geçmişi. 2. Bağ, bağlantı, sözün gelişi. SİDRETÜ’L-MÜNTEHA (SİDRE-İ MÜNTEHA): Peygamber’in ulaştığı en son makam.
    SİGA: Fiilin çekiminden meydana gelen çeşitli şekillerden her biri.
    SİHİRBÂZ: Büyücü, büyü yapan, gözbağcı, sahir.
    SİKA: İnanç, güven, itimat, emniyet, güvenilir inanılır kimse.
    SİKKE: Basılmış madeni para.
    SİLLE: El ayasıyla vurulan tokat.
    SİMA: Beniz, çehre.
    SİRET: 1. Bir kimsenin iç hâli, hareketi, ahlâkı. 2. İnsanın tutmuş olduğu manevî yol. SİRKAT: Hırsızlık.
    SİRR: Sır.
    SİYAK: 1. Sözün gelişi. 2. Tarz, üslup.
    SOFESTAİ: Septisizme mensup, şüpheci, inkârcı.
    SUAL: Soru, sorulan. Şey, isteme, istek. Dilencilik.
    SUDÛR: 1. Olma, meydana gelme. 2. Göğüsler, sadırlar.
    SUĞRÂ: Daha küçük, pek küçük.
    SÛ-İ EDEB: Kötü terbiye.
    SÛ-İ KASD: Kötü kasd, cinayet işlemek, adam öldürmeyi tasarlamak.
    SULB: Katı, taş gibi olan, sülâle, zürriyet, bel.
    SULH: 1. Barış. 2. Rahatlık. 3. Uyuşma. Uzlaşma.
    SÛR: Kale duvarı. Kıyamet günü İsrafil (a.s.)’in çalacağı boru.
    SÛRE: Kur’ân-ı Kerim’in 114 bölümünden her biri.
    SURÎ: Surete ait, görünüşe ait. gerçek dışı, ciddi ve samimi olmayan.
    SÜBHAN: Allah (c.c.).
    SÜCÛD: Secdeye varmak, secdeler.
    SÜFLÎ: Aşağıda bulunan, alçak, âdi, bayağı, kılıksız, kıyafetsiz.
    SÜFLİYYAT: Kötü işler, bayağı işler.
    SÜHÛLET: Kolaylık, kolaylık aracı, yavaşlık, nazik muamele, elverişli, kullanışlı, paraca kolaylık.
    SÜKÛN: Durgunluk, hareketsizlik. Durmak, kesilmek.
    SÜLÂLE: Soy, sop, bir kimsenin soyu.
    SÜLÂSÎ: Üçlü, üçe mensup.
    SÜLÛK: 1. Bir yola girme, bir sıraya dizilme. 2. Tasavvuf yoluna girme.
    SÜLÜS: Üçte bir, üç parçadan biri. Bir yazı çeşidi.
    SÜLÜSÂN: Üçte iki, üçte iki kısım.
    SÜREYYA: Ülker yıldızı.
    SÜRÛR: 1. Sevinç, neşeli olmak. 2. Tahtlar, yatacak yerler.
    SÜTRE: Perde, örtü. Namaz kılarken ön tarafa konulan engel.
    ŞAİBE: 1. Leke, kir, pislik, süprüntü. 2. Eksiklik, noksanlık, hata.
    ŞAKÎ: 1. Haydut, yol kesen. 2. Her türlü günahı işleyecek bahtsız, haylaz, habis.
    ŞÂKÎ: Şikayetçi, şikâyet eden.
    ŞAKİK: 1. İkiye bölünmüş bir şeyin yarısı. 2. Ana baba bir erkek kardeş.
    ŞAKİKA: 1. Ana baba bir kız kardeş. 2. Yarım başağrısı.
    ŞÂMİL: Kaplayan, çevreleyen, içine alan, genel.
    ŞA’ŞAA: 1. Parlaklık, parlama. 2. Gösteriş, dış süs, yaldız.
    ŞAZ: Kural dışı, kurala uymayan, genel düzenden ayrılmış olan.
    ŞEBEKE: Ağ, kafes, örgüt.
    ŞECERE: 1. Tek ağaç, kütük. 2. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel, soy kütüğü. ŞEFAAT: 1. Bağışlanmasını dileme, birine arka olma. 2. Peygamberlerin ve velilerin kıyamette günah-kâr müminlerin bağışlanması için Allah katında dilekte bulunmaları. ŞEFEVÎ: Dudağa ait, dudakla ilgili.
    ŞEFFAF: Saydam, bakıldığı Zaman arkasındaki cisim görülen.
    ŞEFİ’: 1. Şefaat eden. 2. Satılacak bir mal için satın almada üstünlük hakkı olan. ŞEHADET: 1. Şahitlik, tanıklık. 2. Bir şeyin gerçekliğine inanma. 3. Din uğrunda şehit olma.
    ŞEHİD: Din uğrunda savaşarak ölen Müslüman.
    ŞEHR: Ay. 30 günlük süre.
    ŞEHRÜ’L-HARAM: Kan dökmek ve savaş yapmak haram olan ay: Muharrem, Recep, Şaban, Ramazan ayları.
    ŞEHVET: 1. Bir şeyi sevip çok isteme, arzulama. 2. Nefis. 3. Cinsî arzu.
    ŞEKK: Şüphe kuşku, sanı, zan.
    ŞEKKETMEK: Kuşkulanmak, şüphelenmek.
    ŞEKL: 1. Şekil, biçim, benzer, taslak. 2. Tür, çeşit. 3. Beniz, çehre.
    ŞEMS: Güneş.
    ŞENİ’: Kötü, fena, utanılacak ayıp.
    ŞERAYİN: Atardamarlar.
    ŞERH: Açıklama ve tefsir, bir kitabı bütün ayrıntılarıyla anlatma.
    ŞERH: Açma, yayma, açıklama, açık açık anlatma.
    ŞERİK: Ortak, arkadaş.
    ŞERR: 1. Kötülük. 2. Kavga gürültü, 3. Dinin yasak kıldığı iş.
    ŞEVKET: Haşmet, ululuk.
    ŞIKK: 1. İkiye bölünmüş bir şeyin bir parçası. 2. Bir işin iki yönünden her biri.
    ŞİA: 1. Taraflılar, yardımcılar. 2. Hazreti Ali taraflıları, aleviler, şiiler.
    ŞİRK: Allah‘a ortak koşma.
    ŞUA: Güneşten veya bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri, ışın.
    ŞUARA: şairler, ozanlar.
    ŞURA: Müzakere, konuşma yeri, meclis, divan.
    ŞÜHUDÎ: Görünmeye dair, görünebilir olanla ilgili.
    TAABBÜD: İbadet, kulluk etmek.
    TAACCÜB: Şaşma, hayret etme, tahayyür.
    TAADDÎ: 1. Geçme, öteye geçme, saldırma. 2. Zulmetme, adaletsizlik. 3. Örf, âdet ve kanunların sınırını aşma. 4. Arapça’da lâzım bir fiili müteaddî yapmak.
    TAADDÜD: Çoğalma, birden fazla olma, tekessür etme.
    TAAM: Yemek, yenen şey.
    TAAT: İbadet etmek, Allah‘ın emirlerini yerine getirmek, itaat etmek.
    TABABET: Hekimlik, tıp doktorluğu.
    TABASBUS: Yaltaklanma, alçakça yalvarma.
    TÂBİ: Birinin arkasından giden, ona uyan, boyun eğen.
    TÂBİÎN: Hz. Muhammed’i görmüş olanlara yetişmiş olanlar, sahabeden sonraki nesil. TA’BÎR: İfade, anlatım, anlamı olan söz, deyim, rüya yorma.
    TÂBUT: Sandık. Ölü taşımaya mahsus sandık. Hz. Musa’ya inen on emrin konduğu sandık.
    TAC: Hükümdarların başlarına giydikleri değerli taşlarla işlenmiş giyecek.
    TA’DÂD: 1. Sayma. 2. Birer birer söyleme, sayıp dökme.
    TA’DİL: Aslına zarar vermeden değiştirmek, tadil etmek, tebdil etmek, hafifletmek, doğrulaştırmak.
    TADİLAT: Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler.
    TA’DİYE: Tecavüz ettirmek, geçirmek. Bir eylemi müteaddi hali koymak. (Gramer terimi)
    TAGLÎB: Bir ilgiden dolayı kelimeyi başka bir anlamı da içine alacak şekilde kullanma.
    TAĞLÎZ: Katılaştırma, kalınlaştırma, sertleştirme.
    TAĞUT: Allah‘tan başka tapınılan her şey.
    TAHAMMÜL: 1. Yüklenmek, yükü üstüne almak, kaldırmak. 2. Sabretmek, katlanmak.
    TAHARET: Temizlik, nezafet, temizlenmek.
    TAHDÎS: Söylemek, rivayet etmek. Görülen iyiliği herkese söylemek.
    TÂHİR: Temiz, pâk, özürsüz.
    TAHİYYE: Selâmlar, dualar, hayır duaları, mülk, beka ve devamlılık, namazın iki ve dört rekâtı sonunda okunan Ettahiyyat duası.
    TAHLİL: 1. Bir şeyi incelemek üzere parçalarına ayırma. 2. Analiz.
    TAHMİD: Hamd etmek, övmek.
    TAHRİC: 1. Çıkartma. Meydana koyma. 2. Müctehidlerin naslara, kaidelere, asıllara uyarak şer’î hükümleri ortaya koymaları.
    TAHRİF: 1. Bir yazıdaki cümlenin anlamını değiştirme. 2. Bir yazıdaki adın veya cümlenin yerini değiştirme, bozma.
    TAHRİFAT: Bir yazıdaki cümlelerin anlamlarını karıştırma, değiştirmeler.
    TAHRİK: Azdırma, kışkırtma, kımıldatma, yerinden oynatma, hareket ettirme, yola çıkarma.
    TAHRÎM: Haram kılma, yasak etme. Mahrum bırakma..
    TAHRİME: Namaza başlanırken söylenen tekbir. Hacıların ihrama bürünmeleri. TAHSİS: Bir şeyi birine mahsus kılma, ona özel yapma.
    TAHVİL: 1. Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek. 2. Borç senedi.
    TAHYÎL: Akla getirme, zihinde canlandırma.
    TAHZİR: 1. Yasaklama, sakındırma, önleme. 2. Hazırlama..
    TÂİFE: Cemaat, grup, kavm, kabile, takım.
    TAKADDÜM: 1. Önce gelme. 2. İleri geçme.
    TAKBÎH: Çirkin görmek, beğenmemek, kabahatli bulmak, kötü gördüğünü bildirmek. TAKDÎR-İ İLÂHÎ: Allah‘ın takdiri.
    TAKIYYE: 1. Sakınmak, kendini koruyup, çekinmek. 2. Birinin bağlı olduğu mezhebi gizlemesi.
    TAKİP: Gözetmek, yolunda gitmek, peşinden yürümek, suçlunun suçunu araştırmak, izlemek.
    TAKVÂ: “Vikâye”den. Allah‘ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak.
    TALÂK: 1. Boşamak, boşanmak. 2. Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak. 3. Nikâhlı karısını bırakmak.
    TALÂK-I BÂYİN: Zevcenin iddet müddeti (üç temizlenme vakti) bitmeden tekrar kocasına dönmehakkı bulunmayan talâk.
    TALÂK-I RİC’Î: Erkeğin karısını boşadıktan sonra tekrar karısına dönmesini mümkün kılan boşanma şekli.
    TÂLÎ: İkinci derecede, sonradan gelen.
    TÂLİB: İsteyen, istekli, talebe, öğrenci.
    TA’LİK: Asmak, geciktirmek, bağlamak, bir Zamana bırakmak, Arap yazısının bir çeşidi.
    TA’LİM: Öğretmek, yetiştirmek, alıştırmak, belli etmek, idman.
    TAllahİ: Anlamı kuvvetlendirme için vAllahi ve billahiden sonra söylenen yemin sözü. TALTİF: Lütfetme, bir iyilik ederek gönlünü alma, iltifat etmek.
    TAMA’: Aç gözlülük, şiddetli arzu.
    TA’MİM: Umumileştirme, herkese bildirme, genelge.
    TA’N: 1. Hoş görmemek, kötülemek. 2. Birisinin ayıp ve kusurlarım söylemek. 3. Küfretmek. 4. Muhalifin iddialarım çürütmek.
    TANTANA: Çok lüks içinde olmak. Gösteriş, gürültü patırdı.
    TARAFEYN: İki taraf, davada, karşılıklı iki hasım, her iki taraf.
    TARASSUD: Bir şeyi çok dikkat ederek gözetleme.
    TARFETÜ’L-AYN: Göz kapağının açılıp kapanışı kadar geçen kısa Zaman.
    TARÎK: Yol. Meslek, tarz.
    TARİKAT: Maneviyat yolu.
    TA’RİZ: Dokunaklı söz söylemek, kapalıca yapılan sitem, kinaye ile söylemek. TASADDUK: Sadaka vermek, doğru olduğu ortaya çıkmak.
    TASARRUF: İdare ile kullanmak.
    TASAVVUF: Dinin ruhsal hayatla ilgili yönünü konu edinen bilim veya meslek. TASHİF: Yanlış yazma, hem anlamı, hem de kelimeyi değiştirme. Yanılıp yanlış kelime yazma.
    TASNİF: 1. Sınıf sınıf etme, sıralama. 2. Kitap yazma. 3. Sınıflama,.
    TASVİR: 1. Bir şeyin şeklini çıkarma, resmini yapma. 2. Resim yaparcasına güzel tarif
    etme, tanımlama.
    TATBİK: Yakıştırmak. Yerine getirmek. Bir kanun hükmünü, kaide veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek.
    TATHÎR U TEZHÎB: Temizlemek ve süslemek.
    TATHİR: Temizlemek, yıkayıp pak etmek.
    TATİL: Çalışmaya ara vermek, izine başlamak, kesmek, Allah‘ın sıfatlarını inkâr eden felsefecilerin mesleği.
    TATLÎK: Boşamak, nikahı fesh etmek.
    TÂUN: Tehlikeli ve bulaşıcı veba hastalığı.
    TAVAF: Ziyaret etmek, ziyaret maksadıyla etrafını dolaşmak, hacıların Kâbe etrafında yedi kez dolaşmaları.
    TAV’AN: İsteyerek, zorlamadan, kendi isteğiyle.
    TAVSİYE: 1. Vasiyet bırakma. 2. Ismarlama, sipariş etme. 3. Birini iyi tanıtma, işinin olmasını dileme.
    TAVZİH: Açıklamak, açık olarak bildirmek.
    TAYYİBAT: Temiz olan şeyler.
    TAZAMMUN: 1. Başka şeyler arasında bir şeyi daha içine alma. 2. Kefil olma. TAZARRU’: 1. Bir şeye gizlice yakarma. 2. Kendi kusurlarını bilip kibirden vazgeçip tevazu ile yalvarmak, ağlayıp, sızlamak.
    TA’ZÎM: 1. Büyükleme, ululama, büyük sayma. 2. İkram etme, saygı gösterme. TA’ZÎR: 1. İslâm hukukunda hakkında belli bir ceza olmayan suçlardan dolayı uygulanan cezalar. 2. Red, icbar, tedib.
    TEÂMÜL: 1. İş, muamele. 2. Bir yerde insanlar arasında olağan muamele.
    TEÂRUZ: 1. İki kişi arasındaki zıddıyet. Karşıtlık. 2. Çatışma.
    TEBAA (TEBEA): Bir devletin hükmünde bulunan (Türkiye Devletinin tebaası gibi). TEBDÎL: Değiştirme. Başka kılığa koyma.
    TEBENNÎ: Evlat edinme.
    TEBERRÜK: Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak.
    TEBEYYÜN: Belli olmak, açığa çıkmak, görülüp anlaşılmak.
    TEB’IZ: Bölmek, bölük bölük etmek, bir kısma ait etmek, parçalamak.
    TECEZZÎ: Parçalara ayrılma ve bölünme, ufalanma.
    TECHÎZ ve TEKFÎN: Ölünün kefenlenmesi.
    TECHÎZ: Gerekli şeyleri tamamlama, donatım.
    TECİL: Başka Zamana bırakma, tehir, erteleme.
    TECRİD: 1. Soyma, soyutlama. 2. Bir tarafta tutma, ayırma.
    TECVİD: Kur’ân-ı Kerim’i okuma kaidelerini (kurallarını) öğreten bilim.
    TEDÂHÜL: İç içe olmak, birbiri içine girmek.
    TEDRÎC: Derece derece ilerleme, ilerletme. Azar azar hareket.
    TEDRİCEN: Yavaş yavaş, azar azar, derece derece.
    TEDVİR: İdare etmek, yönetmek, döndürmek, çevirmek, devrettirmek. Kur’ân kırâetinde orta süratle okuma tarzı.
    TEEHHÜL: Evlenme, ehlileşme, ülfet ve ünsiyet eyleme.
    TEEMMÜL: Etraflıca düşünme.
    TEFEKKÜR: Fikretmek. Düşünmek. Düşünceyi harekete geçirmek. Akıl yormak. TEFENNÜN: Fen öğrenme. Birçok şeyler bilme, çeşitli şekilde gösterme.
    TEFE’ÜL: Fal açmak, bazı olayları uğurlu saymak, olacak şeyleri tahmin etmek. TEFRİKA: Nifak, ayrılık, çözülme, dağılma.
    TEFRİT: Ortanın altında kalmak, normalden aşağı olmak.
    TEFSİR: 1. Örtülü bir şeyi açmak, yorumlamak. 2. Kur’ân-ı Kerim’in anlamını açıklayan bilim.
    TEHADDİ: Meydan okuma.
    TEHAKKÜM: Hükmetme, baskı yapma.
    TEHECCÜD NAMAZI: Gece uyanıp namaz kılmak, gece namazı.
    TEHEKKÜM: “Hekeme”den: 1. Alay etme, eğlenme. 2. Görünüşte ciddi, hakikatte alaydan ibaret olan eğlenme.
    TEHLÎL: “Lâ ilâhe illâllah” demek.
    TEHZİB: Islah etme, düzenleme.
    TEKABÜL: Karşılıklı olma, bir şeyin karşılığı olma, yüzleşme, karşılık olma, karşılama.
    TEKÂFÜL: Dayanışma, kefilleşme.
    TEKBÎR: “Allahü ekber” demek.
    TEKDÎR: Azarlama, kederlenme.
    TEKEBBÜR: Kibirlenmek, kendini büyük saymak, nefsini büyük görmek. TEKELLÜF: 1. Kendi isteği ile bir zorluğa katlanmak. 2. Gösterişe kapılmak. Özenmek. Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.
    TE’KÎD: 1. Sağlamlaştırma. 2. Bir iş için önce yazılanı bir daha tekrarlama.
    TEKVÎN: Var etmek, meydana getirmek, yaratmak, Kelâm ilminde Allah‘ın subûti bir sıfatıdır, yokluktan vücuda getirmesi, icad etmesidir.
    TEKVİNÎ: Yaradılışla ilgili, var oluşla ilgili.
    TEKZÎB: Yalan isnad etme, yalancı çıkarma, yalan olduğunu belirtme.
    TELBİYE: “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” demek.
    TELHÎS: Kısaltma, özetleme, hulâsa-sını alma.
    TE’LÎF: “Ülfet”den. 1. Uzlaştırma, barıştırma. 2. Kitap, eser yazma.
    TELKÎH: İlkah etmek, aşılamak, cinsinin üremesini sağlamak.
    TELMÎH: Bir şeyi açıkca söylemeyip ibarede bahsi geçmeyen bir kıssaya, bir fıkraya, bir ata sözüne veya meşhur bir şiire, bir söze işaret etmek. Kapalı söylemek.
    TELVÎN-İ HİTÂB: Sözün renklendirilmesi, çeşitlendirilmesi.
    TEMÂYÜZ: Yükselme, üstün olma.
    TEMCÎD: Allah‘ın büyüklüğünü bildirmek. Ta’zim ve senâ etmek. Ramazan’da sahura kalkmak.
    TEMDÎD: Devam ettirmek, uzatmak, sürdürmek, süre vermek.
    TEMESSÜK: 1. Tutunma, sarılma. 2. Borç senedi.
    TE’MÎN: 1. Korkusunu giderme, güvenlik duygusu verme. 2. Sağlamlaştırma. Kesin bir hale koyma. Sağlama.
    TEMSÎL: 1. Bir şeyin aynını ya da mislini yapmak, benzetmek. 2. Örnek, nümune, söz. Canlandırma, piyes.
    TEMYÎZ: Ayırma, seçme, iyiyi kötüden ayırd etme.
    TENÂKUZ: Sözün birbirini tutmaması. Çelişki.
    TENASUH: Bir ruhun bedenden bedene geçmesi, reankarnasyon.
    TENASÜB: 1. Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma. 2. Anlamca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek amacı ile kullanmak.
    TENASÜL: Birbirinden doğup üreme, türeme, nesil yetiştirme.
    TENNÛR: Kapalı ocak, fırın, tandır.
    TENZÎH: 1. Suç ve noksanlıktan uzak saymak. 2. Kabahatsiz olduğu anlaşılmak ve onu ifade etmek.
    TERÂHÎ: 1. İşte gayretsizlik, gevşeklik, ihmal. 2. Sonraya bırakma. 3. Gecikme, geç kalma. 4. Geri durma, geri çekilme.
    TERAKKÎ: 1. İlerleme, yukarı çıkma, yükselme. 2. Artma, çoğalma, gelişme. TEREKE: Ölen bir kimsenin mallarının hepsi.
    TERENNÜM: Güzel güzel anlatma, yavaş ve güzel sesle şarkı söylemek.
    TERGÎB: Ümitlendirme, isteklendirme, şevklendirme, rağbet ettirme, özendirme. TERKÎB-İ İZAFÎ: İsim tamlaması.
    TERKÎB-İ VASFÎ: Sıfat tamlaması.
    TERTÎB: 1. Düzeltme. Dizme, sıralama, düzene koyma. 2. Hile ile aldatmak.
    TERTÎL: Kur’ân-ı Kerim’i iyi ve kaidelerine (kurallarına) uygun biçimde tane tane okuma.
    TESHİR: 1. Büyüleme, sihir yapma, aldatma. 2. Zaptetme, hakim olma. Zorla ele geçirme. İtaat ettirme. Hakîr ve zelil etmek.
    TESLİS: Üçleme, ekanim-i selâse, Allah‘ı üç olarak kabul eden ve sonradan uydurulan hıristiyan inancı.
    TESNİYE: İkilenen, ikil kelime.
    TEŞBİH: Benzetmek, benzetiş. Bir nitelikte saymak ve zannetmek.
    TEŞBÎH-İ MA’KÛS: Tersine dönmüş benzetme, benzeyenle benzetilenin yer değiştirmesi.
    TEŞCİ: Cesaret verme, şecaatlandırma.
    TEŞDÎD: Şiddetlendirme, sağlamlaştırma, kuvvet verme, güç verme.
    TEŞRİF: Onurlandırma, onur verme, bir yeri onurlandırma, şereflendirme.
    TEŞRÎ’Î: 1. Şeriat hükümleriyle ilgili. 2. Kanun yapma kuvveti ve görevi ile ilgili. TEŞRİK: Hz. İbrahim’e nisbet edilen ve yüksek sesle alınan tekbir.
    TeŞrİK-İ MESAİ: İşbirliği.
    TEŞYÎ’: Uğurlama. Selametleme.
    TETİMME: 1. Tamam etme, tamamlama. 2. Ek, noksanını tamamlamak için eklenen. TEVATÜR: 1. Kuvvetli haber. 2. Bir haberin ağızdan ağıza geçerek yayılması. (Bakınız: Mütevatir).
    TEVBİH: Azarlama, tekdîr.
    TEVCİH: 1. Yöneltme, çevirme. 2. Verme.
    TEVEKKÜL: Allah‘a güvenmek, kadere razı olmak, işi Allah‘a bırakmak.
    TEVHİD: 1. Birkaç şeyi bir etme, birleştirme. 2. Birliğine inanma, bir sayma. 3. Lâ ilâhe sözünü tekrarlama.
    TE’VİL: Bilinen anlamından başka bir anlamda yorumlama. Başka anlam verme. TEVKİFÎ: Şeriatın belirlediği ve dondurduğu hüküm.
    TEVKİL: Birini vekil atama, birini vekil etme, vekil tanıma.
    TEVRAT: Hz. Musa’ya indirilen İlâhî kitap.
    TEVRİYE: Örtüp gizlemek.
    TEYAKKUZ: Uyanıklık, tedbir.
    TEYEMMÜM: 1. Kast. 2. Su bulunmadığı veya bulunup ta kullanılması mümkün olmadığı takdirde temiz toprak cinsinden bir şeyle abdestsizliği veya gusülsüzlüğü
    giderme işi.
    TE’YİD: Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırma.
    TEZAD: 1. İki şeyin birbirine zıt olması, aksilik, terslik. 2. Anlamca zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.
    TEZEKKÜR: 1. Akla getirme, hatırlama, anımsama. 2. Birkaç kişinin toplanarak bir işi konuşması, görüşme, müzakere etme.
    TEZHİB: Yaldızlama, süsleme.
    TEZKERE: 1. Pusla, betik. 2. Herhangi bir konuda izin verildiğini bildirmek için hükümetten alınan kâğıt.
    TEZKİYE: Temize çıkarma, aklama.
    TEZYİN: Süslemek, donatmak.
    TIBAK: Uyum, uygunluk. İki zıt olayın ortak özelliğini ifade sanatı.
    TIFL: Küçük çocuk. Her şeyin cüz ve parçası. Batmaya yakın güneş..
    TIYNET: Huy, yaratılış.
    TİH: Çöl, susuz sahra. Sinâ yarımadasındaki çöl.
    TİLAVET: 1. Okumak. 2. Takip etmek, arkasına düşmek izlemek.
    TUBÂ: Cennet, cennette nimetlerle dolu olan ağaç.
    TUĞYAN: Zulüm ve küfürde çok ileri gitmek, azgınlık, taşkınlık.
    TUHUR: İki hayız arasındaki temizlik süresi.
    TÛR: Dağ, cebel, Tûr-ı Sina denilen ünlü dağ, Hz. Musa’ya burada vahiy gelmiştir.
    (U-Ü Harfi)
    UBUDİYYET: Kulluk, kölelik, bağlılık, aşırı mensupluk.
    UHREVÎ: Ahiretle ilgili, öteki dünyaya ait.
    UHUVVET: Kardeşlik, dostluk, bağlılık.
    UKALÂ: 1. Akıllılar. 2. Akıllılık iddia edenler, ukelalar.
    UKDE: Düğüm, zor iş, muamma.
    UKUBET: Ceza, azap, işkence, eziyet.
    ULEMA: Âlimler, bilginler.
    ULUHİYYET: Allahlık, ilâhlık.
    ULUM: İlimler, bilimler.
    ULUM-İ ÂLİYYE: 1. Sarf ve nahiv gibi âlet ve anahtar durumunda olan ilimler. 2. “ayn” ile yüce ilimler, din ilimleri.
    ULÜ’L-EMR: Emir sahipleri, buyruk sahipleri, kadılar, idareciler, yöneticiler.
    ULVÎ: Yüce, yüksek, göğe ve manevî âleme mensup.
    UMDE: 1. Dayanacak, inanılacak şey. 2. Güvenilecek yer, kimse.
    UMRE: Hac günleri dışında yapılan Kâbe ve diğer mukaddes yerlerin ziyareti. UMUM: Genel olma, hep, herkes.
    UMUMÎ: Umumî, herkese ait, herkesle ilgili, genel.
    URYAN: Çıplak.
    USUL: Bir ilmin veya tekniğin asıl konusundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç bilgileri, başlangıç, tertip, düzen metod.
    UZLET: Yalnızlık, bir tarafa çekilip kendi kendine tenha kalma.
    UZV: Canlıyı meydana getiren parçaların her biri, organ.
    ÜLFET: 1. Alışma, kaynaşma. 2. Görüşme, konuşma. 3. Dostluk. ÜMERA: Emirler, beyler, yöneticiler.
    ÜMİD: Umut, ümit.
    ÜMMET: Bir Peygambere inanan insan topluluğu.
    ÜMMÎ: Anasından doğduğu gibi kalıp, okuyup yazma öğrenmeyen kimse. ÜMMÜ’L-HABÂİS: (Kötülüklerin anası) şarap, içki.
    ÜMMÜ’L-KURA: Şehirlerin anası, Mekke-i Mükerreme.
    ÜNSİYYET: Alışkanlık, sokulganlık, düşüp kalkma.
    ÜNVAN: Lakap, ünvan.
    ÜSLUB: Tarz, biçim, ifade yolu.
    (V-Y Harfi)
    VÂCİB: Gerekli, zorunlu olan, yerine getirilmesi her Müslüman için gerekli ve zorunlu olan Allah‘ın emirleri.
    VÂCİBÂT: Yapılması gerekli olan şeyler, farzlar.
    VÂCİBU’L-VÜCÛD: Vücudu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan Allah. VADİ: 1. Bir nehrin yatağı. 2. İki dağ arasındaki uzun çukur. 3. Yol, tarz, metod, dere. VAFTİZ: Hıristiyanlığa yeni girenin ve çocuğunun dine girmesi için gerekli sayılan, suya sokma töreni.
    VAHDET: 1. Birlik, bir ve tek olma. 2. Yalnızlık, kendi kendine kalış.
    VAHDET-İ VÜCUD: Varlıkların tek asıldan çıkma inanışı.. Tasavvuf bir görüş. Varoluşun tek kaynağa bağlılığı.
    VAHİM: Ağır, sonu tehlikeli, çok korkulu.
    VAHİY: İlâhî bilgi Allah‘tan peygamberlere gelen özelliği, Allah‘ın dilediği şeyleri peygambere bildirmesi.
    VAÎD: İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, Cehennemi haber vermek.
    VAKAR: Ağırbaşlılık, kalp rahatlığı.
    VÂKİ: 1. Vuku bulan, olan. 2. Olağan, olmuş, mevcut.
    VÂLİD: Baba, doğurtan.
    VALİDE: Ana, doğuran.
    VALİDEYN: Ana-baba.
    VÂRESTE: Afvedilmiş, halâs bulmuş, kurtulmuş, rahat, serbest.
    VÂRİD: 1. Ulaşan, yetişen, gelen, erişen. 2. Akla gelen. 3. Bir şey hakkında söylenen, uygulanan.
    VÂSIL: Ulaşan, erişen, kavuşan.
    VASIYYET: Bir işi birisine havale etmek, emir, bir malı veya menfaati ölümden sonrası için bir kişiye veya hayır cihetine teberru yolu ile temlik etmek.
    VASÎYLE: Cahiliye döneminde bir koyun dişi doğurursa yavru sahibinin, erkek doğurursa ilâhlarının olurdu. Koyun dişi ve erkek yavru doğurduğu takdirde dişi yüzünden erkek yavru da kurban edilmezdi. Buna vasîyle denirdi.
    VATI’: Ayak altına alıp çiğneme, uygun hale getirme, cima.
    VEBAL: Günah, zarar, ziyan, şiddet, ağırlık, azap, doğru olmayan bir hareketin manevî sorumluluğu.
    VECD: 1. Aşk, muhabbet. 2. Kendinden geçmek, kendini unutacak kadar aşk hâli. VECH: 1. Yüz, çehre, surat. 2. Tarz, üslub. 3. Alın, ön, satıh, cephe.
    VECİBE: Çok gerekli ve şart olan şey. Borç hükmünde olan görev, yapılması mecburi iş.
    VECİZ: 1. Özdeyiş. 2. Kısa, toplu.
    VEDÛD: Çok şefkatli, kendisine çok sevgi beslenen. Esmâ-i hüsnâdan.
    VEFD: 1. Delege, murahhas, elçi. 2. Gelme, vurma, ulaşma. 3. Hususi bir işle başkasının yanına varma, elçilik.
    VEHBÎ: Doğuştan, Allah vergisi, çalışmakla kazanılmayıp Allah‘ın lütfu ile olan. VEHHAB: Çok fazla bağışlayan, ihsan eden, Allah‘ın isimlerinden biri.
    VELÂYET: Veli olan kimsenin hali, dervişlik, dostluk, sadakat, başkasına sözünü geçirmek.
    VELED: Erkek çocuk, oğul, çocuk.
    VELED-İ ZİNÂ: Meşru olmayan birleşmeden doğan çocuk, nikah dışı birleşmeden doğan çocuk.
    VELİ: 1. Sahip, malik, evliya, koruyucu, muhafaza eden, küçük çocukların durumundan sorumlu kişi, baba, ata. 2. Velâkin, fakat, amma.
    VELİYYÜ’L-EMİR: Emir veren, emir sahibi olan.
    VELYETME: Birbiri ardı sıra gitmek birini takip etmek.
    VESÎLE: Bahane, sebep, fırsat, uygun durum.
    VESVESE: Kuşku, kuruntu, tereddüt.
    VETER: Yay kirişi.
    VEYL: Vay haline, yazık, hüzün ve hüsran. Cehennemde bir çukurun adı. VEYLETTİRMEK: Birbiri ardı sıra götürmek, birbiri ardı sıra gelmeyi sağlamak. VİKAYE: Koruma, koruyuculuk, sahip olma, arka çıkma, kayırma.
    VİLÂDET: Doğmak, doğuş, dünyaya gelmek, doğurmak.
    VİLÂYET: 1. İl. 2.Velilik, ermişlik. 3. Veli olan kimsenin hali. 4. Başkasına sözünü geçirme.
    VİRD: Sık sık ve devamlı okunan dua.
    VİSÂL: Kavuşma, sevdiğine ulaşma, ayrılıktan kurtulma.
    VİZR: Günah, yük, ağırlık, yük götürmek, sırta vurulan ağır yük.
    VUKUF: Bir şeyi bilme, öğrenmiş olma.
    VUSTÂ: Orta.
    VÜCÛD: Varlık, var olmak, bulunmak, cesed, cisim, ten, gövde.
    YÂD: 1. Anma, hatırda tutma, zikretme. 2. Hediye. 3. Hatıra. 4. Hatır gönül. YAKAZA: Uyanıklık, dikkatli olma, uyku ile uyanıklık arasındaki hal.
    YÂRÂN: Dostlar, sadık arkadaşlar, sevgililer.
    YE’CÜC VE ME’CÜC: Kur’ân-ı Kerim’de bahse konu edilen ve kısa boylu olacakları söylenen, ortalığı fitne ve anarşiye boğacak olan bir kavmin adı.
    YED: El, (mecazen) güç, kudret, yardım.
    YEMÎN-İ GAMÛS: Yalan yere bile bile yapılan yemin.
    YEMÎN-İ MÜN’AKİDE: Akit yemini, and içme.
    YETÎM: Babası ölmüş çocuk.
    YEÛS: “Ye’s”den: Ümitsiz.
    YEVM: Gün.
    YEVM-İ KIYÂMET: Kıyamet günü.
    YEZDÂN: 1. Allah (c.c.). 2. Mecûsilere göre hayırları yaratan hayır tanrısı.
    ZABT: 1. Sıkı tutma. 2. İdaresi altına alma, kendine mal etme. 3. Silah zoru ile bir yeri alma. 4. Anlama, kavrama. 5. Kaydetme, özetini yazma.
    ZÂHİB: 1. Gidici, giden. 2. Bir fikre veya zanna uyan, kapılan.
    ZÂHİR: Açık, belli, görünür, meydanda olan.
    ZÂHİRÎ: Dıştan görünen, meydanda olan.
    ZAİL: Sona eren, sürekli olmayan.
    ZAMİR: 1. Her şeyin iç yüzü. 2. Yürek, vicdan. 3. Gizli fikir. 4. Zamir, ismin yerini tutan kelime.
    ZÂNİ: Zina eden erkek.
    ZÂNİYE: Zina eden kadın.
    ZARAR: Ziyan, eksiklik, kayıp.
    ZARF: Yer ve Zaman bildiren edat.
    ZAT: Kendi, asıl, öz, cevher, saygıdeğer kişi.
    ZAYİ’: Elden çıkan, yitik, kaybolan.
    ZAYİAT: Kayıplar, yitikler.
    ZEBÂNÎ: Zebanî, Cehennemlikleri Cehenneme atan melek.
    ZEBERCED: Zümrütten daha açık renkte bir süs taşı.
    ZEBH: Boğazlama, kesme, kurban kesme.
    ZECR: 1. Yasaklama, yaptırmama. 2. Zorlama, zorla yaptırma, angarya işletme sıkma, eziyet.
    ZEKER: Erkek, erkeklik organı.
    ZELİL: Hor, hakir, alçak.
    ZELLE: 1. Ayak sürçüp kayma. 2. Hata, suç.
    ZEM (ZEMM): Birinin kötülüğünü söyleme, ayıplama, yerme, çekiştirme. ZEMHERİR: Karakış.
    ZEMZEME: 1. Ezgili ses, terennüm, teganni. 2. Mezamir’i okuyanların teranesi (Zebur).
    ZENB: Günah, suç, kabahat.
    ZEVAL: 1. Zail olma, sona erme. 2. Aşağılama, inme. 3. Güneşin başucunda, tam tepeden bulunma Zamanı zeval vakti, öğle vakti.
    ZEVC: Çift, eş.
    ZEVCYEN: Karı-koca, iki eş.
    ZEVİ’L-UKUL: Akıl sahipleri, akıllılar.
    ZİKR: 1. Zikir, anma, hatıra getirme. 2. Ağıza alma, adını söyleme. 3. Anlatma, ifade etme. 4. Övme, iyilikle anma. 5. Tasavvufi anlamıyla Allah adını anarak zikretme. ZİKR-İ CEMİL: Güzel zikir, övgü.
    ZİKRULLAH: Allah‘ı anma.
    ZİLLET: Alçaklık, aşağılık.
    ZİMMÎ: 1. İslâm devletinde yaşayan gayr-i müslim. 2. Haraç veren, raiyye.
    ZİNET: Süs eşyası, bezek.
    ZİRA’: Dirsekten orta parmak ucuna kadar olan uzunluk ölçüsü, 75-90 santim arasında değişir.
    ZÎRAHİM-İ MAHREM: Nikah düşmeyen akraba kadın.
    ZİŞAN: Şanlı, ünlü, gösterişli.
    ZİYA: Işık, aydınlık.
    ZUHR: Öğle Zamanı, öğle namazı.
    ZULM: Zulüm, haksızlık, eziyet.
    ZULMET: Karanlık.
    ZÜBDE: Bir şeyin en seçkin parçası, öz, özet.
    ZÜBUR-ZÜBÜR: Kitaplar, yazılı şeyler.
    ZÜHD: Dünya lezzetlerinden el çekerek ibadetle meşgul olma, sofuluk.
    ZÜHÛL: İsteyerek veya elde olmayarak unutma, geçiştirme, yanılma.
    ZÜLCELAL: Celal sahibi, Allah.
    ZÜLKARNEYN: İki boynuz sahibi, Kur’ân-ı Kerim’de adı geçen bir hükümdar, iki yönlü.
    ZÜLL: Horluk, hakirlik, alçaklık.
    ZÜRRİYET: Soy, nesil, kuşak.

Şahı Merdan coşa geldi sırrı aşikar eyledi

0

Şahı Merdan coşa geldi sırrı aşikar eyledi
Yağmuru yağdıran menim deyi ol Ömer e söyledi
Oldem şimşek yalabıyup yedi sema gürledi
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmanımıdır Ali
Ham ciğer pareyi zöhra nuru çeşmim Haydari

Ömer vardı ol Muhammed gıtında dedi beyan
Ya Muhammed Ali midir arşu alanda gürleyen
Çarkı gerdün elinde mi sırrı hikmet söyliyen
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmandır Ali
Hem ciğer pareyi zöhra nuru çeşmim Haydari

Ol Muhammet buyurdu ki yektir Ali bir dedi
Hüvel evvel hüvel ahir her şeye gadir dedi
Aliye şek getiren mutlaka kafir dedi
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmandır Ali
Hem ciğer pareyi zöhra nuru çeşmim Haydari

Lahmeke lahme buyurdu cismim Ali demmike
Ali benim veçim dedi zülcelalı rabbike
Hükmü bağı adil handır velailaha gayrüke
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmandır Ali
Hem ciğer pareyi zöhra nuru çeşmim Haydari

Kun deyince var eyledi onsekizbin alemi
Hem yazandır hem bozandır lefı mafuz galemi
Cümle dertliler dermanı yarelerin merhemi
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmandır Ali
Hem ciğer pareyi zöhra nuru çeşmim Haydari

Sefil Alim akıl ermez hikmetine Alinin
Sarraf olan kıymet biçsin geferine lalinin
Aşıka maşuk göründü aklın aldı delinin
Hem sakidir hem bakidir nuru rahmandır Ali
Hem ciğer pareyi zöhra nuru çeşmim Haydari